Makaleler "Kürşat Başar"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Fransa’da zenginlere ek vergiler gelmesi birçok kişinin vatandaşlıktan çıkmasına neden oldu ve tartışmalar devam ediyor.
Bizde de yıllardır hep, “çok kazanandan çok vergi” alınacağı açıklamaları yapılır, ama ne kadar gerçekleşir belli değil.
Vergi yükünün artırılması bir yana, büyük servet sahiplerinin hayır işlerine, kültür ve sanata, eğitime, sağlığa daha fazla fon ayırmasını sağlayabilsek keşke... 
Yazık ki bizim zenginlerimiz, açtıkları okullardan, yaptıkları festivallerden, kurdukları müzelerden bile kâr etmek istiyor.
Geçenlerde çok ünlü bir müzisyen dostuma bir teklif geldi. Çok ünlü bir sanayicimiz evinde vereceği özel davette kendisinden piyano çalmasını istemiş. O da her zaman aldığı ücreti istemiş. Ücret dediğim de öyle pek yüksek bir şey değil. Bunun üzerine yeniden arayıp onu yarıya indirmeyi teklif etmişler. Piyanist dostum da “En iyisi o zaman ben hiç para almayayım” demiş.
Dünyaca ünlü bir piyaniste evinizdeki partide çaldıracaksınız, ama üç kuruşunu hesaplayacaksınız. Gerçekten de biraz garip bir durum bana göre.
***
Medici ailesi olmasa belki bugün Batı kültürü ve sanatı farklı bir noktada olurdu.
Dünyanın ünlü aileleri, sanayicileri, servet sahipleri, özellikle kültür ve sanata büyük fonlar ayırıyor.
Bizde hâlâ devletin tiyatroyu, operayı, baleyi desteklemesi bekleniyor.
Biliyorsunuz geçmişten beri devletin bu işlere destek olmasına karşıyım. Çünkü devlet işin içine girince mutlaka o günkü hükümetin anlayışı sanat eserleri ve sanatçılar üzerinde etkili olur. Bu nedenle sponsorluğun özel şirketler tarafından yapılması çok daha iyi sonuçlar doğurur.
***
Örneğin kimi uluslararası festivaller izliyoruz yıllardır. Açılış konserine dünyanın en ünlü senfoni orkestrası geliyor. Bilet fiyatları cep yakıyor.
Oysa böyle bir vakfın, holdingin, şirketin desteklediği bir festival böyle mi açılmalı?
Dünyanın o ünlü orkestrasıyla örneğin bizim senfoni orkestralarımızdan biri birlikte ücretsiz bir konser yapsa daha güzel olmaz mı?
Özel müzelere ünlü yabancı sanatçıların eserleri geliyor, sergileniyor. Bilet parası ödeyip giriyoruz. Güzel. Ama bizim sanatçılarımızı alıp yurtdışına götürmeyi de düşünsek...
Büyük bir holding diyelim burada bir okul açıyor, dünya parası verilerek giriliyor okula. Peki onu da anladık. Ama o okuldan kazanılan parayla en azından aynı eğitimi Doğu’da, Güneydoğu’da bir okul açarak ücretsiz yapmak, o eğitim kalitesini oraya da taşımak çok daha güzel ve anlamlı olmaz mı?
Devletin zenginlerden daha fazla vergi almakla uğraşmak yerine eğitime, kültüre, sanata fon ayırmalarını desteklemesi çok daha iyi sonuçlar doğurabilir.

1980 sonrası YÖK, üniversitelere bile kıyafet zorunluluğu getirmişti.
Tabii zamanla bu yasak tavsadı. Kimi yerde uygulandı, kimi yerde uygulanmadı.
Sonuçta da başörtüsü yasağı olarak kaldı.
İlkokuldan üniversiteye kadar gittiğimiz okullarda önce önlük, sonra da ceket pantolon, kravat zorunluluğu vardı.
Önlükler o zaman da okuldan okula değişiyordu, ama genellikle siyahtı.
Formalar da devlet okullarında lacivert ceket, beyaz gömlek, gri pantolon şeklindeydi.
Bugün de pek çok ülkede, bazı ülkelerde de bazı okullarda bu zorunluluk var.
Bizde önce özel okullar kaldırdı formayı. Aslında yabancı ülkelerde aksine özel okullar kendi formalarında ısrarcı. Hatta bazı ünlü kolejlerin formalarını giymek, armasını takmak, okul çevresindeki mağazalarda satılan okulun adı yazılı gömlekleri, kazakları almak turistik bir duruma dönüşmüş.
***
Kıyafet ve saç sorunu bizim dönemimizde bir tür teröre dönüşmüştü. Kimi meraklı hocalar neredeyse derslerini çalışmaktan çok bu işi kendilerine görev edinmiş, kapıda tek tek öğrenci yakalamaktan zevk alır hale gelmişlerdi.
Zorla saç kesmek, kıyafetini beğenmedi diye öğrenciyi disipline yollamak, azarlamak sıradan olaylardı.
Okul formasının öğrenciler arasındaki sınıf farkını, gelir farkını sıfırlamak için uygulanan eski bir yöntem olduğunu biliyoruz.
Konu dönüp dolaşıp Atatürk devrimlerine bağlanıyor.
Cumhuriyet döneminde yapılmak istenen aslında, farklılıkları ve aidiyetleri belirleyen giyim tarzının ortadan kaldırılmasıydı.
Aynı şey “bey, efendi gibi lakapların kaldırılması” uygulamasında da vardır.
Peki kötü bir uygulama mıdır bu?
Kimin hangi etnik kökenden, dinden, tarikattan, sınıftan, milletten olduğunu belirleyen farklı kılıklar ve başlıklar daha mı iyiydi?
***
Kılık kıyafet bizde her zaman büyük bir meseledir.
Çünkü görünüş bizde çok fazla şey ifade eder.
12 Eylül öncesi dönemde sağ sol ayrımı bile kıyafetlerle, bıyık, sakal tipiyle anlaşılırdı.
Solcular parka giyer, ülkücüler takım elbise tercih edip bıyıkları sarkıtırdı.
Görüntüyle aidiyetini ifade etmek eski bir alışkanlık. Tıpkı futbol seyircileri gibi.
Eğer okullarda kıyafetin serbest bırakılmasının ardında hükümete duyulan güvensizlik olmasa eminim çok az kişinin itirazı olurdu.
Çünkü ne çocuklar forma giymeyi sever ne de kimse bu tür kurallara bayılır.
Ama sorun kıyafet değil, hükümetin her alanda yaptığı uygulamaların arkasında başka bir şey aranıyor olmasında.
Yani güvensizlikte...
Çünkü bir yandan tek tip insana karşıyız denirken bir yandan televizyon dizileri, köşe yazıları, kitaplar, oyunlar yasaklanmak isteniyor.
Bir yandan Kürt sorunu her yönüyle tartışılıp özgürlükler bağlamında en ileri safhaya götürülsün deniyor, öte yandan Meclis’e gelmiş vekiller dokunulmazlıkları kaldırılıp hapse gönderilmekle tehdit ediliyor.
Türkiye farklılıklarıyla barışmadıkça, kavga siyasetiyle oy toplamaya devam eden politika anlayışını sürdürdükçe ne yazık ki kendi dinamiklerini beklenen ölçüde kullanamayacak...

Kendimi bildim bileli, dürüst olmanın öneminden, doğru söylemenin değerinden söz edilir ülkemizde. 
“Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” sözü sıkça söylenir.
Hayal kuran insanlar fazlasıyla havai bulunur.
Doğrucu Davut olmak övülen bir özelliktir.
Dobra dobra konuşmak iyi bir şeymiş gibi anlatılır.
Birinin arkasından söyleyeceğini yüzüne de söyle denir.
***
Ama işin gerçeği şu ki, biz doğru söyleyeni sevmiyoruz.
Yalancılara, sahtekârlara, sinsice gemisini yürütenlere hiçbir şey olmuyor, ama doğruyu söyleyen dokuz köyden kovuluyor.
Onun için Bekir Coşkun’un köşesinin adı “Onuncu Köy”...
İnandığı şeyi her ne pahasına olursa olsun savunanlar, kendi yaşam biçimini, dünya görüşünü, bakış açısını yazıp çizenler sürüm sürüm sürünüyor, hapislere düşüyor, başları beladan kurtulmuyor.
Ama her duruma göre şekil alabilen, bukalemun gibi araziye uyan, gelen ağam giden paşam diyenler dünyanın en yeteneksiz, en beceriksiz, en şapşal insanı da olsa ilerliyor.
***
Çocukluğumuzdan beri, büyüklerin dediklerini yapan veya yapar görünen, onların sözlerini eleştirmek yerine kabullenen, onlarla tartışmaya girmek yerine haklı bulan insanlar olduğumuz için belki, büyüdüğümüz zaman da bu alışkanlığı sürdürüyoruz.
Çünkü aksi halde sürekli mücadele etmemiz gerekiyor.
Üstelik bu mücadelenin kimseden takdir gördüğü de yok.
Aksine böyle davrandığımız zaman başımıza gelmeyen kalmıyor.
Büyüklerimiz bilir diyerek, onları överek, iktidar kimdeyse onun yanında yer alarak kazanacağımızı, kör kör parmağım gözüne yanlış bulduğumuz şeyleri bile söyleyeceğimize, susmanın işimize yarayacağını çocukluktan öğreniyoruz.

Gizli tanık konusu uzun zamandır tartışılıyor ama sisteme bir biçimde girdiği için de devam edip gidiyor.
Bazıları yanlışlık sonucu ortaya çıktı, bazıları hâlâ gizli, bazıları da Şemdin Sakık gibi kendisini açıkladı.
Gizli tanık, belli bir örgütün, bir çetenin kendi içindeki bir adamın öldürülme korkusuyla gizlenerek itiraflarda bulunması şeklinde olursa bir işe yarar.
Ama bizdeki durum pek öyle değil.
Sakık olayındaki gibi, zaten yargılananların baş düşmanı olan birinin ifadelerine güvenilebilir mi?
***
Örneğin, bir darbe girişiminden söz ediliyorsa, darbe yapmaya hazırlandığı iddia edilen generallerin emir subayı gibi çok yakınındaki biri gizli tanıksa, elinde birtakım deliller tutmuşsa bu, dava açısından değerli sayılabilir.
Ama hayatı bu insanlarla savaşarak geçmiş birinin söyledikleri ciddiye alınabilir mi?
Üstelik ciddi belgelere, delillere dayanmayıp daha çok yorumlara dayanıyorsa...
Ve tabii bu kişi, önce terör örgütünün en önemli isimlerinden biriyken sonra itirafçı olup saf değiştirmişse...
***
Geçenlerde, 28 Şubat komisyonu için de aynı şeyi yazdım. Herkes kafasına göre gelip yorumlarını anlatıyor. Ortada ciddi bir delil, belge yok. Bazı sorulara cevap veriliyor, bazılarına verilmiyor. O dönemde, kendisine düşman gördüğüne isteyen istediğini söylüyor. Şimdi devir değişti diye bazıları intikam peşinde...
Böyle araştırma da olmaz, böyle dava da olmaz.
Her devirde kendine göre yer tutup işini götürenlerin iddiaları ciddiye alınmaz.
Türkiye maalesef böyle garip bir hale geldi.
Artık biraz da ne söylendiğine değil kimin söylediğine bakmanın zamanıdır...

Eskiden de bu âdet var mıydı, yoksa yeni moda mı çıktı?
Herkesin birbirini mahkemeye vermesinden söz ediyorum.
Özellikle politikacıların birbirini mahkemeye vermesi her zaman bana garip gelmiştir.  
Politikacıya bir dokunulmazlık veriyoruz, Meclis’e yolluyoruz. Siyaset yapan adamın işi birbirini eleştirmek, zaman zaman şaka yollu, zaman zaman sert de olsa polemik yaratarak kendi görüşlerini savunmak.
Zaman zaman bunda aşırıya da kaçılabilir, örneğin İngiltere’deki gibi çok ince ama sert eleştiriler de yapılabilir, bazı ülkelerdeki gibi yumruk yumruğa kavgalar da çıkabilir.
Politikacıların tartışması, birbirleriyle polemikleri kişisel değil, kamusal bir tartışma olarak algılanmalıdır.
Seçmenler de bu tartışmalara bakar, bunlardan kendilerine göre sonuç çıkartır ve oylarını da buna göre belirler.
***
Bizdeyse herkes birbirine dava açıyor.
Geçen gün bir televizyon programında katılımcılardan biri ötekine “Seni dava edeceğim gör bakalım, ona göre konuş bundan sonra” diyordu.
Diğeri de karşılık olarak “Asıl ben seni dava edeceğim...” diye cevap veriyordu.
Özellikle iktidar partisi üyelerinin dava açması iyice acayip. Muhalefet liderine bile dava açılıyor. Gazetecilere, yazarlara dava açılıyor. Karikatür çizene dava açılıyor. Artık iş Twitter’da yazılan mesajlara bile dava açmaya kadar geldi.
Bu davalar sayesinde gazetecilerden topladığı paralarla övünen belediye başkanları var.
Ülkemizde mahkemeye gitmek hâlâ korkutucu bir şey. “Seni mahkemelerde süründürürüm” mantığı devam ediyor.
Aslında bu durum mahkemeleri de gereksiz bir dava yığınıyla karşı karşıya bırakıyor.
***
Belediye başkanı olaylar çıkıp, biber gazı sıkılıp, coplar konuşurken polise “faşist” demiş, dava açılıyor.
Davalar sırasında sanıklardan biri mahkemeye ters konuşmuş, ona da savcı dava açıyor.
Zaten tutuklu olan, yıllardır ne ceza alacağını bilemeyen, suçunu tam anlayamayan insana bir de mahkeme salonunda ileri geri konuştu diye dava açılıyor.
Korkarım bu gidişle, açlık grevi yapan mahkûmlara da toplumun huzurunu bozmaktan, hükümeti devirmeye çalışmaktan, örgütlü eylemden dava açılabilir.
Şaşırmayın.

Cumhuriyet Bayramı törenlerini izlerken eski 1 Mayıs’ları hatırladım.
Hükümetin işçileri, öğrencileri, memurları meydanlara sokmamak için aldığı garip önlemleri, binlerce polisi oralara yığmasını ve sonunda da mutlaka büyük bir olay çıkmasını...
Eski Nevruz kutlamalarını hatırladım bir de...
Bu kutlamaların çoğunda hükümet yetkilileri, “provokasyon” tehlikesinden söz ederlerdi.
Ama artık günümüzde 1 Mayıs veya Nevruz kutlamalarında kimsenin sesi çıkmıyor. Hatta ateşin üstünden atlayarak güya halka şirin görünmeye çalışan yetkililerin fotoğrafları yayımlanıyor.
Bir arkadaşımın oğlu ilkokulda... Öğretmenleri, törenlere katılmasalar da televizyondan izleyip ödev yapmalarını istemiş. Çocuk televizyondaki kutlamaları daha doğrusu kutlayamamaları izlerken şaşkınlık içinde soruyor: “Baba, neden ellerinde bayrak taşıyanları polis dövüyor? Ödeve bunları mı yazayım?”
***
Sahiden de ödeve ne yazmalı?
Bütün bunların nasıl bir açıklaması olabilir?
Cumhuriyet mitinglerinin yeniden yapılmasını engelleme saplantısı mı?
Bayram kutlamasının hükümet aleyhtarı bir büyük gösteriye dönüşeceği korkusu mu?
Hani artık bayram kutlamaları resmiyetten çıkıyordu? Hani halkın bayramını halk kendisi kutlayacaktı?
Başka illerden gelenlerin bindiği otobüsleri bile geri çevirip Anıtkabir’e gitmeye çalışanları engellemeye çalışmak nasıl bir mantıkla açıklanabilir?
Buna rağmen yollara dökülen insanlar hakkında bir de soruşturma açılması peki?
***
Töreni düzenleyenler muhalif parti de olsa, dernekler de olsa, sendikalar da olsa bunların hiçbiri illegal örgütler olmadığına göre bütün bunların gösteri ve yürüyüş yasasıyla açıklanması mümkün mü?
Ne tarafından bakılırsa bakılsın fotoğraf inanılmaz.
Bir ülkenin yurttaşlarının ellerinde kendi bayraklarıyla Cumhuriyetin kuruluş yıldönümünü kutlamak istemesini hangi devlet engeller?
Böyle bir fotoğraf ne yazık ki olsa olsa işgal altındaki ülkelerde görülür.

Bizim çocukluğumuzdan beri dershaneler sorunu konuşulur. Ama eğitim sisteminde bir denge sağlanamadığı ve her zaman aileler belli okulları tercih ettikleri için dershane gerçeği giderek büyüdü ve önemli bir sektör halini aldı.
Sınavlar aslında müfredata dayalı sorulardan oluşsa da öğrenciler derste öğrendiklerine ve kendi çalışmalarına güvenmiyor ve dershaneye gitmeyi neredeyse bir zorunluluk olarak görüyor.
Çünkü test şeklindeki sınavlar aslında tamamen bir başkasını geçebilmekle ilgili bir yarış.
Kaç kişinin önüne geçebileceğiniz bütün geleceğinizi biçimlendiriyor.
Bu nedenle de aileler çocuklarını yıllar boyunca büyük fedakârlıklara da katlansalar dershanelere göndermeye çalışıyor.
***
Çocuklar sosyal hayata katılacakları, hobilerini, yeteneklerini geliştirecekleri etkinliklere ayıracakları zamanı da dershanelere ve test çözmeye ayırıyor.
Bu sistem gerçekten bir şey öğretiyor mu yoksa test tekniğini mi geliştiriyor emin değilim.
Örneğin yarışma programlarında izlediğim üniversiteli ya da yeni üniversiteyi bitirmiş gençlerin sorulara yaklaşımını görünce bu durum iyice ortaya çıkıyor.
Yarışmacılar, bilerek değil, tamamen mantıksal bir akıl yürütmeyle ya da seçenekleri bir biçimde eleme sistemiyle cevap veriyorlar.
Şimdi dershanelerin kapatılması ya da üniversiteye çevrilmesi gündemde. Sanıyorum bunun için bir yıl gibi bir süre verilmiş durumda.
Birçok dershane bunun mümkün olamayacağını, çünkü okula dönüştürmek için ellerindeki imkânların yetersiz kaldığını söylüyor.
***
Ama bundan önemlisi, dershaneler gerçekten kapatılırsa ne değişecek?
Aileler yine belli okullara çocuklarını göndermek isteyecek. Yine belli okullar ötekilerden iyi puan alacak bitirme sınavlarında. Bu durum nasıl dengelenecek?
Dershaneler olmayınca özel ders sistemi yeniden mi devreye girecek?
Buna da ancak belli ailelerin parası yeteceğinden, çocuklar evlerde gizli dershaneler gibi toplanıp beş, altı kişi mi ders alacak?
Sınav ve temel olarak da eğitim sistemi toparlanmadıkça, sürekli teknik değişiklikler yapılırken içerikle kimse ilgilenmedikçe dershanelerin kapatılması istenen sonucu verebilir mi?

Zaman zaman hepimiz “Sinemamızın ünlü oyuncusu perişan halde” veya “bir zamanların büyük oyuncusunu arayan bile yok...” türünden haberler okumuşuzdur.
Kimi oyuncuların, yıllarını sinemaya verdikten sonra geçim sıkıntısına düştüğünü, kimilerinin hastalandıklarında arkadaşlarının yaptığı jübilelerle tedavi masraflarını karşılamaya çalıştıklarını biliyoruz.
Son yıllarda her ne kadar diziler sayesinde oyuncuların çok daha iyi durumda olduğu düşünülse de yine telif hakları sorunları, yine sendika ve sigorta sorunları devam ediyor.
Artık eskisine göre çok daha gelişmiş ve büyümüş bir sektör olmakla birlikte sinema hâlâ sorunlu bir alan olmaya devam ediyor ve oyuncular geçmişteki telif haklarını alamıyorlar.
***
Eski filmler sürekli televizyon kanallarında gösterildiği halde bu filmlerde oynayan oyuncuların cebine tek kuruş girmiyor.
Müzik sektöründe de durum farklı değildi ama son yıllarda meslek birlikleri bu alanda biraz daha yol almaya başladı.
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda yer almasına karşın oyuncular yayımlanan filmlerden pay alamıyorlar.
Filmleri belki de en çok yayımlanan isimlerin başında gelen Kemal Sunal’ın ailesi bu konuda bir dava açtı.
Bu davanın ardından şimdi de Sinema Oyuncuları Meslek Birliği (BİROY) 153 oyuncu ve 1995 öncesi çekilmiş 3500 film üzerinden yayıncılara dava açıyor.
Sanırım telif hakları konusunda görülmüş en büyük dava olacak bu.
***
Aslında sorun, yayıncılarla meslek birliğinin ortaklaşa bir zeminde buluşmasıyla çözülebilirdi ama anlaşılan bu diyalog pek bir işe yaramamış. Hatta meslek birliği, dizilerde çalıştırılanlara dayatılan sözleşmelerin de fazlasıyla tek yanlı olduğunu, buralarda da hak ihlalleri bulunduğunu, buna da karşı çıkacaklarını söylüyor.
Ancak bu filmlerdeki oyunculara (aslında yönetmene, müzikleri yapan besteciye, senariste vs...) yayıncı kuruluşların yüksek bedeller ödemesi bana pek mümkün görünmüyor.
Bin beş yüz kere gösterilmiş filmler artık televizyonlardan kalkacak mı yoksa bir orta yol bulunacak mı?
Bakalım bu dava nasıl sonuçlanacak?
Ama en azından telif hakları konusunda önemli bir tartışmayı gündeme getireceği kesin.

Ergenekon davasından tutuklu, eski İnönü Üniversitesi Rektörü Hilmioğlu, 22 yaşındaki oğlunu trafik kazasında kaybetti.
Emir Hilmioğlu yaşasaydı gelecek yıl hukuk fakültesini bitirecekti.
Hilmioğlu’na cenaze için iki gün izin verilmiş ama evinde kalmasına izin verilmemiş.
Bir babanın oğlunun mezuniyetine katılıp katılamayacağını, o tarihte hapisten çıkıp çıkamayacağını düşünürken onun ölüm haberini alması herhalde tarifsiz bir acıdır.
Ne yazık ki bu, ne olduğu hâlâ anlaşılmayan, uzayıp giden davaların tutukluları arasında yaşanan dramların ne ilki ne de sonuncusu...
***
Geçenlerde Tuncay Özkan’la Mustafa Balbay’ın aynı koğuşa konulduklarını okurken bir an gülümsediğimi fark ettim. Sonra da dehşetle irkildim.
Bu acayip duruma öylesine alışmışız ki, hiç değilse iki arkadaş aynı koğuşa konulmuş, yalnız kalmamışlar diye sevinebilir hale gelmişiz.
Oğlunun, babasının cenazesi için bir tutukluya bir, iki günlüğüne dışarıya çıkma izni verilmesini takdir eder olmuşuz.
Yıllardır bu insanların hâlâ neden tutuklu olduğunu kimse tam olarak anlatamadığı, pek çok hukukçu hatta artık iktidar temsilcileri bile bu uzun tutuklulukların büyük mağduriyetler yarattığını kabul ettiği halde değişen bir şey yok.
***
Bu insanlar günün birinde tutuklandılar, inanılmaz karmaşık ve uzun bir iddianameyle, oldukça garip suçlamalarla, devasa bir örgütün üyesi olmakla itham edildiler.
Hemen hemen hepsi tanınmış, makam, mevki sahibi insanlar. İçlerinde pek çok hasta, yaşlı var. Aradan yıllar geçmiş, kanıtlar çoktan toplanmış. Yani bu kişilerin çıkıp delil karartacak bir durumları da yok.
Kimin suçlu olduğu, ne suç işlediği hâlâ belli olmadığı halde yıllardır tutuklu olan bu insanların aileleri perişan halde. Birçoğu mesleklerinden oldu. Gelecekleri karardı.
Artık bu konuda sivil toplum kuruluşlarının, baroların, yurtdışından gelen itiraz seslerinin değil siyasilerin bir şeyler yapmasının zamanı geldi.
Yeni değişen yasalar bu davaları kapsamadığı için yasa değişti ama mağduriyetler devam ediyor.
Toplumsal barışa en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde iktidarın, muhalefetin ve Cumhurbaşkanı’nın da bu konuda farklı bir bakış açısıyla olayı değerlendirmesinin zamanı geldi.

Bir ülkede parlamentonun çoğunlukla aldığı kararlar, parlamentoyu oluşturanları seçenler tarafından bu kadar tartışılmamalı...
Çünkü aslında bütün tartışmaların yapılacağı ve buna göre yasaların, kararların alınacağı Meclis aslında daha toplantıya girerken ne çıkacağının bilindiği bir yer halinde...
Çoğunlukla iktidarda olan ya da yanına bir başka partiyi daha alan kim ise, onun istediği oluyor.
Daha doğrusu bir partinin bile değil, onun liderinin dediği oluyor.
Bu nedenle de anayasa tartışmalarının, komisyonlarının da, savaş kararının da, eğitim sistemiyle ilgili düzenlemelerin de, ekonomik tedbirlerin de Meclis’ten geçiyor olmasının fazla bir anlamı kalmıyor.
***
12 Eylül rejimiyle, hatta 60 ihtilaliyle hesaplaşıyoruz derken 12 Eylül yasaları hâlâ yerinde duruyor.
Hükümetler işine gelmeyen hiçbir şeyi değiştirmedi bunca yılda ama söze gelince kaç yıl öncesinde yapılmış işleri başkasının üstüne atmayı tercih ettiler.
Niye bir araya gelip değiştirmediniz deyince de çeşitli bahaneler öne sürdüler.
Siyasi partilerin yapısı, seçim sistemi değişti mi? Hayır.
Bu durumda da demokrasi yerine partiokrasi sistemi sürüp gidiyor.
İster iktidar ister muhalefet, parti lideri ne derse sonuçta o yapılıyor.
Bu da, parti liderinin çevresindeki küçük bir grubun bütün ülkenin siyasetini yönettiği anlamına gelir.
***
Başkanlık, yarı başkanlık, cumhurbaşkanlığı tartışmaları yapılırken aslında tam olarak anlayamadığım da bu...
Türkiye’deki kadar geniş yetkileri olan bir başbakanlık zaten başka nerede var?
Bu yetkileri fazlasıyla kullanabilen ve buna karşılık muhalefet yapmanın giderek imkânsız hale geldiği, medyanın denetim görevini yapamadığı bir yerde daha çok yetkili bir başkan olsa ne fark edecek?

Kılıçdaroğlu’nun AKP tarafından yalanlanan WikiLeaks belgesinde “kendi medyasını oluşturmak” gibi bir söylem geçiyordu. Belgeler doğru veya yanlış, kendi medyasını oluşturmak tüm dünyada iktidarların hayalidir.
Geçmişte belki daha kolaydı, ama artık bu çoğu ülkede yalnızca bir hayal...
Yine de bazı yerlerde politikacılar bu hayali gerçekleştirebiliyorlar.
Türkiye de bu “bazı yerler” arasında hâlâ...
Büyük medya kuruluşları nasıl el değiştirdi, batan medya gruplarının televizyonları, gazeteleri ne oldu, bunlar arasında iktidar yanlısı olmayan kaldı mı, bakınca durum görülebiliyor.
Geçmişte de her zaman iktidarla medya arasındaki ilişki garip bir ilişkiydi. Ya iktidar patronlarla doğrudan bağlantıya geçer ve onlara ne yapmaları gerektiğini bir biçimde dikte eder, istedikleri yapılmazsa bazı sorunlar çıkartır, hele muhalefete devam ederlerse ciddi yaptırımlara başlarlar.
Çünkü Türkiye’de yalnız medya değil, işadamları bile hâlâ iktidarların elinde.
***
Bugün artık doğrudan hükümeti destekleyen, hatta kimi zaman kraldan çok kralcı olan bir medya ile durumu idareye çalışan bir medya var. Bunun dışında kimseye de tahammül gösterilmiyor.
Başbakan doğrudan yazarları hedef alıp onların yazılarına cevap veriyor örneğin.
Aslında, gerçek bir demokratik ortam olsa, yani yazarlar, gazeteciler başlarına bir şey geleceğinden korkmasa, bu durum hoş bile sayılabilir. Görmezden gelinmektense ciddiye alınmak gazeteciler için iyi bir şey çünkü.
Ama durum pek öyle olmuyor. Gazeteciler işinden oluyor, kızağa çekiliyor, yazıları azaltılıyor... Birçok gazeteci hapiste.
İktidar, asli görevi muhalefet olan muhalefet partisine bile kızıyor.
Onun için Cumhuriyet ve bazı başka gazetelerin AKP kongresine alınmayışı şaşırtıcı değil.
***
Parti kongreleri bir yana, uluslararası gezilere seçilen gazeteciler var, önemli davetlere, toplantılara çağırılmayan gazeteciler, televizyonlar var.
Muhalefeti bu derece susturmaya çalışmak, yazarları patronlarına şikâyet etmek, onları hedef göstermek, onlar hakkında bir sürü dava açmak, karikatür dergilerine, hatta internet yazışmalarına bile tahammül edememek günümüz dünyasında oldukça garip bir durum.
Kimse, kendisi hakkında hakarete varan eleştiriyi sevmez. Hatta biz toplum olarak eleştiriyi sevmeyiz. Elimizden gelse bizim için iyi konuşmayan herkesi ortadan kaldırmak isteriz.
Bu yalnız iktidar için değil, genel olarak hepimiz için geçerli...
Ama iktidarlar, yöneticiler, toplumun farklı kesimlerinin seslerini, doğru veya yanlış tepkilerini, aşırı bile olsa eleştirilerini sineye çekmek zorunda...
Çünkü seçilmiş olmak toplumun tümü için çalışmak anlamına geliyor ve toplumun tümü bu çalışmaları eleştirebilir. Bunları beğenmeseler de en azından dile getirilmelerine katlanmaları gerekir.
“Herkes beni sevsin ve yaptıklarımı takdir etsin” diye bir anlayış belki tek tek kişiler için geçerli olabilir, ama devleti yönetenlerin böyle bir beklentisi olması demokrasiyi değil, totaliterliği çağrıştırır.

Balyoz davasının karar aşamasına gelinmeden önce, bazı emekli savcılar, tutuklulukta bu kadar ısrar edilmesinin ağır cezalar verileceğine işaret olduğunu söylemişlerdi.
Dava, iddianamesi ve özellikle deliller konusundaki tartışmalarıyla uzun zamandır gündemdeydi.
Savunma, esas delillerin çoğunun şaibeli olduğunu, sonradan üretildiğini, tarih hatalarından isim hatalarına kadar pek çok gariplik olduğunu anlatıp durdu.
Bu deliller farklı yerlere inceletildiyse de anlaşılan mahkeme kendi istediklerine inanmış.
Pek çok kişi, ordudaki emir komuta zincirini mahkemenin dikkate alması gerektiğini söyledi, yazdı.
Bu da önemsenmemiş.
Karar çıktığında görüldü ki, en üst sınırdan ceza verilmiş.
***
Örneğin bir terör örgütü üyesi, cinayetlere, bombalamalara bile karışsa, itirafçı olabilirken gerçekleşmemiş bir darbe teşebbüsü iddiasıyla çoğu oldukça yaşlı subaylara böylesine ağır cezalar verilmesi, başından beri bu davanın tarafı olanlar dışında kimseyi tatmin etmedi.
Çünkü böylesine ağır cezaların verilebilmesi için çok sağlam, tartışılmaz deliller ortaya konması, en azından sanıklardan bazılarının darbe yapacaklarını itiraf etmesi gerekmez miydi?
Bazı davalar vardır ki kişilerin aldığı cezalardan çok tarihe düştüğü notla önem taşır. O davaların sonunda kimse ceza almasa da, herkes ağır cezalar da alsa, kamuoyu en azından sorduğu sorulara cevap alır ve tatmin olur.
***
Bu siyasi bir dava bile olsa, darbelerle, darbeci zihniyetle, askeri vesayetle kesin bir hesaplaşma gibi de görülse, bu yargılama şekliyle bunu yerine getiremediği ortada...
Dava çabucak karara bağlanacağına, en azından şaibeli deliller daha açık biçimde tartışılmalı, savunmaya sonuna kadar bunları çürütme imkânı tanınmalı, hiçbir şüpheye yer bırakmamak için belki mahkeme heyeti değiştirilmeli, emir komuta zinciri içinde en tepedeki isimlerin daha açık konuşması sağlanmalıydı.
Bir ordunun içinde koskoca generallerin, kurmay subayların, plan seminerleri yapıp yüzlerce kişiyi çağırarak bir darbe planı yapması ve bundan üstlerinin ya da olaya katılmayan diğer subayların habersiz olması düşünülemez.
Bırakın ordu istihbaratını, oraya gelen kişilerden bu durumun sızmamış olması nasıl mümkündür?
O zaman ordunun başındakilerin bu duruma ne tepki gösterdiği, ne yaptığı, bu davanın açılmasında taraf olup olmadıkları da açıklanmalıydı ki ne olup bittiği tam olarak anlaşılsın...
Bunların hiçbiri olmadan, teknik takipler, dinlemeler, CD’ler, gizli tanıklar, bir adet “sevgili günlük” ve ucube bir plan semineri tutanağı ile hem de “eksik teşebbüs” sözüyle bu derece ağır bir sonuç çıkması, bu davaların ancak siyasi rövanş davaları olduğu kanısını güçlendirir.

Kurthan Fişek yani bizim aramızdaki lakabıyla Sıfırcı Hoca’yı tanıdığımda 20’li yaşlarımın sonundaydım.
Aktüel dergisini çıkarırken tanıştık.
Kendine özgü özel bir mizahı, hafif deliye yatan neşeli bir yapısı olmakla birlikte aslında çok stresli, işini fazlasıyla ciddiye alan bir insandı.
Aktüel’de yazdığı yazılarda günün politik figürlerine, ünlü isimlerine sıfır yağdırdığı için Sıfırcı Hoca adını almıştı.
Tempo dergisini yaparken de hocayla birlikte çalıştık. Tempo’da her hafta iki sayfası vardı. O sayfaya girecek küçücük bir kutu bile onun için çok önemliydi.
Sırf onu delirtmek için ayda en az bir kere, yazısını kesmek zorunda kaldığımı, bir sayfasına reklam koyduğumu söyler bütün gün bu şakayla eğlenirdik.
İşin ilginç yanı her seferinde inanır, bana demediğini bırakmaz, sonra da akşamüstü gerçeği öğrenince, yine beni kandırdın diye iyice çıldırırdı.
***
Oldukça küçüktüm bir yönetici için.
Tepesi atınca, “Çoluk çocuk başımıza müdür oldu” diye söylenirdi, ama bir baba-oğul, ağabey-kardeş gibiydik hep.
Benim şakalarım yüzünden her iki ayda bir istifa mektubu yazar, “Yazılarım beğenilmiyorsa artık yazmam daha iyi” gibi acıklı cümleler kurar, biz de Mehmet Yılmaz’la bunları okuyup gülerdik.
İstanbul’a geldiği zamanlar benim odama karargâh kurar, bilgisayara yüz vermez, kendi portatif daktilosunu yanında getirir, bütün gün kahvesini, sigarasını içip yazısını yazardı.
***
Mesleğe 18 yaşında başladığım için şimdi kendimi şanslı sayıyorum. Çünkü gerçekten de sanat, edebiyat ve gazetecilik dünyasının en renkli, en sağlam kişilikli, en değişik insanlarıyla birlikte çalışma imkânı buldum.
Kurthan Hoca da onlardan biriydi.
Oturup benimle saatlerce siyaset de tartışır, yönetici olarak aldığım kararlara da hiç çaktırmadan ayar çeker, benim bazen şaşırıp söylenmelerimi bile kendine özgü tatlı ama dokunduran sözlerinden biriyle geçiştirir, ertesi sabah yeniden kaldığımız yerden başlardık.
Kurthan Hoca, uzun yıllar görüşmesek bile hep orada olacağına inandığınız insanlardan biriydi benim için.
Güzel uyusun...

“On iki Öfkeli Adam”dan, “Nürnberg Duruşmaları”na kadar Amerikan sineması; “dava” filmlerini çok sever .
Dava filmleri, yalnızca hukuku tartışmakla kalmaz, aynı zamanda toplumun suça ve suçluya bakışını da zaman zaman sarsıcı biçimde ele alır. Bazen seyirci olarak bile kesinlikle suçlu saydığınız birinin nasıl suçsuz çıkabildiğini, kimi zaman sistemin baştan mahkûm ettiği insanların masum olabildiğini anlar ve kendi ön yargılarınızla hesaplaşırsınız.
Eğer biraz belgesellere meraklıysanız ve suç dosyalarını ele alan belgeselleri izlediyseniz soruşturma süreci, dava süreci hakkında da epeyce bilgi sahibi olabilirsiniz.
Polisin, seri katil ya da mafya şefi olduğuna neredeyse yüzde yüz emin olduğu kişileri bile gerçek delillerle yakalayabilmek için bazen yıllarca çalıştığını pek çok ünlü davadan öğrenebilirsiniz.
***
Türkiye’de geçmişten bugüne hukukun işleyişi pek böyle değil. Terör, ülkenin bütünlüğü gibi nedenlerle ve darbe yönetimlerinin getirdiği yasalarla (ama unutmayalım ki o yasaları çok daha uzun yıllar iktidar olan siviller de değiştirmemiştir) devletin işine gelmeyen kim varsa rahatlıkla suçlu sayılabilir.
Sıradan bir öğrenci protestosundan, sendikal bir faaliyete, bir araştırma kitabı yazıp aykırı da olsa yalnızca düşüncelerini dile getiren bir yazardan muhalif olduğu bilinen bir işadamına herkes bu tehdit altındadır...
Devletin ideolojisi iktidarlarla göre farklılık gösterebilir ama durum değişmez. İktidar değişir, suçlananlar değişir ama suça bakış ve sistemin işleyişi değişmez.
Birileri daha baştan suçlu ilan edilip toplumda da bunun altyapısı oluşturulduktan sonra binlerce sayfalık karmaşık iddianamelerle davalar açılır, insanlar tutuklanır ve uzayıp giden davalarda kişilerin kendini temize çıkartması beklenir.
***
Türkiye, Yassıada davalarını tartışıyor, oradaki kararları eleştiriyor şimdi. Ama aslında Yassıada gerçekte tam olarak tartışılmadı. Yassıada davaları, Deniz Gezmiş’ler, Barış Derneği davası, DİSK davası gibi davalar olağanüstü rejimlerin, askeri yönetimlerin dönemindeydi.
Peki ya sivil dönemlerdeki davalar?
Bunlar tartışıldı mı?
Yargı bağımsızdır diyerek birtakım yasa maddelerini her nedense bir türlü değiştirmeyerek bütün toplumu potansiyel suçlu durumunda tutmak çok önceden tartışılmalıydı.
Devlet yönetiminin “tehlikeli” bulduğu herkesin dava konusu olup tutuklanabilmesi demokratik yönetimlerde ve hukuk devletinde mümkün olamaz.
Otoriteyi kızdırdığı için hapse atılabileceğini düşünen insanlardan oluşan bir toplum da demokratik bir toplum olamaz.
Gelişmiş demokratik süreçlerde, bırakın yönetimin muhaliflerine olur olmaz davalar açılmasını, yargı, doğrudan otoriteye ve onun temsilcilerine de dava açabiliyor.
Son yıllarda izlediğimiz Ergenekon, Balyoz, Odatv davası gibi davalar, suç kavramından tutun da siyaset yargı ilişkisine kadar hukukun bütün konularının ve hukuk felsefesinin ciddi şekilde tartışılmasını, herkes için eşit hukuk normlarının belirlenmesini sağlayacak bir genel tartışmaya yol açmalı...
Bizlerin değil, ülkenin önemli hukukçularının, üniversitelerin hukuk bölümlerinin bu davaları ve işleyişi tartışması ve bununla ilgili ciddi bir şeyler yapmasının zamanı gelmedi mi?


Aslında hep aynı film.
Hep aynı senaryo.
Ve sonrasında yaşananlar da hep aynı...
Herhangi bir kitap, herhangi bir karikatür, herhangi bir yerde delinin birinin söylediği sözler ya da birinin çektiği bir film...
İnternetteki bir görüntü, bir yazı...
Ardından protestolar, sokağa dökülen kitleler, intikam çığlıkları...
İslam dünyasını çılgına çeviren “Müslümanların Masumiyeti” adlı saçmalık bir provokasyon mu, kendince saçmalamak isteyen birilerinin yaptığı bir film mi?
Ne önemi var?
Önemli olan böyle bir zırvanın bile bu olayları kışkırtıyor olabilmesi hâlâ...
***
Aynı durum bizim kendi adımıza hassas olduğumuz konularda da böyle değil mi?
Yıllar önce çekilen “Geceyarısı Ekspresi” adlı sıkıcı filmi biz bu kadar ciddiye alıp deliye dönmeseydik o derece önemli bir film olabilir miydi?
Ermeni soykırımı üzerine yazılan bir sürü kitap var. Kıbrıs konusunda Türklerin aleyhinde sayısız kitap, film, belgesel...
Biz bunları görmezden gelince, burada izlenmesini yasaklayınca, gözlerimizi kapatınca hiçbiri yok olmuyor.
Bunları yapanlardan intikam almaya kalkışınca aksine en saçma şeyler bile daha ciddi boyutlara taşınıyor.
***
Artık dünyanın her yerinde her isteyen istediği bilgiyi, yazıyı, filmi tüm dünyanın görebileceği bir internet sitesine koyabiliyor. Orayı yasaklasanız başka yerden çıkıyor.
Hukuksal mücadeleler elbette herkesin hakkı ama asıl yapılması gereken başkalarının ne yaptığıyla uğraşıp onları engellemek değil, onun yerine kendinizi anlatacak bir şeyler yapmak.
Örnek mi? Hemen söyleyeyim.
Ermeni meselesi ve Kıbrıs sorunuyla ilgili aleyhimizde yapılanlarla uğraşıp buna harcayacağımız zaman ve parayı bunlarla ilgili adam gibi kitap ve film üretmeye harcasaydık çok daha iyi ederdik.


Olağanüstü Dönemler
12 Eylül döneminde üniversite yıllarımdaydım.
Darbenin öncesinde, sendikalar, üniversiteler, barolar, sivil toplum kuruluşları, dernekler, meslek birlikleri, aydınlar ülkenin siyasi haritasında önemli bir yer tutuyordu.
O zamanın medyası, gazeteler, dergiler, kimlikleri gayet açık olarak siyaset yapıyordu.
Şarkıcılar, tiyatrocular, sinemacılar, ressamlar, yazarlar taraflarını açıkça belli ediyor, eserlerinde doğrudan propaganda yapmakla kalmıyor, konuşmalarında da düzeni eleştirmekten çekinmiyorlardı.
Darbe olduktan sonra, sendikacılar, aydınlar, sanatçılar, akademisyenler, sivil toplum örgütlerinin üyeleri hep kovuşturmaya uğradı.
Onları ihbar edip askerlere yağcılık yapmaya çalışan insanlar öne çıktı.
Onlardan boşalan yerleri ötekiler doldurdu.
Bir ülkede muhbirlerin, koltuk kapmak için meslektaşlarını, arkadaşlarını satanların yönetici konumuna gelmesinden ne hayır gelir, artık onu söylemeye gerek yok.
***
Darbeyi yapanlar ve tabii en başlarındaki Kenan Evren, konuşmalarında hep “bir kısım aydınlar” diye başlayarak profesörleri, aydınları, yazarları, çizerleri, gazetecileri yerden yere vurdu. Kendisi gibi düşünmeyen, kendi kurduğu rejime ses çıkarmayan, onu yağlayan ve muhbirlik edenler dışında kim varsa “vatan haini” olarak yaftaladı.
Sayısız insanı, olur olmaz nedenlerle örgüt kurmaktan, devleti yıkmaya çalışmaktan, bölücülükten yargıladı.
Bazıları gerçekten bir suça karışmış, ama birçoğu yalnızca görüşlerini dile getirmiş, inandıklarını savunmuş pek çok insanın hayatı bu davalar yüzünden karardı. İşlerinden oldular. Aileleri dağıldı. Meslek hayatları bitti. Yıllarca hapislerde yattılar. İşkence gördüler. Kaçmak zorunda kaldılar. Sürgünde yaşadılar. Seslerini duyuramadılar. Kendilerini savunamadılar.
Bütün bunların haksızlık olduğunu söylemeye çalışanlar da sindirildi, onlar da aynı yaftayı yemekten ve başlarına aynı şeyin gelmesinden korktular.
En korkunç olanı da herkes, “kendisi gibi olmaktan korkmayı” öğrendi.
***
Suçlananlar, kendilerini savunmaya kalktıklarında, yasaların da istendiği gibi değiştirilebildiğini, mahkemelerin istediği gibi delil uydurabildiğini gördüler.
Bu olağanüstü bir dönemdi. Dikta düzeniydi. Sokakta yürürken bile tipiniz beğenilmeyip bir örgüt üyesi sayılmanız an meselesiydi. Üniversite öğrencisi olmak, sakal bırakmak bile tek başına potansiyel suçlu sayılmanıza yeterdi. Politika konuşmak bile rejime karşı bir harekete girişmek gibi görülüyordu.
Evet, bu olağanüstü bir dönemdi. Dikta rejimi elbette kendisinin meşru olmadığını söyleyebilecek herkesi sindirmek istiyordu.
Zaten, ben demokrasiyi savunuyorum, insan haklarından yanayım, herkese haklarını vereceğim gibi bir iddiası da yoktu. Aksine, gayet açık biçimde kendisinin dağıttığı haklar dışında kimsenin bir hakkı olmadığını da söylüyordu.
Cumhurbaşkanını da, başbakanı da, bakanları da, milletvekillerini de, bürokratları da, rektörleri de yönetim seçiyor. Onların dışında canlarının istemediği kimse ne bilgiye, ne yeteneğe, ne başarıya sahip olursa olsun bir yere gelemiyordu.
Kenan Paşa, bütün ülkeyi geziyor, her gittiği yerde bir kürsü kuruluyor, kürsüye çıkıp önce gazetecilerden ve aydınlardan başlayarak beğenmediği herkese veryansın ediyordu.
***
Bunlar çok uzun yıllar önce olağanüstü bir rejimde yaşanıyordu.
Yaklaşık on yıldır Türkiye bu dönemle hesaplaştığını söylüyor. Hatta dönemin aktörleri hakkında davalar açıyor. Anayasayı değiştiriyor.
Peki, şimdi olup bitenlerle bu yukarıda anlattıklarım arasında bir benzerlik yok mu?

Hangi Sansür?
Olimpiyatların kapanış töreninde herhalde gelmiş geçmiş en ünlü pop şarkılarından biri olan John Lennon’ın “Imagine”ı çalınırken TRT spikeri sözlerini çeviriyor.
“Dinlerin olmadığı bir dünya” sözüne gelince o kısmı çevirmiyor.
Spikerde doğal bir refleks gelişmiş. Ortalığı karıştırmaya gerek yok, diye düşünmüş olacak ki hemen bu sansürü kendi kendine uyguluyor.
Şarkıyı söyleyen John Lennon, bir İngiliz. Töreni izleyen milyonlarca insanın içinde her dinden pek çok kişi var. Bunların bir bölümü de oldukça fanatik.
Bu şarkıda herhangi bir dine hakaret edilmiyor.
Farklı dinlerden insanlar arasında yüzlerce yıldır sürüp giden savaşlara, kavgalara dikkat çekilmek isteniyor.
***
Geçenlerde Orhan Pamuk da bir açıklama yapmış Die Zeit gazetesine... İlginç bir şey aslında çünkü bu söyleşide, kendisini en çok seven, kitaplarını okumasalar bile yurtdışında ünlü olduğu için yıllardır el üstünde tutan “Türk burjuvazisi”ne (böyle bir şeyden tabii söz edilebilirse) deyim yerindeyse epeyce giydirmiş.
Beyaz Türkler diye adlandırılan kesimi, darbeci olmakla, Güney Afrika’daki beyazlar gibi olmakla, kendi yurttaşlarından nefret etmekle suçlamış.
Olabilir. Bunlar da onun düşüncesi...
Zamanında başka açıklamaları yüzünden dava konusu oldu, bu dava yüzünden Türkiye yurtdışında inanılmaz sıkıntıda kaldı.
***
Fazıl Say biliyorsunuz, yalnızca Twitter’da bir şiiri paylaştığı için önümüzdeki günlerde mahkemeye çıkacak. Herhalde halkı kin ve düşmanlığa tahrik gibi bir suçla yargılanacak. Şiiri yazan Ömer Hayyam. Twitter gibi bir ortamda, yani insanların aklına eseni aklına estiği an yazdığı, pek de ciddiye alınmayacak bir yerde paylaşılmış. Fazıl Say da bu paylaşımı sürdürmüş.
Kaldı ki şiirde yazanları savunsa ne olacak?
Tek tek bütün dünyadaki insanları hizaya mı sokacağız?
Herkes bizim istediğimiz gibi mi konuşacak?
Ya da biz başkalarının istediği gibi mi konuşuyoruz?
Örneğin biz pek çok yabancının hiç hoşuna gitmeyecek bir sürü eleştiri yapmıyor muyuz?
Burada kendi dinlerini yaymaya çalışanları ülkeyi bölüp mahvetmek niyetinde olan misyonerler diye yaftalayıp hedef göstermiyor muyuz?
Artık dünyanın çoktan değiştiğini, herhangi bir yerde bir insanın söylediklerinin burada da rahatlıkla duyulabildiğini, kimsenin öyle sansürle, tehditle susturulamayacağını, birini sustursanız başka binlercesinin çıkacağını anlamanın zamanı gelmedi mi?
Kapalı toplum döneminde belki bunlar biraz işe yarıyordu.
Ama artık bunun için çok geç.

Madalya Veremedik Tweet Verelim
Terör artık Ege’ye kadar gelmiş, Şemdinli’de bu kez kendi topraklarımızda yani sınır ötesinde değil, içeride 20 gün boyunca kapalı operasyon düzenleniyor...
Binlerce Suriyeli Türkiye’ye sığınıyor.
ABD Dışişleri Bakanı Türkiye’ye geliyor.
Suriye’deki savaş en ileri düzeyde...
Gazetelerimizde ilginç bir haber günlerdir konuşuluyor.
Fazlasıyla da ilgi görüyor.
Ünlü milli voleybolcumuz Neslihan’a, ünlü alternatif rock topluluğu Red Hot Chili Peppers’ın basçısı Balzary “tweet” atmış. Voleybolcumuza “çarpıldığını” belirtmiş.
Bunun üzerine, Balzary’ye Türkiye’den epeyce mesaj gitmiş olacak ki, “şaka yaptım, ciddiye almayın” türünden bir mesaj daha atmak zorunda kalmış.
Haberlerde Neslihan’ın da Balzary’yi bu mesajdan sonra “izlemeye” aldığı özellikle belirtiliyor.
Tabii keşke, voleybol takımımız olimpiyatlara veda etmeseydi de onları başka nedenlerle konuşabilseydik...
***
Red Hot Chili Peppers, aslında 1983’ten bu yana sahnede. Ama yeni kuşaklar en çok “Californication”la tanıyor onları. Topluluğun basçısı Michael Balzary, aynı zamanda “Suburbia” ve “Big Lebovsky” gibi filmlerde de oynayan bir aktör.
Eğer bir “tweet” bile bu kadar habere ve tartışmaya neden oluyorsa sosyal medya denilen yeni iletişim biçiminin artık ne kadar etkili olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Ama dünyaca ünlü bir sporcumuzun ya da sanatçımızın bir başkası tarafından beğenilmiş olması sahiden bu kadar büyük bir olay mı?
Üstelik bunu hangi niyetle yazdığı, dalga geçip geçmediği, sahiden kendisinin yazıp yazmadığı bile belli değilken...
Neslihan’la koca bir röportaj bile okudum.
Eşine de sorulmuş, “Bu durumda ne yapacaksınız, kıskandınız mı, konsere gelirse gider misiniz” diye...
***
Belki de biraz gülümseten haber kategorisinde sayılabilir bu, ama aynı zamanda şu bitmek bilmez ezikliğimizi de yeniden hatırlattı bana.
Türkiye’ye her gelene, “Yemeklerimizi nasıl buldunuz” diye sorup “Dolmaya bayıldım”, cevabı almadan rahat etmeyişimiz gibi bir yabancının hele ünlüyse bizi beğenmesi, yaptığımız işlerin burada değil de orada alkışlanması ve hatta bu son örnekteki gibi bir “tweet” bile atması nedense bizi hâlâ bu kadar etkileyebiliyor.
Yetmiş beş milyonluk bir ülkeden, dünyanın en genç toplumlarından birinden şöyle dünyayı sallayacak bir kadro çıkarıp on, yirmi altın madalyayla geri dönemiyoruz, ama olsun, en azından bir “tweet” atanımız var...

Operasyon Tamam mı?
Silivri’deki davalar artık bitti mi?
Operasyon tamamlandığı için sanıklar tahliye mi edilecek?
Bu davalar açıldığı günden beri zaten bir sonuç çıkmayacağını, bu kadar garip bir iddianameden bir dava olmayacağını söyleyen çok oldu.
Ama bir şey değişmedi.
Başbakan bile artık bu davaların garipliğinden, tutukluluk süresinin böylesine uzamasından, delilleri karartma ya da kaçma gibi iddiaların anlamsızlığından söz etmeye başladı.
Aslında bu söylemlerin en önemli nedeni davaların bunca yıldır bir sonuca ulaşmaması değil, uluslararası tepkilerin giderek artması...
***
Sanıklar tutuklanmış, evleri, işyerleri, yakınlarının evleri bile aranmış, bilgisayarlarından cep telefonlarına her şeye el konmuş...
Zaten sanıkların çoğu ve yakınları uzun süre dinlenmiş, izlenmiş...
Bunca yıldır içerideler...
Gizli tanıklar, kesin kanıtlanamayan dijital belgeler, telefon konuşmaları gibi dünyanın pek çok yerinde delil sayılamayacak belgelerle suçlanıyorlar...
Ve gerçekte tam olarak hangi suçtan yargılandıkları hâlâ anlaşılamadı...
***
Pek çoğumuz gayet iyi biliyoruz ki bu davalar belli bir rövanş nedeniyle açılmış siyasi davalar...
Suçlu olduğuna inanabileceğimiz insanlarla, görüşleri, inanışları zaten çok açık olan muhaliflerin bir araya getirildiği ve böylece belli bir görüşün tasfiye edilmesine yarayan davalar...
Bu davalar açılırken, temiz toplum denildi, derin devletin açığa çıkartılacağı söylendi...
Şimdi tahliyelerin yapılamamasının, tutukluluğun kaldırılamamasının asıl nedeni, son derece ağır iddianamelerin topluma nasıl açıklanacağı...

Tartışmalar Ne İşe Yarıyor?
Tartışma programlarında iki taraf da olsun kimseyi kızdırmayalım diye mi yoksa izlenme kaygısıyla mı bilinmez sürekli aynı sistem uygulanıyor.
Konuyla ilgili “taraf” olduğu düşünülen birileri çağırılıyor, ki bu kişiler de genelde artık aynı isimler oluyor, sonra da konudan çok bu kişilerin önyargıları tartışılmaya başlanıyor.
Reyting kaygısı desem, genelde bu tartışma programları zaten çok izlenen kanallarda yapılmıyor ve bu programların fazla bir izlenme payı almayacağı ortada.
Konuşulan konular da çoğu zaman aynı. Çıkan kişiler de çoğu zaman aynı.
Yine de tartışılan konu hakkında gerçek bir fikir edinmek mümkün olmuyor.
***
Örneğin kaç yıldır tartışılan davalarla ilgili yüzlerce program izledim. Hâlâ en basit konularda bile tam bir netlik sağlanamıyor. Genel yargılar arasında gerçek bilgiler ortaya çıkmıyor ya da tam tersi, teknik ayrıntılar verelim derken iş iyice çorbaya dönüyor.
Sen benim sözümü kestin, sen beni konuşturmadın derken kısa sürede kimin tam olarak ne dediğini de anlamak kolay olmuyor.
Son yılların en çok konuşulan bu davalarını tartışanlar arasında ben örneğin Türkiye’nin en ünlü hukukçularını, avukatlarını görmek isterdim.
Bu derece karmaşık, politik, inanılmaz komplo teorilerine açık, yüzlerce ilgisiz insanın bir araya getirilip örgüt olarak sayıldığı, delillerin sürekli tartışma konusu olduğu, yıllardır herkes tutuklu olup bütün deliller toplandığı halde ortaya elle tutulur bir şeyin çıkmadığı davalar ünlü hukukçuların ilgisini çekmiyorsa ne çekebilir?
***
Bunlar aynı zamanda tarihi davalar. Türkiye’de birkaç gazeteci, emekli savcı ve dava vekili dışında bu davaları konuşacak kimse yok mu?
Örneğin askerlerle ilgili bunca tartışma yapılıyor televizyonlarda, ama gelenlerin çoğu hayatında belki bir kışla bile görmemiş insanlar.
Kimin hangi uzmanlığı nereden aldığını da anlayamıyoruz.
Polisle ilgili bu kadar çok şey konuşuluyor, bir sürü komplo teorisi anlatılıyor, ama en azından yıllarca bu mesleği yapmış güvenilir bir polis müdürü göremiyoruz cevap verecek.
Bir anlamda aynı konuları kendi kendimize tartışıp duruyoruz. Yıllar geçmiş aynı konuda hâlâ en temel sorunlar bile bunca tartışmadan sonra insanların kafasında muğlak.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget