Eylül 2015
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen


 Karşılıklı Eşitlik - Yılmaz Özdemir
Başbakan Ahmet Davutoğlu İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile ABD’de yaptığı görüşmede masada İran Bayrağı olmasına rağmen Türk Bayrağı olmamasını eleştiren muhalefete verdiği cevapta 'Ucuz bir polemik' olarak yorumladı ve "Bir kere burası karşılıklı ziyaretlerle gerçekleşen toplantılar zemini değil. Biz onların mekanına gittik. Dikkat ederseniz bayrak da masaya konan sembolik mahiyettedir. Bu tür görüşmelerde bazen bayrak oluyor, bazen olmuyor" demiş.

Nedense aklıma Lozan Antlaşması’nda Türkiye delegasyonuna başkanlık eden İsmet İnönü’den bir anı geldi.

Kurtuluş Savaşı sonrası Lozan'da delegelerin toplanacağı salon hazırlanmış ve taraflar yerlerini almaya hazırlanıyor. Ne var ki İsmet Paşa'nın oturacağı sandalye iken, diğerlerininki koltuktur. İnönü sorar: ‘’Benim oturacağım neden koltuk değil de sandalye?’’ diye tepki gösterince ‘’Koltuk bulamadık ekselans.’’ cevabı üzerine İnönü; ‘’O zaman biz de toplantıya uygun koltuk bulduğunuz zaman katılırız.’’ der.

Bunu üzerine alelacele diğer kotlukların aynısından getirilir ve eşitlik sağlanarak toplantı başlar. Toplantıya gözlemci olarak katılan Amerikan delegesi diplomat Grew: "İsmet Paşa’ya sempati duydum; o galip bir ulusu temsil ediyordu, fakat kendisine yenilmiş bir düşman muamelesi yapılıyor" diye duygularını ifade eder.

Kısacası Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadro bu devleti dünya devletler ailesinin "Eşit ve Onurlu" bir üyesi olarak tarih sahnesine çıkarmıştır bizlere düşen görev bunu sonsuza kadar devam ettirmektir.

Yılmaz Özdemir

Batının Büyük Günahları- 2 ( Afrika Kıtası) - Galip Baysan
Geçen yazımızda Hıristiyan Batı Dünyasının yeni keşfettiği Orta ve Güney Amerika kıtasında işlediği büyük günahlara temas etmiştik. Bu gün, biraz daha yukarılarda Afrika Kıtasında neler yaşandığına tarihi belgelere dayanarak sizlere sunmak istiyoruz.
“Fransızlar, 1635’ten başlayarak belli sayıda adayı ele geçirirler... Şeker, kahve, tütün, pamuk, çivit vs. adaların ticaretine hâkim olurlar. Tarım işletmecileri, yok edilen ya da hastalıktan ölen yerlilerin yerine, hemen zenci köleler getirirler. XVII yüzyıl sonunda 20.000 beyaza karşılık 40.000 zenci vardır. Colbert bir zenci yasası çıkarır; köleler dinsel bir şekilde eğitilmelidir, Pazar günü dinlenmeye, iyi beslenmeye ve insancıl davranışlara hakları vardır. Güney Amerika’da olduğu gibi, sömürgeciler bu buyruklara pek uymazlar. Zencilerden az oldukları için onları uzakta tutarlar, zenci-beyaz evliliklerini yasaklarlar, seçkin zencileri çok ender olarak özgür bırakırlar. Kötü davranışlar yüzyıl kadar sonra korkunç ayaklanmalara yol açacaktır. Köle işgücü, şekerkamışı tarımının yaygınlaşmasıyla, giderek daha çok aranır. İngilizler, Fransızlar, İspanyollar, Portekizler milyonlarca insanı doğdukları kıta olan Afrika’dan koparıp alırlar.” (1)
“Portekizliler, XV yüzyıl sonundan başlayarak, Afrika kıyılarında köle ticareti yapıyorlardı. Bir contradator; belirli bir bölgenin tekeli karşılığında, ticaret hakkını kirayla hükümetten almaktaydı. Ayrıca köle tacirleri her yıl krala iki zenci armağan etmek ve “hayır işleri” ile “dinsel tarikatlara” para vermek zorundaydılar. Köleleri kabileler arası savaşlarda birçok tutsak elde eden yerli önderlerden satın alırlar... Zenci ya da melez olan Dombeiro denen maceracılar, iç bölgelere baskınlar düzenleyip zencileri yakalarlar. Çok geçmeden, XVII yüzyılda Angola’ya egemen olan Hollandalılar, sonra İngilizler ve Fransızlar, bu kazançlı ticarete el atarlar.
Köleler kıyıda toplanır, savanadaki tüketici yürüyüşlerden sonra iyice beslenir, sapasağlam ve güçlü görünmeleri için hurma yağıyla yağlanırlardı. Kuşkusuz bazı din adamları buna karşı çıkarlar ve 1639’de Papa VIII. Urbanus, yerlilerin de, zencilerin de köle yapılmasını yasaklar ama bu fermanı uygulanmaz. Zencileri sağlayanlar, karşılığını barut, silah, kumaş, tütün ya da kap, kaçak olarak alırlar. Vaftiz olmamış bir zenciyi gemiye bindirmek yasaktır. Sık sık, bir kafile dolusu zencinin üstünkörü, “toptan” vaftiz edildiği görülmüştür.
Köle taşıyan gemilere, “Tumberio”, yani “ölü taşıyıcıları” adı takılmıştır. Bu gemilerden biri ile denizi aşan bir İtalyan Fransiskeni şöyle yazmıştır. “Erkekler güverte altına üst üste yığılmış, ayaklanıp gemideki tüm beyazları öldürürler korkusuyla da zincirlerle bağlanmışlardı. Kadınlar için, ikinci güverte arası ayrılmıştı. Hamile olanlar arka kamarada toplanmıştı. Çocuklar birinci güverte arasında, balık istifi gibi sıkıştırılmıştı. Uyumak istediklerinde, birbirlerinin üstüne düşüyorlardı. Doğal gereksinmelerini gidermek için sintineler vardı, ama çoğu yerini kaybetmek korkusuyla bulunduğu yerde rahatlıyordu. Özellikle erkekler acımasızca üst üste yığılmış oldukları için, bulundukları yerde koku ve sıcak dayanılmazdı. Atlantik Okyanusu 35–40 gün arasında aşılmaktadır. Ölüm oranı, havasızlıktan boğulma ve salgın hastalıklar yüzünden çok yüksektir. Bu oran %50’ye ulaşabilir. Çoğu zaman salgınlarla baş edebilmek için hastalar öldürülür. (Amerika Kıtasına) varışta sağ kalanlar, açık arttırmalar sırasında iyi para etmeleri için, yeniden özenli bir bakımdan geçirilirler. Doğal olarak fiyatlar boya, yaşa, güce, cinsiyete vs. göre değişir. Tehlikelere ve kayıplara karşın, kazançlı olan bu ticaret, kaçakçılığa ve korsanlığa yol açar. İngiliz gemileri, sık sık zenci taşıyan gemilere saldırıp, yüke el koyar ve köleleri Virginia ya da Antillerde satarlar.” (2)
Avrupa’nın köle ticareti yapan kurumlarının etkilerinden Afrika’nın Ekvator kuzeyindeki bozkır ve savanalarla kaplı bölgeleri uzak kalırken, Atlantik kıyılarında durum farklıdır.
Fransızlar Senegal’de, Saint-Louis’ye, Dakar’a ve de Kasamons’a yerleşirler. İngilizler Gambiya’da, Sierra Leone’de ve Altın Sahil’de kıyı bölgelerini işgal ederler. Danimarkalıların ve Hollandalıların Benin körfezinde acenteleri vardır.
1778’de İspanyollar, Portekizlerden Fernando Poo Adası’nı alırlar. Daha önce bölgeye yerleşmiş olan Portekizliler ise Angola kıyılarını ellerinde bulundurmaktadırlar. Salt köle ticareti amacıyla kurulan Avrupa acenteleri hemen hemen yalnızca köle tüccarlarının uğrak yerini güvence altına alan bir kaleden oluşur. Kongo havzasını kanlı seferlerle yakıp yıkan Pembeiro’ların (Portekizli Melezler) dışında Avrupalılar çok ender olarak kıtanın içlerinden kendileri gidip köle toplarlar. Köleler çoğunlukla yalnızca köle ticareti amacıyla kurulmuş olan ve başkanları Avrupalılara yaptığı ticaretten elde ettiği kar ve silahları sayesinde, iç bölgelerden ya da kendi halkından köle toplamayı üstlenen küçük kıyı devletleri aracılığıyla satılır” (3)
Gine körfezinde bulunan bu tip çok sayıdaki krallıklardan birine misafir olan bir tüccarın izlenimleri şöyledir:
“Kral Peel... iç bölgelerden yollanacak binlerce zenci arasında bana iyi bir “yük” hazırlamakla uğraştığını söylüyor... Birkaç gün sonra boyunlarından uzun sırıklarla bağlı birkaç dizi zencinin geldiğini görüyorum. İşte benim yük’üm! 300 yolcumu karşılamaya hazırlanıyorum. Kadınlar kıç tarafta, erkekler ise kıç direğinden teknenin başına kadar dizilmiş ve hepsi de zincire vurulmuş. Yiyecek olarak Hint patatesi, pirinç ve bolca su. Tabanca ve hançerlerimiz kemerlerimizde, kimi zamanda ellerimizde, doktor muayenesinden geçiyorlar... Muayene bitince hepsi kızgın demirle işaretleniyor. Bunu yaparken daha zayıf yaradılışlı olan kadınların etlerini fazla dağlamamaya özen gösteriyoruz.” (4)
“XVII yüzyılda parlak dönemlerini yaşayan Kongo ya da Benin gibi kıyıdaki büyük uygarlıklar köle ticareti nedeniyle kanları emildiğinden tam bir gerileme dönemi yaşarlar. Daha içerde Aşanti Federasyonu (bugünkü Gana) altın ve fildişi ticaretinden zengin olur ve XVIII yüzyıla kadar bütünlüğünü korur.
Ticaretin amacı tarım işletmelerine ve Amerika’daki madenlere köle sağlamaktır. Büyük kârlar sağlayan ünlü ticaret üçgeni (böyle) oluşur. Avrupalılar getirdikleri işporta malları Afrikalı kölelerle değiştirirler. Bu köleleri satan Avrupalılar da Antiller’den şeker satın alır. (Onu da içki-Rom’a dönüştürerek Avrupa’ya dönerler.) Bu ticaret, gemi donatmak için kraliyet ayrıcalığını sağlayan şirketler, kapitalist ortaklıklar ve armatörler tarafından yapılır. İngiliz “Royal African Co. (Kraliyet Afrika Şirketi)”, Fransız “Compagnie des İndes (Hindistan Şirketi)” vb. XVIII yüzyılda, (Avrupa’da) özellikle İngiltere’de kraliyet ayrıcalığı olmayan, başka bir deyişle kaçak çalışan kurumlarda vardı.
İngiliz Parlamentosu’nun raporlarına göre 1768’de Afrika’dan Amerika’ya İngilizler 60.000, Fransızlar 23.000, Hollandalılar 11.000, Portekizler 1.700 köle göndermiştir. Toplam olarak (bir yılda) 97.500 köle, 1787 yılında bu sayı (yılda) 100.000’e ulaşmıştır. Köle ticareti XVIII. yüzyıl boyunca sürekli artar. Kaynaklar kurudukça, Senegal ve Leone’den Benin, Kongo ve Angola’ya doğru genişler XVIII. yüzyıl sonlarında Kuzey Amerikalı köle tüccarları da Afrika kıyılarında kendilerini gösterirler.” (5)
Yukarıdaki değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi Amerika kıtasının keşfinin üzerinden elli sene dahi geçmeden; Orta ve Güney Amerika’nın ünlü Aztek ve İnka imparatorlukları tarihe karışmışlar (6) ve ihtiyaç halinde Afrika’daki insan kaynaklarına el atılmıştır. Saint-Pierre’li Bernardin, Voyagea L’lle-de-France’da (ile-de-France’a Yolculuk), şu değerlendirmeyi yapıyordu: “Avrupalıların mutluluğu için şekerin ve kahvenin gerekli olup olmadığını bilmiyorum. Fakat bu iki ürünün dünyanın iki kıtasında mutsuzluğa yol açtığını biliyorum. Amerika, ekin yetiştirecek topraklar elde etmek için boşaltıldı; şimdi de bu topraklarla uğraşacak insanları sağlamak için Afrika boşaltılıyor” (7).

DİPNOTLAR:
(1) Türk ve Dünya Tarihi Ansiklopedisi; Cilt 4, s.1176 ( Gelişim Hachette, İstanbul–1985)
(2) Aynı Eser, Cilt–4, s.1176–1177.
(3) Aynı Eser, Cilt–5, s.1309.
(4) Aynı Eser, s.1310–1312.
(5) Aynı Eser, s.1312.
(6) Resimlerle İnsanlık Tarihi Ansiklopedisi, s.33, Amerika Kıtası II. Kıtanın Fethi, s.58 (Karacan Yayınları, İstanbul–1984).
(7) Maurice Lengelle: Kölelik, s.82 (İletişim, İstanbul–1993)

Dr. M. Galip Baysan

Öyleyse terör karşısında niçin gerdan kırdınız? - Güner Yiğitbaşı
DAVUTOĞLU Ahmet Bey,PKK terörünün belini kırdık diye böbürlenerek, Türk Halkına müjdeyi Amerika'dan verdi!

Ahmet Bey'e buradan soruyoruz, madem ki, kısa zamanda PKK terörünün belini kırmayı beceriyordunuz, öyleyse bugüne kadar, Nevroz Bayramlarında Diyarbakırda açılan PKK bayrakları altında, PKK lideri ÖCALAN'ın meydanda okunan sözde barış mesajı eşliğinde, niçin gerdan kırarak vakit geçirdiniz?

Niçin, zamanında PKK terörünün belini kırmadınız,sizin elinizi tutan mı vardı, tek başınıza iktidar değil miydiniz, astığınız astık, kestiğiniz kestik değil miydi, milyarlarca liralık örtülü ödeneği nerelerde kullandınız?

Niçin, PKK terörünün belini kırdıktan sonra barış ve çözüm  masası kurmadınız?

Niçin, PKK terör örgütünün, silahlarınızı bırakınız talimatınıza uymadığı gibi, daha da silahlanmasına göz yumdunuz, Valilere, PKK ya yönelik operasyon yaptırmayınız talimatları verdiniz?

Niçin, Dünyanın güçlü ve saygın devletlerinden birisi olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini, PKK terör örgütü karşısında küçük düşürecek ve aciz kılacak şekilde, PKK terör örgütüne üstünlük tanıdınız ve devletimizi PKK terör örgütüne ram ederek, PKK terör örgütüne psikolojik üstünlük sağladıktan sonra,muzaffer olan taraf, sanki PKK terör örgütüymüş havasını yayarak barış ve çözüm masasına oturdunuz?

PKK ile onun anladığı dilden mücadele ederek, onun silah ve insan gücünü asgari seviyelere indirerek, onu güçsüz kıldıktan ve belini iyice kırdıktan sonra, psikolojik çöküntü içine düşen PKK terör örgütüne, haydi şimdi gelin bakalım ne istiyorsunuz, masaya oturalım ve bir sorun varsa çözelim demediniz?

PKK, arkasında yabancı devletlerin olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle, düzenli ve klasik savaş halinde olan bir karşı devlet olmasa da, teşbihte hata olmaz, bir benzetme yaparsak, kurtuluş savaşının galibi, Yunan ordusunu denize döken bir devlet olarak, tüm psikolojik üstünlüğümüzle katıldığımız Lozan Barış görüşmesi masasında dahi, Türkiye Cumhuriyetinin baş müzakerecesi büyük asker, büyük devlet adamı İsmet İnönü'nün başına gelenleri, mağlup olmalarına rağmen, karşımızdaki emperyalist devletlerin,bize kök söktüren çabalarını, İsmet İnönü'nün; zaman, zaman müzakere masasını terkederek ülkeye dönme gereğini duyduğunu, bir hatırlayınız. Barış ve müzakere masasına oturmak o kadar kolay mı zannettiniz?

AKP iktidarı olarak, sizin Kürt sorunundan ne anladığınız dahi meçhul olup, ne olduğuna dahi henüz karar veremediğiniz Kürt sorununu çözme gibi bir derdiniz de yoktu zaten, şehit cenazelerinin gelmemesi, seçimleri kazanmak ve koltukarınızı muhafaza edebilmek için, zaman kazanmak, PKK ve yandaşlarını uyutmak ve kandırmak istediniz. Türk seçmenini kandırmaya alıştığınız için, PKK ve yandaşlarını da kandırırız, artık kimse bu barış ve ateşkes sürecini bozmaya cesaret edemez düşüncesiyle, rehavete kapıldınız, kendinizi akıllı, kendiniz dışında kalan herkesi aptal zannettiniz,hem kendinizi ve hem de milletimizi kandırdınız, terörle mücadelede ülkeye zaman kaybettirdiniz ve ülkeyi yeniden terör batağına sürüklediniz.

PKK ve yandaşlarının size kanmadığını, barış yapmaya niyetlerinin olmadığını, savaş için silahlandıklarını, 7.Haziran seçimleri sonrasında daha da azgınlaşan PKK terörüne verdiğimiz iki yüze yakın şehitten sonra anladınız ve yenilenecek olan 1.Kasım seçimlerinde hezimete uğramamak için, önüne set çektiğiniz Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gücünü hatırlayarak, PKK ile mücadeleye başladınız, bugün gelinen noktada, PKK'nın belinin kırıldığı, gerçekten doğru ise, bu geciken doğru, sizin önceki yanlışlarınızı ve günahlarınızı, asla ortadan kaldıramaz, siz, AKP iktidarı olarak, elinizdeki gücü zamanında kullanmayarak, 7.Hazirandan bu yana şehit olan asker, polis ve vatandaşlarımızın baş sorumlususunuz.

Ahmet Bey ve AKP iktidarının yaptığı şey, Türk Milletine önce eşeğini kaybettirirp sonra bulmak suretiyle, milletimizi buruk bir şekilde sevindirerek teselli etmekten ibarettir.

Utanın ve susun bari, ortaya çıkıp, terörün belini kırdık diyerek övünmeye kalkmayınız.

29/09/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Batı Dünyasının Büyük Günahları- Soykırımlar (Amerika Kıtası)
Bir evvelki yazımda sizlere Batılı muhtelif siyasi düşünürlerin Osmanlı toplum yaşamı konusundaki görüşlerini anlatmıştım. Bu görüşlerin çoğu olumsuz ve kanaatimce Türkler ve Müslüman Dünyasına şaşı bakan, ön yargılı görüşlerdi. Ancak Türkler aleyhinde bu kadar olumsuz görüşlerin oluştuğu dünyada Osmanlıda çok güzel ve çağına göre çok ileri davranışlarda vardı. Tabii ki bu konudaki görüşlere ilerideki yazılarımızda yer vereceğiz. Ancak Osmanlı Yaşamını anlayabilmek ve değerlendirebilmek için Dünyada ne oyunlar oynandığını da öğrenmek ve değerlendirme yaparken göz önünde bulundurmak mecburiyeti vardır.
Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra 20 Kasım 1918’de eski İngiliz Başvekili Asquit: “Asırlardan beri ilk defa olarak en gerici bir kuvvetin, yani Türk Avrupa’sının yok oluşuna şahit oluyoruz. Büyük hasta, can çekişirken, pişmanlık göstermek için fırsatlar bulmuş, fakat bunlardan faydalanamamıştır. Milletler ailesinin kötü bir kuvvetinin son günlerini geçirdiğine şahit oluyoruz. Bu hastanın mezarının üzerine ne yazılırsa yazılsın ölümden sonra tekrar dirilmesi yolunda bir olay cereyan etmeyecektir.” (1) derken, yine bir İngiliz, General Allenby’de (1917’de) Kudüs’e girdiği zaman, “Haçlı Seferlerini tamamlıyorum” (2) sözleriyle gerçek duygularını dile getirmişti. 1. Cihan Harbi’nin ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın görüşleri de bunlardan farklı değildi. İftira, kin ve nefretle doluydu (3).
Bu acımasız sözlerin muhatabı Osmanlı İmparatorluğu ve Türkler tam 900 yıldır bu topraklar ve çevresinde yaşıyorlardı. (1071–1918) Birlikte yaşadığı gayrimüslimler sosyal ve hatta siyasi yaşam olarak Türk ve Müslümanlardan daha iyi şartlar içinde bulunuyorlardı. Bu yaşam özellikle 19’uncu yy.dan itibaren tamamen Avrupalı güçlerin isteklerine uygun bir şekilde, hiçbir baskı altında kalmadan daha iyi şartlarda devam ediyordu. Temelde her toplum kendi bölgesinde kendi din, dil, örf ve geleneklerini koruyarak ve onlara uygun bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlardı.
Osmanlı yönetimine nefretle bakan bu siyasilerin dünyanın yarısına yakın bir kesimde egemen olduklarını biliyoruz. Acaba onların yönetimi çok mu farklıydı? Çok mu insancıl, hoşgörülü ve demokratik haklar yönünden yönetilenlere büyük imkânlar tanıyan bir yönetim miydi? Zannederiz ki bu konu üzerinde biraz durmakta yarar var. Belki de böylece okurlarımıza mükemmel bir yönetimin nasıl olması gerektiği konusunda ilginç örnekler sunma imkânını bulabiliriz.
Osmanlı Sultanı, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethedip Balkanlara ve Batı Anadolu üzerinde büyük bir imparatorluk kurduğu, Müslümanların yanında büyük sayıda Hıristiyan, Yahudi ve diğer dinlere mensup halkları yönettiği bilinen bir husustur. Bu arada 10.000’lerce Ermeni’yi İstanbul’a göç ettirip, İstanbul’da bir Ermeni patrikhanesi kurmuş ve yönetilenlere daha 1463 yılında büyük bir Dinsel özgürlük vermiştir. Bu tarihten 40 yıl kadar sonra, Emevileri yenerek İspanya’ya hâkim olan İspanyolların Engizisyon mahkemesi vasıtasıyla bütün Müslümanları yok ettiği ve daha sonra Katolikler dışındaki diğer mezhep ve Yahudilere tam bir soykırım uyguladığını hatırlıyoruz. Bu kıyımlar öyle büyük seviyelere ulaştı ki sonunda dayanamayan Osmanlı Sultanı, 2. Beyazıt; bu soykırımı önlemek için özel gemiler gönderip, özel izinler alarak yüz binlerce masum insanı, Engizisyon’un elinden kurtarmış, kendi ülkesinde ve kendi kuralları çerçevesinde özgürce yaşamaları ve ibadet etmelerine izin vermiştir. Bu olayların geçtiği 1490’lardan 15–20 yıl kadar sonra, Avrupa ülkeleri yeni bulunan bir kıtadan, nasıl yararlanacakları arayışı içinde bulunuyorlardı. Şimdi bu konudaki gelişmeleri pek derin incelemeye gerek duymadan, ansiklopedik bilgiler çerçevesinde izlemeye çalışıyoruz.
“Amerika’nın fethi sırasında yapılan kıyımdan Meksika’daki Çiçimekalar ya da Şili’deki Araukanlar gibi, her türlü asimilasyona karşı çıkan kabilelerin yok edilmesinden sonra, maden ocaklarındaki zorunlu çalışmadan kaynaklanan ölümler, mikrobik hastalıklar, korkunç salgınlara yol açar. Meksika yerlilerinin sayısının 1519’da on milyon kadar olduğu sanılmaktadır. 1650’de burada yalnızca bir buçuk milyon yerli kalmıştır. Bütün Güney Amerika için nüfus azalmasının (aynı süre içinde) yirmi milyon dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Antil Adaları’nda yerliler hemen hemen tamamen yok olmuşlardır. Hıristiyanlaştırma çabası sömürgeleştirmeye eşlik eder; daha 1528 yılında 28 piskoposluk kurulmuştur… Bazı kabileler Hıristiyanlaştırılmaktan kurtulmak için ormanlara ve dağlara sığınır” (4).
“Cortes Küba’nın fethinden sonra, Santiago dolaylarındaki toprakları ele geçirerek burada yönetici olur. Ama bu görevden çabuk sıkılır. Masalsı toprakların fethine çıkmayı daha uygun bulur. Cortes 500 İspanyol askeri (32’si okçu, 16’sı tüfekçi) Avrupa’dan getirilmiş 16 at ve 10 top elde eder ve ileri harekâtı başlatır.
Meksika’ya ulaşınca 1519 Ağustosunda iç kesimlere doğru ilerlemeye karar verir. Küçük ordu, Totorak (yerli) savaşçıları eşliğinde, yüzlerce taşıyıcının da yardımıyla ve 400 piyade, 15 süvari ve 7 topla, yola çıkar. Bağımsızlığını korumuş olmakla beraber, Aztek’lerin etkisinde olan Tlaxcala yerlilerinin topraklarına gelince 50.000 kişilik bir orduyla savaşmak gerekir. Tlaxcaltek’ler bir avuç asker karşısında bozguna uğrayınca; doğaüstü hayvanlara binip, yıldırım taşıyan, dolayısıyla da yenilmeleri olanaksız olan Tanrılar karşısında bulunduklarına inanırlar. Azteklerle hesaplaşmak üzere onlar da İspanyollara katılırlar… Cortez Mexica’nın fethini böylece 400 küsur askerle ve yerlilerin yardımı ile tamamlar” (5).
“Kıyıdaki şekerkamışı tarımı işletmeleri çok erken bir dönemde sömürgeleştirmeye temel olmuşlardır ve Brezilya’nın başarısını sağlamışlardır. İlk zenciler 1530’da buraya getirildiler. 1585’te 57.000 sömürgeci ve 14,000 köle vardı” (6).
Sömürgeleştirmenin ilk anlarında yerlilerin sahip olduğu altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin elde edilmesi ve Hıristiyanlaştırma önem kazanmıştır.
“1503’te kurulan ve Amerika’yla İspanya arasında deniz ve ticaret ilişkilerini denetleyen, Sevilla Casa de la Contratacion (Ticaret Odası)’nın arşivlerine göre; 1503’ten 1660’a kadar (Amerika’dan-Avrupa’ya) 181 ton altın ihraç edilir. Bunun yanında gizli kaçakçılık da göz önüne alınırsa gerçekte 300 tona yakın altın çıkarıldığı kabul edilebilir. Çıkarılan gümüş de 16.000 tonun üzerindedir.” (7)
“Vakanüvislerin adil birisi diye tanımladıkları Bartholome de las Casas’ın (Kızılderililere karşı yapılan haksızlıklar karşısında) sesi yükselmeye başlar. Kristof Kolomb’un yakın arkadaşı olan babası ona Saint-Dommique’de geniş topraklar bırakmıştı. Tanrının bu lütfundan sonra çok etkilenen Las Casas, piskopos olduğu şehirde kölelerini serbest bırakmıştır. Kızılderililerin maruz kaldığı İspanyol canavarlarının kana susamış davranışlarından üzüntü duyan, bu pişman olmuş İspanyol serüvencisi, araştırmalar yapmış ve çarpıcı bir eser bırakmıştır. Avrupa’da çok büyük yankılar uyandırmış olan bu eser, “Historie des İndes” (Kızılderililerin Tarihi) birçok dile çevrilip yorumlanmıştır” (8).
Dindar piskoposun anlattığına göre, Küba adasında üç ay içinde yedi bin çocuk, gıdasızlıktan ölmüşlerdi. Belli bir yaşama alışmış, hayatlarını kurmuş olan ilkel topluluklar, açgözlü sömürgecilerle karşılaşınca savaşmışlar ve doğal olarak yenilmişlerdi. “İspanyollar, Kızılderililerin kadınlarını ve çocuklarını alıp onların emeğiyle elde ettikleri etlerle beslenmekteydiler. Bu insanlar yiyeceklerini büyük zorluklarla elde ettiklerinden, azla yetinmeye alışmışlardı. Fakat Hıristiyan İspanyollar bu küçük porsiyonlardan memnun değillerdi ve otuz kişi için bir ayda hazırlanmış yiyeceği bir saatte bitirmekteydiler. Şunu belirtmek gerekmektedir: Bir savaşın sonunda bütün erkekler öldürülürse ve kadınlar ve çocuklardan başka kimse kalmazsa ne yapılır? Kalan zavallı halkı İspanyollar arasında paylaştırıp, altın çıkartmak üzere madenlere göndermekten başka çare yoktur… Yiyecek olarak otlardan başka hiçbir şey vermedikleri için kadınlar çok zayıf düşüyor, çocuklarda kısa sürede ölüyorlardı. Kalan erkeklerde madenlerde açlıktan ölüyor, dolayısıyla ada kısa sürede yaşanmaz hale geliyordu.” (9)
Amerika’nın keşfinin ilk yüzyılı içinde bölgedeki yerli halk böyle kırılırken, gelişen çiftlikler ve üretim sahaları nedeni ile ihtiyaç duyulan “iş gücü” için gözler yine savunmasız kıtaya, Afrika’ya çevrilir. Afrikalıların Amerikan tarihi içinde öne çıktığı bu dönemden, günümüze kadar karşılaştığı güçlükler dev boyutlardadır. Avrupalıların bu güçlükleri nasıl yenmeyi başardıklarını bir sonraki yazımızda sunmaya çalışacağız.
DİPNOTLAR:
(1) Süleyman Kocabaş: Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar, s.231( İstanbul–1985)
(2) S.Kocabaş, a.g.e., s.231 (Altuğ, I.Dünya Harbinde., s.48).
(3) T.E.Lawrence, Seven Pillars of Wisdam, a Triumph, s.44–48 (Garden City, New York, Doubleday, Duran & Company İNC. –1935).
(4) Türk ve Dünya Tarihi Ansiklopedisi, Gelişim Hachette, Cilt 4, s.1162 (le Livre de Paris S.N.C. Biblioclub de France Hachette Et Cie ve Gelişim Basım ve Yayım A.Ş. İstanbul –1985).
(5) Türk ve Dünya Ansiklopedisi, Cilt–3, s.749–750.
(6) Aynı Eser, Cilt 4-s.1166.
(7) Aynı Eser, Cilt 4-s.1161.
(8) Maurice Lengelle, Kölelik, s.80 (Çev. Emine Su, iletişim Yayınları – Press Universitories De France, İstanbul- 1993).
(9) Aynı Eser, Cilt 4, s.80–81.

 Dr. M. Galip Baysan

Sen Kimsin? - Gündüz Akgül
Sevgili dostlar,
Daha önce Facebook sayfamda bir haftalık bayram tatiline çıkacağımı sizlere bildirmiştim…
Bu yazının çoktan yazılması gerekiyordu, fakat tatilde olduğumdan gecikmiş olmakla birlikte, bu gün döndüm ve ilk işim yazılması zorunlu bu yazıyı yazmak  oldu…
Çünkü kurtarıcımız büyük önder ve devrimci Mustafa Kemal Atatürk’e yapılan haksızlık, değer bilmezlik benim vücut kimyamı bozuyor…
Şunun bilincinde olarak diyorum ki;
Atatürk olmasaydı, bu gün Laik Türkiye Cumhuriyeti, günde beş vakit minarelerimizden okunan ezan sesi, sözde Müslüman geçinenlerin “ülkemizin %99 Müslümandır” söylemleri, dolayısıyla bizler olmayacak ve güzel yurdumuz emperyalistlerin toprağı olacaktı…
Tatile çıkmadan önce Rize Belediye Başkanı Reşat Kasap’ın, Rize Cumhuriyet Meydanını düzenleme bahanesiyle meydandaki Atatürk heykelini kaldırarak yerine çay bardağı koyacağı haberleri yazılı ve görsel medyada yayınlandı…
Belediye Başkanının bu söyleminin tepkiyle karşılanması üzerine bu kez konuyu Rize halkının oyuna sunacağını, kabul edilirse gereğini yapacağını, tatilde okuduğum yazılı medya haberinden öğrendim…
İşte vücut kimyam bu ikinci haber üzerine bozuldu…
Laik Türkiye Cumhuriyetinin sağladığı olanaklarla Prof. Dr. Unvanını almış bu zat kendisini ne zannediyor…
Sayın demeyi vicdanım kabul etmiyor…
Reşat Kasap sen kimsin?
Tüm dünya ülkeleri tarafından 20 ve 21. Yüzyılın lideri kabul edilen büyük Devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ü halkoyuna sunmak haddine değildir…
Tepkiler çoğalınca bu kez, “olayın iftira olduğunu, bu proje çerçevesinde, ülkemizin çoğu ilinde olduğu gibi, Atatürk heykelinin ilimizin valilik tören alanına taşınması öngörülmüştür.”  şeklinde taşıma olayını dolaylı yoldan kabul etmiştir…
Araştırmacı yazar Sayın Soner Yalçın, 25.09.2015 tarih ve “AKP’li Kasap’ın intikamı” başlıklı yazısında, Reşat Kasap’ın, nasıl Atatürk karşıtı biri olduğunu açıkça anlatmaktadır… 
Reşat Kasap, şunu bilmelidir ki;
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü seven milyonlarca yurttaşın yüreklerinin başköşesinde yer bulmuş Atatürk sevgisini bu ucuz söylemlerle söküp atamaz…
Bu söylemleriyle yüzündeki maskeyi indirmiş oldu…

26.09.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Bayramlık - Galip Baysan
Kadının biri kumsalda yürürken ayağı eski bir lambaya takılmış, kadın lambayı kumların içinden çıkarmış, ovalamış. Lambadan cin çıkmış ve;
-Sadece bir dilek hakkın var, iyi düşün öyle dile demiş.
Kadın hiç tereddüt etmeden, cebinden bir harita çıkararak -Orta Doğu´da barış istiyorum. Bu haritadaki ülkeleri görüyormusun? Bu ülkelerin birbiriyle savaşmayı bırakmasını, barışın tesis edilmesini diliyorum. Diyivermiş.
Cin haritaya bakmış ve dehşetle;
- Tanrı aşkına Kadın! Bu ülkeler binlerce yıldır savaşıyorlar.
Tamam, işimde iyiyim ama o kadar da değil! Bunu yapılabileceğini sanmıyorum. Başka bir dilekte bulun. Diye bağırmış.
Kadın birkaç dakika düşünmüş ve ;
- hayatım boyunca doğru erkeği bulamadım bilirsin; hem düşünceli,
hem karizmatik, hem eğlenceli biri, sevecen, ilgili, sürekli futbol izlemeyecek ve ömür boyu sadık olacak erkek diliyorum. Demiş.
Cin derin bir iç çekmiş:
-Uzat şu kahrolası haritayı!!!
 ***

Biraz ayıpçı ama günümüz Güneydoğu Anadolu politikalarına da  uyan hoş bir fıkra:
Osmanlının bir şehrinde ayaklanma çıkmış; ol şehrin Vali Paşası, Yıldız sarayına Padişah Abdülhamit’i Saniye telle durumu bildirmiş:”Şehirde ayaklanma çıktı, dış kaleye sığındık!”Anında yanıt gelmiş:
    “İdareyi maslahat!”Vali Paşa İkinci teli de çekmiş:
    “Dış kale düştü, iç kaleye sığındık!”Anında ferman gelmiş:”İdareyi Maslahat!” Vali Paşa son telgrafı da çekmiş: “İDARE ELDEN GİTTİ; ELDE KALDI MASLAHAT!”
     ***

ÇOCUK- ASKER- POLİS

Yolda çamurla oynayan küçük bir çocuk oradan geçen bir polisin ilgisini çeker ve çocuğa sorar;
-"Ne yapıyorsun ufaklık ?..." Çocuk da;
-"Polis yapıyorum" der..,
Bu cevap polisin hoşuna gider ve sorar;
-"Anlat bakalım nasıl yapıyosun polisi ?..."
Çocuk cevap verir;                                  
-"Çamuru alıyorum içine su ve bok katıyorum polis oluyor "der...
Bunu duyan polis çocuğu bir güzel döver.Ertesi gün polis yine çocuğa rastlar ve bakar çocuk yine çamurla birşeyler yapıyor..
-"Ne yapıyosun lan sen burda !.." Diye sorar...
Çocuk yine;
-"Polis yapıyorum !.. "der.
Polis;
-"Anlat bakiim nasıl yapıyosun?..
Çocuk aynı cevabı verir...
-"Çamur alıyorum su ve bok katıyorum polis oluyor..." der ve yine güzel bir dayak yer !...
Ertesi gün yine herşey aynı...Polis bir hışımla gelir ve;
-"Ulan sen akıllanmıcakmıyacakmısın ha; piç,velet,yine mi polis yapıyorsun ?..." der...
Çocuk bu sefer;
-"Hayır,polis değil asker yapıyorum !.." der.
Bu cevap üzerine polis;
-"Anlat bakalım askeri nasıl yapıyosun ?.." der.
Çocuk;
-"Çamur ve su'yu karıştırıyorum asker oluyor !.." der.
Polis merakla;
-"Ee buna niye bok katmıyosun ?..." der...
Çocuk cevap verir;                                      
-"Katınca polis oluyor !..."
Fıkra bir yana, biz bu vesile ile bütün asker ve polis evlatlarımızı sevgi ve saygı ile kucaklıyoruz.

 ***
 LÂİKLİK...

 Muhafazakar bir Başbakan saç tıraşı olmak için berbere gitmiş.
 Berber sormuş:
 - Başbakanım lâiklik hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Başbakan duymazdan gelmiş.
 Berber beş dakika sonra tekrar sormuş:
 - Lâiklik hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Başbakan yine duymazdan gelmiş.
 Berber beş dakika sonra tekrar sorunca:
 - Lâiklik hakkında ne düşünüyorsunuz? diye Başbakan sinirlenmiş ve
 - Sana ne ulan lâiklikten... Artistlik yapma, işine bak.
 Diye azarlamış adamcağızı... O da gülerek karşılık vermiş;
 - Öyle demeyin Başbakanım...
 Lâiklik sözünü duyunca saçlarınız diken diken oluyor...
 Daha kolay kesiyorum.
 ***
 HARDAL

Hikâyeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya tutuşurlar.
       
Alman önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden tutarak zorla ağzına tıkar... Hayvanın ağzı yandığı için hardalı yemez ve çıkarır...

İtalyan hemen atılır, öyle olmaz der ve hardalı makarna şeklinde ufak parçalar halinde bölerek, köpeğe yedirmeğe çalışırsa da, hayvanın ağzı gene yandığından o da başaramaz...

Fransız da, konuya kendi açısından yaklaşarak, hardalı önce sulandırıp, sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşırsa da, bu uygulama ile de bir sonuç alamaz...

Sıra İngiliz’e geldiğinde, İngiliz, önce köpeği okşayarak yanına çeker, sırtını sıvazlar, sonra, hardalı topak yaparak hayvanın poposuna yapıştırır. Köpek ardı yandıkça başlar hardalı yani arkasını yalamaya, kısaca, canı yandıkça yalar, yandıkça yalar ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir....

Akıllı ülkeler, özellikle Avrupalılar, Siyonistler ve Amerikalılar hedef ülkeleri istedikleri çizgide tutabilmek için onlara hardalı öyle yedirirler ki, o ülkeler neyi yediklerinin farkına vardıklarında çoktan iş işten  geçmiş olur! Tıpkı bize ve bizim gibi ülkelere yaptıkları gibi.

Hepinizin mübarek kurban Bayramını gönülden kutlarım.

Dr. M. Galip Baysan


Tarihte Kurban Ve Kurban  Adetleri - Cevat Kulaksız
Tarihin her devrinde insanlar, doğanın gücü karşısında çaresiz kalmışlar, kendilerini koruma içgüdüsü içinde, inandıkları tanrısal varlıklara kurban adamışlar, kurban kesmişler. Her ulusun kendine göre kurban adetleri vardır. Birçok ulus değişik hayvanları, hatta insanları kurban etmişler. Günümüzde bile, başımıza bir hal, sıkıntı geldiği zaman, “şu sıkıntıdan kurtulursam kurban keseceğim, kurban adayacağım” gibi adaklarda bulunuruz.
Türk Dili’nin en eski ve sözlüklerinden Divanü Lügati’t-Türk’te kurban karşılığı olarak “yağış” sözcüğü geçmektedir. “Yağış, İslam’dan önce Türkler’in adak için yahut tanrılara yakınlık elde etmek için putlara kestikleri kurban” olarak anlamlandırılmıştır. Yine aynı sözlükte ıdhuk/ıduk sözcüğü geçmektedir. “Idhuk: Kutlu ve mübarek olan her nesne. Bırakılan her hayvana bu ad verilir. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırılmaz; sahibinin yaptığı bir adak için saklanır”. Şeklinde tanımlanmaktadır.
Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük’te: “1. Dinin bir buyruğu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen hayvan. 2.Müslümanlarda kurban bayramı. 3. Mec. Bir ülkü uğruna feda edilen veya kendini feda eden kimse. 4. Mec. Bir kazada veya felakette ölen kimse. 5.ünl.hlk. Bazı bölgelerde seslenme sözü olarak kullanılır. Kısaca kurban, insanın Tanrı’ya yakınlık elde etmek için adadığı candır. Bazı ilkel dinlerde kurbanla birlikte Tanrılara sunulan hediyeler de kurban kapsamına girmekte.

KURBANIN TARİHÇESİ
İnsanoğlu, sıkıntılarından kurtulmak isteği olduğu kadar, şükür etmek için, bereket getirilmesi, fırtınalardan, sel vb afetlerden kurtulmak için, kendinden güçlü olan varlıklara, tanrılara, Allah’a kurban kesmişlerdir. Hazreti İbrahim’in oğlu İsmail’i Tanrı adına kesme girişimi öyküsünü hepimiz biliriz.

20 BİN KİŞİ BOĞAZLARI KESİLEREK KURBAN EDİLDİ.

Tarihte Kurban Ve Kurban  Adetleri - Cevat Kulaksız
 Bugünkü Meksika topraklarında, M.S. 400 – 1500 yılları arasında büyük bir uygarlık yaratan Aztekler, yaptıkları kanlı törenler ile de tanınıyordu. Huitzilopochtli adlı Güneş Tanrısı’nın şefkatini kazanmak için insan kalplerini yiyen ve kanlarının içilmesine inanan halk, dini törenlerde de tüyler ve kâğıttan yapılan yılanlar ile süslenen çoğu mahkûm olan kişileri kurban seçiyordu. Rahipler, flüt eşliğinde yapılan törende, taş bıçak ile kurbanların kalbini çıkarıyor ve vücudu, piramidin basamaklarına atıyor, kalbin üzerine biber koyarak yiyordu. Yağmur Tanrısı Tlaloc’a, 4 –7 yaşları arasındaki çocukları getiren ve boğazlarını keserek kurban eden toplumda, en büyük kitlesel kurban, 1487′de Mayor Tapınağı’nın açılışında 20 bin kişinin sunaklarda kurban edilmesiyle olmuş ve bu iş 4 gün 4 gece sürmüştü.  Bu kurban sunakları halen günümüzde bile, tarihi bir kanıt-anıt olarak durmakta.

ASTEKLERDE KANLI DİN ANLAYIŞI

Tarihte Kurban Ve Kurban  Adetleri - Cevat Kulaksız
 Amerika kıtası keşfedildiği zaman, Kızılderililer, Aztekler, Mayalar, İknalar yaşıyorlardı. Peru’da yaşayan İnka Uygarlığının başlangıcı İsa’dan önce 1200 yıllarına kadar çıkıyordu. İnka kralları soyunun asaletini korumak için kendi kız kardeşiyle evlenirdi. İnka’lıların çok değişik tanrıları vardı; bu tanrılara hayvan ve insan kurban ederlerdi
İKNALAR: Güney Amerika’nın Geçit vermez Ant Dağlarının tepelerinde bu günkü teknikle bile zor yapılabilecek uçurumlara köprüler kurarlar, yerleşim yeri oluştururlardı. Bu uygarlıkların MÖ 5000 yıl öncesine kadar hesabı yapılmış takvimleri vardır. Onların barut ve alevli silâhları yoktu. İlkin atları bile yoktu. Alabildiğine her yer altınlarla doluydu.
Meksika’da yaşayan Aztek dininin temel inançlarından biri şuydu: “Güneşin gökyüzünde kalıp ışık saçabilmesi için insanların kalpleriyle beslenmesi gerekir. Bunun için de durmadan savaş yapmak bir din görevidir. Bu görevi yerine getirmek için Meksikalılar durmadan savaşlar, akınlar yapmış yakaladıkları esirleri kurban taşı üzerine gererek yatıştırmışlardır. Tarih kayıtlarına göre Tenoktitlandaki büyük pramidin Güneşe adanması sırasında 1486 da 20.000 kişi kurban edilmiş ve bunların kalpleri rahibeler tarafından taş bıçaklarla göğüslerinden çıkarılmıştır. Ateş tanrısına adanan kurbanlarda, göğüsleri açılmadan ateşe atılıyordu. Beslenme tanrısına adanan kurbanların derileri yüzülüyor ve törenler bitinceye kadar öbürleri bu derileri üstlerine giyiyorlardı. Kurban yerinde ölenlerin, savaş yerinde ölenler gibi, doğrudan doğruya güneş cennetine gittiğine inanılıyordu. Bazen tanrılara sunulan kurbanların etlerini yemek, bir dinsel ayin olmakta idi.

TANRILAR İNSAN KANI İÇTİLER…
Aztek dini çok tanrılı olmakla birlikte iki tanrı, Huitzilopochtli ve Quetzalcoatl daha bir ön planda olup her işi düzenleyen takvimle sıkı bir bütün halinde damgalarını tüm kültlere basmışlardır. Aztek dininin inanılmayacak denli fazla sayıda insan kurbanıyla kendini gösteren tüyler ürpertici bu özelliği vardır. Aztekler insanları kitleler halinde tanrılarına kurban ediyorlardı; hatta büyük doğal afetlerde yaklaşık 20,000 insanın kurban edildiği bilinmektedir. Aztek rahiplerinin açıkça bilinen işlevi de, amansız tanrıların öfkelenerek herkesi kötürüm ve hastalıklı bırakmamaları, dünyayı yakıp yıkmak için onlara körpe insan yürekleri ve insan kanı sağlamaktı. Bunlar piramitlerin basamaklarından çıkartılır, dört rahip tarafından tutularak tapınaklara yürütülür, kurban taşı üzerine kolları ve ayakları gergin durumda sırt üstü yatırılır, beşinci rahip tarafından kullanılan ve volkanik taştan yapılmış bıçakla göğüsleri baştanbaşa yarılarak açılır, sonra kurbanın hala çarpmakta olan yüreği yerinden burularak koparılır ve tanrıya sunulurdu.
Ceset ise piramit merdivenlerinden yuvarlanarak atılırdı. Savaş tutsaklarının yanında köleler, bazı genç erkek ve bakire kızlar kurban edilenler arasındadır. Bu yönüyle Aztek uygarlığı bir anlamda yüksek kültürünü günümüz insanına vahşi görünen bir takım uygulamalarla birleştirmektedir.

HZ. İBRAHİM VE OĞLUNUN KURBAN İMTİHANI
HAZRETİ İBRAHİMDEN İLGİNÇ KESİTLER

Tarihte Kurban Ve Kurban  Adetleri - Cevat Kulaksız
 Hazreti İbrahim Kalde’de doğduğunda, topraktan yaptığı küçük putlarla geçimini sağlayan ve yoksul bir çömlekçi olan Azer Terah’ın oğludur. Kutsal kitapların yazdığına göre, Tufandan sonra 1263 te veya dünyanın yaratılışından sonra 3337 de Nuh’tan veya dünya yaratıldıktan 1918 yıl sonra doğmuştur. Anası Uşa, Kusa civarında bir mağaraya sığınmağa mecbur olmuş ve İbrahim de orada (mağarada) dünyaya gelmiştir.
Devrin Hükümdarı Nemrut birtakım korkulu rüyalar görmüş, gebe kadınları nezaret altında bulundurup, yeni doğan çocukları öldürtmeğe başlamış idi. Nemrud’un adamları, İbrahim’in anasını, daha doğum ağrıları başlamadan önce muayene ettiler. Karnının sağ tarafını elleseler çocuk sol tarafa saklanıyor, solda arasalar sağa gizleniyordu. Hiçbir netice almadan gittiler.
İbrahim daha küçük yaşta iken Allah’ın varlığını araştırdı. İbrahim mağaradan çıkıp da babasının evine yaklaştığı zaman karanlıkta gördüğü yıldızı, “işte benim Allah’ım” dedi. Fakat yıldız gündüz kaybolunca, “ben kaybolan şeylere sevmem”, dedi. Ayın doğduğunu gördü, “işte Allah’ım” dedi. Ay batınca, “eğer Allah bana hidayet etmezse yolunu şaşanlardan olacağım,”dedi. Güneşin doğduğunu görünce, haykırdı: “İşte benim Allah’ım” dedi, “çünkü bu hepsinden büyük” dedi. Fakat güneş batınca,” ey benim kavmim, ben sizin Allah’a koştuğunuz şeriklerden biriyim, işte yüzümü göğü ve yeri yaratana dönüyorum”.
Bir gün İbrahim’in kavmi Allah’a kurban kesmek üzere şehirden çıktı. İbrahim, keyifsiz olduğunu bahane ederek şehirde kaldı. Eline bir balta alıp, üstü yiyeceklerle dolu masaların bulunduğu put haneye gitti. “Niçin yemiyorsunuz” diye sorduktan sonra, putlardan birinin elini, ötekinin ayağını, üçüncüsünün de kafasını kesti. Baltayı en büyük putun eline verdi ve bütün yemeklerini onun önüne koydu. Şehir halkı geri döndüklerinde, bu hali görünce, İbrahim’den hesap sordular. O da cevap olarak dedi ki: “Doğrusunu isterseniz, bu işi yapan en büyükleridir, eğer konuşabilirlerse sorun!” Bunun üzerine ahali: “Biliyorsunuz ki konuşamazlar” deyince, İbrahim: “Demek Allah’dan gayri öyle şeylere tapıyorsunuz ki, size ne faydası, ne zararı dokunabilir, öyle mi? size de ibadetinize de yazıklar olsun”, dedi. İbrahim’e kızan o bölgenin insanları, İbrahim’i ceza olarak Harran’da (Urfa’da) ateşe attılar. Orada üç veya yedi gün kaldıktan sonra, sağ salim, HalilüAllah veya Halilürahman unvanını alarak, maiyeti ile birlikte Küdüs’e doğru gitmek zorunda kaldı.
Tüm bu anlatıanlar Kuran’da ve öteki kutsal kitaplarda da ilgili ayetlerde anlatılmakta. Yaratılışın dediğine göre, babası Azer Terah’ın (fakir çömlekçinin) ölümünden sonra Harran Ülkesinden çıktığı zaman yetmiş yaşında imiş. Ama gene aynı yaratılış, İbrahim’in, Azer Terah’ın yetmiş yaşında iken dünyaya geldiğini, Azer Terah’ın iki yüz beş yaşına kadar yaşadığını, İbrahim’in ancak babasının ölümünden sonra Harran’dan ayrıldığını da söylüyor.
Bu hesaba ve yaratılışa göre, Mezopotamya’yı bırakıp gittiği zaman, İbrahim yüz otuz beş yaşındaydı. Böylece puta tapar denilen bir ülkeden Filistin’e Şekem denen puta tapar bir başka ülkeye gitmiş. İbrahim 120 yaşında iken, kendi kendini sünnet etti.
(Bu yaşı yadsımayın, bizim Bitlis dolaylarında  dünyanın en uzun yıl yaşayan insanı Zaro Ağa (1774-1934) tam 160 yıl yaşamıştır).
İbrahim, Filistin’in dağlık Şekem Ülkesine varmasıyla açlık yüzünden oradan ayrılması bir olmuş, çünkü o zaman açlık ve kıtlık vardı. Karısı Sara ile beraber Mısır’a yiyecek bir şeyler bulmaya, yüz kırka yaklaşmış İbrahim, buğday aramak için dilini hiç bilmediği ülkeye gitmiş. İbrahim’in karısı Sara çok genç ve çok güzel bir kadınmış. 65 yaşında olan Sara İbrahim’in yanında çocuğu gibi kalıyormuş. Bu durumu bilen İbrahim, rivayete göre genç ve güzel karısına: “Kendini benim kız kardeşimmiş gibi göster ki senin sayende bana da iyi davransınlar”, demiş.

Mısır Memphis’te İbrahim’in güzel karısı Firavunun huzuruna çıkarıldı. Sara İbrahim’i, kendi yüzünden katledilmesin diye kardeşi olarak tanıttı. Mısır Kralı Firavun genç ve güzel Sara’ya âşık olmuş. Sözüm ona ağabeysi İbrahim’e birçok koyun, sığır, erkek ve dişi eşek, deve, köle, cariye vermiş. Bütün bunları vermekteki amacı, güya İbrahim’in kardeşi olan Sara’yı elde etmekti.
Firavun âşık olduğu güzel Sara’ya dokunmak isteyince eli tutmaz olur, ancak Sara’yı serbest bıraktıktan sonra iyileşti. Mephis halkı İbrahim’i, bu kayırma yüzünden kıskanmaya başladı.
İbrahim’i  Mephis halkı kıskanıp ona fena muamele yapınca, İbrahim ondan ayrılmak zorunda kaldı.
Tanrı kendisine, o zamanlar yüz altmışında olan İbrahim’den yıl içinde bir çocuğu olacağını müjdelediği zaman, genç Sara doksan yaşında imiş.
Bütün bu olaylar kutsal kitapların hepsinde yazılıdır. Bütün ansiklopedilerde de, bunlar hangi kutsal kitabın hangi ayet ve sahifelerinde olduğu belirtilmektedir.
Çok uzun zaman önce insanların 200–300 yıl (hatta bazı peygamberler zamanında insanların 500–1000 yıl) yaşadığı yazılmakta. 90 yaşındaki Sara ve öteki kadınların hamile kalması ile günümüz insanlarını kıyasladığımız zaman, insanlığın uzun bir süreçte evrim geçirdiğini göstermektedir.
Allah’ın Hz. İbrahim kıssasında haber verdiği olaylardan biri de kurban olayıdır.
İbranilerde, peygamberler dönemine kadar sürdürdükleri, ilk çocuğun kurban edilişi inancı vardı. İlk çocuk, çoğunlukla bir tanrının çocuğu olarak görülürdü. Bu ilk çocuğun kurban edilmesi, Tanrı’ya ait olanın geri verilmesi demekti…
Hz. İbrahim’in karısı Sara 90 yaşında, (Hz. İbrahim 120 yaşında) olarak doğurganlık yaşını çoktan geçmişti. Hz. İbrahim’in bu yaştan sonra iki oğlu olur, İshak ve İsmail.
Mekke’de geçen bu olayda, Hz. İbrahim’in ve oğlu Hz. İsmail’in başından geçen bu denemeyi Tanrı ayetlerde şu şekilde haber verir:
“Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): “Oğlum” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun.” (Oğlu İsmail) Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah, beni sabredenlerden bulacaksın.” Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: “Ey İbrahim” diye seslendik. “Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.” Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik”. (Saffat Suresi, 101.–107. Ayetler)
Allah yukarıdaki ayetlerde Hz. İbrahim’i nasıl bir denemeden geçirdiğini bizlere aktarmaktadır. İslam âlimleri de bu ayetleri genelde aynı şekilde tefsir ederler. Örneğin Elmalılı Hamdi Yazır, Kuran-ı Kerim tefsirinde, Hz. İbrahim’in rüyasında gördüklerinin bir vahiy olduğunu, bu vahyin yerine getirilmesinin ise bir emir olduğunu belirtmektedir. Ayetlerin devamını ise şu şekilde açıklamaktadır.
…Bunun üzerine onu zorla yapmaya kalkışmayıp, önce yerine getirilme şeklini istişare etmek üzere böyle görüşünü sorarak tebliğ etti ki, bununla ilk önce onun itaat ve boyun eğmekle ecir ve sevaba ermesini temin etmek istedi. Düşünmeli, bunu söylerken “Ey yavrucuğum!” diye hitap eden bir babanın kalbinde ne yüksek bir şefkat duygusu çarpıyor ve ona ne kadar büyük bir vazife aşkı, Allah sevgisi hâkim bulunuyordu… İşte bunun böyle İlâhî bir emir olduğunu anlayan ve Allah’ın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o yumuşak huylu oğul “Ey babacığım!” dedi, “Ne emrolunuyorsan yap. Beni inşallah sabredenlerden bulacaksın”.
“5 Ömer Nasuhi Bilmen’in tefsirinde Hz. İbrahim ve oğlunun başından geçen bu deneme şu şekilde izah edilmektedir:
Hazret-i İbrahim de oğlu da Allah-u Teala’nın emrine itaat edip teslimiyet gösterdiler ve İbrahim Aleyhisselam oğlunu (alnının bir yanı üzerine yatırdı) onu boğazlamak için öyle bir vaziyete bulundurdu… Onun rahmani bir rüya olduğunu anlayarak emr olunduğun vazifeyi yapmaya azmettin, sabrın, emri İlahi’ye itaatin tezahür etmiş oldu. Artık Hak Teala lütfetmiş, o oğlun yerine bir kurban hayvanının kesilmesini emir eylemiş, Hazreti İbrahim’i, öyle bir fedakarlıktan kurtarmıştır.
Ayetlerden ve tefsirlerden Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in Allah’a olan kalpten itaatleri, teslimiyetleri ve gönülden bağlılıkları açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu üstün ahlak tüm iman edenlere çok güzel bir örnek, eşsiz bir rehberdir. Allah Saffat Suresi’nin devamında şu şekilde bildirir:
“Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. İbrahim’e selam olsun. Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandır. (Saffat Suresi, 108.-111. ayetler)
İbrahim 80 (bir rivayete göre 120) yaşında olduğu halde Kadum köyünde kendi kendini sünnet etti. Taberi (c.1 sa.102–103)’ye göre İbrahim 200 yaşında vefat etmiştir. Başka bir rivayete göre İbrahim, ahid gereği, kendisi doksan dokuz, İsmail de on üç yaşında iken, aynı gün sünnet olurlar.

KURBANIN TARİHÇESİ

Tarihte Kurban Ve Kurban  Adetleri - Cevat Kulaksız
 Tarihte kurban olayı, Müslümanlıktan çok önceki çağlara uzanır. Çok eski tabiat dinlerinde Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani gibi, yılın belli aylarında dini törenlerle kurban sunma, bayram yapma, geleneği vardır. Ancak İnsanlık tarihinde en fazla şöhret bulan kurban olayı Hz İbrahim’in oğlu İsmail’i (bir rivayete göre İshak’ı) kesmeye teşebbüs olayıdır.
Çocukların kurban edilişi eski Sami dünyasından gelen bir şükran geleneği idi. Görünüşte çok saçma ve vahşet görünen bu olay, Hz İbrahim için bir iman ve inanç ölçme kriteri (ölçüt) olmuş, Hz. İbrahim böylece Allah’a olan inancını göstermiş olmaktadır.

KURBAN ÇEŞİTLERİ:
Kurban/kurbanlık genellikle iki türlüdür:
1-Kansız/ cansız kurbanlar. Hayvan ve balıklar gibi canlı varlıkların dışında tanrılara sunulan çok değişik hediyeleri kaplar. Bu hediyeler insanların sahip oldukları ve üretebildikleri her türlü gıda maddeleridir. Eski Hitit krallarına sunulan üzüm ve buğday başağını tasvir eden heykeller günümüze kadar ulaşmıştır (Bu İvriz kaya kabarma heykeli yanda) .
2-Kanlı/canlı kurbanlar. Tanrı/ tanrılara sunulan insan, hayvan ve balıklar gelir. Öteki kurban hayvanları sığır, koyun, keçi, ayı, domuz, tavuktu. Bunların dışında köpek, eşek, yılan vb hayvanlar kurban olarak sunulmuşlardır. Türklerde kanlı kurbanların başında at gelmektedir. Tüm göçebe toplumlarında olduğu gibi, Türklerde de at en değerli hayvanlardan birisi idi. Savaşta ve barışta devamlı at üzerinde olan Türkler ayrıca atın etinden ve sütünden de istifade ediyorlardı. Bunun için o zamanları tanrılarına sunulan en değerli kurban at olmaktadır. Orta Asya kültürünün en büyük destanlarından olan Manas Destanının birçok yerinde at kurbanı ön plandadır.
Türklerin münasebette olduğu kavimlerden İranlıların eski Zerduşluk dinin kaynaklarında su aygırının kurban edildiği yazılıdır. Oğuzların ülkeler fethedip döndüklerinde şeref için, toy için doksan bin koç, dokuz yüz kısrak kesilmesi emredildiği yazılıdır.
Göktürklerde, Yakutlarda kurban olarak iyi ruhlar için at sürülerini kırlara başıboş bırakılırdı. Bu hayvanlardan yararlanılmaz, eti yenmez, sütü sağılmaz, ne den yük hayvanı olarak kullanılmazdı.
Anadolu’da, ilk çağlarda Frigya’lılar zamanında hasat mevsimi dolayısıyla insan kurbanı ve kafa kesme ayinleri yapılırdı. Efsaneye göre, Kral Midas’ın gayri meşru oğlu Lityerses korkunç iştahı ile tanınmakta ve mahsulünü, daha doğrusu buğdayını bizzat biçmeyi çok sevmektedir. Kendisinin bir âdeti vardı. Tarlada ekin biçerken, oradan kim geçerse, kendisi ile ekin biçme yarışına zorlamaktadır. Yolcu bu yarışmada yenilirse, Lityerses ellerini bağlıyor ve tırpanla kafasını keserek vücudunu tarlaya atıyordu.
Günün birinde, bir yolcu kılığında Herkül oradan (tarladan) geçler ve huyu depreşen Lityerses tarafından yarışmaya çağırılır. Bu kez Lityerses’in tanıyamadığı Herkül onu yener ve başını keserek vücudunu Menderes (Kaystros) ırmağına atar. Böylece kendi âdetine kendi kurban edilmiş olur.
Eski Sami kavimlerinde insan kurbanı çok yaygın bir gelenek halini almıştı. Tevrat’ta adı geçen Bolo (Baal) daha çok körpe etleri severdi. Onun tunç heykelinin bir fırın olan karnında çocuklar yakılır ve böylece tanrılarını doyururlardı.
Cahiliye döneminde Araplar insan kurban ederlerdi. Cahiliye devri Arapları Sabah Yıldızı daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ederlerdi. Yine önemli putlarından Uzza’ya oğlanlarla kızları ve esirleri kurban ederlerdi.
Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunun kazılması sırasında Kureyşlilerin kendisine çıkardıkları zorluklar sebebiyle, eğer on tane oğlu olursa ve bunlar kendilerini koruyacak yaşa gelirlerse içinden birisini Kâbe’nin yanında Allah için kurban etmeyi adamıştı. Abdülmuttalib’in isteği gerçekleşince, adağını yerine getirmek istemiş; oğulları arasında çekmiş olduğu kurada kurban adayı olarak Abdullah çıkmıştı. Abdülmuttalib adağını yerine getirmeye kalkışınca, böyle bir adağın adet haline gelmesinden çekinen Kureyişliler ona engel olmuşlardı. Bu olay karşısında ikilem içerisinde kalan Abdülmuttalib bilgisine güvendiği bir kadına başvurdu; akıllı kadın şöyle dedi: “Bana ilham geldi, sizde kan bedeli nedir”? Ona “on deve” olduğunu söylediler. “Memleketinize dönün ve kurban edeceğiniz adamı bir tarafa, on deveyi de bir tarafa koyun ve aralarında kura çekin. Ok adamın aleyhine çıkarsa, on deve daha ekleyin ve tekrar kura çekin. Fal develere çıkıncaya kadar develeri artırın. Develeri kurban edip adamı salın”. Böylece yüz deveye varıncaya kadar oklar Abdullah’ı gösterdi. Daha sonra fal (kura) develere çıktı ve kefaret olarak yüz deve kurban edildi.

ESKİ TÜRKLERDE KURBAN ADETLERİ
Türk’lerin eski dinleri konusunda elimize ulaşan gerçek malumatlara Çinlilerin “Wei-shu” ve “Sui-shu” salnamelerinde rastlanır. Çünkü Orta Asya’da Türkler en çok Çinlilerle etkileşim halindedir. “Wei-shu” kurbanla birlikte Türk dinî törenlerini şu şekilde göstermektedir:
1-Güneşin memleket üzerine doğuşunu temsilen hanın otağına doğudan girişi.
2-Devlet erkânının ataların mağarasına yılda bir defa kurban takdim etmesi.
3-Beşinci ayın 10–20. Günleri arasında halkın kenarında toplanarak göğün ruhuna takdim etmesi.
4-Tu-chin’in [Ötügen](Dugin okunur) 500 Li batısında yüksek bir dağ vardır ve dağın tepesinde ağaç ve bitki bulunmayan Po-teng-nin-li (Bodın-inli okunur) isminde bir yer bulunmaktadır ki manası ülkelerin koruyucu ruhu demektir. [Dağ kültü]
Tarihi kaynaklara göre, Türklerde kurban adetleri Orta Asya’dan başlar. Türkler, gökyüzünde görülen güneş, ay, yıldızlar ve sonsuz gökyüzü maviliğini kutsal sayarlar. Öyle ya yağmurlar, fırtınalar gökyüzünde olmakta. Bu nedenle Gökyüzünü kutsal sayan Türkler, gökyüzüne törenlerle kurban keserlerdi. “Kök-Tenri-kültü Orhun yazıtlarında şöyle bir kitabe vardır: “Başlangıçta yukarıda gök, aşağıda kara toprak vardı; benî adem bu ikisinin arasında yaratıldı”.
Göğe kurban kesme töreni XlX. yüzyılın sonlarına kadar Kaçin’lerde uygulana gelmiştir. Tıgır Tayh adı verilen bu tören toplu dua ile başlar, onu koyun kurban edilmesi ve kımız, süt, ayran ve et suyu içilmesi takip eder. Bayrama katılan erkekler birbirine yakın obalardan gelirler. Kadınlar ve Şamanlar ise törene alınmazlar. Tapılan objeler “gökyüzü ve güneş”tir. Bu tören yılda iki defa tertiplenir. Birincisine Şamanlar alınmaz; ikincisi ise yeryüzünde bolluk bereket olması için kurban kesme törenidir ki herkes bu törene katılır. Her iki törenler oldukça önemlidir. Kurban kesme töreninden birisine Şamanların alınmaması onun ölülerin ruhuna veya “ezeli ruh”a dua töreni değil, çeşitli adetlere göre Tanrı’ya yakarış töreni olmasıyla izah edilmektedir. Yabancı inançlara göre tayh’a alınan Şaman delirir ve dehşetli azaplardan dolayı kaskatı kesilerek bayılır”.
Eski Türklerde ruhların ölümsüz olduğu ve ölüm sonrası hayat inancının bulunduğuna inanılırdı. 576 da İstemi-han’ın cenaze töreninde öbür dünyada müteveffaya refakat etsinler diye “dört savaş esiri Hun’un” boynu vurulmuştu. Yani bir çeşit kurban edilmiş olmaktalar. Yine İmparator T’atsung’un cenaze töreninde A-shih-na She-ni, hükümdar dostundan ayrılmamak için kendini doğramak istemiştir. Bu iki olay Türkler’in ahret hayatının bir devamı olarak gördüklerini göstermektedir. Ancak kesinlikle ölen şahsı tanrılaştırma olayı yer almamış, sadece ölü ruhuna saygı söz konusu olmuştur. Eski Orta Asya’da birçok Türk boylarında ölüler, Şamanlar tarafından boru üfleyerek, davul çalarak ebedi hayata gönderilirdi.
Türkler’de insan kurban edilmesi bulunmamaktadır ve yasak edilmiştir. Ancak Göktürkler’de at ile birlikte insan kurban edildiğine dair Bizans elçisi Valentin’in, İstemi Kağan’ın cenaze merasimini (yog) anlatırken yaptığı tasvirde şu not vardır. “Matem günlerinden birinde, dört tane bağlı Hun getirdiler. Kağanın babasının atları ile birlikte bunları ortaya koydular. Öbür dünyaya gidip, kağanın maiyetine girmelerini emrettiler”. (Buradan hepsinin kurban edildiği anlaşılmaktadır)
Başkurt Türklerinin ünlü destanı Ural-Batır’da insan kurbanı konusunda şu mısralar vardır:
“Sen uzak ülkeden
İyi düşünceyle gelmişsin
Ey yiğidim sen bilsen
Bizim ülkede olsan
Katil padişahın yaptığı
İşleri görsen;
Ağrı ve hastalık görmeyen
Ölüm başına gelmeyen
Kadını, kızı, erkeği, babayı
Genç ve yaşlı ayırmadan
El ve ayaklarını
Arkadan seçtirip
Yılda bir kere yığdırıyor
Sarayına aldırıyor
Kızı yiğitler seçiyor
Kendisi kızlar seçiyor
Kalanlar dahi
Padişaha yakın adamlar
Kendilerine seçiyorlar
Erkekleri ateşte yakıyorlar
Diğerlerine merhamet etmiyor
Kanlı gözyaşlarına bakmıyor
Diri, sağ
Kızları göle saldırıyor
Erkekleri ateşte yaktırıyor
Babası için, kendi için
Yakın adamlarının şanı için
Kendi doğmuş olduğu gün için
Yılda bir kere tanrı için
Kanlı kurban veriyor…
Bizim ülkede bir padişah var
Yakın adamlarının töresi var
İşte bu halk içinde
Türlü nesilden insan var
Her yıl padişahın doğduğu gün için
Baba ve annesinin hakkı için
Padişah doğunca su alıp
Yıkandığı kuyusu için
Kurban verir töre var
Padişahın tuğunun bezeğinde
Kara kuzgun kuşu var
O kuşlar her yıl
İkramladığı gün var
İşte yiğit görüyorsun
O kuşları biliyorsun
Gelip dağa konmuşlar
Yemleneceklerini bilmişler
Kızları kuyuya koyduktan sonra
Kızlar orada öldükten sonra
Hepsini kuyudan alıp
Kuzgunlara atıyorlar
Onlar orada yiyorlar
İşte bağlı yiğitler
Her soydan gelmiştir
Padişahın kızı her yıl
Yeniden birisini seçiyor
Ondan kalan padişahın kendisi
Saraya köleler seçiyor
Ondan durup kalanı
Tanrı için kurban ederler”.
İskit (Saka)krallarının ölümü üzerine yapılan cenaze törenlerinde;  ölen krala öbür dünyada yardım etmesi için karısı, hizmetçisi, aşçısı ve atının da ölüyle birlikte mezara konulduğunu görüyoruz: “İçi boşaltılıp mumyalanan kral kırk gün süreyle kabile kabile dolaştırılır ve mezarının bulunduduğu Gerrhi’ye getirilirdi. Burada cenaze, hazırlanan mezara indirilir ve bir şiltenin üzerine yatırılır. Cenazenin etrafına, zemine mızraklar saplandıktan sonra, mezara tavan teşkil edecek tahta kirişler yerleştirilir ve bunların üzerine de örme hasırdan bir çatı yapılırdı. Krala ait mezarın içine içi boş kalan yerlere, boğularak öldürülen karısı, sakisi, aşçısı, seyisi, hizmetçisi, habercisi, birkaç atı ve kendisine ait olan eşyalardan bir kısmı, altın kaplar gömülürdü. Sonra mezarın üzerine büyük bir toprak tepe yapılır ve İskitler bu tepeleri yükseltmek için yarış ederlerdi”. İşte mezar olan bu tepelerden Anadolu’da 2000 kadar mezar tepe-höyük olduğunu uzmanlar söylemekteler. (Bunlardan Kırşehir-Kaman İlçesi Çağırkan kasabasındaki  Kalehöyük  Japonya İmparatoru Mikasa’nın himayeleri ile 20 yıl kazılmış. Bu kasabaya, Höyükteki buluntulardan oluşan  müze yapılmıştır)
Çankırı’nın Ilgaz İlçesi Şeyh Yunus Köyünde bulunan bir türbeye, çocuğu olmayan/durmayan kişiler gelir ve adak adamak suretiyle, çocukları olur düşüncesi ile türbeye kurban keserler. Yağmur yağması için kesilen kurban da çok eski Türk inançlarındandır.
Tarihsel olaylardan sonra Orta Asya’dan Kuzey Kutbu’na sürülen Nganasan’lar, (Türklerin bir ata kolu) eski kültlerini, Şamanizm inançlarını korumuşlar. Nganasan’laf yılda iki defa gün ışığana kurban keserler. Birincisi sonbaharda, düzenli gecelerin başlamasından önce; diğeri Ocak ayının sonlarında, dağ tepelerinde ilk gün ışıkları kendini gösterdiğinde kurban keserlerdi.
Nganasan’larda toprağın efendisine “Fannida” denilir. Bu ağzını açarak, ölümü bekleyen insanları gözleyen ve çayırlar altında yaşayan kötü ruhtur. Ona siyah geyik kurban edilir. Yer-su da acımasız bir tanrıdır ve ona boz veya al donlu at kurban edilirdi.
Kurbanın bir ibadet olarak yerine getirilmesinin sebeplerini beş madde başında toplayabiliriz. 1.Hayranlık 2.Şükran 3.Gönül alma 4.Pazarlık (Adak) 5.Kefaret (Selahaddin Bekki)

ÇOCUK KURBAN ETME ADETLERİ-
Çocuk kurban etmek de birçok toplumda görülen ”tüyler ürpertici” adetlerden biriydi.
Kartacalılar, site devletlerinin koruyucusu Tanrı Moloch’a kendi öz çocuklarını yakarak kurban ederlerken, Fenikeliler, salgın hastalıklar, kuraklık, savaş kaybetme gibi büyük felaketlerin yaşandığı günlerde ”en sevdikleri çocuklarından birini” tanrıları Baal’e kurban verirlerdi. New South Wales’da bazı kabilelerde, her kadının ilk doğan çocuğu, bir dinsel törenin parçası olarak kabile tarafından yenirdi.
Eski Isparta’da da çocuklar doğduklarında topluluğun yaşlılarına götürülür, yaşayıp yaşamayacaklarına onlar karar verirdi. Sağlıklı olanlar ana babalarına verilirken, sakat ve hastalıklı olanlar öldürülürdü. İstenmeyen çocukların öldürülüp derelere atıldığı Ortaçağ’da her adımda bir çocuk ölüsüyle karşılaşmak olağandı.
KURBANLA İLGİLİ BİR GAZETE HABERİ
Geçtiğimiz hafta içerisinde yaşanan olay sonucunda ulusal medya ve televizyonlarda kendisinden övgü ile bahsedilen İlçe Müftüsü Mustafa Altun Cumartesi günü de Hürrüyet Gazetesi’nin Cumartesi ekinde arka sayfa manşetinde yer aldı.
Hürriyet Cumartesi ekinde Şehriban Oğhan imzasıyla yayınlanan söyleşide Müftü Altun’un hayvan hakları ve kurban kesimi ile ilgili düşüncelerine yer verilmiş. Şehriban Oğhan imzasıyla yayınlanan haber şu şekilde:
KURBAN KESECEĞİNİZE ÇOCUK OKUTUN
Antalya Serik Müftüsü Mustafa Altun, bir açılış töreninde kurban edilmek istenen boğayı kurtarma çabasıyla girdi hayatımıza. O boğayı kurtaramadı ama başka boğaları kurtarmak için sesleniyor: “Şükür kurbanı veya adak kurbanı keseceğinize çocuk okutun.” Ve ekliyor: “Matadorların boğaları öldürmesine de dur denmeli.”
Çocuğunuzla birlikte davetli olduğunuz açılış törenine bir boğanın sürüklene sürüklene getirilişine ve bir ayağından vinçle havaya asılarak kurban edilmek istenmesine tanık olsanız ne yaparsınız? En kötüsü çocuğunuzun gözlerini kapatır, siz de yüzünüzü çevirirsiniz. Olmadı, hemen orayı terk edersiniz.
Geçen hafta Antalya’daki açılışta boğayı karşısında gören Serik Müftüsü Mustafa Altun da önce din adamı şapkasıyla tepkisini ortaya koydu. “İslam’da bu şekilde kurbanın yeri yok, çocukların önünde yapmayın” dedi, dinletemedi. Sözü dinlenmeyince de çekti gitti. Her şerden bir hayır çıkarmış ya… Bu davranışıyla sadece oradakilerin değil, medya yoluyla milyonlarca kişinin dikkatini çekti; yanlışı herkese gösterdi. Müftü Mustafa Altun ile olayın öncesi ve sonrası ile İslam’ın hayvanlara bakışını konuştuk.

DİLSİZ ŞEYTAN OLAMAZDIM
Kurban edeceğimiz bir hayvan da olsa canlıdır, insanca davranılması gerekir. Uluorta kurban kesimi, bu ibadetin aslına da mantığına da, özüne de aykırıdır. Hayvanın o şekilde ıstırap içinde olduğunu gören çevredeki çocuklar üzerinde psikolojik etkileri olabilir. Hamile kadınların çocuklarına, psikolojilerine zarar verebilir. Bir ayet var: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Orada bir yanlış vardı ona müdahale etmeye gayret ettik. Her duyarlı, insani değerleri taşıyan varlığın bu tepkiyi göstermesi gerekir.

KURBAN KESMEK ŞART DEĞİL
Zengin insanlar için bayramlarda kurban kesmek vaciptir. Ama insanlar, bir iş olacağı zaman da şükür kurbanı olsun, adak kurbanı olsun illa kurban kesme çabası içerisinde. Oysa Peygamber efendimiz Bedir Savaşı’ndan sonra, “10 Müslüman çocuğuna Kuran okutun” demiş. Bu tip şeylerde insanların eğitimine katkıda bulunmak, yoksul kimseleri giydirmek, barındırmak, evlenemeyecek çifte yardımcı olmak da mümkün.
Tüm dinlerde kurban ibadeti doğru veya yanlış vardır.
Hatta ilk insan Adem aleyhisselamın çocuklarında da vardı. Maide Suresi’nde “Niyetinizin kabul olup olmaması noktasında kurban kesiniz” denir. Yani kurban insanlığın yaratılışında var olan bir ibadet şeklidir ama çığrından çıkarılmaması gerekir.

ÖKÜZLERİMİ KARDEŞ GİBİ SEVERDİM
Öğrencilik yıllarımda köyde koştuğumuz bir çift öküzümüz vardı. İlçeye taşınırken onları sattık. Satılırken ben köyde yoktum. Sonra “İyi ki yoktum, yoksa kapıdan götürülürlerken muhakkak ağlardım” dedim. Öyle bir sevgi vardı. Tabiri caizse kardeş gibi bir sevgi vardı; onları çok seviyordum.
MATADORA DA DUR DEMEK LAZIM
Dünyada da benzer şeyler oluyor. Bugün ulusal bir kanalda 11 yaşındaki matadorun 6 tane boğayı öldürdüğü ve rekor kırdığı haberini izledim. Bunlara da dur denmesi gerekiyor. Artık “Benim köyüm, sizin ilçeniz, öbürünün vilayeti, başkasının devleti değil. Dünya bütün halinde; bir yerdeki güzellik de, yanlış da anında bütün insanlığa ulaşıyor.

AÇILIŞ SAHİPLERİ DE PİŞMAN OLMUŞ
Onlar (açılış sahipleri) da şu anda keşke diyorlar, hatalarının farkına varmışlar. Bir söz vardır: “Aman diyene kılıç kalkmaz”. Hatanın farkına varılmışsa, mesele mecraına ulaşmıştır. Bizim insanlarımız kötü insanlar değiller, bilinçlendirilmemişler. Onları bilinçlendirdiğimiz takdirde çok daha faydalı, çok daha insancıl, çok daha merhametli olacaklardır.

MÜFTÜ ARTİSTLİK YAPMIŞ DEDİLER
Aldığım tepkiler binde 999 oranında olumlu. İnternetten yayınlanan yorumlarda sadece bir olumsuz görüşe rastladım. “Müftü artistlik yapmış” diye. Ama insanlar düşüncelerinde hür ve bağımsızdır. Bekir Coşkun’un yazısını ise baştan sona okudum. “Acaba aynaya mı baksam, bu ben miyim” diye düşündüm. Çok duyarlı ve fazla övgülü. Tabii onun duyguları, saygı duyuyorum.
Kurban Bayramı; Müslümanlar tarafından Hicri Takvime göre Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren dört gün boyunca kutlanan bir dini bayramdır.
Ramazan Bayramı ile beraber İslam dinindeki en önemli iki bayramdan biridir.
Kurban Bayramı, aynı zamanda İslam âleminin her yıl Mekke’de hac farizasını ifa ettikleri vakittir. Bayramda da Bayram Namazı kılınır ve Bayram hutbesi okunur.
Genel kabule göre kurban kesmek farz olmamakla beraber Hanefi mezhebinde vacib olduğuna ve kesilmesinin gerekli olduğuna inanılır. Şafii mezhebine göre ise sünnettir ve kesilmese de olur.
Kur’an’da kurban kesmekten Kevser Suresi’nde bahsedilir. 3. ayetten meydana gelen bu sure şu şekildedir: “Şüphesiz biz sana Kevseri verdik. O halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes…ndisidir.”
Bu bayram adını Müslümanların Allah rızası için büyük baş veya küçük baş hayvan kurban etmesinden alır. Kurban, Türkçeye Arapçadan geçmiş bir sözcüktür. Arapça ku-r-b kökünden türemiş olup, sözlükte “yaklaşmak” anlamına gelir.

DİĞER DİNLERDE KURBAN 

Tarihte Kurban Ve Kurban  Adetleri - Cevat Kulaksız
 İslam’daki gibi belirli bir bayram zamanı ile ilişkilendirilen büyük bir kurban eylemi, bugün varlığını sürdüren İbrahim’i dinlerde nadir görülse de, diğer İbrahim’i dinlerde de kurban kavramı bulunmaktadır.
Arapça kurban sözcüğü ile ilişkili olan İbranice kurban sözcüğü de sözlükte “yakınlaşmak” anlamına sahiptir ve dinî bağlamda, şeklî uygulama açısından İslam’dakine benzer bir tür kurban etmeyi öngörür.
Bugün Musevilerin büyük bir kısmı hayvan kurban etmeyi kesmişlerdir bunun en büyük sebebi Tapınak’ın var olmayışıdır; hayvan kurban etmenin özellikle Tapınak mevcutken düzenli bir şekilde yapılan bir ibadet olduğu bilinmektedir.
Bununla birlikte bu hayvan kurbanı büyük oranda günahlardan arınmak için yapılırdı ve İslam’daki Kurban Bayramına benzer bir uygulama bağlamında ele alınmazdı.
Bazı Hıristiyan kişiler, gazeteler, Müslümanları kurban kestikleri için, “barbarlık vahşetlik” olarak suçluyorlarsa da, yukarıda görülen vahşet çok daha vahimdir. Resimde yunusların derileri zarar görmesin diye, sivri çekiçlerle kafalarına vurularak yüzlerce yunus katledilmektedir. Bu nedenle deniz o bölgede adeta kan gölüne dönmektedir.

Tarihte Kurban Ve Kurban  Adetleri - Cevat Kulaksız
 Sonuç olarak yazıdaki amacımız, günümüzde uygulanan kurban geleneğinin kural ve özelliklerini anlatmaktan ziyade, kurbanın tarihsel sürecini kültür bazında sunmaktır. Bununla birlikte şunları da eklemekte yarar germekteyiz. Kurban dinimizce ne farz, ne sünnettir. Vacip olan kurban kesme geleneği, dinsel amacı dışında, birçok kimseler tarafından salt et yeme olayı olarak görülmektedir. Kurban kesen, kurban kesemeyen komşularına et vermedikleri, verse bile sadece kemik vb vermedikleri gözlenmektedir. Yoksul komşusundan kurban etini esirgeyen kimseler aylarca kurban eti yedikleri gibi, hatta sucuk yaptıranlara bile rastlanmaktadır. Kurban kesmeye gücü olmayan kimseler de, kendilerini zorlayarak, kesemediğinden utanıp bir hayli zorlanmak suretiyle borca kurban kestikleri görülmektedir.
Giden yıllarda kurban konusunu işleyen bir TV programında, çocuklarına et yediremeyen dar gelirli bir kadının canlı programa katılarak, “kurban kesen komşumdan çocuklarıma et yediririm ümidi ile günlerce komşumdan et bekledim vermedi, kurban kesenler komşusuna et vermiyorlar” dediklerini gözyaşlarımla duyunca dehşetle kapılmıştım. Programı izleyen yüzlerce kişinin telefonla ilgili TV ye başvurarak, o yoksul aileye et götürmek için başvurduklarını öğrendim. Kesilen kurbanları üçe bölüp bir bölümünü kurban kesmeyen komşu ve akrabalara vermek gerekir.
Hayırlı bayramlar.


Cevat Kulaksız
 ckulaksizster@gmail.com

KAYNAKLAR:
1. Divanü Lügati’t-Türk Besim Atalay terc. C lll, s 10
2. Divanü Lügati’t-Türk Besim Atalay terc. C l, s 65
3. http://www.wardom.org/orta-amerika-yerlileri-t80999.htm
4. Kızılderililer ve Türkler Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkan Sf:93
5. http://akhenaton.blogsayfasi.com/?p=264
6. İslam Ansiklopedisi Cilt:5 –II Sf. 878–879)
7. Felsefe Sözlüğü Voltaire Sf: 6–7–8)
8. http://kitabussalihin.blogcu.com/hz-ibrahim-in-kabe-yi-insa-etmesi_24687521.html
9. http://www.tatliaskim.com/dini-konular/85013-hz-ibrahimin-hayati.html
10. Türk Mitolojisinde Kurban Selahaddin Bekki http: //turkoloji cu.edu.tr/halkbilim/selahaddin_bekki_kurban.pdf)
11. Türk Mitolojisinde Kurban Selahaddin Bekki http: //turkoloji cu.edu.tr/halkbilim/selahaddin_bekki_kurban.pdf
Li: Uzak Doğu’da eski uzunluk ölçüsü birimi. Yaklaşık 500 metre (çev)
12. Tıgır: Hakas dilinde Tanrı anlamına gelmektedir.
13. Kaynak:Türk Mitolojisinde Kurban Selahaddin Bekki http://turkoloji cu.edu.tr/halkbilim/selahaddin_bekki_kurban.pdf sf 7
14. Türk Mitolojisinde Kurban Selahaddin Bekki http: //turkoloji cu.edu.tr/halkbilim/selahaddin_bekki_kurban.pdf sf 7
15. Eski Türkler Lev Nikolayeviç Gumilev çev D. Ahsen Batur Selenge yay. 2004 sf 103–105–106–107-112
16. Toros Ayyıldız Gazetesinden alıntı: http://www.ayyildizgazetesi.com/haber-3030-Muftu-Altun-Mansetlerden-inmiyor.html
17.http://www.senaryo.com/topic.asp?ARCHIVE=true&TOPIC_ID=8618
http://hakimiyetimilliye.org/2012/01/tarihte-kurban-ve-kurban-adetleri-cevat-kulaksiz/

550 Yerli Ve Milli Milletvekili - Güner Yiğitbaşı

Tayyip Bey; geçtiğimiz günlerde, İstanbul Yenikapıda düzenlediği ve AKP'nin seçim startını verdiği, pardon( ! ) terörü lanetlediği mitingde yaptığı konuşmasında, kendisini izleyen halktan, 550 yerli ve milli milletvekili vermelerini istemiş ve siz ne demek istediğimi anladınız değil mi? Diye sorarak, kendisini izleyen halktan, anladık cevabını almıştır.

Demek ki, 550 yerli ve milli milletvekili istiyorum sözünün, öyle anlaşılması zor ve karışık bir söz olmadığı, miting meydanında toplanan orta zekalı ve sade vatandaşlar tarafından dahi, bu sözün ne anlama geldiğinin kolaylıkla anlaşılabildiği görülmektedir.

Konu bu kadar basit ve yalın olduğu halde, görsel medya, televizyonlarda düzenlediği tartışma programlarında, bu sözün ne anlama geldiğini, içlerinde akademisyenlerin de bulunduğu akil gazeteci ve tartışmacılara sormuş, ancak, bizim gözden kaçırmış olabileceklerimiz hariç, bu sözün ne anlama geldiği konusunda, açık ve net bir görüş birliğine varılamamıştır.

Mitinge katılan orta zekalı ve orta tahsilli kişilerin dahi, ne anlama geldiğini kolaylıkla anlayabildikleri bu sözün, HDP'yi barajın altında bırakın da, AKP, 7. Haziran yenilgisini unutup, 1 Kasımda yeniden tek başına iktidar olsun ve ensenizde boza pişirmeye devam etsin anlamına geldiğini, şu veya bu nedenle, açık ve net bir şekilde dile getirememişlerdir.

Her kafadan bir ses çıkmış, kimse baklayı ağzından çıkarma cesaretini gösterememiştir.

Tayyip Bey'in mesajı çok açık ve nettir. Cumhurbaşkanı olduğunu az da olsa hatırlayarak ve eleştirilerden biraz  ders çıkartarak, üstü kapalı bir vaziyette, kendince yabancı ve gayri milli gördüğü HDP'ye oy vermeyin, barajın altında kalsın, benim hamisi olduğum AKP yeniden tek başına iktidar olsun demek istemiştir.Tüm milli değerleri yok eden, ümmetçiliği esas alan Tayyip Bey'in, millilik ve milliyetçilik gibi bir lüksü yoktur ki, gerçekten, 550 milli milletvekili isteğinde bulunsun.

Tayyip Beydeki bu ilerlemeyi kutluyoruz.7. Haziran seçimleri öncesinde, açıkça HDP'ye karşı cephe almış, açıkça HDP'nin baraj altında bırakılmasını ve hamisi olduğu AKP'ye 400 milletvekili istemişti. 1.Kasım seçimleri için ise, biraz insaflı davranmış, AKP'ye belirli sayıda  milletvekili istememesine rağmen, Meclisteki toplam 550 milletvekilinden bir tanesinin dahi  HDP'ye gitmemesi için, HDP'nin baraj altında bırakılmasını istemekle yetinmiştir.

Tayyip Bey bilmektedir ki; 7.Haziran seçimlerinde aldığı oy oranına göre, yenilenecek olan 1.Kasım seçimlerinde, HDP'nin baraj altında kalarak milletvekili çıkaramaması halinde, HDPnin çıkaramayacağı 80 civarıbdaki  milletvekilinin çoğunu, barajın cilvesi olarak, hak etmeden AKP alacak ve 7. Haziran seçimlerinde kıl payı elinden kaçırdığı tek başına iktidarı AKP yeniden kazanacaktır.

Tayyip Bey;  7. Haziran seçim yenilgisinden sonra büründüğü milliyetçilik kisvesinin de etkisiyle, 1.Kasım seçimlerinde HDP'ye gidecek olan milletvekillerini gayri milli ilan etmiş ve halkın,HDP'yi baraj altında bırakarak, HDP'li olmayan yerli ve milli milletvekili seçmelerini dile getirmiştir.

Ne mutlu bize ki; Tayyip Bey, 550 milletvekilinin tümünü AKP'ye istememiştir.

Değerli okurlar, 1.Kasım seçimlerinde demokrasinin kurban edilmemesi dileğiyle hepinizin Kurban Bayramını kutluyorum.

23/09/3015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat


Dikta'dan Önceki, Demokrasiye Giden Acil ve Son Çıkış
Değerli yazar arkadaşım ve meşlektaşım Gündüz AKGÜL; ülkenin içinde bulunduğu zor koşulları ve bu zor koşulların aşılması için elimizde bulunan son fırsat olan 1 Kasım seçimlerinin önemini vurgulamak amacıyla, birkaç gün önceki yazısının başlığını,“Köprüye varmadan son çıkış” başlığını koymuş.

Güzel bir yazı ve başlık ama, bize göre, yazının başlığı yine de yetersiz, yazının başlığı, daha açık, net ve çarpıcı, “Dikta'dan Önceki, Son ve Acil Çıkış” olmalıyıydı diye düşünüyoruz.

Ülkemiz;

Yetersiz,

Yetersiz olduğu kadar da, bu yetersizliğinin farkında olmayan, işbirliği yaptığı her kötü ve illegal ortaklıktan kazık yedikçe, ülkeyi felaketin eşiğine getirdikçe, “ey halkım aldatıldım” diyerek aradan sıyrılmaya, zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkarak kendisini masum göstermeye çalışan,

Öz eleştiri yapmadığı gibi, muhalefetin de hiçbir eleştirisini kabul etmeyen,

Anayasayı açıkça ayaklar altına alan, hukuku paçavraya çeviren, kendisi hukuka uymadığı halde, “herkes hukuka uygun davranmak zorundadır” diyerek, kara mizah yapan,

Anayasanın açık hükümlerini çiğneyerek, tarafsızlığını ve partiler üstülüğünü ihlal etmesine rağmen, Anayasaya uygun davrandığını söyleyebilen,

Kendisine yönelik haklı ve ağır eleştirileri, işgal ettiği makama hakaret olarak değerlendirerek, emri altındaki Adalet Bakanını ve savcıları harekete geçirip, yüzlerce muhalif gazeteci ve insanlarımızla mahkemelik olan,

Meydanlara çıkarak açıkça parti propagandası yapan, kendisine kaçak ve lüks saray yaptırarak halkından uzaklaşan,

Doksan yıllık cumhuriyet geleneklerini yıkarak, emri altındaki iktidar çoğunluğunu kullanarak, kendisine özel yasa ile örtülü ödenek tahsis ettiren ve cumhuriyet tarihinin en yüklü örtülü ödenek harcamalarını yapan,

Terörü, kanatları altına alarak, terör örgütüyle pazarlık masasına oturan, terör örgütünün her türlü silahlanma ve sair yasa dışı eylemlerine göz yumarak, güvenlik güçlerini etkisiz kılarak, onların görevlerini ve operasyon yapmalarını engelleyerek,ülkenin doğu ve güneydoğusunun uyuyan bombalarla donatılmasını sağlayıp, ülkenin yüzlerce şehit vermesinin önünü açan,

Çözüm süreci ve ateş kes döneminin, PKK terör örgütü tarafından, örgütün silahlanması için fırsat olarak kullanıldığını alenen itiraf eden, buna rağmen, sütten çıkmış ak kaşık gibi, tüm şehitlerimizin ve terörün faturasını kendisine çıkaracak yerde, muhalifleri teröre destek olmakla suçlayarak,terörün ve şehitlerimizin kanlarının faturasını muhaliflere ciro eden,

Ülkemizde  yürürlükte bulunan anayasal parlamenter sistemi ortadan kaldırarak fiili ve illegal bir başkanlık yönetim sistemini kurduğunu alenen itiraf eden,

Yargı bağımsızlığına, kuvvetler ayrılığı ilkesine, düşünce ve düşünceyi açıklama ve basın özgürlüklerine açıkça karşı olan,özgürlüklere, anayasaya, yasalara ve hukuka saygı konusunda, Türk Ulusuna örnek olacak yerde, yerli yersiz her yerde ve zamanda konuşarak, yukarıda belirttiğimiz özgürlükçü demokrasinin tüm değerlerini, söylem ve eylemleriyle yok eden,

Kişi ile o kişinin vesayeti altındaki bir başbakan tarafından yönetilmekte olup,

1Kasım seçimlerinde; Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamlarının nüfuz ve yetkilerini, elleri altında bulunan ve nereye harcadıklarının hesabı kendilerinden sorulamayan örtülü ödenekleri ve diğer tüm devlet imkanlarını kullanarak seçime girecek olan  bu kişilerin; 1 Kasım seçimlerinde başarılı olarak tek başlarına iktidar olmaları halinde, bu ülkenin yönetim şeklinin ne olacağını siz değerli okurlarımızın taktirlerine sunuyoruz ve bu nedenle de, 1 Kasım seçimlerinin, köprüye varmadan son çıkış değil, diktadan önceki, yeniden demokrasiye giden acil ve son çıkış olarak değerlendiriyoruz.

21/09/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Öngörüsü Olmayan Hata Yapar - Gündüz Akgül
Siyasal yaşama katılan muhafazakar partilerin ilki Milli Nizam Partisi, sonuncusu ise Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’dır…
Kurulurken kendisini muhafazakâr demokrat olarak niteleyen AKP’nin muhafazakârlığına bir itirazım olamaz…
 Ancak demokratlığı için söyleyecek itirazlarım vardır…
Bu savımı açıklığa kavuşturmak ve haklı olup olmadığımı okuyuculara sunabilmek için, zaman tünelinde geriye doğru bir yolculuğa çıkmak ve gelişmeleri göz önüne sermek gerekmektedir…
Öncelikle AKP’nin kökeni (Orijini) partilerden başlayalım…
1- 1969 yılı yapılan seçimlerde parlamentoya giren Konya bağımsız milletvekili Necmettin Erbakan ve arkadaşları 26 Ocak 1970 tarihinde Milli Nizam Partisini (MNP) kurdular…
Parti, "laik devlet niteliğinin ve Atatürk devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı olduğu"  gerekçesiyle 20 Mayıs 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından kapatıldı…
2- Nizam Partisinin kapatılmasından sonra mensupları, 11 Ekim 1972 tarihinde Milli Selamet Partisini (MSP) kurdular…
12 Eylül Faşist cuntası diğer partilerle birlikte MSP’yi de kapatır…
3- Milli Selamet Partisinin görüşlerini benimseyenler 19 Temmuz 1983 tarihinde Refah Partisini (RP) kurdular…
Bu partide diğerleri gibi "Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri" gerekçesiyle 16 Ocak 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı…
4- Refah Partisinin kapatılmasından sonra 150’ye yakın milletvekili bağımsız kaldı. Bu milletvekilleri 17 Aralık 1997 kurulmuş olan Fazilet Partisine (FP) geçtiler…
(Burada bir parantez açarak şu bilgiyi vermek istiyorum. RP’nin kapatılması olasılığı belirince, kapanmadan Fazilet partisi kurulmuştu ve bağımsız kalan milletvekillerinin geçeceği partileri hazırdı)…
FP, "Laik cumhuriyet karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği" gerekçesiyle, 22 Haziran 2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı…
5- Fazilet Partisinin kapatılmasından sonra Milli Görüşü temsil eden Saadet Partisi (SP) 20 Temmuz 2001 tarihinde kuruldu ve halen politik yaşamına devam etmektedir.
6- Kapatılan FP’den sonra onun devamı olduğu kabul edilen SP’ne geçmeyenler kendilerini yenilikçi olarak nitelendirip Saadet partisine katılmadılar ve 14 Ağustos 2001 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisini (AKP) kurdular…
Uzun yıllar Parti Genel Başkanlığını yapan şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Sayın Recep Tayyip Erdoğan, partisinin siyasi yelpazede ki yerini, “Muhafazakâr Demokrat” diye nitelendirdiğini, “Biz Milli Görüş gömleğini çıkardık” dediğini hepimiz biliyoruz.
Hiç şüphesiz muhafazakâr ama ne yazık ki ne demokratlığını gördük, nede Milli Görüş gömleğini çıkardığına tanık olduk…
3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimlerde tek başına iktidara gelen AKP, o günden 7 Haziran 2015 tarihine kadar 13 yıl tek başına iktidarını sürdürdü…
Gelelim itirazıma…
Laiklik ilkesi, demokratik cumhuriyetin olmazsa olmazıdır…
Yukarıda açıklandığı gibi, AKP kökeni partilerin çoğu “Laikliğe aykırı eylemlerin odakları oldukları” gerekçeleriyle kapatılmışlardır…
Laiklik olmadan da var olan ve adı cumhuriyet olan ülkeler vardır…
Örneğin,
İran İslam Cumhuriyeti…
Bu tür Cumhuriyetlerde demokrasi olmadığını herkes bilmektedir…
Çünkü laik demokratik Cumhuriyetlerde “Egemenlik kayıtsız ve koşulsuz ulusa ait” olduğu kabul edilir ve din, kul ile tanrısı arasında bir olay olarak fert vicdanına bırakılır…
Din esaslı cumhuriyetlerde ise “Egemenlik kayıtsız ve koşulsuz TANRI’YA ait” olduğu kabul edilir…
Sayın Erdoğan’da önceki söylemlerinde;
‘‘Hem laik hem Müslüman olunmaz. Bu millet isterse laiklik tabii ki gidecek.’’
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, koskoca bir yalan. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır.”
Demişti…
AKP’nin siyasi yelpazedeki serüveni böyle iken…
TV tartışma programlarına çıkan yandaşlara bir diyeceğim yoktur. Onlar yandaşlıklarının gereği AKP’yi göklere çıkarıp demokrasi şampiyonu, hak ve özgürlüklere saygılı, baskı uygulamaktan uzak gösterebilirler…
Aydınım, demokratım, laikim, çağdaş uygarlıktan yanayım diyenler ve “Yetmez ama evet” söyleminin kahramanları! Tüm geçmişine karşın, hala AKP demokrat bir partidir diyebiliyorsa, (ki diyorlar)…
Kusura bakmasınlar bende onlara, iki metre önünüzü görmeyecek kadar öngörüsüzsünüz ve bu nedenle her şeyi yanlış değerlendiriyorsunuz derim…
Rahmetli İsmet Paşa böylelerine “Hadi canım sende” derdi…

20.09.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Atatürk Çok Önceden Olacakları Görmüştü - Cevat Kulaksız
Atatürk, çok önceden, sağlığında, günümüzdeki olacak ucube yönetimleri, olacak olayları görmüştü de aşağıdaki veciz sözleri söylemişti.

“İleri demokrasi diyerek”  halkı kandırarak iktidara gelen AKP-RTE yönetimi ülkemizi ne hale getirdiğini görebiliyor musunuz? Çağ dışı, Atatürk ve Laiklik düşmanı bir dinci cemaatle el ele vererek ülkede, orduya, aydınlara, akademisyenlere, muhaliflere şeytani tuzaklar, kumpaslar kurmuşlar, ülkeyi böyle çadır devleti gibi yönetmişlerdi.

Biliyorlardı ki, TC inde laikliği savunan, Laik TC ni en iyi koruyan en sağlam kurum ordu idi. Tek amaçları da, Laik TC ni yıkıp yerine İslami devlet kurmak olduğu için, önce orduyu saf dışı bırakmak, orduyu çökertmek gerektiğini biliyorlardı. O nedenle, en şeytani planlarla, iftiralarla, yalancı tanık, gizli tanıklarla, düzmece delillerle ordunun üstüne saldırdılar. Ordu mensupları vatanını seven, hukuka, adalete saygılı oldukları için, en seçkin subayları, generalleri, Genel Kurmay Başkanını ifadeye çağırma bahanesi ile teker teker tutukladılar. Ordu mensupları da başlarına gelecek bu şeytani planlardan haberleri olmadığı için, hukuka saygılarından kurbanlık hayvanın kasap bıçağının altına yatarcasına en masum tavırlarla bu zalimlere kendilerini teslim ettiler. Bu dinci gerici insanlar tarih boyunca en hilekâr, en zalim Haccac idiler ve bu zalimlikleri din adına yapıyorlardı; fırsat bulduklarında tıpkı IŞİD zalimlerinde olduğu gibi insanları din adına diri diri keserler. Bunların uzantılarını Maraş’ta, Çorum’da gördük, insanları baltalarla doğradılar din adına; yine din adına Sivas Madımak’ta insanları onar onar yaktılar. Bu zalimlerim, Çorumlardan, Maraşlardan, Sivaslardan, Ergenekon’a kadar dini korumak değildir amaçları. Tek amaçları, din şöyle dursun, devlet rantının (getirimin) ellerinden gitme korkusudur, endişesidir. Kerbelâ’dan, IŞİD’e günümüze kadar inceleyin, tüm dinsel kökenli savaşların, kavgaların kökeninde, gerek devlet rantının, gerek sosyal rantın ellerinden gitmesi korkusu vardır. Bu rant (getirim) korkusu, insanları en zalim, en gaddar ruh haline sürükler. Biz bunları en açık biçimde İslami terörde görmekteyiz.

Dinden nemalanıp iktidarını sürdüren AKP-RTE iktidarı da, devlet rantı elimden gidecek diye korku içinde, kâh muhaliflere, kâh basına, açık, gizli militanları ile saldırıyorlar. Yaptırdıkları kaçak saraylarda, iğreti iktidarlarında işte böyle bir korku içindeler.

PARALELLİK BİTİNCE
Araları açılmaya başlayınca, araları bozulunca, paralellik bitince “tencere dibin kara, seninki benimkinden kara” diyerek, “ne istediler de vermedik” sitemiyle kumpaslarda, şeytani tuzaklarda birlikteliklerini itiraf etmişlerdi.  Kurdukları kumpaslarla Ergenekon, Balyoz, Odatv, Şike, Poyrazköy, Amirallere Suikast, Askeri Casusluk gibi kurgulu davalarda nice subay, general, akademisyen vs aydınları perişan ettiler, nicelerinin ocaklarına, hanelerine ateş düşürdüler. Abdulhamid’in Yıldız saray bahçesine kurulan çadır mahkemesi gibi özel yetkili yandaş mahkemeler kuruldular. Bu kumpas davalarında polisler, savcılar, yargıçlar cemaatçiler ordu düşmanları idiler, dinciler ve din adına bu merhametsizlikleri yapıyorlardı.  Abdulhamid’in çadır mahkemesi üyeleri de (biri Rum) aynen günümüzdeki gibi Mithat Paşa’nın (ordunun) hasım ve düşmanları idi. Ergenekon ve öteki yargılamalarda öylesine taraftılar ki, besleme basınıyla, yalancı tanıklarıyla, gizli tanıklarıyla, yandaş savcı ve yargıçlarıyla adil yargılamayı etkilediler, görevlerini kötüye kullandılar. Hapiste veya dışarıda çok sayıda yurtsever aydınımızın vakitsiz ölümlerine neden oldular; haklarında çok sayıda suç duyurusunda bulunuldu. Avukatlar, tutuklular, sorgulama ve yargılamalardaki haksızlık ve hukuksuzlukları, gerek Adalet Bakanlığına, gerek HSYK una defalarca şikâyette bulundukları halde,  hiç biri dikkate alınmamıştır. Bu olay bile yürütmenin, hükümetin bu kumpas içinde olduğunu gösterir.

Atatürk Çok Önceden Olacakları Görmüştü - Cevat Kulaksız
Üstelik yandaş oldukları için savcıların altlarına zırhlı arabalar ve onlara sınırsız özel yetkiler verdikler; sonunda Zekeriya Öz, Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç  gibi savcıları yurt dışına kaçtılar. Umarım 1 Kasımda da öteki kumpasçılar gerekli dersi alırlar.

Nice masum subaylar, kurulan bu kumpaslara dayanamadıkları onurlarına yediremedikleri için intihar ettiler. Bu mazlumların ahı nasıl çıkacak. Şimdilerde başta eski Genel Kurmay Başkanı olmak üzere hemen hepsi bağımsız mahkemelerde beraat etmeye başladılar. Ya iktidardaki kumpasçılar nasıl beraat edecekler. Onları da Türk Ulusu oyları ile yargılayacak.

Birlikte kumpas kurdukları cemaat (paralel) ile araları açılınca iktidar onlarla mücadeleye başladılar. Paralelleri cemaatçi polisler, savcılar, 17/25Aralık gibi, Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgun, yolsuzluk, rüşvet olayını meydana çıkardıkları için, “paralel darbeci”  diyerek onlarla mücadeleye başladılar. Çağdaş bir devlet ve hükümet, laik anayasaya rağmen, çağ dışı, gerici, laiklik düşmanı bir cemaatle, bir grupla paralel yönetim kurar mı? Namus ve şeref üzerine ettiğin yemin nerede kaldı? Sen koalisyon mu kuruyorsun. İçerde olan bu çağ dışı yargılamaların, kurgu ve kumpasların, ıstırap ve acıların tek sebebi, hiç şüpheniz olmasın AKP-RTE iktidarıdır. Mevcut bu iktidar, sürekli, dini sembolleri, dini kullanarak cahil halkın ilgisini üzerlerine çektiler, dini kullanarak laik TC nin bütün kurumlarını aşağılayarak laik TC ni yıkmaya gayret ettiler. Başkanlık ve anayasa değişikliğinin tek amacı da budur.

BÜYÜK İNSAN ÇOK ÖNCEDEN GÖRMÜŞTÜ
Tüm bu kumpasları, tuzakları çok önceden bilen, gören, vatanımızın kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu eşsiz insan Gazi Mustafa Kemal Atatürk günümüzden 88 yıl önce bakınız 17 Aralık 1927 yılında neler diyor:

“Biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, din ve devlet düşmanı oldukları için, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı bu yüzden batırdıkları için yasakladık! Çok değil, yüz yıla kalmadan, eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz, göreceksiniz ki, bazı kişiler, bazı cemaatler bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduklarımızı öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir. Ayrıca, unutmayınız ki o gün geldiğinde, her bir taraf diğerlerini dinsizlikle suçlamaktan geri kalmayacaktır.”  [i] Bu anlatım, günümüzün kumpasçılarını nasıl da anlatıyor. İleri görüşlü devlet adamı öyledir işte. Eğer bu önerileri göz ardı etmeseydik ulusça, bu sıkıntıları çekmeyecektik. İ950 den bu yana, bu ikiyüzlü din bezirgânları, gericiler, kumpasçıların halkımızı aldatmasıyla ülkemiz çağdaş uygarlığı yakalayamamıştır. Atatürk’ün dediği gibi Selçukluyu da, Osmanlıyı da batıran, aydınlık, çağdaşlık, bilim düşmanı bu din bezirgânlarıdır. Ey halkımız, önümüzdeki 1 Kasımda bari oylarınızla çağdaşlığa bir kapı aralayın, bu din bezirgânlarına oy vermeyerek dersleriniz verin.

Aydınlık Gazetesi ile Avukat Hüseyin Ersöz, Avukat Vural Ergül, Avukat Yıldırım Çavuşoğlu’nun yardım ve desteği ile aydınlara çile çektiren savcı ve yargıçları, yine bu davalarda haksız yere yıllarca hapis yatan, çile çeken değerli gazeteci Abimiz Hikmet Çiçek Odatv.com da         aşağıdaki gibi yazdı.

İŞTE O YARGILAMALARI YAPAN YARGIÇLAR
İlk akla gelen isimler ve halen görev yaptıkları mahkemeler şöyle:

“Ergenekon bombaları”nı görmeden imha kararı veren Hâkim ( 2 ) Ahmet Civelek, şimdi 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak Şike davasında Aziz Yıldırım’ı yargılıyor!

Balyoz davasına hâkimlerinden (3) Murat Üründü, bankacılık davalarında ihtisas mahkemesi olan Ağır Ceza Mahkemesi’nin üye Hâkimi.

İlker Başbuğ hakkında tutuklama kararı veren, kapatılan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi üye Hâkimi ( 4 )Vedat Dalda, halen İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde üye Hâkim.

Balyoz davası Hâkimlerinden ( 5 )Aytekin Özanlı, halen İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nde Hâkim.

Poyrazköy davasında Hâkimlik yapan ve 5 yıl süresince tutukluluk halinin devamı kararlarına imza atan ( 6 )Mehmet Erdoğan, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde üye Hâkim. Mehmet Erdoğan, aynı zamanda Odatv davasında Soner Yalçın, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan hakkında tutuklama kararı veren Hâkimdi.

İstanbul Askeri Casusluk davasına bakan, şimdi kapatılan İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin üye Hâkimi ( 7 )Birol Bilen, halen İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi’nde Hâkim.

Poyrazköy davasında, Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’ne yazdığı yazı ile avukatları manipülasyon yapmakla suçlayan ve avukatlarla sürekli tartışmaya girmesi ile tanınan, kapatılan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi üye Hâkimi ( 8 )Mehmet Hamzaçebi, halen İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi.

Odatv davasında tutukluluk halinin devamı kararlarına yapılan itirazları inceleyen ve sürekli reddeden, kapatılan İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi üye Hâkimi ( 9 )Nalan Can, halen İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde üye Hâkim.

Kapatılan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi üye Hâkimi ( 10 )Dursun Gündoğdu halen İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde üye Hâkim.

Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ( 11 )Hasan Hüseyin Özese, Sakarya 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Hâkim.

Ergenekon davası hâkimlerinden ( 12 )Sedat Sami Haşıloğlu, İstanbul Gaziosmanpaşa Adliyesi Asliye Ceza Mahkemesi’nde Hâkim.

Ergenekon davası hâkimi ( 13 )Hüsnü Çalmuk, Kocaeli 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Hâkim.

Gene Ergenekon Hâkimlerinden ( 14 )Fatih Mehmet Uslu, Kütahya 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Hâkim.

Balyoz davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ( 15 )Ömer Diken, Uşak 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Hâkim.

Balyoz davası Hâkimlerinden ( 16 )Ali Efendi Peksak Kocaeli 4. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde Hâkim.

Poyrazköy davasına bakan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ( 17 )Vedat Yılmaz Abdurrahmanoğlu, şimdi İstanbul 21. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı.

Poyrazköy, ÇYDD gibi önemli davalarda görev yapan, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tahliyesini reddeden, özel yetkili mahkemelerde yargılanması kararını veren Hâkimlerden biriydi. Gazeteci Ahmet Şık’ın basılmamış kitabı "İmamın Ordusu" için toplatma kararını da o vermişti. ( 18 )Mehmet Karababa, şimdi Küçükçekmece 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hâkim.

Şike davasına bakan 16. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimi ( 19 )Mehmet Ekinci, şimdi Bakırköy 15. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Hâkim.

“Kozmik Oda”da arama yapan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ( 20 )Kadir Kayan, Yargıtay üyeliğine seçildi.

KİMİLERİ DE KAÇAN İŞTE O YANLI SAVCILAR
Ergenekon’un kötü ünlü savcısı ( 1 )Zekeriya Öz, önce Bolu’ya savcı olarak gönderildi. Daha sonra HSYK tarafından görevden uzaklaştırıldı. Korkudan yurt dışına kaçanlardan.

Ergenekon savcısı ( 2 )Mehmet Ali Pekgüzel, İstanbul 26. ve 27. Noterleri ile 13. İcra Müdürlüğü’nde savcı.

Ergenekon savcısı ( 3 )Nihat Taşkın, İstanbul 28. ve 29. Noterleri ile 14. İcra Müdürlüğü’nde savcı.

Poyrazköy davası duruşma savcısı ( 4 )Nuri Ahmet Saraç, Çağlayan Adliyesi’nde Memur Suçları Soruşturma Bürosunda görev yapıyordu,

( 5 )Celal Kara Afyon’da görev yapıyor. Görevden alındı, yurt dışına kaçtı.

( 6 )Süleyman Pehlivan, Yargıtay üyeliğine seçildi.

( 7 )Bilal Bayraktar ve ( 8 )Mehmet Berk Bakırköy savcıları olarak görev yapıyor.

( 9 )Şadan Sakınan, Konya Cumhuriyet Başsavcı Vekili.

( 10 )Mustafa Bilgili (Ankara), ( 11 )Fikret Seçen (Gebze), ( 12 )Cihan Kansız (Sakarya), ( 13 )Muammer Akkaş (Tekirdağ) ve ( 14 )Ercan Şafak (Kocaeli) savcılık görevini sürdürüyorlar. [ii]

Peki, Türk adaleti, bu savcı ve yargıçlar, yanlı, haksız soruşturma ve yargılama yaptılarsa, bilerek kötülük yaptılarsa, kötülükleri yanlarında mı kalacak, bunlar yargılanması gerekmez mi?  Çünkü, bunkar kanıtları (Ergenekon bombalarını imha ederek, gösterilen tanıkları dinlemeyerek, hakçasına yargılama yapmadıkları için HSYK, hak, hukuk, adaleti koruyor ve savunuyorlarsa bunların yargılamaları gerektiğine karar vermezlerse siz düşünün.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com


DİPNOT

[i]  http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/tokmak/ataturk-gormus-fendiler-939042/
[ii] Hikmet Çiçek Odatv.com https://derinstrateji.wordpress.com/tag/kumpas-davalari/

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget