Yunan İşgalinde Bazı Din Adamlarının İhanetli Cahilliği - Cevat Kulaksız

Yunanlıların İzmir’e çıktıkları 15 Mayıs 1919 dan, denize döküldükleri ve İzmir’in kurtuluşu olan 9 Eylül 1922 ye kadar olan sürede, yöre halkı birbirinden acı, felaketli günler yaşamıştır.
Bu kurtuluşu kutladığımız 93. yıldönümünde,  işgal yıllarında özellikle Padişah Vahdeddin’in işgali meşru gösteren fetvası ve Yunan propagandası karşısında bizim bazı cahil din adamlarının vatan savunmasına adeta ilgisiz kaldıklarını, ihanetlerini gösteren bazı örnekleri irdeleyeceğiz. 

Yunan İşgalinde Bazı Din Adamlarının İhanetli Cahilliği
 Yunanlıların Ege’yi işgal ettiği günlerde köy ve kasabalarda bulunan azınlıklar (özellikle Rumlar) Türk ve Müslümanlara hain hain bakmaktalar. Bir yandan da, papaz ve metropolitler gelen “Yunanlıları iyi karşılarlarsa halka kötülük yapmayacaklarının” telkinlerini yapıyorlar.
İşgal köy ve kasabalarda azınlık Rumlar ve papazların teşvik ve uygulamaları ile her taraf Yunan bayrakları, süslü zafer takları ile donatıyorlardı. (Manisa-Akhisar dolaylarında)
Bir sürü koyun Yunan Bayrağı gibi maviye boyanmıştı. Bu hayvanlar gelecek Yunan ordusunun ayakları altında kesilecekti, Yunan işgali şerefine Türk toprağının koyunları!
En acıklısı da, koyunlardan birisini sarıklı bir hoca götürüyordu. Hoca ve Yunan Bayrağı gibi boyanmış koyunlar. Dini, Müslümanlık bir hoca elinde nereye düşmüştü.  “Kisve-i Peygamberi” denen hoca giysisi hangi melânete alet oluyordu?
Millî Mücadelenin o kritik günlerinde bazı din adamı hocalar Millî Mücadeleyi, “-Hurucu alssultan… Diye, padişaha halifeye, dine karşı bir baş kaldırma sayıyorlardı, Yunana karşı durmayı…
Gerede isyanı öncülerinden Divitli Eşref Hoca 1920 de şöyle der: “İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür”.
İslamı Yüceltme Derneği’nin bildirisi:
“Yunan ordusu Halife’nin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dır”.
Cemiyet-i Müderrisin (Medrese hocaları derneği) bildirisinden: “Kuva-yı Milliyeciler kudurmuş haydutlardır”. (1920) diyorlardı.
Şeyhulislâm Mustafa Sabri’nin başkanlığındaki Anadolu Cemiyeti adlı örgütün yayınladığı bildiri: “Amaç Ankara hükümetine karşı, Yunanistan’ın yardımıyla, Sultanın ve Yunanistan’ın himayesi altında bir Batı Anadolu Devleti’nin kurulmasıdır. Kemalist kuvvetler bastırılacak, bütün Anadolu Mustafa Kemal’in elinden kurtarılacak… Bunun için kurulacak gönüllü Anadolu Ordusunun talim ve silâhlandırılmasından Yunan Başkomutanı sorumlu olacak, bir miktar Yunan subayının bu orduya katılması sağlanacak… Yunanistan masraflarını karşılamak üzere cemiyete yüz bin Türk Lirası verecek…(9.12.1921) 
İngiliz Y. Komiserliği’ne verilen 76 imzalı muhtıradan, (Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt medreseleri adına Rıza Tevfik ve 13 kişi, Anadolu eşrafı diye anılan ve Yıldız Sarayında misafir edilen 44 kişi): “Ankara şeflerinin ve Büyük Meclis adı verilen meclis üyelerinin çoğu, müttefik devletlerinin cani olarak tutuklanmasını istedikleri kimselerdir… Son savaşın galipleri, bu yabancı ve maceracı çeteyi bertaraf etmelidir”. (12.5.1922)
Edirne Te’min gazetesinden, “Müftü Hilmi Efendi, Selimiye Camii’nde, “hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır”. (13.8.1920)
O acılı sıkıntılı günlerde İpsala Müftüsü şöyle diyordu:
“-Cihadı imam ilân eder, imam olmadıkça harp olmaz. Padişahımız serbest değildir. Cihadı kimse ilân edemez”. İşin acı tarafı öteki müftüler de buna katılıyorlardı… Yani Kuvayii Milliyenin, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının düşmanla savaşına karşı çıkıyorlardı. Böylece bu hainane ve bağnazca propaganda ile Yunan’a karşı savaş direnci adeta kırılıyordu.
1919 Ekim ayında Sivas Kongresinden sonra, İstanbul’dan emekli jandarma binbaşısı Aznavur Ahmet Kuvay-ı Milliyeye karşı teşkilat yapmaya gelmişti. Parolası, “yanımda Kuran, göğsümde iman, elimde ferman padişahımın emri ile geldim” diyerek (Padişah  Damat Ferit’in teşvik ve tahrikleri ile) halkı toplamış, “artık askerlik yok. Askerler evlerine gitsinler, Kuva-yı Millye için toplanan paraların hesabını soracağız” diyordu. Adamları da: “Aznavur ve adamları padişahın Müslüman askerleridir; onlara silâh atmak cinayettir, padişaha isyan etmektir” , diyorlardı.
TBMM bir hoca milletvekili, Teşkilat-ı Esasiye Kanununda TBMM nin kanun koyma hakkı görüşüldüğü sırada kürsüye çıkmış, “Tanrının kitabı dururken kanun koymak iddiasında bulunan bir mecliste üye kalmayacağını” söyleyerek memleketine dönmüştü.
Yine TBMM de Men-i müskirat kanunun tartışılması sırasında iki hoca, meclisin sokağa doğru penceresini açarak:
“-Ey Ümmeti Muhammet, din elden gidiyor” diye avaz avaz haykırmışlardı.
Heyet-i Temsiliye tarafından Kuva-yı Milliye Kumandanı tayin edilmiş Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Bursadaki 17. Tümen Kumandanı Miralay Bekir Sami Bey, şehrin ileri gelen tüm ulemasını (din bilginlerini) toplamıştı. İstanbul’daki Şeyhulislâmın Kuva-yı Milliye karşıtı fetvayarına karşı onlardan yardım istemektedir. Ankara’dan Mustafa Kemal’den bir telgraf gelmiş okunmuştur. İşte tam bu sırada, genç bir hoca efendi ayağa kalkıp:
“-Hakikat sizin dediğiniz gibi değildir”! Diye bağırır. Kuva-yı Milliyecileri suçlamaya başlar. Her şey altüst olmak üzeredir. Ali Fuat Paşa, birden tabancasını çekip bu hocaya yönelir ve gürler:
“- Sakın yerinden kıpırdama, karışmam”.
Hemen dışarıdan iki polis çağırılır ve genç hocanın üstünü aratır. Din, iman, Müslümanlık, şeriat, padişah, halife, diyen hoca efendinin cebinde çıka çıka İngiliz İstihbarat teşkilatı ajanı olduğu gösteren bir belge çıkar. Bursa’lı öteki ulema takımı ancak bundan sonra uyanıp, Ankara’nın isteği yolda bir karşı fetvayı kaleme alır.
Kurtuluş Savaşı yılları. Yunanlılar Batı Anadolu’yu işgale devm etmektedir. 3 Haziran 1919 da Bekir Sami Bey, Yüzbaşı Selahattin ve öteki arkadaşları, halkı düşmana karşı örgütleme, çekilirken resmi daireleri tasfiye gayretleri organize için Alaşehir’e gelirler.
O sırada Alaşehir’e, camilerine dört hoca gelmiş, halka vaaz ederek, diyorlarmış ki:
“-Yunan Ordusu padişah emriyle geliyor, sakın hürmette kusur etmeyin”...
Bekir Sami Bey, hocaların sabahleyin kaymakamlık binası önüne getirilmesini söylemişti. Biz atlara binip Alaşehir hükümet konağının önüne geldiğimiz zaman, Kaymakam, jandarma kumandanı ve dört hoca oradaydılar.
Kumandan sordu:
“-Hocalar bunlar mı?”
Birisi,“evet”, dedi.
Bu karşılık üzerine Bekir Sami umulmadık bir an içinde tabancasını çekip dört hocayı yere serdi.
Onlar yerde debelenirken gür ve sert bir sesle kaymakama:
“-Görevlerini yapmayanların sonu bu olacaktır, bunu unutmayın ve siz de böyle davranın”, deyip atını sürdü.
Kurtuluş Savaşını sırasında, Bazı Osmanlı nazırları, din adamları ve siyasetçilerinin önderliğinde, kuruluş çalışmalarına başlamış oldukları “Anadolu Cemiyeti” adlı gizli örgüt faaliyete geçmişti. Cemiyet, kurtuluş savaşı veren Ankara’ya karşı Yunanlılarla işbirliği yapmaya amaçlıyordu. Başkanı eski Şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi’ydi. Bu hain din adamları için istiklal, hürriyet gibi kavramların hiçbir değeri yoktu. Onlar için hayati konu, din adamlarının işlevsel olduğu saltanat rejiminin ve din devletinin sürmesiydi.
Cemiyet hazırladığı yazılı öneriyi,  Yunan Yüksek Komiserliğine verdi. Bu öneride şunlar yazılı idi:
“Anadolu’yu M. Kemal’in pençesinden ve kuvvetlerinden kurtarmak amacıyla, Yunan işgali altındaki Batı Anadolu’da Padişah adına Batı Anadolu’da Özerk Hükümeti kurulacak ve Milli Meclis seçimleri yapılacaktı.
Bu özerk hükümetin başkenti işgal altındaki Bursa olacak; bu yönetimin başında Hıristiyan bir vali bulunacaktı.
Kurulacak olan ordunun talim ve silâhlandırılması işinden Yunan Başkomutanı sorumlu olacak…”
…Cemiyet Trakya’yı Yunanistan’a veriyordu… “Cemiyete Yunan Hükümeti borç olarak 100.000 Türk Lirası verecek.”
Bu haince yazılı başvuru, Yunanistan Yüksek Komiseri tarafından bir torpidoyla hemen Atina’ya Dış İşleri Bakanlığına gönderildi.
Büyük Taarruzdan önce 1 Nisan 1922 günü Mustafa Kemal, gezi ve incelemelerde bulunmak için, Konya’ya gelmişti. İnceleme gezi programında içinde bir de medrese de vardı. O sıkıntılı günlerde, kanlı canlı, genç mollalar ile hocalar avluda dizilmiş, bekliyorlardı. En yaşlı hoca, Mustafa Kemal’den medrese sayısının artırılmasını ve medrese öğrencilerinin askere alınmamasını rica edince, Mustafa Kemal Paşa sinirlendi:
“-Sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerli? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz. Bu asalakların askere alınmaları için yarın emir vereceğim”!
İşgal güçleri ve padişah yanlıları, halkın milliyetçilere destek vermesini önlemek için, çeşitli dinsel örgütlerden de yararlanırlar. Yunanlılara karşı direnen milliyetçileri ezmek için, serserilerden oluşan Kuvaa-i İnzibatiye adlı bir birlik kurarlar. Ayrıca emekli ve alaylı jandarma subayı Ahmet Anzavur’a Padişah fermanıyla paşalık rütbesi, çapulcularına da “Kuva-yı Muhammediye” unvanı verir ve millî kuvvetlerin üzerine yollar. İngilizlere, “Ankara’ya karşı Kürtleri birlikte ayaklandırmayı” önerir. İstanbul yönetimini destekleyen “İslâmı Yüceltme Derneği”, Yunan ordusu Ege’de en kirli işleri yaparken, bildiriler yayımlayarak, “Yunan ordusunun Halifenin ordusu sayılması gerektiğini, hiç de zararlı bir topluluk olmadığını, asıl kafaları koparılacak mahlûkatın Ankara’da bulunduğunu” ileri sürer.
Delibaş gibi, Konya halkını kışkırtmaya çalışanlar da, “kim milliyetçilerle Yunan’a karşı giderse şer’an kâfirdir” diyorlardı.              
Böylece dini, Müslümanlığı kullanarak, Ankara’a karşı isyanlar ve kanlı kardeş kavgasını başlatırlar. Bunlardan acı bir örnek:  Mayıs 1920 de, Ankara’ya karşı ayaklanan Düzce asileri Bolu’ya yürüdüler. Buna bazı yakın köyler de katılır. 3 Mayıs 1920 de sabahı her taraftan şehre saldırılar. Binbaşı İhsan Bey şehit olur. Birkaç çapulcu koşarak onu soydular, şehidi çıplak halde sokak ortasında bıraktılar. Ellerine geçirdikleri askerleri, eski lise binasının kırık camları ile kestiler ve korkunç işkencelerle öldürdüler. Bolu’da kalan (Devrek’li) Abdulkadir adında çok genç bir subayı da soyarak ve işkence yaparak Bolu sokaklarında dolaştırdılar. Bıçakla vücudunu delik deşik ettiler ve belediye önüne attılar. Zavalı genç subayın çok yarası vardı ama ölmemişti. Ertesi gün subayın kıpırdadığını penceresinden gören bir doktorun hanımı kocasına haber verdi. Doktor, sabahın tenhalığından faydalanarak subayı memleket hastanesine kaldırttı. Fakat kudurmuş asiler durumu öğrendiler ve birkaç melun derhal hastaneye gelerek subayın boynuna bir ip geçirdiler ve sokaklarda sürükleyerek öldürdüler. Ve “işte şeyhülislâmın fetvasının hükmü yerine geldi” diye meydanda bağırdılar.
Yunan İşgalinde Bazı Din Adamlarının İhanetli Cahilliği
Mustafa Kemal asidir,Kuvvayı Milliyeye katılmayın

Başımızdaki iktidarca şimdilerde onun heykeli dikilen İskilipli Atıf Hoca da şöyle diyordu: “İslam kilidinin anahtarını İngiltere’nin güvenilir ellerine teslim etmekte İslam alemi için hiçbir tehlike yoktur. Yunan askerlerine karşı gelmeyin onlar padişah efendimizin daveti üzerine ülkemizi işgale gelmişlerdir”' diye kurtuluş savaşında bildiri dağıttırarak halka savaşmayın diye çaba göstermiştir.
Babaeski Müftüsü Ali Rıza, Yunan işgaline karşı çıkanları şikâyet ederek cezalandırdığı da belgelenmiştir. Bu müftü, Millî Mücadele devam ederken vatana ihanet suçundan on yıl ceza yemiş, fakat genel aftan yararlanarak kurtulmuştu. Daha sonra vatana ihanetten idam edilmiştir

Yunan İşgalinde Bazı Din Adamlarının İhanetli Cahilliği
Peki, bu ihanet içinde olan din adamlarının yanında kurtuluşu, Kuvayi Milliyeyi destekleyen din adamları yok muydu? Elbette vardı, ayrı bir yazı konusu olan bu güzide din adamlarımızı rahmetle anıyorum.
Şimdilerde de, yukarıdakilerin uzantıları olan bazı din adamları, ne ki, bazı siyasiler, yurdumuzu bu acılar, sıkıntılar altında düşmanlardan kurtaran, başta Gazi Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa gibi, dünyanın hayran kaldığı Kuvayi Milliye’nin kahramanlarını “iki ayyaş” diyerek kötülemekteler, dışlamaktalar. Yine bu aymazlar, dinsel devlet özlemi içinde, o kurtarıcıların yurdumuzu çağdaş uygarlık rotasına sokan laiklik, aydınlanma, Cumhuriyet ve demokrasi gibi çağdaşlaşmanın sürekli aleyhinde olmaktalar. Görüldüğü gibi, ihanet o zamanda da vardı, şimdilerde de var. Halkımız artık gerçekleri görmeli, ona göre kendini yönetenleri iyi seçmelidir. 400 milletvekilini, sadece ve sadece, (hiç şüpheniz olmasın), anayasadaki çağdaşlaşmanın temelini oluşturan laiklik kavramlarını kaldırmak, yani anayasayı bu dinsel düşünceli amaçları doğrultusunda değiştirmek için istemekteler. Zaten ağzındaki baklayı çıkaran muktedir, düzeni değiştirdim, anayasayı buna göre değiştirin demiyor mu?

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

KAYNAKLAR:
1-Yüzbaşı Selahattin’in Romanı Sf: 205–285-Cilt 2 Sf: 91
2-Çankaya Falih Rıfkı Atay Sf:269–270)         
3-Şu Çılgın Türkler Turgut Özakman Sf: 523–524–547–693–694
4-Kurtuluş Savaşında İşbirlikçiler-İlhami Soysal Sf: 9–10
5-Milliyet (sicil) Güneri Cıvaoğlu 19.5.2005 Sf: 19)
6-http://orajpoyraz.blogspot.com.tr/2015/02/tarih-kurtulus-savasinin-hain-hocalari.html

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget