Makaleler "Ali Eralp"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

AKP aldığı yüzde 30’luk, yüzde 33’lük GERÇEK OY oranı ile Türkiye’nin düzenini hallaç pamuğu gibi atıyor…
Altını üstüne getiriyor…
Hırsızlık, yolsuzluk, yağma, talan, yalan onun iktidarında zirve yaptı. Doruğa çıktı.
Ormanlar, bitiriliyor, ağaçlar kesiliyor… Ağaç katliamı yapılıyor… 3. Köprü için tamı tamamına 1 milyon beş yüz bin ağacın kesildiği ve 2 milyon yedi yüz bin ağacın da kesileceği söyleniyor… Bilim adamları, hava kirliliğini önleyen ormanların yok edilmesiyle toplu ölümlerin olabileceğini vurguluyorlar durmadan. Şu anda 6 ilimiz için tehlike çanları çalmakta, 20 ilimiz ise hassas düzeyde…
Ama muhalefet uyuyor…
Muhalefet, “Tuncel’inin adı Dersim olsun mu, olmasın mı, Cumhuriyet düşmanı Seyit Rıza’nın heykelini dikelim mi, dikmeyelim mi, Şeyh Said’i aklayalım mı, aklamayalım mı” tartışmaları ile geçiriyor ömrünü… AKP’ye değil, Cumhuriyete, Atatürk’e muhalefet yapıyor…
Oysa AKP, bilinçli, planlı – programlı bir şekilde, hedefine, yani FEDERAL İSLAM CUMHURİYETİ’ne doğru emin adımlarla ilerliyor… Tüm Türkiye’nin sistemini, toplumsal yapısını dönüştürmek için mücadele veriyor?
O, tüm Türkiye’nin sistemini, toplumsal yapısını değiştirmek için ayağa kalkar da Milli eğitimi unutur mu hiç? İhmal eder mi?
Elbette unutmaz. Elbette ihmal etmez. Çünkü suyun başı orası… Genç kuşakları “KİNDAR ve DİNDAR” yapmanın kaynağı orası…
Yedi bin yıllık Türk geleneklerini, Türk kültürünü, Türk tarihini ARAPLAŞTIRMAK, IŞİD’leştirmek için elinden geleni ardına koymuyor…
Ortada ne Cumhuriyet kaldı, ne Atatürk, ne Kurtuluş Savaşı, ne laiklik, ne demokrasi…
Her yerde faşizm kol geziyor… Dinci faşizm, herkese, her şeye meydan okuyor… Türk milletine deprem yaşatıyor…
Yüzde 70’lik çoğunluğu görmüyor, duymuyor, önemsemiyor… Adam yerine koymuyor…
 “Ben yaptım, oldu, bitti… İster beğen, ister beğenme” diyor…
Analar, babalar feryat içinde…
Beş - beş buçuk yaşındaki bebeleri ana kucağından alıp okullara gönderiyorlar… Önlerine de kendilerinden büyük din kitaplarını koyuyorlar… Tıpkı karikatür gibi… Kitaplar kocaman… Kitap çocuktan büyük… Sosyal medyada boy boy görüntülendi bunlar…
5 yaşındaki çocuklara cennet – cehennem öğretiyorlar…
Anneler, babalar isyan içinde… Anneler, babalar şaşkın…
Daha bir sistem yerleşmeden öteki sisteme geçiliyor… Milli Eğitimi deneme tahtasına, “Yap – boza” çevirdiler… Ne uygulama var, ne günlük yaşama uyarlama var ne de ön çalışma yapılıyor…
12 yılda tam beş bakan değişti… Bu bir rekor…
Her sistem değişmesinde, her bakan değişmesinde öğrenciler, veliler, öğretmenler sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Sisteme uyum problemleri yaşıyorlar…
AKP, bu güne değin tüm toplum düzeninde gerçekleştirdiği siyasal İslamcı değişikliklerin iki katını, üç katını Milli eğitimde gerçekleştirdi…
Laik eğitime, öğretime, bilime, milliyetçi düşüncelere, görüşlere savaş açtı. Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin kararlarına karşın din dersini mecburi kıldı ve anaokullarına değin indirdi.
Milli Eğitimin “Milli”sini sildi, yok etti…
Şimdi eğitim kurumlarını kız – erkek okulları diye ayrıştırarak, okullara haremlik, selamlık sistemini getirmeyi, karma eğitimi kaldırmayı düşünüyor.
Bu eğitim sisteminin Ortadaoğu’da yaratıcısı ve uygulayıcısı da IŞİD zaten…
Manavgat’ta toplanan 19. Milli Eğitim Şurasının ilham kaynağı ve kılavuzu IŞİD oldu.
Hâkim olduğu Irak ve Suriye kentlerinde IŞİD, kızların, erkeklerin birlikte okuduğu karma eğitime son vermiş, kadınların sokağa çıkmasını, pazara gitmesini bile yasaklamıştı.
Eğitim Bir-Sen adlı yandaş sendikanın genel başkan vekili Ahmet Özer, 29.11.2014 tarihinde, “Karma eğitim dayatmasını asla demokratik anlayışa uygun bulmuyoruz. Velilere seçme hakkı tanınmalıdır. 2-6 Aralık 2014 tarihlerinde yapılacak Milli Eğitim Şûrası’nda sendika olarak karma eğitim uygulamasının kaldırılması ve din eğitiminin okul öncesinden verilmesi gibi birçok önerimiz olacak. Karma eğitim dayatmasının kaldırılmasını istiyoruz. Biz bunu asla demokrat anlayışa uygun bulmuyoruz…” diyerek bu Ortaçağ uygulamasına yeşil ışık yakmıştı…
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı da bu öneriye balıklama atlayarak, “Kız ve erkek okulu açmaya engel yok” diye hemen fetvasını vermişti…
Milli Eğitimin yasalarını, yönetmeliklerini değiştirdiler. Okullarda mescit uygulamasının önünü açtılar. Liseli öğrencilerin evlenmesine yeşil ışık yaktılar.
Hepsinden önemlisi tüm okulları imam hatiplere dönüştürdüler. Önümüzdeki yıl öğrenciler, ya sınavları kazanıp Anadolu liselerine gidecekler ya da imam hatiplerin yolunu tutacaklar…
AKP, yattı kalktı, sınav sistemini değiştirdi. Tarihte en çok sınav sistemini değiştiren iktidar unvanını aldı. Onun döneminde bol bol soru çalındı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip bile “soruların çalındığını, bu sayede Fethullah takımının önemli yerlere adamlarını getirdiğini…” itiraf etti.
Çocuklarımız, AKP’nin bu uygulamaları ile “SINAV, SORU MANYAĞI” oldular. Yarış atına döndüler…
Milli Eğitim Bakanlığı, “Ücretsiz ders kitapları dağıtımı”nın arkasına sığınarak, her yıl bu piyasadan 300 – 400 milyon liralık kitap aldı ve en büyük müşteri durumuna geçti.Yandaşlarını zengin etti...
Bir taraftan ücretsiz ders kitapları dağıtırken, bir taraftan da "İlköğretim, devlet okullarında parasızdır" ifadesini yasadan çıkararak, gerçek niyetini ortaya koydu…
Milli Eğitim perişan bir durumda… Milli Eğitim içler acısı…
Milli Eğitim bütünüyle şeriatçı militanlar yetiştirmeyi planlıyor şimdi… Elimizi çabuk tutalım, Ortaçağ düzenine karşı çıkalım… Yoksaa…
Bir zaman gelecek yargıçlarımız, savcılarımız, öğretmenlerimiz, valilerimiz, kaymakamlarımız imam olacak…
Bir sabah kalkacağız, 5 yaşındaki çocuklarımızı çarşaflara sarmak için, çarşafçı dükkânlarına koşacağız… İranlı bayanın dediği gibi “İslam devriminden bir gün sonra, hepimiz, kendimizi çarşafçı dükkânlarında bulduk…” Aslında siyasal İslamcı hareket o kadar çabuk ilerliyor ki, bir zaman gelecek, şeriatçıların devrim yapmasına da gerek kalmadan, karanlığın içine gömüleceğiz…
Hani demişti ya Cumhurbaşkanı “İsteseniz de istemeseniz de Osmanlıcayı öğreneceksiniz…”
Elinizi çabuk tutmazsanız, bu Ortaçağ yolculuğuna karşı koymazsanız “İsteseniz de istemeseniz de çarşafları hem kendiniz giyeceksiniz, hem de bebelerinize giydireceksiniz…”

 Ali Eralp

Üç buçuk peşmerge, üç buçuk şeriatçı, üç buçuk PKK’lı…
ABD ile birlik olmuş…
Bizden vatanımızı istiyorlar. Yurdumuzu istiyorlar.
Toplantılar yapıyorlar, mitingler düzenliyorlar.
“Diyarbakır’ı bir yıldız yapmak, bir merkez yapmak için” uğraşıyorlar.
Türkiye Cumhuriyetine “H’astir” çekenlerle kucaklaşıyorlar…
Peki, bu mücadelenin kahramanları kimler?
Bebek katili APO, aşiret reisi Barzani ve bir imam…
Bir Kürdistan kurabilmek için, PKK teröristlerine yıllardan bu yana yardım ve yataklık yapan, binlerce insanımızın ölümüne neden olan bir peşmerge…
Devlet başkanı gibi törenlerle karşılanıyor… Türk topraklarında…
Bir de Türk ve Türklük düşmanı bir bölücü türkücü var aralarında. Özgürlük türküleri söyleyecekmiş!…
Peki, kim bu türkücü? Kim bu adam?
Bu adam, yıllar önce, 1999 yılında, bir konserde “Bay Abdullah Öcalan barış ve özgürlük savaşçısıdır. Terörist değildir. Terörist olan Türkiye devletidir. İnanın bana…” diyen Şivan Perver’dir.
Bir başka şiirinde de şunları söylüyor Türk halkı için:
“Ya babam, acaba ne yapalım? / İnsanlık istemiyorlar / saldırın ve tutun /kemiklerini kırın / o pislik iğrençleri / içimizden çıkartın”
RTE, Diyarbakır mitinginden önce yaptığı bir konuşmada bu adamı “Dost” olarak ilan etmekte ve “İbrahim Tatlıses’le bir düet yapma fırsatı bize verecekler…” demektedir.
Başbakan’ın övgüyle söz ettiği bu bölücü sanatçı, “Kendisini Barzani’nin Türkiye’ye davet ettiğini, Diyarbakır’a geliş amacının ise terörle müzakere sürecine destek vermek” olduğunu söylemekte; sözünü zindanda, dağlarda, sürgünde, parlamentoda bu davaya öncülük eden, destek veren, savaşan kişilere teşekkür ederek bitirmektedir.
40 bin kişinin canına kıyan, köyler basıp bebek kurşunlayan PKK canileri bu İkinci Habur rezaletinde, bir anda, “Sütten çıkmış ak kaşığa” döndüler. Barış ve özgürlük savaşçıları oldular… Şehitlerimiz ise terörist…
Şehitlerimiz unutuldu. Aşağılandı…
Zaten Başbakanımız da onlarla aynı düşüncede… Diyarbakır konuşmasında:
“Allah’a hamd olsun, bir yıldır askerimiz, polisimiz şehit olmuyor. Bir yıldır gençler bir hiç uğruna ölmüyor.”
Ona göre gençlerimiz bir yıldır artık, “Bir hiç uğruna ölmüyormuş…”
Demek ki, yıllardan bu yana, vatanını savunan, bu uğurda şehit olan, binlerce yavrumuz, binlerce insanımız “Bir hiç uğruna ölüyormuş… “
Demek ki doğuda, Türk vatandaşlarının yanında Kürt vatandaşlarına da eğitim götürmek için çırpınan; yokluklar, yoksulluklar, kötü koşullar içerisinde çalışan öğretmenler, hemşireler, doktorlar, polisler, askerler bugüne değin bir hiç uğruna ölüyormuş…
Demek ki analar yıllardan beri kınalı kuzularını bir hiç uğruna şehit vermişler ve hala da vermeye devam ediyorlar…
Dünyanın neresinde vardır böyle bir Başbakan? Teröristlere karşı vatanını korumak için canını dişine takıp savaşan, bu yolda canını veren kahramanları küçümseyen, yaptığı mücadeleyi “bir hiç gibi” gören bir başbakan, dünyanın neresinde vardır?
Kurtuluş Savaşında ve Cumhuriyet döneminde de Kürdistan’ı kurmak için, şeriatçılar ve Kürtçü çeteleri tam 17 kez isyan çıkarmışlardı.
Ama Türk milleti hepsinin hakkından gelmesini bilmişti…
AKP’nin de hakkından gelecektir.
AKP, hainlerle işbirliği yaparak kendi sonunu hazırlamaktadır.
Komutanları da teslim alınsa, ordusu da dağıtılsa bu millet, Kurtuluş Savaşında olduğu gibi şahlanmasını da çok iyi başarır… İstiklal Mahkemeleri kurmasını da…
Çünkü şimdiye dek ne Türk ulusu ne de Türkiye Cumhuriyeti böyle bir rezalet görmedi.
Böyle bir rezalet yaşamadı.
Kan, can düşmanlarını göklere çıkaran politikacılarla karşılaşmadı.
Kan, can düşmanlarını davullarla, zurnalarla karşılayan bakanlara, valilere, milletvekillerine rastlamadı…
Ey AKP’liler! Sizlere sesleniyoruz:
Yüzde 30 çoğunluğunuza dayanarak, “Ben yaptım oldu…”, “Ben ne yaparsam güzel yaparım…” diyemezsiniz. Çünkü bu vatan için, bu vatanın her karış toprağı için her aileden en az iki üç şehit vermiştir bu ulus…
VATAN SİZİN TEPE TEPE KULLANACAĞINIZ BABANIZIN ÇİFTLİĞİ DEĞİLDİR…
Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın:
Keser döner, sap döner, gün gelir, hesap döner…
Gün gelir hesabı sorulur, tüm ihanetlerin…
Bize inanmıyorsanız, bir de tarih babaya sorun isterseniz.
Bize inanmıyorsanız, bir de sizin gibi dünyaya direk kalacağını sanan Menderes’lere, Özal’lara, Çiller’lere, Evren’lere sorun isterseniz… Onlar da hainlik yarışında birbirini geçmek için çalışıyorlardı…
Ama onların suçu sizin kadar büyük de değildi üstelik…
Şehit kanları ile sulanmış bu topraklar sizi asla kabul etmez…
SİZİN TOPRAKTA YATACAK YERİNİZ BİLE YOK…

Kuşatıldık. Sarıldık.
Her türden İHANET USTASI sardı dört bir yanımızı: ABD, AB mandacıları, bölücüler, tarikatçılar, ordu düşmanları, yargı düşmanları, Cumhuriyet düşmanları… Vatansızlar sardı dört bir yanımızı…
VATANSIZLAAR…
İhanet çeteleri tarafından ateş çemberine alındık.
Ordu teslim alındı. Yargı siyasallaştırıldı. Yatak odalarımız arandı. Telefonlarımız dinlendi.
Ordumuz komutansız bırakıldı.
Ama PKK yöneticileri dışarıda. PKK’nın beyin takımı özgür.
PKK komutanları, ortaya çıktıkları tarihten bu yana zayiat vermediler zaten. Ölen ölüyor, kalan sağlarla yollarına devam ediyorlar. ABD, AKP ve AB’nin kanatları altında dilediklerini yapıyorlar. Demeçler veriyorlar. Tehditler savuruyorlar. Ülkemizi parçalamak için ne gerekiyorsa onu yapıyorlar.
Ama yine de el üstünde tutuluyorlar. Şan, şeref içerisinde yaşıyorlar. Günümüzün “Amerikan Muhipleri Cemiyet”i tarafından korunup, kollanıyorlar. Türk ordusunun komutanlarından bile itibarları yüksek.
Generaller, azılı katiller gibi boyunlarından tutulup hapishanelere atılırken, bölücü başı İmralı’dan avukatları aracılığı ile demeçler veriyor. Kapı arkalarında gizli görüşmeler, anlaşmalar yapıyor. Emirler yağdırıyor. Türk ulusuna meydan okuyor.
Hem kırk bin kişinin katili olacaksın, hem ülkeyi parçalamak için elinden geleni ardına koymayacaksın, hem de her hafta avukatlarınla görüşüp, terör örgütünü içeriden yöneteceksin, tüm Türkiye halkına, devletine gözdağı vereceksin ve yedi sekiz yıldızlı İmralı oteli sana dar gelecek, bu kez “villa hapsine” göz dikeceksin…
Dünyanın neresinde görülmüştür böyle bir terör örgütü elebabaşısı? Bir eli yağda bir eli balda… Yediği önünde yemediği arkasında… Nerede görülmüştür böyle bir politika?
Amerika, kendi ülkesinde izin verir mi böyle bir ihanete? Fransa, Almanya, İngiltere izin verir mi?
Ama konu PKK olunca akan sular duruyor. Ağzı olan konuşuyor. Sözcükler havada uçuşuyor. İnsan hakları, demokrasi, özgürlük laflarının bini beş para… Irak’ta, Afganistan’da, Yugoslavya’da çoluk çocuk demeden cinayet işleyen Amerika birden, insan hakları sevdalısı, Kürt sevdalısı kesiliyor…
Çünkü onların hedefinde şanlı 1923 devrimi vardır. Lozan vardır. Sevr yasalarını yeniden yürürlüğe sokup, Türkiye’yi parçalamak vardır. Mustafa Kemal Atatürk vardır.
Bu bir “öç alma harekâtıdır. Bu, hem emperyalizmin hem de onun değişmez, ezeli ortağı siyasal İslam’ın yıllardan beri gerçekleştirmek istediği, ama bir türlü gerçekleştiremediği bir hayaldir.
Uluslararası güç, Türkiye’yi de Irak, Yugoslavya, Afganistan, Libya, Suriye gibi bölme, parçalama planları yapmaktadır.
Türkiye’nin yönetimi uluslararası iradenin eline geçmiştir. Ulusal irade geçersiz kılınmıştır. Yurdumuzu artık BOP eşbaşkanları ile birlikte ABD emperyalizmi yönlendirmektedir.
Hedef tüm Ortadoğu’nun işgal edilmesidir. Onun önündeki en büyük engel ise yüce Türk ulusu ve Türk ordusudur. Bu iki engelin tez elden kaldırılması gerekmektedir. Orduya yapılan saldırıların temelinde işte bu gerçek yatmaktadır. Önce ordu parçalanacak, zayıf düşürülecek, sonra Türk ulusu teslim alınacaktır.
Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsuna çıktığı gün Türkiye’nin genel durumunu şu sözlerle tarihe not düşmüştü:
“1335 (1919) senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye: Osmanlı Devleti’nin dâhil bulunduğu grup, Harb-ı Umumi’de mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraiti (koşulları) ağır bir mütarekename imzalamış. Büyük Harbi’n uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Harb-ı Umumi’ye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten firar etmişler. Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi (soysuzlaşmış) şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği deni (alçakça) tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki (başkanlığındaki) kabine, aciz, haysiyetsiz, cebin (sessiz), yalnız padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek (koruyacak) herhangi bir vaziyete razı.”
Yirminci yüzyılın başında Türkiye’de genel durum buydu. Peki, yirmi birinci yüzyılın başında Türkiye’de genel durum nasıl? O günkü koşullardan daha mı farklı? Daha demokratik, daha uygar, daha mutlu, tam bağımsız bir ortamda mı yaşıyor insanlarımız?
Şu gerçeği artık açık açık belirtelim: Ülkemizin bugünkü genel görünümü, Mustafa Kemal‘in Samsun’a çıktığı günden daha kötüdür.
Bu ortamda ve koşullarda yapılacak tek şey, emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı Atatürk gibi yeni bir direniş başlatmak, yılmadan, gerilemeden, mücadeleyi sonuna değin sürdürmektir.
Temel hedef, birleşip, bütünleşerek, güç birliğine gitmek, Türkiye’yi içine düştüğü bu ateş çemberinden kurtarmak olmalıdır. Ama bu görevi aksatmadan yerine getirebilmek için, kişisel çıkarları, mevki ve koltuk sevdasını, “Az olsun, benim olsun” tutkusunu kaldırıp bir kenara atmak ve kenetlenmek gerekir.
Çünkü halkın, ulusun kurtuluşunda bencillik olmaz. Hainlerle uzlaşma olmaz. Laf ebeliği, gevezelik, idare-i maslahatçılık, yani işi oluruna bırakmak yoktur. Yılgınlık, teslimiyet, boyun eğme ise kesinlikle yoktur.
Ulusalcılar, güç birliği için vakit geçirmeden kolları hemen sıvamalıdırlar. Çünkü AKP, mahalli yönetimlerin teslim alınıp, meclisteki 4. bir güç ile ancak alaşağı edilip, yüce divana gönderilebilir.
ULUSALCI PARTİLER VAKİT GEÇİRMEDEN, HEMEN GÜÇBİRLİĞİNE GİTMELİDİRLER.
Türkiye’nin geleceği için “ihanet çeteleri” bitirilmelidir. Bitirilmek zorundadır. Çünkü onlar bitirilmezse Türkiye bitecektir. Başka çıkış yolu kalmamıştır.
Biz tüm yüreğimizle inanıyoruz ki, ulusumuz geçmişte olduğu gibi, bugün de bu ateş çemberinden direne direne çıkacaktır. Bu yürüyüşü durdurmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
Çünkü tüm yurtseverleri içine alacak bir Silivri henüz daha inşa edilmemiştir…
Devrimciler, demokratlar, ulusalcılar zindanlara da atılsalar, tek hücrelere de konsalar, zalimlerin zulmüne de uğrasalar, yine de Atatürk’ün izinden gidip haykıracaklardır:
“YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM…”

Gelen aşağılıyor, giden aşağılıyor…
Gelen vuruyor, giden vuruyor…
Şamar oğlanına döndük…
Iraklı Kürt Aşiret reislerinin bile diline düştük. Ahkâm kesiyorlar durmadan, fetvalar veriyorlar. Sınırlar çiziyorlar. Yasaklar koyuyorlar. Yedi bin yıllık Türk devletine yol, yordam öğretiyorlar.
PKK’lı yönetici kadroların Türkiye üzerindeki etkisini, baskısını, “Dediğim dedik, çaldığım düdük” havasını ise anlatmaya hiç gerek yok. Sokaktaki çocuklar biliyor…
Yani emir demiri kesiyor.
“Otur, otur, kalk kalk… Şu şöyle olsun, bu böyle olsun… Sakın dediklerimin dışına çıkma… Bak sonra karışmam haa, kafanı patlatırım, Türkiye’yi kan gölüne çeviririm…”
Omuzları kalabalık, Koca koca paşalar da bu tehditleri dinliyorlar, olup biteni sessiz ve çaresiz izliyorlar.
Tarih boyunca, Türkiye devleti hiç bu kadar aciz bir duruma düşmedi, düşürülmedi…
Çevremizde tek dost devlet kalmadı. Dost devlet kalmayınca ticari ilişkiler de kalmadı. Esnaf perişan, işadamları perişan… Alan yok, satan yok… Ticaret yok.
İki paralık İsrail bile Türkiye’ye kafa tutuyor, bizimle dalga geçiyor…
Başbakanın “Mısır’daki darbenin arkasında İsrail var, elimizde belgesi var,” sözlerine karşılık, uluslararası diplomaside asla bağışlanamayacak, alaycı bir dille “Bu, üzerine yorum yapaya değmeyecek o açıklamalardan biri” diye yanıt veriyor.
ABD ise esip yağıyor. Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, “Erdoğan’ın sözleri saldırgan, delilsiz ve yanlış” diye, çocuk azarlar gibi azarlıyor Başbakanı. RTE’de çıt yok…
Emperyalist devletlerin, aşiret ve tarikat reislerinin oyuncağı olduk.
Elbette, dış politika, ulusların karşılıklı çıkarları ve “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi temelinde yürütülmeyip; aşiret ilişkileri, mezhep ilişkileri, din tacirliği temelinde yürütülürse olacağı budur. Dış politikada merkezi devletler bırakılıp kabile reisleri ve katil çete başları ile anlaşma yoluna gidilirse olacağı budur.
“Bu Sünni, bu Alevi, bu Nakşibendi tarikatından…” anlayışı ile dış politika yönlendirilir mi?
Ondan sonra, emperyalizme karşı mazlum milletlere kılavuzluk yapmış, Türk Ulusunun dünyaya mal olmuş, 30 Ağustos Zafer Bayramını, “Mısırda din kardeşlerimiz öldürülüyor, ulusal yas ilan ediyoruz” bahanesine sığınarak yasaklamaya kalkıyorlar.
Kimin için?
Bir Amerikan vatandaşı, bir ABD işbirlikçisi, tarihin Ortaçağ karanlığından, yüzyılımıza kaçıp gelmiş, çağdışı bir şeriatçı lider için…
Kimin için?
Gelir gelmez kadınlar denize giremez diye yasa çıkaran, Kız çocuklarının 9 yaşında evlenmelerini yasallaştırmaya uğraşıp, gelen tepkiler üzerine 14’e yükselten, “Eşin ölürse daha 8 saat cinsel ilişkiye girebilirsin” gibi sapkınlık derecesine varan yasaları anayasaya eklemeye çalışan birisi için…
ÖNCE ŞUNU BELİRLEYELİM: DEVLETLERARASI İLİŞKİLER DİN, DİL, IRK, ETNİK KÖKEN TEMELİNDE ŞEKİLLENDİRİLMEZ, YÖNLENDİRİLMEZ.
Hele hele, sokak kabadayısı tavırları ve davranışları ile hiç belirlenemez.
Çünkü dış dünyayla ilişkiler, bir ülkenin iç siyasetine, ekonomisine, sosyal yaşantısına da yön verir.
Mustafa Kemal Atatürk, sömürgecilere karşı hep mazlum milletlerin yanında yer aldı. Asla emperyalizmle uzlaşma içerisine girmedi ve asla “tam bağımsızlık” çizgisinden ödün vermedi. Kimsenin iç işlerine karışmadı, kimseyi de iç işlerine karıştırmadı.
Özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra, “Yurtta barış dünyada barış” görüşünü temel alarak savaş karşıtı bir politika izledi. Devletlerle “eşitlik, karşılıklı saygı” temelinde ilişkiler geliştirdi.
Uluslararası politikayı, ülke çıkarlarına, zamanın koşullarına, aklın, bilimin yol göstericiliğine göre belirledi.
Atatürk, “bölge merkezli” bir dış politikanın yanında oldu her zaman.
Daha o yıllarda Ortadoğu ve Asya ülkeleri ile dostluk bağlarını güçlendirerek, Avrasya ittifakının temellerini atmış ve antiemperyalist bir dış politikanın nitelikleri konusunda ezilen uluslara ışık tutmuştu. Yönünü Doğu’ya, Avrasya’ya çevirmişti.
Asla çığırtkan, abartılı bir ulusalcılığa sapmadan, gerçek ulusalcı bir çizgiyi hem yurt dışında hem de yurt içinde uyguladı. Mustafa Kemal, bu görüşünü şu sözlerle belirledi:
“Bizim aydın ve uygulanır gördüğümüz siyasal meslek ulusal politikadır. Ulusal politika dediğim zaman:
a) ulusal sınırlarımız içinde,
b) her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak,
c) ulus ve ülkenin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak,
d) gelişigüzel büyük emeller peşinde ulusu oyalamamak ve zarar vermemek,
e) uygarlık dünyasından uygarlıklı ve insanca muamele, karşılıklı dostluk beklemek…”
ŞİMDİ SORALIM:
AKP Hükümeti, 2002’den bu yana bu ilkelerden hangisini iç ya da dış politikada uyguladı? Hangisini yaşama geçirdi?
“Uygarlık dünyasından uygarlıklı ve insanca muamele görebiliyor muyuz, ülkelerle dostluklarımız karşılıklı mı olmaktadır?”
Ne yazık ki bu soruların hiçbirine olumlu yanıt veremeyeceğiz. Bu konuda söyleyeceğimiz bir tek gerçek vardır:
Türkiye, şeriatçı bir yönetimin elinde, Atatürk’ün dış politikasından uzaklaştıkça, her gün biraz daha Ortadoğu’nun, Ortaçağ kalıntısı şeriatçı devletlerine yaklaşıyor…

Araplaşıyor…

Seçim hilelerini, seçim oyunlarını anlatarak başlayalım yazıya…
Türkiye’de SEÇSİS denilen bir seçim sistemi uygulanmaktadır bugün. Bu sistem, Amerikan yapımı bir bilgisayar teknolojisidir. Bu teknoloji, 2004 yılında ABD seçimlerinde kullanılmış ve çok büyük hileler yapılmıştı. Seçimin arkasından günlerce şaibeli sonuçlar tartışılmıştı.
Her türlü dış müdahaleye açık olan bu sistem yeryüzünde artık kullanılmamaktadır. Yunanistan’da ise muhalefetin itirazı üzerine kaldırılmıştır…
22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP, SEÇSİS yöntemi ile yüzde 47; 12 Haziran 2011 seçimlerinde ise yüzde 49,8 oy aldı. Yani bu sonuca göre her iki vatandaştan biri AKP’ye oy vermişti. Oysa sokaktaki vatandaşa soruyorduk, üç kişiden ikisi “vermedik” diyordu. Halkın nabzını tutan başka gazeteciler de aynı sonuca varmıştı.
O yıllarda uzmanlar SEÇSİS’de “Oy kaydırılması” olduğunu saptadılar. Öteki partilerden AKP’ye oy yüklenmişti. Sorun YSK’ya taşındı, ama sonuç alınamadı. Çünkü YSK kararlarına kişiler ve kurumlar itiraz edemezlerdi. Konu örtbas edildi.
Yine, Time Dergisi yazarı Edwards Hammington’a göre 3. Dünya ülkelerinde yapılan seçimlerde ve referandumlarda bu sistem ile önceden bilgisayarlara yüzde 10’luk “hayali oylar” yüklenerek oylarla oynanmakta, seçim sonuçları manipüle edilmektedir. Yani halk iradesinin dışında seçimlere yön verilmekte, yeniden düzenlenmektedir.
Nitekim ona göre, Türkiye’de son yapılan referandumda, yüzde 48 olan “EVET” oyları, bu yöntemle yüzde 58’e çıkarılmıştı.
Yani bilgisayarlara dış müdahale olmasaydı, “HAYIR”lar yüzde 52, “EVET”ler yüzde 48’de kalacaktı.
Bilgisayarlara yüzde 10 yükleme oyunu ise ölüler vasıtasıyla gerçekleştiriliyor… Hani Fethullah Gülen referandum öncesi demişti ya, “Mezardakileri de kaldırın, oy kullansınlar…”
Mezardakileri de kaldırıp oy kullandırdılar…
Vefat edenlerin isimleri seçmen kütüklerinden silindiği için, sandık listelerinde görünmez. Time Dergisi yazarı Edwards Hammington’ın haberine göre Egemen güçler, bu adları bilgisayarlara yükleyerek, istedikleri gibi yönlendirirler. Bu oylar, son 10 yıl içinde ölenlerin hayali oylarıdır…
Ne var ki seçimlerde ölülerin oyu da yeterli gelmedi onlara. Bir de dirilerin oyları ve nüfus sayıları ile oynadılar.
1999 seçimlerinde seçmen sayısı 37 milyon 495 bin, 217 idi. Bu rakam, 2002 seçimlerinde 41 milyon 407 bin 027 oldu. Yani 3 milyon 911 bin 810 kişi arttı.
2007 seçimlerinde ise 42 milyon 799 bin 303’e çıktı. Yani 5 yıllık seçim dönemine rağmen artış sadece 1 milyon 392 bin 276 oldu. 2011 seçimlerinde ise 50 milyon 237 bin 343’e yükseldi. Burada seçmen sayısında birden bire olağanüstü bir artış görüldü; tam 7 milyon 448 bin 040 kişi.
Bir anda 7,5 milyonluk bir artış oldu… Şimdiye dek bu artışı hiçbir kurum, hiçbir şahıs açıklayamadı, kimse de açıklanması için sormadı, çaba göstermedi.
Ama burada, 2011 seçimleri ile parmaklara boya sürme işleminin kaldırıldığını söylemeden geçemeyeceğiz.
Hadi bütün bu seçim oyunlarını, seçim hilelerini bir yana bırakalım. Yok sayalım. Elektrik kesilmelerini, çöplerden toplanan oy pusulalarını, il ve ilçe başkanlarının sahte üye kaydetmelerini de görmezden gelelim…
Dünyada bir örneği daha bulunmayan şu yüzde 10’luk seçim barajı bile bu seçim sistemini garabet, çağdışı bir seçim sistemi yapmaya yeter de artar bile…
Ülkemizde uygulanan bu seçim sisteminin adına Barajlı D’HONDT SEÇİM SİSTEMİ denilmektedir. İşte AKP’nin tüm dayanağı, kurtarıcısı, iktidar aracı bu seçim sistemidir.
Bu ucube SEÇSİS sayesinde AKP iktidarı 2002’den bu yana iktidarı işgal etmekte, “Her iki kişiden biri bize oy verdi, halkımızın yarısı bizi destekliyor, istediğimizi yaparız…
İstersek asarız, istersek keseriz, istersek zindana atarız…”
diye hindiler gibi kabarmakta, dilediği gibi at koşturmaktadır. Başbakan ise Gezi direnişçileri karşısında “Yüzde 50’yi evinde zor tutuyoruz…” diye tehditler savurmaktadır.
Peki, gerçek böyle midir? Halkın yarısı seçimlerde AKP’yi mi desteklemiştir? AKP yüzde 50 oy mu almıştır?
Bu iddia, külliyen, bütünüyle yalandır. Gerçek dışıdır…
Şimdi bunun niçin bir aldatmaca, bir masal olduğunu anlatalım:
AKP, 2011 seçimlerinde, “geçerli oylar”ın yüzde 49,8’ini almıştı. Bu, onun tüm seçimlerde aldığı en yüksek rakamdır. Ki, bu rakamın da aslında 46.66 olduğu kanıtlanmıştır. Son seçimde tüm nüfusun yüzde 66’sı seçimlere katıldığına göre, AKP’nin aldığı gerçek oy oranı yüzde 30.75’dir. Yani bu sonuca göre sokaktaki 10 kişiden 5’i değil, sadece 3’ü AKP’ye oy vermiştir.
Hileli, çalıntı oyları da göz önüne alırsak, bu rakam daha da aşağılara düşecektir…
Ayrıca, D’HONDT SEÇİM SİSTEMİ’nde, yüzde 10 barajının altında kalan partiler milletvekili çıkaramazlar. Diyelim ki Ankara’da AKP yüzde 13 oy aldı, Liberal Parti ise yüzde 11. Liberal Parti’nin milletvekili çıkarabilmesi için tüm yurt yüzeyinde yüzde 10’luk seçim barajını da aşması gerekmektedir.
Aşamayınca, bu partinin Ankara’da aldığı yüzde 11’lik oy da AKP’ye gitmektedir.
2011 seçimlerinde AKP’nin yarısından fazla oy almasına rağmen CHP’nin çıkardığı milletvekili sayısı 135’tir. AKP, neredeyse bunun 2,5 katına yakın 326 milletvekili ile tek başına iktidar oldu. “Biz senin yarı oylarından fazla oy aldık, sen niçin bizim iki katımızdan fazla oy çıkarıyorsun?” diye soran bir CHP’li milletvekiline rastlamadık daha…
Bir de bunun yanında, seçime katılmayan 8 milyon, 891 bin, 374 vatandaşımız var. Baraja takılan ve geçersiz oyları da buna eklersek, karşımıza toplam 12 milyon seçmen çıkmaktadır. Yani çöpe atılan bu sayı CHP’nin 2011 seçimlerinde aldığı oydan fazladır. Bunu da seçim sonuçlarına katarsak, AKP’nin nasıl iktidar olduğunu ve “yüzde 50 oy alma masalı”nın nasıl bir beyin yıkama aracı olarak kullanıldığını en bilgisiz bir vatandaş bile anlayabilir.
İktidarı, medyası papağan gibi durmadan yüzde 50 rakamını tekrarlayarak, halkın bilinçaltına girip, onu bakarkör yapmaya, halkın kafasında AKP gücünün yer etmesine uğraşmaktadır.
Akademisyen, bilim adamları hatta muhalefet bile bu kampanyaya katılarak, durmadan, bu şeriatçı partiden “Yüzde 50 oy alan AKP” diye söz etmektedirler. Bu gerçekleri halkımıza anlatıp, bu sahte, düzmece anlayışı yıkalım, vatandaşlarımızı AKP’nin yarattığı masal dünyasından çıkarıp, gerçek dünyaya çekelim…
AKP aslında halkın yüzde 70’nin istemediği, benimsemediği bir partidir ve bu parti yüzde 30 bile olmayan çoğunluğuna dayanarak ülkede bir korku imparatorluğu kurma, bir dikta rejimi yaratma yoluna gitmiştir. Atatürk’e, Cumhuriyet rejimine ve orduya savaş açmıştır.
Boşuna çabadır bütün bunlar… AKP, boşuna çabalamaktadır. “Şeriat düzenini kurdum, kuracağım” diye kendini aldatıp, hayal dünyasında yaşamaktadır.
Halkın yüzde 70’i buna izin vermez. Vermeyecektir…
Çünkü artık gerçekler gün ışığına çıkmaya başlamıştır ve yüce Türk ulusu, giderek “İLERİ DEMOKRASİ”nin ne menem bir şey olduğunu anlamış, “ŞİMDİ YÜZDE 70’İ EVİNDE ZOR TUTMAKTADIR…”
Çok yakında, o yüce tarih mahkemesi, tarihin o şaşmaz anayasasını temel alarak, hükmünü verecek, kararını açıklayacaktır…

Bataklıkta bir adam.
Boğazına kadar çamura batmış…
Çırpınıyor.
Kurtulmaya çalışıyor.
Çabalıyor. Çabaladıkça daha çok pisliğin içine gömülüyor.
Kurtarıcısı yok. Daha doğrusu kurtarıcısı ABD de aynı bataklıkta… O da çırpınıyor…
Bataklıkta bir adam.
Yalnız, yapayalnız. Tüm dünya karşısında…
Yanında sadece bir iki “Kıl Adam”… “Kıldan Adam” var… Bir de aşiret reisi Barzani ile bebek katili APO… Bir de şeriatçı Arap şeyhleri…
Suçu, günahı o kadar çok ki… Saymakla bitmez…
Artık geriye dönüş yok onun için. “Durmak yok, yola devam…” yandaşlarıyla Beraber yürüyecek, beraber ıslanacak o yollarda… Yürüyecek… Yüce Divana varıncaya dek yürüyecek… “Dönülmez akşamların ufuklarında geziniyor o şimdi, vakit çok geç…”
ÖSO’lu, PKK’lı teröristler adam öldürüp, yol keserken, haraç toplarken, onları bırakıp, yasal direniş hakkını kullanan gencecik çocuklara saldırdı. Onları Gözünden etti. Anaların, babaların gözü gibi koruduğu yavrularını canından etti. Hapishanelere doldurdu. Meşe odunları ile dövdürdü.
Şimdi de komşuyu komşunun, arkadaşı arkadaşın üzerine sürmeye, aralarına nifak tohumları ekmeye çalışıyor… “Tencere, tava çalanları emniyete bildirin, mahkemelerde süründürün…” diyor.
Orduyu dağıttı. Yargıyı siyasallaştırdı. Cumhuriyete, Türk’e, Atatürk’e ve tüm komşularımıza savaş açtı. Yurtta savaş, dünyada savaş…
Ama terörist gruplara elini verdi kolunu kurtaramıyor şimdi…
Bir avuç bebek katili eşkıya, ordunun çekilmesinden de yararlanarak, yol kesiyor, kimlik denetimi yapıyor, vergi topluyor… Türk ordusunun karakollarına APO posterleri, paçavraları asıyor.
Sınırımız yolgeçen hanına döndü…
PKK’lı Kürt katiller omuzlarında silahları ile göstere göstere ortalıkta dolaşırken o, tencere tava çalanlarla uğraşıyor… Halkının üzerine gaz bombaları, tazyikli sularla birlikte eli palalı, eli sopalı adamlarını gönderiyor…
Üç adım ötemizde, sınırlarımızda bombalar, silahlar patlıyor… İnsanlarımız ölüyor. Polis katili PKK’lı cani, yurt dışından gelerek, emniyet güçlerinin gözü önünde terörist arkadaşının cenaze törenine katılıyor, tabutunu taşıyor…
Savcı görüyor bunu. Yargıç görüyor. Emniyet görüyor. Ordu görüyor. Hükümet görüyor…
Ama görmezlikten geliyor…
Ama Yüce Türk milleti de görüyor… Vakti saati geldiğinde hesap sormasını da çok iyi bilir o.
Ne demiş atalarımız? “Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner…”
Keser dönecektir.
Sap dönecektir.
Günü geldiğinde hesap da dönecektir.
Gelin bu şaşkın, biçare adamlara güvenerek, ham hayaller peşinde koşmayın, bu millet, size bu vatanı böldürmez.
Gelin bu Kürdistan sevdasından, rüyasından vaz geçin… Bin yıllık birlikteliği tehlikeye atmayın.
Onlar birer aciz kuldur şimdi… Ataları, dedeleri gibi elin emperyalistine teslim olmuş durumdadır…
Babalarınız gibi sizler de hüsranla karşılaşmayın… Gelin bu üç yüz yıllık Kürdistan rüyasından uyanın.
ABD kuklası, üç paralık bir aşiret reisi Barzani’nin kuyruğuna takılmayın. Şimdi o Suriye’nin, Irak’ın, Türkiye’nin sorunlarla boğuşmasını fırsat bilip, yüksek perdeden atıp tutuyor: “Hiçbir güç Kürtleri bastıramaz. Artık kimse Kürtleri silah zoruyla bastırmaya cesaret edemez. Bu gerçek bölge güçleri tarafından da anlaşılmıştır…” diyor.
Değil bunun gibi bir kabile başkanı, İngiltere’si, Fransa’sı, yedi düveli, daha önceleri de Türk topraklarında bir Ermenistan, Kürdistan devleti kurmaya çalıştılar da havalarını aldılar…
Bu millet bir şahlandı, bir ayağa kalktı ki, sel olup aktı, Tsunami olup patladı…
Hevesleri kursaklarında kaldı.
Gelin yol yakınken bu ham hayallerden vaz geçin, bu millet, size bu vatanı böldürmez, milyonlarca şehit kanı ile sulanmış bu vatanın bir karış toprağını bile size yedirmez…
Ağababanız ABD’ye, Ağabeyiniz RTE’ye de fazla güvenmeyin…
Onlar ayakta zor duruyor şimdi.
Sallanıyor.
Düştü düşecek…
Bir “Gezi Direnişi” bile onları sarsmaya yetti. Sizi de sarsmaya yetti. Bir ara toplantılarınızdan APO, PKK paçavralarını bile kaldırmaya başladınız. Sesiniz, soluğunuz kesildi…

Cani APO işte bunun için acele ediyor, Yüce Türk ulusunun gazabından korktuğu için acele ediyor… “Bir milli hükümet gelir de, beni toz eder, ne yaparım o zaman” diyor. Kandil’dekiler bu nedenle Türkiye Cumhuriyetine tehditler, şantajlar yağdırıyor…
Aceleniz var çünkü… “Fırsat bu fırsat” deyip, Yangından mal kaçırmak istiyorsunuz.
Ama yemezler.
Yedirmezler…
Avucunuzu yalarsınız…
Hevesiniz kursağınızda kalır…

Yandaş medya, şanlı “Taksim Gezi Parkı Direnişi”ni yozlaştırmak, etkisizleştirmek, hedefinden saptırmak için namus, hayâ, ar, utanma sınırlarını da aşan bir kampanya başlatmıştır.
“Camilerde grup seksi yapıyorlar” yalanı ile halkı kışkırtmak, direnişçilere karşı çıkmalarını sağlamak, mücadeleden soğutmak için elinden geleni ardına koymuyor.
Gençler, yaşlılar, kadınlar, kızlar biber gazı, gaz bombası, tazyikli su altında boğulurken, coplanırken, yerlerde sürüklenirken, demir çubuklarla kafaları kırılırken ortalarda görünmeyen; izdivaç, yarışma, eğlence programları, göbek havaları ile halkı uyutmaya, narkozlamaya çalışan Mütareke Basını birden bire, bir “Taksim Gezi Parkı aşkı” ile ayağa kalktı. Haberciliğini anımsadı…
Kameramanlarıyla, muhabirleri ile canlı yayın programları ile arzı endam etti. Ortaya çıktı.
Ama ABD, İsrail ajanlarının yönetiminde, gözetiminde…
PKK militanları ile kol kola… Kucak kucağa…
Onların yanında da gaz maskeli, karanlık yüzlü, sivil giyimli bir takım adamlar…
Televizyonlar, ellerinde bebek katilinin fotoğrafları ve Kürdistan paçavraları ile meydanda gezinen PKK’lı teröristlerin görüntülerini yayınlıyor. Sayıları 100 – 200’ü geçmeyen bu katiller sürüsünü büyük bir toplulukmuş gibi göstermeye çalışıyor. “Bakın, sizin desteklediğiniz Gezi Parkı Direnişi içerisinde kimler var, görün…” demeye getiriyor. Halk yığınlarının mücadele azmini kırmaya yönelik çalışmalar yapıyor.
PKK’lılar ise bu eylemleri ile Öcalan’ın “Meydanı ulusalcılara ve Ergenekonculara bırakmayın” talimatını yerine getiriyor.
Bocalayan, çaresizliğe düşen, korku seline kapılan egemen güçlerin, AKP’nin imdadına yine Bebek Katili APO yetişti…
Sözün özü, yandaş medya, yani günümüzün Mütareke Basını, AKP iktidarını ve RTE’yi içine düştüğü “Gayya Kuyusu”ndan çıkarmak için her çeşit yalan, riya, sahte haber, tertip yolunu denemekten sakınmıyor… Vatan hainliğine devam ediyor…
Ama İsrailli ajanların yönetiminde, Amerika’nın kılavuzluğunda…
Ama kılavuzu karga olanın burnunun pislikten çıkmadığını, çıkamayacağını bilmiyor…
Bir gün onun da sonunun geleceğini hiç düşünmüyor. Osmanlının Mütareke basının başına gelenlerin onun da başına geleceğine aklı yatmıyor. “Güç bende, arkamda Amerika ve iktidar, dilediğimi yaparım” diyor. Ve, vee…
Taksimde, Taksim direnişinde, milyonların içerisinden cımbızla çekip, sevişen, öpüşen gençlerin boy boy fotoğraflarını yayınlıyor.
Ellerinde bira şişeleri…
Öpüşen iki gencin tam sayfayı kaplayan fotoğraflarının üstünde de koca koca, renkli puntolarla yazılmış bir manşet: “ÖZGÜRLÜK OLMADAN, AŞK OLMAZ…”
Bir başka haberde de bir yatak fotoğrafı görüyoruz.
Yatakta iki genç…
Sözüm ona “Özgürlüğü” savunuyor. Önlerinde bir pankart… Pankartta bir yazı:
“KİMSENİN ASKERİ OLMAYACAĞIZ…”
Yalaka basın bununla kitleleri Atatürk’te birleştiren, tek hedefe yönelmelerini sağlayan “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz…” sloganını cephe almış, hedef tahtasına yatırmış… Gençlerin “Özgürlük” seçimini, özgürlük tutkusunu ve sevdasını kötüye kullanmaya, sömürmeye yönelik bir girişim…
Basın ve egemen çevreler ABD ile birlikte bir yandan bu çalışmaları yürütürken, bir yandan da Abdullah Gül, Fethullah Gülen, Bülent Arınç cenahını parlatmaya, “İyi polis, kötü polis oyunu ile” Türkiye’nin geleceğini onlara teslim etmeye hazırlanıyor.
Medya, hükümet ve yabancı ajanların dayanışması ile başlayan bu alt yapı çalışması bugün polislerin Taksim meydanına yığılması ve saldırısı ile sonuç verdi. Çağlayan’da avukatlar saldırıya uğradı, gözaltına alındı…
Bu saldırı haberini zaten çok önceden Recep Tayyip duyurmuştu: “Bu eylemlere devam ederseniz, anladığınız dilden yanıt veririz…”
Bir taraftan da katıldığı mitinglerde yandaş medyayı kaynak göstererek, halkın din, namus duygularını ayağa kaldırmak üzere “Dolmabahçe camiine maalesef bira şişeleri ile girmek suretiyle, ayakkabıyla onu da yaptılar…” diyor.
Oysa konuya açıklık getiren Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii müezzini Fuat Yıldırım, “Burada içki içilmedi. Eylemciler buraya sığındıktan sonra içki içeni görselerdi zaten kendileri dışarı atardı, bu iki günlük süre içinde yaralılar tedavi edildi.” demişti.
Bütün bu girişimler Taksim’i kararlı direnişçilerin elinden almaya yönelik girişimlerdir.
Büyük ve şanlı “Gezi Parkı Direnişi” hem ABD’yi, hem AB’yi, hem AKP’yi hem de PKK’yı büyük bir korkuya ve telaşa sevk etmiştir. ABD Taksim başkaldırısını “BAHAR HAREKÂTI”NA dönüştürmeye ve yıpranan AKP iktidarının yerine Abdullah Gül, Fethullah Gülen, PKK ve Soros liberallerinden oluşan bir iktidar oluşturmaya çalışmaktadır. AKP ise iktidarını kurtarma, kitleleri hâkimiyeti altına alıp, eskiden olduğu gibi halkı “KOYUN SÜRÜSÜ” gibi gütme rüyası ve hayalleri ile tüm yurt yüzeyinde saldırılarını artırmıştır…
Ve iktidar, halkın gücünden korktuğu için bugün meydanlarda “İyi eylemci, kötü eylemci” ayrımını kullanarak, onları parçalamak için; valileri, emniyet müdürlerini nazik ve centilmence konuşturup, direnen halkı pasifize etme, etkisini ve gücünü kırma yolunu denemektedir…
Halk arasında bir deyiş vardır:
“GEÇTİ BOR’UN PAZARI, SÜR EŞEĞİNİ NİĞDE’YE…”
Biz de böyle söylüyoruz şimdi onlara “Sür eşeğini Niğde’ye…”
Siz şimdi “İFLASLARI” oynuyorsunuz, halk yükselişi…
Halk bu oyunlara gelmeyecektir. Boşuna çabadır bunlar… Dev uyanmıştır… “Halk toprağın kenarına, nasırlı ellerini koyarak dizlerinin üstünde doğrulmaya başlamıştır…”
Ama bu yazıyı bitirirken son söz olarak da direnen özgürlük tutkunu halkımıza bir uyarım olacak:
Egemen güçlerin pislik kokan bu oyunlarını önemsemeden, Ulusal iktidar yürüyüşümüzü sürdürelim…
Ama hepsinden önemlisi, örgütsüz, yöneticisiz, başıboş, keyfi hareketlerden kaçınalım. Özellikle polis tertiplerine, provokatör oyunlarına, kışkırtmalara gelmeyelim, kimsenin malına zarar vermeyelim…
YOLUMUZ AÇIK OLSUN…
ZAFERE KADAR DİRENİŞ…

Etki, tepkiyi doğurur.
Baskı ve şiddet, direnmeyi…
Zulüm, isyanı doğurur…
İstanbul Hükümetine ve İngiliz emperyalizmine isyan bayrağını açıp Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, işte bu nedenle “Asi olduk” demişti.
Geçmişte olduğu gibi bugün de egemen güçler, teslim aldıkları kurumlara ve arkalarındaki emperyalist güçlere güvenerek ülkenin kendilerinden sorulduğunu, her şeyi yapabilecek güç ve kudrette olduklarını sandılar. Halkın okullarına karıştılar. Ailelerin çoluk çocuk yapmasına karıştılar. Ormanlarını, derelerini madencilere, HES’lere teslim ettiler.
Saraylar, köprüler için ağaçlara kıydılar…
Kendilerini Türkiye’nin tek hâkimi, tek karar makamı, alt edilemez tek gücü gibi gördüler…
Hitler de öyle sanmıştı bir zamanlar. Mussolini de…
Ama savaş sonucunda yenilgisini gören Adolf Hitler, 30 Nisan 1945’te, Berlin’de eşi Eva Braun’la siyanür hapı içerek intihar etmişti.
Mussolini ise metresi ile birlikte kurşunlanarak, baş aşağı ayaklarından asılmış, günlerce teşhir edilmişti.
Zalimlerin unuttuğu bir şey var: Her şey karşıtı ile birlikte var olur. Her şey karşıtını içinde taşır.
Tarih böyle yazar. Bunun adına diyalektik denilir.
Patronun olduğu yerde işçi, haksızın olduğu yerde haklı, zalimin olduğu yerde mazlum, zenginin olduğu yerde yoksul, sömürenin olduğu yerde sömürülen, karanlığın olduğu yerde aydınlık vardır.
Sonsuza dek, “Hep bana, Rab bana” diyerek, halkın büyük bir kesimini açlık sınırının altında yaşatamazsın…
Sonsuza dek, esir aldığın yurtseverleri düzmece kanıtlarla, 25 kuruşluk CD’lerle Silivri’de, Hasdal zindanlarında tutamazsın…
Gün gelir, 200 binler 400 bin; 400 binler 4 milyon; 4 milyonlar 18 milyon olur ve senden hesap sorar…
Ülkemizde bu hesap sorma girişimi, ulusal bayramların yasaklanması ile başladı. İslamcı iktidarın ulusal günleri, Atatürk’ü, Cumhuriyeti tarihten silme çabası toplumsal öfkeye yol açtı ve direnişin başlangıcı oldu. 19 Mayıs’ta gençler Samsun’a çıktı. Ardından gelen 29 Ekim’ler, 10 Kasım’lar, Silivri kuşatmaları Taksim Gezi Parkı direnişinin
İlk Kurşun’u, ilk adımıydı.
Günümüzde emperyalizm ve ortakları bir yandan Cumhuriyet, Kemalizm yıkıcılığı yaparken, bir yandan da devrimin ve devrimcilerin oluşumuna neden olmaktadır… Onun koruyucularını, savaşçılarını, yaratmakta, Tüm halkı “Atatürk’ün askerleriyiz”, “Hükümet istifa”, “Tayyip istifa” sloganında birleştirmektedir.
Taksim’de halkın isteği ve iradesi dışında kurulmak istenen AVM, Topçu Kışlası ve bunun için ağaçların kesilmeye başlanması bardağı taşıran son damla oldu.
Günümüze gelinceye dek kırk parçaya bölünen, yaptığımız tüm çağrılara rağmen birleşmeyen, birleşemeyen devrimci ve demokrat gruplar, RTE’nin bu haksız, hukuksuz uygulaması karşısında bir bayrak altında toplandı. Bütünleşti.
Bu oluşum karşısında AKP iktidarı da kendilerine isyan edecek, saltanat arabasının tekerine taş koyacak ne varsa, kim varsa, hemen onu yok etmek, etkisizleştirmek için kolları sıvadı.
Halkın üzerine sağanak gibi, tonlarca biber gazı, basınçlı su, kapsüllü bomba yağdırdı.
Haksızlığa, hukuksuzluğa, baskıya, şiddete yani kısaca siyasal İslam faşizmine direnen halka, RTE “Bir avuç çapulcu”, “Ayyaş”, “Alkolik” sözleri ile saldırdı. Ağzına geleni söyledi. Korkuyordu çünkü…
Korku yer değiştirmişti. Korkma sırası ona gelmişti.
İktidarda kalabilmek, muhaliflerini susturabilmek için kurduğu “Korku İmparatorluğu”nun temelleri sallanıyordu. 7-8 şiddetindeki deprem korku imparatorluğunu yerle bir etmişti.
Daha önce dinlenmek, izlenmek kuşkusuyla fısıltıyla konuşan halk artık “Atatürk’ün askerleriyiz”, “Hükümet istifa”, “Tayyip istifa” diye haykırıyordu.
Çekindiği adamın arkasından tencere tava çalıyordu.
En önde gençler vardı. Kadınlar vardı.
Dillerinde şarkılar, türküler, marşlar… Ellerinde kalem… İleride yazılacak, söylenecek, anlatılacak olan Taksim Gezi Parkının edebiyatını, şiirini, müziğini, karikatürünü, “Duvar yazıları”nı oluşturuyorlardı.
Karşılarında yeni işe alınan Fethullah’ın genç polisleri… Efendilerine ve aldıkları dolgun maaşa layık olabilmek için gözüne gözüne sıkıyorlardı kadınların, kızların, gençlerin, yaşlıların… Sivil giyimlileri ortalarına alıp demir çubuklarla öldüresiye dövüyorlardı…
Gezi Parkı’nın kuşları, böcekleri, kedileri, köpekleri, dalları, yaprakları da gaz bombardımanı altındaydı. Hastalanan kedilerin, köpeklerin tedavisine koşan yine direnişçi insan dostları oldu.
Olaylara sadece imamın penceresinden bakıp, olayları sadece sandık demokrasisinden gören, yorumlayan Recep Tayyip, tüm Türkiye’nin ayağa kalkmasını anlayamıyordu. “Madem olay Gezi Parkı’dır, bununla ilgili olmayan iller neden dâhil oldu?” diye soruyordu.
Gençlerin tüm Türkiye’nin “özgürleşmesi” yolunda canlarını ortaya koyduklarını, tüm etnik grupların ve dinlerin, mezheplerin birliğinden yana olduklarını anlayamıyordu.
Sağcı – solcu, Alevi – Sünni, Kürt – Türk onların umurunda değildi. Onlar alanda namaz kılan direnişçilere zarar gelmesin diye çevrelerinde koruma çemberi oluşturmuştu. Galatasaraylılar Fenerbahçe bayrağını, Fenerbahçeliler Galatasaray bayrağını taşıyordu.
Sevgi, dayanışma, kardeşlik, dostluk çemberiydi bu.
Onlar buralara 27 Mayıs’lardan, 12 Mart’lardan, 12 Eylül’lerden geçerek gelmişlerdi.
Onlar Atatürk Gençliği idi. Onlar Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe”sinde kendilerine verilen görevleri yerine getirmek üzere ayaklandılar ve kendilerine güvenmekte bir kez daha Ata’larını haklı çıkardılar…
Korku bitti artık. Korku yerini cesarete bıraktı.
Korku imparatorluğu çöktü. Direniş başladı. Birleşme, bütünleşme karşısında “Kürt açılımı”, “Barış süreci” konuşulmaz oldu. Şimdi PKK’lı teröristler, iktidarın yedek silahlı gücü gibi hareket ederek, alanlara inmeye çalışıyorlar. Verilen emir üzerine APO posterlerini açıyorlar…
Halkın direnişini kırmak için…
Ama avuçlarını yalarlar…

Yanlış yoldasın Hacı.
Yanlış yoldasın Usta.
Çırak oldun, kalfa oldun, usta oldun, ama devlet yönetmeyi, millet yönetmeyi öğrenemedin. Devlet adamı olmayı öğrenemedin. Olaylara hep “imamlık” penceresinden baktın.
Yüzde 50 çoğunluğunla, sana biat eden yandaşlarınla, yöneticilerinle, her dediğini onaylayan kul – köle milletvekillerinle her şeyi yapacağını sandın.
Kitleleri etkileyebilmek için zaman oldu “One Minute, one minute” haykırışları ile kabadayılık yaptın, ama üç gün sonra bağırdığın, çağırdığın adamın önünde diz çökerek, yelkenleri suya indirdin.
En çok da halkı azarladın. En çok da sesini ona yükselttin. Türkiye’yi kana bulayan PKK’lı teröristler ve AB, NATO, ABD işgalleri, CONİ’lerin tecavüzleri karşısında süt dökmüş kediye döndün, onların ülkelerine “sağ salim dönmeleri için” dualar ettin, ama halkına aslan kesildin. Kükredin…
Sana derdini, sıkıntısını anlatmaya çalışan, sorununa çözüm isteyen vatandaşına “Ananını da al git…” dedin. Hakkını arayan, hukuk mücadelesi yapan tekel işçilerini kışın soğuğunda, ayazında havuzlara attın, üzerlerine basınçlı sular, gözlerine, yüzlerine biber gazları sıktın. Copladın.
Parasız eğitim isteyen gençleri hapishanelere doldurdun.
Şehitlere “Kelle” dedin, onları şehit eden, köyleri yakıp yıkan, oluk oluk kan akıtan bebek katiline “Sayın” dedin. Onu en muteber insan yapıp, başkanlık koltuğuna oturtun. Kapalı kapılar arkasında ve daha sonra açıktan onunla vatanı bölme müzakereleri yaptın…
Ona verdiğin değeri bu ülkeye ömrünü vermiş Genelkurmay başkanına ve ordu komutanlarına vermedin. Bebek katili APO’yu sevdiğin kadar Mehmetçiği sevmedin…
“Kürt Açılımı”, “Barış, kardeşlik süreci”, “Analar ağlamasın”
masalları ile halkı uyutmaya kalktın. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı koltuğunda otururken Amerika’nın hizmetine girdiğini, ona bağlılığını, ABD’nin BOP Eş Başkanı olduğunu tam 34 yerde açıkladın.
Kasımpaşalı yürüyüşü ve ağzı ile yığınları etkilemeyi, yönlendirmeyi devlet adamlığı sandın.
Korku imparatorluğu kurdun. Yargıyı, medyayı kendine bağladın. Halkı koyun sürüsü gibi gördün, sürüden ayrılıp sana karşı gelenleri ise sopa ile uysallaştırmaya çalıştın.
Hepsinden daha önemlisi Cumhuriyeti, Atatürk’ü, devrimleri, Ulusal Kurtuluş Savaşını ve Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanlarını, 7 bin yıllık Türklüğü, Türk adını 10 yılda tarihten sileceğini, Atatürk sevgisini yüreklerden söküp atacağını sandın. Velilerin, öğrencilerin tüm isyanına, protestosuna rağmen okulları imam hatiplere dönüştürdün.
Ulusal bayramları kaldırdın, kutlamak isteyenleri ise gaz bombaları, basınçlı sularla, tankerlerle, TOMA’larla engellemeye, önlemeye çalıştın.
Bütün bu düzen değişikliğine, tek adamlığa o denli çok inandın, kendini ve çevreni o denli çok inandırdın ki sultanlık rüyaları görmeye başladın.
Gözünü taa 2023’lere diktin, 2071’lerden söz ettin.
“Ben istersem, ben karar verirsem, kimse beni engelleyemez, dilediğimi yaparım” anlayışı ile ve son icraat olarak da güzelim “Gezi Parkı”nda AVM için ağaçları kestirmeye başladın. Bu yıkımı, bu kıyımı durdurmak isteyenleri de “Üç beş eylemci, Taksim’e AVM yapmamızı engelleyemeyecek” sözü ile küçümseyerek, üzerlerine polislerini saldın…
İşte hayatının en büyük yanlışlığını burada yaptın Hacı. İşte burada yanıldın… Yıllardan bu yana birleşmeyen, birleşemeyen halkı birleştirdin.
Senin İstanbul Belediye Başkanının anladığı gerçeği sen anlayamadın. Yani onun deyişi ile “Halka rağmen bir şey yapılamayacağını” hesaplayamadın ve halkın ayağa kalkması, kuzuların sessizliğini bozması karşısında korktun.
Hem de çok korktun. Kendine ve yandaşlarına cesaret vermek için yüksek perdeden bağırmaya, çağırmaya, tehditler savurmaya başladın.
Türküler, şarkılar, halay eşliğinde protestolarını sürdüren, çevreye ve topluma hiçbir zarar vermeyen masum direnişçileri “Bir avuç çapulcu”, “Ayyaş”, “Alkolik” olarak nitelendirdin. “Bir avuç çapulcuya pabuç bırakmayacağını” söyledin. Sonra da bu 300-500 kişilik gruba TOMA’larla, panzerlerle, gaz bombaları ile saldırdın.
ORTALIK SAVAŞ MEYDANINA DÖNDÜ. KIVILCIMI SEN KENDİ ELLERİNLE ATEŞLEDİN HACI. BİR KIVILCIM BİR BOZKIRI TUTUŞTURMAYA YETTİ.
Şimdi de çıkmış, “Partime oy veren yüzde 50’yi evlerinde zorla tutuyorum” diyorsun, vatandaşlar arasında savaş kışkırtıcılığı yapıyorsun. Aldığın oy oranı ile her şeyi yapacağını sanıyorsun, tehditler savuruyorsun. Sandığı tek demokrasi aracı olarak görüyorsun.
Şunu öncelikle belirleyelim. Ülkelerin geleceğine yön veren siyasi partilerin aldıkları oy sayısı değildir. Bir zamanlar Hitler de Mussolini de yüksek oy oranına ulaşmıştı ama birisi ayağından asılarak can verdi ötekisi intihar etti…
Ülkemizde Menderes’ler, Özal’lar, Evren’ler de en yüksek oy sayısına ulaştılar ama sonlarını hep beraber gördük.
Bir zamanlar Kurtuluş Savaşını başlatan Mustafa Kemal’e bugün olduğu gibi emperyalizmin yerli uşakları, “Çapulcu, eşkıya, zalim, Kuvayi Milliye maskarası” ve daha buna benzer birçok aşağılayıcı sözlerle karşı çıkmışlardı.
Canını ortaya koyarak Yedi Düvelle savaşan Atatürk’e emperyalizmin adamı İskilipli Atıf Hoca, “Kuvayi Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden kaçıyor. Bu eşkıyaları ve asileri en kısa zamanda bertaraf etmek hepimize farzdır. Siz bu zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız?” diye bugün sizin yaptığınız gibi halkı kışkırtıyordu.
Ama halk, milletine karşı İngiliz, Fransız emperyalistleri ile işbirliği yapan, ihanet bataklığında kulaç atan Seyit Rıza’ların, Sait Nursi’lerin, İskilipli Atıf Hoca’ların yanında değil, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında saf tuttu ve zaferden sonra hainler kaçacak delik aradılar.
Sizler de bizi istediğiniz kadar “Çapulculukla”, “Ayyaşlıkla” suçlayın, halk gideceği yeri seçmiştir. Biz, “Çapulcu” olmaktan büyük gurur ve onur duyuyoruz ve diyoruz ki: “Evet biz çapulcuyuz ve AKP’li Vahdettin’leri yurdumuzdan kovuncaya dek “Çapulculuğa” devam edeceğiz.
Yazımı bitirirken, bu arada bir noktaya da değinmeden geçemeyeceğim.
Her zaman olduğu gibi, Tayyip’e esip yağarak yandaşlarının gazını alan, ama iş eyleme gelince, harekete katılmak isteyen milletvekillerini partiden atmakla tehdit eden Devlet Bahçeli’ye de bir çift sözümüz var:
“Gel bu meşruluğunu yitirmiş AKP’ye koltuk değnekliği sevdasından vazgeç. Bir kez olsun yedek lastik olmayı bırak, halkının haklı direnişinin yanında yer al. Vakit erkenken… Bir kez olsun halkınla birlikte muhalefet yap.
SEN VE SOROS LİBERALLERİ ADAM GİBİ MUHALEFET YAPMADIĞINIZ İÇİN BUGÜN HALKIMIZ MEYDANLARDA…
SEN VE SOROS LİBERALLERİ ADAM GİBİ MUHALEFET YAPMADIĞINIZ İÇİN BUGÜN ABDULLAH CÖMERT’LER CAN VERMEKTE…
Söylemedi deme. Adam gibi görevini yap. Sonra sen de AKP gibi süpürülmekten kurtulamazsın…

Dört Yanımız Puşt Zulası - Ali Eralp
Hainlik meslek oldu.
İhanet, geçim kaynağı…
Yerden biter gibi çoğalıyor namussuz hain sürüleri…
Ayrık otu gibi…
Hain, hainlik üreten toplumların başında geliyoruz.
Işıklar içinde yatsın, Ahmet Arif’in deyişi ile “Dört yanımız puşt zulası…”
Dört yanımız vatansız, bayraksız, milliyetsiz, cibilliyetsiz yaratıklarla kuşatılmış durumda…
Çembere alınmışız… Ateş altındayız…

Şu sıralar Cumhuriyet, Atatürk, ordu düşmanlığı en geçerli meslek… Moda…
Atasını, ceddini, soyunu sopunu, kahramanlarını, tarihini inkâr etmek açılım, barış sürecine katkı sağlıyormuş…
Kurum tabelalarından T.C. kısaltmasını silmek; yükselme, makam sahibi olma uğraşında ve iktidar uşaklığında en etkili, en kestirme yalakalık yolu…
Türk bayrağı taşıyanlara, “Gençliğe Hitabe”yi okuyanlara, İstiklal Marşı söyleyenlere engel olmak, biber gazı, basınçlı su sıkmak, cop sallamak “Kürt Açılımı”nın gereklerinden…
Genel Kurmay Başkanına, ordu komutanlarına sövmek, bebek katillerini yüceltmek, en muteber kahraman durumuna getirmek “Barış, Kardeşlik Süreci”nin yasalarından…
Yani uzun sözün kısası, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin, bugün bir de dört tarafı emperyalistlerle ve onun uşakları ile çevrilmiş durumda…
Bu hain sürüleri, ülkeyi bölmek, parçalamak, sömürgeci efendilerinin hizmetine sunmak için ellerinden gelen, gelmeyen ne varsa ortaya koyuyorlar.
Ordumuzun kozmik odalarını düşmanlarımıza açıyorlar. En gizli askeri planları, programları açığa vuruyorlar. Sırlarımızı ortaya döküyorlar. Yurtseverleri, devlet adamlarını yabancılara gammazlıyorlar.
Alın teri, göz nuru ile oluşturduğumuz Cumhuriyet ürünlerini, şehit kanları ile suladığımız topraklarımızı parsel parsel satıyorlar. Bir avuç PKK’lıya altın tepsi içinde sunmak için yasalar hazırlıyorlar. Kamu mallarını yabancılara peşkeş çekiyorlar… Rant yaratma uğruna ormanları yok ediyorlar, tarihi eserlerin altından girip üstünden çıkıyorlar…
Tek dikili ağacımız kalmadı…
Yüz yıllardan bu yana, hainler ve hainlik zanaatı hiç tükenmedi ülkemizde. Bitmedi. Artarak devam ediyor.
Bu yüzden o Yüce adam, o yüce komutan Mustafa Kemal Atatürk, bir konuşmasında “Kahramanı kadar haini de bol bir milletiz” demişti.
Gerçekten de çok doğru ve yerinde bir saptamaydı bu…
Hain kaynıyordu ortalık…
O yıllarda da bugün olduğu gibi, şeriatçı çeteleri, bağımsızlık savaşı yeren ulusalcı güçlere karşı, her zaman, yabancı devletlerle işbirliğine girerek onları arkadan hançerlemiş, “Hıyaneti Vatan” suçu işlemişlerdi. Zaten siyasal İslamcıların, tarihinde “emperyalizmi ülkeden kovmak” diye bir sorunları asla olmadı, bu konuda herhangi bir çaba da göstermediler.
Denilebilir ki Kurtuluş Savaşı sadece dış düşmanlara karşı verilmiş bir savaş değildi; o aynı zamanda “şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit eden; gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunan” işbirlikçiler ordusuna karşı da verilmiş bir savaştı.
Atatürk bir yandan “Ya istiklâl ya ölüm” parolası kılavuzluğunda yedi düvelle savaşırken, bir yandan da içerideki “Hıyanet Çeteleri”ni etkisiz duruma getirmeye çalışıyordu.
Zaman zaman en yakın arkadaşları bile onun düşüncelerine, eylemlerine katılmak istemediler.
“Bolu Mebusu” Cevat Abbas Gürer’in anılarında belirttiğine göre Mustafa Kemal, 26 Ağustos’ta başlayacak “Büyük Taarruz”u yönetmek üzere savaş alanına gidişini de saklı tutmak zorunda kalmıştı. Tıpkı “Cumhuriyet’in İlanı”nı saklı tutmak zorunda kalması gibi…
Cepheye 19 Ağustos gecesi hareket edecekti. Bu hareketini gizleyebilmek için Anadolu Ajansı, gazetelerde Atatürk‘ün “Çankaya’da çay ziyafeti verdiği” haberini yaymakta idi. Onun böyle önlemler alması elbette yerinde ve gerekli bir davranıştı.
Hainler pusuda bekliyorlardı çünkü. İçerideki ve dışarıdaki efendilerine yaranabilmek için yapamayacakları şey yoktu.
Yurdumuzu işgal eden emperyalistlere karşı Kurtuluş Savaşı verdiği için geçmişte Atatürk’ü idama mahkûm eden İngiliz emperyalizminin uşaklarının torunları, günümüzde de Amerikan emperyalizminin uşakları olarak atalarından, babalarından aldıkları ihanet bayrağını yükseklerde tutmakta, bayrak yarışını devam ettirmektedirler…
Hainlik ve ihanet günümüzde kâr getiren, rant sağlayan bir meslek haline dönüşmüştür. Onlar, yerli ve yabancı efendilerine yaranabilmek için olmaz hokkabazlıkları yapmakta, onların hoşuna gidecek sözleri bulup çıkarabilmek için en yüksek çabayı göstermektedirler. İçlerinde çıkar uğruna bebek katilinin elini ayağını öpen, Türkiye Cumhuriyeti devletine sövenlerle sarmaş dolaş olan belediye başkanları bile var…
Bakın daha önce de ne inciler yumurtlamış bu açılımcı aydınlar (!) ve bölücüler, okuyalım:
“Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir.” Leyla Zana
(Bu sözü söyleyenlerle AKP iktidarı bugün kucak kucağa…)
“Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin.” Çetin Altan
“Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz.” Fethullah Gülen
“Memleketi bir çift kadın memesine satarım.” Ahmet Altan.
Bu ihanet erbabı için ne demişti Ahmet Arif:
“Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü…
”

TANIYARAK BÜYÜYORUZ, BÜYÜTÜYORUZ HALK DİRENİŞİNİ…
BU ENGEREKLERİN, ÇIYANLARIN BAŞININ EZİLME ZAMANI ADIM ADIM YAKLAŞIYOR…
ÇOK KALMADI…


Ali Eralp

Milletvekilleri göreve başlarken şu yemini ederler: 

“Devletin varlığını ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Ant içen milletvekillerine soruyoruz şimdi:

Bugünkü ortamda devletin varlığından söz edebilir miyiz?

Ülke bağımsız mıdır?
Yurdumuzda hukukun mu, hukuksuzluğun mu üstünlüğü hüküm sürmektedir?
Vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyabildiniz mi?

Demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı, Anayasaya sadık kalabildiniz mi? Namus ve şeref sözünü yerine getirebildiniz mi?
Bu soruların yanıtının “HAYIR” olduğunu çocuklar bile biliyor artık ve mitinglerde bozuk düzene isyan ederek “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye haykırıyorlar.
Ama siz “Mustafa Kemal’in askerleri” olamadınız.
Oysa bunları koruyacağınıza, büyük Türk milleti önünde namusunuz ve şerefiniz üzerine ant içmiştiniz.
Tutuklu milletvekillerinizi bile kurtaramadınız…
Gözünüzün önünde adım adım, aşama aşama, göstere göstere ilerleyerek, Kemalist Cumhuriyetin altından girip üstünden çıktılar…
Orduyu paramparça ettiler…
Siz sadece seyrettiniz…
Şu 10 yıllık süre içinde ne vatan toprağı kaldı, ne kamu mülkiyeti, ne ormanlar, ne sular, ne akan dereler… Ne kurt ne kuş… Hepsinden önemlisi ne Türk, ne Atatürk, ne Orman Çiftliği ne de onun halkıyla birlikte kanı, canı pahasına kurduğu Cumhuriyet ve laik düzen…
Siz sadece seyrettiniz…

40 bin kişinin katili, terörist bir örgüt silahları ile birlikte, ellerini kollarını sallayarak ve tehditler savurarak ve Türk milletini aşağılayıcı sözler sarf ederek, yurt dışına çıkarken ordumuz fidan dikiyordu.

Komutanları ise suçu ve suçluyu görmezden gelerek, suç işliyordu.
Siz sadece seyrettiniz…
Allah aşkına söyler misiniz?

Türkiye büyük Millet Meclisinin görevi nedir? Milletvekillerinin görevi nedir? Ne iş yapar milletvekilleri? Kimi temsil eder bu zat-ı muhteremler?

Haberiniz var mı?
Ordumuz Doğu’dan, Güneydoğu’dan çekiliyor…
Federe İslam Cumhuriyetini kurmak için ABD, AB, PKK da yola çıkmış… Kapımıza dayanmışlar… Büyük Kürdistan ilan edildi, edilecek…

Haberiniz vardır var olmasına da siz şimdi daha önemli işlerin peşindesiniz…
Milletvekillerinin özlük haklarını düzenleyen “Türkiye Büyük millet Meclisi Üyeliği Kanunu Teklifi”ni çıkarmakla meşgulsünüz…
4 parti 15 dakika anlaştı. Bir rekor bu…
Ve bu kez aranızda ne kavga, ne küfürleşme vardı. Kimse kimsenin üzerine yürümüyor, boğazını sıkmıyordu…
ÇIKAR BİRLİĞİ GÜNDEME GELİNCE AKAN SULAR DURUYOR…
Bu yasayla az olan dokunulmazlığınız daha da çoğalacak. Büyüyecek… Sıra dağlar gibi olacak…
Örneğin, artık size trafik cezası kesilmeyecek… Hesap sorulamayacak… Yolları tepe tepe kullanacaksınız… Yolluklarınız daha da bollaşacak. Emekli olduktan sonra da yedi sülalenize yetecek imkânlara kavuşacaksınız. Protokoldeki yerleriniz kuvvet komutanlarından sonra gelecek…

Yüz estetiğinizi bile beleş yaptıracaksınız… Ama, amaa… Halkın içine çıkacak yüzünüz kalmayacak…

Halkın içine çıkacak yüzünüz kalmadıktan sonra güzellik kralı, güzellik kraliçesi olsanız ne yazar?
Halkın arasında yeriniz olmadıktan sonra protokoldeki yeriniz Cumhurbaşkanından önce gelse ne yazar?
Bir ülkede 25 milyon insan aç, biilaç yaşarken, siz dünyanın en yüksek maaşını alsanız ne yazar?
Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile milletvekili maaşları bu denli yüksek değil. Küba’da milletvekilleri hiç maaş almıyor…

Kollarında milyarlık saatler, eşlerinin parmaklarında paha biçilmez sultan yüzükleri, oğullarının, damatlarının uçsuz bucaksız servetleri… Yalılar, köşkler, havuzlu villalar… Üç kuruşluk dünya malı için orman katliamı yapıp, tüm canlıların soluğunu kesen orman bakanları…
Sizler bu milletin vekilisiniz?

Bu millet hakkını, hukukunu, vatanını, cumhuriyetini korumak; maddi, manevi yaşam koşularını düzeltmek için sizi oraya gönderdi. Sizi bunun için kendisine vekil seçti. “Özlük haklarınızı iyileştiresiniz” diye değil…
Ne dersiniz, bütün bu olup bitenlerden memnun musunuz şimdi? Özlük haklarınızdan memnun musunuz?
Gece başınızı yastığa koyduğunuzda rahat uyuyabiliyor musunuz?
Hepsinden önemlisi aynadaki sıfatınıza bakabiliyor musunuz?
Gerçi, sizin için artık yüzün, yüzsüzlüğün de bir önemi kalmadı…

Özlük haklarınız gelişti, genişledi ya… Beleş bir yüz estetiği yaptırır, yüzünüzü değiştirir, yeni icraatlarınıza, yeni hayatınıza yeni yüzünüzle devam edersiniz…
“Yeni Özlük Hakları” Vatana, millete ve vekillerine hayırlı ve uğurlu olsun…

İşgal altındayız. Dört bir yandan kuşatıldık, sarıldık.
Şeriatçılar, bölücüler, sömürgeciler, çembere aldılar bizi… Ateş çemberi bu… Yarı bağımlıydık, tam bağımlı olduk…
ABD, AB tarafından yönetiliyoruz.
Amerikan, Alman askerleri cirit atıyorlar ülkemizde. Kendilerine ayrılan bölgelerde, üslerde diledikleri gibi hareket ediyorlar. Özgür ve bağımsız… Amerikan politikacılarının biri geliyor, ötekisi gidiyor. Türkiye’yi yolgeçen hanına çevirdiler.
Sınırlarımız ateş hattına döndü. Giren belli değil, çıkan belli değil. Bombalar patlıyor, uzun namlulu silahlar konuşuyor, insanlarımız ölüyor…
Türkiye’nin en yiğit komutanları tutsak edildi… Ordu, hükümetin emri ile Doğu’dan, Güneydoğu’dan çekilerek, yerini teröristlere bırakıyor.
200 yıldan beri sürüp gelen ulusal birliğimizi parçalama çabaları ABD, AKP, PKK bütünleşmesi ve dayanışması ile günümüzde doruğa ulaştı. Mezhep, din, etnik köken çatışmaları körüklenmekte, bu unsurlar, ülkenin parçalanması yolunda bir silah gibi kullanılmaktadır.
Sevr’i hayata geçirmeye çalışıyorlar. Yeni Anayasa ile Sevr’in temellerini oluşturuyorlar.
AKP’nin de PKK’nın da akıl hocaları, yöneticileri Amerika’dır. Teröristler, Kandil dağındaki ABD’li dostlarının yönlendirmesi ve taktikleri ile hareket etmektedirler.
Şeriatçı ve mandacı bir partinin iktidar olması ile ABD bu kez, yakaladığı fırsatı sonuna dek değerlendirme amacında ve çabasındadır. Faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır. BOP planı çerçevesinde Irak, İran, Suriye’den koparılacak toprak parçaları ile yeni bir Kürdistan’ın inşası yolunda hızla ilerlemektedir… Şimdi hedefte Esat’ın alaşağı edilmesi ve Suriye’nin parçalanması vardır. Onun arkasından sıra, İran ve Türkiye’ye gelecektir.
Bu kez tehlike büyüktür.
Hukuk teslim alınmıştır. Hukuk siyasallaşmıştır. AKP sevdalısı Batı bile, düzenlediği raporlarda bu gerçeği dile getirmek zorunda kalmaktadır. Tüm kanıtlar en yetkili uzmanlar ve kurumlar tarafından çürütüldüğü halde, tutuklulara ceza üstüne ceza yağmakta, hâlâ dört duvar arasında bekletilmektedirler.
Aydınlar, yurtseverler, sendikalar, dernekler büyük bir baskı altındadır. Kimse düşüncesini özgürce söyleyememektedir. Ülkeler arasında Türkiye, basın özgürlüğünde daha da gerileyerek, 120. Sıraya düşmüştür.
Bu kez tehlike büyüktür…
Tehlike büyüktür büyük olmasına da günümüzün mütareke basını ve iktidarı bu tehlikeyi gizlemek, halkın gözünden kaçırmak için elinden gelen çabayı göstermektedir. Televizyonlar 24 saat, izdivaç, eğlence programları, dizilerle, Acun’larla, macunlarla, bilmem kimlerle halkın beynini uyuşturmakta, narkoz görevi yapmaktadırlar.
Kitle Allah ve sadaka ile aldatılmaktadır. Bölünme tehlikesinin yanında bir de şeriatçı yapılanma tehlikesi çıkmıştır karşımıza. Din sömürüsü, başını alıp gitmiştir. Hedefte cumhuriyet ve Atatürk vardır. Ama bu konuda muhalefetten hiçbir tepki gelmemektedir.
TBMM’nin bir adı kalmıştır. Özgür düşünenlere ve özgür düşünceye nasıl engel olunuyorsa, meclis çatısı altında da aynı yöntem kullanılarak, ağza alınmayacak küfürlerle milletvekillerinin kürsü dokunulmazlıkları ayaklar altına alınmaktadır.
Peki, bütün bunlar olup biterken, Sevgili yurdumuz, freni patlamış bir araç gibi son sürat uçuruma doğru sürüklenirken, aydınlarımız yurtseverlerimiz ne yapmaktadır? Nasıl bir mücadele vermektedir? Kılavuzluk, öncülük görevini yerine getirebilmiş midir?
Ne yazık ki bu sorulara vereceğimiz yanıt “hayır”dır.
Bu ülke, sağ – sol çatışmalarından, mezhep, din, ırk ayrımcılığından, gruplaşmalardan çok çekti ve hâlâ çekmektedir… Partiler büyük bir aymazlık içerisinde hâlâ “Küçük olsun, benim olsun” demektedirler… Yapılan politik çalışmalar, toplantılar “salon toplantıları” olmaktan öteye gidememektedir. Hitap edilen kitle ise yine bilinçli, aydınlar topluluğudur. Halkın büyük bir kesimi, olup bitenden habersiz, kendi dar dünyasından dışarı çıkamamaktadır.
Oysa bugünkü tehlikeli ortamdan kurtulabilmek için tüm ulusu seferber etmek ve mücadeleye kazanmak gerekir. Bir zamanlar halkın Atatürk’e inanıp, canını malını ortaya koyması gibi, öncülere inanıp, mücadeleye atılması gerekir.
Tarık Zafer Tunaya’nın deyişi ile günümüzde de “Toplumu ve kendisini eyleme geçiren koşulları ustalıkla hesaplayan, toplumun dinamiklerini başarı ile yönetebilen” Atatürk politikalarına ihtiyaç vardır.
Bugün de yine “Vatanın bütünlüğü tehlikededir. Ancak bu tehlikeden milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Bunun için de her türlü tesir (etki) ve murakabeden (denetleme) azade, bir heyeti milliyenin vücudu elzemdir. (gereklidir)…” (Mustafa Kemal Atatürk)
Atatürk’ün yukarıdaki görüşlerinin ışığında yurtseverler, bugünkü ortamda particilik çalışmalarını ikinci plana atmalı, öncelikle tüm Türkiye halkına güven verecek, “HER TÜRLÜ TESİR VE MURAKABEDEN AZADE, BİR HEYETİ MİLLİYEYİ VÜCUDA” getirmelidirler. Partili, partisiz tüm halkımızın birleşip bütünleşebileceği, sağ – sol çatışmalarından arınmış “Partiler üstü” bir oluşuma ihtiyaç vardır.
Sevgili Banu Avar’ın deyişi ile “Süreç işlerken, vatanseverlerin mahalle köy, ilçe ve illerde, hiçbir partinin güdümünde olmadan bağımsız yapılar oluşturmaları ve bunun HAKKIN MÜDAFAASI VATANIN SAVUNUSU temelinde yapılması şarttır. Her yerde her cenahtan kişilerin özgür oylaması esas alınmalı, hiçbir siyasi parti bu platformda ağırlık oluşturmamalıdır.”
“MİLLİ MERKEZ” çalışmalarına gelince… Elbette bu, Türk siyasal yaşamında önemli bir kuruluş ve yapılanmadır. DYP, DSP ve CHP’nin ulusalcı kesiminden politikacıların ve aydınların İP’le birleşip, bütünleşmesi ile kurulmuştur. Bünyesinde çok değerli kişileri barındırmaktadır. Ama bize göre bu oluşum da bir “Partileşme” hedefine odaklanmıştır ve milli, antiemperyalist kesimlerin büyük bir çoğunluğunu dışarıda bırakmıştır.
Cumhuriyetin, Atatürk’ün, vatan bütünlüğünün tehlikeye girdiği bugünkü yangın ortamından kurtulabilmemiz için her şeyden önce, tüm halk kesimlerinin katıldığı ulusal bir şahlanışa ihtiyaç vardır. Bunun için de Atatürk’ün “Müdafa-i Hukuk”, “Kuvayi Milliye” koşulları ve ortamı yeniden yaratılmalıdır.
Ulu Önder’in yiğitliği, cesareti ön plana çıkarılmalı, tıpkı onun yaptığı gibi tüm ulusalcılar “makam ve rütbeleri”nden arınmalıdırlar. Yani daha açık bir anlatımla, İkinci Kurtuluş Savaşımıza başlarken, yazar yazarlığını, öğretmen öğretmenliğini, doktor doktorluğunu ikinci plana atıp, sıradan bir “Kuvayi Milliye Neferi” olmalıdır. Olabilmelidir…
Bu sözlerim karşısında, şimdi beni “örgüt düşmanlığı”, “Teşkilat düşmanlığı” ile suçlayacak keskin devrimcilerin öfkeli seslerini duyar gibi oluyorum. Onlara verilecek cevabım şudur:
Partiye, partinin öncülüğüne asla karşı değilim. Hiçbir zaman da olmadım. Ama bugünkü ortamdan, bugünkü tehlikeli gidişten kurtulabilmek için, tüm halkı eyleme geçiren Atatürk tarzı bir örgütlenmeden yanayım.
Ben, bu tür bir örgütlenmede varım ve bana verilecek her türlü göreve hazırım.
Sıradan bir “Kuvayi Milliye Neferi” olmaya, gerekirse bu yolda canımı vermeye de hazırım…
Ne başkanlık, ne sekreterlik, ne mevki, ne makam, ne koltuk hiç mi hiç umurumda değil…
Hiç birisi ilgilendirmiyor beni… Çünkü söz konusu vatan olunca gerisi teferruattır…

Emir yüksek yerden…
Emir ABD’den…

Emir demiri keser…
Üstüne üstlük bir de işin içinde “Başkanlık ve iktidar olma hırsı” varsa, emir demiri değil, çeliği bile keser.
Ne diyor Amerika?
“PKK ile uzlaşacaksın. İstediğini vereceksin. APO’yu özgürlüğüne kavuşturacaksın. Suriye bize başkaldırıyor, sözümüzü dinlemiyor. BOP planımıza karşı çıkıyor. Esat’ı devireceksin…”
Ama iki cephede savaş olmaz, önce PKK ile anlaşacaksın… Hadi aslanım, BAŞKANLIK ve İKTİDAR seni bekliyor…”

“Recep Tayyip, “Başüstüne” diyor ve hiç vakit geçirmeden kolları sıvıyor, hemen girişimlerini başlatıyor.
“Yalaka basını” da yanına alıyor, uygulamaya geçiyor.
Ne zaman yapıyor bu işi? Aylar önce… Sessiz ve derinden…
Çaktırmadan…
Bir yandan, meydanlarda “PKK ile görüşen şerefsizdir” naraları atarken, bir yandan da kapalı kapılar arkasında, terör örgütü ve onun elebaşısı ile gizli görüşmeler yapıyormuş meğer…
Saman altından su yürütüyormuş…
Bütün bu olup bitenleri biz sonradan öğrendik. Koskoca MİT teşkilatını APO ile Kandil arasında haber götürüp getiren posta teşkilatına çevirdiğini sonradan anladık.
Amerika uğruna 40 yıllık dostu Esat’ı, “Eset” yaptı, onu bir gecede azılı katile, korkunç bir yaratığa, Frankeştayn’a dönüştürdü.
Daha sonra 700 bin mevcutlu bir orduya sahip bir ülkenin Başbakanı 2 bin kişiden oluşan bir terör örgütüne, “Açılım, barış, çözüm süreci, analar ağlamasın” palavraları altında, altın tepsi içinde Güneydoğu’yu sundu…
Bir yandan da sevgili yurdumuzu Suriyeli katiller, vatansızlar, bayraksızlar cennetine, yolgeçen hanına çevirdi. Katiller, hırsızlar, tecavüzcüler ellerini kollarını sallayarak, giriyorlar, çıkıyorlar…
Eşkıya kampları kurdu ve teröristlere her türlü yardımı sağlayarak, tamı tamamına, 80 bin Suriyeli Müslüman’ın ölümüne neden oldu. Kanına girdi.

Kiralık basın da hemen onun yanında yerini aldı. “Hazır ola” geçip, çoban köpekliğini sürdürdü.
Efendisine hizmet etmek, efendisinin emirlerini yerine getirmek, görevlerin en kutsalı, en önde geleniydi onun için.
Patronu ile PKK arasında iletişim kurmak, Karayılan’ın yeni mesajlarını allayıp, pullayıp, Türkiye’ye yutturabilmek için hemen Kandil’e koştu.

Dağın başında…
Saatlerce kuyrukta bekledi.
PKK’ya üstünü başını, bilmem nerelerini aratmak için Kandil’de kuyruğa girdi…
Utanmadan, sıkılmadan…
Onurunu, kişiliğini ayaklar altına alarak…
Yıllardan beri Silivri’yi, Hasdal’ı, haksızlıkları, hukuksuzlukları, ölümleri, hastalıkları, zulmü, intiharları görmezden gelip; Irak’ta, Libya’da, Suriye’de yapılan katliamlara, tecavüzlere kulağını, gözünü kapatan medya, bebek katilleri söz konusu olunca birden görev aşkıyla canlandı. Duyarlılık kazandı. Onların elçiliğine, tercümanlığına soyundu.
Bülbül kesildi…
Dilinde “Barış türküsü…”
Ama kiminle barış? Ne ile barış?
Bebek katilleri APO ve Karayılan’la…
Bir anda bebek katili APO peygambere, Karayılan Cebrail’e dönüştü.
Yılan gibi adam… Karayılan…
Bir anda sütten çıkmış, ak kaşık oldu. El bebek, gül bebek…
Melek oldu, meleek…
AKP’nin emir eri, destekçisi, yandaşı, beslemesi, yalaka medya 40 bin kişinin katilini öve öve bitiremedi. Yere göğe sığdıramadı…
Katillerden demokrasi, özgürlük savaşçısı, insan hakları savunucusu kahramanlar yarattı.
Kurtuluş Savaşında İngiliz emperyalizmini ve İstanbul Hükümetini destekleyip, Mustafa Kemal’in idamını isteyen mütareke basını bile bu kaşarlanmış hainlerin yanında yunmuş arınmış, lekesiz bir kâğıt gibi kalır…
Masum bir çocuk gibi kalır…
İnsanlıktan nasibini almamış, şeref yoksunu bu medyaya ustalarını, öncülerini yani Ali Kemal’leri, Ulunay’ları, Refik Halit Karay’ları bir kez daha okumasını, hem de döne döne okumasını salık veririz.
Çünkü zaman geçecek, devran dönecek, sizler de onlar gibi çoluğunuzun çocuğunuzun yüzüne bakamayacak, sokağa çıkmayacak duruma geleceksiniz…
Gelin, yol yakınken bu hainlik sevdasından vazgeçin…
Gelin üç kuruş para uğruna tarihe adınızı “Şerefsiz, bayraksız, vatansız köpek sürüleri” diye yazdırmayın.
Gelin, “Vatanseverler canını dişine takmış, vatan için savaşırlarken, bir avuç ihanet erbabı medya, Amerikan CONİ’sinin kucağına oturmuş, PKK’lı canilere uşaklık yapıyordu” diye yazdırmayın…
Söz konusu vatan olunca paranın pulun, şöhretin, TEFERRUAT olduğunu öğrenin.
Bu dünya Ali Kemallere, Kürt Nemrut Mustafalara kalmadı, size mi kalacak?

İleri demokrasi bu…
İleri demokrasinin kendine özgü kuralları vardır.
Bu kurallara herkes uymak zorundadır.
Örneğin, ileri demokraside görsel ve yazılı basın gerçekleri yazamaz.

Kirli çamaşırları ortaya dökemez.
Eleştiremez.
Doğruları söyleyemez.
Onun tek görevi iktidarı desteklemek, Başbakanı övmek, hükümetin icraatını ballandıra ballandıra anlatmaktır…
Peki, anlatmazsa ne olur?
Ölümlerden ölüm beğen o zaman…
Her şey olur… İleri demokrasi bu…
Kırk katır mı kırk satır mı?
Vergi memurları çevirir dört bir yanını…
Seni çembere alırlar.

Nefesini keserler.
Ya da sabahın köründe polisler gelir. Didik didik ararlar her yanını. Oraya buraya CD’ler koyarlar. Sonra da çocukların oyun kasetlerini bile “suç unsuru” diye alıp götürürler.
Yani… Yani uzun sözün kısası, ileri demokrasinin kurallarına uyacaksın…
Uymazsan her şey gelebilir başına… AKP’nin “ileri demokrasi”sinde her şey olabilir…
Muhalefetsen, muhalefetliğini bilip, yine kurallara uyacaksın…
İktidara koltuk değnekliği yapacaksın. Düştüğü yerde, elinden tutup kaldıracaksın.
İktidarın temel politikalarını desteklemek, ABD’nin emirlerine uymak koşuluyla, arada bir ağız dalaşına girebilirsin… Arada bir sert sözler de söyleyebilirsin… İleri demokrasinin cilveleri bunlar…
Amaaa, asla çizmeden yukarı çıkmayacaksın. Çıkamazsın. Çıkmamalısın…
Çıkarsan, ileri demokrasinin yasaları uygulanır. Tehdit gelir, tertip gelir, şantaj gelir…

Yatak odası kasetleri gelir… Hem de MADE IN USA MARKALI. Gülen patentli…
Bugüne değin AKP ile iyi geçiniyordu MHP… Cumhurbaşkanlığı, Kuran kursları, din dersleri, türban başta olmak üzere çok yerde, çok sorunda iktidara yardımcı oldu. Anayasa masasında kardeşçe çalıştılar. Çalışmaya devam ediyorlar. Ona zaman zaman övgüler de dizdi. Bir dediğini iki etmedi. Devlet Bahçeli “AKP’nin iktidarda kalmasında yarar var” diyordu.
Dostlukları, dayanışmaları iyiydi. Arada bir kavgalar, sertleşmeler, ip atmalar oluyordu ama yine de kardeş kardeş geçiniyorlardı.
O kadar kusur kadı kızında da olurdu.
Ama son zamanlarda araları biraz limonileşti. “Türk, Türklük” konusunda anlaşamadılar…
Ne zaman ki MHP “Türk, Türklük” kavramlarının anayasadan çıkarılması karşısında sert bir tavır takındı. APO – Tayyip görüşmelerine karşı çıktı ve “AKİL”leri takmadı. Tanımadı. İşte o zaman Başbakan hemen kırmızı kartı gösterdi.
Sopayı aba altından değil, aba üstünden çıkarıp sallamaya başladı. Tıpkı Obama’nın beysbol sopası gibi…

“Dur”
dedi Devlet Bahçeli’ye. “Akıllı ol, uslu ol, otur, oturduğun yerde…”
“Bak, Meclis Araştırma Komisyonu kurarım, senin iktidar olduğun dönemi inceletirim…”
İşte burası tam zurnanın zırt dediği yer. Tam burada sormak gerekmiyor mu?
Peki, ya sizin döneme ne demeli? Ya sizin dönemi kim incelemeli?
Yatlar, katlar, uçaklar, havuzlu villalar, gemicikler… Yer altı ve yerüstü zenginliklerinin talan edilmesi… Kamu mallarının bir yıllık kârlarına yabancı yandaşlara peşkeş çekilmesi…
Yoksulluk. İşsizlik. Açlık. İntiharlar…
134 milyar iç borçla, bugüne değin kullandığınız kredi, 10 yılda, 42 hükümetin kullandığı kredinin 1,5 katını kullanmışsınız.

Siz İktidara geldiğinizde tüketicilerin bankalara borcu 2,2 milyar Türk lirası idi. Bu borç, 2013 Şubat ayında yüz kat artarak 201 milyar olmuş...
Kurduğunuz Meclis Araştırma Komisyonu bunları da inceleyecek mi?
Ya Cumhuriyet yıkıcılığı… Ya ordu ve Atatürk düşmanlığı…
İhanet…
İki buçuk teröriste vatanı peşkeş çekme… Vatanı bölme…
Hukuksuzluk, adaletsizlik…
Katillere, ırz düşmanlarına, PKK’lı ruh hastalarına tanıdığınız tanıklık hakkını Türk ordusunun Genelkurmay Başkanına, kuvvet komutanlarına tanımadınız.
Milyonlarca sayfa dosyaya 2 saat savunma verdiniz, avukatların savunma hakkını kısıtladınız.
Uzmanların CD incelemelerini göz ardı ettiniz. Yazılım Şirketi Microsoft’un Balyoz Belgelerindeki iddiayı çürüten raporunu bile görmezden geldiniz.
Çocukları babasız bıraktınız. Eşleri yar hasreti ile acılara gömdünüz. Ölümlere neden oldunuz.
Kuracağınız Meclis Araştırma komisyonu, sizin bu hukuksuzluklarınızı da inceleyecek mi?
İleri demokrasi havarilerine buradan bir kez daha hatırlatıyoruz: Tehditle, tertiple, şantajla, zorbalıkla saltanatınızı sonsuza dek sürdüremezsiniz…
Hesap günü mutlaka gelecektir. Halkımızın meydanlarda haykırdığı gibi, “Gün gelecek, devran dönecek AKP halka hesap verecek”tir.
Korku imparatorluğunun temelleri çatırdamaya başlamıştır. Halk, korku duvarlarını aşmak üzeredir.
TC yazısının kaldırılması, Türk, Türklük kavramlarının silinmesi karşısında milyonların direnişini gördünüz… Paniklediniz, aptallaştınız, kararlarınızdan, uygulamalarınızdan vazgeçtiniz…

Akilleriniz içeriye alınmadan, kapılardan kovuldu…
Bu bir başlangıçtır.
Uykularınızın kaçacağı günler de gelecektir…

Türbanlı bir bayan.
Bir mücahide… Türbanlı bir AKP mücahidesi…
Koli koli sadaka dağıtıyor meydanda.
Son model, resmi plakalı bir minibüsün yanında.
Belli ki görevli.
Görevlendirilmiş…
Tam bu sırada bir kamera yaklaşıyor dağıtım alanına ve muhabir soruyor:
“Kumanya dağıtılıyor galiba, değil mi?”
Türbanlı bayan, resmi plakalı bir arabanın önünde duruyor ve yanıt veriyor:
“Hayır, kumanya değil, biz kendi hayrımıza şeylerimizi dağıtıyoruz, zekâtlarımızı dağıtıyoruz…”
Çözümü buluyor kolayca. Çünkü siyasal İslam’da yalan söylemek de geçerli olmak üzere, asıl hedefi gizleyebilmek için “takıyye” mubah. Ana sütü gibi helal…
Bu arada yardım almak isteyen bir bayan süklüm püklüm, çekingen tavırlarla yaklaşıyor türbanlının yanına:
“Beni de yazın, beni de yazın ne olur, ameliyatlı hastam var… Kocam, babam…”
Ama bu bayan ötekiler gibi yardım alamıyor. Ötekiler koca kolileri yüklenip giderken arkalarından bakakalıyor.
Çünkü “Kumanya dağıtıcıları” çekimden rahatsız oluyor ve oradan hızla uzaklaşıyorlar.
Sonradan bir başka vatandaş açıklıyor muhabire:
“Merkeze geldiler, nüfus kâğıtlarını alıp herkesi AK Partiye kaydettiler, sonra da kumanyaları dağıtmaya başladılar. İçinde şeker vardı, çay vardı, başka koliler vardı…”
Günümüzde “din-ticaret-siyaset” bütünleşti, kaynaştı, ”yekvücut” oldu.
Hinoğluhinler, bu üçlü aracı kullanarak, seçmenleri diledikleri gibi yönlendiriyorlar.
Seçiyorlar, seçtiriyorlar. Sonra da iktidara yerleşip, koltukları paylaşıyorlar.
Bir elleri yağda, bir elleri balda, Osmanlı sultanları gibi ömür sürüyorlar.
Nasılsa dokunulmazlık zırhı da var. İstediğini as, istediğini kes… İstediğini zindana at…
İşle işleyebildiğin kadar suç…
Ne karışan var ne görüşen…
Seçim yaklaşıyor. Önümüzde yine bir seçim var.
Herkes seçime hazırlanıyor.
Yolsuzlukları, hırsızlıkları kanıtlanmış, namları dört bir yanı sarmış belediye başkanları, politikacılar da pusuda, alıcı kuşlar gibi bekliyorlar.
Yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde, halkın dine saygısından da yararlanılarak, her çeşit sosyal, kültürel, siyasal çalışma İslamcılık üzerinden yapılmaya başlandı bile. Aslında bütün bu çabaların amacı “siyasal sadakati sadaka ile sağlamak”tan başka bir şey değildir.
Bugün içinde yaşadığımız sosyal sıkıntılar, halkımıza uygun görülen “dilencilik yaşantısı” hep bu sadaka ekonomisinin sonuçlarıdır.
Kanser hastası bir genç kızın, “İlaç bulunmuyor, yardım edin” dileği karşısında, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın ona 300 TL vererek, “Al şu parayı, düşürme sakın…” demesi, sorunlar karşısında siyasal İslamcıların nasıl çözümler ürettiğini ortaya koymuştur.
Cemaat ve biat kültürü günümüzde özgür düşüncenin yerini aldı. İnanç aklın, bilimin önüne geçti.
Düşüncelerinden dolayı insanlar mahkûm ediliyor.
Bu yüzden Fazıl Say, Yüzyıllar öncesinden yazılan bir Ömer Hayyam şiirini sitesinde yayınladı diye 10 ay hapis cezasına çarptırıldı…
Sadaka ekonomisi demek, şeriatçı egemenliği ve sömürüsü demektir.
Sadaka ekonomisi demek sömürü, talan düzeni demektir…
Sadaka ekonomisi demek, Deniz Feneri, Yimpaş, Kombassan ve çöp bidonlarından, semt pazarlarından yiyecek artıkları toplayan milyonlar demektir. Bunlardan birisi olmadan ötekisi olmaz.
DİN SÖMÜRÜSÜ İÇİN “SADAKA DÜZENİ”NE, “SADAKA DÜZENİ” İÇİN YOKSULLARA İHTİYAÇ VARDIR.
Yardım isteyen insanlar, yardıma muhtaç yoksullar çoğalmalı, artmalı ki sadaka düzeni rahatça işlesin, politikacılar da bu düzen sayesinde bir taşla iki kuş vursun.
Bir yandan yardımsever, hayırsever, dindar devlet adamı görüntüsü versin, bir yandan da önemli makamlara geçip cebini doldursun…
Bu yüzden, Victor Hugo’nun deyişi ile onlar hep “YARDIM EDİLMİŞ YOKSULLAR İSTERLER, BİZSE ORTADAN KALDIRILMIŞ YOKSULLUK…” için savaşırız…

Sabrımızı Denemekten, Sınırları Zorlamaktan Vazgeçin Artık, Atatürk’ü Yenemezsiniz…
Kolay mıdır?
Cumhuriyeti, bir gecede yıkmak…
Kolay mıdır?
Türk’ü, bir gecede yok etmek…
Hem de yedi bin yıllık Türk devletini…
Hem de uğruna binlerce şehit verdiğimiz Türkiye Cumhuriyetini…
Sadece Çanakkale’de şehit sayımız 55 bin, yaralı sayımız 100 bini aşmış, genel zayiat 251 bin…
Amerika, Avrupa istedi diye,
APO, Fethullah Gülen, Bakan, Başbakan istedi diye,
Kubilay’ı kör bağ bıçağı ile kesen Derviş Mehmet’in torunu istedi diye,
Ha deyince,
Tüm devlet kurumlarının başından TC’yi kaldırabilir misiniz?
İsterseniz 63 değil, 63 bin ÂKİL gönderin tüm vatan sathına, bağrı yanık şehit analarına PKK’yı sevdirebilir misiniz?
Kolay mıdır bir ülkeyi parçalamak?
Kolay mıdır?
Atatürk’ü yenmek…
Bir gecede silip atmak…
Fotoğraflarını kitaplardan, duvarlardan kaldırdınız diyelim.
Heykellerini yıktınız.
Gençliğe Hitabeyi, ulusal bayramları yasakladınız…
Tertiplerle, yalancı tanıklarla, düzmece belgelerle, Atatürkçüleri zindanlara doldurdunuz…
Orduyu dağıttınız diyelim.
Ya yüreklerdeki Atatürk sevgisini ne yapacaksınız?
Ya beyinlerdeki Atatürk düşüncesini ne yapacaksınız?
Korku imparatorluğu ile, şantajla, tehditle, tertiple bunları silebilir misiniz?
Yedi düvelin başa çıkamadığı, hakkından gelemediği o koca önderi siz mi yeneceksiniz?
Gelin, sabrımızı denemekten, sınırları zorlamaktan vazgeçin.
Kuruluşların başından TC’yi kaldırdınız da ne oldu? Gördünüz.
Milyonlar ayağa kalktı.
Uyuyan devi uyandırdınız.
Gece yarıları vatandaşlar, devlet kurumlarının tabelalarına yeniden Türkiye Cumhuriyetini yazdılar…
Siz, 3 kilo makarnaya, 5 kilo nohuda Ata’sını, vatanını satan şerefsizlerden mi sandınız Türk ulusunun tümünü?
Yanılırsınız böyle düşünürseniz.
Yanılırsınız. Hem de çok…
ÂKİL ADAM toplantılarınızı da gördük.
Dinleyiciden çok polisle doldurmuştunuz salonları…
ÂKİL’leriniz boş duvarlara konuştular.
Vatansızlara, bayraksızlara, emperyalizm ve bölücülere sesleniyoruz:
ATATÜRK, CUMHURİYET, ULUS DEVLET BİZİM KIRMIZI ÇİZGİMİZDİR. KİMSE BU ÇİZGİYİ SİLEMEZ, KALDIRAMAZ.
Üç kıçı kırık toprak ağası ve aşiret reisi PKK’lı ile, beş ümmetçi kul ile bu çizgimizi yok edeceğinizi mi sanıyorsunuz?
Türkiye’dir burası…
Mustafa Kemal önderliğinde 1923 Devrimini yapan ülke. Emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşını başlatan ülke…
Sakın, sakın yanılıp, yazılıp bizi sokakta, herkesin gözü önünde, “TEKBİİR” nidaları arasında, salt Hıristiyan olduğu
için kadına tecavüz eden, çağ dışı Araplarla karıştırmayın…
Aldanırsınız. Hüsrana uğrarsınız…
Sıra şimdi içimizdeki hainleri, sol gösterip sağ vuranları temizlemeye ve hepsinden önemlisi birleşmeye, bütünleşmeye geldi…
Tıpkı Kurtuluş savaşında olduğu gibi, onu da gerçekleştireceğiz.
Ondan sonra, dağları delip, Ergenekon’dan nasıl çıkılırmış, göreceğiz. Göstereceğiz…
Buna hep birlikte tanık olacağız…
ATATÜRK DİYOR Kİ:
“Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa, genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur. Biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete geçen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza mani olabilecek şahsi rütbeleri, mevkileri de genel şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğrunda feda ettik… Bunu anlamayıp da, milleti hâlâ kendi kafalarının keyfine göre idare etmeye kalkışan kuvvetler artık birer beladır. Bela çekmeye de bu milletin artık tahammülü kalmamıştır…”

Ali Eralp

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget