Ağustos 2013
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Önce şu gerçeği bilmenizde yarar var; “Paranız ve zamanınız bol değilse, sakın aday adaylığına soyunmayın. Havanızı alırısınız…” Partiler önceliği, bilgi, kalite, projeye değil genellikle para saçanlara verir.
Yerel seçimler 2014 yılının Mart ayında yapılacak. Tanıdığım birçok isim demokratik haklarını kullanarak aday adayı oldular. En büyük çekişme ise CHP'de var. Birçok il ve ilçenin yerel gazetelerinde yazıyorum. Buralarda aday adayı olan CHP'lilerin haddi hesabı yok. Aday adayı zenginliği güzel, ama belden aşağı vuruşların, yüze gülüp, arkadan iş çevirmenin ve gruplaşmaların artarak sürmesi ise bir o kadar kötü.
Hemen her siyasi partiden Milletvekili, belediye başkanı ya da belediye meclis üyesi olarak görev yapan arkadaşım var. Aynı şekilde il, ilçe ve belde başkanı olan arkadaşlarım da var.
Uzmanlık alanlarımı bilen arkadaşlarım benden yardım istediklerinde çok sevinirim. Saadet Partilisinden, MHP'lisine, CHP'lisinden, DSP'lisine hemen her partiden arkadaşlarıma yardımcı olmaktan mutluluk duyarım. Ama bu sıralar gelen yoğun talepler, yardım kapasitemi çoktan aşmış durumda. Beni en çok rahatsız eden ise hakkında destek yazısı yazmamı isteyen aday adayları. Ben, “Etik olmaz” dedikçe, “Yemişim etiğini” diye söze başlayanlarla ilişkimi geçici olarak kesiyorum.
Bu yazıyı, siyasette önüne hedef koymuş, yerel seçimlerde Belediye Başkanı ya da Belediye Meclisi üyesi olmaya niyetlenmiş insanlara naçizane önerilerde ve uyarılarda bulunmak amacıyla kaleme aldım.
Çok sık duyup okuduğumuz sözlerdendir; “Doğum ve Ölüm” Peki, “Yaşam” bunun neresinde diye düşündünüz mü hiç? Ortadaki “Ve” var ya “Ve”… İşte 2 harften oluşan, o kısacık “Ve”, yaşamdır. Kimileri bu 2 harfin içine, her türlü engellemeye, ayak oyununa, zorluğa direnerek onurlu, gururlu, başarılı, ahlaklı ve eserlerle dolu bir yaşam sığdırır. Kimileri ise yalanın, dolanın, iftiranın, dedikodunun, yağcılığın, ahlaksızlığın egemen olduğu sefil bir hayat. Siyaset dünyası da bu durumun örnekleriyle doludur.
Siyasete soyunmuş ya da aktif siyaset yapan insanları değerlendirirken, gruplaşmaları, ayrışmaları anlamaya çalışırken, lütfen bir kez de şu sözü dikkate alın;
“İnsanları son tahlilde bir araya getiren karakterleridir….” Anlayacağınız, iyiler de kötüler de boşuna bir araya gelmez.
Unutmayın ki siyaset ekip işidir. Kişinin tek başına ulaşabileceği yer bellidir. Bu nedenle önceliği bir ekip kurmaya vermek gerekir. Ekibinizi kurmayı düşündüğünüzde, 1) Sizinle konuşurken gözlerini kaçıranlara “DİKKAT EDİN” ve onlarla yakınlaşmayın, 2) Başka yerlere bakanlardan “SAKININ” ve onlara sakın sırtınızı dönmeyin, 3) Yere bakanlardan ise “KAÇIN” ve ilişkinizi hemen kesin. Siyasette bunların ne denli önemli uyarılar olduğunu, kaba bir tabirdir, ama kazıklandığınızda anlarsınız.
“Liyakate” değil de Sadakate” önem verdiğiniz sürece siyasette çevreniz sadece yağcılarla çevrilir. Siyasi partilerde ise üzülerek söylüyorum, maalesef bu durum egemendir. Verilen makamı kalitesi ile değil abartılı sadakat gösterileriyle işgal edenlerin, partilerine hiçbir katkısı olmaz. Bunu, onları o makamlara getirenler de çok iyi bilmektedir. Kısacası “Ayakların baş olması” hâkim anlayıştır ülkemiz siyasetinde.
Bu nedenle, “Ayakların baş olduğu her yer batar. Yanlış bir hayat asla doğru yaşanamaz. Geçmişin doğruları bugünün yanlışları olabilir. Bunu anlamayanlar ise hep geri kalacaktır” sözlerini de asla unutmayın. Hatta mümkünse bir kâğıda yazıp günde birkaç kez okuyun.
Gerek aday adaylığı gerekse adaylığınızın onaylandığı dönemde yürüteceğiniz seçim çalışmaları ve katılacağınız kampanyalar sırasında ilgi göreceğiniz gibi tepkiler de alacaksınız. Siyasetteki en önemli sınavlardan biri de, alacağınız tepkiler karşısında takınacağınız tavırdır. Kızmadan, köpürmeden, soğukkanlılığı kaybetmeden yolunuza devam etmek için lütfen şu meşhur uyarıyı hiç aklınızdan çıkarmayın; “Cehalet çirkefleştirir insanları. Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek bir yanıtım mutlaka bulunur. Ama bir lafa bakarım laf mı diye. Bir de söyleyene bakarım adam mı diye…” Dediğim gibi bu sözleri aklınızdan çıkarmayın, ama duyulacak şekilde yüksek sesle de söylemeyin.
Gelelim en önemlisine. Rakip partilerdeki adaylardan korkmanıza gerek yok. Çünkü zaten onlar, adı üstünde, Rakip. Asıl dikkat etmeniz gereken, kendi partinizdeki, genellikle saman altından su yürüten, beklenmedik darbeler vurabilecek ve kendilerini iyi gizleyen rakiplerinizdir.
Parti içinde herkes birbirine rol keser. “Kim aday olarak belirlenirse, onunla çalışırım” sözü çok büyük bir oranda palavradır. Böyle konuşanların büyük bir bölümü, bırakın destek olmayı, adaylığı kesinleşenin arkasından bin türlü ayak oyunu çevirecektir. Ayrıca tür insanlar aday adaylığı sırasında çevresine topladığı gücü pazarlık unsuru yaparak, belediye meclisi üyeliği başta olmak üzere bir takım siyasi gelecek hesaplarını çoktan hazırlamıştır.
Çok sevdiğim sözlerden biri bu durumu açıklar, “Birçok dostunun içinde, mutlaka düşmanların da olacaktır. Ama onlardan korkma. Çünkü seni büyük bir ihtimalle düşmanların değil bir dostun vuracaktır…”
Devamı haftaya….

26 Ağustos ve 30 Ağustos Türk Milleti için neden çok değerlidir diye kısaca anlatacak olursak:
1.Dünya Savaşı devam ederken İtilâf Devletleri aralarındaki gizli antlaşmalarla Osmanlı Devleti 'ni çoktan paylaşmışlardı bile. Savaş sonunda yenilenlerin durumunu görüşmek üzere Paris'te toplanmışlardı.

İmzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti fiilen sona ermiş, Boğazların işgaliyle Anadolu ve Rumeli bağlantısı kopmuş, 7. ve 24. Maddelere göre ülkemizin tamamının işgali kabul edilmişti.
Konferansta Yunanistan sahte belgelerle Anadolu'ya sahip çıktı ve bu İngiltere 'in işine gelince Yunanistan 'ın İzmir 'i işgaline karar verilmişti.
Yunanlılar İzmir'e girmeden "Türkler Rumları katlediyor." Diye yayarak dünyayı kandırdılar ve Mondros Ateşkes antlaşmasına göre haklı hale geldiler. (İyi ki o zamanlar kimyasal silahlar daha icat edilmemiş!)

İngilizler, yurdun büyük bir bölümünü Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar böylece topraklarımızı işgal etmişler ve Üzerinde yüzlerce yıllar bağımsız olarak yaşadığımız topraklar bizden çıkmış, yurt diye bir şeyimiz kalmamıştı.
İşte bundan ötürü “Atatürk olmasaydı anamız belli olurdu ama babamız belli olmazdı” denir.

 Ulu Önderimiz Atatürk ülkenin ancak Anadolu 'da yapılacak bir örgütlenmeyle kurtulabileceğine karar vererek 19 Mayıs 1919 da Samsun’a gitmek için yola çıkmıştı.

Anadolu Mustafa Kemal’i bağrına basmış, onun önderliğinde oluşturulan düzenli ordularla savaşa girilmişti.

Bütün dünyanın mucize diye nitelendirdiği 7 düvele karşı verilen Kurtuluş Savaşımızla zafere ulaşan Türk Milleti gerçek ve unutulmayacak bir destan yazmıştı. Hem de o yıllardaki ağır şartlara, yokluğa ve yoksulluğa,  büyük zorluklara rağmen..

. İlk başarı, Doğu'da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılara büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, ordularına: "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi.

  Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı'ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı.
1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikleri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydırıldı".

Nice mücadelelerden sonra Gazi Mustafa Kemal'in başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922'de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos'ta düşman çember içine alındı Büyük Taarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir'e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu.

Bunları okuyarak tarihimizi öğrenmek belki birkaç saatimizi veya günümüzü alabilir ama 19 Mayıs 1919 da başlayan mücadele 9 Eylül 1922 tarihine zaferle sonuçlanana kadar aradan geçen üç buçuk yılı karda, kışta, sıcakta binlerce şehit vererek Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, kahraman Türk Ordusunun azmi ve de cesareti ile kazanmıştık.
 19 Mayıslar-29 Ekimler- 23 Nisanlar ve 30 Ağustoslar bizim asla vaz geçemeyeceğimiz ulusal bayramlarımızdır. AKP iktidarı ne kadar engellemeye, yasaklar getirmeye kalksa da dün,(30.Ağustos. 2013) zafer bayramımız ülkemizin her yerinde şenliklerle kutlandı. Gazi Mustafa kemal Atatürk ve silah arkadaşları, zafer uğruna can vermiş binlerce şehitlerimiz saygı, sevgi ve rahmetle anıldılar.

                                                         ****
29 Ağustos gece 23 te Göztepe SSK yeni adıyla, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde doktorun gördüğü lüzum üzerine Emar çekimim vardı. Bu maceramı ve SSK nın içinde bulunduğu durumu diğer yazımda anlatacağım sizlere.
Emar çekimi yarım saat sürdü. (her iki ayak bileği 15 er dakikadan )O makinelerden çok korkarım ve alerjik astımım olduğu için beyin emarı çekildiğinde bayağı fenalaşmıştım. O korkuyu üzerimden atamadığım için çok zorlandım ve sarsık vaziyette eve döndüm.
Bu nedenden sabah kalkamadım ve Kadıköy İskele Meydanındaki törene yetişemedim.
Akşamüstü ancak kendime geldim duş filan hazırlanıp bana gelen Dr. Nevin arkadaşım ile  (Öğretim üyesi)
Kadıköy ADD’nin öncülüğünde CHP, İP, DSP, TGB, CKD, ÇYDD, VARDİYA BİZDE, MUHTARLIKLAR, MİLLİ MERKEZ, SOS İSTANBUL ÇEVRE GÖNÜLLÜLERİ,10.KÖY Derneği’nin birlikte düzenledikleri 30 Ağustos Zafer Bayramı etkinliğine katılmak üzere evden ayrıldık.
Bahariye caddesi hınca hınç kalabalıktı. Biraz nostalji olsun diye biraz da halsizliğimden tramvaya bindik ve MODA İLKÖĞRETİM OKULU önüne yakın durakta indik. Henüz saat 17.30 du ama şimdiden o küçük alan dolmuş taşıyordu. Davul zurna eşliğinde halaylar çekiliyordu bir yandan.

Oradaki o coşku inanın halsizliğimi her sıkıntımı alıp götürmüş o sünepe halim üzerimden gitmiş,  yerinde dinç, yerinde duramayan bir Tünay gelmişti sanki. Evimde bir sürü bayrağım varken geçen satıcıdan kocaman bir Atatürklü bayrak aldım. Düşünebiliyor musunuz, boyumdan büyük bu bayrağı iki yana sallayarak başladım sloganlara eşlik etmeye avaz, avaz. Ne hastalık kaldı ne de bir şey. Cin gibiydim.

Daha sonra yürüyüşe geçtik elimdeki bayrağı arkadaşlarıma verdim ve açılan metrelerce büyük Türk Bayrağını taşımaya, sımsıkı yakalayarak iki elimle kavrayıp tepemde Kadıköy meydanına kadar diğer arkadaşlarla hiç bırakmadan taşıdım.

İşte, bu bayrak ve vatan sevgisidir. O bayrağı elinize aldığınız zaman bir dev oluyorsunuz ve hiçbir tehlikeyi aklınıza bile getirmeden onu korumaya daha yükseklerde tutmaya çalışıyorsunuz.
Allah’ım ne güzel bir duygu bu. Ölüm bile vız geliyor insana.

Sloganlarımızda Dayan Suriye dayan Türk Milleti seninle den tutun daha neler vardı neler. Mustafa Kemal’in askerleriyiz, AKP istifa diye ortalığı inlettik. Marşlar söyledik.
 Halktan katılım o kadar çoktu ki anlatamam.
Bir ara yanıma bayrak tutmaya karayağız bir delikanlı geldi. O kadar candan slogan atıyordu ki ona hangi parti veya dernekte olduğunu sordum gayriihtiyari.
Bana verdiği cevap karşısında inanın sorduğuma pişman oldum.
Bakın ne dedi bana.
Ben Diyarbakırlıyım şu anda Van’dayım.(Okuyor mu yoksa çalışıyor mu orasını seslerden tam anlayamadım.)Diyarbakırlıyım (İki kez bunu tekrarladı yani Kürt kökenliyim demek istedi)
Atatürk’ü çok seviyorum ve Atatürkçüyüm. İnsanın Atatürk’ü sevmesi anlaması için her hangi bir dernek veya parti üyesi olması gerekmez. Atatürk ilkelerine bağlıyım ve onu çok seviyorum.
       
Adını bile bilmediğim bu genç delikanlının söyledikleri beni nasıl mutlu kıldı anlatamam bir yandan da ona soru sorduğum için kendimden utanmıştım. Bana ders vermişti adeta.” Demek ki halkın içinden konvoya katılmıştı. Onu alnından öpesim geldi.”

                                                                   ****
Başlangıçta Zafer Bayramımızın 91.yıl dönümünü kutlarken içimizde burukluk ve biraz hüzün vardı. Bu duyguları yaşadım ben şahsen. Atatürk’ün Generalleri, subayları tutuklanıp zindanlara kapatılmışlardı. Bizler onlar sayesinde kazanmış olduğumuz zaferi onlarsız kutluyorduk. Alışamadık bir türlü.

Sonra ne oldu bilemiyorum bizim coşkumuzla onlar birer birer yanımızda bitiverdiler.
İçimizde öyle duygular vardı ki sanki onlar kilometrelerce uzaklarda demir parmaklıklar ardında değiller işte yanı başımızda, yanımızdaydılar. Tuncay Özkanlar, Mustafa Balbaylar. Semih Çetinler, Doğu Perinçekler, Çetin Doğanlar hepsi ama hepsi yanımızdaydılar.
 Yeminler edildi yıkılacak Silivri !
Kadıköy’e varana kadar binlerce vatandaş katıldı, yer gök inledi yine.
 Umarım AKP bir kez daha anlamıştır ki bu halk ne atasından ne de vatanından vaz geçer.

                                                                 ****
İskelede bir ara öndeki guruptan usulca sıyrılıp Atatürk Heykelinin arka tarafına sigara içmeye çıktım. Benden uzun bayrağım esen rüzgârla kafama bedenime dolanıp vaziyette sigaramı yakmaya çalışırken bir el uzandı sigaramı yakmaya çalıştı.
Şaşırmıştım.
Kafamı kaldırıp baktığımda yine bir genç adam ve yanında başı örülü bayanla birlikte 5 veya altı gencin daha birlikte olduklarını gördüm. Baktım, tanımıyorum.
Rüzgârla yanmayan çakmak nihayet alev aldı ve sigaram yandı.
Hiç tanımadığım bayan benimle resim çektirdi ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Şaşırmıştım.
Sonra Arapça konuştuklarını duydum ve Suriyeliminsiniz diye sordum.
Aralarından bir genç yarım yamalak Türkçesi ile Iraklıyız dedi.
Benimle bol resim çektiler sonra Allahaısmarladık deyip gittiler.
Bu gün iki enteresan durum gelmişti başıma.
Biz öyle bir milletiz ki kimseye bin yıllardır kötü gözle bakmamış, dil, din ,ırk ayırmadan önce insan demişiz. Kardeşçe yaşamışız. Şimdi düşmana karşı el ele vererek, mutlu Türkiye’yi yeniden inşa edeceğiz. ABD si AB si havasını alır.
İşte bunun için seviliyoruz, bunun için savaşları istemiyoruz. İnsan olarak birbirimize saygılı ve bağlıyız. Bunu Atatürk’ümüze borçluyuz. Yurtta sulh, cihanda sulh sözlerini boşuna söylememiş Atamız.

Suriye meselesine gelince su uyur düşman uyumaz misali içteki ve dıştaki düşmanların amaçları Türkiye’yi parçalamaktır. Böyle olunca da önce Esad’ı yok etmek gereklidir. Esat’ı yıkmak için tıpkı Yunanlılar İzmir'e girmeden "Türkler Rumları katlediyor." Yalanları gibi Esat kimyasal silah kullandı diyorlar.
 Bu yalanları uyduranlar gün gelecek tarih önünde hesap vereceklerdir. Hem de yakın zamanda. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Cumhurbaşkanı Gül’ün Başbakan Erdoğan ağzı ile  "Siyasi bir strateji olmadan; Suriye'ye yapılacak askeri müdahale istenen neticeleri vermez.” Demesi ne demektir sizin yorumlarınıza bırakıyorum.


Nice mutlu 30 Ağustoslara sevgiyle kalın.
TC.Tünay Süer

Suriye’ye hava saldırısı için nefesler tutuldu.

Gecikmenin nedeninin “diplomatik”  girişimler veya kimyasal raporların beklenmesi değil, Esad’ın füze rampalarının yerini sürekli değiştirmesi olduğu söyleniyor.

ABD ve Ankara, 1 Eylül Pazar gününe kilitlendi. Müdahalenin o gün olacağı ileri sürülüyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest’in, Suriye'de kimyasal silah kullanılmasına dair ABD istihbarat birimlerinin araştırmasının henüz sonuçlanmadığını, ancak hafta sonuna kadar raporu açıklayabileceklerini belirtmesi de bu beklentiyi doğrular nitelikte.

1 Eylül, birçok açıdan tarihi bir gün.       
         1 Eylül 1920’de Fransızlar, başkenti Beyrut olan Lübnan devletini kurdu. Suriye yapılacak saldırının başını çeken ülkelerin başında Fransa’nın geldiği ve Suriye’den de devletçikler çıkarılmasının planlandığı düşünülürse, gerçekten anlamlı bir gün.

Daha önemlisi 1 Eylül, 2. Dünya Savaşı’nın başladığı gün. 1939’da Almanya, Polonya’ya saldırdı ve o dünya savaşı yaşandı. Suriye müdahalesiyle birlikte 3. Dünya Savaşı’ndan söz edildiğine göre, 1 Eylül’ün seçilmesi şaşırtıcı olmaz.

2. Dünya Savaşı’nın 50. Yılında, 1 Eylül tarihi Dünya Barış Günü ilân edilmişti. Barış Günü’nde savaş, emperyalizme ne de yakışır!..       

                                             -Şövalye Paul Fırkateyni-
  
Suriye’ye müdahaleye hazırlanan “Gönüllüler Koalisyonu”  cephesinde ilginç gelişmeler var. İngiltere öncülük yaptı, ama tatilini yarıda kesip gelen “kırmızı çantalı”  Başbakan Cameron Meclis’ten onay çıkmayınca, “İngiliz Parlamentosu'nun müdahale istemediği açık. Buna göre hareket edeceğim”  dedi. Tipik İngiliz siyaseti; Başlat. Çekilip, arkadan idare et!..

Kendisini Suriye’nin tarihi sahibi gören Fransa’da da aynı dönüş var. Düne kadar savaş hazırlığı yaparken, birden “politik çözüm”den söz etmeye başladı. 
 
Suriye müdahalesinin ne menem bir şey olduğunu anlamayanlar için bir not: Fransa’nın Akdeniz’e gönderdiği fırkateynin adı “Şövalye Paul”.  Libya’daki gibi açıkça, “Bu bir Haçlı savaşı”  demelerine gerek kalıyor mu?
                          
                                    -ABD, Türkiye’yi Ne Zaman Koruyacak?-

ABD’nin açıklaması da önemli. Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, “Olası bir kimyasal silah saldırısında, Türkiye'yi korumak için taahhütlerinin bulunduğunu”  vurguladı.

 

“Gönüllüler Koalisyonu”  gaz verip, çekilirken şöyle bir senaryoya ne buyurulur?

Türkiye’ye meçhul bir “kimyasal saldırı”  olur ve o “Gönüllüler”, Türkiye’ye, “Siz önden buyurun” der mi, der!..

                                            -4 İldeki Depolarda Ne Var?- 

ABD faaliyetleriyle ilgili olarak aylardır Ankara’da konuşulan şu ilginç iddiaları da dikkate alalım:
  
ABD, Hatay, Adana, Gaziantep ve Kilis’te birtakım depolar kiraladı. Bu depoların niçin kiralandığını, içinde neler olduğunu bilen yok...

ABD’den, Ankara’ya 3 adet zırhlı taşıyıcı geldi. O illere sık sık seferler düzenleyen araçlarla ne getirilip, götürülüyor, meçhûl...

Suriye’ye müdahale ihtimalinin artması üzerine depoların bulunduğu yerlerde ofisler de açıldı ve kuvvetle muhtemel CIA ajanları resmen iş başı yaptı. Ne iş yapıyorlar, oralarda ne arıyorlar, soran-bilen yok...

Zafer Bayramı’nın yıldönümünde ne kara bir tablo... Kendi ellerimizle bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!..

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler
Müyesser YILDIZ
30 Ağustos 2013

4 yıl 177 gündür cezaevinde. Bunun 2 yıl 183 gününü tek başına hücrede geçirdi. Cezaevindeyken CHP’den milletvekili seçilmesinin üzerinden ise 2 yıl 80 gün geçti. “Ergenekon” olarak bilinen davada 34 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yargıtay’ın, mahkemenin bu kararı konusunda nasıl bir değerlendirme yapacağını da en erken bir yıl sonra öğrenebileceğiz.

Mustafa Balbay yazılarında, kitaplarında Silivri Cezaevi için “Zulümhane” diyordu. “Esirhane” diyenler de var. Ergenekon Davasıyla ilgili karar verilince, Balbay, Ankara’ya naklini istedi. O şimdi Ankara – Sincan 1 no.lu L tipi cezaevinin F-6 koğuşunda, üç kişilik odada yalnız kalıyor. Derler ya “yalnızlık Allaha mahsustur” diye. Mustafa Balbay da, yanına bir arkadaş istiyor.

Eşi Gülşah, çocuklarıyla birlikte Mustafa’yı görebilmek için Ankara’dan Silivri’ye gidebilmek için yola çıkıyor, en fazla bir saatlik görüşten sonra yeniden Ankara’nın yolunu tutuyordu. Gülşah Balbal, kar demedi, kış demedi, görüş günlerini hiç aksatmadı. Ama onun her dönüşü Mustafa için kâbus oluyordu. Hele o karlı, buzlu, fırtınalı günlerde… Cezaevinin demir parmaklıklarının elinize yapıştığı o soğuk gecelerde, Mustafa “Acaba Gülşah ve çocuklar sağ-salim eve gidebildiler mi?” diye merak ediyordu.

21 kanallı televizyonda devamlı kanal değiştiriyor, alt yazıları okuyordu. Hele “son dakika” yazısını gördüğü zaman yüreği ağzına geliyordu. Kaza haberlerini dikkatle dinliyordu. O geceler hep daha da zor geçiyordu…Bir seferinde “ne olur gelme” diyecek oldu; eşinin sözlerinden sonra bir daha o sözcükleri hiç ağzına almadı…

Dağları gördü, aklına bir türkü geldi
Sevgili arkadaşımız Tuncay Özkan’la cezaevinde bir düzen kurmuşlardı. Tuncay’ın kızı ve eşi İstanbul’da olduğu için cezaevleri ayrıldı. Sarıldılar, birbirlerinin sırtlarını yumrukladılar… “Hadi bakalım koçum” deyip bir daha sarıldılar. Mustafa, Tuncay’dan ayrıldığı için üzgün ama Ankara’ya geleceği için mutluydu…Artık eşi ve çocukları için en azından kaygılanmayacak, onlarla daha sık görüşebilecekti.

Cezaevi aracının oturduğu koltuğunun üstüne çıkıp havalandırma penceresinden dağlara baktı. Ağaçları gördü. Kendisini sanki Torosların zirvesinde sandı. İçinden “Hey gidinin efesi, efeeesiii efelerin efeeesiii” türküsünü tutturdu… Zeybek oynamak istedi… Dağları görmeyeli nice olmuştu… Hele bir ağaca dokunmayı ne kadar çok istiyordu. Hele bir solukta o ağacın tepesine tırmanabilse… Deme onun keyfine…

“Kılıçdaroğlu’na mektup yazdım”
Mustafa Balbay siyasetçilerin de güvendiği bir isimdi. Görevi gereği onlarla sıkça birlikte luyor ama siyaset aklından geçmiyordu. O gazetecilikten kopmak istemiyordu. .

1995 seçimlerine 5-6 vardı. DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Mustafa Balbay’a “Milletvekili adayımız ol” dedi. Balbay, kaleminden vazgeçmeyeceğini söyledi. Böylece ilk adaylık teklifi boşa çıktı.

2002 yılının kış mevsimiydi. Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Mustafa Balbay’a “gel seninle bir Toroslar yapalım” dedi. Balbay Burdurlu, Baykal ise Antalya’lı. Baykal, “adayımız ol” dediğinde Balbay, hiç tereddüt etmeden teşekkür etti ve gazetecilik yapmaya devam edeceğini söyledi. Hani böyle bir öneri alan kişi önce “aman efendim öneriniz beni çok heyecanlandırdı” deme gereğini bile duymadı.

O belgelere dayalı haberler, yorumlar yazmaya, dolaştığı ülkelerle ilgili kitaplar yazmaya devam etmek istiyordu. Ama gün geldi, o belgelere dayalı olarak yazdıkları Mustafa’nın karşısına “en ağır suç” olarak konuldu.

Artık o tutukluydu. Savcı hakkında çok ağır cezalar istiyordu. Balbay, siyaset yoluyla mücadelesini sürdürmenin zamanının geldiğini de düşündü. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na bir mektup yazdı. İşte adaylık süreci de öyle başladı. İzmir’den CHP Milletvekili seçildi.

“Ne Kaf dağında, ne bittim durumundayım”
Açık görüş yapılan salonda yanımızda iki infaz koruma memuruyla Mustafa Balbay’ı bekliyoruz. Cezaevinde babalarını ziyarete gelen çocuklar için bir bölüm ayrılmış. Plastik tahtaravalli konulmuş. Duvara karikatürler, çizgi film kahramanları çizilmiş. Onların söyledikleri de duvara yazılmış.

Birisi Sıla’ya “kavga etmek yok, çok ayıp Sıla” diyor. Jeri’yi birileri kovalıyor. Yakalayanlardan birisi “Yakaladım seni Jeri” deyip seviniyor. Jeri “Ispanak getirin” diyor. Oradaki çocukları selamlayan birisi ve onun söylediği “selaamm çocukllarrr” yazısını okuyoruz…Cezaevinde çocukların düşünülmesi bile önemli bir gelişme…

9 ayrı cezaevinin bulunduğu Sincan Cezaevi kampüsüne gönde ortalama 1.500 ziyaretçi geliyor. Günde 25-30 da yeni tutuklanan getiriliyor. Cezaevinin ana girişindeki demir kapıları göremezsiniz. O kapılar üzerinde bakıyorsunuz yunuslar yüzüyor, kartallar uçuyor. Kapı açıldığında ancak orada bir kapı olduğunu fark ediyorsunuz. Cezaevinin ressamları su depolarını bile tarihi konaklara dönüştürmüş… Koridorlar resimlerle donatılmış, gördüğümüz kadarıyla her taraf temiz, bakımlı, boyalı…

Mustafa’nın getirileceği kapı açıldı. Kollarını açarak bize doğru koşmaya başladı. Elinde bir naylon torba ve 1,5 litrelik su pet şişe bulunuyordu. Sandalyesine oturur oturmaz beraberinde getirdiği torbadan fıstık, kremalı bisküviyi çıkardı, plastik bardaklara suyumuzu koydu.

Balbay, inanılmaz yüksek bir moralle coşkulu coşkulu anlatıyor. Demir parmaklıkların tam karşısında, “Cezaevinden ne nazaman çıkacağımı bilmiyorum ama nasıl çıkacağımı çok iyi biliyorum. Siyasette öyle ya da böyle bir yerim olacak. Şu anda kendimi ne Kaf dağında görüyorum, ne de ‘öldüm, bittim’ diyorum. Siyaseti de çok seviyorum” diyor.

Dakikada 170 adım
53 yaşındaki Mustafa Balbay’ın, siyasette büyük hedefleri ve idealleri var. İşte bunun için sporuna, koşullar el verdiği ölçüde yemesine-içmesine dikkat ediyor. 5 adıma 14 adım olan havalandırmasında dakikada 170 adım koşuyor. “Bayağı iyi” diyor. Bu arada balbay’ın eski bir maratoncu olduğunu da hatırlatalım.

Siyasetçi Balbay, kalemi hiç elinden düşürmüyor. Yalnız cezaevini değil, önümüzdeki dönemde değişik ülkelerdeki Türk atmosferini yazacak. Bunun için “Neredeyse dünyaya dolaştım. Her yerde bir Türk gerçeği var. Örneğin Yemen parlamentosunda iki Türk kökenli milletvekili bulunuyordu. Kafatasçılık yapmadan bunları da yazacağım” diyor.

“CHP, iktidarı hedeflemeli”
Partisindeki gelişmeleri yakından izliyor, ziyaretine gelen ve bazılarını milletvekili olmadan öncede tanıdığı kişilerle değerlendirmeler yapıyor. Bir “siyasi değerlendirme” de bizlere iyi yapacağımı

“CHP’de siyaseti severek ve başarılı bir biçimde yapacağıma hissediyorum. Şu anda iki ayda bir TBMM’ne gündem dışı konuşma metni gönderiyorum. Bazı konularda görüşlerimi Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’na aktarıyorum. Bizim parti olarak iktidarı hedeflememiz lazım. Bunun dışındaki her hedef CHP için dar bir hedeftir. En mükemmel ana muhalefet partisi olsanız ne yazar? Partimizin iktidarı hedeflediğinin havasını seçmene vermeliyiz. Ankara’ya gelişimle birlikte partimizin milletvekilleri ve genel merkezimizle diyalogumun daha iyi olacağını düşünüyorum.”

Bardaklarımızdaki su bittikçe, Balbay bizden önce davranıp suyumuzu dolduruyor. Orada çay içmek istiyorsunuz. Ancak böyle bir imkanın olmadığını öğreniyoruz. Balbay da bunu bildiği için odasından su getirmişti…

O ana kadar hiç içmediği suyunu bir dikişte içti. Dava günlerini, cezaevi günlerini “Oğlum Balbay” diye kendi kendine nasihat ettiği saatleri anlatıyordu…

Yarın: Telefonla ifade vermek isteyen kişi kim di?

Don Kişot (1615) romanını ölümsüz kılan, önemli niteliklerden biri de eserin sonunda saklıdır. Don Kişot’un seyisi ve yol arkadaşı Sanço Panço adadaki valiliğinden ayrılmak üzeredir. Bir yurttaş söz alır:
“Sayın vali, sizin gitmeniz bize büyük üzüntü verecek. Geleneğe göre, her vali görevden ayrılırken hesap verir” der.
Sanço Panço şöyle yanıtlar:
“Ben adadan meteliksiz ayrılıyorum. Adayı iyi yönettiğime bundan daha iyi bir kanıt olabilir mi?”
Bizde, “Hesap lütfen!” isteğine, çoğunlukla şu yanıt veriliyor:
“Yaptıklarımın hesabını, ancak Tanrı’ya veririm!”
İşte bu olmadı. Sen bu çağın adamı değilsin.
Don Kişot romanı, neden beş yüz yıldır dünyada en çok okunanların başında geliyor? “Ancak Tanrı’ya hesap veririm” diyenler, kesin bu romanı okumamıştır.
Don Kişot gibi başyapıtlar kutupyıldızı gibidir. Hep doğru yönü gösterirler. Her uygar insanın elinin altında, türünün en önde gelen üç-beş kitabı kesin bulunmalı. Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Sabahattin Ali’nin yeri başım üstündedir. Montaigne’nin Denemeler’i, Maksim Gorki’nin Ana’sı, Cervantes’in Don Kişot’u en yakınımdaki ışıklar. Bunları okuyan, özümleyen devlet adamı oranı yüzdesini merak ediyorum. Kaçının kitaplığında bu yapıtlar bulunur?
Fransa, İngiltere gibi ülkelerde lise bitirme sınavları şöyle oluyor. Dünya klasikleri romanlarından en öndeki yirmisinin (Don Kişot benzeri kitapların) okunması istenir. Yazılı sınavda, bu kitaplarda bir noktanın eleştirisi istenir. Yazılı anlatım, en az dört yüz sözcüğü geçmeli koşulu aranır. Başaran, lise bitirme diploması alır. Bu ders baraj dersidir. Bizde ne yapıldı? Türkçenin önemine bir çizgi atıldı. Kuran kursu anayasaya yazıldı! Fransa’daki bir lise öğrencisi, Sanço Panço’dan vatandaşın ne istediğini bilir. Eğer bilmiyorsa Don Kişot’u bir daha okur, gelecek sınava hazırlanır gelir.
Dünyanın önde gelen romanlarını okumamıştan, sanat yapıtlarını tanımamıştan aydın olmuyor. Dogmaları, donmuş düşünce kalıplarını kırmanın yolu buradan geçiyor.
“Hesap lütfen!” diyenler, okumuş, yürekli, aydın insanlardır. Ya hesap veremeyenler? Hesap sözünü duyunca, dala budağa sarılanlar?
İnsanları, hesap verenler, hesabını veremeyenler diye ikiye ayırırsak, durum daha iyi anlaşılır. Hesap vermek büyük erdemdir. Beş yüz yıl önce kurgulanan seyis Sanço Panço’nun gerisinde kalmak ne kötü. Hesap vermeden kaçanlar bir de ne diyorlar? “Komşularınızı polise şikâyet edin!” Bu amaçla mahalle aralarına dek polis birimlerini yaymak istiyorlar… Kısacası, “Hesap lütfen!” sözünü duymak istemiyorlar. Alnı ak olan hesaptan neden kaçsın?
Atatürk’ün Aydınlık Türkiye Cumhuriyeti’ni tanınmaz hale sokanlara…
Demokratik Taksim Gezi Parkı Direnişi’ni bile içine sindiremeyenlere ne diyelim?
“Hesap lütfen!”

 Nusret Ertürk

İzmir’e girmeye çok az kalındığında, bu gidişe “delilik” diyenler komutanlara şu kurnazlığı da sergilediler: “İyi oldu, ama siz çok yoruldunuz. Dinlenin, gidip İzmir’e biz girelim!” Yenik Yunan ordusu rezil olur, kukla padişah da kaçmaya hazırlanırken, kutsal ulusal ateş Mustafa Kemal’in yüzünde parlıyordu. Bu irademizi her zaman kanıtlarız.

Eşsiz Mustafa Kemal “30 Ağustos”u Türk ve dünya tarihi için en etkili meydan savaşı diye tanımladı. Sultan-Halife altında ezilmiş olan ulus, onun önderliğinde, bir egemenlik savaşımını başarıya ulaştırdı. Padişah Mısır Hidivliği’nin sınırlı yetkilerine bile imrenen bir köleydi. Afyon’dan İzmir’e koşar gibi gidenlerin idam fermanının da sahibi; dostuysa işgalci Yunan ordusu. Ayrıca Mareşal Çakmak’ın dediği gibi, hedefi İzmir olan büyük saldırıyı tasarlarken, karşımızda düşman ordusundan önce Ankara’daki Meclis’te bile ulusalcı olamayan ve yapılacakları “cinnet” sayanlar da vardı.
Ancak cephane gibi gereçlerin yetersizliğini bilen, ama Trakya’daki büyücek düşman askeri de Anadolu’ya ulaşırsa işin zorlaşacağını kavrayan Başkomutan başarılı olacağına inanıyordu. Düşman yedeklerinin cepheye ulaşmasını engellemek zorundaydık. Arkasını emperyalizme dayamış olan Yunan ordusu o devletin o güne değin oluşturduklarının en güçlüsüydü.
Başyaver Salih Bozok saldırı kararının Sakarya’dan hemen sonra alındığını yazıyor. Günümüzde başı bağlamakla “kadın özgürlüğünün” tamamlandığını sanan kadınların ninelerinin Sakarya’ya top mermilerinin çoğunu taşıdıklarını anımsayalım.
Gazi Paşa Ankara’dan sessizce ayrılırken, geride kalanlara başkanlık konutunda yabancı temsilcilerle bir “çay” toplantısı yapacağı yayılmıştı. Anadolu Ajansı’nın bu haberini saray, Avrupa ve düşman karargâhı da işitti. Oysa cephe boyunca yığılmış ordularımız, düşman farkına varmaksızın, yalnız geceleri yürüyerek batıya yöneldiler. Onunla birlikte savaşa katılmak için can atan yaver Cevat Abbas ile Yarbay Fuad’ı Ankara’da bırakarak “Benden söz edenlere burada olduğumu söylersiniz” derken, üçü birlikte kahve içmişlerdi. Tam 25 gün sonra, gene üçü İzmir’de bir kahve daha içtiler. Aradaki birkaç gün içinde, Türkiye’de bir tarih yaratıldı.
Önce Konya’ya inildi, sonra Akşehir’e, oradan Şuhut’a. Bir vadiye kurulan çadırlar ağaçlarla kaplandı. Kocatepe’ye varıldığında gün henüz ağarmamış. “Paşalar onun arkasındaydılar/Sarışın bir kurda benziyordu/Bıraksalar/ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak/ Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.” Saat dörtte toplarımız gürledi. 26 Ağustos sabahı Mustafa Kemal’i Ankara’da yabancı temsilcilere ziyafette sanan düşman için ne acı bir şaşırtı. İlk iki günlük yarma hareketini 28-30 Ağustos meydan savaşı izledi. Cephane su gibi akıyor. Gazi Paşa: “Tek mermi kalıncaya değin ateşe devam! Cephaneyi düşmandan alacağız.” Düşman yanan kentlerden, köylerden geçip gitmiş demektir. Alevler içindeki yerler öldürülmüş Türklerle dolu. Manisalı (ünlü yazar) Yakup Kadri kendi kentini tanıyamadı. M. Kemal, Celal Nuri’ye dedi ki: “Askere istirahat emrediyorum. ‘İzmir’de dinleniriz’ diyor.” Ama binlerce de düşman cesedi, üst üste yüzlerce hayvan, toplar, aralarında bir Yunan bayrağı. “Bayrak ulusun alâmetidir. Kaldırıp topun üstüne koyun.”
Gazi Paşa ve yanındakiler orduyu Afyon’dan İzmir’e adım adım izlediler. Kimi zaman buğday, üzüm çuvalları üstünde ikişer saat kestirerek. Bir keresinde, Başkomutan çuval deliğinden aldığı üzüm salkımının yarısını yanındaki Çakmak’a verdi. Ama yol boyunca kurtulan halkın gösterilerini hiçbiri unutamadı. İhtiyar bir köylü “Sen O’sun” deyince, kadınlar çizmesinin tozlarını rastık gibi gözlerine çektiler. Her şey hesap adamı Gazi Paşa’nın iradesine bağlıymış gibi oluyordu. Zafertepe’ye giderken, Birinci Ordu Komutanı uyardı: “Ateş hattına iniyorsunuz.” Yanıt: “Siz burada kalın.” 30 Ağustos günü: “Bugün güneş batmadan kesin sonucu almalıyız. Yoksa düşmanın geri kalanı Murat Dağları eteklerini ve Kızıltaş Vadisi’ni izleyerek çekilebilir.” İzmir’e öyle bir hızla aktılar ki: “Düşmanla karşılaşsak da biraz dinlensek!”
General Trikopis ve çevresini Ahmet Çavuş tutsak etti. İntihar edecekmiş de yapamamış. İstanbul’daki eşine bildirildi, “Sağdır, Mustafa Kemal’in konuğudur” diye. “Yedeklerinizi neden getirtemediniz? İzmir’e 10 Eylül’de girmeyi tasarlamıştım; sizin yanlışınızdan ötürü bir gün önce giriyoruz.” Sakarya’nın yürekli teğmeni Sıtkı İzmir kapısında son şehidimiz. Kadifekale’ye bayrağımızı çektiren Yarbay Reşat, çeken de Bilecikli Celil. İşgalde matem yaşayan halk neşeden çılgın. Trikopis 84 yaşındayken Hıfzı Topuz’a demiş ki: “Anadolu’da işimiz neydi? Yabancılara alet olduk. O büyük kumandana hayranlık duyuyorum.”
İzmir’e girmeye çok az kalındığında, bu gidişe “delilik” diyenler komutanlara şu kurnazlığı da sergilediler: “İyi oldu, ama siz çok yoruldunuz. Dinlenin, gidip İzmir’e biz girelim!” Yenik Yunan ordusu rezil olur, kukla padişah da kaçmaya hazırlanırken, kutsal ulusal ateş Mustafa Kemal’in yüzünde parlıyordu. Bu irademizi her zaman kanıtlarız. 30 Ağustos Türk ulusuna ve TSK’ye kutlu olsun!

 Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV

Sakarya Muharebeleri sırasında  İstanbul’daki Müttefik orduları başkumandanlığı 20 Ağustostan başlayıp 13 Eylül gününe  kadar Türk ordusunun sırlarını ayrıntılarıyla ele geçirmişti. Batı Ordusunda Türk kuvvetlerine verilen günlük emirler, Türk birliklerinin harekâtı, Batı cephesi kumandanlığının tutumu vs. geceli gündüzlü, saati saatine, İstanbul’da İşgal Orduları Komutanı General Haringtona iletilmişti. Türkiye için bir ölüm kalım savaşı denebilecek olan Sakarya Meydan Muharebesi boyunca, en gizli askeri sırların dahi nasıl olup ta karşı tarafın eline geçtiği oldukça düşündürücüdür. İngilizlerin Türkiye’deki casusluk teşkilatı elemanları çoğunlukla “Kara Cumbo/Black Jumbo” adı ile anılmaktadır. Kara Cumbo çok faaldi, şaşılacak derecede gizli haberler alabiliyor, Meclis’in gizli oturumlarına ve Ordu içine sızabiliyordu(1).  Bu nedenle tehlike dıştan olduğu kadar içten   (özellikle İstanbul Hükümeti ve Saltanat taraftarlarından) da gelebiliyordu.
Sakarya’dan sonra İngiliz devlet adamları özellikle Lloyd George, Lord Curzon, İstanbul’daki (büyükelçi olarak tanımlayabileceğimiz) İngiliz Yüksek Komiseri Sir H.Rumbold, onun birinci çevirmeni Ryan, İngiltere’nin İzmir Başkonsolosu Sir H. Lamb ve Atina Elçiliği mensupları iflah olmaz bir Türk düşmanlığı, Yunan taraftarlığı içinde, her olayı Yunanlılar lehine yorumlamaya ve dış dünyaya kabul ettirmeye hazırdılar. Bu kişiler General Harington’u da etkileyecek ve her türlü sulhçu çözüme imkan verdirmeyeceklerdir.
20 Ekim 1921’de Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması bu nedenle Londra’da tam anlamıyla şok etkisi yarattı ve Londra ile Paris arasında 10 Aralık 1921 tarihine kadar karşılıklı üç notanın verilmesine(2) sebebiyet verdi. Fransa’nın Türk yanlısı gibi görünen bir tutum alması üzerine İngiltere, Yunanistan’a desteğini sonuna kadar arttırarak sürdürmeye devam edecektir. Askeri ve politik uzmanların yaptıkları durum muhakemesine göre, Anadolu’da artık Yunanlıların taarruz gücü yoktur, ancak işgalleri altındaki 100-150.000 km²’den fazla sahayı savunma güç ve kapasitesine sahiptirler. Türkler de Yunanlılara karşı saldırı yapabilecek güçte değildirler. Bu durumda bir çözüm bulununcaya kadar “mevcut durumun devamı” en iyi çözüm yolu olarak görülmektedir. Bu nedenle hem Fransa’nın barış görüşmelerine başlanması çağrılarını duymazlıktan gelecek, hem de İstanbul’un barışçı yaklaşımlarını geri çevireceklerdir(3). Bu arada Sultanın İngiliz komiserine 25 Mart 1922 tarihinde yaptığı teklifteki şu ifadeler ibret vericidir:
 “İngiltere ile Türkiye arasında bir anlaşma akdedilecektir. Anlaşma gereğince Türkiye, bütün ulusların yararına tarafsız olarak Boğazların serbestîsinin korunmasını İngiltere’ye tevdi edecektir. İngiltere bu amaçla kendi askerlerini ya da Türk Jandarmasını kullanabilecektir. Türk hükümeti Türk Jandarmasını İngiltere’nin emrine verecektir. Hatta Boğazların serbestîsini korumak için gerekli toprak şeridinin idaresi İngiltere’nin eline verilecektir.
Sultan, böyle bir anlaşmanın Doğu Trakya ile Edirne’nin Türkiye’ye geri verilmesine karşı itirazı ortadan kaldıracağını düşünmektedir, zira bütün uluslar adına Boğazların koruyuculuğu İngiltere’ye verileceğinden gelecekte korkulacak bir şey olmayacaktır. Böyle bir anlaşma, İngiltere’nin Hilafete düşman olduğu ve Türkiye’yi yıkmak istediği yolunda Hindistan’da ve sair yerlerde yaygın olan kanaati hemen ve ebediyen yıkacaktır. Anlaşma aksi fikrin parlak bir kanıtı olacak ve İngiltere’nin hilafetin hamisi (protector) ve şeriki (associate) olduğunu İslam dünyasına beyan edecektir..”(4). İşin en ilginç yönü de bu teklifin; Sultan ve Sadarazam’ı  İstanbul’dan atıp yerine Yeni Bizans Kralı ve Kraliçesi olarak yunan Kraliyet Ailesini getirmek için büyük çabalar harcayan kişilere yapılmasıdır. Teklifin reddedildiğini söylememiz zannederim gereksiz olacaktır.
Bu faaliyetlerin en önemli etkisi Mecliste kendini gösteriyordu. İngiltere’nin “Türk ordusu Saldıramaz” yorumu muhalif kanadı çok etkilemiş gibi idi. Mecliste sık sık Türk Ordusunun güçsüzlüğünden, bir saldırı yapamayacağından bahsediliyor, savaşsız bir sonuca gitmenin şart olduğu görüşü yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. İngilizlerin ve İstanbul’un bu tartışmaların arkasında olmadığını iddia etmek mümkün değildi. Mustafa Kemal durumu şu sözlerle açıklamaktadır:
 “Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki “Sakarya savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!” Bu akıma karşı koyduk.. Muhaliflerin sonradan ortaya çıkan kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine saldırı biçimini değiştirerek başka bir iddiayı ortaya attılar. “Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan Ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iş bitmez. İtilaf Devletlerini, özellikle İngilizleri de yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir kuvvet bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla amacımıza erişmek istiyorsak yapılacak iş budur.
Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere değer vermedik. Bunun üzerine yeni bir propaganda çıkardılar. “Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Karanlıklara koskoca bir ulus belirsiz, karanlık amaçlara akılsızca sürüklenir mi?”
Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasi çevrelerinden Ordu birliklerine dek ulaştırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçtan istifade ile Orduya yayılmaya çalışılıyordu.
Rauf Bey, sık sık ve gizlice “Hiç olmazsa gerçek durumuna bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek mi?” diye soruyordu”(5).
Fevzi (Çakmak) Paşanın o dönemle ilgili anıları da şöyledir: “Düşmana kuvvetimizi göstermeden hakkımızı tanıtmamız imkânı yoktu. Yunanlılar İngilizler tarafından adamakıllı şımartılmışlardı. İstanbul’un sözde Halifesi, Mısır Hidivliğinin sefil salahiyetlerini kabule bile hazırlanmış bir uşak namzedi idi. Bu vaziyette, onun tarafından idama mahkûm edilmiş bulunan bizler, mücadele meydanında ciddi bir kuvvet, ciddi bir varlık olduğumuzu göstermeden, İngilizlere sözümüzü nasıl dinletebilirdik.”(6). Burada Fevzi Paşanın şahsında Türk subayının ruh haline dikkati çekmek istiyoruz. İngilizler, Yunanlılar, Sultan, Bolşevikler, Muhalefet her kesimin söz dinlemesini bekledikleri Mustafa Kemal ve arkadaşları, hepsine üstün gelmek ve ancak o şekilde söz anlatmak mecburiyetinde olduklarının bilincindeydiler.
Olumsuz propaganda faaliyetleri şiddetini artırınca Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden (günümüzde dahi etkinliğini sürdürebilecek) şu ibret verici konuşmayı yapmıştır.
“Baylar bilirsiniz ki Mecliste bu dönemde en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını ortaya atmış kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir… Baylar, maddesel ve özellikle ruhsal çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Aciz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında ulusun da duraksamasına ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Acizlik ve duraksamada öylesine ileri giderler ki;  “Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza olanak yoktur. Biz varlığımızı sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım” derler.
Şimdi Baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum. Bunlardan birincisi, en önemli ve temel olanı; doğrudan doğruya ulusun varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında beliren  ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. İkinci araç, ulus adına iş gören Meclisin, ulusal isteği belirmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği direnç, dayanışma ve yiğitliktir. Üçüncü araç, ulusun silahlı yavrularından meydan gelip düşman karşısında çıkarılmış bulunan ordumuzdur(7).”
 Ordu beklenen (daha doğrusu beklenmeyen) taarruzuna işte bu baskılı ortam içinde başladı. Saldırı ve hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde yapılmış, Türk halkının tam bir disiplin içinde ve genellikle gece yaptığı intikallerle, başta (Meclisteki yanlıları ile)  İngilizlerin Black Jumbosu olmak üzere bütün istihbarat örgütleri atlatılmıştır. Türklerin saldıramayacağından emin olan Yunanlılar, kendilerinin çekilmeye mecbur edilmeleri halinde Batı Anadolu’da Yunan hâkimiyetini devam ettirmek amacıyla; İzmir-Balıkesir arasında   (30 Temmuz 1922) günü “İyonya” adında yeni bir devlet kurarken; Trakya’daki tümenleri ile İstanbul üzerine yürüme hazırlığı yapıyordu. Yunanlılar bu hazırlık içinde iken İngiliz Başbakanı Llyod George 4 Ağustos 1922 günü Avam kamarasında yaptığı konuşmasında Yunanlılara şu sözlerle büyük destek veriyordu.
 “Yunan ordusu, mevziimizi boşaltamayız ve antlaşmada kendilerini koruyacak ne gibi hükümler bulunduğunu öğreninceye kadar halkımızı arkamızda terk edemeyiz dedi. Bu mantıksız değildi.. Ne olursa olsun Anadolu’nun bu bölgesindeki azınlıkları etkili bir şekilde korumak gerekmektedir. Bu güvencelerle Ankara’nın sözünü kastetmiyorum. Bu söz Ermenistan için de verilmişti. Neye yaradı? Tek Ermeninin ve Rumun hayatını kurtarmadı. Himaye, bu bilinen bölgedeki hükümetin anayasası biçiminde ve etkisinde, yeterli bir himaye olmalıdır”(8). İngiltere Başbakanının ağzından çıkan bu sözlerle, İngilizler kurulmakta olan İyonya Devletini tanımış oluyor, Yunanlıların İstanbul’u işgal etme hazırlıkları üzerine de İstanbul’daki Müttefik orduları Başkomutan General Harington “Yunanlıların İstanbul’u işgal etmeleri halinde Sultanın şahsının himaye edilip edilmeyeceğini” soruyordu. İstanbul’a Yunan Kralı, daha doğrusu İmparator Konstantin gelmek üzere idi(9).
Mustafa Kemal çok süratli bir imha planı uygulamak zorunda idi. Böylelikle hem düşmanın bir başka savunma mevziinde direnmesine imkân vermeden imhasını sağlamak, hem Batı Anadolu’nun yakılıp-yıkılmasını önlemek ve hem de Yunanistan’ın arkasındaki batılı müttefiklerinin müdahalesine meydan vermeden sonuç almak mümkün olmalıydı. Birtakım itirazlara rağmen, hazırlanan plan aman vermeden uygulandı. Mustafa Kemal Başkomutanlık Karargâhı diye bir yerde sabit kalmadı, daima en ileri hatlara yakın bulundu ve sonuçlara süratle ulaştı.(10)
Türk ve Yunan Ordularının mevcudu 200.000’in üzerinde idi. 26 Ağustos sabahı saat 0530’da başlayan Türk taarruzu 5 gün devam eden muharebeler sonunda 30 Ağustos günü Yunan Ordusunun tamamen kuşatılıp imha edilmesiyle sonuçlandı. Kaçabilenler Uşak, Kütahya, Bursa istikametlerinde, her tarafı yaka yıka çekilirken Türk Başkomutanlığı 31 Ağustos–1 Eylül günü Ordulara ünlü “Hedefiniz Akdenizdir” emrini yayınladı. Ordular Yunan Ordusunu takip ederken 2 Eylül günü Yunan Ordusu Başkomutanı general Trikopis ve arkadaşlarını esir aldılar.(11) Trikopis huzuruna getirildiğinde Mustafa Kemal büyük bir centilmenlik örneği verdi ve yenik komutana elini uzatarak “ Yorulmuş olmalısınız komutan buyrun oturalım diyerek yanına oturttu ve Türk törelerine uygun olarak kahve ısmarladı ve hep birlikte geçmiş savaşın değerlendirmesini yaptılar. Konuşmalarının sonunda Mustafa Kemal : “ Harp bir şans oyunudur general. Siz bir asker ve komutan olarak elinizden geleni yaptınız, ancak bu sefer şansınız yoktu” sözleri ile üzgün komutanı teselli etmiştir.
O günlerle ilgili Fevzi Paşanın bir anısı da şöyledir:
“Orduyu, Mustafa Kemal’le beraber Afyon’dan İzmir’e kadar adım adım takip ettik. O yolda bazen buğday, bazen de üzüm çuvalları üzerinde ikişer saat kestirerek geçirdiğimiz geceleri hatırlıyorum. Hatta bu saatlerden birisinde, üzerine uzandığı çuvalın deliğinden aldığı bir avuç üzümü ağzına atmadan evvel Mustafa Kemal Paşanın gülerek;
-    Paşam, şu hayatın cilvesine bak, aslanlık edelim derken, farelere döndük, çuval deliğinden üzüm çalışıyoruz! Dediğini o yolculuğumuzun en şirin nüktelerinden biri olarak hatırlıyorum”.(12)
İngilizler durumu ancak 2 Eylülde anlayabildilerse de Mütareke teşebbüsüne 7 Eylül günü geçebildiler. İstanbul Hükümeti, Büyük Taarruzun nedenlerini kavrayamadığını ileri sürüyor, üzülüyordu. Padişahın bendeleri, Büyük Taarruzun yakında yapılması planlanan Venedik Konferansını altüst edebileceğini düşünüyorlardı. Böyle bir konferans hazırlanırken, saldırıya kalkışmanın zamanı mıydı? Mustafa Kemalde hiç mi “takt” (yerinde davranma) yok(13) diyorlar ve yandaş basına bu konuda demeçler veriyorlardı.

DİPNOTLAR:

(1)    Bilal N.Şimşir : İngiliz Belgeleri İle Sakaryadan İzmire s. 155, 156, 331 (Ankara-1989)
(2)    Aynı Eser, s.206-212
(3)    Aynı Eser,s.276-291
(4)    Aynı Eser, , s.280-290
(5)    Atatürk :Söylev-II, s.465-466 (Türk Dil Kurumu, Ankara-1978)
(6)    30 Ağustos Hatıraları, s.22 (Sel yayınları, İstanbul-1955)
(7)    Söylev-II, s.467, 468; Atatürk’ün Gizli Oturumlarda Konuşmaları, s.241-244 (TTK Ankara-1975)
(8)    Sakaryadan İzmire,s.310
 (9)    Aynı Eser , s.310-311
 (10)  30 Ağustos Hatıraları, s.32, 33
(11)    Celal Erikan : Komutan Atatürk, s.826 (T.İş Bankası Ankara-1972)
(12)    30 Ağustos Hatıraları , s.24 (Mareşal F. Çakmak’ın Anıları)
(13)    Sakarya’dan İzmir’, s.341, 342
(14)    Halide Edip Adıvar : Türkün Ateşle İmtihanı, Kurtuluş Savaşı Anıları s.227 (İstanbul-1987)

 Dr. M. Galip Baysan

Genel seçim demokrasinin önemli bir unsurudur. Ama tek başına demokrasinin gerçekleşmesini sağlamaz. Din kuralları ile evrensel demokrasinin kuralları birbiriyle çelişir. Birinin referansı kutsal kitap, ötekinin ise eleştirel akıldır. Ekonomideki “Kötü para iyi parayı kovar” kuramı gibi din kurallarının egemen olduğu yerde laiklik ilkesi kovulur. Laiklik ilkesinin olmadığı sistem ise demokrasi değildir.

Ortadoğu’da demokrasi çok zor. Evet genel seçim olabilir ama evrensel demokrasiyi gerçekleştirmek bugünkü koşullarda olanaksızdır...

Çünkü evrensel demokrasinin birinci unsuru genel seçimse, ikinci unsuru da laiklik ve hukukun üstünlüğü ilkesidir.
Bugün, Ortadoğu’da karmaşa egemen. Tunus’ta siyasi bölünmeler, Suriye’de ayaklanma, Mısır’da neredeyse iç savaş gelişiyor. Lübnan ve Ürdün de karışık. Suudi Arabistan Vahabi mezhebine dayalı otoriter krallık sürüyor. Körfez emirlikleri de onu izliyor.
Arap Baharı adı verilen kitlesel eylemler başlayınca bütün dünyada öylesine bir algı yaratıldı ki, genel seçimler yapılacak ve hemen Arap dünyasına “demokrasi gelecek”, demokratik kurumlar tıkır-tıkır işleyecek...
Oysa Arap Baharı adı verilen kitlesel eylemleri dini örgütler, özellikle Müslüman Kardeşler (MK - İhvan) yürütüyordu.
Mısır’da MK, Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de Hamas, Irak’ta El Kaide, Afganistan’da Taliban etkindir.
Bu örgütler şeriatı temel alan, yaşamın şeriat kurallarına göre yeniden düzenlenmesini amaçlayan mezhep ve din esasına dayalı örgütlerdir. Ortadoğu’da seçimler, bu köktenci örgütleri iktidara taşımaktan başka bir olanak yaratmaz. Bu İslami örgütler de iktidara gelir gelmez kendi ideolojilerini uygulamak yoluna giderler. Mademki genel seçimle iktidara geldik, öyleyse İslamın şeriat kuralları uygulanmalıdır, derler.
Bir de halkın genel iradesi kuralı var. Evet genel seçim yapılır ama ortaya çıkan modelin adı “demokrasi” olmaz. İran’da da genel seçim var ama evrensel demokrasiden söz edilebilir mi?


Demokrasi - seçim
Demokrasinin bir ülkede yeşermesi ve yerleşmesi için o ülkenin toplumsal tabanında eğitim, kültür ve hukuka dayalı ciddi bir altyapısının oluşması gerekir.
Demokrasilerde temel esaslar laiklik, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, halkın katılımcılığı ilkeleridir. Kuvvetler ayrılığı ve kuvvetlerin birbirini denetlemesi ile hukukun üstünlüğü kurallarının tartışmasız kabul edilmesi ve uygulanması gerekir.
Oysa Arap Baharı’na öncülük eden dinci örgütlerin, demokrasinin bu evrensel kurallarına ve özellikle laiklik ilkesine sadık kalmak gibi bir dertleri yoktur. Onlara göre demokrasi, dinsel doku ve yapıların yaratılması ve güçlendirilmesi için kullanılması gereken bir araçtır.
Din kuralları ile evrensel demokrasinin kuralları birbiriyle çelişir. Birinin referansı kutsal kitap, ötekinin ise eleştirel akıldır.
Ekonomideki “Kötü para iyi parayı kovar”kuramı gibi din kurallarının egemen olduğu yerde laiklik ilkesi kovulur. Laiklik ilkesinin olmadığı sistem ise demokrasi değildir.
Dilipak doğru söylüyor: “İslamın laiklikle örtüştüğü söylenemez. Çünkü İslam, kendi müntesipleri için belirleyici bir hukuk düzeni tayin etmektedir.” (Laisizm, 1991)
İşte bu nedenle İslam coğrafyasında egemen olan köktendinci örgütler, tüzüklerinde laiklik ilkesini dışlamışlardır.

Din savaşları
Avrupa’da yüzyıllar süren din savaşları oldu. Kilisenin etkilerinin toplumsal düzenden arındırılması yüzyıllar sürdü. Kiliseden bağımsız bir devlet anlayışını ortaya koyan laiklik ilkesi; ancak Rönesans ve Reform’a dayalı Aydınlanma devrimleri sonunda 1789’da Büyük Fransız İhtilali ile hayata geçme olanağını yakaladı.
Ortadoğu’da demokrasi olabilmesi için, öncelikle toplumların Aydınlanma devriminin temel aşamalarından geçmesi ve laik toplum düzeninin temel hukuk ilkelerinin kabul görmesi gerekir.

Türkiye’nin konumu
Bugünkü koşullarda, Ortadoğu coğrafyasındaki demokrasi pratiğine baktığımızda; “İslam ve demokrasi”kavramları ve sentezi olarak belirlenebilecek en önemli deneyim, Türkiye’dir.
Kuşkusuz Türkiye’nin bu demokratik görünümü, henüz “mükemmel” (yeterli) değildir. Bitmiş, tamamlanmış da değildir. Hatta son on yıldır, geriye dönülmesi için büyük çabalar da vardır.
Türkiye’nin bu görece demokratik üstünlüğü nereden geliyor?
Birincisi, Türkiye’nin yadsınamayacak 200 yıllık özgürlükler tarihi vardır. Bu konu,Özgürlükler Tarihimiz ve Devrimin İlk Karşıtları kitabımda özetlenmiştir.
İkincisi, Cumhuriyet dönemi ve Atatürk Aydınlanma Devrimi kazanımlarıdır.
1923-1939 yıllarını kapsayan bu kısa dönemde, büyük devrimler yapıldı. Devlet, saltanattan arındırıldı, laik esaslara dayalı cumhuriyet kabul edildi. Halifelik kaldırıldı, şeriat esasına dayalı hukuk yerine laik esasa dayalı hukuk sistemi kuruldu. Türbeler, zaviyeler kapatıldı; harf devrimi yapılarak kültürün laikleşmesi için büyük adım atıldı, mahalle mektepleri ve medreseler kaldırılıp“Eğitim Birliği” Yasası kabul edilerek eğitimin laikleşmesi sağlandı.
Böylece İlhan Selçuk’un dediği gibi “aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşması” sağlandı.
Bu nedenle Fransız yazar L. Gentizon, “Türkiye’de 1922 ile 1928 arasında olup bitenlerin dünyada bir benzeri yoktur”der.
Georges Duhamel ise Atatürk’ün başardığı işin Ortadoğu’da olması nedeniyle “... İngiltere’de, Fransa’da veya Rusya’da gerçekleştirilen değişikliklerden daha derin ve hayret verici olduğunu” belirtir.
Dünyanın en önemli siyaset bilimcilerindenDuverger, “Kemalist devrim özü bakımından pragmatiktir. Ödevi, Ortadoğu uluslarının modernleşmesini önleyen başlıca engele yani İslamiyete karşı mücadele ederek Türkiye’yi Batılılaştırmak olmuştur” der. (Siyasi Partiler, s. 359)
Yine Fransız tarihçi Madran “...Atatürk siyasal planda cumhuriyetçi, parlamenter bir sistem yaratmıştır. Bunun başlangıçta biraz otoriter olması, koşulların kaçınılmaz kıldığı bir durumdur” der. (Ö. Ozankaya, Dünya Düşünürleri Gözüyle Atatürk ve Cumhuriyet, s. 168)
Ünlü tarihçi Bernard Lewis’e göre “Tarih boyunca hiçbir Arap ülkesi model olabilecek bir devlet sistemi yaratamamıştır. Atatürk’ün ... demokratik cumhuriyet modeli, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar pek çok ülke için örnek oluşturmaktadır.”
TV’lerde ve yandaş basında köşeleri tutmuş ama yüzeysel bilgilere sahip kimi yorumcular ne kadar “vesayetçi yönetim” diye gevezelik yapıp dursalar da yukarıda özetlediğimiz o Aydınlanma dönemi olmasaydı, bugün Ortadoğu’da Türkiye’nin demokratik üstünlüğünden ve model olma özelliğinden söz edilemezdi.
Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyete sahip çıkalım. Onu geliştirelim. Evrensel demokrasinin temel hedeflerine ulaşalım.

İçinizde Atatürk’ü, onun devrimlerini, laikliği, Aydınlanmayı, gerçek demokrasiyi anlayanlar vardır kuşkusuz. Onlar da sessiz kaldılar. Yürekleri insanı, insanlığı, adaleti savunmaya yetmiyor. Dünyanın aydınlık yüzünden gelen protestoları da mı göremiyorsunuz sayın milletvekilleri?..

Büyük, çok büyük bir düş kırıklığısınız sayın milletvekilleri. Haksız ve hukuksuz bir şekilde idam edilen Adnan Menderes’e yeni bir haksızlık yaparak onu bugünkü başbakanımız ile kıyaslamak istemem, sadece benzer tarafları ve davranışları olduğunu söylemekle yetineceğim. Ama Menderes’in yıllar içinde üstünlüğüne, vazgeçilmezliğine inanarak halkın desteğini arkasında gördükçe, ölçüsüz ve antidemokratik politikaları birbirini izledikçe onu uyaranlar eksik olmamış ve bunu yararsız bulanlar birer birer DP’yi terk etmişler. Yeterince etkili olabilselerdi 27 Mayıs olmayacaktı. “Kendime sabık başbakan dedirtmem” diyen Menderes’in iki bakanla birlikte idamı gibi vahim bir olayı yaşamayacaktık.

Sizler, Erdoğan, Menderes’le kıyaslanmayacak yerlere vardığı halde sanırım hiçbir zaman, uyarılarda bulunmak sağduyusunu, basiretini gösteremediniz.“Dindar ve kindar gençler yetiştireceğiz”dedi. Görmezden geldiniz. “Ne ördünüz, bir şey ördüğünüz filan yok” diye Cumhuriyetin tüm başarılarını alaya aldı. Aldırmadınız. Masum dilekler ileri süren vatandaşa “Ananı al git” diye seslendi, umursamadınız. “Yargıya talimat verdik”dedi, boş verdiniz. Alkol yasakları uygulayıp“Kafa kıyak dolaşan bir nesil istemiyoruz. İki ayyaşın çıkardığı yasa mı dinimizin emirleri mi geçerli olacak?” dedi, tüm bu totaliter tavırlar umurunuzda olmadı. Yandaş profesörler örtünmeyen kadınları fahişe ilan etti, itiraz etmediniz. TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) darmadağın edildi, size vız geldi. 3. köprü ve ona verilen isim için, milyonlarca ağaç için, seçim barajı için hiçbir varlık gösteremediniz, sadece tabi oldunuz. Yüzlerce yurtsever yıllardır hapislerde yatıyor, çocukları, eşleri ile birlikte büyük bir dram yaşanıyor. Bu bile vicdanlarınızda bir huzursuzluk yaratmadı. Hayretle, ibretle, esefle anıyorum.
Gücüne ve üstünlüğüne, onsuz yapamayacağınıza öylesine inandınız ki, ne yaparsa yapsın onu onaylamak ve alkışlamak zorunda hissettiniz kendinizi. Herhalde o yiğit yurtsever Türk gençleri için kullandığı çapulcular, marjinaller tanımlamalarını da alkışlayacaksınız. Erdoğan’ın vicdansızca teşvik ettiği bugünkü polis vahşetini de alkışlamaktan geri durmayacaksınız. Büyük bir yanılgı içindesiniz. Son günlerin olayları bu yanılgıyı algılamanız için yararlı olabilir mi acaba diye düşündük. Bir tekiniz de çıkıp“Ne yapıyorsun, bu ülke çağ dışına sürükleniyor, cepheleşiyor, bölünüyor, parçalanıyor, halka, gençliğe zulüm yapılıyor. 5 ölü yüzlerce yaralı, onlarca gözünü kaybeden var, nasıl olur da polisimiz destan yazdı dersin, zafer kazandı dersin” diyemediniz. İçinizdeAtatürk’ü, onun devrimlerini, laikliği, Aydınlanma’yı, gerçek demokrasiyi anlayanlar vardır kuşkusuz. Onlar da sessiz kaldılar. Yürekleri insanı, insanlığı, adaleti savunmaya yetmiyor. Dünyanın aydınlık yüzünden gelen protestoları da mı göremiyorsunuz sayın milletvekilleri?.. Sadece yazıklar olsun diyorum!.

Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR

Erdoğan’ın Savaş İhtiyacı - Mehmet Ali Güller
AK Medya’ya bakılırsa Pentagon Suriye’yi her an vuracak. Gerçi bu beklentileri 2,5 yıldır gerçekleşmedi, ancak bu kez kesin diye umuyorlar…
Çünkü ABD’nin Suriye’yi vurmasına en çok bizim yandaş yorumcuların ihtiyacı var. 2,5 yıldır “ABD ha vurdu ha vuracak” dediler, “Esad ha düştü, ha düşecek” dediler… Aynı lafları aynı adamlar saat 20.00’de NTV’de, 22.00’de CNNTürk’te, 24.00’te Haber Türk’te söylediler…
Dünyanın en çok yanılan yorumcuları oldular… Ama en ufak bir yüz kızarması yaşamadan aynı yalanı 2,5 yıl boyunca sürdürdüler!
O nedenle Pentagon’a en çok onlar ihtiyaç duyuyor; bir parça AK’lanmak için!
ABD, SURİYE’YE SALDIRMAK İSTEMİYOR
Ancak ABD’nin Suriye’yi vur(a)mayacağını ısrarla belirtiyoruz. Washington’un 2010 tarihli savunma stratejisi ortada: Pentagon için öncelik artık Pasifik! Ortadoğu’daki işlerin taşeronu ise AKP Hükümeti olarak belirlendi.
Yani esası “Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e bağlamak” olan Suriye sorunu, Erdoğan’a verilen bir görevdi!
Ancak Erdoğan o görevi yerine getiremedi: Ne Esad yönetimi terörist saldırılara pabuç bıraktı ne de AKP Hükümeti, içerideki muhalefeti aşarak açık askeri saldırıya yönelebildi.
Bakın Reuters’in geçtiği “Hatay’dan Suriye’ye 400 ton silah sevkiyatı” haberi bile ABD’nin Suriye’ye saldırmayacağının göstergesidir.
ABD bu haberle Erdoğan’a hem “iç kamuoyunun gazını almak için bile olsa çizgiyi aşan konuşmalar yapma” diye uyarıyor hem de Suriye sorununun sahibinin BOP Eş Başkanlığı olduğunun altını çiziyor!
Ankara ve Tel Aviv’de ise Washington’u göstermelik de olsa kısa bir hava harekâtına razı etme senaryoları konuşuluyor. Fransa’nın Libya’daki gibi öne çıkması ve ABD’nin mecburen destek vermesi türünden bir girişimin şansı hesaplanıyor.
TARİHİ AYIBA TÜRK MİLLETİ İZİN VERMEZ!
Başbakan Erdoğan için günü kurtaracak en önemli seçenek, ABD’nin kısa da olsa bir hava harekâtı yapması ve Türkiye için Suriye’ye saldıracak bir uluslararası meşruiyet yaratılması…
Zira hem sonbahar için hem de açık işaretleri ortaya çıkan ekonomik krizi ötelemek için AKP’nin herkesten çok savaşa ihtiyacı var!
Ancak Erdoğan ne içeride ne de dışarıda, bu savaşa bir meşruiyet yaratamayacak! Zira haksız savaşları, bin yalanla bile kabul ettiremezsiniz.
O nedenle savaş tamtamlarının çaldığı şu günlerde, yine altını ısrarla çizerek belirtelim: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneğinde Müslüman komşulara karşı savaşmak yoktur! Turgut Özal’ın Irak’a süremediği Mehmetçik’i, Erdoğan da Suriye’ye süremeyecektir!
Elli tane Ergenekon operasyonu yapsanız, Necdet Özel’i klonlayıp tüm orduların, kolorduların, tümenlerin başına koysanız bile Türk Ordusu’nu komşusuna saldırtamayacaksınız!
Zira bu tarihi ayıba her şeyden önce Türk milleti izin vermeyecektir!

PKK canımızı çok yaktı. Hâlâ da yakıyor. Tamam Baba Hafız Esad PKK’ya, teröristbaşına yardım yataklık etti, öfkemizde, kinimizde haklıydık. Oğul Beşar Esad ise en azından Barzani kadar PKK’yı üstümüze salmadığı gibi, Türkiye’ye, “Sevr’i hayata geçirmek isteyenler var”  uyarısında bulundu.
 
Ama “yeni Türkiye”nin yöneticileri, Barzani’ye dost, Esad’a düşman oldular. Öyle bir düşmanlık ki, Esad’a karşı binlerce insanımızın ölümünden sorumlu ve ülkemizi bölme planlarını ayan beyan hayata geçiren PKK-PYD’yle bile kol kola girdiler. Herşey, herkesin gözü önünde yaşandığı halde, bir de “Esad, Türkiye’ye karşı PKK kartını oynuyor” demezler mi? Ne kadar zavallıyız ki, PYD’yi Esad’a kaptırmama mücedelesi veriyoruz. Ya da koca Türkiye, terör örgütlerine muhtaç hale düşürüldü.

Geçtiğimiz haftalarda gazetelerimiz “huşu” içinde çok “şevhetli”  haberler yayınladı.
 
Bunlardan biri; “70 Esed askerinin, 2 tankla PYD’ye sığınması”ydı, aynen şöyle deniyordu:

Suriye’nin Halep şehrinde stratejik öneme sahip Minneg Askeri Havaalanı’nın muhaliflerce ele geçirilmesinden sonra buradan kaçan rejim güçlerine bağlı 70 askerin, terör örgütü PKK’nın bu ülkedeki uzantısı PYD’ye sığındığı öğrenildi. Suriyeli muhalif kaynaklar, söz konusu rejim askerlerinin askeri hava üssü el değiştirirken beraberlerindeki 2 tank ve çok sayıda zırhlı araçla birlikte kaçmayı başardığını söyledi. PYD’nin askeri kanadı olan YPG, kendilerine sığınanlara uluslararası sözleşmeler çerçevesinde yaklaşılacağını belirtti.”

Suriye politikamız, “Men dakka dukka ey Beşar... Dak edene duk ederler”  ya... Allah göstermesin, ama bırakın yaşanmasını, “70 Türk askeri 2 tankla PKK’ya sığındı”  gibi bir iddia karşısında çıldırmaz mıyız?    

Devam edelim:

Ramazan Bayramı sabahı namaza giden Esad’ın konvoyunun Şam’ın göbeğinde havan toplarıyla vurulduğu haberi geldi. Bu olay, “Çatışmaların bundan sonraki seyrini etkileyebilecek bir gelişme”  diye duyuruldu. Yüzler güldü, eller ovuşturuldu.  

Yine Allah göstermesin, PKK’nın Ankara’nın göbeğinde, hem de namaza giderken, Gül veya Erdoğan’ın konvoyuna saldırı düzenlediğini düşünebilir miyiz? Yüzlerimiz güler, ellerimiz ovuşur mu?

PKK, Hakkari’de sabah namazına giden İmam Aziz Tan’ı öldürdüğünde Başbakan Erdoğan nasıl isyan etmişti, hatırlayın. “Bizi bölmek istiyorlar. Bu BDP, PKK'dan gücünü almak suretiyle bizi bölmek istiyor. Madem bunlar benim Kürt kardeşimi seviyorlar, gidip sabah namazından çıkan bir Kürt imamı niçin öldürüyorlar? Cizre'de benim Kürt yavrularımın kaldığı, İmam Hatipli öğrencilerin kaldığı yurdu niçin ateşe veriyorlar? Bunların derdi başka. Bunlar, 'Kürtlerin dini Zerdüştlüktür' diyenler. Bunlar, 'İslam kılıç zoruyla kabul ettirildi' diyenler...”  dememiş miydi?

Suriye’den bir başka haber:

“Hama Valisi Enes Naim’in bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda hayatını kaybettiği bildirildi. Enes Naim, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed tarafından 2011 yılında, Hama'da rejim karşıtı gösterilerin başlamasıyla görevinden alınan Halid Abdulaziz'in yerine atanmıştı.”

Dün Sözcü’de Saygı Öztürk’ün köşesinde okuduk. Devletin vali, kaymakam, jandarma komutanı, emniyet müdürü “seyirci”  konumunda otururken, PKK sözde “vali, kaymakam, emniyet müdürü, hatta müftü”  atamış.

Maazallah yarın, öbürgün, “T.C.’nin temsilcilerini bölgeden kaçırmak için”  saldırılar düzenlerse, ne diyeceğiz? 
    
Suriye’ye müdahale için BM kararına gerek yokmuş, “gönüllü ülkeler koalisyonu”  oluşacakmış. Türkiye de bu koalisyonda canla-başla görev alacakmış!..

O sözde “gönüllü ülkeler koalisyonunun”  başını kim çekiyor; ABD, İngiltere, Fransa...

Bu gelişmelere dair zihni egzersizi ise ben değil, eskinin Abdullah Gül’ü yaptırsın. Irak’ın işgâli konusunda şunları söylüyordu:

32’nci ile 36’ncı paralel nedir?..Var mıdır böyle bir Birleşmiş Milletler kararı?.. Yoktur böyle bir şey. Olan şey sadece şudur; Amerikan, İngiliz ve Fransız üçlüsünün, bu bölgeyi bölmek, bu bölgedeki petrol hakimiyetini devam ettirmek, İsrail’in güvenliğini temin edebilmek için bu bölgeye baskı kullanmaktır…”

Hemen ardından da şu tehlikeye dikkat çekiyordu:  

“Türk hariciyesi ve hükümet çok tehlikeli bir yöne sevk olunmuştur… Eğer siz, BM kararlarıyla hiç ilgisi olmayan, üç ülkenin böyle yaptırımlarını başınıza taç yaparsanız, yarın aynı şeylerin Türkiye’nin başına gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Yarın Türkiye’nin şu bölgesinde, Amerikan ve İngiliz Kuvvetleri, ‘siz uçak uçuramazsınız’ dediğinde, ‘evet’ mi diyeceksiniz?.. Aslında bütün uluslararası platformlarda, Türkiye her zaman köşeye sıkıştırılmaktadır. Bunların ayak izlerini gün be gün görmekteyiz.”

Evet, Türkiye her geçen gün Suriye’yi değil, gerçekte adım adım kendisini köşeye sıkıştırıyor.

Son bir uyarı: PKK’nın, “Meclis’i erken açın, taleplerimizi derhal yapın. Yoksa süreci keseriz...”  tehdidi ortada. İktidar kıvranıyor, “rüya gibi demokrasi paketi”  hazır, ama PKK istediği için Meclis’i toplar konumda da gözükmek istemiyor. Tam bu açmazda muhalefet, Suriye meselesiyle ilgili olarak Meclis’in toplanmasını gündeme getiriyor. Meclis’i Suriye diye açar, PKK paketiyle çıkarsınız. Aman dikkat!..

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler
Müyesser YILDIZ
28 Ağustos 2013

Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) silahlı kanadı dağdan da inmedi, ülkemizden de ayrılmadı. Bırakın ayrılmasını, dağdaki “düz ovaya” ailelerinin yanına gidip-gelir oldu. Bazen de dağdaki teröristi akrabaları dağa çıkıp ziyaret ediyor, ihtiyaçlarını götürüyor. Tüm bunlar olurken asker, olup bitenlere gözlerini kapamış bekliyor…
Askerin onurunu kırıcı sloganlar da hiç eksik olmuyor. Türkiye Cumhuriyeti topraklarından “T.C. askeri defol” sloganları yükseliyor. Valinin, kaymakamın, jandarma komutanının, emniyet müdürünün yerlerini terör örgütünün atadığı “sözde” valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri almış durumda. Teröristler istediğini alıp götürüyor, sorguluyor, cezalandırıyor. Yani teröristler kendilerine göre Güneydoğu’da adeta özerklik ilan etmiş.

Nasılsın, iyi misin?

Güneydoğu’dan şehit haberleri gelmiyor ama devletin omurgası da kırılıyor. Devlet otoritesi tamamen kaybolmuş durumda. Kaçakçılıkla mücadele diye bir şey kalmamış. Irak-Türkiye sınırından giriş-çıkışlar neredeyse serbest hale geldi. Kaçakçılardan “gümrük vergisi”ni teröristler tahsil ediyor. Yöre halkı mallarına devlet tarafından el konulmayacağının da rahatlığı içinde hareket ediyor. PKK kendisine göre bir “Devlet yapısı” oluşturmuş. Vali, kaymakam, belediye başkanı, jandarma komutanı, emniyet müdürü hatta müftü bile atamış. Bunların verdiği talimatlara göre hareket ediliyor. Devletin atadıkları kamu görevlilerinin ise halka “onlar da kim oluyor” demenin ötesinde bir yaptırımı yok.
Tüm bunlar olup biterken, askeriniz, polisiniz ne yapıyor? Sanki onlara “Kesinlikle karışmayacaksınız” diye emir verilmiş gibi, onlar da seyirci… Sadece kendilerine dönük tepkilere cevapsız kalmamak için zaman zaman müdahale edildiği oluyor. Kimilerinin yürekleri olup bitenlere yansa da yapacak bir şeyleri yok. Devletin bazı görevlileri de hükümete, yöre halkına şirin gözükebilmek için Türkçe konuşulan yörelerde kamu görevlilerine Kürtçe öğretip vatandaşa “Nasılsın, iyi misin?” dedirtmenin yarışı içinde… Buna da “açılım” diyorlar.

Düğünler zafer kutlaması gibi

Güneydoğu’da düğünler, sünnetler tam anlamıyla terör örgütü ve yandaşlarının gösterisine dönüşüyor. Sanki zafer kazanılmış ve şimdi “zafer kutlaması” yapılıyormuş gibi hava var. PKK’yı simgeleyen işaretler, renkler, örgütün liderinin fotoğrafları, örgütsel sloganlar artık olağan sayılıyor.
Düğün alayları karakolların, askeri birliklerin önünden geçerken “T.C. askeri defol” diye bağırıyorlar. Bu protestoları yaygınlaştırıp, askerin kendilerine karşılık vermesi için her türlü çabayı da gösteriyorlar. Başbakan da “güvenlik güçlerinin tahammül sınırlarının zorlandığını” belirtiyor ve buna rağmen operasyon yapılmadığını, karşılık verilmediğini övünerek anlatıyor.
Ülkemizde Atatürk resimlerini, bayrağımızı asmak adeta suç haline geldi. Ancak Güneydoğu’da PKK’nın sözde bayrağı, örgüt liderinin fotoğrafları yalnız işyerlerinde değil, evlerin camlarında da asılı. Yani PKK’lılar için her hangi bir yasak yok. Sanki, ülkemizin Güneydoğusu’nda bulunan il, ilçe ve köylerinde Türkiye Cumhuriyeti yasalarının yerine başka yasalar uygulanıyormuş gibi bir hava var. Bu durum, devletine bağlı insanları ürkütüyor, terörist ve yandaşlarını ise cesaretlendiriyor.

Teröristler “evci izni”yle geliyor

Terör örgütü “milis örgütlenmesine” büyük önem veriyor. Bu örgütlenmeler geçmişte örgütün “cephe” yapılanmasında görevli kişiler tarafından yapılıyordu. Şimdi burada da durum değişti. Bu örgütlenmeler bizzat örgütün dağdan inen silahlı militanları tarafından gerçekleştiriliyor.
Askerden yeni dönen gençleri dağa çıkmaya ikna ediyorlar. Çünkü kendilerine ilerde PKK’nın askeri, polisi olacağı, kamu görevlerinde çalıştırılacağı söyleniyor. İşsiz vatandaşlarımızdan bu duruma inanların sayısının da az olmadığı belirtiliyor. Çünkü, terör örgütünün geldiği nokta, bundan sonra yapacaklarının garantisi gibi görülüyor.
Çocukları dağda olanlar, sanki “asker ziyaretine” gidiyormuşçasına onları ziyarete gidiyorlar. Onların istediklerini götürüyorlar. Teröristlerin hangi dağda, hangi mağarada olduğunu asker gibi, teröristlerin aileleri de biliyor. Büyük bir rahatlıkla ziyaretlerini gerçekleştiriyorlar.
Teröristler de “evci iznine” çıkar gibi örgütten izinli olarak birkaç günlüğüne ailelerini ziyarete gönderiliyor. Onlar da anne-babalarını, kardeşlerini görüyor, hasret gideriyor ve izin süresi dolacağı zaman dağa gidiyor. Bunlar olurken onları askerimiz, polisimiz görmüyor, duymuyor. Çünkü teröristlere dokunulmaması için sanki kendilerine emir verilmiş ve onlar da bu emri yerine getiriyorlar. Böyle bir emir olmasa bile vatandaşın arasında böyle bir algı yerleşmiş. Yani, Devletin polisi, askeri, teröriste karışmıyor.
“Çözüm süreci” adına nelere katlanılıyor bir bilebilseniz… Güneydoğulu olmayanların artık işyerlerinde çalıştırılmaması için neler yapıldığını da başka gün aktaracağım.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Prof. Karslı'dan inciler...
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini konularda en yüksek karar ve danışma organı olan Din İşleri Yüksek Kurulu’nun üyesi Prof. Dr. Halil İbrahim Karslı, Kuran’ın kadınlara örtünmeyi emrettiğini belirterek “Çünkü kadının bedeni bir süstür.
Dolayısıyla değerlidir ve korunması gerekir” dedi. Kadınların bedensel çekiciliklerini toplumsal yaşama karşı değil, eşlerine karşı sergilemeleri gerektiğini de ifade eden Karslı, Adem ve Havva’ya değinirken, “Cennette şeytan, insanın elbiselerini soymakta ve mahrem yerlerini açığa vurmayı başarmaktadır. Kıyamete kadar şeytan insanı bu konuda rahat bırakmayacak ve beden mahremiyetine hürmetsizlik göstermesi için elinden geleni ardına koymayacaktır” diye ekledi.

Karslı’nın, Diyanet’in yayın organında yayımlanan “Tesettür Emri ve Kadın” başlıklı makalesinde yer alan yorumlarından bazıları şöyle:

* Şeytan, huzuru ilahiden kovulduktan sonra ilk girişimini Adem babamız ve Havva anamıza karşı yaptı. Bu sırada onlar cennette bulunuyorlardı. Vesvese ile üzerlerine vardı. Amacı, yasak ağaçtan onlara yedirmek, elbiselerini soyup edep yerlerini kendilerine göstermekti. Onları ayartmak için elinden geleni ihmal de etmedi. Neticede amacına ulaştı. (Araf7/20-22)

* Görüldüğü gibi daha ilk karşılaşmada, cennette şeytan, insanın elbiselerini soymakta ve mahrem yerlerini açığa vurmayı başarmaktadır. İlk yaratılış sahnesinde Rabbimiz bir başkasını değil de bu konuyu bizlere hatırlatmıştır. Elbette ki bu, ilahi bir hikmet sebebiyledir. O da, herhalde şudur: Kıyamete kadar şeytan insanı bu konuda rahat bırakmayacak ve beden mahremiyetine hürmetsizlik göstermesi için elinden geleni ardına koymayacaktır.

* Aydınlanma süreci insanın dini değerlerden kopması, kendi kendisini kutsaması sonucunu doğurdu. Her alanda özgürlük, insana verilen değerin bir yansıması olarak görüldü. Dolayısıyla örtünme, kadının örgütlüğünün önünde bir engel kabul edildi. Geleneksel uygulamaları terk ettiği ölçüde insanın özgürleşeceği düşünüldü. Belki de insanlık tarihinde ilk defa müstehcenlik bu denli sosyal bir görünüm kazandı ve dünyanın hâkim kültürü haline geldi. Bütün bunlar, kadının bedeni üzerinden yapıldı. Onun kişiliği değil, dişiliği öne çıkarıldı.

* İslami değerler sistemi, iffetli fert, iffetli toplumu hedefler. Bu sebeple beden mahremiyetini korumaya büyük önem verir. Kadının da erkeğin de kendini sergilemesini ve teşhir etmesini onaylamaz. Cinsel sapmalara giden yolları kapatır. Cinsler arası ilişkilerde birtakım kurallar koyar. Mesela bakışların haramdan korunması ve tesettüre riayet edilmesi bunlardan bazılarıdır.

* Kuran, Nur suresi 31. ayette kadınlara kendi doğal güzelliklerini ve takılarını namahremlere göstermemeleri uyarısını yapar. Çünkü her iki cins birbirine karşı birer cazibe merkezidir. Bu, fıtratın bir gereğidir. Bu anlamda erkeğin nazarında kadının konumu ayette ziynet/süs olarak nitelendirilir. Ancak Kuran, bunun açığa vurulmamasını, aksine yine ziynet olarak isimlendirilen elbiseye büründürülmesini emreder. Çünkü kadının bedeni bir süstür. Dolayısıyla değerlidir ve korunması gerekir.

* İlahi uyarılar, kadının doğasının bastırılması anlamında yorumlanmamalıdır. Aksine Kuran, burada bir yönlendirme yapmakta ve onun bedensel çekiciliğini ortaya koyma arzusunu toplumsal hayatta değil, eşine karşı sergilemesini hedeflemektedir.

Atatürk'ten Erdoğan'a Dış Politika Öğütleri - Hüner Tuncer
Büyük Atatürk bugün yaşıyor olsaydı, sanırım, Sayın Başbakan’a dış politika konusunda aşağıda yer alan öğütleri verirdi. Sayın Başbakan, eğer Atatürk’ün bu öğütlerine kulak vermiş olsaydı, bugün özellikle Arap komşularımızla ilişkilerimizde yaşamakta olduğumuz sorunları yaşamamış olurduk! Şimdi Atatürkümüzün dış politika öğütlerini birlikte değerlendirelim:
1) Gerçekçilik: Atatürk’ün dış politikasının temel niteliği, gerçekçiliği, yani hedef saptamadaki ustalığıydı. Gerçekçi bir dış politika, maceracılıktan uzak bir dış politikaydı. Yeni Türk Devleti, gücünün ve olanaklarının bilincinde olarak dış politikasını saptamalıydı. Türkiye, ancak sahip olduğu gücün çerçevesinde bir dış politika yürütmeliydi. Bu “gerçekçilik”te, “ödün vermek” ya da “sindirilmek” söz konusu değildi. Bu “gerçekçi” yaklaşım doğrultusunda, hangi koşullarda olursa olsun, herhangi bir baskıcı güce karşı direnişte bulunulacaktı. Acaba bugün Sayın Erdoğan’ın liderliğindeki hükümet, Türkiye’nin gücüne koşut bir dış politika mı izlemektedir?..
2) Diyaloğa açık olmak: Atatürk, düşmanlık ilişkisinde aşırılıktan kaçındığı gibi, dostluklara gereğinden fazla bel bağlamamak gerektiğini de biliyordu. Uluslararası ilişkilerin dayandığı temel ilke ulusal çıkarlardı ve Türkiye’nin dış politikası da, bu ilke göz önüne alınarak saptanmalıydı. Acaba Sayın Başbakan, bugün uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin ulusal çıkarlarını ön plana alarak mı yoksa kendi inandığı değerler çerçevesinde duygusal öğelerin etkisiyle mi bir dış politika izlemektedir?..
3) Dünü, bugünü ve yarını başarılı kavrayış: Atatürk, dünü çok iyi bildiği için, bugünü ustalıkla kavrayabiliyor; böylece, yarını da ustalıklı biçimde önceden tahmin edebiliyordu. Acaba bugün AKP hükümeti, tarihten gerekli dersleri alarak mı ileriye dönük bir dış politika uygulamaktadır?..
4) Tam bağımsızlık: Türk devleti, öteki devletlerle olan ilişkilerinde tam bağımsızlığını hiçbir zaman yitirmemeliydi. Atatürk’e göre, “tam bağımsızlık” siyasal, ekonomik, mali, yasal, askeri ve kültürel bağımsızlık demekti. Eğer bu alanlardan herhangi birinde bağımsızlık söz konusu değilse, o zaman devlet tam bağımsız sayılamazdı. Acaba Sayın Başbakan, bugün Türkiye’nin tam bağımsız bir dış politika izlediğini göğsünü gere gere söyleyebilir mi?.. AKP’nin dış politikası, bugün büyük ölçüde ABD’nin politikası doğrultusunda biçimlendirilmemektedir mi?..
5) Barışçı dış politika: Bugün AKP hükümetinin başta komşuları olmak üzere, dünya devletleriyle ilişkilerinin, büyük Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle bağdaştığı söylenebilir mi?..
6) Güvenlik politikası ve ittifaklar sistemi: Atatürk’ün görüşüne göre, Türkiye, öncelikle kendi gücüne dayanacaktı. Atatürk, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerinden birinin, kendi gücüne dayanmaktan uzaklaşmak olduğunu çok iyi saptayarak aynı yanlışlığa sürüklenmemeye özen göstermişti. Bugün Türkiye’nin öncelikle kendi gücüne dayanarak bir dış politika izlediği söylenebilir mi?..
Atatürk, büyük devletlerle ittifaklardan uzak kalmak istiyordu çünkü büyük bir devletle ittifak durumunda, iki müttefik devlet arasındaki ilişkiler, kolaylıkla ‘koruyucu devlet’ ve ‘koruma altındaki devlet’ ilişkilerine dönüşebilirdi ve bu ittifakların bedeli genellikle güçsüz devletlere ödetilirdi. Büyük Atatürk, Türkiye’nin bugün başta ABD olmak üzere Batılı devletlerle ilişkilerini yıllar öncesinden nasıl bu denli doğrulukla teşhis edebilmişti?..
7) Ulusalcılık-insaniyetçilik: Atatürk, yeni Türkiye’ye ulusal bir yapı kazandırmaya çalışmış; ancak, “ulusalcılık” düşüncesini hiçbir biçimde aşırılığa götürmemişti. Bugün AKP hükümetinin ulusalcı bir dış politika izlediği söylenebilir mi?..
8) Çağdaşlık: Atatürk, Türkiye’nin çağdaş bir devlet olmasını ve hatta çağdaşlığın ötesine geçmesini hedeflemişti. Çağdaşlaşma, bir Batı taklitçiliği ya da Avrupa’ya benzeme özentisi değildi. Atatürk, çağdaş uygarlığı şöyle tanımlamaktaydı: “Çağdaş uygarlık öyle güçlü bir ateştir ki, ona kayıtsız olanları yakar, mahveder. Ülkeler çeşitli, ancak uygarlık birdir ve bir ulusun gelişmesi için de, bu tek uygarlığa katılması gerekir.” Bugün sizler, Türkiye’yi çağdaş bir devlet olarak tanımlayabilir misiniz?..
9) Akılcılık: Atatürk’ün dış politikası, ideolojik dogmalar ve önyargılar yerine, akla ve bilime dayanıyordu. Bugün uygulanmakta olan dış politikanın akılcı olduğu, akla ve bilime dayandığı söylenebilir mi?..
10) Eşitlik: Atatürk’ün dış politikada titizlikle savunmuş olduğu bir ilke de, eşitlik ilkesi, yani Türkiye ile başka egemen devletler arasında yasal açıdan mutlak eşitliğin var olmasıydı. Sayın Erdoğan’ın özellikle Batılı devletlere yönelik izlediği dış politikanın, eşit devletler arasında yürütülen bir dış politika olduğu söylenebilir mi?..
Sayın Başbakan, Türkiye’nin uluslararası toplulukta itibar sahibi, saygın bir devlet olarak yer almasını istiyorsa, büyük Atatürk’ün özetle yukarıda saymış olduğum ilkelerine özenle uymalıdır.

 “Mısır’daki darbenin arkasında İsrail’in olduğunu elimizde belgesi var diye açıklama yapan başbakan Erdoğan’a gerek Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest’en gerekse İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yigal Palmor’dan tokat gibi yanıtlar geldi.
(Saldırgan ve söyledikleri beş para etmez değersizdir)
Bizler Erdoğan’ın tutarsız tavırlarını sineye çekebiliriz. İçimizde mücadelemizi sürdürebilir onu demokratik yollarla indirmeyi de düşünebiliriz ama İsrail ve ABD’den gelen yanıtlar ülke olarak onurumuzu kırmıştır.          Zira beğensek, beğenmesek te o Türkiye başbakanı olarak bizi temsil etmektedir.
Başbakanın bize bunu yapmaya hakkı yoktur.
Erdoğan bunu sineye çekmiş ve geri adım atarak hem kendisini hem de bizleri daha da küçük düşürmüştür.
Mademki elimde belge var diye ortaya çıktın, neden bunun altında kaldın diye sormak gerekmez mi kendisine.
“Ben burada Amerika’yı ifade etmedim, İsrail’i ifade ettim. Peki, Beyaz Saray’a ne oluyor da Beyaz Saray bunu konuşuyor. Beyaz Saray bunu dillendirmemeliydi konuşması gereken varsa İsrail konuşmalıydı” sözlerine gelince, bir başbakana yakışmayacak çocuksu sözlerdir bular.

Güler misiniz? Ağlar mısınız?
Bizim başbakan ya çok saf, ya da bizleri işletmeye kalkıyor.
İsrail Suriye’yi bombaladığı zaman çıtı çıkmıyor ama Mursi’nin halkın istemi ile Mısır Ordusu tarafından indirilişini İsrail’e mal ediyor.
Bizlerle kafamı bulmaya çalışıyor dersiniz?
Erdoğan İsrail ve Amerika’ya posta atacak ha?
Hadi canım oradan.
Bunlar bence ağız dalaşı bile değil sadece, gündemi meşgul etmenin bir yöntemidir.
Başbakanın ABD-İsrail ve Barzani ile birlikte hareket ettiğini bilmeyen mi kalmış?
Şeytan üçgeninin dördüncü ayağı kendisi değil midir?
İçeride valisine, bakanına bağırır azarlar, onlar biat ettikleri için seslenemezler yutarlar ama gelin görün ki elin oğullarına külhanbeylik raconu sökmedi, geri tepti.
Kaldı ki  İsrail ve Amerika ayrılmaz ikiz kardeş gibidirler ve Amerika İsrail’e göbekten bağlıdır.Bir kere Amerikan Protestanlığı ile İsrail itikadı arasında kuvvetli bağlar vardır. İkincisi;
Köklerinin 1590 yılına dayandığı söylenen İngiliz Kraliyet Saraylarında kralın yaverliğini yaparak adını duyuran, dünyada ilk kez bankacılığı kuran Yahudi Rotschild ailesi zaman içinde İngiliz ve Fransız Merkez bankaları ile Amerika’daki Federal Rezerv bankalarının sahibi olmuştur.
Yani geçmişi 16.yüzyıla dayanan aile dünya ekonomisini istediği gibi çevirir. Büyük tefeci olan bu Yahudi ailesi Osmanlı Devleti'nin ilk merkez bankası olan Osmanlı Bankası'nı kurmuş sonra arkadan vurmuştur.
 Osmanlı devletinin parçalanması için gerekli olan her şeyi yapan da bu ailedir. Tuzak planlar, milletleri birbirlerine kırdırmak hep Rothshildlerin başından çıkmaktadır.
 Biraz araştırdığımızda görüyoruz ki Ortadoğu’da süper güç olma hayali aslında İsrail’in hayalidir.
 İsrail kurulduğu günden beri Dimona Çölü’nde kurduğu nükleer santralinde atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler üretmekte, Nükleer füzelerinin Ankara, İstanbul, Şam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede olduğu bilinmektedir.
Zamanın Amerika Başkanı Kennedy İsrail’i sevmezdi, onunla yolları ayırmak istedi.  Nükleer programını durdurmaması durumunda Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını belirtmişti. Kennedy bununla da kalmayarak “bir ülkenin parasının denetimin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu” söyleyerek 4 Haziran 1963′te Amerikan Temsilciler Meclisi’ne danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan Dolar’ını basma yetkisini Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’ın elinden alarak Amerikan Merkez Bankası’na vermişti.
Kennedy’nin Rothshildlere başkaldırması sonunu getirmiş feci bir suikastla öldürülmüştü.
Kaynak: https://www.sivilhareket.com/?p=1188)
Tüm bunlardan anlıyoruz ki dünyayı yöneten Amerika değil Yahudilerdir. Yani İsraildir.
Bir de şu şık akla geliyor. Farz edelim ki Mısır’da İsrail’in parmağı vardır, Irak, Mısır, Libya, Lübnan, Yemen gibi Arap ülkelerinde kimine demokrasi götüreceğim, kimine kimyasal silah var düzmeceleri ile yapılan saldırılar başta Amerika ve İsrail’in milli çıkarları doğrultusunda yapılmamış mıdır?
Şimdiye dek uyanmayan Araplar başbakanın sözleri ile uyanacak birleşerek bir güç mü oluşturacaklar?
 İsrail ve Amerika bundan çekinebilirler mi? Onun için mi sert yanıt verdiler? Veya birlikte anlaşmalı bir planın parçalarını mı oynuyorlar? Her olasılığı düşünmek zorundayız. Ne var ki başbakanın İsrail ile arasının açık olduğuna kimse bizi ikna edemez. Ciddi bir şeyler olsa Erdoğan, Yahudi Enstitüsü Cesaret madalyasını gurur meselesi yapar iade ederdi. Gizliden Konya, Malatya Hava üslerimizi onlara açmazdı.
Her neyse, bilirkişiler bu konularda daha iyi yorum yapabilirler.
Neredeyse dünyaya hükmeden koskoca Osmanlı İmparatorluğunun komşularını finanse ederek kışkırtan, askeri ve ekonomik güç bakımından iyice yıpratarak azınlıkların ayaklanmasını sağlayan tefeci İsrail’in ve de vampir Amerika’nın kafalarında ne vardır tam bilemeyiz tabi. Şurası alenen bellidir BOP projesini uygulamak için yapmayacakları yoktur. “Binlerce kilometre öteden gelip Ortadoğu coğrafyasının kanını, petrolünü içenlere tek cümle söylemeyenler! Bugün Türkiye’yi eleştiri konusu yapıyorlar” diyen başbakana günaydın! Hele şükür anlamaya başladın mı demeli?
Adı Recep Tayyip Erdoğan olan başbakanımız bu, yarın kalkar tam tersini söyleyebilir değil mi?
Müslüman düşmanı olan bu haçlı takımı,  yıllardır Müslümanları birbirlerine kırdırmaktan başka ne yaptılar? Bu gün binlerce Müslümanın kanı akıyorsa sebep bu iki yılan ve diğer pusuya yatmış emperyalistlerdir.
Suriye’de Esat tek başına İstiklal savaşı verirken onlarla birlik olarak Esad’ı yıkma hırsın nedendir ey başbakan? Bunlar insanları kullanır kullanır sonra deliğe süpürüverirler. Geçmişte Saddam’ı, Mübarek’i kullandıkları gibi aynen senide bir gün gelir o deliğe süpürüverirler.  Bir sultanlık, bir hükümranlık için değer mi  bu güzel ülkeye kıyman.

                                                                  ****
Yeni bir BM istemek
Suriye ve Mısır için yeni bir BM kurulmasını önermek bence çok hatalıdır. Bizim kendi iç meselelerimiz varken inatla Suriye’yi yok etme HIRSI nedendir? Dünyanın nefret ettiği gerici yobaz Müslüman Kardeşleri ille de bir yerlere baş etmenin bize ne faydası vardır? Başbakan kime ve neyi ispatlamaya çalışıyor?
PKK tehditleri ortada iken Türkiye’yi belki de bir iç savaş beklerken dışa dönük gayreti kendi vatanımız için göstermeyen başbakanı burada şiddetle kınıyorum.
Sen evvela kendi ülkene sahip ol diyorum. Bu açılım, saçılım maskaralığı sona ersin artık.

Bir iki kelam da TBMM si başkanı Çiçek’e
Efendim, Anayasa mahkeme Başkanı Haşim Kılıç AKP nin kapatma davasına konu olan internet sitelerinin kara propaganda yaptığı iddialarının mahkemece kabul edildiğini belirterek, (Ergenekon davasında)AKP ‘nin yeniden yargılanabileceğinin mümkün olabileceğini söylemiş. Çiçek te laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı hükmünün kaldırılmasının mümkün olacağını söylemiş. AKP’nin hukukçu kurmaylarının faaliyete geçtiğini ilave etmiş.
Gelelim laiklik karşıtı faaliyetlere. AKP ‘ye dava açıldığı zaman alttan, sinsice yürütülen laiklik karşıtlığı bu gün ise ayyuka çıkmıştır. Bırakın laiklik karşıtlığını cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı başını almış gitmekte ve hızla rejimi değiştirme söz konusudur. Üstüne üstlük PKK’ya ve Amerika’ya verilen sözler, yapılan anlaşmalarla Türkiye parçalanmanın eşiğine getirilmiştir. Hangi laiklikten bahsediyorsunuz?

Diktatör olsaydım!

Başbakan kendisine diktatör diyenlere ateş püskürüyor ve diyor ki:
Ben diktatör olacağım, birisi kalkıp bana diktatör diyecek. Onun vay haline! Diktatörlüğün mizacında bu tür şeylere tahammül yoktur, anında götürürler.
Daha ne yapacaksın sayın başbakan? İnsanları ipte mi sallandıracaksın? Bir o kaldı zaten. Sen insanları hemen götürmüyorsun ama daha beterini yapıp hapislerde çürütüyorsun.
Ordunun yarısını tıktın içeri, aydınları, gazetecileri of saymakla bitmiyor.
Gezi olaylarında hakkını arayan halka “Benim polisim sadece su sıkıyor” diyorsun o zaman 5 kişi neden hayatını kaybetti.12 kişinin tek gözleri neden ve nasıl kör oldu?
Bakanları, valileri önünde diz çöktürüyorsun.
Diktatör hiç görmedim ama galiba benziyorsun, hal ve hareketlerin bunu gösteriyor.

Sevgiyle kalın.
 TC.Tünay Süer

Mit, Mossad’ın postacısı mı? - Mehmet Ali Güller
Star gazetesi dün “Bölge hareketli, tedbirlerinizi alın” diyerek, MİT’in Mursi’yi “darbeden” önce uyardığını yazdı. Haberi manşet spotundan özetleyelim: “MİT Müsteşarı Fidan darbeden 15 gün önce yaptığı görüşmede Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’ye Ankara’nın ‘Bölge hareketleniyor. Dikkatli olun” mesajını iletti. (Star, 23 Ağustos 2013)
Star’a göre Fidan, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla Mursi’ye gitmişti!
Önceki gün de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Kanal 24’te, Fidan ile Mursi’nin “darbeden” 10-15 gün önce görüştüğünü açıklamıştı.
Bu açıklamalara ve haberlere bakılırsa, Mursi’nin devrileceğini birileri öngörüyordu. Peki, öngören MİT miydi, yoksa bir başka istihbarat örgütü müydü?
“Ne önemi var, önemli olan tespit edilmiş olmasıdır” diyebilirsiniz kuşkusuz… Ama bizce önemi var! Şundan:
PARDO FİDAN’A, FİDAN MURSİ’YE
Birkaç yazımızda anımsattık. İsrail istihbarat örgütü MOSSAD’ın başkanı Tamir Pardo, 11 Haziran’da apar topar İstanbul’a geldi. (Hürriyet, 12 Haziran 2013)
Basına yansıyan haberlere göre Tamir Pardo, Hakan Fidan’la görüşmüştü. Pardo’nun çantasında İran ve Suriye dosyaları ile Gezi eylemleri dosyası vardı!
Bu görüşme ve konuşulan konular hiç yalanlanmadı. Hatta AK-Medya, Başbakan ve kurmaylarının dile getirdiği “Gezi’nin arkasında faiz lobisi var, Yahudi diasporası var” gibi saptırmaları gölgelememek için hiç üzerinde bile durmadı!
Zira üzerinde durulsa, ortaya Pardo’nun kendi ülkesini AKP’ye ispiyonladığı gibi bir saçmalık çıkacaktı!
Her neyse… Sonraki gelişmelere bakılınca, Pardo’nun çantasında bir Mısır dosyası da olduğu anlaşılıyor! Hatta esas dosyanın Mısır olduğunu bile söyleyebiliriz.
Büyük olasılıkla Mursi’nin devrilebileceğine ilişkin istihbarat MOSSAD’ındı. İsrail, Mursi’yi MİT ve AKP üzerinden uyarıyordu.
Fidan-Pardo görüşmesi 11 Haziran’da, Fidan-Mursi görüşmesi de 30 Haziran’dan 15 gün önce gerçekleşti!
İSRAİL ‘DARBENİN’ DEĞİL, MURSİ’NİN ARKASINDA
Elbette şöyle denilebilir: Tamam, MOSSAD MİT’e Mursi’nin devrilebileceği istihbaratını getirmiş olabilir. Ama bu bilgiyi Mısır’a daha alt düzeyde bir kanal götüremez mi? İlle de Hakan Fidan’ın mı götürmesi gerekiyor?
Birincisi, Star’ın haberine bakılırsa Fidan‘ı Erdoğan göndermiş! İkincisi ve daha önemlisi, Fidan’ın tıpkı Erdoğan gibi tek çalıştığı gerçeği… Geçenlerde tüm müsteşar yardımcılarının ilk defa kurum dışından atandığını da özelikle belirtelim.
Tabii şu da söylenebilir: Mursi’nin devrilebileceği istihbaratını MOSSAD MİT’e, MİT de bizzat Mursi’ye iletmiş olabilir, ne var bunda?
Şu var: Erdoğan’ın “Belge elimizde, Mısır darbesinin arkasında İsrail var” sözlerinin uçurulmuş bir balon olduğunu ortaya koyuyor!
İran’a karşı Kürecik’te İsrail’e kalkan olan, Tel Aviv’in OECD üyeliğine ve Akdeniz diyalogu çerçevesinde NATO çalışmalarına katılmasına onay veren, Suriye’yi vurması için İsrail uçaklarına hava sahasını açan AKP, Mısır’da da İsrail’le aynı cephededir!

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget