Makaleler "Sinan Meydan"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan
"Şark Malt Hülasası" adı altında üretilen bu besleyici içecek Osmanlı'da ve Cumhuriyet döneminde eczanelerin başköşelerinde yer almıştır. Malt, sadece Türkiye’de değil dünyada da bebekler ve çocuklar için kullanılmış bir içecektir.
“Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan geçmişi de denetim altında tutar.”
George Orwell, 1984.
“Benim türbanlı bacıma saldırdılar!”
R. Tayyip Erdoğan, 2013.
“Tek parti döneminin jakobenleri Batılılaşma ve modernleşme adına alkol kullanımını teşvik etmişlerdir!” R. Tayyip Erdoğan. 2016.

REJİ İDARESİNDEN TEKELLERE
Milli Mücadele’nin ardından Lozan Antlaşması’yla bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Osmanlı’nın bağımlılıklarından Reji İdaresi kaldırılarak inhisarlar/tekeller kurulmuştur. 1925’te Tütün ve Sigara Kâğıdı İnhisarı (Tekeli) yürürlüğe girmiştir. 1926 çıkarılan bir kanunla tütün tohumu ihracı yasaklanmıştır. 1926’da Barut ve Mevad-ı İnfilakiye Tekeli kurulmuştur. 1926’da da Alkollü İçkiler Tekeli oluşturulmuştur. 1927’de Tuz Tekeli Genel Müdürlüğü kurulmuştur. 1929’da Kibrit Tekeli kurulmuştur. Ayrıca Liman Tekeli, Sigara Tekeli, Dış Ticaret Tekeli, Afyon Tekeli, Petrol Tekeli, Şeker Tekeli gibi tekeller kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik kalkınmasında çok önemli bir rol oynayan tekeller, 21 Aralık 1931’de tasarruf sağlamak ve kaçakçılığı önlemek amacıyla kurulan Gümrük ve İnhisarlar (Tekel) Bakanlığı’na devredilmiştir. Bakanlık, tuz, tütün, ispirto ve ispirtolu içkiler, barut, av saçması, fişek inhisarlarını tekeline almıştır. 1930’larda ve 1940’larda tekellerin yatırımları, bulundukları bölgenin en önemli yatırımları durumundadır. Tekeler bulundukları bölgelerde her bakımdan ekonomiye büyük katkılar sağlamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında kamu harcamalarının ve kalkınma palanlarının finansı tekellerle sağlanmıştır. Tekel gelirleri 1930’larda tüm devlet gelirlerinin yüzde 12’sini, 1940’larda ise yüzde 25’ini oluşturmuştur. Tekel fabrikaları ve idari binaları Anadolu’nun pek çok yerinde en ihtişamlı yapılar olarak kurulmuştur. Öyle ki 1934 yılında Tekel Genel Müdürlüğü binası uluslararası bir yarışmada birincilik ödülü kazanmıştır. [1]
CUMHURİYET’İN ÖNEMLİ GELİRLERİNDEN BİRİ: İSPİRTO VE İSPİRTOLU İÇKİLER TEKELİ
 Cumhuriyet’in en önemli gelir kaynaklarından biri de “İspirto ve İspirtolu İçkiler Tekeli”dir.
 Sırayla gidelim:
Türkiye’de içki üretimi ve satışı Osmanlı döneminde başlamıştır. 19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde vergi denetimi altında çalışan çok sayıda içki üreten işletme açılmıştır.[2]Daha önceleri “Domuz vergisi” ve “şarap bacı” alan Osmanlı[3], 1862 yılı vergi mevzuatında rastlanan bir maddeye göre de Arpa suyundan yüzde 20 zaiyat bedeli düşüldükten sonra yıllık raiç bedeli üzerinden yüzde 10-15 kayıt almıştır. Prof. İlber Ortaylı şöyle diyor: “Osmanlı hayatında içki içilir, meyhane de vardır. (Osmanlı’da) içkiden vergi alındığını da unutmayalım…”[4]
 Milli Mücadele sırasında 14 Eylül 1920 tarihinde TBMM’nin çıkardığı “Men-i Müskirat Kanunu” ile Türkiye’de içki yasaklanmıştır.[5]
9 Nisan 1924’te kanunda yapılan bir değişiklikle bu içki yasağına son verilmiştir.
 Atatürk Cumhuriyeti, 22 Mart 1926 tarihli bir yasayla alkollü içkileri devlet tekeline almıştır.İspirto ve Meşrubatı Kûuliye İnhisarı Hakkında Kanun”  adlı bu yasanın 1. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti içinde ispirtolar ve meşrubatı şarap, bira ve her nevi likör de dâhil, üretimi, ithalatı ve satışının hükümet tekeli altında olduğu” belirtilmiştir. Yasaya göre Osmanlı’dan kalan küçük işletmeler alkollü içki üretiminde yetersiz olduğu için idarenin iki yıl içinde senede 3 milyon ispirto üretebilecek fabrikalar kurması, beş yıl içinde ise idarenin üretim kapasitesi ülke ihtiyacını karşılayacak duruma gelmesi amaçlanmıştır. Bu yasayla Osmanlı’dan kalan içki imalathaneleri devletleştirilmiştir. Yeni içki imalathanelerinin kurulması da tekel idaresinin iznine bağlanmıştır. [6]
Hükümet bu haklarını, 1 Haziran 1926 tarihli sözleşme ile Türkiye İş Bankası ve Polonyalı Naçelna Organizaçya Pişemislogojelni Rolinçih     Poise Şirketi’ne ihale etmiştir. Ancak Polonyalı şirket taahhütlerini yerine getiremeyince ortaklık sona erdirilmiştir. Bu olayın ardından özel şirkete verilen tekel hakları iptal edilmiş ve 1 Haziran 1927 tarihli “İspirto ve Meşrubatı Küuliye İnhisarının Sureti İdaresi Hakkında Kanun” ile alkollü içkiler tekeli tekrar hükümete verilmiştir. 1927 bütçesine bu amaçla 1.000.000 ödenek konulmuştur.[7]
 Güneri Akalın’ın yayımladığı “Tekel Hasılat Kalemleri” başlıklı tabloya göre Atatürk Cumhuriyet’in İspirto ve Alkollü İçkiler” tekelinden elde ettiği gelirler şöyledir: 1926’da 937.982, 1927’de 3.070604, 1928’de 4.273819, 1929’da 3.658825, 1930’da 3.302468, 1931’de 3.840.000, 1932’de 8.612012. 1933’te 1.964.223, 1934’te 7.608534, 1935’te 2.808209, 1936’da 3.350000, 1937’de 3.672640, 1938’de 3.841067.[8]
Görüldüğü gibi meselenin özü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Tek parti döneminin jakobenleri Batılılaşma ve modernleşme adına alkol kullanımını teşvik etmişlerdir” biçimindeki iddiasının aksine her şeyden önce ekonomiktir. “İspirto ve Alkollü İçkiler Tekeli” devletin ciddi gelir kalemlerinden biri durumundadır.
OSMANLI’NIN BİRA FABRİKALARI, BİRAHANELERİ VE BİRA BAHÇELERİ
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zannettiği gibi Türkiye’de içki üretimi ve tüketimi Cumhuriyet’le birlikte başlamış değildir. İlk içki içen Türk de Atatürk değildir!
 Eski Mısır efsanelerine göre arpayı çimlendirip malt yapma tekniği insanlığa Tanrı Oziris’in armağanıdır. Bira üretimi, Asur, Mısır, Hitit, Yunan, Roma’dan Anadolu Türklerine geçmiştir.
Biraya Osmanlılar da kayıtsız kalamamıştır. Osmanlı’nın son zamanlarında Avrupa’dan etkilenen çevrelerde; saraylarda, zengin konaklarında içilmeye başlayan bira, genellikle Viyana, Münih, Belgrad gibi merkezlerden ithal edilmiştir. 1800’lerin sonlarında Osmanlı’nın bazı kentlerinde bira imalathaneleri kurulmaya başlanmıştır.
Türkiye’de ilk bira fabrikası II. Abdülhamit döneminde İstanbul’da kurulmuştur. İsviçreli Bomonti Kardeşler 1885 yılında küçük bir imalathane olarak kurdukları bira tesislerini, 1893 yılında fabrikaya dönüştürmüştür. Bomonti semti adını buradan almıştır.
 Türkiye’nin ikinci bira fabrikası 1909 yılında Nektar Biracılık Şirketi (Nectar Brewery Company Limited) tarafından Büyükdere’de kurulmuştur.
Osmanlı’nın bu iki bira fabrikası 1912 yılında “Bomonti Nektar Metehhit Bira Şirketleri” adıyla birleşmiştir.
 Osmanlı’dan bira fabrikaları kurulur da birahaneler kurulmaz mı? 1800’lerin sonlarında belli başlı Osmanlı şehirlerinde Bomonti Birahaneleri açılmıştır. 1888'de, 15'i Beyoğlu'nda, 8'i Galata'da, 8'i muhtelif semtlerde olmak üzere İstanbul'da 31 birahane vardır. Bomonti Bira Fabrikası üretime geçtikten sonra birahanelerin sayısı artmıştır. İstanbul’da 33,İzmir'de 5, Selanik'te 4, Ankara'da ise 3 birahane açılmıştır. Mert Sandalcı’nın araştırmasına göre 1895’te Erzurum’da bile birahane açılmıştır”[9] Bundan 20 yıl sonra 1914'te ise İstanbul'daki birahane sayısı 40'a yükselmiştir. İstanbul ve İzmir'de Brasserie Viennoise; Brasserie Budapest, Brasserie Graz gibi birahane isimleri dikkat çekmektedir. 1921’de sadece İstanbul’da 52 birahane vardır.[10]
O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan

Biracı Osmanlılar
Gökhan Akçura’nın aktardığına göre Ahmet Mithat “Vah” adlı kitabında bu Osmanlı birahanelerini şöyle anlatmıştır: “Galata ve Beyoğlu’nda Almanların küşad etmiş oldukları birahaneler hakkında Osmanlı beylerimizin, efendilerimizin rağbetleri pek fevkalade idi. O zamanlar gitmiş olsaydınız, dört beş şapkalı varsa, yirmi otuz da fesli görürdünüz. Hele Galata’da Voyvoda civarında on beş numaralı Fogel birahanesi Osmanlıların en ziyade mazhar-ı rağbet olmuştu. O derecelere kadar ki, orada hizmet eden Alman karıları bile pek az bir müddet zarfında Türkçe öğrenmeye mecbur kalmışlardı...”[11]
 Osmanlı birahanelerinin yanında bir de Osmanlı bira bahçeleri vardır. Belediye Bahçesi adlı bu mekânların en gözdeleri İstanbul’da Bebek Bahçesi,Çamlıca Belediye Bahçesi ve Tepebaşı Belediye Bahçesi’dir. Bu bahçelerde en çok içilen içki Bomenti Birası’dır.
 O günlerde Tepebaşı Bahçesi’nin sürekli müşterilerinden olan edebiyatçılarımızdan biri, yıllar sonra o bahçeyi şöyle anlatmıştır:
 “Bahçenin dört bir yanı parmaklıklarla çevrilidir. Tek bir kapısı vardır. Bahçenin orta yerinde sivri çatılı güvercinlik biçiminde bir kameriye, bir orkestra yeri vardır. Sonradan buraya havuz yapılmıştır. Bahçe ikindiden sonra dolmaya başlar. Sular kararmaya başladığı zaman da tüm yükünü alır. Masalar, iskemleler çoklukla kameriyenin çevresindedir. Burada melek yüzlü kadınlar dolaşır.
Özel bir bahçedir burası. 40 para ödenerek girilir. Kahve, gazoz, çay ve Bomenti birasının dublesi 40 paradır. Avrupa birasının dublesi ise 5 kuruştur. Pasta, dondurma, sütlü çay, sütlü kakao için de 5 kuruş alınır. (…)
 Masalarda kelli felli paşalar, beyler, mösyöler, madamlar, matmazeller, başlı çeker. Beyoğlu’nun kalburüstü yosmalarından Nemseli Anna, Deli Eleni, Kara Katina, Arnavutköylü Poliniya, Çakır Uskuhi, Benli Anjel de sık sık görünmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Beyler, mösyöler yeni bir güzel gördüler mi yerlerinden fırlar volta atmaya başlarlar. (…)
Tepebaşı bütün Servet-i Fünuncuların bahçesidir. Buraya devam edenler arasında Abdülhak Hamit, Recaizade Ekrem, Süleyman Nazif de vardır. Tepebaşı Bahçesi’nde eksik olmayanlardan biri de şair Abdülhalim Memduh’dur. Ali Kemal’i, Abdülhak Şinasi’yi, Yakup Kadri’yi ve Refik Halit’i de sayabiliriz.”[12]
Ali Fuat Cebesoy, “Sınıf Arkadaşım Atatürk” adlı anılarında Harp Okulu yıllarında bir gün Atatürk’le birlikte bu Tepebaşı Bahçesi’ne gittiklerini belirterek “Garip Bir Olayın Hikâyesi” başlığı altında orada başlarından geçen ilginç bir olayı anlatmıştır. [13]
Osmanlı bira üretiminin yüzde 90’ı Bomonti-Nektar’ın elindedir. Kısacası, Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar, Düyun-u Umumiye İdaresinin mürâkabe ve rüsum sistemiyle idare edilen Osmanlı bira sanayii yabancıların kontrolündedir.
 Millileştirme ve Devletçilik politikalarıyla bir taraftan ekonomideki yabancı payını azaltıp milli sermayeyi arttırmaya çalışan Atatürk Cumhuriyeti, diğer taraftan devlet tekelleriyle ülkeyi kalkındırmayı planlamaktadır. İşte Bomenti-Nektar, Cumhuriyet’in bu milli-devletçi sistemine aykırı bir kurum durumundadır. Atatürk, bira piyasasındaki Bomenti-Nektar yabancı tekelini, devlet eliyle kurduğu bira tekeliyle kırmak istemiştir.
ANKARA BIRA FABRIKASI’NIN KURULUŞU
 Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Aileler sağlığa faydalı diyerek ilkokul çocuklarına birayı sevdirmeye çalışmıştır. Bunlar bu ülkede yaşandı.Tarih kitaplarında Atatürk Orman Çiftliği'nde ellerine bira şişeleri tutuşturulmuş çocuklar görürsünüz. Bunlar bu ülkede yaşandı! Hatta zorladılar! Alkol toplumu zorla dönüştürmenin, kimliksiz hale getirmenin, değerlerinden koparmanın aracı olarak kullanılmıştır.” diyerek nerdeyse Cumhuriyeti “biracı nesiller yetiştirmekle” suçlama noktasına gelmiştir.


O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan

Ankara Bira Fabrikası
 Biranın sevdirilmesi meselesinin iç yüzü şudur:
Gökhan Akçura’nın “Bir Bira Afişi’nin Hatırlattıkları” başlıklı yazısından özetliyorum:
1934 yılında Bomenti Bira Fabrikası, bira satışlarını arttırmak için biranın yararlarından söz eden bazı resimli levhalar hazırlatıp bu levhaları lokanta ve birahanelerin duvarlarına asmıştır. Bomenti Bira Fabrikası’nın bu reklamları Hafta dergisinin Haziran ayının son sayısında bir baş yazıya konu olmuştur. Levhada: “Yarım litre bira ne gibi gıdaların kuvvetini verir?” diye sorulduktan sonra şöyle devam edilmektedir: “385 gram süt – 32 gram tereyağı – 82 gram sığır eti – 325 gram balık – 105 gram ekmek – 3 buçuk yumurta.” Bu bilgilerin Prof. Dr. Carl von Noorden ve Dr. Hugo Salomon efendilerin kitaplarından alındığı da belirtilmiştir.Hafta dergisi, bu levhaların altında bir kurum imzası olmadığından, “saf halkın”, Sağlık Bakanlığı tarafından bira içilmesinin tavsiye edildiğinisandığını söyleyerek bir tartışma başlatmıştır. Hafta dergisi ayrıca “ecnebi” Bomenti Şirketi’nin Türk ırkının sıhhati düşünmediğini, bütün amacının “Türk ırkının kanını kurutmaya bedel, kasasını doldurmak” olduğunu belirterek “Halkın hayatına kasteden bu levhaları yerinden indirecek bir devlet kuvveti yok mudur?” diye sormuştur.
Bomenti Şirketi’nin bu iddialara verdiği cevap şudur:
1.   Biranın sıhhi ve mugaddi (besleyici) bir içki olduğu asırlardan beri bütün dünya fen erbabı tarafından kabul edilmiş bir hakikattir. Bira alkol ve afyonla yapılmaz. Birada alkol kendi tahammürile hasıl olur ve nisbeti de yüzde 2,5-3’tür.
2.   Gördüğünüz levhalar tarafımızdan bastırılmıştır. Bunlar şirketimiz mamulatının değil, sureti umumiyede biranın reklamı olduğu için ismimiz yazılmamıştır. Bunda hiçbir suiniyetimiz yoktur. İsnat ettiğiniz fikir hiçbir vakit hatırımıza gelmemiştir. Bu reklamlar aynen Avrupa’nın muhtelif memleketlerinde tabedilmiştir. Biz de onlardan tercüme ve kopya ettik. Bunlarda dahi yapanların isimleri yoktur. Maahaza kendi ismimiz altında ve gördüğünüz mealde biranın mugaddı vesıhhi bir içki olduğunu senelerden beri gazetelerde ilan ettik ve ediyoruz.
3.    Bir Türk şirketi olan müessesemizde isnadınız veçhile bir suiniyet olmadığını ve tam bir Türk vatandaşı olarak çalıştığımızı arz ile hürmetlerinize takdim ederim efendim.Türk Bira Fabrikaları (Bomonti-Nektar Türk Anonim Şirketi). [14]
Hafta dergisi, birkaç hafta daha bu bira afişleri tartışmasını sürdürmüştür.
İşte tam da o günlerde Atatürk Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği bünyesinde Cumhuriyet’in ilk bira fabrikasını kurmak için hazırlıkları başlatmıştır.Çünkü o yıl Bomenti’nin imtiyaz süresi dolacaktır. Atatürk sürenin uzatılmamasından yanadır. Bomenti ise sürenin uzatılması için Danıştay’a dava açmıştır. [15]
II. Abdülhamit döneminde yabancıların İstanbul’da kurduğu Bomenti Bira Fabrikası’na alternatif olarak Atatürk de 1934’te Ankara’da yerli bir bira fabrikası kurmuştur. (1934).
Atatürk’ün Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’nde bir bira fabrikası kurdurmasının temel nedenleri, “Batılılaşma ve modernleşme” değil bira üretiminde “yabancı etkisini kırıp milli,yerli üretimi arttırmak”, “fabrikanın küspeleriyle çiftlik hayvanlarını besleyip süt ineklerinin gelişimi sağlamak” ve “Osmanlı döneminde saraylarda padişahların, devlet adamlarının, yabancıların ve zengilerin içtiği içkiyi isteyen halkın da içmesine olanak sağlamak”tır. Ayrıca yukarıda görüldüğü gibi o dönemde basına yansıdığı kadarıyla biranın “sağlığa yararlı ve besleyici değerinin” olduğu da düşünülmektedir.
Ankara Bira Fabrikası 1934 yılında 500.000 litre/yıl olarak faaliyete geçmiştir. İkinci fabrika (Malt fabrikası) 1937 yılında 7.500.000 litre/yıl olarak faaliyete geçmiştir.
  Atatürk, Bomenti Bira Fabrikası’na karşı Ankara Bira Fabrikası’nı güçlendirmek istemiş, bu durum İsmet İnönü’yle arasının açılmasına yol açmıştır. Çünkü İnönü’nün erkek kardeşi Rıza Temelli Bomenti’ye ortaktır. İnönü’nün kız kardeşi, Sabiha Hanım’la evli olan enişte Abdürrezzak Bey ise Bomenti’nin hissedar yöneticilerinden biridir ve Bomenti’nin imtiyazının uzatılması için İnönü üzerinde baskı yapmaktadır. Diğer taraftan Tarım Bakanı Şakir Kesebir de çiftlikteki bira fabrikasını genişletmeye yanaşmamaktadır.[16]
Bomenti Bira Fabrikası’nın ve daha sonra açılan Ankara Bira Fabrikası’nın reklamlarına bakılınca bu reklamlarda biranın “sağlığa yararlı ve neşe verici” olduğundan söz edilmiştir. Ama bira içmenin “Batılılaşmanın ve modernleşmenin” bir gereği olduğundan ise söz edilmemiştir.
 Ayrıca Atatürk Cumhuriyeti, 1930’larda çıkarılan bazı kanunlarla alkollü içki satış yerlerine belirli sınırlamalar getirmiştir. [17]Bu sınırlamalar doğrultusunda örneğin 1936 yılında “Halkevlerinin çalışma maksatları içine alınan eve ait parkta alkollü içki içilemeyeceği” belirtilmiştir.[18]
Bilindiği gibi Atatürk, ölçülü olmak koşuluyla, içki içmiştir. Ancak savaş meydanlarında, önemli kararlar sırasında ağzına içki koymamıştır. Örneğin I. Dünya Savaşı’nda cephede bulunduğu sırada 12 Kasım 1916 tarihinde hatıra defterine şunları yazmıştır: “Akşam rakı büfesi hazırlamışlar (…) Askere bu kadar yakın bulunan subaylar için bu durumu uygun görmedim .Yeni fırka kumandanı Ali Fuat Bey’le bu konuyu görüştük.”[19] Milli Mücadele yıllarında da ağzına içki koymadığı gibi içki içilmesini de uygun görmemiştir. Atatürk, sağlığın korunması ve iyi düşünebilmek için alkol kullanılmaması gerektiğini bizzat ifade etmiştir. 20 Kasım 1916 tarihinde hatıra defterine aynen şöyle yazmıştır: “Sıhhatin korunması için, bilhassa beynin parlaklığı için alkol alınmamalı”. [20] Atatürk, ayrıca özellikle sporcuların kesinlikle alkol almamaları gerektiğini belirtmiştir.[21]
 Erdoğan, “Tek parti döneminin jakobenleri Batılılaşma ve modernleşme adına alkol kullanımını teşvik etmişlerdir” diyerek bira fabrikası kuran Atatürk’ü “Jakobenlikle” itham etmiştir. Ancak Atatürk’ün bira fabrikası kurması onun jakobenliğinin değil tam tersine halkçılığının göstergesidir. Bu konuda jakoben olan, kendileri saraylarında gizli gizli içki içerken halkın içmesini yasaklayan Osmanlı padişahlardır. Padişah IV. Murat içkiyi ve afyonu yasaklamıştır, ama kendisi de hem içki hem afyon içmiştir. Afyon içen IV. Murat sırf “afyon içiyor” diye hekimini katlettirmiştir. İlk bira fabrikasının açılmasına izin veren II. Abdülhamit, veliahtken bazı içkileri içmiştir. II. Beyazit de gençken içen padişahlardan biridir. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle “Fatih’in de biraz içtiği anlaşılıyor”.[22] Son padişah Vahdettin de içmiştir. Nitekim Tütüncübaşı Şükrü Bey, Padişah Vahdettin’in kendisine daima “konyak aldırdığını” belirtmiştir. Vahdettin, Almanya ziyareti sırasında verilen ziyafette imparatorun şerefine şampanya kadehi kaldırmıştır.[23]
Osmanlı padişahlarının kendileri gizli gizli içerken halka yasakladıkları içkiyi, evet, Atatürk de içmiştir. Ama o “Milletimin şerefine içiyorum” diyerek açıkça içmiştir. Ayrıca halkına bu konuda hiçbir yasak koymadığı gibi halkının kendi yerli, milli içkisini/ birasını içebilmesi için de çaba harcamıştır.
Atatürk, 9/10 Ağustos 1928’de Sarayburnu’nda yeni harfler hakkında halka yaptığı konuşmada bir ara kadehini halka doğru kaldırıp şunları söylemiştir: “Eskiden bunun bin mislini mezbelelerinde gizli gizli içerek türlü fesatlıklar yapan sahtekarlar vardı. Ben o sahtekarlardan değilim. Milletimin yükselişi şerefine içiyorum” demiştir. Halk da canı gönülden “Afiyet olsun!” diye bağırmıştır.[24]
Yeniden jakobenlik meselesine gelecek olursak! Atatürk, kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak görüp reaya (davar sürüsü) diye adlandırdıkları halkı güden sultan/ halife şirk, baskı ve zulüm düzenini, saray soyluluğunu ve dönme/ devşirme sistemini yıkmıştır. Atatürk yıktığı bu saltanat-soylu sistemin yerine halkçı bir sistem kurmuşur. Atatürk, yüzlerce yıldır merkezden/ saraydan/ yönetimden dışlanan, itilip kalkılan, adeta köylü ve çiftçi olmaya mecbur bırakılan, buna rağmen barış zamanları vergi yükü altında ezilen, savaş zamanları cepheden cepheye koşturulan Türk halkını çevreden merkeze/yönetime taşımış, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” deyip Cumhuriyeti ilan ederek devletin asıl sahibi yapmış; yetmemiş “Köylü milletin efendisidir” diyerek de kalkınmayı en dipten, köyden başlatmıştır. Cumhuriyet devrimlerinin tamamı, işte yüzyıllardır köylü, ırgat, asker olmaya zorlanmış bir halkın, her bakımdan yükseltilmesi, uygarlaştırılması, refaha kavuşturulması için yapılmıştır. Demem o ki, Erdoğan’ın“bira meselesi ve jakobenlik sorunsalına” da buradan bakmak gerekir! Osmanlı’da saraylıların, dönme-devşirmelerin, yabancıların, zenginlerin içebildiği içkiyi/ birayı, Cumhuriyet’le isteyen herkesin içebilecek olması ve devletin bu konuda halka kolaylık sağlaması jakobenist değil halkçı bir tavırdır. Erdoğan’ın “Bunlar bu ülkede yaşandı! Hatta zorladılar! Alkol toplumu zorla dönüştürmenin, kimliksiz hale getirmenin, değerlerinden koparmanın aracı olarak kullanılmıştır.” iddiası da tamamen gerçek dışıdır. Atatürk Cumhuriyeti hiç kimseye zorla içki/bira içirmemiştir. Erdoğan’ın yine Atatürk Cumhuriyeti’ni kastederek “Çağdaşlaşmayı, alkol kullanmakla, zararlı alışkanlıkları teşvik etmekle, tek tip bir hayat tarzına sahip olmakla özdeş hale getirenler var” ifadesi de gerçeği yansıtmamaktadır. Erdoğan ve onun gibi düşünenlerin dilinde Atatürk Cumhuriyeti’yle ilgili “ezberlerden” biri durumundaki bu “tek tipçilik” Atatürk Cumhuriyeti için söz konusu bile değildir. Kendi ifadesiyle “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller isteyen”, yine kendi ifadesiyle “benim manevi mirasım akıl ve bilimdir” diyen Atatürk, devriminin odağına özgür aklı ve çağdaş bilimi yerleştirmiştir. Allah aşkına, özgür aklın ve çağdaş bilimin egemen olduğu bir ülkede nasıl “tek tipçi” bir toplum ortaya çıkar? Buradan bira meselesi ve tek tipçiliğe gelirsek bu konuda Atatürk Cumhuriyeti’nin değil Osmanlı’nın tek tipçi olduğunu görürüz. Çünkü Atatürk Cumhuriyeti’nde içki içmek zorunlu değildir, isteyen içer, isteyen içmez, tam bir özgürlük vardır. Ancak Osmanlı’da içki içmek hoş karşılanan durum olmamanın ötesinde zaman zaman yasaklanmıştır da. Yani Osmanlı, en azından Müslümanlar için, içki içmeyen tek tipçi bir toplum amaçlarken, Cumhuriyet bira içen tek tipçi bir toplum amaçlamamıştır. “Asıl soru şudur? Atatürk Cumhuriyeti’ni tek tipçilikle suçlayan Erdoğan’ın ideal nesli “dindar nesil” çok tipçi bir nesil mi olacaktır?
 Atatürk, bütün çiftlikleriyle birlikte AOÇ ve içerisinde bulunan bira ve malt fabrikasını da 1937 yılı içerisinde Hazine’ye bağışlamıştır. Atatürk’ün hazineye bağışladığı sırada Orman Çiftliği’ndeki bira fabrikası 7000 hektolitre çeşitli bira yapacak kapasitededir. 6.7.1939 yılında 3697 sayılı Kanun ile; bira fabrikası bina ve arsası, fabrika dâhilinde biraya ve binadan başka imalata mahsus bütün tesisat, bira fabrikasına ait memur, müstahdem, ve işçilerine ait fabrika dâhilinde ve haricindeki demirbaş eşya, alet ve mallar TEKEL Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir.[25]
YEŞİLAY CEMİYETİ BİR CUMHURİYET KURUMUDUR
Erdoğan, Atatürk Cumhuriyeti’ni “biracı nesiller yetiştirmekle” suçlamak için insanların gözünün içine bakarak Yeşilay Cemiyeti’nin tarihini çarpıtmıştır. Erdoğan şöyle demiştir: İstanbul'un işgali sırasında gençlerin işgal güçleri tarafından alkol kullanmaya teşvik edildiğini gören bir avuç kahraman bağımlılıkla savaşmak için Yeşilay çatısı altında toplanmıştır. Tek parti döneminin jakobenleri Batılılaşma ve modernleşme adına alkol kullanımını teşvik etmişlerdir.”
Yani Erdoğan’a göre “bir avuç kahraman”ın kurduğu Yeşilay adeta “tek parti döneminin jakobenlerine” rağmen var olmuş bir cemiyettir! Erdoğan’ın Yeşilay Cemiyeti’ni övmek için Atatürk Cumhuriyeti’ni yermesi cidden büyük talihsizliktir. Çünkü Yeşilay Cemiyeti’nin kamu yararına bir cemiyet olmasını sağlayanlar, Erdoğan’ın ifadesiyle, o “tek parti döneminin jakobenleri”, Cumhurbaşkanı Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü’dür.Yeşilay Cemiyeti, 13 Ekim 1934 gün ve 2827 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle “Kamuya Yararlı Cemiyetler” arasına alınmıştır.[26] Cumhuriyeti kuran bu “jakobenler”, nasıl olur da hem “alkolik bir nesil” yetiştirmek ister, hem de buna karşı mücadele eden Yeşilay Cemiyeti’ni kamu yararına cemiyet olarak kabul eder?


O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan

13 Ekim 1934 tarihli 282y sayılı Resmi Gazete
 CUMHURİYET’İN BİRACI ÇOCUKLARI VE ŞARK MALT HÜLASASI
 Erdoğan'ın sözlerini bir kere daha okuyalım: “Aileler sağlığa faydalı diyerek ilkokul çocuklarına birayı sevdirmeye çalışmıştır. Bunlar bu ülkede yaşandı.Tarih kitaplarında Atatürk Orman Çiftliği'nde ellerine bira şişeleri tutuşturulmuş çocuklar görürsünüz. Bunlar bu ülkede yaşandı! Hatta zorladılar! Alkol toplumu zorla dönüştürmenin, kimliksiz hale getirmenin, değerlerinden koparmanın aracı olarak kullanılmıştır.
Eğer yakın tarihi hiç bilmesek, Atatürk’ü ve onun kurduğu Cumhuriyeti hiç tanımasak ve sadece Erdoğan’ın sözünü ettiği resimlere bakarak sonuç çıkarmaya çalışsak “Evet, Erdoğan haklı!” diyebiliriz!

O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan

Ankara Orman Çiftliği’nde çekilmiş bu fotoğraflar gösterilip Atatürk’ün çocuklara bira içirdiği propagandasını yapılmaktadır.
Evet, bu fotoğraflar montaj değil! Hepsi gerçek! Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’ndeki bira ve malt fabrikaları açıldıktan sonra çiftlikteki bira bahçesine aileler zaman zaman çocuklarıyla gelmiştir. Bilgiye sahip olmadan fikir sahibi olanlar, her şeyin göründüğü gibi olduğunu sananlar ve geçmişe geçmişin penceresinden değil de bugünün penceresinden bakanlar için “Bira şişelerinin olduğu o masalarda çocukların ne işi var?” diyerek bağırıp çağırmak, hatta Atatürk’ü çocuklara bira içirmekle suçlamak son derece normaldir! Nitekim bugün yapılan budur! Ancak bu “bira eleştirmenlerinin” bilmedikleri veya bilip de bilmezden geldikleri çok ilginç bir gerçek vardır! Şöyle ki: Bugün bira ve çocuk ilişkisi insanlara ters gelmektedir. Ancak 1920’lerde, 1930’larda bira ve çocuk ilişkisi bugünkünün aksine daha doğal karşılanmaktadır. Çünkü birincisi, o zaman biranın sağlıklı, besleyici olduğu düşünülmektedir. İkincisi ise o zaman bira ve malt fabrikalarında çocuklara yönelik de özel bir bira/ hülasa/ ilaç üretilmekte ve çocuklar da bir anlamda bu çocuk biralarını içmektedir.
İlginçtir! Sadece bira fabrikalarında bebeklere, çocuklara yönelik üretim yapılmıştır. ‘‘Şark Malt Hülasası'' adı altında üretilen bu besleyici içecek Osmanlı'da ve Cumhuriyet döneminde eczanelerin başköşelerinde yer almıştır. Malt, sadece Türkiye’de değil dünyada da bebekler ve çocuklar için kullanılmış bir içecektir.

O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan

Bu fotoğraf Cumhuriyet döneminden önceye ait… Bira masasında çocuklar görülmekte!  (Foto: Gökhan Akçura)
O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan
Çocuk Birası/İçkisi Şark Malt Hülasası Reklamları 
O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan
 Çocuk Birası/İçkisi Şark Malt Hülasası bira şişelerinde satılmıştır. 

Malt hülasaları, Gliserofosfatlı ve Gliserofosfatsız olmak üzere iki tip üretilmiştir. Yıllar boyu “zayıflık” ve “halsizlik” çeken bebek ve çocukların dertlerine derman olmuştur. Ayrıca iştah açıcı, kuvvetlendirici, kansızlığa çare olarak satılan Şark Malt Hülasası’nı bebekli annelerin de “süt artırıcı” olarak kullanabilecekleri belirtilmiştir. İstanbul ve Ankara Tekel bira fabrikalarında 1989'a kadar üretilen bu içkinin üretimi bu tarihten itibaren durdurulmuştur.[27] Mert Sandalcı’nın dediği gibi O günlerde eczanelerin baş köşelerinde satılan bu çocuk birasının etiketi reçeteden farksızdır: "Nekahette bulunanlar için pek kıymetli ve Anemi, Kloroz, Albüminuri, Fosfatüri, Dispepşi, Siyatik, ve Umumi Zaafiyette büyük faideleri olan bir devadır. Çocukların dişlerinin kolayca çıkmasına, kemiklerinin kuvvetlenmesine, çocuk emziren annelerin sütünün çoğalmasına yardım eder. Çocuklara: Yemeklerden evvel bir veya iki çorba kaşığı Büyüklere: Yemeklerden evvel bir kahve fincanı…"Evet,bu günden bakınca tuhaf, garip görünen bu durum Melih Aşıkın ifadesiyle tam “Bebelere Bira” durumudur.[28] Bira ve malt fabrikalarına üretilen Şark Malt Hülasası, Yukarıdaki fotoğraflarda da görüldüğü gibi, bira şişelerine benzer şişelerde satışa sunulmuştur.
 Atatürk Orman Çiftliği’nde çekilmiş bazı fotoğraflarda bazı çocukların elindeki bira şişelerini görüp Atatürk, “Toplumu kimliksiz hale getirmek, değerlerinden koparmak” için çocuklara bira bile içirdi! Demek son derece yanlıştır. Biranın “sağlığa yararlı” olduğunun düşünüldüğü ve çocuklar için Şark Malt Hülasası adlı çocuk içeceğinin/ilacının üretildiği bir ortamda çocukların poz vermek için ellerine alıp içer gibi yaptıkları bira bardaklarından çok iddialı bir tarih tezi çıkarıp “Cumhuriyeti kuran jakobenler toplumu, kimliksiz, kişiliksiz bırakmak için çocuklara bira içirdi!” diye bas bas bağırmak hangi vicdana sığar? Bu yönde hiçbir ciddi belge bulgu yokken böyle iddialar ortaya atmanın amacı nedir? Aslında amacın ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.
ATATÜRK CUMHURİYETİ’NİN ÇOCUK SAĞLIĞI MÜCADELESİ
Erdoğan,“Alkol toplumu zorla dönüştürmenin, kimliksiz hale getirmenin, değerlerinden koparmanın aracı olarak kullanılmıştır. diyerek bence Atatürk’ün “kimliksiz”, “kişiliksiz”, “değerlerinden kopuk” bir nesil yaratmak istediğini bunun için de çocuklara içki içirdiğini iddia etmiştir.
 Oysaki Atatürk kurduğu Cumhuriyeti sağlıklı, ahlaklı, faziletli genç nesillere emanet etmiştir. Bu nedenle kafanın sağlamlığı kadar vücudun sağlamlığına da büyük önem vermiştir. Bu nedenle örneğin bir Cumhuriyet projesi olan “Gürbüz Türk Çocuğu” projesini başlatmıştır. Atatürk çocuklara öyle büyük önem vermiştir ki, benzerine rastlanmadık bir şekilde çocuklara bir bayram armağan etmiştir. 1923 yılında hazırlanan “Cenevre Çocuk Hakları Beyannamesini” 1928 yılında imzalayarak çocukların beslenmesi, tedavi edilmesi ve her bakımdan korunarak büyütülmesini taahhüt etmiştir. Çocukları korumak için kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu)’nin hamisi/koruyucusu olmuştur. Bu cemiyetin çocuklar için yaptığı çalışmalardan öylesine memnun kalmıştır ki soyadı kanunu çıkar çıkmaz cemiyetin başkanı Fuat Umay Bey’e “Çocukların koruyucu” anlamına gelen “Umay” soyadını vermiştir. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun balolarına katılmış, cemiyete para yardımı yapmıştır. Bu cemiyeti de “kamu yararına cemiyetlerden biri” olarak kabul etmiştir. 23 Nisan Çocuk Haftası kutlamalarına Türk Ocağı, Halkevi ve Gazi Orman Çiftliği’ni tahsis etmiştir. [29]
 Atatürk Cumhuriyeti her şeyden önce anne çocuk sağlığına büyük önem vermiştir. Osmanlı’da çocuk ölüm oranlarının çok fazla olması nedeniyle ilk olarak çocuk ölümlerini azaltmanın yolları aranmıştır. Ankara, Konya, Balıkesir, Adana, Çorum, Malatya, Erzurum ve Kars’ta 8 Doğum ve Çocuk Bakımevi açılmıştır. Doğum ve Çocuk Bakımevlerinde 7 yıl içinde 7.025 kadın yatırılarak, 41. 483 kadın ayakta tedavi edilmiştir. Ayrıca 1000’e yakın çocuk yatırılarak 88.202 çocukta poliklinikte tedavi edilmiştir. Tıbbiye’de okuyan yoksul öğrenciler için İstanbul’da parasız yatılı 300 yataklı bir Tıp Talabe Yurdu açılmıştır. Sağlık Bakanlığı 1937 yaz aylarında Dr. Eckstein, karısı ve yeni asistanı Dr. Selahaddin Tekand’dan oluşan bir ekibe Orta ve Güney Anadolu’nun 13 ilçesi ve köylerinde çocuk hastalıkları ve ölüm oranları ile kadınların doğurganlık oranları inceletilmiştir. Sonuçta toplam nüfusu 52.662 olan 60 köydeki tüm kadın ve çocuk hastalıkları belirlenip tedavilerine başlanmıştır. Hem genel sağlık, hem anne çocuk sağlığı konusunda kitaplar, dergiler, filimler, konferanslar ile halk bilinçlendirilmiştir. Hilal-i Ahmer Cemiyeti çocuklar için Yetimler Yurdu açmıştır. Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin 5. Maddesi şöyledir: “Çocukları zaman zaman muayene ederek ailesine beslenme usulü hakkında bilgi vermek üzere dispanserler kurmak, sağlıklı süt ve ilaç verilmesi, ara sıra evlerin dolaşılarak çocukların yaşayabileceği sıhhi şartlara sahip olup olmadığının incelenmesi ve konuyla ilgili risaleler dağıtılması”. Cemiyetin nizamnamesinin 7. Maddesine göre de veremli çocuklar için hastaneler ve senatoryumlar açılacağı belirtilmiştir. Cemiyet çocuklarda görülen her türlü salgın hastalıkla başarıyla mücadele etmiştir. Köylerde sağlık taraması yapılıp aile anketleri hazırlanmıştır. Ülkenin değişik yerlerinde Yurtlar ve Misafirhaneler, Dispanserler, Çocuk Bakım Kursları, Ana Bakım Evleri, Ana Kucakları, Gündüz Bakım Evleri (Kreşler), Aşevleri, Süt Damlaları, Çocuk Bahçeleri, Çocuk Sinemaları, Kütüphaneler, Okuma Odaları yapılmıştır. Bu kurumlar içinde özellikle ANA KUCAKLARI ve SÜT DAMLALARI son derece önemli birer Cumhuriyet kurumudur. Ana Kucakları, anasız, babasız çocukların alınıp bakılıp büyütüldüğü yerlerdir. Hiç çekinmeden, hiç vicdan sızısı duymadan Atatürk’ü “biracı nesiller” yetiştirmekle suçlayanlara, özellikle Atatürk Cumhuriyeti’nin SÜT DAMLALARI’nı anlatmak gerekir uzun uzun… Bir fikir vermesi bakımından Süt Damlalarında sadece 1927 yılı içinde 1.605 çocuğa 16.568 kilo süt verilmiştir. 1.046 çocuk muayene ve tedavi edilmiştir. 82 anne ve çocuk da göz hastalıkları nedeniyle ücretsiz muayene edilmiştir. 1923-1933 arasındaki 10 yıl içinde toplam 115.000’e yakın çocuğa 120.000 kilo kadar süt verilmiştir. 1927-1929 arasında çocuklara 53.000 şişe bedava süt dağıtılmıştır. Çocuklar ve anneler için sıhhi banyolar kurulmuştur. Okul çocuklarına süt ve yoğurt dağıtılmıştır. Himaye-i Etfal Cemiyeti, CHP’li belediyelerin desteğiyle ülkenin değişik yerlerinde Çocuk Nasihat Yuvaları açmıştır. İçinde beşik, yastık, muşamba, fanila, örme örtü, 4 patiska gömlek, 4 fanila, 2 yelek, 4 don, 4 pazen bez, 6 bez, 6 Amerikan bezi, patik, 4 göğüslük, anne gömleği, 6 çengel iğne, sabun, iplik, pudra, pamuk vb bulunan “Dolaşan Sepet” uygulaması başlatılmıştır. Atatürk’ün ükenin dört bir yanında kurdurduğu sosyal fabrikalarda mutlaka bir kreş ve bir ilk okul açılmıştır. Anneler çalışırken çocuklarını fabrika kreşlerine bırakabilmiştir. Atatürk Cumhuriyeti’in bu anne çocuk politikası sonunda her şeyden önce bebek ölüm oranları azalmış ve o zor koşullarda sağlıklı bir nesil yetiştirilmiştir.[30]Atatürk Cumhuriyeti’nin en çok önem verdiği konulardan biri de çocukların eğitimidir. Bu amaçla özellikle ilkokulların sayısı artırılmıştır. Ayrıca ortaokullar, liseler, üniversiteler, enstitüler açılması planlanmıştır.
 Atatürk’ün de kontrolünden ve onayından geçen 1935 CHP Programı’nda “Gençlik Örgütü ve Spor” başlığı altında şu satırlara yer verilmiştir: “TÜRK GENÇLİĞİ, ONU TEMİZ BİR AHLAK, YÜKSEK BİR YURT ve DEVRİM AŞKI İÇİNDE TOPLAYACAK ULUSAL BİR ÖRGÜTE BAĞLANACAKTIR. Bütün Türk gençliğine şevk ve SIHHATLARINI, NEFSE VE ULUSA İNANLARINI BESLEYECEK beden eğitimi verilecek ve gençlik devrimi ve bütün erginlik şartları ile YURDU KORUMAYI EN ÜSTÜN ÖDEV TANIYAN ve onları bu ödev uğrunda bütün varlıklarını vermeye hazır tutan bir düşünüşle yetiştirilecektir.”
Programın altıncı kısmında “Çocuk Bakımı” başlığı altında “Partinin çocuk hayatı ve analarının sıhhati ile derin ilgisi vardırdenilerek bunun yapılacak çalışmalar şöyle sıralanmıştır: “Doğum Evlerini arttırmak, hasta yurtlarında ayrıca doğum hizmetleri ayırtmak, parasız doğrum yardımları sağlamak ve çocuk bakımını öğretmek için her öğretme aracından faydalanmakla beraber ilmi ebe ve bakı kadınları çoğaltmak. Daha sonra “SÜT DAMLALARI” başlığı altında yapılacaklara yer vermiştir: “Şehir ve kentlerde Süt Damlalarını, süt çocukları için Bakım ve Danışma Evlerini, Kreşleri, Öksüz Yurtlarını çoğaltmak. İşçi olan yerlerde işçi analarını ve çocuklarını korumak. Hayatını çalışarak geçiren işçi anaları için iş bölgelerinde Kreşler açmaya devam edeceğiz.”[31]


O fotoğrafın altında aslında ne var - Sinan Meydan

1935 CHP Programı’ndan bir bölüm
 Şimdi soruyorum! Türkiye Cumhuriyeti’nin Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, birkaç fotoğraftan ve reklamdan, afişten yola çıkarak Atatürk’ün çocuklara bira içirdiğini iddia ediyorsunuz da, mesela neden onlarca belgeden yola çıkarak Atatürk Cumhuriyeti’nin çocuklar için ANA KUCAKLARI ve SÜT DAMLALARI gibi kurumlar kurup çocuklara şişe şişe süt dağıttığını söylemiyorsunuz? Neden gerçeği çarpıtıyorsunuz?

Sinan Meydan
Odatv.com
Kaynaklar:
[1] Sinan Demirbilek, “Tek Parti Döneminde İnhisarlar,” ÇTTAD, XII/24, (2012/Bahar), s. 223, 225.
[2]agm, s.212.
[3] İbrahim Agâh Çubukçu, “Atatürk ve Laiklik”,Atatürkçülük, İkinci Kitap, İstanbul, 1988, s. 342.
[4] İlber Ortaylı, “Padişahın Bir Günü”, Kafa, Şubat 2016, s.10.
[5] TBMM, Zabıt Ceridesi, d.1,c.2,15 Eylül1920,s.334.
[6] Demirbilek, agm, s. 212.
[7]agm, s.213.
[8]Güneri Akalın, Atatürk Dönemi Maliye Politikaları, Ankara,2008, s. 74, Demirbilek, agm, s. 222.
[9] Ayşegül Oğuz, “Sergi Bu Kapağın Altında-Mert Sandalcı’yla Röportaj”, Radikal Hayat, 21.3.2009.
[10] “Bira, ”Hürriyet, 9 Temmuz 1997.
[11] Ahmet Mithat, Vah, İstanbul, 1882, s.’67’den aktaran Gökhan Akçura, “Biraya Dair Ne Varsa Sergisi”, https://gokhanakcura.blogspot.com.tr/2009_03_22_archive.html, 24 Mart 2009.
[12] Sinan Meydan, Sarı Paşam, Mustafa Kemal, İttihatçılar ve II. Abdülhamit, 5.bas, İstanbul, 2014, s. 164,165.
[13] Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, s.73-80
[14] Gökhan Akçura, “Bir Bira Afişinin Hatırlattıkları”,https://gokhanakcura.blogspot.com.tr/2009_03_22_archive.html 27 Mart 2009.
[15] Orhan Çekiç, 1938, Son Yıl, İstanbul, 2013, s. 164.
[16]age, s.164.
[17] Şarap ve bira için olan sınırlamalar 1938’de kaldırılmıştır. BCA, Tarih 21.4.1938, Fon Kodu: 30.18.1.2,Yer No: 83.34.17.
[18]BCA, Tarih: 24.9.1936, Fon Kodu: 490.1.0. Yer No: 3.13.25.
[19] Şükrü Tezer, Atatürk’ün Hatıra Defteri, 4. Bas., Ankara, 1999, s.68.
[20]age, s. 74
[21] Mustafa Kemal Ulusu, Atatürk’ün Yanı Başında,Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, İstanbul, 2008, s. 205.
[22] Ortaylı, agm, s. 10.
[23] Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, s. 31.
[24]Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.22, s. 157.
[25] Yalçın Bayer, “Atatürk Bira Fabrikasını Ne İçin Kurmuştu”, Hürriyet, 22 Şubat 2013.
[26]Resmi Gazete, 13 Ekim 1934, S. 2827, s.1.
[27] “Bira,”Hürriyet, 9 Temmuz 1997.
[28] Melih Âşık, “Yerinde OlsaydımMilliyet, 29 Haziran 1996.
[29] Sinan Meydan, Yalanlara, İftiralara, Çarpıtmalara Panzehir, İstanbul, 2015, s. 525 vd.
[30] Sinan Meydan, Akl-ı Kemal, Atatürk’ün Akıllı Projeleri (5 cilt bir arada), İstanbul, 2014, s. 1283 vd.
[31]CHP Programı, Ankara, 1935.

“Milli Mücadele: Bilginin ve Aklın Zaferi” 
Milli Mücadele Hesaptır Hesap - Sinan Meydan
Büyük Taarruz öncesinde, Meclis’in milli hatiplerinden Hamdullah Suphi (Tanrı-över) kürsüden, “Kuvayı Milliye, bir cinneti mukaddestir!” demiştir. Bu söze büyük tepki duyan Atatürk, “Ne diyor bu? Ne demek cinnet-i mukaddes? Kuvayı milliye hesaptır, hesap” karşılığını vermiştir.
“Hayatta en hakki mürşit ilimdir, fendir...” diyen ve hayatı boyunca bu temel ilkeye uygun olarak hareket eden Atatürk’ün en imkânsız görülen olağanüstü başarılarının ardında hep “doğru hesaplar” vardır. Bu nedenle Atatürk gerçek bir “hesap adamı”dır.

İşte Atatürk, bu hesap adamlığı sayesindedir ki, I. Dünya Savaşı sonrasında herkesin kayıtsız koşulsuz şekilde teslimiyeti kabul ettiği; kimilerinin İngiliz, kimilerinin Amerikan mandası peşinde koştuğu, en iyimser olanların bile İngiliz, Fransız desteğiyle yerel kurtuluş çareleri aradığı bir ortamda o, “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla tam bağımsızlık ve ulusal kurtuluş mücadelesi verilebileceğine yürekten inanmıştır.
Milli Mücadele, bazen yazılıp söylendiği gibi, öyle hesapsız, kitapsız bir macera, kaderci bir çılgınlık veya bir mucize değildir. Milli Mücadele, Atatürk’ün tamamen gerçekçi, akılcı ve bilimsel hesaplarına dayalıdır. Atatürk bu mücadeleyi I. Dünya Savaşı’nın son yılında 1918’in Kasım ayında, Adana’da Yıldırım Orduları Komutanı olduğu dönemde hesaplamaya başlamış, bu hesaplarına 13 Kasım 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında işgal İstanbul’unda devam etmiştir. Atatürk’ün Milli Mücadele hesaplarının üçüncü aşaması Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 ile Lozan Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1923 tarihleri arasını kapsamaktadır. (Bkz. Sinan Meydan, Parola Nuh-Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları, 4. bas., inkılap Kitabevi, İstanbul, 2015).
Atatürk’ün Milli Mücadele hesaplarının merkezinde iki temel gerçek vardır:
1. Bütün unsurlarıyla halkın tümünü “tam bağımsızlık” ortak amacında birleştirmek için bir “kurtuluş inancı”yaratmak,  
2. İç ve dış düşmanları çok iyi tanıyıp ona göre hareket etmek...

Atatürk’ün, savaş yorgunu, yoksul bir halkla birlikte İngiltere, Fransa, İtalya ve onların taşeronu durumundaki Ermeniler ve Yunanlılar ile yerli işbirlikçilere karşı mücadele bayrağı açmasının nasıl bir hesap işi olduğunu iki örnekle açıklayacağım:
Atatürk, 4 Şubat 1919 tarihinde Alemdar gazetesi yazarı Refi Cevat (Ulunay)’a verdiği ancak -sansür nedeniyle- yayımlanmayan mülakatın bir yerinde aynen şunları söylemiştir:  
“Düvel-i Muazzama dediğimiz devletlerin bir de iç yüzleri var. Siz sanıyor musunuz ki harbi (I. Dünya Savaşı’nı) kazanmakla Müttefikler aralarındaki anlaşmazlıkları halletmişlerdir. Asıl ihtilaf, asıl menfaat rekabeti bundan sonra başlayacaktır. Her geçen gün Müttefiklerin kuvveti azalmaktadır. Terhisler dolayısıyla orduları günden güne küçülüyor.
Asırlarca birbiriyle boğuşan İngilizlerle Fransızları ‘müşterek düşman’ telakkisi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet bıraktıkları noktadan yeniden başlayacaktır. Başlamıştır bile... İtalya’nın da başı dertte... Onlar da iç kargaşalık arifesinde... Bu yüzden ilhak etmek istediği topraklardan bile çekilecektir. Netice şu ki, Anadolu’da baş gösterecek bir milli direnişe hiçbiri müdahale edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.”

Görüldüğü gibi Atatürk, Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’yi başlatmadan yaklaşık üç ay kadar önce işgal İstanbul’unda her şeyin farkındadır. Atatürk daha o günlerde Müttefiklerin aralarındaki bu menfaat çatışmalarından yararlanmak için akılcı hesaplar yapmıştır. Sonunda tıpkı düşündüğü ve hesapladığı gibi olmuş, İngiltere, Fransa ve İtalya aralarındaki menfaat çatışmalarının üstesinden gelip Anadolu’daki Milli Mücadele’ye doğrudan müdahale
etmeyi bir türlü becerememiştir. Yine tıpkı düşündüğü gibi İtalya daha yolun başında “ilhak etmek istediği topraklardan” çekilip gitmiştir. İtalya’ yı Fransa takip etmiş, onlar da bir süre sonra işgal ettikleri yerleri boşaltmış, böylece yalnız kalan Ingilizler, milli kuvvetlerle doğrudan bir savaşı göze alamayarak, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra “Geldikleri gibi gitmişler” dir.
Atatürk’ün önderliğindeki Milli Mücadele’nin nasıl hesaplı, kitaplı, planlı ve gerçekçi bir mücadele olduğunu kanıtlayan en iyi örneklerden biri, Atatürk’ün 23 Temmuz 1919 tarihinde yaptığı Erzurum Kongresi’nin açılış konuşmasıdır.  
Atatürk söz konusu konuşmasının bir yerinde aynen şunları söylemiştir:  
“Ve işte bütün bu iğrenç zulümlerden ve bu bedbaht acizlerden, tarihimize karşı reva görülen haksızlıklardan üzüntü duyan milli vicdan nihayet uyanmış, haykırışını yükseltmiş ve Müdafaa-i Hukuk-u Milliye ve Müdafaa-i Vatan ve Redd-i İlhak gibi çeşitli adlarla ve fakat aynı mukaddesatın korunmasının sağlanması için beliren milli cereyan, bütün vatanımızda artık bir elektrik şebekesi haline girmiş bulunuyor. işte bu azimli şebekenin vücuda getirdiği kahramanlık ruhudur ki, mübarek vatan ve milletin mukaddesatını kurtarmaya ve himayeye dayanan ve son sözü söyleyecek ve hükmünü tatbik ettirecektir.”
Atatürk’ün ordu müfettişliğinden istifa etmek zorunda kaldığı, görevinden alındığı, kongre başkanlığına getirilip getirilmemesinin tartışıldığı o zor Erzurum günlerinde kurtuluşa olan inancını korumasının temel nedenlerinden biri bütün vatanı saran o “milli cereyan” ve o cereyanın yarattığı “elektrik şebekesi”dir. Atatürk, Anadolu’daki o elektrik şebekesinin adeta trafosu, santrali olacak, o şebekeyi her geçen gün daha da güçlendirerek Milli Mücadele’yi kazanmasını bilecektir.
Atatürk, Erzurum Kongresi’ni açış konuşmasına şöyle devam etmiştir:

“Genel ve özel vaziyet hakkında, cümlenizce bilinen bazı hususları burada tekrar hatırlatmayı faydalı görüyorum:
a)    Dört aydan beri Mısır’da milli bağımsızlığın temini ve geri alınması için pek kanlı vakalar ve ihtilaller devam ediyor.
b)    Hindistan’da bağımsızlık için geniş ölçekte ihtilaller oluyor. Milli maksatlarına ulaşmak için bankalar, Avrupa müessesleri, demiryolları bombalarla tahrip ediliyor.
c)    Afganistan ordusu da İngiliz-lerin milliyeti imha siyasetine karşı harp ediyor.
d)    Suriye’de ve Irak’ta İngilizle-rin ve yabancıların tahakküm ve idaresinden tekmil Arabistan galeyan halindedir. Arabistan’ın her yerinde yabancı boyunduruğu reddediliyor.
e)    Son zamanlarda devletler arasında ortaya çıkan rekabet münasebetiyle İngilizlerin Kafkasya’dan tamamen çekilmesine karar verilmiş ve tatbikat bir müddetten beri başlamıştır. (...)
f)    Milli bağımsızlıklarını tehlikede gören ve her taraftan istilaya uğrayan Rus milleti, bu genel tahakküme karşı bütün millet fertlerinin ortak kudretiyle çarpışıp (...)
g)    Kuzey Kafkas, Azerbaycan ve Gürcistan birbiriyle birleşerek milli varlıkları aleyhine yürümek isteyen Denikin ordusunu, harben baskı yaparak Karadeniz sahiline sürmüştür.
h)    Ermenistan’a gelince: Bir istila fikri besleyen Ermeniler, Nahci-van’dan Oltu’ya kadar bütün İslam ahaliye baskı ve bazı mahallerde katliam ve yağma yapıyorlar. (...)
i) Karadeniz’in Batı tarafındaki vakalara gelince: Macar ve Bulgarlar memleketlerinin önemli bir kısmını istila etmek isteyenlere karşı bütün milli varlıklarıyla çarpışıyorlar. (...) Batı Trakya’nın Bulgarlardan alınarak Yunanlara verilmesi itilaf devletlerince kararlaştırıldığı için tatbik harekâtı başlamış ve Yunan işgal kuvvetlerine karşı Bulgar Kuvayi Milliyesi tarafından takviye edilen Bulgar kuvvetleri Batı Trakya bölgesi dâhilinde verdikleri muharebeler neticesinde çeşitli Yunan fırkalarını def etmiştir.”


Milli Mücadele Hesaptır Hesap - Sinan Meydan
 
Atatürk dış durumu ortaya koyduktan sonra, iç duruma geçmiştir. İçeride ise Anadolu’da “milli iradenin”, “milli şuranın” ve “milli hükümetin” kurulması gerektiğini belirtmiştir. Ancak bu işlerin hiç de kolay olmadığını, çünkü “yabancı parasıyla” propaganda yapan “kalp ve sinirleri zayıf, vatansız, kendi menfaatlerini düşünen sefillerin” olduğunu, ancak kurtuluş için mücadele eden “bütün milletin” her türlü engeli aşacağına inandığını söylemiştir. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.3, İstanbul, 2000, s. 183-186)
Atatürk, iç ve dış tüm düşmanlarını çok iyi tanımaktadır. Bu nedenle hiçbir şeyi şansa, kadere bırakmamış; sahip olduğu bilgilere dayanarak aklını kullanarak her şeyi hesaplamıştır. Örneğin, 1919 Temmuz ayı itibariyle işgalci Ingiltere’nin Mısır’da, Hindistan’da, Afganistan’ da, Suriye’de, Irak’ta ve Kafkasya’ da çok zor durumda olduğunu bilmektedir. Dolayısıyla bu İngiltere’nin Türkiye’ de geniş kapsamlı veya doğrudan bir askeri harekâta girişmesinin çok zayıf bir ihtimal olduğunun farkındadır. En önemlisi de dünyanın değişik yerlerindeki İngiliz karşıtı hareketin merkezinde “milli bağımsızlık” ortak amacının olduğunu da görmüştür. Bunu konuşmasında Mısır’da “milli bağımsızlığın temini”, Hindistan’da “bağımsızlık için milli maksatlı ihtilal”, Afganistan’da “milliyeti imha siyasetine” başkaldırı, Suriye ve Irak’ta “yabancı boyunduruğunun reddi” , Rusya’da “milli bağımsızlıklarını tehlikede görenlerin” isyanı, Kuzey Kafkasya, Azerbaycan ve Gürcistan’da “milli varlıklarına yürümek isteyenlere” karşı savaş, Macarlar ve Bulgarların “istilacılara karşı milli varlıklarıyla çarpışması” ve “Yunan işgal kuvvetlerine karşı Bulgar Kuvayı Milliyesi’nin savaşarak” zafer kazandığı şeklinde ifade etmiştir. Atatürk’ün bu açıklamalarını, onun sadece dünyada olup bitenleri çok iyi takip ettiği, düşmanını çok iyi tanıdığı biçiminde yorumlamak eksik bir analiz olacaktır.
Burada asıl önemli nokta Atatürk’ün bütün bu açıklamaları, Milli Mücadele’nin çok başlarında, örgütlenme aşamasında, çok zor zamanda yapmış olmasıdır.
O, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ nin açılışında bu açıklamaları yaparak, “İngiltere’ye karşı nasıl mücadele ederiz? En iyisi İngiliz veya Amerikan mandasını kabul edip kurtulalım!” diyenlere, İngiltere’nin düşündükleri kadar güçlü olmadığını, Mısır’dan Hindistan’a kadar dünyanın birçok yerinde İngiliz emperyalizmine karşı “milli bağımsızlık” mücadelelerinin başladığını, böyle bir ortamda İngiltere’den korkmanın anlamsız olduğunu ve Türkiye’de de anti-emperyalist bir “milli bağımsızlık” mücadelesi başlatmanın doğru olacağını kavratmak istemiştir.
Sonuç olarak Atatürk’ün Milli Mücadele’yi başarıya ulaştıran doğru hesaplarının temelinde; kendini, milletini, dostunu, düşmanını çok iyi tanıması, doğru bilgiye sahip olması, sahip olduğu doğru bilgiyi gerçekçi bir bakış açısıyla akıl süzgecinden geçirerek bilimsel sonuçlar çıkarması ve toplumsal bir “kurtuluş inancı” yaratacak stratejiler geliştirmesi vardır. Atatürk çok haklıdır.
Milli Mücadele gerçekten de “hesaptır, hesap”

Sinan Meydan/BÜTÜNDÜNYA

Elitist Değil Halkçı
Atatürk karşıtları, öteden beri Atatürk’ü ve kurduğu çağdaş Cumhuriyet’i eleştirmek, hatta karalamak istediklerinde hep söze “Cumhuriyeti kuran elitler!” veya “Kemalist elitler!” diye başlamaktadırlar. Çünkü onların dilinde Atatürk, halk karşıtı, halkın değerleriyle kavgalı bir elitist/seçkincidir. Ancak ne kadar ilginçtir ki, Atatürk’ün “halk karşıtı”, “antidemokratik” bir “elitisit” ve “jakoben” (baskıcı-tepeden inmeci) olduğunu iddia eden bu çevreler, yıllarca halkın sırtından geçinen din istismarcısı, karşıdevrimci siyasileri “halktan yana”,“demokratik” göstermek istemişlerdir. Aslında bunlar, ne elitizmi, ne jakobenizmi bilirler.
Atatürk'e hakaret olarak kullandıkları bu ifadelerin tarihsel süreçte, dünyanın değişip gelişmesinde oynadığı rolden de habersizdirler. Bu çevreler, 1950’ lerden beri kendilerine, iç ve dış Türkiye düşmanlarınca ezberlettirilen yalan ve uydurma bilgilerle ve iğfal ettikleri bu tür kavramlarla Türk halkını Atatürk’e ve kurduğu çağdaş Cumhuriyet’e düşman hale getirmeye çalışmaktadırlar.

Ancak Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarının, “Elit Mustafa Kemal!” veya “Kemalist elitler!” teorisinin - onların düşündükleri anlamda- hiçbir tarihsel dayanağı olmamakla birlikte aslında "Elit Mustafa Kemal" ve "Kemalist elitler" kavramı özünde, - kavramlar yerli yerinde kullanıldıkları takdirde- son derece doğru tanımlamalardır. Evet, yan bağımlı, çok geri kalmış, savaş yorgunu bir ümmet imparatorluğunda yapıp ettikleri dikkate alındığında; akla, bilime dayalı; ulusal, çağdaş ve laik Türkiye Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal Atatürk tabi ki bir elittir.

Elitist Değil HalkçıOsmanlı Devleti'nde kendini çok iyi yetiştirmiş, dil bilen, çok okuyan, toplumu ileriye yönelik değiştirmek, dönüştürmek amacıyla çok büyük bir devrim gerçekleştiren Atatürk'ün devrimci kişiliği bakımından bir elit olmadığını söylemek mümkün müdür? Atatürk bu anlamda evet bir elittir. Atatürk'ün çağdaş devrimini düşünceden uygulamaya geçirirken onun çevresinde yer alıp devrimci adımları destekleyen aydınlar ve bu devrimci sürecin bizzat uygulayıcısı durumundaki devlet adamları da -bu anlamda- elittir. Bu anlamda evet, onlara da "Kemalist elitler" demekte hiçbir sakınca yoktur. Ancak Atatürk'ün ve dava arkadaşlarının elitizmi, Atatürk karşıtlarının kafasında ve dilindeki gibi halktan kopuk, halka karşı bir elitizm değildir. Atatürk ve dava arkadaşlarının elitizmi, yüzyıllar içinde her bakımdan çağın gerisinde kalan bir halkı bilgi, görgü ve donanımlarıyla ve yurtseverlikleriyle ileriye taşımak anlamında bir elitizmdir.

Atatürk'ün başarısının sırrı her adımında halkla birlikte hareket etmesi ve en zor zamanlarında bile mutlaka halka inanıp güvenmesidir. Türk milletiyle Atatürk arasındaki karşılıklı gönül bağı, saygı, sevgi ve inanç önce Kurtuluş Savaşı'nın, sonra uygarlık savaşının kazanılmasını sağlamıştır. Atatürk’ün önderliğini yaptığı tüm mücadeleler özünde hem “hak mücadelesi”, “hem halk” mücadelesidir. Bu nedenle daha Kurtuluş Savaşı’ nın başlarında I. TB- MM’nin kurucu hükümetini bir “Halk Hükümeti” olarak tanımlayan Atatürk, bu hükümetin programının “Halkçılık Programı” olduğunu ilan etmiştir. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarındaki bu Halkçılık Programı, Cumhuriyet döneminde Halkçılık ilkesine dönüşmüştür. Türk Devrimi’nin özü durumundaki ilkelerden biri işte bu Halkçılık ilkesidir.
Atatürk sürekli başarı sırrının, ilham kaynağının "milletin gerçek hisleri ve emelleri" olduğunu söylemiştir: "Memleket ve millet hizmetlerinde baş olmak isteyenlerin ilham kaynağı milletin hakiki hisleri ve emelleridir. Bizim anılmağa değer bir hareketimiz varsa o da milletin duygu ve eğilimlerinde varlığına temas etmeğe çalışmaktan ibarettir. Her türlü muvaffakiyet sırrının, her nevi kuvvetin, kudretin hakiki kaynağının, milletin kendisi olduğuna kanaatimiz tamdır."

Elitist Değil Halkçı
Görüldüğü gibi Atatürk, bir anlamda gerçek "elit"in tanımını yapmıştır. Ülke ve ulus hizmetlerinde "baş olmak" isteyenlerin; liderlerin, önderlerin, yol göstericilerin, devrimcilerin, yani gerçek elitlerin "ilham kaynağının" halkın duyguları, arzuları ve halkın kendisi olduğunu belirtmiştir. Bir keresinde, "Milletimde bugünkü başarıyı doğrulayabilecek hisleri görmüş olmak... Bütün bahtiyarlığım işte bundan ibarettir" demiştir. Atatürk, başka bir konuşmasında da millet istemeseydi kendisinin hiçbir şey yapamayacağını ifade etmiştir: "Bu millet, kılı kıpırdamadan dava uğruna ve benim uğruma canını vermeğe hazır olmasaydı, ben hiçbir şey yapamazdım." Atatürk, ilham kaynağının neresi olduğunu
soranlara da ilham ve kuvvet kaynağının "milletin kendisi", daha doğrusu "milletin vicdanı" olduğunu söylemiştir:
"Bizim ilham kaynağımız doğrudan doğruya büyük Türk milletinin vicdanı olmuştur ve daima da öyle olacaktır." Bir keresinde de "Bütün harareti, feyiz ve kuvveti milletin vicdanından aldıkça, bütün teşebbüslerimizde milletin aklıselimini rehber kabul ettikçe, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da milleti doğru hedeflere götüreceğimize imanımız tamdır." demiştir. Atatürk, her zaman dile getirilmese ve belirtilmese de, mutlaka milletin "ortaklaşa bir fikrinin" olduğunu söylemiştir. Şöyle demiştir: "Varlığımızı, bağımsızlığımı kurtaran bütün işler ve hareketler milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek belirtisinden başka bir şey değildir."
Yarı bağımlı, geri kalmış bir ümmet imparatorluğunda hem işgalci,sömürgesi emperyalizme hem de kendini Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olarak gören bir padişaha karşı "ulusal bağımsızlık", "ulusal egemenlik" ve "uygarlık" savaşı başlatan ve bu bunun için önce halkla birlikte bir kurtuluş savaşı kazanan, sonra da halkçı bir devrim gerçekleştiren Atatürk'ü, halktan kopuk, halka düşman, halk karşıtı bir elitist/ seçkinci olarak göstermek her şeyden önce gerçek dışıdır.

Elitist Değil Halkçı
Yüzyıllardır ötekileştirilip yönetim kademelerinden özellikle dışlanan, hatta diliyle kültürüyle dalga geçilen, köylü, çiftçi ve asker olmaya zorlanan ve her bakımdan merkezden çevreye itilen bu toprağın insanını, Türkleri, devşirme unsurların yerine yeniden devletin asıl sahibi haline getirip, çevreden merkeze taşıyan Atatürk, olsa olsa ulusçu, halkçı bir elitisit olur!
Türkiye’de maalesef 1950'lerden beri halkın cehaletinden ve dindarlığından beslenen, bu nedenle cehaleti övüp dini kullanan halk düşmanları, halkçı geçinmektedirler. Fakat gerçek halkçılık, halkının cehaletinden beslenmek değil, bazen halkın tepkisini çekmek pahasına her türlü cehaletle sonuna kadar mücadele etmektir.

Gerçek halkçı, her zaman halkın yanında duran idare-i maslahatçı değil, bazen halktan öğrenen, bazen de halka yol gösteren devrimcidir. Yani aslında gerçek halkçı biraz da elitisttir, elitisit olmak zorundadır.
Değişik kaynaklarda anlatıldığı gibi Atatürk’ün anne ve baba soyu alt veya orta tabakaya mensuptur. Anne tarafından dedesi Sofuzade Feyzullah Efendi ve baba tarafından dedesi Kırmızı Hafız Ahmet Efendi “alt tabakadan” gelen, halkın içinden çıkan Müslüman Osmanlı Türkleridir. Hayatlarını kazanmak için sürekli mücadele etmişlerdir. Onların çocukları Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım da aynı şekilde doğuştan gelen hiçbir imtiyaza sahip olmadan, parçalanan bir imparatorlukta yaşam mücadelesi vermişlerdir. Genç yaşta dul kalan Zübeyde Hanım çok geçmeden ikinci eşini de kaybedince oğlu Mustafa’yı ve kızı Makbule’yi Osmanlı'nın en buhranlı günlerinde tek başına besleyip büyütmüştür. Şevket Süreyya Aydemir'in ifadesiyle, "Gerek Zübeyde, gerek Ali Rıza Efendi, her ikisi de halktan gelen birer halk çocuğudurlar. Aileleri, halk denilen canlı ve hareketli yığının öz malıdır. Hemen bütün Türk aileleri gibi onların ailelerinin de bir ve nihayet iki kuşak ötesi hatırlanmaz. Türk tarihinde halktan gelip, sonra halkın hayatına yöne veren bütün önderler gibi Mustafa'nın da çapraşık ve çoğu zaman soysuzlaşan soyluluk bağlantıları şeklinde bir aile asaleti yoktur. Mustafa, annesi Zübeyde, babası Ali Rıza Efendi tarafından, asalet, şöhret ve servet mirasının yükü altında ezilmez. Denilebilir ki onun tarihi kendisiyle başlar ve kendisiyle biter."

Mustafa Kemal Atatürk de yoksul Müslüman Türk halkının yaşadığı tüm sıkıntıları en derinden yaşamıştır. Bir taraftan vatan mücadelesi verirken, diğer taraftan uzak yakın akrabalarının maddi sorunlarıyla uğraşmıştır. Örneğin Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Sofya’da askeri ataşeyken 17 Ocak 1914’te İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinden Cemal Paşa’ya yazdığı mektupta, aylığının zamanında gelmediğini, Fethi Bey sayesinde karnını doyurduğunu, annesi ve kız kardeşinin Selanik’te parasızlıktan dolayı “çırpındıklarını”, “terzinin parasını bile ödeyemediğini” ve “Lütfi Enişte’nin de İstanbul’da sefil bir halde süründüğünü” yazmıştır. Büyük Taarruz hazırlıkları öncesinde, 19 Haziran 1922 tarihinde yazdığı bir mektupta da “aradan geçen üç sene boyunca annesi Zübeyde Hanım’a yaptığı yardımlardan dolayı Sezai Ömer Bey’e teşekkür ederek” ondan, o sırada İstanbul’da bulunan “halası ve bazı akrabalarının geçimlerini sağlayabilmeleri için” kız kardeşi Makbule Hanım’a her ay 100 lira vermesini rica etmiştir. Sezai Ömer Bey bu parayı, Mustafa Kemal’in bıraktığı 2000 liradan ödeyecektir.

Elitist Değil Halkçı
Babası geçimini sağlamakta zorlanan, annesi geçim sıkıntısı çektiği için tek oğlunun yatılı askeri okulda okumasına izin veren ve ikinci kez evlenen bir ailenin çocuğu olan Mustafa Kemal Atatürk, dişiyle tırnağıyla, aklıyla, iradesiyle mücadele ederek, deyim yerindeyse söke söke bir yerlere gelmiştir. Çok daha önemlisi sadece kendisi değil ulusunu da bir yerlere getirmiştir. Rüşvetin, adam kayırmanın, din bezirgânlığının pirim yaptığı bir çağda namuslu bir şekilde çalışarak, halka inanıp güvenerek ve aklını kullanarak ilerlemiş ve önce Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda asker olarak vatanı kurtarmış, sonra da bir devlet adamı olarak çağdaş bir ulus devlet yaratmıştır.

Atatürk, Türk ulusunu dünyadaki uygar uluslar düzeyine çıkarmak için çok önemli bir devrim yapmıştır. Bu devrimde temel amaç, asırlar içinde geri bırakılan Türk ulusunu yaşayışıyla, davranışıyla, görünüşüyle ve düşünüşüyle her bakımdan çağdaş bir ulus haline getirmektir. Atatürk, devrimle- rini yurt gezileriyle bizzat halka anlatmıştır. Bir anlamda odevrimini halkın ayağına götüren bir devrimcidir. Hiçbir zaman -bizim Atatürk karşıtlarının düşündüğü anlamda- elitist bir tavırla halka tepeden bakmamış, her zaman halkla iç içe olmuştur. Atatürk’ün yurt gezilerinde korumasız biçimde halkla birlikte olduğu fotoğraflarına bakılacak olursa halkın dertleriyle nasıl dertlendiği, halkın sevinçleriyle nasıl mutlu olup sevindiği çok rahat bir şekilde görülecektir. Bu nedenle Kemalist devrim -halka tepeden bakmak anlamında- elitist değil, halkçıdır. Bu devrimi yapan adam, Mustafa Kemal Atatürk, halkın bağrından çıkarak her türlü yabancı unsurlara, soylulara, zenginlere, işbirlikçilere, din bezirgânlarma ve saraylılara karşı mücadele ederek çağdaş, laik ve halkçı bir sosyal hukuk devletinin temellerini atmıştır. Halkın desteğini arkasına alan Mustafa Kemal Atatürk, halkla birlikte, doğuştan gelen ayrıcalıklara sahip “Osmanlı saray elitine” ve kişisel çıkarlarını korumaya çalışan, köhne düzenden beslenen, işbirlikçi “Osmanlı bürokrat elitine” karşı da mücadele etmiştir.

Bizim Atatürk karşıtlarına şunu sormak gerekir! Babadan oğula geçen saltanat ve ondan nemalananlar mı sizin anladığınız anlamda elittir, yoksa kelle koltukta özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi verenler mi? Araştırmacı Soner Yalçın bir yazısında -halka tepeden balan, hatta halkı sömüren
anlamda- asıl elitin “karşı devrimciler” olduğunu şöyle ifade etmiştir:

“Bugünlerde bazı siyasetçiler, Cumhuriyet ideolojisini eleştirmek için sürekli küfür gibi ‘seçkinci’, ‘elitist zümre’ lafını kullanıyorlar. isim vermeseler de sözleri hep Atatürk’ü hedef alıyor.
Oysa: Atatürk’ün birlikte yola çıkıp sonra ayrıldığı ve Atatürk’e seçkinler yapıştırması yapanların pek sevdiği Rauf Orbaylar, Kâzım Karabekirler, saltanatçı seçkinlerdi.
Atatürk halk çocuğuydu. Bu nedenle CHP’nin altı okundan biri halkçılıktı. Ne günlere kaldık.
Toprak reformuna karşı çıktığı için CHP’den kovulan toprak ağası, zengin aile çocuğu Adnan Menderes halk çocuğu oluyor, yoksul ailenin çocuğu Atatürk ise seçkinci, öyle mi?
Kimin hangi sınıf için çalıştığı ortadayken, tarih bu kadar tersyüz edilebilir mi?”

Her şeyden önemlisi Atatürk, "Sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz" sloganıyla her türlü sınıf ayrımını ve sınıf çatışmasını reddetmiştir. Atatürk, daha cumhuriyetin ilan edilmediği günlerde "Biz kimiz, neyiz? Adımızı koyalım!" diyenlere, "Biz bize benzeriz" dedikten sonra "Bizim hükümetimiz halk hükümetidir" karşılığını vermiştir.

Sinan Meydan/BÜTÜNDÜNYA

Kaynakça: Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1969 / M. Agah, Gazi’nin Vecizeleri, İstanbul, 1930. / Necati Gündüz, Atatürk Çağı ve Zihniyeti, Ankara, 1973 / Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C1, İstanbul, 2009. Murat Bardakçı, “Mustafa Kemal’in Mektuplarında Sözünü Ettiği Meçhul Akrabalar” Hürriyet, 7 Ağustos 2005, s. 27 / Soner Yalçın, “Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım Evliliğinin Trajik Hikâyesi”, Hürriyet, 18 Mayıs 2008, s. 34. / Komisyon, Atatürk'ün Bütün Eserleri, (30 Cilt) İstanbul, 1998-2011/Sinan Meydan, Atatürk İle Allah Arasında, 9 bas. İstanbul, 2015.

Elitist Değil Halkçı

“Halktan Kopuk Atatürk” Yalanı ve Gerçekler

Atatürk’ün Tunceli’de Spor ve Eğlence Merkezi Projesi

Atatürk’ün Hayalindeki Doğu
Atatürk, Diyarbakır, Malatya, Elazığ ve Tunceli gezisinde yanındaki
Sabiha Gökçen'e, nasıl bir Doğu hayal ettiğini anlatmıştır.



Atatürk, 1937’de Tunceli’ye yaptığı geziden sonra Celal Bayar, Şükrü Kaya, Ali Çetinkaya, Kâzım Orbay ve Abdullah Alpdoğan ile Elazığ İstasyonu’nda bir toplantı yapmıştır.

Bu toplantıya ait 17 Kasım 1937 tarihli belgeye göre şu kararlar alınmıştır:

1. Arazi, su, hava bakımından barınılması güç olan bölgeler halkının daha iyi şeraiti haiz yerlere nakli teemmül edilmeli ve mali külfet tahmin edilerek tespit edilmelidir.
2. Pertek arazisi iyidir. Tedavi keyfiyeti nazarı dikkate alınmalı.
3. Büyük kesif köyler yapılmalı ve kültürü temin edilmelidir.
4. Maden amelesi olarak kaç aile naklolunabilir?
5. Münferit dağ köylerini toplayıp ovalara teksif edilmeli.
6. Girlayik’te pancar mıntıkası tesis ederek dağlıları ovaya indirmek lazımdır.”
Atatürk’ün Hayalindeki Doğu
Görüldüğü gibi Atatürk ve arkadaşları Tuncelilileri yerlerinden, yurtlarından sürmeyi, köyleri içindekilerle birlikte yakmayı planlamamışlar; sağlıksız, eğitimsiz, yoksul ve aşiret reislerinin baskısı altında yaşayan insanları sağlıklı, eğitimli, zengin ve güvenli bir yaşama kavuşturmak için proje geliştirmişlerdir. Arazisi kötü olan bölgelerdeki insanların daha iyi şartlara sahip bölgelere gönderilmesi, dağ köylerindeki insanların ovalara indirilmesi gibi önlemler bölge insanını daha iyi yaşam koşullarına kavuşturmak amacı taşımaktadır.

Tunceli ve civarındaki bazı aşiretlerin Batı illerine göç ettirilmesi ile ilgili kanunlar Atatürk’ün sağlığında çıkarılmıştır. Örneğin 19 Haziran 1927’de 1097 sayılı “Bazı Şahısların Şark Mıntıkalarından Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanun” çıkarılmıştır. Bu kanuna göre Doğu’da devrimlere karşı çıkan, güvenliği bozan 1500 kişi ile kaçak ve mahkûm durumundaki 80 isyancı aileleriyle birlikte Batı illerine sevk edilmiştir. Kendilerine, terk edecekleri topraklara karşılık yeni topraklar verilmiştir. 14 Haziran 1934’te de 2510 sayılı “İskân Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanunlar çerçevesinde Doğu’da hem güvenliği bozan asi aşiretlerden bazıları hem de aşiretlerin baskısına maruz kalan yokluk ve yoksulluk içindeki halkın bir bölümü batıya göç ettirilmiştir.
Atatürk’ün Hayalindeki Doğu
Göç ve iskân planları ilk başta sadece 2000 kişiyle sınırlıdır. Bu sayı daha sonra 7000’e çıkmıştır. 1939’da bu sayının 12.000’e yaklaştığı anlaşılmaktadır. 28 Temmuz 1938 tarihli bir belgeye göre Doğu illerinden göç ettirilenler Batı’da İzmit, Karabük, Zonguldak gibi sanayi ve maden sektörlerinin yoğun olduğu yerlere ve iyi tarım yapılan Erzincan’a yerleştirilmiştir. Yani hükümet, Doğu halkını hem ağaların zulmünden hem de yokluk ve yoksulluktan kurtarmıştır. İnsanları iş bulup geçimlerini rahatça sağlayabilecekleri yerlere göç ettirip yerleştirmiştir. Hükümet, batıya sevk ettiği ailelere ev, toprak, pulluk ve hayvan vermiştir. 1947 yılında, yani İsmet İnönü’nün “Milli Şefliği” döneminde CHP’nin zorunlu İskân Kanunu’nu kaldırmasıyla 8228 kişi Tunceli’ye geri dönmüştür. 3500 kişi ise Tunceli’ye dönmeyi tercih etmeyerek batıda kalmıştır.


Atatürk’ün Hazer Gölü Projesi

Atatürk’ün Hayalindeki Doğu
Atatürk, Tunceli gezisinde Hazer Gölü çevresini incelemiş ve burasının halkın spor ve eğlence ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmesini istemiştir. 4. Genel Müfettişlik bu doğrultuda yapılan ilk çalışmaları, 3 Aralık 1937 tarihli bir yazıyla Başvekâlet’e bildirmiştir: “Hazer Gölü’nün Atatürk tarafından tetkik buyurulan kıyı kısmının tararı devletlerinden emir buyurulan haritasını tayyare ile aldırdım. Fotoğraflar Ankara’da Harita Dairesi’nde gönderilerek bunun İmar Kanunu hükümlerine göre 1/1.000: 1/3.000 mikyasında iki çeşit harita halinde basılmasını ve bu basım işinin çabuklaştırılmasını Harita Genel Direktörlüğü’nden ricada bulundum. Basılıp gelince haritaların yüksek huzurlarına takdim edileceğini arz ederim.” Atatürk’ün Tunceli halkının yararlanması için Hazer Gölü’nü bir spor ve eğlence parkına dönüştürmek istemesi bölgeye ve bölge insanına verdiği değerin işaretidir. Atatürk’ün Hazer Gölü Projesi, o dönemde Tunceli’ye yapılan karakol, yol, köprü, telefon gibi yatırımların sadece askeri amaçlı olduğu iddiasını da çürütmektedir. Belgelerde geçtiği şekliyle bu projenin amacı, “Bölgedeki münevverlerin ve her sınıf halkın yazlık ve spor eğlence ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere güzelleştirilmesi”dir.

Atatürk’ün Hazer Gölü’nün eğlence ve spor amaçlı olarak düzenlenmesini istemesi üzerine bir imar planı hazırlamak için gerekli hava fotoğrafları çekilip yetkili makamlara sunulmuştur.

4. Umum Müfettişlik, yapılan bu çalışmaları Temmuz 1938 tarihli bir raporla Başbakanlığa sunmuştur. Doğu’nun her bakımdan kalkınmasını amaçlayan Güneydoğu Anadolu Projesi de Atatürk’e ait bir projedir. Projenin ilk adımları 1930’ların sonlarında atılmıştır.

Atatürk, Diyarbakır, Malatya, Elazığ ve Tunceli gezisinde yanındaki Sabiha Gökçen’e, nasıl bir Doğu hayal ettiğini şöyle ifade etmiştir:

“İnsan ömrü yapılacak işlerin azameti karşısında çok cüce kalıyor Gökçen... Geçtiğimiz yerlerde fabrikaları görmek istiyorum, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, elektrikle donanmış köyler, küçük, fakat canlı, tertemiz, sağlıklı insanların yaşayabileceği evler, büyük yemyeşil ormanlar görmek istiyorum. Gürbüz çocukların, iyi giyimli çocukların yüzleri sararmamalı, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum, İstanbul’da ne medeniyet varsa, Ankara’ya da ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, İzmir’i nasıl mamur kılıyorsak, yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum. Ve bunu çok ama çok yapmak istiyorum. Dedim ya, insan ömrü çok büyük işleri başarabilecek kadar uzun değil. Mamur olmalı, Türkiye’nin her bir tarafı müreffeh olmalı... Devletin yapamadığını, millet; milletin yapamadığını devlet yapmalı. Her şeyi yalnız devletten ya da her şeyi yalnız milletten beklemek doğru olmaz. Devlet ve millet ülke sorunlarını göğüslemede daima el ele olmalıdır.

Ben yapabildiğim kadarını yapayım, sonra ne olursa olsun, benim kitabımda yok. Geleceği, geleceğin Türkiyesi’ni düşünmek görevim. Bir iş aldık üzerimize, bir savaşın üstesinden geldik, şimdi ekonomik alanda savaş veriyoruz, daha da vereceğiz... Bu heyecanı yaşatmak, hu heyecanın ürünlerini görmek lazım.”

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da fabrikalar, ekili tarlalar, düzgün yollar, elektrikli köyler, tertemiz, canlı ve sağlıklı insanların yaşayacağı evler, gürbüz çocuklar ve büyük yemyeşil ormanlar görmek isteyen Atatürk’ün en büyük amaçlarından biri doğusuyla batısıyla bütün Türkiye’nin kalkınmasıdır.
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir,” diyen Atatürk, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan tüm Türkiye halkını her bakımdan kalkındırmak için hiçbir ayrım yapmadan vatanın her bölgesine çok önemli yatırımlar yapmıştır.

Atatürk’ün genç Cumhuriyeti’nin Türkiye’nin diğer bölgeleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini kalkındırmak için yaptığı yatırımlar, asırlardır bölge halkını sömüren feodal unsurların; ağaların, şeyhlerin ve şıhların tepkisini çekmiştir. Genç Cumhuriyet’in bu yatırımları devam ederse bölge halkı üzerindeki nüfuzlarını tamamen kaybedeceklerini düşünen bu feodal unsurlar, Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyen ayrılıkçı unsurlarla anlaşarak genç Cumhuriyet’e başkaldırmışlardır. Genç Cumhuriyet’in “çağdaşlaşmaya” yönelik devrimlerini “dinsizlik” olarak adlandırıp bu yönde propaganda yapan feodal unsurlar, bölgede yapılan yolları, köprüleri, santralleri tahrip ederek karakollara saldırmışlardır. İşte, 1937-1938 Dersim İsyanı böyle bir ortamda patlak vermiştir.

Not: Atatürk'ün Doğu politikası. Doğuya yaptığı yatırımlar ve Dersim isyanı konusundaki bilinmeyenleri son kitabım El-Cevap’ta bulabilirsiniz. (Sinan Meydan, El-Cevap, inkılap Kitabevi, 2013.)

Önce Kağnıyla Kamyonu Yendiler Sonra Kağnıyı Uçurdular!
Kurtuluş mucizesini anlamak için dünyada hiç bir ülkede, hiçbir dönemde herhangi bir karşılığı olmayan “kağnı komutanlığını” kavramını bilmek gerekir. Evet! Kağnı komutanlığı kavramı, dünyada sadece Türk Kurtuluş Savaşı’na özgü bir kavramdır.  

Cumhuriyet ve Uçan Kağnının Sırrı 2 Sinan Meydan
Benim kolum kağnı kollarıydı. Kağnılar vilayet olarak nöbete gelirler ve görevlerini tamamladıktan sonra yurtlarına dönerlerdi.

Kağnılar iki tekerlekli basit şekilde yapılmış birer yük arabasıydı. Bunları öküzler ve mandalar çekerlerdi. Kağnıların hep birden çıkardıkları inilti ta uzak yerlerden işitilirdi. Bana her seferinde kırk kağnı verilirdi. Kağnıcıların çoğu kadın olurdu. Çünkü delikanlılar cephedeydiler. Bir seferinde benim kağnıcılarımın otuzu kadın, sekizi çocuk, ikisi de altmış yaşından yukarı ak sakallı ihtiyarlardan oluşmuştu. Bize muhafız olarak da silahlı Koruma Bölüğü erlerinden bir milis er verilirdi. Bunlar hapishanelerden çıkarılıp vatan hizmetine verilmiş mahpuslardı.” (6)

Cephane ve yiyecek taşıyan kağnıların gerçek komutanları kadınlardı kuşkusuz. Fedakâr, vatansever, kahraman Türk kadınları...


Cumhuriyet ve Uçan Kağnının Sırrı 2 Sinan Meydan
Cevdet Kerim İncedayı

Tekalifi Milliye Komisyonlarında görev alan bir görgü tanığı, Cevdet Kerim İncedayı, anılarında, gönüllü olarak kağnı kullanmaya gelen kahraman kadınlarımızdan şöyle söz etmiştir: “Bize ayrılan mıntıkada 300 kağnı arabası saptadık. Bunları muharebe sırasında hemen düzenleyebilmek için bir deneme çağrısı yaptık.

Bildirimizden 24 saat sonra 250 araba gelmiş bulunuyordu. Bazıları, öküzleri olmadığından arabalarına ineklerini koşmuşlardı. Arabaları getirenlerin bir kısmı çocuk ve yaşlılar, çoğu da kadınlardı. Tümen komutanı düzlükte sıralanan bu insanları denetlerken uzun övendireleriyle sevgili hayvanlarının başlarında dizilen kadınlara, erkeklerinin niçin gelmediklerini sordu. Bu güç işte çok yorulacaklarını, hatta dayanamayacaklarını söyledi. Kadınların verdiği yanıt şuydu:

‘Erkeklerimiz hizmettedir, (askerdir). Emrinize biz geldik. Böyle bir günde bize bu kadarcık iş düşmesin mi?’

Oysa bunların çoğu, yıkılıp, yakılmış köylerinde çocuklarını komşularına teslim etmişlerdi. Nitekim muharebe haşlayınca bunlar, uzun günler gene bizimle geldiler, içlerinde yollarda doğuranlar oldu. Cephede bu çabalar sürerken gerilerde İnebolu-Ankara yollarında da bu halk sırtlarında cephane taşıyordu” (7)
 
Cumhuriyet ve Uçan Kağnının Sırrı 2 Sinan Meydan
Sırtında cephane taşıyan Türk kadınları
Kurtuluş Savaşı’nın fedakâr kadınlarını ve Türk kadınının kağnıyla ilişkisini Nazım Hikmet, “Kadınlar”, Fazıl Hüsnü Dağlarca ise “Mustafa Kemal’in Kağnısı” adlı şiirlerinde ölümsüzleştirmişlerdir.

İşte Kurtuluş Savaşı böyle kazanılmıştır: Çoluk, çocuk, yaşlı, genç, kadın. erkek, parasız, yoksul bir ulus, olağanüstü bir inanç ve azimle Atatürk’ün etrafında kenetlenerek zafere yürümüştür. Türk ulusu yoklukta birleşmiş, yokluğu biriktirip azı çok etmiş, ruhuyla, gönlüyle Atatürk’ün etrafında birleşip imkânsızı başarmıştır. Gerçek şu ki, Kurtuluş Savaşı padişahın akınlarıyla değil Anadolu insanının kağnılarıyla kazanılmıştır.

Atatürk’ün iki dudağı arasından çıkacak her isteği, yerine getirilmesi gereken kutsal bir emir olarak gören fedakar Anadolu insanı, eli kanlı emperyalizmin son model gemilerine, uçaklarına, toplarına, tüfeklerine, kamyonlarına, tanklarına kağnılarla karşı koymuştur. İnsanlık tarihinde belki de ilk kez, emperyalizmin oyuncağı durumundaki teknoloji, yoksul Anadolu köylüsünün mütevazi ve ilkel kağnılarına boyun eğmek zorunda kalmıştır. Kağnı kamyonu yenmiştir!

Cumhuriyet ve Uçan Kağnının Sırrı 2 Sinan MeydanAtatürk, daha 16 Mayıs 1919’da Bandırma vapuruyla İstanbul’dan yola çıktığında kağnının kamyonu yeneceğinden emindir adeta. Atatürk’ü ve yanındakileri Samsun’a götüren Bandırma vapuru Kız Kulesi açıklarını geçip Kavaklar civarına geldiğinde, bir motorla vapura yanaşan İtilaf devletleri subayları vapuru durdurup güverteye çıkıp silah ve cephene aramaya başlamışlardır. Atatürk arama bitince yanındaki arkadaşlarına dönüp Dolmabahçe önlerindeki işgalci zırhlıları işaret ederek şunları söylemiştir: “Bu sersem adamlar işte böyle! Yalnız demire, çeliğe ve silah gücüne dayanırlar. Maddeden başka bir şey bilmezler. Bağımsızlık ve özgürlük uğruna savaşa kararlı bir ulusun kudret ve gücünü anlamaktan acizdirler. Biz silah ve cephene değil, ülkü, iman dolu kafa götürüyoruz.”

İşte Türk Kurtuluş Savaşı’nın sırrı Atatürk’ün bu sözlerinde gizlidir. O günlerde vatanı işgal edilen Türk ulusunun elinde ileri teknoloji ürünü hiçbir araç gereç, hiçbir silah yoktur, ama “ülkü ve iman dolu kafalar” vardır. İşte o ülkü ve iman dolu kafalar, kamyonlarla, kamyonetlerle, uçaklarla, çelik zırhlı gemilerle donanmış işgalci ordularını kağnılarla; kadınların, çocukların, yaşlıların sürdüğü, öküzlerin çektiği ilkel kağnılarla yenmeyi başarmıştır.

Bu nedenle Atatürk, Cumhuriyetin simgesel figürleri arasında “kağnı”, “saban” ve “öküze” de yer vermiştir.

Cumhuriyet ve Uçan Kağnının Sırrı 2 Sinan Meydan
Çift süren köylü figürü olan 1 Lira (1927-1939 arası tedavülde kalmıştır)
Cumhuriyetin ilk yıllarında kağnı, saban ve öküz figürleri zaman zaman ulusal amblem olarak kullanılmıştır. Örneğin, Cumhuriyetin ilk paralarından birinde “öküz” ve “saban”, ilk uçaklarından birinde ise “kağnı” amblemi yer almıştır.

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti muasır (çağdaş) medeniyetler düzeyine ulaşmalı, hatta o düzeyi aşmalıdır” hedefi doğrultusunda çalışanlar Cumhuriyetin onuncu yılında uçak yapmayı başarmıştır. Dahası, Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizm canavarını kağnıyla dize getirenler, bu gerçeği hatırlatmak anlamında Cumhuriyetin ilk uçaklarından birine amblem olarak bir “kağnı” figürü koymuşlardır.

Cumhuriyet ve Uçan Kağnının Sırrı 2 Sinan Meydan
Kağnı amblemli uçak
1932’de Selahattin Alan, kendi yaptığı MMV-I (Milli Müdafaa Vekaleti) adlı uçağın gövdesine, amblem olarak bir kağnı figürü koymuş, böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin onuncu yılında geldiği noktayı çok çarpıcı ve çok etkili bir sembolik anlatımla gözler önüne sermiştir.

Neresinden bakılırsa bakılsın bu bir meydan okumadır! Uçak mühendisi Selahattin Alan ve o günleri yaşayanlar, çağdaş Cumhuriyetin neyle, nasıl kurulduğunu asla unutmamışlar ve bu gerçeği gelecek nesillere de hatırlatmak istemişlerdir. Bu nedenle dünyada bir benzerine daha rastlanmayacak bir şekilde kağnı amblemli ilk uçağı üretmişlerdir!

Bir zamanlar kağnı komutanlarından söz eden Türkiye, çok kısa bir zaman sonra uçak pilotlarından söz etmeye başlamıştır. Genç Cumhuriyetin genç uçak mühendislerinden biri, dünyada ilk kez ürettiği bir uçağa kağnı amblemi çizmiş ve bir kağnıyı bir uçağın üzerinde göklere çıkarmıştır!

Şu çılgın Türkler kağnıyı bile uçurmuştur!
Önce kağnıyla kamyonu geçmek, sonra kağnıyı gökyüzüne çıkarmak...
İşte Cumhuriyet mucizesi budur...

(Ayrıntılar için bkz. Sinan Meydan, Akl-ı Kemal-Atatürk’ün Akıllı Projeleri-3 .Cilt, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2013.)

Kaynaklar:
(6)  Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk ve Uç Kılıç”, Türk Kültürü Dergisi, Kasım 1965, S.37, s.84.
(7)  Cevdet Kerim İncedayı, İstiklal Harbimiz, s. 177’den naklen Özdemir, age, s.7,8, Aydemir, age, C.2, s. 466
Cumhuriyet ve Uçan Kağnının Sırrı 1 - Sinan Meydan

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget