Makaleler "Mustafa Balbay"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Ve Suriye Türkiye’ye girdi. - Mustafa Balbay
Erdoğan'ın Türkiye'deki Suriyelilere vatandaşlık verileceğine ilişkin açıklamasının pek çok boyutu var. Birincisini paylaşalım: Suriye'de 2010'da başlayan iç savaştan sonra bu ülkeye ilişkin dış politikamızın özeti şöyleydi; sabah yola çıksak ikindi namazımda
Şam'dayız!
Bir başka deyimle ha deyince Suriye'ye girecektik; tersi oldu, Suriye
Türkiye'ye girdi!
AKP Cumhurbaşkanı ve hükümeti nasıl bir politika izleyeceğini bilemiyor, şaşırmış durumda. Başbakan, Esat'la görüşme olabileceğine ilişkin ipuçları verip halkı hazırlamaya çalışıyor. Cumhurbaşkanı hemen böyle bir şey olmaz diyor. Cumhurbaşkanı, Suriyelilere vatandaşlık verileceğini açıklıyor. Bunu halka zor anlatacaklarını görünce hemen olağan bir uuuuu dönüşü yapıp, herkesi değil sadece okumuş-yazmış olanları alacaklarını söylüyor.
Ötekileri almayacaklar.
Neymiş; deyim yerindeyse profesörün vatandaşlığı çobanınkinden kıymetliymiş.

AKP’yi İndirmenin Adresi CHP’dir! - Mustafa Balbay
MHP dışında Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin tümü seçim bildirgelerini açıkladı. Medyadaki genel algıya bakıldığında en çok gündem oluşturan bildirgenin CHP’ninki olduğu görülüyor. CHP’nin önünde şimdi, kaynaktan kadroya kadar bu vaatlerini nasıl ve kimlerle yerine getireceğini toplumun en geniş kesimlerine anlatma sorumluluğu var.
Anadolu’nun kahvelerine, semt pazarlarına kadar ulaşan CHP bildirgesinin hem ciddi bir destek aldığı hem de öteki partiler katında telaş uyandırdığı dikkati çekiyor. Bir söz vardır; ne kadar büyük doğruları söylersen söyle, söylediklerin halkın anladığı kadardır.
Geçmişte AKP’ye oy veren seçmenlerin bir bölümünün CHP’nin vaatlerini anlamaya ve inanmaya çalıştığını birebir sahada gördük.
HDP’nin vaatleri ise Türkiye partisi olma çabasının tipik bir yansıması.
AKP’nin bildirgesi, matbaaya giderken düşen boşluklar doldurulduktan sonra tamamlandı. Eğer Davutoğlu, “son eklemeleri ben yapmamıştım, araya birisi koymuş” demezse AKP’de seçmenin karşısına bu bildirgeyle çıkacak.

***

Siyaset gündeminin son dönemdeki ana konusu şu:
AKP oylarındaki erimeye karşılık hangi parti ya da partiler yükseliyor, AKP iktidarının sandığa gömülmesi hangi koşulda gerçekleşir?
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, bu denklem üzerinden kurban keserek şu saptamayı yerleştirmeye çalışıyor:
“AKP tek başına iktidar sınırında, HDP barajı geçme sınırında.”
Bu denklemi Türkçeye çevirdiğinizde Demirtaş şunu söylemeye çalışıyor:
“Ey Türkiye’nin AKP iktidarından bıkan kesimleri, bu hükümetin sandığa gömülmesi bizim barajı geçmemize bağlı.”
HDP’nin böyle bir siyaset üretmesi elbette hakkıdır. Risk alarak girdiği seçimlerden, güçlü çıkmak isteyecektir.
Ancak, gerçek denklem bu değil, şu:
CHP’nin yüzde 31’den itibaren alacağı her yeni oran AKP’nin iktidar koltuğundan düşme olasılığını güçlendiriyor. Bir başka deyimle CHP oylarının 30’ların üzerinde olması demek, AKP oylarının da 40 bandında olması anlamına geliyor. Bu da AKP’nin çıkaracağı milletvekili sayısını kesinlikle 300’ün altına indiriyor. Olasılık hesaplarını çeşitlendirince AKP 260 - 270’te kalıyor.
Seçimlere 1.5 aylık bir süre kaldı. Dalgalanan gündem, bugünkü hesapların tümünü altüst edebilir. CHP’nin ana hedefi tek başına iktidar. Yukarıdaki olasılıklar gelişmeleri olabildiğince tarafsız izleyenlerin paylaştığı görüşler.

***

Türkiye’de seçmenin ortalama yüzde 15’lik dilimi seçimlere 3 ay kalana dek oy vereceği partiyi netleştirmez. Bu dilimin ana özelliği kararının başına “Bu sefer” ibaresini koymasıdır.
Gözlemlerimiz o ki bu yüzde 15’lik dilimin yüzde 5’i kararını netleştirdi. Ortada çok belirleyici olmaya aday yüzde 10’luk bir dilim var.
Bu dilimin aslan payını alan seçimin de aslan payını alır.

 Mustafa Balbay /Cumhuriyet

CHP Darülaceze Değildir! - Mustafa Balbay
2011 yılında yapılan genel seçimler öncesinde, toplumun CHP’ye oy vermeye eğilimli politize kesimlerinde şöyle bir yaklaşım oluştu:
“Aman MHP barajın altında kalmasın... Kalırsa, AKP anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa sahip olur. CHP’ye oy verecek aileler aralarında anlaşsınlar, oylarından birini MHP’ye versin...”
MHP, özgüveni yüksek bir parti olarak elbette böyle bir istem içinde değildi. Ancak, her koşulda Türkiye ile nefes alıp veren CHP seçmeni böyle bir sorumluluğu üstlenme gereği duymuştu.
Kaderin cilvesine bakın ki; 2011 seçimlerinin ardından 2015 seçimlerinde de CHP çevrelerinde benzer bir dalgalanma var. Girişteki cümlelerde yer alan MHP sözcüğünü alıp HDP koyun!
Yani şu fısıltı var:
“Aman HDP barajın altında kalmasın... Kalırsa, AKP anayasayı değiştirebilecek, Erdoğan’ın bugünkü hukuksuz başkanlık dayatmasını meşrulaştıracak bir çoğunluğa sahip olur. CHP oylarının bir kısmı HDP’ye giderse AKP istediği güçte gelemez...”

***

HDP bir süre kendi içinde tartıştı ve ciddi bir adım attı; genel seçimlere bağımsız değil parti tabelası altında girme kararı aldı. Öyle anlaşılıyor ki; barajı aşarsa ayrı, aşmazsa ayrı bir planı programı var.
HDP’nin bir Türkiye partisi olma hedefini önemsediğimizi yeri geldikçe vurguluyoruz. Bu bağlamda adaylarını Ankara’da açıklamaları sembolik de olsa önemli bir adım.
Gelişmelere CHP penceresinden bakılırsa şunu vurgulamak gerekir:
HDP’nin barajı geçmesi, CHP’nin sorunu değildir.
Kürt sorunu, CHP’nin sorunudur.
Türkiye’nin bundan kaynaklanan iç barış sorunlarını AKP-HDP tahterevallisinden kurtarmak gerekir.
Bunu CHP yapabilir.
HDP, son yıllarda siyasal oyununu AKP ile oynamıştır. Pazarlığı AKP ile yapıp oyu CHP tabanından istemek en azından samimi değildir.
HDP’nin Erdoğan’a “Seni başkan yapmayacağım” çıkışı seçim dengelerini AKPHDP ikilemine oturtma gayretinden başka bir şey değildir.
Rakamlar ve siyasetin iklimi bu dengenin AKP-CHP çekişmesine oturacağını göstermektedir.

***

CHP’nin 19 Nisan’da açıkladığı seçim bildirgesi fiilen bir hükümet programı gibi tartışıldı. Ertesi gün yazılı basının bütün yelpazesinde ana konu CHP’nin vaatleriydi. Merkez medyanın ortak bakışı “CHP iktidarı istiyor” diye özetlenebilir.
AKP’nin yarı ve tam resmi yayın organları ise “kaynak nerede”, “onları zaten biz yapıyoruz” gibi başlıklarla CHP gündeminin parçası oldu.
CHP önseçim süreciyle bir hava yakalamıştı. Seçim bildirgesiyle bu havayı bir doz daha yükseltti.
Önümüzde 45 günlük bir süre var. Bu zaman diliminde CHP’de oklar içe değil tamamen dışa döndüğünde, gündemi belirleyen parti özelliğini koruduğunda, vaatlerini inandırıcı bir biçimde toplumun bütün kesimlerine anlatmak için seferber olduğunda, 8 Haziran iktidar değişikliği getirecektir.
CHP Darülaceze değildir, paylaştıracak oyu yoktur, ulaşması gereken daha geniş kitleleri vardır.

Mustafa Balbay /Cumhuriyet

Balbay esareti anlatıyor: Davayı sorgulamayanların hiç mi suçu yok?
Balbay’la bugüne kadar cezaevine nasıl girdiğini, orada nasıl yaşadığını, çıktıktan sonra neler hissettiğini konuştuk. Şimdi sıra geldi Ergenekon davasıyla ilgili süreç ve siyasi değerlendirmelerine...
4 yıl 278 gün sonra özgürlüğüne kavuşan bir insana bunu sormak kolay değil ama üç kritik soruyu arka arkaya sıraladık Balbay’a “1Balbay’ın hiç mi suçu yok?” “2Pişmanlık duyduğu hiç mi bir şey yok?”, “3 Sizin açınızdan yaşanan hukuksuzluklar temel olarak nelerdi?” Anlatıyor:
‘Balbay’ın hiç mi suçu yok’ diyenlerin öncelikle bu davayı sorgulamalarını dilerdim. Bu ana kadar benimle söyleşi yapan birçok gazete, televizyon oldu. Kimseyi özellikle hedef almıyorum, ama ‘Süreçteki hukuksuzlukları sıralar mısınız?’ diye soran olmadı. ‘Onu biliyoruz, geç’ diyorlar... Herkes yargılamadaki hukuksuzluğu kanıksamış, ‘Ya bu kadar suçlama var, biri bile doğru değil mi?’ demeye başlamış. Bu, Nasreddin Hoca’nın ‘Hırsızın hiç mi kabahati yok’ demesine benziyor. Bana bu soruyu soranların, en azından ‘Balbay’ı yargılayanların hiç mi kabahati yok’ diye sormaları gerekirdi diye düşünüyorum. Ben şimdi, dört gözle gerekçeli kararı bekliyorum. Bu satırları okuyanlar, ‘3 bin saat hâkim karşısında kaldın’ demesinler. Gerekçeli karar çıktıktan sonra asıl hukuk mücadelesi ortaya çıkacak. Ben ilk günden beri, kendimden adım kadar eminim. O kadar vicdanım rahat ki, beni sevenlerin, bana inananların ‘Acaba gerekçeden sonra söyleyecek sözümüz kalmaz mı?’ diye düşünmemelerini dilerim. Çünkü ben gerekçeli karardan sonra çok daha net konuşacağım. Neyi suç olarak görmüşler, neyi görmemişler anlayacağız.”

Yakın diyalog diye bir suç var mı?

“Ankara’da belgeden suç üretmeye başladığınız zaman, dışarıda gazeteci kalmaz” diyen Balbay, benzer haberlerden bir dönem “devleti çökertme suçu”, başka bir dönem ise “demokrasiyi yüceltme” anlamı çıkarıldığını belirtirken devam ediyor:
“Bence bu dönem henüz tartışılmaya başlanmadı bile. Çünkü daha dönemin içinden geçiyoruz. Benim durumum şu; tıpkı 2003-2006 arasında Türkiye’nin nasıl gerilimlerin içinden geçtiğini cesaretle yazdımsa, şimdi de bu yargılamaların yargılama olmadığını aynı cesaretle haykıran
benim. Ben mesleğime inandım ve geldiğim bir ekol var, Uğur Mumcu ekolü. Belgecilikte ve yurtseverlikte Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı ekolünden geldim. Onlarla birlikte büyüdüm. Mumcu’nun mesai arkadaşı, Kışlalı’nın oda komşusu oldum. Hatırlarsanız, Güldal Mumcu, ilk tutuklanmamda ‘Bu tabloda Uğur Mumcu da Ergenekon’dan tutuklanabilirdi’ dedi. Benim gazetemde çıkan manşetlerimden, kitaplarımdan birini çıkarsınlar ve desinler ki, ‘Balbay senin şu faaliyetin hükümeti devirmeye yönelikti.’ Ama eğer ‘sen şu manşetle falanca kişinin ekmeğine yağ sürdün’ diyorlarsa, bilmeliler ki her manşetin sevindirdiği, kızdırdığı insanlar vardır. Mesela askerle samimi olmak... Sormak isterim. ‘askerle samimi olmak’ diye bir suç mu var? Yakın diyalog diye bir suç mu var? Ben, karşılaştığım herkesle selamlaşırım, insani ilişki kurmaya çalışırım. Günter Wallraff’ın bir kitabı var ‘En Alttakiler’ diye. Wallraff, o kitap için Türklerle madene girdi, garsonluk yaptı, çöpçülük, dönercilik yaptı. Yani bir şeyi iyi tanımanız için onunla temasınız olması lazım. Ben bütün siyasilerle, bürokratlarla, askerlerle haber alma kaygısı dışında hiçbir şey gütmeden temas kurdum.”


Asıl AKP bana darbe yaptı

 Balbay, katıldığı toplantıların, etkinliklerin de sorguda karşısına çıktığını anlatırken şöyle devam ediyor:
“Savcı tutukluluk kararının açıklanacağı zaman aynen şunu söyledi; ‘Ankara’nın bütün protokollerinde varsın, nasıl oluyor bu?’ Ben katılabildiğim kadar çok toplantıya, sofraya katılmaya çalışırdım. Mesela bir sofra... Müsteşar, yüksek yargı mensubu ağırlıklı ya da belediye başkanı, eski bakan, emekli asker ağırlıklı bir sofra. Orada diyelim ki AB ile ilgili bir konu gündemdeyse, o konuya yakın bir bürokratın yanına sandalye çeker otururdum. Herkes şunu derdi; ‘Bu haftaki haber onda.’
Konuşmanın seyrinden biz anlıyoruz ama yine de anımsatmakta yarar var Balbay’a “Pişmanlık duyduğun bir haber var mı?” Hemen araya giriyor:
 “Ben, haberlerle ilgili zaman zaman açıklama geldiğinde hemen ertesi gün belgesini yayımlardım. Arşivler ortada. Ben şimdi pür gazetecilik düşündüm diye mi pişmanlık duyacağım? Bence bütün bunlar açığa çıktığında, yani bugünkü asker-iktidar-Çankaya-devlet bürokrasisi arasındaki ilişkiler ortaya çıktığında, ilk ‘keşke...’ diyenler, bugün bana saldıranlar olacak.”

Deliller tartışılmadı

Ergenekon davasıyla ilgili o kadar yoğun bir bilgi kirliliği oluştu ki, biz gazeteciler bile sanıkların temel itiraz noktalarını zaman zaman karıştırıyoruz. Peki Balbay’a göre kendi açısından “Ergenekon’daki hukuksuzluklar” nelerdi? Yine kendisinden dinleyelim:
“Bir kere yasalara uymama vardı. Biz mevcut yasalara uyulmasını istiyorduk. Delil hukukuna uyulmadı, deliller tartışılmadı. Tanıklar dinlenmedi. Sanıklar bütün savunmalarını yaptıktan sonra onlar için yeni suçlar üretildi. ‘Bu suçlara ilişkin savunma yapmak istiyorum’ denildiğinde ise ‘Savunmanızı bitirdiniz’ yanıtı verildi. Yasalara uyulmadı derken; her şey bir yana CMK’nin 134. maddesine uyulsaydı, bilgisayar verileri nasıl delil olur, bakılsa bile bu davalar çökerdi. Bu dava öyle bir kurgu haline geldi ki, dışarıdan bakan ürker, içine giren ise kaybolur. Ben kamuoyundan ‘Balbay’ın hiç mi suçu yok, yaptıkları suça girmez mi’sorusundan önce bu davaları gündemlerine almalarını, sorgulamalarını istiyorum.” Türkiye’de son yıllarda birçok kişi “darbeci” olmakla
suçlandı. Hatta Gezi Parkı’ndan bile darbe teşebbüsü çıkartıldı. Bir yandan da sivil bir darbeyle karşı karşıya olup olmadığımız tartışma konusu... Bunları anımsattığımız Balbay, “Bizler AKP döneminde ağır darbe almış kişileriz” diyor ve ekliyor:
“Bizler darbe sözcüğüyle ancak böyle yan yana geliriz. Bu darbeden güçlenerek çıkmış biri olarak değerlendirmek isterim kendimi. Ben darbe davalarını inceledim; İspanya, İtalya, Arjantin, Şili ve hatta Yunanistan somut yapılmış darbelerle ilgili yargılananların sayısı üç beş generali geçmez. Çünkü, bunu herkese yaydığınız an o kişilerin temas kurduğu herkesi darbeci ilan ettiğiniz zaman bunun sonu gelmez. O zaman sizin yaptığınız yargılama darbe diye nitelenmeye başlar, toplumda büyük bir güvensizlik oluşur. Siz kötü bir gelenek başlatmış olursunuz. Size yönelik eleştirileri, darbe olarak algılamaya başlarsınız.”
Balbay TBMM Genel Kurulu’nda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu eleştirirken, bakana “Avutoğlu” diye takılmış, Bakan Davutoğlu’nun yanıtı ise “Balbay’ın da ‘b’sini düşürdüğünüzde sizin sivil olduğunuz halde ‘albay’lık yaparak bir darbe teşebbüsünde bulunduğunuz suçlamasını teyit etmiş olursunuz mu demem beklenirdi” demişti. Bu sözleri anımsatıyoruz Balbay’a... Davutoğlu’nun tahammülsüzlük örneği gösterdiğini belirten Balbay, devam ediyor:
“Avutmak, Türkçede anlamı olan, kullanılan bir sözdür. Kendisinin Dışişleri Bakanı olarak bu küçük eleştiriyi göğüsleyebilecek bir durumda olması gerekirdi. Ama anlaşılan sıfır tolerans ve sıfır diyalog... Ama ben her şeye rağmen özgürlükte Davutoğlu’nu konuşabileceğim, tartışabileceğim biri olarak görüyorum.”
Balbay aynı Genel Kurul’da biraz eleştirel konuşunca, “AKP’nin yaptığı anayasa değişikliği ile çıktı, teşekkür etmesi gerekirdi” tepkileri yükselmişti. Biraz da takılarak “Neden teşekkür etmediniz” diye soruyoruz kendisine ve anlatıyor:“Anayasa Mahkemesi, milletvekili seçildiği gün bırakılmalıydı diyor. Baştaki yıllarım bir yana, son 2.5 yılıma kim ne diyecek? Bu yolla hukukun önünün açıldığını, adaletin geldiğini düşünenlerin bana batırmak istedikleri topluiğneyi kabul ediyorum, ama şu şartla; bu adalet yolunun genişlemesi, haksız yargılamaların tümünün kalkması koşuluyla.”


Yasalar değişmeli

 “Bir genel affı mı kastediyorsunuz?” diye soruyoruz. Daha kapsamlı bir çözüme işaret ediyor Balbay: “Benim gördüğüm, çözüm için yasalarda değişiklik yapmak gerekiyor. Terör yasaları ve devlete yönelik suçlarla ilgili yasalarda daha daraltıcı ve netleştirici çalışmalar yapılırsa bugünkü KCK, Balyoz, Ergenekon... Pek çoğunun konusunun çok daralacağını ve beraberinde özgürlüklerin geleceğini düşünüyorum. Bu şekilde bir çözüm aranmazsa ya kişisel çözümler ortaya çıkıyor ya da dönemsel çözümler ortaya çıkıyor. Bunların da hukuk güvenliği yok. Ben bundan sonraki mücadele yaşamımın önemli bir parçasını bu konulara ayırmak istiyorum.” Peki kendisi cezaevindeyken KCK davalarını izleyebildi mi, bunlarla ilgili ne düşünüyor? “En az Ergenekon kadar vahim” diyor ve ekliyor: “İki KCK iddianamesini okudum. Gerçekten çok vahim... Örneğin kimi derneklerle ilgili davada önce ‘her türlü örgütlenmeyi yapabilirsiniz’ demişler, sonra da ‘bu şehir örgütlenmesi’ deyip terör örgütüne katmışlar. Bu herkesi doğrudan terörist olarak suçlamaktan daha kötü bir durum.” Peki, Balbay, Ergenekon davasının Yargıtay aşamasından ne bekliyor? “Önce gerekçeli kararın çıkmasını bekliyorum. Gerekçeli karar iyi bir zemin olacak. Bu suçlamaların hangi gerekçelere dayandığını göreceğiz. Yargıtay aşamasında da her ne olursa olsun hukuk arayacağız.” Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla Balbay tahliye edildi. Ancak hakkındaki yurtdışı çıkış yasağı kaldırılmadı. Balbay, bu konuda da “Anayasa Mahkemesi, ‘Balbay’ın hak mağduriyetini giderin’ dedi. Yerel mahkeme de ‘Tamam gideriyorum, ama bu mağduriyeti kısıtlıyorum’ dedi. Yerel mahkeme, yurtdışı yasağıyla Anayasa Mahkemesi’ne karşı bir karar almış oldu. Bu bağlamda karara itiraz ettik” diyor.

BİTTİ

Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Cezaevinde alınan ölüm haberleri, annenin elini öpememek...
Bir de ölüm haberi almak var cezaevinde! Kimler gitmedi ki? Cumhuriyet’te yıllarını paylaştığı İlhan Selçuk, Deniz Som, Mehmet Sucu, Abdülkadir Yücelman... Daha? Son söyleşisini Balbay ile yapan Halit Çelenk, Server Tanilli, Neşet Ertaş... Liste uzayıp gidiyor düşünsenize. “Bu günleri nasıl yaşadınız” diye sorunca hüzünleniyor Balbay:

“Cezaevinde insana en çok koyan şey bayram günleri ve özel günlerdir dedim ya... Bir de ölüm haberleri. Bir şey yapamama, acıyı paylaşamama duygusu. Hele hele onlarla çok şeyler yaşadıysanız! Paylaşma sözcüğünün ne demek olduğunu çok iyi anlıyorsunuz içeride. Cezaevi zaman zaman bir araf da olabiliyor ölümle yaşam arasında. Ben cezaevinde hiçbir duygumdan çekinmedim. Ağlayacaksam ağladım, haykıracaksam haykırdım! Duygularıma özgürlük tanıdım.”

Annem elimi öptü 

Silivri duruşmalarını bilenler bilir ama bilmeyenler için anımsatmakta yarar var. Duruşmayı izleyenler, yakınlarına en fazla 10 metre yaklaşabilirler. Bunu “Çok susadığınız bir anda bir kişinin sizin 10 metre uzağınızda suyu yere dökmesi kadar acı bir durum” diye niteleyen Balbay, duruşma günlerinden birinde annesiyle yaşadığı bir anıyı şöyle anlatıyor: “Bazen duruşma arasında, bakanlıktan izin alan kişiler geldiğinde cezaevi minibüsü ile duruşma salonundan hemen bitişiğindeki cezaevine gidiyorduk. Bu tür günlerde tam cezaevinin dış virajında minibüs yavaşlıyor ve yakınlarımız oradaysa sadece ellerini tutabiliyorduk. Aslında bu da yasaktı, ancak geniş alanda kamera olmadığı için elimizi başımızı uzatabiliyorduk. Böyle bir günde Annem ve kardeşlerim Silivri’ye gelmişlerdi. Minibüs yavaşlar yavaşlamaz elimi uzatınca görevli ‘Başınızı uzatırsanız biz zor durumda kalırız’ dedi. Ben eğilip annemin elini öpmek isterken eğilemeyince annem benim elimi öpmüştü. Bu anı hiç unutamıyorum.”

Çiçekle sarhoşluk

Öyle ya da böyle tam 4 yıl 278 gün geçti cezaevinde. Peki bu kadar süre tecritte kalan bir insan çıkınca neler yaşadı, kendisinde ve Türkiye’de ne gibi değişiklikler izledi? Balbay’dan dinleyelim:

“Bir defa ben, cezaevinde bir yanım Türkiye ile yaşadım. Olabildiğince değişime tanıklık etmeye çalıştım. Tabii o değişim sizi de kavuruyor, içine alıyor. Hiçbir şey yapamazken aynı anda yeni şeyler üretme dürtüsü. O zaman ‘Ben burada bir şey yapabilir miyim?’ diyorsunuz. Dışarı çıktığımda Ankara’nın çirkinleştiğini gördüm. Betonlar, binalar... Pek çok binayı cezaevi yapısından farksız gördüm. O yabancılaşmayı hissettim. Ankara bağlamında bir hayal kırıklığı oldu tam anlamıyla... Çıktıktan sonra ilk çiçeği kokladığımda sarhoş oldum, resmen başım döndü. S Bedenen tanış olmadığım bir duygu... Arada bir çiçek geliyordu ama eve gelen çiçeklerle karşılaşınca bir ilki yaşadım.”

Peki 5 yıl sonra ilk kez bir halıya çorapla basmak nasıl bir duygu olabilir? Gülümseyerek devam ediyor Balbay:
“Alışmak zor oldu. İlk gün ayakkabıyla daldım içeri, sonra dönüp çıkardım. Bir an ayaklarım çıplakmış gibi hissettim. Düşünün, ilk kez 5 yıldır ayakkabısız halıya basıyorsunuz. Cezaevindeyken özellikle kış koşullarında en azından kaldığımız yerlerin altındaki belirli yerlere halı koymak istemiştik ancak kabul edilmemişti. Daha sonra battaniyeyi halı olarak kullandık ama bunu da yapmamamız için uyardılar."

Hadi oyuncak almaya gidelim

Balbay’ın tahliye edildiği gün eve girişi sırasındaki fotoğraf karesi, hafızalarda yer etmiştir; oğlu Deniz ile kucaklaşma anı... O an Balbay’ın elinde kocaman bir de çikolata vardı oğlu için. O çikolata Balbay’ın oğluna elden teslim ettiği ilk armağandı. Öyküsünü merak edenler için anlatıyor:

“O gün o çikolatayı nasıl aldığımı şimdi anlatmayayım. Cezaevindeyken oğluma hediyeleri hep dolaylı yollardan alırdım. Karım aracılığıyla onun neleri sevdiğini öğrenmeye çalışıyordum. Deniz okuldayken, eşim Gülşah bir hediye alıp getiriyor ve ona ‘Baban gönderdi’ diye veriyordu. Tahliyenin ikinci gününde bana ‘Baba hadi oyuncak almaya gidelim’ dedi. Kalkıp bir oyuncakçıya gittik, gece 21.30 falandı. Onun çok sevdiği bir oyuncağı beraber aldık.”

Peki bundan sonra ne yapacak çocuklarıyla ve daha da önemlisi, yaşadığı süreci nasıl anlatacak onlara? Kendisinden dinleyelim:
“Çocuklarla açık görüşlerde bir saat görüşüyorduk. Çıktıktan sonra Deniz baktı 3-4 saattir evdeyim; soran gözlerle baktı ve ‘Daha kalacaksın değil mi baba?’ dedi. Yağmur da dersini yaparken bile bizim yanımızda oturuyor. Onlarla birlikte sinemaya gideceğiz, birkaç film önerisi geldi. Birisi de Çağan Irmak’ın ‘Tamam mıyız’ filmi. Ben de ‘Hangisini Çağan Irmak yönetiyorsa ona gidelim’ dedim. En son Gani Müjde’nin Osmanlı Cumhuriyeti filmine gitmiştik. Çocuklara süreci nasıl anlatacağıma gelince... Yağmur’a başlangıçta hep onun izlediği çizgi filmler aracılığıyla anlatıyordum. İşte ‘İyi insanlar önce kaleye kapatılıyor, sonra kurtuluyorlar’, biraz daha büyüyünce Voltaire ile anlatmaya başladım. ‘O da ülkesini çok seviyordu, 4 kez tutuklandı, Paris’ten sürüldü’ diyerek aktarıyordum. Bundan sonra da tüm çıplaklığıyla anlatacağım yaşadığımız dönemi. Ama her seferinde ‘bir daha olmaması için’ diye vurgulayacağım.”

Maraton koşarken geriye bakılmaz, aslolan hızdır

Balbay üniversiteyi İzmir’de okudu. Birlikte mesai paylaşırken sık sık anlatırdı İzmir’i, haber arasında bir koşu tatlıcıya gidip dönmelerini, İzmir ruhunu. Tahliyeden sonraki ilk hafta sonu önce anne ve babasına, ardından İzmir’e koştu. Soruyoruz, “Üzerinize gelen yalnızlığın ardından, bu kez üzerinize gelen insanlar ne hissettirdi İzmir’de?” Soruya elindeki çizikleri göstererek yanıt veriyor Balbay:
“İzmir’de sadece ‘Balbay siz değerli İzmirlileri selamlıyor’ diye anons yapıldı. Bunun üzerine balkonlara çıkanlar, ağlayanlar, beni kucaklayanlar; tarifsiz bir duygu. Bakın bu elimdeki çizikler o gün oluştu. Mesela bir kadın terliğiyle, ev haliyle çıktı sarıldı, bir gelin damat arabalarından inip sarıldı. Hepsine binlerce kez teşekkür ediyorum.”

İzmir’e değinmişken... Milletvekili seçildikten sonra kendisinin ağzından sık sık duyduğumuz bir cümledir; “Siyaseti sevdim”. Bu çerçevede “Yeni CHP”ye ilişkin söyleyecekleri de vardı elbette. “Ben, kuruluş yıllarında olduğu gibi ‘yeniden CHP’ diyorum” diyerek sürdürüyor konuşmasını: “Ben Sayın Kılıçdaroğlu ile de 17 Aralık’ta görüştüm, kendisine çok açık bir şekilde ‘Benden ne istersiniz?’ diye sordum. O da  ‘Çalışmanızı isterim’  dedi. Şu anda başlıca hedefim, daha çok çalışmak... Bunun devamında samimiyetle söylüyorum; hiçbir noktasal hedefim yok. Ben maraton koşan biriyim. Maraton koşarken geriye bakılmaz. İkide bir kaç kilometre kaldığı da sorgulanmaz. Yalnızca dakikada kaç metre koşulduğuna bakılır. Aslolan mesafenin uzaklığı değil, sizin hızınızdır. Ben iyi bir siyaset koşucusu olacağım. Kalemimi de hem siyasal mücadelenin bir parçası hem de edebiyat akımlarının bir hizmetçisi olarak kullanacağım. Hapishane beni aynı zamanda oyun yazarı yaptı. İlk oyunum Yargıtatör illerde dolaşıyor. Kafamda
ikinci bir oyun var, 2014’te onu da yazacağım.” Demek ki haber değilmiş Balbay’ı tanıyanlar ya da dinleyenler bilir. Daha önce de birçok kez milletvekilliği teklifi almıştır. “Ben habercilik yaptım” derken merhum Ecevit’le anısını anlatıyor:
“1995’te Sayın Ecevit haber gönderdi, ‘Bir çay içelim’ dedi. Seçimlere az kalmıştı ve yine tartışmalı bir dönemdi. ‘Ya bana bir konuda demeç verecek ya da bir kararını açıklayacak’ diyerek gittim. Oturduk, ‘Yaş otuz beş, Sayın Balbay’ dedi. ‘Ankara temsilcisisiniz. Yeter artık biz sizi bu tarafta görmek istiyoruz’ dediğinde, ilk aklımdan geçen ‘Demek ki haber değilmiş’ oldu. Üzüldüğüm konu bu...

Örneğin ben bir askerden ya da diplomattan bilgi aldım; ‘iyi bir yazı konusu olur’ der, bir bölümünü çıkarırdım. ‘Diplomasi muhabirine veririm’ der, bir parça ayırırdım. Emin Çölaşan’la yaptığımız televizyon programında kullanmak için bir bölüm alırdım. Üstüne, konunun geçmişiyle ilgili bir kısım varsa onu da kitaba ayırırdım. Yani bir malzemeden dört-beş post çıkarırdım.”



Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Cezaevinde doktor da dilekçeyle. Bir doktor başka bir yere gönderildi. Nedeni bize iyi davranmasıydı...
Balbay’ın yazılarını okuyanlar bilir. Cezaevlerinde tamiratlar ve su kesintileri hiç bitmez. Gerçi su sorununu zamanla aşmışlar. “Önceleri tuvalete çıkmak için bile su saatini gözlüyorduk. Ama hakkı teslim edelim, son dönemde bunca yakınmalardan sonra her koğuşa bir kapasite vererek sorun çözüldü. Günlük 50 litre su veriliyordu, bazen biraz da artıyordu” diyor Balbay. Cezaevinden çıktıktan sonra “limitsiz suyu” bir an garipsemiş anlattığına göre. “Evde duşa girdim, hızla başımı yıkamaya başladım. Çok kısa bir an ‘ya kesilirse’yi geçirdim aklımdan” derken, ikinci garipsediği konuya da değiniyor hemen; “Yemek kaşığı ağır geldi. Çünkü biz plastik kaşık kullanıyorduk, her şeyimiz plastikti.” Bitmeyen tamiratlar ise, Balbay’a göre, Türkiye’deki kentleşme mantığının bir fotoğrafı aslında... “Yıllar önce Bosna gezimde şehrin hızla yenilendiğini görüp, ‘binalar yenilenmiş’ dediğimde ‘Evet çok kolay tamir ediyorlar, ama insanın tamiri çok zor’ demişlerdi. Hakikaten cezaevleri insanlara her gün değişik yaralar veriyor. Bütün devlet yapısındaki, Türkiye’deki kentleşmenin sakatlıklarını cezaevinde yakınen görüyorsunuz. Ya boru patlar, ya su sızıntısı olur, ya düzen değişir, ya da yeni bir duvar örülür.” Böyle bir ortamda en dikkat edilmesi gereken şey sağlığı korumak. Soruyoruz Balbay’a: “Doktor teması nasıl oluyordu?” Burada da şaşkınlık uyandıran bir bilgi paylaşıyor bizimle. Ergenekon’dan yargılananların hastalık tanılarına “Ergenekon” yazılırmış! Kendisinden dinleyelim: “Cezaevinde herşeyde olduğu gibi doktor da dilekçeyle. Ama bizi herkesten ayrı götürüyorlardı. Herkesten farklı olarak bizimle ilgili ‘tanı’ bölümüne ‘ergenekon’ yazılıyordu. Bir nevi hastalıktı yani Ergenekon. Doktorların özellikle ilk aylarda sürekli değiştiklerini gördüm. İsmini vermeyeceğim bir doktorun, başka bir cezaevine gönderilmesinin nedeni, bize iyi davranmasıydı mesela. Yani yakın temas, doktorlar için pek tercih edilen bir durum değildi.” 

Cezaevinin Tanrısı: Kamera 

Balbay, Sincan Cezaevi’nden çıktığında, eşi Gülşah’a sarılırken “Cezaevinde elinizi çevirdiğinizde demire çarpar, şimdi sevdiğine çarpması çok güzel bir duygu” demişti. Biz de ondan o beton, demir ve kamera üçlüsünü yorumlamasını istedik. “Cezaevinin tanrısı kameradır” diyip ekliyor: “Ortak yaşam alanı olan koridorlarda 24 saat boyunca kamera ve ışık vardı. Ama koridorun hemen içinde, 4 adım atınca yatağınıza geliyordunuz, dolayısıyla burada kamera ve ışık yoktu. Ama ne yaparsanız yapın, size sürekli bir ışık vuruyordu. Kamera, cezaevinde her şeyi kaydeder. Örneğin kalabalık koğuşlarda kavga çıkınca, kim kime bağırmış, kim ne yapmış kameradan bakıp ona göre ceza veriyorlardı. Yani, senin ne dediğin önemli değil, kameranın dediği önemli! Bodrum kalesinde bir zindan vardır, onun girişinde ‘Allah’ın olmadığı’ yer yazar. Cezaevinde Allah tabii ki var ama, kameranın dediği olur. Ayrıca dinlenme konusunda da ‘her yerde dinleniyoruz’ düşüncesi herkeste vardı.” Cezaevinde her yanınız demir, beton ve kamera... Balbay anlatıyor: “Cezaevinde en çok özlemini çektiğim şey, sınırsız bir alanda dönüş yapmadan koşmaktı. Bu sıkıntıyı yaşayınca ‘insan insana böyle bir şey yapmamalı’ diyorsunuz. Mesela Norveç’te bazı tutukluları bir adaya götürüyorlarmış, böylece üretimden de kopmuyorlarmış o insanlar. Yine Amerikan filmlerinde gördüm, herkes koğuşta ama gündüz herkes bir arada. Bugün Türkiye’de cezaevleri demir, beton ve kameradan ibaret. Demir, hayatın her şeyinde. Elini attığında demir, dolaplar demir, pencere çerçeveleri demir, kapı demir. Demir kapının kocaman o kolu demir. Taak diye gürültüyle açılır. Duvarların üstündeki teller ayrı... O duvarlara yaslanmak istemezdim hiç... Soğuk bir hava verirdi...”

 

Gece yarısı kalkıp Gezi’yi izledim

Bunca olumsuzluğu hafifleten şeyler yok mu Peki cezaevinin rutin yaşamında? Elbette var; maç izlemek mesela. Koğuş başına 40 TL toplanarak Lig TV aboneliği alıyormuş cezaevi yönetimi. 90 dakika, 24 saatlik yaşamda bir nefes oluyormuş, Balbay’ın deyimiyle “cezaevini unutturuyormuş” o süre. “Peki yayıncı kuruluşun sloganları kesmesi nasıl bir etki bırakıyordu? diye sorunca anlatıyor Balbay: “34. dakikayı iple çekiyorduk! Sesi en yüksek seviyeye çıkartıyorduk! Sesi kesmek kötü bir şey ama bir yandan da hoşumuza gidiyordu, ‘ses var ki kesiyorlar, ya ses olmasaydı...’ diyorduk.” ‘Gece yarısı kalkıp Gezi’yi izledim’ Biliyorsunuz, Balbay’ın değindiği 34. dakika meselesinin çıkış kaynağı Gezi Parkı eylemleri... Soruyoruz kendisine “Gezi ruhu nasıl yansıdı Silivri’ye?” “Müthiş bir şeydi, o dönem Gezi ile nefes alıp verdik” diyip ekledi: “Biz de Gezi’deydik kimse farkında olmasa da! Biz yıllarca toplumdan ses yükselir umuduyla yaşadık. Gezi’nin pek çok nedeni vardır elbette ama, ben 13 Aralık ve 8 Nisan’daki Silivri buluşmalarının da payı olduğunu düşünüyorum. Direkt bizim adımızı anmaları gerekmezdi tabii ki, biz sadece bu gidişe ‘dur’ denilsin istiyorduk. Bazen saatlerce haberleri takip ediyordum. Mesela, gece 01.00’de yattım, gece saat 04.00’te kalkıp bakıyordum televizyonlara. Sabah duruşma olmasına rağmen yarım saat izleyip uyuyordum. Hapiste en mutlu olduğum, oradaki yaşantıyı unuttuğum anlardan birisidir Gezi Parkı eylemleri.

Müjde: Çim yerine halı saha
Dizinin başlangıcından beri yeniden adlandırılan gün isimlerinden söz ediyoruz. Bunlardan biri de spor günü. Bir toprak saha düşünün, kenarlarında tek tük çimenler bitmiş. O çimenler bile sizin için bir enerji kaynağı. Gün geliyor, o alanı da kaybediyorsunuz, hem de müjdeli bir haberle! Balbay’dan dinleyelim: “Çamur olduğunda bile çıkıyordum o sahaya. Sonra bir gün ‘Size müjde!’ dediler. ‘Toprak sahayı halı saha yaptık!’ Çok üzüldüm. Ama yapacak bir şey yok. Yine çıktım sahaya sevinçle gökyüzüne baktım ki, ne göreyim; halı sahanın üstü tellerle kaplanmış. Gökyüzü ile aramıza teller girmiş. Bu yüzden havalandırmada koşmak zaman zaman daha iyiydi. Çünkü gökyüzünü sansürsüz görüyordum. Burada bulutlarla konuşmak çok iyi gelirdi. Bazen hareket eden yalnızca bulutlar olurdu. Onlara ‘gökyüzü bahçesi’ derdim. Bazen, güneş batarken bulutlardaki o kırmızılık, kan kaybeden birisini andırır. Bazen ise tam tersine bir gül bahçesi. Psikolojik durumunuza göre nasıl yorumlarsanız... Bulut demişken, beyazla beyaz arasında onlarca fark olduğunu da bulutlardan öğrendim.” Gelelim filmlerde, dizilerde o ceberut yüzlü insanlar olarak yansıtılan infaz koruma memurlarına... O kadar sert mizaçlı, astığım astık, kestiğim kestik insanlar mıydı onlar? “Hayır” diyor Balbay, “Haklarını vermek lazım” diyerek devam ediyor: “Biz ceza alana kadar onlar hep ‘biz de 35 yıla mahkûmuz’ derlerdi. Gerçekten çok ilginç bir statüleri var. İş, görev ve sorumluluğa gelince üniformalı güvenlik görevlileri... Özlük haklarına gelince ise sıradan memurlar. Örneğin güvenlik görevlilerinin yıpranma izin hakları var, ama onlar bu hakların hiçbirinden yararlanamıyorlar. Bana 34 yıl 8 ay ceza çıkınca, onlara espri yapmıştım ‘Ben sizden 4 ay az ceza aldım’ diye. Sonuçta onlar da insan, kuralları uygulamak zorundaydılar ama insani davrandılar hep. ‘Bize gardiyan demeyin’ diyorlardı sürekli. Televizyon dizilerine kahroluyorlardı. ‘Bir dizide de gardiyan iyi adam olsun’ diye sitem ediyorlardı. Hatta Koray adlı bir görevli vardı, ‘en iyi yıldız ben olurum’ deyince, ona ‘Gökyüzünde güneş, yıldız ay; yeryüzünde Koray’ diye takılırdım. Hepsine memleketleri ya da isimleriyle hitap ederdim. Bu çok hoşlarına giderdi. İçlerinde iyi eğitimli çok fazla kişi vardı.”

Havalandırmaya düşen kuş bile çıkamaz!

Kanalizasyona ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Balbay’a göre kanalizasyon koğuşlar arasındaki en iyi iletişim aracı. “Biz ona kenefsel derdik” diye devam ediyor: “Koğuşlardan geçen kanalizasyon en iyi haberleşme aracıydı. Oraya eğilip konuşursunuz yan koğuşla. ‘Kenefselden konuşalım’ deyip ayrılırdık. Bazen tabii sesler birbirine karışıyor. ‘C1 çık aradan, C4 ile konuşacağım’ sesleri geliyor. Yağmurla bazen temizleniyordu kanallar. Ama yağmur yoksa koku gelmesin diye çöp torbası koyup üzerine su dökerdik. Poşet boşlukları doldurur, kokuyu da keserdi. Değme kapak bundan iyi işlev görmez emin ol!” l Balbay’ın kitaplarında sık sık değindiği bir diğer konu, cezaevinin davetsiz misafirleri; kuşlar, arılar, kelebekler... Duyunca inanamadığım bir şey anlattı bu konuda: “Silivri, özellikle kuşların geçiş güzergâhı. Geceleri o bölgede en yoğun ışık cezaevinden yükseliyor. Adeta stadyum ışığı gibi... Uzun yolculukta ışığı gören bıldırcınlar, cezaevine doğru yöneliyor. Bazıları havalandırma boşluklarına düşüyordu. Bunu bilen koruma memurları onları  alıp dışarı bırakıyordu. Yine arılar ve kelebekler çok düşüyordu. Bir basınç değişikliği mi, yoksa nedendir bilmem, 7 metrelik duvardan geri çıkamıyorlardı.” Yalnız bıldırcınlar, serçeler değil elbette. Bir de uçaklar var Silivri’nin üstünden geçen. Her akşam aynı saatte. “Geçen uçaklar hep hüzünlendirirdi beni. Bir süre sonra rötar yapınca bile anlıyorduk” diyor Balbay.



Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Kendisini Ankara’ya götüren araç için 800 TL ödeyen Balbay, nakil ücreti yüzünden yaşanan dramdan söz etti.
Balbay ile yazı dizisi hakkındaki planlarımı konuşurken “Dilersen bana gelen mektuplardan ve cezaevimdeki eşyalarımdan da yararlanabilirsin” deyince, heyecanlanmıştım. Ama nereden bilebilirdim 8 koca çuval mektubun beni beklediğini! Abartısız bir cümle: “3 günde bitti bu çuvallar!” Tutuklandığı yıl gelen mektuplardan, fotoğraflardan tutun da, çıktığı güne kadar ne kadar mektup, kart, fotoğraf... Ufacık bir kâğıt parçasını bile saklamış. Sorduk haliyle, “Nasıl birikti, nasıl korundu bunlar?”

‘Sayın cezaevi görevlisi, mektubum samimiyetle yazılmıştır’

“Yaşam alanımdan fedakârlık yapıp bir köşeyi arşiv köşesine dönüştürdüm” diyor ve devam ediyor: “Bir bu kadar mektubu da eve gönderdim. Bana gelen hiçbir mektubu buruşturup yırtıp atmadım. Bazı mektuplar şöyle başlıyordu; ‘Sayın cezaevi mektup okuma görevlisi, aşağıdaki mektup tüm samimiyetimle yazılmıştır, muhatabına vermemezlik etmemenizi rica ediyorum!’ Yani önce cezaevi yönetimine, sonra bana yazmış. Bir doktor düşünün, en iyi muayene yöntemi yüz yüze muayenedir elbette ama, bazen tahlil sonuçlarına da bakmak ister. Böylece çok daha doğru okur hastalığı. Ben de, bana gelen o mektuplara toplumun durum tahlil raporları olarak baktım! İçtenlikle yazılan onlarca mektup...

Örneğin, tutuklandığım yıl, yıllık izin yapmamışlar! ‘Bizim izin yapmamız yakışmaz’ demişler, ertesi yıl da yapmamışlar. ‘Biz de tatile gitmedik haberin olsun’ demişler.”

‘7 mektubu yollayamadım, bu sekizinci!’
“Bir de beni çok etkileyenlerden biri, ‘Bu size sekizinci mektubum’ diyen kişiydi. ‘Acaba ilk yedisini nasıl görmedim’ diyorsunuz. Oysa devam ediyor mektup; ‘İlk yediyi gönderemedim, korktum. Sonunda yazmaya karar verdim!’ diyor. O zaman şöyle düşünüyorsunuz; ‘toplum korkuyu yenmeye başladı.’ Gençlerden gelen mektuplar artınca yine aynı duyguları yaşadım. 2011’de mesela öyle özgüven dolu mektuplar geldi ki, ‘Artık biz yetişiyoruz, merak etmeyin’ diyordu gençler. Beni en etkileyen bir diğer şey ise birçok genç insanın beni hapiste tanımasıydı. Örneğin 2012’de aldığım mektupta diyor ki: ‘Okuma yazmayı öğrendiğimde anneannem ‘Benim gözlerim görmüyor’ deyip köşe yazılarını bana okutuyordu. O yazarlardan biri de sizdiniz. Sonra anladım ki, anneannem aslında görüyor, ama benim de o yazıları okumamı istiyor!’”

Mektuplar iyi hoş da, bunlara cevap yazmak da maliyetli değil mi? Sonuçta 300 TL harcama limitiniz var... Pul fiyatlarının çetelesini çıkaran Balbay, bunu da anlatıyor: “Ben girdiğimde 60 kuruştu, sonra 65, 75, 80 kuruş oldu. Ben çıkarken 1 TL 10 kuruştu.
Cezaevinde pul fiyatı çok önemli. Bazen bazı aylar çok yazıyordum, bazen az yazıyordum. Cezaevlerinden topluca yazılmış mektuplar geliyordu, ama tek tek yanıt isteyenler oluyordu. Cezaevi mektupları bambaşkaydı. Yeri gelmişken söylemekte yarar var. Aylık 200 TL evet azdı. Ama 300 olunca normalleşti. Bana desen ki ‘500 olmalı mı?’ ‘Hayır’ derim. Çünkü bu para bir kişiye ağalık statüsü yaratabilecek bir para.” Tam bunu anlattığı sırada cüzdanına uzanıyor eli Balbay’ın; “Beş yıl sonra elim ilk kez paraya değdi” diyor. Çünkü cezaevinde parayı somut haliyle hiçbir zaman göremiyorsunuz. Yaptığınız harcamalar bir nevi “hesaptan” düşüyor.

Ergenekon korkusu
Cezaevinde parasızlık, en çok kafamı kurcalayan konu olmuştur. Böyle olunca “para” çerçevesinde sorular dallandıkça dallanıyor. Balbay’ın verdiği yanıtlar ise cezaevlerinde yaşanan o gizli dramlara da ışık tutuyor. Mesela “Avukat tutamamak nasıl bir şey?” diyoruz Balbay’a: “Tam bir felaket! O insanların hukuk arayışı öyle hüzün verici ki... Yardım etmek istiyorsun ama yardım etsen ona da kötülük etmiş olursun. Birine yardım etmek istedim, ama dedim ki ‘Ergenekon’a seni de bulaştırırlar.’ Böyle deyince hemen vazgeçti. Tutukluluk süresi, alacağı cezayı aşmış olan pek çok insan oluyordu bazen. Bir dilekçe yazmak bile zor oluyordu zaman zaman. Burada da zaman zaman komik anılar yaşamışımdır. Mesela avukat olup tutuklu olanlar vardı.

Birçok tutuklu için onların ayrı yeri vardı. Herkes onlara dilekçe yazdırıyordu. Avukatın yazdığı dilekçenin yararı dokunursa teşekküre boğuyorlardı. Ama işe yaramazsa şöyle diyorlardı; ‘zaten kendi düşmüş içeriye, iyi avukat olsa kendine hayrı olurdu!’”

Parasızlık mı ana-baba hasreti mi?
* Balbay, uzun Silivri yıllarından sonra geçen aylarda ailesinin yaşadığı Ankara’ya naklini istemiş ve Sincan’a getirilmişti. Kendisini Ankara’ya getiren cezaevi aracı için 800 TL ödediğini, sırf bu nakil ücreti meselesi yüzünden cezaevlerinde yaşanan dramı biliyor muydunuz? Kendisinden dinleyelim: “Aslında cezaevleri kendi içinde üçe, dörde ayrılıyor. Belki daha da fazladır. Merkezileştirilen cezaevleri belki iyi bir şey, ama düşünün; insanları sevdiklerinden uzaklaştırıyorsunuz, ailesinden uzaklaştırıyorsunuz. Sırf bu nedenle cezaevine ziyarete gelmek bambaşka bir zorluk halini alıyor. Mesela bana gelen bir mektupta anlatıyordu; tutuklunun anne ve babası Urfa’da. Babası, mektubunda ‘Oğlum, bu ay sana ayırabileceğimiz para şu kadar. İstersen bu parayla sana gelip açık görüş yapabiliriz ya da sana göndeririz bir aylık giderine harcarsın’ diyor. Düşünün. Bir ay hiç para harcamamayı mı, yoksa anne babayı görmemeyi mi tercih etmeli bu insan şimdi?”

“Ben Silivri’den Ankara’ya gelirken 800 lira nakil ücreti verdim. Para peşin, kırmızı meşin! Önce dediler ki ‘2 bin 500 lira hazır dursun.’ Sonra, bakanlığın onayından itibaren 7 gün içinde nakil olacağım söylendi. Biraz geçince ‘Naklime ne zaman cevap verirsiniz’ dedim. ‘Onu biz size söyleriz’ dediler ve beklemeye başladım. Nakil netleşince pek çok giysimi oradakilere bırakmak istedim. Ama başka koğuştakilere giysi vermek de yasak. Ne yaptım?

Bir gün çöpü biriktirdim, o gün ‘çöp yok, yarın çok olacak’ diye çöp bırakmadım. Ertesi gün bir normal çöp poşeti, bir de çöp poşeti görünümlü elbise poşeti hazırladım. Kapıya koydum, çöpü alanlar da cezaevlerindeki işçi koğuşunda kalanlar. Dedim ki ‘Bu çöp, bunun içinde de giysiler var’, ‘Abi sağ olasın’ dediler. Hemen ayakkabıların numarasını sordular. Ben 800 TL ücret ödedim, ama ödeyemeyenler yok mu? Elbette var. Mesela bir tutuklu, memleketine yakın diye Samsun’a gitmek istiyor. Tam 1 yıl beklemiş; 10 kişi olalım, parayı bölüşerek ödeyelim diye.”

İşçi koğuşlarının kimsesizliği

İşçi koğuşlarında kalan insanlar... Balbay’ın anlatımıyla cezaevlerinin en zor durumda kalmış tutukluları. Ayda yalnızca 100 TL için, çöpçülük de yapıyorlar, yemek dağıtımı da... “Benim hep söylediğim şeydir, bir insan cezaevine girdiğinde ailesi de tutuklanıyor” diyen Balbay, anlatıyor: “İnsanlar o kadar yalnız kalabiliyor ki... Bazılarının tüm bağı kesiliyor. Ziyaretçisi bile olmuyor. Benden bir adam gönderip ailesine ulaşmamı, bir kerecik çoğunun sesini duymak için yardım isteyenler oldu. Hiç para da gelmiyor. Onlar da cezaevlerinin iç hizmetlerini görüyorlar. Zaman zaman cezaevinde ‘gönüllü var mı?’ anonsları yapılır. Çalışırsan eğer, benim konuştuğum kişilerin anlattığına göre ayda 100 lirayı geçmeyen bir ücret alırsın. Ayrıca kantinden belli bir iaşe verilir; peynir, sigara vesaire. Bunların karşılığında çöp temizleme, yemek dağıtımı, cezaevlerinin tamir işleri onlar tarafından yapılıyordu.” Tam bunu söylerken, gülümseyerek saçlarını gösteriyor Balbay; “Bak bu gördüğün saç tıraşımı da onlar yaptı.”


Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Bilmeyenler için anımsatmakta yarar var;
Balbay 4 yıl 278 günlük cezaevi yaşamında tam 8 kitap yazdı. Ne bir daktilo, ne bir bilgisayar... Hadi diyelim ki, aradığınız bilgiyi saniyeler içerisinde önünüze çıkaran internet arama motorlarından mahrum kalmanızı anladık... Ancak bunlar için kalem oynatmak, ayrı bir mesele. Hem de 6 sayfa dayanan o tükenmez (!) kalemlerle... Sol elle yazı yazmayı öğrendiğini vurgularken kitap yazma süreçlerini de şöyle anlatıyor Balbay:

 “Kitap yazmak öyle sancılı bir durum ki... Kitapta kullanacağın, normalde özgürlükte beş dakikada doğrulatabileceğin bir durum için, bazen bir hafta gerekebiliyor. Mesela ilk gelen avukata bir konuyu soruyorsunuz, yanıtı bir sonraki haftaya kalıyor. O yüzden böyle bir iletişim çağında ‘hafta’ kavramıyla çalışabiliyordum. En önemli sorun kaynak, ikincisi ise bilgiye ulaşma... Ama ben gerçekten yılmadan planlamaya çalıştım. Havalandırmada koşarken bir kâğıt kalem alıp bir yandan da not tutuyordum. Duştan sonra, notlara bakıyordum. İnanır mısınız, koşarken daha iyi şeyler düşündüğümü görüyordum! İçimde çok değişik fermante havuzları vardı. Cezaevi, aynı zamanda fikirleri olgunlaştırma yeri. Mesela bir elma, hormon verdiğinizde hemen büyüyebilir, ama organik olmaz. Cezaevlerinde üretilen kitaplar ise tam anlamıyla organik kitaplar. Hiçbir katkı maddesi yok! Bir sürü süzgeçten geçirdikten sonra koyuyorsun tüm malzemeleri.

Tüm bunların elle yazım süreci sıkıntı... Gerçekten o anlarda elle yazma anında işaretparmağı o kadar yoruluyor ki, ona işkence ettiğimi hissediyordum. Artık yalvarıyordu bana ‘n’olur biraz dinleneyim’ diye. O zaman sol elle yazmaya başlıyordum. Çünkü o an aklıma gelen şey, daha sonra tekrar gelmiyor. Sonra ne mi yaptım? Genel kurgusu oluşmuş, çok fazla beyin gücü gerektirmeyenleri sol, diğerlerini sağ elle yazmaya başladım. Kalemlerin bitmesi meselesine gelince... Cezaevinde satılan kalemlerle 6 sayfa yazabiliyordum, sonraları içi değiştirilebilen kalemlerden getirtmeye başladım. Ayrıca duruşma salonlarına gelenlerin uzun ömürlü kalemlerini alıyordum. Kalem içi stokunun azalması inanılmaz rahatsız ediyordu.”

Tuncay televizyonu kıracak


Gazeteci, gündemi bir gün önceden yaşayan insandır. Bu mesleğin içinde bu denli yoğun bir tempo içindeyken gündemin bir anda dışında kalmak nasıl bir duygudur peki? Hakkınızda yazılan, söylenen onca şeye en erken iki gün içinde yanıt verebilmek?...

Tuncay Özkan’la yaşadıkları sinir harplerine değinerek anlatıyor Balbay:

“Baş edilmesi en zor durumlardan biri buydu. Sizin için öyle şeyler söylüyorlar ki, ‘öyle değil’ diyeceksiniz ama diyemiyorsunuz. Çünkü en erken müdahale etme zamanın iki gün! Ondan erkeni yok. Tuncay’la kalırken korkardım televizyonu bir gün kıracak diye. Çünkü Tuncay, sevgisi ve öfkesi çok güçlü bir insan. O da çok yoğun yaşamış özgürlüğü. Onunla tartışma programlarını izlerken kimi programlarda karşılıklı yarışa girerdik ‘kaç dakika tahammül ederiz’ diye! Kumandayı ona verirdim, daha çok o kullanırdı. Ama bizimle ilgili gündemin yoğun olduğu günlerde aynı kanalda 10 dakika kaldığımız zor olurdu. Balbay dedim, buradasın. Yapabileceğin ne var? Anında müdahale etme olanağın var mı? Yok. O zaman kahrolmayacaksın. Mektup yoluyla ikna edebileceğin bir tablo var mı? O da yok. Eğer yayımlanacağını düşünüyorsan açıklama yaz gönder, yoksa bulaşma. Son seçenek; abartmamak kaydıyla kendi köşende açıklamanı yap. Şunu çok net gördüm; televizyon programlarına öyle bir bilgi eksikliği ile çıkılıyor ki... Yorum, hatta kişisel beklenti, bilginin önüne geçmiş çoğunlukla.”

Kanser özgürlüğe açılan pencere

Yalnızlığın, öz kardeşi de “çaresizlik” cezaevinde. Öylesine bir çaresizlik ki, kanseri “özgürlüğe açılan pencere” olarak bile tanımlatıyor insana. Bire bir tanığıdır Balbay bu durumun. Erol Manisalı hastadır... Cezaevine gelir gelmez sağlık sorunlarını bildirmiştir hapishane yönetimine. Hastaneye gider, kontrollerden geçer. Gardiyanların görüşü “Eğer amansız bir hastalık teşhisi konursa tahliye ederler”dir. Derken... Manisalı’nın kanser olduğu haberi ulaşır Silivri’ye. Birden “Yaşasınn!” narası atar Balbay... Nedenini yukarıda anlattık, bir de kendisinden dinleyelim: “Bu özgürlük demekti... Sonra ürktüm. Çok sevdiğim, saygı duyduğum bir kişinin kanser haberini alınca sevineceğim hiç aklıma gelmezdi.”

Silivri’de insanlar ‘elektriğimizi atalım’ deyince cezaevi bir yöntem buldu

Kafeste kuş besleyin

Cezaevinde her şeyin tarifini yeniden yaptığını, güneşin, toprağın önemini Silivri’de daha iyi anladığını söylüyor Balbay. Güneşi nasıl kovaladığını anlatırken yüzünde bir tebessüm:

“Cezaevinde güneş hep tellere doğar, ondan sonra duvara, sonra da yere doğar. Batarken de hep önce tellere batar. Ondan sonra bir kuş geçecek mi diye beklersin, çünkü kuşun kanadına vurur güneş... Her seferinde beklerdim; bir kuş geçecek, kanadından güneşi izleyeceğim diye.”

Tam bu sözlerinin üzerine, Nâzım Hikmet’in dizelerindeki “Toprak, güneş ve ben... Bahtiyarım” sözünü anımsatınca Balbay’a “Hayır” diyor, “Bu artık geçerli değil.” “Güneşi nasıl kovaladığımı anlattım, toprağa basmak ise sadece reçeteyle!” Yüzümdeki “şaka mı bu?” ifadesini görünce başlıyor anlatmaya:

“Cezaevinde toprağa reçete ile basıyorsunuz. Örneğin, Silivri’de toprağın olduğu bir bölüm var. Bu bölüme tutuklu ve hükümlüleri çıkarmıyorlar. İnsanlar ‘Toprağa basalım, vücudumuzdaki elektrik gitsin’ demeye başlayınca, cezaevi yönetimi şöyle bir yöntem buldu; dedi ki, ‘Doktor eğer, ‘Vücudundaki elektriği atabilmesi için ayağını toprağa basması lazım’ derse bu mümkün.’ Ben böyle bir dilekçe yazdığımı biliyorum... ‘1 No’lu cezaevi müdürlüğüne... Ayağımı toprağa basmam gerekmektedir. Gereğini rica ediyorum...’ bunu doktora iletiyorlar. Doktor onayı basıyor dilekçeye ve gidip toprağa basabiliyorsun.”
Yanıtın artçı şoklarını atlatmamışken biz, ekliyor Balbay:

“Yalnız toprak için değil, her şey için dilekçe yazmak gerekiyor. Koğuş ampullerinden biri söndü... Yaz bir dilekçe, ertesi gün getirsinler. Saçların uzadı, yaz bir dilekçe, haftanın bir günü berber gelsin. Koğuş değiştirmek istiyorsun, yaz bir dilekçe.”

Toprağa ayak basmak doktor reçetesiyle olduğundan, koğuşta çiçek yetiştirmeyi hayal bile edemezsiniz haliyle... Balbay koğuş yaşamının ilk günlerinde sormuş baş gardiyana “Küçük bir saksı için toprak izniniz olur mu?” Gardiyanın yanıtı “Saksı olmaz isterseniz kafes verelim, kuş besleyin” olmuş.

Meyvelerdeki mevsim

Çocuklarından birinin ismi Deniz, diğerinin Yağmur olan Balbay’ın doğaya karşı ilgisi tartışmasız. Cezaevi yaşamının kendisine en ağır gelen yönlerinden biri de “Yağmurun kokusuz olması” olmuş. Devam ediyor Balbay:
“Çünkü dedik ya toprak yok. Seni mutlu eden tek şey, yağmurun melodisi. Dışarı çıkamıyorsun, kokusunu alamıyorsun. Ben yine de ‘Bu yağmurdan bir şey yaratmalıyım kendime’ der ve dinlerdim... Tellere vurunca ince bir ses, duvardan daha kalın ses, tavanın demirinden daha sert bir ses... İşte bunlardan bir melodi yaratırdım kendime.”

Nâzım’ın “Toprak, güneş ve ben... Bahtiyarım” sözü yalan olmuş... Peki ya Ahmed Arif’in “Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, karanfil kokuyor cigaram” dizelerini nereye koyacağız? Balbay’dan dinleyelim:
“Görüşmecin sana artık yeşil soğan gönderemez. Hiçbir gıda maddesi içeri alınmaz. Örneğin Sincan Cezaevi’nde birkaç sebze meyve sürekli vardı ama istediğiniz şeyi yazamazdınız listeye. Bunun için ‘Mevsim meyvelerinden birer kilo’ diyorduk. Ben en son mandalinada kalmıştım.
Karpuz geldiğinde bakıyorsunuz yaz gelmiş, erik geldiğinde bahar gelmiş... Mevsimler hava durumu haberlerinden çok koğuşa gelen meyve ve sebzelerle geliyordu bize. Koğuşta toprak hasretimi sebze ve meyvelerle gidermeye çalıştım.”

Bir semaver nelere kadir

 Balbay’ın emektar semaverinden söz etmeden geçmek olmaz elbette. Öyle bir semaver ki, kimi zaman bir şofben, kimi zaman kalorifer, kimi zamansa yemek kazanı... Gerisini, cezaevindeki en önemli eşyasını gazetedeki odasında yanı başına yerleştiren Balbay’dan dinleyelim:
“Semaver, bizim için ‘semaver’ diyecek kadar, gökyüzü kadar önemli bir eşyaydı. Sincan’da mesela, semaver sabah 10.00’a kadar sıcak su ısıtıp duş alma aracıydı. Yani şofben... 11.00’den, 14.00’e kadar ise çaydanlık! Saat 17.30’dan 18.30’a kadar yemek tenceresi. İçerisine genelde havuç, domates ve biber atar, haşlardım. Üstündeki kapağı açıp, karavanadan gelen yemeği koyunca, bir yandan o da ısınıyor. Böylece semaver, hem yemek tenceresi, hem ocak oluyordu. Akşam saat 21.00-22.00 arasında ise kahve için cezve haline geliyordu. Daha bitmedi... Soğuk günlerde 23.00’ten sonra suyu koyup kapağını açıyordum. Kaynamaya başlayıp buhar yayınca oldu mu sana kalorifer! Aynı zamanda da nemlendirici!”

“Oldu olacak, semaverle yapılan yemeklerden bir iki tarif verin” deyince de iştahla başlıyor Balbay anlatmaya, bir eli masasındaki semaverin üstünde:

“Çok özlediğim menemeni yapmayı denedim. Cezaevinde yalnızca haşlanmış yumurta veriyorlar.
Ben o yumurtayı güzelce doğradım. Biraz süt döktüm, karıp hafif sulu hale getirdim. Domates, biber ve soğan karıştırdım. Yoksa dibi tutuyor abicim! Sonra sütlü haşlanmış yumurtayı döktüm ve bir menemen tadı verdim.
Ton balığı geliyordu mesela. Domates ve biberi haşlayıp semaverin kazanından çıkarıyordum. Kaynar su kazanda kaldığı için ocağa dönüşüyor. Üzerine karavana tenceresini koyuyordum. Bu tencerenin içine biraz zeytinyağı ve o haşlanmış domates, havuç ve soğanı koyup limon dilimliyordum. Ton balığını da ekleyince o kadar nefis oluyordu ki, usta balık restoranları alınmasın, ben ondan lezzetli balık yemedim. Nefis! Sebzeli balık mı dersin, balıklı sebze mi, ne dersen de.
Son olarak; cezaevinde 5 gün bulgur çıkıyordu. Aslında yararlı bir şey, ama ben ‘langur lungur, hep bulgur’ diyordum. Yine o sebze takımını haşlayıp çıkardıktan sonra karavananın içine koyunca oldu mu sana bulgur aşı!” 


Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

'Her yöne sınırsız' kampanyası Silivri'de farklı. Her yöne 10 dakika, üstelik haftada bir....
5 Mart 2009 Perşembe sabahı... 06.00’da çalan kapı zili hepimize ne hissettirirse Balbay da onu hissetmiş ilk an. İlk şaşkınlıktan sonra ilk sorusu gelir Balbay’ın “Bu bir gözaltı mı?” “Hayır” diyen polis ekler, “Sizi alıp Emniyet’e götüreceğiz. Oradan İstanbul’da ek ifadeniz alınacak.”
Önce 9. 5 aylık oğlu Deniz’in ense kokusunu ciğerlerine doldurur. Yağmur’un ise okul saati geldiğinden ona seslenir. Sımsıkı sarılıp, öper ve “İstanbul’a gidiyorum, döneceğim” der sadece. Eşine sıkıca sarılır ama yorum yapmadan polislerle birlikte evden ayrılır. Bu ayrılışla başlayacaktır beş yıllık savaşım. 
Adli Tıp’ta sağlık kontrolünü yapan doktor Fuat Bey, “Sabah radyoda yorumunuz yoktu. Demek ki buymuş” der tanıdık bir sesle. Araçtaki polisler de “Sabah radyo konuşmalarınızın sıkı takipçisiyiz” deyince; Balbay’da takılır, “Her anlamda sıkı takip ettiğinizin farkındayım” der gülerek. 
 
‘ADALETİN PENÇESİNİ YEDİM’ 
 
Peki sabahın kör vakti, apar topar gözaltına alınan, İstanbul’a götürüleceğini öğrenen ama ne zaman geri döneceği konusunda hiçbir fikri olmayan bir insanın ilk endişesi... İlk korkusu ne olur? Balbay’ın kendisinden dinleyelim:
“Tabi öncelikle bu soruşturmanın son derece çetrefilli ve ucu açık olduğunu tahmin ediyorduk ama, önce ne kadar sürer, görmeye çalıştık. En büyük sorun belirsizlikti. Beni endişelendiren ‘Eyvah, bu süreç uzayabilir ve çocukları okutamayacağız’ düşüncesi oldu. Ama ne kadar uzayacağı konusunda kimsenin fikri yoktu. Türkiye’de ‘Adaletin pençesi’ diye bir söz vardır; gerçekten bir pençe hissettim... Bir de ‘seni mahkemelerde sürüm sürüm süründüreceğim’, ‘yüzün mahkeme duvarı gibi’ laflarının çok sıradan olmadıklarını net bir şekilde gördüm.”
 
‘GÜNAYDIN SEVGİLİM’ YERİNE ‘ALLAH KURTARSIN’
 
Peki ya bir insanın yalnızca 24 saat sonra kasvetli mi kasvetli, demir ve betonların arasında o soğuk cezaevinde uyanması... Eşinden işiteceği “Günaydın sevgilim”in yerini, bir gardiyanın ağız alışkanlığıyla “Allah kurtarsın” dileğinin alması... Balbay’ın da ilk yadırgadığı bu olur zaten:
“Cezaevinde en kritik an, sabah güne başladığın andır. Normal yaşamda ‘yeni bir gün başlıyor’ diye başlarsınız güne. Cezaevinde ise ‘Hapiste bir gün daha bitecek’ diye... O güne başlama anının hüznü geçince düzeliyordu işler. Cezaevinde herkesi sayıyorlar. Günde iki defa... Sabah 8, akşam 8. Yadırgadığım bir diğer şey ise, ‘sabah sayımı için sayım düzeni alınız. Allah kurtarsın’ lafıydı... Yani artık sizi kurtaracak kimse yok.”
Sabahın 08.00’inde sayıldınız... Yargılama başlamamış ve önünüzde kocaman bir gün var. Nasıl geçer saatler? Balbay’ın kritik cümlesi “Zamanın seni kullanmasına engel olup, senin onu kullanman lazım” oluyor. Zamanı nasıl yönettiğini şöyle açıklıyor:
“Sayımdan sonra yargılamalar olmadığı dönem, bütün zaman senin elinde, avuçlarında. Avuçlarındaki zamanı ne yapacağını bilmiyorsun. Burada bütün mesele işte o zamanın seni kullanmasına engel olup senin onu kullanman. Eğer güne belli bir disiplinle başlamışsan kendine olan saygın da artıyor. Ama bu yoksa gerçekten insan kendisini zamanı göstermeyen bir saat gibi hissediyor. Ben günde en az 4 saatimi okumaya, 2 saatimi gazete okumaya, 1 saatimi spora ayırıyordum, akşamları da 2-3 saat televizyon izliyordum. Eğer avukat görüşü olursa ya da ziyaretçi görüşü olursa ayrıca onunla görüşüyordum.”
 
Balbay’ı ziyaretlerimizde kendisinden duyduğumuz bir söz vardı “Bir açık görüş, yarım tahliye demektir.” Bu kez “açıkhavada” görüşürken o günlerin hissiyatını belki daha net anlatıyor Balbay: 
“1 saat çok hızlı geçiyordu. O an ‘süre doldu’ diyen gardiyan, benim için anlatılması zor biri haline geliyordu.”
 
8 SANİYEDE ‘SENİ SEVİYORUM’ DEMEK
 
Bir de telefon görüşmeleri var... Telefon şirketleri reklamlarında denir ya; “Her yöne sınırsız dakika...” Silivri’de kampanyaları biraz farklı. Her yöne: “10 dakika!” Üstelik “haftada bir!” On dakikaya ne, nasıl sığdırılır? Balbay’a kulak verelim:
“Cezaevinde telefon görüşmesi bir törendir. İnsanlar yüzünü görmüyorlar, sadece sesin var. Dolayısıyla ses tonunu çok iyi ayarlaman, süreyi de çok iyi kullanman gerekiyor. Telefon kartı bir konuşmayla bitiyor. Sonunda sadece 8 saniyelik bir konuşma payı kalıyordu. Hakkımız dolduktan sonra, tekrar kartı takıp 8 saniyeyi kullanmaya çalışıyorduk. Eşim Gülşah’la biz bu 8 saniyeye ‘seni seviyorum payı’ diyorduk.”
 
HAFTANIN GÜNLERİ YENİDEN ADLANDIRILIR
 
Balbay’ın deyimiyle tüm zaman avuçlarınızın içinde, onun sizi yönlendirmesine izin vermeden, siz onu yönlendirmeye çalışıyorsunuz. “Peki ya mahpuslukta pazartesinin, cumartesinden farkı nedir? Benim cumartesi sabahı için kahvaltı planım, pazartesi için sendromum vardır, ya sizin?” diye sorunca, günlerin nasıl “yaşamlara bölündüğünü” de anlatıyor Balbay:
“Mesela çarşamba günü ‘açık görüş günü’dür. Pazartesi ‘telefon günü.’ Haftanın günleri, dışarıdaki insanların anlamlandırdığı şekliyle anılmaz. Pazarı ‘sıcak su günü’ olarak biliriz, Salı’yı ise ‘spor günü...’ Yani ‘yapabildiğimiz birşeyin’ günüdür o gün.”
Cezaevindeki bir insanın güne nasıl başladığını, günü nasıl yaşadığını ve günleri nasıl ayrıştırdığını anladık. Ya doğum günleri, bayramlar, yıldönümleri? Hayat arkadaşınızla yollarınız ayrı düşmüşken evlilik yıldönümü cezaevinde ne anlatır ki bir tutukluya? “Bu sorunun üzerinde daha fazla durmak lazım” deyip, anlatmayı sürdürüyor:
“Hapiste güzel yıldönümlerinin ve bayramların bir an önce geçmesini istersin. Örneğin en kötü gün Kurban Bayramı’nın ilk günü, nispeten en güzel günü de son günüdür. Bitiş güzeldir... O bayram günlerinde herkese bir hüzün çöker. Cezaevi yönetimi o gün bir anons yapar ‘Tutuklu ve hükümlülerin dikkatine; cezaevi yönetimi olarak bayramınızı kutluyor, bir dahaki bayramınızı sevdiklerinizle geçirmenizi diliyoruz.’ İşte bayram kutlaması budur. Bayram kutlaması, bir dahaki bayramı sevdiklerinle birlikte geçirme duygusudur. Bayramın birinci günü mutlaka iyi bir baklava olur ve ben hep takılırdım ‘Hayatta hep oklava olacak değil ya...’ Bir de geleneksel olarak Kurban Bayramı’nın birinci günü kavurma yapılır. Artık tabi et mi kavrulmuştur, sen mi kavrulmuşsundur orası bilinmez...”
 
Her bayram öncesi gazetelerden okur, televizyonlardan izleriz “Bayram boyunca cezaevlerinde açık görüş yapılacak!” Balbay’a bunu anımsatıyoruz ve ekliyoruz “O zaman bayramın o kötü havası kırılıyordur biraz?” İtiraz ediyor:
“Cezaevlerinde görüş günleri 12 Eylül’den beter! Ben de geçmişte cezaevi ziyaretleri yaptım. Genel usul şöyleydi; gün ikiye bölünür, bir grup öğleden önce, bir grup ise öğleden sonra görüş yapardı. Hatta bazı bayramlarda tam gün görüş olurdu. Şimdi ise görüş süresi tam 1 saat. Adalet Bakanlığı’nın niyetini sorgulamam ama, kurban bayramı açık görüş yapılacak mesela... Haberlerde deniliyor ki, 1. gün sabahtan, 4. gün akşam mesai bitimine kadar görüş var! Herkes bizim dört gün ziyaretçilerimizle haşır neşir olduğumuzu sanyordu. Oysa her tutuklunun bir saat görüş hakkı vardı.”
 
SİVRİSİNEKLE PAYLAŞILAN YALNIZLIK
 
Balbay’ın Zulümhane kitabında okuduğum bir anısı vardı. “Sivrisinekle yalnızlık paylaşmak...” Okumayanlar için tekrarladı Balbay; yalnızlık duygusunu tarif etmek için başka birşeye gerek bırakmadan:
“Hamdi Gökhan Ecevit yeni koğuş arkadaşım oldu. O tahliye olunca da ben yalnız kaldım. Ecevit’in gittiği gün, gece televizyonu kapatıp hücreye çekildikten sonra büyük bir sessizlik çöktü. Bir ses duymak istiyordum; bir çıtırtı, bir kapı sesi... Derken bir sivrisinek sesi çınlattı geceyi. Son 15-20 gündür koğuşumuzu pek seven sivrisineklerle ‘refleksimiz ne kadar’ yarışı yapıyorduk. Bu gece ‘hayır, yapmayacağım. İstedikleri gibi dolaşabilirler. Birden fazla da olabilirler.’ demiştim.”
 
‘Yalnızlık çok kalabalık gelir insanın üstüne’
 
Yalnızlığı “kendi içinde onlarca odası olan bir yapı ya da orman” olarak tarif ediyor Balbay. “Yalnızlık çok kalabalık gelir insanın üstüne” diyor ve ekliyor:
“Tutunduğunuz herşey, bir başka şeyi çağrıştırıyor sizde. Bir bakıyorsunuz; kendinizi daha iyi tanımanızı sağlıyor, bir bakıyorsunuz; sizi kendinizden uzaklaştırıyor. Yalnızlık çok kalabalık aslında. Bazen, bir zaman sonsuzluğuyla geliyor. O an, elinizi uzatıp avuçlarınıza aldığınızı hissediyorsunuz yalnızlığı. Onunla başbaşasınız... Böyle zamanlarda sanki içindeki bütün duygular sana daha erken ulaşmak için yarışıyor.”
Peki ya yazmak... Yalnızlığı azaltır mı? Peş peşe koşar mı düşünceler yazarken de? Cevabı net:
“Yazıyla barışık olma duygusu yalnızlığı en çok azaltan durumdu. Yalnızlığın arkadaşı yazmak.  Yazmanın önemini, kıymetini insanı çoğaltan durumunu çok iyi anlandım. Yazarken, okurken en güzel akrabalıkları kazandım bir yandan. Firdevsi’nin Şehname’sini okuyorsun, Turgut Özakman’ın kitaplarını okuyorsun... Kitaplar orada seninle birlikte yaşıyor. Hapiste ayrıca ezberlediğim ilk şiir Nazım Hikmet’in ‘Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler’, ikincisi ise Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiiri oldu.”
 
HAYDİ ARKADAŞLARIMA GİDELİM!
 
Balbay’la konuşurken, gözümüz cezaevinden getirdiği bir tabloya takılıyor. Bir salkım söğüt resmi... Öyküsünü sorunca, “Benim bu ağacı çok sevdiğimi bilen bir okurum, kendi elleriyle yapıp göndermişti” diyor. Sohbetin sonlarına doğru “Haydi benim arkadaşlarıma gidelim!” diyor. “Arkadaşlarım” diye tanımladığı ağaçları görmek için soluğu Çankaya’daki Botanik Parkı’nda alıyoruz. Karlarla kaplı parka girince derin bir nefes alıyor önce, sonra koşuyor ağaçlara! Önce yere yatmış iğde ağacını buluyor, “İşte burada şınav çekerdim!” arkasından sırasıyla kestane, çam ve dut ağaçları... Hepsinin yerlerini ezbere biliyor. Bu sırada karşısına çıkan bir yurttaş “İnanamıyorum sizi burada gördüğüme” diyor, “Bu anı hayatım boyunca unutmayacağım.”


Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

10 Kasım’da Anıtkabir’e ziyaretçi rekorunun kırılması şu saptamayı bir kez daha doğruladı:
Atatürk 21. yüzyılda, en az 20. yüzyıl kadar güncel.
Daha 12 gün önce 29 Ekim’de 438 bin 451 kişinin Anıtkabir’e çıkması, “bütün zamanların rekoru” olarak açıklanmıştı. 10 Kasım’da bunun iki katı da aşıldı, 1 milyon 89 bin 615 kişiyle 7 haneli rakamlara ulaşıldı.
Zaman zaman, dünyanın ya da tek tek ülkelerin en etkili kişileri sıralaması yapılır. Listeye doğal olarak yaşayan kişiler alınır.
Hiç kuşku yok ki; Atatürk bugün Türkiye’nin en etkili kişisi.

***
Atatürk’ün hâlâ yaşayan bir lider olmasının pek çok nedeni var.
Bunlardan ikisini paylaşmak isterim.
Atatürk devrimleri kimilerinin iddia ettiği gibi Ankara’da kapalı kapılar ardında hazırlanıp bir gecede uygulamaya konmamıştır.
Sadece devrimler değil, hemen hemen bütün önemli kararlar öncesinde Anadolu gezisine çıkan Atatürk halkla doğrudan temas kurmuş, pek çok fotoğrafta görüldüğü gibi onları dikkatle dinlemiştir.
Günümüzde devlet yöneticilerinin bir kente gitmesi açılış, temel atma ya da benzer nedenlerle olur.
Atatürk’ün kimi Anadolu gezileri devrimleri başlatmak içindir. Örneğin Latin harfleri temelli yeni alfabeyi anlatmak, tanıtmak için 23 Ağustos 1928’de bir haftadan fazla süren uzun bir geziye çıkmıştır. Gezi güzergâhı şöyledir: Tekirdağ, Çanakkale, Gelibolu, Sinop, Samsun, Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri, İstanbul.
29 Eylül’de Zeki Üngör tarafından bestelenen yeni Türk harfleri marşı gazetelerde yayımlanmıştır. 1 Ekim’de yeni harflerle basılan ilk dergi piyasaya çıkmıştır.
Uzun yıllar alır denilen yeni alfabeye geçiş Atatürk’ün Anadolu’yu da kapsayan bu birkaç aylık girişimleriyle 1 Kasım’da tamamlanmıştır.
Atatürk’ün özellikle genç kuşaklarca iyi özümsenmesini dilediğimiz bir başka özelliği, çok okumasıydı. Resmi ziyarete gelen büyükelçilerden röportaj için gelen gazetecilere kadar pek çok kişi, Atatürk’ün çalışma ortamında mutlaka okumakta olduğu kitaptan söz ederler.
Çanakkale savaşlarının en şiddetli günlerinde Atatürk’ün karargâhına gelen gazeteci Ruşen Eşref Ünaydın, o ortamda bile dikkatini ilk önce üç kitabın çektiğini söyler.
23 Nisan 1920’de Meclis açılmadan önce açılan bir bölümü vardı; kütüphanesi. Atatürk, Yunus Nadi, Ziya Gökalp ve Veled Çelebi’den bu bölümü kurup zenginleştirmelerini istedi.
Atatürk’ün halen kayıt altında bulunan, okuduğu saptanmış kitap sayısı 3997’dir. Altı çizilmiş, yanlarına notlar düşülmüş bu kitapların 1745’i Çankaya Köşkü’nde, 215’i Anıtkabir’de, 102’si İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde, 3’ü Samsun Gazi İl Halk Kütüphanesi’nde bulunuyor.
Atatürk’ün Sofya Ataşeliği sırasında da çok kitap okuduğu biliniyor. Ancak bunlara ulaşılamadı.
Aydınlanma çağına damgasını vuran söz şuydu:
Timeo Hominem Unius Libri.
Türkçesi şöyle:
Tek Kitaplı İnsandan Sakınınız.
Atatürk, bunun da bilincine varmış bir aydınlanma önderiydi.

***
İşte Atatürk bütün bu yönleriyle birlikte yaşıyor, Anıtkabir her önemli günde dolup taşıyor.
Atatürk’ün 21. yüzyılın da lideri olduğu milyonlarca kişi tarafından bir kez daha ilan edildi.
Şimdi sıra Atatürk sevgisini Türkiye enerjisine çevirmekte. Bu sevgiyi bilinçle donatıp Türkiye’yi her şeyiyle Atatürk’e yakışır bir düzeye getirmekte.  

Bir ormanın yetişmesi için 80 yıl gerekiyor. Bu, dört nesil demek. En çabuk büyüyen fidan bile 15-20 yıl sonra ağaç olur. Anadolu’da bir çocuk doğduğunda, evlenirken kerestesini satıp düğün yapmak için kavak ağacı dikilir. Ege’de “Torunun için iyi bir şey yapmak istiyorsan zeytin ağacı dik” diye bir söz vardır.
ODTÜ ormanı, bugünkü hükümet üyelerinin yaş ortalamasından daha uzun bir zaman diliminde bugünkü görünümüne kavuştu.
Orada kıyılan her ağaç, geçmişteki 2-3 kuşağın mirasının yok edilmesi, gelecekteki 2-3 kuşağın da hakkının yenmesidir.
ODTÜ’deki ağaç kıyımı, yangından bile beter bir durumdur. Bir orman yandığında toprak kendini hemen yenilemeye girişir. Kısa sürede canlılık başlar. Hatta öyle ki, geçmiş on yıllardan kalan, ormanın altında yeşerme olanağı bulamayan pek çok tohum yeniden filizlenir.
Orman mühendisleri bu yolla kimi kaybolmuş türlerin bile yeniden gün ışığına çıktığını söylerler.

***

ODTÜ’deki ağaç kıyımı sadece yok edilen ağaçların sayısıyla ilgili bir durum değil. Medeni insan, dünyayı babamızdan miras aldığımızı düşünmez, çocuklarımızdan ödünç aldığımızı düşünür.
Medeni ülkelerde kentin ortası insan odaklıdır, bizde araç odaklı.
Belki de her şeyi araç olarak gördüğümüzden!
Medeni ülkelerde kentin ortasından su geçer, bizde otoyol geçiyor. Sular da kurtuluyor.
Dünyanın pek çok ülkesinde “kent parkları” denilen büyük yeşil alanlar vardır. Daha küçük olanlara “semt parkları” adı verilir. Bizim kentlerimizde “büyük” dediğimiz parkların çoğu, bu ülkelerdeki semt parklarından daha küçüktür.
Şili’nin başkenti Santiago’da kent parkının ortasında nefes nefese tırmanabildiğim, ağaçlarla örülü bir tepe anımsıyorum.
İspanya’nın başkenti Madrid’in ortasındaki Returo Parkı’nda yürüye yürüye ne güzel kaybolmuştum. Girdiğim kapıya dönmem için sadece parkın içinde sefer yapan araçları önermişlerdi.
Bizde ise yenileri eklenmek bir yana mevcut yeşil alanlar yok ediliyor.
Atatürk Orman Çiftliği, talan çiftliğine döndü.
Bugün ODTÜ’ye kıyısından vurulan tırpan, yarın yüreğine inecek bir hançerin habercisidir. ODTÜ arazisine ilişkin kimi imar planı oyunları bunun ipuçlarını vermektedir.

***

ODTÜ öğrencilerinin başlattığı kıyımı durdurma girişimi belli ölçülerde başkentlilerden de destek buldu. Öğrencilere yönelik saldırının artması, işin içine eli sopalı karanlık kişilerin de girmesiyle ODTÜ’ye destek şehirler arası hale geldi.
Bu durum Gezi ruhunun canlılığını koruduğunu gösteriyordu.
Başbakan’ın bu gelişmeler karşısındaki tutumu şaşırtıcı değildi. Bir süredir yeri geldikçe altını çizdiğimiz “karşıtlıktan beslenme” anlayışı devam ediyordu.
İktidarın izlediği yol şu:
- Ağaç kıyımına karşı çıkanların üzerine çok sert gidilecek.
- Böylece eylemlerin kitleselleşmesi engellenecek.
- Sert müdahale ile oluşan gergin ortamın sorumluluğu eyleme katılanlara yüklenip “çevreciliği savunanlar marjinal kavgacı gruplardır” propagandası yapılacak.
- Ardından da her şeyin sorumluluğu ana muhalefet partisine yüklenecek.
Bu oyunun bozulması, kenti korumanın bütün kente mal edilmesinden geçiyor. Öncelikle ne yapıp edip iktidarın karşıtlık üretme girişimlerini boşa çıkarmak gerekiyor. Gezi’nin ruhu her şeye ama her şeye karşın güler yüzlü direnmeydi. En büyük güç, mizahtı. Ne olursa olsun onu elden bırakmamak gerekiyor. Bu yol, toplumsal sempatiyi de beraberinde getirecektir, “halktan kopuklar” algısı üretilmesini engelleyecektir.ODTÜ bunun formülünü bulacaktır.
Onca formülü çözen ODTÜ’lüler böyle bir formül mü bulamayacak!

Nutuk, 15-20 Ekim 1927’de, 6 gün boyunca CHP’nin 2. Kurultayı’nda Atatürk tarafından okundu.
86. yılındayız.
Kitap olarak da yayımlanan şekliyle Nutuk şöyle başlıyor:“1919 yılı Mayısı’nın 19. günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüm:”
Atatürk bu başlangıç öncesi bir açış konuşması yapıyor, ilk cümlesi şu oluyor:“Cumhuriyet Halk Partisi’nin büyük kongresini açıyorum...”
Devamında ilk kongrenin Sivas’ta gerçekleştiğini vurgulayıp ikincisinin yapılmakta olduğunun altını çiziyor.
Böylece tüm Anadolu’yu ve Rumeli’yi kapsayan Sivas Kongresi’nin aynı zamanda CHP’nin ilk kongresi olduğu Atatürk tarafından tarihe de geçirilmiş oluyor.

***

Atatürk 36 saat 33 dakika süren bu tarihsel metni hazırlamak için 1927 yılının tüm yazını ayırdı.
30 Haziran-30 Eylül arasında İstanbul’a çekildi ve üç ayını neredeyse aralıksız bu çalışmaya verdi.
Nutuk bir yanıyla gazetecilik dersidir. Atatürk, İstanbul hükümetini milli mücadeleye katmak için harcadığı çabaları, Ankara’da Meclis toplama kararına giden süreci, kendisine omuz verirken omuz atanları, öncesiyle sonrasıyla Lozan’ı “belgeleriyle” birlikte anlatıyor.
Atatürk kendisinden sonra tarihi yeniden yazmak isteyecek, günün koşullarına ve siyasal hedeflerine göre çarpıtmaya girişecek kişiler olacağını tahmin ettiği için bu işi de kendisi yaptı.
Ortaya attığı her iddianın, yaşadığı her kırılmanın belgesini de Nutuk sayfalarının arasına yerleştiren Atatürk, sadece Türkiye’nin ilk 9 yılını değil, geleceğini de yazmış oluyordu. Zira konuşmasının son bölümünde gençliğe hitabesini okumuştu.

***

Atatürk’ün “Benim en büyük eserim” dediği Cumhuriyet’in 90. yıldönümü yaklaşıyor.
Cumhuriyet’in sabır taşını çatlatacak bir kararlılık, mucize denebilecek bir mücadele ruhu ve bilinciyle kurulduğunu en iyi ortaya koyan eser, Nutuk’tur.
90. yılda bu büyük esere nasıl bakacağız?
Cumhuriyet’in Bilim ve Teknoloji ekinin ikinci sayfasında Atatürk’ün şu sözü künye ile birlikte sürekli yer alır:“Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler gerektiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, benim manevi mirasçılarım olurlar.”
Sözün hemen altında kaynağı da şöyle açıklanıyor:
Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in sorusuna Mustafa Kemal’in yanıtı.
Nutuk’ta en çok adı geçenlerin başında telgrafçılar gelir. Onlar, Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanması için en az cephedekiler kadar cesur davrandılar. Hayatları pahasına görevlerini yaptılar.
Onları bir kez daha saygıyla analım ve soralım:
Bugün, bu saygının gereği olarak telgrafçı bulundurmamız gerekiyor mu?
Hayır...
Bu, akıl dışı olur.
Cumhuriyet’in 90. yılını coşkuyla kutlarken Atatürk’ün altını çizdiği aklın ve bilimin ışığında ne yapmamız gerektiğine de kafa yormalıyız.
Aklın yolu, geçmişte başardıklarımızın bilinciyle geleceği yakalamaktır. Tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi bunu halkla birlikte başaracağız.
90. yıl sadece coşkumuzu değil, mücadele gücümüzü ve bilincimizi de arttırmalıdır.

Şu değerlendirmeyi altını çizerek paylaşmak istiyorum:
Yıllarca süren Ergenekon davasının aydınlattığı tek olay yoktur.
Davanın içine sokulan Danıştay cinayeti Ergenekon’la birlikte hukuk eliyle bir kez
daha işlenmiştir.
23 iddianameli davada tek kanlı eylem olan Danıştay cinayetinin Ergenekon’a bağlanma süreci için şu saptama uygun düşer:
Hukuk hile kokarsa!“Tuz kokarsa”dan daha vahim tablo ile karşı karşıyayız...
Hüküm aşamasına dek göstere göstere yapılan bu kabul edilemez usulsüzlüğün bir noktada kesileceğini düşündük, ama olmadı.
Bir kez daha vurgulamadan geçemeyeceğim. Danıştay cinayetinin Ergenekon’a bağlanmasında kullanılan tek tanık olan Osman Yıldırım aynı zamanda bu cinayetin sanıklarından biriydi. Ankara’daki yargılamada ömür boyu hapis cezası aldı. Bu aşamadan sonra kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan Yıldırım önce gizli tanık oldu. Sonra açık tanık oldu. Savcılar mütalaalarında, birbirini görmesi, yan yana gelmesi mümkün olmayan gizli tanıkla açık tanık, cinayetin Ergenekon bağını anlatmıştır dediler. Yani Osman Yıldırım, Osman Yıldırım’ı doğrulamıştı!
Son savunmalar sırasında pek çok sanık şunu söyledi:“Kısıtlı süremin bir kısmını iddia makamına veriyorum, aynı kişi kendini nasıl doğrular açıklasın...”
Hiç yanıt verilmedi.

***

Osman Yıldırım’ı Danıştay cinayetinden yargılayan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin o dönemdeki bir üyesi Hürriyet’e şu demeci verdi:“Osman Yıldırım, yargılama boyunca akıl almaz derecede beyanlarda ve itiraflarda bulundu. Hayatı yalanlar üzerine kurulu bir şahsiyettir. Ancak biz delillere bakarız, sanığın yalanlarına değil. Mahkeme heyeti olarak suçun sübuta erdiği sonucuna vardık. Demek ki Ergenekon davasına bakan heyet aynı sonuca varmamış. Madem Danıştay saldırısıyla ilgisi yoktu, İstanbul’dan Alparslan Arslan’la birlikte Ankara’ya neden geldiler diye sormazlar mı? Arslan’ın mahkemede ve savcılıkta verdiği ifadelere ne demeli, onları da mı ciddiye almayacağız? Türban yüzünden Cumhuriyet’e bomba attık diyorsun. Yine türban yüzünden Ankara’ya gelip Danıştay’a saldırı yapıyorsun.”
Bu değerlendirmeler, Osman Yıldırım’ı Cumhuriyet ve Danıştay saldırılarına katılmak suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptıran heyetin bir üyesine ait.
Sonuçlanmış bu davanın ardından Silivri’de yeni bir yargılama yapılıyor, Osman Yıldırım tek kişilik iki ifade veriyor ve mahkeme buna dayalı olarak onlarca kişiyi cezalandırıp Yıldırım’ı tahliye ediyor. Bu satırları yazan kişi de aynı davada doğal bir ömrün sınırlarını zorlayan uzunlukta hapis cezasına çarptırılıyor!
İnsanı isyan ettiren bir tablo!

***

Gizli tanıklar Ergenekon davasının inandırıcılığını ortaya koyan önemli bir gösterge oldu.
Hükmün açıklanmasından sonra daha net söylenebilecek “gizlilik” dereceli bir durum daha var:
Gizli deliller...
Ceza davalarının en önemli aşaması, “delillerin değerlendirilmesi” bölümüdür. Ergenekon’da bu bölüm atlandı.
Pek çok sanık hangi delillere dayalı olarak hüküm giydiğini bilmiyor. Savunması sırasında kesin verilerle çürüttüğünü düşündüğü delillerin hâlâ geçerliliğini koruyup korumadığını bilmiyor.
Bildiği tek şey var; verilen ceza!
Formüle etmek gerekirse durum şu:
Delil gizli, ceza açık!
Kamuoyunun çok büyük bir bölümü hükmü reddedince, muhalefet partileri çok net ve keskin ifadelerle hükmü tanımadıklarını ilan edince AKP sözcüleri hemen davanın savunuculuğuna geçti. Öyle ki, hızlarını alamayıp gizli tanıkları bile savundular. Kararı kendileri yazsa ancak bu kadar içten sahiplenebilirlerdi.
Yargılamanın hiçbir aşamasında olmayan hukukun, hükümde olması elbette beklenemezdi.
Bu aşamadan sonra, “Her şey Yargıtay’da düzelir, onu bekleyelim” demek, Aziz Nesin’in “Dur bakalım ne olacak” öyküsüne benzer.

Türkiye, suçsuzlara suç arandığı, suçluların ise kollandığı bir ülke haline geldi.
Eskiden faili meçhul cinayetler vardı, şimdi faili masum cinayetler var.
Darbe dönemlerinin, olağanüstü günlerin karakteri hukuksuzluktur; bugün Türkiye’de katmerli hukuksuzluk var.
Türkiye’de artık ölmek suç, öldürmek nefsi müdafaa!
Türkiye’de artık öğrenciler, yazarlar, akademisyenler, aydınlar terörist, polisler destan yazarı!
Türkiye’de artık hayat pahalı, can ucuz!
Türkiye’de artık hukuk o kadar üstün ki, kimsenin ulaşamayacağı bir yerde!
Türkiye’de artık adaletin terazisi, hükümetin arazisi haline geldi. Başkalarının girmesi, kullanması yasak.


***

Yukarıda kurduğumuz her cümle, ayrı bir yazı konusu olabilecek içerikte.
Birbirinden vahim bu saptamaların ortak paydası olan Gezi Parkı dirilişinin istatistiklerine bakalım. 45 günün kabaca dökümü şöyle:
- 4 binden fazla kişi gözaltına alındı.
- 8 bine yakın kişi yaralandı.
- 6 kişi öldü.
- Sadece İstanbul’da 35 bin kişi barodan hukuki yardım istedi.
- 100’den fazla kişi tutuklandı. Bir kısmı serbest bırakıldı, bir kısmı hâlâ tutuklu.
- 77 ilde ve yurtdışındaki pek çok kentte Gezi Parkı eylemi yapıldı.
Bu tablodan çıkan iki temel sonuç var:
1- Türkiye’de hükümete karşı hemen hemen bütün illere yayılmış bir hoşnutsuzluk var.
2- Buna hükümetin verdiği çok sert karşılık var.
Hükümetin verdiği karşılığı da kendi içinde ayrıca ikiye ayırmak gerekiyor.
Birincisi, hükümetin ölümler karşısındaki duyarsızlığı ve failleri göz göre göre gizleme ya da aklama çabası.
Ankara’da günlerce yoğun bakımda yaşama tutunma mücadelesi verdikten sonra 12 Haziran’da yaşamını yitiren 26 yaşındaki Ethem Sarısülük’ü ölüme götüren anın her saniyesi kamera kaydında. Böyle bir olayı bile örtme çabasına girişmek, fail tutuksuz yargılandığı gibi bir de başına bir şey gelmesin diye koruma vermek, bu dönemin özetidir.
Eskişehir’de 2 Haziran’da eli sopalı kişilerce dövülen, tartışmalı karakol ve hastane sürecinin ardından 38 gün sonra yaşamını yitiren 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz olayı da korkunç tabloyu tamamlıyor. Eskişehir’de 2 Haziran gününe ait neredeyse tüm olayların kamera kayıtları var, bir tek Korkmaz’ın dövüldüğü an yok!Abdullah Cömert ve Mehmet Ayvalıtaş’ın ölümlerinden sonraki soruşturmalarda da tam bir hükümet sessizliği hâkim.

***

Madalyonun öteki yüzü ise şöyle:
Hükümet, tamamen demokratik bir hakkın barışçıl bir anlayışla kullanımından ibaret olan Gezi Parkı eylemlerinden şu suçları üretti:
Hükümeti devirmeye teşebbüs etmek, darbeye zemin hazırlamak, kamu düzenini bozmak, kaos ortamı yaratmak, halkı bayraklı, affedersiniz silahlı isyana teşvik etmek, kamu malına zarar vermek, terör örgütüne üye olmak...
Nefesim daraldı, burada keselim!
Türkiye’deki olayları, özellikle hukuksuzlukları biraz yakından izleyenler için yukarıdaki suçlamalar pek yabancı şeyler olmayacaktır.
Zira Silivri davalarının özünü yukarıdaki “suçlar” oluşturuyor.
Türkiye artık demokratik haklardan suç üreten bir ülke haline geldi.
5 Ağustos’taki Ergenekon davasının sonucu, Gezi Parkı eylemlerine yönelik operasyonların geleceği ile ilgili ipuçları verecek.
Korku imparatorluğu yıkılırken gerçek bir hukuk devletinin temellerini atmak adalet için ayağa kalkan milyonların elinde.
Gezi eylemleri bunun “önsözüydü”.
5 Ağustos’tan itibaren “İçindekiler” niye yazılmasın?

Uzun Tutukluluk Cezası - Mustafa Balbay
Demokrasi yazılması kolay, oynanması zor bir oyundur.
Taklit yeteneğiniz ne kadar güçlü olursa olsun, oyunun dışına çıktığınız an hemen ortaya çıkar. Bazılarının sizi hâlâ izliyor olması başarılı olduğunuzu göstermez.
Göreve geldiğinde bütün özgürlükleri genişleteceğini, demokrasinin bütün kurumlarını tıkır tıkır işleteceğini, yargı sisteminin rayına oturması için adım adım reformlar yapacağını ilan eden iktidar, bütün bunları sadece kendine yer etmek için istediğini ortaya koydu. Hükümetin bütün inandırıcılığını yitirmesinin, halkın meydan demokrasisini hayata geçirmesinin altında yatan etkenlerin başında bunlar geliyor.
Hükümetin yarattığı bu kaos ortamından en çok etkilenen ise yargı sistemi ve yargı kurumları oldu. Türkiye’de artık herkese eşit uygulanan, yurttaşların üstünlüğüne, tartışılmazlığına inandığı bir hukuk yapısı yok.

***

Anayasa Mahkemesi’nin 10 yıllık tutukluluğu uzun bulmasının, bu hükmü iptal ederek bir yıl içinde yeni bir düzenleme yapılmasını istemesinin ardından alevlenen tartışmalar, ortaya çıkan kaos her şeyi anlatıyor. Durum şöyle özetlenebilir:
Uzun tutukluluk sorunu, uzun süren tartışmalarla, uzun bir zamana yayılarak uzatılmak isteniyor.
Kamuoyu önünde yaşanan her şey, kamuoyuna açıklanmayan bir planın parçası olarak işliyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) önüne gelen uzun tutukluluk dosyalarında ilk sıra Türkiye’nin. Yıllardır bu alandaki birinciliği kimseye kaptırmıyoruz. AİHM bu başvurularda genellikle devleti hatalı buluyordu.
Toplumca bilinen, çok tartışılan davalardaki tutuklular da art arda AİHM’ye başvurunca Adalet Bakanlığı kendince bir “çözüm” aramaya girişti.
AİHM’ye iç hukuk yollarının tümünün tüketilmesinden sonra başvurulabiliyor. Hükümet evrensel hukuk normlarına uygun, insan haklarını, adil yargılanmayı esas alan bir düzenleme yapmak yerine iç hukuk yolunu bir kademe daha uzatmayı seçti.
Uzun tutuklulukta davaya bakan mahkemenin tutukluluğa devam kararının bir üst mahkemede de reddedilmesi, bunun her ay sürekli hale gelmesi ile birlikte iç hukuk yolu tükenmiş oluyordu.
Geçen ekim ayından bu yana buna bir mekanizma daha eklendi ve Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yolu açıldı.
AYM hem bu başvuruları ilkesel olarak kabul ederek hem de CHP’nin açtığı dava üzerine 10 yıllık tutukluluk süresini uzun bulup bu hükmü iptal ederek topu hükümetin sahasına attı. Yeni düzenleme için bir yıl süre tanınmasının anlamı bu.

***

İnsan haklarına, özgürlüklere azıcık saygılı bir hükümetin böyle bir durumda hemen konuya açıklık getirecek bir mesaj vermesi ve Meclis’te yeni bir düzenleme yapmak için harekete geçmesi gerekir.
Bunun yerine şu yöntem seçildi:
Önce, daha bir yıllık süre olduğu, otomatik serbest bırakma işlemi yapılamayacağı açıklandı. Böylece yargıya acele etmemesi gerektiği mesajı verildi. Sonra da, sureti haktan görünüp yargının takdiridir, yargıçların vereceği kararlara karışmayız demeçleri servise sokuldu. Bunun adı, uzun tutukluluk cezasıdır.
AİHM uzun tutuklulukta üst sınır koymuyor, yazılı bir kural olmasa da tutukluluğun birinci yılından itibaren “sorunu” gündemine alıyor.
Halkın özgürlük, adalet isteminin en üst düzeye çıktığı şu günlerde en hukuki çözüm; toplum vicdanını yaralayan tüm tutukluluklara son verilmesidir.
Toplum vicdanının ne söylediğini Çarşı Grubu’nun şu mesajı özetliyor:“Bu ülkede satırla insan kovalayanlar değil, satırlarıyla halkı aydınlatanlar tutuklanır.”

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget