Makaleler "Hüseyin Baş"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Cumhuriyet yazarı Hüseyin Baş,ın 26 Mart 2012 köşe yazısı:
Dünyanın Su ile de Başı Dertte

Dünya Su Forumu’nun altıncısı 12-17 Mart 2012 tarihleri arasında Marsilya’da yapılmış bulunuyor. 140 ülkeden 20 bini aşkın devlet görevlisi, sivil toplum kuruluşu ve konunun uzmanının katıldığı ve suyun küresel ölçekte durumunun saptanmasına ilişkin onlarca bilimsel araştırmanın yoğun biçimde tartışıldığı altıncı su forumunun kaderinin de, soruna küresel ölçekte somut çözüm getirecek önlemlerin alınması açısından önceki forumlardan farklı olmadığı söylenebilir. Aslında sorun ne denli yaşamsal olursa olsun, insanlık, tıpkı küresel ısınmadan kaynaklanan iklim değişiklikleriyle ilgili zirveler gibi acilen alınması gereken önlemlerin alınmasında başarılı olamamıştır. Örneğin günümüzde ve yakın gelecekte suyun, özellikle de temiz, sağlıklı içme suyunun insanlara hakça ulaştırılması konusunda ne yazık ki başarılı olunduğu, kuşkusuz söylenemez. Ancak suyun küresel ölçekte halihazır durumunun bilimsel araştırmaların ışığında saptanmış olmasında yine de hayli mesafe alındığının gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Zira su sorunu gibi yaşamsal olduğu kadar karmaşık ve çok yönlü sorunu bir çırpıda çözüme ulaştırmak da ne yazık ki olanaklı değildir. Ancak sorunun çözümüne ilişkin önlemlerin Marsilya zirvesinin ardından, hastalığın teşhisi aşamasının geride bırakılarak acil olarak çözüme yönelik önlemlerin alınması aşamasına gelindiğinin açıklanmasını, yine de forumun başarısı olarak görmek mümkündür. Zira Birleşmiş Milletler’in, tıpkı beslenme gibi bir insan hakkı olarak tanımladığı temiz, sağlıklı, yeterli içme suyunun milyonlarca yoksul, aç ve susuza ulaştırılması yönünde acilen somut adımlar atması gerekmektedir.
2010 yılı sonunda dünya nüfusunun yüzde 89’unu oluşturan 6.1 milyon insan, içilebilir temiz sudan yoksundur. Sorun, 2050’de 9 milyara ulaşması beklenen dünya nüfusunun sağlıklı içme suyuna, şimdiden önlem alınmazsa, nasıl ulaşacağıdır. Ülkelerin yüzde 15’inin kaynağının yüzde 50 oranında komşu ülkelerden gelen suya bağlı olması da ayrıca çözümü hayli zor bir sorundur.
80’i aşkın ülkenin üye olduğu Dünya Su Konseyi tarafından üç yılda bir düzenlenen Dünya Su Forumu’nun ilki 1997’de Marakeş’te, ikincisi 2000 yılında Lahey’de, üçüncüsü Kyoto’da, dördüncüsü Mexico’da, beşincisi ise, malum 2009’da İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. 1997 forumu öncesi BM’nin 26 birimi tarafından yayımlanan raporun giriş bölümünde UNESCO Direktörü Matssura şöyle diyordu: Yaşamsal önemdeki su sorunuyla, politika ne yazık ki yeterince ilgilenmemektedir. Ayrıca su sorunu küresel ölçekte de kötü yönetilmektedir. Kriz kapıya dayanmadan harekete geçmenin zamanı çoktan gelmiştir. (Le Monde, 12 Mart 09) Sözü edilen raporda şu noktalar da öne çıkmaktadır: Her yıl 80 milyon artan dünya nüfusunun su ihtiyacı da 64 milyar metreküp artmıştır. Beslenme alışkanlıklarındaki gelişmelere koşut olarak su ihtiyacı da artmaktadır. Orta sınıf süt, et ve ekmek gibi gıdaları daha fazla tüketmektedir. Bu da daha fazla su tüketimi anlamına gelmektedir. Örneğin 1 kilo buğday üretmek için bölgesine göre 400 ila 2000 litre su gerekmektedir. 1 kilo et için ise 1000 ila 2000 litre suya gereksinim vardır. Enerji üretimi ikinci büyük su tüketicisidir. Termik ve nükleer santralların soğutma işlemleri için büyük miktarda su gereklidir. 1 litre yeşil yakıt için 2500 litre su harcanmaktadır. Yeraltı suları da kötü yönetim yüzünden giderek azalmaktadır. Temiz su yoksunluğunun neden olduğu sağlık sorunları ise ürkünç boyutlardadır. Gelişmekte olan ülkelerdeki hastalıkların yüzde 80’i temiz içme suyunun yoksunluğundan kaynaklanmaktadır. 2008’de Zimbabwe’de ortaya çıkan ve dört bin insanın yaşamına malolan kolera salgınının temelinde suyla ilgili altyapının yetersizliği yer almaktadır.
Su tüketimi 20. yüzyılda en az 6 kat artmıştır. 1950’de kişi başına 17 bin metreküp su gereksimi söz konusuydu. 2005’te 7 milyara yakın insan yılda 5 bin metreküp suyla yetinmek zorunda kalmıştır. Günümüzde 1.5 milyarı aşkın insan temiz içme suyundan yoksundur. Temiz içme suyundan yoksunluk, yılda çoğu çocuk 25 bin insanın ölüp gitmesine yol açmaktadır. Fransız günde ortalama 150 litre su tüketirken Güneydoğu Etiyopya’da insanlar her türlü gereksinimleri için sadece 5 litre suyla yetinmek zorundadırlar.
Zengin ülkeler, ne yazık ki, yoksulların açlığı gibi susuzluğu konusunda da duyarsız davranmayı sürdürmektedirler. BM tarafından tıpkı beslenme gibi insan hakkı olarak kabul edilen temiz, sağlıklı içme suyunun dağıtım ve pazarlanmasından aslan payını, milyarlarca dolar kazanan dev finans şirketleri almaktadır.
Bu arada sağlıklı olmayan kirli suların, dünyada 1 numaralı halk düşmanı ilan edildiğini de unutmayalım. Sözü edilen sağlıksız sular her yıl 5 yaşın altında 1.5 milyon çocuğun ölümüne yol açmaktadır. Diyare, kolera da keza söz konusu sağlıksız sulardan kaynaklanmakta, özellikle de yoksul ülkelerde kitlesel ölümlere neden olmaktadır. Gerçek şu ki, günümüzde 800 milyona yakın insan, insan hakkı sayılan sağlıklı, temiz, yeterli içme suyundan yoksun durumdadır. Dünya su konusunda ciddi anlamda hastadır ve acilen tedavi beklemektedir.

Cumhuriyet yazarı Hüseyin Baş,ın 19 Mart 2012 köşe yazısı:
Artan Doğa Felaketlerine Seyirci Kalmak


Yıl içinde gezegenin şurasında burasında patlak veren irili ufaklı doğa felaketleri, çoğunlukla birkaç gün dikkatimizi çektikten sonra, yenilerinin beklentisi içinde unutulup gider. Oysa yıl sonunda BM gibi ciddi kuruluşların bilimsel verilere dayanan istatistikleri yayımlandığında; iklim değişikliklerinin küresel ısınmadan, bununsa endüstrinin sera etkili gaz salımlarından kaynaklandığı görülür ve epeyce uzun bir süredir de bunun bilimsel araştırmalarla ortaya konulduğu bilinir. Geçen yıl 17’ncisi yapılan ve her yıl yapılmaya devam edilen iklim zirveleri ise bu yaşamsal soruna çare üretmeyi başaramamış, umutlar her defasında gelecek zirvelere kalmıştır. Bununla zirvelerin hiçbir işe yaramadığını söylemek istemiyoruz. Ne ki, her zirvede kaydedilen gelişmelere karşın; somut, yaptırımlı, giderek sonuç alıcı anlaşmalara ne yazık ki varılamamıştır. Oysa iklim değişikliklerinin kaynağında olan küresel ısınmanın baş sorumlusu, başta zengin ülkelerin endüstrileri olmak üzere atmosfere salınan sera etkili gazlardır.
İklim zirvelerinde küresel ısınmayı denetim altına alacak önlemler, uzun sayılacak bir zamandan bu yana saptanmıştır. Hedef, bu zengin endüstri ülkeleri başta olmak üzere, sera etkili gaz salımlarının 1990 değerleri bazında 2020 yılına kadar azaltılarak küresel ısınmanın yüzde 25 ila yüzde 40’ın altına çekilmesidir. Ancak sanayileşmiş ülkeler, kutsal rekabet ve maliyetler açısından kısıtlamaların yüzde 14 - 18 arasında olmasını dayatmaktadırlar.
***
Gerçekte buna bile yanaştıkları yoktur. İstedikleri tek şey, olayın vahametinin üstünü örtmek ve çözümü olabildiğince savsaklamaktır. Bu arada da doğa felaketlerinin her yıl sera etkili gaz salımlarının artmasına koşut olarak artmasının insanlara verdiği zararı umursamaz görünmektedirler. Oysa BM’ler ve ilgili bilimsel kuruluşlar doğa felaketlerinin gaz salımlarının artışına koşut olarak ürkünç düzeylerde arttığını göstermekte, ülkeler ise bunu göz ardı etmektedirler.
Nitekim bu kuruluşların araştımalarına göre doğa felaketleri birkaç yıldan bu yana yüzde 90 gibi bir artış düzeyine ulaşmış bulunmaktadır. Kuşkusuz, felaketlerin artışı insanların uğradığı zararları da arttırmaktadır. Bu gerçeği uluslararası sigorta kuruluşu Munich RE’nin araştırmaları da doğrulamaktadır. 2010 yılında dünyayı sarsan 950 doğal felaket geçen yıl yüzde 9O artarak 295 bin insanın hayatına mal olmuş, maddi kayıplar ise 97 milyar dolara ulaşmıştır. Taşkınlar temel dört hububatın önemli miktarlarda azalmasına yol açmış, bu da var olan açlık ve susuzluğun daha fazla sayıda insanı tehdit etmesiyle sonuçlanmıştır.
Le Monde gazetesi ve AFP’nin 5 Mart 2012’de birlikte yayımladıkları, 2011’de gezegenin karşılaştığı felaketlerin bir bakıma bilançosu olan istatistikler doğa felaketlerini toplu olarak yansıtıyor. Uluslararası uzman kuruluşlar tarafından yayımlanan istatistiklere göre, doğa felaketleri 2011 yılında dünya ekonomisine 380 milyar dolara patlamıştır.
***
Sadece Fukuşima faciası ve ardından geler tsunaminin maddi zararı ise 210 milyar dolardır. 2011’de Japonya ve Yeni Zelanda’da depremler, Tayland’ı vuran taşkınlar bunlara eklendiğinde, felaketlerin bilançosu daha da vahim düzeylere ulaşmaktadır. Yine BM’ye göreTayland taşkınlarının bu ülkeye verdiği zarar 40 milyar doların üzerindedir. 1999 ve 2011 tarihleri arasındaki doğa felaketlerinde ayrıca 73 bin kilometre yol harap olmuş, 19 Afrika, Latin Amerika ve Asya ülkesinde 64 bin okul yıkılmıştır. Aynı verilerine göre bugün dünya nüfusunun yüzde 55’i riskli bölgelerde yaşamaktadır. Öte yanda iklim değişiklikleri, Asya-Pasifik ülkelerinde 42 milyon insanı daha güvenli bölgelere göç etmek zorunda bırakmıştır.
Doğa, insanların daha geç olmadan uyanması, adım adım gelen büyük felaketin ayırdında olması için daha ne yapsın istenmektedir? Yanıtlanması gereken soru bu.

Cumhuriyet yazarı Hüseyin Baş,ın 12 Mart 2012 köşe yazısı:
Tunus Nereye?

Diplomalı ve çoğu yurttaşı gibi işsiz ama onurlu Muhammed Bouazizi’nin ekmek parası için çalıştığı derme çatma tezgâhının yerle bir edilmesi, yetmiyormuş gibi diktatör Bin Ali’nin polisi tarafından tokatlanıp dövülmesinin ardından, onurlu gencin kendini yakması, bir bakıma Arap dünyasının uyanışının, Arap Baharı’nın ilk kıvılcımı olarak görülmüştü. Gerçekten demokrasi, insan ve kadın hakları için meydanları dolduran kitlelerin direnişi, bütün dünyada umutla izlenir olmuştu. Halkın direnci kısa sürede, kırk yıldır Tunus’un, Mısır’ın ve diğer çağdışı İslami rejimlerin, halkın ensesinde boza pişiren, ülkelerinin zenginliklerini imtiyazlı Batılı finans devlerinin de desteğiyle soyup soğana çeviren kaşarlı diktatörlerin birbiri ardından dünyalıklarıyla birlikte ya ülkeyi terk etmelerini sağlanmış ya da bu eşkıyalar ağır ceza talepleriyle suçlanarak kendilerini mahkeme önünde bulmuşlardı.
Ne ki Arap Baharı’nın bir yıldan bu yana gelişen olaylarla, örneğin Mısır’da Mübarek döneminde onunla yakın işbirliği içinde olan ordunun, Müslüman Kardeşler’le işbirliği içinde iktidarı bırakmaya niyetli olmadığı anlaşılmış, daha da kötüsü Arap Baharı’nın beklentilerinin, demokrasi direnişçilerinin elinden alınmasında gecikilmemişti. Bu durum, salt Mısır, Tunus ve Libya’da değil, çok sayıda Arap ülkesinin yeniden çağdışı şeriata dönmesinin yolunu açarak Arap Baharı’nı kara kışa çevirmişti. İslamcıların bunu tek başlarına yapmaları kuşkusuz kolay değildi. Burada başta Birleşik Devletler olmak üzere petrol iştahıyla kimi Batılı ülkelerin yanı sıra koyu şeriatın hüküm sürdüğü zengin Körfez ülkelerinin maddi olduğu kadar politik desteği de vardır. Bunun en göze çarpan örneği Libya’dır. Ağırlamakta yere göğe koyamadıkları Kaddafi’yi devirmek için isyancılara silah sağlamaları, isyanı bastırmaya çalışan ve o zamana kadar bizzat kendileri tarafından meşru görülen Kaddafi güçlerini bombalayarak, dahası isyancılara silah ve özel yetiştirilmiş komandolar göndererek isyancılara destek verdikleri kimse için sır değildi. Nitekim, aşırı dinci oldukları bahanesiyle Afganistan’da Taliban’ı yok etmek isteyen Batılı güçler, Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra işbaşına gelen geçici yönetimin şeriat ilan etmesine izin vermiş ve Batı’nın demokrasi ve insan hakları savunucusu geçinen uygar ülkeleri, petrol uğruna belki de tarihte ilk kez Libya’ya, savaşarak şeriatın gelmesini sağlamışlardır. Batı’nın bu çelişkili tutumunun nedeni, kuşkusuz kimsenin saklısı değil. Başta Birleşik Devletler olmak üzere ülkelerinin can damarı olarak görülen petrolün sorunsuz ve sürekli Batı’ya akmasında, petrol yollarının güvenliği, koyu şeriatın hüküm sürdüğü Suudi Arabistan ve petrol zengini Körfez ülkeleri en güvenli limanlardır. Bu yüzden ne koyu çağdışı şeriat rejimleri ne de uygar Batı’nın demokrasi ve insan hakları kriterleri dinci petrol ülkeleri için geçerlidir. Bu yüzden uzun yıllardan bu yana sözü geçen petrol ülkeleriyle ABD ve Batı’nın arasından su sızmamaktadır.
Mısır’ın kaderi de Libya’dan farklı olmamıştır. Diktatör Mübarek mahkeme önünde sorgulanırken, sessiz ve derinden askeri rejime destek veren Müslüman Kardeşler ve Mübarek’in kalıntıları Mısır’ı şeriata dönüştürmek üzeredir. Devrim, Mısır’da da Tahrir Meydanı’nı dolduran direnişçilerin elinden alınmıştır. Bu konuda fazla söze gerek yok. Mısır’ın Ankara elçisine kulak vermek Mısır’ın nereye gitmek üzere olduğunu tartışmasız ortaya koymaktadır. Cumhuriyet’te Leyla Tavşanoğlu’nun elçiyle yaptığı söyleşide elçinin açıklamaları, Mısır’ın şeriatı benimsediğini yeterli açıklıkla teyit etmektedir. İşte söyledikleri: “Mısır Devleti’nin dini İslamdır. Şeriat yasamanın temel kaynağıdır. Bunu bütün anayasa değişikliklerinde koruduk. Bu ise Türkiye Anayasa’sının zıddıdır. Biz laiklik ya da laik devlet kavramlarını kullanmıyoruz” demiştir.
Yazının başlığında yer alan soruyu, okumuşu en fazla olan Arap ülkesi Tunus için doğru yanıtlamak en azından şimdilik olanaksızdır. Zira Tunus’ta seçimleri birinci göğüslemesine karşın İslamcı Ennahda, kurucu mecliste merkez solun iki partisi Cumhuriyet İçin Kongre partisi ve Ettakatol ile koalisyona gitmek zorunda kalmıştır. Ancak koalisyon görüşmelerinde ülkede henüz demokrasi ve insan hakları konusunda kararlılığını ve etkisini yitirmeyen adı geçen sol cephenin seçimlerde dinci partinin gerisinde kalmasının önde gelen nedenleri arasında, iki sol partinin birleşme konusunda başarılı olamamalarının yer aldığı yorumları hayli yaygındır. Ayrıca, belki de daha önemlisi koalisyona kadar dinci parti, ülkedeki azımsanmayacak sayıdaki direnişçilerin ağırlığını değerlendirerek İslamcı kimliğini elden geldiği kadar öne çıkarmama çabası içinde olmuştur. Dinci partinin seçimlerden birinci çıkmasının önde gelen nedenleri arasında özellikle petrol zengini Katar şeyhinin daha önce Libya’ya yaptığı silah ve para yardımını Tunus’un dinci partisi Ennahda’ya da yaptığı bilinmektedir. Nitekim diktatör ve hırsız Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesinin birinci yılı şenliklerinde davetli olan Katar şeyhi, dinci partiye yardım sağladığı için halk tarafından yuhalanmış ve protesto edilmiştir. Özetle Tunus’ta şeriat cepte keklik değildir. Demokratlar, insan hakları savunucuları henüz ayakta ve kararlı görünmektedir. Bu arada AKP iktidarının, tıpkı petrol zengini Katar şeyhi gibi, Tunus’a “ödemeler dengesinin düzeltilmesi için 500 milyon kredi” sağlayacağını da anımsatalım.

Cumhuriyet yazarı Hüseyin Baş, ın 5 Mart 2012 yazısı :
Taksim Gezi’nin Ağaçlarına Sahip Çıkmak Doğaya Sahip Çıkmaktır
Uygarlığın şaşmaz göstergeleri arasında doğayı, çevreyi, bioçeşitliliği korumak önemli bir yere sahiptir. Bir ay kadar önce tarihi Taksim Meydanı’nı “insansızlaştırma” tasarısına, Gezi Parkı’nın ağaçlıkları da dahil edilmiştir. Kentin sayıları giderek azalan “akciğerlerinden” biri daha yok edilmenin eşiğindedir. Bereket, bu ülkede doğaya duyarlı insanların soyu tükenmiş değildir. Haberin basında yer almasından hemen sonra, başta gençler olmak üzere kentin doğaya duyarlı insanları seferber olmuşlar, her biri bir ya da birkaç ağacı korumak üzere Gezi’nin ağaçlarını sahiplenmişlerdir. Bu olay bana, zamanın belediyesinin zabıtalarının, Mısır Çarşısı’nın bitişiğindeki derme çatma barakalarda küçük evcil hayvanlar satan esnafa yapılan baskın sırasında küçük sakaları, güzelim kanaryaları, sevimli konuşkan papağanları hırpalamasını hatırlattı.
Bu tuhaf olduğu kadar trajik olay, doğaya ve hayvan haklarına duyarlı çevreler tarafından şiddetle kınanmış, dahası bununla da yetinilmemiş, müessif olay BM’nin ilgili mercilerine ulaştırılmıştı. BM, bu eşine benzerine zor rastlanan Vandalizm için belediyeye yazı yazarak olayı şiddetle kınamıştı. Ne ki o gün bugün doğaya karşı Vandalizme varan duyarsızlığın önü kesilememiştir. Taksim Gezi’nin çok uzun zamandan bu yana alıştığımız ağaçlarının tehlikede olması, Amsterdam’da Nazi zulmünden kaçan küçük Anne Frank’ın bugün müze olan, saklandığı deponun avlusundaki kestane ağacıyla ilgili olarak kaleme aldığı yazıyı da hatırlattı. Ne zaman bir orman kıyımı gündeme gelse anımsamadan edemiyorum. Kestane ağacı yaşlı ve hastaydı. İlgililer bu güzel ağacın kesilmesine karar vermişlerdi. Ancak çevreciler buna karşı çıktılar ve ağacın tedavi edilerek kurtarılması seçeneğinin karar altına alınmasını başardılar. Zira kestane ağacı salt güzel, görkemli bir ağaç olmanın ötesinde, küçük Anne Frank’ın o karanlık günlerinin tanığı, küçük kızın bir bakıma mutluluğuydu. Anne Frank’ın saklandığı dönemde kaleme aldığı anılarında ağaç her zaman kötü günlerinin yoldaşı olmuş, yaşama tutunmasını sağlamıştı. Anne Frank’ın saklı yaşamının ayrılmaz bir parçası olan kestane ağacı aslında tek bir ağaç değil, uçsuz bucaksız bir ormandı sanki. Bu arada yazar Laurent Greilsammer’in konuyla ilgili olarak 9 Ekim 2007 tarihli Le Monde gazetesinde yayımlanan yazısını kesip saklamıştım. “Ağaçlar da Ağlar” başlığını taşıyan yazının çevirisinin bir bölümünü bir kez daha anımsatmak istiyorum: “Nedir bir ağaç? Bunu tam olarak bilemeyiz. Bakışımız çoğunca kayar, çaprazdaki ağaçtan habersiz. Oysa ağaçlar bir bütünün parçasıdır. Onları görmezden geliriz, önlerinden geçip gideriz. Tam olarak onları görünüm içinde eritiriz. Ama bazan bir ağacın dikkatimizi çektiği de olur. Elimiz bir atın boynunu okşar gibi ağacın gövdesinin üzerindedir. Bir ağaca hayranlık duyulabilir, dahası âşık olunabilir. Ağaç enerjinin, yaşamın ve güzelliğin kaynağıdır. Durağan bir kitleden çok daha fazlasıdır ağaç. Bir mıknatıstır, bir aynadır. Tarihin ve umudun bir parçasıdır. Yaşlı çınar bir bilgedir. Akasya narin, kavak zariftir. Selvi ağırbaşlıdır. Ağaç bir soluktur, yaşamdır.”
NTV’nin Yeşil Ekran’ının verilerine göre son elli yılda 48 gökçeada büyüklüğünde ormanın yanıp kül olduğu yetmiyormuş gibi bugün B2 adıyla anılan ve -ne demekse- orman vasfını kaybetmiş arazilerin haraç mezat satılmasının ardından, sıra bugün kentlerdeki ve kent çevresindeki ormanların ve ağaçlıkların talanına gelmiştir.
B2 yasasıyla orman arazilerinin haraç mezat satıldığı, kıyımın çevre ormanların ardından şurda burda nasılsa ayakta kalmış kentin parmakla sayılacak kadar az ağaçlıklarının talanına geldiği bir sırada, BM Tarım ve Gıda Örgütü FAO’nun geçen 3 Ekim 2007’de yayımladığı konuyla ilgili bir bilgilendirme yazısı şu başlığı taşıyordu: “Ağaçlar kentte yaşayanların mutluluğu için elzemdir.” FAO, üye ülkelere kentsel ya da kentlere yakın alanlardaki orman ve ağaçlıkların korunması yönünde çağrıda bulunmaktadır. Temmuzda konuyla ilgili yasaların neler olabileceğiyle ilgili öneriler üye ülkelere sunulacaktır. Kentlerdeki ağaçlıklar ve kentlerin yakın çevresindeki ormanlar iklim değişikliklerinin neden olduğu zararları hafifletmekte, ayrıca karbon stoklayarak da yaşamsal hizmet vermektedirler. Ayrıca kentlerdeki ağaçlıklar ve çevre ormanlar bioçeşitliğinin de olmazsa olmazları arasındadır ve kentlerin paha biçilmez akciğerleridir. Dünyada, 2007’den bu yana, kentlerde kırsaldan çok insanın yaşadığı gerçeğini unutmadan, kent ağaçlıklarının ve kentlerin yakın çevresindeki ormanların yok edilmesi düşüncesinden acilen vazgeçilmelidir.

Uzun süredir konuyla ilgili anketlere bakıldığında seçilme şansı yok. Sosyalistlerin adayı François Hollanda yapılan anketlerde sürekli Sarkozy'nin önünde yer alıyor. Bu yüzden Nicolas Sarkozy'yi seçimlere iki ay kala "topal Ördek" olarak niteleyenlerin sayısı her gün biraz daha artıyor. Bu yüzden başkanın günlerinin sayılı olduğunu söylemek kehanet sayılmaz. Ancak başta Yunanistan olmak üzere, bir bölük üye ülkeye, Avrupa Birliği'nin zengin takımının uzun süredir "kemer sıkma" politikaları dayatmak zorunda kaldıkları da biliniyor. Sözü edilen borç krizi zamanla had düzeye ulaşmış, kimi üye ülkelerin Avro'dan dışlanması, dahası düpedüz iflası gündeme gelmiştir . Borç krizinin deyim yerindeyse ilk kurbanı komşu Yunanistan olmuş, kemerlerinde sıkılacak delik kalmayan, her an işsiz kalma korkusu içinde yaşamaya çalışan emekçi ve dar gelirli yurttaşlar sokaklara dökülmek zorunda kalmışlardı. Sonuçta, değişen yönetimler ve bir dizi çetrefil çözümlerin devreye sokulmasıyla komşumuz, düze çıkmamışsa da vadesi dolan borçların yeni yardımlarla atlatılmasının yolu açılmış, yönetimin borçlarını ödemek için kemer sıkmaya devam edecekleriyle ilgili yazılı angajmanlara girerek, badirenin şimdilik ertelenmesi sağlanmıştır. Görünen o ki AB'de borç krizi bitmemiştir. Portekiz, İspanya ve çok sayıda ülke sıradadır. Brüksel bir yandan krizi bitirmenin çabasında, diğer taraftan böylesi bir krizin bir daha ortaya çıkmaması için üye ülkelerin bütçelerini yakından İzlemenin ve denetimin yollarını tartışmaktadır.
***
Fransa Başbakanı François Fillon, Atina'nın borçlarını ödemek için kemerleri sıkmayı sürdüreceğiyle ilgili sözlerini yerine getirmiştir. Şimdi verilen sözleri tutma sırası AB'ye gelmiştir. Oysa kemer sıkma başka, insanların boğazını sıkma başkadır. Bir anda işinden olmanın, evini yitirmenin acısı kutsal piyasa ekonomisinin yırtıcılarının yabandadır. Oysa borç krizinin yaratıcıları bizzat kendileridir. Girit sosyalist vekili Michelogiannakis'in vurguladığı gibi yeni kemer sıkmalar sosyal patlamalardan öte işe yaramazlar. Kutsal piyasa ekonomisinin kâr evreninde sıkışan devlete destek olması gerekenler, zaten sıkıntıda olan dar gelirli halk değil, vergi kaçıranlar, karaborsada yakıt satanlar, büyük armatörler, basın devleridir. Oysa devletin açıkların kapatılması için ilk aklına gelen ücretliler, dar gelirliler olmaktadır. Başıboşluğun uygun ortamında milyarlarına milyar katan sayılan parababalarının kapısını çalmak, Sarkozy'nin zengin dostları ünlü Fouquet'nin müdavimlerinin akıllarının ucundan bile geçmez.
Ünlü Le Monde gazetesi başyazısında, yeniden başkanlığa adaylığını koyan Sarkoz'yi "Tutucu bir astardan sonra bir kez daha tutucu bir astar çekme" olarak tanımlamaktadır. Sayın başkan geçen başkanlık döneminde ülkesi ve Avrupa Birliği için Merkel'in dümen suyunda gitmekten öte dişe dokunur bir şey yapmamıştır. Gelecek için ne söyleyeceği doğrusu merak konusudur. Ancak hakkını da yemeyelim. Tüm olumsuzluklara karşın Sarkozy biraz da yakın dostu Berlusconi,nin ünlü sloganı “ Forza İtalya”yı çağrıştıran “güçlü Fransa” belgisini benimsemiş görünmektedir. Beş yıllık iktidarında bunun zerresini sağlayamayan Sarkozy,nin yeni beş yıl daha iktidara geldiğinde bunu nasıl sağlayacağını siyaset çevrelerinde tebessümle karşıladığından kuşku yoktur. Zira sayın başkanın döneminde Fransa , Almanya şansölyesinin sadık sadık bendesi olarak ün kazanmıştı.
Ancak görünen o ki, AB'nin içinde debelendiği borç krizi ve onun doğal uzantısında gelmesi olası resesyonun yakın gelecekte AB'nin borç batağında olmayan zengin ülkelerini de zora sokacağından kuşku yok. Bunlar arasında "kemer sıkma" gibi tatsız dönemlerin de olacağına kesin gözüyle bakılıyor, örneğin lüks yaşam ve tüketim çılgınlığının üst düzeylere ulaştığı Fransa'da kemer sıkma politikalarının genel olarak toplumun canını sıkacağı bilinir. Sayın başkanın lüks ve pahalı yaşam konusundaki zaafı kimse için sır değil. Şimdiden dünya, basınında bu konuda ilginç haberler yer almaktadır, örneğin başkanın Elysees Sarayı'nın garajındaki lüks otomobillerinin sayısı 121 'dir. Yeme içmesi için vergi mükelleflerinin cebinden günlük 28 bin TL almaktadır. Televizyonda görünme hastasıdır. Takıp takıştıran, pahalı saatleri, pahalı yemekleri seven kan kocanın, Bling Bling denilen ve Atlantik ötesinden gelen hip hop'çuların boyunlarına taktıkları zil benzeri aksesuvarları, şatafatlı yaşam biçimini yansıtan argo adıdır. Başkan ve eşinin yıllık harcamaları ise handiyse 115 bin Avro ite İngiliz kraliyet ailesinin harcamalarına eşittir, özetle sıkı bir "kemer sıkma" politikası için biçilmiş kaftan.
***
Umarız uyanık Fransız seçmeni bu kez aynı yanlışa düşmez, zengin dostlarını vergilerin hışmından korumak İçin vergi kalkanı icat eden, en yoksuldan kestiği paralan en zengine aktarmakla övünen birini bir kez daha iktidara getirmez!

Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin azımsanamayacak bir bölümünün borç kriziyle başı iyice dertte. Bunların en önde geleni ise bilindiği üzere komşumuz Yunanistan. Oysa Birliğin kuruluş felsefesi sosyal dayanışmanın'' yerinde yeller esiyor uzun süredir. Zengin ortakların küresel serbest piyasacılığın kutsal ilkeleri doğrultusunda, düpedüz mimarı olduklarından kimsenin kuşkusu bulunmayan borç krizini sona erdirmek için, ortaklarına olmadık zor koşullar dayatmak istiyorlar; borca batmış, iflasın eşiğine dayanmış ortaklarına, borçlarını ödemeleri için "delik kalmayan kemerlerini" daha da sıkmalarını dayatıyorlar. Dahası kutsal borçlarını ödemeleri için gerekirse kendi boğazlarını sıkmalarını öğütlüyorlar. Aksi halde durum vahim. Ya iflas ya da Avro bölgesinden dışlanmak. Kırk katır ya da kırk satır!
Kuşkusuz bu yönde düşünen kimi zengin ortakların, sundukları her iki seçeneğin de
kolay olmadığını bildikleri kimsenin saklısı değil. Borç batağına batmış üç beş ülke düşünüldüğünde iflasın ya da Avro'dan dışlanmanın Birliğin de sonunu getireceğinden kimsenin kuşkusu yok. Oysa bugüne kadar dayatılan çözüm önerilerinin, çözüm getirmekten çok, durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirdiği biliniyor. Zira borç ödemek için "kemer sıkma", çözüm önerilerinin başında geliyor. Ancak kemerde sıkacak delik kalmamışsa bunun pek işe yaramadığı da bir gerçek. Kemerde delik kalmamış, İyisi borçlunun boğazını sıkmak derseniz o başka. Böylece hem alacağınızı hem de alacaklınızı kaybedeceğiniz İçin bu iyi ve akıllı bir çözüm değildir. Üstelik doğru dürüst yaşamaya yetmeyen, adı üstünde "asgari" ücretten kesinti yoluna giderseniz, daha da beteri işsizliğin had safhada olduğu bir ülkede insanları işten atmaya kalkışırsanız hem o ülkenin borç ödemesi için ihtiyaç duyduğu siyasal istikran ortadan kaldırır, hem alacağıza, hem de alacaklarınıza elveda demek durumunda kalırsınız.
***
Peki, çözüm ne? Çözüm Colomb'un yumurtası kadar basit görünüyor: AB'nin, en zengin ülkelerinin bankalarına Birliğin Merkez Bankası tarafından sadece yüzde 1 faizle verdikleri kredileri Atina'ya tefeci faiziyle sağlamaktan vazgeçmesi ve örneğin Atina'ya da aynı faiz oranının uygulanmasıdır. Şimdiye kadar yanıt bulamayan bu öneri adil olduğu kadar Birliğin kuruluş felsefesine uygun bir çözümdür.
Fransa Başbakanı François Fillon, Atina'nın borç ödeme konusunda kemerlerin son deliğine kadar sıkılmasıyla ilgili olarak verdiği sözleri tutmuştur. Fillon'a göre şimdi sözünü tutma sırası AB'nindir. Ancak Almanya'da bazı etkin çevrelerin Yunanistan'ın Avro'nun dışına çıkarılmasına taraftar oldukları bilinmektedir. Ne ki bu tıpkı ünlü domino kuramı gibi başka borçlu ülkelere de aynı İşlemin yapılmasıyla Birliğin de sonunu getirecek türde tehlikeleri de içermektedir. Umarız işler buraya kadar gitmeyecektir. AB'nin, Atina'nın kemer sıkma politikasını sürdürmesini ve buradan elde edilecek gelirlerle borçlarını ödeyeceklerini garanti altına almak için "anasının nikâhını" isteyip durmakla can sıktığı da ortadadır. Nitekim bugün Avro bölgesi maliye bakanlarının Brüksel'de toplanmalarıyla, ikinci kurtarma paketinin ve borç takası anlaşmasının kaderi belli olacak.
Bir yorumcunun vurguladığı gibi, Brüksel tarafından ısıtılıp ısıtılıp sunulan kurtarıcı çorbanın hastayı iyileştirmediği biliniyor. Oysa finans çevrelerinin çözüm önerilerinin hastayı iyileştirmekten çok, ölüp gitmesini hızlandırmaktan öte işe yaramadığı da bir gerçek..

ÖNEMLİ BİR NOT: Birkaç gün önce değerli hocamız Mümtaz Soysal, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, başı dertteki komşumuz Yunanistan'a yardım elimizi uzatmanın gereğinden söz ediyordu. Çam sakızı çoban armağanı da olsa ilgili bakanlığımızın bu kışta kıyamette komşumuza doğalgaz takviyesi sağlamasını yerinde buluyoruz. Büyük dostlukların temeli kara günlerde atılır. Keşke daha fazlasını yapabilsek.

Nükleer santrallar konusunda neredeyse dünyanın tümü Mersin'e giderken ülkemizi yönetenler olabildiğince sessiz ve derinden tersine gitmekte kararlı görünüyorlar. Geçen yılın aralık ayında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Akkuyu'da (Mersin) Türkiye'nin ilk nükleer santralını inşa edecek Rus şirketine iki koşul öne sünmüştü. Koşullardan biri, bölge halkı başta olmak üzere sivil toplum örgütlerinin ve ilgili kurumların, nükleer santrallar konusunda sorularının tümü, çeşitli seminerler, basılı malzemeler, yerelde uygulanacak simülasyon gösterileriyle yanıtlanacak; yöre halkı, sivil toplum kuruluşları, nükleer karşıtı örgütlerin katılımıyla sorun enine boyuna irdelenecek ve sonuçta herkesin ikna olması sağlanacaktı. Girişimin tabir yerindeyse "sloganı" da amaca uygunda: “Halkı ikna et, santralı kur.”
Ne ki daha başlangıçta işe çevik kuvveti getirmişler, bir avuç nükleer karşıtını zor pullanarak toplantının dışına kovalamışlardı. Nasılsa içeride kalmayı başaran birkaç nükleer karşıtı ise sesleri pek duyulmasa da nükleerin bölgeye ve ülkeye zararlarından söz ederek bu tehlikeli sevdadan uzak durulmasını dile getirmişlerdi. Aslında bu toplantı her türlü ciddiyetten uzak bir oyalama girişiminden başka bir şey değildi. Ortalıkta ne seminer, ne basılı malzeme ne de halkı nükleere ikna edecek somut veriler vardı. Üstelik nükleer karşıtı sivil toplum ve çevre örgütlerinin katılımı da gizli-açık bahanelerle önlenmişti. Bu açıdan bakıldığında "Halkı ikna et santralı kur" sloganı bütünüyle çocuklar için masaldan ibaret kalmış. Dahası bu cafcaflı girişim fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Aslında fiyaskodan çok "dağ fare doğurdu" demek daha isabetli olurdu. Zira bakanlık ve
Rus şirketinin bu konudaki tek başarısı soyadı "Kale" olan ve o zamana kadar kararlı bir
nükleer karşıtı sağlam bir kale olarak yöre halkı ile birlikte nükleere direnen Savın Başkan'ın, bu kez ikna olarak kalenin kapılarını santrala açmış görünmesiydi. Başkan, "Devletimizin büyükleri buraya nükleer santral yapılmasına karar vermişlerdir. Artık bizim ve yöre halkının fikirleri çok da önemli değildir" diyerek nükleer santral kurulmasına ikna olduğunu açıklamıştır. Ancak Sayın Başkan, nükleere dönüşü karşılığında Rus şirketinden tek bir bahçıvan da olsa işe alınma söz konusu olduğunda bunun bu yöreden sağlanacağıyla ilgili söz almıştır. Sayın Başkan böylece bir taşla iki kuş vurarak hem santrala kavuşacak hem de işsizliğe çare bulmuş olacaktır. Ancak bunu yaparken önemli bir hususu unutmuş ; görünmektedir. Trajedi o ki, Sayın Başkan yöredeki azımsanmayacak sayıdaki insanlar gibi, nükleer konusundaki gelişmelerden, Çernobil'den, hele son Fukuşima faciasından ve facianın otuz bini aşkın cana, milyarlarca dolar zarara patlayan yıkımından ve bugün bu ülkenin nükleere karşı olduğundan zerrece habersiz görünmektedir. Bizce bu habersizlik nükleer kadar tehlikelidir. Ayıca nükleer salt bulunduğu yöre için değil komşu iller, dahası komşu ülkeler için de tehlikelidir. Ayrıca doğanın en önde gelen yardımcıları bahçıvanlara santral yörelerinde ihtiyaç yoktur. Çünkü o topraklarından elde edilen ürünler zehirlidir. Çocuklar elli kilometrelik çevrede kan kanserine yakalanırlar. Fukuşima valiliği Çernobil'in ardından çocukları kırıp geçiren tiroid hastalığının korkusuyla Fukuşima yöresinde yaşayan 360 bin çocuğu tıbbi incelemeden geçirmek zorunda kalmıştır. Turizm cenneti yörelerimiz ise çok geçmeden kimsenin uğramadığı zehirli birer çöle dönüşeceklerdir.

Le Monde gazetesinin muhabiri tarihte eşine benzerine rastlanmayan futbol faciasını maçlara özgü bir biçimde dile getirmiş: Ev sahibi Port Said takımı Kahireli ezeli rakibini üçe karşı bir golle yenilgiye uğratmıştı. Ne ki bilanço salt bu net sonuçla bitmemiş ve kısa sürede skora 74 ölü, bini aşkın yaralı da eklenerek futbol tarihinin en kanlı olaylarından biri, belki de ilki yaşanmıştır.Bu skor,kuşkusuz futbola yabancıdır.Daha çok karşılıklı küfürleşmeler,karşıt taraftarların yenilgiye öfkelenerek koltukları yakmaları,bazen de arbedeye varan çatışmalar maçların neredeyse olmazsa olmazları arasındadır.Ama Port Said'deki futbol maçı değil,tam bir futbol meydan muharebesidir.Bu niteliğiyle de futbolu rakip takımlar arasında oynanan zevkli bir oyun olmaktan çıkarıp kanlı savaş oyunları arasına katılmasını sağlamıştır.Aslında burada sorumlu olanın futbol olmadığı bilinmektedir.Sorumlunun politika olduğu kimse için sır değil.
Port Said meydan muharebesi bir bakıma Tahrir Meydanı'nda kokuşmuş dikta rejimine karşı çıkan gençlerle,dün diktatör Hüsnü Mübarek'in bugün onun yerini alan suç ortağı askeri rejimle,devrimlerine,el konulan demokrasi yanlısı gençler arasındaki amansız savaşın devamıdır.haberguncel.blogspot
Ayrıca Port Said olayının kabaca tasarlanmış bir komplo olduğu da kimsenin saklısı değil.Rakip takımı bire karşı üç golle yenilgiye uğratan ev sahibi takımın “ElMasri” rakibine öldüresiye saldırması,eşyanın tabiatına uygun değildir.Komplonun kanıtları,kuşkusuz salt bununla sınırlı değil.Bir kez bu tür gerimli maçlarda çıkması olası çatışmalara karşı donanımlı ve deneyimli güvenlik güçlerinin sözü edilen maçta stada girenlerin üzerlerini aramamaları,kanlı olayların başladığı ve tüm şiddetiyle devam ettiği sürece çatışmaya zerrece müdahale etmemeleri,dahası ortalıkta görünmemeleri düşündürücüdür.Bu tür maçları kaçırmayan vali ve yerel güvenlik şefinin bu kez maçı izlemeye gelmemeleri de komplonun kanıtları arasında sayılmaktadır.Ayrıca düpedüz boğazlanarak öldürülen misafir takım taraftarlarının “El Ehli” büyük çoğunlukla olayın kurbanları arasında yer alması,komplonun planlayıcılarının kimler olduğunu açık seçik ortaya koymaktadır.Bu yüzden.Mübarek diktasının suç ortağı askeri rejimin iktidarı bırakmak niyetinde olmamasına karşın Kahire takımının.Tahrir Meydanı'nda Tantayu'nun askeri diktasına amansız savaş veren ve ultralar diye adlandırılan gençlerin,her fırsatta askerlerin yönetimden uzaklaştırılmasını savunmalarının intikamı olarak görenlere hak vermemek olası değil.Bu yüzden askeri rejim örgütlü Müslüman Kardeşler'le ittifak halinde,devrimleri,askerler tarafından gasp edilen Tahrir direnişçilerinin özellikle de Port Said komplosundan sonra askeri rejime ve yeni müttefiki dinci.Kardeşler,e karşı demokrasi savaşımını sürdürmeye devam etmeleri kimse için şaşırtıcı olmayacak.Ancak demokrasi savaşçılarının,sözünü ettiğimiz yeni gelişmeler göz önüne alındığında işleri de kolay olmayacak.Batı'nın anlı şanlı özgürlük ve demokrasi güçleri Libya'da Kaddafi'yi güç kullanarak bertaraf etti.Buna karşılık demokrasi,insan hakları ve özgürlüklerin zerresinin gerçekleştirilmesini dayatamadılar,daha doğrusu dayatmak istemediler.Yaptıkları bunun tam tersi oldu,ülkeye şeriat düzeninin gelmesinin önünü açtılar.Mısır'da ve Arap Baharı'nın beklentisi içinde olan tüm Mağrip ülkelerinde bırakınız demokrasiyi,insan hakları ve özgürlükleri,dincilerin iktidara gelmelerinin yolunu açarak çağdışı ve karanlık bir dönemin kaldığı yerden yeniden başlamasının yolunu açtılar.İşlerine gelen buydu.Demokrasi ve özgürlüklerin önündeki engeller,artık bir değil,birden fazla .

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

2012 ile birlikte ve yeni yılın daha başlangıcında gezegendeki kötü hava koşulları,kar,kış,urağan kasırga.dev taşkınlar gibi “doğal felaketler” in birbirlerine eklenerek neredeyse gezegenin tümünü sarmakta oluşuna bakıldığında,yeni yılın bu konuda “rekor yılı ilan edilen 2011” i geride bırakacağını söylemek kehanet sayılmaz.Bilimsel olarak saptanmıştır.Köyceğiz'i sular sellerin basıp narenciye mahsulünü neredeyse sıfırlaması.Aydın,Söke ovalarında binlerce dekar verimli toprağı göle çeviren kötü hava şartları,ülkemizin orasında Şurasındaki benzer felaketlerin sayılarındaki artışlar ve neden oldukları büyük zararlar da rastlantı sayılmamalıdır.Aslında doğal felaketler ne yazık ki şu ya da bu ülkeyle sınırlı değildir.küresel boyuttadır.
Aslında sözü edilen doğa felaketlerinin hemen her yıl sürekli olarak,neredeyse sistematik bir biçimde artmasının şaşırtıcı bir yanı yok.Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliklerinin baş sorumlusunun sera etkili gaz salımları olduğu günümüzün tartışılmaz gerçekleri arasındadır.Doğa felaketlerinde görülen artışların sera etkili gaz salımlarının artışına koşut olarak arttığı da bilimsel olarak saptanmıştır.Ve bu tehlikeli gidişin önünü kesecek hiçbir önlem,on sekiz yıldan bu yana hemen her yıl düzenlenen uluslararası iklim konferanslarında sera etkili gaz şahımlarını azaltacak ne yazık ki hiçbir önlem alınamamıştır.Yapılan tek şey,çözümün gelecek konferansa ertelenmesidir.Bu açıdan yaklaşıldığında 18.İklim Konferansı'nın bir öncekinden farklı olmayacağı ve çözümün 19.konferansa ertelenmesi kimseyi şaşırtmayacaktır.Yıl boyunca gezegenin farklı yerlerinde patlak veren doğal felaketleri,haberlerden rastlantı olarak izlemek,bu felaketlerin giderek artmasının nedenlerinin kavranması için ne yazık ki yeterli değildir.Avustralya'daki kasırga,ABD'deki dev taşkınlar,tsunamiler,depremlerin nedenlerini irdelemek için kişisel ilgi bu yüzden yetmemektedir.Bereket BM'nin ilgili birimi hemen her yıl gezegeni vuran tüm doğal felaketlerin dökümünü yapmakta,sonuçlarını saptamakta,nedenlerini araştırmakta,insanlara verdiği maddi zararların ve can kayıplarının bilançosunu düzenlemektedir.Sözü geçen BM biriminin 18 Ocak'ta yayımladığı rapora göre.2011'de 366 milyar dolar maddi kayıpla doğa felaketlerinin rekor yılıdır.Yine BM kaynaklarına göre 2011'de gerçekleşen 302 doğa felaketi 29 bin 782 insanın yaşamına mal olmuş.260 milyon insana büyük zararlar vermiştir.Ekonomik zararlar açısından da gezegen için rekor yılı olmuştur.
11 Mart'ta Japonya'yı vuran deprem ve onu izleyen tsunami,verdiği 210 milyar doları aşan maddi kayıpların yanı sıra insanlığa nükleer santrallar konusunda unutulmaması gereken dersler de vermiştir.Bu kuşkusuz felaketten ders almasını bilenler içindir.Bugün örneğin.Mersin Akkuyu'da Ecemiş fayına 25 kilometre uzaklıktaki bir turizm cennetine nükleer santral yapmakta direnenlerin Fukuşima faciasından ders çıkaracaklarını beklemek abesle iştigaldir.
Önemli olan bir başka husus da her yıl atmosfere salınan sera etkili gazların artmasına koşut olarak doğa felaketlerinin sayısı ve şiddetinin artması arasındaki ilişkinin el yordamıyla saptanmasının mümkün olmadığı gerçeğidir.Bu yüzden bilim insanları olaya küresel ölçekte yaklaşmakta ve söz konusu doğa felaketlerinin sayılarını ve nedenlerini.sera etkili gaz salımlarıyla birlikte araştırmaktadırlar.Nitekim.Aralık'ta Güney Afrika kenti Durban'da düzenlenen 17.iklim konferansında sunulan bir bilimsel araştırmaya göre,gezegenimiz yüksek ısınmalı,çok masraflı endüstri dönemi öncesine göre +3.5 derece gibi yüksek riskli bir yola girmiş görünmektedir.Yukarıda sözü edilen rakamlar karbon konusunda uzman Climate Analytics ve Ecofys Konseyi'nin araştırmalarının sonucudur.Oysa anımsanacağı gibi uluslararası toplum 2010'da ısınmanın en çok 2 derece olması gerektiğini saptamıştı.Buna karşılık karbon dioksit salımı 2010'da bırakınız yerinde saymayı rekor bile kırmıştır.Ünlü Nature dergisine göre küresel ısınmanın 2 dereceyle sınırlandırılmasının zamanı çoktan geçmiş bulunmaktadır.Sorun,hiçbir ulusun söz konusu sera etkili gazların şahmını azaltmaya niyetli görünmemesidir.
Yadsınması olanaksız gerçek şudur ki.Küresel ısınma sonucu ortaya çıkan iklim değişikliklerinden kaynaklanan doğa felaketlerindeki artış oranı yüzde 90 gibi ürkünç düzeylerdedir.Sera etkili gaz şahımlarını azaltmadan istikrarlı bir ısınma ise beklenmemelidir.Özetle gezegenimiz çaresizdir !

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Cumhuriyet gazetesinin muhabiri Fuat Kozok’un geçen yıl sonunda (26 Aralık 2011) Ankara’dan bildirdiğine göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Türkiye’nin ilk nükleer santralını Mersin Akkuyu’da kuracak olan Rus Atomstroyeexport şirketine Çevre Etki Değerlendirme.ÇED,raporu başvurusu sırasında iki koşul bildirdi.
Birincisi,bakanlığın Rus şirketten talep ettiği birim,sivil toplum örgütlerine,bölge halkına ve tüm kurumlara nükleer santrallar konusunda bilgilendirme yapacak.Birim bu bilgilendirmeleri,seminerler,basılacak broşürler ve yerelde uygulanacak simülasyon gösterileri ile yapacak.Birim ayrıca anında sorulara cevap verecek mekanizmaya da sahip olacak.
Bakanlık Ruslardan ikinci olarak nükleer santralın atıkları konusunda ne yapılacağına ilişkin bir çalışma istedi.( Bonjour.) Nükleer santralların en riskli ayağını radyoaktif atıklar oluşturuyor.
Bakanlık,Rus şirketten radyoaktif atıkların nasıl bertaraf edileceği konusunda detaylı çalışma istiyor.Bakanlık Rus şirketten ayrıca 4800 megavat kapasitede bir termik santralın doğaya vereceği zararların karşılaştırılmasını içeren bir çalışma da istedi.Çevre ve Şehircilik Bakanlığının çevre yönetimi alanında sorumlu müsteşar yardımcısı Sedat Kadıoğlu;halkın nükleer santrallar ile ilgili detaylı bilgilendirilmesi konusunda çok hassas olduklarını belirtti.Kadıoğlu; “OECD ülkeleri arasında nükleer santrala sahip olmayan tek ülkeyiz.Nükleerin tüm ayrıntılarını halkımıza detaylı olarak anlatmamız ve bilgi kirliliğinin önüne geçmemiz gerek”diye konuştu.
Türkiye'nin ilk nükleer santralının ÇED raporunu hazırlayacak komisyon için çaIışmaların başlatıldığını ifade eden Kadıoğlu;”Akıllarda soru işareti kalmayacak.Tüm katılım göstermek isteyen kurumları bu ekibin içine dahil ederek,raporlar ve bilimsel çalışmalar ışığında tüm soru işaretlerini gidereceğiz” diye konuştu.
Sayın Kozok'un haberini harfiyen aktarmamız rastlantı değil.Zira,Rus şirkete.Halkı ikna et “santralı kur” çağrısının koşulları bunlar ve görüldüğü kadarıyla da epeyce bir çalışma zamanına ihtiyaç var.Gelin görün ki,bu haberden az bir süre sonra santralın temelinin atılma aşamasına gelindiğinin açıklanması.bize.”istimin arkadan”geleceği alışkanlığımızdan vazgeçmediğimizi göstermektedir.
Daha açık bir deyişle önce santral yapılacak,sonrasında da gerekliyse ve vakit kalırsa halk ikna edilecektir.!
Olay bu kadarla kalsa sineye çekilebilir.Oysa bu kez Mersin kaynaklı ve Sayın Abidin Yağmur'un yine Cumhuriyet'te 20 Ocak 2012 tarihinde çıkan haberi,yukarıdaki haberin ibret verici devamı niteliğinde görünmektedir ve ne yazık ki böylesine önemli ve ülkenin insanlarının yaşamını ve maddi varlıklarını tehdit eden bir olayın bu denli ciddiyetten uzak insanlara emanet edilmesi büyük bir talihsizliktir.Sayın Yağmur'un sözünü ettiğimiz haberi,bu yönde zaten var olan endişelerimizi doğrulamakta,iddialı başlayan olayın kısa zamanda nasıl bir skandala dönüştüğünü ortaya koymaktadır.Sayın Yağmur'un haberi şöyle; “Akkuyu Nükleer Güç Santralı AŞ'nin Mersin'de düzenlediği bilgilendirme toplantısına Nükleer Karşıtı Platform'un üyeleri alınmadı.Türkiye'nin ilk nükleer santralını Mersin'in Gülnar ilçesine bağlı Akkuyu mevkiinde kurmaya hazırlanan Rus sermayeli şirket,yöre işadamları(halk)bilgilendirme toplantısı düzenledi.
Toplantıdan saatler önce çevik kuvvet ekipleri marifetiyle önlem alan Mersin Emniyet Müdürlüğü,çevrecileri toplantıya almadı.Salona girmeyi başaran bir grup çevreci adına söz alan Pakize Güler,nükleer santralın insan sağlığına,çevreye,tarıma ve turizme zarar vereceğini belirtti ve nükleer santral istemediklerini söyledi.Ardından çevreciler salonu terk etti .'Bu skandalla ilgili söylenecek çok şey var.
Birincisi: “Halkı ikna et,santralı kur” salt santralı kuracak şirkete bırakılmaz.Bu görev mutlaka gerekli görülüyorsa bir uluslararası tarafsız uzmanlar heyetine verilir,ayrıca nükleer karşıtı sivil toplum kuruluşları toplantılardan en kaba biçimiyle kapı dışarı edilmez.Bu arada aynı zamana rastlayan Çevre Mühendisleri Odası tarafından Sinop ve Mersin Akkuyu'da kurulması öngörülen nükleer santrallara ilişkin olarak hazırlanan rapor,tüyler ürpertmektedir..
Rapora göre Sinop'ta yapılması öngörülen santralda bir kaza olursa İstanbul,Ankara,Samsun gibi büyük şehirlerimiz etkileneceklerdir.Akkuyu'daki muhtemel bir kazada ise Akdeniz Bölgesi'nin tümü dahil Konya bile radyasyondan zarar görecektir.Almanya'nın milyarlarca Avro'yu gözden çıkararak nükleerden çıkma kararı alması rastlantı değildir.Zira Kuzey Almanya'nın nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki bazı santrallann 50 kilometrelik çevresinde çocuklarda kan kanseri vakalarının arttığı üniversitelerin araştırmalarıyla bilimsel olarak saptanmıştır.Kanımızca asıl sorun bu konuda sorumlu oldukları söylenen kuruluşların Fukuşima faciasının ardından nükleer santral evrenindeki değişikliklerden gerektiğince haberli olmamalarıdır.
Olsalardı,santrallar bittiğinde çevrelerinde ve dünyada çalışan başka nükleer santrallara rastlama şansları büyük bir olasılıkla olmayacaktı.Bereket bu konuda herkes uyumuyor.Örneğin TEMA Vakfı gibi sivil toplum örgütü.Akkuyu santralının yapımını durdurmak için dava açarak nükleere karşı savaşımı sürdürmektedir.Darısı muhalefet partilerimizin başına….

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

‘Ermeni soykırımı’nı tanımayanları cezalandıran yasanın Fransız senatosunda bu ay içinde oylanması bekleniyor. Ancak sorun sanıldığından çok karmaşık. Gündeme alınıp alınmayacağı tartışmalı. Gündeme alınmazsa başka bahara ertelenecek.

Bilindiği üzere söz konusu yasa 577 üyeli Fransız parlamentosunda bir süre önce çoğu Ermeni nüfusun yoğun olduğu bölgelerin vekillerinin sadece 50’sinin katılımıyla, ‘çoğunlukla’ kabul edilmişti. Tasarı, senatodan geçerek yasalaşırsa soykırımı inkâr edenlerin 1 yıl hapis ve 45 bin Avro para cezasıyla cezalandırmalarını öngörüyor.

Ancak büyük bir olasılıkla vahim bir akıl tutulmasının ürünü olan bu tuhaf yasanın, birkaç ay önce yapılan seçimlerde senatoda sosyalistlerin çoğunluğu ele geçirmesiyle soykırımın inkârını cezalandıran yasanın onaylanması uzak bir olasılık olarak görülmektedir. Dahası, tasarı senatoya geldiğinde onaylanıp yasalaşması için birden fazla engeli aşmak zorundadır. Örneğin tasarıya değişiklik önergesi verilmesi durumunda tasarı sil baştan yeniden meclisin yolunu tutacak, daha açık deyişle, bir ‘başka bahara’ ertelenecektir.

***

Sağlıklı bir beyinden çıktığı kuşkulu bu saçmasapan cezayı cezalandıran yasa karşısındaki tepkimiz ne denli haklı gerekçelere dayansa da, olayın ağır basan mantıksızlığı ve devlet ciddiyetinden nasipsizliği düşünüldüğünde yine de fazla alıngan görünmektedir. Aslında neresinden bakılırsa bakılsın bu saçma yasa, kanımızca onca tepki ve öfkemize değecek bir ciddiyetten uzaktır. Dolayısıyla tepkimizin de olabildiğince benzer düzeyde olması gerekmektedir. Saçmalığa saçmalıkla yanıt vermek ya da düpedüz eğlenceli bir kafa bulmak gibi.

Hırsı boyundan büyük Sarkozy Fransa değildir. Günlerinin sayılı olduğu ise bilinmektedir. Muhatabımız her zaman Fransa’ya yakışmayan arızi yönetimler değil, aydınlanmanın, kültür ve sanatın Fransası olmadır.

Bu ülkenin önde gelen saygın gazetelerinden biri olan Le Monde’un soykırımın inkârını cezalandıran yasanın tartışıldığı günlerde kaleme alınan başyazısında “anılar üzerine temellendirilen yasaların işe yaramadığı belirtilerek, tarih yazmak politikacıların değil tarihçilerin işidir” denmektedir. Ve Fransa’da birkaç oy uğruna her türlü mantıksızlığa ve saçmalığa, bazen ülkenin yüksek çıkarlarına da zarar verecek kararlar almaya (Azerbaycan petrollerine ortaklık gibi) hazır politika esnafı, çok sayıda ülkede olduğu gibi yeteri sayıda mevcut bulunmaktadır. Le Monde soykırımı inkârı cezalandıran yasanın kabulü sırasında kaleme aldığı bir başka başyazısında, politikacıların kendilerini doğruların bakanlığı düzeyine çıkarmamaları için çağrıda bulunmaktadır. O zaman 577 vekilden oluşan meclisin 453 üyesinin katılmadığı oturumda, bu mantıksızlık anıtı yasa 19’a karşı 119 oyla kabul edilmişti. Yine o sıralarda su üstüne çıkan bir başka tartışma, Sarkozy yönetiminin yasaların meclisten geçirilmesinde uygulama alışkınlığında olduğu devlet ciddiyetinden uzak ‘çifte standart’ uygulamaları arasında yer alıyordu. Fransa’nın sömürgeci döneminde bazı iyi şeylerin de yapıldığının okul kitaplarına girmesine izin veren yasanın siyasetçiler tarafından değil tarihçiler tarafından yazılması gerektiğini savunan ve önde gelen tarihçi ve saygın üniversite öğretim üyelerinin yanı sıra o zamanki Cumhurbaşkanı Jaques Chirac tarafından da desteklenen görüşün ağır basmasıyla tartışma rafa kaldırılmıştı. Ne ki Ermeni soykırımının inkârını cezalandıran yasa aynı meclisin önüne geldiğinde tarih siyasetçilerin değil tarihçilerin işidir yaklaşımı yok sayılmış ve yasa mecliste Sarkozy yönetiminin devlet ciddiyetinden uzak ‘çifte standart’ uygulamaları arasında ayrıcalıklı yerini almıştır.

(*) Karakuşi yasası: Adaletsiz, gayri hukuki, gayri kanuni, kural dışı, mantıksız.

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Bugün dünyadaki açların sayıları 1 milyarın kapısına dayanmıış durumda. Bilim adamlarının yıllardır bu konuda alarm çanlarını çalmalarına karşın, seslerine kulak veren yok. Tok açın halinden anlamıyor. Daha da vahim olan, bu insanlk ayıbının uzun yıllardan bu yana artarak sürüp gitmesi, önünün bir türlü kesilememesi.
BM bünyesinde yıllardır açlıkla savaşan İsviçreli bilim adamı Jean Ziegler’in yeni yılın başında yayımlanan ‘Kitle İmha Silahı’ (1) adlı kapsamlı eseri, şimdiden konuyla ilgili en sağlam kaynaklardan biri olmaya aday. “Açlıktan ölen her çocuk, tasarlanmış bir cinayettir” sözüyle ünlü Jean Ziegler, aynı zamanda BM İnsan Hakları Danışma Konseyi Başkan Yardımcısı. Jean Ziegler, açlık denilen insanlık ayıbının çözümünün neden olanaksız sorunlar arasında yer aldığını sorguluyor. Aşağıda, değerli bilim adamının görüşlerinin yanı sıra açlık sorununun gizli açık şifrelerini irdeleyen bazı bölümlerini özetle aktarıyoruz.
***
Birinci çarpıcı saptama, açlık sorununun dünya gıda üretimi eksikliğinden kaynaklanmadığı. Uzmanların yaptıkları hesaplamalara göre dünyamız, bugünkü 6 milyarlık nüfusunun bir katını yani 12 milyar insanı rahatlıkla doyurabilecek kapasitededir. Bu durumda asıl faili başka yerlerde aramak gerekmektedir. Bu da uzun zamandır kimse için sır değil. Gıdadan yana sıkıntı yoksa, dünyada açlıktan her 5 saniyede bir insan neden ölmektedir? Bu, günde 37 bin insan anlamına gelmektedir. Olaya yakından bakıldığında görülecektir ki, açlıkta rol oynayan en önemli etken, dünyada yeteri kadar gıda maddesi üretilmesindeki sorunlar değildir. Jean Ziegler’e göre, açlığı salt iklime bağlayanların zoru, olayı sürgit savsaklamak istemelerinden kaynaklanmaktadır. İklim sorunu 17 yıldır her yıl yapılan zirvede, hiçbir somut adım atılmadan, sürekli bir sonraki zirveye ertelenmektedir. Oysa açlıkla savaş, çözüm konusunda çok daha fazla şansa sahiptir. İsviçreli bilim adamına göre 12 milyon insanı ölümle tehdit eden açlığın önde gelen en önemli nedeni ‘rezerv gıda’ stoklarından yoksun bırakılmış olmalarıdır. Örneğin Afrika Boynuzu’ndaki Sahel’de beş yıldır süren kuraklıkta hasat, hissedilir ölçüde kısıtlı olmuş ya da hiç gerçekleşememiştir. Böylesi bir durumda herhangi bir ülke gıda rezervlerini devreye sokacak ve açlığın önünü kesecektir. Buna karşılık sürekli kuraklık çeken ve tarımı yürekler acısı durumda olan ülkeler üretim yapamadıkları gibi, doğal olarak gıda rezervi stoklarına da sahip değillerdir. Zengin ülkeler ise hemen her yıl yapılan toplantılarda yükümlendikleri yardım vaatlerini hiçbir zaman tam olarak yerine getirmemekte, böylece de açlığı arttırmaktadır. Ayrıca çoğu yoksul olan söz konusu ülkelerin gıda spekülatörlerinin doymak bilmeyen kâr iştahıyla doruklara ulaşan gıda fiyatlarına kolay kolay ulaşmak da mümkün değildir. 2008-2009 krizlerinde borsalarda büyük paralar kaybeden bankalar ve büyük finans devleri, kısa zamanda çok kâr getiren gıda spekülasyonlarına girmişler, böylece de aç ülkeler, sağlanan yardımlarla yeteri kadar hububat almayı gerçekleştirememişler ve çocuk çoluk açlığın pençesine düşmüşlerdir.
***
Jean Ziegler, Batı’nın zenginlerinin yardımları hakkında bakınız ne düşünüyor: İnsanlar yeteri kadar paraya sahip olamadıkları için açlıktan ölüyor. Ağır biçimde az beslenen bir çocuğu yeniden yaşama döndürmek için damardan verilen iyileştirici gıdalar yeterlidir. Örneğin vitaminli bisküviler bu konuda hayat kurtarıcıdır. Ancak söz konusu bisküvileri almak için de para gereklidir. Oysa yoksul insanların çocukları yaşama döndürecek de olsa bu bisküvileri alacak paraları yoktur. Dünya Gıda Programı (PAM) dünya çapında sağlanan yıllık 6 milyarlık yardımı 2.8 milyara düşürmek zorunda kalmıştır. Düşüşün nedeni ise her zamanki gibi zengin ülkelerin taahhütlerini yerine getirmemelerinden kaynaklanmaktadır. Şu saçmalığa bakar mısınız? Yakın bir zaman önce Avrupalı ülkeler, Yunanistan’ın borçlarını ödemekte zorlanan bankalara 162 milyar Avro sağlarken, Kenya’da dünyanın en büyük sığınma kampı Dadaab’da ölmek üzere de olsa açları kabul edememiştir.
(1) Ed. SEUIL, Paris

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Bir bardak suda koparılan fırtınayı gereğinden fazla ciddiye almak,dahası paniğe kapılmak her şeyden önce Fransızların"La Turquie Moderne"ya da"La Turquie Kemaliste"olarak nitelendirme alışkanlığında oldukları genç Türkiye Cumhuriyeti'nin her şeyden önce serinkanlı,kendine güvenli ve deneyimli geleneksel dış politikasıyla çelişmektedir.Ne ki Sarkozy Fransası'nın her fırsatta aklı zorlayan cezayı cezalandıran saçma sapan yasalar çıkararak Türkiye'ye haksız olduğu kadar hasmane politikalar izlemekte ipin ucunu iyice kaçırması,ne yazık ki ülkemizi yönetenleri olduğu gibi halkımızı da dost saydığımız Fransa'yla karşı karşıya getirmesi,kuşkusuz neresinden bakılırsa bakılsın üzücüdür.Sarkozy yönetiminin Türkiye'ye karşı sistematik hasmane politika izlemekte ısrarı,yönetimi ve halkımızı haklı olarak öfkelendirmekte,yaratılan atmosferde abartmalar,haklı haksız suçlamalar gerginliği arttırmakta.giderek kalıcı olma riskini de beraberinde getirmektedir.Cumhurbaşkanlığı ve yasama seçimlerine aylar kala görünen o ki,Bay Sarkozy'nin günleri sayılıdır.Ermeni soykırımının inkârını cezalandıran yasanın ise 577 sandalyeli mecliste 40 dolayında sefil bir katılımla kabul edilmesi.Sarkozy yönetiminin en açık ve net şekliyle aczini göstermektedir.Zira böylesine önem verdiği bir yasanın görüşülmesi ve kabulü için meclise yeterli sayıda vekilini bile getirememiştir.Birkaç ay önce senatoda çoğunluğu kazanan Sosyalist Parti'nin adayı ve müstakbel cumhurbaşkanı olarak görülen François Hollande'da her ne kadar bir sosyalist olarak Ermeni oylarına göz kırpması yakışmasa da soykırımın inkârını cezalandıran yasanın görüşülmesinin yasama süresinin bitimine az bir süre kalan senatoda görüşülmesinin olanak dışı olduğunu açıklaması "yasanın görüşülmesinin yeni senatoya kalacağını"yani bir başka bahara ertelenebileceğinden söz etmesi.Sarkozy'nin cezayı cezalandıran yasasının bir kez daha kursağında kalacağının işareti olarak görünmektedir...

Sefil çoğunlukla kabul edilen soykırımı inkârı cezalandıran yasanın.Ermeni diyasporası ve Erivan'da alkışlarla karşılanması hayret vericidir.Aslında daha çok Pirüs zaferini andıran ve mecliste kısıtlı bir çoğunlukla kabul edilmesinin,özellikle de soykırım pazarlayıcısı diyasporada ve Erivan'da düş kırıklığı yaratması daha akla yakın olurdu.Zira bu sözde zafer diyasporanın istediklerini Fransa'nın,yüksek çıkarları söz konusu olduğunda seçim hesabıyla da olsa,yerine getirmesi mümkün değildir.Aynı durum Azerbaycan'ın yeni keşfedilen zengin petrol ve doğalgaz zenginliklerine Fransız petrol devi Total'in yüzde kırk gibi önemli bir oranda ortak olması,bu ülkenin toprağı Yukarı Karabağ'ı hâlâ işgal altında tutan Erivan'ı barışa zorlaması.söz konusu ortaklığın olmazsa olmazları arasındadır ve bu konuda bir ilerleme kaydedilmiş değildir...

Bay Sarkozy'nin ikide bir Türkiye'yi geçmişiyle yüzleşmeye çağırması,abesle iştigaldir..
Zira başından bu yana Türkiye'nin 1915'teki tatsız,çoğu zaman da tehcir,ölüm gibi acı verici olayların ardındaki gerçeklerin,tarihçilerden oluşan uluslararası bir komisyonda konuyla ilgili belgelerin ve arşivlerin tümünün incelenmesiyle ortaya çıkarılmasını istediği bilinmektedir.Ama dayanılması zor olan ABD,Fransa,Hollanda gibi insanlık ayıbı köle ticaretinden sabıkalı ulusların Türkiye'yi tarihiyle yüzleşmeye çağırmalarıdır.Bu konuda ne Sarkozy'nin babasının tanıklığına ne de Sultan Süleyman'ın Fransa Kralı François'ya gönderdiği fermana ihtiyaç vardır.Ayıpları bizzat kendi kaynaklarında ayrıntılarıyla yazılıdır.... Çoğunlukla geçiştirilen ya da görmezlikten gelinen malum soykırım pazarlamacılarının yüzyıllarca süren sömürgecilik ve yeni sömürgecilik dönemleriyle ilgili karanlık geçmişleridir.Söz konusu ülkelerin insan hakları ihlalleri,işkenc,talan,soygun,köle ticareti ve sayısız soykırım suçlarından oluşan sabıka dosyaları oldukça kabarıktır.ABD Amerika'nın yerli halkının soyunu kurutmaktan,köle ticareti ve yüz kızartıcı ırk ayrımından.Latin Amerika'da toplu kıyım,talan ve soygundan sabıkalıdır.
2.Dünya Savaşı sonunda hiç gerek yokken Dresden'i bombayla yerle yeksan etmiş,yine hiç gerek yokken Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı nükleer bombalarla yüz binlerce insanı yok ederek tarihin ilk"nükleer soykırımım"gerçekleştirmiştir.Yakın tarihin yeni sömürgecilik döneminde Vietnam,Irak,Afganistan dahil tüm dünyada milyonlarca insanın yaşamına mal olan kundaklamadık savaş,soymadık ülke bırakmamıştır.Ermeni soykırımının ateşli savunucusu Fransa,köle ticaretinden mağrip ülkesi Cezayir'e,Madagaskar'dan Çin Hindi'ne uzanan coğrafyada birden fazla katliamdan ve soykırımdan sabıkalıdır.Bu konuda son sabıkası.1994'te etnik azınlık Tutsilerle Hutuların katledilmesine bizzat katıldığının belge ve kanıtları Elysee Sarayı'nın kasalarındadır.( Le Monde.3 Temmuz'07 )

'Dinime küfreden bari Müslüman olsa.'

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Güney Afrika kenti Durban’da 28 Kasım 2011’de 194 ülkenin katılımıyla gerçekleşen 17. Dünya İklim Konferansı, bugünden 2015’e kadar gezegenin küresel ısınmadan kaynaklanan iklim değişikliklerinin baş sorumlusu sera etkili gaz salımlarının azaltılmasıyla ilgili somut, bağlayıcı önlemlerin alınması yönünde, konferansın son iki gününde sabahın erken saatlerine kadar yapılan yoğun tartışmalar sonunda, herkesi tatmin etmekten uzak olsa da zirveyi fiyaskodan kurtarmış görünmektedir. Oysa beklenen, gezegenin bekası ile ilgili bu yaşamsal soruna artık vakit kaybetmeden somut, bağlayıcı ve yaptırımlı önlemler alınmasıydı. Ne yazık ki Durban iklim konferansı da tıpkı önceki zirveler gibi çözümü bir başka bahara ertelemekten öte çözüm üretememiştir. Ancak konuya iyimser yaklaşıldığında gelecek zirveye kadar bir yol haritası belirleyecek bir tür çalışma grubunun oluşturulmasının kabul edilmesiyle konferansın düze çıkması sağlanmıştır. Kabul edilen yol haritasına göre üye ülkeler bugünden 2020’ye kadar küresel ısınmayı ortalama olarak 2 derecenin altında tutacak sera etkili gaz salımlarını azaltmayı başaramamıştır. Çalışma grubu, bunun şimdiye değin gerçekleşememesinin nedenlerini saptayarak söz konusu gaz salımlarını azaltmanın çaresini bulmaya çalışacaktır.

Gerçi ‘Gezegenin Dostları’ gibi bazı sivil toplum kuruluşları varılan anlaşmanın savsaklamadan öte anlam taşımadığı görüşünü savunmaktadırlar. Ancak Durban’da kabul edilen sonuç metnine göre 2012’de sona ermesi beklenen Kyoto Protokolü’nün uzatılmasının sağlanması son derecede önemli sayılmaktadır. Zira söz konusu karar Kyoto’nun temiz kalkınmaya yönelik çözümlerin kaybedileceğiyle ilgili belirsizlikleri ortadan kaldıracak, Güney ülkelerinin daha az ‘CO2’ salımı sağlayan teknolojilerin kullanımıyla temiz kalkınmanın yolunu açabilecektir. Ayrıca Durban’da küresel ısınmaya karşı önlemler alınması için yoksul ülkelere yardım sağlayacak bir ‘Yeşil Fon’un gerçekleştirilmesi de karara bağlanmıştır. Gerçi bu fonlara taahhüt edilen paraların sağlanması, dün olduğu gibi bugün de sorun olmakta devam etmektedir... Nitekim iki yıl önce yapılan Kopenhag zirvesinde 2020’ye kadar söz konusu fona her yıl 100 milyar dolar sağlanması gerçekleşememiştir. Bu sorunun çözümü de “2015 İklim Paktı”na ertelenmiştir.

***

Durban zirvesinin sonuçları itibarıyla ‘zor bir doğum” olduğuyla ilgili yorum yapanlara da hak vermemek olanaksız. Ancak küresel ısınmaya karşı savaş, özellikle küresel ısınmadan kaynaklanan taşkın, kasırga, kuraklık gibi doğal afetlerde görülen artışlar konusunda bilim çevrelerinin alarm çanlarını çaldıkları bir sırada, küresel ısınmanın önlenmesine dönük çabalar da hafife alınmamalıdır. Zira dünya ekonomisinin borç krizleriyle darboğaza girdiği şu günlerde ‘Yeşil Fon’a taahhüt edilen paralarda aksama olmasını doğal karşılamak zorunludur. Durban zirvesinin fiyaskodan kurtarılmasında Avrupa ülkeleri büyük çaba harcamışlardır. 17 gün süren görüşmelerde Avrupa, ABD, Kanada ve Japonya’ya karşı zorlu bir mücadele yürütülmüştür. Aslında ABD’nin içinde yer almadığı küresel ölçekte kararların yaşama geçirilmesi, kimi uzmanlara göre neredeyse imkânsızdır. Nitekim Başkan Barack Obama, “Yeşil bir ekonomi”nin kurulmasına ne denli taraftar olsa da Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu yitirmesinden sonra bir bakıma cumhuriyetçilerce rehin alınmış durumdadır. Cumhuriyetçilerse küresel ısınma, sera etkili gazlar ve iklim değişikliklerini Tanrı’nın işi saydıklarından konuya bütünüyle karşıdırlar. Gezegenin bekasıyla ilgili olarak küresel ısınmanın önlenmesine yönelik somut adımların atılması bir kez daha başka bahara, 1 kişi başına tükettiği 53 tonu aşkın karbondioksit salımıyla dünya rekoruna sahip Katar’da 26 Kasım-7 Aralık 2012 tarihleri arasında yapılacak. 18. zirveye kaldı. Bu arada 2011’de doğal felaketlerin dünya ekonomisine verdikleri zararın 350 milyar dolar olduğunu da anımsatalım.

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Büyük bir olasılıkla nükleerden enerji sağlamaya kalkmanın ateşle barut kadar tehlikeli olduğu,bir dizi devasa faciadan sonra artık iyice anlaşılmış bulunmaktadır.Daha doğrusu halkların bunu ağır bedel ödeyerek anlamalarına karşın Çemobil'den Fukuşima'ya uzanan,salt kazaların vuku bulduğu ülkelere değil,çevre ülkelere de eşi benzeri görülmemiş zararlar veren bir dizi nükleer facianın bile nükleerden enerji elde etmeye kalkışmanın tehlikesini hâlâ nükleer seçenekte ısrarlı siyasetçilere anlatması,en azından şu ana kadar mümkün olmamıştır.
Sözü edilen iki küresel facianın insanlara ve çevreye hâlâ devam eden havsalayı zorlayan zararlarının muhasebesi her yönden yapılmıştır.Sonucu ise dehşet vericidir.Bu arada nükleer enerjinin temizliği ucuzluğu ile ilgili lobi kaynaklı efsanelerle ilgili gerçekler de su yüzüne çıkmış,yapılan ayrıntılı hesaplarla,nükleerden sağlanacak enerjinin hiç de savlandığı gibi temiz.ucuz ve güvenli olmadığı net bir biçimde anlaşılmıştır...
Binlerce cana mal olan eşi benzeri görülmemiş yıkıma yol açan Fukuşima faciasından alınan dersler arasında,gerek Japonya'da gerekse de Avrupa ve nükleerden enerji sağlayan ülkelerde yönetimlerin birbiri ardından bu tehlikeli seçenekten uzaklaşmaları yönünde karar almaları vardır ve son derecede önemlidir.Örneğin Japonya'da nükleerden çıkarak güneş,rüzgâr ve jeotermik gibi yenilenebilir enerjilere yönelinmesi güç kazanmış ve bu eğilim ilk meyvelerini yermeye başlamıştır.Avrupa'da başta Almanya,İsviçre,İtalya olmak üzere bir dizi ülke nükleerden çıkma kararı almıştır.Örneğin nükleer lobicileri televizyonlara çıkıp Almanya'nın nükleerden çıkmadığını,sadece eskiyenlerin sökülerek yerlerine yeni nesil reaktörlerin devreye sokulmasını planladıklarını ileri sürerek düpedüz yalan söylemekte sakınca görmemişlerdir.Oysa Merkel yönetiminin nükleerden çıkma kararı aldığı.yenilenebilir kaynaklara dönmeyi planladığı.dahası bunun için 250 milyar Avro'yu gözden çıkardığını herkes bilmektedir.59 reaktörle Avrupa birincisi olan Fransa'da.2012 baharında yapılması öngörülen başkanlık ve yasama organı seçimlerinde iktidara gelmesi kuvvetle muhtemel sosyalistlerin de nükleerden çıkmaya hazırlandıkları kimse için sır değildir.İlginç olan nükleerden çıkma furyasının salt devletler için değil.kimi sorumlu endüstri kuruluşları için de söz konusu olmasıdır.
Örneğin Alman endüstri ve mühendislik devi Siemens,nükleer santral yapımından vazgeçtiğini açıklamıştır.Der Spiegel dergisine göre şirketin bu yönde karar almasında Fukuşima faciası etkili olmuştur.Bu arada Japonya.kendi ülkelerine onca zarar veren nükleer santralların başka ülkelerde inşasında yer almalarını içine sindiremediğinden Sinop'ta inşa edilmesi düşünülen nükleer santral yapımından çekildiğini resmen açıklamıştır.Japonya Fukuşima'dan sonra nükleerden çıkma kararındadır.Bugün 54 reaktörden sadece 11'i devrededir.2012 ilkbaharına kadar tümünün devre dışı bırakılacağı planlanmıştır.
Ancak Japonya'da nükleerden çıkmanın maliyeti henüz hesaplanmamıştır.Ekonomi bakanlığının 2009'da yaptığı bir hesaplamada nükleeren çıkıp termik santrallara geçilmesi Japonya'nın enerji faturasını 30.5 milyar Avro kabartacaktır.Japon Çevre Bakanlığı'nca çeşitli seçeneklerden elde edilen enerjinin kilovat saat olarak maliyetinin hesaplanması ise ilginç sonuçlar vermiş,nükleerden elde edilen enerjinin hiç de savlandığı gibi ucuz olmadığı ortaya çıkmış,böylece de nükleerden enerjinin önemli kozu olan ucuzluğun efsaneden ibaret olduğu anlaşılmıştır.
Nükleer kaynaklı enerjinin kilovat saat başına ucuzluğu sadece görüntüden ibarettir.Zira santral kazalarının neden olduğu binlerce can ve miadı dolan reaktörlerin sokumunun uzun zamana ihtiyaç göstermesi bir yana,öngörülen söküm maliyetinin yüzde bin bir artışa ulaştığı.Fransa Brinnelis Santralı., korkunç tsunaminin milyarlarca dolarla ölçülen maddi zararları.ABD gibi zengin ülkelerin bile karşılamakta zorlandığı nükleer atıkların güvenli biçimde korunması için inşa edilen özel depoların büyük maliyeti,faciaların çevreye verdiği zararlar hesaba dahil edildiğinde nükleer kaynaklı enerjinin dünyanın gelmiş geçmiş en pahalı ve tehlikeli enerji olduğunu açık ve net ortaya çıkmaktadır.
Akkuyu santralının Ecemiş fay hattının 2530 kilometre yakınında kurulması,ülkenin neredeyse tümünün birinci derecede deprem bölgesi olması,dolayısıyla da her yıl onu aşkın şiddetli depremin ardından aylarca beşik gibi sallanan ve neredeyse tümü ciddi deprem riski taşıyan ülkemizde nükleer santral yapmak tehlikeli olduğu kadar anlamsız.vebali taşınamayacak kadar ağırdır .

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Yunanistan ve İtalya'da Papandreu ve Berlusconi'nin istifasının ardından iktidara gelen'kemer sıkma'taraftarlığıyla ünlü Papademos ve Mario Monti'nin işbaşına gelmesiyle AB yeni ve tehlikeli bir döneme girmiş görünüyor.
Söz konusu iki ülke ve krizin eşiğindeki Portekiz.İspanya ve belki de Fransa başta olmak üzere çok sayıda AB ülkesi ise sırada.O kadar ki.krizin önlenmesinde sert ekonomik önlemler almaktan öte çözüm üretemeyenlerin.bu kez kemer sıkma politikalarını uç noktalara götürerek AB'nin tümü için işlerin içinden çıkılmasını daha da olanaksız hale getireceklerinden korkuluyor.
Daha açık deyişle.bugüne kadar Birliğin kimi ükelerini tehdit eden krizin bu kez Birliğin tümünün varlığını tehdit evresine gelip dayandığından ciddi endişe duyuluyor.
Bu açıdan yaklaşıldığında AB'nin uzak olmayan bir zamanda ciddi bir varlık sorunuyla karşı karşıya olduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok.Bunun belirtileri ise ortada.göz tırmalıyor.Krizi yaratanlar.krizin bir kez daha krizle çözüme ulaştırılması seçeneğini benimsemiş görünüyorlar.
Zira örneğin Yunanistan ve şimdilik İtalya'da işbaşına gelen yönetimlerin başbakanları dahil çok sayıda üyesi.krizin başsorumlulusu olmanın yanı sıra krizden büyük paralar kazanan ABD'nin'devlet içinde devlet'olarak ün yapan dev finans merkezi Goldman Sachs ve'eski çalışanlarlar.Daha açık bir deyişle Goldman Sachs.borçlandırılmasına yardımcı olduğu ülkelere.bu kez alacakların tahsili için.ücretlerin dondurulmasından azaltılmasına uzanan bir dizi sert ekonomik önlemler dayatmayı planlamanın peşinde görünmektedir.
***
Ancak bu defa bunu aracılar eliyle değil bizzat kendisi yapma kararındadır.Örneğin Yunanistan'ın vadesi dolan borçlarının ve memur ücretlerinin ödenmesi gibi acil sorunlarını karşılamak için serbest bırakılacak.milyar Avro'luk bölümü bu kez sert ekonomik önlemlerin alınması ve hayata geçirilmesi koşuluna bağlanmıştır.
Büyük bir olasılıkla İtalya da aynı koşulla yardım alabilecektir.Yunanistan'da çok sayıda yorumcunun altını çizdiği bir başka gelişme ise sosyalist PASOK'un liderinin 1974'ten bu yana ilk kez nasıl olup da aşırı sağcı partinin kabinede yer almasına rıza gösterdiğinin sorgulanmasıdır.Ancak sorgulanması gereken salt bununla sınırlı değildir.Zira her iki ülkede işbaşına gelen başbakanlar ve çok sayıda bakanın.AB Merkez Bankası'nın yeni başkanı Mario Draghi düşünüldüğünde.her iki ülkenin borç batağına saplanmasının mimarı olan ünlü finans devi Goldman Sachs'm eski memurları aracığıyla bizzat iktidara geldiği kimse için sır değildir.Dolayısıyla sözü geçen iki ülke ve muhtemelen sıradaki diğer AB ülkeleri şimdiden kemerleri kalan son deliğe dek sıkmaya ve çaresiz yeniden sokaklara dökülmeye hazırlanmalıdır....
Peki.kimdir bu Goldman Sachs.Paranın en güçlü odaklarınan biri sayılan bu banka.yılda ortalama yüzde 30 rantabiliteyle son on yılın dünyadaki en kârlı bankalarından.dahası kural tanımayan küresel serbest piyasacılığın mabetlerin biridir.Politik açıdan da dünyanın en güçlü odakları arasında yer almaktadır.Örneğin sadece bir iki hafta içinde AB'nin iki ülkesi Yunanistan ve italya'da'kemer sıkma'uzmanı Papademos ve Mario Monti gibi iki eski çalışanının başbakanlığa getirilmesini sağlamış olması sözü edilen politik gücünün şaşmaz kanıtları arasındadır.
Uzun süreden bu yana Atina'nın krizden yatağa düşmesinin önde gelen sorumluluları arasında yer alan Goldman Sachs'ın bir başka özelliği ise borç batağına saplanmasında büyük payı olan küçük ülkelerin borçları üzerinde spekülasyon yaparak büyük paralar kazanmanın ustalarından biri olmasıdır.Örneğin 2001'de Yunanistan'ın.Avro'ya dahil olmasını engelleyen olması gerekenden fazla olan borçlarını kuşkulu finans ürünleriyle daha az göstererek Avro'ya girmesini sağlamıştır.Ayrıca PIB üzerinden borçlarını rakamlarla oynayarak az göstermesi de keza Goldman Sachs'ın eseridir.
Yunanistan'ın durumunun daha da kötüleştiği ve Tanrı'nın her günü iflastan söz edildiği 2009 yılında çaresiz Papandreu yönetimi bir kez daha Goldman Sachs'ın kapısını çaldığında ve üç yüz milyon dolar komisyon karşılığında Yunanistan'ın pazara sürdüğü tahvillerinin ödenme açısından güvenilir olduğu ile ilgili görüş bildirerek bu ülkenin borçlanmaya devam etmesine yardımcı olmuştur.
Güç duruma düşen müşterisinden kâr sağlamakta sakınca görmeyen bu finans devi.faizlerin artmasını da kışkırtarak yardımla yükümlü olduğu müşterisinin alacaklılar önüde diz çökmesine katkıda bulunmakta sakınca görmemişir...
Yol ayrımındaki Avrupa'nın önünde iki seçenek var.Ya Birliği küresel serbest piyasaya bağlayan Lizbon Anlaşması'm bir yana bırakarak Birliğin kuruluş felsefesi dayanışmanın.sosyal adaletin Avrupa'sına dönmek ya da faşizme kadar gidecek bir istikrarsızlığın batağında tarih olmak .

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

‘Arap Baharı’, ne yazık ki başladığı Tunus’ta beklenen değişimi getirmeyi, en azından şimdilik başarmış görünmüyor. 23 Ekim kurucu meclis seçimlerine katılımın konuyla ilgili yüzde 60, yüzde 70 gibi en iyimser tahminleri geride bırakarak rekor düzeylere ulaşması Arap dünyasının demokrasiye ilgi duymadığıyla ilgili olumsuz yaklaşımların asılsız olduğunu ortaya koymuştur. Ancak rekor katılımlı seçimler, ne yazık ki bekleneni vermemiş, Müslüman Kardeşler kökenli İslamcı parti Ennahda (Rönesans) seçimleri, açık ara kazanmıştır. Ancak dinci partinin başarısının ardında nelerin olduğu, ilerici partilerin toplamda 217 sandalyeli mecliste dinci partiden daha fazla sandalyeye sahip oldukları da gözden kaçırılmamalıdır.
Dinci partinin başarısının ardındaki nedenler irdelenirken ilerici cephenin yenilgisine yol açan hataların da en azından yakın gelecek için göz ardı edilmemesi gerekmektedir.
Tunus seçimlerinde dinci partinin seçimlerde birinci parti olarak ipi göğüslemesinin ardında da petrol zenginlerinin siyasal, mali ve silah desteği de yer almaktadır. Ancak Ennahda’nın seçim başarısında payı olanlar salt bunlarla da sınırlı değildir. Dinci partiye karşı mücadele veren ilerici ve demokrat cephede yer alan partilerin bir türlü bir araya gelip birlik oluşturmayı başaramamaları da mevcut bulunmaktadır.
***
Demokratik ve Modernist Hareket’in (PDM) koordinatörü Riyad Bin Fadhel, geç de olsa ilerici tüm güçleri birleşmeye çağırmaktadır. Fadhel’in konuyla ilgili düşünceleri özetle şöyle: “Tunuslu seçmenlerin seçimlere bu denli ilgi göstereceklerini doğrusu tahmin edemedik. Tunus’un tarihinde benzerine rastlanmayan bu katılım en iyimser tahminlerle yüzde 60 ile yüzde 70 arasındaydı. Oysa bu tahminleri bile aşan rekor katılım Tunus halkının, giderek Arap halklarının demokrasiye hazır olmadıklarıyla ilgili savların yersizliğini ortaya koymaktadır. Oysa 14 Ocak ve 23 Ekim’de boyun eğme dönemi bir kez daha geri gelmemek üzere sona ermiştir. İslamcı partinin seçim başarısına gelince; bunun muhafazakâr kesimin zaferi olduğu söylenebilir. Demokratik ve Modernist Hareketimiz nisan ayından başlayarak tüm demokratik ve ilerici güçlerin bir araya gelip birleşmeleri için yoğun çaba harcamıştır. Ne yazık ki demokratik cephenin önde gelen iki kuruluşu Ettekatol ve ilerici Demokratik Parti (PDP) mücadeleyi tek başlarına götürmeyi uygun bulmuşlardır. Oysa bu tercihten ve ayrışmadan en çok dinci parti yararlanmış, ayrışan demokratik cephe ise ağır bedel ödemek zorunda kalmıştır. Ayrıca dinci parti özellikle gençleri vuran işsizlikten, sosyal adalet yoksunluğundan, bölgeler arası eşitsizliklerden de yararlanmıştır. Ayrıca dinci parti ilerici cephede yer alanları İsrail yanlısı olmakla ve dinsizlikle de suçlamaktan geri durmamışlardır. Dinci partinin seçim başarısının ardında başta Katar olmak üzere körfezin petrol zenginlerinin mali katkılarının payı da unutulmamalıdır.” Yakın gelecekte bir dizi Arap ülkesinde de Müslüman Kardeşler yönetiminin ortaya çıkması kimse için şaşırtıcı olmayacaktır. Ne ki, işin tuhaf yanı da yok değil.
Batılı müttefiklerin Kaddafi sonrası Libya’ya özgürlük, insan haklarına saygı, kadın erkek eşitliği gibi çağdaş amaçlarla bu ükeye karşı savaşa girmesinin ardında salt petrol çıkarları değil, meğer şeriatın gelmesinin sağlanması da varmış. Gerçi petrolün Batılı ülkelerin denetiminde olması ve sorunsuz akmasının yaşamsal önemde olduğu kimsenin saklısı değildir. Yeter ki petrol bu güçler tarafından çıkarılsın ve sorunsuz aksın. İnsan hakları, demokrasi, kadın-erkek eşitliği, şeriat kimin umurunda!

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

“Arap Baharı”nın başlangıcından bu yana, en azından eski diktatörlerden kurtulma aşamasına gelindiği şu günlerde, yakın geleceğin çetin geçeceği anlaşılmaktadır. Yine şu sıralar Kaddafi doğduğu kent Sirte’de direnmeyi sürdürüyor. Ne ki genel kanıya göre günleri sayılı. Mısır’da Hüsnü Mübarek demir kafeste yargılanıyor. Tunus, “Bahara” en yakın ülke olarak görünüyor. Dinci partinin marjinal kalacağı bir durumda Tunus’un Burgiba dönemindeki “laik” konuma gelmesi olasılığı var. Komşu Suriye’de muhalefeti silah zoruyla bastırmayı sürdüren Beşşar Esad’ın ise giderek yalnızlaştığı, dolayısıyla da şiddet politikasını daha uzan zaman sürdürmesinin söz konusu olamayacağı sık rastlanan yorumlar arasında. Aslında her şey daha savaş sürerken tarafların aralarında anlaştıklarını gösteriyor. Bu özellikle de Libya petrolleri konusunda geçerli. Nitekim Libya zengin ve nitelikli petrol ülkesi olarak uzun yıllar Fransa, İtalya, İngiltere olmak üzere Batılı ülkelerin baş tacı konumundaydı. Kaddafi dilediği zaman Bedevi çadırını Paris’te saray bahçelerine kurar ve sayılan ülkelerin devlet büyükleri Libyalı diktatörün başta İtalyan Başbakanı Berlusconi olmak üzere elini öpmek için sıraya girerlerdi. Sonunda petrol pastasından önemli paylar alan söz konusu ülkeler, Arap dikta ve soygun rejimlerinin Tunus’ta parlayan bir kıvılcımla birbiri ardından yuvarlanıp gitmelerinden sonra Libya diktatörünün de sonunu getirmeye karar vermişler ve NATO’yu harekete hazırlamışlardı. Bugün, Fransa, İtalya ve İngiltere’nin savaş sırasında Kaddafi muhaliflerine salt hava desteği vermedikleri silah ve özel kuvvetler desteği de sağladıkları anlaşılmaktadır. Nitekim Kaddafi’nin işinin bittiği inancıyla 1 Eylül 2011’de Paris’te düzenlenen toplantıda Libya Geçiş Konseyi ile Libya petrolünü işleten İtalyan ENI’nın sahip olduğu pastanın önemli bölümümünün İngiliz BP’ye ve Total’a kaptırma korkusu yaşanmıştır. Bu grubun pastadaki payı Kaddafi döneminde yüzde 2, yüzde 3’le sınırlıydı. Batı medyasına bakılırsa (Liberation) Libya petrollerinin yüzde 35’i Total’a söz verilmişti. ENI’nın kaygısı buradan kaynaklanıyordu. Libya petrolünü üreten ve pazarlayan ülkeler Arap Baharı’nın statükoda önemli değişikliklere yol açacağını kestirerek daha başlangıçta Kaddafi diktasını yıkmak için muhaliflere maddi ve politik yardıma karar vermişlerdi. Buna karşılık değişimde rol almaya çalışan AKP yönetimi aynı kararlılığı gösterememiş, işi Kaddafi yanlılığından düşmanlığına uzanan belirsizlikle yürütmeyi yeğlemişti. Kuşkusuz bu muğlak politikaların sonucunun oynanmak istenen rolün kaybını da beraberinde getirmesi kimse için şaşırtıcı olmamıştır. Ayrıca Türkiye’nin Libya petrol pastasından herhangi bir pay almayı hayal etmesi bile söz konusu değildi. Sayın Erdoğan’ın Mısır ziiyaretinin öncelikli hedefi İslam dünyasındaki prestijini parlatmaktı. İsrail’le işi çatışmaya bile vardıracak girişimleri ve söylemleri, aslında bu ülke ve ardındaki büyük müttefikimizin ayrıcalıklı korumasındaki İsrail karşıtlığı bize kalsa daha çok göstermelikti. Nitekim, örneğin en can alıcı noktalardan biri ekonomik ve ticari ilişkiler eskiden olduğu gibi geçerliydi. Başkan Obama’nın BM’ler genel kurulun açılışı sırasında iki ülkenin arasını düzelteceğiyle ilgili haberler ise nedense sıfır soruncu hariciye bakanımızı fena halde öfkelendirmiş, yüksekten atarak “bizim kimsenin ara buluculuğuna ihtiyacımız yok, bu konuda kimse bizi test etmeye kalkmasın” diyebilmiştir. Bize kalsa AKP yönetimi ve dışişlerimiz “ayağını yorganına göre uzat” bilge sözünü akıldan hiç çıkarmamaladır. Zira büyük devlet olmanın, dünyada söz sahibi olmanın açık kriterleri vardır. Bu hevesle olmaz. Aksi halde sonuç hep pişmanlık olur. Tayyip Erdoğan’ın Mısır’ı ziyaretinin temel nedeni bu ülkenin Arap dünyasının merkezi sayılması yanında Birleşik Devletler’in politik ve ekonomik yarımlarına mazhar oluşu ve İsrail’le 1979’da “barış anlaşması” imzayalan tek İslam ülkesi olmanın yanında bölgede ABD’nin önemli bir partneri olmasıdır. Aslında Sayın Başbakan’ın Mısır ziyareti çoklarının dile getirdiği gibi Mısır’ın İslam dünyasındaki yerine ortak olmak değildir. Sayın Erdoğan Mısır’a çeşitli ekonomik anlaşmaların yanında asıl amaç oradan Gazze’ye geçmek ve İslam dünyasındaki prestijini parlatmaktı. Ancak Kahire’deki görkemli karşılamayı düzenleyen ve tam da şu sıralar, ne demekse, “demokratik şeriatı” tartışan Müslüman Kardeşler’in yüzüne karşı “kendinden menkul” bir laklik tanımı yapması “kardeşleri” öfkelendirmiş ve Mısır’ın içişlerine karışmaması konusunda uyarılmıştır. Bunun karşılığında kesilen ceza ise az buz olmamış, Sayın Başbakan’ın Gazze’ye geçişi engellenmişti.

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Sayın Enerji Bakan’ımızın Uzanların kendilerine yapılan haksızlıklara karşı ülkemize açtığı yüklü tazminat davasının reddedilmesindeki çabaları kuşkusuz alkışlanacak bir başarıdır. Ancak eğer sözü geçen firma yolsuzluk yapmışsa bunun dava sonucu reddedilmesinden çok, bu tür yolsuzluklara yol açan nedenlerin çok öncesinden önünün kesilmesi daha uygun olurdu. Ayrıca Enerji Bakanı’nın ülkemizi Uzanlara milyarlarca tazminat ödemekten kurtarılmasında gösterdiği hassasiyeti, devleti ülkesinde yaşayanları ile birlikte çok daha büyük zararlara uğratacağı artık tartışma konusu bile olmayan nükleer felaket konusunda göstermemesi düşündürücüdür.
***
Burada sözünü etmek istediğimiz nükleer bir savaş değil. Ama en az onun kadar yıkıcı olacağı son 25 yılda patlak veren Çernobil ve Fukuşima facialarından sonra açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Tek farkı, nükleer savaş düşmanın ateşlediği füzelerden gelmesine karşın “nükleer bombaların”, üstelik para vererek topraklarımıza inşa ettirdiğimiz nükleer santrallardan gelmesi olasılığıdır. Çernobil’den ders almayan dünya, bugün Fukuşima felaketinden ders almak zorundadır. Ama rantçı santral sevdalılarının nükleer aşk gözlerini kamaştırmakta, gerçekleri görmelerini engelemektedir. Gerçekleri görmek istemeyenlerin başını, ne yazık ki bizzat Sayın Enerji Bakan’ımız çekmektedir. Bir süre önce konuyla ilgili bir toplantıya katılmak için gittiği Ukrayna dönüşünde sayın bakan, nükleere veda konusunda başta Almanya olmak üzere kimi Avrupa ülkelerinin karar aldıklarının yazılıp çizilmesini “Yok öyle şey” diye yanıtlamış, kimsenin nükleerden çıkmaya niyeti olmadığın yinelemiştir. Oysa Avrupa’nın nükleerden çıkmaya karar verdiği ortaya çıkınca ısrarından vazgeçmiştir. Japonya’da olup bitenlerin de bakanlık çevrelerinde yakından izlendiği söylenemez. Nitekim, Japonya’nın Sinop’a nükleer santral inşasından çekileceği aylar önce basınımızda yer alırken sayın bakan olayı çok sonra Japon resmi çevrelerinden öğrenmiştir.
***
Japon nükleer faciasına böyle yaklaşılırsa, nükleer sevdalılar Japonya’nın Fukuşima’dan gördüğü devasa zararların üstünü örtmeye çalışmalarını normal karşılamak gerekmektedir. Deprem ve tsunamiyle birlikte gelen facianın yüzbinlerce ölüye ve kayıplara, inanılmaz boyutlarda maddi zarara yol açtığı; Uzakdoğu’nun teknolojik devinin anında büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kaldığı nedense ayrıntılarıyla sergilenmez.
O kadar ki, hiçbir gerekçe bizim nükleer santral tutkunlarını geri adım atmaları için ikna edemez. Örneğin Japonya, Avrupa’nın neredeyse tümü nükleer santral konusunda geri adım atmaya hazırlanırken bizim tutkunlar, hangi kriterlere göre seçildikleri kolaylıkla tahmin edilebilen dolar burslu, iş garantili, 500 genci nükleer uzman olarak yetiştirilmesi için Moskova’ya yollayarak işi sağlama alma telaşı içinde görünmektedir. Kanımızca acelenin nedeni; Japonlar, kendi ülkesinde görmek istemediği nükleer santralların komşu ülkelerde inşasında yer almayı ahlaki yönden içlerine sindiremedikleri için işten çekildiklerini açıklamışlardır. Çernobil’i yaşamış bir Rusya’nın böylesine tehlike arz eden bir işi nasıl kabul ettiğini anlamak kolay değil. Bizim ise güvenlik açısından üçüncü nesil olarak adlandırılan Fransız EPR santrallarının bile sanıldığı kadar güvenilir olmadıklarının tartışıldığı bir sırada Rusya’nın güvenilirliği kuşkulu eski teknolojisine yazılmamız, eğer ortada vazgeçilmesi olanaksız büyük rant beklentisi yoksa, hangi akla hizmettir?
Sökümü yenisinden daha fazla para ve zaman gerektiren, ucuz görünen, ne ki olası bir faciadan sonra tamah eden ülkelere hesaplanması bile başdöndüren paralara patlayan nükleer enerjinin, bizim gibi bir ülkenin atıklarının masrafını bile kaşılaması kuşkuludur. Teknolojik yeterlilik konusunun ise bize yıldızlar kadar uzak olduğunu düşünüyorum. Herkesin çıkmak için sıraya girdiği modası geçmiş nükleer enerjiye girmekte, ülkemizin yığınla temiz enerji olanağı varken onca ısrar niye? AKP, yoksa İran gibi nükleer güç olmanın mı peşinde?

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Cumhuriyet’in Bilim Teknik eki, her zaman olduğu gibi bu kez de insanlığın en büyük sorunlarından “aşırı nüfus artışını” gündeme getirmiş (26.8.2011). Zira, insanlık şu anda tarihinin en büyük demografik değişimini yaşıyor. “Her saniye dünyaya üç çocuk geliyor. 1960 ve 2000 yılları adasına dünya nüfusu ikiye katlanmış ve bir yıl içinde de 7 milyara ulaşması bekleniyor.”

Dünya nüfusunun bu yıl sonuna kadar 7 milyarı geçerek, Afganistan ve Kuzey Hindistan bölgelerinde yoğunlaşacağı, yüzyılın sonuna kadar 10 milyara ulaşacağı da, yapılan tahminler arasında. Fransız Demografik Araştırmalar Enstitüsü’ün(INED) 18 Ağustos 2011’de “Dünyanın Bütün Ülkeleri” başlığıyla iki yılda bir yayımladığı bilimsel araştırma, dünya nüfusunun bugünkü durumu konusunda olduğu gibi, gelecekteki durumu hakkında da önemli ipuçları veriyor. Le Monde gazetesinde yayımlanan raporun ana hatlarının Bilim Teknik’te çıkan yazıyı tamamlayacağı düşüncesiyle daha geniş biçimde aktarılmasını yararlı görüyoruz. (Le Monde, 18.8.2011)

INED’e göre dünya nüfusunun 6 milyardan 7 milyara çıkması için 12 yıllık bir zaman gerekmesine karşın, 7 milyardan 8 milyara ulaşması için 2025 yılını beklemesi gerekiyor. BM kaynakları ise nüfusun 31 Ocak’ta 7 milyara ulaşacağını öngörmüştü. Yine INED’e göre demografik artış en üst düzeyine, yılda (yüzde 2) 50 yıl önce ulaşmıştı. Oysa 2011’de ikiye bölünerek yüzde 1.1’e düşmüştü. INED’e göre bu ritimle giderse dünya nüfusu 9 milyar dolayında kalacak ve neredeyse istikrar kazanacaktı.

2100’de dünya nüfusunun üçte birinin Afrikalı olacağı hesaplanmaktadır. Bu azalmanın, ortalama doğurganlığın bugün kadın başına 1950 yılındakinin iki katı olan kadın başına 2.5 çocuk olması gerekirdi. INED’e göre demografik çoğalma yüzyıl sonuna kadar, özellikle Afrika’nın güney bölgelerinde, Arap yarımadasında, Afganistan ve Kuzey Hindistan bölgelerinde yoğunlaşacaktır.

Yine aynı kaynağa göre, büyük olasılıkla Sida salgınına karşın 7 kişiden 1’i yerine 3 kişiden 1’i Afrika’da yaşayacaktır. Dünya nüfusunun 2011’de 7 milyara ulaştığı haziranda Afrika’nın nüfusu 1.05 milyardı. INED’e bakılırsa dünya nüfus artışı önümüzeki yıllarda Afrika, özellikle de Afrika’nın güneyi için önemli olacak, zira bu bölgede 2000 yılında 600 milyon olan nüfus 2100’de 3.6 milyara ulaşacaktır. Bu yüzden 21. yüzyılın sonuna kadar Afrika’nın nüfusu 2000’deki 800 milyondan dörde katlanarak 2100’de 3.6 milyara ulaşacaktır.

... Bugün Nijerya’da doğurganlık kadın başına yedi çocuk düzeyinde. Doğurganlık oranı son yıllarda bir miktar azalmış olsa da bölge doğuranlıkta dünya lideridir. Bölgedeki diğer Afrika ülkeleri de doğurgalıkta Nijerya’dan pek de geride görünmüyorlar. Doğurganlık oranı Somali’de 6.4, Kongo Demokratik Cumuriyeti’nde 6.1, Burkino Faso’da 5.8. Dünyada çocuk ölümleri konusunda ön sıralarda yer alan bu ülkelerin doğurganlıkta da önsıralarda yer alması şaşırtıcı. Ancak açlık, susuzluk, sağlık hizmetlerinden yoksunluk, salgın hastalıklar göz önüne alındığında yüksek doğurganlık o denli şaşırtıcı görünmüyor. Örneğin 2009 yılında 15 ve 49 yaş arası 5 milyona yakın insan Güney Afrika’da salgınlardan yaşamlarını yitirmiştir. Kara Kıta’nın tümünde ölüm oranı dünya ortalamasında yüzde 0.8 düzeyindeyken, Afrika’da yüzde 3.9’dur. Çocuk ölümlerine gelince, bu tam bir felakettir. Çocuk ölümlerinde dünya ortalaması 1000 doğuma karşı 44’ken, Afrika’da bu oran 74 gibi skandal düzeydedir. Bu Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de sadece 6’dır. INED’e göre 2050 yılında Afrika’nın nüfusu 2.3 milyara dayanacak. Bu projeksiyona göre Nijerya 433 milyarla Hindistan ve Çin’in hemen arkasından dünyanın en kalabalık ülkesi olacak. Hindistan ise 1.69 milyarla, 1.3 milyarlık Çin’in önüne geçecek.

Aşırı nüfus artışı, kuşkusuz, özellikle zaten açlık çeken Afrika için büyük felaket. Gerçi yerküre çok daha büyük nüfusu yeterince besleyecek olanaklara sahip. Ancak bugün Afrika’nın boynuzunda 12 milyon insanı tehdit eden açılığın kaynağı aşırı nüfus artışı değil. Aslında Afrika’nın boynuzundaki ülkeleri tehdit eden açlık, buzdağının sadece görünen kısmı. Asıl kitle suyun altında. Zira bugün BM verilerine göre dünyada açlık ve susuzluktan kıvranan 1 milyara yakın insan var. Salt daha fazla kâr gözetmekten öte derdi olmayan kutsal serbest ticaret, bugün onca gürültü koparılmasına karşın Orta Afrika’daki açlığın önünü kesememiş, binlerce çocuğun açlıktan, hastalıktan ölmesine seyirci kalmıştır. Çılgın bir tüketim ve israfın hüküm sürdüğü zengin dünyamız ne yazık ki, aç ve susuzluktan ölen insanlara yeterince ve sürekli gıda yardımı yapmakta, daha da önemlisi, açlığın önünü kesecek somut önlemleri almakta istekli görünmüyorlar. İşte biraz da bu yüzden aşırı nüfus artışı, yakın gelecekte açların sayılarının artması anlamına gelmektedir. Bugün Somali’de, paranız varsa eğer, her türlü gıda emrinizdedir. Merkantilist zihniyet, açlık ortamında bile utanmadan para kazanmanın yolunu bulmaktadır.

Açlıktan ölen her çocuk, her insan, tasarlanmış bir cinayetle eşanlamlı değilse nedir?

Hüseyin Baş/Cumhuriyet

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget