Makaleler "Sevgi Özel"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Çakma Osmanlılar - Sevgi Özel
Milletvekili olmuşlar. Olurlar; seçilmek, demokratik haktır. Çoğu yükseköğrenimli, birkaçının akademik sanı da var. On yıl önce seçilenlerin çoğu epey gençti; bugün pek genç sayılmazlar. Saç sakaldaki aklara değil, duruşa, sözüne, eyleme bakıyoruz.
Ödevini içselleştiremeyen; başkasına yaptıran bir öğrenci gibi kimisi… Konu, başlık ne olursa olsun, çoğu kendi bildiğini okuyor, daha doğrusu okuduğunun “gerçek” bilgi olduğunu sanıyor. Çoğu sesinin, kullandığı sözcüklerin beden diliyle hiç örtüşmediğinin ayrımında değil. Örneğin tarım, yoksulluk gibi bir konudan giriyor, Abdülhamit dönemine uzanıyor. Verilen örnekler, ne uzak ne yakın tarihle örtüşüyor. Zaman zaman alkışlanıyor; alkışı duyunca eldeki kâğıdı unutup akılları sıra doğaçlama yapıyorlar. Başı sonu belirsiz, kırık dökük tümceler sıralıyorlar. Alkışla kendinden geçiyor, övgüler düzdüğü dönem gibi battıklarının ayrımında olmuyorlar.
TBMM’de, üniversitede, hatta ilkokullarda Osmanlı hayranlığını dillendirenlerin tek yanlı okuduğunu ya da bilgi sandığı kulaktan dolma savlarla atıp tuttuğunu duyuyor, görüyoruz. Meclis’teki arkadaş Abdülhamit, Vahdettin dönemlerini öyle bir anlatıyor ki… Meğer Osmanlı’nın bireyleri özgürce, bir elleri yağda bir elleri balda yaşamış. Arkadaş, öyleyse Osmanlı niye battı? Batılı ona niye hasta adam dedi? Niye burnuna dek borca girdi de Batı’nın sözünden çıkamaz oldu?
Profesör, öğretmen, köşe yazarı ve başka kimliklerle TV’lere tünüyorlar. Hiçbiri Osmanlı’nın yükseliş döneminden sonrasına değinmiyor. Tek tek padişah adı sayıyorlar. Oysa o padişahlar, çöküşün mimarları…
Osmanlının son dönemde bütün savaşlarda yenildiğini, topraklarını yitirdiğini, yoksulluk ve bilgisizlik içindeki halkın hacılara hocalara, şeyhlere şıhlara sığındığını… Kadının ne evde ne evin dışında insan yerine konduğunu… Onlarca olumsuzluğu ağızlarına almıyorlar. Bir de havalı konuşuyorlar ki… Yalanı ballandırırken… Tek sözcükle bile yakalanıyorlar. Fener al, utanmayı bilen ara…Osmanlı’nın yok olmamak için zaman zaman birtakım yenilikler yapmak istediği bir gerçek… Ancak açtığı yeni okullarda hangi dille öğretim yapacağını bilemeyen bir imparatorluk, burnunun dibinde yaşanan bilimsel, uygulayımsal ve ekonomik gelişmeleri görmeden yaşarken, hangi özgürlükten söz ediyor bu arkadaşlar? Osmanlı’nın yüzyıllarca kullandığı, kimsenin yadsımadığı ve Türkçe olmayan dile Osmanlı Türkçesi diyorlar. 2000’li yıllarda çakma Osmanlı’nın kullandığı “Osmanlı Türkçesi” sözü, nedense “hakiki” Osmanlının hiç aklına gelmemiş.Çakma Osmanlıların hiçbiri çatlasa bugün o dili kullanamaz. Ona öv demişler, övüyor…
Çakma Osmanlılar, sık sık tarih ve dil dersinden çakıyorlar. Sözüm yine utanmayı bilenlere… 
Atatürk dönemine, devrimlere saldırmak için ne sağlam gerekçeye ne gerçek bilgiye; hiçbir şeye sahip değiller. Kurtuluş Savaşı’nı ağızlarına almıyorlar; günahları boyunlarına belki dedeleri “Kuvvacıya ekmek, su verenkâfirdir” diyen ulusal savaşım kaçaklarıydı, belki emperyalistle işbirliği yapanlardı. Gazi dedemin anısına saygım gereği böyle düşünme hakkını kendimde görüyorum. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nın, Atatürk döneminin üzerinden yüzyıllar geçmedi. Dedemin anlattıkları harfi harfine aklımda… Neler yaşadıklarının izleri Sakarya’da, Dua Tepe’de, tüm Ege’de… Bütün Anadolu’da… Çakma Osmanlı’nın Anadolu’yu ne denli sevdiği ortada… Halkın olan ne varsa, ağaç, göl, tarla hepsi yok ediliyor; yolsuzluklar söz ebeliğiyle kapatılıyor.
Çakma tarihle geçmişe övgü düzen sözde akademisyenler, vekiller, kimi aydınımsılar ve her şeyi bilen kimi köşe yazarları nedense baskıcı Abdülhamit’i, İngiliz gemisiyle kaçan Vahdettin’i iktidarda ya da iktidarın koltuğu altında oldukları sürece kahramanlaştırabilirler. Kendilerini de kahraman sanıyorlar. Şimdilik…
Yalancının mumunun sonsuza dek yandığını yazan bir kitap var mı?


 Sevgi Özel

Sevgi Özel: Dilleri Uzun...
Ağız bedenin doruğundadır; bulunduğu yer rüzgâra açıktır; bu nedenle “avurdu yelli” olanımız çoktur. Bu nedenle çokları açar ağzını yumar gözünü, tehdit, sövgü, argo, yalan, dolan; artık ne varsa dağarında savurur. “Ağız açmak, ağız bozukluğu, ağız değişikliği, ağzı dualı, ağzı kalabalık, ağız kokusu, ağızdan dolma, ağzı dili bağlanmak, ağzına tükürmek, ağzından çıkanı kulağı duymamak, ağzından girip burnundan çıkmak…” gibi deyimleri ve yüzlerce sözcüğü barındıran yetkin bir dilimiz var; yalnız ağzımızın değil, ülkenin tadını kaçıranlara ağzının payını veremiyoruz; sorunumuz bu.

TV’lerdeki çokbilmişler

Seçimden seçime demokrasiyi anımsayan ağzı var, dili yok halkımız, filin deveden büyük olduğunu fark edemiyor. Ülke yolsuzluk savlarıyla çalkalanıyor; “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” masalına tepki veremiyor. Sokaktaki yurttaş şaşkın da asıl şaşkınlar TV’lerdeki çokbilmişler. Çoğu gazeteci olan ancak yargıç, savcı tavrıyla büyük konuşanların dilinde yolsuzluk, sözlüklerdeki ilk anlamına indirgeniyor; “yolu olma durumu”ymuş gibi sıradanlaştırılıyor. Kullanılan dile dil demek, Türkçeye haksızlık olur. Politikacıyla gazeteci ağzının bu denli bozulduğuna hiç tanık olmamıştık.

Gazetecinin silahı kalemidir, ağzıdır; kalemle somutlaştırdığı, ağzıyla aktardığı düşünceleridir. Doğallıkla dilidir. Son on iki yılda, on iki yılın ikinci yarısında özellikle gazetecilerin dili, can yakan bir silaha dönüştürdüğünü gördük. Kimisi saldırgan, suçlayan diliyle ünlendi; iktidar yandaşı olmakla övündü. Ergenekon, Balyoz gibi davaların “iddianame”si ortaya çıkmadan ağzı kalabalık kimi gazeteciler TV’leri dolaşarak, köşelerini kullanarak iktidar ağzıyla kişileri, kurumları karaladı. Kalemi ve dili, ateşli silahlara kattı. 2013’ün son günlerinde kimisi günah çıkarıyor; ama dili hâlâ kirli.

Dili bozarak, kavramların içini boşaltıp anlamını baş kalaştırarak, örneğin laikliği savunanlara “laikçi” diyenler gazeteciydi. Kemalizme, Atatürkçülüğe faşizmi çağrıştıran tanım yapanlar, Atatürk’lü yılları faşizmle eşleştirerek “statüko”ya yeni anlam yükleyenler gazeteciydi.

Ulusalı kıt bilgisiyle tanımlayanlar; ulusal olana, ulusalcılara gülünç savlarla saldıranlar, yakın tarihi iktidarı mutlu edecek biçimde değiştirenler gazeteciydi. 90 yıllık Cumhuriyeti ve Cumhuriyetle gelen devrimlerin dayatma olduğunu, tarihçi sanını kendinden başka kimsenin bilmediği birilerinin yapay belgeleriyle kanıtlamaya çabalayanların çoğu da gazeteciydi. Dili uzun, yüreği cüce gazeteciler her türlü saçma sapan savı Atatürk’le buluşturmaya çabalar, Atatürk’ü karalarken akılları sıra söz oyunu yapıyorlardı. Ne ki söz oyunu için dil gerekliydi; diline sağlam olmak zorunluluktu.

Onları dinlerken, yazılarını okurken dilin kemiği yoktur; ancak insanın omurgası vardır, diye düşünmemek olanaksız. 2013’ün son haftasına gelindiğinde, dün diliyle aydınları, Atatürkçüleri sokan gazetecilerin ağısı birbirlerine akmaya başladı.

Dün bayram haftasına soba tahtası diyen çoğu gazetecinin sözü, bugün yere düşmüş durumda… Dilimizde sözünün eri diye bir deyim vardır; insanın omurgasıyla da doğrudan ilintilidir. Sözü yere düşürenin kendisi dik durabilir mi?

Konuştukça batıyorlar

2013’ün son günlerinde ortaya çıkan yolsuzluklar kadar önemli bir görüntü de gazetecilerinkidir. On iki yıldır iktidarı birlikte, aynı ağızla öven, ülkenin karartılmasına birlikte çanak tutan “ağzı dualı” gazeteciler, birbirlerinin ağzını yırtma noktasına geldiler. Ağız değiştirdiler; ama dilleri hâlâ uzun; hâlâ pabuç kadar; yalakalıkla, yalanlarla uzayan bir dil hangi pabuç kutusuna sığar? 2013’ün son günlerinde kimi gazeteciler dil kirinin, el kiri olduğunu da kanıtlıyorlar. İktidarcemaat “kumpaslarını” onlardan öğreniyoruz. Konuştukça batıyorlar! Avurdu yelli olmak böyle bir şey işte! 2013’ün son günlerinde “cemaatsiyasetticaret” üçgeninin ve gazetecilerin diliyle eli birbirine dolanmış durumda… 2014, bu kirli yumağın çözüleceği günler getirsin!

 Sevgi Özel

Mustafa Balbay Dün de Özgürdü - Sevgi Özel
Deniz’i bebekken görmüştüm; Yağmur’la birçok kez kucaklaştım. Gülşah Balbay tam da Nâzım’ın, “Ve unutma ki/daima iyi şeyler düşünmeli/bir mahpusun karısı” dediği gibi hep iyi şeyler düşündü; iyi şeyler düşünerek salt çocuklarının değil, eşinin gözü kulağı, eli kolu, yüreği oldu. Ben ona “sarı gelin” derim; gelinliğiyle kucakladığımız günden bu yana dik duruşuyla bilirim. Gülşah hep “iyi şeyler düşündü” ve bir cumhuriyet kızı olarak içindeki öfkeyi dirence dönüştürdü.
Balbaylar yaklaşık beş yıl süren bir karabasana tutsak olmadılar. Mustafa’yı Silivri’de bir kez görebilmiştim. Duruşma salonuna Tuncay Özkan’la birlikte getirildiklerinde yıkkın, bungun, umarsız olan bendim; gözpınarlarımda tutmaya çalıştığım yaşları onların sesi kurutmuştu. Dokunamayacak denli uzaktık; bağırarak birbirimize seslerimizle dokunuyor; sesimizle kucaklaşıyorduk. Onları o duruşma salonunda metrelerce uzağımıza iten, aramıza parmaklıklar koyanlar da biliyordu ki gerçekte kendileri o parmaklıkların ardındaydı.
Şimdi Mustafa evinde; yanımızda... Özgür... Tuncay uzağımızda mı; öteki aydınlar yüksek duvarların ardında mı? Uğur Mumcu’nun “Türkiye ilginç günler yaşıyor” sözünü anımsıyorum; gerçekten de ilginç günler yaşıyoruz. Hani keserin-sapın dönüşü üstüne bir sözümüz var ya... Her yeni güne yeni savlarla uyanıyoruz; bir iktidar büyüğü “irticaı suç olmaktan çıkarmakla” övünüyor. Hangi demokraside gericilik suçu çağrıştırmaz, yanında taşımaz? Evet, ilginç günler yaşıyoruz. Şimdi keser “irticaı” suç olmaktan çıkardık diyenlerle kankaları arasında gidip geliyor. Bir de dün her yöne mavi boncuk dağıtan, bugün boncuklarını toplamaya bakanlar var; konuştukça batıyorlar; her boncuk alınlarında birer kara damla... Utanmayı bilenler için elbette...
Mustafa tutukluyken sekiz kitap yazdı; ne yazı makinesi ne bilgisayar... Uyuşan parmaklarının acısını duyumsamadan, okuruna duyumsatmadan üretti. Tuncay da öyle... Başka tutukluların kitaplarıyla da kitaplıklarımız bir dönemin karanlığını hiç unutturmayacak kar gibi emekle beslendi. Yıllardır Mustafa’nın mapusta yazdığı kitaplar kadarını bile okumayanların ekranlarda şakımasına tanık oluyoruz. Aralarında tek kitap yazmayan da var; tek yanlı birkaç şey okuyarak olup bitenlere at gözlüğüyle bakmayı sürdüren de var; tek yanlı yargılarla oluşturulmuş kitabımsıların yazarları da... Mustafa’nın hapisten çıkmasına sevindiğini söyleyenlerin sesiyle beden dili arasındaki dengesizlik, üç beş sözcük savurdular mı belirginleşiyor. Yalakalıkla sıvanan çokbilmişliğin bedeli olmaz mı? Rüzgârgülü her zaman doğru yönü göstermezmiş demek...
Mustafa içerdeyken de özgürdü, a rüzgârgülleri... Yüreği, beyni özgürdü; kalemi özgürdü... Arkasında, dört duvar arasında kalanların da öyle olduğunu biliyor; biz de biliyoruz. Öyle olmasa bin türlü yalan dolan, tuzak karşısında hiçbiri dimdik duramaz, Silivri kitaplığını oluşturamazlardı; Nazlıcanlar, Yağmurlar umudu diri tutamazdı. Gülşah “daima iyi şeyler” düşünen, yürekli bir “mahpusun karısı” olarak hep alkışla anımsayacağımız savaşımını veremezdi. Nazlıcan, Yağmur ve Deniz umudun pırıl pırıl simgeleridir. Onları okul yolundan çevirmeye bile çalıştılar; başaramadılar. Onlar gibi nice çocuğumuz var; her biri zamanından önce büyüdü; büyümek zorunda kaldılar. Baskı dönemlerine direnen ana babaların çocuğu olmak kolay mı? Bu nedenle hem adaletsizliğe direnen babalarına hem bu çocuklara gönül borcumuz var.
Sana “Hoş geldin!” demiyorum Mustafa; bir yere gidip gelene hoş geldin denir... Yaklaşık beş yıl ona yakın kitapla taçlandırdığı adalet ve demokrasi savaşımında hem uzağımızda hem evimizdeydin. Senin kişiliğinde cumhuriyetimizin değerleri; adalet ve demokrasi için savaşım veren bütün aydınları Ahmed Arifçe selamlıyorum: “Gör, nasıl yeniden yaratılırım/ Namuslu, genç ellerinle./ Kızlarım/ Oğullarım var gelecekte/ Her biri vazgeçilmez cihan parçası/ Kaç bin yıllık hasretimin koncası/ Gözlerinden/ Gözlerinden öperim/ Bir umudum sende/ Anlıyor musun?”

Dersaneler kalsın mı, kapatılsın mı; bu kavga tabela değiştirmekle bitmez; amaç ne eğitimsel ne bilimseldir. İktidarda kalma kavgasıdır. İktidar da sürtüştüğü takım da aslında “dindar ve kindar nesil” peşindedir. Bu kavgayı ussal, bilimsel olandan başka doğru tanımayanlar bitirecektir! Umut, ayaklandı bir kez! Atatürk’e ve Türk Devrimine inananlara selam olsun! 

Dersane Kavgasının Amacı Eğitim mi? - Sevgi Özel
Dersane bileşiği Arapça “ders”le Farsça “hane” sözcüklerinden oluşmuştur. “Hastane, eczane, postane, pastane” benzeri bileşiklerin çoğunda olduğu gibi “dersane”de de “hane”nin “h”si söylenmez ve yazılmazken ortak (resmi) dilimiz Türkçeyi ve yazım birliğini bozan Başbakanlığa bağlı TDK’nin yönlendirmesiyle MEB, dersaneleri uyarmış, “dershane” yazımı yeniden tabelalara yerleşmiştir. 1950’lerden bu yana her iktidarın, dahası MEB’nin başına geçen kişilerin uydurduğu kurallarla eğitimde izlenceler bilimsel veriler yok sayılarak tabela değiştirir gibi zırt pırt değiştirilmektedir. “Dersane”yi “dershane” yazmayı beceri sanan, dilin ve eğitimin bilimi olduğunu göz ardı edenler, anlık değişiklikleri siyasal çıkar için yapmaktadır. Doğallıkla siyasal çıkar, dersane gerçeğinde olduğu gibi kaymaklı başka çıkarlara da dönüşebilmektedir; siyasal çıkarın oltaya takılan ilk kurbanları da her dönem çocuk ve gençlerdir.

Politikacılar suçludur
Tarikatları, “cemaat”leri toplumun gerçeği diye sunan yaşayan, yaşamayan bütün politikacılar için çok şey söylenebilir; şimdi susup izleyenler de eğitim sistemini, doğallıkla ülkeyi bu karabasana sokanlar kadar suçludur.

Basının yansıttığı hükümetcemaat kavgasının hiçbir noktasında ussal ve bilimsel doğru yoktur; bu nedenle basının büyük bir bölümü de bu karanlık gidişe su taşımaktadır. En şaşırtıcı olan da üniversitelerden çıt çıkmamasıdır.

Düne dek laik Cumhuriyetle hesaplaşmak için el ele olanların, bir anda saç saça kavgaya tutuşması hiç şaşırtıcı değildir; çünkü amaç çağdaş okullar, özgür üniversite yerine, inancın dibine dek sömürüleceği kara postları kapmak, post üstünden “fetva”larla laik Cumhuriyeti din devleti yapmaktır!

Bizler öğrenciyken büyük kentlerde bir iki dersane vardı; ailesinin durumu elverenler matematik, İngilizce gibi dersler için ya dersaneye gider ya özel ders alırdı. Nüfus çoğaldıkça, yurttaşın gelir düzeyi düştükçe, sınıf farkı derinleştikçe devletin eğitime bakışı da sığlaştı.

Siyasilerin oyun bahçesi
Bütçeden eğitime ayrılan pay gülünç denecek ölçülerdeydi; doğallıkla devlet eliyle açılan boşluklara “aklı özgür, vicdanı özgür” yurttaş yetiştirmek değil, “mürit” üretmek olanlar yerleşti. Eğitim kurumları siyasilerin oyun bahçesi, Cumhuriyetin öğretmenleri sevilmeyen kişi oldu. Sözümona eğitim parasızdı; 1970’lerin sonundan 80’lere gelindiğinde öğrenci avlanacak kuş; öğretmen limon satmak zorunda kalan devlet memuruydu.

Çağdaş, laik eğitimden hoşnut olmayanlar okullarda örgütleniyor, imam hatip okulları, türban ve Kuran kursu kavgasını tırmandırıyorlardı.

1970’lerin ortasında eğitim enstitülerinden bir buçuk iki ayda mezun edilenler okulların ve yeni açılan üniversitelerin yönetim kadrolarına yerleştirildi; sözde milliyetçilerle dindarlar subaşlarını tuttu. 12 Eylül’ün asıl darbesi eğitime ve öğretmenlere indi; solcu bilinenler sokağa atıldı; bir bölümü dersanelere katılarak, gizlice ders vererek yaşamını sürdürdü. 12 Eylül ülkenin sol damarını kesmiş; dinciırkça sağa kan pompalamıştı. Devlet desteğiyle palazlanan dinci, ırkçı kişi ve kurumlar, dersane ve özel okullarda örgütlenmeye yöneldiler.

Albenili adlar
Halkın yoksullaşması, çocuk ve gençlerin umarsızlığı işlerini kolaylaştırıyordu. Albenili adlarla süsledikleri onlarca dersane ve okul açtılar. Yurtiçi ve dışında inancı kullanarak varsıllaşan, artık açık açık adı anılan “cemaat” hedefi büyütmüştü; ama önündeki en büyük engel laik eğitimdi. Cemaatin yurtiçi ve dışında nasıl varsıllaştığını Uğur Mumcu gibi aydınlar kanıtlamıştı. Dinciler çok kazanıyor, kesenin ağzını açarak yoksul çocukları avlıyor; elini veren geleceğini kaptırıyordu.

Bilgisayar varsıl evlerine girmeden yoksul çocukların kucağına verilmişti; çocuk ve gençler “ışık”lı evlerde, yurtlarla kamplarda eğitiliyordu. Atatürk, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı, Türk Devrimi kirletilerek ezberletiliyor; genç beyinler laik Cumhuriyetle hesaplaşmaya koşullandırılıyor, isteseler de içine itildikleri ussal, bilimsel ve sanatsal olanı yok sayan yeşil çemberden çıkamıyorlardı. İnsanın içini görerek doktor, uğradığı haksızlığı bilerek hukukçu oluyor; rektör, milletvekili seçiliyor; ama usu, inanca teslim ettiklerinden özgürlük için ayaklanan, öldürülen, şiddet gören gençler için bile ağır konuşuyor, hukuk dışılığa sığınabiliyorlardı.

Dersaneler kalsın mı, kapatılsın mı; bu kavga tabela değiştirmekle bitmez; amaç ne eğitimsel ne bilimseldir. İktidarda kalma kavgasıdır. İktidar da sürtüştüğü takım da aslında “dindar ve kindar nesil” peşindedir. Bu kavgayı ussal, bilimsel olandan başka doğru tanımayanlar bitirecektir! Umut, ayaklandı bir kez! Atatürk’e ve Türk Devrimine inananlara selam olsun!

Dil Devriminin 81. Yılında Türkçe - Sevgi Özel
Hepimiz Türkçe konuşuyoruz da anlaşamıyoruz. Siyasal iktidarlar, özellikle “milliyetçi muhafazakâr”lar, inanmasalar bile “büyük ölçüde dil devrimiyle özgürleşmiş Türkçeyi” kullanıyorlar; ancak “milliyetçilik”ten çok “muhafazakârlık”a sarılanlar Türkçeye, düşünce özgürlüğüne ve Türk devrimine inanmadıklarından “devletin dili”ni doğru öğretme amacı taşımıyorlar. Dünyaya “aynı görüntüyle sınırlı” bir pencereden bakıyor, düşünce özgürlüğünü “ben”le sınırlıyor, “ben” özneli, dinsel kavramlarla bezeli bir dille inanç ve köken ayrımını kullanıyor; yüreklice değil, kaçak güreşerek devrimlerle hesaplaşıyorlar. Dil ve eğitim dinselleştikçe dinselleşiyor; resmi Türk Dil Kurumu (TDK), iktidar ağızlı üniversite ve korkusuna gömülen basın bu durumu eleştiremiyor.

Düşüncenin 
yenileşmesi
Dilin yenileşmesi düşüncenin yenileşmesi demektir; bunu bilen ve sürekli Atatürk’ün kurumuna saldıran gericiler, Kenan Evren TDK’yi kapatınca devrimcilerin soluğunu kestik sandılar. Başbakanlık’a bağlı TDK’ye iktidarların atadığı sözde bilimciler, dilimiz siyasaya araç yapılırken susuyor. AKP iktidarınca işlevsizleştirilen TDK, kuruluş amacıyla çelişen yandaş yapıtlarına “telif” ödeyerek Atatürk’ün kalıtını savuruyor, “cemaat” etkinliklerinde boy gösteriyor. Türkiye Türkçesi için hiçbir şey yapmadığı gibi ölçünlü dil ve yazım birliğini bozmayı sürdürüyor. AKP Osmanlı’ya sarılma, Cumhuriyetle hesaplaşma eylemlerine girişince, on yıl önce “Türk İslam sentezi”ni savunan TDK de bu “sentez”in “İslam” ayağına yapışır oldu; “gerici, irtica…” gibi kavramları “ak”larsa hiç şaşırmayız.
Atatürk, Türk Tarih ve Dil Kurumlarını “dernek” olarak kurmuş, kendi varlığından gelir bırakmıştı. Atatürk’ün amacının bu kurumların “akademi”ye dönüşmesi olduğunu, 12 Eylülcülerin de Ata’nın bu isteğini yerine getirdiğini söyleyenlere soruyoruz; bu TDK’nin “akademi”ye benzer yanı var mı? Dilsiz Dil Kurumu nerede görülmüş? 30 yıl önceki kurum, iktidarların dil ve eğitimdeki yanlışlarını bilimsel verilerle engellerdi; AKP’lileşen TDK’nin “4+4+4”lük çağ dışı eğitime tepki verdiğini duyan oldu mu? Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçedir, diyebiliyor mu?
Kurucu çoğunluğun dili olduğu için Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçedir. Türkçe ünlüsü bol, sesçil bir dildir. “Bağlantılı” dil olmasıyla, ses, biçim ve anlam özellikleri arasındaki uyumla yerli-yabancı dilbilimcilerin de belirttiği gibi “matematiksel” dizgeye sahiptir. Dilbilimcilere göre bu özellikleri Türkçenin kolay öğrenilmesini sağlar. Dünyanın her yerinde çoğunluk hangi dili konuşuyorsa o dil, birlikte yaşayanların ortak iletişim aracı olmuştur. Türkçenin tarihsel akışı da bunu gösterir. X. yüzyılda İslamiyete geçişi tamamlanan Türkler İran’da Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kurmuş, sonra Anadolu’yu yurt edinmişlerdir. Oğuz Türkleri Anadolu’ya “Rum diyarı”, kurdukları devlete de “Rum Selçukileri” derken Avrupalılar, gelenlerin Türk olduğunu, Türkçe konuştuğunu görerek buraya “Türkmenlerin ülkesi” anlamında “Turcomania” ya da “Turchia” demiştir. Atatürk ve arkadaşları her türlü iletişim ve belgede “Osmanlı” değil, “Türk” adını kullanmış; kurdukları devlet de “Türkiye Cumhuriyeti” adıyla tarihe yazılmıştır.
Arapça ve Farsçanın boyunduruğu altına girdiği dönemlerde de aydınlar Türkçeyi savunmuşlar; “Kutadgu Bilig, Divanü Lügat-it Türk” gibi görkemli yapıtlar bu amaçla doğmuştur. Ömer Seyfettin’ler imparatorluk çökerken en çok dilin Türkçeleşmesini tartışmışlardır. Yüzyıllar önce de yönetenlerin yabancı hayranlığı ve aydın aymazlığı yüzünden Türkçe başka dillerin saldırısına uğramış; buna karşın ticaret amacıyla gelen Avrupalılar, örneğin İtalyanlar, buradaki farklı köken ve inançtan her insan gibi Türkçeyle iletişim kurmuştur. Osmanlı’nın son döneminde Osmanlıca yetersiz kaldığından tıbbiyede öğretimin ilkin İtalyanca, sonra Fransızca olması, eğitimde bu dile öncelik verilmesi, Türkçeye Fransızca sözcükleri doldurmuştur. Kendi okullarında hangi dille eğitim yapacağını bilmeyen imparatorluğun çöküşü sırasında, özellikle Doğu Anadolu’da kendi diliyle eğitim veren yüzlerce yabancı okul açılması, bugün aynı bölgedeki dil tartışmaları açısından da ilginçtir. 90 yıl önce olduğu gibi yine dili ve eliyle karnımızı karıştıran yayılmacıyla işbirlikçisinin gözünde Türkçenin de Kürtçenin de önemi yoktur; dilini eğitim kurumlarına yerleştirmiş, devletin dilinin önüne geçirmiştir. “Arabın medeniyeti benimdir” diyenlerin ardılları da 4+4+4’lük dizgeyle eski dil ve Arapçaya sarılmış, toplumu “okey”le “inşallah” arasına sıkıştırmıştır.

Cumhuriyetle hesaplaşma
Bugün kimilerinin bilimsel bilgi yoksunluğu ya da siyasa gereği “iki dilli” eğitimi, “iki resmi dil”i savunması “bölünme isteğinin örtülü biçimde dillendirilmesidir. Türkçenin devletin dili olması” yurttaşın “iki dilli” olmasına, anadilini öğrenmesine engel değildir. “Hiçbir dil kendiliğinden ortak dil olmaz”; bunu öğrenmenin yolu, ortak dilin tarihsel akışını önyargısız izlemektir. Ayrıca hak ararken çoğunluğun dilini ve birikimini karalanmak bilimsel ahlakla bağdaşmaz. İngilizce ülkeyi kuşatırken hem dinci takım hem köken farkını siyasallaştıranlar, farklı beklentilerle sessiz kalmıştır. İktidarın kendi üretimi olmayan dil/ekin siyasasızlığı, “muhafazakârlık”ı dinle ya da ırkla özdeştirenlerin cumhuriyetle hesaplaşma yarışını hızlandırmıştır. Bu yarışı kazanacağını sananlar, 90 yıllık devrimci birikime toslayacaktır. Ortak dili “yurttaşlık” bilinciyle içselleştirdiğimizde özgürce düşünerek birbirimizi anlayabilir, ortak çıkarlar için savaşım verebiliriz. Özgürlüğü ve yaşamı yok edilen her yurttaş, kurutulan her dere, kesilen her ağaç bizimdir; ortak dille çözüm üretemediğimiz için bunca yıkım ve acının üstesinden gelemiyoruz. 26 Eylül 2013’te, 81. Dil Bayramı’nı bilimin ve hukukun yaralandığı, özgürlük ve adalet isteyen gençlerin öldürüldüğü kirli siyasanın gölgesinde kutladık.
Her şeye karşın umutluyuz; Mustafa Kemal’lerden aldığımız güçle direneceğiz!

'Millet' Getirir, 'Millet' Götürür - Sevgi Özel
Sayın Başbakan’ın son günlerde söylediği sözlerden yanlış olmayanı ayıklamaya çabalıyoruz; Başbakan, “Bizi millet getirdi, millet götürür” dedi; ara sıra da olsa “biz” dedi. “Eyvallah!” Doğru söze ne denir? Peki, sokaklara akın edenler kim; uzaylı mı? Gençler, kadınlar, sanatçılar, bilim insanları, işçiler; HALK… Binlerce insan günlerdir sokakta yatıp kalkıyor. Binlerce değil de Sayın Başbakan’ın dediği gibi, “üç beş çapulcu” bile olsa, onlar kim? Onları yok saymak, “Yüzde elliyi içerde zor tutuyoruz” demek doğru mu; ussal olmadığı belli de siyasal, bilimsel, insancıl bir yaklaşım mı?
İnsanlar, yılların birikimiyle sokağa fırladı. Sokaktaki gençlerle kadınların belirlediği resim çok ilginç. İlkin gençlere bakalım… Hiçbir zaman gençlerden umudu kesmemiş biriyim; bu nedenle gençleri apolitik, duyarsız, dünyadan habersiz, bencil, cep telefonu ve bilgisayar “manyağı” diye adlandıranlarla tartıştığım çok olmuştur. Gençler, bu kemikleşmiş görünen yargıyı tuzla buz ettiler. Adı üstünde onlar genç; ne verdiysek onu alıyorduk; çarpık eğitim sistemi, derinleşen sınıf farkı, her eve giren yoksulluk; üstüne üstlük inanç ve köken farkı baskısı karşısında nasıl biçimlenecek, özgürce düşünmeyi, düşüncesini özgürce dillendirmeyi nasıl başaracaktı bu çocuklar?

“Hamaset ve din”
Gençlerin son günlerdeki şahlanışına şaşıranlara, ders kitabı diye “bedava” sunulan akıl, bilim, sanat dışı savlarla, yalanlarla dolu basılı kâğıtlara göz atmalarını öneririz. Binlerce çocuğun ve gencin bulunduğu okullara on-on beş bilgisayar koymak, bir bölüğünün eline içi ders kitaplarından beter, “hamaset ve din” baskılı aydınlığı değil, öte dünyaya ve geçmişe özlemi körükleyen “tablet”ler tutuşturmak mı çağdaş eğitim? Çocuk ve gençlere yapılan en büyük kötülük “4+4+4”lük dayatma değil mi? O güzelim kızlar, oğlanlar şimdi ceplerini, bilgisayarlarını, tabletlerini direniş için kullanıyor ve teker teker avlanıyorlar. Sayın Başbakan’a soruyoruz; siz değil misiniz “eli bilgisayarlı genç” isteyen; işte gençler bilgisayarlı tüm olanakları özgürlük ve barış için, hak aramak için kullanıyorlar. Aralarında yanlış yapanlar olsa bile, onlara “çapulcu, vandal, marjinal… vb.” demek yerine, “aferin!” gerekmez mi? Çünkü uygulayımbilimin anlam ve olanaklarını, kendini halktan üstün görenlere öğretmek için kullanıyorlar. Gençler ve ana babaları, siyasetçiyi “getirip götüren”ler; yani “millet”in ta kendisi değil mi?
Kadınlar da Cumhuriyet tarihinin en büyük eylemi içindeler; çünkü kaç çocuk doğuracaklarına, daha evliliğin ilk saatinde başkası karar verir oldu. Varsıl düğünlerinde “En az üç çocuk yapın” dendikçe (paşa konaklarını kapatanlar isterse 13 çocuk yapabilir), bizim basın, TV’lerle gazetelere dana dişi gibi başlık atma yarışına girdi; genç işsizin, asgari ücretlinin, ezilen sınıfların bir çocuğa bile sıcak aşla yatak veremediği görmezden geldi. Doğurmak isteyip istemediğine, kürtaja, sezaryene başbakanların karıştığı bir ülkede kadınlar bir öğün sofra kuramaz, et kaynatamaz olmadı mı?
Yükseköğrenimlisinden okumaz yazmaz olanına dek kadınlar sokakta; belki bazısı kendini bekleyen tehlikenin ayrımında. Oysa “4+4+4”lük ucubenin ilk hedefi onlar; doğum izninin uzatılması bir oyun; evde okumayı, çalışmayı dayatan sözde “toplumsal projeler”le toplumsal yaşamdan uzaklaştırılıyorlar. Ancak iktidar olmak isteyen her parti, kadınların “oy”una da gereksiniyor. Kadınlara bu hakkı veren kim; on yıldır kötülenen Atatürk! Hak arayan kadın kimin kızı, kimin eşi, onlar “millet” değil mi?
Atatürk, Cumhuriyeti gençlere “emanet” ederken, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verirken, geleceği düşünmüş; çevresindeki devrimleri kabullenmiş gibi görünen döneklerin ve ardıllarının neler yapabileceğini öngörmüştü. Tarih “millet”ini yani ulusunu, doğru tanıyan Atatürk’ü bir kez daha doğruladı. Sayın Başbakan’ın ve yakın çevresinin de dersini alacağı tek kaynak devrim tarihimizdir; çok gecikmiş olsa da yanlıştan dönmek için örnek alacağı tek kişi de Atatürk’tür!

“Siyaset okulu”
Sokaklar, gençler ve kadınlar için hiçbir partinin örgütleyemeyeceği kadar gerçek ve dürüst “siyaset okulu” oldu; 90 yıllık birikim, itildiği bilinçaltından çıktı. Gençler, kadınlar ve erkekler; yani “millet”in özü, verdiği izni almak istiyor. Sayın Başbakan’ın “Benim bakanım, benim valim…” tekelciliğinin “benim ulusum” olarak çoğullaşmasını bekliyor! Sokak okulları, “ben”i, “biz”e dönüştürme dersi veriyor! Selam olsun hepsine!

Türk'ü, Türkçe'yi Dışlayarak Demokratikleşmek - Sevgi Özel
MEB, ders kitapları hazırlanırken “Atatürk ilke ve inkılaplarına, laik, sosyal, hukuk devletine uygun olma” ölçütü aramıyor; bakanlıklar, valilikler, kaymakamlıklar, TV’ler Atatürk’ün adını, sözlerini, imzasını siliyor. Devlet televizyonuyla özellerde gece gündüz “90 yıllık karanlığın bitmek üzere olduğunu, 90 yıllık baskı, asimilasyon” yüzünden “halklar”ın “zulüm” gördüğünü anlatan sözde tarihçiler, bilgi fukarası siyasetçilerle gazeteciler yarışıyor.
Yakın tarih öylesine çarpıtılıyor, öylesine suçlanıyor ki, yoksulluğu, umarsızlığı, bilgi eksiği hiç bu denli derinleşmemiş olan halk Cumhuriyetten, kurucularından “nefret”e koşullandırılıyor. Bizler Kurtuluş Savaşı’nı yapanları, devrimlerin coşkusunu yaşayanları tanıdık; dedeler nineler savaşın nasıl kazanıldığını biliyorlardı; hem yayılmacıyla hem doğuda batıda yayılmacıyla işbirliği yapan, “din” öğesini kullanan isyancılarla savaşmışlardı.
Bu halk, dili din için kullanan kara sakallıdan kurtulunca, kılık kıyafetini, ölçüsünü takvimini yenileştirmiş; devlet “dinsel” kimliğini soyunarak eğitimde birlik sağlanmış; kadınlar toplumsal yaşama katılmış; Cumhuriyetin ortak dili Türkçeyle bilim, sanat ve uygulayımbilimde çağdaş dünyayla yarışa hazırlanmıştı.
Cumhuriyetin kurucu çoğunluğunun dili Türkçenin ortak dil olması, öteki dillerin yadsınması anlamına gelmiyordu. İnancına ve kökenine bakmadan herkesi yok edecek bir savaştan çıkan, kendi üretimiyle geçinen bireylere Cumhuriyet, yurttaşlık kimliği kazandırmıştı. Şimdi yadsınan, horlanan bu kimliktir. Günümüzde olay ve oluşumlara yurttaşlık penceresinden bakamayan siyasal iktidar öteden beri Cumhuriyetin değerleriyle kavgalı olanların ardılıdır ve kavgayı tehlikeli bir noktaya taşımıştır.
Milliyetçi muhafazakârlar, Türkçeyi hiç sevmezler; çünkü muhafazakârlığı Arap’ın ve Arapçanın üstünlüğüne dayandırırlar. Yüzyıllar önce Müslüman Türk, tapınma ve bilim için Arapça, sanat için de Farsça öğrenme gereği duymuş; Batılıların, “Türk, Allahı’na Arapça, sevgilisine Farsça, ailesine ise Türkçe seslenir” nitelemesine uygun olarak üç dilli bir duruma düşmüştü. Bugün bu dillere İngilizceyi de ekledi. XIV. yüzyılın ünlü şairi Âşık Paşa, “Türk diline kimse bakmaz idi/ Türklere hergiz gönül akmaz idi” dizeleriyle yakınmıştı. Osmanlı aydınları da Arap abecesiyle Osmanlıcadan kurtulmak için türlü öneriler geliştirmişti. 90 yıl sonra yüzyıllar öncesine yürür olduk. Türk demek, Türkçe demek adeta suç!

Eğitim dinselleştirildi
Cumhuriyetten önce yayılmacı, özellikle doğu bölgemizde onlarca okul açmış; dilini öğretmeye girişmişti. Artık okul açmıyor; tüm okullar yayılmacının diliyle eğitim yapıyor. Bu duruma milliyetçi muhafazakârlar hiçbir zaman tepki vermediler. AKP iktidarıyla İngilizce eğitime Arapça, eski yazı ve dil de eklendi. Eğitim kurum ve kuralları dinselleştirildi. Üniversite susturuldu.
İnanç ve köken farkı siyasanın karıştırıcısı olup Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları inanç, köken ve dil kavgasına başlayınca, yayılmacının ağzına bakanlar, Atatürk ve Türk devrimiyle hesaplaşmaya hız verdiler; bu hesaplaşma, demokratikleşme diye yutturuluyor; uzaktan dolma akıllılara göre, 90 yıllık baskı dönemiyle yüzleşiyoruz. Yüzleşmenin önündeki tek engel Türk ve Türkçe… Başka ülkelerde olduğu gibi bizde de yurttaşların bir kısmı iki dillidir; iki dillilik bir ayrıcalık değildir, varsıllıktır. Ortak dille eğitim temel gereksinimdir; eğitim, sağlık ve adalet kurumlarında ortak çıkarlar için ortak dille akıl üretilir; iki dilli yurttaşın hakları da gözetilir.
Ulusu bir arada tutan dildir; iktidarın bastırdığı, iki dilli yurttaşların da sarıldığı gibi din öğesi değildir. Bizleri yüzyıllarca bir arada yaşatan da çatı dil Türkçe olmuş; her insan inancını yaşamış, kendi dilini kullanmış ancak her türlü iletişimi ve alışverişi, Osmanlıcaya karşın Türkçeyle sağlamıştır.
Kitaplıklarımız gibi belleklerimiz de her inanç ve kökenden insanın ürünleriyle, şarkı türküleriyle doludur. Çözüm yolu bir güçlüğü ortadan kaldıracak düşünce, eylem üretmektir; çözülmeye çanak tutmak değil. Türkçeye ve Türk’e savaş açmak, hak aramaksa demokrasiye, hak ve özgürlüklere inanan hiç kimse, kendisi dışındakileri karalayarak, yok sayarak hak aramaz. Dönülmez yola girmeden herkes aklını başına almalıdır!

Osmanlıca, Türkçe Değildir! - Sevgi Özel
Bir TV dizisinin, geçmişe özlemi böyle köpürteceğini, yaşamı boyunca Osmanlı tarihi ve Türk dili üzerine çalışan uzmanlar da düşünemezdi. Uğur Mumcu’nun deyişiyle bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmakkimilerinin mesleği oldu artık. Biz, dizide haremin kötülenmesinetepki verenleri,muhteşematalarımızın inkâr edildiğinibelirtenleri bir yana bırakarak dil konusuna girelim.
Osmanlıca Türkçeymiş; hayır değil! Osmanlı kendine Türkdemiyor ki diline Türkçe desin… Daha öncesine gidelim. Selçuklularda, en üst görevlere getirilen İranlıların etkisiyle devlet dili gibi, Selçuklu hükümdarlarının adı da Farsçadır. Tapınma ve medreselerde kullanılan Arapçayla sanat ve divan dili olan Farsçanın, bu dillerde yazılan buyrukların, kitapların geniş halk topluluklarınca anlaşılması da olanaksızdı. “Türk iti şehre gelicek farisice ürür!diyen atasözü de belki bu dönemde üretilmiştir. 13. yüzyılda Karamanoğlu Mehmet Bey’in ve dönemin kimi aydınlarının aklına Türkçe gelmiştir; ama Mehmet Bey’in ünlü bildirisi de etkili olamamıştır.
Birçok kaynakta yer alan bilgiye göre, cennette Arapça konuşulduğuna inananlar (bugün de halkı böyle kandırmaya çalışanlar), dinsel etkilerle Arapçayı resmi dil yapmış; çocuklarına Arapça ad vermişlerdir. Adı Türkçe olan tek bir Osmanlı padişahı var mı? Basımevinin açılmasına olanak verdiği için yenileşme yanlısı sanılan Lale Devri şeyhülislamlarından Yenişehirli Abdullah Efendi (1718-1730), cennette Arapçadan başka bir de Farsçanın konuşulduğuna ilişkinfetvavermiştir. Müslüman Türk, yüzyıllarca tapınma ve bilim için Arapça, sanat için Farsça öğrenme gereği duymuş; Batılıların, Türk, Allahına Arapça; sevgilisine Farsça; ailesine Türkçe seslenirnitelemesine uygun olarak üç dilli bir duruma düşmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde konuşma ve anlaşma dili olarak Türkçe yeğlenmişti. Tüm yazışma ve yasalar Türkçe yazılmış; başta tarih olmak üzere, kitaplar Türkçeyle kaleme alınmıştı. Ancak bu tutum çok sürmemiş, Arapça ve Farsça hayranlığı ağır basmıştır. Bu durumu fark eden Padişah II. Bayezit, ilkin müderrisolan geleceğin şeyhülislamı Kemal Paşazade Şemseddin Ahmet’e, Türkçe Osmanlı tarihi yazmasını buyurmuş; Yunus Emre gibi ilahi söyleyenler, Garipname yazarı Âşık Paşa gibi kimi ozan ve yazarlar XIV- XV yüzyıllar Anadolu Türkçesinin yalınlığını yansıtmayı başarmışlardır.
II. Murat döneminin çeviri çalışmaları Türkçeye yeni sözcükler kazandırmıştır. Bu dönemdeki Kuran çevirileri önemlidir. Bugün bile kimileri Kuran’ın Arapçadan başka dillere çevrilemeyeceğini savunurken XIV-XV. yüzyıl Türkiyesi’nde, yalın Türkçenin kullanıldığı birkaç Kuran çevirisi bulunmaktadır. Örneğin Fatih Mehmet dönemindeki bir çeviride, iftira = yalan bağlamak; iane = arka virmek; emsal = bendeşler; cidal, şikak = tartışmak; daire = döneç; hayat = dirlük; istihza = yansulamak, yansuya tutmak; katl = depelemek; mesken = durak; mevize = öğüt; şahid = tanuk; taâm= yiyesi; vekil = iş sürücü…” gibi onlarca Türkçe karşılık görülmektedir. Ancak Türkçenin yönetim dili olmaktan hızla uzaklaştığı dönem de XV. yüzyıldır. Aydınların Arapça, Farsça sevgisi kabarırmış; Türkçe, ayağı çarıklı kaba Türklerin konuştuğu dil diye aşağılanmıştır.
‘Soylu kavim’
Ulusal nitelikteki Osmanlı Beyliği’nden çokuluslu, çokdinli ve dilli imparatorluğa geçilmesi; sultanların halife sanını almasıyla Arap olana ve Arapçaya önem verilmesi Türkçeye ilgiyi azaltmıştır.
Arapça tapınma ve bilim dili olarak etkinliğini sürdürürken halifeliğin siyasal güç olması, Arapların kavmi necib (soylu kavim) olarak üstün görülmesi; İslam kültürüne sarılma, bu kültürde sanat dili olan Farsçaya da etkinlik kazandırmış; bu iki dili bilmek, kültürlü sayılmanın önkoşulu sayılmıştır.
Safevi tahtında oturan Şah İsmail, Hatayitakma adıyla Türkçe şiir yazarken onunla savaşan Yavuz Selim, Divan’ını Farsça şiirlerle doldurmuştur. Bu tutum doğallıkla dönemin yazarlarına, şairlerine de yansımıştır.
Örneğin Keşfi,Selimnâmeadlı tarihini niçin Türkçe yazmadığını soranlara Türkçeyi küçümseyen yanıt vermiş; XVI. yüzyıl Osmanlıcasının çarpıcı örneklerinden Tacüt-Tevârihin yazarı Hoca Sadeddin, Türklere idraksiz Türklerve Türkçe için “kötü soylu Türklerin sözleri” diyebilmiştir.
Ne yazık ki Türkçe karşıtı bu olumsuzluk, imparatorluğun parlak günlerinin geride kaldığı, dağılma sürecinin başladığı dönemde artmış, günlük tüketim maddelerinin Türkçe adları yerine bir yandan Arapça ve Farsçaları, bir yandan da Fransızcaları kullanılmıştır.
Fransa’nın etkisi
Yöneticilerin,ulemanın, yazar ve şairlerin yeğlediği Osmanlıcayla geniş halk topluluklarının konuştuğu Türkçe arasındaki ayrılık derinleşirken XIX. yüzyılda siyasal, ekonomik ve toplumsal gereksinmelerle Batı’ya yönelme, ulusal dilin önemini ve dilde çözüm bekleyen sorunları ortaya çıkarmıştır. Aslında o döneme değin uzanan süreçte Türkçe, Arapça Farsça ölçüsünde olmasa da Batı dillerinden de etkilenmiştir. Ancak Fransa’yla ilişkiler yoğunlaşınca durum değişmiştir. Fransa’nın, Osmanlı Devleti ve toplumu üzerindeki etkisi artarken Fransızca da öğrenilmesi zorunlu dil olmuştur. Yeni açılan Tıbbiye’de öğretimin Fransızca olması, tüm eğitim/öğretim programlarında Fransızcaya ağırlık verilmesi, Fransızca öğretim yapılan Galatasaray Sultanisi’nin açılması Fransızcanın Türkçe üzerindeki etkisini güçlendirmiştir.
Roman ve tiyatro gibi yazınsal türler de Türk yazınına Fransa üzerinden gelmiş; aydınlar, yazı ve konuşmalarında sıkça Fransızca sözcük kullanmışlardır. XIX. yüzyıl sonlarında siyasal ilişkilerde Almanya’nın ön plana geçmesi de Türkçeyi etkilemiş; II. Abdülhamit döneminde ilişkilerin kazandığı yoğunluk Türkçeye Almanca sözcük akımını başlatmıştır.
Bugün de yabancı sözcük hayranlığı sürmektedir; nitekim İngilizce Türkçenin üzerine çöreklenmiştir.
Kimse, yüzyıllarca süren bir imparatorluğun dili olan Osmanlıcayı yok sayamaz; ancak Osmanlıca, Arapça ve Farsçanın baskın olduğu, Türkçenin ses, biçim ve anlam olanaklarının geride kaldığı yapay bir dildir. Bu nedenle dilekçe, mektup bile yazamayan halk bir türlü öğrenememiş; bu dille verilen ürünleri yalnız seçkinler okuyabilmiş; Osmanlı aydınları, imparatorluğun son döneminde en çok dili tartışmıştır. Bizler, yeni yazı ve yenileşen Türkçeyle geçmişimizi bilimsel akılla süzerek öğreneceğiz, öğreniyoruz da.
Tarihi, dili inceleyen bunca kaynak, belge ortadayken, özellikle TV’lerde akıl ve bilimdışı savlarla toplumun yüzünü geçmişe çevirmek bunu fırsat bilip cumhuriyete saldırmak, inanç ve köken ayrılıklarını körüklemek, kesinlikle aydın tavrı değil, tek sözcükle aymazlıktır, bilgisizliğin ya da bilginin art niyetle satışıdır!

Tarihin Çöplüğünden Beslenen Korku Krallığı
Dil devrimi konusunda anlaşamadığımız ama görkemli şiirleriyle gönüllere yerleşen Attila İlhan’ın bir kitabının adı “Korkunun Krallığı”dır ve onun Mustafa Kemal şiiri, Mustafa Kemal için yazılanların en güzellerindendir. Bir bölümü şöyle: “…nasıl böyle varıp/ geldin hoş geldin/ çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin/ şol yüzünde güneş südü sıcaklık/ ellerinden öperim mustafa kemal/ senin dalın yaprağın biz senin fidanların/ biz bunları yapmadık/ sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal/ elsiz ayaksız bir yeşil yılan/ yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal/ hani bir vakitler kubilay’ı kestiler/ çün buyurdun kesenleri astılar/ sen uyudun asılanlar dirildi/ mustafa’m mustafa kemal’im…”


İnanç tüccarları
Mustafa Kemal dalı, yaprağı, fidanı olan gençliğe laik cumhuriyeti “emanet” etmişti; ancak Mustafa Kemal’in fidanları, “elsiz ayaksız bir yeşil yılan”ın Türk devrimine aktığını göremeyip yapay gündemlere takıldılar. Benim kuşağım Celal Bayar’ın, “Mustafa Kemal’i sevmek ibadettir” buyurduğu, “Küçük Amerika olacağız” muştusu verdiği günlerde doğdu. Atatürk heykellerine saldırıların başladığı, inanç tüccarlarının örgütlendiği o günlerde olumsuzluklara direnen cumhuriyet öğretmenlerinin elinde büyüyorduk. Öte yandan bir adımda bir, yapanların estetik duyarsızlığını da yansıtan camiler dikilirken; bin adımda bir gecekondu örneği okullar içiyle dışıyla kararıyordu. Eğitim ve gelir düzeyi inişe geçen halk, her yalana inanacak duruma gelmişti. Başkentin göbeğinde bile kızlar, okuldan alınıyor; herkesle eşit yurttaş olmaktan çıkarılıyordu. Çocuk aklımla duyup anlam veremediğim, “Beline su yürümüş oğlanlarla memesi bitmiş kızlar yan yana olmaz!” benzeri sözleri, şimdi kimi gazetelerde, çalakalem yazılan uyduruk kitaplarla bilgisunar sayfalarında okuyorum. En acısı bu durumu, kadınların savunması… Üniversiteye “türban”ı sokmak için erkek ağzıyla şakıdılar; “üniversiteye girdi mi her kuruma iner” diyene çemkirdiler. “Türban”ı “simgeleştiren” siyasaya yol verip Türk devrimiyle hesaplaşma aracı yaptılar. Çocukların sırtından yasa zoruyla çıkarılan önlüğü, cumhuriyetin “tek tipleştirme baskısına örnek” gösteren bile var. Tepedekiler, ortak kılığı, kılıksızlığa çevirmeyi özgürlükle açıklarken çocuklar, soyundukları önlüğün nerelerine dolanacağını bilmiyorlar; tıpkı “türban”a, 4+4+4’lük eğitim ucubesine sahip çıkanların, kendi özgürlüklerine yönelen tehlikeyi hâlâ görememesi gibi…
Mustafa Kemal’in fidanları en büyük yanlışı, laik cumhuriyete yönelik “her hesaplaşmayı” özgürlük bağlamında değerlendirmekle yaptı; dinselliğe dayalı özgürlüğün nasıl olacağı sorgulanmadı. Artık heykeller yıkılıyor; içki yasağı yayılıyor; aydınlar zindanlara tıkılıyor; eğitim dinselleşiyor; üniversite susturuluyor; Atatürk’ün adı tabelalardan, yasalardan, belgelerden kazınıyor. “Camiden çıkıp solcu” dövenler rahatladı; “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyen eski siyasacılar bile düşünü kurmuş; ama bu kadarını becerememişti.

Usdışı savlar

Darbelerle hesaplaşma gösterileriyle hukuk ve usdışı savlarla geçmişin yanlışları sola, Atatürkçülere yükleniyor; “irtica, gerici, gericilik” gibi kavramlar dilden atılıyor; “ulusalcılık” darbecilikle eşleştiriliyor; Atatürkçüler ve onların kişiliğinde Atatürk yargılanıyor. Deniz Gezmiş’ler Samsun’dan Ankara’ya yürürken yargıç önüne çıkarılmış, “Bizi değil, Mustafa Kemal’i yargılıyorsunuz” dediklerinde yargıç, “Mustafa Kemal’i kimse yargılayamaz” çıkışıyla onların yolunu açmıştı. 24 Ocak 1993’te arabasına bomba konarak öldürülen gerçek aydın, gerçek solcu, gerçek Atatürkçü Uğur Mumcu’nun, 6 Ağustos 1992’deki “Yeni Güç Odakları” başlıklı yazısı bugün yazılmış gibidir:
“Türkiye’de son zamanlarda uluslararası sermayeden güç ala­rak oluşan ve devlet katkısıyla gelişen güç odakları kimlerdir? Bu güç odaklarından biri İslamcı sermayedir. Son yıllardaki gülsuyu ile yıkanmış güç odakları, ‘siyaset-ti­ca­ret-tarikat’ üçgeninde gelişti. Suudi kökenli İslam bankerleri, Krallık Sarayı ile Başbakanlık merdivenleri arasında salıncaklar kurarak siyasal etkinlik kazandılar. Bugün İslamcı yayın organları, bu İslamcı bankerlerden aldıkları mali destekler ve paralı ilanlar ile çıkıyorlar. (…)Türkiye’de 12 Eylülün getirdiği arabesk liberalizm budur; liberalizmin arabeskinde siyaset, ticareti etkiliyor, tarikatlar da ticareti ve siyaseti yönlendiriyor. Din duyguları ve dince kutsal kav­ramlar, ballı börekli ticari ilişkilerin uçlarına nazar bon­cuk­la­rı takılmış sihirli anahtarlar gibi (…) ticari amaçlar için kullanılıyor; yeşil dolarlar petrol ve zemzem kuyularına batırılıp batırılıp çıkarılıyor. Dolar yeşili, bu din sömürüsü ile Kâbe yeşiline karışıyor! ‘Al­lah adın zikredelim evvela...’ Sonra gelsin paralar! Sonra da Kemalizm, Atatürkçülük ve laik cumhuriyet düş­man­lığı!”


Gereği yapılır

Uğur Mumcu yaşarken de haklıydı; cumhuriyetle hesaplaşarak cüzdanını şişirip vicdanını kurutan güç odakları, laik cumhuriyet kurumlarını ele geçirmenin esrikliği içinde… 90 yıl önce Kurtuluş Savaşı’nı kazananlar, yolun başında sahipsizlik duygusuyla bocalamıştı. Sonra yayılmacıyı ve işbirlikçisini bozguna uğrattılar; vergi toplayıcısının bile alikıran baş kesen olduğu korku imparatorluğunu yıktılar. 90 yıl önce yurttaş kimliği kazanan halkımız, korkunun ecele yararı olmadığını çok iyi bilir; bilir ve bir gün gereğini yapar! Tarihin çöplüğünden beslenerek ayakta kalabilen bir tek korku krallığı var mı?

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget