Ekim 2015
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Tekrar Soruyorum, Devlet Nerede? - Gündüz Akgül
27.04.2014 gecesi Lice’de yapımı devam eden Abalı Jandarma Karakolu inşaatını protesto eden ve Diyarbakır-Bingöl karayolunu trafiğe kapatan silahlı kişiler, yolcu otobüsündeki iki Uzman Çavuş’u silah zoruyla kaçırmalarından sonra yazdığım 02.05.2014 tarihli yazıda…
“Devletin görevi;
-Öncelikle, yasa dışı gösteri yaparak Karakol inşaatını protesto eden ve yol kapatan grubu dağıtması.
-Sonra, kaçırılanların can güvenliği için devletin derhal harekete geçerek bunları kurtarması gerekiyor.
Ama devlet ortada yok!
Güneydoğuda devlet gücünün olmadığı, orada terör örgütünün istediği gibi hareket ettiği, sınırların yolgeçen hanına döndüğü yazılıp, söylenince devlete olan güvenimizden ötürü inanmak istemiyorduk!
Meğer yazılanlar doğruymuş.
Çok şükür, bu iki askerimiz sağ salim kurtarıldı.
Devlet görevlileri mi kurtardı?
Yok canım.
Ya kim?
İşte 01.05.2014 tarihli gazete haberi…
“HDP Grup Başkan Vekilleri Pervin Buldan, İdris Baluken ile HDP’nin Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Süreyya Önder, BDP Diyarbakır İl Başkanı Zübeyde Zümrüt, kaçırılan 2 uzman çavuşu Lice’nin kırsal alanında teslim alarak Lice Kaymakamı ve bekleyen askeri heyete teslim etti.”
Demiş ve Devletin nerede olduğunu sormuştum…”
Bu güne kadar bir yanıt alamadım…
Ülkemizde aklın, hayalin almadığı olaylar oluyor…
Trabzon-Gaziantep maçı sonrasında,  Trabzonspor  Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, "Trabzon'un misafirperverliğini gösterin, çayını, kahvesini yemeğini ısmarlayın, sabaha kadar, ben gelene kadar o hakem, o stattan çıkmayacak' diye yöneticiler emir veriyor ve Hakem ile yardımcıları 4 saat özgürlüğünden yoksun bırakılıp tutulduktan sonra, Başkanın deyimi ile “Saygı duyduğum, gönül bağım olan, o değerli insan beni aradıktan sonra, bende arkadaşlarımı aradım serbet bıraktılar”...
Saygı duyduğu bu kişinin Cumhurbaşkanı olduğu anlaşılmaktadır...
Diğer bir olayda Bugün Gazetesine atanan kayyum rezaletidir...
Gerektiğinde bir kuruma Kayyum atama yasal olmakla birlikte, bu olayda atamanın yasalara uygun olup, olmadığını tartışmadan, Kayyumun yayasalara uymayan davranışı üzerinde duracağım...
Kayyum Hasan Ölçer’in “Rezalet bir gazete yaptınız.” Söylemine itiraz eden gazete çalışanına  “Terbiyesiz herif, çık dışarı… Bu mu senin namusun? İş akdin feshedildi!” diye hakaret etmesi anlaşılır gibi değildir…
Bu olaylardan sonrasında sözün bittiği yerdeyiz...
Türkiye Cumhuriyet, Muz Cumhuriyeti değildir...
Hukuk Devletinde bu olayların karşılığı yoktur...
4 saat özgürlükleri kısıtlanan bu hakemleri kurtaracak devlet güçleri neredeler?
Medya Grubu’nun bulunduğu binanın kapısını hidrolik itfaiyeci makası ile kesen emniyet güçleri Stat kapısını açamadılar mı?
Hangi muhalif guruba gaz sıkmakla meşguller?
Cebir ve şiddetle bir kişiyi özgürlünden yoksun bırakmak Ceza Yasamıza göre suç iken, Cumhuriyet Savcıları nerede?
Kayyumun işi, kendisine verilen görevi yapmak mıdır, yoksa İnsanlara hakaret ederek işten atmak mıdır?.
Tekrar soruyorum...
Bu olaylar olurken Devlet nerede?
Yanıt bekliyorum...
Yasaların güvencesinde özgür birey olarak yaşamak istiyorsan, yarın sandığa git ve oyunu kullan...

31.10.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Yerin Dibine Batsın Sizin İstikrarınız - Güner Yiğitbaşı
İstikrar, istikrar, AKP tek başına iktidardan düşer de koalisyon gelirse, istikrar bozulurmuş. Siz, istikrarın ne anlama geldiğini biliyor musunuz acaba?
Yerin dibine batsın sizin istikrarınız.
İstikrar; genellikle, aynı kararda ve biçimde sürme,aynı karar ve biçimde süreklilik,kararlılık olarak tarif edilmektedir.
İstikrarı, siyasete ve ülke yönetimine uyarlarsak, ülke yönetiminde, ülkeyi yönetmek için alınan kararlarda ve çeşitli alanlarda uygulanan politikalarda süreklilik ve kararlılık olarak tanımlayabiliriz.
Ülke yönetiminde alınan karar ve çeşitli alanlarda uygulanan politikalarda istikrarı,sürekliliği ve kararlılığı sağlamak için, ülkenin tek parti iktidarı altında yönetilmesi şart değildir.Koalisyonlarla, birden ziyade partilerin aralarında anlaşarak ve birleşerek önceden hazırlayarak kabul ettikleri koalisyon protokolu çerçevesinde alacakları kararlarla ve uygulayacakları politikalarla, zikzaklar çizmeden kararlı ve sürekli bir şekilde ülkeyi yönetmek, pek ala mümkündür.
Hatta, koalisyonlarda, koalisyon ortağı olan birden ziyade siyasal partinin; koalisyonu kurmadan önce aralarında anlaşarak, yapacakları icraatları bir protokole bağlamış ve otokontrolün dışında, diğer koalisyon ortağı partilerin de kontrolü altında olmaları nedeniyle,alınan kararların ve politikaların uygulanmasında herhangibir sapma ve istikrarsızlık olamaz.
Koalisyon'un, ülkemiz için tek eksisi, ülkemizde koalisyon ve yetkilerin paylaşılması geleneğinin pek gelişmemesi ve bazı parti liderlerinin hırslı ve paylaşımcı olmamaları yüzünden, partilerin bir araya gelerek iktidarı paylaşmaya ve bir koalisyon kurmaya pek sıcak bakmıyor olmalarıdır.
Nitekim, 7 Haziran seçimlerinde seçmen, ülke koalisyolarla yönetilsin dediği halde,iktidardaki AKP ve onun doğal lideri, tek başına iktidardan düşmeyi içlerine sindirememiş ve Tayyip Bey'in ihtirasları yüzünden, bilerek ve istenerek bir koalisyona yeşil ışık yakılmamış ve ülke, hiç gereği yokken 1.Kasım seçimlerine süreklenmiştir.
Şimdi, 1 Kasım seçmlerinde yeniden tek başına iktidara gelme hırsı içindeki AKP ve saray, koalisyonları kötüleme, koalisyonların istikrarı bozduğu yalanlarına başvurmuşlardır.
13 Seneden bu yana AKP tek başına iktidardadır.Hani nerede alınan kararlarda ve uygulanan politikalarda ve yönetimde istikrar, süreklilk ve kararlılık?
AKP'nin 13 yıllık tek başına iktidarı döneminde, her Milli Eğitim Bakanı değiştiğinde,eğitim politikaları değişmiş ve eğitim yazboz tahtasına dönmüştür.
Sağlık politikası deseniz öyle.
AKP iktidarının, çözmekte iddialı olduğunu açıkladığı Kürt sorununun çözümünde uygulanan politikalar sürekli değişmiş, bırakınız uygulanan politikaların değişmesini, bu sorunun çözümü için, değişik zamanlarda değişik isimler altında birçok açılımlar ilan edilmiş, AKP tek başına iktidar olduğu halde, çözmek istediği Kürt sorununun ne olduğunu dahi tanımlayamamıştır.
AKP iktidarı,Kürt sorununu çözmek için başlattığı çözüm sürecini ağzına gözüne bulaştırmış, bu sorunun çözümü için PKK terör örgütüyle masaya oturulmuş, partinin oy kaybını dahi göze aldıkları ve gerekirse baldıran zehiri içecekleri yolunda iddialı beyanlarda bulunmalarına rağmen, süreci iyi yönetemedikleri için, üç yıl kadar süren çatışmasızlık döneminden sonra 7 Haziran seçimlerinin ertesinde PKK terörünün tekrar tırmanması üzerine çözüm süreci sonlandırılarak, PKK terörünü barış yoluyla çözme politikası terk edilerek, silahlı mücadele ve güvenlik tedbirleriyle sorunu çözme politikasına geri dönülmüştür.
Tek başına iktidar olan AKP, kendisini kontrol altında tutan bir koalisyon ortağı olmadığı için, hatalı bir Suriye politikasına imza atmış ve ülkemizi Suriye bataklığının içine sokmuş, Suriye sınırımız kevgire dönerek,ülkemiz Suriye ve diğer Ortadoğu ülkelerinin terör örgütü militanlarının ve ajanlarının cirit attığ, güvensiz bir ülke haline gelmiştir.
AKP iktidarı, işin başında, Esat düşmanlığı yüzünden IŞİD terör örgütüne destek verirken, bu örgütün şakaya gelmeyen adam kesen, ülkemiz için de zararlı cani bir örgüt olduğu gerçeğini gördükten sonra, bu örgüte yönelik politikasını değiştirmiş, ülkemiz IŞİD terör örgütünün düzenlediği canlı bomba katliamlarına maruz kalarak yüzlerce vatandaşımız canlarını yitirmiştir.
Kısacası AKP'nin tek başına iktidar olduğu ülkemiz kan glüne dönmüş, insanların can ve mal güvenlikleri kalmamıştır.
AKP'nin tek başına iktidarda olduğu dönemde, ülkemizin yargısında istikrar kalmamış, AKP iktidarının, yapısını sürekli değiştirerek yazboz tahtası haline getirdiği HSYK sayesinde, yargı bağımsızlığı zedelenmiş ve bunun sonucunda hakimlerimiz, aynı konularda kişilere göre farklı kararlara imza atmaya başlamışlar, yargıda ve hukukda istikrar ve kararlılık büyük yaralar almıştır.
Yine, AKP'nin tek başına iktidarı döneminde, Ergenekon ve Balyoz, Askeri Casusluk gibi kumpas davalara önce yeşil ışık yakılmış, bu davalar için Türkiye bağırsaklarını temizliyor denerek bu davalara destek çıkılmış, bu davaların savcısı olunmuş, ancak AKP iktidarına yönelik 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonunda, Ergenekon,Balyoz ve benzeri davaların birer kumpas oldukları gerçeği kabul edilmiş,Ceza Muhakemesi Kanunu sürekli değiştirilerek, ceza soruşturması ve kovuşturmalarında bazı kararların alınabilmesi için, önce kuvvetli şüphe kriteri getirildiği halde,daha sonra makul şüphe kriterine geri dönülmüştür.
Tek başına iktidar olan 13 yıllık AKP iktidarı döneminde, AKP Hükümetinin ve AKP Meclis çoğunluğunun yönetiminde çizilen bu zikzak uygulamalara ve yönetimde gösterilen kararsızlıklara ve istikrarsızlıklara yukarıda vermiş bulunduğumuz bu örnekleri daha da çoğaltmamız mümkündür.
Yukarıda, AKP'nin tek başına iktidar olduğu 13 yıllık dönemden örnek olarak verdiğimiz icraat ve uygulamalara baktığımızda, buradan sormak istiyoruz, bu mudur tek başına iktdar olmak, bu mudur yönetimde istikrar?
Yerin dibine batsın böyle istikrar.
Şu da unutulmamalıdır ki; AKP tek başına iktidara gelse dahi, fiilen asla tek başına iktidar olamayacak ve örtülü ödenekde olduğu gibi, iktidarı da kaçak saray ile paylaşmak zorunda kalacaktır.Payın büyüğü de, tabii ki kaçak sarayın olacaktır.
Aman dikkat!
Bilerek koalisyon kurdurmayıp ülkemizi boş yere seçime sürükleyen ve daha sonra da, koalisyon istikrarsızlık getirir diyerek seçmeni korkutan AKP ve yandaşlarına sakın kulak asmayınız.

30/10/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Nankör - Gündüz Akgül
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk emperyalistlere karşı başlattığı Kurtuluş Savaşını yengi (zafer) ile bitirdikten sonra, savaşı başlatmadan önce kafasında tasarladığı devrimleri ardı sıra gerçekleştirerek, 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun külleri üzerine en büyük devrim olan Türkiye Cumhuriyetini kurmuştu…
Osmanlı İmparatorluğunun çökmesinden sonra, külleri üzerinde kurulan modern Türkiye Cumhuriyetinden önce kadın haklarına baktığımızda;
-Erkek egemen şeriat toplumunda kocanın boş ol emri ile kapı önüne bırakılan kadını,
-Miras bölüşümünde erkek kardeşlerine göre yarım pay alan kadını,
-Tanıklıkta iki kadının tanıklığının bir erkek tanıklığına eşit olduğu kadını,
-Çarşıya, pazara bir erkek yakını olmadan tek başına çıkamayan kadını,
-Çarşafla örtünmeden dışarı çıkamayan kadını,
-Kocasının arzusuna göre üç kumaya razı olmak zorunda bırakılan kadını,
-Sosyal ve iş hayatında yok olan kadını,
Görüyoruz.
Cumhuriyetin ilanında sonra Türk kadını:
Birinci sınıf yurttaş olarak erkeklerle eşit haklara sahip olmuş…
Sosyal ve iş hayatında layık olduğu yeri almış…
Henüz birçok uygar Avrupa ülkelerinde bulunmayan seçme ve seçilme (1930 yılında belediye seçimlerinde seçme, 1933 yılında Köy Yasası ile muhtar seçme ve köy kuruluna seçilme, 5 Aralık 1934 tarihinde Anayasa’da yapılan bir değişiklikle milletvekili seçme ve seçilme) haklarına hiçbir çaba sarf etmeden kavuşmuştur…
O nedenledir ki kadınlarımızın çoğunluğunu oluşturan Cumhuriyet kadınları, her koşulda Atatürk’e şükranlarını (gönül borcunu)  sunmaktan geri kalmamakta ve laik Cumhuriyeti koruma görevini eksizsiz yerine getirmektedirler…
Ne yazık ki bazı kadınlarımız ise tüm haklarının gökten zembille indiğini varsayarak, büyük önderin kendilerine sağladığı olanakları görmezden gelerek, Osmanlıcılık özlemiyle nankörlük etmektedirler…
Örneğin;
Yazılı medyaya yansıyan habere göre, AKP Ankara 2. Bölge milletvekili adayı Ela Kiraz, “Gün gelecek 29 Ekim'i yas, 10 Kasım'ı bayram olarak kutlayacağız!” diyerek nankörlük etmekte sakınca görmemiştir…
Ela Kiraz şunu bilmelidir ki;
Cumhuriyet kadınları ve onlarla omuz omuzu laik Cumhuriyetimizi koruyan Kemalistler olduğu sürece, bu arzusu kursağında kalacaktır…
Kaldı ki biz Cumhuriyet Bayramını büyük bir coşku ile kutlarken…
10 Kasım’da Büyük Atatürk’ün huzuruna çıkarken, onunda her fani gibi ölen birisi olduğunun bilinciyle asla yas tutmuyoruz. O’nun çocuklarımızın aydın geleceği için bize emanet ve armağan ettiği en büyük devrimi Cumhuriyet ve diğer devrimleri için şükranlarımızı bildirmek, hiç bitmeyen, gün geçtikçe artan sevgi ve saygımızı sunmak için coşkuyla anıyoruz…
Ela Kiraz ve onun gibi düşünenlere de tek sözümüz var…
NANKÖR… 

30.10.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kadınlarımıza Karşı Yapılan Büyük Terbiyesizlik
Kadınlarımız, erkeklerle eşit birer birey olmalarına rağmen,Türk toplumunda hak ettikleri yere ne zaman ulaşacaklar,merak ediyoruz doğrusu.
Kadınlarımızın, kendini bilmez bazı erkekler tarafından küçük ve hor görülmeleri, büyük oranda erkeklerimizden kaynaklansa da, kadınlarımızın da, erkeklerle eşit olduklarına inanmaları ve erkeklerden hak ettikleri değer ve saygıyı görmek için çaba sarf etmeleri gerekmektedir.
Ülkemizde; özellikle okumamış,bir meslek ve iş sahibi olamamış, erkeğin eline bakan ve ona muhtaç konumda olan kadınlarımızın sayısı azalmadıkça, erkekler kendilerini kadınlarımızdan üstün görmeye devam edecekler ve kadınlarımız da seslerini çıkarmayarak bu üstünlüğe razı olacaklardır.
Çok yazık.
Geçtiğimiz günlerde toplum olarak, maalesef kadınlarımızı küçük ve hor gören,aşağılayan yeni bir olaya tanıklık yaptık.Maçın sonucunu beğenmeyerek maçın hakemlerinin özgürlüklerini sınırlayıp suç işleyen Trabzonspor Başkanı, bu yetmiyormuş gibi, “Adam gibi öleceğiz, kadın gibi yaşamayacağız” diyerek kadınlarımızı aşağılamıştır.
Bu olay, kadınlarımızın erkeklerle eşit birer birey oldukları gerçeğinin kafalara kazınmasının ne kadar gerekli olduğunu göstermiştir.
Trabzonspor Başkanı, sonradan aklı başına gelerek, “beni doğuran annem de, çocuklarımın annesi de bir kadındır”diyerek, hatasını kabul edip kadınlarımızdan özür dileyerek, yaptığı ağır hatayı tamir etmeye çalışmış ise de, bu olay, kadınlarımızın erkeklerle eşit haklara sahip birer birey olduklarının toplumumuzda kabul görmesi için, uzunca bir zamana ihtiyaç duyduğumuzu göstermektedir.
Annesinin karnında dokuz ay yatarak dünyaya gelip adam olduktan sonra, annesinin evinde yatamadığını söyleyen kişilerin dahi var olduğu gerçeği karşısında, rahmetli annem şu anda sağ olsa da, bırak onun evinde hazırladığı yatağında yatmayı,kapısının eşiğinde yatmayı yeğleyen bir kişi olarak, 11/03/2015 tarihinde kadınlarımız için kaleme aldığımız “KADIN!...” başlıklı makalemize, kadınlarımıza armağan etmek üzere, aşağıda aynen yer veriyoruz.Selam olsun tüm kadınlarımıza,onlar iyi ki varlar. 30/10/2015 G.Y.
K A D I N!...
Erkek egemen toplumumuzda sevgili kadınlarımız erkeklerden kaynaklı daha ne kadar eziyet ve çile çekecekler?
Erkeklerimiz; kadınlarımızı, ne zaman, kendileriyle eşit, aynı hak ve özgürlüklere sahip, yaradanın bir kulu ve insan olarak görmeye başlayacaklar?
Erkeklerimiz, kadınlarımızın; kendilerini dokuz ay karınlarında taşıyıp, zorlu bir doğumdan sonra dünyaya getirerek emzirip süt vererek büyüten,hastalığında ve sağlığında devamlı yanında olan, gece üzerini açtığında uykusundan fedakarlık yaparak,sıcak yatağından kalkıp üzerini örten, üzerine titreyen, gece uykusunu bölerek onu emziren, büyüdükten sonra dahi üzerinden elini çekmeyen, evlenip çoluk çocuk sahibi olduktan sonra dahi, iki eli kanda da olsa, hiçbir karşılık beklemeden onun yardımına koşan, eşi çalışıyorsa, doğan çocuklarının bakımını da üstlenen anneleri olduğunu ne zaman fark edip, kadınlarımıza fazlasıyla hak ettikleri saygı ve sevgiyi gösterecekler?
Erkeklerimiz; ne zaman, kadınlarımıza yönelik her el kaldırışlarında ve her türlü kötü muameleye kalkıştıklarında, sanki annelerine karşı bir kötü davranış içine girdiklerini hissederek, kadınlarımıza daha saygılı davranmaya alışacaklar?
Erkeklerimiz; kadınlarımızın giyim ve kuşamlarına, başlarını örtüp açmalarına, doğum kontrollarına, doğum usullerine, doğuracakları çocuk sayısına yönelik dayatmalarından, ne zaman vazgeçecekler?
Erkeklerimiz; her konuda kadınlarımızı hor görme kompleksinden ve önyargısından ne zaman kurtulacaklar?
Her şeyden de önemlisi, erkeklerimiz; cinsel yaşamda, kendilerinin kadınlardan daha üstün ve vazgeçilmez olmadıklarını, kadınlarla eşit konumda olduklarını, kadınlarımızın, sadece kendi cinsel zevklerini tatmin eden bir seks objesi olmadıklarını, cinsel yaşamın da, kadın erkek, eşit ve ortak bir yaşam olduğunu, kadın ve erkeğin, anahtar ve kilit misali, girintili ve çıkıntılı anatomik yapılarıyla birbirlerinden ayrılmaz eşit ve ortak bir işlev içinde olduklarını, cinsel sadakat ve namus kavramının, erkekler için de geçerli olduğunu, azınlık olmalarına rağmen, kadının namussuzunun olduğu gibi, karısını dahi zorla pazarlayarak para kazanma alçaklığını yapan, adi ve namussuz erkeklerin, burunlarından kıl aldırmadan aramızda serbestçe dolaştıklarını, çocuk sahibi olamadıklarında, hatanın mutlak surette kadında olmadığını, ne zaman anlayıp kabul edecekler?
Çok merak ediyoruz doğrusu.
Bir erkek olarak, bizi bu öz eleştiriyi yapıp, kendimizi sorgulamaya ve bu makalemizi yazmaya sevk eden ve duygusal konuma gelmemize neden olan olay, yine kadınlarımızı hor gören ve aşağılayan erkek egemen Türk Dil Kurumunun “müsait” kelimesine verdiği anlam olmuştur.
Türk Dil Kurumunun, “müsait” kelimesini, ikinci anlam olarak, “Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)" olarak tanımlanmasını, kınıyor ve Atatürk'ün kurduğu bir kurum olma vasfını her geçen gün yitiren bu kurum yöneticilerini şiddetle lanetliyoruz.
Türk Dil Kurumunun bu ilkel mantığından, çağ dışı ve haksız akıl yürütmesinden hareket ettiğimizde, teşbihte hata olmaz, kendilerini tenzih ettiğimiz ahlaklı ve namuslu siyasetçilerimiz alınmasınlar ama, müsait kelimesinin üçüncü anlamını; “yolsuzluk yapmaya, rüşvet almaya, kolayca yalan söylemeye,din ticareti yapmaya hazır olan (siyasetçi)”olarak da tanımlayabiliriz, değil mi?
Bu çarpıcı benzetmemiz, Türk Dil Kurumunun ne kadar hatalı ve zor bir işi başardığını, kadına yönelik, onları hor gören, alçaltan, bilinçaltı ve ön yargılı düşmanlıklarını ve ayrımcılıklarını, açıkça ortaya koymaktadır.
Sakın unutmayın, kadın; herşeyimizi onlara borçlu olduğumuz annelerimizdir.
Tüm kadınlarımıza ve annelerimize, buradan selam olsun.

11/03/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Bir ülke ancak demokrasi ve bilimle kalkınır.

Din Eksenli Siyaset Felaket Getirir - Cevat Kulaksız
Tarih boyunca din eksenli yönetilen devletler, din savaşları, husumetler yaratmış ve toplumlara, devletlere felaketler getirmiştir. Kerbela-Muaviye vakasından, Batı’daki dinsel kökenli savaşları yaratan yönetimlere bakarsak, hepsinde de din kullanılarak yönetime hâkim olmak istemi, rantı vardır. Hele Osmanlı Padişahları Yavuz Sultan Selim’den sonra Halife de olunca,  oldular  yeryüzünde Allah’ın gölgesi”;  ne garip ki halk da kendini ona karşı “kul” olarak görüyordu.
Ne garip ki, Osmanlı’daki o “kul ve halife” ruhunu taşıyan çağımızda bile öz benliği zayıflamış, günümüzün bazı insanları bile R.T. Erdoğan için “Halife” benzetmesi yapabiliyor. [i]


İşte RTE ye Halife diyen sözde gazeteci Abdurahman Dilipak’ın söyedikleri:
 
Din Eksenli Siyaset Felaket Getirir - Cevat Kulaksız
 “Hilafet Şu Anda TBMM’de!”
“Hilafet şu anda TBMM’ye intikal etmiştir. Bu anlamda hükümet tarafından gereği yerine getirilmektedir” diyen Abdurahman Dilipak, “Tayyip Erdoğan başkanlık sistemine geçerse kendisi bu anlamda bütün İslam beldelerinden Hilafete bağlı bölgelerden muhtemelen kendisine müşavir tayin edecek ve İslam birliğinin Beştepe’deki, o 1005 odada hepsinin temsilciliklerini açacak. ” [ii]
Bizde de, Osmanlı hayranı AKP-RTE iktidarı dinsel simgeleri kullanarak, demokratik yönetim vaat ederek, iktidara gelmiş. Sonra da, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarının (17-25 Aralık vb) üstünü örterek baskıcı iktidarlarını sürdürmekte, tüm yolsuzluk ve adaletsizliklerini eleştiren muhalif medyayı, kurumları, muhalifleri en şeytani, en kurnaz kumpaslarla susturmaya, sindirmeye çalışmaktadır. Üstelik çağdaş, Laik Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk ve Kuvayi Milliye kahramanlarını,  90 yıllık Cumhuriyetimizi kötüleyerek, Batı’nın ve Arapların bile hayran kaldığı laik TC ni yıkmak için her türlü plan ve tertip içindeler. İktidardan gitmemek için en şeytani planlar ve kumpaslar kurmaktalar, iktidarda kalmak için seçim üstüne seçim yaptırmaktalar; ne ki daha ikinci seçim yapılmadan üçüncü seçimi isteyenler bile var.
Türkiye’de R.T.Erdoğan ve güdümündeki Ak Partisi’nin arzuladığı, uyguladığı, dinsel kökenli, din ağırlıklı siyaseti, dış politikada da uygulamakta ve böylece ülkeyi çağdaşlaşma çizgisinden geriye götürmekte. Bu zihniyet ve uygulamayı aşağıda açıklamaya çalışacağız; dünyada dinsel ağırlıklı yönetimle çağdaşlığa yükselen, kalkınan bir devlet yoktur.
Müslüman devletlere bir göz atarsanız, gerek ekonomik yapı, gerek insani gelişmişlik yönünden hiç biri çağdaş ve demokratik değildir. Bir ülke ancak demokrasi ve bilimle kalkınır.
Özellikle Müslüman ülkelerle güdülen dış politika,  genelde din ve mezhebe dayalı olduğu için, ülkemiz başta Suriye olmak üzere, Mısır, Libya, Irak, İran, Yemen gibi ülkelerle kavgalı hale geldik. Beş Arap ülkesinde büyükelçilerimiz bile yok. Dünyadaki çağdaş ülkelerle eşgüdüm içinde olması gereken ülkemiz, din ve mezhebe dayalı yönetimlerle daha sıkı fıkı olduğunu görüyoruz.  Örneğin, uluslararası mahkemelerce aranan El Beşir’le sıkı fıkı olurken,  çağ dışı şeriat ve dini hükümlerle Mısır’ı yönetmeğe çalışan Murisi yanlısı tutumu onun dinci politikasının belirgin özelliği olmuştur. Laik görülen Abdulfettah Sisi, darbe yapıp Musi’yi devrince, kraldan çok kralcı kesilen Edoğan Mursi’nin n avukatlığını yapınca, Mısır Türk elçisini kovuverdi.  Hiçbir Batı ülkesi Erdoğan gibi Mursi’yi savunmamıştır. Çünkü Batı’lılar aşırı dinci yönetimler ülkelere felaket getirdiğini bildiklerinden, Erdoğan gibi Mursi’yi savunmadılar. Çünkü Batı Kültürü laiklikle yoğrulmuştur, laiklikten asla ödün vermezler.
Ne yazık ki, Türkiye’mizde ise, 13 yıllık RTE-AKP yönetiminde sürekli laiklik, Atatürk düşmanlığı pompalanmış, ülke çağın gerisine doğru sürüklenmeye başlamıştır.
Kendi ülkesinde Çarşı ve devamındaki eylemlerde ondan fazla Türk genci-vatandaşı polis şiddetinden can verirken,  dinci RTE meydanlarda Mısır’da Mursi yanlıların eyleminde ölen Rabia için gözyaşı döküyor, eliyle dört işareti yapıyordu.  [iii]

İKTİDARIN SURİYE POLİTİKASI TÜMDEN YANLIŞTI

Din Eksenli Siyaset Felaket Getirir - Cevat Kulaksız
 İktidarın Suriye’deki politikası da din eksenli, dine dayalıdır.
Neymiş,  Suriye Lideri Esat Aleviymiş; iyi de dört-beş yıl önce onunla kanka olurken, “kardeşim Esat” diyerek ailece dost olurken Esat Alevi değil miydi?  Suriye ile dostluk o kadar ileri idi ki,  Esat ailesi ile Erdoğan ailesi Güney sahillerimizde tatil yapmalar, ortak bakanlar kurulu toplantıları, sınırlarda vize kaldırmaları gibi uygulamaları görünce, sanırdınız ki, Türkiye ile Suriye birleşecek; ta o derece bir dostluk vardı.
Ne oldu?  Tayyip Erdoğan biliyordu ki,  Esat gidince yerine çok büyük ihtimalle dinci bir yönetim gelecek, ümidinde idi; ayrıca öteden İsrail ve ABD nin bir emperyalist üfürüğü ile birden bu dostluk 180 derece dönerek Tayyip-Esat kavgasına dönüştü.  Esat devrilsin, Esat gitsin” diye başladı Suriye’deki muhalif ve dinci grupları desteklemeye, silah sevk etmeye. Yıllar önce “15 gün sonra Şam Emeviye camisinde namaz kılacağız” diyorlardı.
Esat, Suriye halkı tarafından seçilmiş, dünyanın tanıdığı bir devlet ve devlet başkanı idi. Bir devlet başkanı komşu bir devlete nasıl böyle diyebilir?  Esat’ın diktatörlüğünden bize ne, halkı seçmiş, dünya tanımız. Peki, aşna fişne olduğunuz Suudi Arabistan dünyanın en diktatör rejimi değil mi? Onun diktatörlüğüne bir şey demiyorsun da, 900 km sınırın olan ve her yıl milyarlarca mal sattığımız, içinden binlerce tır la mal sevk ettiğimiz Suriye ile takışıyorsun. Bu nasıl siyaset…
Bir kere ülkeler arasında politikalar din ve mezhep üzerine bina edilmez,  dostluk da ekonomiye dayanır; Suriye ile takışacağına ekonomik çıkarına bakmalıydı AKP-RTE li yönetim. Din ve mezhebe dayalı politikalar ülkelere zarar verir. Türkiye,  Esat devrilsin diye bu yönetim zamanında yüzlerce tır dolusu silahı Esat karşıtı muhaliflere göndermiştir.  Bu Silahlar, Esat karşıtı muhaliflerle birlikte IŞİD gibi aşırı dinci militan grupları yaratmıştır. DEAŞ-IŞİD aşırı dinci terörü grubu, dışarıdan gönderilen yüzlerce tır dolusu silahlarla öylesine kuvvetlenmiştir ki,  Suriye’den ve Irak’tan binlerce km kare toprak alarak, adeta bir yeni devlet olma yoluna girmiştir. Yağma, çapul, macera peşinde olan, dünyanın değişik yerlerinden binlerce işsiz güçsüz insanlar, (hele kadınlar kızlar) dünyanın en barbar, vahşi DEAŞ-IŞİD  aşırı dinci örgütüne katılmak için kafileler halinde gelmekteler.

SURİYE İLE TAKIŞMAKLA TÜRKİYE ÇOK BÜYÜK ZARAR GÖRMÜŞTÜR. 
Bu ileri görüşlü olmayan-vizyonsuz AKP-RTE iktidarının tamamen yanlış Suriye politikaları yüzünden Türkiye çok büyük kayıplara uğramıştır. Bu kayıpları şöyle sıralayabiliriz.
1-Suriye’ye Türkiye tarafından her yıl beş altı milyar dolar mal satılıyordu,  bu takışmayla o durdu.
2-Suriye üzerinden, öbür Arap ülkelerine yüzlerce-binlerce tır dolusu mal sevk ediliyordu, o durdu.
3-Suriye ile takışınca, bu mallar daha fazla masraf ve yol kat ederek roro gemileri ile Mısır üzerinden sevk edilmeye başlamıştı. Dinci Musri-Sisi-Erdoğan takışmasından Mısır ile aramız açılınca o mal sevkiyatı da durdu.
4-Suriye ile hemen her gün Gaziantep-Suriye arasında müthiş bir ticaret ve gidip gelme vardı. Gözümle gördüm, oğlum orada görev yaparken gidip gelerek tanık olurdum,  Gaziatep’teki Suriye konsolosluğunun önünde, mal taşıyan kamyoncular her gün vize kuyruğunda dizi dizi bekliyorlardı Yöre halkının Halep-Gaziantep gidip gelmesi, Ankara’ya, İstanbul’a gidip gelmeden çok daha yakın,  günü birlikti, yani sabah çıkan iş adamları Suriye-Türkiye’ye gidip geliyordu.  Bu takışmayla bu günübirlik ticaret de durdu.
5-Bu takışmayla Türkiye’nin başına iki buçuk milyonluk mülteci masrafı binmiştir.
6- Bu takışmayla, Türkiye-Suriye sınırında PYD gibi yeni bir Kürt devleti uzantısı oluşmuş;  böylece Irak sınırından sonra, Suriye sınırını da PKK nın ablukası çevirmiştir; ABD nin desteği ile PKK nın denize açılması sağlanmış olmakta.
7- Bu takışmayla, ayrıca dünyanın en belalı dinci terör örgütü DEAŞ-IŞİD gibi gayrimeşru bir devletle komşu oluşmuş olduk. Suriye sınırımız ve bölge korkunç bir kaos (kargaşa) içinde, kaynayan kazan gibi. Bu felaketlerin yaratılmasında, RTE-AKP iktidarının dinsel amaçlı yardım ve uygulamalarından kaynaklanmaktadır.
8-Bu takışma sonucu,  Esat devrilmedi ama ülkede pek yıkıcı dinci örgütler oluştu,  kimi örgüt Esat güçlerine karşı, kimi örgüt birbiriyle,  kimi Esat’a karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çarpışıyorlar. AKP-RTE iktidarının Suriye’nin iç işlerine karışıp silah göndermesi ile çok çeşitli dinci örgütlerin oluşmasına ve bu grupların çatışmalarına neden olurken, böylece nice facialar yaratılmış, söylenenlere göre, şimdilik üç yüz bin civarında Suriyeli yaşamını yitirirken,  milyonlarca Suriye’li, (halkın yarısı) komşu ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Sadece Türkiye’ye iki buçuk milyona yakın Suriye’li geldi. Kamplarda yaşayan bu biçare insanlar için Türkiye de milyarlarca dolar para harcıyor (son açıklamalara göre yedi milyar dolar ). Bunları yaratan kimdi? Vatanlarını terk eden Suriye’liler, Avrupa’ya gidip hayatlarını kurtarmak için yüz binlercesi sahillerimizde derme çatma botlarda yol almaya çalışıyorlar, insanlığın şaşkın bakışları ile kıyılarımızca can veriyorlar; öyle ki, sahillerimiz utanç verici ölüm tarlalarına dönmekte. Tüm bu hazin faciaların yaratılmasında AKP-RTE iktidarının gönderdiği tırlar dolusu silahları neden olduğundan, bu iktidarın günah ve vebali vardır.
Oysa Türkiye ve öteki ülkeler, Esat karşıtı terörü desteklemeselerdi, Suriye Esat yönetimi ülkesine, sınırlarına hâkim olacaktı, Suriye halkı da bu kadar perişan olmayacak, ülke bölünmeyecek,  insanlığın başına bela olan bu dinsel kökenli terör grupları oluşmayacaktı. Hele sınırlarımızda bu çok büyük kaos, belalar oluşmayacaktı. Her şeyden önce, Türkiye gerek ekonomik, gerek siyasal yönden kayıpları olmayacaktı. Çünkü gerek Suriye’ye, gerekse öteki Arap ülkelerine mal sevkiyatı ve ticaret devam edecekti.
Yönetimde bulunan vizyonsuz bu iktidarın Suriye ve Mısır’la takışması, Türkiye’ye  çok büyük zarar vermiştir. Hele General Sisi tarafından devrilen, RTE gibi aynı kafadan olan dinci Mursi için Türkiye’nin “darbeci Sisi” diyerek avukatlığa soyunması, öteki müttefikleri peşine takmaya çalışması çok gereksizdi. Şimdilerde dikkat edilirse, Avrupa, laik Esat’ın gitmesini istemezken, Sisi yönetimi Mısır ile anlaşmalar yapmaktalar. Çağdaş dünyada dostluklar ekonomik çıkarlara göre tasarlanır, ona göre diyalog kurulur.
İleri görüşü, vizyonu olmayan, sadece din ve mezhebe dayalı politikalar güden AKP-RTE iktidarı bu gerçekleri göremedi.

İŞTE SURİYE, IRAK KAOS UNDA YARATILAN AŞIRI DİNCİ GRUPLAR

Din Eksenli Siyaset Felaket Getirir - Cevat Kulaksız
 Suriye ve Irak bataklığında, öylesine garip dinci terör örgütleri oluşmuş ki, birbiriyle savaşanlar, Esat’la savaşanlar, PYD  Kürt grubu ile savaşanlar;  birbirinden Müslümanlıkları bile farklı, içlerinde “Kâbe puttur, Kabe’yi yıkacağız” diyen gruplar bile var, (IŞİD gibi).
Suriye’de terörist saldırılarda bulunan ve arkasında Arap ülkeleri ile ABD ve Türkiye’nin bulunduğu gruplar ile bu grupların üç ay önceki rakamlara göre militan sayıları kısaca şöyle:
1- Tevhid Tugayları: El-Kaide ile aynı düşüncelere sahip. Halep ve İdlib bölgesinde, yüksek rütbeli subayların üyeliklerini kabul etmiyor.
 2- Türkmen Tugayları: Irak kökenli Türkmenler'den oluşuyor. Ağırlıklı olarak Azaz ve Halep'te terör eylemleri gerçekleştiriyorlar.
 3- Nusra Cephesi (Ön zafer): Radikal İslamcı grup El-Kaide’nin Suriye kolu. El Kaide ile aynı ideolojiye sahip. Bu teröristler Halep, İdlib bölgelerinde faaliyette bulunuyor. Şam'daki saldırıları bunlar düzenliyor.
  4- Libyalılar ve Çeçenler ve Afganlılar: Çoğunlukla Halep Seyfil Devle ve Selahaddin mahallelerinde bulunuyorlar. Aynı zamanda İdlib, Homs ve Şam'da saldırılar düzenliyorlar.
   5- Özgür Suriye Ordusu: İçinde yüksek rütbeli subayların yer aldığı grup. Özellikle İdlib, Şam, Humus, Hama, Dera, Halep’te Suriye askeri ile çatışıyorlar. Bunların merkez üssü Antakya Apaydın kampı. 20 bin silahlı üyesi olduğu tahmin ediliyor.
Selefi görüşüne sahipler aralarına El Kaide’nin sızdığı biliniyor.
   6- Tabur Faruk: 7000 arasında silahlı üyesi olan grup, Homs bölgesinde faaliyette bulunuyor.
   7- Bedouin: Dera bölgesinde terör eylemleri düzenliyor.
   8- Askeri Şura: Deir al-Zour'da etkinler.
   9– El Kaide: Deir al-Zour ve değişik bölgelerdeki intihar saldırılarını gerçekleştiriyor. [iv]

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

DİPNOTLAR


[i]  Ekte resmi görülen AK Parti Siirt İl Başkanı Fuat Özgür Çalapkulu, sosyal paylaşım sitesi twitterda attığı tweetle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için 'Halife geliyor hazır olun' dedi. http://www.bugun.com.tr/gundem/ak-parti-il-baskanindan-skandal-1546425.html

[ii]   http://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/dilipaktan-skandal-aciklama-erdogan-halife-olacak968773/?utm_source=segmentify&utm_campaign=scn_b8048b92192de000&utm_content=968773%7Csozcu&utm_medium=click

[iii]  Rabia işareti ise Mursi yandaşlarının toplandığı Rabiatul Adeviye Meydanı’ndan geliyor.
Rabia, Arapça’da 4’üncü anlamını taşıyor.”


[iv]  http://www.gazetecileronline.com/newsdetails/7601-/GazetecilerOnline/iste-suriye39yi-kana-bulayan-dinci-teror-orgutleri

Korkuyla seçim kazanma taktiği! - Gündüz Akgül
76 yaşındayım. Tek parti döneminde doğdum…
Çok partili parlamenter sisteme geçtiğimizde 6 yaşındaydım…
Demokrat Parti iktidara gelince 10 yaşındaydım…
Demokrat Parti iktidardan gidince 20 yaşındaydım…
Durup dururken geçmişimi neden sizinle paylaştığıma kızmayın…
Açıklayacağım…
Askeri darbe olarak tarihe geçmesine karşın, 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askerlerin yönetime el koymaları, emir ve komuta zinciri içinde yapılmadığı ve devrimci Asteğmen-Albay arasındaki rütbelerce yapılan ve kısa sürede çıkardığı anayasa ve yasalarla getirdiği özgürlük ve demokrasi nedeniyle adeta bir devrime dönüştüğü aydınlar tarafından kabul edilmektedir…
O yılın Eylül ayında Ankara Hukuk Fakültesi sınavlarını kazanarak Üniversite öğrencisi oldum…
O tarihten beri ülke gündemini izleyen, birçok sağ iktidarlar gören biri olarak, birçok aksaklık, eksiklik, antidemokratik uygulamalar karşın, 13 yıllık AKP iktidarındaki uygulama ve söylemlerin hiç birine tanık olmadım…
7 Haziran seçimlerinden sonra bir hükümet kurulmaması ve 1 Kasımda seçimlerin yenilenmesi kararının ardından, AKP yetkili ve sorumlularının seçim propagandası için ileri sürdükleri savlar şaşırtıcı niteliktedir…
Birlikte bakalım…
-Başbakan Ahmet Davutoğlu Şanlıurfa mitinginde “İşiniz var, maaşınız var, aşınız var... Ne kaldı, eş kaldı eş... Eş lazım dediğinizde önce anne babanıza gideceksiniz. İnşallah onlar size hayırlı bir eş bulacak. Bulamazsa bize başvuracaksınız.” Diyerek sosyal medyada alay konusu olmakta sakınca görmemektedir…
-Başbakan’ın danışmanı Taha Özhan, Van’da yaptığı bir konuşmada "AK Parti iktidardan indirilirse buralarda terör çeteleri dolaşacak, beyaz Toroslar dolaşacak.” Diyerek yöre halkının oylarını alabilmek için tehditler savurmaktadır…
-Tarafsız davranması gereken TBMM Başkanı İsmet Yılmaz Sivas'taki temasları sırasında yaptığı konuşmada, “Türkiye tek parti iktidarında ülkeyi büyüttü. Eğer koalisyonlara bu ülkeyi muhtaç ederseniz, evlatlarınıza iş bulmak zor olur. Engellimize bakabilmek çok zor olur. Yoksulumuza kömür dağıtabilmek çok zor olur” diyerek AKP’nin 13 iktidarı döneminde yandaşları hangi koşulda işe aldıklarının ve kömürleri kimlere dağıttığının (oy alma karşılığı olduğunu biliyoruz) itirafında bulunmaktadır…
-Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın eski danışmanı ve metin yazarı AKP Milletvekili Aydın Ünal, “1 Kasım seçimlerinden sonra Saray'ı ve AKP'yi eleştiren Cumhuriyet, Hürriyet, Sözcü ve Zaman gibi gazetelerden de hesap soracaklarını" söyleyerek, Anayasanın güvencesinde olması gereken özgür basını açıkça tehdit ederek hükümeti eleştiri yollarını korkuyla kapatmaya çalışmaktadır…
Bu söylemlerden çıkarılacak sonuç şudur…
AKP 13 yıllık iktidarı döneminde yaptığı işleri referans (kaynak) göstererek yurttaşları ikna etmeyeceğini bildiği için korku yaratarak seçimi kazanmanı yollarını aramaktadır…
Hani, hukuk devletiydik…
Hani, seçimler yargını güvencesi altında tarafsız ve adil bir şekilde gerçekleştirilecekti…
Hani, yurttaşların yaşamları AKP’nin güvencesi altındaydı…
Yapmayın Beyler…
Hukuk devletine…
Demokrasiye…
Özgürlüğe…
Eşitliğe…
Yazık oluyor…
Gün gelenek, herkes, ama herkes hukuka gereksinim duyacaktır…
O gereksinim gününde yok etmeye çalıştığınız hukuku bulamadığınızda, saçınızı başınızı yolacaksınız…
Ama çok geç olacak…
Söylemesi benden…  

29.10.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Diktanın ayak sesleri, olmak veya olmamak!..
Ülkemiz; süratle, kalıcı bir dikta rjeimine doğru emin adımlarla ilerlemektedir.

Ülkede, sözüm ona yürürlükte bulunan bir Anayasa, bu Anayasanın koruması altındaki bir demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, kuvvetler ayrılığı,bağımsız bir yargı ve  parlamenter sistem vardır.

Ancak, bugün için ülkenin fiili yönetimine şöyle bir baktığımızda;

Ülkenin Anayasasının rafa kaldırıldığını,

Demokrasisinin, insan hak ve özgürlüklerinin ayaklar altında paspas edildiğini,

Yargı bağımsızlığının kalmadığını, yargının bir bölümünün;kaçak saraydaki Tayyip Bey'in, doğrudan veya konuşmalarıyla dolaylı olarak verdiği talimatları emir saydığını, yargıya, AKP iktidarının güdümündeki HSYK'nın ve Adalet Bakanının yön verdiğini, bu nedenle savcı ve  hakimlerimizin kendilerini özgür ve bağımsız hissetmediklerini, bu durumun  yargıyı olumsuz olarak etkilediğini ve yargının  siyasalaştığını,

Ülkede parlamento diye bir kurumun kalmadığını ve parlamentonun  çalıştırılmadığını,

Yürütmenin başı olan ve ülke yönetiminden tek sorumlu olan Başbakan'ın, kaçak sarayın güdümüne girdiğini, ülkeyi Anayasaya ve yasalara, kendi iradesine ve anlayışına göre yönetemediğini, çift başlı bir ynetimin, daha da doğrusu, bir buçuk başlı bir yönetimin ülkeye hakim olduğunu,bunun da yönetimde istikrar diye halka yutturulmak istendiğini,

Görsel ve yazılı basının susturulmaya çalışıldığını, iktidara ve saraya karşı ve muhalif olan, iktidarı ve sarayı yasadışı yönetim tarzları nedeniyle ağır bir şekilde eleştiren görsel ve yazılı basının  tamamen suturulması ve kaçak sarayın, ülkeyi tek başına dikensiz gül bahçesi içinde istediği gibi yönetebilmesi için, bir elin beş parmağı kadar dahi kalmamış olan mhalif medyanın boğularak nefesinin kesilmesi ve burada yazı yazan yazarlara ceza ve  işkence uygulanması için, 1.Kasım seçimlerinin beklendiğinin, bazı saray ve iktidar yandaşları tarafından, alenen ve korkusuzca dile getirildiğini,

Üzülerek ve dehşete kapılarak görmekteyiz.

Söylendiği gibi, adaletin, devletin temeli olduğunu, tüm halkımızın bizzat içinde  yaşayarak gördüğü, çok zor günleri yaşamaktayız.

Koza İpek Grubu Şirketlerine ve medyasına, hukuksuz bir şekilde el konulup, ilk iş olarak da, gruba mensup görsel ve yazılı basının susturulduğuna, uyduruk gerekçelerle alına bu el koyma kararı yoluyla, muhalif basının yok edildiğine, ekranlarının karartıldığına, hepimiz tanık olduk, demokrasimizden, insan hak ve özgürlüklerimizden, basın ve düşünce özgürlüğünden geriye kalan çok az bir kırıntının da yok edileceğini, ülkemizin koyu bir dikta rejimine doğru koşar adım gitmekte olduğunu,kısacası, kalıcı bir dikta rejiminin ayak seslerini ensemizde hissettiğimizi, bir aydın kişi ve hukukçu olarak belirtmek zorundayız.

Bu nedenle, 1.Kasım seçimleri;bu ülkedeki dikta heveslileri ve bunlara kendi rant ve çıkarları için biat eden varlıklı, karnını doyurma endişe ve telaşından etrafında olup bitenleri göremeyen ya da görmek istemeyen yoksul yandaşları ile hiçbir karşılık beklemeden ülkesini, demokrasiyi ve ögürlükleri seven her kesimden demokrat insanlarımız arasında geçecek ve demokrasimizin kaderini belirleyecek, bir ölüm kalım savaşı olacaktır.

Şu gerçeği artık herkes bilmeli ve unutmamalıdır ki; 1.Kasım seçimlerinde; dikta ile demokrasi ve  özgürlükler oylanacak, 2.Kasım sabahı Türkiye, halkın oylarıyla maalesef ya bir dikta rejimine ya da demokrasi ve özgürlüklere uyanacaktır.

Başka bir anlatımla, olmak veya olmamak.

Türk Milletinin;2.Kasım sabahı, Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük ATATÜRK'e yakışır şekilde, demokratik ve özgürlükçü, gerçek bir Cumhuriyete uyanması dilek ve temennisiyle, tüm okurlarımızın ve Türk Milletinin 29.Ekim Cumhuriyet Bayramını yürekten kutluyoruz.

29/Ekim/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Bu yazımda size iki ağa öyküsü sunacağım. Bunlardan Ağanın Oğlu, değişik birkaç sitede yayınlandıysa da, Melih Cevdet Anday’ın aşağıdaki kitabını okurken, minik bir ağa öyküsünü duyunca, her ikisini size sunmak istedim. Melih Cevdet bir yazısında anlatıyordu.

Ağanın  İtibarı - Cevat Kulaksız
“Hapishanede yatan Aziz Bayram adlı bir okur, Yazar Melih Cevdet Anday’a yazdığı bir mektubunda, hapishanede okunan kitaplar konusunda yapılan baskıyı anlatırken şöyle bir olay anlatır, yazara:

“Sanırım 1965 yılıydı; Finike’de bir turizm derneği kurulmuştu. Yönetimde değildim ama yönetici arkadaşlara yardımcı olmaya çalıştım.

Bir gün, bir Alman turizm şirketinden derneğe bir yazı geldi. Yazıda özetle şöyle deniyordu: “Sahilinizi inceledik. Binlerce kişiye aynı anda kamp yaptırabilecek nitelikte. Yol, su, elektrik ve benzeri alt yapı tesislerini döşettirirseniz, her ay üç bin olmak üzere üç ay süreyle dokuz bin turisti kamp için getireceğiz. İvedi yanıt bekliyoruz.

Sevindik. Dernek başkanı arkadaş yazıyı hemen kaymakamlığa götürdü. Kaymakam öneriyi inceledikten sonra:

“-İyi, güzel ama bu iş biraz politik”, demiş.

Dernek başkanı, “turizmin politika ile ne ilişkisi olabilir”  diye sorunca, kaymakam:

“-Kıyı, ağalarla devlet arasında çelişkili. Ben kimse ile çelişmek istemem, ağanın rızasını alın, severek yardımcı olurum”, demiş.

“Dernek başkanı, hangisine bilmiyorum, ağanın birinin evine gitmiş. Konuyu açmış, bu iş gerçekleşirse halkın cebinin para göreceğini ve Finike’nin biraz canlılık kazanacağını”, söylemiş. Ağa, parmağı ile gözünü açarak:

“-Pışşt, demiş. Halkın eli para görürse bana kim saygı duyacak”?  [i]

*

AĞANIN OĞLU

Ağa dedik mi, aklımıza ağanın zulmü gelir, ağanın yoksulları sömürmesi gelir, ağalık düzeni üstüne yazılmış nice kitaplar, öyküler gelir. İşte biz de bir rastlantı sonucu öğrendiğimiz bir ağa öyküsünü anlatmak istiyoruz.

Ağanın  İtibarı - Cevat Kulaksız
Küçüklüğümde, ne ki 20-30 yıl önce bile, bizim yörede bazı kişiler, sohbetlerinde karşıdakine, biraz iltifat etmek, biraz da yaranmak için “ağanın oğlu” diye söylemle anlatmak istediklerini anlatırlardı.

Ancak, unutmamak ve de konuya ayrı bir renk katmak için ben de ağa ile ilgili bir anımı anlatarak konuya başlamak istiyorum.

Doğuda bir ağa köyünde öğretmendim. Yeni mezun oldum, ağanın köyüne atandım. Başımda kavak yelleri, çocukları yetiştirmek heyecanı ile uçuyorum adeta. Ama okulum çok bakımsız, bin bir çeşit sorun var. Köyün hem ağası hem de muhtarı olduğu için ağanın evinde misafirim ilk günlerde. Okulun çok çeşitli sorunları karşısında moralimin bozulduğunu gören ağa, bana dedi ki, “gardaşım muallim bey, sen gaç gayme maaş alıyon düvletten?”

Ben,  300 lira alıyorum, dedim. Ağa, bunun üzerine bana demişti ki:

“-Gardaşım bu okulun derdi çok, sen bunlarla uğraşma, ben sana ayda 450 gayme veriyim, benim davarı güt”.

Ağanın  İtibarı - Cevat Kulaksız
Ben, nasıl olur, bir öğretmene bunu nasıl diyorsun, neden bu teklifi yapıyorsun, dediğim zaman ağa, çok bilmiş bir eda ile “gardaşım sen okumuş adamsın, davarı iyi güdersin, iyi bakarsın; böylece sen de yararlanırsın, ben de yararlanırım, bak sana devletin verdiğinden daha fazla para vereceğim” diyordu. Cahil ağa, beni de sömürmek istiyordu zaar. Neyse bunu böylece noktaladıktan sonra, biz asıl anlatmak istediğimiz “Ağanın Oğlu” öyküsüne dönelim.

2 Aralık Salı 2014 günü, Batıkent-Kızılay Metrosuna, Kızılay’a gitmek üzere Ostim istasyonunda bindim. Hemen yanımda 65 yaş üstü olduğunu öğrendiğim bir emekli bey oturuyordu. Ben de yanımdaki ile konuşmak için bir bahane bulur onunla konuşarak gider gelirim metroda.

Onun metro turnikelerinden geçerken kartını okuyucuya takınca, kart okuyucu “65 yaş” diye okuduğunu duyduğum için, otururken ona, “galiba 65 yaş üstüsün, özel halk otobüslerinden ücretsiz yararlanıyor musun” diye sordum. Yanımdaki, “hayır onlar paralı, ücretsiz olduğunu bilmiyorum” dedi. Oysa Nisan 2014 de yürürlüğe giren yasa ve yönetmelik hükmüne göre, 65 yaş üstü vatandaşların da ücretsiz olması gerektiğini ona anlattım. Teşekkür ederek, bunu bilmediğini söyledi. Onu ikna ettikten sonra, o bana, “nerden emeklisin” diye sorunca, öğretmen emeklisi olduğumu söyledim. Bu kez o da, “ben de öğretmen olarak mezun oldum, 5-6 bile çalışmadan ayrıldım”, dedi ve aşağıdaki “Ağanın Oğlu” öyküsünü anlattı.

“Ben aslen Ürgüp’lüyüm, ismim Mustafa Özsoy, tam olarak hatırlayamıyorum, 70 li yıllarında Ankara Gazi Eğiitim Enstitiüsün Türkçe-Edebiyat bölümünden mezun olup, Adıyaman Gölbaşı Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandım. Okulda öğrenci olan ağanın oğlu yüzünden istifa edip ayrıldım, PTT-Telekom Aydınlıkevler eğitim tesislerinde memur olarak girdim, öğretmenliğe böyle bir tatsızlık yüzünden veda etmiştim”.

“Ağanın oğlu” yüzünden demesi benim ilgimi çektiği için hele bir ayrıntıyı anlatır mısın lütfen, ilgimi çekti diye ondan rica edince “Ağanın Oğlu’nu anlatmağa başladı.

“1970 li yılların birinde, şimdi tam olarak hatırlayamıyorum, Ankara Gazi Eğiştim Enstitiüsün Türkçe-Edebiyat bölümünden mezun olup, Adıyaman Gölbaşı Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandım. Müdür, öğretmenler hoş beşten sonra ve derslere başlamadan önce, başta okul müdürü ve öğretmen, sınıfın birinde, bir ağanın oğlu olduğunu, bu öğrencinin de, ağa babasından kaynaklanan şımarık, bazen küstah tavırlara girdiğini, buna karşı daha dikkatli olmam gerektiğini söylediler.

Okul Müdürü bana şöyle diyordu: “Hocam siz gerek öğretmenlikte, gerek çevrede yenisiniz, okulumuzda şöyle şaşıracağınız bir durum var. Bu ağa, okulumuzun bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, bakanlık yeteri kadar ödenek göndermediği için maddi sorunlar içinde kıvranıyoruz. Fakat bahse konu olan bu ağa, okulumuzun bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, ne istesek, para, eşya hemen ağa hallediyor. Ne garip ki ağaya mahkûm olmuş ilçedeki lise, bu yardım ve çıkar ilişkisinden.

Bu durumu öğrenciler de bildikleri için, Ağanın Oğlu’na karşı dikkatli olmağa çalışıyorlar. Buna karşın gün oluyor Ağanın Oğlu, ya bir arkadaşının ayağına basıyor, ya kızların saçını çekiyor, ya da okulun bahçesinde gizli köşelerinde sigara içiyor. Öğrenciler zaman zaman Ağanın Oğlunu öğretmenlere ve idareye şikâyet ediyorlarsa da, öğretmenler ve idareciler, “kim bilir siz ne yaptınız da o bunu yaptı” biçiminde Ağanın Oğlunu savunan, vurdumduymaz tavır ve hareketlerde bulunuyorlardı. Kızlar öğretmenlere, “öğretmenim Ağanın Oğlu bize terbiyesiz, ayıp şeylerde bulunuyordu.

Ağanın Oğlu, dışarıda böyle iken, derslerde gerek arkadaşlarına, gerekse öğretmenlerine karşı saygısız, laubali hareketlerde bulunuyor, öğretmenlerin sözünü kesiyor, gerekli gereksiz itirazlarda bulunuyordu.

Bu böylece öğrenciler, öğretmenler Ağanın Oğlundan bizar olmaya başladığımız günlerin birinde, ben sınıfa girerken canımı çok sıkan bir olaya tanık oldum.  Ziraat Bankası’nda çalışan bir memurun güzel ve terbiyeli bir kızı vardı sınıfımızda; Ağanın Oğlu işte kızın eteğinin altına elini sokarak parmağını kızın paçasının arasına dürtüyor.

Ben sınıfa girmek üzere kapıya doğru yaklaştığımda kapının önünde o bankacının kızı öğrencimizi ağlar vaziyette gördüm. Ne oldu kızım, diye sorduğumda, kız, “öğretmenim Ağanın oğlu bana, parmak attı” dedi.

Ben neye uğradığımı şaşırdım, iş böylece ahlaksızlık düzeyine çıkmıştı. Kızla birlikte sınıfa girdik. Kız yerine oturdu, ağanın oğluna baktım bacak bacak üstünde laubali bir tavır takınmış bakıp duruyor. Derste, bazı arkadaşlarınız arkadaşlarınıza karşı saygısız, terbiyesiz tavır içindelermiş. Terbiye, ahlak üzerine biraz konuştum, ders mi yaptım, dersi öğütlü, nasihatli mi geçirdim, sinirimden anlayamadım.

Zil çaldı, baktım Ağanın Oğlu herkesten önce kaçmağa çalışıyor, kolundan tutup sen biraz bekle, dedim. Herkes çıktı, ben ceketimi çıkarıp Ağanın Oğluna giriştim tekme tokat, ulan eşşekoğlu eşek öyle parmak atılmaz, böyle atılır diyormuşum. Ağanın Oğlunun ağzının burnunun kanı birbirine karıştı. Sonra müdür ve bazı öğretmenler geldiler, Ağanın Oğlunu elimden aldılar. Ağanın Oğlu küfür ederek okuldan gitti.

Müdür, “yav sen ne yaptın, ben sana ne tembih ettim, tam cinin ocağına bastık. Ağa şimdi başlar zılgıta. Nitekim çok sürmedi, ağa ve birtakım avanesi, “benim oğlumu kim dövermiş, ben adamı” şöyle yaparım böyle yaparım, diyerek tehditler savuruyor. Daha sonra polisler geldi.

Öğretmenliğe başladığım süre beş ay filan olmuştu olmamıştı. Annem Ankara’dan telefon ediyor, halımı hatırımı soruyor, ben pek hoşlanmadığımı, bazı sıkıntılar olduğunu telefonda anlatıyordum. Annem de tedirgin olmaya başlamıştı.

Biz Aydınlıkevler’de oturuyorduk. Aydınlıkevler Telekom müdürü bizim komşumuzdu. Annem ona yalvarıyormuş, “oğlumu buraya Telekoma almasını” rica ediyormuş. Nihayet oraya, yani Aydınlıkevler Telekom Eğitim birimine memur alınacağını söyleyince, Annam bana telefonla Telekom’a memur alınacağını gelip sınava girmem gerektiğini söyledi.

Ağanın tehditleri, müfettişlerin, polislerin ifadeleri, okuldaki tedirginlik beni iyice sarsmıştı. Güvenliğim için başka ilçeye tayinimi önermişler. Ben de Ağanın Oğlu olayı üzerine bastım istifayı, Ankara’ya gelip Telekom sınavlarına girdim. Zaten yüksek okul çıkışlı da olduğum için sınavda başarılı oldum, Telekom’a girdim. Oradan 30 yıl kadar çalıştıktan sonra da emekli oldum”.

Metro Ulus durağına geldiğimizde, beş aylık öğretmen, Ağanın Oğlu’nu döven, bu emekli, “aman Ulus’ta inecektim” diyerek kapı kapanmadan kendini dışarı attı. Ben de emekli bir öğretmen olarak bu öyküye şaştım kaldım. Acep yine oralarda o ağalardan ve ağaların o tür oğullarından var mıdır ki, diye söylendim.
Ağanın  İtibarı - Cevat Kulaksız

Ağanın  İtibarı - Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  Emekli Öğretmen ckulaksizster@gmail.com
DİPNOT
[i] Yiten Söz Melih Cevdet Anday Adam yayınları 1992 sf 131

Demek Ki  İstenirse Oluyormuş - Güner Yiğitbaşı
AKP iktidarı; gerçekten, samimi ve kararlı bir şekilde terörle mücadele edilirse, Türkiye Cumhuriyetinin güçlü silahlı kuvvetleri ve emniyet güçleri sayesinde, terörle baş edilebileceğini anlamış ve görmüş olmalıdır.

AKP iktidarı, geç de olsa, terör örgütleriyle dost olunamayacağını,aynı masaya oturulamayacağını, barış için dahi terörle mücadele edilmesi gerektiğini, barış ile terörün farklı şeyler olduklarını, barışın en büyük ve gerçek düşmanının terör olduğunu anlamış olmalıdır.

Ancak, AKP iktidarının bu gerçekleri görmesinin faturası, ülkemiz için çok pahalıya mal olmuştur.

AKP iktidarı, barış süreci adı altında bölücü PKK terör örgütü ile müzakere masasına oturmuş, örgütün silahlarını bırakması için etkin ve samimi bir çaba sarfetmediği gibi, örgütün daha da silahlanmasına ve cephe kazanmasına göz yummuştur.

AKP iktidarı, IŞİD terör örgütünü ülkemiz için zararsız görmüş, hatta yanlış Suriye politikasına destek oldukları gerekçesiyle, bu örgüte destek vermiştir.Geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmasında,Ahmet Bey; IŞİD terör örgütünü nankörlükle suçlayarak, zamanında bu örgüte yardımcı olduklarını zımnen de olsa ağzından kaçırmıştır.

Diyarbakır, Suruç ve Ankara canlı bomba katliamlarının IŞİD militanları tarafından gerçekleştirildiğinin gün yüzüne çıkması üzerine, gecikerek de olsa, IŞİD terör örgütünün gerçek yüzünü görmüşler ve son günlerde bu örgüle de ciddi mücadele içine girmişlerdir.

Son günlerde IŞİD örgütüne yönelik olarak Diyarbakırda yapılan operasyonlarla, önemli kişilere ve örgütün silah ve cephanelerine ulaşılmış ve ileride örgütün yapacağı canlı bomba ve diğer terör saldırılarının önüne geçme imkanı elde edilmiştir.

PKK terör örgütüne yönelik karadan ve havadan yapılan başarılı operasyonlarla, PKK terör örgütüne de ciddi kayıplar verdirilmiş olup,terörle kararlı ve samimi bir şekilde mücadeleye başlandığında, bu konuda çok önemli mesafeler alınabileceği, halkımıza gösterilmiş ve halkımızda bir rahatlama sağlanmıştır.

Teröre karşı girişilen bu mücadelede silahlı kuvvetlerimiz ve emniyet güçlerimiz büyük bir fedakarlık yapmışlar ve bu uğurda bir çok şehit vermişlerdir.

Bugün itibariyle terörle mücadelede erişilen kısmi başarının gerçek sahipleri, silahlı kuvvetlerimiz ile emniyet güçlerimizdir.

Bugün itibariyle, terörle mücadelede erişilen bu kısmi başarı, AKP iktidarının; terörle mücadele konusunda bugüne kadarki başarısızlığının ve sorumluluğunun en önemli kanıtıdır.

Zira, AKP iktidarı,elindeki etkin devlet gücünü ve imkanını, PKK ve IŞİD terör örgütlerinin, ülke içine çok miktarda militan, silah ve cephane yığınağı yapmadan önce, zamanında kullanarak terörle etkin bir şekilde mücadele etseydi,  terör bugünkü yoğunluğuna ve gücüne ulaşmadan, terörle mücadeleyi kazanmak çok daha kolay olacak ve belki de yüzlerce şehit vermeden, terörle mücadelede kesin bir zafere ulaşılacaktı.

Bu itibarla, AKP iktidarı; bugün terörle mücadelede elde edilen kısmi başarıdan asla kendisine pay çıkarmamalı ve keşke, daha önce, geç kalmadan, çözüm süreci safsatası ile terör örgütleriyle çözüm masasına oturarak terörle mücadeledeki görevimizi savsaklamadan terörle mücadele etseydik de, bu kadar şehit ve ölü vermeseydik diyerek üzülmeli ve hayıflanmalıdır.

Şu gerçeği herkes kabul etmelidir ki;7.Haziran seçinleri sonrasında hortlayan PKK ve IŞİD terörüne kurban verdiğimiz şehitlerimizin ve insanlarımızın günahı, AKP iktidarına ait olup, tüm şehit ve ölülerimiz, AKP iktidarının sırtında kambur olarak durmaktadır.

Terörle mücadelede kesin zafere ulaşmak dileğiyle, 29.Ekim. Cumhuriyet Bayramınızı kutluyoruz.

27/10/2015
Güner YİĞİTBAŞIİzmir Barosu Üyesi Avukat

Bizim Kuşağımız - Gündüz Akgül
Biz, 1940 doğumlu bir kuşağız…
Hani, yurdumuzu emperyalist işgalden kurtaran ruhları şad olası şehitler var ya, onların torunlarıyız…
Hani, 2. Dünya savaşında diktatör Hitler Edirne kapılarına yaklaşınca, ülkeyi bu ateşin içine atmak istemeyen yöneticilerin ilan ettiği seferberlik sonucu silahaltına alınan binlerce genç var ya, onların çocuklarıyız…
Savaş yıllarının ekonomik sıkıntıları ve ailelerimizin mali olanaklarına göre kimimiz yalın ayak, kimimiz çarık, kimimiz kara lastik, kimimiz cislavet lastik giymeyi dert etmeden büyüdük…
Ülkenin birçok köyünde okul olmadığından, yurdumuza yararlı bir insan olmak için küçücük bedenimizle saatlerce yürüyerek okulu olan köylere gidip-gelerek okumaya çalıştık…
Çok azımız okuyabildi…
Okuyanlar bürokraside memur, okuyamayanlardan köyde yaşayanlar baba toprağında ırgat, şehirde yaşayanlar ise Cumhuriyet döneminde kurulan fabrikalarda işçi olarak çalışarak ayakta durmaya çalıştık…
Ve durduk…
Aç kaldık, yamalı elbiseler giydik, çocukluğumuzu gereği gibi yaşamadık…
Ama hiç yakınmadık…
Cumhuriyetin ilanıyla gelen aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı ileriye taşımak, ilim ve bilime inanmak, uygar ülkeler düzeyine gelmek için üzerimize düşeni yapmayı ilke edindik…
Bizim öğretmen okulu dediğimiz Köy Enstitüleri, köy çocuklarını eğitip bir ışık olarak yurdun dört bir yanına göndererek bize olanaklar sunarken, bu ışıktan rahatsız olanlar önümüzü kesmek adına bu okulları kapatarak ışığımızı söndürdüler…
Üzüldük, ama aydınlık yolundaki çabamızdan vazgeçmedik…
Kuşak olarak hep bizdik…
Ben, Sen, O, olmadık ve olmayı hiç düşünmedik…
Dil, din, ırk, mezhep ayırımını bilmezdik, hepimiz kardeştik…
Hepimiz bu ülkenin ortak sahibiydik…
Sevinçlerimizi ve üzüntülerimizi hep paylaştık…
Parolamız, “yurttaş barış, dünyada barış, bağımsızlık ve özgürlüktü…”
Dik durmasını, onurlu davranmasını, özgürlüğümüze sahip çıkmasını, yurdumuzu ve insanlarımızı sevmesini yaşam biçimi olarak belirledik…
Çocuklarımıza ve torunlarımıza kalıt (miras) olarak bırakacağımız en büyük servetimiz bu niteliğimizdi…
Hepimizin ortak bir paydası vardı…
Bu ortak payda, sol tarafımızda bulunan cevherde yerleşmiş bir sevgi ve sevdaydı…
Bu sevgimiz ve sevdamızın adı, bizlere aydın bir gelecek hazırlayan Mustafa Kemal Atatürk’tü…
Sorgulandık, cezaevlerine atıldık, cezalandırıldık, ama duruşumuzdan vazgeçmedik…
Ne yazık ki…
Emperyalizmin öğütücü dişlileri zamanla bizim kuşağı da bölmeyi başardı…
Kimimiz öldük, kimimiz öldürüldük, kimimiz dik ve onurlu duruşumuzda ısrarcı olurken, azda olsa kimimiz saf değiştirerek emperyalizmin işbirlikçisi ve karşıdevrimcilerin yandaşı olduk…
Duruşunu değiştirmeyenler olarak, saf değiştirenleri dönek olarak nitelendirdik…
Döneklerimizi bir yana bırakırsak biz, Ata’mızın “Ey Türk Gençliği” diye seslenerek gençlere emanet ettiği laik Cumhuriyetimizin temel niteliklerine, karşıdevrimcilerin saldırılarını ve yok etme niyetlerini engellemek için yaşlanmış gençler olarak, hala nöbetteyiz…
Çünkü biz, Cumhuriyet çocuklarıyız…
Çünkü biz, Atatürkçüyüz…
Kısa bir süre önce yitirdiğimiz bizlerden biri olan rahmetli Levent Kırca’nın dediği gibi Cumhuriyetle kalın, Atatürk’le kalın…
Hoşça kalın demeyeceğiz…
Çünkü nöbetimiz henüz bitmedi…
İşte böyle dostlar…
İlk günden bu güne kadar laik Cumhuriyet ve büyük önder Mustafa Kemal Atatürk sevdalısı kuşağın bir ferdi olarak kısaca bizim kuşağın yaşam macerasını sizlerle paylaştım…
Belki birilerine örnek olur diye…
1Kasım da sandığa gitmeyi de unutmadan

27.10.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Fatih ve İsmail Yapışık Kardeşler - Güner Yiğitbaşı
Bugünkü (26/Ekim/2015) Sözcü Gazetesini, her sabah olduğu gibi, bakalım bugün ne çarpıcı başlık atılmış düşüncesiyle ve büyük bir  merakla elimize aldık ve “Bu Sözleri Tayyip'e Söylesen Hapistesin” başlığı altında, TRT de yayınlanan “Kendi Gökkubbemiz” programında  Atatürk'e hakaret oluşturan sözlerin söylenmesine rağmen,bu sözlerin RTÜK tarafından, ifade özgürlüğü çerçevesinde söylenen sözler olarak değerlendirildiğine ve kanal'a hiçbir yaptırımın uygulanmadığına ilişkin haberi üzülerek gördüm ve ATATÜRK'ü sevmeyen, AKP itidarının emir ve komutası altındaki devlet kanalı TRT'ye RTÜK tarafından herhangi bir yaptırımın uygulanmamasını da, çok üzülerek söylüyoruz, doğal karşılamak zorunda kaldık.

Bu üzüntümüz devam ederken, ülkemizin son zamanlarda özellikle ana haber ve sabah kuşağı programları büyük bir izleyici kitlesine ulaşmış bulunan ve ana haberleri sunan sunucu Fatih PORTAKAL'ın, yanılmıyorsak, ülkemizin en çok izlenen ana haber programına hoş geldiniz diye başladığı ve programın yarısında da uzunca bir reklam kuşağına girilerek, milyonlarca liranın kazanıldığı Tv kanalımızın sabah kuşağında yayınlanan Çalar Saat'e de bir göz atalım, bakalım bizim İsmail KÜÇÜKKAYA' da ne var düşüncesiyle, Çalar Saat programını izlemeye başladık.

İsmail Bey programını İzmir ilimizden yapıyor ve sunuyordu. Programının konuğu da  AKP İzmir Milletvekili adayı ve eski Ulaştırma Bakanı Binali YILDIRIM Bey idi.Program, sanırım Pasaport rıhtımına demirli, seferden kaldırılmış ve ATATÜRK'ün annesi Zübeyde Hanım ismini taşıyan ve şu anda Zübeyde Hanım Müzesi haline getirilerek halkın ziyaretine açılan gemiden yapılıyordu.

Atatürk'e düşman gözüyle bakan, Tayyip Bey'in, iki ayyaştan biri olarak nitelendirdiği ATATÜRK'e, TRT'den yapılan hakaretlere göz yuman ve hatta gizliden teşvik eden AKP'nin bir eski bakanı ve İzmir Milletvekili adayı Binali YILDIRIM, ATATÜRK'ü ve annesi Zübeyde Hanımı övüyor ve onun, halkımız tarafından tanınması ve sevilmesi için müze açtıklarını söylüyordu.

Aynı güne rastlayan ve birbirleriyle çelişen bu sabah yaşadığımız bu iki olay, biz de büyük bir travma yarattı,en büyük travmayı da, Atatürkçü, demokrat, özgürlükçü ve milliyetçi, ülkemizi yaşanmaz kılan, halkımızı kamplara bölen  AKP iktidarına muhalif bir görüntü göstererek, izleyici kitlesini çoğaltan kanallarının, yıldızları çok  parlayan ve kanalın  yapışık kardeşleri olarak özdeşleşen ve sempati toplayan iki sunucusundan biri olan İsmail KÜÇÜKKAYA'nın; Atatürkçülerin, demokratların ve ulusalcıların ve de ana muhalefet partisi CHP'nin kalesi olan İzmir de, seçimlere bir haftadan az bir süre kala, Binali YILDIRIM ile Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanımın ismini taşıyan gemi müzede söyleşi yaparak, Atatürk ve annesi Zübeyde Hanım üzerinden seçim propagandası yapmasına olanak sağlamasını, kınıyor ve yadırgadığımızı belirtmek istiyoruz.

İsmail KÜÇÜKKAYA'nın bu tavrı, bize göre ilk de değildir.Çok iyi hatırlıyoruz, 7 Haziran seçimlerine beş kala da, aynı kişi, sunucusu olduğu Çalar Saat programına, peş peşe, AKP iktidarının bakanları BABACAN ve ŞİMŞEK'i çıkarmış ve bu bakanların; özellikle CHP'nin; emeklilere iki maaş ikramiye, asgari ücrete zam ve mazot fiyatlarının düşürülmesi gibi, halkımızı rahatlatacak olan ekonomik vaatlerinin, ekonomik  kaynak olmadığı için gerçekleştirilemez vaatler olduğu konusunda yarattıkları algıya yataklık yapmıştı.

Biz burada, o TV Kanalımızın pprogramcısı İsmail Bey'i, tarafsızlığının gereği olarak, AKP iktidarına programında söz hakkı tanıma demiyoruz, ancak bu tür programların; programa çağırılan kişileri ve zamanlaması çok önemli olup,çağırılan bu kişilerin ve zamanlamasının; ilgili Tv kanalı ve o kanalın sunucusu ve programcısı olarak,  izleyiciye karşı yılın 365 günü sergilediğiniz duruş,görüş ve AKP karşıtı  politikanızla da uyumlu olması zorunludur. İzleyiciye sol gösterip sağ vuramazsınız.Yılın 365 günü, muhalif, demokrat,özgürlükçü,milliyetçi, Atatürkçü görüşleri savunduğunuz, hiç değilse tarafsız gözüktüğünüz ve tavır sergilediğiniz için sizlere bağlanan izleyici kitlesini hayal kırıklığına uğratmaya hakkınız yoktur. Programınıza çıkardığınız AKP milletvekillerine, ana muhalefet partisinin ekonomik vaatlerini yerine getirip getiremeyeceğini değil, siz neler yapacaksınız sorusunu sorunuz.Seçimler öncesi, başkalarının yapamayacakları değil, soru sorduğunuz kişi ve partilerin ne yapacakları önemlidir.Aksi halde muhalefet partileri aleyhine yanlış algı yaratırsınız.

Söz, Fatih PORTAKAL ve İsmail KÜÇÜKKAYA Tv kardeşliğinden açılmışken, bir iki cümle de Fatih PORTAKAL için yazmak istiyoruz.

Fatih PORTAKAL, yanılmıyorsak rahmetli Mehmet Ali BİRAND Kanal D. de ana haberleri sunarken, aynı kanalın muhabiri idi.Mehmet Ali BİRAND ana haberleri sunarken, sıkça Fatih PORTAKAL'a bağlanır ve o da, haberin yerinden bizleri aydınlatırdı.Bizim de gözümüz o tarihlerde Fatih PORTAKAL'a takılmış ve bizde, ileride habercilikte iyi yerlere geleceğine dair olumlu bir kanaat oluşmuştu.Kendisine rahmetli Mehmet Ali BİRAND'ın yanında yetişen bir haberci diyebiliriz.Şu anda çalışmakta olduğu kanalda ana haberleri sunarken, belli bir metne bağlı kalmadan, anlık görüş ve yorumlarını da çekinmeden habere katan tarz ve üslubu, el ve kol hareketleri ve duruşuyla, Mehmet Ali BİRAND'a benzemekte ve ben onun talebesiyim, onun yanında yetişerek bu günlere geldim izlenimi vermektedir.

Fatih PORTAKAL; yanılmıyorsak, geçtiğimiz Cuma akşamı ana haber bültenine, İsmail KÜÇÜKKAYA ile birlikte çıkarak, CHP Genel Başkanı Sayın KILIÇDAROĞLU'nu konuk ettiler ve kendisine diledikleri soruyu sorarak sıkıştırmaya çalıştılar.Olması gereken de budur.Ancak, bazı soruları sorarken özellikle Fatih PORTAKAL'ın tavrı, bıyık altından alaycı gülüşü, hiç hoş değildi, biz bir CHP'li olarak rahtsız olduk doğrusu. Fatih PORTAKAL'ın, bazı soruları sorarken ve sorulara verilen cevapları dinlerken sergilediği bu alaycı gülüşleri; sanki, ben ve halkımız senin bu söylemlerini ve vaatlerini, samimi ve pek de  inandırıcı bulmuyoruz diyordu.Siyasete yakın ve dikkatli bir izleyici olarak en azından biz, böyle bir duyguya kapıldık.

Buradan Fatih PORTAKAL ile İsmail KÜÇÜKKAYA'ya sesleniyoruz.Bu ülkenin ana muhalefet partisi lideri KILIÇDAROĞLU gibi, Tayyip Beyi ve Ahmet Bey'i de programınıza çıkarıp aynı şekilde rahatça ve gülerek sorular sorun da, asıl beceri ve maharetinizi hep birlikte görelim.

Demek istiyoruz ki; Sayın Fatih PORTAKAL ve İsmail KÜÇÜKKAYA, iğneyle kuyu kazarak çok izlenen popüler sunucu ve haberciler oldunuz ama, bir izleyicinizin bu sitem ve eleştirilerini dikkate alırsanız, daha iyi bir konuma geleceğinizden, en azından bugünkü konumunuzu muhafaza edeceğinizden eminiz.

26/10/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Çan, beş defa çalınca! - Gündüz Akgül
Yazacağım konu ile ilgisi nedeniyle bu günkü yazıma söylene gelen bir öykü ile başlamak istiyorum…
“Ölümlerin “Çan çalarak” ilan edildiği bir ülke varmış…
Çan;
Bir defa çalındığında, “halktan biri” ölmüştür…
İki defa çalındığında, halk içinden tanınmış, “eşraftan biri” ölmüştür…
Üç defa çalındığında, saray çevresinden, yani “bürokrasiden biri” ölmüştür…
Dört defa üst üste çalındığında ise “Kral” ölmüştür…
Günün birinde yine bir çan sesi duyulur. İnsanlar, biri öldü sanırlar…
Peşinden hemen ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü çalar…
Halk, “Kral öldü” heyecanıyla kilisenin etrafında toplanmaya başlamışlar…
Ama o da ne! Çan beşinci defa çalar…
Meraklanan kalabalık, çan sesinin geldiği yere koşar...
“Ne oldu? Kim öldü? Nedir bu beş çan sesi?” diye soranlara:
Çancı, “Adalet öldü! Bu ülkede adalet öldü.” Der…”
Sonrada, mahkemede haklı olduğu davasında nasıl haksızlığa uğradığını toplanan kalabalığa anlatır…
Bu öykü Adaletin insanlar için ne kadar önemli bir gereksinim olduğunu çok iyi anlatmaktadır…
Hani adliyelerimizin tüm duruşma salonlarında kürsünün arkasındaki panoda  “Adalet mülkün temelidir” yazılıdır ya, bu veciz söz (kısa ve etkili söz) de adaletin önemini vurgulamaktadır…
Son günlerde yargıdan, verilen kararların kamuoyunda tartışma konusu yapılması, yine içimi acıttığı için bana bu öyküyü anımsattı…
Bu kararlardan biride, yazılı medyada haber yapılan ve henüz imza mürekkebi kurumayan, Gezi Parkı olayında Camiye sığınan yaralıları tedaviye çalışan doktorlara, “Camiyi kirlettiniz” gerekçesiyle verilen 10 aylık hürriyeti bağlayıcı ceza (hapis) kararıdır…
Kararı veren meslektaşım Sayın Yargıcım…
Tüm uygar ülkelerde insanın yaşam hakkı her şeyden önce gelir…
Bizimde taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2/1 maddesi “Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır.” Der…
Bana göre yaralı olan bir yurttaşı kurtarmak, kastı olmadan bir camiyi kirletmekten çok daha önemlidir…
Diğer taraftan, doktorlar fakülteden mezun olurken Hipokrat andı içerler. O Ant’ın bir tümcesi şöyledir. “…Hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime… namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”
Eminim ki bu karar vicdanları sızlatacak ve tarihe siyasi bir karar olarak geçecektir…
Umarım, Yargıtay bu hatayı düzeltecektir…
Yoksa ülkemizde adalet öldü mü?

25.10.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

“Affetmek ve unutmak, iyi insanların intikamıdır”.
Schiller

Unutkanlığımız Üstüne - Cevat Kulaksız
Her insan az veya çok unutkan olabilir, ama yaş ilerledikçe unutkanlık da artar. Ama insan beyni bilgisayar değil, unutmadan da öğrenemez.

Şu da bir gerçek ki, unutkanlık her yaştan insanın en sık yakınmasıdır, ancak çoğunlukla bir hastalık belirtisi olarak kabul edilmiyor. Gençlere “bu yaşta unutkanlık olmaz” denirken, yaşlılara  “unutması normal” gözüyle bakılır. Oysa unutkanlık altta yatan bir hastalığın belirtisi olarak düşünülmeli ve uzman bir doktor tarafından araştırılmalıdır. Birçoğumuz birçok yerde pek şeyimizi unutmuşuzdur.

UNUTKANLIĞIM ARTIYOR
Yetmiş yaşına geldiğim bugünlerde, bir şeye, bir konuya üzüldüğüm ve ona kafamı taktığım zaman, ben de bir unutkanlık başlıyor, birçok şeyi unutuyorum.  Mesela maaş kartımı ATM lerde dört defa unuttum, unuttuğumu bir sonraki ATM den para çekerken, maaş kartımı makinede unuttuğumu anlayınca,  bu sefer de nerde unuttuğumu unutuyorum. Demek ki yaş km miz arttıkça unutkanlığımız da artıyor. Demek ki unutkanlık yaşla doğru orantılıdır, unutkanlığın ana nedeni de beyin yorgunluğu olsa gerektir. “Beyin yorgunluğu, günümüz insanında giderek artan bir problem haline gelmiştir. Beyin yorgunluğunda en çok karşılaştığımız şikâyetler, unutkanlık, odaklanamama, konsantrasyon eksikliği, algılama eksikliği, öğrenme ve ezberleme zorlukları, beyinde ağırlık hissi, dikkatsizlik, tahammülsüzlük ve çabuk sinirlenme gibi belirtilerdir”.

Evden çıkarken, akşamdan bir bardak su içine yıkayıp koyduğum takma dişimi, sabah tekrar yıkayıp ağzıma takacağım yerde, tekrar su bardağına koyup çıkıyormuşum. Öğleyin yemek yemeğe başlayınca ağzımda takma yarım dişimin (protezimin) olmadığını fark kedince bir –eyvah dişim- diye yakınıyorum.

Evimiz iki katlı dubleks, bazen aşağıdan bir şey getireceğim zaman, yukarıdan iniyorum aşağıya, bu sefer aşağıdan neyi getireceğimi unutuyorum, tekrar yukarı çıkıp alacağımı düşünüp anımsayınca tekrar aşağı iniyorum.

Çantamı elime alıp sokağa çıktığımda, evden bilmem kaç metre sonra, cep telefonumu unuttuğumu fark edince defalarca geri döndüğümü biliyorum.

Bazen, kapıyı kilitleyip dışarı çıkıp biraz uzaklaşınca,-acaba kapıyı kilitledim mi- diye hayıflanıp geri dönüyor, kontrol ediyorum, Ya da, kapıyı kilitlemeyi unutuyorum. İnanır mısınız, ATM den para çekerken kartımı alıp, parayı bıraktığım da olmuştu.

Bu unutkanlığımın böylece arttığı beş yıl önceki bir günde, hastaneye giderek muayene oldum. Doktor testli bir muayene yaptı, onun tekrar ettiği uzun cümle ve rakamları tekrar etmemi istedi, bir reçete yazdı, bu ilaçları kullanmamı istedi ve geçmişti.

Unutkanlığımı, kartlarımı sık sık unutunca, para işleri yaptığım iki bakaya anlattım, önlem olarak ATM lerden parmak izi ile işlem yapmamı sağladılar. Böylece unuttukça da arkasından yoksa Alzheimer mi gelecek yoksa diye, kendi kendime endişelenmeye başladım.

Bu hastalığa yakalananlardan duyduğumuza göre, birbirinden ilginç olaylar oluyormuş; mesela adam evinden çıkıp biraz uzaklaşınca, evin yolunu bulamıyor, epey bir zaman evini aradığı oluyormuş.

PERŞEMBEYİ CUMA SANMIŞIM

Unutkanlığımız Üstüne - Cevat Kulaksız
İnanır mısınız, Perşembe gecesi, (yani Cuma günü sandığım gün) cuma namazı konusunda bir koşuşturma, bir karmaşıklık, telaş gibi bir şey üzerinde rüya görmüştüm. (Perşembeyi Cuma sanmam ve o gün gördüğüm bu rüya arasında nasıl bir bağlantı olabilir)

Bu yazıyı yazdığım 22.10.2015 Perşembe günü, diş randevum vardı, üst çene yarım ilişme yaptırıyorum. Dişçiye varınca, adama “camiye yetişeyim çabuk olalım- diye fısıldadım adeta. Ben o günü Cuma sanıyormuşum. Neyse dişçinin provaları bitince ayrıldım, namaza yetişeyim telaşı içindeyim. Hani o günü Cuma sandığım için, Cuma namazına yetişememenin telaşı içindeyim. Neyse Beşevler’de bir yerde abdest aldım, Beşevler Metro İstasyonu’nda bulunan mescide girdim. Ben o günü yine Cuma sanıyorum, oysa Perşembe günündeyiz.

Caminin içinde çok az insan vardı. Kendi kendime, “Allah Allah bu Cuma günü niye burası böyle tenya, diyerek hayıflanmaya başladım. Neyse ezan okundu, mescidin en önünde doldurulamayan bir tek safla namaza durduk.

Ben hala Cuma gününde olduğumuzu sanıyorum, niyet ettim Cuma namazını kılmaya, diye ben de ayakta namazı kılmaya başladım. Dört rekât bitti,  müezzin gamet ediyor, ama ben diyorum kendi kendime, -Allah Allah hoca neden Cuma vaazı için minbere çıkmadı, diye söyleniyorum. İnanır mısınız, ben hala Cuma gününde olduğumuzu sanıyorum, Perşembe öğle namazımda. Hoca minbere çıkmadan öğle farzına kıldırmaya başlayınca, anladım ki bu gün Cuma değil, perşembeymiş diye düşündüm, ama içimden bir garip gülüp durdum. Sizin de böyle kendiniz üstüne ilginç unutma anılarınız vardır sanırım.

Konuyu araştırırken, bir dini kanalda, kayıp ve unutulan eşyalarla ilgili duaların olduğunu bir siteden öğrendim.[i]

UNUTKANLIĞIN NEDENLERİ
Unutkanlığın günlük hayat içinde en büyük nedeni strestir. Depresyon ve beslenme yetersizliğide ve buna bağlı olarak tiroit bezinin az çalışması ve B12 vitaminin eksikliğide unutkanlığa neden olur. Kafa travmaları (vuruk) ve beyin tümörleri de unutkanlığa neden olur. Unutkanlığın en ileri çağı sürekli olması ve gittikçe ilerlemesidir. Bu durum beyinde kalıcı hasarlara neden olabilir.[ii]

BEYİN YORGUNLUĞUNUN BELİRTİLERİ:

Unutkanlığımız Üstüne - Cevat Kulaksız
 “Unutkanlık, odaklanamama, konsantrasyon eksikliği, algılama eksikliği, öğrenme ve ezberleme zorlukları, beyinde ağırlık hissi, dikkatsizlik, yoğun çalışma temposu, Metropol şehirlerde sıkça karşılaşılan havasız, küçük ve dar ofisler, Cep telefonu sinyalleri, TV ve Radyo dalgaları, telsiz dalgaları, yüksek gerilim hatları, baz istasyonları gibi elektromanyetik kirlilik, Alkol alışkanlığı, uykusuzluk, depresyon ve anksiyete sorunları, Hastalık sebebiyle kullanılan bazı ilaçlar,(kanser, epilepsi ve depresyon ilaçları gibi) tahammülsüzlük ve çabuk sinirlenme gibi belirtilerdir. Yeni şeyler öğrenmede problem vardır. Beyinin kayıtlama merkezi alzheimerdeki gibi bozulmamıştır ancak yeni bellek kaydında gecikme ve zorlanma vardır. Okuduğu şeyleri anlamak için tekrar tekrar okumak zorunda kalınır. Kitabın bir sayfası okunurken, bir önceki sayfaya sık sık bakılır. Ezber yapmak zorunda olanlar için daha da farklı bir sıkıntı vardır. Bunun için her zamankinden daha çok zaman harcanır”.[iii]

EGO’DA UNUTULAN EŞYALAR

Unutkanlığımız Üstüne - Cevat Kulaksız
 Unutulan eşya konusunda Ego ilgilileri şu bilgiyi verdi: “2014 yılı sonunda EGO Genel Müdürlüğü Otobüs İşletme Dairesi Başkanlığı’nda oluşturulan Kayıp Eşya Servisi’nde muhafaza altına alınan ve 1 yıllık bekleme süresini dolduran eşyaların satışı, EGO Genel Müdürlüğü’nün yapıldı.
Çok sayıda vatandaşın katıldığı ve ilgi ile izlenen açık artırmada, satışa çıkarılan 117 parça eşyadan 3 bin liraya yakın gelir elde edildi. Unutulan eşya arasında takma dişten tutun da, saza kadar çok çeşitli eşya unutuluyor.


Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
DİPNOTLAR
[i]  http://duaedin.com/dualar/genel-dualar/kayip-esyayi-bulma-duasi.html
[ii]  http://www.bilgiustam.com/unutkanligin-nedeni-nedir-guclu-bir-hafiza-icin-yapilmasi-gerekenler-nelerdir/
[iii]  http://www.sadakatforum.com/saglikli_yasam/algilama_zorlugu_varsa_dikkat-t10420.0.html%3Bwap=

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget