Eğitim Öğretim Paneli - Cevat Kulaksız

Panelde, okulların açılması ile yoğunlaşan, çağ dışı hale gelen eğitim ve öğretim sorunları, sendika temsilcilerince dile getirildi.

Eğitim Öğretim Paneli - Cevat KulaksızUlusal Eğitim Derneğinin katkıları ve öncülüğünde, 3 Ekim 2015 günü, Ankara Türk iş Salonunda, Eğitim Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca, Eğitim İş Genel Başkanı Veli Demir ile Anadolu Eğitim Sen Genel Başkanı Cansel Güvenin konuşmacı olarak katıldıkları panelde, yeni öğretim yılına başlarken, Türkiye’de şu andaki Eğitim ve Öğretimin durumu nedir konusunda sorunlar tartışıldı. Panelde, okulların açılması ile yoğunlaşan, çağ dışı hale gelen eğitim ve öğretim sorunları, sendika temsilcilerince dile getirildi.
Biz de, bu konuşmaların salonda kalmaması için, uzun emek harcayarak,  konuşmaları okuyuculara sunmaya çalıştık.
Paneli yöneten Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı Nazım Mutlu şunları söyledi:
Derneğimizin geleneksel konferanslarından ilkini yapıyoruz. İlk etkinliğimiz-konferansımız, yeni öğretim yılına başlarken eğitimimizin durumu. Bu konuyu irdelemek için ilk elden eğitim sendikacıları aklımıza geldi, bütün sendikaları davet ettik, üç sendikanın temsilcileri teşrif ettiler.
Eğitimizin içindeki sorunlar şu zamanda bu zamanda çıkmış değil, eskiden beri geliyorsa da, ancak son yıllardaki durum eğitim öğretimde bir karmaşaya, bir çözümsüzlüğe, açmaza yol açan bir bakanlık politikası var. Eğitim öğretimdeki sorunları sıralarsak, bir sistemin kalmadığını görüyoruz. Özelleştirme, özellikle dershanelerin dönüşümü, temel liseler diye ortaya çıkan bazı yapılar nedeniyle özelleştirmede çok hızlı bir yükselişin olduğunu görüyoruz. Sonra giderek artan bu karmaşanın yol açtığı nitelik kaybının, öğrencinin başarısında bir nitelik kaybının olduğunu görüyoruz. Kadrolaşma, ta iktidarın başından beri bir sorunu. Alt yapılar derslikler, yapılar, kitaplıklar vb bu günün koşullarında gerekli olan alt yapı eksiklikleri; işsiz öğretmenler ya da kendilerinin deyimiyle “ataması yapılmayan öğretmenler”; dinci eğitimin işin odağında yer almakta; sınavlarla ilgili bir sürü karmaşa; öğretmen yetiştirme düzeni, öğretmenin niteliği de bu arada çok sık tartışma konusu oluyor. Sendikaların bütün bu akış içerisindeki işlevi, acaba yeteri kadar etkili olabiliyorlar mı? Bütün bunlar aklıma gelen şeyler oldu.
İlk söz verine Kamuran Karaca konuşmasında şunları söyledi:
…Bizim cepheden, demokrat, laik cepheden bakıldığında, birçok sorunu içinde barındıran yasal yönelim gerçekten hiç birimizin kabul etmediği, etmeyeceği, vicdanlarımızı yaralayan, “bu da olacak mıydı” diye hep tartıştığımız değerlendirdiğimiz, “bu kadar da mı” diye düşündüğümüz, eğitimdeki dönüşüm sürecinin içerisinde karşımızda çıktı çıkmaya devam ediyor. Biz de bunlarla ki bizdeki onlarca alt başlık var. Bu siyasal sürecin siyasal yaklaşımın ortaya çıkardığı sorunlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Tabi sorunlara geçmeden önce bu siyasal ideolojik yaklaşım kısmını paylaşmak istiyorum.
Burada 2002 de AKP iktidarı başladıktan bu güne kadar geçen sürede Milli Eğitim Bakanlığı politikalarının aslında AKP nin diğer alanlardaki politikaları gibi, hiçbir hazırlığın olmadan, hiçbir ciddi hazırlığın yapılmadan başladığına tanık oluyoruz. Zor içerisinde bunların iktidar olanların 2002 den sonraki süreçlerinde yavaş yavaş yapmayı akıllarından bile geçirebilecekleri birçok şeyi eğitim alanında yapmaya olanak bulduklarına tanık oluyoruz. Yani siyaseten diğer alanlarda, toplumsal alanlarda, ekonomik alanlarda, sosyal alanlarda hayata geçirmeyi istedikleri proje gibi, eğitim alanındaki projelerle de doğru bir hazırlıkları ilk etapta yok diye biz değerlendiriyoruz. Ama sonrasında iktidar sürecini fırsata çeviren bir eğilim üzerinden, eğitim politikaları üzerinden bir yönelimle eğitim politikalarını da parça parça, kopuk kopuk karmakarışık oluşturmaya, hayata geçirmeye başladılar.
Bunun sonucudur ki iktidarları döneminde 12-13 yıllık sürede beş tane Milli Eğitim Bakanı değişti. Her bakan, her gelen milli eğitim bakanı kendi kadrosuyla beraber farklı bir eğitim uygulaması ortaya koydu. Yani buda bir genel bir planlarının, genel bir programlarının olmadığının göstergesi diye, biz bunları değerlendiriyoruz. Ama öyle bir noktaya geldi ki her bakan, ilk etapta AKP nin eğitim üzerinden şekillendirmek istediği toplum modelini oluşturabilmek için, ilk etapta bu toplumun dinselleştirilmesi, inancımızın bu iş için kullanılması konusunda özellikle Milli Eğitim Bakanlığı kadrolarına güvenmekten çok, inanç grupları kadrolarıyla çeşitli programlar oluşturup teker teker her bakan kendi bakışı doğrultusunda hayata geçirmeye başladı.
Tabi bunlar, bu yaklaşım son geçtiğimiz yıl içerisinde 19. Milli Eğitim Şurasında, artık biraz daha derli toplu hale dönüştürülmüş olarak karşımıza çıktı. 19. Milli Eğitim Şurası’nda ki son Milli Eğitim Bakanının da, en uzun bakanlık yapanlardan biri oldu son Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, bu son bakanlık döneminde de, bu, eğitim yoluyla toplumu gerileştirme, aslında buradan da inancı kullanarak bir siyasi arka bahçe yatma sürecine bir planlı bir yola getirmiş oldular. Tabi bu uygulanan program sonucunda yarattığı bu karışık, karmaşık uygulamalar sonucunda, sonrasında eğitim sistemimize baktığımızda, nasıl bir tablo karşımıza çıktı. Anaokullarıyla başlarsak; anaokullarının, okul öncesi eğitimin, bunların ilk iktidara geldiği dönemlerde hatırlayalım, zorunlu olacağı ile ilgili bir açıklama, bir yaklaşımları vardı, “okul öncesi eğitim zorunlu olsun”, propagandasını yaparak başladılar.”, hatta onu işte bu alana binlerce okul öncesi öğretmeni atayacağız” diyerek siyasal propagandaya da dönüştürdüler. Özellikle lise mezunu genç kızlarımızın bu alanda öğretmen yetiştirecek programlara yönlendirilmesinin propagandasını yaptılar. Belki binlerce, on binlerce velimiz genç kızlarını, özellikle genç kızlarını okul öncesi öğretmenliğe yönlendirmeye çalıştı. Lisede o bölümleri üniversitede de gene okul öncesi bölümlerini eğitimini aldırdı, ama aradan iki üç yıl geçmeden daha okul öncesiyle bunların yaklaşımları değişmeğe başladı. Okul öncesinin sonrasında da zorunlu olmaktan çıkardılar. Aslında toplumu siyasallaştırma ve arka bahçe yaratma isteği üzerinden bir eğitim modeline doğru kopuk kopuk da olsa gitme sürecinde bir başka çalışmayı daha yaptılar. 4+4+4 eğitim modelini sinsice siyasal çevrelerin Milli Eğitim Bakanlığı çevrelerinin dışında gene bu cemaat, tarikat çevreleri etrafında değerlendirerek, özellikle de Eğitim-Bir Sen Sendikasına burada özel bir rol vererek 4+4+4 le ilgili bir süreci tartıştırdılar. Hatta bu tartışmalarda bakanlık ya da Milli Eğitim camiası çevresinin dışında yürüyen bu tartışmaların kısa sürede yasallaşmayabileceği değerlendirmesi hepimizde de varken, “yani bu kadarını da yapamazlar” değerlendirmesi varken, hatta onunla ilgili daha yasası bile çıkarılmamışken 4+4+4 düzenlemesiyle ilgili uygulamanın hayata geçirileceğinin ipuçlarını verdiler. Sonunda çıkarılan yasayla, 2012 yılında bizlerin demokrat kesimlerinin büyük tepkilerine rağmen, 4+4+4 eğitim modelini ki hiçbir alt yapısı olmayan bir model olarak uygulamaya geçirdiler.
Tabi bu modelin birçok yönünden değerlendirme yapılabilir. Buradaki arkadaşlarımızın çoğunu zaten konuya vakıftı. Ama 4+4+4 modelini eğitimi zorunlu olarak 12 yıla çıkarma hedefinde bir malzeme, bir araç olarak kullandılar.  Asıl hedef gene 19.Milli Eğitim Şurası’nda karşımıza çıktı. 4+4+4 Modelinde bunların kafasından geçen ilk dörtteki ideolojik bindirme; ikinci dörtteki ideolojik bindirme; son dörtteki ideolojik bindirme olarak karşımıza çıktı.
İlk dörtte okulların ayrışması sürecinde öğretmenlerle ilgili onlarca problem yaşandı, belki bundan bahsederiz ama ilk dörtteki bunların kafalarındaki ilk kaygı şuymuş. O ortaya çıktı; zorunlu din derslerini,   birinci, ikinci, üçüncü sınıfa da yaymak. Oraya kadar ki, 19. Milli Eğitim Şurasında bu tartışıldı. Bu da Eğitim Bir Sen Sendikası tarafından da, dillendiriliyor, izliyorsunuz onu, o uygulama yapılsın diye.
İlk dördün bir öncesi, Anaokulun biri de bunların ideolojik yapılandırmada hedefleri varmış. Anaokulundaki çocuklarımıza biçtikleri model de, başörtüsü örtünmeleri çocukların artı değerler eğitimi altında aslında dinsel değerlerin öğretilmeye başlanmasıymış, hedef. İlk hedefte böyle, birinci, ikinci üçüncü sınıflar “din kültürüyle buluşsun”. Ortadaki dörtte görünüşteki dörtlüde benzer bir yönelim, Benzer bir yönelim, sınıf seviyesiyle ilgili müfredattaki yapılan değişiklerle, hem seçmeli başlığıyla hem zorunlu din derslerinde ders saatlerini artırmak, hatta onunla da yetinmeyerek ikini dörtte özellikle çocukları imam, cemaat, tarikat çevreleriyle buluşturmak. Bunları işte, “seçmeli dersler” başlığı altında yapılacak değerler eğitimiyle buluşturmak, değerler eğitimi başlığında da aslında kendi kafalarından geçen bu ideolojik yaklaşımı için kullanmak olarak karşımıza çıktı.
Üçüncü dörde baktığımızda, ani liseye baktığımızda, benzer bir tabloya tanık oluyoruz. Liselerde mescit açılması, bunların gene üçüncü dörde bindirdikleri şey buymuş, misyon (görev). Mescit açacağız burada, bir saat olan haftalık din derslerini iki saate çıkaracağız”, böyle bir yönelimle felsefe derslerini sosyoloji derslerini, beceri derslerinin (resim iş, beden eğitimi gibi bu dersleri) saatlerini azaltarak, burayı da kendi ideolojik modellerine göre uygulama okullarına dönüştürmek gibi bir hedefle bu 4+4+4 ü dizayn ederek ortaya çıktı. Tabi sadece bununla kalmadı, bu iktidar döneminde eğitimin özelleştirilmesi de Türkiye’de hiç olmadığı bir boyuta ulaştı.
Eğitimin özelleştirilmesi sürecinde yaklaşık 300 bin civarında öğretmenimiz atama beklerken, gene binlerce öğretmenimiz ucuz iş gücü olarak özelleşen okullarda, özel okul başlığında açılan kurumlarda düşük ücretlerle eğitimin kalitesinde olumsuz etkileyen tarzda eğitimin özelleştirilmesi sürecini de malzeme yapılmış oldu.
Bunların tabi oranı da her geçen gün 2015 yılına kadar katlanarak geldik, böyle bir sürece, özellikle eğitimdeki sürece ki bununla ilgili istatistikî veriler, rakamlar da var, biraz sonra paylaşırız bunları.
Böyle bir özelleştirme, ticari sürecini de dinselleştirmeyle beraber yaşamış olduk. Ana eksenlerini buraya oturttular, yani burada bunu anlatmaya çalışıyorum. Eğitimi dinselleştirme, eğitimi ticarileştirme. Tabi ticarileştirme boyutunda, özellikle altını çizmemiz gereken önemli bir konu, eğitimin ticarileştirmesi, eğitimde fırsat eşitliğini de ortadan kaldıran bir yönelim olarak karşımıza çıkıyor. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan sonra,  Eğitim Birliği Yasasıyla berber tüm ülke çocuklarına eşit koşullarda eğitim alma olanağını da bir biçimde bitiren, bitirmeye yönelik bir yaklaşım olarak biz değerlendiriyoruz. Hani eğitim, kamusal bir hak, kamusal hakkı da ülke devlet ya da iktidar, diyelim, bütün ülke çocuklarına eşit olarak sunması gerekirken, eğitimdeki özelleştirmeyle beraber bu fırsat eşitliğini de ortadan kaldıran yönelme büyük ölçüde geçilmiş oluyor, tabi fırsat eşitliği çok önemli. Bu salonda bulunan bizler dahil, bu fırsat eşitliğinin sağladığı olanaklarla okuduk, bu günlere geldik. Bu fırsat eşitliğini ortadan kaldırdığınızda ülkenin en ücra köşesinde parası olmayan insanlarımızın çocuklarımızın okuma şanslarını da bir biçimiyle ellerinden almış oluyorsunuz, demektir, diye bizim asıl itiraz noktalarımızdan biri. Tabi bu fırsat eşitliğini ortadan kaldırıyor, ama bu kendiliğinden AKP iktidarının keşfettiği bir yönelim olarak da değerlendirmek biraz eksik kalır. Alında bu yönelim Türkiye’de AKP ve AKP den önceki iktidarlar döneminde başlayan bu süreç aslında 1985 ten sonra küresel sermayenin sağlık ve eğitime göz dikmesiyle beraber görev olarak AKP iktidarına ve AKP den önceki iktidarlara görev olarak verilmiş bir yöntem diye bakmak lazım. Aslında olayın perde arkası orası; buradaki eğitimci ağabeyler var, onlar bilirler bu süreci. Şöyle başlıyor, “yav ne olacak eğitimin kalitesi yönüyle özel okullarla, özel kurumlarla olsa” diye başlayan bir süreç. Ama işin olgusuna bakıldığında işte 85 lerdeki göz anlaşmasıyla beraber eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi ülke kaynaklarını, özellikle bizim Orta Doğudaki ülke kaynaklarına göz dikmiş emperyal politikaları yöneten, yönlendiren ülkeler için eni bir hedef olarak değerlendirmezsek, gerçekten yanlış yaparız, eksik yaparız. Çünkü bu eğitim ve sağlıktaki özelleştirme kar alanını sonsuzluğa bindirmek gibi bir şey. Ülkelerde, dünyada çocuk ve eğitim bitmeyeceğine göre, eğitimin özelleştirilmesiyle beraber sonsuza kadar gidecektir ki böylece kar alanını kendine açmış oluyor.
Sağlık alanı da öyle, insan olduğu sürece sağlıkla ilgili problem olacağına göre, sağlığın özelleştirilmesiyle beraber, oradaki vurgun soygun üzerinden sonsuza giden bir kar alanı kanmış oluyorlar. Bu yönüyle değerlendirmek gerekir ki, bizim de üyesi olduğumuz Eğitim Enternasyonali Toplantısında da çok sık tartışılıyor. Geçtiğimiz ay içinde Kanada’da Eğitim Enternasyenelinde bir genel kurulu vardı. Oradaki gündemlerden biri de buydu. Eğitim ve sağlıktaki özelleştirmeydi. Orada öyle pazarlıklar dönüyor ki küresel güçler, sermaye çevreleri, Avrupa’da Avrupa birliği ile doğrudan bir anlaşma yaparak tek kalemlik bir sözleşme yaparak Avrupa’daki bütün okulların özelleştirilmesini talep edebiliyor. Geldiğimiz noktada böyle bir süreç tartışılıyor. Onun için bizim verebileceğimiz mücadelede esas tabloyu gören yerden olmalı. Sağlık ve eğitim hakkı kamusal bir haktır”, demeliyiz ve mücadeleyi o hatta tutmalıyız. Tabi eğitim ve sağlığın özelleştirilmesinde AKP de kendi programlarını hayata geçirmek için, ya da Avrupa’daki ülkeler de kendi siyasal programlarını hayata geçirmek için fırsat bulmuş olabilirler. Ama işin aslı küresel sermayenin buraya göz dikmiş olmasıdır. Böyle bakmak gerekir”.
Eğitim-İş Genel Başkanı Veli Demir konuşmasında şunları söyledi:
“Öncelikle Konfederasyonumuzun Genel Başkanı Sayın Hasan Kütük, Eğitim İş imizin birinci Genel Başkanı Sayın Niyazi Altınyay Genel Başkanımız, yıllardır Mecliste bizi temsil eden abimiz, milletvekilimiz Sayın Mustafa Gazalcı, Köy Enstitüleri Vakfı Genel Başkanı Sayın Erdal Atıcı, değerli genel başkanlarımız, burada ismini sayamadığımız ağabeylerimiz, hocalarımız var. Seçkin bir eğitimci kitlesinin karşısında öyle çok da iyi konuşabilmek zordur. Şimdi, “insan eğitimle insan oldu” demiş ünlü bir düşünür. Yani insan eğitimle insan olabiliyor. Başka bir düşünür, “Eğitim insanın aklının özgürleşmesidir” diye tanımlamış. Bu tanımlamayla başlamak istiyorum. Bir de aslında bu günü kıyaslayabilmek için Cumhuriyet eğitim sisteminin ulusal eğitimine bakmak lazım. Bizce ulusal eğitimin temel niteliklerine bir göz atmak lazım. Onunla beraber bu günü kıyaslamak lazım. Şimdi ben çalıntı yaptım ya da alıntı diyelim, Niyazi Abinin kitabı var ulusal eğitimle ilgili olarak, oralardan derledim toparladım. Orada Cumhuriyetin eğitiminin temel nitelikleri sıralanmış. Birincisi en başta geleni, Napolyon savaşa karar vermişti, kurmaylarına, “haydın bakalım eksikleri tespit edelim”. Kurmayları eksikleri tespit etmiş, karşısına geçmiş, “bir barut yok” deyince, gerisini saymaya gerek yok” demiş. Eğitimde de Ulusallık, laiklik, demokratiklik yoksa gerisini saymanıza gerek yok.
Cumhuriyetin en temel özelliklerinden birisi ulusallıktır. Mustafa Kemal, daha 11 Temmuz 1921 de, düşman hemen Polatlı’nın hemen arkasındayken, ulusun geleceği daha net değil iken,ulusallık kazanılacak mı? Ulusal Devlet kurulacak mı belli değilken oradan cepheyi bırakıp gelir, burada öğretmenlerin Maarif Kongresine katılır ve orada, ulusal eğitime, milli eğitime büyük büyük vurgular yapar, önemini gereğini açıklar.
EĞRİ OKLA DOĞRU HEDEF VURULMAZ
Bu gün ulusal eğitim var mı? Burayı kıyaslamamızda fayda var. Cumhuriyet eğitiminin ikinci önemli ilkesi bilimsellik, çağdaşlık, laiklik. Yani bilimsel olmasıdır Şimdi, “eğri okla doğru hedef vurulmaz”; eğer eğitim bilimsel değilse, eğitim laik değilse, eğitim demokratik değilse, hedefe ulaşma şansınız yoktur. Eğitimin işlevi halkı özgürleştirmektir. Mustafa Kemal 23 Eylül 1924 de Samsun’da “eğitimdir ki bir milleti hür,  yüce bir toplum halinde yaşatır, ya da bir milleti esaret, sefalete terk eder”, diyerek özgürleştirmenin gereğini asıl orada söylemiştir.
Üçüncüsü, eğitim sistemimizin temel özelliği Cumhuriyetimizin yine eğitim sisteminden bahsediyorum, karma eğitim. Aklımda karma eğitime, Cumhuriyet eğitimine erken geçmişti, ama Avrupa’da da yüz yıldır tartışılan bir konu. İstanbul Darülfünun’da şimdiki adıyla İstanbul üniversitesinde 1900 ların başında tartışılmış. Halide Edip Adıvar’ın bununla ilgili yaptığı, benim okuduğum kaynaklarda konuşmalar, mitingler var, karma eğitimi öven, olması gerektiğini söyleyen. 1921 den önce üniversitede, 1924 de ilkokulda, 1927 de ortaokulda ve 1930 da lisede karma eğitime geçilmiştir. Çocukların sosyalleşmesi, birbirini tanıması bakımından, şimdi, kadın ve erkek birlikte yaşıyor. Bu bakımdan çok önemlidir, ama ne yazık ki 2015 yılında Milli Eğitimin temel sorunu olarak AKP iktidarı tarafından ve yandaşları tarafından karma eğitime son verilecek şeklinde değerlendiriliyor ve Cumhuriyetin eğitim sistemini eleştirerek, dışlayarak bununla karar almaya alışıyorlar. Karma eğitimi, eğitimin olmazsa olmazıdır. Eğitim sistemimizin taşıyıcı sütunudur. Zaten ulus devletin taşıyıcı sistemi nasıl Milli Eğitimse, Milli Eğitimin de taşıyıcı sütunlarından birisi karma eğitimdir. Burada asla ve asla taviz verilmemelidir. Yok, efendim kızla erkek çocuklar başarıları ortaya çıkaramadılar, birbirine tutarlar, bu hikâyedir, Orta Çağ mantığıdır, çağ dışı bir anlayıştır. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir, buna fırsat verilmemelidir, biz şahsen vermek düşüncesinde değiliz.
Cumhuriyet eğitim sisteminin bir başka başlığı, demokrasi eğitimizidir. Nerden çıktı derseniz, Mustafa Kemal’in,”fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür yurttaşlar yetiştirme” felsefesi, işte buna dayanmaktadır.
O günle bu güne bir bakalım, bu gün siyasal iktidar, “öğretmeni ben seçeceğim, idareciyi ben seçeceğim, kaymakamı hep ben; onu bırakın şimdi ne demeye başladı. Sınıf başkanlarını da ben seçeceğim” der, önümüze gelirse şaşmayın. Sınıf başkanlarını da biz seçeceğiz arkadaş, AKP nin Gençlik kollarından, efendim, il ve ilçe yönetimlerinden onay alınacak, ona göre seçilecek” derse şaşma. Bunların demokrasi mantığı budur işte. Bizden olursa doğru, kendine demokrat bunlar. Eskiden öyle bir şey vardı, “kendine Müslüman, kendine dindar” diye. Bunlar kendine demokrat bir anlayış.
Cumhuriyet eğitim sisteminin hâlbuki en önemli ayaklarından birisi demokrasi eğitimidir.
Cumhuriyet eğitim sisteminin bir başka özelliği, uygulanabilirlik ve yaşamsallık yani güncellik. Şimdi, dönemin Milli Eğitim Bakanı 1925 de diyor ki, “yeni Türk okulu, oturan, dinleyen ve öğrenen okul değil, hayatta uğraşan, çalışan, arayan ve yapan bir okuldur”. Bununla ilgili bizim tarihimizde güzel örneklerle doludur. Köy Enstitüleri örneğindeki gibi iş başında iş yapan okul. Dünyada zaten bizim ulusumuzun, halkımızın öyle çok fazla buluşu yok, değil mi yok. Yani Türk Devleti olarak buluşlarımız yok. En özgün buluşumuz Köy Enstitüleri, fakat, ne yazık ki, ona da sahip çıkamamışız. İşte Köy Enstitüleri hakkında bu ilkeyi en iyi yaşatan, yani uygulanabilirlik ve yaşamsallık bakımından, yani eğitim bir süs aracı olmaktan çıkan, günlük yaşamda kullanılabilen bir araç haline gelmiştir, Köy Enstitüleriyle. İlim tüm halkların anahtarıdır. Eğitim bir özgürlük değildir, eğitim bir haktır hak, yaşam hakkı ne kadar kutsalsa, eğitim de o kadar kutsaldır. Özgürlükleri kullanmayabilirsiniz, Antalya’nın Diyarbakır’a, Antalya’dan Isparta’ya gitmeyebilirsiniz, özgürlük adına, ama eğitim diğer hakların da kapısını açan, diğer hakların da kullanılmasını sağlayan, çok önemli bir haktır. Yani kullanıp kullanılmaması yurttaşa bağlı değildir. Kesinlikle eğitimden yararlanmadır, neden? Ben sokakta yürüyeceğim, eğitimi almazsan yarın bıçağı boğazıma dayayacaksın. Çünkü sanat eğitimini sana vermiyorlar, 1923 teki sanat eğitimi oranı yüzde on beşlerde iken, bu gün sanat eğitimi oranı yüzde onun altına düşmüştür. Bunun yerine ne gelmiştir, değerler eğitimi. Ne demek değerler eğitimi? Bizim için değerler eğitimi doğruluk dürüstlük, doğruluk, dürüstlük devletin malına sahip çıkmak değil mi? Ne oldu 17/25 Aralıkta, ne değeri yav, değer falan değil.
Bunların değer dediği şudur: Yurttaşı nasıl kandırırım, yurttaşın oyunu nasıl alırım” bitti. O zaman bırakalım çağırıda bulunalım, Ulusal Eğitim Derneğinin konferans salonundan 17/25 Aralık yaklaşıyor, Sayın Milli Eğitim Bakanı” diyelim, “17/25 Aralık haftasını değerler eğitimi haftası yapalım, hırsızlığa karşı, soysuzluğa karşı, yoksulluğa karşı bir hafta içinde ne yapalım çocuklarımızı eğitelim bu hafta. Çağrıda bulunalım, sonuç bildirgesini imzalayalım, diye düşünüyorum.
Dolayısıyla Cumhuriyetin eğitim sistemini, en önemli unsurlardan birisidir.
Bir başka konu, bence, gene taşıyıcı sütunlardan birisidir. Tevhidi Tedrisat (Eğitimde birlik) çok önemlidir. Eğer Ulusal Kurtuluş Halkasının son halkası Cumhuriyete giden yol, Ulusal lığa giden yol dediğimiz 30 Ağustos Başkomutanlık meydan muharebesi ulusal birlik bakımından ne kadar önemliyse 3 Mart 1924 teki Tevhidi Tedrisat (Eğitimde birlikte) o kadar önemlidir. En az diyorum, demek ki ondan daha önemlidir. Yine bunu söylüyorum. Şimdi, Osmanlının kalıntısı olan ahali, yani halklar ne olmuştur Tevhidi Tedrisatla, Türk Ulusu olmuştur, laik ve demokratik Türk Ulusu olmuştur. Dolayısıyla Eğitimde Birlik, eğitimin vazgeçilmezidir, daha önce bu tartışılmıştır. Ziya Gökalp’in İttihat ve Terakkiye sunduğu şeyler var. Ziya Gökalp, “yav bu üç başlı eğitimden vazgeçin, bu azınlık okulları, mektep, medrese çeşitliliğinden vazgeçelim. Bu üç başlı eğitim üç başlı insan yaratıyor, biz tek tip eğitime geçelim” diyor. “Tek tip eğitim” deyince bazı sendikalar, bazı lafta bilim adamları tek tip adamlar, tek tip adamda Tayyip Erdoğan da çıkmış, bakın buyurun, Bülent Ecevit’de çıkmış, Süleyman Demirel’de çıkmış, neyimiş tek tip, hayır bizim dediğimiz fabrikada tek tip çıkarmak değil. Bilimsel, demokratik, laik, bizim tek tip dediğimiz. Yani molla eğitimi olamaz Milli Eğitimde; mektep, medrese olamaz Milli Eğitimde, sonuna kadar tek tip eğitim.
Mustafa Kemal, hemen Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, en önemli girişim bu 3 Mart 1924 tekrar ediyorum Tevhidi Tedrisat, ulusun birliği bakımından çok önemlidir. İktidar tarafında bu da yozlaştırılmak isteniyor, zaten filen de delinmiştir. 1950 ye kadar eğitim kendini güçlendirmiş, alt yapısını kurmuştur, ama 1950 den sonra başlayan geri dönüş, yozlaşma 1980 darbesiyle tarumar edilmiştir, yerle bir edilmiştir, darbeyle. Üstelik de “Atatürkçüyüm” diyen Atatürk’ün asasını, Atatürk’ün şapkasını kullanan lafta sahte Atatürkçüler tarafından Cumhuriyet eğitim sistemi çökertilmiştir. 2002 de iktidara gelen bu Anadolu’nun görmüş olduğu en gerici, bölücü, ırkçı siyasal iktidarı tarafından da 2012 deki 4+4+4 le beraber üstüne beton atılmıştır. Ama o betonları kırıp tekrar Cumhuriyetin eğitim sistemini yaşatmayı bizler biliyoruz, en azından sizin huzurunda biz veriyoruz, elimizden geldiği kadar.
Ünlü mimar, Türkiye’nin yüz aklarından birisi olan Doğan Kuban diyor ki, “EĞİTİM POLİTİKASI ÇAĞDAŞ EĞİTİM AMAÇLARINDAN UZAKLAŞIRSA, ÖĞRETİM YENİ BİR TÜR CAHİL YETİŞTİRİR. Bu geldiğimiz nokta 4+4+4 le burasıdır, diyorum”.
Anadolu Eğitim Sen Gnl. Başkanı Cansel Güven de konuşmasında şunları söyledi:
Bu gün burada oturup konuşurken çok mağdur bir tablo oluştu. Başkanların söylediği birçok şeye katılmakla birlikte, ne kadar karanlık bir tablo içerisinde olduğumuzu söyleyeceksek, kahlolup ayrılacaksak, hani “evlerine ateşler salsın notasında burada birlikteysek, burada ne yapıyoruz, diye sormak lazımdır. Eğitim sisteminin eğitimin geleceğine dair sorulması gereken, hem sorumluluk alıp bundan sonra sorunları nasıl çözülmesi gerektiğini söylenecek makamlardayız, eğer genel başkan başkanlarsak. Ben o zaman itiraz ediyorum, bu AKP iktidarı 13 yıl boyunca eğitim bilimsellikten uzak siyasallaştırıp seçmen devşirir hale getirip getirmişse bunun sorumlusu benim. Burda Niyazi Altınyay başkanımdan özür diliyorum, değerli başöğretmenlerim, ebediyete intikal eden bütün başöğretmenlerim, Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ten özür diliyorum. Biz o mirasa sahip çıkamadık biz. AKP yi eleştiriyoruz, onlar hep de mağdur ya bir taraftan. Aynı hataya düşmemek lazım; biz de mağduruz çokça sızlanıyoruz. Sadece 2015-2016 Öğretim yılı için eğitimin sorunlarına baksak yirmi dakikada anlatamayız. Bugün bu sabah 28 Eylül sabah uyandığımız gibi değil, bir günde olmadı. Beceriksiz kadrolar, liyakatsiz siyasi kadrolar bir günde yapmadılar. Bir kere biz kaza yok, taammüden bir cinayet işlendi, planlı, çünkü eğitim bir plan işi, çoğunuz bir eğitimci olduğunuz için, duyarlı veliler olduğunuz için bunun tanımını yapmak ahkâm kesmek gibi geliyor, bana, bunu yapmak istemiyorum. Eğitim her ülke için bir pas anahtarı. Kişiyi nasıl şekillendirirseniz öyle seçmen yetiştirirsiniz. Oy oranlarına bakınca şaşırıyoruz ya bazen, bu nasıl olur, bu kadar durum tespitine rağmen bunlar nasıl böyle oy veriri? Çünkü seçmen yetiştirme işidir. Şimdi bunu doğru teşhis edersek eğer, sorunda çözüm arayabiliriz. Bir günde olmadı bunar, ferdin sorunları ülkenin sorunlarından  değildir, aynı zamanda bir ekonomik bir iştir eğitim, bir diyeti vardır, bir kalite işi vardır, girdileri vardır. En önemli girdisi öğretmendir. Öğretmenin niteliğinde yarattığınız sorun, malzemeden çaldığınızda onun eğitimini eksik bıraktığınız her şey, o eğitimcinin sınıflardan o tezgâhlardan geçirdiği öğrencinin ve yurttaşın ileride seçmenin niteliğinde defo olarak karşınıza çıkar. Bu gün şaşırdığımız her şey maliyettir; planlama, proje sorunudur. Biz eğitim enstitülerinin mirasın yedik onlar dönüştü. Bu gün Anadolu eğitimcisine sorarsanız, bu günün en önemli sorunu ne? Öğretmen niteliği derim. Çünkü hangi iktidar gelirse gelsin, istedikleri kadar müfredatta, bilimsellik dışı, cinsiyetçi, dini ağırlıklı uygulamalar yapsın. Sınıfın kapısını kapa kapattığınız zaman, öğretmen eğer bilimsel kafadaysa, o sınıfta niye var olduğunu devletin memuru olmakla öğretmen olmak arasındaki farkı kafasına yerleştirdi ise, hiç bir iktidar bu ülkenin yurttaşlarını ve seçmenlerini deforme edemez, hasar veremez. Eğitim sendikaları galiba öğretmen örgütlülüğünde, öğretmeni örgütlemek yanında eğitmek ayağını da biraz ihmal etti diye düşünüyorum.
 Şöyle bir kolaycılığa kaçtık. Bundan sonra kullanacağım cümleler benim cümleler değil, tespit. Bir fotoğraf çekmek istiyorum, pazarda. “Eğitim sendikansa üye olabilecek hedef kitle arasında belli bir siyasi partiye oy veren, sizin de üye kaydedebileceğiniz insanları hedeflemek. Böylece ne yapıyorsunuz, ülkelerin, ülkemizin sandığından çıkan sonuçlarına uyumu bir test pazarınız oluyor. O yüzden Eğitim Birsen bizi niye temsil etmiyor diye sormuyor hiç, çünkü ülkenin siyasetine iktidarına uyan bir profili. Eğitimin sorunu eğitim sendikalarını bir isim sorunlarına bakışlarını bağımsız olmasıyla ancak çözebiliriz. Eğer eğitim sendikaların mevcut sorunlara bakışı bir siyasi partiyle tamamen uyumluysa “yalnızca laik eğitim üzerine ya da ana dilde ciddi bir ayrışma yaşıyorsanız sizin de ulaşabildiğiniz hazır kitle orası ve çözümünü de hep kendi içinizde arıyorsunuz.
Peki, dünyaya baktığınızda eğitimde başarılı sendikal temsilde başarılı ülkelerde durum ne? Siyasi iktidarlar değişse bile eğitime her zaman bilimsel yaklaşan, sorunları da öğretmen odalarından ve okullarından çözen sendikaların varlığı, bunların gerektiğinde ülkenin geleceğini de etkiler. Biz galiba bu bağımsızlaşmayı sağlayamadık. Hani bu öğretim yılını Mars’ta su bulunduğu gün, Cumhurbaşkanının garsonluk üzerinden eğitim hedefi koyduğu aynı tarihte eda ettik, idrak ettik. Bunun mağduru değiliz. Bunda biraz bizim payımız var.
Partizanlığı bıraktığımız zaman sendikaları gerçekten eğitim yetiştiren kurumlar gerçek içinde. Yani daha eğitimci olamamış atanamamış öğretmenler arkadaşların eğitiminin niteliği ile donanımı ile ilgilenilerek ve sonrasında da hangi partiye oy verirse versin, gerekirse onu da örgüt içinde eğitmeyi göz önüne alarak yürüttüğümüz zaman gelen geçen iktidarlar için endişelenmemiz gerekmeyecek, diye düşünüyorum. Biz başarıyı buraya koymak zorundayız.
Evet Milli Eğitim sistemiyle ilgili aslında üç tane temel sorun var. Mililiği Eğitimde bekletme süreci yaşanıyor ve çağdaş sistemden söz edemeyiz. Ben burada bu öğretim yılı için sadece belli başlıklar yazmaya çalıştım, tekrarlığı çözülememiş, üzerine eklenen bir gündem içerisindeyiz.
Maalesef 2015-2016 la ilgili olarak geçen yıllardan fazla ve çok daha önemli bir yıldız atmak zorundayız. Eğitim denen şey, ne kadar bilimsel konu yaparsanız yapın canlı yaşayan insanlar arasında yapılır. Öğretmen hayatta olacak, öğrenci hayatta olacak, ikisi de eğitim öğretim ortamında bir araya getireceksiniz.
Anadolu Eğitim Sendikası 2015-2016 öğretim yılıyla ilgili maalesef manşete can güvenliğini aldı. Önümüzde bir genel seçim var, sandıkların güvenliğinin sağlanamayacağı itiraz ettiler; bir kısmını da bizim kabul etmek zorunda kaldığımızı biliyorsunuz. Bazı illerimizde okullarımıza bombaların konduğu, yollar mayınlanmış durumda. Yok öyle şansım da yok toptancı bir anlayışla. Biz bu öğretim yılına eğitimin niteliğinden öte eğitimin yapılabilirliği sorusuyla girdik. Ülkenin genel siyasi atmosferinden bağımsız değil, sendikalara bak burada barışın dışında bir dili konuşacak sendika başkanı da yok, ama barışı tesis edecek taraf da değiliz, seçmenler ve öğretmen olarak. Ama bunu söylemeğe devam etmemiz lazım. Yani eğitimin sürdürüldüğü bir ülkede güvenliğin sağlandığı bir ülkede öğrencilerimizin ve öğretmenlerimizin can güvenliğini istiyoruz. Ondan sonra eğitimin niteliğini konuşmaya başlayabiliriz. 4+4+4 eğitim sistemine mesleki eğitim sistemine akacak sosuyla manşetiyle girilmişti. O öyle olmadığını söyleyen sendikacılar da burada. Onun ürünlerini şu anda alıyoruz. Bu bilimsel verileri de kamuoyuna yılmadan anlatmamız gerekiyor. Şöyle de geri bildirimi oldu. Tkit etmiştir, sadece mesleki ortaokullar açılacak dendiği halde, karma eğitimi asla kaldırmayacağız dedikleri halde, pratikte şunu yaşadık, açılan düz ortaokullar içinde evet İmam Hatip Ortaokullarıydı. Giderek bunları da kız ve erkek ortaokullar gibi, lisede zaten var. Bunu da Ortaokulda yapmak, yapamadıklarını da kız sınıfı, erkek sınıfı yapmaya başladıkları bir noktaya taşıdılar, ama dilimizi şöyle kullanmalıyız, bakın bizi galiba şurdan yıpratıyorlar. Hani laikçi, cinsiyetçi kızlarla birlikte başı açık, erkeklerle okusun” dediğini zaman sözümüzün camiada bir karşılığı yok, velilerde de bir karşılığı yok.
Arkadaşlar şunu söylemek lazım,  eğitimin niteliğini  irdelerken     biraz kendimize o sloganlardan ayrı bir üslup seçersek, mesajımız geçer, öğretmen arkadaşlarımızla geçer, çok net. Taban farkının da seçeneği var, Anadolu sendikasının içinde.
Filan partinin de seçmeni var, bize baktıkları zaman “kardeşim siz nesiniz” omurgasızlık gibi görüyorlar, hayır eğitmek böyle bir eydir. Sizin istediğiniz size layık üyelerle çıkın yolunuz açık olsun.Asıl olan öğretmeni eğitebilmek. Asıl sendikada düşündürebilmek sorgulatabilmektir sloganlar dışında. Haa şunu sorgulatabiliyor muyuz, İmam Hatip Ortaokullarında verilen eğitimde bu çocuklar ne alıyorlar. İleride herkes evladını iyi bir üniversiteye yerleşmesini, bir meslek sahibi olmasını ister.
Aile kuşkusuz muhafazakâr duygularla yüklenmiş mi, Adalet ve Kalkınma Partisi seçmeni de olabilir. Biz ona, baştan kazanamayacak insanlar olarak mı göreceğiz. O okulda okuyan öğrenciyi, öğretmeni, böyle bir lüksümüz yok, ne Cumhuriyet böyle kuruldu. Ne devrimler böyle yapıldı. Türkiye’deki eğitim sendikacılığı böyle bir mirasa sahip.
Bizim herkese eğitimden tarafa herkese ulaşabilmek gibi bir zorunluluğumuz ve sorumluluğumuz var. Şöyle bir gerçeği anlatmamız lazım, bilimsel sendikalı olarak, mesleki ortaokullar ve meslek liseleri bu ülkenin nüfusunu, gençlerini, çocuklarını iyi eğitemiyorlar. Çünkü meslek dersleriyle kolay deildir başka bir dilde okumak yazmak, üstelik anlamadan, fizik dersleriyle uğraşmak gibi; hem yanı sıra da mesleki ortaokul ve liselerdeki bütün zorunlu, gerekli dersleri vermek gibi.
Böyle bir yoğun akademik program içerisinde bu çocukların ileride işte, İstanbul Teknik Üniversitesine, ODTÜ falan siyaset bilimini, filan hukuk fakültesini kazanma olasılığın yok. Görecekler bunu görüyorlar nitekim; Türkiye’nin başkenti dâhil, Türkiye’nin her yerinde ve pozitif ayrımcılık çok iyi donatılmış, çok iyi binalarda eğitime başlamış bazı imam hatip ve ortaokullarda liselerde öğrenci bulamadığını görüyoruz, böyle bir sonuç var. Biz burada hani “laikçi, cinsiyetçi, Kemalist çıktılar, psikolojik olarak bize çok iyi gelebilir, ama teknik olarak fiilen sonuca bir katkısı yok.
Ben Kara Murat benim diye başlamak istedim; mağduruz. Ama aynı zamanda sorunluyuz, nerde ne yaptık, bir cevabını bunu aramamız gerekiyor. Eğitim sendikalarının bakış açısıyla, sendika başkanları açısından, isim konuşacaktık ya, normal olağan bir ülkede olsak, benim burada özlük haklarım, tayinleri hiç konuşamadık. İdari atamalar üzerine konuşamadık, ek göstergeler emekliliğe esas nedir? Sendikacı bunu konuşur, benim işim. Değil kız lı erkekli eğitim. Bizim bu aşamaya gelmemiz için, can güvenliğinden başlayarak hani, eğitimin niteliğini konuşabilmemiz için bir kendimizi durup formatlamamız gerekiyor. Sorumluluk alan bir sendikacı olarak eğitim fakültesinde derslere giren bir akademisyen olarak sorumluluk almaya varım. Bunun için kişi için siyasi ikbal, herhangi bir dönem, herhangi partiden aday olmak gibi kişisel bir istek gütmeyeceğime söz veririm, dik duruş için.
Yirmi dakikalık bu konuşmalardan sonra, ikinci turda onar dakikalık konuşmalara geçildi. İlk olarak
Eğitim Sen Gnl Başkanı Kamuran Karaca şunları söyledi:
1960 lı yıllarını biz görmedik ama ağabeyler anlatıyor, 6.Filo bir antiemperyalist mücadelede devrimci gençler, mücadele yaparken biriler de onlara saldırmakla meşgul. Şimdi o saldıranlar diyor ki, “yav siz haklıymışsanız, bu Amerika da, kominizim tamam da, çok da dost da değilmiş. Günaydın.
Şimdi bir ideoloji, yani dünyada ideolojiler çarpışıyor. Dünyaya hâkim olmak için, böyle bir şey oluşturmak için yakıyor, yıkıyor, biçiyor, kesiyor; bizim de binlerce öğretmenlerin, binlerce insanlık, işte bunun için canını verdi. Öldürüldü, katledildi. Yani eğitim de dâhil ülkelerin bir ideolojiye oturması gerekiyor. Yoksa gelişigüzel bırakalım sonuçları ne olur demekle hak almaya şansımız yok.
Mustafa Kemal de öyle bir ideolojiyi oturtmaya çalıştı. Onun için sistemi hedef haline getirildi. Yani burada bir şeyi bir ideolojiye bindireceksin. Hani liberal mi olacaksın, kamusalcı mı olacaksın, ne diyelim ikisini karma mı yapacaksın, bir şeye bindireceksin, ulus çıkarı için m, yapacaksın; ülke çıkarı için mi yapacaksın. Ticari bir faaliyet, herkes istediğini yapsın, Özal’ınki gibi mi deyip kurya mı geziteceğiz, buna karar vermek gerekiyor. Zaten savaşımın adı bu, adını koyma lazım.  
Eğitimle ilgili olarak, özel kullar açıp yararlanan dostlar var, onlar için bir şey demiyorum. Niye açar? İki şey için açar: 1-İdeolojimi yaymak için, kendi bir fikri vardır, şimdiki cemaatin yaptığı gibi. 2-Para kanmak için açarım. Başka bir gerekçesi olur mu? Bu çocukları, bu ülkenin çocuklarını, bir ideoloji koymaktan, bir hedefi koymazsan bu ikisine mi teslim edeceksin, niye. Çıkan tablo bu. Buradan başlayıp sonucuyla ilgili, yaşadığımızla ilgili ve birkaç şey söyleyip ne yapmamız, sendikalar ne yapmalı, tespit yaparak bitirmek istiyorum. Mesela Milli Eğitim Stratejik planı 2019 a kadar yılı kapsıyor. Diyor ki Milli Eğitim Bakanlığı, bu siyasal iktidarın yaklaşımı 2012 de okul öncesine kaynak 6.18 milyar aktarılmış; 2019 a 2023 e çıkarılmış
İlkokulda, 2.7 imiş yüzde 77 ye çıkarılsın, beş sene sonra, ortaokulda 2.77 ye o da yediye çıkarılsın, bakın her biri muhtemelen üçer kat. Ortaöğretim 3.62 özel okullara ayrılan kaynak; yüzde 12 ye çıkarılsın. Bu ne demek, eşitsizliklerin yaratılacağı demek, yani Hakkâri’deki parası olmayan, Artvin’deki parası olmayan, ya da Konya’daki parası olmayan okula gidemezken, özel okula verdiği teşvikle, artırdığı kaynakla, fırsat eşitliğinin devlet eliyle bozulması demek.
Birkaç veri daha var, okullara bu hükümetin uyguladığı programla devam oranlarındaki bozukluğu anlatalım. Mesela 12 yıllık zorunlu eğitime karşı öğrencilerin yüzde 23 ü liseye devam etmiyor, bunların son 10-12 yılda uyguladığı politikalarda. Yüzde 23, hani 12 yıla çıkaracaktı, zorunlu eğitimi. Böyle bir şey yok, hatta açık liseye giden öğrencilerin sayısı, bu sene yaklaşık 160 bin civarında arttı, yani örgün eğitimin dışına çıkan öğrenci sayısı arttı. Yani 12 yıllık eğitim düzmecesi sadece siyasal bir söylemde kaldı, eğitimin dışına çıkan daha çok.
OICD ülkelerinde sınıf mevcutları Türkiye’de ortalama yüzde 30 civarı. Geçtiğimiz yıl Milli Eğitim Bakanlığı bir açıklama yaptı; “liselerde mevcudu 40 a çıkaralım” 21 bakın iki katı, hani OICD ülkelerinden iki katında sınıflarımız olacak, 12 yıllık programın sonu bu.
Kamu kaynaklarının özel okullara aktarmasında 230 bine yakın öğrenci için özel okula teşvik, ilkokula giden, ortaokula giden, ortalama üç bin üç bin beş yüz özel okula gidene teşvik verilirken, aynı paranın kamu okullarına aktarılması ki, 66 bin civarında kamu okulu var, 80 bin civarında kaynak aktarma şansı var kamu okullarına,  bu aktarılmaz iken, özel okullara giden çocuklara 3000-3500 lira veriliyor, ama çocuklarımız, velilerimiz buradan soyulmaya devam ediyor. 15-20 bin lira da velinin cebinden çıkıyor, ayrıca buradaki katılım payı.
Bir başka şey; okullara Milli eğitim Bakanlığının okullara mescit açılması için bütün imkânları seferber ediyor, ortaokulların içine açıyor sınıflar açıyor, liselerde sınıflar açıyor, orayı her geçen yıl büyütüyor, bir milyon öğrenci, ortaokul ve lisede okuma hedefi var. Gerçekleştirmek üzereler, bu günlerde. Açık liseye giden öğrenci durumuyla 2013-2014 de yani iki sene önce, açık lisede okuyan öğrenci sayısı bir milyon 12 bin iken, bir sene sonra 470 bin artıyor, yani geçtiğimiz yıl. 160 bin de bu sene üzerine koyduğumuzda 600-700 bin öğrenci lisede örgün eğitimin dışına çıkmış oluyor.
Başka sorunlar da var; öğretmenlerin can güvenliği sağlanması gerekiyor, uyguladıkları siyasal politikalarla çatışma hali, içinden çıkılmaz hale geldi. Burda bu sene öğretmenliğin can güvenliği öne çıktı. 37 bin genç öğretmen arkadaşımız atandı. Bunların çoğu atandıkları yere gitmek zorundalar, çünkü bu KPSS sınavından sonra atanmak için gerçekten büyük mücadele veriyorlar. Bu can güvenliği ile ilgili olumsuz bir tablo var. Öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılması bütün uygulamalarla karşımıza çıktı. Tespit tablosunda son bir tabloyla bitireyim. Ne yapacağımızı söylemek istiyorum. Mesela öğretmenlerin emekliliğiyle ilgili bir tablo paylaşmak istiyorum. 2003 yılında bu AKP nin iktidara geldiğinde 127 bin öğretmen sınava girmiş atama istenmiş, 22 bin atama olmuş, 24 bin emekli öğretmen olmuştu o sene, llk geldiklerinde 24 bin, sınava giren  öğretmen de 127 bin. Şimdi sınava giren 283 bin, yani yaklaşık üç katı öğretmen olayı plansız programsız şişirildi, çocukların ümidi sömürüldü. Bunlardan sona kalan 350 bin iki bini bekliyor, emekli sayısına bakalım 7500, ilk geldiklerinde 24 bin emekli, bir sonra 23 bin, 18 bin, 19 bin diğer yıllarda gidiyor gidiyor son yıllarda 7500 emekliye. Bu ne öğretmenin itibarsızlaşması, içinde bulunduğu ekonomik koşullardan kaynaklı emekli bile olamaması, bir biçimiyle de genç öğretmenlere yer açılamaması tablosu da bunların yarattığı tablo. Daha çok söyleyecek şeyler var ama, ne yapmalıyla ilgili. Bu bir siyasal sorun ama, şunu savunuyoruz, çağdaş, bilimsel, laik yapıya kavuşturulan bir eğitim modeli oluşturulmalı, bu ülkede. Bunun için planlar yapılmalı. Öğretmen yetiştirmeden eğitim müfredatlarının çağın ihtiyaçlarına göre belirleneceği programlar oluşturulmalı. Bunun için örnek modeller de var. Finlandiya modeli var, İspanya modeli var, Almanya’daki Fransa’daki uygulamalar var, bizim Köy Enstitüleri modeli var, birçok model var, özgün modeller var. Ama siyasal olarak bir cenderenin içinden çıkamazsak, bir yönelimi biziz çerçeveleyen yönelimi kıramazsak, inanın ne kadar plan yaparsak yapalım, ne kadar program yaparsak yapalım, ne kadar iyi niyetle olursak olalım bunu bize yaptırmazlar, eğitimde kat edeceğimiz yol hep sınırlı kalır. Şu bir çıkış değildir, yani açılan özel okullar üzerinden iiyi niyetle demokrat arkadaşlarımızın sermayenin açtığı okullarla laik, bilimsel eğitim, çağdaş metotlarla eğitmek kurtarıcı değil, yetmez, tek başına yetmez. Böyle bir görevi onlara vermek de kamusal hakkı insanımızın elinden almak demek olur. Onun için her ikisini bir yerde düşünen, siyaseten ülkeyle ilgili eğitim sistemiyle ilgili tartışmaları yapmak ordan bir model çıkarmak, ordan kararlı olmak o modeli hayata geçirmek için de gerçekten oluşacak hükümetlere, oluşacak iktidarlara kendi ideolojik yönelimleri için evirip kıvırmaya fırsat vermeyecek düzenlemeleri yapmak gerekir diyorum. Tabi bunun için Eğitim Sen olarak her yerde dile getirmeye çalışıyoruz. Bunun içinde çok ayrıntı var ama kabaca içimizdeki mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz. Teşekkürler.

Eğitim Öğretim Paneli - Cevat Kulaksız
 Söz verilen, konuşma sırası gelen Veli Demir, Ulusal Eğitimin sorunları konusunda görüşlerini şöyle açıkladı:
Ülkeyi, ülkenin eğitimini bugün içinden çıkılmaz duruma getiren sendikalar değildir, siyasal iktidarlar. Eğitimin bir karakteri vardır. Tabi ki kamusal eğitimi savunursan, orda ulusal eğitim vardır. Kapitalist eğitimi savunursan, orada kapitalizm güçlüdür; sosyalist bir eğitimi savunursan sosyalizm güçlüdür. Eğer siz, eğitimin omurgası, özü olmak durumu yoksa, barut yoksa gerisini tartışamayız. Barut yoksa savaşı kanamazsınız, yani ideolojisi. 1950 lerde hatırlayın işçilere dediler ki partiler üstü olun, işçilerin geldiği yeri görüyorsunuz değil mi hep beraber? Onun biz 1970 li yıllarda tavır koyarak çıkmıştık. Hatırlayın TÖS ü 1965 li yıllarda, ya ne devrimi, ne ulusu siz ne diyorsunuz” dediler; TÖS bugün tekrar unutuldu, 50 yıl sonra hepimiz hala “biz TÖS ün devamıyız” diyoruz. Biz TÖB-DER in Fakir Baykurt’un devamıyız diyoruz. Dolayısıyla, ideolojiden, sınıftan ülkeden, ulustan, bilimden bahsetmeden sadce iktisadi artırmak için biz sendikacılık yaptırma şansımız yoktur, bizim de yoktur, sendikaların da yoktur. Şimdi sorunlara başlamak istiyorum.
Şimdi ülkemizin en önemli ülkemizin sorunu birincisi, en önemli sorun, bilimsel, laik, demokratik ve kamusal eğitimin yok olmasıdır, vaz geçilmesidir. Bunun tarihsel sürecini anlattık 1950 ye kadar ki Cumhuriyetin eğitim sistemindeki kazanımlar; 50 den sonra geliş sağ ve sığ iktidarlar 80 e kadar geliş, 80 de darbe, 2002 de yine bölgede emperyalizmle beraber, parelel çalışan siyasal iktidarın kamusal alanı özelleştirmesi ve dinselleştirmesi, bir anlamda iki ayak üzerinde görüyorum. Ama bunu söylerken yine başa dönüyorum; Mai, Migayı yani Gat anlaşmalarını, yani  kamusal alanı, az önce Kamuran Bey’in söylediği eğitimin, sağlığın ve sosyal güvenliğin, (ben sosyal güvenliği de dahi ediyorum) buranın özelleştirme çabalarını görmeden bizim değerlendirme yapabilme şansımız yok. Yani birinci sorun bu. Eğitimin barutudur, müfredat tadatlı değilse, bilimsel değilse, laik değilse, demokratik değilse orada ne yaparsanız yapın hiç bir şey çıkmaz, barutudur. Eğitimin barutudur müfredat, yani bilimsel, laik demokratik anlayışı. Ama ne yazık ki 4+4+4 eğitim sistemi veya arkasından temel eğitim anlayışı bitirilmiştir.  
2002 de bunlar geldiği zaman ülkedeki imam hatipli sayısı 70 bin civarında Sayın Cumhurbaşkanı 60 bin diyor ama, aslında 70 bin küsur, bugün bir milyon iki yüz bin, kendisi söyledi. Demek ki 2016 ya kadar hedeflemişti, Milli Eğitimden sorumlu şehzade. Demek ki 2016 dan önce burayı çoktan aşmışız. Biliyorsun Bilal Efendi 2016 ya kadar aşarım demişti. Sayın Cumhurbaşkanı bir milyon iki yüz bin dedi. 4+4+4 le zaten buna gerek kalmadı tüm okullar ne oldu seçmeli dersle beraber imam hatip oldu.
Konya’dan geliyorum, ben; kızım Ortaokula geçti kızım kitap getirdi baktım Kuranı Kerim. Elbetteki bu ülkede yaşıyoruz, bu ülken değerleri bizim değerlerimizdir. Benim kızım ne seçmeli din dersi seçmiş, ben imzalamadım kim seçti, öğretmen seçmiştir. O zaman bunun adı zorlamadır. Çocukların seçtikleri şu anda üç ders var, medeni bilgiler, Kuranı Kerim, Hazreti Muhammedin hayatı. Elbetteki öğrencilerin, velilerin isteğiyle seçer çocuklar. Ama diğer dersler yok, ya ders yok, yok öğretmen öğrenci anlayışı var. Burdan vaz geçilmelidir, büyük sorun budur. Diğer sorunları çözersiniz bu sorunları çözmeden. Eğitim sistemimizi demokratik hale getirmeden hiçbir şeyi çözemeyiz, o mümkün değil.
KAMUSAL EĞİTİM:
Önemli bir konu az önce değinmiştim, fırsat bulursam değineceğim demiştim. Kamusal Eğitim,  Cumhuriyet Eğitim Sisteminin en önemli özelliğidir kamusal eğitim. Kaf Dağı’nın arkası kadar uzak olan ulusal eğitim çocukların ayağına gelmişti. Onun için burada belki Saruhan var, Isparta’nın Sütçülerden gelmiş Niyazi Altınay var, isimlerini bilemediğimiz ağabeylerimiz var. Cumhuriyetin eğitim sistemini almış, Köy enstitülerinde öğretmen olmuş, öğretmen okullarında kendini yetiştirmiş, kamusal eğitimle. Ama günümüzde kamusal eğitim budanıyor, yok ediliyor.
Türkiye’de 18 milyon öğrenci, 900 bin öğretmen 77 milyon gözükmüyor, onun yerine 270 bin kişiye 3750 liraya kadar para veriliyor. Devlet okulu ölsün, çürüsün bitsin. Köy Enstitüleri gibi, önce uzlaştırma sonra bitirme. Şu anda yapılan budur. Biz diyoruz ki, verdiğin o kaç milyar milyon, (bir milyar 116 milyonu) bölsek öğrenci başına 63 lira düşüyor, öğrenci başına. Bin kişilik bir okul olsa 63 milyarla o okul hiç kimseden para istemeden tıkır tıkır  para pul istemeden kendini idare eder. Ama bunların derdi o değil, onların derdi daha önce kapitalist sistemin politikalarının dayatmasıyla oluyor bunlar, ama bunlar daha hızlı yaptı, pervasızca yaptı. Dediler ki, “biz bunu yapalım, öbür taraftan sistemi görmeyeyim dedim, Cumhuriyetin sistemini darmadağın edelim özelleştirmeyi fazla yaparız” dediler. Kimden fazla 1980 deki darbecilerden fazla yaparız” dediler ve fazla yaptılar.
Tarihin gelmiş geçmiş en fazla özelleştirmeyi yaptılar, dershaneyi kapatmayı, bir siyasal yapıyla hesaplaşma, değilse dünyanın en büyük dershane yöneticisi bunlardır. Temel lise kavramı da dershanenin okulların ne yapılmasıdır, bilmesidir. Temel lise aslında dershanenin okula girmesidir; eğitimin, bilimin, sanatın kapı dışarı edilmesidir. Yani kamusal çok önemlidir, bizim önerimiz nedir? Bizim önerimiz şudur, eğitim kurumlarında, özel okulların kapatılması, dershanelerin kapatılması, kamusal okulların güçlendirilmesidir. Y a da desteğin çekilmesidir kendleri yaşarsa yaşasın ben ona da karşıyım ama şimdi diyeceksiniz, bu kadar da olma demokrasi var, diyeceksiniz; o zaman devlet, az önce söylediğim bir milyon 116 milyonu devlet okullarına verecek, bizim önerimiz budur. Biz dershaneye de karşıyız, temel liseye de karşıyız, özel okul bandına karşıyız. Ama bizim karşı olmamız yetmez, eğitim sistemimizi bu seçkinci, eleyici, yarışmacı mantıktan önce kurtarmamız gerekiyor.
Bir başka konu, az önce Anadolu Genel Başkanımız söyledi, çok önemli bir konudur, öğretmen sorunu. Öğretmen açıkları bir sorundur; zaten birçok bilim adamından duymuşuzdur. Öğretmen neyse mektep odur. Ama sadece bunu da öğretmene yüklemek, müfredatı görmemek diğer teferruatı görmemek olmaz. Öğretmen çok önemlidir. Gerçekten ulusal eğitimin taşıyıcı unsurudur. Ama ne yazık ki Türkiye’de 1950 den sonra, belki 1977 lere kadar, öğretmen okuluyla beraber, öğretmen yetiştirebildik, ama ne yazık ki bir köy enstitülüdür, bir bakanımız, bizim de sevdiğimiz, hemşerimiz de sayılır, onların sayesindeki öğretmen okulları da kapatıldı (Salonda oturan Mustafa Gazalcı’yı diyor). 

Eğitim Öğretim Paneli - Cevat Kulaksız

Birçok deneme oldu, girmek istemiyorum. Neredeyse kabak bile yetişemeyecek sürede öğretmen yetişilmeye çalıştık, ciddi bir öğretmen yetiştiremiyoruz. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı, hem de YÖK sınıfta kalmıştır. Sevgili hocamız Rıfat Okuoğlunun deyimiyle, Hem Milli Eğirm Bakanlığı, hem de YÖK yüzüne gözüne bulaştırmıştır, öğretmen yetiştirilememektedir. Ciddi öğretmen açıkları vardır. Kendi deyimleriyle, şu anda rakamlarıyla 120 bin öğretmen açığı vardır. Ama az önce Kamuran Başkan söyledi, sınıf mevcutları düşen sayıları, İstanbul’da, Ankara’da, Konya’daa fazla, sınıfta düşen öğrenci sayısı 47 le, eğer biz sayıyı 20 düşürürsek o sayılar Türkiye’de açık çok daha fazladır.
Bir başka konu, ikili eğitim: Tekli eğitime geçersek, bunların bir düşüncesi de buydu bu babda, öğremen daha fazla açık olacaktır. O birleştirilmiş sınıfları taşımalı sistemi de koyarsak, o  430 bin öğretmene çare bulunacaktır. İrlanda’nın nüfusu 330 bindir. Bizde atamayan öğretmen sayısı ne kadardır, 420 bindir. Bu ciddi bir konudur öğretmen sorunu.
Ayrıca öğretmen yoksuldur. Öğretmen şu anda, az önce yine Kamuran Başkanın söylediği gibi, emekli olmaktan korkmaktadır. Bu gün aldığı, ek dersle beraber üç bin lira para, emekli olduğunda 1700 lira para almaktadır. Tam sağlık sorunları başlamıştır. Çocukları okullara gitmeye başlamıştır, paranın ihtiyaç olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla öğretmen yoksuldur, bilinçli bir şekilde yoksullaştırılmaktadır. Bizzat uçağa bindiği zaman Sayın başbakan, atıp tutmaktadır. Halbuki Mustafa Necati’ye baksa, Hasan Ali Yücel’e baksa eğer kavga eden valiyle öğretmeni duyduktan sonra, valinin yerini değiştirin diyen Mustafa Kemal’e baksa, ama onların Mustafa Kemal’e bakma tarafları yoktur. Çünkü Mustafa Kemal ışığı onları cayır cayır yakar.
Bir başka konu konunun içinde geçti ama, taşımalı eğitim anlayışıdır. Hala 28 bin okulda 50 bin öğrenci taşınıyor. Bu öğrenciyi, öğretmeni yerinden koparmak demektir. Bizim çözümümüz, bulundukları yerde çocuklarımıza, en iyi nitelikli parasız kamusal ve ulusal eğitimi, laik, demokratik eğitimi vermektir.
İkili eğitim devam etmektedir. On bir bin okulda ikili eğitim yapılmaktadır. Buna derhal son verilmelidir. Ayrıca atanamayan 420-430 bin öğretmene de çare olacaktır.
Yine okullaşma oranları bu son dönemde düşmüştür. Bu çok Türkiye’nin ayıbıdır. Şu anda lafta 4+4+4 derken ilkokulda yüzde yüzde 96 ya, ortaokulda yüzde 94 e, lisede yüzde 79 a düşmüştür. Kızlarda bu çok daha düşüktür. Madem sizin amacınız okullaşma oranını yükseltmekti. Amaç başkaydı, amaç Cumhuriyetin eğitim sistemini delmekti. Okullaşma oranı derhal yükseltilmelidir. Derslikler ciddi anlamda yetersizdir. Bunların döneminde bu iş hayırseverlere havale edilmiştir. Yani özele ihale edilmiştir. Derslik sorunu derhal giderilmelidir az önce Kamuran Bey’in dediği gibi, derslik başına düşen öğrenci sayısı hat safhadadır.
Yine en önemli konulardan birisi de kadrolaşmadır. Bu dönemde liyakat yoktur, tecrübe yoktur, birikim yoktur ve ne vardır, yandaşlık vardır. Eğer şimdi okulları, bilgisiz, birikimsiz, tecrübesiz, bilim ve cumhuriyet karşıtı insanlara verirseniz yazık olur.
Sanat eğitimi çok önemlidir, sanat eğitimi, çocukların estetik duyguların verildiği derstir.
Diğer bir konu da sanat eğitimidir. Sanat eğitimi çocukların estetik, bedi duyguların verildiği bir derstir. Bir panelde İsa abi dedi ki şunu kullan, nedir o dedim 1913 teki sanat kesimi oranı baktım yüzde 15 ler, yüzde 17 ler, şimdi nedir abi dedim, “şimdi yüzde on un altına düştü dedi sanat eğitimi.
Milli Eğitimin sorunu insanlığın bir sorunudur. Bu gün ülkemizde iki buçuk milyon Suriye’li  vardır.  Bunların okula gidecek çocuk yaşta 550 bin öğrenci vardır. Geçen yıl bunun 40 bine yakını eğitimden yararlanmıştır; bu bir insanlık ayıbıdır. Bu gerçekten Türkiye’ye yakışmamaktadır. Elbette bu mültecileri getiren orda savaş başlatan emperyal işbirliği yapanlar bunları düşünmeli. Bu yıl bu anlamda sendikalara da görev düşüyorsa, Milli Eğitim Bakanlığ diyorsa ki bize, “arkadaş çok konuştun Eğitim İş, buyur bakalım ver bana, bu kadar öğretmen derse, Veli Demir olarak, genel başkan olarak bile gidip bu çocuklara eğitim vermek bizim insani ve öğretmen olarak görevimizdir, diyorum”.
Son on dakikalık konuşmayı Anadolu Eğitim Sendikası Gnl. Başkanı Cansel Güven yaparak şunları söyledi:
Milli Eğitime yön veren Milli eğitim bakanlığının bulunduğu Başkent Ankara’dayız. Salonda da aslında örgüt tuzumuzla örtüşmeyecek yoğunluk var (az olduğu için gülüşmeler) duyarlılık göstererek geleler de bizi mutlu ettiler. Bundan sonrası için biraz da moral olacak, belki misyon yükleyecek bize. Neler söylemek gerektiğini ben düşünüyorum. Öyleyse genel başkanı olduğum sendikam adına söyleyeceğim şeyler şunlar:
Her şeyden önce ben mirasçı olmayı reddediyorum. Bunu Mustafa Kemal ideolojisini ve Başöğretmen Mustafa kemal’i ve bizim Türkiye öğretmen örgütlü, hep saygıyla andığımız başöğretmenlerimizi sevdiğimiz için değil, o mirasa layıklıyım, yaşalardı beni mirasçı kabul ederler mi sorusuna cevap veremediğim için reddediyorum. Ben Türkiye’deki eğitim sendikacılığını, evet hani bizimle başlamadı. En azından hukuki meşruiyet kazanması için bile halen hayatta ve aramızda olan insanlardan helallik almamız gerekiyor, diye düşünüyorum, hayatta olmayanlar adına biz onun devamıyız, mirasçısıyız” demek haddimiz mi diye sorguluyorum. Dolayısıyla kendi yaptığımız işlerden sorumluyuz. Ben iyi bir sendikanın genel başkanıyım, çünkü mirasçısıyım” demek bence kolay. Sorma lazım, sorabiliyor muyuz, bizi mirasçısı kabul ediyor mu?
İkinci reddettiğim şey şu ki, mağduruz, müfredatlar sorumlu, sistem sorumlu, hükümet kötü ve biz bu mağduriyetten ancak Anadolu Eğitim Sendikasını yetkili ederseniz” söylemini reddediyorum.
Benim oy verdiğim parti, benim istediğim parti iktidara gelir, benim düşündüğüm köy enstitüsü mezunu ideolojiden aynı mirastan gelirse o zaman mirası reddediyorum, o zaman bu şu demektir. O zamana kadar bizimle yürümenize gerek yok, biz sadece teşhis edeceğiz.  Açıklama yapacak, basın açıklaması yapacağız, ama çözüme dair hiçbir şey yapamaz, çünkü seçmediniz, çözüme yetkili eğitim Bir Sen. Hükümette AKP var, besın açıklaması yapıcam, aidatları da devlet deri ödüyor. Niye benimle birlikte yürüyesiniz ki. Bakın TC nin temel niteliklerini koruma nüfusun bağlı bilimsel eğitimden yana, idealizme yüklü, öğrencinin yurttaş olacağı bilinciyle, önündeki müfredat ne kadar saçma olursa olsun, öğretmenlik duygu formasyonu ne kadar olursa olsun, sınıfa giren son öğretmen toprağa düşmedikçe umut var. Ben varsa umut var, ben buna güveniyorum. Yapacağımız şey şu, ümidimizi sadece üyemiz olan öğretmen üzerinden ümidimizi yetkimizi sorgulamayacağız, biz yurttaş yetiştiren insanlarız. Burdan hareketle bir diğer öğretmenime de, velime de, öğrencimce de yurttaş olmaya dair bir şeyler söyleyebiliriz. Ben de buraya geldim, 2180 rahatı öğretmeni yüz yüze müfredat ve bilimsellikle ilgili  tutanakla anketle geldim. BU anketi yaptıktan sonar, bunlarla ilgilenir ilgilenmez, Milli Eğitim komisyonlarına, bakanlığa diğer sendikalara bunu paylaşabiliyor mu; geçim üzerine anketler yapmamak lazım. Laik eğitim üzerine değil, şunu da merak ediyor yani, Bu müfredat tamam, bilimsel değil, laik değil ama, sınav TEOK la uymlu mu, sınav sistemi uyumlu mu, her öğretmenin önüne konuyor mu? Kimsenin önerisiyle mi  yapıyorsun bu anketi, kamuoyuyla paylaşıyor musun, kamuoyuyla paylaşırken, havuz medyası havuz medyası, ulusal medya mı ile mi uyumlusun.  Benim başıma geliyor, demeçlerim zaman gazetesinde yer alıyor, Aydınlık gazetesinde de yer alıyor. Orda yer aldığınız zaman yalancı, burada yer aldığı zaman plancı sendikacı olarak birbirimize yapıyoruz. Birlikte hareket etmesi noktasında samimiyet, sendikacılık dönemini hiç birimizin temsil ettiğimizin yakın zamanda olucak gibi de değiliz. 2010 Mayısında zorunlu hizmet anlayışı affı çıkarıldığında sen bakanlıktaki AKP li bürokratla diğer sendikalar temsi yetkili veren sarı sendikayla zorunlu hizmette affına “evet” dedin mi? Popülizm adına. Dediyse, ondan sonra sirkülasyon sorumlu konuşmak, orda atanmış, özrü olmadığı için yer değiştirmeyen öğretmene sendika olarak ne vaat edeceksin? Biz maaş sendikacısı değiliz. Ücret sendikacısı değiliz ama, tamamen senin sorunun 2010 Mayısından bu yana bu ülkede bir aksan kitlendiyse bu AKP iktidarının yandaş sendikasının sorunu değil. Bakın öğretmen dünyası dergisi diye bir dergimiz var, 36. Yılı. Ayakta kalmak, hayatta kalmak mücadelesi. Her okula her öğretmenler odasına girmesi gereken bir dergi, Biz her ay, her temsilcimize bir yıllık abonelik hediye ediyoruz. Bir şey yapmak istiyoruz, eğitim sendikası olarak. Bütçelerimiz kıyaslanamaz, ben sayın başkanların yanında belki bir şübeleri, Ankara’daki büyük şübelerini Türkiye’nin 81 ilinde üyeyiz. Türkiye’de Ankara’da aynı bütçeden idare etmeye çalışan bir sendikanın yönetimiyiz. Genel başkanı yarıştırmak istemiyorum ama, pazartesi yapılacak olan 400 bin öğretmeni ilgilendiren bir atama. Eylemi var, binlerce öğretmen Ankara’ya gelmeye çalışıyor, biz de misafirhanede yer ayarlamak durumundayız, otobüs ayarlayamadık, bütçemiz elvermedi. Pankartlarını yaptırdık, artık çok genç Pazartesi burada olacaklar veya olmayacaklar; en azından sayın genel başkanların pazartesi günü Kurtuluş Parkı’nda 11.30 da bakanlığın önünde görmek istiyorum. Bizim dönemimiz etkili değiliz biz yetkili değiliz, üstelik de AKP iktidarda. Bu arkadaşlarla birlikte olmakta randevu vermemizi engel değil. Öğretmen dünyasına üye olmak sendikacığımız için bir adım olabilir. Bizimle inanmayan bir siyasi partiye oy vermeyen bir öğretmen din kültürünü onun önüne bu anketi koymak onun derdini sormak memur ve hizmetliyi sormak bize bir adım, bir enerji alanı yaratabilir. Önümüzde tekrar bir benzer akti ya da popilizm içeren bir şey geldiğinde de, test etmek bizim sosyalist duruşumuza uygun olabilir. Bunları yapmamız lazım, bir yerden başlamak lazım. Kesinlikle ideallerden korkmuyorum; ideolojilerden de korkmuyorum, ideoloji demek ideal düşünce demektir. Ama bizim ideolojilerimi var değil, sadece bir partinin üzerinden örgütlenmeye kalkarsak, hep o partinin bu ülkedeki aldığı oy oranına karşılık gelen, bir öğretmen eğitimci kitlesini temsil etmeye mahkum oluruz ve ancak ve ideoloji de iktidara gelirse kendine yön veririz; ben bunu reddediyorum, ikdidarlar değişse bile, evrensel ölçüde sendikacılık yaptığınız zaman, hem eğitim sendikacılığınız hem eğitimimizin geleceği çok daha sağlam ve bilimsel olacağına inanıyorum”.
Daha sonra karşılıklı soru ve cevaplarla panel sona erdi.


Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget