Makaleler "Mustafa Mutlu"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Sen o masalları külahıma anlat Başbakan Erdoğan! - Mustafa Mutlu
Başbakan, 12 yıl sonra keşfettiği "paralel devlet"i, yani "devletteki cemaat"i, Brüksel'de Avrupa Birliği liderlerine anlatmış. Sonra da demiş ki:
"İyi niyetimiz sömürüldü!"
***
Ne iyi niyeti be adam; çocuk mu kandırıyorsun?
Devletteki en stratejik kadroları iyi niyetinden mi bu din tacirlerine ulufe dağıtır gibi dağıttın?
Üniversitelere, liselere, ilköğretime...
Emniyet'e, İçişleri'ne, Dışişleri'ne...
Adliyeye, mülkiyeye, tıbbiyeye, maliyeye "iyilik" olsun diye mi yerleştirdin?
Her seçimde kontenjan pazarlığını iyi niyetinden mi yaptın?
***
Doğruları söylemiyorsun Başbakan; gerçekleri saptırıyorsun!
Bu tarikatçıları kendine payanda yaptın.
Onların sinsi işbitiriciliklerinden yararlandın.
Örtülü ödeneğini, emirlerine sundun.
Sana "kaset" getirmeleri için, devletteki kadroları hizmetlerine verdin.
Getirdikleri kasetlerle siyasi rakiplerini yerle bir ettin.
***
O cemaatin muhalif aydınlara kurduğu tuzaklarla, iktidardaki "dokunulmazlığın" keyfini sürdün...
Hasta ve yaşlı muhalifler, tıkıldıkları hücrelerde tek tek ölürken kılını bile kıpırdatmadın...
Emir kulu tarikatçı savcıların iddianamelerine sonuna kadar destek verdin. Sadece destek vermekle kalmadın, zırhlı makam aracını bile verdin!
Cemaatin emrine girmeyen hâkim ve savcıların görevden alınmalarına, oradan oraya sürgün edilmelerine seyirci kaldın!
***
Yani; masum değilsin Başbakan!
Tam tersine; cemaatin suç ortağısın...
Onlar neyse... Sen, bir fazlasısın!
Onlar kirliyse, sen daha kirlisin.
Çünkü onlara, yabancı gizli servislerin de telkiniyle bu gücü sen verdin.
Bu kadar sen büyüttün.
Devletin ve hepimizin başına sen bela ettin!
***
Şimdi kalkmış, utanmadan sıkılmadan tüm bunları "iyi niyet"ten yaptığını söylüyorsun!
Yemezler Başbakan...
İyi niyetin içinde "saflık" vardır:
Sen bu cemaati sırf "saf" olduğun için bu kadar güçlendirmedin; asıl amacın, onları sonuna kadar kullanmaktı... Bunu da fazlasıyla yaptın!
Bu arada günün birinde başına bela olabileceklerinden de o kadar emindin ki; o yüzden tek tek kayıtlarını tutturdun!
***
Şimdiki kavganın nedeni belli:
Dış güçler; senin artık bu ülkede onların işine yaramayacağını, çıkarlarına hizmet etmeyeceğini gördüler.
Yani ipini çekmeye karar verdiler.
Bu yüzden de cemaati senin yanından ve hizmetinden çektiler.
Olayın özeti bu...
Bu yüzden; bırak "iyi niyet" ayaklarını, "saflık ve temizlik" numaralarını da...
Önceki gün görüştüğün Avrupa Birliği'nin liderlerine Bilal'i anlattın mı sen onu söyle...
Gerisi... Bu saatten sonra gerçekten hikâye!
DEHŞET!
Kemal Kılıçdaroğlu önceki gün partisinin Meclis Grup Toplantısı'nda bir "tutanak" gösterdi ve bunu "dehşet belgesi" olarak tanımladı..
Bu tutanak, görevden alınan İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Baş tarafından tutulmuştu. Başsavcı, Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı'na atanan Kenan İpek'in, İzmir'deki yolsuzluk operasyonundan sonra aynı gece iki defa kendisini aradığını ve tehdit ettiğini öne sürüyordu. Başsavcı'nın kaleme aldığı bu tutanağa göre Müsteşar, "Soruşturmayı durdurmaz ve savcıyı değiştirmezseniz, bunun sonuçlarına katlanırsınız" demişti.
Bu, gerçekten çok büyük bir skandaldı; çünkü yürütmenin, yargı üzerindeki baskısının en somut kanıtıydı.
Ancak Müsteşar İpek'i hemen görevden alıp hakkında soruşturma açtırması gereken Adalet Bakanı dün bir açıklama yapıp, görevden alınan Başsavcı'yı suçladı.
İyi de biz bu yargıya bu saatten sonra nasıl güveneceğiz?
GÜNÜN SORUSU
Terör örgütü PKK'nın Suriye'deki uzantısı PYD, Türkiye sınırının hemen dibindeki Cizire'de özerklik ilan edip Kürt devletini kurduğunu bütün dünyaya duyurmuş... Sorum; izledikleri Suriye politikasıyla bu gelişmeye hizmet eden Başbakan Erdoğan'a ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu'na:
Bu yeni Kürt devleti şimdi sizi "ulusal kahraman" ilan ederse, ne yapacaksınız?
Kaçak Bilal, okçu olmuş!
Vakıflar eskiden fakir fukaraya yardım yapmanın yoluydu; şimdi kamu arazilerini beleşten kapatmanın sihirli formülü haline geldi.
Başbakan'ın akrabalarının kurduğu TÜRGEV'i zaten biliyorsunuz... Üniversite kurmak için İstanbul'un en değerli arazilerini toplamış, bu yüzden de adı yolsuzluk dosyasına girmişti.
Bu kez Okçular Vakfı diye bir vakıf gündemde...
Okmeydanı'nda halkın kullandığı tek top sahası ve park arazisi, bu vakfa verilmiş...
Peki kurucuları kim?
Yine aynı isimler:
Bilal Erdoğan, Kadir Topbaş'ın oğlu Hüseyin Ersan Topbaş, Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve AKP İstanbul İl Yöneticisi Haydar Ali Yıldız...
Okmeydanı halkı şimdi tutturmuş; bu parkı geri istiyormuş...
Tabi, tabii...
Emin olun verirler!
Günün İsyanı!
Hükümet, seçim döneminde şov yapmak için adını sanını bilmediğimiz ülkelerle vizeleri kaldırıp bir de bununla övünüyor... Dün de Vanuatu ile vizeleri kaldırmışız... İsyanım Dışişleri Bakanlığı yetkililerine:
Kaldırdığınıza göre; demek ki bu ülke bile düne kadar bizden vize istiyormuş... Bundan utanmanız gerekmez mi?

Bakanlar ve vekiller kuryelik mi yaptı? - Mustafa Mutlu
Aykut Erdoğdu, henüz kırk iki yaşında genç bir adam!
Sarıkamışlı...
Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu...
ABD'de yükseklisans yapan parlak gençlerden...
1995 yılında Hazine Müsteşarlığı'nda kontrolör olarak göreve başlamış ve başkontrolörlüğe kadar yükselmiş.
Şimdi de CHP'de İstanbul Milletvekilliği yapıyor!
Ama seçildikten sonra milleti unutan bazı sosyete vekilleri gibi laf olsun diye yapmıyor bunu; hakkını veriyor milletin vekili olmanın!
Mesleki uzmanlığını da konuşturarak, vatandaşın çarçur edilen parasının hesabını soruyor.
Yolsuzlukla savaşıyor; koca koca değirmenlerin üzerine elindeki tahta kılıcıyla koşuyor!
***
Meclis'te "AKP'nin kâbusu" olarak nam salmayan bu genç vekil Başbakan'ın yanıtlaması istemiyle çok ilginç bir soru önergesi daha verdi.
Bu soru önergesinde, Türkiye'ye sokulduğu iddia edilen milyarca dolarlık "kara para"ya ilişkin sorular yöneltti.
Bakın o sorulardan bazıları aynen şöyle:
***
İran'dan TIR'larla gelen 20 milyar ABD dolarının uzun süre kayıtlara alınmadığı, daha sonra Merkez Bankası kasasına girdiği doğru mudur?
Merkez Bankası'nın elinde kaynağı belli olmayan efektif var mıdır?
Bu efektiften MİT'in bilgisi var mıdır? Söz konusu efektifin ülkeye getirilmesinde MİT mensupları görev almış mıdır? Almışsa kimin bilgisi dahilinde bu görevlendirme olmuştur?
Bu paraların transferlerine kırmızı pasaport hamili bazı eski ve mevcut AKP milletvekillerinin aracılık ettiği doğru mudur?
Bu transferler nedeniyle İran'da nasıl bir soruşturma yürütüldüğüne dair bilgiler var mıdır?
Bazı milletvekilleri ve bakanlar ile MİT yetkilileri usulsüz ve kayıt dışı milyarlarca ABD dolarını uçaklarla taşımış mıdır?
Enerji Bakanı'nın oğlunun İran'dan doğalgaz satın alımında resmi bir görevi bulunmakta mıdır?
Başta ATV-Sabah medya grubu ve BMC gibi TMSF tarafından el konulan kuruluşların el değiştirmesinde kayıt dışı paranın sisteme sokulduğu iddiaları doğru mudur?
***
Sorulara bakar mısınız?
Normal bir dönemde her biri bir hükümeti düşürür!
Çünkü boru değil; bu genç adam, vekilleri kara para kuryeliğiyle suçluyor; bakan çocuklarından birinin daha adını gündeme getiriyor!
***
Peki; Başbakan bu sorulara yanıt verecek mi?
Verecek tabii...
En fazla, "söz konusu iddialara ilişkin bir kanıt olmadığından" söz edip topu taca atacak!
***
Cumhuriyet savcıları...
Bu soru önergesi çok ama çok önemli!
Eğer iktidarın gazabına uğramaktan korkup bu soruların yanıtını araştırmazsanız...
Yediğiniz ekmeğin hakkını vermemiş olursunuz!
DOLAR!
Kim ne derse desin, bu hükümeti DSP-MHP-ANAP iktidarının yaptığı devalüasyon ve aynı dönemde patlak veren ekonomik kriz iktidara getirdi.
Türk lirası, son günlerde tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir hızla kan kaybetmeye başladı.
Örneğin, Aralık ayı başında 2,06 lira vererek aldığımız 1 dolar için bugün 2 lira 20 kuruş ödemek zorunda kalıyoruz.
Ekonomistler, "Eğer önlem alınmazsa doların 2,5, avronun da 4 liraya ulaşması kimseyi şaşırtmasın" diyorlar.
Yani dostlar, "balon ekonomisi" patladı; patlayacak...
Aman önleminizi alın!
En azından kimseye dolar cinsinden borçlanmamaya özen gösterin!
GÜNÜN SORUSU
Fethullah Gülen'in avukatları, ikidar-cemaat kavgasında iktidardan yana saf tutan ve Fethullah Gülen'e hakaret üstüne hakaret yağdıran Akit gazetesine iki ayda 60 dava açmış... Sorum bu avukatlara:
Akit'e açtığınız davalar yüzünden Fethullah Hoca'nızın manşetten hedef gösterilmesini göze aldınız mı?
Soner'in acı günü!
Gazeteci kardeşim Soner Yalçın'ın babası Ali Mehmet Yalçın vefat etti.
Soner Yalçın 2009 yılında çıkan "Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor" kitabının girişinde bakın babası Ali Mehmet Yalçın'ı nasıl anlatıyor:
"Babam seksen üç yaşında. Altmış altı yıl beş vakit namazını kılan ve her daim camiye giden babam bir gün eve geldi ve 'Zalimlerin gittiği camiye gitmem bir daha' dedi. Gitmedi de... O gün her zamanki gibi öğle namazı için camiye gitmiş. Ve imamla tartışmış! Tartışma babamın şu sözüyle başlamış:
'Hoca efendi, okuduklarınızın Türkçe mealini söyleseniz de tüm cemaat aydınlansa.'
Vay sen misin camide 'Türkçe' sözünü ağzına alan! Dinci imam küplere binmiş; babamı Müslümanlar'ın arasına fitne sokmakla ve neredeyse dinsizlikle itham etmiş. Üstelik cemaatten bazı dinciler de imama destek çıkmış.
Hatta biri tutup 'Bu Halk Partililer hep böyledir' demesin mi?
Babam şaşkınlık içinde kalakalmış..."
***
Ali Mehmet Yalçın'a Allah'tan rahmet, Soner Yalçın'a ve ailesine başsağlığı diliyorum.
Günün İsyanı!
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Atatürk Orman Çiftliği'nin (AOÇ) yakınlarındaki bazı altgeçitlere "A"yı atarak "OÇ" altgeçidi adını vermiş... İsyanım; bu tür madrabazlıklarla Atatürk'e hakaret ettiklerini sanan Ankaralı kent yöneticilerine:
İlle de OÇ tabelasını dikmek istiyorsanız; oturduğunuz semtlere dikin... Böylece Atatürk Orman Çiftliği'ne gitmek isteyenler sizi bulup adresi doğrudan sorabilirler!

 Mustafa Mutlu

'Kozmik Oda'ya girenler makam aracına giremiyor! - Mustafa Mutlu
Başbakan'ın oğlu Bilal Erdoğan, resmen kanun kaçağı!
Hakkında, "çıkar amaçlı terör örgütü kurmak ve yönetmek" suçlamasıyla başlatılan bir soruşturma var!
Ancak gecenin kör vaktinde bu ülkenin önde gelen aydınlarının evine baskın yapan savcılar, bir türlü beyefendi hakkında işlem yapamıyor!
Bırakın zorla alıp götürmeyi, bunu akıllarına bile getiremiyor!
Düşünsenize:
Beyzade hakkında "davet" çıkaran savcı bile görevden alındı.
Bu işlemi yapabilecek polislerin tamamı sürgün edildi.
Hepsini bırakın; bu yüzden Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Yasası değiştiriliyor!
***
Bilal Erdoğan'ın "şüpheli" sıfatıyla ifade vermeye gitmesi gereken tarih, 2 Ocak 2014'tü...
Üzerinden 12 gün geçti ama koskoca İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı bu işe el koyup, o ifadeyi aldırtamadı.
Neden?
Çünkü Bilal'in soyadı Erdoğan!
Yani; cumhuriyet devletinin padişahının (!) oğlu...
Bu beyzadenin önce yurtdışına kaçtığı iddia edildi.
Hatta Azerbaycan'da olduğu bile söylendi.
Ancak önceki gün babasının makam aracında boy gösterdi!
Delikanlıca ortaya çıkıp, "Neymiş bakalım hakkımdaki iddia? Benim alnım ak, veremeyeceğim hiçbir hesap yok" diyerek savcılığa gidemiyor.
Otuz iki yaşında ama korkak çocuklar gibi, babasının ceketinin altına saklanıyor!
***
Sanmayın ki bu, babasının Bilal'e ilk sahip çıkması...
Babasının arkadaşının verdiği bursla ABD'de okudu.
Babasının ilişkileri sayesinde stajını Dünya Bankası'nda yaptı.
Babası onu yurtdışında çalışmış gibi gösterdi; askerlikten 21 günlük "misafirlik" ile yırttı.
Ve...
"Babasının veliahtı" olmaya hazırlanıyordu.
Yani kimilerinin planına göre, Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra onun tüm koltuklarına Bilal Erdoğan oturtulacaktı.
İddiaara göre, Başbakan'ın bu "soruşturmaya", bu kadar büyük tepki vermesinin asıl nedeni de bu...
***
Dönelim konumuza:
Ey bu ülkenin savcıları, hakimleri, yüksek yargı mensupları:
Siz ki Genelkurmay'ın Kozmik Odası'na girilmesine, devletin en stratejik bilgilerinin yargı denetimine açılmasına bile sıcak baktınız...
Eğer şimdi terör örgütü kurmakla suçlandığı halde ifade vermeye gitmeyen Başbakan'ın oğluna boyun eğerseniz...
Babasının makam arabasına kurulup "Bakın buradayım. Sıkıysa gelip alın" dercesine fotoğraf çektirerek adaletle dalga geçmesine seyirci kalırsanız...
Hepinize yazıklar olsun!
Eğer o ifadeyi almazsanız; sakın bundan sonra bu ülkede bir kişi bile "herkesin yasalar önünde eşit olduğunu" söylemesin bana...
Çok fena küfrederim!
ALTINCI KEZ!
Dr. Mürüvvet Meryem Türkili, okur akrabalarımın başta gelenlerindendir. Gündemi sıkı takip eder, gönderdiği e-posta'larla zihnimi açar... Son e-posta'sını aynen yayınlıyorum:
"Ergenekon Mahkemesi'nin 23 yıl hapis cezası verdiği Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu'na, tekrar götürüldüğü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde karaciğerinde üçüncü kanser nodülü oluştuğu görülerek, "Cezaevi şartlarında yaşayamaz" raporu verilmiş...
Üstelik bu, aynı içerikteki altıncı rapormuş!
Buna rağmen hasta, hastanede yatırılıp gerekli müdahale yapılmıyor.
Sorum, bu raporu imzalayan yetklilere:
Bu hasta; babanız, kardeşiniz, oğlunuz olsa ne yapardınız?"
GÜNÜN SORUSU
Tayyip Erdoğan'ın 1999'da söylediği iddia edilen bir söz, son günlerde Facebook'ta paylaşım rekorları kırıyor. Bu metinde bugünün Başbakan'ın, "Eğer bir gün duyarsanız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir" dediği iddia ediliyor. Başbakan'a iki sorum var:
Böyle bir söz söylediniz mi?
Çok zengin oldunuz mu?
Yatacak yeriniz yok!
Dört beş yıl önce Başbakan'dan fırça yiyen ve o günden bu yana ülkedeki rejmin değiştirilmesine dahi göz yuman patronlar örgütü TÜSİAD, dün nihayet sessizliğini bozmuş ve "torba tasarı"yı eleştirmiş...
Bu tasarıdaki bazı düzenlemelerin, internet ekonomisini olumsuz etkileyeceğini söylemiş...
***
Ülke yangın yerine dönmüş, yürütme yargıya tecavüz eder hale gelmiş; adamların derdine bakın:
"İnternet ekonomisi olumsuz etkilenecekmiş..."
TÜSİAD üyesi büyük patronlar; ne bu dünyada ne de ötekinde yatacak yeriniz yok!
İktidarın eski gücünün kalmadığını hissettiniz ya "ucundan" yoklayarak sözüm ona diş gösterir gibi yapıyorsunuz!
Üstelik, bunu bile beceremiyorsunuz...
Oysa hepinizin bu döneme ait sicili ortada:
Kiminiz üç beş kuruşluk çıkar için iktidara eşeklik yaptı, en masumunuz vergi cezasından korkup "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedi.
Bu yazıyı neden mi yazdım?
Günü gelince hesap sorulacakların en başın sizin geldiğinizi hatırlatmak için! Günün İsyanı!
Bülent Ersoy, Mevlid Kandili'ne denk gelen televizyon programına türban takarak çıkmış ve semazenler eşliğinde ilahiler söylemiş... İsyanım kendisine:
Biz senin bu camiadaki nice erkeklerden daha delikanlı olduğunu sanırdık; din ticareti yapanların kervanına katılınca boyun mu uzadı, günahların mı silindi?

Mustafa Mutlu "Kral çıplak" diyenlere bayılıyorum. Bu yüzden yıllar sonra ekranlara dönünce yaptığım programın adını "Kral Çıplak" koydum.
Herkesin bildiği ama dillendiremediği gerçekleri anlatmak için kullanılır bu söz...
Bir örnek vereyim:
Yıllardır Başbakan'ın eşi Emine Hanım'ın bazı hastane zincirlerinin ortağı olduğu fısıldanır kulaktan kulağa...
Ancak kimse yüksek sesle söyleyemez, yazamaz ve Başbakan'a bu soruyu soramaz!
Çünkü korkarlar, Başbakan'ın hakaret etmesinden çekinirler!
***
Oysa iş çığırından çıkmış durumda:
Hangi ile gitseniz yanınızdakiler, o ilin en büyük özel hastanesini gösterir ve kulağınıza fısıldar:
"Biliyor musun, bu hastane Emine Hanım'ınmış..."
"Hangi Emine Hanım'ın..."
"Kimin olacak canım, Başbakan'ın karısının..."
***
Sadece hastane zincirleriyle sınırla kalsa iyi...
Fısıltı gazetesine göre lüks binalar yapan şirketlere de ortaktır Emine Hanım, simitçi fırınlarına da...
Ancak kimse çıkıp bunları yüksek sesle söyleyemediği ve soramadığı için, gerçek bir türlü ortaya çıkmaz!
***
İşte; nihayet bu çılgınlığı yapmayı "kısmen" göze alan biri çıkmış...
CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, Meclis'te yaptığı konuşmada, "Hastane zincirlerinin ortağı olan, yandaş gazeteleri ve televizyonları olan First Lady kim?" diye sormuş...
Ancak o da tam olarak "Kral çıplak" diyememiş...
Sözünü ettiği "First Lady"nin adını verememiş:
***
"Devletten ayrıcalıklı muamele gören meşhur bir hastane grubu var. Bu şirketin yandaş gazeteleri var, yandaş televizyonları var, hepimiz biliyoruz. Hatta bu şirketle ilgili bazı şüpheler, bazı iddialar var. Deniyor ki 'Bunun ortaklarından bir tanesi First Lady...'
First Lady denilince benim aklıma Michelle Obama geldi. Ümit ediyorum Michelle Obama'dır. Sizin aklınıza bir başka First Lady'nin ortaklığı geliyorsa o da artık sizin bileceğiniz iş."
***
Ülkemizde yalaka medyanın "First Lady" diye tanımladığı iki kişi var:
Cumhurbaşkanı'nın eşi ve Başbakan'ın eşi...
Bu sözlerle kast edilenin, "Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan" olduğunu bilmeyen yok...
Bu yüzden "Kral çıplak" demek yine bana düşüyor ve sadece "herkesin bilip konuştuğu bu sır" artık doğrulansın ya da yalanlansın diye Başbakan'a soruyorum:
***
CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel'in Meclis çatısı altında sözünü ettiği "First Lady", gerçekten de herkesin aklına geldiği gibi eşiniz Emine Hanım mı?
Eğer eşiniz ticaret hayatının içindeyse hangi şirketlerin sahibi ya da ortağı?
O şirketler ne zaman, ne kadar bir sermayeyle kuruldu ve eşinizin ortaklık payı ne?
Ve... İddia edildiği gibi bu şirketlere "ayrıcalıklı muamele" yapılıyor mu?
***
Soru sorana, "Kral çıplak" diyene kızmayın Başbakan Erdoğan...
Tam tersine; bu soruyu açıkça, korkmadan sorarak size bu konuda açıklama yapma olanağı tanıdığım için teşekkür bekliyorum.
Umarım bu fırsatı kullanırsınız!
NE 'KAN'MIŞ! )))) TEK SÜTUNAAA!!
Milliyet'in önceki Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca köşe yazarı olmuş...
Ağca, aşırı sağcıların kurduğu Haber Erk isimli sitede köşe yazmaya başlamış...
Ancak yazılarını kendisi yazamıyormuş; başka birine anlatıyormuş o da bilgisayara aktarıyormuş!
***
Abdi İpekçi'nin kanına bakar mısınız?
Otuz küsur yıl önce bulaştığı kirli eli bile "yazar" yapmaya yetti!
GÜNÜN SORUSU
Başbakan'ın bir dediğini iki etmeyen ve gerek Vatan, gerekse Milliyet'te gazeteci kıyımı yapan Erdoğan Demirören yine de "yaranamamış" olacak ki; iktidar, sahibi olduğu Kemer Country'e el koyma kararı almış... Sorum kendisine:
"Yüreği olmayanın yarını olmaz" desem, bir şey ifade eder mi?
Bu onur, hepimizin!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül incelemelerde bulunmak üzere dün Gaziantep'e gitti.
Türkiye Liseliler Birliği üyesi bir grup da Gaziantep Zeugma Müzesi'ni ziyareti sırasında, "Mustafa Kemal'in Askerleriyiz" diye slogan attı.
Polis hemen gençlere müdahale etti ve 15 yaşındaki lise öğrencisi B.K.K.'yı gözaltına aldı.
İyi de suçu ne B.K.K.'nın?
Taş mı attı, kurşun mu sıktı, küfür mü etti, taşkınlık mı yaptı, bölücü örgüt bayrağı mı taşıdı?
Hayır...
Mustafa Kemal'in koltuğunda oturan Cumhurbaşkanı'na, "Mustafa Kemal'in askeriyim" diye seslendi.
***
Sahi; bir Cumhurbaşkanı bundan neden rahatsız olur ki?
"Olmadım" diyorsa, o zaman korumalarının o çocuğu yaka paça gözaltına almasına neden seyirci kaldı?
Ve son soru:
B.K.K., "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye bağıracağına, "Biji Apo" dese yine gözaltına alınır mıydı?
Eğer Cumhurbaşkanı'nın koruma müdürü "Alınırdı" diyorsa...
Son iki yıldır bu sloganı atan kaç kişiyi gözaltına aldıklarını kendisine sormak isterim!
GÜNÜN İSYANI!
Son genel seçimlerde AKP'yi desteklemek için, "Ölülerinizi bile mezardan çıkarıp oy kullandırmaya götürün" diyen Fethullah Gülen'in cemaati, önümüzdeki yerel seçimleri "boykot" etmeyi düşünüyormuş... İsyanım onlara:
Desenize en azından ölülerimizi rahat bırakacaksınız!

Sinan Meydan yalanla tarihi çarpıtan sözüm ona tarihçilerle ya da siyasetçilerle savaşmaya devam ediyor.
Bu kez Başbakan'ın sık sık kullandığı bazı "tarih tezleri"ne yanıt veriyor. Kıvırmadan, çarpıtmadan, bilimsel kaynaklara dayanarak yapıyor bunu...
Peki; başbakanların tarih tezi olur mu?
Adı Recep Tayyip Erdoğan'sa tarih tezi de olur, kimya laboratuarı da... Hatta yeni bir dünya atlası bile çizip, modelistliğe bile soyunabilir.
İşin şakası bir yana, Sevgili Sinan kitabının giriş bölümünde bu konuyu şöyle açıklıyor:
***
"Başbakan Erdoğan'ın tarih tezleri ifadesi size garip gelmiş olabilir. Aslında haklısınız! Başbakan Erdoğan bir siyasetçi; bir bilim adamı, bir tarihçi değil. Dolayısıyla 'Başbakan'ın tarih tezleri' ifadesi çok doğru bir ifade değil. Ancak ben bunu derken, aslında onun dile getirdiği tarih tezlerinden söz ediyorum. Aslında Erdoğan, Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu, Mustafa Armağan, İsmail Beşikçi, Cemil Koçak gibi İslamcı, İkinci Cumhuriyetçi ya da liberal tarihçilerin, yazarların dile getirdiği tarih tezlerini daha çok Meclis kürsüsünden açıklıyor. Belgelerini ve bilgilerini de danışmanları bulup hazırlıyor. Ancak sonuçta Başbakan bu tezlere inandığı için, büyük bir gurur ve sevinçle bunları dile getiriyor, (sözüm ona) resmi tarihle yüzleşiyor. Bu yüzden bu kitap sadece Başbakan Erdoğan'a değil, onu derinden etkileyen tarihçilere de verilmiş cevaptır."
***
Sinan Meydan Başbakan'ın, "CHP camileri ahır yaptı" iddiasından Türkçe ezan meselesine, Dersim İsyanı'ndan, "Türkiye'yi demir ağlarla örme"ye kadar onlarca iddiasına yanıt verdiği bu kitabı yazma nedenini de şöyle anlatıyor:
"Resmi tarihle yüzleşme sloganıyla, 'Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı Tarihi' çarpıtılmakta ve yeniden kurgulanmaya çalışılmaktadır. Yeni Türkiye'den söz edenler, orduyu, yargıyı, basını hatta insan tipini bile değiştirirken, bu yeni Türkiye'ye özgü yeni bir tarih yazmaktadırlar. Bunu yaparken de Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek tarihini ve o tarihi altın harflerle yazan Mustafa Kemal Atatürk ve bir avuç dava arkadaşını tarihten silmenin hesaplarını yapmaktadırlar. Başbakan Erdoğan'dan yıllar önce Adnan Menderes'in Cumhuriyet tarihiyle yüzleşmeye kalktığını; Kurtuluş Savaşı'nı, Türk Devrimi'ni, Atatürk'ü ve İnönü'yü çok ağır şekilde eleştirdiğini ve yeni bir tarih yazmaya çalıştığını belgelerle ortaya koydum. Emperyalizmin, Atatürk'ten hemen sonra Türkiye'deki tarih yazımına müdahale edip kendi çıkarlarına uygun bir tarih yazdırdığını anlattım. BOP, Yeni Osmanlıcılık, Diyalogculuk, Medeniyetler Çatışması ve Medeniyetler İttifakı gibi projelerin Türkiye'de Cumhuriyet tarihiyle yüzleşmede nasıl etkili olduğunu göstermeye çalıştım. Sonuçta El-Cevap, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, ATASE Arşivi, TBMM Arşivi, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, gazete arşivleri gibi birçok arşivden, sayısız belgeden, yüzlerce araştırmadan ve anıdan yararlanılarak yazılmıştır."
***
Keşke bu kitabı siz değil de "tarihçi" Başbakan okusa...
Kim bilir belki biraz olsun gerçeği görür de safsatalara inanıp bu ülkenin kurucularına hakaret ettiği, günahlarını aldığı için utanır!
BAŞBAKAN ERDOĞAN'IN "TARİH TEZLERİ"NE... EL-CEVAP
Türü: Tarih
Yazan: Sinan Meydan
Yayıncı: İnkılâp Yayınevi
Baskı tarihi: 2013, Ekim
Sayfa sayısı: 792
Fiyatı: 30 lira.
İnternet fiyatı: İdefix 22,5, dr.com 22,5 lira.
Kişisel not: Yazarı, neredeyse son üç yıldır her yıl bir ya da iki kitabını okuya okuya tanıdım; artık sevgili bir kardeşim oldu. Kitabı da imzalayarak kendisi gönderdi.
Metiner'den Pamuk'a Türkiye'deki padalyalar!
Cahilliğime verin; "padalya" sözcüğünü ben ilk kez duydum. Meğer avcıların öldürdükten sonra mumyalayıp başka kuşları avlamakta kullandıkları kuşlara deniliyormuş...
En çok da keklikten yapılıyormuş padalyalar...
Kuşun içinin boşaltılmasına da önce beyninden başlanıyormuş!
Diğer kuşlar gökyüzünde uçarken bir bakıyorlarmış aşağıda bir kuş duruyor...
Önünde de bolca yem!
"Sıkıntılardan, belalardan uzakta yaşıyor. Yanına inelim biz de, onun gibi yaşayalım" diyorlarmış...
İnince de bir kurşunun hedefi oluyormuş doğal olarak!
***
Mecit Ünal bu kitabında Türkiye'deki padalyaları anlatmış!
İçleri boşaltılmış, dönüştürülmüş, cilalanmış "tuzak kuşları"nı...
Hasan Cemal de var bu kitapta, Orhan Pamuk da... Kemal Derviş, Nabi Yağcı, Mehmet Metiner de...
"Yetmez" diyenlere Engin Ardıç ve hatta İbrahim Tatlıses de...
Türk medyasındaki padalyaları anlatıyor Mecit Ünal...
Bildiğiniz yüzleriyle... Cam gözlü, donuk bakışlı, ruhsuz padalyaları...
Eğer bu tipler ilginizi çekiyorsa, o zaman bu kitap da tam size göre...
PADALYA
Türü: Deneme
Yazan: Mecit Ünal
Yayıncı: Kaynak Yayınları
Baskı tarihi: 2013, Ekim
Sayfa sayısı: 234
Fiyatı: 15 lira.
Kişisel not: Mecit Ünal da benim gibi Aydınlık yazarı... Sağ olsun; kitabını imzalayıp göndermiş...

Gazeteciliğimin ilk yılları, 12 Eylül darbesinden sonraki günlere denk gelir. Darbe yönetimi 1983'te sendikaların yasağını kaldırdı ve toplu sözleşmeli yıllar yeniden başladı.
İşte; ben o yıllarda bir süre sendika muhabirliği yaptım.
Dün Petrol İş Sendikası'nın Genel Merkezi'nde gerçekleştirilen ve gazeteniz Aydınlık'ın düzenlediği 1. Emek Kurultayı'nı izlerken o yıllara yeniden gittim.
***
Darbe yönetimi hâlâ işbaşındaydı...
Başta DİSK'in ve bağlı sendikalarının yöneticileri olmak üzere binlerce sendikacı ve işçi temsilcisi saçma sapan suçlamalarla cezaevine tıkılmıştı.
Yine de o yıllarda sendikal mücadele dimdik ayaktaydı.
Sendikalı işçi sayısı milyonları buluyor, askeri yönetimin baskısına karşın, işçiler hak arama mücadelelerini ellerinden geldiğince sürdürüyordu.
Bugün gelinen nokta ise tam bir felaket:
Türkiye'deki sendikal hareket sadece 12 Eylül darbesini yemekle kalmadı, bir de AKP buldozerinin altında kaldı.
***
Çünkü AKP, kafasına göre açıkladığı istatistiklerle, istediği sendikalara toplu sözleşme yetkisi verdi, istemediklerine vermedi.
Sonuçta çalışanların sayısının 4,5 milyon olduğu 1980'de 3 milyonu aşan ve toplu sözleşme hakkından yararlanan sendikalı işçi sayısı, bugün 11 milyonu aşan çalışan sayısına rağmen 700 bine geriledi.
Muhalif sendikacılar cezalandırılırken, iktidar yanlısı ve şakşakçısı yeni tip bir sendikacılık başladı.
Koca koca konfederasyonların başkanları, iktidara kapıkulu oldu!
***
Sonuçta da ortalama işçi ücretleri 1980'e göre reel olarak yaklaşık yüzde 50 geriledi.
Greve çıkmak ve hak aramak olanaksızlaştırıldı.
Sosyal yardımlar yarıdan fazla budandı.
Sözde demokratikleşme paketlerinde nedense (!) çalışma hayatına ilişkin tek bir iyileştirme bile yer almadı!
Genel grevin ağızlara alınması bile hâlâ yasak...
Tüm bunlar yetmemiş olacak ki iktidar partisi AKP ve işverenler şimdi de işçilerin analarının ak sütü kadar helal "kıdem tazminatı"na göz dikti!
***
Dünkü 1. Emek Kurultayı, eminim ki Türkiye işçi sınıfının derlenip toparlanmasında önemli bir kavşak olacak.
Umuyorum ki babalarının onda biri kadar bile sınıf bilincine sahip olmayan bugünün işçileri de er geç uyanıp sömürüldüklerini anlayacaklar ve bu gidişe "Dur" diyecekler...
Ancak dün Kurultay'da konuşmacıları dinlerken; gazeteciliğe başladığım yılların "yasak sendikacılık günleri"nin bile bugün mumla arandığını anladım.
Sendikacıların gözlerindeki pırıltıdan eser dahi kalmamıştı!
İşçiler "yeni hak" elde etmek için değil, ellerindekileri kaybetmemek için mücadele eder hale getirilmişti.
Yani "atak" yapmak yerine "savunma"ya geçilmişti.
***
Dünkü Kurultay'da Türkiye'de sendikacılığın sorunlarını ve çözüm önerilerini en yetkili ağızlardan dinledik...
Siyasal iktidarın sendikalara yaptığı baskıları, bizzat bu baskıya hedef olanlardan öğrendik...
Her şey ortada:
Türkiye'de işçi sınıfı hareketi dibe vurmuş!
Yani... Bundan daha kötüsü yok!
O zaman çözüm belli:
İşçi sınıfı uyanacak ve kaybettiklerini tek tek geri alacak!
Bunu da "dindarlaştırılarak, kindarlaştırılarak" değil, üretimden gelen gücünü yeniden keşfederek gerçekleştirecek. Bunu yaparken, din devletine geçmek ve ülkeyi bölmek isteyenlere de ağızlarının payını vermeyi unutmayacak!
GÜNÜN SORUSU
Sorum alın terinin karşılığını aramayan ve kaderini işverenlerle iktidarın iki dudağı arasına terk eden, gücünün farkında bile olmayan işçi arkadaşa:
Babandan da mı utanmıyorsun?
Öğretmenler, bugünkü Türkiye sizin eseriniz!
Bugün Öğretmenler Günü... Öncelikle öğretmenliğin hakkını veren tüm öğretmenlerin günü kutlu olsun.
Sevgili öğretmenler:
Bir öğretmen çocuğu ve kardeşi olarak üzülerek söylüyorum ki bugün geldiğimiz durumdan en çok siz sorumlusunuz.
Eğer bugün bu ülke 90 yıllık kazanımlarını elinin tersiyle itiyorsa...
Örümcek kafalı adamlar, "kızlı-erkekli" diye ayırımlar yaparak, burunlarını çocuklarımızın eğitimine bu kadar sokabiliyorsa...
Eğer "Antımız" bile kaldırılabiliyor, Atatürk büstleri kapı önüne konuluyor, sıkmabaş kadınlar "öğretmen" diye sınıflarda cirit atabiliyorsa...
Siz, "çağdaş uygarlık düzeyine" odaklanmak yerine "dindar ve kindar nesil yetiştirme" hedefine itiraz etmiyorsanız...
Yaşadığımız her şey sizin eserinizdir sevgili öğretmenler...
Sizin, Atatürk devrimlerinden sapmış, tarikat emrine girmiş meslektaşlarınızın eseridir!
***
Çocuklarımızı emanet ettiğimiz bazı meslektaşlarınız o kadar cahil ki; işte asıl büyük sorunumuz bu!
"Yok canım, hiçbir öğretmen cahil olmaz" diyorsanız, gelin basit bir oyun oynayalım:
Her ülkede farklı tarihlerde kutlanan Öğretmenler Günü'nün ülkemizde neden her yıl 24 Kasım'da kutlandığını sorun meslektaşlarınıza...
Bakalım kaçı, 24 Kasım'ın, Atatürk'ün 1928'de "Millet Mektepleri'nin Başöğretmenliği"ni kabul ettiği gün olduğunu bir çırpıda size söyleyebilecek?
Günün İsyanı!
İsyanım, Başbakan'ın geldiği günler dışında Meclis'e uğramayan ve Genel Kurul'un çalışmasına engelleyen AKP vekillerine:
Meclis'e uğradığınız günler bile sayılı ama maaş günlerini kaçırmıyorsunuz... İyi de; bu yoksul milletin vergilerinden hak etmeden aldığınız o paralar, haram değil mi?

Deniz Baykal'ı yıllar önce koltuğundan eden seks kasetini çekenler ve internette yayınlayanlar belli oldu mu?
Hayır!
Genel seçimlerden önce MHP'li parti yöneticilerinin ve milletvekili adaylarının benzer görüntülerini yayınlayanlar bulunup hesap soruldu mu?
Hayır!
Ergenekon davasında yargılanan Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin telefonuna, Hizbut Tahrir örgütüne üye adamların telefon numaralarını "sehven" yükleyenler cezalandırıldı mı?
Hayır!
Gazeteci Soner Yalçın'ın, Barış Terkoğlu'nun, Barış Pehlivan'ın, Müyesser Yıldız'ın bilgisayarlarına "Truva Atı" mesajlar gönderip, onları hapishanelere tıktıranlar yakalandı mı?
Hayır!
Deniz Kuvvetleri'ndeki yüzlerce onurlu subayı sahte CD'lerle "denize dökenler" araştırıldı mı?
Hayır!
Ve tüm bu olaylar, Başbakan tarafından "siyaset malzemesi" yapıldı mı?
Evet!
***
Yukarıda sıraladığım "komploları" neden hatırlattım, biliyor musunuz?
Önce MİT, şimdi de dershanelerin kapatılması tartışmalarında su yüzüne çıkan "iktidar-cemaat sürtüşmesi"nin içyüzünü anlatabilmek için...
Dünkü bahane, MİT'ti; bugün dershaneler...
Bu kavganın asıl nedeni, Başbakan'ın yüreğine düşen korku!
Kendi elleriyle besleyip büyüttüğü, devletin kalbine yerleştirdiği cemaatin, artık kendi varlığını tehdit edebilecek kadar büyüdüğünü gördü.
Cemaatin elindeki "dinleme, izleme ve kaydetme" gücünün, kendisini de hedef aldığını anladı.
Yani, elindeki silahın namlusu kendisine döndü.
Cemaat, "Bize daha fazla milletvekili ver. Daha çok kadro ayır. Pastanın en büyük dilimini bize yedir. Aksi halde Baykal'ı, MHP'lileri ve tüm muhaliflerini nasıl yaktıysak seni de yakarız" demeye başladı!
***
Şimdi iki tarafa da soruyorum:
Cemaatin elinde Başbakan'a... Başbakan yardımcılarına... Bakanlara... Eski bakanlara... AKP'li milletvekillerine... AKP'nin emrindeki üst düzey bürokratlara...
Ve AKP'nin valilerine ait "yasadışı dinleme ve izleme kayıtları" var mı?
Tek bir kişi bile çıkıp, "Hayır, asla böyle bir şey yok" diyebilir mi?
***
Yok; dershaneler kapatılacakmış da cemaat bunu istemiyormuş da...
Hepsi palavra...
Tek gerçek var:
O da iktidarın, cemaatin artık kendisine verilen rolü küçük bulduğu...
Başrol istediği...
Elindeki "kasetleri" de bunun için kullanıyor elbette! Tabii; sadece ucunu göstererek!
Başbakan ise "yakayı daha fazla kaptırmamak ve iktidarına ortak yaratmamak" için direniyor!
***
Peki; iş bu noktaya gelmişken, anlaşma sağlanır mı? Kılıçlar kınlarına sokulup, barış çubukları yakılır mı?
Hiç kuşkunuz olmasın; evet!
Çünkü iki taraf da daha fazla riski göze alamaz.
Bu kavganın "tek yenileni olmayacağını" ikisi de bilir!
Ve daha dün Başbakan'a "yalancı mum" diyen Fethullah Gülen, tıpkı son seçimlerden önce olduğu gibi "Mezardakilere bile oy kullandırıp AK Parti'yi destekleyin" diye fetva verir!
Keşke yanılsam; ancak doğanın kuralıdır bu:
Herkes kimi ne kadar ısıracağını iyi bilir!
MALTEPE'DEYİZ!
Aydınlık okurları çığ gibi büyüyor, büyüdükçe de birbirlerini bulup dost oluyor, kardeş oluyor, ülkenin aydınlanması mücadelesinde yoldaş oluyor!
Maltepeli Aydınlık Okurları da bu gruplardan biri...
Yarın (24 Kasım) saat 10.30'da Maltepe Belediyesi Küçükyalı Evlendirme Dairesi'nde (Küçükyalı sahilinde) bir kahvaltı düzenliyorlar.
Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel ile beni de konuk olarak davet ettiler.
Kısacası; çoğunu daha önce meydanlarda, mahkeme salonlarında, eylemlerde görüp sevdiğim "yeni ailem"in üyeleriyle ilk kez buluşup kucaklaşacağım.
Nerede olursanız olun...
Sizi de bekliyoruz!
GÜNÜN SORUSU
Başbakan, Ahmet Kaya'yı protesto edenlerin hepsinin "Gezici" olduğunu iddia etmişti... Meğer, bir zamanlar "sözcüsü" olan Akif Beki'nin karısı şarkıcı Zara da o protestoculardan biriymiş... Sorum Akif Beki'ye:
Ne yapacaksın şimdi kardeş?
'Faiz lobisi' AKP'li çıktı!
Başbakan, her fırsatta Haziran Direnişi'nin "faiz lobisi"nin işi olduğunu söylüyordu ya... Maliye aylarca banka hesaplarını didik didik etmiş ama bu lobiyi bulamamış.
Benzer bir çalışmayı Sermaye Piyasası Kurulu da yapmış...
İncelemelerde, Haziran Direnişi sırasında yoğun işlem yapan kişiler arasında, hükümete yakın işadamları ve AKP'li bazı milletvekillerinin olduğu ortaya çıkmış.
SPK Başkanı'na soruyorum:
Açıklayın şu "faiz lobisi"ni de kim olduklarını isim isim bilelim!
Günün İsyanı!
"Ben bilmem, büyüklerim bilir" diyerek siyasi konularda pek konuşmayan eski futbolcu AKP Milletvekili Hakan Şükür, attığı tweet'lerle iktidar-cemaat kavgasında cemaatten yana tavır almış... İsyanım kendisine:
Bu tweet'leri atmadan önce hangi "büyüklerine" danıştın?

Bir süredir devam eden AKP ile Gülen cemaati arasındaki kavga, Washington'da da izleniyormuş.
Bu haberi BBC vermiş.
Dahası da var:
Aynı haberde, Gülen cemaatinin ABD'deki büyümesinin son yıllarda "baş döndürücü bir hıza ulaştığı" da belirtilmiş.
Özellikle de Kongre üyeleri üzerinde çok etkililermiş.
Ve en önemlisi:
ABD'li uzmanlara göre, cemaat üyeleri önümüzdeki seçimlerde bir daha AKP'ye oy vermeyecekmiş!
***
İyi de asıl soru şu:
Kaç kişi bu cemaat?
Diyelim ki gerçekten oy vermeyeceklerse, AKP'nin oyu ne kadar azalacak?
Ve bir önemli soru daha:
Geçen seçimlerde "Mezardakilere bile oy kullandırın, AK Parti'yi destekleyin" diye talimat veren Fethullah Gülen, şimdi hangi partiyi işaret edecek?
***
Duyduğunuzu sanmıyorum; Taraf'ın bavulcu yazarı Mehmet Baransu, 13 Ağustos 2013'te yazdığı "Erdoğan, cemaatin oyunu hesaplatıyor" başlıklı yazıda şunları kaleme almıştı:
"AK Parti, cemaatin oy oranıyla ilgili bazı anketler yaptırmış. Anket sonuçları hakkında ser verip sır verilmese de Numan Kurtulmuş'un bir anket firmasıyla yaptığı görüşmeden bazı ayrıntılar öğrendim. Kurtulmuş, partiye anket yapan bir isimle görüşüp, cemaatin oylarının ne kadar olduğunu öğrenmek istemiş. Muhatabına, kendisine göre cemaatin oy oranının yüzde üç civarında olduğunu da aktarmış. Anket firması yetkilisi Kurtulmuş'un öngörüsüne karşı çıkıp, cemaatin oy oranının yüzde sekize, çarpanlarıyla birlikte yüzde 16'ya varabileceğini iddia etmiş. Çarpandan kasıt, cemaatin etki gücünün sonuçlara yansıması..."
***
Ülkemizdeki seçmen sayısı yaklaşık 52 milyon kişi...
Eğer cemaatin oy potansiyeli Numan Kurtulmuş'un tahmin ettiği gibi yüzde 3 ise; demek ki oy verme yaşındaki Fethullahçılar'ın sayısı yaklaşık 1,5 milyon kişi...
Yok; anket firmasının yetkilisinin dediği doğruysa, yani potansiyel yüzde 8'i buluyorsa; o zaman sayı 4 milyona ulaşıyor!
Bana sorarsanız; bu rakamların hepsi şişirme...
Eğer cemaatin gerçekten böyle bir gücü olsaydı, televizyon kanallarının reytingleri bu kadar yerlerde sürünmezdi!
***
Neyse, ne... Umarım cemaat, bugün kavga ediyormuş gibi yaptığı AKP'yi desteklemekten gerçekten vazgeçer de eti budu neymiş hepimiz görürüz.
Ona bu kadar güç vehmedenler de akıllarını başlarına alırlar!
İSTİSMAR!
Başbakan, Diyarbakır'da yaptığı konuşmada, "Dağdakilerin indiğini, cezaevlerinin boşaldğını göreceğiz" demişti. Bu sözler "genel af"fı çağrıştırdı ve kamuoyu tepki gösterdi.
Bunun üzerine Başbakan, Diyarbakır'da söylediklerini her zaman yaptığı gibi Ankara'da unuttu ve "Ben hayallerimden bahsediyorum, siz 'genel af' diyorsunuz. Gündemimizde kesinlikle böyle bir şey yok" diyerek çark etti.
Adalet Bakanı önceki gün açıkladı:
Ülkemizdeki 359 cezaevinde şu anda 140 bin 520 tutuklu ve hükümlü bulunuyor.
Madem "genel af" olmayacak; o zaman bunca insan cezaevlerini nasıl boşaltacak?
Elbette başbakanlar da hayal kurar... Ama hiçbir başbakan, "hayal sömürüsü" yapmaz. Tutukluların, hükümlülerin ve onların hasret çeken yakınlarının duygularını istismar etmez.
Recep Tayyip Erdoğan'ınki hayal kurmak değil, seçim öncesi hayal istismarı yapmaktır.
Bunu görmemek için de "akıl körü" olmak gerekir!
GÜNÜN SORUSU
Başbakan Meclis Grubu'nda, "Korkuyla büyük devlet olunmaz" dedi; aynı mekânda kendisini izleyen cemaatçi AKP Milletvekili İdris Bal da "Küçük hesaplarla büyük devlet olunmaz" diye tweet attı. Sorum Başbakan'a:
Cemaatle daha fazla papaz olmaktan korkmuyorsanız, neden bu isyana sessiz kaldınız? Yoksa korkuyla devlet olunmuyor; ama başbakan olunuyor mu?
Bölücüye ihtiyaç yok!
Başbakan, Diyarbakır'da kullandığı "Kürdistan" sözünü savunurken, "Osmanlı'da da Doğu ve Güneydoğu, Kürdistan eyaletiydi" diyor.
İyi de bize ne kardeşim Osmanlı'dan?
Sen Osmanlı'nın sadrazamı mısın, yoksa 90 yıl önce dünyada eşi benzeri görülmemiş bir halk savaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı mı?
Neymiş; ilk Meclis zabıtlarında da öyle yazıyormuş...
İlk Meclis ne zaman kuruldu? 1920'de...
Cumhuriyet ne zaman ilan edildi? 1923'te...
Madem Doğu ve Güneydoğu bir zamanlar "Kürdistan" eyaletiydi; o zaman İstanbul'u da Yunanistan'a iade edelim.
Sümer devletini de kurduralım ya da... Likya'ya, Lidya'ya, Hititlere topraklarını iade edelim!
***
Başbakan'ın "Kürdistan" diye tanımladığı topraklar, Misak-ı Milli içindedir ve bir karış toprağını bile ayrıştırmaya kalkmak, ihanetlerin en büyüğü, en affedilmezidir!
GÜNÜN İSYANI!
İsyanım bir zamanlar özel görüşmelerde AKP'ye nefretini dile getiren, sonrasında ise bu partiye yanaşan ve "Akil Adamlar" arasına giren, Yeşilçam'ın "bitirim"i Kadir İnanır'a:
O yerlere göklere sığdıramadığın Başbakan, seni kastederek, "Ahmet Kaya'ya saldıran sanatçıların bir kısmı şimdi, 'O esnada dışarıdaydım' diyor. Ulan hepiniz oradaydınız. Dürüst olun" dedi. Hani filmlerinde "Uleeeeyyynnn" diye kükrüyordun ya, Başbakan'a bu sözünü iade etme yürekliliğini neden gösteremiyorsun? Yoksa senin delikanlılığın "rol icabı" mıydı?

Coşkun Faik Kavala, henüz 27 yaşında genç bir yazar. Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bilimi mezunu... İngilizce, Fransızca, Rusça, Çince ve İspanyolca biliyor. Profesyonel turist rehberliği yapıyor.
Gezi Parkı Derinişi sırasında işi gereği sabah Ayasofya'da, akşam ise Taksim'de dolaşırken Ayasofya'nın harcındaki halk isyanıyla Gezi Direnişi'ni bir araya getirmiş...
Çünkü Ayasofya'nın inşasına 532 yılındaki Nika İsyanı'ndan sadece 45 gün sonra başlanmış. Yazar bu konuda şunları söylüyor:
"Nika İsyanı bir halk eylemiydi. Haziran Direnişi de... Bu benzerlik dikkatimi çekti: Roma İmparatorluğu, köleliğe dayanan toplumsal düzenden feodal çağa geçiyordu. Hıristiyanlık devlet dini olarak kabul edilmişti. Jüstinyen, bu yeni dine dayanan bir imparatorluk kurmaya, yıkılmaya yüz tutan köleliği diriltmeye ve farklı inanç gruplarını siyasi baskıyla ezmeye başlıyordu. Din kurumunun gitgide halk üzerinde bir baskı aracına dönüştüğü böyle bir dönemde, teokratik diktatörlüğe karşı biriken kin patladı. Buna Nika İsyanı deniliyor. Günümüzle benzerliği, on beş yüzyıl sonrasında, dini motifleri kullanan, çalışan halk kitlelerini sosyal güvenliksiz köleleştirmeye ve yapay etnik-mezhepsel-kültürel nifaklarla ayrıştırmaya dayanan bir program üzerinde yükselen baskı rejiminin kurulmasıdır. Uluslar üstü ortamlarda hazırlanan bu program gereğince yasama, yürütme ve yargı, elbette basınla silahlı kuvvetler, tek bir gücün eline geçince 'Jüstinyenizm' açığa çıktı. Sonuçta, 532'deki Hipodrom, 2013'te Taksim oldu! Etki tepkiyi doğurdu. Aradan yüzlerce yıl geçmesine karşın aynı coğrafyada tarihin tekerrür etmesi anlamlıdır. Tıpkı 532'de olduğu gibi 2013'te de asıl direniş, insanlar arasındaki eşitsizliğe dayanan sisteme karşı olmuştur."
***
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başbakan'la yaşadığı sorunları unutturmak için olsa gerek, geçen hafta yeni bir "polemik" konusu ortaya attı:
"Ayasofya bir an önce cami olmalı!"
Bu sözler Ayasofya'yı yine dinci kesimin gündeminin ilk sıralarına oturtmaya yetti.
Ben de bu yüzden bu ilginç kitabı iki günde okuyup çok şey öğrendim.
Dünü öğrenerek yarını kurmaya çalışan herkese öneririm.
İsyan ve Devlet
Türü: Deneme
Yazan: Coşkun Faik Kavala
Yayıncı: Doğu Kütüphanesi
Baskı tarihi: 2013, Ekim
Sayfa sayısı: 224
Fiyatı: Bu kitabı ne yazık ki kitapevlerinde ve internette kitap satışı yapan sitelerde bulmanız çok zor. O yüzden isteyebileceğiniz telefon numarasını yazıyorum: 0212-520 27 19
Kişisel not: Yazarı tanımıyorum. Bu, ikinci kitabı... İlk kitabı Mum Arayan Ülke, 2006'da yayımlandı.
Ödünüz kopuyor cehenneme gitmekten... Oysa hiç ekmedi yüreğine bu tohumu aklı başında olan!
Başlıktaki bu dizeleri Ömer Hayyam'ın bir rubaisinden aldım. Hayyam için öte dünya bir bilinmezdir ama bu dünyayı cennet ya da cehennem yapmak, insanın elindedir.
Ve ne yazık ki biz yine "öteki dünyaya yatırım" için, Allah'ın bize verdiği bu dünyayı cennete çevirme fırsatını reddedenlerin tüm köşe başlarını tuttuğu bir dönemden geçmekteyiz.
Bakın bu dünyadaki "cennet"i nasıl tanımlıyor Ömer Hayyam:
"Doyacak kadar aşın varsa
Başını sokacak bir de damın
İnsanoğluna kulluk etmiyorsan
Başkasının sırtından değilse geçimin
Tamam, zaten cennettesin!"
***
Ekrem Ataer, kendisine Türk müziğine adamış değerli bir sanatçı...
Bugüne kadar yüzlerce beste yaptı, sekiz albüm çıkardı, bir de Hacı Bektaş Oratoryosu besteledi.
Senfonik folk ve folk pop türlerinde eserler üretti.
Bu kitap, Ömer Hayyam'ın rubailerinin hangi koşullarda yazıldığını da bize anlatıyor.
Su içer gibi okuyacağınız bir kitap ama kesinlikle çok seveceğiniz bir müzik albümü...
Ömer Hayyam'ın en güzel rubailerini dinleme fırsatını kaçırmamanızı öneririm.
EKREM ATAER'İN BESTELERİYLE ÖMER HAYYAM
Yazıları toplayan ve şarkıları besteleyen: Ekrem Ataer
Yayıncı: Kaynak Yayınları
Baskı tarihi: 2013, Ekim
Sayfa sayısı: 183
Fiyatı: 25 lira
Kişisel not: Aydınlık'ta kültür sanat yazıları yazan Ekrem Ataer'le aynı çatı altındayız ama henüz tanışma şansım olmadı

 Bülent Arınç'ın en büyük hizmeti - Mustafa Mutlu
Başbakan'ın, öğrencilerin kızlı erkekli aynı evde kalmaları konusunda söylediği sözleri "Asparagas bunlar, nereden uyduruyorsunuz? Böyle bir şey yok" diye yalanlayan...
Ancak yalanlaması, hemen bir gün sonra bizzat Başbakan tarafından yalanlanan...
Bu yüzden de siyaseten "madara" olan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, dün bir açıklama daha yapmış ve siyaseti bırakabileceğinin sinyalini vermiş...
"Aktif siyasete son vermek gerektiğine inanıyorum. Çocuklarımıza ya da torunlarımıza daha fazla zaman ayırmak mümkün olur. Ayrıca okuyup dinleneceğim."
***
Doğru yaparsınız beyefendi...
65 yaşındasınız ve 18 yıldır milletvekilisiniz.
Bu 18 yılda bakanlık, başbakan yardımcılığı ve meclis başkanlığı yaptınız.
Türkiye Cumhuriyeti'nin "laik, sosyal, hukuk
devleti" özelliklerinin geliştirilmesi için bir tane bile imza attınız, oy kullanmadınız. Tek
derdiniz din üzerinden siyaset yapmak ve din tacirlerine hizmet etmek oldu!
***
Kimseye yeni iş sahası açmadınız.
Ülkenin kamburu olan terör sorunun çözümünü "ödün vermek"te buldunuz.
Eşkıya ile pazarlık yapanların içinde oldunuz.
Hukukçusunuz ama yargının siyasallaşmasını gerçekleştirenlerin başında geliyorsunuz.
Yasama ve yargı erklerinin, yürütme erkinin altında ezilmesine neden olanlardansınız!
***
Devlet kadrolarını, dincilerle dolduranların başında geliyorsunuz.
Size oy verenleri kollayıp, gerisini dışladınız, hakaret ettiniz, böldünüz.
Yıllardır bu ülkeye sadece kin tohumları ektiniz.
Başbakan'ın estirdiği teröre seyirci kaldınız.
Onun emirlerini bir kez bile "Yanlış mı doğru mu?" diye sorgulamadınız.
Fethullah Gülen'i
ziyaret için defalarca
ABD'ye gittiniz ama polisinizin öldürdüğü çocukların annelerine başsağlığı bile dilemediniz.
Haziran Direnişi'ni önce olumlu karşılayıp, sonra ağız değiştirdiniz.
Yani bu sizin Başbakan tarafından ilk "harcanışınız" da değil...
***
"Sorunlara çözüm bulan" değil "sorun üreten" bir siyasetçi oldunuz.
Sevgiyi değil, kavgayı aşıladınız.
Meclis'in kutsal
çatısını, "Şeyini şey
ettiğimin şeyi" gibi çirkin
bir vecizeyle kirletip sonra da o Meclis'e başkan olup ahkâm kestiniz.
Başbakan'ın içi boş konuşmalarında bile ağladınız ama iktidarınızın döktüğü kana ve estirdiği şiddete seyirci kaldınız.
***
Gidin beyefendi:
Çocuklarınıza mı
zaman ayırırsınız, torunlarınızla mı
oynarsınız, yıllardır bir sayfasını bile çevirmediğiniz kitapları mı keşfedersiniz bilemem; ama gidin!
Eminim bu, bu ülkeye yaptığınız en büyük ve unutulmaz hizmet olacaktır!
OY HIRSIZLIĞI!
Liberal Demokrat Parti, liberalizmi savunmasına rağmen toplumsal konularda birçok büyük partiden daha fazla rol alıp, adaletsizlikleri gidermeye çalışıyor.
En hassas olduğu konulardan biri de seçim hileleri ve oy hırsızlığı...
Dün Yüksek Seçim Kurulu'na başvurdu ve oy pusulalarının üzerine il, ilçe kodu ve sandık numaralarının basılmasını istedi.
Eğer bu öneri kabul edilirse, her seçimden sonra çöplerde bulmaya alıştığımız oy pusulalarının nereden çalındığı ortaya çıkacak.
Umarım diğer partiler de bu çabasında LDP'ye destek olur.
GÜNÜN SORUSU
Libya'da şeriat sistemine geçiş için çalışmalar başlamış... Sorum; Kaddafi yönetimindeki "sosyalist İslam rejimi"ni, "demokratikleşme" gerekçesiyle yıkan Batılı devletlere:
Demokratikleşme dediniz, daha iyi sömürebilmek için din devleti kurduruyorsunuz. Sahtekârlığınızı nasıl gizleyeceksiniz?
CHP artık ANAP'tır!
CHP sözüm ona sosyal demokrat ve Atatürkçü bir parti ama Kemal Kılıçdaroğlu'nun Genel Başkanlığı'ndan bu yana çok farklı bir kimliğe bürünüyor.
Sosyal demokrasiyi ve Atatürkçülüğü benimsemeyen hatta Atatürk'ten nefret eden ne kadar liboş, tarikatçı ve bölücü varsa CHP kadrolarında yer buluyor.
Üstelik sıradan bir CHP seçmeni, parti üyesi olabilmek için aylarca bekleyip ot yolarken, bu arkadaşlar MYK'da alınan kararlarla "tepeden inme" üye yapılıyor.
Geçen hafta HAS Partililer CHP'li olmuştu; dün öğrendik ki eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan'ın yeğeni Sabri Erbakan da partiye girmiş. CHP'nin İstanbul Fatih Belediye Başkan Adayı olacakmış.
Kısacası CHP, artık bildiğimiz CHP değil...
"Dört eğilimli" ANAP oldu!
İş, bir Turgut Özal bulmaya kaldı!
GÜNÜN İSYANI!
Askerlerimiz bir süredir Güneydoğu'daki düğünlere katılıyor ve evlenen çiftlere Türk Bayrağı hediye ediyor. İktidarın masa arkadaşı PKK'nın şehir yapılanması KCK bundan rahatsız olmuş ve Hakkari'de bildiri dağıtarak, düğünlerinde bayrak kabul eden çiftleri, "İhanet içindeki hainlere müsaade edilmeyecektir" diye tehdit etmeye başlamış... İsyanım, iktidar temsilcilerine:
Türk Bayrağını almayı "ihanet" olarak gören bir kafayla aynı masada olmaktan utanmıyor musunuz?

Barzani aynı Barzani... Peki ya Tayyip Erdoğan?
Ülkemizde siyaset, omurgalı vatandaşlar için zor zanaattır!
Tükürdüğünü yalama becerin ne kadar gelişmişse, o kadar başarılı siyasetçisindir çünkü...
Ancak "dik başak"san, dün "Ak" dediğine bugün "Kara" diyemiyorsan...
Kıvıramıyorsan...
Yüzün kızarıyorsa...
Bu işi yapman zordur!
Geçmişte "Katil" dediğinle, günü geldiğinde aynı masaya oturup pazarlık yapmayı gerektirir siyaset...
"Terör örgütüne yataklık yapıyor" diye suçladığın adama "devlet başkanı" muamelesi yapmak zorunda kalmandır!
"Bizim muhatabımız olamaz ki..." diye küçümsediğini, muhatap almandır.
***
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu sözleri söylemesinin üzerinden henüz beş, bilemediniz altı yıl geçti...
Aynı Başbakan; bugün o sözlerinin muhatabı Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani'yi ağırlamak için Diyarbakır'da olacak...
İyi de kim döndü yolundan?
Barzani mi, Erdoğan mı?
***
Barzani'nin durumu ortada:
Dün ne diyorsa, bugün aynı noktada!
Tek amacı, Türkiye'nin Güneydoğusu'yla Kuzeybatı İran'ı, Kuzey Suriye'yi ve Kuzey Irak'ı kapsayan coğrafyada bir "Kürdistan" devleti kurmak...
Dün de bunu istiyordu, bugün de...
Değişen, dönen, dün söylediklerinin tersine davranan kim peki?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı!
"Terör örgütüne yataklık yapıyor" dediği Barzani'yle bir araya gelip elini sıkacak...
Söylediği o sözleri...
Ettiği hakaretleri...
Savurduğu tehditleri unutacak!
***
Bizim Başbakan, gerçekten ilginç bir devlet adamı portresi çiziyor:
Beş yıl önce ihanetle suçladığı Barzani'yle bugün "dost"u oynuyor ve kucaklaşıyor ama...
Aynı günlerde "Kardeşim" dediği Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı bugün hedefine oturtuyor.
Evet; siyaset belki "kıvraklığı", "dönme organı"nın iyi çalışmasını gerektirebilir.
Duruma göre pozisyon alabilen biri, belki iyi "siyasetçi" olabilir.
Ancak "devlet adamlığı", tutarlı ve kararlı ve dirayetli olmayı gerektirir.
Şimdi siz düşünün:
Düne kadar sıradan bir aşiret reisi olan Barzani mi iyi bir devlet adamı, Recep Tayyip Erdoğan mı?
ALİ TAHİR!
Başbakan, uzun süredir kırdığı Alevi vatandaşlarımızın gönlünü almak için Muharrem iftarında bir açıklama yapmış ve doğacak dördüncü torununa "Ali" adını vereceklerini söylemişti.
Dördüncü torun doğmuş...
Ve Başbakan'ın açıkladığı gibi, Bilal ve Reyyan Erdoğan çiftinin bebeklerine "Ali" adı verilmiş...
Ancak bir ekle:
Tahir...
Peki; Arapça kökenli bu ismin anlamı ne?
"Temiz, pak... Her türlü günahtan ve ayıptan arınmış..."
Yani; Ali ama...
Temiz Ali!
Varın bunun Alevi vatandaşlarımıza iltifat mı hakaret mi olduğuna siz karar verin!
GÜNÜN SORUSU
Vatandaşa "Gavat" diyen son günlerin tartışmalı ismi Adana Valisi Hüseyin Avni Coş ile ilgili yeni bir iddia daha ortaya atılmış... CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek, Aydın'da polisin, kanunsuz emir verdiği için Vali Coş'u sevmediğini ve bu nedenle 2009 seçimlerinde polis lojmanlarındaki sandıklardan AKP'ye doğru dürüst oy çıkmadığını öne sürmüş. Sorum Başbakan'a:
İstanbul'da yaklaşık 40 bin polis var... Hüseyin Avni Coş'u İstanbul'a vali yapmayı düşünmez misiniz?
Biraz da biz eriyelim!
Milletvekili maaşları, AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılında 4 bin 500 liraydı... 2014 bütçesine göre önümüzdeki Ocak ayında 13 bin 700 lira olacakmış!
2002'de vekil seçilip Meclis'e giren ve bugün hâlâ milletvekili olan bir "şanslı", 13 bin 700 liraya ek olarak bir de 7 bin 470 lira emekli maaşı alacak!
Böylece 2014'te devletten alacağı aylık, 21 bin 200 liraya ulaşacak.
Diğer bir deyişle, aylık geliri 11 yılda yüzde 370'ten fazla artmış olacak...
***
Bir de siz oturun hesaplayın bakalım; 2002'deki geliriniz neydi, bugün ne kazanıyorsunuz?
Eğer bu oranın yanına yaklaşabiliyorsanız, bu ülkenin en mutlu insanlarından olmalısınız!
Anımsarsınız; Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, geçen yıl milletvekili maaşları tartışılırken bir açıklama yapmış ve Türkiye'de maaşları enflasyon karşısında en çok eriyen kesimin milletvekilleri olduğunu iddia etmişti.
Milletvekili maaşlarının eridiği koca bir balon da...
Milletvekillerinin zevkten eridikleri kesin!
Sözüm Maliye Bakanı'na:
El atın da biraz da biz "eriyelim" Mehmet Bey!
GÜNÜN İSYANI!
Yeni Şafak yazarı Osman Özsoy, Uğur Dündar'ın gerçek soyadının "Dindar" olduğunu iddia etmiş. Ünlü televizyoncu da bu iftirayı anında yalanlamış. İsyanım, bu tür saldırılarla AKP'yi desteklemeyen herkesi bir şekilde kâfir ilan edip gözden düşürmeye çalışanlara:
Eğer gerçekten "dindar"sanız, nasıl oluyor da Allah'tan korkmuyorsunuz?

Ankara'daki gazeteci arkadaşlarımız önceki gece "alarm"a geçti...
Aldıkları bilgiye göre, ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Sheraton Oteli'nde baş başa görüşüyordu...
Haber müdürleri hemen en deneyimli muhabirlerini bu görüşmenin perde arkasını öğrenmeleri için Sheraton'a gönderdi.
Muhabirler küçücük bir bilgiye ulaşmak için saatlerce didindi ama sonuç çıkmadı!
Sadece bu görüşme için davetin ABD Büyükelçisi'nden geldiğini...
Kılıçdaroğlu'nun en yakın kurmaylarına bile haber vermediğini...
Görüşmenin baş başa gerçekleştirildiğini, içeriye sadece bir "tercüman"ın alındığını öğrenebildiler!
***
Sayın Kılıçdaroğlu:
Siz sadece CHP'nin Genel Başkanı değil, aynı zamanda "anamuhalefet partisi"nin liderisiniz...
Yani; Başbakan'ın alternatifisiniz!
Bir büyükelçi sizinle görüşmek istiyorsa; telefon eder, randevu alır, sonra da atlayıp CHP Genel Merkezi'ne ya da sizin söyleyeceğiniz yere gelir...
Görüşme öncesinde ya da sonrasında da birlikte kameraların karşısına geçip kamuoyunu bilgilendirirsiniz...
Sorulacak tüm soruları, olabildiğince açıklıkla yanıtlar; ortadaki tüm "kuşku"ları kaldırırsınız!
***
Ancak böyle olmuyor:
ABD Büyükelçisi, Türkiye'nin anamuhalefet partisinin liderini bir otele "çağırıyor..."
Siz de hiçbir sakınca görmeden kalkıp gidiyorsunuz...
Partinizin yönetim organlarını bilgilendirmeye bile gerek görmüyorsunuz...
Büyükelçi "Gel" dediği için, gereğini yerine getiriyorsunuz...
Kısacası, gizemli ve hatta "derin" bir görüşmenin iki tarafından biri olmaktan kaçınmıyorsunuz...
***
Yanlış yoldasınız Kemal Bey...
Belli ki farkında bile değilsiniz ama Atatürk'ün, İsmet İnönü'nün, Bülent Ecevit'in koltuklarında oturuyorsunuz...
Düşünün bakalım; dönemin ABD Büyükelçisi (ya da herhangi bir büyükelçi), onlara böyle bir teklifte bulunabilir miydi?
Böyle bir densizliğe cesaret edebilir miydi?
Etse bile, alacağı yanıt ne olurdu?
***
Diyeceksiniz ki, "Benim yapım böyle... Bu tür protokol kurallarını çok da umursamam..."
İyi de siz Genel Başkan seçildiğiniz günden bu yana artık sadece Kemal Kılıçdaroğlu değilsiniz...
Aynı zamanda size oy verenlerin temsilcisi, bu ülkenin imajısınız!
Türkiye'yi sömürge valilerinin idare ettiği bir "sömürge" görünümüne düşürecek eylemlerin içinde olmamalısınız!
***
Şimdi... Gelelim asıl meseleye:
Ricciardone'nin derdi neymiş Sayın Genel Başkan, sizi neden davet etmiş?
Bunu; tek sözcüğünü bile saklamadan kamuoyuna açıklamanız, boynunuzun borcudur!
EMEK!
Hatırlıyor olmalısınız; Emek Sineması'nın yıkılmasına karşı yapılan protestoda polis göstericilere çok sert müdahalede bulunmuştu...
Ardından da gözaltına alınan eylemciler hakkında dava açılmıştı.
Mahkeme eylemin anayasal hak olduğunu belirterek, Savcı'nın haklarında 6 yıla kadar hapis istenen Hazar Berk Büyüktunca, Özgür İpek, Mehmet Ferit Aka ve Mehmet Berke Göl'ün beraatine karar verdi.
İyi de bu yargılama eksik kalmadı mı?
Madem, sanıkların yaptıkları "anayasal hakkı kullanmak", o zaman bunu kullandırmayan ve vatandaşları döven polislerin, dövme emrini veren polis şeflerinin ve hapislerini isteyen savcının yargılanması gerekmez mi?
Hadi bakalım sanık avukatları; sıra sizde!
GÜNÜN SORUSU
MHP'li Lütfü Türkkan, Başbakan Erdoğan ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın yanıtlaması istemiyle ayrı ayrı soru önergesi verip AKP iktidarının yeni hedefinin Anıtkabir olup olmadığını sormuş... Sorum kendisine:
Fırsatını bulurlarsa kaçıracaklarını mı sanıyorsunuz?
Her şey AVM için!
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, bir geceyarısı baskını ile ODTÜ Ormanı'nı talan etti ya... Bu işin neden bu kadar alelacele yapıldığı ortaya çıkmış:
Çünkü ODTÜ Ormanı'nın içinden geçirilecek yol, 29 Ekim'de açılışı yapılacak olan Taurus AVM'ye gidiyormuş!
Gördüğünüz gibi her şey yalan!
Tek doğru var; para...
Alışveriş merkezleri de AKP iktidarının "para" kaynağı!
Arsasını satarken para alıyorlar, ruhsat verirken para alıyorlar, yol yaparken para alıyorlar...
Gerçi bu AVM'ler artık eskisi kadar ilgi görmüyor ama; kimin umurunda...
Hani Başbakan, "Yol yapmak için ağaç da keseriz, cami de yıkarız" diyor ya...
Yol için değil; yolun ulaşacağı AVM için yapamayacakları şey yok gerçekten de...
Gezi'yi AVM için talan etmeye kalktılar; ODTÜ Ormanı'ndaki binlerce ağacı bu yüzden katlettiler...
Ne diyelim; gözlerini AVM doyursun!
GÜNÜN İSYANI!
Çağlayan 'daki İstanbul Adalet Sarayı'nın girişinde yer alan adaletin simgesi "Themis" heykelinin önünde yağlıboya sergisi açılmış... Yetmemiş; fındık satılan ve kan bağışında bulunulan iki stant daha konulmuş... Böylece Adalet Sarayı, AVM'ye dönüştürülmüş! Tüm bunlara izin verilmiş; çünkü bunları açan kurumlar, "kamu yararı"na çalışıyormuş... İsyanım Adalet Bakanı'na:
Bu heykelin önünde kamu yararı için kurban derisi de toplatacak mısınız?

Türkiye'nin hâlâ görevde olan ilk Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, kabinenin en genç bakanlarından biri: Henüz 43 yaşında.
Bingöl doğumlu...
Babadan siyasetçi! Çünkü babası Abdullah Bağış 1974-1979 yılları arasında Adalet Partisi'nden Siirt Belediye Başkanlığı yapmış...
Yukarıda Allah var; Egemen Bey iyi eğitim aldı. Babası, bunun için elinden geleni ardına koymadı.
ABD'deki 'The Baruch College of The City University of New York' İşletme Fakültesi İnsan Kaynakları bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını da kamu yönetimi üzerine yaptı.
Öğrenciliği sırasında turist rehberliği yaptığı söylenir.
Sonrasında ise ABD'de yaşamaya devam etti ve New York'ta bulunan Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu'nda görev aldı. Bu Federasyon'un "iki defa üst üste seçilen tek başkanı" olma unvanını elde etti...
Henüz 32 yaşındayken AKP'den İstanbul Milletvekili seçildi.
Sürekli olarak Başbakan'ın en yakınındaki isimlerin başında geldi!
8 Ocak 2009'da ise Devlet Bakanı oldu.
Egemen Bey, dini sık sık referans olarak kullanır; cemaatlerin, tarikatların toplantılarını kaçırmaz ama diğer AKP'li siyasetçilerden farklı olarak bunu özel yaşamına pek yansıtmaz...
Tipik bir "Batılı" gibi yaşar.
***
İşte; bu Egemen Bey... Bu yıl 12-16 Nisan tarihleri arasında F tipi cemaatin davetlisi olarak Londra'da düzenlenen Kutlu Doğum Haftası etkinliklerine katılmış...
Hilton On Park isimli lüks otelde misafir edilmiş...
O hafta birçok twit atmış ve sürekli olarak Kuran'dan ayetler paylaşmış...
Hadislerden örnekler vermiş!
Ancaaaaakkk...
Ne zamanki iktidarla F tipi cemaat arasında çıkarçatışması başlamış; Egemen Bey, işte o gün cemaatin hedef tahtasına oturtulmuş...
Bunu da RedHack (Kızıl hackerler) isimli grubun dün yayınladığı bir belgeden anlıyoruz.
***
RedHack'a muhtemelen F tipi cemaat aracılığıyla sızdırıldığını düşündüğüm bu belge, Egemen Bağış'ın Londra'da kaldığı otelin faturası...
Faturadaki minibar harcamaları oldukça dikkat çekici:
Toplam tutar, dört günde dört yüz pounddan fazla!
İyi de minibarda ne bulunur?
Birkaç çerez, biraz çikolata ile alkollü ve alkolsüz içki...
Sabahtan akşama kadar çerez yeyip meşrubat içseniz, yapacağınız harcama 100 poundu geçmez!
Peki; bu 400 küsur pound nasıl harcandı?
***
RedHack diyor ki:
"Viskiyle, şarapla!"
Hiç öyle şey olur mu canım?
İnsan bir yandan ayetli hadisli twit atıp aynı zamanda viski, şarap içer mi?
Hele bunu, "Kutlu Doğum Haftası" gibi bir etkinlikte yapar mı?
Eminim ki o içkileri Sayın Bakan'ın odasında ağırladığı İngiliz siyasetçi misafirleri içmiştir!
Kahrolasıca herifler; boğazlarına hakim olabilselerdi Sayın Bakanımız da böyle bir iftiraya uğramazdı!
AHLAKSIZ TEKLİF!
Sevgili kardeşim, Yurt Gazetesi Genel Yayın Müdürü Merdan Yanardağ, BirGün gazetesine konuşmuş ve demiş ki:
"Gazetede Ergenekon davaları hakkında yaptığımız haberler AKP'yi ve cemaati çok rahatsız etti. Bana dolaylı ve çeşitli yollar ile yayın politikasından vazgeçmem söylendi. Hatta ahlaksız teklifler bile yapıldı. Ancak hiçbirisini kabul etmedim. Bana verilen cezanın ve tutukluluğumun nedenleri bunlardır."
Sevgili Merdan, yürekli arkadaşım:
Söylediklerinin hepsinin gerçek olduğuna eminim ve sana güvenim sonsuz...
Bu adamları koruma ve yaşadığın her şeyi tüm çıplaklığıyla anlat!
İstersen de bana mektup gönder, olduğu gibi yayınlayayım:
O ahlaksız teklifler neydi ve kimler iletti?
GÜNÜN SORUSU
Soru Kemal Kılıçdaroğlu'ndan Başbakan'a:
"Ben yırtık ayakkabıyla siyasete girdim" diyordun... Peki kardeşim dünyanın en zengin başbakanlarından birisin; aldığın maaşlar belli, ödediğin vergiler belli, beyan ettiğin kârlar belli....
Nereden geldi bu para? Nereden yürüttün bu parayı?
'AKP tabanı ne der?'miş...
Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri, Gezi eylemlerine destek veren Genco Erkal, Ferhan Şensoy ve Levent Kırca gibi usta sanatçıların topluluklarını "tiyatrolara yapılan yardımlardan" yararlandırmamayı gündeme getirmiş...
Gerekçe olarak da, "Bu tiyatrolar gerek Gezi eylemleri sırasında, gerekse diğer tartışmalarda hükümeti ve bizi eleştiriyorlar. Yardım yaptığımız zaman tabana (AKP tabanı) bu durumu anlatamıyoruz" demişler!
Kafaya bakar mısınız?
Beyler Kültür Bakanlığı bürokratı değil de, sanki AKP muhasebecisi!
Gerektiğinde Sayıştay'a bile hesap vermiyorlar ama AKP tabanına hesap veremeyeceğiz diye ödleri kopuyor!
Dağıttığınız para AKP'nin kasasından mı çıkıyor beyler?
Bu sözleriniz bile, devleti babanızın çiftliği gibi yönettiğinizin kanıtı değil mi?
Bu ne arsızlık?
GÜNÜN İSYANI!
Başbakan'ın "hınk" deyicisi Sabah gazetesinin bir yazarı dün, ODTÜ'de günlerdir süren ağaç kesme protestolarına çözüm olarak, "ODTÜ'yü kapatalım" önerisinde bulunmuş ve "Şu ODTÜ denilen üniversite olmamış olsa Ankara ne kaybeder?" diye sormuş...
İsyanım kendisine:
Ankara da Türkiye de dünya da çok şey kaybeder ama ilim ve irfandan nasibini almadığın için senin hiçbir şey kaybetmeyeceğin ortada!

Iğdır Müftüsü Cüneyt Kulaz, bölgedeki Caferi yurttaşlar ile ilgili bir "izleme raporu" yazmış...
Vali Ahmet Pek'in imzasıyla emniyete gönderilen raporda, "Şialar (Caferiler) camiye gelmiyor, millet bütünlüğünü bozuyor, dikkatle izlenmeliler" yazıyormuş...
Böyle bir rapor, bir kamu görevlisi tarafından herhangi bir gerçek demokraside yazılsa, yer yerinden oynar... Bizde ise yaprak bile kımıldamıyor!
***
Müftü Bey'in sözleri inanılır gibi değil. Göz göre göre mezhep ayrımcılığı yapıyor!
Bu bir insanlık suçudur...
Yasalara da, anayasaya da İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne de aykırıdır!
Anayasa'nın 24'üncü maddesi diyor ki:
" Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. İbadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz."
***
AKP, 11 yıldır bu maddenin "ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir" bölümüyle ilgili; sanki kısıtlayan varmış gibi...
Ancak devamını, yani "Kimse dini ayin ve törenlere katılmaya zorlanamaz" bölümünü ise... Artık açıkça görmezden geliyor!
Sözüm ona laik bir ülkede, bir müftünün "Kim camiye geliyor, kim gelmiyor" diye fişleme yapması...
Camiye gitmeyenleri "milletin bütünlüğünü bazmak"la suçlayıp, polise şikayet etmesi asla kabul edilemez!
Diyanet İşleri Başkanı'na soruyorum:
Bu müftünün yaptığı size göre de suçsa, cezası ne olacak?
Değilse; vatandaşları fişlemeyen diğer müftüler hakkında "görevi ihmal"den soruşturma başlatmanız gerekmiyor mu?
***
Ya laik Türkiye Cumhuriyeti Valisi'nin yaptığına ne demeli?
Böylesine "deli saçması" bir raporu elinin tersiyle itip, Müftü Bey hakkında işlem başlatacağı yerde, bir de ciddiye alıp, "gereğinin yapılması" için emniyete gönderiyor...
Yani "ayrımcılık suçu"na ortak oluyor...
"Laikliği" rafa kaldırıp, "din polisliği"ne soyunuyor!
***
Yasa, anayasa kimsenin umurunda bile değil artık...
Herkes bir şekilde iktidar partisine yaranmak için "atraksiyon" yapma derdinde!
Müftüsü de böyle, valisi de...
Peki; biz ne yapmalıyız bu "mezhepçi" baskı karşısında?
Basit:
Asla yılmamalı ve bu "ayrımcıların" ipliğini pazarlığa çıkarmalıyız...
Hem de sonuna kadar!

HELAL!
Sonunda bu da oldu ve dini ticarete alet edenler, dünyanın ikinci "helal seks shop"unu Türkiye'de internet üzerinden "hizmete" soktu! İlkini açmayı ise bizden önce Hollandalılar akıl etmiş...
Bu sitede hem "hizmet", hem de "ürünler" helalmiş...
Çünkü erkekler ve kadınlar farklı sayfalara giriyormuş! Yani harem-selamlık uygulanıyormuş...
Ürünlerin içeriğinde de alkol, domuz ürünü, plesenta gibi maddeler bulunmuyormuş...
İşin daha da ilginci, bu siteyi açıldığı ilk gün tam 33 bin kişi ziyaret (!) etmiş!
Ürünler ya da hizmet, ne kadar helal bilmiyorum ama... Din tacirlerinin bu son numarasına bir "helal" de benden...
Bakalım daha neler yumurtlayacaklar?
GÜNÜN SORUSU
Başbakan dün üçüncü köprü güzergahında ve ODTÜ'de sökülen ağaçlar hakkında konuştu; "Yol için herşey yapılır. Cami bile olsa yıkarız, başka yerde yaparız" dedi. Sorum kendisine:
Peki; savaş, yoldan daha mı önemsiz ki İkinci Dünya Savaşı sırasında bir-iki camiyi (halkın aç kalmaması için) depoya dönüştüren İsmet İnönü'yü dinsizlikle suçluyorsunuz?
Marmaray'da felaket uyarısı
Yapımı yıllardır yılan hikayesine dönen Marmaray nihayet 29 Ekim'de açılıyor. Ancak yine içimiz rahat değil!
Çünkü odatv'nin haberine göre Elektrik-Elektronik Yüksek Mühendisi Rıza Behçet Akcan dün bu proje konusunda önemli açıklamalarda bulunmuş ve her an için büyük bir facia yaşanabileceğini söylemiş...
Yüksek Mühendis Akcan, sıradan bir uzman değil; 2008'de emekli olunca kadar yıllarca bu projenin Sinyalizasyon ve Haberleşme Sistemleri Başmühendisliği görevinde bulunmuş... Diyor ki:
"Marmaray Projesi, Gebze'den Halkalı'ya bir bütündür ve parçalanmaması gerekir. Bir bütün olarak tasarlanan projenin seçimlere yetiştirilmek uğruna bölünerek hizmete açılması durumunda sinyalizasyon ve kumanda merkezi sağlıklı çalışamaz.
Yani trenlerin nerede, nasıl, hangi hızda ilerlediği izlenemez. Basit bir arızada bile ciddi çarpışmalar meydana gelebilir."
***
Biliyorsunuz; AKP iktidarı şov yapmaya çok seviyor...
Bu şov tutkusu yüzünden iktidara gelir gelmez normal trenleri hızlandırmış ve 22 Temmuz 2004'te 41 vatandaşımızın ölümüne yol açan büyük bir faciaya neden olmuştu.
Aynı zihniyet, şimdi de birkaç oy uğruna yeni bir faciaya davetiye çıkarıyor!
Ne diyelim; "kulu hırs bastı", hepimizi Allah korusun...
Günün İsyanı!
Kılık kıyafet serbestliği yürürlüğe girince, THY Teknik A.Ş'de uzun sakallı, cübbeli ve takkeli teknisyenler türeyivermiş... İsyanım bizi yönetenlere:
Bana dünyada bir tane bile böyle uçak şirketi gösterebilir misiniz?

Kapatılan Has Parti'nin Genel Başkanı Numan Kurtulmuş geçen yıl AKP'ye katılmış ve Genel Başkan Yardımcısı olmuştu.
Hatırlayın; Kurtulmuş, AKP'ye katılana kadar bu partiyi ve Başbakan'ı yerden yere vuruyordu.
AKP'ye geçmesi söz konusu olduğunda bir kez bile, "Ben farklı düşünüyorum ama bu partiye katılıyorum. Beni olduğum gibi kabul edecekler" falan demedi.
Gitti, iktidar partisine üye oldu; önceden söylediklerinin hepsini de yuttu!
***
Şimdi ise Has Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Çapa Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan'ın CHP'ye geçeceği söyleniyor.
Ancak Kılıçaslan'ın şartı var:
O CHP'ye uymayacak, CHP ona uyacak!
Bakın bu şartını nasıl dile getiriyor:
***
"Biz CHP'ye katılırken farklılıklarımızla bu partinin içinde temsil edilebileceğimizi, siyasetin ve partilerin değişim ve dönüşümüne bu platformda katkı sağlayabileceğimizi düşündük. Türkiye yeni bir döneme girdi. Bu yeni dönemin özellikleri CHP'de de kendini göstermeli. Katılımımızın anlamı bu olabilir. Kendi fikrimizle, farklılığımızla CHP içinde var olabilirsek, bu yeni döneme biz de kendi bakış açımızı yansıtabiliriz."
***
CHP ile AKP arasındaki farkı görüyor musunuz?
AKP'ye geçen; parti programını kabul edip, kendi geçmişini inkâr ediyor...
CHP'ye geçen ise doksan yıllık partinin programını reddedip, kendi siyasi görüşünü partiye taşıyacağını ilan ediyor!
Daha da ileri gidip, "partiyi değiştirmek ve dönüştürmek" amacıyla yola çıkıyor!
Böyle olunca da dincisi, bölücüsü CHP'li olup gerçek CHP'lileri beğenmiyor.
Sonuçta CHP, ne dediği anlaşılmayan, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı, herkesin birbirini yalanladığı bir partiye dönüşüyor...
***
Peki; Kemal Kılıçdaroğlu'nun Genel Başkanlığı'ndaki Y-CHP, neden bu insanlara kucak açıyor?
Parti programından, kurumsal kimliğinden, doksan yıllık ideallerinden ve en önemlisi ideolojisinden neden ödün veriyor?
Üç beş oy daha fazla alabilmek için!
Peki; yararı oluyor mu? Her isteyen, kendi koşullarıyla ve kendi ideolojsiyle CHP'ye girince, partinin oyları artıyor mu?
Elbette hayır...
Tam tersine; CHP'li olmayanların partiye egemen olması, CHP'li seçmeni kaçırıyor!
***
Ve son soru:
İyi de Genel Başkan Kılıçdaroğlu, bu tabloyu görmüyor mu?
Bana göre görüyor ama...
Ya kendisi de CHP'li değil...
Ya da CHP'li ama "iktidar" olmaktan korktuğu için koca partiyi aşure kazanına çevirmek işine geliyor!
ANMA!
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999 günü saat 09.40'ta evinden çıktı.
Arabasının sileceği ile kaput arasına konulmuş poşete sarılı paketi alıp kapıyı açtığı sırada, büyük bir patlama meydana geldi.
Türkiye'nin en önemli siyaset bilimcisi ve sosyoloğu böyle katledildi!
Dün, Kışlalı'nın ölümünün 14'üncü yıldönümüydü.
Bu alçakça suikasttan hemen önce, (birçok aydın gibi) Akit gazetesi tarafından hedef gösterilmiş, üzerine çarpı atılmış fotoğrafı manşetten yayımlanmıştı.
Bu yüzden ben dün sadece rahmetli Kışlalı'yı değil; bugün hâlâ aynı naneleri yemeye devam eden Akit'i de andım!
Nasıl andığımı ise varın, siz tahmin edin...
GÜNÜN SORUSU
Her fırsatta "modern cezaevleri yaptırmakla" övünen Adalet Bakanlığı, Silivri Cezaevi'nde kadınların kaldığı blokların camlarını boyamış... Amaç; koğuşun, erkek tutukluların kaldığı bloklardan görünmemesini sağlamakmış! Kadınlar bu yüzden gün ışığına bile hasret kalıyormuş... Sorum, bu "en büyük cezalandırma"nın sorumlusu olan Adalet Bakanı'na:
Cezaevlerindeki kadınları çarşafa sokmayı da düşünüyor musunuz?
Adalet bu haldeyken...
Yıllardır biz yazdık, söyledik; umursayan olmadı. Sonunda bayramın ikinci günü açıklanan Avrupa Birliği'nin 2013 Türkiye İlerleme Raporu'na girdi:
"Türk yargısında iddianamelerin kalitesi düşük ve mantık silsilesi yetersiz..."
Bu eleştiri, yargı camiasında da kabul gördü. Halen görevdeki bazı savcılar ve hâkimler "adalet.org" isimli sitede, iddianamelerdeki kalite düşüklüğünü itiraf etti.
Örneğin, Tarsus Cumhuriyet Savcısı Sabır Çelik, "İddianamelerimizin kalitesi ile ilgili tespitler yerinde" dedi.
Kayseri Cumhuriyet Savcısı Barbaros Aslan, iş yoğunluğundan yakındı:
"Geçen yıl 1900'e yakın dosya gelmiş, 1750'si çıkmış... Yazdığım iddianameler benim de içime sinmiyor ama elden de bir şey gelmiyor!"
Gaziantep Hâkimi Mehmet Karaca ise adeta isyan etmiş:
"Hiçbir delil toplamayan, ifade dahi almayan, vatandaşın lehine hususları duymazdan gelen ve kolluk (polis-jandarma) fezlekesini aynen iddianameye geçiren savıcılar hangi iş yükünden bahsediyor? Böyle savcılıkla iş yürüyorsa yılda 10 bin iddianame yazarım."
***
Türkiye'deki yargının hali işte böyle:
Tamam, "Adaletin kestiği parmak acımaz" da...
Bunun için önce adaletin "adilliğinden emin olması" gerekmez mi?
GÜNÜN İSYANI!
"Elleri sopalı adamlar"la ilk olarak Gezi Direnişi sırasında tanışmıştık... Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ODTÜ'ye yaptığı baskında yine ön safta yer alıp gazeteci dövdüler. İsyanım, polisle birlikte hareket eden bu adamların kimliğini bir türlü tespit edemeyen (!) İçişleri Bakanlığı'na:
Siz bizi aptal mı sanıyorsunuz?

'Seni sevmek; ölümlere, zulümlere panzehirdir!' - Mustafa Mutlu
"Leylim,
Güzel dostum, ölümü-mapusu bir yana bırakalım. Önceden önlenemez bunlar. Nerde incelirse orada kopsun.
Hem seni sevmek, ölümlere, zulümlere panzehirdir.
Nasıl dayanma kudreti verirsin bana bilemezsin.
'Seni anlatabilmek seni-iyi çocuklara, kahramanlara. Seni anlatabilmek seni-namussuza, yaşamaya, kahpe yalana.'
Konstantin Simonov'un bir şiiri var. Savaş içinde, emirle yazılmış derler. Ama şair adammış doğrusu. Hiç ısmarlamaya benzemiyor. Korkunç. 'BEKLE BENİ-DÖNERİM BEN' diyor. Gerisini çevirmeyi başaramadım. Çok kaybediyor. Kıyametin solda sıfır kaldığı ana baba günlerinde bir milletin bütün gençleri bu şiirle katlandılar acıya. İlk o zaman -sakalı çıkmayan bir bacaksızdım- şair olmanın gerçekten en az sürüsüne bereket o mareşaller kadar gerekli olduğunu anladım. Sonra anısı bile çıldırtan şu son yıllar. Sonra karanlığın, alnıma çapraz düşen demir parmaklıkların, ayak bileklerimi kesen falaka iplerinin, patlamış -cılk yara- tabanlarımın, tırnak kerpetenleri, hayalarımı, kasıklarımı boğan AMERİKAN KEMENDİ'nin eşiğinde, yemyeşil bir sabah bahçesi gibi SEN. En korkuncu, insanın kendi sinirlerinin ihanetidir. Kulaklarım, gözlerim, hafızam elbirlik etmiş, aldatıyorlardı beni. Çatıda dem çeken güvercinlerin ve kumruların sesini hep İNSAN İNİLTİSİ diye yorumluyordum. 131 gün hiç güneş ya da gündüz aydınlığı görmedim. Sade yalnızlık, sade terör, sade açlık, uykusuz, cigarasız... Bir yüreğim sağlamdı bir de namus damarım. En sonu çıldırdım. Sonrasını biliyorsun. SEN GELDİN. Kimselere kendi adıma kinim, nefretim yok. Sade insanoğlunun niçin bu kadar alçaldığını, , niçin bu kadar budala olduğunu hâlâ anlayamadığıma yanıyorum. Tesellim, umudum sendeyse bunda benim bir günahım yok. Senin o benzersiz güzel yüzün -sol yanağın çizikli- bütün irinli, frengili, içten pazarlıklı, hayın yüzleri unutturur. Onlar yoktur.
Senin o anlatılması imkansız, dayanılmaz gözlerin, bütün kör, şaşı, şiş, alçak ve yere bakan gözleri bir kalemde kaldırır atar dünyadan. Hani geçen gün çektirip attığın çürük diş parçası var ya, işte ona, kurban etmeyeceğim tek kadın -ister Grace Kelly olsun ister Margarett!- yoktur... Sabah gözlerimi sana açarım. Akşam uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikûlade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getirtirim. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be! Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini..."
H H H
Yukarıdaki satırlar âşık bir adamın 2 Mayıs 1956'da sevdiği kadına yazdığı mektuptan alındı.
Âşık adam, şiirimizin en önemli kalemlerinden Ahmed Arif...
Sevilen, uğruna çileler çekilen kadın, geçenlerde kaybettiğimiz büyük romancı Leylâ Erbil...
Buna benzer onlarca mektup yazmış Ahmed Arif, 'Leylâ'sına...
Platonik bir aşkın, eşsiz bir dostluğun, umudun, acının, isyanın belgesi olan onlarca mektup...
İki usta edebiyatçının, zengin yüreklerini ortaya koyan mektuplar bunlar...
Leylâ Erbil, hayatının son günlerine kadar yayınlanmasına izin vermemiş bu mektupların...
Sonra ise bir anda vermiş kararını ama bu kez de yayınlandığını göremeden göçüp gitmiş...
Sevdayı, mücadeleyi, umudu unutmuşsanız...
Ya da hiç öğrenmemişseniz...
Bu kitabı mutlaka okumanızı öneririm.
LEYLİM LEYLİM
Türü: Mektuplar
Editör: Rûken Kızıler
Yayımcı: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskı tarihi: 2013, Eylül
Sayfa sayısı: 208
Fiyatı: 14 lira
İnternet fiyatı: D&R 10,49, İdefix 10,50 lira...
Kişisel not: Çocukluğumun ve gençliğimin şairidir Ahmed Arif... Leyla Erbil ise belleğimden asla silinmeyecek karakterlerin yaratıcısı... Bu kitapla Arif'in, Erbil'e aşkını öğrendim... Ne kadar yakıştılar; bilemezsiniz!

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin aylardır "yol yapma" gerekçesiyle sürdürdüğü "ODTÜ işgali"nde önceki gece yeni bir aşamaya geçildi:
Yüzlerce belediye işçisi ve elliye yakın iş makinesi, kamyon; gecenin kör karanlığında ODTÜ Mezunları Derneği'nin bulunduğu alana girdi ve yüzlerce ağacı söküp, araziyi dümdüz etti!
Bunu yaparken ne ODTÜ Rektörü'ne haber verdiler, ne de ODTÜ Mezunlar Derneği yöneticilerine...
Çok sayıda polisle ve eli sopalı sivil yandaşla araziye girip, kendilerince "güvenlik" aldılar.
"Durun, ne yapıyorsunuz, izin aldınız mı?" diyenleri, analarından doğduklarına pişman ettiler.
Sabah olup hava aydınlığında korkunç manzara ortaya çıktı:
Yeşillikler içindeki ODTÜ'nün çehresi tamamen değişmişti.
***
ODTÜ'deki bu "doğa katliamı", gerçekten de birçok kişinin söylediği gibi bir "intikam operasyonu..."
Ancak bu intikam sanıldığı gibi, Başbakan'ı yuhalayan ODTÜ'lülerden alınan intikam değil...
Cumhuriyet'i kuran ve Ankara'yı başkent ilan eden Atatürk'ten alınan bir intikam...
Neden mi?
***
İktidar, Ankara Büyükşehir Belediyesi aracılığıyla başkenti tamamen değiştirecek bir planın hazırlığına başladı.
Adı, "Ankara Ulaşım Ana Planı..."
Bu planın yapımı geçen yıl imzalanan bir protokolle, Atatürk'ün unvanını taşıyan Gazi Üniversitesi'ne verildi. Çalışma önümüzdeki yılın şubat ayında sonuçlanacak... Planın "tamamıyla hayata geçirilme tarihi" ise 2038!
Buraya kadar her şey normal değil mi?
Değil...
Öyle olsaydı; bu planın çalışmaları "çok gizli" yürütülmezdi.
Meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin ve diğer üniversitelerin görüşü alınırdı.
Kamuoyuna bilgi verilirdi.
***
Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde son şekli verilmeye çalışılan projenin yöneticileri de hayli ilginç isimlerden oluşuyor...
Örneğin aralarında bir tane bile "şehir plancısı" bulunmuyor.
Ama... Taksim Topçu Kışlası projesine onay veren Koruma Kurulu üyelerinden Doç. Dr. Metin Şenbil ner nedense bu projenin önde gelen isimleri arasında!
Neyse... Hazırlanacak bu plan, Ankara'nın "imar anayasası" niteliğinde olacak!
Gökçek'in, diğer "cin" projeleri de bu ana plana tek tek işlenecek...
Planın onanması ile ODTÜ'nün hazırladığı mevcut "Ankara 2015 Üst Planı" da geçerliliğini yitirecek.
***
Anlayacağınız, Ankara'da bugün yaşananlar, ne yazık ki daha başlangıç!
Atatürk Orman Çiftliği'nin yağmalanmasını...
Ormanlık alanlardan geçirilen anlamasız bulvarları...
ODTÜ yerleşkesinin tam ortasından geçecek otobanı...
Ve Disneyland'a yer açma çabalarını, bugün hiçbirimizin bilmediği yüzlerce çılgın proje izleyecek...
Tarih ve doğa mahvedilecek...
Hepsi de bu "ana plan"la yasal bir zemine oturtulacak!
***
Peki; projenin tamamlanma tarihi neden 2035, 2036, 2037 veya 2039 değil de ille de 2038?
Çünkü 2038, Atatürk'ün ölümünün 100'üncü yıldönümü de ondan!
İşte o yıl, Ankara'da Atatürk'ten "tek iz" bile bırakılmayacak...
Kısacası... Son aylarda sosyal medyada ve AKP tabanında sıkça dillendirilen "Anıtkabir'i de yıkarız" sözü "öylesine" söylenmiyor.
Olay da sadece AOÇ ya da ODTÜ olayı değil!
Çok daha büyük, çok daha yıkıcı ve çok daha kindar!
BEYAZ TV!
Yüzlerce gazeteci önceki gece Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ODTÜ'de yaptığı "ağaç katliamı"nı görüntüleyebilmek için olay yerine gitti.
Ancak tamamına yakını, belediyenin özel görevli elemanlarınca engellendi. Araçları durduruldu, olay yerine yaklaşmalarına bile izin verilmedi. Bu yüzden de görüntüler çok uzaktan çekildi.
"Talan" meydanına sadece bir medya kuruluşunun girmesine izin verildi:
Beyaz TV!
Bu iznin nedenini tahmin edebilirsiniz...
Beyaz TV'nin patronu, Belediye Başkanı Melih Gökçek'in oğlu!
Aman canım; önemli olan "aile saadeti..."
Hem "basın özgürlüğü" dediğin de nedir ki?
GÜNÜN SORUSU
Melih Gökçek, Zaman Gazetesi'ne verdiği demeçte, önümüzdeki dönemde yine belediye başkanı olmak istediğini, bakanlık tekliflerine ise kapalı olduğunu söylemiş... Sorum kendisine:
Bu kararınızın nedeni "tamamen duygusal" mı?
Kolay gelsin Hollanda!
Uzun yıllardır Türkiye'den giden imam hatipli gençlere şeriat üniversitesi hizmeti veren Rotterdam İslam Üniversitesi'nin Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Gezi Direnişi'ni dinsizlerin, PKK'lıların, sarhoşların, faizcilerin ve CHP zihniyetinin tertiplediğini öne sürmüş...
Bu sözler de bu üniversiteye geçen yıl denklik veren Hollanda'da parlamentoyu karıştırmış! Bazı parlamenterler bu üniversitenin derhal kapatılmasını istemişler...
Yok; öyle yağma Hollandalı beyler:
Din kışkırtıcılığı Türkiye'de yapılınca buna karşı çıkanları "özgürlükleri engellemekle" suçlayacaksınız; kendi ülkenizde olunca "Kapatın şu üniversiteyi" diye ayağa kalkacaksınız...
Hadi bakalım, şimdi ayıklayın pirincin taşını da görelim!
GÜNÜN İSYANI!
İsyanım; verilen bir emirle yüzlerce ağacı katleden emir kullarına:
Sizin hiç mi kalbiniz yok be arkadaş? Eğer dindarsanız, peygamberimizin ağaçlar konusunda ne dediğini de mi bilmiyorsunuz? Nasıl kıydınız o ağaçlara?

Başbakan her fırsatta kameraların karşısına geçip ne diyor?
"On bir yıllık dönemimizde bir tane bile yolsuzluk olmadı!"
Yolsuzluk nasıl ortaya çıkar?
Bir: Yolsuzluğu yapanlardan biri itiraf eder. Ki, bu pek de görülmüş bir şey değildir.
İki: Yolsuzluk, birileri tarafından ihbar edilir. Buna da milyonda bir rastlanır.
Üç: Devletin bağımsız denetim elemanları, yaptıkları incelemeler sonucunda usulsüzlük ve yolsuzluk yapıldığını belgeler!
***
Şimdi dönelim konumuza:
Evet, AKP iktidarında çok büyük yolsuzluk skandalları patlamadı...
Patlayanlar da genellikle muhalif partilerin elinde olan belediyeleri yaktı!
Peki; gerçekten hiç yolsuzluk yapılmıyor mu?
İşte; bu sorunun yanıtını vermek olanaksız...
Çünkü bu dönemde birinin çıkıp da AKP'nin başındakileri zora sokacak bir itirafta ya da ihbarda bulunması mümkün değil...
Denetime gelince...
İktidar, vatandaşın bankaya yatırdığı bin liranın bile nereden geldiğini soruyor; ancak kendi harcamalarının denetlenmesine asla izin vermiyor!
Bırakın "bağımsız denetim kurumları"nı...
Bütçe ödeneklerinin nerede ve nasıl kullanıldığını denetlemekle görevli Sayıştay'ın bile denetim yetkisi kullandırılmıyor!
***
Hatırlayın: Sayıştay'ın, Meclis'e sunduğu 2012 yılı raporlarında, Başbakanlık başta olmak üzere çok sayıda kamu kurum ve kuruluşunu denetleyemediği ortaya çıkmıştı.
Dünkü Cumhuriyet'ten öğrendik ki yüksek yargı kurumları, yani Yargıtay ve Danıştay da denetlenememiş...
Sadece onlar olsa yine iyi!
Geçen yıl bütçe ödeneğinin tamamını eritip bitiren ve 1 milyar liralık yedek ödenek kullanan Emniyet Genel Müdürlüğü de hesap vermemiş!
Belediye şirketleri ise, zaten denetim kapsamı dışında kalıyormuş!
***
Bu gariplik; bayramın ikinci günü açıklanan Avrupa Birliği İlerleme Raporu'na da yansımış:
AB, T.C. Merkez Bankası'nı "sıradışı karmaşık bir para politikası" izlemekle suçlayıp, bu kurumda bile "şeffaflık" olmadığını öne sürmüş!
***
Daha basit bir dille anlatalım:
Başbakan haklı; son on bir yılda bir tane bile "büyük" yolsuzluk olayı gündeme gelmedi!
Ancak bunun nedeni ortada:
Çünkü iktidar, halkına hesap vermiyor!
Halkın parasını istediği gibi harcıyor, ihaleler yoluyla yandaşlarına dağıtıyor, har vurup harman savuruyor; ancak Sayıştay'ın anayasal yetkilerini bile görmezden gelip denetim yaptırmıyor!
Yani karşımızda, kimseye hesap vermeyen, kafasına göre takılan "mafyöz bir devlet" anlayışı var!
***
Böyle bir anlayışın yönettiği ülkede "yolsuzluk" ortaya çıkar mı?
Elbette çıkmaz...
Yetkisini kullanıp çıkarmaya kalkışanın da kellesi alınır!
İşte; ileri demokrasimizin "finansal yapısı" bu haldedir!
MÜEZZİN!
Gezi Direnişi sırasında eylemcilerin sığındığı Dolmabahçe'deki Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii'nin müezzini olan, bütün baskılara karşı yalan söylemediği için sürgün edilen Fuat Yıldırım, bir ay sonra bu kez başka bir camiye tayin edilmiş...
Eşi kan kanseri...
Suçu, göstericilerin camide içki içtiğini "görmediğini" söylemek...
Bir kez sürülerek cezalandırılması yetmedi; şimdi durmadan düzeni bozuluyor, hayatı zindan ediliyor!
Üstelik bu gerçek din adamına bu çileyi "dindar" olduklarını söyleyenler çektiriyor!
Gerçekten yazık!
GÜNÜN SORUSU
Hazır devlet kurumlarında ve AKP'li belediyelerde denetim yapılmadığı konusu gündeme gelmişken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a on gün önce sorduğumuz soruyu yeniden soralım:
Yandaş gazetelere verdiğiniz ve tamamen kişisel reklamınızı yaptığınız bir buçuk sayfalık ilanın parasını belediyeye mi ödettiniz, cebinizden mi verdiniz?
Gizemli hırsız, neyin peşinde?
Yaz başından bu yana ilginç bir "hırsızlık" türü patlak verdi: CHP'li vekil ya da yöneticilerin evlerine, işyerlerine hırsız giriyor ama hiçbir şey almadan çıkıyor.
Bu hırsızlar önce Tunceli Milletvekili Kamer Genç'i, sonra sırasıyla Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın'ı, İstanbul İl Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok Akatlı'yı, önceki gün de İl Başkanı Oğuz Kaan Salıcı'yı hedef aldı.
Salıcı'nın parti bayramlaşmasına gitmesini fırsat bilen biri kadın iki şüpheli, kapıyı kırarak eve girmiş. Yirmi dakika içeride kalan şüpheliler, saat 15.05'te evden çıkmış...
Bu hırsızlar artık ne arıyorlarsa (!), çekmecelerde duran paraları bile almayıp yatağın üzerine fırlatmışlar...
İstanbul Emniyet Müdürü'ne sesleniyorum:
Gezi Direnişi'nde düdük çalanları bile tek tek tespit edip savcılığa veren ekibinizin, bu "gizemli hırsızları" da yakalayacaklarına inanmak istiyorum.
GÜNÜN İSYANI!
İsyanım gazetelere paralı ilan verip, metroyla seçmen tavlamaya çalışan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na:
Yerin altında zaten köstebek hızıyla gidiyorsunuz da... Yerin üstünü de mahvettiniz Başkan Bey! İki damla yağmur düştü; Taksim Meydanı göle, İstiklal Caddesi dereye dönüştü. Bu büyük başarınız için de ilan verecek misiniz?

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget