Kasım 2018
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Atatürk - Güner Yiğitbaşı
ATATÜRK,bu ülkenin ve Türk Milletinin varlık nedeni olan, en az peygamber mesabesinde yüce ve çok değerli bir varlığımızdır.
ATATÜRK, ölümünden geçen bunca yıla, malum çevrelerin onu unutturma ve karalama çabalarına rağmen, giderek daha çok sevilmekte ve ölümsüzleşmektedir.
Bunun farkında olan, ATATÜRK ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyetine ve demokrasiye düşman olan vatan hainleri, giderek azgınlaşmak ta ve onun kurduğu demokratik cumhuriyeti, ilkelerini, devrimlerini ve onu meydanlarda simgeleyen heykellerini yok etmek için, son çırpınışlarını sergilemektedirler.
ATATÜRK düşmanlarının;bizzat, ya da şartlar gereği sessiz kalmak suretiyle, açıkça destekledikleri ve teşvik ettikleri çok iyi anlaşılan tescilli hainleri kullanarak korkusuzca sergiledikleri bu alçak ve hain saldırıları, gerçek ATATÜRK'çüler olarak, üzülerek ve ibretle izliyoruz.
Dün ve bugün, bazı gazetelerde yer alan habere göre, Bayburt Belediyesinin kent merkezindeki ATATÜRK ve Milli Mücadele Kahramanlarının heykellerini söküp molozların arasına atması eylemini, şiddetle kınıyoruz ve o belediyenin başındaki bu uygulamayı yapan kişi ve kişiler ile bu eyleme sessiz kalarak o şahsa destek verenleri, ATATÜRK düşmanı ve vatan haini olarak ilan ediyoruz.
Bir kent meydanı, ihtiyaçlara göre yenilenmek üzere yeniden düzenlenebilir ve burada bulunan ATATÜRK heykeli, geçici olarak yerinden kaldırılabilir ama, sonradan yerine tekrar konulması düşünülen heykele layık olduğu saygı da gösterilmelidir. Bayburt Belediyesinin yaptığı gibi üstüne yırtık branda örtülerek çöplüğe atılamaz. Asıl çöplüğe atılacak olanlar, ATATÜRK ve ATATÜRK aydınlanmasına düşman olanlar, demokratik ve laik cumhuriyeti içlerine sindiremeyen ve yok etmek isteyenlerdir.
Bu ülkede, bizzat ATATÜRK tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının başında bulunan ve iktidar tarafından halife muamelesi gören şahsın, daha geçenlerde 10 Kasım'dan bir gün önce, resmi kıyafetiyle ve resmi aracıyla, ATATÜRK, laik ve demokratik cumhuriyet düşmanı vatan haini MISIRIĞLU isimli şahsı ziyareti ve bu kişinin hala görevde tutulması,laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetinin ve milletimizin hiç hak etmediği büyük bir kara lekedir.
ATATÜRK ve onun kurduğu laik demokrasi ve cumhuriyet sevdalısı insanlar, üzerlerine kabus gibi çöken bu kara lekeyi demokratik yollarla, mutlaka temizleyeceklerdir, buna inancımız tamdır.
ATATÜRK'e saldıranlara, ona diktatör diyenlere şu cevabı vermek istiyoruz.
ATATÜRK; hem laik ve hem de dindar olunamaz diyenlere inat, hem laik ve hem de dindardır, dinine sahip çıkmış ve şu anda kuruluş amacından saptırılarak, ülkemizin sırtında kambur olan ve laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelen Diyanet İşleri Başkanlığının kurucusudur, yüzünü modern batıya dönmüş, aklı ve bilimi kendisine rehber edinmiş, bağımsızlık aşığı, özgürlüklerden yana, demokrasi aşığı, Türk Milletini seven, her icraatını milletin yararına ve onu yanına alarak yapan yüce bir kişidir.
ATATÜRK'ün; gerici ve şeriat yanlısı asilerin ve çevrelerin, cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında, laik cumhuriyete yönelik, gerici, saltanat, hilafet ve şeriat yanlısı saldırı ve isyanlarını önlemek için kullanmak zorunda kaldığı sertliğe ve radikal önlemlere bakarak, örneğin, Menemendeki gerici ayaklanmada Kubilay'ın kafasının kesilmesi üzerine, söylediği bilinen “ yakın şu Menemeni” sözü ve benzeri radikal uygulamaları nedeniyle, bugün bazı malum kişi ve çevrelerin sıkça dile getirdikleri, ATATÜRK'ün bir diktatör olduğuna yönelik suçlamalarına da, yeri gelmişken, buradan bir cevap vermek istiyoruz.
Evet, saltanatın, hilafetin, tekke ve zaviyelerin, cemaatlerin, dini eğitimin olmadığı, akla ve bilime dayanan laik ve demokratik bir cumhuriyete karşı çıkanlara, ayaklananlara, isyan edenlere karşı acımasız bir diktatördür ATATÜRK. Bu gerçeği, biz dahil kimse inkar edemez, inkar eden de yok zaten. ATATÜRK'ün o dönemlerde diktatörce uyguladığı tedbirler alınmasaydı, bugün demokratik ve laik cumhuriyet olabilecek miydi? Tabii ki, olamayacaktı.
Evet ATATÜRK; yabancı devletlerin hayranla baktıkları ilkelerini benimsedikleri, milli mücadelesini rehber aldıkları, adına kitaplar yazdıkları, özel yayınlar yapıp kitap ve dergilerine kapak yaptıkları, tüm kurum ve kurallarıyla, kalıcı laik ve demokratik bir Türkiye Cumhuriyetini oluşturmayı kendine amaç edinen, diktatörlüğü kalıcı ve nihai bir amaç değil, geçici bir süre araç olarak kullanan, nihai ve gerçek amacı, hak ve özgürlüklere dayalı demokratik ve laik cumhuriyet olan, hiçbir ayrım yapmadan milletini seven, milletiyle övünen ve gurur duyan, devrimci ve demokrat büyük bir devlet adamıdır.
Var mı itirazı olan?

30/Kasım/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“Bir millet irfan ordusuna sahip olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır”. Gazi Mustafa Kemal Atatürk
*
“Öğretmenler her fırsattan yararlanarak halka koşmalı, halk ile beraber olmalı ve halk, öğretmenin çocuğa yalnız alfabe okutan bir varlıktan ibaret olmayacağını anlamalıdır”.Gazi Mustafa Kemal Atatürk
*
“Milli Eğitim’in gayesi yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, daha çok memlekete ahlâklı, karakterli, cumhuriyetçi, inkılâpçı, olumlu, atılgan, başladığı işleri başarabilecek kabiliyette, dürüst, düşünceli, iradeli, hayatta rastlayacağı engelleri aşmaya kudretli, karakter sahibi genç yetiştirmektir. Bunun için de öğretim programları ve sistemleri ona göre düzenlenmelidir”.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk       
2018 Eğitim Onur Ödülü Öğretmen Canerik’e verildi
2004’ten bu yana da Ulusal Eğitim Derneğince her yıl Öğretmenler Günü kapsamında verilen Eğitim Onur Ödülüne bu yıl Öğretmen Hüseyin Canerik değer görüldü.
Canerik’e ödülü 24 Kasım Cumartesi günü Ankara Yüksek Ticaretliler Konferans Salonunda düzenlenen törenle verildi. Ulusal Eğitim Derneği ile İstanbul Yüksek Ticaret ve Marmara Üniversitesi İ.İ.B.F. Mezunları Derneği Ankara Şubesi işbirliğiyle gerçekleşen etkinlikle Öğretmenler Günü de kutlandı. Törene katılan konuklar arasında Çifteler ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunu-yazar Abdullah Özkucur, ödülün Seçici Kurul üyelerinden Prof. Dr. Cahit Kavcar, Prof. Dr. Nizamettin Koç, Prof. Dr. Sedat Sever, Prof. Saim Açıkgöz, Niyazi Altunya, Mustafa Gazalcı, Münevver Ogan, Zeki Sarıhan, Ayhan Sarıhan, Refik Saydam ve Erdal Atıcı ile Polifonik Korolar Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Apaydın yer aldı.
2018 Eğitim Onur Ödülü Öğretmen Canerik’e verildi
İstanbul Yüksek Ticaretliler Ankara şube Yönetim Kurulu Üyesi Gülsun Yelken’in yaptığı açış konuşmasının ardından Refik Saydam yönetiminde saygı duruşunda bulunuldu, İstiklal Marşı okundu. Gönen Öğretmen Okulu mezunu Mehmet Ayhan’ın keman, Savaştepe Öğretmen Okulu mezunu Ali Alp Metin’in mandolinle sundukları dinleti, Dostluk Marşı ile başladı. Öğretmen Okulu Marşı,  Prof. Mustafa Apaydın ve MÜZED Başkanı Refik Saydam’ın yönetiminde tüm katılımcılar tarafından coşkuyla söylendi.
Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Erdal Atıcı, Öğretmenler Günü kapsamındaki konuşmasında, “dünyanın birçok lider gördüğünü, ancak kara tahta başında elinde beyaz tebeşirle gördüğü tek liderin Mustafa Kemal Atatürk olduğunu”  vurguladı. “O’nun mirasının 98 yaşındaki Abdullah Özkucur gibi öncülerle, bugün Eğitim Onur Ödülüne layık görülen Hüseyin Canerik gibi çalışkan öğretmenler eliyle sürdüğünü” anlattı. 
2018 Eğitim Onur Ödülü Öğretmen Canerik’e verildi
Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı Nazım Mutlu konuşmasında şöyle dedi: “Öğretmenler Günü kutlamaları kapsamında yıllardır sürekli dile getirilen öğretmenlerin yoksulluğuna ilişkin söylemlerin artık terk edilmesi gerektiğini, eğitim örgütlerinin de buna odaklanmış anketlerle doğru tutum izlemediklerini, asıl sorunun nitelikli öğretmen yetiştirme sorunu olduğunu, bu sorun çözülürse öğretmenlerin ekonomik ve demokratik haklarını koruyup güçlendireceklerini”  belirtti.     Ödül töreni, Öğretmen Dünyası Dergisi Yazı İşleri Müdürü Mustafa Pala’nın hazırladığı saydam gösterisiyle başladı. Pala, Ödülün tarihçesini ve 2004 yılından bu yana Ödülü alan eğitimcileri anımsattı. Mustafa Pala, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ceyhun Atuf Kansu, Can Yücel ve Cemal Süreyya’dan seçtiği şiirler eşliğinde Canerik’in özgeçmişini anlattı.
            “Aradığımız Öğretmen: Canerik”
Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Nazım Mutlu’nun, Hüseyin Canerik’e plaket, kitap ve çiçek sunmasının ardından Dr. Ahmet Arıkanoğlu, arkadaşı Canerik’i anlattı. Arıkanoğlu, Canerik’le ilgili duygu ve düşüncelerini şöyle özetledi: “Hüseyin Canerik ile Diyarbakır’da tanıştım. Zamanımızın Rıfat Ilgaz’ıdır Hüseyin Öğretmen. Onda sadakat, içtenlik, dostluk var. Ortak amaçlarımız var. Paylaşımcıdır, çalışkandır, üretkendir arkadaşım. Yazılarında beni çok etkileyen şu cümleyi hiç unutmam: Sofradaki pekmezin tadı, verilen ortak emekten gelir.”
Canerik’i “Aradığımız Öğretmen” tanımlamasıyla anlatan Nazım Mutlu ise şunları söyledi: “Hüseyin Canerik’i 20 yıldır tanırım. O, Namık Kemal, Tevfik Fikret, İsmail Mahir Efendi, İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Ali Yücel, Sıdıka Avar ve Fakir Baykurt’ların devrimci damarını bugüne bağlayan öğretmenlerdendir. Dergimizde yayımlanmış makalelerinden de anlaşılacağı gibi Canerik araştırmacı, eli kalem tutan, birikimli ve çalışkan bir aydın-öğretmendir. Yalnız olağan koşullarda değil, olağanüstü koşullarda da doğru bildiğini söyleyen, yazan, aradığımız öğretmeni temsil eden bir kişiliktir”dedi.
“Yenilmiş Değiliz, Kazanacağız”
2018 Eğitim Onur Ödülü Öğretmen Canerik’e verildi
Törenin son bölümünde Ödül sahibi Hüseyin Canerik konuştu ve katılımcılarla şu görüşleri paylaştı:
“Eğitim Onur Ödülü’nü almakla onur duydum. Derneğimize, Seçici Kurul üyelerine teşekkür ederim. Bu ödül başı dik, alnı açık olmayı gerektiriyor. Oysa bazı ödüller utanç vericidir. İnsana acı verir, başını eğer. Geçmişte Fethullah Gülen’den ödül almak gibi. Tunceli’de doğdum. Tunceli’de doğmuş olmak bende hiç yokluk, yoksulluk çağrıştırmıyor. Bunu Atatürk’e borçluyum. Çünkü oradaki her evde Atatürk resmi ve Türk bayrağı vardır. Duvar halılarımıza Atatürk’ün resmi nakşedilmiştir. Okullaşma oranı çok yüksektir ilimizde. Öğretmenlerimiz çok iyiydi. Öğretmen Okulu mezunuydu çoğu. Köyde herkes saygı duyardı öğretmenlerimize. Onların dokunulmazlığı vardı, milletvekilleri gibi, hatta onlardan da çok. İstiklal Marşımızı yağışlı günlerde de hep okul bahçesinde okuduk. Necati Cumalı, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal hayranlığım, okuma isteğimi arttırdı. Bugünümü Cumhuriyet Aydınlanmasına borçluyum. Küçük dokunuşlarla büyük değişiklikler oluyor. Örneğin klasik batı müziğini ilk kez Sağlık Ocağındaki doktorumuzdan duydum. Dünya klasiklerini Hasan Ali Yücel dönemindeki çevirilerden tanıdım. Dostoyevski severim, eserlerini okudum. Bunların hepsi beni etkiledi.
1990’larda tırmanan ayrılıkçı terör Tunceli’yi etkiledi. Hayatımda en çok üzüldüğüm, en acı duyduğum olay, geçen yıl 16 Haziran günü öğretmen Necmettin Yılmaz’ın teröristlerce öldürülmesidir. Öldürüldüğü yer, benim köyüme 200 m uzaklıkta. 
Cumhuriyetimize, Aydınlanmaya yönelik fütursuz saldırılar oldu, oluyor. Ama kendimizi hiçbir zaman yenilmiş görmedim, görmüyorum. Bu durum şuna benzer: Yol paramız kalmadığında evdeki bozuk para kâsesine, ardından ceplerimize bakar, yol paramızı denkleştirir, gideceğimiz yere gideriz. Cumhuriyet değerleri, Atatürk, zor zamanlarımızın pusulasıdır. Bavullarımızda, sandıklarımızda Cumhuriyete dair ne varsa çıkaracağız. Derleyip toparlayıp savunacağız onu. Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkacağız.”
Ödül töreni, aynı günün akşamı yine aynı adresteki Sandal Restoran’da düzenlenen yemekle tamamlandı. 100 kişinin katıldığı yemekte konuklar canlı müzik eşliğinde eğlendiler.


HÜSEYİN CANERİK KİMDİR?
1966 Pülümür (Tunceli) doğumlu. Çocukluğu Pülümür Mezra köyünde geçti. İlkokulu  Mezra Köyü İlkokulu (1. 2. 3.sınıf)  ve Salördek İlkokulunda (4. 5. sınıf) okudu. Kırmızı Köprü Ortaokulundan mezun oldu. Ortaöğrenimini Pülümür Lisesinde tamamladı.  Erzincan Eğitim Yüksekokulundan mezun oldu. Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Bilimleri Ana Bilim Dalı Eğitim Yönetimi ve Denetimi alanında tezli yüksek lisans yaptı. 12 Aralık 1988 tarihinde göreve başladı. Sırasıyla Erzincan/Otlukbeli Boğazlı Köyü, Erzincan/Tercan Esenevler Köyü, Erzincan Söğütözü Köyü, Sakarya  Kayalar Reşitbey, Diyarbakır Şair Sırrı Hanım, Diyarbakır Yahya Kemal Beyatlı, Kocaeli/Derince Pakmaya Huriye Pak İlköğretim Okullarında öğretmen, müdür yetkili öğretmen, müdür yardımcısı ve müdür vekili olarak görev yaptı. Suphi Gürsoytrak'ın Genel Başkanlığı döneminde, 1997 yılında, arkadaşlarıyla birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği Diyarbakır Şubesini kurdu ve kurucu başkanlığını yaptı. Eğitim-Sen ve Eğitim-İş sendikalarının yönetim ve disiplin kurulu üyeliklerine seçildi.  2009 yılında yapılan yazılı sınavda başarılı olarak yönetici olmaya hak kazandı.  8 Şubat 2010 tarihinde Turgut Reis İlköğretim Okuluna müdür olarak atandı. “Suriyeli Öğrencisi Olan Öğretmenlere Antalya’da Zorunlu Hizmet İçi Eğitim Uygulaması” başlığını taşıyan makaleyle ilgili yürütülen soruşturmayla, savunması alınmadan altı gün önce, 20 Şubat 2018 tarihli kararnameyle, okul müdürlüğü görevinden uzaklaştırıldı. Zorunlu hizmet yükümlülüğünü Erzincan ve Diyarbakır illerinde tamamladığı hâlde, usulsüz olarak, zorunlu hizmet bölgesi olan Dilovası'nda görevlendirildi. 28 Şubat 2018 tarihinde Dilovası Akşemseddin İlkokulunda öğretmen olarak göreve başladı. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Çalışma Alanları
Yerel ve ulusal yayın organlarında eğitim, eğitim yönetimi ve denetimi, ders kitapları, çocuk kitapları, çevre, gezi, siyaset, mizah vb. alanlarda iki yüzün üzerinde yazısı yayımlanmıştır. Adını taşıyan kişisel Genel Ağ sayfasında, güncel konularla ilgili yazıları yayımlanmaktadır. Söz konusu sayfada, ayrıca, öğretmenlerin karşılaştığı disiplin sorunları ele alınmaktadır.  
Eğitim Programı adıyla yayımlanan kitabının yanı sıra, Eğitimci-Yazar Hüseyin Küreselleşmenin Hüsnü Tekışık’ın Yaşamı, Eğitim Yönetimi ve Denetimine Katkıları adlı yayımlanmamış yüksek lisans tezi bulunmaktadır.  Ders kitapları, eğitim yönetimi ve denetimi,  çocuk yayınları vb. konularla ilgili iki yüz dolayında  makalesi yayımlanmıştır. Görevden alınmasında, “Öğretmen Dünyası” dergisinin Eylül 2016 tarihli 441. sayısında yayımlanan “FETÖ/PDY’nin Eğitimden Tasfiyesinde Nasıl Bir yol İzlenmelidir” başlıklı makalesi ile 1 Ekim 2016 tarihinde, Ulusal Eğitim Derneği (Ankara)’nde verdiğiFETÖ/PDY Eğitimden Nasıl Tasfiye Edilir” konulu konferansın etkili olduğu tahmin edilmektedir.
Bu ödül etkinliğinden sonra aynı yerde akşam yemeği verildi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız ckulaksizster@gmail.com

Tamburalı Paşa Korgeneral Hasan Kundakçı’dan bir Kıbrıs Anısı
Bu yazımızda, Tamburalı Paşa diye namlanmış Korgeneral Hasan Kundakçı Paşa ile ilgili, Prof. Dr. Bingür Sönmez’in(1) yazdığı bir anıdan alıntı yaparak, okuyucularımıza sunmak istedik.  Hasan Kundakçı Paşa askeri harekâtlarda tamburalı otomatik tüfekle dolaştığı için böyle anılmıştır.
Türkiye’nin dünya çapında kalp-damar cerrahı uzmanı Prof. Dr. Bingür Sönmez’in de, ne kadar vatansever bir tıp adamımız olduğunu, on parmağında on hüner olduğunu bu vesile ile bir kez daha tanımak amacıyla onun yazdığı bir anıya yer vermiş olacağız. Özgeçmişini aşağıda sunduğumuz Prof. Dr. Bingür Sönmez, Türkiye’de ve dünyada yüzden fazla kitabı yayınlanmış, binlerce kalp ameliyatı yapmış,  pek çok derneğin üyesi olarak çalışan bu seçkin tıp adamımızın yaşamına gururla göz atarken, Hasan Kundakçı Paşa’nın Kıbrıs’ta yaşanmış insana gurur veren bir anı yazısını aşağıya alıyoruz.

Sınırda Bayrak İndirme Olayı. Hasan Kundakçı’nın cesurluğu 

Tamburalı Paşa Korgeneral Hasan Kundakçı’dan bir Kıbrıs Anısı
çalışan Rum’un başına gelen ve Türk destanı…
11 Ağustos 1996 yılında yolculuğa Batı Almanya'dan başlayan; Batı
Avrupalı, Rum ve Yunanlı motosikletliler Kıbrıs'ta sınırları delip,
Türk topraklarına girerek, Türk bayrağını indirip yerine Rum bayrağı
çekeceklerini açıklıyorlar.
Motosikletlilere Rum-Yunan Ortodoks kiliseleri destek veriyor. ABD
Büyükelçisi de iki günde bir Korgeneral Hasan Kundakçı’ya gelip, Rum bayrağını kast ederek; "motosikletliler sınırınızı geçip bayrak direğinize bir bez parçası asacaklar, bundan bir şey olmaz" diyor.
Kundakçı Paşa da ABD Büyükelçisine, "Öyleyse Rauf  Denktaş Bey'den izin
alın, ben sessiz kalayım
" diyerek onlara zekice bir tuzak kuruyor.
Fakat bu tuzağa düşmeyen Büyükelçi de diyor ki; "o zaman KKTC'yi
tanımış oluruz".

Bunun üzerine Kundakçı Paşa;
"O halde bizi zorlamayın. Bizim sınırımızı geçmeye kalkan kim olursa olsun kurşunlarım. Onun için sakın sınırda bulunan bayrak direğine çıkıp Türk Bayrağı'nı indirmeye ve Rum bayrağı çekmeye yeltenmesinler" çıkışını yapıyor.
Hasan Kundakçı Paşa, Türk askerlerine şunu söylüyor;
Tamburalı Paşa Korgeneral Hasan Kundakçı’dan bir Kıbrıs Anısı
“Eğer sınırlarımızı bir kişi geçer, Bayrağımızı indirirse ben Türkiye'ye dönmem, dönemem. Alnıma tabancayı dayar, dokunurum tetiğe.”
11 Ağustos 1996 günü, işin ciddiyetini anlayan motosikletlilerden en
az yarısı bu işlerden vazgeçiyor, ortada sadece Rum ve Yunanlılar
kalıyor.
14 Ağustos 1996 günü 35 - 40 fanatik Rum ve Yunanlı, hududumuzu delip
Bayrağımızı indirmeye kalkınca, bayrak direğine tırmanan bir Rum, Türk
Bayrağına dokunamadan tek kurşunla yere indiriliyor. Bu fanatiklere destek veren iki İngiliz askeri de kalçalarından vuruluyor.
Korgeneral Hasan Kundakçı anlatır:
Olaydan on dakika sonra odamda oturuyordum, BM Barış Gücü Komutanı Tuğgeneral ve BM Kurmay Başkanı İngiliz Albay geldi:
- Sayın Generalim, çok kötü şeyler oldu. Bayrak direğine çıkan bir
kişi öldü ve iki de İngiliz askeri kalçasından yaralı”.
Onlara dedim ki;
- Sizi kaç gündür uyarıyorum. Bu işe mani olabilirdiniz, olmadınız, üstelik o vurulan İngiliz askerleri de motosikletli fanatiği direğe doğru yönelttiler. Engel olabilirlerdi. Olmadılar. Merak etmeyin Albayım, biz iki İngiliz askerini uyardık. İsteseydik öldürebilirdik, sadece uyardık, öldürmedik. Onun için kalçalarından kurşunladık”.
BM Kurmay Başkanı İngiliz Albay:
- Ölebilirlerdi Generalim”, diye yüksek sesle konuştu.
İngiliz Albay küstahlaşınca, Kundakçı Paşa odadaki havalı tabancayı
alır. Albaya der ki;
- Yan taraftaki hedefi yenile”. Albay şaşkındır ama hedefi yeniler. Paşa, 25 metreden 5 el ateş eder,
- Oku puanları Albayım”, der.
Puanlar okunur, 50 üzerinden 5 kurşun da 49'a isabet etmiştir. Biraz önce küstahça konuşan İngiliz Albay şaşırır ve susar. Korgeneral Kundakçı devam eder,
- Şimdi anladınız mı?... Türk Bayrağını indirmek isteyeni şah damarından vurup öldürmek istedik, öldürdük. Sizin iki İngiliz'i öldürmek istemedik, sadece uyardık...
Büyük Devlet olma vizyonu gereği; sağı solu ağlama duvarı haline getirip, salya - sümük ondan bundan medet ummazsınız.
Gereğini gerektiğinde yapar, geçersiniz!... Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ
Hasan Kundakçı Paşamıza ve Prof. Dr. Bingür Sönmez’e sağlıklı günler dileriz.
14 Ağustos 1996'da KKTC topraklarında Türk Bayrağını yere indirmeye
Tamburalı Paşa Korgeneral Hasan Kundakçı’dan bir Kıbrıs Anısı
Tamburalı Paşa Korgeneral Hasan Kundakçı’dan bir Kıbrıs Anısı Tamburalı Paşa Korgeneral Hasan Kundakçı’dan bir Kıbrıs Anısı

Cevat Kulaksız

Derleyen Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR
(1) Prof. Dr. Bingür Sönmez kimdir
Bingür Sönmez kimdir, Bingür Sönmez, 1952 yılında Sarıkamış‘ta bir ilkokul öğretmeninin beş çocuğundan sonuncusu olarak doğmuştur. İlkokul ve ortaokulu Sarıkamış’ta okudu. Sonra İstanbul‘a taşındılar. 1969 yılında da Pendik Lisesi’nden mezun oldu ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. 1976 yılında Tıp Doktoru olarak mezun olduktan sonra, burslu olarak İngiltere’de 1 yıl yabancı dil eğitimi gördü
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Göğüs Kalp Damar Cerrahisi’nde 1977-1984 yılları arasındaki uzmanlık ihtisasını yaptı. Bu ihtisası sırasında 1984 yılında Londra St. Thomas Hastanesi’nde kalp cerrahisi asistanı ve Rayne Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olarak bir yıl çalıştı. İhtisası bitince 1985 ile 1986 yıllarında askerliğini Gülhane Askeri Tıp Akademisi‘nde yedek subay doktor olarak yaptı. Askerliği bitince 1986-1987 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kalp damar cerrahisi başasistanı olarak görev yaptı.
Londra St. Thomas Hastanesi’nde 1987-1990 yılları arasında tekrar 3 yıl çalışarak koroner cerrahisi eğitimi aldı. 1990 yılı sonunda İstanbul‘a dönerek İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Kardioloji Enstitüsü’nde göreve başladı. Aynı zamanda 1990 – 1995 yılları arasında İstanbul Florence NightingaleHastanesi’nde çalıştı. Daha sonra, Florence Nightingale Hastanesi‘nde Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı, aynı zamanda Kadir Has üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Cerrahi Bölümleri Başkanı olarak çalıştı.
2001 yılından beri Memorial Hastanesinde Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır.
Bingür Sönmez, 1988 yılında doçent, 1997 yılında profesör oldu. Prof.Dr. Bingür Sönmez, On üç binin (13.000) üzerinde açık kalp ameliyatı yapmıştır. Çeşitli ulusal ve uluslararası 108 adet basılmış yayını bulunmaktadır.
Prof.Dr.Bingür Sönmez’in Bilgisayar merakı vardır, iyi kayak kayar, sualtı favori sporudur. Boş vakitlerinde ameliyat yapar. Hasta kaybetmeyi hiç sevmez. Aynı zamanda amatör illüzyonist’dir.
Yurt içi ve yurt dışında bulunan 24 derneğin üyesidir.
Bingür Sönmez, evlidir ve bir oğlu bir kızı vardır.
Bingür Sönmez, Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı olarak “Sarıkamış Şehitlerini Anma ve Top Yolu Yürüyüşü”ne katılmak üzere Sarıkamış’ta bulunduğu sırada 24 Ağustos 2014 tarihinde Gaziler Meydanı’nda gezdiği esnada silahlı saldırıya uğradı. Kolundan ve bacağından yaralanan Prof. Dr. Sönmez, Sarıkamış Devlet Hastanesine kaldırıldı.
Kitapları:                                                             
2007 – Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış-CD’li (Bingür Sönmez–Reyhan Yıldız)
2008 – Kalp Yogası (Bingür Sönmez–Neslihan İskit–Selim Tansal)
2010 – Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış-CD’siz (Bingür Sönmez–Reyhan Yıldız)
2010 – Büyük Dünya Savaşı’nda Türk Cepheleri-1 Kafkas Harekâtı, (Maurice Larcher-Çeviri: Can Kapyalı-Yayına Hazırlayan: Bingür Sönmez)
2010 – Geçmişten Günümüze Âşıkların Dilinde Sarıkamış (Abdurrahman Güzel-Ali Berat Alptekin-Yayına Hazırlayan: Bingür Sönmez)
Mesleki Üyelikleri
Society of Thoracic and Cardiovascular Surgeons of Great Britain and Ireland
European Society of Cardiovascular Surgery
International Society for Heart Research
Cardiac Muscle Research Group
The International Collage of Angiology
Türk Kardioloji Derneği
Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Derneği
Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği
Türkiye Onkoloji Derneği
AIDS Savaşım Derneği
British Association of Tissue Bank
Ulusal Vasküler Cerrahi Derneği
Türkiye Tıp Akademisi
Mediterranean Association of Cardiology and Cardiac Surgery
Perfüzyonistler Derneği
Şişli Rotary Kulübü
Türkiye Fikir ve Kültür Derneği
Society for Advanced Surgery
Fleboloji Derneği
Nörokardiyoloji Derneği
Uluslararası Kayak Öğretmenleri Derneği
Uluslararası Rotary Sağlık Dostluk Gurubu – Onarılmış Kalpler Organizasyonu
https://www.biyografi.net.tr/bingur-sonmez-kimdir/

Ben kimim? - Güner Yiğitbaşı
17.Şubat.1949 tarihinde Isparta ili Eğirdir ilçesinde doğdum.

Memur çocuğu olduğum için, doğduğum memleketimde yaşayamadım, bir gün dahi tahsil hayatım olmadı memleketimde.
İlk Okula babamın mal müdürü olarak görev yaptığı, bugün il olan ŞIRNAK ilçesinde başladım. Yıl 1955 o tarihte Şırnak da yol, su, elektrik yok, Siirt'ten katırlarla gittiğimiz Şırnak’ta beş sınıf bir arada eğitim aldım iki sene.

Sonrasında birçok yer değiştirdik ve Manavgat Ortaokulundan 1963 yılında mezun oldum, Lise'ye Antalya Lisesinde başladım ve 1965-66 ders yılında dereceyle mezun oldum. Rahmetli arkadaşımız Ekrem ŞANLI, bizden bir üst sınıfta olmasına rağmen, Antalya Lisesinden ve mahalleden arkadaşımdır, kendisine bu vesileyle Allah'tan rahmet diliyorum.

1966-67 ders yılında isteyerek tercih edip başladığım ve çok sevdiğim Ankara Hukuk Fakültesini, aslında hiç iddialı olmadığım, tek amacım sene kaybetmeden ve bütünlemeye kalmadan okulumu bitirip, bir an önce hayata atılmak olmasına rağmen, sistemli çalışmam ve derslere devam etmem, kantinle aramın pek  iyi olmaması nedeniyle, üst üste dört sene sınıf birincisi olarak 1970 dönem birincisi olarak mezun oldum.

Şimdi diyeceksiniz ki, niçin fakültede kalıp kariyer yapmadın? Çok doğru, ama bana sadece Baki KURU hocam sahip çıktı ve kürsüsüne davet etti, asistanı olarak yanına almak istedi, gurur duydum ve çok düşündüm, ancak İcra ve İflas branşını ders notlarım on olmasına rağmen hiç sevmiyordum, Baki hocaya teşekkür edip asistanlık teklifini üzülerek geri çevirdim. Daha sonra YÖK düzeni geldi biliyorsunuz öğretim üyeliğinin tadı kaçtı, bugün iyi ki fakültede kalmamışım, kürsü de hakim ve savcı olarak çalışmışım diyorum.

Asıl zorluk benim için bundan sonra başladı.
İçişleri Bakanlığından Kaymakamlık bursu aldığım için, mecburi hizmetim gereği, idarecilik mesleğine atandım, kaymakam olmak politik baskılar nedeniyle mizacıma uygun olmadığı için, altı ay stajyer olarak görev yaptıktan sonra askere gittim, Tuzla Piyade Okulunda 109.Dönem olarak altı ay eğitim aldıktan sonra asteğmen rütbesiyle Manisa 8.Piyade Alayına kur'a çektim, hukukçu olmam nedeniyle disiplin subayı olarak askerliğimi tamamladıktan sonra, İçişleri Bakanlığına olan mecburi hizmet yükümlülüğünü, Milli Savunma Bakanlığına devrederek, Pekiyi derece ile mezun olmam nedeniyle sınavsız ve tercihen Deniz Kuvvetlerine Denizci Askeri Hakim Teğmen olarak atandım, askeri hakimlik stajıma Ankara Adliyesinde başladım ve stajımı tamamladıktan sonra, Deniz Hakim Ütğm. Rütbesiyle İstanbul Kasımpaşa’daki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Askeri Savcı yardımcısı olarak atandım.

Sonrasında Gölcük ve İzmir'de askeri savcı olarak görev yaptım,1978 senesinde Kahraman Maraş olayları nedeniyle ilan edilen sıkıyönetim döneminde Adana Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde, sivil yargıdaki ağır ceza mahkemesi başkanlığı statüsünde görev yapan, ona eş değerdeki mahkemenin duruşma hakimliğini(başkanlığını) icra ettim, bu görevim sırasında, daha  henüz 29 yaşında genç bir hukukçu ve hakim olarak, siyasi bir cinayet suçlamasıyla yargıladığım  sanık hakkında, benim; sübuttan beraat etmesinin gerekeceği düşünce ve vicdani kanaatimle muhalif kaldığım, oy çokluğuyla alınan idam kararını verip açıklamak zorunda kaldım, idam kararını okuyup tefhim erken, nefesimin kesildiğini hissettim, o anı hiç unutamam, şu anda bu satırları yazarken dahi yüreğimin daraldığını ve tüylerimin diken diken olduğunu hissediyorum.

Sonrasında, İzmir Sıkıyönetim Mahkemesinde savcı olarak görev yaptım ve önemli davaların iddianamelerine imzalar attım, bol miktarda takipsizlik kararları verdim, duruşma savcısı olarak da delil durumuna göre, tarafsız bir hukukçu olarak birçok beraat veya  mahkumiyet talepleri içeren esas hakkındaki mütalaalara imzalar attım.

Daha sonra, sivil yargıdaki hizmet dönemim başladı,1988 yılında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesine Cumhuriyet Savcısı olarak atandım ve burada da, o eski anti demokratik ve faşist usul yasalarıyla, bağımsız, tarafsız ve adil bir şekilde dört buçuk yıl Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptım.
Tüm yargı görevimde, bugünkü modern hukukun demokratik usul yasalarının henüz yürürlükte olmadığı dönemde, ”Kötü yasa yoktur, kötü uygulayıcı vardır, en kötü yasalar bile iyi bir uygulayıcının elinde iyi sonuçlar doğurur, en iyi yasalar ise kötü uygulayıcıların elinde kötü sonuçlar doğurur” sözünü haklı çıkaracak şekilde, kötü yasalarla iyi bir uygulayıcı olarak hukuk adına iyi sonuçlar çıkardım, her zaman zayıf olan vatandaşın yanında yer aldım, dosyadaki deliller ortada ve mahkumiyet de verilebilir, beraat de verilebilir denecek şüpheli durumlarda, hiç çekinmeden, devlete karşı güçsüz olan vatandaşın yanında yer alarak, tercihimi devletten yana değil, vatandaştan yana kullandım, kuru bir kural olarak kalan ve ülkemizde pek uygulama alanı bulamayan, “şüpheden her zaman sanık yararlanır” şeklindeki evrensel ceza hukuku kuralını sapına kadar uyguladım.

Değerli arkadaşlar, şimdi bu yazdıklarımı okuduktan sonra, benim kendimi övmek için bu satırları yazdığım, kendini beğenmiş bir kişi olduğum şüphesine düşmüş olabilirsiniz, herkes düşüncesinde hür olup, hakkımda ne düşünürseniz düşünün herkesin düşüncesine saygılıyım. Bu samimi ve gerçek olarak yazdıklarım, kendini beğenmek ise, evet ben kendimi beğenmiş bir kişiyim.
Ancak ben müsterihim, beni yakından tanımanız için, şeffaf bir şekilde bunları tüm samimiyetimle yazıyorum.

Bir hukukçu, savcı ve hakim hakkındaki en objektif, en doğru ve acımasız değerlendirmeyi, avukat arkadaşlar yaparlar. Ben henüz emekli olmadan görevimin başındayken, karşıma avukat olarak gelen arkadaşların tümünden övgüler aldım, hele bir keresinde, İzmir Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde savcı iken, Çetin ÖZEK hocamız, bir davada savunma makamında idi, sanıkların tümü tutuklular, dava Yehova Şahitleri davası, bana göre illegal bir örgüt değil, ancak soruşturmayı yapan ve iddianameyi düzenleyen savcı arkadaşımız aksi kanaatte, duruşmaya ben savcı olarak çıktım, duruşma celsesi bitecek, hakim ara karar öncesinde taraflardan taleplerini sordu, ilk olarak iddia makamı olarak söz aldık ve tüm tutuklu sanıkların tahliyelerine karar verilmesini talep ettim, daha sonra avukatlar, tabi rahmetli Prof.Dr.Çetin ÖZEK de söz alarak savunma yaptı ve müvekkilinin tahliyesini talep etti, ancak halinden pek memnun olmadığı anlaşılıyordu, zira, savcı olarak ondan önce tahliye talep etmiştim. Tüm sanıkların tahliyelerine karar verildi. Duruşmadan sonra Çetin ÖZEK hoca odama geldi ve “savcı bey tahliye istemeniz şart mıydı, bize gerek bırakmadınız bizi açığa çıkardınız” diyerek ciddi ciddi hayıflanmıştı.

Bir savcı ve hakimin görevini hukuka ve savunmaya saygılı olarak yapıp yapmadığının en önemli kriteri, emekli olup avukat cüppesini giymek üzere baroya başvurduğu anda ve avukat olarak baro odasına girdiğinde, çekirdekten avukat olan avukatlardan gördüğü ve göreceği saygı ve itibardır. Allaha şükür bu itibarı gördük, kimse saygıda kusur etmedi ve hakkımızda biriktirdikleri iyi anılarını yüzümüze karşı dile getirdiler.

Memuriyetten emekli olduktan sonra İzmir'e yerleştim, İzmir Barosuna kayıtlı olarak avukatlık yapıyorum, avukatlık mesleğinde de,25 yılımı tamamladım ve plaketimi aldım, yargı bağımlı olsa ve meslek artık pek zevk vermese de, avukatlık yaşantıma İzmir ilinde devam ediyorum.

Aynı zamanda bir internet sitesinde (HABERGÜNCEL) köşe yazarıyım, duyarlı bir aydın ve hukukçu olarak, günlük siyasi olayları değerlendiren, halkımızı bilgilendiren makaleler yazıyorum, bu makalelerimi facebook ve twetter sayfalarımda da yayınlıyorum. Bazı arkadaşlarımın karşı çıkmaları ve onlara olan saygım nedeniyle grupta paylaşmıyorum. Google'ye Güner Yiğitbaşı ismini yazıp enter tuşuna basarsanız yayınlanan yazılarıma ulaşabilirsiniz. Bugüne kadar yayınlanmış yaklaşık 1500 makalem mevcuttur.

43 senelik evliyim; eşim, iki kızım var, biri avukat diğeri iktisatçı.
Duygusal bir yapım vardır. Müzik dinlemeyi severim, kulağıma hoş gelen ve içimdeki duyguları harekete geçirebilen her türden müziği yüksek sesle severek dinlerim, şu anda yapabildiğim tek spor yürümek ve bel kaslarımı kuvvetlendirme amacıyla yapmaya çalıştığım bel hareketlerimdir.
En başta insanlar olmak üzere, iyi ve güzel olan her şeyi severim.

Yaptığım işimi severim ve önemserim ve en iyi şekilde yapmaya çalışırım. Bana göre, yaptığın işin niteliği, mevkii ve makamı önemli değildir, en iyi en yüce makam, o makamın gereklerini en iyi şekilde yerine getirdiğin makamdır. Bir hukukçunun ideali belki Yargıtay veya Danıştay üyeliği ve başkanlığı olabilir, ama o makamlara gelip de hakkını veremedikten sonra, o makamların hiçbir değerinin olamayacağını savunanlardanım.

Yeniden dünyaya gelsem, yine hukukçu olurum ve sizleri karşımda ve yanımda arkadaşlarım olarak görmek isterim. Hepinizi çok seviyorum iyi ki varsınız, umarım biraz uzattığım bu satırları sabrederek okuma zahmetinde bulunursanız, beni yakından tanımış olacaksınız, hepinize sağlık ve mutluluk dolu bir yaşam diliyorum. Sevgilerimle.

28/11/2018
Güner YİĞİTBAŞI

Rejimin adını koymanın zamanı geldi sanırız!...
Anayasamıza bakıyoruz; teorik olarak, ülkemiz demokrasi ile yönetilen bir ülke.

Egemenlik kayıtsız ve şartsız millete ait ve millet bu egemenlik hakkını yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanmaktadır.

Yine anayasamıza göre, mevkii makamı, cinsiyeti, etnik kökeni, dini, mezhebi ne olursa olsun herkes yasa önünde eşittir.

Cumhurbaşkanı dahil, hiç kimse kaynağını anayasadan almayan bir yetki kullanamaz.

Anayasanın hükümleri, herkes için bağlayıcıdır, herkes anayasa kurallarına uymak zorundadır.

Cumhurbaşkanı; milletin birliğini temsil eder, Türk Milletini oluşturan herkesin Cumhurbaşkanı olarak milletini kucaklamak zorundadır.

Makamı ve mevkii ne olursa olsun, herkes anayasaya sadakat etmek zorundadır. Hiç kimse başına buyruk değildir, herkes insanlık ve anayasal kurallara uyarak haddini ve sorumluluğunu bilmek zorundadır.

Demokrasilerde, yargı bağımsızdır, yürütmeden emir ve talimat alamaz,

Demokrasilerde; savcılar ve hakimler, anayasada kuralları yazılı olan demokrasi ve cumhuriyetin bekçileridir, görevleri demokratik cumhuriyeti korumak ve kollamaktır. Anayasa ve yasaların dışına çıkan yürütmenin; dayatmacı, keyfi, baskıcı ve dikta rejimini sürdürmesinin koltuk değnekleri olamazlar.

Demokrasilerde; savcılar ve hakimler, hukukun gücünü ve üstünlüğünü temsil ederler ve uygularlar, güçlülerin ve üstünlerin hukukunu temsil edemezler.

Demokrasilerde; Cumhurbaşkanları bir siyasal partinin genel başkanı olmasalar iyi ama, diyelim ki oldular, parti genel başkanı olarak konuşurlarken dahi, Cumhurbaşkanlığının anayasal koruyucu şemsiyesine sığınarak ve kendisinden hesap sorulamayacağına güvenerek, temsil ettikleri milletin bir bölümüne kem gözle bakamazlar, onlara hakaret derecesinde kötü sözler söyleyemezler, suçlayamazlar, milleti ayrıştıramazlar, demokrasinin dışına çıkarak bunu yaparlarsa, parti lideri olarak siyasi kişiliğine yönelecek olan eleştirileri hazmetmek zorundadırlar, hemen  Cumhurbaşkanlığı şapkasını giyerek, kendini eleştirenlere karşı Cumhurbaşkanına hakaret edemezsiniz diye meydan okuyamazlar, görevleri demokrasiyi ve cumhuriyeti korumak ve kollamak olan Cumhuriyet Savcıları da, durumdan vazife çıkararak, demokrasiyi rafa kaldıran anayasayı ihlal eden parti liderine dur bakalım sen parti lideri olarak haksız bir şekilde söylediğin sözlerin karşılığını aldın, Cumhurbaşkanlığı makamını siyasete alet etme, yıpratma bakalım, demek zorundadırlar.

Demokrasileri dikta rejimlerinden ayıran, bu kurallar ve özellikleridir.

Bir ülkenin anayasasında yer alan demokrasinin gereği olan kurallar uygulanmıyor, demokrasinin yukarıda belirttiğimiz özellikleri fiilen yok ediliyor, paralel bir devlet yapısı oluşturuluyor ve halk bu hukuksuzluğa rağmen sesini çıkaramıyor ve eleştiremiyorsa, sesini çıkarıp eleştiren azınlık da, haksız olarak Cumhurbaşkanına hakaret ile suçlanıyorlar ve Cumhuriyet Savcıları da demokrasiye ve Cumhuriyete sahip çıkacak yerde, anayasayı ve yasaları hiçe sayan güçlülerin ve üstünlerin yanında yer alıyorlarsa, o rejimin gerçek adını açıkça koymak gerekiyor.

Bayram değil seyran değil, bir hukukçu olarak, bu demokrasi dersini niçin verdik sizlere?

Bu sorunun cevabını, aynı zamanda Cumhurbaşkanı şapkası giyen AKP Genel Başkanının AKP grubunda bugün (27/11/2018) yaptığı aşağıda tırnak içinde yer verdiğimiz konuşmasını okursanız çok iyi anlayacaksınız değerli okurlar.

“Çankaya, Beşiktaş, Kadıköy, Şişli gibi yerlerdeki seçim sonuçlarına bakın hiçbirinin ülke gerçekleriyle ilgisi olmadığını görürsünüz. Türkiye yansa da şaha kalksa da bunların umurlarında değildir. Buralardaki seçmen profili Türkiye pastasının kaymağını yiyen kesimden oluşuyor. “

AKP Genel Başkanı çok haklı, ülke talan ediliyor, ülkenin  kaymağı bir azınlık tarafından gerçekten  yeniyor. Ancak, bir farkla, ülkenin kaymağını AKP Genel Başkanının dediği kesimlerde oturanlar ve yaşayanlar değil,; kupon arazilerin, değerli arsaların, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde yapılan plan değişikliklerinin, İstanbul'un yağmalanmasının, devlet garantili yap işlet devret projelerinin rantını aralarında pay ederek zenginleşen, varoşlardan gelen sonradan görme sınırlı sayıdaki kişiler yiyorlar.

Güner Yiğitbaşı

27/11/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Af Tamam Gibi - Güner Yiğitbaşı
Başlığı görünce hayda bu af da nereden çıktı? diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Bizim ki bir tahmin sadece.

Peki bu tahmini nereden çıkarıyoruz.

Biliyorsunuz, MHP'nin Meclise sunduğu ve Adalet Komisyonunda bekletilen bir af teklifi var, MHP Genel Başkanı BAHÇELİ, Alaattin ÇAKICI'ya verdiği sözü yerine getirmek için, bu teklife çok önem veriyor ve bu af teklifini, onur meselesi haline getirdi bize göre.

Andımız tartışması nedeniyle, önümüzdeki yerel seçimlerde Cumhur İttifakı yapmama ve İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere, her ilde belediye Başkanı adayı gösterme kararı alan ve bu kararı 23/Ekim/2018 de açıkladığında MHP grubunun ayağa kalkarak şiddetle alkışlayıp destek verdiği BAHÇELİ, yine büyük bir “U” dönüşü yaparak, ERDOĞAN ile yaptığı görüşme sonunda, bir ay ara ile İstanbul, Ankara ve İzmir’de aday göstermeyeceklerini, bu illerde AKP'den kim aday olursa olsun, bu AKP adaylarını destekleyeceklerini açıklamış ve bu kararı da aynı MHP grubu ayakta alkışlamış, BAHÇELİ bu açıklamasının sonunda, bu ittifak kararının alınmasında  hiçbir pazarlık yapılmadığını belirtmek zorunda kalmıştır.

Bize göre, pazarlık yapılmış ve karşılıklı tavizler verilmiştir.

MHP'nin geleceği, kaç belediye kazanacakları  BAHÇELİ'nin umurunda değildir, bilemediğimiz bir nedenle verdiği af teklifinin yasalaşması, onun tek isteğidir, bunun için andımızdan dahi vaz geçmişe benziyor, BAHÇELİ af tekliflerinin seçimden önce yasalaştırılması tavizini ERDOĞAN'dan almış olmalı ki, bir ay ara ile “U” dönüşü yaparak, Türk Halkını, seçmenini ve Meclis grubunu ters köşeye yatırmayı göze alabilmiştir.

Bu nedenle biz diyoruz ki, aftan yararlanacak mahkumların ve aile yakınlarının gözleri aydın olsun.

Bu etik dışı, güvenilemez “U” dönüşü kararlarıyla siyaseti kirleten, halkı siyasetten soğutan, siyaseti itibarsızlaştıran  BAHÇELİ'ye de yazıklar olsun.

25/11/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Öğretmen…- Gündüz Akgül
Sevgili dostlar,
Eğitim Birliği Yasasının delinerek, okulların cemaatlere ve özele teslim edildiği günlerde yazdığım bu yazıyı, güncelliğini yitirmediği, hatta durumun daha kötüye gittiği ve medrese eğitimine özlem duyulduğu için yeniden yayınlama gereğini duydum. 
G.A. 23.11.2018

ÖĞRETMENLERİMİ ARIYORUM!...

Bu gün 24 Kasım öğretmenler günü.

Bana A B C’yi öğreten,
Ülkemin onuru kurtuluş savaşını,  göğsü kabararak anlatan,
Coşkuyla Mustafa Kemal Atatürk ve devrimlerini benimseten,
Modern giyimiyle alnı açık, başı dik Atatürk’ün kızı olduğunu söyleyen,
Hurafeler yerine, bilimin gerekliliğine inanan,
Bağımsızlığın büyük bir erdem olduğunu söyleyen,
Herkes tarafından örnek gösterilen,
Biz öğrencilerin gözünde adeta devleşen,
Atatürk ilke ve devrimlerinin, ödünsüzce savunuculuğunu yapan,
Her koşulda, her zorluğu göze alarak gerçekleri dile getiren,

Öğretmenlerimi, büyük bir özlemle arıyorum.

Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrasında, hocası Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, “kız öğrencilerin kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, bu nedenle daha kapalı giyinmelerini bir genelge ile okullara duyuracağını” Söyleyince, “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi! Bu bir gericiliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. Devrimlerden en önemlisi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz. Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez!" diyen,  Mustafa Kemal tarafından "Sözlerinizde hoşgörülü ve ölçülü olunuz." Uyarısı yapılan, buna karşın devrimleri savunan, sonradan da Mustafa Kemal Atatürk tarafından Milli Eğitim Bakanlığına getirilen ve Milli Eğitimde büyük devrimler gerçekleştirin Dr. Reşit Galip gibi Milli Eğitim Bakanları, arıyorum.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, iki kimsesiz çocuğu parasız yatılı okula kaydetmesi için emir verdiği, ancak “arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi birisi bulunduğu için, bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Emirleriniz gereği H.P. (Haydarpaşa Lisesi) Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzlar ekte takdim…” Diye işlem yapabilen ve Atatürk’ün takdirini kazanan Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen’i arıyorum.
Ülkeme ışık saçan Köy Enstitülerinin mimarları, efsane Milli eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u arıyorum.
Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ümü arıyorum.
Bu duygularla;
Hala ülkemin bir köşesinde Cumhuriyet öğretmeniyim diyebilen, Cumhuriyet öğretmeni olarak görevlerini onurla tamamlayıp emekli olan, tüm öğretmenlerin öğretmenler gününü yürekten kutluyor,  saygılar sunuyorum.

24.11.2010
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

“Çocukları sağlıklı ve bilgili yetiştirilmeyen uluslar, temeli çürük binalar gibi çabuk yıkılırlar”.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk
2023 Eğitim Vizyonu programı hiçbirisi bilimsel araştırmaya dayanmıyor.
“Atatürk ilke ve inkılâpları, bir tane Atatürk sözcüğü yok”.
“Türkiye artık demokratik bir ülke değildir”.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu Ne getiriyor, ne götürüyor, ne var ne yok (2)
Ulusal Eğitim Derneği’nin geleneksel olarak her Cumartesi günleri düzenlemiş olduğu eğitim kültür konferanslarından 17 Kasım 2018 günkü konferansının konusu, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu”ydu. Dernek salonundaki etkinlikte konuşmacı olarak Prof. Dr. Dilek Gözütok ile Prof. Dr. Feyzi Uluğ konu üzerinde görüşlerini açıkladılar; bu panelde izleyici olarak dernek üyeleri, emekli öğretmenler, akademisyenler bulunuyorlardı.
Milli Eğitim Bakanının “2023 Eğitim Vizyonu” diye üstü örtülü süslü cümlelerle açıkladığı vizyon belgesini, eğitim öğretimimizin Prof uzmanları görüşleriyle olumsuz olarak açıklıyorlar. Bu uzman eğitimcilerinin açıklamaları, okuyucuya çok uzun olacağından, iki bölüm halinde sunmak istedik. Bu ikinci bölümde de Prof. Dr. Feyzi Uluğ’un konuşma ve görüşlerine yer veriyoruz.
“2023 Eğitim vizyonu” konusunda Prof. Dr. Feyzi Uluğ’a da konuşmasında şunları söyledi:
 “Yönetim liyakate pek öne çıkarmak istemiyor, sözlerde var da uygulama öyle değil. Oturumu yöneten Ayhan Sarıkaya’nın “şu vizyon sözünü açıklar mısınız” sözü üzerine konuşmacı Uluğ şunları söyledi:
Vizyon-Misyon:
2005 lerden itibaren Türkiye’de misyon (geniş görüşlülük, uzak görüşlülük)  ve vizyon kavramları konuşulur olmaya başlandı ve devletin yönetiminde de stratejik plan türü ortaya çıktı. Ben de aşağı yukarı o tarihlerden itibaren o konularda çalıştığım Amme İdaresi Enstitüsünde seminerler veren bir öğretim üyesiydim. Dolayısıyla bu vizyon kısmı epeyce ilgi alanımın içerisindedir. Vizyonun Türkçesi özgelecek, şimdi tek sözcükle karşılayamıyoruz, tek sözcükle karşılayamadığımız zaman sorun oluyor. Öngörü desek olmuyor, biraz erek gibi düşünebiliriz bunu. Ne yazık ki, sürekli bir sözcük baskısı altındayız ulus olarak. Gelecekte oluşmasını beklediğimiz öngördüğümüz üstün çabayla erişebileceğimiz şey, uzak görü, uzak gelecek gibi de düşünebilirsiniz, vizyon dediğimiz şey bu. Bir de misyon var, çok karıştırılıyor, misyon da özgörek, yani neden özgörek sorusunun yanıtı özgörek, örneğin M E Bakanlığının temel amacı şudur, işte temel amaç dediğimiz şey misyondur. Demek ki vizyon ileriye dönük bir şey visyon da ana görevi anlatıyor. 2013 Eğitim vizyonu dediğimizde artık başlamış olduk meseleye.
2023 Eğitim Vizyonu: Aslında bu belge yani bizim tartışacağımız 2023 Eğitim Vizyonu belgesi aşağı yukarı 140 sayfalık bir belge, konuşacağımız şey. Basına yansıtıldığı kadar üç beş sayfayla konuşulacak mesele değil. İşin doğrusu şu, “vizyon çok uzun bir şey değil, bir cümleyle ifade edilebilecek bir şey vizyon. Bir cümleyle ifade edilebilecek bir şey. Aklınızda kalsın diye söylüyorum; örneğin bir ara DDY ının vizyonu kısaca böyle anlamlı bir sözcük yaptılar. Tek kolaydı, yani hızlı ekonomik ulaşım aracı olmaktır, vizyonumuz bu kadardı, akılda kalıcı bir şey. Bu belge yani bu 140 sayfalık belge aslında sadece bir vizyon değil, aynı zamanda bir strateji belgesi. Strateji bizi vizyona ulaştıracak yol, kabaca, bunu çerçeve olarak böyle koyabiliriz. Bunlar askeri terimler.
2023 vizyonunda ne var ne yok:Her normal ülkede, normal ülke yani akıl tutulmasına uğramamış olan ülke, eğitimle ilgili bir vizyon tanımlaması yapılacak olsa, kabaca kuşakların donanımlı biçimde birikimli bir şekilde yetiştirilmesi sağlamak şeklinde taarifleyebiliriz biz. Bu donanımı da daha çok bilim üzerinden, bilim ve teknoloji üzerinden anlatmaya çalışayım. Bunun arka planı vardır, arka planı gelişmiş dünyada çözümlü vizyon bilim ve teknoloji üzerinde kurulu. Gelişmiş dünyada baktığımızda vizyon bilim ve teknolojiyle oluyor. Neden çünkü rekabetçi bir dönemi yaşıyoruz, bu küreselleşme dediğimiz olgu böyle bir şey. O rekabetçiliği onun üzerinden sağlıyorsunuz. İşlediğiniz yeni şeylerle yeni ürünlerle sağlıyorsunuz, yeni bilimsel araçlarla sağlıyorsunuz.
Bizde nasıl?  Elinde MB nın 2013 yazılı kitapçığını göstererek) Burada bu belgede bir Cumhurbaşkanı sunusu var, sonra bakan sunuşu var, sonra da detaylar var. Bakan sunuşu önemli, şunun için önemli ışık tutuyor, içeriye ışık tutuyor.
Bakan sunuşunda 2023 sunuşu şöyle tanımlanıyor. Diyor ki, “çağın becerileriyle donanmış ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edecek bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı nitelikli ahlaklı çocuklar yetiştirmektir”. Neresinden bakarsanız bir şey yok burada. Fakat süslü cümleler var burada. Yani gönüllere seslenen bir şey var. Donanımını insanlık hayrına sarf edebilmek”. Burada duygusal bir ifade var, “bilime sevdalı, kültüre meraklı”. Biz bilim dilinde böyle şeyler kullanmayız. Dolayısıyla biraz süslenmiş, biraz soslanmış, anlatımlar olduğunu anlamamız gerekiyor. Bakan sunuşu, beşerlikten insanlığa doğru bir inşa eylemi olarak gördüğümüz  eğitimin evrensel manada propramatik, pragmatik değil paradigmatik bir dönüşüme ihtiyacı olduğunu savunuyoruz”. Bunu beş kez okudum. Bölerek parçalayarak şu sonuca vardım, herhalde diyor, “eğitimin günlük faydacı çözümler yerine bir model yönünden bir dönüşüme tutulması gerekiyor. Benim anladığım bu ve diyor ki, “eğitime bakışımız bilimsel teknik bilim ve de yalnızca manevi değerler biçiminde özetlenebilir.
Devam ediyorum, bir temellendirme yapılıyor aslında burada, bir temellendirmeye yapmaya çalışıyor, sayın bakan. Ve şunu söylüyor, eğitime çift kanatlılık metafolik üzerinden bakıyor. Metinde bunu dillendiriyor, çift kanatlı hükümet, çift kanatlı dediğimiz şu, eğitimi iki temel ayak üzerine oturtabiliriz, bunlardan birisi değerler kültürü” diyoruz; diğeri de bilimsel ve teknik kültür” diyoruz. İki temal ayak üzerine oturuyor onu balan Çift kanatlılık olarak adlandırmış. Değerler kültürü içine etik alt yapıyı koyabiliriz, düşünce sistemini koyabilirsiniz, ahlaki değer sistemini koyabilirsiniz vs.
Teknik kültürün içerisine bilim ve teknik yoluyla elde ettiğimiz her türlü ögeyi koyabilirsiniz. Bu bir denge mi? Eğitim yoluyla bunları çocuklara vermeye çalışıyorlar. Bu çift kanatlılık dedikleri şey o. Bunlar arasında köprü kurmaya çalışıyor, aslında az söylediğim şey bilim, bilimsel değerler, manevi değerler dediği derken onu söylemeye çalışıyor. Bir yerde değerler kültürü var, bir yerde teknik kültürü var, ikisi arasında bağ kurmaya çalışıyorlar.
Metnin içerisinde değerler kültürüne neden daha çok ağırlık vermek gibi etkinliği sıklıkla vurgulamaya çalışıyor, metin. Değerle kültürüne neden daha çok ağırlık vermemiz gerektiğini, burada değerler kültürünü olumsuz anlamda anlamayın lütfen, değerler kültürünün içine ne koyacağınız çok önemlidir, nasıl baktığınız çok önemlidir, önemli bir konudur, bir toplumun kültürü dediğimizde, değerler kültürü dediğimizde çok geniş bir alanı kapsar, bilim ve kültürün yanında. Dolayısıyla bunu öylesine işliyor ki, sanki ben okurken değerler kültürüne neden ağırlık vermesi gerektiğinin bir tür savunması gibi anladım bunu. Bu metin onun,  geleceğe onun için ağırlık vermemiz gerekir şu nedenle şu nedenle gibi bir ifade var. Çok yavan görünüyor bu. Biraz sonra söylerken de anlatmaya çalışacağım. Kimi zaman örtük biçimde anlatmış, kimi zaman açık biçimde anlatmış. Şu cümleye işaret buyurunuz, olayı anlayabilmek yönünden, “21. Yüzyıl değerlerini ölçme iddiasındaki PISA gibi uluslar arası çalışmalar dahi sadece eleştirel düşünce, akıl yürütme gibi bilimsel içeriklere yönelmekte kısacası tek kanatla uçmaya yeltenmektedir”. Demin çift kanat demiştim, PISA ve benzeri şeyleri de yine eleştirel düşünme, akıl yürütme, o bilim ve teknik şapkası altında toplar, öbür tarafı eksik görüyor. Yani gelişmiş ülkeler de bile diğer kanat değerler kültürü ihmal ediliyor. Bu dâhilden onu anlıyoruz. Nitekim benimsenen politikanın dayanağının şu ifade de görebiliyoruz. Düşünce, duygu ve eylemi insanda birleştiremeyen kuramı ve pratiği uzlaştıramayan bu tek kanatlı uçma hevesi en önemli sorunumuzdur.
Metne baktığınızda, metin şöyle dolambaçlı anlatıyor, biraz dolambaçlı anlatıyor, dolaylı anlatıyor, kesin tespitler var ama bunlar hep örtük anlatımlar. Şimdi “örtük politika” dediğimiz bir şey vardır. Bir açık politika var, ben şöyleyim, böyleyim, şöyle yapacağım, böyle yapacağım” dersiniz. Bir demezsiniz, ama fiiliyatta yaptıklarınıza bakarak sonuç çıkarırız. Yani sizin yaptıklarınıza bakarak hangi politikayı izlediğinizi anlarız, biz buna örtük politika diyoruz. Burada da sözcükler biraz örtük anlama geliyor. Onu söylemem gerekir.
Az önce en önemli sorunu, düşünce duygu insanda birleştiremeyen bir tek kanatlı uçma öğesi en önemli sorun dedi ya, değerler kültürünü çok öne çıkarıyorsunuz.
Rekabetçi bir dünyada yaşıyorsunuz. En önemlisi siz siyasal sistemimizi, siyasal etkinliğinizi liberal ekonomiler üzerine kuruyorsunuz, yani rekabet düzeni üzerine kurmuşsunuz siz. Rekabet düzeniyle rekabet edeceğiz, maneviyatımızla mı yoksa teknolojiyle bilimle vs yle rekabet edeceğiz. Burada bir çelişki gözleniyor. Ben öle gözlüyorum.
Bir model, aslında bir model eleştirisi de görüyoruz burada. PISA dediğimiz raporlar belli yaştaki öğrencilerin kendi ülkelerinde, örneğin okuma yazma temel matematik becerilerindeki durumlarını anlamaya çalışan sınavlardır, merkezi sınavdır. Bunu eleştiriyor, dahi ifadesiyle belirttiğimde, bir model eğitime eleştiri gibi geldi gözüme. O halde şöyle bir şey oldu, teşhis anlamında söylüyorum, bu vizyon belgesine göre, içinde nicelik sorularının gerisinde bilimsel ve teknik bilginin verilişiyle ilgili bir sorun yok. Değerler sistemiyle ilgili birtakım sorunlar var gibi görünüyor, ya da ben öyle anladım.
Oysa biz eğitimin niteliğini artırılmasıyla bir yol olarak biliyoruz ki bilimsel eğitim temeldir, demokratik eğitim temeldir, bu ikisi yan yana birbirinden ayrılmaz. Demokratik eğitim ve bilimsel eğitim bir gerçek olgudur.
Şimdi bunu söyledikten sonra okullar arasındaki eşitsizliği eşitsizlik ve sınav baskısı arasındaki eşitliği kurun.
Bakan diyor ki, “biz okullar arsındaki eşitsizliği kaldırmak için sınav baskısını azaltacağız” diyor, ama okullar arasında eşitsizlik neden var, şöyle bir eşitsizliği düşünelim lütfen. Okullar arasındaki eşitsizliğin sosyo ekonomik nedenleri var. Düşünün şöyle okulları köy, kent vs. Sosyo kültürel nedenleri var, sosyo coğrafik nedenleri var. Bunlar olmazsa olmaz, sosyo kültürel nedenler son derece önemli. O okulun nerede konumlandığı, hangi çevrelerde, hangi eğitim düzeyinde insan var oradaki yerleşti, bunlar hep belirleyici unsurlar.
Burada başka şeyler de var, örneğin öğretmen öğesi var. Orada öğretmen öğesi üzerinden yola çıkarak okullar arasındaki eşitsizliği gidermesi ön görülüyor, bu çok basit öngörü olup öğretmen üzerinden okullar arsındaki eşitsizliği gideremeyiz. Sosyo kültürel nedenler sosyo ekonomik nedenleri çözemeden o Milli Eğitim Bakanının kendi başına çözeceği bir mesele değildir. Dolayısıyla neden sonuç ilişkisi kurarken, siz nedenleri doğru teşhis etmezseniz sağlıklı sonuçlara varamazsınız. Nedenlerin doğru teşhis edilmesi gerekir, sağlıklı sonuç üretebilmek için. Burada sanki bir teşhis hatasına düşülmüş gibi düşünüyorum.
Demin az önce söylediğim saptamalardan yola çıkarak şunu da belirtmem gerekir. Bilim ve teknik, kültür bağlamında demek ki, işler yolunda gibi görünüyor. O zaman içeriklerin önümüzdeki dönemde çok değişmesi beklenmez diye düşünüyorum. Örneğin insanın evrimleşmesiyle ilgili konular fen derslerinden çıkarıldı, biliyorsunuz, benim çocukluğumda bunu okumuştuk biz, çıkarıldı. Şimdi bunun yeniden yerine gelmesini kimse beklemesin, bu mantıktan yola çıkar.
Şimdi bir şeye değinmemiz gerekir, ontolojik bir mesele. Ontolojik ayağına değinmemiz gerekir, eğitim neden var. Formal eğitim niye vardır. Formal eğitimin (resmi okullarda yapılan eğitim) üç temele dayandırılır:
1-Kültür aşılamaktır. Bireye içinde bulunduğumuz toplumun kültürünü aşılarsınız. Çeşitli yollardan biri olup, olmazsa olmazlardan birisidir. Bir yazar yıllarca okuduğum bir makalede şöyle der: Amerikan eğitimini eleştiriyor, diyor ki, “bu Amerikan eğitimi beş para etmez, Amerika’yı da eleştiriyor. Ama bir şey var, Amerikan eğitimi her çocuğu Amerika’lı yapar” diyor. Demek ki kültür aşılama işi iyi.
2-Eğitim sistemi bireyi üretmen kılmayı amaçlar. Bireye yaşamını sürdürebilecek güzellikler, bizim meslek kazandırma dediğimiz şeydir.
3-Bireyin potansiyelini açığa çıkarmayı amaçlar. Bireyin yeteneğini geliştirmeyi amaçlar. Formal eğitimin üç tane ayağı vardır. Olumsuz demeyelim son derce sağlıklı saptamalar da var.
Arzu edilen eğitim, sağlık, adalet, emniyet gerilerde
Bakanın sözlerinde şöyle bir ifade var, bu gün ortaya çıkan başarı hikâyeleri, ben onu görünce, ülkemizde hemen her alanda ortaya konan başarı hikâyeleri düşündüm başında da, ilk olarak Sayın Cumhurbaşkanının bir sunuşu var sonuçta, onun şöyle bir saptaması var, diyor ki, “2002 de göreve geldiğimizde ülkemizde yükselteceğimiz dört sütunu eğitim, sağlık, adalet, emniyet olarak” ifade etmişti. Eğitim burada, onu bir tarafa tutalım, sağlıkta, adalette, emniyette yani güvenlik hizmetlerinde başarı hikâyeleri, şimdi ben okurken düşünüyorum, adalet sistemimiz 2002 ye göre nerede. Sağlık hizmetleri nerede, güvenlik hizmetleri nerede. Nerede derken, olaylara kendi inançlarımızın ötesinde bakmak lazım. Ulusların görsel endekslerdir esas olan. Orada başka ülkelerle karşılaştırarak görürüsünüz onları. Örneğin, insan haklarında neredesiniz, aşağıya mı indiniz yukarıya mı çıktınız. Özgürlüklerde neredesiniz, örneğin refah düzeyinde neredesiniz? Bu ilişkileri başka ülkelerle kurarak bakmak lazım. Doğrusu o açıdan bakarsak biraz boşta kalıyor. Yani methi bu perspektif içinde detaya bakmak lazım hedeflere bakarken öyle bakmak lazım diyorum”.


Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu Ne getiriyor, ne götürüyor, ne var ne yok (2)
“2023 Eğitim vizyonu” konusunda Prof. Dr. Feyzi Uluğ’a da konuşmasında şunları söyledi:
- “Eğitim meselesini ideolojik olmaktan çıkarılması ve pedagojik zemine oturtulması şarttır”, diyor, tabi bir saptama var, eğitim meselesinin ideolojik olmaktan çıkartılması ve pedagojik tutulması şarttır. Kendi bakışınızla zaten ideoloji koyuyorsunuz, ideolojik bakmayın demek ki, bunun dışında her şey ideolojiktir., ama kendisi öyle görmeyecek.
Okul biriminin özerkleştirilmesi şarttır. Okul kimliksiz bir yerdir, inanılmaz derecede kimliksiz, bu günkü okul bizim çocukluğumuzdaki değil bu günkü okul. Kimliksiz bir yer yetki yok, okulun yaptığı daha önce sahip olduğu kimliksiz yer. “Okulu daha kimlikli yapmaya çalışacağız” diyor. Doğru bir saptama fakat altını görmek lazım, kastını onu görmeden anlayamayız.
Burada kökten değişecek bir şey yok, kökten değişebilecek anlamda bir şey yok, ama reform anlamında şeyler var. Her vizyon belgesi bir şeyi değiştirmez, dersiniz ki “ben şunları şunları yapacağım” dersiniz. Onları koymaya çalışıyor, yani aslında her vizyon belgesi kendisini içerir. Demek ki öyle sanıldığı gibi bir şey değil. Şimdi 18 alan var dile getirilen, 18 alan içerisinde 127 hedef var. Bu 18 alan aslında çokça parçalanmış, örneğin orta öğretime bakıyorsunuz, orta öğretim aslıda bütüncüldür, yani akademik liseyi kapsar, onun içinde sosyal bilimler lisesi fen bilimleri lisesi kapsar, meslek teknik eğitimi kapsar, imam hatip okulları da kapsam içerisinde düşünülmesi gerekir. Onları ayrı ayrı ayırmış 18e bölmüş, onun içerisinden hedefler geliştirmeye çalışıyor. Burada dikkat çekmek istediğim şeylerden birisi, geriye dayalı yönetim şekli, geriye dayalı yönetim şekli şu demektir. Bir karar almadan önce o kararın dayanaklarını öreceksiniz. Rasyonel karar üretmek teorisi, rasyonel karar çoğelesinde veri olmadan karar üretirseniz sezgisiz almış olursunuz kararı. Örneğin Zafer Hava alanının yapacağım, Kütahya’ya dersiniz, şu kadar da yolcu alacak” dersiniz sonra bakarsınız zarar edersiniz. Köprü yaparsınız şu kadar insan var geçecek dersiniz. Veri yoksa elinizde, ama diyor ki ben veriye dayalı yapacağım”. Veriye dayalı yapmak çok önemli fakat, veriyi doğru topluyor musunuz. Biz tez yaptırıyoruz, okul yönetimi davranışlarını inceleyeceğiz. Kimi öğrenci arkadaşlarımız alıyorlar anketi, gidiyorlar müdüre veriyorlar, hocam bulamıyoruz bu öğretmenleri, siz öğretmene doldurtun biz sizden alalım, diyorlar. Müdür hakkında şöyle mi yapıyor, böyle mi yapıyor, ne kadar nesnel davranır, yani o verilen araçlar ne kadar sağlıklı.  Çift verilerde güven sorunu var. Enflasyon o mudur, şu mudur? Verileri topluyor, ama güven sorunu var. Şunu söylemeye çalışıyorum, veriye dayalı da o veriye ne kadar güveneceğiz.
Örneğin kentin en önemli okulunu imam ortaokulu yapıyorsunuz, lisesi yapıyorsunuz. “Vatandaş istedi talep etti”, diyorsun, hani veriye dayalı, bir veri geldi, bu ne kadar gerçeği yansıtıyor onu söylemeye çalışıyoruz, böyle bir şey.
Sorun aslında nedir, biliyor musunuz, bir güvensizlik var. Çok iyi niyetli olabilir, her şey bir tarafa. Farklı düşünüyorum ben. Çok iyi niyetle belge hazırlamış olabilirsiniz ama güvenlik çok derin. Önce güven sağlamalıyız. Bu olmadan hiçbir şey olmaz.
Metnin içerisinde benim yerinde gördüğüm ve iyi diyebileceğim şey okul yönetimiyle ilgili meseledir. Okul yöneticiliğinin lisansüstü eğitime çekileceği söyleniyor, bu benim en iyi görebileceğim en iyi şeylerden birisidir. Aslında koalisyon döneminde 2002 öncesinde okul yöneticiliğinin meslekleşmesi yönünde adım atılmıştır. 120 saatlik bir programla bir sınav yapıyorlar, müdür adaylarını alıyorlar eğitiyorlar, üniversiter destekle sonra yeniden sınav yapıyorlar. Sistem de kendi içinde düzeltilebilecek sistemle bir meslekleşme yolunda adım atılmış. AKP kaldırdı onları, yok sayıldı, kapatıldı ama bu sorunun içinde, liyakat diyoruz ya sürekli. Yönetici atama yönetmeliği son 15-16 senede onlarca kez değişti, sürekli değişti. Ama her değişme geriye atılım vardı, Danıştay’a gidiyor, mahkeme iptal ediyor, gidiyor sürekli ısrar ısrar. Şimdi siz diyorsunuz ki “ben liyakat ilkesini getireceğim” diyorsunuz. Nasıl güveneceğim. Örneğin gerçekten bunu getirecekseniz, bu gün hâkim sendika olan sendikanın yönetimde hâkimiyeti çok fazla belirleyici oluyor. O sessiz mi kalacak. Burada bir güven sorunu var.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu Ne getiriyor, ne götürüyor, ne var ne yok (2)
Pedagojik formasyon biraz farklı, basına yansıdığından da farklı. Bu gün pedagojik formasyon ticari bir alandır, üniversitelerde para kazandırma alnıdır, rektöründen hocasına kadar. İnanılmaz bir şey, soytarılıktır. Bir bakıyorsunuz hiç uzmanlığı olmayan kişi uzmanlığı olmadık alanda ders veriyor. Herkes susuyor, yani bu iş artık zıvanadan çıkmış. Şimdi peki ne sağlıyor, yüz binlerce kişi çıkıyor “ben öğretmen olacağım” diyor. Bu siyasal iktidar için tehdit aslında, büyük bir tehdit aslında; eğitim fakülteleri var, onun mezunları var. 300 bin-500 bin kümülatif (Toplam) artış var.
Şimdi diyor ki metin, “böyle olmayacak” diyor. Siyasi irade baktı ki bu elinde patlayacak bombaya dönüştü, kitle birikiyor, beklenti artıyor, öğretmen olmak istiyor. Her sene 20- 25 bin öğretmen alıyorsunuz. Bakın hiç emekli olan öğretmen söylenmiyor, yıllık emekli olan öğretmen sayısı ne kadar. Aslında dönen çark aynı olgunun içinde dönüyorsunuz.
Dolayısıyla bunu kaldıracağız, bu çok doğru bir şey, orada İncirlik olayı var, İncirlik şu, öğretmen olmak isteyenler girecekler sınava kazandıklarında o zaman formasyona gidecekler. Formasyonu yine kendisi yapmayacak. Daha önce elinde belge olanlar “öğretmen olacağım” diyenler sistemin önünde birikiyorlar, sayı artıyordu. Şimdi öyle olmayacak, girecek sınava, eğitim fakültesi içindekiler için söylüyorum, bunu. Alan sınavına girecekler, örneğin fen fakültesini bitirmiş, edebiyat öğretmenliğinden girecek, edebiyat öğretmenliğinden alacak puan, listenin tepesine çıkacak, “ben kazandım sınavı” diyecek. Kazanacak, o zaman ME Bakanlığı diyecek ki üniversite “tamam bunu eğitime tutun”, sistem, ona dönüyor. Yani daha önce elinde patlayan şey geriye çevrildi. Bu biraz ı anlaşılıyor, metni iyi okunursa
ip uçları var orada görünüyor. Bu geriye dönüş biçimi, bu tartışma bizi ayrı yerlere götürür, oradan mı olmalı, orda olmamalı mı onlar ayrı meseleler. Ama böyle bir şey var.
Teftiş sistemini yeniden yapılandıracağım diyor, orada da farklı şeyler var. Taşrada müfettişlik kaldırıldı, bakanlık müfettişi merkeze çekildi, merkeze çekilince şöyle bir sorunla karşılaştık, muazzam bir soruşturma yığını var. Siz okul yöneticilerini atıyorsunuz soruşturma için, fakat bu konuda yetkili değil, sistem tıkandı ama getirilen düzen o değil, getirilen düzen bizim yöneticiler açısından uygun değil, hâlbuki soruşturma işini bir alan olarak müfettiş yapacak. Bir de rehberlik dediğimiz bir alan var. Bu ikisi çelişiyor gibi birbiriyle, rehberlik ayrıca yapılacaktır. Nasıl olur görmek lazım, ama bu ikisini ayıracağız, diyor. Soruşturma yine bakanlıktan merkezden olacak diyor. Bu işin bir tarafı, fakat alt başlıklarla söylemem lazım.
Temel eğitim erken çocukluk Erken çocukluk dediğim okul öncesi eğitim, beş yaş deniliyor, burada yaygınlaştırma sorunu var. 18-20 milyonluk çocuk kitlesi var, bunları Ankara’dan yönetmek kolay değil. Hele eğitimde çok kolay değil. Bazı şeyleri bırakmanız lazım aşağıya doğru. Bakın 1950 li yılların ortalarına kadar ilkokul öğretmeni merkezin öğretmeni değil, özel idarenin öğretmeni idi. Ne zaman para veremez oldu Ankara aldı bunu. En kolay görevlendirilecek en kolay yönlendirilecek şeydir, yerel yönetimlerdir okul öncesinde.
Temel eğitimde 1968 programını bir okuyun, ilkokul programını. Çok ilginçtir çok güzel bir programdır 1968 ilkokul programı. Aslında onun temeli Köy Enstitülerinden gelir. Köy Enstitüleri programının süzülmüş örneğidir.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu Ne getiriyor, ne götürüyor, ne var ne yok (2)
Bu metne baktığınız zaman pedagojik olarak çok doğru sözler var. Fakat o doğru sözün kaynağına bir bakın 68 programıyla çakıştığını görürüsünüz. Ama o sözlerden farklı yerlere doğru gidiliyor.
Şimdi ders sayısı azaltılacak ve teneffüs süreleri uzatılacak.Şöyle disiplini böldüğünüz zaman öğrenci bütünsel olarak bunu kendi zihnine birleştiremiyor. Yani 50 çeşit ders yaptığımızda, bu gün eğitim bilimlerinde de aynı sorunları yaşıyoruz. Birbiriyle irtibatsız alanlar yan yana gelemiyor. Dolayısıyla zaman zaman deneniyor bu tür şeyler. Bizde de oldu bir ara fen derslerinde fizik kimyayı birleştirdiler. Ders sayılarının azaltılması bence doğru bir uygulama olacak; ne zaman ne kadar azaltılacağı ayrı bir konu. Şunu söylemek isterim, ben Çankaya Lisesi mezunuyum, sene 1974 mezuniyet yılım. Biz okulda iki devre okurduk, sabah sekizde giderdik derse, okul da yarımda biter; öğlenciler gelir saat birde dört buçukta bitirir okulu. Şimdi okullar ne kadar sürüyor biliyor musunuz; şimdi okulda arkadaşım var, saat altıda çıkıyoruz okuldan diyor. Çocuk altıda çıkıyor sabahın altısında, düşünün, ikili öğretim yapılan yerlerde yedide bitiyor. Ders saatlerinin sayısı artmış, ders sayısı artmış, verimde bir başarı yok. Onun için kısaltılması gerekiyor.
Burada metinde çelişkiler var, örneğin diyor ki, “meslek eğitiminde ders sayısını azaltacağız” diyor. Ders sayısını azaltırken alandan mı alacaksın akademik alandan mı alacaksın. “İmam hatip okullarını da azaltacağım” diyor. Ama şöyle bir şey yapmış, “mesleki eğitimde üst öğrenimi alana yönelteceğim” diyor, yüksek öğretimde yıllarca şu konuşulmadı mı, “ yav isteyen istediği yere gitsin, bırak isteyen istediği yere gitsin”  işte bu. Avantaj puan bunlar tartışılmadı mı? Dolayısıyla elektrik bölümüne giden çocuğun yüksek öğretimde oralara gitmesi yönünde eğer bir çaba olacaksa akademik ders sayılarında azaltmalar yapabilirsiniz, bunda bir terslik görülmüyor. Yani orada demek ki şöyle bir şey var, aslında olay çok basit, siz dersiniz ki, “hem mesleği öğrensin, hem de üniversitede istediği yere gitsin”, o zaman ders sayısını artırmak zorundasınız. Çünkü hem akademik bilgi vereceksiniz, hem meslek bilgisi. Bu ikisi yan yana gelse total artar yani. Azaltmanın yolu oradan geçiyor. Başka yol görünmüyor.
Yöntemi söylememiş ama var.
Bu vizyon belgesinin içinde çok ayrıntıya girilmez. Fakat öyle şeyler var ki, çok mikro inanılmaz derecede mikro hükümler var orada, buna gerek yok diyorsunuz, 147 hedefin bir kısmı bu bağlamda.
Geçenlerde bir derste 17-18 yaşlarındaki çocuklar, bir konu geldi de, onlara dedim ki, “siz söküğünüzü falan nasıl dikiyorsunuz”; bazen aynı şeyi anlatmazsınız, çocuğun ilgisi dağılıyor, ister istemez, konu bir yerden geldi. Söküğünüzü falan nasıl dikiyorsunuz diye bir laf ettim ben, kız öğrenci oranı da çok yüksekti o sınıfta; abartısız söylüyorum, çok önemli bir kısmı, dediler ki, “biz terziye götürüyoruz”, bir kısmı “annemiz dikiyor” falan. Ben de dedim ki, yav çocuklar, arkadaşlar ben öğrenciliğimde aile bilgisi diye bir ders aldık, yani çocuk, aile bilgisi seçime götürüldü, sonra bu modernize edildi, bu ders iş eğitimi dersi oldu. Benim arkadaşlarım bitirdiğim okul, Endüstrüyel Sanatlar Yüksek Öğretmen Okulu mezunuyum ben. Bu ders için yetiştirildim ben. İlginçtir bu iş eğitimi dersi ne zaman kaldırıldı, kim kaldırdı (Ziya Selçuk zamanında) Şimdi burada deniliyor ki, “beceriyi psiko motor olarak analım, “bu beceriler için tasarım ve beceri atölyeleri kurulacaktır” diyor.
Konuşmacının sunumundan sonra karşılıklı sorular ve konu üzerinde katkılarla etkinlik sona erdi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Prof. Dr. Feyzi Uluğ: 1957 Bilecik doğumlu. 1977 de Endüstriyel Sanatlar Yüksek Öğretmen Okulundan mezun oldu. A.Ü. Eğitim Fakültesi eğitim Psikolojik hizmetler bölümünde lisans ve yine bu daldan yüksek lisans dereceleri aldı. 1985 yılında Türkiye Amme İdaresi Enstitüsünden Lisansüstü Kamu Yönetimi uzmanlık programını bitirdi. Daha sonra H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde eğitim, teftişi ve planlaması ve ekonomisi bilim dalında doktora derecesi aldı. 1994 de eğitim yönetimi ve teftiş ana bilim dalında doçent oldu. Milli Eğitim Bakanlığında öğretmenlik uzmanlık ve daire başkanlığı gibi çeşitli görevlerde bulundu. Halen G.Ü. Eğitim Fakültesi eğitim bilimleri bölümünde öğretim üyeliği yapıyor.
Eğitimde örgütsel yapı ve İşleyiş Örgütsel Davranış okul rehberliği, okul aile ilişkileri eğitim politikası ve uzaktan eğitim ve benzeri konularda araştırma ve yayınları bulunuyor.

“Çocukları sağlıklı ve bilgili yetiştirilmeyen uluslar, temeli çürük binalar gibi çabuk yıkılırlar”.Gazi Mustafa Kemal Atatürk
2023 Eğitim Vizyonu programı hiçbirisi bilimsel araştırmaya dayanmıyor.
“Atatürk ilke ve inkılâpları, bir tane Atatürk sözcüğü yok”.
 “Türkiye artık demokratik bir ülke değildir”.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu, ne getiriyor, ne götürüyor, ne var ne yok(1)
Ulusal Eğitim Derneği’nin geleneksel olarak her Cumartesi günleri düzenlemiş olduğu eğitim kültür konferanslarından 17 Kasım 2018 günkü konferansının konusu, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyon”uydu. Dernek salonundaki etkinlikte konuşmacı olarak Prof. Dr. Dilek Gözütok(1)ile Prof. Dr. Feyzi Uluğ konu üzerinde görüşlerini açıkladılar; bu panelde izleyici olarak dernek üyeleri, emekli öğretmenler, akademisyenler bulunuyorlardı.
Milli Eğitim Bakanının “2023 Eğitim Vizyonu” diye üstü örtülü süslü cümlelerle açıkladığı belgeyi, görüşleri, eğitim öğretimimizin Prof uzmanları aşağıda görüşleriyle olumsuz olarak açıklıyorlar. Bu uzman eğitimcilerinin açıklamaları okuyucuya çok uzun olacağından, iki bölüm halinde sunmak istedik. Bu bölümde Prof. Dr. Dilek Gözütok’un, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “2023 Eğitim Vizyonu” konusundaki eleştirel konuşmasını aşağıya alıyoruz.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu, ne getiriyor, ne götürüyor, ne var ne yok(1)
Prof. Dr. Dilek Gözütok “2023 Eğitim Vizyonu” konuşmasında şunları söyledi:
­­-Toplantının adını da bir espri ile cevap vererek başlamak istiyorum. Bilgisayar yeni icat olduğunda her ülke gelip soru soruyormuş, bilgisayar takır takır cevap veriyor; bir Türk geliyor soru sormaya, soruyor, bilgisayar kıyamet kopuyor, darmadağın oluyor, “ne sordun” diyorlar, “ne var ne yok” diye sordum, diyor.
Biz de “ne var ne yok”u sorarak başlayacağız. Şimdi tahta da bazı yerleri vurgulamaya çalıştığım gibi, ME Bakanlığı da eğitimde 2023 Eğitim vizyonu ile ilgili konuşacağız.
Her ne kadar Feyzi Hocam Cumhurbaşkanının söylediğine değinmedi, çok önemli değil dediyse de, üzerinde durmayacağım dediyse de ben durmak istiyorum. Bazı sözlerini size iletmek istiyorum, anlamak istiyorum. Bazı cümleler “eğitim öğretim sisteminin hedefi aklıselim, kalbi selim, zevki selim sahibi bireyler yetiştirmek” diyor.
Kalbi selim’e baktım, tertemiz kalp demekmiş, her günahta kalbe nokta vurulur muş. Kalbi selim olanlar da Cennete gidermiş. Demek ki eğitimin hedefi, eğitim sisteminin hedefi bu.
2002 de, biraz önce Feyzi Hoca’nın söylediği cümle ülkemizi üzerinde yükselteceğimiz dört sütünün eğitim, sağlık, adalet, emniyet olarak belirledik, diyor size bırakı yorum, bunda nasıl başarı hikâyeleri oluşturduğumuzda, bir başka cümlesi, “eğitim sisteminin eksikliklerini gidermek, çağın gerektirdiği bir yapıya kavuşturmasını sağlamak. Birikmiş sorunlara çözüm bulmak için büyük yatırımlar gerçekleştirdik” diyor. “Alt yapı konusunda atılan yatırımlar meyvelerini vermeye başlamıştır” diyor eğitimde. “Artık Türkiye’nin eğitim öğretim alanında sıçrama yapma nicelikten niteliğe bir şahlanışı ve hamleyi gerçekleştirme zamanıdır’ diyor. Bunlar Cumhurbaşkanının ifadeleri.
Yine Cumhurbaşkanının bir sözü, “2023 eğitim vizyonu sabır, emek, samimiyet ve fedakârlık isteyen uzun bir süreç olan eğitim öğretim konusundaki atılım ve şahlanış stratejimizin yol haritasıdır” diyor. Şimdi yol haritasında göreceğiz.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin etkinliği ve sorun çözme kapasitesi artan her bakanlığımız gibi yani Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçince sorun çözme kapasitesi her bakanlığımızda artmış, etkinliğimiz artmış ve ME Bakanlığının da hayata geçireceği 2013 eğitim vizyonundaki çalışmalarla Türkiye’nin önünde yeni ufuklar açılacakmış.
Şöyle bir metin, (ME Bakanlığının yayınladığı 20123 Eğitim Vizyonu adlı 140 sayfa, çoğunluğu fotoğraflarla doldurulmuş kitapçığı göstermekte) “içinde yazı var zannetmeyin, yazıya dökseniz 10-15 sayfayı geçmeyen böyle bir renkli, vizyonu, bu iki sayfa 140 sayfalık bir şey var. Cümlelerle anlamaya çalıştım. Ben Atatürk ilkelerinden yanayım, o çerçeveden bakıyorum.
Bakın Mil. Eğ. Bakanlığının ifadeleri, pedagoji, psikoloji, antropoloji, sosyoloji, nöro bilim, ekonomi ve teknolojinin bize tanıdığı tüm imkânları kapsayan trans disipline bir ihtiyacımız var. Uzun zamandır milletçe şekilciliğe tek tipçiliğe uzun zamandır 16 yıldır bunlar zaten var. Tek tipçiliğe rutinleri kutsamayan, andımız falan her halde rutin dediği, ya da başka bir şey, kutsamak nasıl bir şey, bir zemine duyulan bu özlemin fazlasıyla farkındayız. Böyle bir özlemimiz varmış. Bu vizyon belgesi böyle bir özleme verdiğimiz yanıtlardan müteşekkildir. Şimdi okudukça anlayacağız, diye düşünüyorum.
“Ailelerimiz çocuklarımız ortak paydasında buluşabilmesi adına”, ifade yanlışı bir kere buluşabilmenin adına olmaz, “desteklenmesi 2023 Eğitim vizyonunun temel beklentileri arasındadır, unutmayalım ki dallar kökten çıkar”. Dallar kökten çıkmaz, kökten gövde çıkar, dallar sonra gövdeden dallar çıkar, böyle bir şey yok.
Çağımız eğitim kavram haritasında çok konuşulan kavramlar bir olan müfredatı”, müfredat eğiti haritasının bir dalı değildir. “Dünyanın en iyi tiyatro oyunun mecazıyla bağdaştırsak sahneye çıkacak replikleri okuyacak olan öğretmenlerimizdir”.
“Geleceğimize yön verecek vizyonumuz, müfredatı bilgiden beceriye, beceriden görgüye taşımayı hedeflerken başarının anahtarı olarak öğretmen eğitimini okullar arasındaki eşitsizliği asgariye indirmeyi ve dolayısıyla sınav baskısını azaltmayı ön koşul olarak görmekteyiz. İyi yetişmiş öğretmenlerin olduğu bir sistemde çerçeve müfredat yeterlidir. Usta bir öğretmen müfredatı çocukların ihtiyacına göre anında yeniden inşa eder ve fırsat eğitimi yapar”. 2017 müfredatı bir müfredat değildir, bunu her yerde söylüyorum, bu bir paçavradır. “Müfredat kelimesinin kökünü sayın bakan, fertten gelir diyor, fert çocuktur”, diyor. Müfredat kelimesi fertten gelir, ama buradaki fert çocuk değil, burada yazılı maddeler yani İngilizcede aytim olan şeyler ya konu başlıkları, müfredatın eskiden müfredat, sadece ne öğretelim, hangi konuyu öğretelim olduğu için onlara madde madde yazılırdı, tarih öğret, matematik öğret bunlardı fert dediği, birey değil. Yani madde “aytim madde. Bir psikoloji profesörü ferdi müfredatla falan böyle kaynaştırıyor, bilmiyorum ne olacak.
Şöyle diyor, Sayın Cumhurbaşkanımızdan, bakın oraya bir gönderme var, bu süreçte verdikleri destek, “Cumhurbaşkanımızın bu süreçteki destek, meselenin bir ülke bir millet ödevi olduğunun açık bir göstergesidir. Dünya ülkelerindeki eğitim sistemlerinde gözlenen büyük değişimler hep büyük bir liderin imzasını taşımaktadır”. Böylece büyük bir lider diye oraya da selamımız gitti.


Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu, ne getiriyor, ne götürüyor, ne var ne yok(1)

PISA(2) yı Küçümseyen MEB Yönetimi:
Şimdi gene raporda diyor ki, “önemli olan 2002 den bu yana gerçekleştirilen özellikle niceliksel başarı hikâyesinin”, biraz önce Feyzi Hoca’nın söylediğine “başarı hikâye”miz var, niceliksel olarak çocuklar sokakta sürünüyor, “yeni başarılar ekleye”cekmiş ona. 16 yıllık süreçte yapılanlara yeni halkalar ekleyeceğiz. AKP iktidarının uygulamaları sürdüreceğinin sözünü veriyor. Yani “bundan önce biz 16 yıl ne yaptıysak”, Sayın Cumhurbaşkanım liderim “bunu yap” diyor, ben bunu devam ettireceğim” diyor.
SSK lardan da destek alacağını söylüyor, “SSK lar eğitim sendikaları ve benzeri kuruluşların işbirliği ile ben bu işi yapacağım” diyor. Sanıyorum nevin porotokol imzaladığı vakıflarla işbirliğini sürdüreceği anlamına geliyor bu.
Pekiyi, “üç yılık aşamam var” diyor. “Aşama aşama gideceğim, 2018-2019 da simulasyonlar yapacağım, öncü pilotlamalar yapacağım”; pilotlama diye bir sözcük yoktur, uyduruyor, pilot uygulamadır o, “kısmı uygulamalar yapacağım” diyor. “Bir sonraki sene ülke ölçekli pilotlamalar yapacağım” diyor. “Tasarımı biten eylemlerin”; eylem neyin nesi, bunun uygulamasını yani program mı yaptın, ne yaptın neyin eyleminin tasarımı yapılacak. Sonraki yılda da, “ana hedefler sırasında sıralanan etmenlerin tümünün hayata geçirilmesi,  bazı eylemlerin de etki analizlerinin yapılması gerektiğini” söylüyor.
Gene burada okuduğumuz zaman benim izlemim şu, bolca laf kalabalığı, okuduğunuzda siz de görüyorsunuz. Kavram yanlışları içeriyor. Vizyonun ifadesi şöyle diyor,vizyonun felsefesi bölümünde,  “2004 de kendisi Talim Terbiye Kurulu Başkanı iken, “öğretim programını değiştirmenin gerekçesini çocuklarımız PISA da başarısız” diye her yerde gitti konuştu, “TIS de PSA da çocuklarımız başarısız, öyle bir program yapacağız ki çocuklarımız PİSA da başarılı olacak” diye savundu.
Ama şimdi ondan 14 yıl sonra şöyle diyor, “ne var ki 21. Yüzyıl becerilerini ölçme iddiasındaki PISA gibi uluslar arası çalışmalar dahi sadece eleştirel düşünce akıl yürütme gibi biliçsel içerikli içeriklere yönelmekte. Kısacası tek kanatla uçmaya yeltenmektedir, üstelik de PISA sadece biliçsel içerikleri ölçmüyor üst düzey becerilere gidiyor, çocuğun geleceğe dönük kestirimler yapmasını ölçüyor”, YANİ BU GÜN ARTIK PISA YI KÜÇÜMSEYEN BİR ANLAYIŞATAYIZ. Onun yaptığı programın sonucunda çocuklarımız PISA da daha da başarısız oldular.
2023 Eğitim Vizyonunun yazanlar 24-26-36-48 gibi öğretim programlarını bilmiyorlar mıydı?
2023 vizyon metninden okuduğum zaman, ben bir program geliştirme profesörü olarak bu metnin daha önceki programlardan 24-26-36-48 gibi öğretim programlarının ve Türk Eğitim Sisteminin felsefesinden haberdar olmayan birileri tarafından yazılmış olduğunu düşünüyorum. 2023 eğitim Vizyonu raporu 2005 teki küreselleşmenin programını ve adına müfredat dedikleri 2017 de bütün eleştirilere karşın uygulamaya koydukları eğitimde Anadolu modeli metninin devamıdır. Bu kitabı biliyorsunuz “Eğitimde Anadolu Metni Modeli” diye bir kitap var. FETÖ nün Uzakdoğu imamı Hüseyin Kara’nın kitabında yazıyor. Orada ne yazıyorsa bu vizyon bunu yansıtıyor. Her cümle bol sözcükle kalabalıklaştırılmış, yapılacağı belirtilen eylemler kendisine verilen soruya yanıt veremez durumdadır.
Şöyle bakalım, şöyle bir ifade var, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Milli Eğitim Bakanlığı olarak gerçekleştirmek istediğimiz dönüşüm adil, insan merkezli, öğretmen temelli, kavramda evrensel uygulamada yerli, esnek, beceri ve görgü odaklı, hesap verebilir, sürdürülebilir bir ilkesel duruş sergilemektedir”. O kadar çok sıfat fiil sıralanmış. Şimdi bakalım özellikle parası olanın eğitimden yararlanabildiği bir ülkede Türkiye’de eğitimde adalet nasıl sağlayacak, ilk madde ve “adil” diyor. Bütün eğitim kurumları kamusal, parasız ve eşitlikçi olabilecek mi? Adalet başka nasıl sağlanır? İlk istediği lise programına yerleşemeyen ve örgün eğitim dışında kalan gençler, bu gün çağ nüfusunun 3/10 u yani onda üçü açık liselere kayıtlı. BU çocukları yeniden sisteme alacak mısınız, adaleti sağlamak üzere?
Peki, “İnsan merkezli” ne demek. Yani eğitim merkezine insandan başka hangi canlıyı alacaktı? Tabi ki insan merkezli olacak, eğitimin kendisi, tabi ki hayvan eğitimleri de var ama ME Bakanlığına bağlı değil o…
“Öğretmen temelli” derken ne demek istiyor acaba. Yani ülkenin gereksinim duyduğu sayıda öğretmen ataması mı yapacak. Uzaktan eğitimle öğretmene vereceği yüksek lisans programıyla öğretmeni nitelikli hale mi getirecek.
“Kavramda evrensel uygulamada yerli” diyor. Bu da ne demek. Evrim Kuramı gibi bir evrensel kuramı 2017 programına  alabilecek misiniz. Kavramda evrensel derken, Evrim Kuramından daha evrensel bir kavram daha var mıdır?
“Esneklikle” neyi kastediyorsunuz? Zaten öğretim programı kendi içinde bir esneklik taşır. Öğretmen, hele de Türkiye gibi büyük bir ülkede merkezden hazırlanan program uygulanıyorsa, öğretmen kendi öğrencisinin düzeyine göre o programda esnetmeler yapmak zorundadır. Olduğu gibi uygulayamaz ki. “Replikleri okuyorum” demek değildir ki, eğitim programı.
Peki, acaba bu esneklikle neyi kastediyor, derslerinin ve sanat derslerinin kaldırılmasını mı kastediyor, onu bilmiyoruz. “Beceri ve görgü odaklı olacak program”  diyor. Eğitim zaten beceri kazandırılmadan yapılabilir mi? Eğitim yaptık da görgü kazanmadıysak o eğitimin bir anlamı yok.
“Hesap verebilir” ne demek. Onu sordum, ama yani ona da cevap veremedim, çünkü halkın oylarıyla seçilmemiş, Cumhurbaşkanının atamasıyla görev almış bir bakan kime hesap verecek. Zaten Cumhurbaşkanı da “beğenmediği bakanı alır, yerine yenisini atarım” demişti.
Bir sistemin sürdürülebilir olması için, bilimsel bulgulara dayanmalıdır. Bu vizyon programın da, bu vizyon raporun da hiçbir önerinin bilimsel araştırmaya dayanmadığı açıktır.
Ders süreleri kısılacak, diyor; “teneffüsler uzatılacak” diyor. Seçmeli dersler şöyle şöyle olacaktır gibi, söylemleri var. Bunların hiç biri bilimsel bir araştırma sonucu değildir, dünyada da böyle değildir. “Ben ders süresini azaltacağım” demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Denir de şöyle denir, araştırmalar yapılır, ortaya bulgular konur, dersiniz ki, şunu azaltacağım, bunu çoğaltacağım, çünkü diye dayanacağınız bir bilimsel ölçüt olur. Çocuklara müjde veriri gibi “ders saatini azaltıyorum, artık yarım saat ders yapacaksınız” diyerek eğitim sistemi yönetilmez.
Cumhurbaşkanının atadığı kimi yerinin eğitim öğretim art alanı olmayan kişilerden oluşmuş bir grubun bilimsel temeli olmayan, laf kalabalığıyla dolu, kendi görüşlerine dayalı amaçlarla çocuklarımız hakkında karar vermeye hakkı yoktur.
Bir önceki bakan da demişti, İsmet Bey de, “ders süreleri azalacak çocuklara müjde” demişti.
“İlkesel duruş”; bu vizyon raporunu incelediğinizde Milli Eğitimin ilkelerinden hiç birine de uymadığını görüyoruz. Örnek, mesela bilimsellik ilkesine dayanmıyor. Önerileri bilime dayalı değil. Genellikle eşitlik ilkesine dayanmıyor. Sürekliliği tartışılır. Atatürk ilke ve inkılâpları, bir tane Atatürk sözcüğü yok, vizyon raporunda.
Demokrasi e ekonomi ile bütünleşmiş bir eğitim anlayışı Türkiye’nin her alanda atılım hareketini başlatacağı ve sürdüreceği temel platformdur” diyor.
Bu metni yazanlar hala ülkede demokrasi olduğunu zannediyorlar. Türkiye artık demokratik bir ülke değildir. Güçler ayrılığı yasama yürütme ve yargı artık teke ele bağlanmıştır. Yani demokratik olmayan bir ülkede “demokrasiyle eğiti yapacağım” demenin zaten bir anlamı yoktur.
Sayın bakanın demokrasi anlayışı da zaten tartışmalıdır. Geçmişten getirdiği art alanı var, ne var Talim Terbiye Başkanı iken ulusal değerlerden, demokrasi kültüründen, Türk Milli Eğitimin amaçlarına hizmet etmekten ve Atatürk’ten arındırılarak hazırlattığı Hayat Bilgisi 1-2 üç, Türkçe 1-2-4 le 5. Sınıf ders programları bir velinin açtığı dava sonucunda Danıştay 8. Dairesi tarafından bu nedenlerle 2009 da iptal edilmiştir. İnternete girdiğinizde 8. Daire iptal dediğinizde karşınıza çıkacaktır.
Birkaç demokrasi cümlesi ve Atatürkçülük konuları programa bu nedenlerle eklenmiştir. Demokrasi ve ekonomi ile bütünleşmiş bir eğitim anlayışı ifadesinin somut adımlarını beklemekteyiz.
Yine bu rapordan, esnek, modüler, daha az ders saati ve çeşidin olduğu bir müfredat hazırlatılacağı söylenmektedir. Şimdi özellikle Türkiye gibi merkezden büyük bir ülke, merkezden program hazırlanıyor. Bir eğitim programı uygulanıyorsa zaten bu program belli esneklikte olacaktır. Kırda aynı programı uygularken ya da olanakları iyi yerde aynı programı uygularken gelen çocuğun özelliklerine göre programınızı ya biraz geriden başlatacaksınız ya da ileri atacaksınız. Bu esneklik zaten olacak. Ben “esnek yaparım” diyerek esnek yapmak olmuyor.
Öğretmen eğitim programını öğrencisinden uyarlayabilmeli ve esnetebilmelidir.
Modüler program kavramı, modüler program bir modüler program hazırlama tekniğidir. Öyle “ben programları modüler yapacağım” diye modüler yapamazsınız. Bu bir program tekniğidir. Geçmişte Milli Eğitimde Hocamız Hıfzı Doğan başkanlığında Kız Teknik Eğitimde modüler program çalışmaları yapıldı. Eğer sahiden modüler programa geçmek gerekiyorsa ne yapmalı? Alan uzmanlarının ölçme değerlendirme, eğitim teknolojisi, eğitim psikolojisi ve program geliştirme uzmanlarının istihdam edildiği bakanlığa bağlı bir AR-GE birimi kurulmalıdır. Dünyada var bu kurumlar. Bu kişilere de modüler eğitim programı nasıl hazırlanır eğitimi verilmelidir ve modüler program öyle yapılır yoksa “ben modüler yaptım” deyip tematik programa “modüler program yaptım” demek ciddi bir bilimsel hatadır. Özgeçmişinden A. Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesinde lisans ve lisansüstü eğitim aldığı yazan bir kişinin, bu bakanımızın müfredat, artık müfredat kavramı yoktur, eğitim programıdır o artık müfredatın içindeki konular yoktur, müfredat dediğiniz o hisler eğitim programını bir dilimidir. Dünyada eğitim programı, kavramı gelişmiştir. Modüler program “pilotlama, “pilotlama” diye bir kavram yoktur, pilot uygulama ya da deneme uygulamaları denir buna.
Çocuğun içinde saklı olan müfredat açığa çıkacaktır” diyor. Temel kavramları yanlış kullanmaya ve yanlış kullanılmasına izin vermeye bu kavramsal yanlışları yaymaya hakkı yoktur. Üst görevler büyük sorumluklar gerektirir, onu taşıyamıyorsanız ülkeye zarar verirsiniz.
Daha az ders saati, daha az ders çeşidi, bilimsel araştırmalara dayandırmadan “dersi azalttım” “dersi çıkardım”, “saatini azalttım” “artırdım şu dersi koydum” la program yapılmaz. Eğitim böyle olmaz. Yani kimsenin çocuklarımıza daha az şey öğretelim, şu dersi öğretmeyelim, yerine şunu öğretelim, dersleri yarı yarıya azaltalım, bu dersi sertifikaya bağlayalım” deme gibi bir hakkı yoktur. Denemez mi denir, neye dayalı denir, araştırma yapılır, dünya incelenir hedefinizle bağdaştırılır, o zaman denebilir, ama böyle kafadan atarak “dersi azalttım, dersi çoğalttım” demek ülkeye zarar verir. Milli Eğitim Bakanlığının “öğrenme analitiği platformu” diye bir kavram getirdi, bununla artık eğitimi toparlayacağını söylüyor. Nedir bu platformu kuracağı böylece ne yapacak. Sürev ve işlev çözümlemeleri sonucunda bir sistem entegrasyonu (bütünleşme)  ve tasarımının hayata geçirileceği geçmiş kararlara yönelik objektif değerlendirmeler ve hem de geleceğe yönelik gerçekçi planlar yapılacağı, okul performanslarından öğretmenlerin mesleki gelişim ihtiyaçlarının belirleneceği, müfredatların etkinliğinin ölçülmesinden fiziki kapasite ve personel ihtiyaçların analizi, öğrencilerin bireysel performanslarına yönelik kararlar verilebilecek tüm süreçlerin değerlendirileceği ve gerekli aksiyonların zamanında alınacağının mümkün olacağı belirlenir. Öğrenme analitiği platformu oluşacak.
Bakan Bey bir şey daha diyor, “okul yöneticilerimizin yetki ve sorumluluklarını kısmen artırıyoruz” diyor. Ne kadar kısmını neyi artıracak. Önümüzdeki süreçte tüm yöneticilerimizin ehliyet ve liyakat temelli olması konusunda ülke çapında bir bakış açısını da paylaşmış olacağız.
Sayın bakan “yöneticilerimizin ehliyet ve liyakat temelli olması bakış açısını paylaşmak derken, ehliyetli ve liyakatli olmayan yöneticileri yönetim görevinden alacağız” mı demek istiyor. Kendi yardımcılarını bu ölçüde görev seçmiştir, ayrıca kendisi mi seçmiştir, liyakati olmayan yöneticileri görevden almaya yetkisi var mıdır. Bu ülkede yöneticilik eğitime bağlanmıştı. Üniversiteler yönetici olacaklara eğitimler veriyordu, sınavlar yapılıyordu, yetkinliğe göre atamalar yapılıyordu.2002 den sonra bu uygulama kalktı, o yetiştirilmiş yöneticiler görevden alındı, yerine başka okul çıkışlılar kondu. Ama şimdi “liyakati yok” diyor adam beğenmedi.
Toplantıda Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan da bir şey söylüyor, “öğretmen sayımızı 920 binin üzerine çıkardık. Hiçbir eğitim kademesinde derslerin boş geçmemesini temin ettik. Ders kitaplarını tüm öğrencilere ücretsiz olarak veriyoruz” diyor.
Şöyle bakıyoruz son 17 yılda atananların yüzde kaçının din kültürü öğretmeni olduğu, yeni yapılan okulların yüzde kaçının imam hatip olduğu da belirtilmelidir. Boş geçmeyen derslerin yüzde kaçı ücretli ve sözleşmeli olan, sosyal güvencesi olmayan ya da yetersiz kişilerle dolduruluyor; bakanlık tarafından yazılan ve basılan Talim Terbiye Kurulu Başkanının Edemanda çizdirilen Edemanın yazarlarından metinler alınan içi yanlış iletilerle dolu kitapları biz incelemekten, rapor yazmaktan ve dava etmekten yorulduk. Her ilkede açtığımız davaları ret ettilerse de, yeni baskılarda eleştirilerimizi dikkate aldıklarını da görüyoruz. Bazı yanlışları biz de yüzde 70, 60 filan bazılarını da fark etmişler.
Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle bir şey diyor, “öğretmenlik meslek kanunu hazırlanıp çıkarılacak sözleşmeli öğretmenlerin öğretmenliğin yeniden düzenlendiğini, halen 2+4+2 olmak üzere altı yıl olan sözleşme süresinin 3+1 dört yıla indirileceğini öğretmenliğe kabulde uygulanan pedagojik formasyon şartının kaldırılacağını, artık bu eğitimi bakanlığın vereceğini, halen ihtiyari olan ana okulunda eğitiminin de gerekli alt yapıyı oluşturduktan sonra zorunlu hale geleceğini” söyledi.
Şimdi bu sözlere bakarak hastanelere çok sayıda kamu kurumuna atanan din görevlileri için hemen kadrolar verilirken, öğretmen atamalarının daha uzun süre ücretli, sözleşmeli olarak yapılacağı, çok sayıda okul öncesi eğitim yaşındaki çocuğumuzun daha uzun süre cemaatlerin, imam hatip okullarının elinde olacağı yorumu yapılabilir.
Yine eğitimde çok ileri, şöyle bir söz var, büyük liderler güzel laflar söylüyorlar, takdirle heyecanla karşılıyoruz. Diyor ki Sayın Erdoğan, “eğitimde çok ileri gidip ekonomide geri kalmış toplum örnekleri bulmanın pek mümkün olmadığını” söylüyor. Tabi bununla da eğitimde ve ekonomideki durumumuza bakarak bunun bir itiraf olduğunu söyleyebiliriz.
Gene vizyona dönelim, bu vizyonun insan merkezli öğretmen temelli işlevde “yüksek lisans yaptıracağını” söylüyor ama üniversitelerin kalitesi ortada, ne hale geldiğini her gün basından izliyoruz. Hangi üniversitede yapacak, zaten güvenmiyor “bakanlıkta yapacağım” diyor.
Öğrencilere kariyer rehberliği sistemi getirecek, “rehberlik, psikolojik danışma, yeniden yapılandıracağım” diyor. RAM larda kimleri çalıştırdığını görüyoruz, beden eğitimi öğretmeni federe uzmanı gibi Ram da görevlendiriliyor. Tarih öğretmeni çocuk mahkemelerinde pedagog diye görevlendiriliyor.
Özel gereksinimli çocuklara bakacağız diyor, “özel yetenekli çocuklara bakacağız”diyor. Bunu herkes söyler.
“Yabancı dil eğitiminde farklı farklı yöntemler uygulayacağız” diyor. Şimdi zaten bir özel okulu sahibi iken verdiği seminerleri internetten girdiğinizde görüyorsunuz, onu izlediğinizde dilini daha iyi anlayacaksınız, bu vizyon raporunu.
Diyor ki, “çocuğu uykudan kaldırıp okula göndermek kırımdır” diyor. “Çocuğu bir uzmana değil, bir azmana götürün” diyor. “Çocuk nazardan etkilenir, çok bakmayın çocuğunuza” diyor. “Özgüven öğretmenin vereceği bir şey değildir” diyor. Ona öneririm, Müslüm Baba filmine gitsinler, öğretmene nasıl özgüven verdiğini ki tarih bilir, hep hocalarımızın bize verdiği özgüvenlerle bir yerlere geldik. Yani anamız babamız bize özgüveni kazandıramıyordu, hocalarımız kazandırdı bize. Göreve yeni geldiğin de yalnız dedi ki, kıyameti koparmalyız, şimdi bekliyoruz “kıyameti nasıl koparacağız”.
Bir şey daha dedi, yalnız, “2004 de Medde çalıştık Allah affetsin” dedi. Şimdi bir ülkenin eğitim sistemine zarar vermek, bakan olarak yanlışları düzeltme sorumluluğunu yerine getirmemek Allah’ın affedeceği bir günah değildir, kendisini bu göreve getiren Cumhuriyete olan sorumluluğudur.
Önerilerimi söylüyorum, hemen yapılması gerekenler:
1-Med bünyesinde akademik olarak yetkin ve  akademik uygulamanın içinden gelen kişilerden oluşan eğitimde program geliştirme, ölçme ve değerlendirme, eğitim teknolojisi, psikolojik danışma ve rehberlik, özel eğitim araştırmaları yapacak büyük bir AR-GE kurmalıdır. Eğitim öyle abuksubuk kurumlarla yönetilecek büyük örgüt değildir.
2-2017 programını derhal iptal etmek, bu programa uygun yazılmış bilim dışı laikliğe aykırı  yanlış ve örtük iletiler ileten derhal toplatmak. 
3- 4+4 yapılanmasını değiştirmek. Okul öncesini zorunlu hale getirerek 1+8+3 yapılanmasını getirerek yeniden köy okullarını ve ribolar açmak,  imam hatip okullarını akademik ortaokula dönüştürmek, dini cemaatlerin eline düştüğü araştırmalarla belirlenen çok sayıda çocuğu kurtaracak çalışmalar yapmak ve bu çocukları eğitim sistemi içine almak. 4-6 yaş aralığındaki çocukları diyanetin açtığı kurslardan alarak net okul öncesi sistemi öncesine almak.
4- Sekizinci sınıfı tamamlayan öğrencilerin ilgi ve istekleri yetenekleri doğrultusunda eğitim alabilmeleri, istemedikleri programlara açık liseye kayıt olmak zorunda kalmamaları için gerekli lise türleri planlamak. Vakıflarla imzaladığı sözleşmeleri iptal etmek. Dini vakıfların ve imam hatip okullarının açtığı okul öncesi eğitim kurumlarını kapatmak. Ücretli ve sözleşmeli olarak çalışan öğretmenlere kadro vermek ve okulların ihtiyaç duyduğu sayı ve alanda öğretmen atamak. Hizmetteki yöneticilere öğretmenlere ve rehber öğretmenlere nitelik kazandıracak çalışmalar ve eğitimler planlamak.
5-Anayasaya ve Tevhid-i Tedrisata aykırı olarak yapılanmış temel lise, medrese, sübyan okulu, özel okul gibi bilim dışı eşitlik ilkesine ve laikliğe aykırı kurumları MED sistemi içine almak. TC. nin kurucusu M. Kemal Atatürk temel değerlerimizden İstiklal Marşı, Andımız, milli bayramlarımız ve benzerlerine gereken önemi vermek.
6-Suça sürüklenmiş çocuk ıslahevlerindeki 18 yaş altı çocuklar anneleri tutuklu ya da hükümlü olduğu için cezaevinde kalmak zorunda olan çocuklar ve uyuşturucu sektörünün eline düşmüş çocuklar için projeler oluşturmak. 18 yaş altı iki milyona yakın Suriye’li çocuğu dini örgütlerin elinden kurtaracak planlamalar yapmak.
7- üniversitelerde niteliği sorgulayacak bilimsel ölçütler geliştirecek bir üniversite yasası önermek.
Bu konuşmadan sonra, karşılıklı soru cevap ve katkılarla oturum tamamlandı.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR
(1)Prof. Dr. Dilek Gözütok:  1949 Kilis doğumlu 1954 de Gaziantep’e taşındı. Kız Sanat Okulu ve Liseyi orada okudu. 1964 de Kız Teknik Öğretmen Okuluna girdi. Ailesinin çıkardığı güçlüklere tirazlara rağmen 1973 de öğretmen oldu. Hacıbektaş’da ve  Hasanoğlan’da birer yıl çalıştı. 1976 da asistan olarak Kız Teknik Öğretmen okuluna girdi. 1976 da lisans tamamladığı 1978 de 88 de yüksek lisans doktorasını tamamladı. A.Ü. Eğitim Fakültesine atandı. 89 da yardımcı doçent, 2001 de Profesör 2016 da 45 yıl çalıştıktan sonra emekli oldu.
Öğretmenlerin Demokratik Tutumları, Okulda dayak, Eğitimde Şiddet kitapları var. Eğitim Birimine Giriş, İlköğretim İçin İnsan Olma Eğitimi, İnsan Hakları Eğitimi, Hayat Bilgisi Program Analizi gibi başkalarıyla birlikte yazdığı kitapları var.

(2) PISA Nedir?
PISA OECD ülkeleri arasında üç yılda bir yapılan matematik, fen ve okuma alanında 15 yaş grubu öğrencilerin girdiği bir sınavdır. PISA (Performance International Student Assesment) adının kısaltılmış halidir.
En son yapılan PISA’da Türk çocukları; 70 ülke arasında fen alanında 52, matematik alanında 49 ve okuma alanında ise 50. sıradadır. Bu durum mevcut programın, öğretim yöntem ve tekniğinin, TEOG’un, materyalin, öğretmenin, eğitim fakültelerinin, MEB’in köklü reforma ihtiyacı olduğunu, radikal değişiklikler yapılması gerektiğinin açıkça göstergesidir.

Bizim Çocuklarımız Neden Başarısız?

PISA’daki başarısızlığın onlarca nedeni sayılabilir. Ancak en fazla etkiye sahip olduğunu düşündüğümüz faktörlerin başında eğitimin siyasallaşması, ders programlarının seviye üstü olması, öğretim yöntem ve tekniğinin yaratıcı düşünme, eleştirme, transfer etme, yorumlama ve problem çözme merkezli olmaması, ezbere odaklaşması, öğretmen yetiştirme sistemimiz, pedagojik biçimlenme ve topyekûn eğitime gereken önemi ve ehemmiyeti vermemiş olmamızdan kaynaklanmaktadır.
http://blog.classloom.com/tr/pisa-bizim-cocuklarimiz-neden-basarisiz/

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget