Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Cumhur'un Bir Ferdi Olarak Cumhurbaşkanı'na Serzenişimdir
Cumhuriyetle yönetilen ülkelerde, cumhur'un başı ve temsilcisi olarak, devlet başkanına Cumhurbaşkanı denir.
Bizim Anayasamıza göre de; Cumhurbaşkanı, devletin başıdır. Cumhurbaşkanı, devlet başkanı sıfatıyla, Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder, anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder.
Cumhurbaşkanı, görevine başlarken, Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde özetle; Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına, anayasaya, hukukun üstünlüğüne ,demokrasiye bağlı kalacağına, üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücüyle çalışacağına Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda namusu ve şerefi üzerine yemin eder.
Cumhurbaşkanlarına, cumhur'un her ferdinin, sevmeseler de, saygı gösterme yükümlülükleri vardır.
Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Cumhurbaşkanlarının şeref ve haysiyetlerinin daha bir özenle korunmasını sağlamak amacıyla, Türk Ceza Kanununa, Cumhurbaşkanına yönelik hakaret suçları için özel bir düzenleme getirilmiştir.
Cumhurbaşkanları da, anayasanın kendisine verdiği görevleri, devletin başı ve herkesin cumhurbaşkanı olduğunu, devlet başkanı sıfatıyla Türk Milletinin birliğini temsil ettiğini, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğünü koruma ve tüm görevlerini tarafsızlık içinde yerine getirme yükümlülüklerinin olduğunu, asla unutmamalıdırlar.
Tüm bu anayasal zorunluluklara rağmen, bugün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan ve aynı zamanda AKP Genel Başkanı olan ERDOĞAN,  anayasanın bu açık hükümlerine rağmen, maalesef Cumhurbaşkanı gibi davranamamaktadır.
Milletin bölünmez bütünlüğünü ve birliğini sağlayacak yerde, milleti bölmekte ve ayrıştırmaktadır.
İttifak yaptığı MHP dışındaki tüm siyasi partileri ve onlara oy veren büyük halk kesimini, zillet ittifakı olarak nitelemekte, PKK ve Kandil ile işbirliği içinde olmakla suçlamaktadır.
Bu suçlamaları yaparken, şöyle kendi politik yaşam hayatındaki film makarasını geriye sararak izleyip düşünme gereği duymamaktadır, mazisini yok sayarak, mazide PKK ve Kandil ile yapmış olduğu ittifakı görmezden gelmektedir, kendisini sütten çıkan ak kaşık ile bir tutmaktadır.
İşin en acı yanı da, AKP Genel Başkanı sıfatıyla dahi söylenmeyecek hakaret niteliğindeki suç teşkil eden çok ağır sözleri, çok rahat bir şekilde sürekli muhalefet partileri ve onların liderleri için sarf edebilmektedir.
Geçtiğimiz günlerde bir toplantıda yaptığı bir konuşmada, ana muhalefet partisi liderini sen ezandan, Kuran’dan Müslümanlıktan ne anlarsın diyerek, adeta  dinsizlikle suçlama hakkını dahi kendisinde görebilmiştir.
Bir insanın Müslüman olup olmadığı, kalbinde gizlidir ve bu konudaki değerlendirmeyi yapma hak ve yetkisi de, Cumhurbaşkanına değil, Yüce Allah'a aittir.
Cumhurbaşkanı, bulunduğu makama yakışmayan söz ve davranışlarıyla; uygulanmasını sağlamakla görevli olduğu anayasayı ve göreve başlarken namusu ve şerefi üzerine yaptığı  yeminini sürekli ihlal etmektedir.
Haydi hepsinden vaz geçtik, tüm bu anayasa ve görev ihlallerini yaparken, Cumhurbaşkanı gömleği ve şapkasının altına sığınmakta, Cumhurbaşkanına yakışmayan, Cumhurbaşkanının görevi içine girmeyen söz ve davranışlarından dolayı kendisine yönelik hak ettiği mukabil ağır eleştirileri, Cumhurbaşkanı sıfatıyla değerlendirerek, bu haklı eleştirileri Cumhurbaşkanına hakaret olarak değerlendirerek, hiç hak etmediği halde, Türk Ceza Kanununun korumasından yararlanmaya çalışmaktadır.
Bu ise, asla ve asla, vicdanlara ve  yiğitliğe sığmamaktadır.
Cumhurbaşkanı artık bir tercih yapmak zorundadır. Ya anayasal bir Cumhurbaşkanı olarak, Türk Milletinin birliğini temsil edecek, cumhurun tümünü, ayrım yapmadan bağrına basacak, tarafsız olacak veya AKP Genel Başkanı olarak, çok sevdiği gerginlik politikasının gereği, bilerek veya bilmeyerek rakiplerine karşı sarf ettiği suç teşkil eden sözlerinden dolayı maruz kalacağı ağır eleştiriler karşısında, yiğitçe davranacak ve Cumhurbaşkanına hakaret şemsiyesine sığınmayacaktır.
Ülkemizde bağımsız bir yargı olmuş olsaydı, savcılar ve hakimler; Cumhurbaşkanının, AKP Genel Başkanı sıfatıyla ve siyasi kişiliği ile rakiplerine sarf ettiği hakaret oluşturan çok ağır  sözlerine cevap niteliğindeki karşı sözlerin, Cumhurbaşkanlığı makamına  yönelik sözler sayılamayacağını ve Cumhurbaşkanına hakaret suçunun oluşamayacağını pek ala söylerlerdi ama, malesef ülkemizde bağımsız yargı olmadığı için, Cumhurbaşkanı çok rahat bir şekilde hareket edebilmektedir.
Ne diyelim, her Millet hak ettiği şekilde yönetiliyor.
Bugün doğum günüm, beni kutlayan tüm okurlarıma ve dostlarıma, gönül dolusu teşekkürlerimi  sunuyorum.

Güner Yiğitbaşı

17/02/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“AsıI engeIIiIer, karşıIarına çıkan engeIi geçemeyenIerdir”.

Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışıyor
Çok soğuk bir havada 14 Şubat 19 günü Sıhhıye Metrosundan inerek, sağlık sorunum nedeni ile Numune Hastanesine doğru yürümeye başladım.
ABBelediyesi’nin ucuz sebze satmaya çalıştığı tanzim satış çadırına gelince, sebze almak isteyenlerin sıralarının gittikçe uzadığını, kalabalığı gördüm ve hemen cep telefonumla fotoğraf çekmeye başladım.
Kuyruktan ayrılıp üzerime doğru gelen, “niye resim çekiyon ulan” diyen bir adamı gördüm, bana doğru yaklaştı, bana saldıracak galiba bu adam diye düşündüm, adam sürekli “niye çekiyon” deyip duruyordu. Ben de sen kimsin sana ne, burası kamuya ait bir yer falan dedim, homurdanı homurdanı sırasına gitti, ben de bir maraza çıkmadan yoluma devam ettim.
Madalya taşıyan bir yaşlı adam
Oradan ayrılıp Sıhhiye Köprüsü altına doğru üç beş adım attıktan sonra, baktım sonradan 80 yaşında olduğunu öğrendiğim bir yaşlı adam bastonuna dayanarak yavaş yavaş tanzim çadırına doğru yürüyordu. Sırtında eski bir ceket, eski bir hırka, ilikleyemediği gömleği açık, sırtında paltosu yok bastonuna dayanarak ve de titreyerek yürüyordu.
Kendine yaklaştım, merhaba amca, dedim.
Nereye gidiyorsun bu halde?
“-Evlat şu çadıra doğru gidiyorum”, dedi. İstiklal Madalyası sandığım bu madalyayı, amca bu madalya nedir, diye sordum. O şöyle dedi:
“-Bu madalya şehit olan oğlum için”. Ona:
“-Nerede nasıl şehit oldu” dedim. O:
“-Mardin Mazıdağı’nda terörden şehit oldu, dedi.
Şehit oğlunun madalyasını göğsünde taşıyan bu adam karşısında inanın ne diyeceğimi şaşırdım. Ancak, çok üzüldüm amca başın sağ olsun, dedim. Hava öylesine soğuktu ki, herkes paltosuna, beresine bürünmüş yollarda, bu yaşlı adam ise döşü bağrı açık, sanki bağrında taşıdığı acı ve madalya nedeniyle soğuk ona vız geliyor muş gibiydi. Hemen uzanarak, aman amca hasta olursun, bu gömleğin düğmelerini niye iliklemedin, dedi. O da:
“-“ilikliyemedim yavrum, gözlerim görmüyordu”, dedi. Yüreğim burkuldu, hemen uzanarak gömleğinin yakasının en üst düğmesini ilikledim, aman dikkat et üşürsün, sonra, dedim. Bu, göğsünde şehit oğlunun madalyası, içinde onun acısı, Allah razı olsun oğul” dedi ve bastonuna dayanarak ayrılıp yoluna devam etti. Bu yaşlı adamın hali yüreğimi burktu, resim çekmeyi, soğuğu unuttum, Sıhhiye Köprüsü’nün altından dalgın ve üzgün yürümeye başladım.
Kendimi toparlamaya çalıştım, ben hastaneye (Numune Hastanesine) gitmem gerekiyordu, dedim ve hızlanmaya başladım, ama saate baktım saat 11.50 olmuştu. Sanırım öğle paydosundan önceye yetişemeyeceğim, dedim.


Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışıyor
Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışan adam
Böyle düşünerek Dil Tarih Coğrafya Fakültesi önündeki kaldırıma geldiğimde, kaldırımda duvarın dibine ufak tefek şeyler satan, yere oturmuş roman okuyan bir adam gördüm. Önünde bir küçük tüp ve üstünde bir çaydanlık, hemen yanında bir müzik aletinden Kuranı Kerim okunuyordu, kendisi de başını kaldırmadan roman okumaya devam ediyordu. Duvarın kenarında ayna, tarak, mendil vb bazı eşyaları dizmiş onları satmaya çalışıyordu.
Kitap okuyan adamın hemen sol yanında, sanki bir stepne gibi duran bir takma bacak gördüm. Bu adamı görünce daha bir etkilendim, ama ben hastaneye yetişmem gerekir, dedim yola devam ettim. Köşeyi döndüm saat 12 ye geliyordu, öğle paydosu olmak üzere ve ben o yokuştan hastaneye yetişemezdim. Hastaneye de öğleden sonra giderim, diye düşündüm hemen geri dönerek o tek bacağı olmayan, bir şeyler satmaya çalışan adamla konuşmak istedim.
Bu, bir eli ve bir ayağı olmayan adamın tezgâhının önünde, sarı bir kartona kendi özdeyişi olan şöyle bir yazı okunuyordu, (Aynen alıyorum):
Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışıyor
“EL AÇANA DEĞİL, EMEĞİNİN KARŞIĞINI TALEP EDENE DESTEK OLUNUZ” EREN KAYA

Bu kitap okuma merakı olan adamın okuduğu kitaba baktım, kitabın ön kapağında “Aşk ve Acı” Fride Kohle yazıyordu. Ona, nerelisin dedim, anlatmaya başladı.
Benim adım Ağrı Patnos’luyum, 42 yaşındayım. 20 yaşında elektrik çarpmasından kaza geçirdim elimin ve ayağımın birini kaybettim. Dört çocuğum var, en büyüğü Eskişehir’de üniversitede okuyor. Asıl adım kaya, Eren nenemden göbek adı olarak gelme, Ankara’da kirada oturuyorum. 15 yıldır devletten maaş alamıyorum, bunun sebebi oğlum oldu, ekonomik durumum pek kötü değildi. Oğlumun biri lösemi hastalığına yakalandı, varımı yoğumun onun tedavi sürecinde kaybettim. Tarsus’ta oturuyorduk, Mersin Tıp Fakültesinde tedavi oluyordu, Mersin’e gidip gele, buna edilen masrafla varımı yoğumu Kaybettim. Çocuğu 2000 yılında kaybettik. İşte ondan beri Ankara’da bu işi yaparak çoluğumun çocuğumun riskini çıkarmaya çalışıyorum. Yaşamak zor, ben güzel yürekli insanlara minnettarım, ailem adına, çocuklarım adına. Devletten şunu isterdim, yüzde 70 den fazla engelli raporum olmasına rağmen bana sakatlık maaşı, bakım parası vermiyorlar. Bana verdikleri cevap kendi kendime yeterli” imişim. Ben benden daha oranlı raporu olanlara verdiklerini biliyorum. Sağ el sol bacağım yok. Bizim beklentimiz önce Allah’tan sonra devletten”
Kendisine, aldığın raporlar ve onların verdiği olumsuz cevapla Danıştaya-İdare Mahkemesine dava aç” dedim.
“-Yok devlet kapısından yoruldum. Ben bu ülkede vicdanlı olmanın hesabını veren bir insanım, ben kolay kolay susmam, çocuklarımın hakkını korurum, amma, karşımda devlet, vermiyorsan Allah’a havale ediyorum. (Karşıda görülen Ankara Adalet Sarayı’nı göstererek) “karşıda adalet yazıyor ya, o adalet bizler için, fakirler için işlemiyor” dedi. Devam etti:
“-Adalet bize çalışmıyor, ben devrin Devlet Bakanı Beşir Atalay’la, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ile birebir görüştüm, ben onlarla yetkiliyle konuştum, her gün onlarca Milletvekili görüyorum, nice insanlar görüyorum, engelli vatandaşlar için atılan nutukları, verine vaatleri görüyorum hepsi yalan.
50 tane kurum var, ben geçenlerde merdivenlerden yuvarlandım işe çıkamadım. İşe gelip giderken bir tek engelli sandalye rica ettim, geçici olarak. Benim devlete bizi yönetenlere itimadım yok, çünkü benim kiramı vermez, elektriğimi keser, suyumu keser, benim çocuklarıma merhamet göstermez. 50 tane kurumdan tekerlekli engelli sandalye talep ettim, bir sürü yerden; belediyelerin engelli birimi bilmem neleri neleri var, nihayet bir hayırsever bir tekerlekli sandalye aldılar”.
Şehit Babası engellinin tezgâhına geldi:
Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışıyor

Tam bu sırada, tesadüfe bakın ki, yukarıda açıkladığım, 80 yaşındaki göğsü madalyalı, oğlu şehit olan, yakasında düğmesini iliklediğim yaşlı adam konuştuğum bu engelli insanın tezgâhından bir şeyle almak için yanaştı. Bir şeyler aldı, cebinden bozuk paralar çıkardı, para yetmedi, ben, şehit babasıymış bu demin konuşmuştuk bununla deyince, engelli Eren Kaya, çıkan bozuk parayla yetindi fazlasını almadı.
Eren Kaya, o şehit babası için, “acımız, davamız, yüreğimiz birdir elhamdullah, acını gönülden paylaşıyorum canım amcam, ben de evlat acısı yaşamış bir insanım” dedi.
Şehit babasının isminin Süleyman Akkaya olduğunu ve Ayaş’lı olduğunu orada sorarak öğrendim. Oğlu Mardin Mazıdağı’nda 2013 de şehit olmuş. O yaşlı adama:
“-Evli miydi oğlun, dedim. O şöyle dedi:
“-Oğlum astsubay kıdemli başçavuş, evliydi bir oğlu var, onu da devlet okutuyor şimdi”.Vedalaştı, ayrıldı şehit babası.
Engelli Eren Kaya’ya, “Engelliler federasyonu Başkanı Turan Bey’le görüştün mü, o da gözlerinden engelli ve avukattır” dedim.Engelli Eren Kaya:
“-­Görüştüm, ondan bir engelli arabası istemim ilgisiz kaldı, ben de numaralarını sildim” dedi. O da şöyle dedi:
“-Turan Bey’i geç, devletin nice makamları ile görüştüm bir engelli arabası alamadım, ben artık yoruldum yoruldum, benim ümidimi kırdılar, hayallerimi kırdılar, gönül bağlamamı kırdılar; Ben burada zabıtanın fırçasını yemekten yıldım”.
“- Zabıta sana kızıyor engelliyor mu, dedim. O da şöyle dedi:
“-Ooo öyle zabıtalar var ki, ulan senin kelleni alırım, lan”, diyorlar. Bu kelimeleri kullanıyorlar Osmanlıdan kalma. 15 yıldır bu duvarların dibinde işportacılık yapıyorum. Çocuklarımın nafakasını onurumdan, şerefimden, onurumdan inandığım değerlerden zerre kadar taviz vermeden çıkarmaya çalışıyorum. Çocuklarımın biri üniversitede, Caner Orta üçte, Baran ilkokul üçte, Zaman kızım bu sene başladı. Daha bir de engelli çocuğum var.”
Çantasından bir iki ilaç çıkarıp içmek istedi, “benim rahatsızlığım var, şeker falan var” dedi. “Ben torpil istemiyorum, neyi hak etmişsem onu versin, devlet üzerine düşeni yapsın, devlet kendine yakışanı yapsın, başka bir şey demiyorum, o zaman biz de onurlanalım, gururlanalım”. Bunları söyleyen, bir tane engelli arabası bulamamış Engelli Eren Kaya’ya veda ederek ayrıldım.
Eğer yolunuz Sıhhiye’ye düşerse, DTCF nin önüne tezgâh kurmuş, bir eli bir ayağı olmayan bu engelli vatandaşı görürüsünüz; okullarda okuyan dört çocuğunu okutan, kirada oturan ve çocuklarının nafakasını çıkarmaya çalışan çaresiz insanı görürüsünüz, o zaman hiç olmazsa bir lira verip bir kâğıt mendil alın, lütfen.
Bir eli, bir ayağı diz kapaktan aşağısı olmayan adamla konuşmaya başladım.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Domates Biber Patlıcan
Geçtiğimiz gecelerden birinde, TRT'nin izlediğim tek kanalı olan TRT Müzik kanalını izlerken, gecenin geç saatinde rahmetli Barış MANÇO çıktı sahneye ve o meşhur, bugün gündemde olan ve hükümeti devirmeye teşebbüs eden üçlü çete, gizli silahlı terör örgütü olan, Domates Biber Patlıcan şarkısını söylemeye başladı.
Domates biber patlıcan sözlerini duyunca, gecenin bu geç vaktinde Domates Biber Patlıcan Silahlı Terör Örgütü darbe girişiminde mi bulunuyor diye ödüm koptu.
Hemen pencereden caddeye baktım, darbe girişimini önlemek için halk sokaklara çıkmış mı diye, halktan  kimseyi göremedim, kulağımı verdim, hani bir sela sesi falan var mı diye, sela sesi de duymadım ve oh diyerek derin bir nefes aldım. Demek ki; bu şarkıyı, TRT tesadüfen programına koymuş. ama düşünmeye de başladım, TRT Müzik Kanalının yöneticileri, nasıl olur da böyle bir gaf yapabilir diye.
Öyle ya, domates, biber ve patlıcan fiyatları aldı başını gidiyor, tüm özgürlükleri elinden alındığı halde seslerini çıkarmayan halkımız; yaz sebzeleri ve hormonlu olmalarına, bu nedenle sağlığa zararlı bulunmalarına rağmen, kışın da sürekli tükettikleri domates, biber ve patlıcan fiyatlarının aşırın yükselmesini bir türlü hazmedemedi ve mevcut siyasi iktidara diş bilemeye başladı, önümüzde 31 Mart Belediye seçimleri de var, bu nedenle siyasi iktidarı bir telaş aldı demeyin gitsin.
Siyasi iktidar, baktı ki domates, biber ve patlıcan çetesi tehlikeli, hükümeti devirecek ilk tedbir olarak, domates, biber ve patlıcan üçlüsünü, PKK'nın da önüne geçirerek ilk sıradan hemen terör örgütleri listesine dahil ettiler, domates biber ve patlıcan demek, süresiz yasaklandı, domates biber ve patlıcan'a ilişkin her türlü habere, mahkemelerce gizlilik kararı verildi!
Domates, biber ve patlıcan dikimi ve üretimi kotaya bağlandı, hükümetin sıkı kontrolüne alındı, domates, biber ve patlıcan devletleştirildi, alım ve satımı devletin ve belediyelerin kontrolü altına alındı!
TRT Müzik Kanalı yöneticilerinin, bu yasaklama ve gizlilik kararına rağmen, Barış Manço'nun yıllar önce gizlice kurduğu domates biber patlıcan isimli  bu silahlı terör örgütünün reklamını yapmaları nedeniyle, işten el çektirilerek tutuklandıklarını basından izledik!
Barış Manço rahmetli sağ olmadığı için paçayı sıyırdı, ama evrensel hukuka göre, cezai sorumluluk şahsi olmasına rağmen, onun yerine çocukları hakkında, hükümeti devirmeye teşebbüs etmek amacıyla gizli silahlı örgüt kurmak suçunu işledikleri iddiasıyla soruşturma açıldığını duymuş bulunuyoruz!
Yakında, domates, biber ve patlıcan tüketimi yasaklanırsa, ona da şaşmamak ve hazırlıklı olmak gerekir.

Güner Yiğitbaşı

12/02/2019
Güner YİĞİTBAŞI(Hukukçu)

Şehit - Güner Yiğitbaşı
Vatanı uğruna, kutsal bir ülkü, ya da inanç uğruna savaşırken ölen kişiye verilen isimdir, şehit.

Hepimiz, çok eskiden beri şehit tanımını böyle biliriz.

Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşında, daha sonra da, ülkenin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelen silahlı terör örgütleriyle mücadeleleri sırasında ölerek canlarını feda eden asker, güvenlik görevlisi ve halkımızdan milyonlarca şehit vermiş olan bir ülkeyiz.

Tüm şehitlerimizin ortak vasfı; vatanı, milleti, kutsal bir ülkü, ya da inanç uğruna ölmüş olmalarıdır. Dinen, bu şehitlerin sorgusuz ve sualsiz cennete gidecekleri kabul edilir.

AKP iktidarı döneminde, bu partimizin genel başkanı ERDOĞAN; bildiğimiz şehit tanımını da değiştirmiş ve kendi kafasına göre yeni şehitler icat ettiği gibi, şehitlerimiz arasında bir ayrımcılık yaparak, şehitlerimizi de ayrıştırmıştır.

ERDOĞAN'a göre,15.Temmuz Şehitleri, şehitlerin hası ve  bir numarasıdır. Zira, ona göre; özellikle FETÖ'nün darbe girişiminde bulunduğu gece, çağrısı üzerine sokağa çıkan ve darbeciler tarafından öldürülerek şehit olanlar olmasaydı, belki hayatını ve hükümetini kaybedecekti. ERDOĞAN'a göre,15.Temmuz'un sokağa çıkan sivil halktan şehitleri, bu darbe girişimini önleyen yegane kişilerdir. Olabilir, bu görüşe saygı duyarız ama, bu görüş ve hissiyat, şehitler arasında ayrım yapmanın haklı bir gerekçesi olamaz tabi.

Bakıyoruz, ERDOĞAN dün bir konuşma yapmış ve geçtiğimiz günlerde İstanbul'un Kartal ilçesinde, imar mevzuatına aykırı olarak yapıldığı için  çöken bir binada enkaz altında kalarak ölen vatandaşlarımızı da, şehit ilan etmiştir.

İmar mevzuatına aykırı yapıldığını bile bile bir binada oturmayı göze alan, geliyorum diyen felaketi önceden bilen, devletin imar mevzuatına karşı çıkan insanlar, hangi gerekçeyle şehit ilan edilmişlerdir, anlayan beri gelsin ve bize de anlatsın lütfen.

Sayın ERDOĞAN ve partisi, İstanbul'u 25 ve ülkemizi 17 senedir tek başına yönettiği halde, yanlış ve popülist politikalarının iflasının sonucu olan ve çöken binanın altında kalarak can veren insanlarımızın ölümlerinden, vicdanen kendisini sorumlu hissettiği içindir ki; bu sorumluluğunu hafifletmek ve 31 Mart seçimleri öncesinde kendisine yönelecek tepkilerin hedefini şaşırtmak ve yeni bir gündem yaratmak amacıyla, bize göre asla şehit kabul edilmeleri mümkün olmayan, siyasal iktidarın ve kendilerinin hatalarının kurbanı olan kişileri şehit ilan ederek, artık bizleri hiç şaşırtmayan, alışık olduğumuz gerçek dışı bir söylemde bulunmuştur.

Kartal ilçesinde çöken binanın enkazı altında kalarak can veren vatandaşlarımızın şehit olmadıklarını, İmam Hatip Okulu Mezunu ve aynı zamanda imam olan Sayın ERDOĞAN bizden çok daha iyi bilmektedir.

Sayın ERDOĞAN, din eğitimi almış bir imam olarak; kendi siyasi geleceği için, bazı dini gerçekleri çarpıtmanın, etik ve din kurallarına  aykırı olduğunu da, çok iyi bilmek durumundadır.

10/02/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Polisin İşgüzarlığı
23 Ocak 2019 günü Kızılay’a gitmek üzere Ostim’den metroya bindim. Bir kişilik boş yere oturdum, sağ yanımda zayıf sakallı zayıf yüzlü 60 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim ve adının Mehmet olduğunu öğrendiğim bir kişiyle sohbete başladım.
Birbirimize nerelisin “nerelisin” diye sorduktan sonra, ikimizin de Kırşehir’li olduğumuzu öğrendikten sonra birbirimize “vay toprağım” diyerek aramızda biraz daha yakınlaşma olduktan sonra, çeşitli konulardan ülke yönetimindeki yanlışlıklardan bahsederken, bu soyadını da söylemekten çekinen hemşerim, başından sekiz ay kadar önce geçen bir olayı şöyle anlattı:
Kırşehir’de berberde tıraş oluyordum, laf lafı açtı sohbet sırasında ben biraz R.Tayip Erdoğan’ı iktidarı eleştirdim. Yanımda bir sivil oturuyordu, adam cebinden kimliğini çıkardı, “ben polisim, bu konuşmaların için seni karakola götüreceğim” dedi. Ben kimseye küfür etmedim, hakaret etmedim, adam işgüzarlık yapıyordu, peki hadi gidelim, dedim. Dışarıya yola çıktık. Yolda yürürken ….Bey’i bir arayayım, dedim cep telefonumla emniyet müdürü tanıdıktı, onu aramak istedim. Polis bu sefer gevşedi, polise dedim, kardeşim beni ne diye götürüyorsun, ben küfür mü ettim, hakaret mi ettim, hiç eleştiri yapmayalım mı dedim. Telefonu elime aldım, arayacağım zaman, “herhalde senin de kötü bir maksadın yoktu sanırım” diyerek yavaşladı.
Karakola doğru yaklaşırken, polis beni bir kenara çekti, “bu işin cılhı çıkacak, vaz geçelim gitmeden” falan dedi, bana mani oldu telefon ettirmedi. Polis’e, peki beni niye milletin içinde karakola gidelim diyerek yola çıkardın, diye çıkıştım. O sivil polis aynen şunları söyledi:
“Abi kusura bakma ben yeni polisim, seni götürüp Cumhurbaşkanına hakaret etti” diyecektim, belki amirlerim takdir eder de terfi ederim diye düşündüm”.
Ben şaşırıp kaldım. Polis’e, zaten süren gelince terfini alacaksın, neden böyle bir şeye tevessül ediyorsun” dedim. Polis benden özür diledi, karakola girmekten vaz geçtik, ben ayrıldım”.
Bunu anlatan kişinin inme durağı gelince ayrılıp gitti. Ben kendi kendime, bu adam palavra mı atıyor, bir polis ciddi bir olay olmadıkça neden karakola çağırsın, diye düşündüm durdum. Adamın soyadını sormama rağmen çekinip vermedi. Ben de fazla ısrar etmedim.
Polisin İşgüzarlığı
Ama Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın veya avukatlarının “Cumhurbaşkanına hakaret” ten 20 binden fazla kişiye dava açıldığını, basına yansıyan bilgilerden biliyoruz.
Bu davaların çoğu da yukarıda polis’in “Abdülhamit hafiyesi” gibi davranıp, vatandaşı taciz edişi gibi olsa gerek.
Sarkozy e bir Fransız köylüsünün kaba davranması ve ona yerel mahkemece verilen para cezasının hukuki olmadığına ilişkin AİHM sinin kararında şöyle bir hüküm vardır: “…Halkın seçtiği devlet adamı halkın en ağır eleştirilerine tahammül etmek zorundadır, o nedenle verilen para cezası hukuki değildir”. Denilmektedir.
İşte bizim Cumhurbaşkanına yapılan, ağır da olsa, eleştiriye karşı dava açılması da AİHM sine olay götürüldüğünde, böyle bir ret anlamında hükümle sonuçlanacaktır. Bir cumhurbaşkanının, demokrasi tarihinde görülmedik sayıda, halkı hakkında on binleri bulan davaların açılması pek hoş olmasa gerek.(1) Devlet adamları halkının eleştirilerine biraz tahammül etmelidir, hoş görülü olursa daha çok saygınlığı artar.
Devlet adamı, biraz da hoş görülü olmalıdır. Bu doğrultuda AİHM sinin örnek kararları da vardır. Fransa Cumhurbaşkanı

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR:
(1) “…Prof. Dr. Yaman Akdeniz, 2010-2017 yılları arasında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla 12 bin 893 dava açıldığını belirtti. Akdeniz, davalardan 12 bin 305’inin Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde açıldığını aktardı.
Akdeniz, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, “2017 içinde TCK 299 (Cumhurbaşkanına Hakaret) suçu ile ilgili 5150 karar vermiş mahkemelerimiz. Bunlardan 2099 tanesi mahkumiyet, 1660 tanesi HAGB (Hükmün açıklanmasının geri bırakılması) ile, 873 tanesi beraatla sonuçlanmış. 518 da da “diğer” kategorisinde değerlendirilmiş, düşme vs içeriyordur muhtemelen” ifadelerine yer verdi”.
https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/08/17/akdeniz-7-yilda-cumhurbaskanina-hakaretten-12-bin-893-dava-acildi/

Kadının Adı - Güner Yiğitbaşı
Partilerimizin yerel seçim aday listelerini görünce, kadınlarımız adına üzülmemek mümkün değil.
Aday listelerine bir bakıyoruz, kadınlarımız yine hak ettikleri yerde değiller.
Listelerde o kadar az kadın adı var ki, bakınca kadınları arayıp bulmakta zorlanıyorsunuz, yeryüzünde nüfusun çoğunluğunu sanki erkekler oluşturuyor da, Dünya da kadın kıtlığı var zannediyorsunuz.
Oysa ki; Dünyadaki her iki kişiden biri kadın. Bu gerçek durum, ülkemiz için de geçerli tabi.
Hayret etmemek mümkün değil, iki kişiden birisi kadın olduğuna göre, nerede bu kadınlarımız?
Erkekleri kadın doğurmuyor da, Melekler gibi gökyüzünden iniyor sanki.
Kadının adı yok gerçekten ülkemizde.
Evde cefa çeken kadın.
Hem evde ve hem de dışarıda işte çalışarak, iki kat emek sarf eden kadın.
Çocukları doğurup emziren ve büyüten kadın.
Erkek çocuk doğuramadığı için maço eşleri tarafından horlanan ve suçlanan kadın.
Çocuk sahibi olamayan bir erkeğin, kendisinde hata aramadan, hamile kalamamakla ilk suçladığı kişi kadın.
Geçinemediği, kendisine şiddet uyguladığı için eşinden ayrılmaya hakkı olmayan, bunu denediğinde öldürülen kadın.
Haydi boşanmayı başardı, başka bir erkekle evlenmeye kalktı diye eski eşi tarafından yaralanan ve/veya öldürülen kadın.
Küçücük yaşta, koca koca adamlarla imam nikahıyla evlendirilen ve çocukluğunu dahi yaşaması elinden alınan kadın.
Kıyafetinden, çalışıp çalışamayacağına kadar yaşamına dayatma ile müdahale edilen kadın.
Ülkemizde bu kadar hor görülen, erkeklerle birlikte eşit yurttaş olmadıklarına inanılır hale getirilen kadınlarımız, siyasi partilerimize hakim olan erkek politikacılar tarafından da aynı şekilde görülüyorlar ki, aday listelerinde kadınlarımızı görmek, çölde vaha görmek gibi oluyor.
Biz, kadınlarımızın ülkemizde düşürüldükleri bu duruma üzülüyoruz.
Ama, bizi üzen önemli bir neden daha var. O da şu; kadınlarımıza, 1930 lu yılların başında çoğu ülkede olmayan, seçme ve seçilme hakkını veren ATATÜRK'ün partisi Cumhuriyet Halk Partisinin listelerinde de, kadınlarımızın hak ettikleri oranda yer bulamamasıdır.
Bu durum, çok düşündürücü ve üzücüdür.

04/02/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget