Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Tünay Süer: Minareyi çalan…
’FETÖ’ye üye olmamakla birlikte (!) örgüt adına suç işlemek’’, ’’Cumhurbaşkanına suikast ve fiilî saldırı’’ ve ’’Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı silahlı isyan’’ gerekçesi ile Sözcü Gazetesinin yazarlarından  ikisini tutukladılar.
Sanırım şimdiye dek 159 medya çalışanı ve gazeteci hapishanelere tıkıldılar ve yurt dışında kaçak 123 gazetecinin bulunduğu tespit edildi.
(2015’e göre iki puan daha kaybederek, 180 ülke arasında 155'inci sıraya gerilemişiz.)
Son 12 yılda 56 basamak düşüş kaydeden Türkiye, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da "gazetecilik yapmanın zor olduğu ülkeler" kategorisinde yer almış.
                                                                       ***
Geçtiğimiz Mart ayında muhtarlar toplantısında konuşan Erdoğan tutuklu gazeteciler için,
 “Hepsi hırsız, çocuk istismarcısı, terörist” diyerek insanın tüylerini diken, diken eden ağır ithamlarda bulunmuştu.
Listeleri incelediğimde birkaç gazeteciden başkasını tanımadığımı fark ettim.
Erdoğan’ın dediği gibi içlerinde terörle ilişkisi olanlar olabilir.
Çocuk istismarcısı, hırsızların olması sözlerine gelince şaşırdım ve aklıma Ensar Vakfı ve Giresun'un Alucra ilçesindeki bir hafızlık kursunda 13 çocuğa cinsel istismar, tecavüz  olayları gibi niceleri geldi.
Vay canına!
Demek gazeteciler arasında da varmış!…
Eğer doğruysa hepsinin Allah Belasını versin.
Tamam diyelim ki cezaevlerinde böyle sapık gazetecilerde varmış peki ya diğerleri!
Mesela dün tutuklanan Sözcü Gazetesinden Mediha Olgun ve Gökmen Ulu neden tutuklandılar?
15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarınca gerçekleştirilen darbe girişimi ile bağlantılı olarak, saat 16.00 sıralarında gazetenin Cumhurbaşkanının kaldığı yeri ani olarak haber yaptıkları için tutuklanmışlar.
Ve  darbecilerle birlikte ve darbe girişimini kolaylaştırmaya yönelik lojistik destek sağlamışlar böylece…
Yahu minareyi çalan kılıfını hazırlamaz mı?
Nasıl bir iddia bu?
Sözcü Gazetesinin sahibi Burak Akbay' ise yurt dışında FETÖ/PDY ile irtibatlı olduğu için yükselişe geçmiş.
Yine iddia bu…
Hayret! Yıllardır Sözcü Gazetesi okurum bu FETÖ denen canavarla hep mücadele edildiğini görürüm.
Yazarları mahkemelik olurlar…
İnsanın aklına Ergenekon davaları geliyor ister istemez.
Erdoğan aldatıldığını söylerken paralel devletin kumpas yaptığını ve yüzlerce subayın, aydının bundan ötürü zindanlara kapatıldıklarını söylemişti.
Merak ediyorum acaba Sözcü Gazetesine de kumpas mı kuruldu?
Sözcü Atatürkçü bir gazetedir.
Eeee, bu sefer kim hazırladı bu kumpası acaba?
Sözcünün Ankara temsilcisi Saygı Öztürk’ün “Brezilya örgüt sorumlusu-imamı olan Hamidullah Öztürk'ün amcasının oğlu olduğunu" söylediler oysa Öztürk amcasının olmadığını ve böyle bir yakını da olamayacağını söyledi…
                                                                       ***
Sözcü’nün cumhurbaşkanının tatil yerini başlık atmasına gelince sadece bir haber neden olmasın?
Malum yıllardır gelip geçen cumhurbaşkanlarının nerede olduğu yazılır hep.
Ha, Darbe yapılacağı günde yayınlanması kişilerin örgütle ilişkili olduğunu mu akıllara gelmeli?
Tesadüf olamaz mı?
Çünkü darbe yapacak hainler bunca yıl kendilerini ordunun içinde gizleyerek en üst makamlara getirtmişler ama cumhurbaşkanının nerede olacağını bilemeyecekler ve gazete başlığından öğrenecekler.
Bu bana komik geliyor.
Cumhurbaşkanına suikast yapacak olsalardı zaten onun en yakınına kadar girmemişlermiydi?
O güne kadar bu ülkenin istihbaratı ne halt etmiş acaba?
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar nasıl okadar kolay teslim alındı?
Ve en önemlisi MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın saat 18 de genelkurmay başkanının yanında olduğunu bir saat baş başa oturduklarını biliyoruz.
Hulusi Akar, darbe girişiminden hemen sonra tanık olarak verdiği ifadede, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Karargâh’a gelmesi olayına hiç neden değinmedi?
Akar, istihbaratın alınmasından sonra başka bazı emirler de verebilir ve birliklerin kışla dışına çıkışını engelleyebilirdi.
Nitekim Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ümit Dündar, TBMM komisyonundaki ifadesinde, “darbe ihbarı alınsaydı, Genelkurmay Başkanı’nın başka emirler de vererek, girişimi en başından engelleyebileceğini” söylemişti.
Sonra darbe ihbarını alan Fidan ve Akar neden cumhurbaşkanını uyarmadılar?
Başbakan neden aramadılar?
Şimdilerde mükâfatlandırılmışlar gibi hep Erdoğan’ın yanındalar.
Velhasıl bunlar çok yazıldı.
Kimi bu darbe kalkışmasına tiyatro dedi, kimisi haberli darbe dedi.
İnsanın aklına bu işi bastırır, Fetullahçıları da bu vesileyle suçüstü yakalarız” diye mi hesap etikleri de gelmiyor değil.
Ama zayıf ihtimal…
Her halükârda başbakan ve cumhurbaşkanının haberleri olmalıydı.
Ne var ki TBMM Araştırma Komisyonu kuruldu ama 15 Temmuz 2016 günü saat 14.30 ile darbe girişiminin başladığı 22.00 civarına kadar neler oldu, neler yaşandı ve ihbara rağmen darbe girişimi neden önlenemedi, hâlâ bilemiyoruz.
Neden başbakana ve cumhurbaşkanına haber verilmedi onu da bilemiyoruz.
Çünkü ne genelkurmay başkanı ne de MİT müsteşarı TBMM sindeki araştırma komisyonuna gitmediler.
Şimdi o FETÖ cü bu FETÖcü diyerek Atatürkçüler tutuklanıyorlar.
Yazık oluyor ülkeye…
Tünay Süer
27 Mayıs 2017

Garip Bir Durum! - Gündüz Akgül
Anayasasında hukuk devleti olduğu yazılı olan devlet, hukukun evrensel ilkelerine uymak zorundadır.
Aksi halde hukuk devleti niteliğini kaybeder.
TBMM tarafından kabul edilen ve 16 Nisan 2017 tarihinde halkoyuna sunulan anayasa değişikliği, beraberinde birçok tartışma getirmekle birlikte kabul edildi.
Bu değişiklikle parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı dediğimiz aslında dünyada örneği bulunmayan Başkanlık sistemine geçildi.
Kabul edilsin veya edilmesin, bu değişikliğin gerekleri yerine getirilirken mutlaka hukuk kuralları içinde hareket edilmesi ve bu kuralların eksiksiz uygulanması gerekmektedir.
Değişiklikle Anayasanın 101 maddesinin son fıkrasında yazılı “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir” tümcesi yeni metinden çıkarılarak, Cumhurbaşkanının varsa partisine üye olabileceği olanağı sağlanmıştır.
Bu hükme dayanarak Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, önceki partisi AKP’ye yeniden üye olmuş ve yapılan Kurultayda da parti Genel Başkanlığına seçilmiştir.
Yapılan değişikliğe göre buraya kadar herhangi bir ters durum yoktur.
Yasaların,  Anayasaya aykırı olamayacağı hukukun temel ve vazgeçilmez ilkesidir.
Bu nedenle Anayasa değiştirilirken, buna paralel olarak değişen Anayasa hükümleriyle çelişen yasalarında hemen değiştirilmesi veya hemen değiştirilmiyorsa değiştirtilene kadar çelişik hükümlerin uygulanmaması gerekmektedir.
Böyle bir durum söz konusu mu?
Birlikte bakalım.
Değişen Anayasa metnine göre Cumhurbaşkanı partili olabiliyor ve oldu.
Ancak hala yürürlükte olan 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Yasasının 4/5 maddesi, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.” Demektedir.
Bu madde değiştirilerek Anayasaya uygun hale getirildikten sonra Cumhurbaşkanının partisine üye olması gerekirken, bu yapılmamıştır.
Keza, Anayasa değişikliği sırasında Cumhurbaşkanın andı ile ilgili Anayasanın 103 maddesinde değişlik yapılmamış, Sayın Cumhurbaşkanı bu maddeye göre ant içerken, “…….üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim.” Diyerek tarafsız kalacağını söylemiştir.
Değiştirilerek kabul edilen Anayasa’ya aykırı bu hükümler yürürlükte iken uyulmaması, hukuku yok saymak ve yaptım oldu hukukunu uygulamaktır.
Buda, hukuk devletiyiz savında bulunanların inandırıcılığını zayıflatmaktadır.
Hukuk çelişkileriyle dolu bu duruma ne denir?
Yanıtı yazının başlığında…

26.05.2017
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Fetö Suçlamalarının Miladı Ne Olmalıdır? - Güner Yiğitbaşı
Bu sorunun cevabını vermeden önce, şu ayrımı yapmak durumundayız. Bir tarafta Devletin yetki sahibi üst düzey yöneticileri ve siyasetçileri, diğer tarafta ise;dini duyguları,din tüccarı siyasiler ve cemaatler tarafından istismar edilerek aldatılan, ellerinde  hiçbir devlet yetkisi ve imkanı bulunmayan,devletin istihbarat raporlarından habersiz ve aldatılmaya müsait gariban ve masum dindar vatandaşlar.

Ülkeyi yöneten,Cumhurbaşkanları,Başbakanlar,Bakanlar,Milletvekilleri,Valiler ve benzeri, büyük yetki sahibi üst düzey devlet yöneticiler için, FETÖ örgütlenmesinden dolayı kendilerinden yasa önünde hesap sorulabilmesinin miladı olarak, 17/25 Aralık 2013 tarihinden çok önceki tarihlere gidilebilmelidir.

17/25 Aralık 2013 tarihinden önce ve sonra şeklindeki milat belirlemesi, bu tarihe kadar FETÖ örgütlenmesi ile iç içe ve senli benli olan, iş birliği içinde hareket eden siyasal iktidar tarafından yapılmış olup,bu belirleme, haklı ve inandırıcı değildir. Şayet,iktidar ile FETÖ arasındaki iş birliği; dershaneleri, MİT krizi ve sair sebeplerle bozulmamış ve aralarında bir iktidar kavgası başlamamış, en önemlisi de 17/25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturması patlak vermemiş olsaydı,, AKP iktidarı ile FETÖ arasındaki iş birliği, 17/25.Aralık tarihinden sonra da devam edecekti.

FETÖ yapılanmasından, FETÖ'nün; devletin adliyesine,emniyetine,milli savunmasına ve akla gelebilecek tüm kadrolarına sızmış olduğundan haberdar olan ve bu sızma operasyonlarına ilişkin kararnamelerde bizzat kendi imzaları bulunan AKP iktidarının, emrindeki devlete ait tüm istihbarat kurumlarından gelen binlerce bilgi ve istihbarı raporlara rağmen, hain FETÖ yapılanmasından haberinin olmadığını iddia etmek abesle iştigaldir.

Bu gerçeklere rağmen, kendisini temize çıkarmak amacıyla, tamamen kendi şahsi ve siyasi menfaatini düşünerek, taraflı bir şekilde, rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının yapıldığı 17/25.Aralık.2013'ü milat alarak, eskiye sünger çekip, bu tarihten sonra Bank Asyada parası olanlarla, FETÖ kontrolünde oldukları iddia edilen okullarda çocuk okutanların üzerine acımasız bir şekilde giderek, bizzat kendi tutumlarıyla bir zamanlar cazibe merkezi haline getirdikleri, mensubiyetleri kendileri için bir ayrıcalık haline getirilmiş bulunan Fetö Cemaatini, 17/25Aralık.2013 tarihi itibariyle silahlı terör örgütü ilan eden siyasal iktidarın, yürütme erki olarak belirlediği bu tarihin, yürütmeden bağımsız olması gereken yargıyı bağlamaması ve yargının; her soruşturmanın ve şüphelinin kendi özel koşullarına ve konumuna bakarak, suç tarihini ve sorumluluk durumlarını taktir edip belirlemesi zorunludur.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, devletin tüm istihbarat birimleri emirlerinde olan, onların raporları masalarının üzerine konulan üst düzey devlet yöneticileri için; FETÖ Cemaat ve örgüt yapılanması yönünden sorumluluk belirlemede; 17/25 Aralık.2013 tarihinden çok önceki tarihlere gidilmelidir.

Ancak, ülkemizin özel koşulları, halkının yüzde doksan beşinin Müslüman oluşları, gerçek Müslümanlığın halkımıza iyi anlatılamaması, dinin siyasete alet edilmesi, ülkemizde siyaset adına en kazançlı ticaretin din ticareti olması,halkımızın çoğunun cahil ve işsiz olması,din adına kolaylıkla kandırılabilmeleri dikkate alındığında ve özellikle de, FETÖ yapılanmasının adliyedeki savcı ve polisleri tarafından, halkımızın çok duyarlı ve hassas oldukları yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna sarıp sarmalayarak yaptıkları 17/25 Aralık operasyonu, Maalesef Fetö'nün asıl amacını gizlemiş olup, siyasal iktidarın; bu soruşturmanın kendilerine yönelik bir darbe girişimi olduğuna ilişkin feryatları, emirleri altında devletin istihbarat birimleri bulunmayan, bu birimler tarafından düzenlenen istihbarat raporlarından ve hiçbir şeyden haberi olmayan, okuma,bilgi edinme ve araştırma özürlüsü çoğu halkımız tarafından, pek ciddiye alınmamıştır. Ciddiye almamakta da yerden göğe kadar haklıdırlar.

Bu itibarla, her şeyden haberleri olan devletimizi yöneten üst düzey yöneticilerimiz için, FETÖ suçlaması yönünden 17/25 Aralık.2013 tarihinden çok önceki tarihlere gidilebilmeli, ancak, siyasal iktidar tarafından,yakın tarihlere kadar cazibe merkezi haline getirilen, mensupları el üstünde tutulan Fetö yapılanmasını, ülkemizde yaşanan bu gerçekler karşısında aldanarak, çok samimi bir şekilde,yasal bir cemaat olarak gören ve görmeye devam eden mütedeyyin insanlarımızı;kesin ve inandırıcı örgütsel belge,doküman ve sair maddi kanıtlar elde etmeden, bize göre bu sade ve kandırılan vatandaşlar için gerçek milat olarak kabul edilmesi gereken 15.Temmuz.2016 hain Fetö darbe girişiminden önceki tarihlere yönelik olarak, Bank Asya da niçin paran var, falanca okula niçin çocuğunu verdin,  Fetö yanlısı olduğu iddia edilen şu derneğe niçin üye oldun, 17/25 Aralık dan sonra bu irtibatlarına niçin son vermedin gibi sudan sebeplerle, insanları FETÖ/PDY Silahlı terör örgütü mensubu olmakla suçlamak, haksızlık ve işin siyasi ayağını unutturma girişimidir.

Kimse yanılmasın, hukukçu kimliği ve tarafsızlığı içinde bugüne kadar binlerce makale yazan bu satırların yazarı, hukukun üstünlüğüne,yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına gönülden inanmış,insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik ve laik, sürekli CHP'ye oy vermiş vicdan sahibi bir Türk Vatandaşı olup, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinde Cumhuriyet Savcısı iken, İzmir Maltepe Askeri Lisesindeki Fetullah Gülen Cemaati yapılanmasına karışanları o tarihte yürürlükte olan 765.Sayılı eski TCK. Nun 163. maddesine göre mahkum ettiren, hemen sonra rahmetli ÖZAL tarafından 163. maddenin suç olmaktan çıkarılması nedeniyle, mahkum ettirdiği cemaat mensubu kişiler salıverilen, emekleri boşa çıkan ve bugüne kadar ülkemizde olup bitenlere, din üzerinden dönen siyasi dolaplara bizzat yaşayarak tanıklık yapan, neredeyse elli yıla yaklaşan bir hukukçudur.

25/05/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Yeni bir kumpasla karşı karşıyayız - Tünay Süer
25 Mayıs 2017Akademisyen Nuriye Gülmen ve Öğretmen Semih Özakça ”DHKP-C adına faaliyet yürütmeye devam ettikleri” iddiasıyla mesleklerinden ihraç edildiler.
Tekrar mesleklerine geri dönebilmek amacıyla açlık grevine başladılar.
76. gününde mahkemeye götürülüp tutuklandılar.
Suçluysalar ve bu ispat edilirse cezalarını çeksinler derim.
Ancaaaak, ya iftira atıldıysa?
CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, MYK toplantısının ardından yaptığı açıklamada "AK Parti önceki kumpasçı ittifaklarından kaynaklanan tutumunu devam ettirmeye kararlı. Çünkü hedefi gerçekten FETÖ ile mücadele değil, bu ad altında her türlü muhalefeti tasfiye etme hedefidir” dedi.
Tezcan haklı.
Zira bu tutuklamalar zıvanadan çıkmaya başladı artık.
Öyle bir zamana girdik ve yaşıyoruz ki o FETÖ cü, bu falan örgütçü, anlayıp dinlemeden Kanun Hükmünde Kararnamenin bilmem kaçıncı maddelerine göre ihraç ediliyorlar veya tutuklanıyorlar.
Günlerce gözaltında kalınıyor ve hapiste aylarca mahkeme edilecekleri günü bekliyorlar.
Böyle adalet olur mu ya?
İnsanın aklına ister istemez Ergenekon davaları geliyor.
O davalarda öylesine suçlamalar vardı ki, sonra hepsinin kumpas olduğu meydana çıkmıştı.
Yüzlerce insan hücrelerde yıllarca kalmışlar, aralarından hastalananlar bakımsızlıktan hayatlarını kaybedenler olmuştu.
Artık hiç kimse ne ölenleri geri getirebilir ne de suçsuz yere zindanlara kapatılan insanların kaybolan yıllarını geri verebilir…
Ergenekon davalarında amaç Türk Ordusunu zayıflatmak hatta yok etmekti.
(Nispeten de amaçlarına ulaştılar da.)
17-25 Aralık yolsuzlukları meydana çıkınca Erdoğan kandırıldıklarını ve derin devletin kumpas kurduğunu söylemişti.
Şimdi yeni bir kumpasla karşı karşıyayız.
Bu kumpası kim hazırladı acaba?
                                                           ***
İnsanın Adaletin batsın dünya diyesi geliyor…
Önce tutuksuz mahkemesi görülür suçlu bulunursa insanlar hüküm giyerler.
Şimdi bildiğiniz gibi Sözcü Gazetesini FETÖ’cülükle suçlayarak sahibi Burak Akbay ve internet sorumluları Mediha Olgun ve Gökmen Ulu’yu gözaltına aldılar.
Yahu bu gazete ipinden sapına kadar Atatürkçü bir gazetedir.
FETÖ’ yü orada arayacaklarına dönüp bir kendilerine baksalar daha iyi olur.
Aslıda Sözcüye yapılan bu hareket tüm Atatürkçülere yapılmak istenendir.
60 milyonu bir şekilde sindirmek yok etmek istemektir bu.
İsterler de bu o kadar kolay değildir…
Bir kere iktidarın FETÖ ile kimseyi suçlamaya hakkı yoktur.
Yıllarca birlikte olmuşlar, övgüler yapmışlar, başlarına taç eylemişler.
Onlar değilmiydiler iltifatlar yağdırıp saygı duyanlar?
15 senenin en az 13 yılı böyle geçmemişmiydi?
(Nitekim TBMM’sinde AKP li Ramazan Can Genel Kurul'da yaptığı konuşmada AKP'nin FETÖ ile işbirliği yaptığını söyleyiverdi…)
E…İktidar bir adamı böyle yüceltirse hayranı da, seveni de olur tabi.
Asya Bank FETÖ örgütünün başı Fethullah’ın bankasıymış.
O bankaya para yatıran ortahalli kişiler de olmuştur belki.
Çünkü onu elüstünde tutulan bir adam yapan iktidar mensuplarıydı.
İktidardakiler “kandırıldık” diyorlar da, onlarında sayelerinde kandırıldıkları neden akıllarına gelmiyor?
O bankadan milyonlarca kredi çekip yalı alanları, iş kuranları neden görmezden geliyorlar?
Çünkü onlar kendi adamları değil mi?
Son olarak şöyle diyorum.
Bu ülkede adalet kalmamışsa Allah’ın adaleti vardır.
Ve bundan kimse kaçamaz…
Tünay Süer
25 Mayıs 2017

Gençliğin Gelecek Tasarımları Paneli
Bu Kez Gençler Konuştu Yaşlılar Dinledi - Cevat Kulaksız
Ulusal Eğitim Derneği’nin geleneksel Cumartesi konferanslarından, 20 Mayıs 2017 günkü etkinliğine konuşmacı olarak CHP Gençlik Kol. Gnl. Bşk.Yard. Bilge Çetin[1]  ile Saadet Partisi Gençlik Kol. Gnl. Bsk.Yard. H. Murat Uzgur [2] konuşmacı olarak katıldılar.
19 Mayıs Atatürk’ü anma Gençlik ve Spor Bayramı haftası nedeni ile dernek, bu haftada gençleri konuşturmak istedi. Onun için üç örgütün temsilcileri bu haftada konuşmacı olacaktı.   Aynı sunumda TGB Genel Başkanı Çağdaş Cengiz de konuşacaktı, ancak ani bir engeli nedeni ile panele katılamadığı açıklandı. Derneğin kendi küçük salonlarının yetmeyeceği düşüncesiyle, Mithatpaşa Caddesinde başka kuruluşun salonunda etkinlik yapıldı. Yaşlı öğretmen ve akademisyenlerin dikkatle dinledikleri konuşmaları beğeni ile izlediler.
Panelin yöneticiliğini yapan Dernek Başkanı Nazım Mutlu, CHP Gençlik Kol. Başkan vek. Bilge Çetin’e [3] söz verdi, Bilge Çetin konuşmasında şunları söyledi:
Bu Kez Gençler Konuştu Yaşlılar Dinledi - Cevat Kulaksız
“-Ülkemizin durumunu hepimiz biliyoruz, belli bir girdabın içine sürükleniyoruz, sürüklenmeye başlamıştık, üniversiteyle birlikte siyasete girdim. Üniversiteye girdikten sonra, bu ülkenin genci olarak, Cumhuriyet çocuğu olarak, Cumhuriyet çocuğu olmanın sorumluluğu gereği siyasete başladım. 2011 yıldan beri siyasetin içindeyim. Bu sorumlulukla başladım, devam ediyorum, şu an bu yoldayım.
Ülkemiz siyaset olarak iç ve dış açısından hiç de iç açıcı değil. Zaten 16 Nisan’da da bir referandum atlattık, en yakın olayımız o. Ülkemiz ilk defa böyle sorunlarla karşı karşıya kalmadı. 1919 da da durum bundan çok farklı değildi, aslında. O günlerde gençlik memleketin yok olmasına sessiz kalmadı, gençlik bütün vatanseverliliği, bütün kararlılığıyla Samsun’a adımını atmıştı. Samsun’da İstiklal mücadelesini Mustafa Kemal’le başlatan gençlik, askeri mücadeleyi, Cumhuriyet devrimiyle sonlandırılınca Cumhuriyeti de gençliğe emanet etti. Gençlik ne zaman Cumhuriyet ve kazanımları tehlikeye düştüğünü görse bu sorumluluğu kendinde hissetse ve kendi mücadeleye başladı zaten. Köklü bir mücadele tarihimiz var aslında.
Gençlik her zaman bu kazanımların değer kaybedilmesine karşı mücadelede bulundu ve ilerleme için, icraat için her zaman da öncüydü. Bu gün de üzerimize düşen elbette çok fazla sorumluluk var. Devletimiz hem ilkesel anlamda çürütülüyor, kurduğu ve onu kuran değerler sistemli bir şekilde yok edilmeye çalışılıyor, aşamalı olarak şu anda. Bunu yaparken de devletin temel mekanizmaları gayrimeşru yollarla kullanılıyor. Hukuksuzca adaletsizce bir kişinin ya da tek bir partinin çıkarı için. Son olarak değindiğim gibi 16 Nisan referandumunda 15 yıldır yapılan aslında tüm gayrimeşruluklar meşrulaştırılmaya çalışıldı. YSK nın sonuçlarını alınca biz hepimiz gördük, bu onaylandı. Orda şöyle bir şey var, referandumun sonuçlarında: Bu ülkenin en az yüzde 49 u bu işe “hayır” dedi. Bu ülkenin en az yüzde 49 u “biz Cumhuriyeti seviyoruz, biz onunla yönetilmek istiyoruz” dedi.
Referandum sonuçlarıyla ilgili anket sonuçlarıyla ilgili şöyle bir açıklaması var, Odak gruptu yanlış hatırlamıyorsam, yaş gruplarına göre “hayır” ı gruplandırmışlardı. Yaş gruplarına göre “hayır” ın en çok gruplaştığı yer 18-34 yaş arası gençlerdi. Gençlerin yüzde 60 küsürü “hayır” dedi. Bursa’daki “hayır” ın mesajı şuydu aslında, “ben tek tipleştirmek istemiyorum, aynı yemekleri yemek istemiyorum, herkesle aynı şeyleri söylemek istemiyorum ve sürekli tek dikiş tarafından yönetilmek istemiyorum”, dediler. Bu mesaj yerine ulaştı, biz öyle görüyoruz gençler olarak.
Tabi ki bu mesajların dikkate alınarak kontrol edileceğini düşünüyoruz. Gençlik olarak direk cevabı verdi ama bundan sonra ortaya koyacağımız eylemsellik de çok önemli diyorum. Şu anda hala devam ediyor devletin tüm imkânlarını kullanarak saray rejiminin örgütlenmesi yapılıyor; her seçimde biliyorsunuz, rüşvet söylentileri çıkıyor. Bunlar yapılıyor ama bu ülkenin en az yüzde 49 u bunları bildi, yaşadı, gördü, ama buna “hayır” dedi. Tüm baskıya rağmen gitti, oyunu kullandı, daha sonra sandığına sahip çıktı. Ama çok farklı bir şekilde şimdi elimizden alınmış oldu hayır, hukuksuzca, hukuk devletine yakışmayacak şekilde.
Şimdi aslında o süreçten de bahsetmek gerekiyor. Gençlik çok büyük rol oynadı bu referandumda, çünkü en büyük cesaret, azim ve kararı gençlik gösterdi. Gençlik tüm imkânsızlıklara rağmen sadece bireysel oyunu kullanacakken bile, yanındaki arkadaşına dedi ki, “sen de kullanacaksın”. Ya da olmadı istişare edip onunla ikna etmeye çalıştı. Diğer örgütlü olan gençler, hani belli bir yapının içinde olan gençler de bütün imkânsızlıklara rağmen, imkân yarattı ve bu kampanya da canla başla çalıştı. Burada iradesini gösterdi.
Peki, buna karşı kazanılan seçim neydi: Bu yüzde 49 un sadece gençlerin öfkesiydi. Bu öfke bizi kötü yere götürecek değil, bizi daha ileriye taşıyacak, birazdan anlatacağım tasarımlarında atacağımız adımlarda somutlaştıracağımız şey oldu aslında. Çünkü biz neyin karşısındayız neye hayır dedik; çünkü bu topraklarda bağımsızlık mücadelesini verenlerin siyasi geleneğinden geliyoruz. Biz bağımsızlığımız için bu iradeyi gösterdik. Hilelerle satın almalara karşı biz duruş gösterdik, sergiledik.
Bizim tüm çabamız aslında adaletin peşin hüküm sürdüğü, gelişmiş her alanda bağımsızlını koruyan bir ülke için; ülkemizde adaleti bir kesim için değil, herkes için yaşıyoruz. Refahı bir zümre için değil, her zümre istiyoruz, herkes için istiyoruz.
Biz şunu biliyoruz ki kendi kaderini memleketin kaderine bağlamış arkadaşlarımız, ülkesini seven tüm yurttaşlar için istiyoruz. Buradan hiç kimseyi ötekileştirmek istemiyoruz. Ötekileştirmeden kapsayıcı, ne istediğini bilen güçlü bir gence ihtiyacımız var. Biz birazdan bahsedeceğimiz konuşacağımız gençlik tasarımlarını o geleceğin hep birlikte inşa edelim ve sağlıklı tam temeller üzerine oturtabilelim.
Bu Kez Gençler Konuştu Yaşlılar Dinledi - Cevat Kulaksız

GENÇLER SUSTURULMUŞ DURUMDA
Biraz da şu şeylerden bahsetmek gerekiyor, GENÇLER SUSTURULMUŞ DURUMDA, susmuşuz. Peki, nende bu yapılıyor? Bunu konuşmak gerekiyor bence. Çünkü şöyle bir durum var, biz geçmişte yo, genç şöyle bir şey oluyor, biz genç nüfuslu bir ülkeyiz. Genç kime diyoruz, ben de bir genç olarak bunu tanımlayayım. Genç demek şöyle bir şey oluyor, genç olarak hiçbir şeyden korkumuz yok,  İşte bir şeyler görüyorsunuz. Yaşamak istediğimiz dünyayı kendimiz için bir iş. Bulmak için temel taşları için hareket ediyorsunuz. Buna hareket edince de bir kaygımız yok, yani hiçbir şey yok. Gözü kara oluyorsunuz, halk arsında öyle bir tabi var. Bunlar gençlerle ilgili, eğer gençler yapmak istemiyorsa da, hayır ben bunu yapmak istemiyorum, diyor, ayağını yere vurmasını da biliyor. Ama tepkisini de gösteriyor, yapmak istiyorsa da “hayır bu benim hakkım onu alacağım” demesini de biliyor.
İşte bu yüzden baskıcı gerici insanların odak noktasında bizler varız, noktasında gençler var, gençleri sindirmek var. Bunu da en güzel şeyle yapıyorlar. Eğitim sistemiyle yapıyorlar. Çünkü bir ülkeyi yok etmek istiyorsanız, önce eğitim sistemini değiştirirsiniz, eğitim sistem üzerinden gençlere değiştirirsiniz oradan geleceğe, onların geleceği kurmalarını sağlayacak eğitim sistemi, oradan bir kanal açarsınız. E burada da gerici bir iktidarla yönetiliyoruz, doğal olarak biz de hedef olarak gençler hedef alındı ve gerici bir sistemiyle. Şu anki eğitim sistemi bizleri sınavlara mahkûm etmiş durumda. Buradaki genç arkadaşlarım da buradaki sınav sisteminden geçmekteler. Diyorlardır, herkes en az bir üniversite sınavlarına girmelidir. Ortaokulda bir sınava giriyoruz, ondan sonra liseye geliyoruz lisede bir sınav, son senelerde iyice değişti sistem. Sistem değişik bir yere doğru gidiyor, bir dakika gecik kaldığı için 18 yaşından küçük sınava alınmıyor maalesef. Ve bir senesi daha çalınıyor. Görünüşte bir sene aslında o. Bunun tüm lise hayatı çalınmış oluyor, dört beş yılı çalınmış oluyor ve ailenin emeği, çocuğun emeği çalınmış oluyor.
Üniversiteye girdi. Ben mezun olmak için mutlaka KPPS ye girmem gerekiyor. Ailem beni dört sene gönderiyor okula, şehir dışındaysam yurtta kalıyorum, harcım oluyor özel üniversiteysem. Belli bir miktar ödüyorum. Ondan sonra bunun bir masrafı oluyor bir dört sene bitince aile şunu da istiyor, ister istemez, çocuktan. Diyor ki, çocuğum işini eline alsın da ben de rahat edeyim, ben masrafımı yaptım, diyor. Ama bizim öyle bir sistemimiz var ki, üniversite dört yıl fakülte bitiriyoruz. Daha sonra tekrar bir sınava girmek zorunda kalıyoruz KPPS gibi. Bunun için tekrar kurslara para yatırıyoruz, emin olun bu sınavlar kolay kazanılmıyor. Fakülte mezunu gençler en az üç sene sonra işini eline alabiliyor. Bu insan üç sene boşta geziyor, kurslarda geziyor, orda burada kendini yetiştirmeye çalışıyor. Ama yok yok aile sürekli masraf yapıyor ve bu sistemden de bir şey çıkmıyor, olmuyor. Sistemin de şöyle bir özelliği var. Çocuk okula gittiğinde çocuğu yetiştirecek tarzda değil de çocuğa bilgi yükleyecek tarzda bir sistem var. Öğrenci okula gittiğinde ne oluyor, “harddisk boş” diye bir tabir var ya, teknolojinin gelişmesiyle gençlere böyle bir tabir kullanılıyor. Çocuğa yükleyebildiğin kadar bilgi yüklüyorsun ama eğitim sisteminde gelecek için karar verilmeli eğitim sistemiyle ilgili “BİLGİLİ Mİ OLMAK İSTİYORUZ MERAKLI MI OLMAK İSTİYORUZ”.  Bunun kararını vermek gerekiyor, şu andaki eğitim sistemi bizim bilgili olmaya yönelten bir sistem. Sürekli bize bilgi yüklemesi yapılıyor ama biz bilgiyi nerede kullanacağımızı bilmiyoruz ve bunun sıkıntısını yaşıyoruz.
Eğer eğitim sistemi, bize meraklı olmayı işte, bizim merakımızı ortaya çıkaracak şeyler olsa, o şekilde yönlendirmiş olsa biz merak edeceğiz, öğreneceğiz, sorgulayacağız, sorguladığımızı araştırmaya başlayacağız ve araştırmaya başladığımızda öğrenmiş olacağız. Aslında gerçek öğrenmeyi orda karşılaşıyoruz ve bunu pratiğe dökmemiz daha kolay olacak. Ama maalesef bu sisten buna izin vermiyor, sadece bilgili olmalısın ve benim yapacağım sınavlarda sorduğum soruları yapmalısın”. Bunu söylüyor, bu da bizim üniversite bittikten sonra da, işsiz kalmamıza sebep oluyor. İlk işin üniversite bittikten sonra, ilk çalıştıkları iş genelde hizmetli satış elemanıdır. Belli mağazalar var, burada arkadaşlar üniversiteden mezun olduktan sonra ilk başvurduğumuz yerler orası oluyor. Çünkü dediğimi gibi, okul masraflarını karşılamak için aileye daha katkı yapmak için onu yapmak gerekiyor oralarda çalışıp okul paralarını biriktirip hazırlanıyorsunuz. O arada sadece para kazanıyorsunuz kendinizi yetiştirmeniz adına yeteneklerinizi geliştirmek adına hiçbir şey yapmıyorsunuz. Zaten eğitim şöyle bir şey, aileden başlıyor, daha sonra okulda kazanılıyor. Belli imkânları orada elde ediyorsunuz. Aile, Türkiye orta sınıf ağırlıkta olduğu bir ülkedir. Anca işte aile bir şeyler veriyor, daha sonra okulda bunu kazanmaya çalışıyoruz. Okul da vermeyince, çocuk sadece iyi bir bilgi yüklenicisi olarak okuldan mezun oluyor. Bu bilgileri kullanabileceği yerlere aramaya başlıyor.
Bizim gelecek hayalimiz şöyle: Gerçekten bizim merak duygumuzu geliştirecek, araştırmaya yöneltecek ve çift öğrenmeyi sağlayacak bir eğitim sistemi isteriz. Bizim bu fakültelerden mezun olduğumuzda öğrendiğimiz şeyleri merakımızı giderdiğimiz şeyleri kullanıp onları pratiğe dökmek istiyoruz. Bu ülke için gerçekten bir adım atmak istiyoruz. Bizim hayalimizdeki eğitim sistemi bu; eğer bu hayal eğitimiz eğitim sistemi gerçekleşirse olursa biz bilimde de ilerleyeceğiz. Çünkü bilimin olması için bilimle sanatta da aklın birbirine eklemli, aslından çok da birinin birinden farklı değildir. İnsan zekâsı öyle bir şey ki milyarlarca canlı türü var. Ama sadece zekâ denen şey insana verilmiş. Zekânın anlayamayacağı ifade edemeyeceği, üretemeyeceği hiçbir şey yok. Yeter ki biz onu kullanmayı bilelim, bize onu kullandırtsınlar, bu sistemi bize yaratsınlar bu ortamı bize yaratsınlar. Biz de Güney Kore gibi teknoloji üretelim, yazılım yazalım ve dünyaya ihraç edelim, ithal etmeyelim, onları kullanmayalım. Biz bunu istiyoruz, biz bunları yaparken de bir yandan da yeteneklerimizi ve becerilerimizi keşfetmek istiyoruz.

SANAT VE SANATÇILAR
Bir çocuğun her yönden yetişmesi için bir kere bir sanatsal faaliyeti de olması gerekir. Müzikle ilgilenmeli, resimle ilgilenmeli, edebiyatla ilgilenmeli, çünkü sanatın insan bir katı bakış açısı var.
Sanatçıları bilirsiniz, karıncayı bile incitemez diye bir tabir kullanılır, çok doğrudur, çünkü sanatla uğraşan çocuğun şöyle bir durumu vardır, nesneler karşısında bizim gibi bakmaz onlar, onlar biraz daha farklı bakarlar. Mesela edebiyatla haşır haşır neşir olmayan bir kimse kitap okumayan birisi,  şiir okumayan birisi insanlarla iletişim kurmakta biraz zorlanır. Tip problemi olur. Dans etmiyorsa birisi bedenini kullanamaz, kısmı hareketleri çok serttir, öyledir.
Tiyatro yapamıyorsa, kendini ifade etmede, insanlarla iletişim kurmada zorlanır. Mesela son zamanlarda görüyorum, beş altı yaşında çocuğu olan yakınlarımızdan onlar çocukları birazcık dramaya yönlendiriyorlar, çünkü kendilerini ifade etmek istiyorlar toplum, iktidar tarafından çok baskılanıyoruz ki, bu baskı artık evlerimize kadar girdi, beş altı çocuklarımıza kadar. İnsanlar bunları aşmak için çocukları buna yönlendiriyorlar, imkânları dâhilinde. Bu yüzden sanat da ilerlesin, gelişsin, öğrenelim sanatı icra edelim. Tabi ki herkes sanatçı olacak, olsun demiyoruz. Çünkü sanatı icra etmek çok farklı bir şey, ama herkes sanata dokunmalı, dokunabilmeli her çocuk. Bununla birlikte bilim de gelişmeli, ben bilim insanı olmak istiyorum ama şu an üniversiteler o kadar çok boşaltı ki, bazen diyorum, kendimi buna hiç sokmasam, asmasam, çünkü bir profesör en az 20-25 sene okuyor, emek veriyor. Bir Cuma akşamı televizyonda ve internetin başında bu şekilde bekliyor. KHK ile ihraç edildim mi, adım var mı? Bu insan onuruna yakışmıyor, bu üniversitelerin itibarsızlaştırmasına yapılan bir hareket, bu emeğe saygısızlık,  ama biz bunu istemiyoruz üniversitede özerk olduğu noktada, özerk olduğu kadar bilim de o kadar ilerleyecektir ve biz daha ileriye taşınacağız demektir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ.
Çözüm önerilerin olması için bir kere gençliğin bir arada olması gerekiyor. Kapsayıcı nitelikte bir şey yapmamız gerekiyor ama ne dediğimizi bilmemiz gerekiyor. Bu noktada bizim de siz büyüklerin tecrübelerinize ihtiyacımız var. Orda da bize yardımcı olmalısınız. Sizin tecrübelerinizle bizim enerjimiz birleşecek, birlikte biz ortak aklı oluşturup oradan bir çözüm taktiği oluşturup oradan biz doğruya gideceğiz. Bizim hayal ettiğimiz geleceğe hep birlikte gideceğiz. Bunları yapmak için iktidarı elde etmek gerekiyor. Bunları elde ettikten sonra kurumları kuracaksınız ve buna göre toplumu şekillendireceksiniz.
O nedenle iktidarı elde etmek için bu yüzde 49 Cumhuriyeti seven, memleketi seven, gerçekten memleket sevdalısı geleceğini kaderine bağlamış insanlar onların hep bir arada olup bu çözüme doğru gitmeleri gerekiyor”.
Bu konuşmadan sonra, Saadet Partisi Gençlik Kol. Gnl. Bsk.Yard. H. Murat Uzgur şu konuşmayı yaptı:
Bu Kez Gençler Konuştu Yaşlılar Dinledi - Cevat Kulaksız
“-Yaşanılan sorunların sadece ülkemize ait olduğunu düşünmüyoruz. Birazıcık bölgesel, birazcık da dünyanın içinde bulunduğu durumdan kaynaklandığını düşünüyoruz. Türkiye’yi tek başına ele alırsak yani burada bulunan bu toplumu tek başımıza değerlendiremezsek, Türkiye’yi de kendi komşularıyla bulunduğu coğrafyadan bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Konuşmamızın konusu gençliğin gelecek tasarımları ama gençliğe de bir gelecek sunabilmek için de günümüzü kurmamız gerekiyor. İçinde bulunduğumuz çıkmazdan bir şekilde çıkmamız gerekiyor. Herkes “bu iş böyle gitmiyor” diyorsa, bir çözüm yolu üretmemiz gerekiyor.
Oskar Vayd diye bir oyu yazarı var, tiyatrocu 1900 yılında kendisi ölmüş. “Sakıncalı olmayan bir fikir olarak anılmaya değmez” diyor. Biz de sakıncalı olan fikirlerden bahsedeceğiz. Biz burada aynı zamanda Ali Şerati diyor ki: “Sizi rahatsız etmeye geldim”,  benim konuşacaklarım siz rahatsız edecek ama istediğiniz zaman itiraz edebilir siniz. Bir düşünürün dediği gibi; “hakikatler karşısına yalanlar daha tehlikelidir” her birimiz bir şeylere inanıyoruz ama inşallah bir çıkış yolu olur inandığımız değerler.

DÜNYADA 790 MİLYON İNSAN (YEDİ KİŞİDEN BİRİ) HER GECE AÇ YATIYOR.
Biz uzay karşısında yalnız yaşıyoruz dünyada, tek başına yani evrende. Bir boşlukta yaşıyoruz. Bu kadar uzaktayız, bu kadar uzaklıktan çekilmiş olmamıza rağmen bir soluk nokta gibiyiz, aslında bir hiç hükmümüz var, dünyada bir siyasi tarih yazılıyor. Ülkeler kurulup saldırılıyor, insanlar ölüyor ama aslında bu kadar büyük evrende yalnız yaşıyoruz. İnsanlık bu dünyada yaşadı öldü, on milyar insan şu ana kadar yeryüzünde yaşamış ölmüş, aslında bir mezarlıkta yaşıyoruz. 110 milyar insanla yeryüzünde yaşıyoruz, eğer bir insan uzay boşluğunda ölmediyse, herkes bu dünyada gömülü bulunuyor. Biz de yaşadığımız dünyada çeşitli ülke var, yer ülkemiz Türkiye, bu dünyada şu anda çok ülke var. Farklı şekilde sayılmış oluyor, ülkelerin durumları bazı kurumlara göre değişiyor. Bazı ülkelerin sayıları BM lere göre 192, BiFA’ya göre 208, Dünya Sağlık Örgütüne göre 194, birine göre de 203 adet ülke var, diyor ama biz bunların sayısını bilmiyoruz. Biz karıncaların sayısını sormuyoruz, ülkelerin sayısını soruyoruz ama ülkelerin bile sayısını bilmekte çok zorlanıyoruz. Ülkeler artık iradelerini terk etmiş durumdalar. Bir ülke, ülke olarak tanınsa bile yöneticileri tarafından veya sömürge ülkeleri tarafından kendi iradeleri hiçe sayılmış, sayıları bile bilinememektedir.

DÜNYADA HER GÜN BİR MİLYAR İNSAN AÇ YATIYOR
Aslında dünya haritasına baktığımızda böyle bir şey görmemiz gerekiyor, uzaydan baktığımızda, fiziki haritası, yani hiçbir ülkenin olmadığını görmemiz gerekiyor. Niye çünkü bir karınca için bir antilop için ülke sınırları yok. Ülke sınırları kim için var, yoksullar için var. Yoksullar ancak sınırlardan geçemiyor. Bir Epil cep telefonu için ya da bir coca cola için bir sınır biçilmiyor. Veya bir yeşil para olan dolar için bir sınır çizilmemiş; dolar Suuidi Arabistan’da da dolar. Amerika’da da dolar Irak’ta da dolar, yani sınırlar aslında yoksulların hareketlerini engellemek çizilmiş. Çünkü bir piramit öngörmüş dünya sistemi. Zenginlerin daha zengin olduğu, fakirlerin ise dışlanıp ölüme terk edildiği bir dünyada yaşıyoruz ve bu gezegende 7 milyar 400 milyon insan yaşıyor ve her gece 790 milyon insan aç yatıyor. Yaklaşık 7 buçuk milyar insanın yaşadığı bir dünyada yaşıyoruz ve YEDİ KİŞİDEN BİRİ HER GECE AÇ YATIYOR. Ve HER 12 SANİYEDE BİR ÇOCUK EN UFAK BİR İLACI BULAMADI” DİYE ÖLÜYOR. İKİ MİLYAR İNSAN YOKSULLUK SINIRININ ALTINDA YAŞIYOR. Her dört saniyede bir insan mülteci durumuna düşüyor. Bu yoksulluk sadece Afrika ülkelerinde yok, gelişmiş ülkelerde bile toplam yüz milyon üzerinde yoksul insan var. Yani ABD nin arka sokaklarında yaşayan yoksul insanlar da var. Burada konuşurken Şırnak’taki yoksullardan veya İzmir’deki yoksullardan bahsetmiyoruz. Tüm dünyanın genelinde Arjantin’de, Amerika’da, atıyorum İsrail’de yaşayan bir yoksulun da derdi ile dertlenmemiz gerektiğini vurgulamak için bunları anlatıyoruz.
Bir buçuk milyar insan sağlıklı içme suyundan yoksun, 2.4 milyar insan sağlık hizmetinden yoksun, her gün 30 bin çocuk çeşitli hastalık sebebiyle ölmekte ve 63 ülkede yaklaşık 110 milyon kara mayını mevcut. Bu kara mayınları Suriye’de olaylar çıkmadan önce Suriye Türkiye arasındaki mayınlar temizlenmişti, aslında bu mayınlar niçin vardı? İnanlar bir yerden bir yere hareket edemesin, diye vardı, yoksa bir kuş için veya göç eden bir hayvan için mayın döşenmiyor, insanlar bir yerden bir yere göç etmesin diye, bu mayınlar döşenmişti. O mayınların temizlenmesiyle o geçişlilik o mobilasyonu hızlandırdılar ve insanların oradaki örgütlenmesine sebebiyet verdiler. Aslında dünyamız şu gördüğümüz, fotogrlsrls özetlenebilir, bu fotoğraflar çeşitli coğrafyalardan çekilmiş, ancak çoğunlukla İslam-Müslüman denilen, yani kendilerine Müslüman denilen insanların yaşadıkları dramı anlatıyor bu fotoğraflar. Belki ABD arkasında dilenen insanlardan burada fotoğraf yok ama biz biliyoruz ki orada da yoksullar var ve bu açlığa, bu yoksulluğa rağmen dünyanın en zengin beş kişinin serveti 400 milyar. Bu servetin bütünlüğünü anlatmak için şöyle bir örnekten bahsedebiliriz, kozmetik için yılda yaklaşık 200 milyar harcanıyor. Yoksulluğun giderilmesi için, yani iki milyar insanı yoksulluktan kurtarıp yaşanılabilir hale getirebilmemiz için gereken miktar 100 milyar gerekiyor, ama 200 milyar dolar kozmetik harcamalarında bulunuyor. Yani bundan 200 yıl önce, kozmetiğe ait hiçbir ürün yoktu. Dünya yeni yeni değişmeye ve tüketimimiz de değişmeye başladı. TÜKETEN BİR TOPLUM HALİNE GELDİK; 200 yıl önce diş fırçalayan insan yoktu, kullandığı hiçbir şey kimyasal değildi. Bu deodorant veya fondetan bilumum şampuan dahil olmak üzere bilumum kozmetik malzemeler var, kaldı ki benim sayamadığım, benim bilmediğim, temas etmediğim bir sürü kozmetik malzemesi var ve bunların şu anki tüketimi yıllık 200 milyar liraya çıkardılar ve yani sadece 100 milyar dolarla dünyadaki açlık önlenebiliyor.
Futbolda dönen parayı da söyleyeyim 600 milyar dolar. Futbolun iddiasından, transferlerine, satılan biletlerinden futbol kulüplerin sahiplerin toplamda 600 milyar dolar paraya hükmediyor ve nerdeyse HER GÜN BİR MİLYAR İNSAN AÇ YATIYOR DÜNYADA.
Küresel anlamda bunları göremezsek neyle mücadele edeceğimizi de bilemeyiz. Yani karşımızda herhangi bir siyasal ideoloji yok. Aslında bir sömürge var, bir emperyalizm var, kapitalizm var. Biz bununla mücadele etmek durumundayız. Ülkede bahsediyoruz bazen, işte istibdat var, baskı var, basın özgürlüğü yok diyoruz, ama bunların her biri birbiriyle bağlantılı. Salt bir siyasi partiyle mücadele etmiyoruz, salt bir zihniyetle mücadele etmiyoruz. Bu zihniyetin elinde bol araç gereç var. Bu araç gereçlere biz sahip değiliz onlar bizi bütün ekranlar, portallar, internet siteleri, sosyal medya aracılığıyla zaten algılarımız yönetiyor. Biz bunlarla mücadele ediyoruz, o yüzden bunları anlatmak durumundayız ve bu piramidi bozmamak için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar.
Bir tablo var, bu tabloyu Katar prenses ailelerinden Miyase satın alıyor. Tabloyu 158 milyon sterline satın alıyor. Yani yaklaşık 600 küsur milyon, yani bir milyara yaklaşık bir parayla bunu satın alıyor. Normalde bu parayla çoğu insanın açlıktan kurtulması sağlanabilecekken insanlar böyle, normalde bir sanat eseri, sata tabi ki saygı duyuyoruz ama sanatın piyasalaşması ve insanları yoksulluğa itmesi kabul edilebilir bir şey değil. Bu tablonun satın alınmasının sebebi o piramidin sarsılmaması için; yani insanlar boş, bu tabloya bir milyar dolara yakın para harcıyorlar, bu büyük sıkıntı, biz bunu örmezden gelemeyiz. Sanata tabi ki saygımız var, sanata ve sanatçıya ama bunlar sömürünün devam etmesi için uygulanıyor.
Leydi Dega’ın konseri oldu İstanbul’da geçtiğimiz yıllarda, bununla alakalı bir şey var, konserin birkaç dört beş tane izlenecek yerleri var, bunların 750 liradan 300 liraya kadar bilet satışları oldu ve Leydi Daga denilen sanatçı İstanbul’a 2 tır ile geliyor. Bu yardım tırı değil, sadece o sanatçının orada konserini icra edebilmesi ve günlük ihtiyaçlarının karşılayabilmesi için 21 tırla İstanbul’a geliyor. Aslında iyi niyetle okunulabilir ama yani dediğimiz gibi sömürünün ve açlığın alanın bu kadar ilerlemiş olduğu dünyada, aslında b çok dramatiktir. İnsanlar açlıktan ölüyor, HER 12 SANİYEDE BİR BEBEĞİN ÖLDÜĞÜ DÜNYADA bu bize yakışmıyor. Konserin olması iyi ama bu sürekli yapılan bir şey. Bu aslında piramidin sarsılmaması için var ve insanlar bunlara çok lüks tüketimlere bu kadar para harcamaları bizlerin çok canını sıkıyor ve asgari ücret de o zamanlar 8-9 bin liraydı ama şu an 1404 lira yani bir asgari ücretle ancak iki tane bilet ya alınabiliyor ya da alınamıyor.
ALTI ÜLKEDE KEDİ KÖPEK MAMASI İÇİN HARCANAN PARA, EN FAKİR 20 ÜLKENİN BORCUNU BEŞ KEZ SİLİYOR.
 Kedi köpek zaten dünyanın var olduğundan beri var iken, kedi köpek mamasına insanlara para harcatılıyor ve bu payla 20 ülkenin beş kez borcu beş kez silinebiliyor.
Dünyada Müslüman ülkeler kan gölünde, kendilerini Müslüman’ım diyenlerde kan akmakta. İslam dediğimiz coğrafyada kan dökülmekte.
Aslında şöyle diyemeyiz, aslında Müslüman oldukları için kan dökülmüyor. Bu coğrafyaların her birinin ayrı özellikleri var. Yar altı ve yer üstü kaynakları var, yani insanlar sadece inançlarından dolayı öldürülmüyor, oradaki artı değeri sömürmek için insanlar oraya girip demokrasi adı altında oradaki insanlar katlediliyor.
Burada kan gölüne dönmüş coğrafyada bunun sebebini sorduğumuzda başta ne geliyor, 1-Mezhepçilik, ırkçılık, bölgecilik 2- İşgaller, din ve fanatizm faşizm yönetimler 3- İşbirlikçi hükümetler, ısmarlama muhalefet, kültür ajanları, medya ferasetsiz, sirayetsiz kitleler, taşeron terör örgütleri. Bunlar bizim bu hale düşmemizin en önemli araçları; bunlar üzerinde bunları kontrol edenler aynı zaman bizi kontrol etmiş oluyorlar. Çünkü biz her gün TV na, sosyal medyaya, gazeteye maruz kalıyoruz. Sistemin sahipleri aynı zamanda sermayenin sahipleri aynı zamanda ekranların da sahipleridir. Sermaye bize istediklerini gösteriyorlar, görmemizi istemedikleri göstermiyorlar. Mesela biz Saadet Partisiyiz, yüzde bir oyumuz var yok, ama ekranlarda bizi görme ihtimaliniz yok, çok zor çünkü sistem bizi göstermiyor. Çünkü göstermek istedikleri iktidarda kalırsa sermayenin devamlılığı sağlanmış oluyor. Bizim belli bir oyumuz yok ama bizim bir iddiamız var, bu iddia doğrultusunda biz mücadele ediyoruz, oyumuzun çok önemi yok, bir araya gelip konuşursak, birbirimizle fikir alışverişinde bulunursak, ne olur, biz birbirimizi anlamış oluruz. Normalde iktidar, sermaye ne yapıyor, birbirimizi bizimle konuşturmamak için her birimize bir isim takmış. Bir kesim terörist oluyor, bir kesim hayin oluyor, bir kesim Ergenekoncu oluyor, bir kesim Balyozcu oluyor, bir kesim Fetö’cü oluyor, herkes belli kesimlere ayrıldığı için insanlar bir araya gelip konuşamıyor. Bizim şu an için bir araya gelip konuşmamız aslında çok olağanüstü bir durum. Bizim herhangi birimizi terörle ilişkilendirseydi iktidar, burada aynı masada oturamazdık. Otursak kendi taraftarlarımız bize düşman kesilecek veya buraya gelecek kişi sayısı yarı yarıya düşecek. İktidarın terörle bağdaştırdığı kimseyle oturup konuşamıyor. Niye konuşursak birlikteliğimiz devam edecek ne olacak iyilik güzellik herkese yarayacak. Örgütlenmemiz veya herkese ortak düşüncemiz asgari düşüncede bir araya gelecek, bu iktidarın hoşuna gitmiyor, bizi o yüzden bir araya getirmiyor. Bizim şu an burada bulunmamız büyük bir nimet, aslında bunun devamlı olması gerekiyor. İnsanların birbirleriyle oturup konuşması gerekiyor, birbirlerini ziyaret etmeleri gerekiyor, çünkü bu fikir alışverişi durduğu kesildiği zaman, ne olacak o zaman tam iktidarın, o sermaye sahiplerinin kapitalizm dediğimiz o sistemin tam da istediği oluyor, insanlar bir araya gelmesin, çünkü bir araya geldiklerinde sorun çözülüyor. Ne oluyor, Sünni, Alevi bir araya geliyor sorunu çözüyor ama bir araya geldiklerinde iktidarın işine gelmiyor, ne oluyor, Kürt, Türk bir araya geldiği zaman sorun çözülüyorken, ama bir araya gemlemesi için iktidar sürekli karşı duruyor.
Bizim çözüm önerimiz şöyle, biz İslam ülkelerinin birliğinden yanayız çünkü İslam ülkeleri dünya nüfusunun bir buçuk milyarına seslenmekte. Hâlbuki bizi yöneten bin tane aile var. Dünyayı yöneten bin tane aile varken İslam coğrafyasının nüfusu bir buçuk milyar ve bunun etki alanı belki iki üç milyar olacak, çünkü İslam- Müslümanların yaşadığı toplumlarda diğer etnik, ırksal, etnik topluluklar da var, o birliktelik yani insanın neye inanırsa inansın bir araya gelip konuşabiliyorsa biz onlarla da işbirliği yapabiliriz. Biz bunu öneriyoruz. Ortak savunma paktı ve barış gücü, ortak ekonomik pazar, ortak para birimi, ortak para biriminin çok önemli belki aranızda ekonomiden, iktisattan anlayanlarınız biriniz vardır, şu an sistemin en önemli araçlarından biri sömürünün en önemli araçlarından biri paralardır. Bunun başında da dolar gelir, dolar kimin parası diye sorduğumuz zaman da belki çoğunluğunuz Amerikan’ın parası diyecek ama Amerika’nın parası değil dolar, bizim TC nin parası olmadığı gibi onların da Federal Rezerv Bank var, o para o bankanın, bu banka da beş tane büyük ailenin. Yani dolar dediğimiz şey Türk Lirası aslında olmayan değerlerin karşılığıdır. Dolar da tüm dünyada sömürü aracı olarak kullanılıyor, istedikleri kadar dolar basabiliyorlar. Doları bize verip bütün değerlerimizi satın alıyorlar. Petrolümüzü, doğalgazımızı, domatesimizi, pancarımızı satın alabiliyorlar. Onu bize verdiklerinde biz de diyeceğiz ki, “tam bizi de alırız diyeceğiz ama o zaman, bize diyorlar ki size vize ve kota uygularız diyorlar. Biz ne verirsek siz onu alabilirsiniz diyorlar.
Aynı dolar ikimizde de var, Amerika istediğini alıyor, bize istediğini veriyor, biz o dolarla Amerika’nın küresel sistemin istediklerini satın alabiliyoruz. Bu yüzden de bizim kendi ortak para birimimizi oluşturmamız gerekiyor, kaldı ki bu anlatacağımız, bu söylediklerimiz yeniden bir emperyalizm oluşturmak için değil, yani bizim onların hegemonyasından çıkıp biz kendi hegemonyamızı dünyaya uygulayalım, biz barış içerisinde yaşayalım istiyoruz.
Gençlerin de bu zihin yapısında örgütlenmeleri gerekiyor ki, bir araya gelip problemlere çözüm üretelim istiyoruz”.
Konuşmacıların istekleri üzerine, 10 ar dakikalık konuşma süresi verildi; bu bölümde de Başkan Nazım Mutlu, Bilge Çetin’e söz verdi,  ikinci tur 10 dakikalık konuşmasında  Çetin şunları söyledi:
“-Az önce kadınlardan bahsedeceğim demiştim; Kadınlar zaten Cumhuriyet öncesinde ayırımcılığa, baskıya, dışlanmaya maruz kalmışlardı. En temel insan haklarından mahrumlardı. CUMHURİYETLE BİRLİKTE KADIN BİREY OLDU, YURTTAŞ OLDU. Cumhuriyetle birlikte yurttaş olduk, temel haklarımızı elde ettik ama şu anda ne durumdayız? Bunları konuşalım biraz.
Türkiye nüfusunun yüzde 49 ellisini, yaklaşık yüzde ellisini kadınlar oluşturuyor. Sayısal olarak değişiklik var ama siyasi alanda, çalışma alanında, eğitim alanında, ekonomik alanda, sosyal alanda Ne durumdayız, onu konuşalım. Okuma yazma bilmeyen kadın sayısı, erkeklerin iki katı, kadınların istihdam oranı, yani çalışma hayatında bulunması çalışması erkeklerin yarısı kadar ve eğitim düzeyindeki kadında bir farklılık oluyor. Kadın erkeğe göre daha düşük maaş alıyor ve her on kadından dördü eşinden ya da birlikte yaşadığı eşinden şiddet görüyor. Toplumsal durumumuz eğitim alanında, çalışma hayatındaki durumumuz.
SİYASİ ALANDAKİ DURUMUMUZ NASIL?  Orda da durum hiç iç açıcı değil. Orda da TBMM de kadınların temsil oranı yüzde 14.7 bu kadar. Yani yüz kişiden 15 i kadın oluyor. Şöyle bir anlayışla yönetiliyoruz, sürekli bu kadına empoze (dayatma) ediliyor. Kadın erkek eşitliğini fıtrata aykırı bulan, bunun için tek kariyer alanının ev işleri olduğunu savunan anlayış kadını doğal olarak çalışma hayatına da itiyor. Hatta şöyle bir açıklama var; “Türkiye’deki işsizlik oranının yüksek olmasının sebebi kadının iş araması” olarak gösteriliyor, böyle bir durumdayız.
Şöyle bir düşünce de var, “doğurmayan kadın yarım kadındır”, biz kadınlar çocuk doğuruyoruz ama kaç çocuk doğuracağımıza yine birileri karar veriyor; hamileyiz ama nerede gezeceğimize birileri karar veriyor”; şort giyiyoruz ama şort giyemeyiz çünkü karşı taraf tahrik oluyor, rahatsız oluyor. Bunları başkaları karar veriyor, biz başkaların kararlarına göre uymak zorunda bırakılıyoruz, maalesef.
BİZ ATATÜRK’ÜN ÇOCUKLARIYIZ, BİZİM CESARETİMİZ UMUDUMUZ ONDANDIR,
Ama bizim hayal ettiğimiz Cumhuriyetçi, halkçı, eşitlikçi cumhuriyette bunun yeri yok. Zaten bizim hayal ettiğimiz, düşlediğimiz şeyle bağdaşmıyor da. Biz kadınlar olarak ne köleyiz, ne kaba tohumun geliştiği toprağa evin süsüyüz, biz geçmişte vatan savunmasında aldığımız görevler gibi Nene Hatunlar, Şerife Bacılar, Nezahat Onbaşılar gibi hayatın dönemin ilerleyen zamanlarında erkeklerle omuz omuza mücadele etmekten yanayız. Bizim düşlediğimiz gelecekteki kadının yeri budur, biz böyle devam etmek istiyoruz yolumuza.
Gelecekten tabi ki umudumuz var, gelecekten konuşuyoruz; bizim umudumuz bir çift imalı bakıştan gelir. O yüzden buradayız, bunu konuşuyoruz. Biz Atatürk’ün çocuklarıyız, bizim cesaretimiz umudumuz ondandır, biz ondan aldığımız emirle, Bursa nutkundan aldığımız emirle burada konuşuyoruz.
Evet, umutluyuz, gençler olarak kendimizden umutluyuz, biz kendimizi kurtaracağız, biz kendimizi kurtarırken bu toplumu da kurtaracağız. Ben biliyorum ki, ben kendimi kurtardığımda, ben kendimi kurtardığımda derken, ben kendimi yetiştirdiğimde, gerçekten kendimde faydam olduğunda, ben biliyorum ki yanımızdaki genç arkadaşımıza da, hocamıza da, ablamıza da, teyzemize de faydamız olacak. Biz bunun farkındayız ve biz buna göre yürüyoruz, bunun için mücadele ediyoruz zaten, siyasetteki gençler olarak da.
Evet, bazı arkadaşlarımız bu baskılardan dolayı bazı noktalarda çekimser davranabiliyorlar. Haklılar da çünkü iş kaygımız var hiçbir şey yoksa işine iş almamakla seni tehdit ediyor, işin varsa seni işten kovmakla tehdit ediyor, ama biz elimden geldiğince bu tehditlere boyun eğmeden geleceğimiz için umudumuza, cesaretimizle yolumuza devam edeceğiz ve düşlediğimiz geleceğe hep birlikte inşa edeceğiz”.
Bu Kez Gençler Konuştu Yaşlılar Dinledi - Cevat Kulaksız

İkinci on dakikalık ek süre için Saadet Partisi Gençlik Kol. Gnl. Bsk.Yard. H. Murat Uzgur şunları söyledi:
“Biz de Saadet Partisi olarak, gençliğin en büyük sorunlarından biri işsizlik, halk manada tekil olarak ele alınacak bir konu değil. İşsizliği ortaya çıkaracak bazı sebepler var, köyden kente dönüşüm, kentsel dönüşüm otomobille ulaşım, gökdelen, rezistans, AVM, teknoloji tüketimi, verimlilik kredi kartı ve kredi kullanımları, bunların hepsi aslında işsizliğin bazıları sonucu, bazıları da nedeni; çünkü insanlar artık doğdukları yerde doyamıyor. Mesela babam Kars-Susuz’du. Eğer Kars’ta babam doymuş olsaydı, İstanbul’a göç etmezdi, İstanbul’da doğmamış olurdum, belki Susuz’da doğup orda hayatımı idame edecekti. Babamı İstanbul’a göç ettiren sebepler var. Babam Kars’ta, bizim Doğu dediğimiz coğrafyada, Türkiye’nin Doğusu dediğimiz bölgede insanlar doyamadıkları için artık onların bir kaçış yolu olarak bazı toplanma merkezleri oluşturulmuş. Bunlar İzmir, Ankara, İstanbul, Antalya, Diyarbakır, Doğu’da bazı toplanma merkezleri oluşmuş. Bu toplanma merkezlerinde, insanlar topraklarını terk ederek
buraya geliyorlar. Topraklarını terk eden insanlar topraksız hale geliyor. Topraktan bağını koparıyor, topraktan ürün alamaz, kendi biyolojik varlığını devam ettiremeyecek, yeni yerlerde topraklı yere gelince orada bağımlı hale geliyor. İnsan Batıya göç ettiği zaman insan ne oluyor, insan da topraksız kalmış oluyor. HEM TOPRAĞI İNSANSIZ BIRAKIYORUZ, HEM İNSANI TORAKSIZ BIRAKIYORUZ. Böylelikle insanlar böylece birilerinin emrine girmeye başlıyorlar. Belki köyünde kendi topraktan ve hayvancılıktan kazanacağı geliri iterek bir markette veya bir sermaye sahibinin işgücü olmuş oluyor, beyni gelip batıda satıyor, bu insanlar buraya gelmezse hizmet sektörü olmaz” diye bir argüman üretilir ama insanların nüfusu arttıkça lan ihtiyaç artıyor, hizmet sektörüne duyuluyor. Biz nüfusu tekrardan insanların doğdukları yere kanalize edip topraktan kazanmalarını, hayvancılıktan kazanmalarını sağlarsak bunlardan kurtulmuş oluruz. İşsizliğin asıl sebebi insanların doğdukları yerde doymamalarıdır.  Bunların başında Türkiye’de geliştirilen politikaların da sonucudur. İnsanlar, bunun sebebi ne? Tarıma teşvik, hayvancılığa teşvik adı altında bazı teşvikler verilse bile, bunların sonucunda bizim insanımız kazanamıyor. Ben şöyle bir örnek vereyim, hayvancılığa Cumhuriyet tarihinde belki desteği parasal anlamında bu hükümet destek verdi. Ancak şöyle bir handikap (engel) var, hükümet hayvancılığa bu kadar destek vermesine rağmen canlı ve cansız hayvan giriş çıkışını Türkiye’de serbest bıraktı. Yani bir üreticiye hayvancılığı destek hayvanını satacağı sırada Angus içeri giriyor. Arjantin’den, Kuzey Irak’tan bilmem hangi ülkeden olursa olsun hayvan içeri giriyor, bu sefer siz hayvanınızı satamıyorsunuz. Çünkü sizin hayvanınızın masrafı o giren hayvandan çok yüksek. Belki çiftini on bin liraya satmışken, Angus giriyor yedi bin liraya. Siz tamamen zarar etmiş oluyorsunuz. Size sınırsız destek veriliyor ve bu sınırsız destekle hiçbir şey yapamıyorsunuz. Belki bir sene boyunca anca kendinizi idare edebiliyorsunuz.
Hakeza tarımda da böyle, teknolojide belki destek veriliyor ama hiçbiri seri üretime dönmüyor. Yani size portatif bir şeyler veriliyor, yani siz bir mikrofon üreteceğiniz zaman çok sağlam destek veriyorlar. Hakikaten mikrofonu üretiyorsunuz ama bu mikrofon pazara piyasaya düşmüyor. Seri üretim yaptırmıyorlar, ama istediğiniz şeyi üretebilirsiniz diyorlar. “Biz size her türlü desteği verdik”, diyorlar, çünkü bunun sebebi dışarıdan montaj sanayi durumundayız, dışarıdan parça geliyor, biz parçaları Türkiye’de birleştiriyoruz. Bir montaj sanayi dönüşmuş durumda. Transfer teknoloji ile kendimizi çeviriyoruz, yazılımlar, bazı ufak tefek şeyleri bizim kendi bilim insanlarımız yapıyor ama bunlar yetersiz kalıyor, çünkü karşımızda devasa şirketler var. Epil diye bir şirket var, Mikrosoft diye bir şirket var. Bunlar beyin göçünü kendilerine çeken şirketler, yeşil iken beyaz kâğıda yeşil mürekkep döküyorlar, bunları bizim insanlarımız satın alıyorlar. Biz kendi üretimimiz kendi bilimizi geliştireceğimiz fırsatı tanımıyorlar. Çünkü bizim ürettiğimiz bilim para etmiyor, biz ancak paramızla bilim satın alıyoruz. Mesela Çin’den TC bir savunma füze sistemi satın alacaktı, sistemi bize hem yazılımını hem geliştirilebilir halini satacaklardı, ama birkaç sıkıntı çıkararak o şey iptal edildi. İşte biz Amerika’dan satın alma durumunda kaldık. O satın aldığımız teknoloji de ne geliştirilebilir ne de başka bir şey olabiliyor, her kullanımda tekrar satın alma haline geliyoruz. Yani bağımlı hale geliyoruz. Yani Türkiye’nin bağımsız bir bilim, teknoloji, sanayi, tarım, hayvancılık politikasının olmamasından kaynaklı olarak işsizlik ortaya çıkıyor.
Biz gerçek manada hayvancılık ve tarım ülkesiyken Türkiye’nin 2001-2002 yılında Türkiye dünyanın yedinci kendine yetebilen büyük tarım ülkesi iken, şu an son sıralara gerilemiş durumdayız. Nohudu, mercimeği, fasulyeyi bile dışarıdan satın alıyoruz, arpa, buğday dışarıdan satın alınıyor, saman satın alındı, Bunlar akıl almaz şeyler. Biz işsizliği konuşacağız ama işsizlik tek başına bir hizmet sektöründen karşılanacak bir durum değil. TUİK in iki hafta önce bir raporu açıklandı, istatistik 23.6 genç işsizlik. Bu muazzam bir rakam, biz sadece bu insanlara iş verelim, devlet sektöründe herkes memur olsun”, durumda değil. Keşke bununla çözülecek durumda olsa da herkes memur olsa, herkes iş sahibi olsa o kadar sıkıntılı bir durumdayız ki üretim bitmek üzere. Biz tamamen dışa bağımlı ülke haline gelmişiz, teknoloji de, sanayide. Ürettiğimiz hayvanı da dışarıdan alıyoruz, ürettiğimiz bakliyatı da dışarıdan alıyoruz. Bu çok korkunç, mesela bir fındık diye ülkemizde bir bitki var, dünya buna hasret, bizim merhum Erbakan hocamızın bir sözü var,  “bu fındık İsrail’in elinde olsaydı”, diyor. Bu bitkinin her tanesini eczaneden satın almak zorunda kalırdık” diyor. Bizim elimizde fındık var, borsası Almanya’da. Nutelle diye bir fabrika var, “bir saniyede bir kavanoz açılıyor” diye bir reklam yapmış, Coca Cola gibi, yani 400 gram nutelle da 50 gram fındık var. Dünyanın yüzde 70 fındık rezervi Türkiye’de. Ama Türkiye’deki fındık üreticisinin hali perişan; Kara Deniz’e gidiyorsunuz herkes ağlıyor. İşsizlik var, ama üretim yok, üretim olmayan topraklarda iş olmaz; üretim olmazsa toprak insana küser, bir daha üretim gerçekleşmeyebilir. Politikalar güzel görünüyor, Bakın hiçbir ülkede olmayan destek Türkiye’de var, bu çok komik oluyor.
Ama siz dışarı sanayiye entegre (bütünleşme) olursanız, yani dünya küresel sisteme entegre olursanız, Arjantin’den Angus gelir satılır. Siz itiraz etmezseniz, yalnızca işsizliğe itiraz edilmez. Edilecekse üretimin neden bu hale geldiğine itiraz edilir”.
Karşılıklı sorular ve tamamlamalarla iki gencin sunumları sona erdi.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
SONNOTLAR

[1] Bilge Çetin: CHP Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı Gazi Üniversitesi Maliye bölümü mezunu, şu an aynı üniversitede Yüksek lisansa devam ediyor. “Hedefim bilim insanı olmak, o yolda ilerlemek amacındayım”, dedi.
                       

[2] H. Murat Uzgur: Saadet Partisi Gençlik Kol. Gnl. Bsk.Yard 1991 de İstanbul’da doğdu. Aslen Kars Susuz’lu 2009 yılında Boğaziçi Üniversitesinde fizik öğretmenliği kazandı, öğretmen lisesi mezunu, daha sonra A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesine geldi. Şu an Siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümünde son sınıf öğrencisi. Saadet Partisi Ankara Gençlik Kollarında görev aldı. Partide dört aydır genel merkezde görevli


Korku Virüs'ü - Güner Yiğitbaşı
En kötü ve zararlı virüs, korku virüsüdür.Zira diğer virüslerde olduğu gibi, korku virüsü'nün de bir ilacı yoktur.

İnsanın beynine korku virüsü girdi mi,o beyin artık sağlıklı çalışma ve karar alma yeteneğini yitirir ve insanlar sürekli hata yapmaya başlarlar.

Bu korku virüsünün etkisiyle alınacak olan yanlış kararlar;hem kararı alana ve hem de o kararın muhataplarına büyük zararlar verir.Korkunun kazanan tarafı yoktur,korkan ve bu korkunun esiri olarak yanlış ve hatalı kararlar alıp uygulayanlar, sonunda kaybetmeye mahkumdurlar.

Korkular, yeni korkuları doğurur,korkulara önlem olarak alınarak uygulamaya konulan hatalı kararlar;duyulan korkuları gideremediği gibi, korkunun eseri olan bu hatalı karar ve davranışların toplumda yol açacağı yeni oluşumlar ve haklı tepkiler, yeni korkuları doğur ve korkular çığ gibi büyüyerek ortaya çıkan korku sarmalı, tüm topluma hayatı zehir eder.

Bunları niçin yazıyoruz?

Tek suçları,KHK ile görevlerine son verilmesi üzerine, hukuksuz olduğuna inandıkları bu görevden alınma işlemi nedeniyle, seslerini ilgililere duyurmak için, demokratik ve barışcıl protesto haklarını kullanarak, bireysel olarak açlık grevi yaparlarken, eylemlerinin 76.gününde durduk yere gözaltına alınarak, yasal koşulları olmadığı halde tutuklanan iki eğitimcinin açlık grevinden korkan ve bu barışcıl direniş eyleminin diğer insanlara da örnek teşkil ederek, tüm yurt sathına yayılacağı endişesine kapılan siyasal iktidarın, bu iki eğitimciye reva gördüğü hatalı ve hukuka aykırı tutumu ve sergilediği ruh halini, başka türlü izah etmek mümkün değildir.

Siyasal iktidarın; yersiz evham,endişe ve korkuları, iki eğitimciyi tutuklamaya sevk eden sayın savcının, bu iki eğitimciye sorduğu sorulardan açıkça anlaşılmaktadır.

Bu iki eğitimcinin, hiçbir yasal nedeni olmadığı halde,yasada yazmayan "delillerin henüz tam toplanmamış olması, tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri ve eylemlerin ceza süreleri dikkate alındığında adli kontrol koruma tedbirlerinin yetersiz kalacağı"gerekçesiyle tutuklanmaları da, yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını tamamen yitirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

İki eğitimcinin tutuklanmalarına ilişkin kararda yer alan; “tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri” şeklindeki gerekçe, Ceza Muhakemesi Kanununda tutuklama nedeni olarak gösterilmediği gibi,bu gerekçe ile neyin anlatılmak istendiği de açık değildir.

Delillerin henüz tam toplanmamış olması da, tek başına tutuklama nedeni olamaz,öncelikle kuvvetli suç şüphesinin varlığını ortaya koyan deliller olacak,bu tutuklamanın olmazsa olmaz ön koşuludur, bu koşul olacak ki,ondan sonra tutuklamanın ek koşullarının var olup olmadığı tartışılabilsin.

Delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması da tek başına yeterli değildir, henüz tam olarak toplanmamış olan bu delillerin, şüpheli veya sanık tarafından karartılacağına dair somut olguların bulunması da gerekecektir,henüz toplanmamış olan deliller, resmi mercilerden sorulan ve/veya istenen bilgiler,kayıtlar raporlar ise, şüpheli veya sanıkların resmi mercilere etki yaparak henüz toplanmamış olan bu delilleri karartmaları ve yok etmeleri mümkün olmayacağından, henüz delillerin tam olarak toplanmamış olması da, çoğu hallerde yasal bir tutuklama nedeni olamaz.

Eylemlerin ceza süreleri de, tutuklama nedeni olamaz.Zira, tutuklama kurumu, maddi hakikate ulaşmanın önündeki engelleri aşmak amacıyla getirilen bir emniyet tedbiri olup, ileride verilmesi muhtemel bir ceza hükmünün peşinen infazı kurumu değildir.Asıl olan tutuksuz yargılamaktır. Tutuklama; yasada öngörülen nedenlerin varlığı halinde,istisna'en başvurulabilen bir kurumdur.Asıl önemlisi de,bizim yargı sistemimizde, mecburi tutuklama yoktur,yani tutuklamanın yasal koşulları bulunsa dahi, hakim tutuklama kararı vermeyebilir,tutuklama ihtiyaridir.

Tutuklama kurumu ülkemizde yozlaştırılmış ve özellikle son yedi sekiz yıl içinde, siyasi bir sopa olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Adalet devletin temelidir sözü,boş yere söylenmiş bir söz değildir.Bu söz,içinde bulunduğumuz bu günler  öngörülerek, adaletin önemine vurgu yapmak için söylenmiştir.Devleti temelsiz,yani adaletsiz bırakmaya kimsenin hakkı yoktur.

24/05/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget