Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Hapisten çıkıp Milletvekilliğe devam eden Enis Berberoğlu, 4 senedir siyaset çıraklığı yapıyorum” dedi.
*
“Medya Batı Demokrasilerinde dördüncü kuvvet olarak anılır.
*
“Otoriter sistemler iktidarı bir emanet olarak görmezler
*
“Cumhuriyeti kuran atalarımız kurucular, bir parti bir devlet, bir millet inşa ettiler. Karşı devrim de hangi yöntemle geliyor, bir parti bir rejim veya devlet, yeni bir millet inşa etmeye çalışıyorlar
*
Medya Batı’da dördüncü kuvvet olarak anılır.
*
 “Netice cumhurunuz mevcudiyetimiz hala ayakta, ağır yaralı olabiliriz, umutsuz kalabiliriz, ama gördük ki pes etmiyoruz. Biz pes etmedikçe de, onların istediği düzen kurulamaz. Onların istediği medya satmaz, izlenmez, tadı olmaz, lezzeti olmaz bu ülkede.
*
Gazete lazım… Bunun için yalnız okullara önem vermek yeterli değildir. Şimdiye kadar cahil kalanlara da fikir vermek ihtiyacı vardır. Ve bunun için de önemli vasıta basındır… (1923)  G. Mustafa Kemal Atatürk
Medya ve Siyaset Panelinde Enis Berberoğlu Konuştu
CHP Milletvekili Gazeteci Enis Berberoğlu, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi salonunda çoğunluğu üniversite öğrencilerinin katıldığı dinleyenlere, Medya ve Siyaset konusunda çeşitli açıklamalarda bulundu. Yaptığı konuşmayı dikkatle izleyen, Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen bazı yeni eski siyasetçiler yanında çoğunluğu üniversite öğrencilerine karşı Enis Berberoğlu şunları söyledi:
Ben basın yayın mezunu değilim, bunun zaman zaman kompleksini yaşadım. Şimdi de siyaset çıraklığı yapıyorum yaklaşık 4 sendir. Yani medyada siyaset sadece demokrasilerde yaşayabiliyor. Sadece demokrasilerde nefes alabiliyor aslında. Dolayısıyla özellikle Batılı kaynaklarda demokrasi tanım yapılırken genellikle üç güce önce referans verilir. Yasama, yönetim (yürütme), yargı. Bunları adeta sunt gibi demokrasiyi ayakta tuttuklarını var sayılır ve buna inanılır dolayısıyla kuvvetler ayrılığı diye tanımlanan basitçe, şu anda Türkiye’de olmayan bir yapı var.  Bu şekilde denge medeniyetin görevini kendi içinde götürerek demokratik haklarımızın yaşamasına yol açar.
Medya Batı’da dördüncü kuvvet olarak anılır.
Bunun yanında medya çoğu saydığımız Batı’da demokrasilerde dördüncü kuvvet olarak anılır. Yani kamuoyu adına ülkenin en güçlü kişisine soru sorma hakkı tanır size. Belirli gördüğünüz, usulsüzlüğü, yolsuzluğu, yanlışlığı evrensel gazetecilik ilkeleri çerçevesinde habercilik ilkeleri çerçevesinde sorgulamak, yazmak, kamuoyu ile paylaşmak, kamuoyu oluşturmak bu için üstesinden gelmek görevini verir medya. Böyle uzun süre devam edebilirim.
Eski günlerden Türkiye’de demokrasinin kör topal işlediği gazetecilerin, habercilerin o zaman medya yoktu tabi ben bu işe başladığımda.
Kör topal işleyen medyanın hatırasını sizlerle paylaşabilirim, zaman kaybolur, o devirler bitti o zaman geçti artık.
Dolayısıyla başka kolaya kaçmadan başka bir şey deneyeceğim, 1900 lerin başındaki dünya ve Türkiye konjektürüyle 2000 yılların başındaki dünya veya 100 yıl sonraki dünya ve Türkiye konjektürü bu koşulların yarattığı sonuçları çok kısa hatırlatmakla yetineceğim, size.
Yani 1900 ların başında kurulan TC nin koşulları neydi, bir hatırlayalım. Birinci Dünya savaşı veya eskilerin deyimiyle Cihan harbi, o tarihe kadar. 1900 yıllık yazının keşfinden bu yana bakarsak 5000 yıllık kayıtlı tarihin hiçbir döneminde yaşanmayan bir kıyım, acı, ölüm aklınıza ne gelirse felaket yarattı. Bu gün her birimiz savaş görmediğimiz için bu bize kolay geliyor.
O tarihte sivillerin karıştığı ilk savaş, yani şehirlerin cephe gerisindeki şehirlerin ve sivillerin yaşadığı savaşın faturası ilk kez oluyor nereyse dünya tarihinde, dünya savaşı ismi üstünde cihan harbi. Bunun neticesi, tabi iktisadi, sosyal kalıcı sonuçları oldu, Birleşmiş Milletlerin (BM) ilk denemesi gibi. Bir sonucu da hanedanların yıkılması oldu. Rusya’da Romanoflar gitti, Rus İhtilali ile Sovyet ihtilali ile. Habsburglar veda etti, Çin’de bir hanedan savaştan birkaç yıl önce gitmişti. Böyle baktığınızda saltanat sistemi çökmüştü. Dolayısıyla burada hakikaten hem Türkiye’nin, hem de partinin kurucusu M. Kemal Atatürk’ün derin öngörüsü var. Zaten niyeti orda onunla birlikte, eğer o tarihte saltanat erkine kapılsaydı zamana aykırı düşerdi. O tarihteki rüzgâr aykırı durdu, yani ters rüzgâra vururdu kendini. Cumhuriyeti kurarak aslında zamanın ruhuna çok uygun davrandı. O kararın neticesinde yüz yılı bulan Cumhuriyet tarihimizde farklılığı her geçen gün biraz daha anlaşıldı. Yani parlamenter demokrasiye geçtik. İyi kötü bir parlamentomuz oldu, yargı sistemi kör topal da olsa işledi. Yargı parlamentoyu, parlamento yürütmeyi iyi kötü denetleyebildi. Yani teorik olarak anlatabildiğim, anlatmaya gayret ettiğim ve inşallah becerebildiğim kuvvet ayrılığı bir şekilde üçlü ayak olarak durdu. Medya da dördüncü ayak olarak devreye girdi.
Peki bu böyleyken 2000 li yılların başında ki konjoktür neydi? Bir hatırlayalım, dünyanın en büyük ve müttefik ulusu Amerika bir saldırıya uğradı. Aniden dünyayı bir terör, onların deyimiyle İslamcı terör korkusu saldı. Güvenlikçi politikalar aşırı derecede öne çıktı. Eh böyle olduğu zaman da dünyayı yeni bir rüzgâr kapladı. Bu rüzgâr sadece Türkiye’de değil veya zannedildiği gibi Amerika’da Tramp, Rusya’da Putin’den ibaret değil. Bakın Batı sınırımızdan çıkın Balkanlar, Bosna-Hersek Sırbistan, Orta Avrupa’ya gidin Macaristan, biraz kuzeye kaçın Polonya, Okyanusa açıldığınızda sadece Brezilya Başkanı. Uzakdoğuya gittiğinizde Filipinlerde hepsi sanki bir kalıptan dökülmüş gibi yeni tek adam rejimi otoriter rejimler dünyayı kaplamak üzere. Türkiye de bunun dışında değil.
Peki, burada soru şu. Bu rejim dünyada şu anda, evet yükselen bir trent, ama faşizm de öyleydi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, madem savaşlardan bahsediyoruz. Mussolini, Hitler seçimle geldiler, seçimle yönettiler, savaş neticesinde gittiler ve çok ağır bedel ödediler kendi halklarına.
Bu seferki bu otoriterleşme eğilimi kalıcı mı? TC gibi yüz yıl ayakta durabilecek mi? Yoksa daha kısa sürede mi havası kaçacak gidecek. Esas kafa yormamız gereken soru bu. Bu nokta ciddi ciddi tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Henüz daha medyaya gelmediğimin de farkındayım, buna geleceğim.


Medya ve Siyaset Panelinde Enis Berberoğlu Konuştu
Bu rejimlerin kurulmasında neler yardımcı oldu, diye bir iki cümle sarf etmek isterim. Birincisi
Arap Baharı, çünkü Arap Bahari bize gösterdi ki zalimleri iktidardan kovalayanlar yeri geldiğinde en az onlar kadar zulüm gösterebiliyorlar. Örnek Libya, örnek Mısır.
Bir diğer bu sisteme geçişte kolaylaştırıcı mesele Avrupa Birliği’nin (AB) ikiyüzlülüğüdür. AB biliyorsunuz sayısını aniden ikiye katladı, Doğu Avrupa’ya açıldı, siyasi karar verdi. Ama onların demokratikleşmesine o ölçüde yardımcı olmadı. AB nin içindeki karar mekanizmasında o insanlara, yeni katılımcılara o kadar söz hakkı tanınmadı. Mültecilere çok kapalı bir yapıyı savunur oldu AB ve o beklenen Avrupa ideallerinin tüm kıta Avrupa’sına yığılmasının tersi AB üyesi olup AB değerlerini açıkça hakaret eden Orban gibi bir adam türedi. Yani şimdi bir Soros düşmanlığı bir ülke az bir şey değil, örneği Macaristan. Adamın tüm vakıflarını kapattılar, üniversitesini de galiba elinden aldılar vs vs Tek ortak özellik bu, otoriter sistemde Soros düşmanlığı belki de. Bakın söylemleri biraz detaya girmeden aktarayım, bakalım size tanıdık gelecek mi? Seçkinlere ve seçkincilere çok şiddetli bir itiraz var. Genelde seçkinler ve seçkinciler eskici diye bilinir ya, mesela bizde Kemalist kadrosu, işte Tv ları kaplayan dandik saltanat dizileri, “camileri ahır yaptı” muhabbeti, bunun çok benzeri birçok ülkede var. Macaristan’da, Bosna Hersek’de, Polonya’da teferruatı vermeyeyim amma hakikaten var. Kendi kafasına göre yönetimin bir halk tarif etme dürtüsü var buralarda. Kendilerini arayan yani kendilerine oy veren herkes halk ve bu halk inanılmaz kaliteli, düzgün, dünyada her şeyi hak eden, ama herkesin nefret ettiği düşman olduğu bir nüfus.
Muhalefetse milletten sayılmıyor, genellikle periyodik olarak ya seçkinci, ya hain, ya casus, ya yerli milli değil bu da bize has değil, bu da otoriter sistemin bir tabi propaganda şıarı-malzemesi. Çoğulcu bir arada her renkte insanın bulunması yerine çoğunlukçuluk, yani bir fazla oy alanın her şeyi yapabilecek kudrete sahip olması, bu da sistemlerin çok vazgeçilmezi. Burada ciddi bir sorun var, diktatörler bile, padişahlar sultanlar dahi çoğunluğun değerlerine, çoğunluğun taleplerine ilgisiz kalamazlar. Dolayısıyla demokrasilerde en çok hak tanını bence azınlık haklarının korunmasıdır, azınlıkta kalanların daha doğrusu, tam Türkçesiyle. Herhangi bir konuda azınlıkta olan eğer fikrini savunabilirse, bu fikrini savunurken aşına bir şey gelmezse, bu fikirlerle iktidara gelebileceğinin umudunu koruyabilirse bu sisteme demokrasi denir.
Yoksa herkesin istediğini yapan, yani tamam kâğıt üstünde demokratiktir, ama sadece ondan ibaretse tartışılır.
Medya ve Siyaset Panelinde Enis Berberoğlu Konuştu
Son olarak otoriter sistemler iktidarı bir emanet olarak görmezler, yani dörtse dört, beşse beş bir seçimle geldin bir seçimle gidersin fikrine, buna pek sıcak bakmazlar, mülkiyet gibi görürüler iktidarı ve ona göre muamele ederler seçmene teba gibi bakarlar. Şimdi bizde de 2071 depremi bilmem ne, tamam biraz bunu anımsatıyor açıkçası. Örnek çok ama galiba Orban’ın Macaristan’da bir hafta kadar önce yaptığı şey bizim esas konumuza girmek için iyi bir girizgâhtı. Hükümetçe Macaristan’da hükümet çizgisinde yeni yapan toplam sayısı 476 gazete TV radyo kanalı ve web sitesi geçen hafta başbakanlık tarafından yeni kurulan bir holdingin bünyesine katıldı ve 476 yeni kuruluşun yönetimi tek elde hükümet yanlısı bir kişiye adı da Gabor Diskay diye bir adam, buna verildi. Tanıdık bir söylem, “milli değerler dalında kalıcı söylemler üretmekle” kendini görevli kılmış bu kişi. Geçen hafta itibariyle böyle bir medya yapısı oluştu Macaristan’da.
Peki Macaristan’da sizce bu gazetelerin tv ların izlenmesi, okunması ihtimali var mı sizce? Yani aynı konuyu aynı başlıkla aynı içerikle yayınlayan 476 tane yayını izlenmesi sizce mümkün mü? Bence değil. Onun üzerine yazdım bu işi, hem de merkez medyada yazdım, benim gazete satmaktan başka hiçbir şansım yoktu, yoluma devam etme açısından. İyi veya kötü, bu satmaz arkadaş, bu TV izlemez arkadaş, yo böyle bir dünya.
Şimdi Türkiye’ye bakıyorsun benzer bir eğilim, farklı yöntemlerle merkezileşiyor medya, merkezileşme kalmıyor, şöyle belki aranızda bir kısmınızın fark ettiği bir kısmınızın okusa da en azından benim gibi içerden gelen emekli bir gazeteci gibi yakalayamadığımız olan gelişmeleri sayayım. Bizim memlekette, basın tekeli aslında dağıtım tekelidir. Bakın basın diyorum medya değil, oradan başlayalım, yani yazılı medya, yani kâğıt medyası, bunlar basabilirsiniz bu gazeteleri dergileri. Ama hem okurlar bir noktada satış noktasına sunmanız lazım. Türkiye 81 ilde çok büyük bir ülke, ulusal basın dediğimiz basın çok ender bir ülkede vardır ve Türkiye de bunlardan biridir. Misal ABD de bölgesel gazetecilik hâkimdir çünkü taşıma maliyeti, süresi ve imkânları çok zor bu ülkede, hatta Almanya’da bile müşküldür, ana hedef matbuat baya güçlüdür. İngiltere de vardır.
Bizim Türkiye’de bayrak taşıyıcı bir matbuat vardı, eskiden yani Hürriyet Gazetesi, (yönettiğim, çalıştığım gazete) aynı anda hem İstanbul’da hem Hakkâri’de, hem Edirne’de, hem Kars’ta satıyordu. Kolay iş değildi eminim, bunun dağıtımı dolayısıyla dağıtımı çok önemli bir parçasıdır. Yani bu dağıtıma göre sizin personel sayınızdan maliyetinizden,
baskı saatinize kadar birtakım şeyler etkilenir. Maçı vermek için yaptığımız cambazlıkları size anlatsam, hakikaten mizah kitabı olur. Her maç yayın yönetmeninin duasıdır. Yani bu sene “maçlar ne olur biraz erken başlasın ki bizim taşra baskısı kaçmadan bizim maçı kaçırmayalım sonucu verelim”, çünkü gazeteyi alırsa, ne diyeyim hava durumunu görmezse, namaz saatini görmezse, maç sonucunu görmezse o gazeteyi gazete saymaz. Abarttım ama böyle.
Şimdi iki tane rakip yeni grup dağıtım vardı, memlekette. Birisi Hürriyet, Milliyet Aydın Doğan grubunun YAY SAT’ı, birisi de Sabah grubunun önde olduğu, daha doğrusu ait olduğu TURKUAZ, şimdi bu satın alma, diyebilirsiniz ki, şu gazetenin bu gazeteden bir farkı yok. Olabilir, ne olacak yani Aydın Doğan da sıkıldı gitti. O bitti de gitti, şu gitti yeni gelen sermaye grubu, iktisadi sebeplerle olduğunu söylüyorlar, doğru kabul etmek zorundayım, YAY SAT’ı kapattı. Şu anda hükümet yanlısı olduğunu söylediği halde, kimsenin hakaret saymayacağı Sabah Grubu’nun dağıtım şirketi memlekette tek dağıtım şirketi. Muhalif olan Sözcü, Cumhuriyet, Birgün gibi gazeteleri de o dağıtıyor. Şimdi ben burada bir tehlike sezer gibiyim. Burada bir nokta koyalım, devam edelim.
RTÜK’ün yapısı, şekli ve her geçen gün yeni yönetmeliklerle öyle bir hale geldi ki, yanımda değil rakamlar ama, yüze yirmi gibi bir iktidar muhalefet yemin saati dengesiyle girdiniz 24 Haziran Seçimlerine; RTÜK rakamları bu verdiğim, RTÜK mahsul RTÜK kanunun değişmişti, eşit ağır şık vermek zorunda değilsin, bunları partilere yayın saatleri açısından. Yani dilerse sabahtan akşama kadar CHP in yayını yapabilir,  x televizyonu. Akşam saat 24 e kadar bu yayını yapar İsterse sabah sekizde bu yayına başlar 8 e kadar yayına devam eder, RTÜK bir şey söyleyemez. Söylemek istemediği için zaten değişti.


Medya ve Siyaset Panelinde Enis Berberoğlu Konuştu
Üçüncü olarak aynısı anlattıklarım kitapların aynısı. Çünkü biliyorsunuz birçoğunuz Anadolu şehirlerinden öğrenmişsinizdir, kitaplar oralarda küçük kırtasiye dükkânlarında satılır. İmkânları daha sınırlı insanlar tarafından bu işler yapılır. Bu gün bildiğim kadarıyla 400 e yakın Dıanar mağazası var Türkiye genelinde, çoğu da büyük şehirde olmak kaydıyla, küçük yerlerde de yine bildiğim kadarıyla kitap dağıtımına aracılık eden Dıanar’dır. Yani bölgeler arası Dianar’a sipariş veririsin on tane Yılmaz Özdil kitabı gelir satılır, sonra on tane daha istersin falan. Dıanar mağazası da satıldı, o satış sırasında, neden olduğunu bilmiyorum, her halde bir nedenleri vardı, ama Sabah grubuna geçti. Neticede Sabah grubunun en tepedeki, şu andaki Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın abisi olduğunu söylemek zorundayım.
Bu kadar tesadüflere bizim gazetecilikte iyi bakılmaz.
Peki, bütün bunları yaptılar, buna demin bir örnek verdim, Macar örneği; Macaristan’da bir insan 476 grubu bir araya toplayıp ne yapar? İlkbalde hiçbir şey yapmaz, ama itibarı, komşusu, izleyicisi olur mu, şüpheli. Türkiye’deki  operasyon da aynı. Eskiden ben gazeteden istifa etmeden, siyasete atılmadan en azından benim gördüğüm muhatap olduğum tehlike yanına çekme, yandaş yaratma tehlikesi idi. Şimdi görebildiğim kadarıyla olay oraya geçti, olay imha operasyonuna döndü. Kendi gazetesi, TV nu seyredilmiyorsa, diğer gazete izlenmesi, yani gazete okunmasın düzeyine gelen bir siyasi anlayış var. Neden diyeceksiniz? Çok basit, şimdi bakın Cumhuriyeti kuran atalarımız kurucular, bir parti bir devlet, bir millet inşa ettiler. Karşı devrim de hangi yöntemle geliyor, bir parti bir rejim veya devlet, yeni bir millet inşa etmeye çalışıyorlar. O milletin arzu ettiği bizim medyamız değil. Yani şu anda cari medya değil, şu anda yayınlanan TV lar falan değil. Ama iyi bir haber var, sorarsanız söylerim, soru cevap kısmına geçiyorum”.
Onların medyasının da müşterisi yok, teknik sebepleri de var bunun, onların medyası reklam alma şansı da yok, eğer haraç almıyorsa, sopayla tehdit edilip reklam toplamıyorsa. İyi haberim de o galiba. Yani muhalifleri sustursa da, imha etse de bu rejim yerine yenisini koyamıyor, buna medya da dâhil. Ancak imha ile kurtuluyor, kazanarak, ikna ederek, kendi yanına çekerek, o yönde yayın yaparak bu işi becermedi demiyorum, akıllarını teslim ederim. Çok alçakça yol denediler ama bunu denediler, ama bu yol yanlış da olsa bu yolu denediler. Vergi cezasıyla denediler, hapisle denediler, şimdi artık maskeleri elinde, yani şimdi medya ile bir işleri olsun istenmiyorlar. Ama devam edebilir, yerel seçimlerden sonra toplu kapanmalar olabilir, ticari anlamda öncelikle hükümet medyasından başlayarak. Size şunu söyleyeyim, bunu özel bir operasyon da algılamayın, benim gibi binlerce insan var, yani bu insanların toplamı hiçbir zaman yüzde 40 dan aşağı düşmüyor. Bu insanları tasfiye etmeye çalışan insanların toplamı da hiçbir zaman 50 yi aşamıyor doğru düzgün.
Netice cumhurunuz mevcudiyetimiz hala ayakta, ağır yaralı olabiliriz, umutsuz kalabiliriz, ama gördük ki pes etmiyoruz. Biz pes etmedikçe de, onların istediği düzen kurulamaz. Onların istediği medya satmaz, izlenmez, tadı olmaz, lezzeti olmaz bu ülkede. Gün gelir belki anlarlar, belki anlamazlar, onlara kalmış”.
Bu konuşmadan sonra çeşitli sorular, verilen tamamlayıcı bilgilerle, hararetli tartışmalarla panel son erdi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

“İnsanı insan yapan isyandır, isyanı tanıyan insan, insan haklarına sahip çıkar”.  Orhan Selen,
Toplumda insan hakları bilinci olmazsa isyan olmaz, isyan, insanı insan yapan olgudur.  Orhan Selen
Bir insan için su ne kadar gerekli ise, bir ülke için de adalet o kadar gereklidir. Yani susuz insan ne kadar yaşarsa adaletsiz insan da o kadar yaşar. Av. Güngör Tanrıverdi’ye
“Cemevi Aleviler için kutsal bir mekândır. AİHM Alevileri haklı buldu. Hüsnü Merdanoğlu
“Atatürk’ün yaptığı bütün devrimleri Kemalizm’in uygulamaya koyduğu bütün devrimleri taban tabana insan hakları ile örtüşmektedir.
Hüsnü Merdanoğlu
“Emperyalizm savaşlarla nüfusu azaltmaya çalışıyor. Prof Dr. Anıl Çeçen
“Helsinki anlaşmasıyla ilk defa Sovyetler Birliği Batı ile ortak bir metni imzaladı. Prof Dr. Anıl Çeçen
“Şu geldiğimiz noktada biz Avrupa’nın dışında bırakıldık”. Prof Dr. Anıl Çeçen
Adil olmayan millet hür de olamaz. E.D.Sieys
 Zayıfların hakkını korumak için konuşmayanlar, köledir. Lovvel

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı - 2
Özgür Sanatçılar Derneği’nin organize ve çabası ile 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü 70. yılında panelle alındı. Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesi’nde 10.12.18 günü düzenlenen etkinlikte, Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı Emekli İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan piyanosu ile çaldığı klasik Batı Müziğinin seçkin bestecilerinin eserleri ile geceye ayrı bir renk kattı. Panelde konuşmacı olarak Prof. Dr. Anıl Çeçen, Hüsnü Merdanoğlu, Güngör Tanrıverdi katıldılar. Program sonunda Anıl Çeçen’e ödül ve öteki panelistlere plaketler verildi. Ne yazık ki koskoca salonda izleyici olarak 50 civarında katılımcı vardı.
Özgür Sanatçılar Derneği Başkanı İbrahim Erdem açılış konuşmasında, insanlığın tarihsel sürecinde oluşumu, “savaşlarla birbirini kırmalarından, savaşlardan milyonlarca insan yaşamlarını yitirdi. Uzun bir sürede insan hakkı diye bir hak yeşermemiş, sonra insanoğlu bilinçlenmeye başladıkça insan haklarının önemi ön plana çıkmış”, şeklinde konuşarak giriş yaptı. Gönen Köy Enstitüsü mezunlarından Mehmet Ayhan, klasik batı müziğinden beğenilen parçalar çaldı. Arkasından Hürdoğan Aydoğdu’nun hazırlayıp sunduğu insan yaşamından birçok savaşların acı sonuçları gösterilirken, Ruhi Su sazı ile yürek yakan parçalar söylüyordu.
Panel yöneticisi Orhan Selen, oturuma başlarken, “üzerinde yaşadığımız topraklar insan haklarının en çok çiğnendiği yerdir ve bu coğrafya da en çok çiğnenen haklar da kadın haklarıdır; aramızda konuşmacı olarak bir hanımının olmamasının üzüntüsünü utancını yaşıyorum” dedi. (Salondan alkışlar)
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı - 2

Bu panelin ilk on dakikalık konuşma yazısını bir önceki birinci bölüm yazımızda sunmuştuk. Bu ikinci bölümde de, çok önemli bulduğumuz sunumların konuşmalarını yazıya dökerek veriyoruz, sözlerin dört duvarda salonda kalmaması için, emek harcayarak okuyucularımıza sunmak istedik.
Oturumun ikinci bölümüne geçerken başkan Orhan Selen şunları ekledi: “İnsan haklarının gelişmesi için insanlarda insan hakları bilincinin yerleşmesi lazımdır. Bunun için ta başlangıçta ilkokullardan başlayarak okullarda insan hakları ders ve konularının işlenmesi okutulması lazımdır. Ben şimdiye kadar ilkokullarda insan hakları dersi verilsin, insan hakları okutulsun” diyene rastlamadım. Toplumda insan hakları bilinci olmazsa isyan olmaz, isyan, insanı insan yapan olgudur. Yeryüzünde sadece koyunlar isyan etmezler, insanı insan yapan isyandır, isyanı tanıyan insan, insan haklarına sahip çıkar”.
Bu ikinci bölümde yine ilk konuşmacı olarak Av. Güngör Tanrıverdi’ye söz verildi. Konuşmasında şunları söyledi:
“-Ben bir cümleyle sözümü tamamlamak istiyorum, bir insan için su ne kadar gerekli ise, bir ülke için de adalet o kadar gereklidir. Yani susuz insan ne kadar yaşarsa adaletsiz insan da o kadar yaşar.
Bir gün bir mahkemeye girdim, mahkemenin arkasında “adalet mülkün temelidir” yazıyor. Oradaki mülk kavramı devlettir, mal mülk değildir. Fakat girdiğimde baktım, o (t) harfi her nasılsa düşmüş aşağıya. Arkada yazmış “adalet mülkün emelidir” demiş. Vallahi hakim Bey, arkadaki yazı daha doğru olmuş şu anda, adalet bu gün mülkün emelidir, arzudur, dolayısıyla bir ülkemizde adalet için elinizden gelen ne varsa top yekun yapacağız. Vicdanlı merhametli çocuklarımız olsun istiyorum. Vicdanlı merhametli gençlerimiz bilginin yanı sıra insan hakkına da, canlı hakkına da saygı duyması gerekir. Hitlerin bir sürü mühendisi vardı, doktoru vardı, jet uçaklarını buldular, çok şey yaptılar ama vicdanları ve merhametleri yoktu. Yani ne kadar bilimsel olursak olalım,  ne kadar eğitimli olursak olalım bu iki unsur olmadıktan sonra ne merhamet, ne insan hakkı olur”.
Başkan-yönetici Orhan Selen, bu bana bir şeyi hatırlattı. İstanbul Sıkı Yönetim Mahkemesinde yargılanıyorum. Hakimin arkasında “Adalet mülkün temelidir” yazısını görünce hakime şöyle dedim, hakim bey arkanızdaki yazıda adalet mülkün temelidir yazıyor, oysa ki mülkün temelinde ülkemizde kan gözyaşı vardır, dedim hakim beni hemen tutukladı”. (Alkış ve gülüşmeler).
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı - 2

Başkan konuşma sırasını Hüsnü Merdanoğlu’na verdi. O da konuşmasında şunları söyledi:
-Bu bölümde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) intikal eden ve oranın büyük dairesi tarafından onaylanan Cemevi konusuna değineceğim, insan hakları bağlamında. Aynı bizim Yargıtay gibi AİHM de büyük dairesi var birtakım kademelerden geçtikten sonra; elbette şunu da söylemem lazım, AİHM sine başvurabilmek için kimi koşulların yerine getirilmesi gerekiyor. Bunların en önemlisi de iç hukuk kurallarının bitmiş olması, denenmiş olması gerekiyor.
Alevi yurttaşlarımız için cemevi bir kutsal mekândır. Burada lokma bölüşülür, müsahit kardeşliği perçinlenir, ikrar verilir, “topluma, aileme, milletime, memleketime yararlı insan olacağıma” diye. Kulağınıza gelmiştir, Alevi yurttaşlar, espri bağlamında derler ki, “bizim abdestimiz alındı, namazımız kılındı”, Bunun anlamı şudur, “Cemevinde ikrar verdik dürüst insan olacağız”. Olmadı, Alevi de bu toplumun insanıdır, sözünden caydı. İşte Cemevinde onu düşkünler yerinde yargılama yeri de cemevinde yapılmaktadır. Dolayısıyla cemevi Aleviler için kutsal bir mekândır. Gel gör ki, tüm orası tüm “cümbüşevi” diyenler var.
Vatandaşlar 2005 yılında bir grup Ailevi yurttaş Başbakan’a hitaben bir yazı yazıyorlar. Diyorlar ki, “Alevi İslam anlayışına sahibiz, Allahın birliğine, Muhammed’in onun peygamber olduğuna inanıyoruz, Kuran’ın kutsallığından eminiz, din ve vicdan özgürlüğü bağlamında Cemevi İnsan hakları sözleşmesi doğrultusunda iç hukukumuz ve uluslar arası sözleşmeler doğrultusunda cemevi ibadethane olarak kabul edilsin”, bu kadar makul bir istek.
Ancak bu Danıştay’a kadar gidiyor, yerel mahkemenin verdiği kararı da onuyorlar. “Hayır” diyorlar, “burası Cami var iken cemevi bir ibadethane olamaz”. Israr ediyorlar, vatandaşlar, “herkesin düşünce, din özgürlüğü var, genel sağlığa, ahlaka aykırı bir eylem yapılmıyor. Dolayısıyla buranın ibadethane olarak kabul edilmesi gerekir” diye ısrarlarına devam ediyorlar.
Taraflar, idare ve başvuranlar bir noktada anlaşıyorlar. “Alevi inancı kökleri tarihe Türk Tarihine kadar gitmektedir, dolayısıyla farklı bir insan anlayışıdır”. Böyle bir ortak noktada buluşuyorlar ve vatandaş devam ediyor, birinci konuşmamda söylediğim gibi, Suni anlayış bağlamında öğrencilerimiz, gençlerimiz eğitilmiyor bu da bizim Aleviliğin doğru anlaşılmasını önlüyor.
Bu arada hükümet 2009 Haziran 2010 döneminde o aralıkta çalıştaylar düzenlendi, raporlar yayınlandı, buradan da yararlanarak hükümetin buna eğilim gösterdiğini, bir farklılığın olduğunu, dolayısıyla çalıştay düzenlemekle  çözüm aradığını yine dava dilekçelerinde belirtiyorlar. Cemevi sadece kültür merkezi değil, ibadethane olarak tescil edilmesini, onanmasını istiyorlar. Din ve vicdan özgürlüğünden, insan haklarından yararlanmayı doğal hak olarak görüyorlar ve ısrarla bu hakkın tanınmasını istiyorlar ve hükümet diyor ki, “tören ve ayinlerin gerçekleştirildiği yer cemevidir, camilerdir. Türk mahkemeleri cemevini ibadethane olarak kabul etmiyor. “Kaldı ki”, “diyor hükümet, “ceme inşa edilmesi için bir yasaklama da yok”, çelişki oluyor burada. “Mahkemelerimiz hükümetimiz, cemevini ibadethane olarak görmüyoruz, ancak çeşitli zamanlarda açılan cemevlerine ses çıkarmıyoruz” diye bir savunma yapıyor.
Büyük daireye vardığında, diyorlar ki hükümet, “ aşure ve muharrem aylarını istediği gibi kutluyor yurttaşlarımız, dolayısıyla bir tarikattan öte gitmeyen Alevilik için bir ibadethane olarak yer verilmesini uygun görmüyoruz” diyorlar.
Mahkemeye intikal ettiğinde, “başvuranların (Alevilerin) talebi insan hakları ve Avrupa İnsan hakları sözleşmesiyle taban tabana uymaktadır, dolayısıyla ısrarlarında ve davalarında haklıdırlar” diyorlar.
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı - 2

Yine sözümün başında sözümde bahsettiğim AİHM sinin ilgili maddelerinin ihlal edildiği yönünde karar veriyorlar. Dolayısıyla ilgili mahkeme “Alevi inancının dini mahiyette inkâr edilmesinin mevcut mevzuata aykırı olduğu yönünde iç hukukta ret edilenlerin söz konusu hükümlerle çeliştiğini belirtiyor” ve “yeni toplulukların özelliği kendi inançları doğrultusunda yerine getirilmesi yönünde” de kararını perçinliyor, AİHM si büyük daire; İtiraz edilmeyecek konumundaki Yargıtay konumundaki büyük daire.
Son gerekçeli kararı yayınlanmadı, Yargıtay’ın bir kararında sözünü ettiğim büyük dairenin kararı doğrultusunda Cemevlerinin elektrik giderlerinin de aynen camilerimizdeki gibi devlet tarafından ödenmesini kabul ediyor, etti, geçen hafta böyle bir karar verdi, fakat hala belirsizlik devam ediyor, bir yasal düzenleme olmadı, umarım olur. Evrensel anlamda böyle bağlandı.
Kuran ne diyor?  Hani bu işte referans elbette olmalı, meselenin içinde inanç var. Diyor ki İsra süresinin 70. Ayetinde, “gerçek şu ki biz Ademoğllarını üstün kıldık”. Yani ABD demesine gerek yok. Bu zaten daha önce de denmiş.
Eğer Atatürk’ten bahsetmezsem, insan hakları bağlamında kendimi eksik hissederim. Eğer Atatürk söz konusu olursa 10 dakika yetmez; Atatürk’ün yaptığı bütün devrimleri Kemalizm’ın uygulamaya  koyduğu bütün devrimleri taban tabana insan hakları ile örtüşmektedir.
Burada bir yanlışı da düzeltmek isterim, ya elim yanlış, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ilk genel sekreteri ve kurucusudur Anıl Çeçen, ben de yıllarca eğitim komisyonu başkanlığını yaptım. Adının Atatürkçü Düşünce Derneği olmaması lazımdır. Biraz haddimi aşarak parantez içinde söyleyeyim, niye? 1934 yılında Atatürk ve diğer Türk vatandaşları soyadı Kanunu ile soyadını almış, 1938 de hakka yürümüştür, dört yıllık süre içerisinde ne Atatürk ne o konuda yazılan hiçbir kitap Atatürkçülükten bahsetmemiştir. Tamamen Atatürk’ün el yazısıyla da Kemalizm’den bahsedilmiştir, kapak hariç. Atatürk’ün şu sözünü söyleyerek burayı bağlıyorum. “Eğer savaş istemiyorsak herkesle barışmalı, yurtta barış, cihanda barış”.
Peki, ne anladık, ne anlatmak istedik, bilgi bir sonuca varırsa bir anlam ifade eder. Kürt vatandaşlarımızı devletimizden ve Atatürk’ten soğutmak çabası içinde olan, Kürk vatandaşlarımızı kardeşlerimizi Atatürk etle tırnak gibidir. Alevi yurttaşlarımızı da Atatürk’ten soğutmak üzere, Almanya b aşta olmak üzere Avrupa devletleri cemevi açmışlar. Her türlü imkânı vermişler ve bakın Türkiye’nin tanımadığı imkânları biz tanıyoruz” diye bir ayırışıma, bir ötekileştirme yapıyorlar, bizim yurttaşlarımıza.
Şu bilgiyi sizle paylaşmak istiyorum, iki cemevinden birbirine gitmeyenler var, birinde Atatürk resmi olduğu için, ülkemizin belli bir döneminde. Bu kadar bir tehlike ile karşı karşıyayız. Ben size diyorum ki lütfen, cemevlerine gidin, önceden itar vermeyen alevi olmayanı, müsavi olmayan cemevine giremez kırsal bölgede. Şimdi kentlere geldik, artık bu engel kalktı, orada şunu göreceksiniz, Allah Muhammed Ali, saz çalarlar (cümbüş) diye suçluyorlar ya, onun adı telli Kurandır, her sözünden ayet anlatmak istenir. Bu bir.
Bir başka konuyu size arz etmek isterim, hiç kimse kötülenmez, sadece ehlibeytin düşmanları olumsuz olarak anılır. Siyaset yoktur orada kötü söz söylenmez. Şu anda Almanya’da Alman emperyalizminin güdümünden kurtulan cemevleri var iken, niye ülkemizde birtakım tezgâhlara Alevi gençlerin düşmesine fırsat verelim. Ben şimdi Orhan Bey’le tokalaşmak istiyorum bakın (elini yumruk yaparak) tokalaşamadım. Çünkü yumrukla tokalaşılmıyor, ikimizin de eli açık olması lazım. Elimizi uzatmamız lazım, ne demek Alevisi Sunnisi, Irak’a bakalım, Suriye’ye bakalım, insanlar eşiyle çocuğuyla denizde boğuluyorlar. Emperyalistlerin ötekileştiren mezhepler bağlamında.
Diyor ki ozan, “İnsan hakta, hak insanda ne ararsan bak insanda her keramet var insanda mademki ben bir insanım”. Bu bağlamda insanca yaşamak için insan olduğumuzun farkına varmayı, farkına varmayanların da farkına varmasını diliyorum”.


10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı - 2
Konuyu toparlaması dileği ile Anıl Çeçen’e söz verildi. Prof Dr. Anıl Çeçen konuşmasında şunları söyledi:
“-Dünyayı kimlerin yönettiği az çok ortaya çıktı, önceleri çok devletlerle karşı karşıya olduğumuzu biz biliyorduk ama şimdi devletlerin ötesinde özellikle küreselleşme sürecinde şirketler çok büyüyünce, şirketlerin egemenliğinde bir dünyaya doğru yönlendiriliyoruz. İşte bu şirketleri yönetenler gelecekte öyle bir dünya düşlüyorlar ki, bu günkü nüfusun yarı yarıya ortadan kalktığı hatta daha da onda bir bile nüfus istiyorlar. Yani bu gün işte yaşadığımız küresel ısınma, çevre sorunları, atmosferdeki kirlenme gibi konulara baktığımız zaman evet sekiz milyar nüfusun çok olduğu söyleniyor. Şimdi sekiz milyar nüfusu çok olduğunu söyleyerek siz insan gerçeğine bakarsanız, insanların olabildiğince fazla sayıda yok edilmesini gündeme getirisiniz ki bunu da Birinci Dünya Savaşı’nda gördük, İkinci Dünya Savaşı’nda da gördük. Şimdi bir üçüncü dünya savaşına bu bölgeyi ve bütün dünyayı sürükleyen egemen güçler küresel sermaye hem petrole, hem enerjiye doyarken egemenyo alanlarına el koyarken savaşlarla nüfusu azaltmaya çalışıyorlar.
Bu gün savaşla nüfusun azaltılmasına yönelik bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir noktada bırakın insan haklarını, insan gerçeğini bile savunamaz, koruyamaz bir duruma maalesef geliyoruz.
Şunu vurgulamak istiyorum, Sovyetler Birliği 1989 yılında dağıldı. Ama 89 da dağılmaya giden süreç 1975 yılında Helsinki’de imzalanan anlaşmaydı. Helsinki anlaşmasıyla ilk defa Sovyetler Birliği Batı ile ortak bir metni imzaladı. Batı ile imzalanan o ortak metin Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatının kurulmasıyla ilgili Helsinki anlaşmasını imzaladığınız noktada Sovyetler Birliği insan hakları üzerinden Batı’nın denetimine giriyor, ondan sonra sistem dağıldı. Şimdi burada bu siyasi olarak tartışılabilir ama yaşadığımız gerçeği vurgulamak istiyorum, evet Helsinki Anlaşmasını imzalayan Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de, o sözleşmeyi Türkiye adına imza koydu. Şimdi Helsinki sözleşmesi, Helsinki sözleşmesinden hareket edilerek Sovyetler Birliği üzerinden insan hakları kavramı Asya kıtasına taşınmış oldu. Benim katıldığım Amerika Devletler Konferansında şunu gördüm ki evet, Amerikan kıtası için bir Amerikan sözleşmesi vardı. Afrika kıtası için de insan hakları sözleşmesi var. Avrupa için de bir insan hakları sözleşmesi var ve biz Avrupa Sözleşmesine üyeyiz. O nedenle Avrupa insan hakları hukuku Türkiye’de geçerlidir. Avrupa İnsan hakları sözleşmesinde (AİHS) Türkiye de yer almıştır.


10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı - 2

Şimdi bakın şu geldiğimiz noktada biz Avrupa’nın dışında bırakıldık. AB nin içine alınmayan Türkiye Avrupa Konseyi’ndeki yerini korumakta da zorlanıyor. Bu gün geldiğimiz noktada Türkiye’nin yeniden Avrupa’da dengeli ilişkilere girmesi Türkiye’nin insan hakları alanındaki kazanımlarını koruyacaktır. Ama bu yetmiyor, Orta Doğu savaş gölü, bakın Orta Asya potansiyel savaş alanıdır ve Çin Asya’nın diğer bölgeleri Hindistan yoksulluğun ön planda olduğu ve insan haklarının sıfır noktasında olduğu ülkeler bölgeler öyle, Afrika da öyle, Asya da öyle.
O zaman evet bu gün çağdaş uygarlığın birikimi olan insan hakları kazanımlarını Türkiye kesinlikle korumak zorundadır, güçlendirmek zorundadır, yetmez, kendi bölgesinde örnek olacaktır. Asya ülkelerinin de, Bu gün Asya insan hakları sözleşmesi yok. Avrupa’nın,  Amerika’nın, Afrika’nın, ama Asya’nın yok. Asya’da insan hakları sözleşmesi olmadığı içindir ki, Türkiye Batı sisteminin temsilcisi olarak sahip olduğu birikimi Orta Doğu’ya, Kafkasya’ya, Asya’ya, Avrasya’ya taşımak durumundadır.  Bizi yönetenlere buradan seslenmek istiyorum. Bir kamu hukuku hocası olarak insan hakları yönüyle Türkiye’nin kazanımlarına sahip çıkalım, güçlendirelim hukuk devletiyle, çağdaş bir anayasa ile destekleyelim, ama ülkemizde bunları korumak yetmez, mutlaka bu hakları bölgemize ve Asya kıtasına taşımak durumundayız. Bir insan hakları gününde umarım gelecekte insan hakları alanında daha da ileriye gider, çağdaş düzeyde özellikle Asya kıtası için öncülük yapar”.
Karşılıklı soru ve katkılarla panel sona erdi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Barışçıl Direnme Hakkı Anayasal Bir Haktır
Direnme hakkı kavramı, siyasi literatürde yeri olan meşru bir kavram olup, gerçek demokrasilerde bu kavramdan asla korkulmamalıdır. Direnme hakkı ve bu hakkın silahsız olarak, yıkmadan, yakmadan ve dökmeden, barışçıl olarak kullanılması, iş başındaki siyasal iktidarları cebren ve zorla devirmeye kalkışma olarak iddia ve kabul edilemez.
Demokratik bir hak olan direnme hakkının reddi; ülkemizin kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Gençliğe Hitabe'sinde; Türk gençliğine, yeri geldiğinde ve koşulları gerçekleştiğinde, iç ve dış düşmanlara ve siyasal iktidarlara karşı direnme hakkının kullanılması için verdiği direktifi yok sayarak,  Sevgili ATATÜRK'ümüz de suç kışkırtıcısı olarak yaftalamak anlamına gelecektir.
Demokrasilerde, direnme hakkı Anayasal bir haktır. Bu hak demokrasinin, demokratik hak ve özgürlüklerin teminatı ve sigortasıdır.
Anayasamızda, direnme hakkı madde başlığı altında, açık bir düzenlemenin mevcut olmaması, siyasal iktidarların, Anayasaya ve rejime saldırı niteliğindeki girişimlerine sessiz kalınacağı, bu girişimlere yasal ve demokratik barışçıl tepki konulamayacağı anlamına gelemez. Anayasamızda yer alan, düşünce ve düşünceyi açıklama, toplantı ve gösteri yürüyüş hakları da, barışçıl direnme hakkının tezahürüdür.
Direnme hakkı, demokrasinin doğasında mevcut olan tabii bir haktır.
Direnme hakkına, ülkemizde demokrasinin gelişmesine büyük bir katkı yapmış bulunan 1961 Anayasasının başlangıç bölümünde açıkça yer verilmiştir.
Demokrasileri; sağ, sol ve dini esaslara dayalı tüm dikta rejimlerinden ayıran en temel ve belirgin özellik; yönetilenlerin, kendilerini yöneten siyasi iktidarlara karşı sahip oldukları bu demokratik hak ve özgürlükleridir.
Ülkeyi yönetecek olanları belirlemek amacıyla, dört veya beş yılda bir yapılan seçimler, demokrasinin gerekli ve zorunlu, ancak yegane koşulu değildir.
Dikta ile yönetilen ülkelerde de, seçimler yapılmakta ve ülkeyi yönetenler seçimlerle belirlenmektedir.
İleri derecede demokrasi ile yönetildikleri halde, kadınlarının, seçme ve seçilme hakkını, ülkemizin kadınlarından çok daha sonra kazandıkları ülkelerin varlığı unutulmamalıdır. Bu dahi göstermektedir ki; ülkeyi yönetecek olanları belirleyen seçimler, tek başına demokrasinin koşulu ve ölçütü olarak kabul edilemez.
Bu itibarla, gerçek demokrasilerde, ülkeyi yönetecek olan siyasal iktidarlar; demokratik seçimlerle iş başına gelmeleri kadar, kendilerini seçerek iş başına getiren vatandaşların, Anayasa ve yasalarla tanınmış bulunan hak ve özgürlüklerine saygılı olmak ve iş bu hak ve özgürlükleri, antidemokratik bir şekilde sınırlandırmaya yönelik girişimlerden sakınarak, meşruiyetlerini tartışılır hale getirmekten uzak durmak zorundadırlar.
Seçimle iş başına gelen siyasal iktidarların; yönetimleri altındakilerin, demokrasinin gereği olan hak ve özgürlüklerine ilişmeye başlayarak meşruiyetlerini yitirmeye başlamaları halinde, vatandaşların, mevcut hak ve özgürlüklerine sahip çıkarak, hak ve özgürlüklerini savunmak amacıyla yapacakları ve ortaya koyacakları bireysel veya örgütlü, yasal, anayasal silahsız ve barışçıl her tepki ve karşı koyma eylemi, direnme hakkı içinde mütalaa edilmelidir.

Güner Yiğitbaşı

14/12/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

İnsan, insanın efendisi olamaz.
ÖzgürIüğünden vazgeçen kimse, insanIık hak ve görevIerinden vazgeçmiş demektir.
İnsan sevgisi kadar büyük sevgi oIamaz.
Bir insan başka bir insana eşit oImayabiIir ama her zaman aynı cinstendir. (De BonoId)
İnsan köIe doğmaz, köIe yapıIır.
ZayıfIarın hakkını korumak için konuşmayanIar, köIedir. (LovveI)
Gerçek oIan tek yarış! İnsanIık yarışıdır.
Hakkı güçIendirmeyenIerdir ki kuvveti hak ederIer.(Cenap Şahabettin)
İnsan, aImadığı şeye sahip oIamaz. (Goethe)

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı
Özgür Sanatçılar Derneği’nin organize ve çabası ile 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü 70. yılında panelle alındı. Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesi’nde 10.12.18 günü düzenlenen etkinlikte, Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı Emekli İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan piyanosu ile çaldığı klasik Batı Müziğinin seçkin bestecilerinin eserleri ile geceye ayrı bir renk kattı. Panelde konuşmacı olarak Prof. Dr. Anıl Çeçen, Hüsnü Merdanoğlu, Güngör Tanrıverdi katıldılar. Program sonunda Anıl Çeçen’e ödül ve öteki panelistlere plaketler verildi. Ne yazık ki koskoca salonda izleyici olarak 50 civarında katılımcı vardı.
Özgür Sanatçılar Derneği Başkanı İbrahim Erdem açılış konuşmasında, insanlığın tarihsel sürecinde oluşumu, savaşlarla birbirini kırmalarından, savaşlardan milyonlarca insan yaşamlarını yitirdi. Uzun bir sürede insan hakkı diye bir hak yeşermemiş, sonra insanoğlu bilinçlenmeye başladıkça insan haklarının önemi ön plana çıkmış”, şeklinde konuşarak giriş yaptı. Gönen Köy Enstitüsü mezunlarından Mehmet Ayhan, klasik batı müziğinden beğenilen parçalar çaldı. Arkasından Hürdoğan Aydoğdu’nun hazırlayıp sunduğu insan yaşamından birçok savaşların acı sonuçları gösterilirken, Ruhi Su sazı ile yürek yakan parçalar söylüyordu.
Panel yöneticisi Orhan Selen, oturuma başlarken, “üzerinde yaşadığımız topraklar insan haklarının en çok çiğnendiği yerdir ve bu coğrafya da en çok çiğnenen haklar da kadın haklarıdır; aramızda konuşmacı olarak bir hanımının olmamasının üzüntüsünü utancını yaşıyorum” dedi. (Salondan alkışlar)
Av. Güngör Tanrıverdi’ye söz verildi, konuşmasında şunları söyledi, (ayağa kalkarak):

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı

-Ankara’da 1897’den beri avukatlık yapıyorum. Hakkımız kayıp olduğunda neler yapmalıyız. Hak kavramı dediğimiz husus, hak kavramının hukuktan gelen bir tanımı var ama hukuk düzeninin kişilere tanıdığı korunan menfaat, hukuken insana atfedilen şey.
Hürriyet nedir? Birisinin hürriyeti yanındakinin hürriyetinin başladığı yerde biter,  bir kavram. Herkesin hürriyeti var, herkes hür doğuştan gelen bir özellik ama herkesin hürriyeti yanındakinin hürriyetinin başladığı noktada sınırlanmıştır. Dolayısıyla hak kavramını aslında geniş almak gerekiyor ki hak kavramını geniş alırsak,  bu gün arıların bile bizden daha fazla hakkı vardır. Çünkü arı yok olursa insanlık yok olur. İnsanlık yok olursa doğa kendini onarıyor ama önce canlı hakkı, ağaç hakkı yaşayan her şeyin hakkın vardır. Önce onların hakkına saygılı olacağız. Sonra kendi hakkımıza sıra gelsin.
Hak kavramı nereden geliyor.
1215 yılında Magna Carta denilen bir sözleşme imzalanmış. Kral Corc diye bir kral varmış geçmişte inanılmaz vergiler almış başını giderken bir savaşı kaybedince aslında o günün burjuvası sayılan din adamlarıyla, zenginleri buna baş kaldırıyor ve diyor ki, “biz artık anayasal bir hukuk kuralları getirelim” diyor ve sonunda Magna Carta’yı imzalıyorlar. Magna Carta’nın mesela iki üç tane önemli maddesini aldım.
Birinci Maddede, “Hiçbir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın tutuklanamaz, mülkü elinden alınamaz, sürülemez ya da yok edilemez.
Bu gün mevcut yasal düzenlemelere göre şu 1215 yıl bile gerisindeyiz. Bununla ilgili bir minik hikâye anlatmak istiyorum.
Sigara yüzünden Atatürk’e hakaret eden köylü
Bir gün Atatürk’e gelmişler, diyor ki, bir köylü hakkında Atatürk’e hakaretten soruşturma yapıldığını ve tutuklama işlemine sevk edildiğini öğreniyor. Atat-ürk diyor ki, “bu köylüyü niye tutuklamaya karar verdiniz”. Diyorlar ki: “Size hakaret etmiş”, “niçin hakaret etmiş?
Tütünü sigara kâğıdı bulamadığı için gazete kağıdına sarıp içmiş, o yüzden küfretmiş size.
Atatürk, “peki siz sigara kâğıdı bulamayıp tütünü gazete kâğıdına sarıp içtiniz mi? demiş.
Yok, demişler.
Atatürk, “ben savaştayken çok içtim, bana az bile küfretmiş, onu tutuklayacağınıza ona bir paket sigara verin, adamı da gönderin”, demiş.
Şimdi hak kavramına yaklaşırken, biraz vicdanlı merhametli, empati yapan kabiliyete sahip olmak gerekiyor.
Yine hak kavramında Pir Sultan Abdal, ifade özgürlüğü için canını veren müritlerinden birisi Pir Sultan Abdal’a diyor ki, “içinde şah kelimesi geçmeden bir şiir yaz”. Adam idama gidiyor, ama dirence bakın, diyor ki,  “Kılınmış namazım kıldırırlarsa, alınmış abdestim aldırırlarsa sizde “Şah” diyeni öldürürlerse ben de bu yayladan Şah’a giderim” diyor. Ölümü Özgürlük için, ifade özgürlüğü için, halkı için göze alan bunu kullanan bir tarihi kişiliktir.
Bir hakkımız zayil olduğunda ne yapacağız, kısaca, bir sürü hakkımız zail oldu, bir sürür anayasada haklarımız var. Yaşama hakkı, işkence yasağı, özgürlük, adil yargılanma bir sürü insan temel hakları var.
Eğer bir hakkınız zail olursa, bunun için kullanacağınız yol, en iyi yol dilekçe, her türlü devlet kamu ya da özel kurumlarla yaptığınız işlemlerde kamuya karşı dilekçe hakkınızı kullanın. Dilekçe hakkınızı kullandığınız zaman, işi yazıya bağladığınız zaman sonuçtan netice almanız çok daha kolay olacaktır. Bir mağduriyet yaşadığınız zaman en azından, örnek veriyorum, şurada kapıda bir mağduriyet yaşadınız ne yaparsınız, avukatınızı arayabilirsiniz ama avukat gelene kadar böyle bir durumda en güzel yapılacak şey, buradaki olan olayı, buradaki tanıklarla tutanak altına alıp diğer zaman ve mekân bilgilerini bir kuruma aktarmaktır. İlgili kurum size dilekçe hakkına karşı ne yapacaktır,15 gün içinde cevap verecektir. Türkiye’deki hukuk sistemi yazılıdır, sözlü değildir, herhangi kurula gittiğinizde bir başvuru yaptığınızda, yazılı yapmazsanız sonuç alamazsınız. Yazıyla müracaat edeceksiniz hiçbir kurum almıyorum, bunu götür başka yere ver” deme hakkı yoktur. Alır sizden dilekçenizi cevabınızı da yazılı olarak verir, ret etmişse orada avukata başvurursunuz”.
Hüsnü Merdanoğlu da yaptığı konuşmada Alevi vatandaşların hak kayıplarına değinerek şunları söyledi:
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı

“-Eğitimci Mehmet Ayhan Eğitimin Cumhuriyete kanat gerenlerin eğitim anlayışını örneğini bize yansıttı. Çok acı bir gerçek konumuzun içine girmeden asıl bildirim, konu başlığına değinmeden eğitim bağlamında bir örnek vermek istiyorum. Şimdiki öğretmenlerimizin çoğunluğu sözleşmeli, düşünebiliyor musunuz bu sözleşmeli öğretmen gelecek sözleşme döneminde acaba sözleşmem uzatılır mı? Düşüncesi içinde kıvranır.. Mehmet Ayhan gibi öğrencilerine kanat gerip bırakın piyanoyu, Türkiye’nin gerçeklerini öğretecek mi? Bu acı gerçeği buraya noktalıyorum ve şunu söylemeden kendimi alamıyorum, eğer ülkemizin eğitim seviyesi böyle giderse birileri tarafından işgal edilmeye gerek yoktur. Kendi kendimizi işgal etmiş oluruz. Çünkü gerek her kim bunları kaleme almış, evrensel anlamda kamuoyuna sunmuş olursa olsun, insan hakları eğitimi ülkede olduğu sürece yaşamanın çok olumlu yönü çağdaş eğitimden geçer diyorum.
10 Aralık Birleşmiş Milletler toplanmış bir karar vermişler, güzel de etmişler aslında, “herkes doğuşu itibariyle onurludur, bu onuru koruyabilmek için de diğer insanlara görev düşmektedir, diyor. Din, inanç, doğum yeri, kültürü, zengini vs herkes eşittir. Herkes onurla doğar, işin özü bu.
Bu ve diğer insan hakları sözleşmesine de bizler taraf olduğumuz imzaladığımız için, biliyorsunuz uluslar arası anlaşmalar, sözleşmeler bir kanundur, onanıyor ve ondan sonra, eğer anayasaya da bağlı ise dava açılmıyor o kadar bağlayıcı. Siyasi bağlamında renk bağlamında doğduğu yer itibariyle hiç kimse kınanamaz, diyor, insan hakları evrensel beyannamesi.
Bir diğeri de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, başlıca Avrupa Konseyi tarafından şimdi 47 ülke tarafından onanmış, biz de bunların taraflarından biriyiz. Çoğu kez karıştırılıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-mahkemesi, Avrupa Birliği’nin (AB) bir mahkemesi değil. Ancak AB ülkeleri bunun varlığını kabul ediyor, sanki biz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) sine dava açtığımızda, bir hakkımızı savunmaya yöneldiğimizde, sanılmasın ki AB nin bir organına başvuruyoruz değil. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi derken vicdan hürriyeti bağlamında eşitliği korunmalıdır, diğerleri de buna saygı duyulmalıdır bağlamında kimi yasal hükümleri onamış kabul etmişiz. Kimliği nedenlerle hiç kimse sorgulanamaz, kınanamaz, farklı bir tutum içine girilemez, diye de 11. Maddesi hüküm altına alınmıştır.
Bizim anayasamızda, diğer yasalarda herkesin din, fiil, ırk ve benzeri özelliklerinden dolayı eşit olduğunu hüküm altına almıştır.
24. Madde, Anayasamızın din kültürü ve ahlak öğretimi ki zorunlu din dersi olarak anlatılır. İlk ve ortaokullarda zorunlu olarak 1982 Anayasasından beri uygulanmaktadır. Lafı bir noktaya getirmek için bunlara değiniyorum. Değinmek istediğim iki mahkeme kararı var.
Birisi zorunlu din dersi, diğeri de cemeviyle ilgili.
Herkesin inancı vardır, yalnız Alevi yurttaşlar inanca sahip değil. Birçok insanın kendine göre inancı var. Ancak son yıllarda Alevi yurttaşlarımız özellikle insan hakları mahkemesine başvurmaları nedeniyle bu iki konuyu seçtim.
Laiklik adam olmaktır
İnanç bir gönül bağıdır, din bir inanç olgusudur, Tanrı’yla bağlantılıdır. Ancak teis, ateist ve teis diye ayrılıyor, yani şunu söylemek istiyorum. Allah’a, Allah’ın gönderdiği peygambere inanmayanın da bir inancı var, ateist dediklerimiz. Bu bağlamda onun da hakları güvence altına alınmıştır. Laik konusuna girmek istemiyorum, çok tartışıldı, sadece bir ifadeyi huzurunuzda yinelemek istiyorum. Henüz Meclis hükümeti döneminde Ulusal Kurtuluş Savaşı koşullarında Meclis hükümeti var, başkanı aynı zamanda devletin yöneticisi, o günlerde de tartışıyor. Devletimizin kurucusu, “kurucu babamız Atatürk” orada itiraz eden laiklikten bir şey anlamadığını söyleyen o kutsal milletvekilleri, Birinci Meclisin bütün milletvekilleri kutsaldır, başında sarığı varmış, başı açıkmış hiç önemli değil, ülkenin kurtuluşu halinde çalışmışlardır. O kutsal milletvekiline, Atatürk şunu söylüyor, “laiklik adam olmaktır”. Sustular, bunun üzerine başka bir söz söylemeye de gerek yok.
1948 yılında din kültürü gündeme gelmiş, 48 yılında seçmeli, 1956 da lise müfredatına alınıyor, 1974 yılında ahlak bilgisi ekleniyor. Az önce değindiğim üzere 82 yılında da zorunlu hale geliyor.
Peki, burada Alevi yurttaşlarımızın rahatsızlığı ne?Deniyor ki, okullarda Suni İslam’ın bir Hanefi mezhebi anlatılıyor, Alevilik anlatılmıyor, anlaşılmıyor. Bir cemevinde çağırılı olarak konuşuyordum, bir vatandaş, “torunum dedi ki siz Muharrem ayında oruç tutuyorsunuz, öğretmenler “Ramazan ayı” diyor, soru çıkarsa hangisini cevap vereyim? Ne demek istediğimi her halde anlatabilmişimdir, yani evde Muharrem orucu, öğretmen “Ramazan” diyor. Sonra da çocuk kendi inancı dışında bir cevap vermek zorunda kalıyor. Bir zorlama var, buna benzer nicelerini çoğaltmak gerekir.
1948 de gündeme geldiğinde Cumhuriyet Gazetesi’nin sahibi Nadir Nadi’nin bir itirazı var, makalesi de var, ondan başka, o dönemde hiç kimse tarafından kaleme alınmamış, diyor ki, “tamam, zorunlu din dersi gelecek din adamlarına para verilecek ama Alevilere ne hizmet verilecek. Çünkü onlar da vergi veriyor” diyor. Bu soru o günden bu yana kadar yanıtlanmadı devam ediyor.
Okullarda Alevilik anlatılmıyor, ayırımcılık yapılıyor
Literatüre geçmiş bir karar var. İnsanda eylem zengin kararı, bunlar diyorlar ki, “bizim öğrencilerimize gereği gibi Alevilik anlatılmıyor, Sünni İslam’ı belli bir mezhebi anlatılıyor, zorlanmayız. Günah işleme korkusu çocukların körpe beyinlerine işleniyor, buna itiraz ediyoruz,”, diyorlar. Hükümet kendini savunuyor, “yolsuzlukları önlemek için bu dersi veriyoruz”. Bir parantez açıyorum.
Hepimizin içini yakan 15 Temmuzu yapanlar yaş ortalamasına bakın,  hepisi zorunlu din dersi gördüler. Keşke bir Kemalist olarak eğer bu dersler suiistimali çıkarcılığı önleseydi, inanıyorum ki Alevi yurttaşlar hiç sesini çıkarmayacaklar. Olay haliyle AİHM sine taşınıyor. Deniyor ki, “evet devlet belli bir mezhebi dayatamaz çocukların ebeveyinleri istediği dersi ve istediği eğitimi vermekle yükümlüdürler, dolayısıyla başvurular AİHM sinin içeriğine uygundur. Genel Hukuk görüşü, Mahkeme bağlamında Avrupa Hukuk Konseyi uyarısınca ırkçılığı ve hoşgörücülüğe karşı Avrupa komisyonu da sözünü ettiğim bu zenginlerin kararını onaylıyor. Deniyor ki, “zorunlu olarak öğrencilere bir dinini, mezhebi kendi de buluğ çağına geldikten sonra din anlayışını seçmek koşuluyla yapılan eylem zorunlu eğitim mevcut hukuk kurallarına aykırıdır” deniyor. Öte yandan bizim Danıştay’ımız da bu yönde karar verilmiş olmasına rağmen bu güne kadar sorun çözülmüş değil, yani zorunlu din dersi konusu çözülmüş değil. Bu da bizim olağanüstü bir coğrafyada yaşayan ülkemizin yararına uygun bir gelişme olmuyor.”
Yönetici Prof Dr. Anıl Çeçen’e söz vermesiyle Anıl Çeçen konuşmasında şunları söyledi:


10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı

“-Bir 10 Aralık günü İnsan Haklarını dile getirirken ve bu günün anlamı üzerinde konuşurken, altı milyonluk bir başkentte yaşıyoruz, gördüğünüz gibi 50-60 kişi bir araya gelemiyoruz. Durumunun ne kadar zor ve olumsuz koşullarda olduğumuzu ortaya koyuyor.
Avrupa ülkelerinde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin açtığı Atatürk törenlere katıldığımda, gene böyle salonların yarı yarıya olduğunu onlarla karşı karşıya kaldım.  Bana dediler ki, “eğer burada bir cemaatin toplantısı olsaydı, salonlar tıklım tıklım olurdu”. Çağdaş, laikçi, Atatürkçü olan toplantılar nedense katılımı az olarak ifade ediliyor ki bunu Türkiye’de de yaşıyoruz.
İnsan hakları deyince, iki Amerikan Cumhurbaşkanını hatırlamam lazım. Birincisi o süreci başlatan Cimi Cartır, fıstık çiftlikleri olan bir cumhurbaşkanı idi. İlk Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez, yaptığı basın toplantısında dedi ki, “bundan sonra  Amerikan dış politikası tek bir kavramla ifade edilecek o da İnsan Haklarıdır”.   İnsan hakları bazında biz dünyaya bakacağız, insan haklarının gelişimini sağlayacağız, insan haklarını çiğneyen ülkelerle mücadele edeceğiz”, dedi, 1970 li yılların sonlarında.
Bu gün seçilen Amerikan Cumhurbaşkanı Tramp ise insan haklarından hiç söz etmiyor, aksine binlerce tır silahı Orta Doğu’ya yüklüyor. Binlerce tır ve bu süreç içerisinde de vahşi günler getiriyor ki insan haklarını yok eden bir süreç.
Biliyorsunuz insan haklarından söz edebilmek için önce yaşam hakkının garanti altına alınması gerekir. Eğer yaşam hakkınız güvence altında değilse, hiçbir hakkın tamamıyla yaşayamazsınız. Önce yaşam hakkı, önce savaş alanına yatanlar emperyal amaçlarını, silah ticaretini gündeme getirenler dünyayı insan hakları adına yaklaşık yarım yüz yıl oyaladılar. İnsan haklarının en üst düzeyde gelişeceği bir dünya vadedenler, yola çıkanlar, özellikle küreselleşme sürecinin başlangıcında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından yararlanarak bütün dünyayı baskı rejimlerinden kurtaracaklarını söyleyenler, bu gün tamamen karşı bir zihniyette olağanüstü baskı rejimleri önermişler ki bunu en basit örneğini görebiliyoruz, hem de içinde bulunduğumuz coğrafyada görüyoruz.
İnsan hakları günümüzden yarım yüz yıl sonra 1970 lerden 2010 lu 2020 yıllara geldiğimiz bu aşamada maalesef ilerleyememiş, gördüğünüz gibi olağanüstü gelişmeler sonucunda insan varlığı tehdit altına alınmıştır.
İnsan Haklarından söz edebilmek için en asgari düzeyde bir ülkenin hukuk düzeninin işlemesi gerekir. Bir ülkede hukuk düzeni işlemiyorsa, bir ülkede anayasal sorun varsa, anayasanın bazı maddeleri geçerli, bazı maddeleri geçersiz kılınıyor ise, o gibi ülkelerde insan haklarından söz etmek mümkün değildir. Öyle bir coğrafyadayız ki, 1990 lı yıllarda yaşadığım 98 İnsan Haklarının 50. Yıldönümünde, o dönemin hükümetinin ben insan hakları konusundaki danışmadıydım. Eğer Türkiye’de insan haklarıyla ilgili bir üst düzeyde kurul kurduk ve konuşmalar yaptık raporlar yayınlandı ve başbakanlığa bağlı özel birimler kuruldu, olağanüstü çalışmalar yapıldı, tek amaç vardı AB ye girmek. Ama gördüğünüz gibi AB bizi insan haklarından yargılıyor, ama ıslah olmuyor. O süreç içerinde de biz insan haklarıyla hedeflemiş olduğumuz önce AB sonra Batı dünyası, daha sonra da Cumhuriyeti kuran büyük önder Atatürk’ün söylediği gibi, “insanlık âleminin onurlu bir üyesi olmak” hedefdi ki, Cumhuriyet rejiminin ana hedefidir, işte bu doğrultuda Türkiye’nin önünün kesildiğini görüyoruz.
1998 yılında önce Kanada’da uluslar arası toplantıda Türkiye’den hiç kimse katılmadığı için o zaman başbakanlık müşaviri olarak Kanada’daki toplantıya ben katılmıştım. Daha sonra da bir başka toplantı Afrika’da yapıldı, Habeşistan’da gene Afrika’ya hiç kimse gitmediği için oraya da ben gitmiştim. İki ayrı kıta iki ayrı dünyanın arasında Türkiye’nin konumunu daha iyi görebildik. Kanada’ya gittiğimde toplantının yapılacağı salona girerken benim önümü kestiler.  Ellerinde flamalarla ortaya çıkan bir grup hanım Leyla Zana’nın Arkadaşları isimli bir derneği kurarlar Türk delegesi olarak benim kongreye katılmamı engellediler. Bu yaşadığımız bir süreçti ve Türk delegesi olarak dünyanın neresine giderseniz gidin karşınıza çıkan bir Türkiye’nin bir sorunu. Ama Afrika’daki bir toplantıya katıldığımda, bana Afrika’daki ülkelerin temsilcilerinden yansıyan tepki neydi biliyor musunuz? Türkiye İslam Dünyasının ASYA Afrika ülkelerinin en önde gelen insan hakları temsilcisi ülke olarak gördüklerini bana Habeşistan’ın Başkenti Adis Ababa’da söylediler ki bir tarafta Batı’da Kanada, bir tarafta Habeşistan doğunun bir parçası ve bir tarafta da Türkiye her ikinin arasında bir ülke.
Evet, jeopotik konumumuz Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunları dünya dengelerinin etkisiyle meydana geldiğini, doğrultudaki gelişmelerle Türkiye’yi yönlendirdiğini söyleyebiliriz ki, evet bir tarafta etnik bir mesele ortaya çıktı, insan hakları sürecinde, öbür tarafta da giderek din ve inanç özgürlüğü çerçevesinde dini yapının öne çıktığını görüyoruz.
Hâlbuki insan haklarının ortaya çıktığı sürece baktığımız zaman, Orta Çağ’dan çıkış aşamasıdır. Orta Çağ kilisenin egemen olduğu dönemdir, bin yıl sürmüştür, Avrupa’nın karanlık dönemidir, dünyanın da özellikle kilisenin ön plana geçtiği bir noktada dini baskının geçerli olduğu bir düzendir ki orda artık hak ve özgürlük tamamen din kriteri içerisinde ele alındı, Orta Çağ’da.
İnsan hakları işte dini baskının ötesine çıkmak ve özellikle din kavgası ki, Avrupa’da o bin yıllık dini döneminde çok ciddi boyutlarda bir Hıristiyan-Müsevi (Yahudi) kavgası vardır. Bu süreç Fransız ihtilalına kadar devam etmiştir ki Fransız ihtilalı ile patlama noktasına gelen bu süreçte daha sonra Cumhuriyet dönemine giriliyor; Cumhuriyet yönetimiyle beraber ulus devlet olgusu öne çıkıyor ve ulus devletle beraber millet kimliği ön plana çıkınca ümmet kimliği geride kalıyor.
Bu gün geldiğimiz aşamada bunun tamamen tersi bir dönemle karşı karşıyayız.
Küreselleşme sürecine girildiğinde dünyada ne oluyor, nereye gidiyoruz diye herke birbirine bakarken birden pat pat diye belirli kavramları öne attılar. Bu kavramlardan bir tanesi post modernizm kavgasıdır,  evet insan haklarını biz modernitenin başladığı Orta Çağ’dan çıkış süreci içerisinde bilimsel devrimlerle başlayan modernizmin sürecinin başlangıcında kazandık, bu gün küresel emperyalizm uluslar arası şirketler üzerinden dünyaya egemen olduğu noktada bize post modernizm adı altında modernizmin kazanımlarını elimizden çıkacağı bir süreci din noktadayız. Geldiğimiz noktada Fransız ihtilalıyla başlayan süreçte uluslaşma başladı. Cumhuriyet rejimleri kuruldu ve bilimsel devrimler yoluna devam etti. Bu gün bilimin yerine tekrar geriye dönerek dine yaslanmak hedefi gibi bir olguyla karşı karşıya kalıyoruz ve bu çerçevede de Türkiye ve Türkiye benzeri diğer ülkeler post modernizm adı altında modern çağların öncesine doğru bir gelişmeyle karşı karşıyayız.
Orta Çağ’ı yaşadık, modern çağları da yaşadık, modern çağlardan çıkarken tekrar Orta Çağ’a geri dönmek yanlış olacaktır. Tekrar yeniden Orta Çağa dönmemek için modern çağlarla birlikte modernizmin getirdiği bilim ile modernizm öncesi ortaya çıkan dinlerin bir noktada kesişmesi gerekiyor.
Eğer bir noktada birlikte beraber yaşama gerçekleşemezse ki soğuk savaş döneminde bir tarafta Sovyetler birliği vardı, bir tarafta Batı dünyası vardı ve kapitalist sistemle sosyalist sistem beraber yaşıyordu aynı çatı altında, bunun adı barış içinde ortak yaşam. Birlikte var olmanın yolu barış içinde beraber yaşamaktı. Bu gün geldiğimiz noktada bu sefer din ve bilim arasında bir ortak yaşamı almak durumundayız. Bir denge oluşturmak durumundayız. Bilim adına konuşanları din düşmanı olarak görmek, ya da din adına konuşanları bilim karşıtı olarak görmek doğru sonuçlar vermedi. O zaman bu kavganın geride bırakılacağı yeni bir uzlaşmaya, büyük bir uzlaşmaya doğru gitmezsek eğer, bakın Orta Doğu’da savaş isteyenler üçüncü Dünya savaşı çıkarmak isteyenler Avrupa’nın çok gerisinde kalan                                                        mezhepler savaşını tekrar yaşatmak istiyorlar.
Fransız Devrimine giden süreçte Versay Antlaşmasıyla 1648 yılında mezhepler savaşı önlenmiştir. Bu gün yeniden mezhepler savaşı Avrupa’da değil Orta Doğu’da çıkartılmak isteniyor. Geriye dönüş var. Geriye dönüşe izin vermememiz gerekiyor. Emperyal güçler dünyaya egemen olmak için bu doğrultuda hareket ediyorlar. Bilimi de dini de kendi işgalleri doğrultusunda kullanarak ama bizim gibi ülkeler bu emperyal saldırı altında şimdiye kadar ezildiler.
Fransız İhtilalının çıktığı Paris’te 68 olaylarının ortaya çıktığı Paris’te bu gün yeni bir sürecin başladığını görüyoruz. Sarı Yelekliler olayı yabana atmayın. Dünyada baskının giderek bütün dünya ülkelerinin önünü kestiği bu aşamada bu gidişe karşı bir çıkışa ihtiyaç vardı, işte bu gelen Fransız Devrimin 68 olaylarının gerçekleştiği Paris’te başladı. Sanırım önümüzdeki dönemde bütün dünyada bu tartışmalar devam edecek. Bir insan hakları günümüzde haksızlığa direnişin sembolü olarak ortaya çıkan Sarı Yelekliler olayının anlamlı olduğunu vurguluyorum”.
Burada 10 ar dakikalık birinci bölüm bitti. İkinci tur 10 dakikalığı ekleyemiyoruz. Çünkü yazı uzayacağı için ikinci bölümü başka bir yazımızda eklemeye çalışacağız.
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Kutlandı

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR
MAGNA CHARTA NEDİR? (1215)
1215 yılında İngiltere Kralı Jan’ın(John) Magna Charta’yı kabul etmesi, Orta Çağ'da ilk demokratik gelişme olarak kabul edilmiştir. Magna Charta halkın temel hak ve özgürlüklerinin bir kısmının tanındığı siyasal bir belge niteliğindedir.
Kral Richard’dan sonra Kardeşi Jan İngiltere kralı olmuştur. İngiltere, Fransızlar ile yapılan savaşta Fransa Kralı II. Philip'e karşı başarısız sonuç alınca, bazı soylular ve halk ayaklanmaya başlamıştır. Bu ayaklanmaları bastırabilmek için kral soylulara bazı imtiyazlar vermek ve Magna Charta yani Büyük Şartı kabul etmek zorunda kalmıştır.
Magna Charta’nın bazı önemli maddeleri şunlardır;
1. Bu sözleşme ile Kral halkın onayını almadan veya halktan haksız yere vergi toplamayacaktır.
2. Mahkemeler halka açık yapılacak, adalet satılamayacak, geciktirilmeyecek, hiçbir özgür yurttaş bu haklardan mahsur kalmayacaktır.
3. Yasaları bilmeyen kişiler hâkim, vali, şerif olmayacaktır.
4. Özgür kimseler haksız yere hapis ve sürgün edilmeyecek, mülkleri ellerinden alınmayacaktır.
5. Askere alınmalar düzene konulacaktır.
6. Soylulardan oluşan bir kurul kralın Magna Charta'ya uygun davranıp davranmadığını kontrol edecektir.
Bu ferman ile İngiltere’de kralın yetkileri sınırlandırılmıştır. Mutlak Krallık yönetiminden meşru krallık yönetimine geçilmiştir. Yavaşta olsa demokratikleşme süreci başlamıştır. Parlamento yönetiminin kurulması için uygun şartlar oluşmaya başlamıştır.
http://www.tarihin.com/magna-charta-nedir.html

Cumhuriyetin Savcıları
Yapmayın, Cumhuriyetin savcıları olun lütfen!
Genel olarak ön yargı kötüdür ama, adalet dağıtımında ön yargı, asla kabul edilemez, bunun sonu demokrasinin de sonu olur.
Demokrasilerde; yıllar sonra, arşivdeki eski defterleri karıştırarak, günün koşullarına uygun ısmarlama suç yaratılamaz.
Basın özgürlüğünün, halkın haber alma hak ve özgürlüklerinin gereği olarak, gerçekleşen kanıtlı maddi olaylara dayalı haberleri, yorumsuz salt haber şeklinde sunan eski gazete kupürlerini, haberlerini ve makalelerini yeniden ısıtarak, bunlara bir de bilirkişi raporları katarak suç ve suçlular yaratılamaz.
Kanıtlarıyla, ortada işlenen gerçek bir suç varsa, anında savcılar tarafından gereği yapılır, belki bir gün lazım olur da kullanırız diye bir kenarda bekletilemez.
Demokrasilerde, delillerden suça ve suçluya gidilir, bir suç ve suçlu yaratmak için sonradan zorlama deliller yaratılamaz.
Demokrasilerde, basın yoluyla işlenen bir suç varsa, basın savcıları, Basın Kanununa tabi günlük gazeteleri inceleyerek, Basın Kanununun ilgili maddesinde yer alan çok kısa zaman aşımı süreleri içinde, o suç ve suçlu gazeteci hakkında kamu davasını açmak zorundadırlar, süre geçmişse, o eski haberleri yeniden ısıtarak, zorlama bir şekilde davalar açamaz. Günlük gazeteler ve tüm basılmış eserler, parasız olarak bunun için savcılıklara verilmektedir, savcılar bedava gazete okusunlar diye değil.
Bugün bakıyoruz, Basın Kanununda öngörülen kısa zaman aşımı süresi çoktan geçtiği halde, üç beş sene geçmişte kalan SÖZCÜ Gazetesinin kupürleri ve haberlerinden suçlar yaratılıyor ve ülkenin en değerli, FETÖ düşmanı gazetesi ve yazarları FETÖ Örgütüne yardım ediyorlar gerekçesiyle suçlanarak, haklarında kamu davası açılıyor.
Tam bir akıl tutulması yaşıyoruz.
Hukuk tahsili yapan savcılar, geçmişe dayalı gazete başlık ve haberlerinden ve yazılarından suç yaratmak için bilirkişilere başvuruyorlar. Aslında, basın yoluyla işlenen gerçek bir suç varsa, gazetede yayınlanan haberlerde ve makalelerde suç kusuru olup olmadığını, teknik bir bilgi ve uzmanlık istemediği için, savcıların bizzat değerlendirmeleri zorunludur.
SÖZCÜ Gazetesinde yer verilen başlık, haber ve makalelerle, halkta FETÖ'yü öven algı yaratarak suç işlendiği iddiasıyla dava açan savcılar; bu konuda kendilerini bilgisiz ve yetersiz sayarak bilirkişilere başvuruyorlarsa, bu haber ve makalelerin, hukukçu olmayan halkta, FETÖ lehine ve onu öven algı yarattığını, nasıl iddia edebilir ve davalar açabilirsiniz, bu büyük bir çelişki değil midir?
Demokrasilerde; Savcıların bile, üç beş sene gecikmeyle ve ancak bilirkişi raporlarıyla farkına varabildikleri algılarla suç yaratılamaz.
Tam bir hukuk ve yargı trajedisini ve komedisini aynı anda birlikte yaşıyoruz.
Gerçekten, demokrasimiz trajikomik bir şekilde felakete doğru emin adımlarla ilerlemekte, ne yazık ki.

Güner Yiğitbaşı

12/12/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Çocukluk Dönemimi Özyorum…
Ülkenim geri kalmış, cehaletin diz boyu olduğu bir bölgesinde dünyaya geldim.
Bir şeyler anlama çağına geldiğimde, kalabalık olan ailemin çiftçilik yaptığını, geçimini bereket dolu sarı buğday başaklarından, hayvan yemi yemyeşil çayırlardan, ağılları dolduran hayvancılıktan, üst üste yığılmış arı kovanlarından sağladığını fark ettim.
Buğdayımızın, nohudumuzun, domatesimizin, samanımızın, salatalığımızın, soğanımızın, pancarımızın üreticisi efendi köylüydük.
Zengin değildik, ama kimseye muhtaç olmadan, eli iş tutanların alın teriyle kazandıklarımızla bey gibi geçiniyorduk.
Kapalı toplumduk, henüz şehir varoşlarına taşınıp orada kaybolmamıştık.
Cahildik ama mutluyduk. 
Onun için çocukluk dönemimi özlüyorum.
Köy yerinde imece, birbirine saygı ve sevgi vardı.
Birisi diğerini ağası, beyi, emir vereni değildi.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlanması sayesinde bireydik, özgürdük, yurttaştık, ümmet olmayı çoktan geride bırakmıştık.
Onun için çocukluk dönemimi özlüyorum.
Komşular arasında ayrı, gayrı yoktu.
Büyüklere saygı, küçüklere sevgi en üst düzeydeydi.
Soframız yerden kalkmaz, konukseverdik.
Sen ve ben değildik.
Bizdik.
Onun için çocukluk dönemimi özlüyorum.
Okumaya karşı büyük bir istek olmasına karşın, bucağımıza bağlı 23 köyden sadece 2 köyde 5 yıl eğitim veren okul vardı.
Okuma çağına geldiğimde, askerde okuma yazma öğrenen yörenin insanları, kursa tabi tutularak eğitmen olarak atanınca, 5 köyde daha okul açıldı. Bu köylerden bize yakın olan köyde gecikmiş olarak 9 yaşında okula başladım.
Eğitmenlerin 3. sınıfa kadar okutma yetkileri olduğu için, 3. sınıftan sonra öğretmeni bulunan iki okuldan köyümüze yakın olanına giderek orada ilkokulu bitirdim.
Bu günün koşulları karşında çok zor olan o günkü koşullarda, bir köylü çocuğu olarak okula başlamayı, rahmetli babamın okula karşı olan aşırı ilgisi nedeniyle yakalama şansını yakaladığım için çok mutluydum.
Onun için çocukluk dönemimi özlüyorum.
 İlkokul bitti ama ilçemde Ortaokul yoktu. Eğitimime devam etmek için uzak bir kente gitmek zorunda kaldım.
O yaşta gurbete çıkmak, kış mevsiminin koşulları nedeniyle 8 ay aileden uzak kalmak zorda olsa, okuma aşkının verdiği güçle bunu göğüslemeyi başardım.
Elektriği, sinemayı bu kente gidişimde 13 yaşında tanıdım.
Bunların hiç birini dert edinmedim. Tek amacım okuyup başarmak ve ülkeme yararlı bir insan olmaktı.
Başarıp, başarmadığını beni tanıyan dostlarımın takdirine bırakıyorum.
Onun için çocukluk dönemimi özlüyorum.
Çocukluk dönemime bu kadar özlememin çeşitli nedenleri olmakla birlikte, en başta gelen neden, ülkemin insanlarının yüzlerinin aydınlığa dönük olması, çağdaş uygarlığı yakalamada ki çabaları, Atatürk ilke ve devrimlerine olan inançtı.
Henüz sen ve ben egoizmi ile tanışmamıştık.
Hep bizdik,
Tasada ve sevinçte beraberdik.
Emperyalist ülkelerin, ülkemizde cirit atmasına olanak tanımamıştık.
Tam bağımsız ve dünya ülkeleri arasında saygınlığımız gurur vericiydi.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk yalnız bizim kurtarıcımız ve kurucumu değildi. Tüm mazlum (zülüm görmüş) ülkelerin rol model lideriydi. Gerçi hala da öyledir.
Onun için çocukluk dönemimi özlüyorum.
Sevgili dostlar,
Biliyorum ki tarım ve sanayi çağından sonra bilişim çağına girdiğimiz şu günlerde, benim yaşımda olanların çoğu o günleri özlemle arıyorlar ve anıyorlar.
Ne dersiniz?

Gündüz Akgül

11.12.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget