Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Liyakat mı Sadakat mı
Osmanlı da liyakatsizlikten battı- Sadakat-Mülakat-Liyakat

Bu yazıyı yazmaya başladığım sırada bir sosyal paylaşım sitesinde dolaşırken rastladığım bir bayan şunları anlatıyordu:

Sahte Diplomalar: “Son 20 yılda 17738 kişi sahte diplomayla devlete yerleştirilmiş. Mesela kim bu iddiaya konu olan kişi, birini “utanmıyoruz” diyen milletvekili Özlem Zengin, yeğeni vardı ya Arif, “Arifciğim el salla” diye Cumhurbaşkanına göstermeye çalışıyordu, onun diploması sahte çıkmış. İkincisi Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar’ın diploması sahte çıkmış. Üçüncüsü Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Turgut Altınok, bu kişi Azerbaycan’dan 35 günde hukuk diploması alıyor. Ama Baroda kaydı yok, diploması şaibeli.

Bunun yanı sıra Serdar Akınanın’ yaptığı bir haber var, diyor ki Mustafa Şentop’un Makedonya’da üniversitesi var AKP linin çocukları okula gitmeden burada savcılık ve hakimlik diploması alıyor. Hatta nereye atanacakları bile belli vay anam vay!

Gazeteci Murat Ağırel aylar öncesinden anlatmıştı. Vefat etmiş mevzular tespit ediliyor, bunun yerine sahte diploma almak isteyen insanların isimleri işleniyor.  Sadece Yıldız Teknik Üniversitesinde 184 kişi bu şekilde sahte diploma alıyor. Ayrıca bir yılda 4 bin kişi profesör yapılıyor. Hiçbir bilimsel makalesi olmayan 68 profesör rektör yapılıyor. Yani sen KPSS’den yüz alsan ne olur, AKP linin birinin kuzeni yakını değilsen atanamıyorsun, eleniyorsun, senin yerine bu kişiler kadrolu atanıyor.

AKP’nin Genel Başkanı Sayın RTE nin yüksekokul diploması olmadan Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı iddiaları halen söylenirken, devletimizde binlerce kişinin sahte diplomasının olması da ayrı bir ilginçlik örneği oluşturmuyor mu ne dersiniz. Cumhuriyet tarihinde böylesine sahte diploma olayının olduğu yıllar yaşanmadı. Devlet böylece liyakatsiz ellere teslim edilmiş oluyor ki bunun yıkılışa varan örneğini tarihsel süreç içinde Osmanlının liyakatsizlikten battığına tanık olmuştuk. [i]

AKP’den önce mülakat sınavları kamera ile izlenirdi.

Bilmem hatırlar mısınız, seçme sınavlarında torpil, mülakatta yandaşı kayırmak gibi haksızlık ve yakınmaları önlemek amacıyla, AKP daha iktidara gelmeden önceki 2002 yılına kadar bütün devlet kadrolarına personel alımlarında yapılan mülakat sözlü sınavları kameraya alınırdı, sorular da önceden tespit edildiği için torpil, kayırma ve bu konuda şikâyet de olmazdı. Şimdilerde seç kat ayırma kayırmanın en galizini yapan ve pervasızca tüm devlet kadrolarına kendi kadrolarını yerleştiren AKP-RTE iktidarı, Cumhuriyet tarihinde şimdiki görülmemiş “ayırma kayırma torpil” düzenini getirmek için kamera ile sınavı mülakatı izlemeyi kaldırdı, yani “minarenin kılıfını” önceden hazırlamıştı. Böylece çok daha bilgili yetenekli insanları adayları eleyerek (ki buna bilgi emek hırsızlığı denir) yeteneksiz adamlarını istendik yerlere yerleştiriyorlar. Oysa mülakatta kamera sistemi haksızlığı kısmen çoğunlukla önlüyordu. Bütün mülakatlarda sözlü sınavlarda “adamını” bulamayıp dışta kalan elenen en yetenekli insanlar, yazılıda en yüksek puan almalarına karşın böylece dışlandıkları için derin bir üzüntüye kapılmaktalar. Öyle ki mülakatta elenenler arasında intihar edenlere bile rastlıyoruz.

Böylece torpil, adam kayırma ayırma, sözlü sınavında kendi yandaşını koruma olayları nice fıkralara konu olmuş, ne ki öldükten sonra öbür dünyaya bile yansıtılmış. 60 yaşın üstünde olanlar bilirler, Zeki Şahin adlı yıllar önce yaşamış düğünlerde özel eğlence günlerinde akordiyonu ile etrafa neşe saçan bir müzisyenimiz vardı. Elinde akordeonla konserlerde özellikle torpildeki haksızlıkları dile getirip eleştirirken şöyle bir nakaratı vardı: “..adamını bul madamını bul, Cennete giremem deme girersin adamını bul” diyerek konserlere renk katar, halkı eğlendirir ve torpili de eleştirmiş olurdu.  Hani günümüzde önemli bir işe girerken artık öylesine geleneksel hale gelmiş ki, “adamını bulmaktan bahsederiz, adamını araştırmaya çalışırız, “adamını bulamadım, adamını buldum” gibi sözlerle sınavdaki ayırımcılığı dile getiririz.

Bir yanda hızlıca paraşütle paşa olanlar, bir yanda 30-35 yıl emek veren generaller. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kaymakam yeğeni Zikrullah[ii] Erdoğan’ı[iii] (33 yaş) tümgeneral yapması olayı, bizi Osmanlı padişahların liyakatsiz kişilere paşalık vermesini anımsattı. Yine bu yazıyı yazmaya devam ederken tıpkı Osmanlı Padişahları gibi Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yeğenini hızlıca general yapması, kendi kendime Cumhuriyetin tek adam yönetimi Osmanlı’nın tek adam yönetiminden pek de farklı olmadığını ayı zihniyetin devam ettiği düşüncesini yarattı.

Osmanlıda da liyakat yoktu, Osmanlı liyakatsizlikten battı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda, okuma yazması olmayan veya çok az olan bazı vezir, paşa ve yüksek rütbeli devlet adamlarının bulunduğu tarihsel kayıtlara geçmiştir. Bu durum genellikle liyakatten ziyade sadakat, cesaret veya askerlik yeteneğiyle ön plana çıkan kişilerin idari makamlara getirilmesinden kaynaklanmıştır. İşte Osmanlı tarihinde okuma yazma bilmediği veya az bildiği rivayet edilen/belgelenen bazı isimler şöyle: Seyyid Hasan Paşa (Galatat Hasan Paşa) Dönemi: I. Mahmud saltanatı (1743–1746) Sadrazamlığı: Yaklaşık iki yıl on ay on altı gün sadrazamlık yapmıştır. Özellikleri: Kaynaklar, Seyyid Hasan Paşa'yı "safderun, halim, cömert, sadık, hayırsever" olarak tanımlarken, "cehlinden (cahilliğinden/okuma yazma bilmemesinden) başka ayıbı yoktu" ifadesini kullanır.  Lakabı: Kaba saba halk şivesiyle konuşması ve okuryazar olmaması nedeniyle "Galatat Hasan Paşa" olarak anılmıştır. Yedi Sekiz Hasan Paşa (Rivayet) Durumu: Uzun yıllar okuma yazma bilmediği, imza yerine yedi (v) ve sekiz (^) rakamlarını çizdiği için bu ismi aldığı iddia edilmiştir.

Okumadan yükselenler erlikten paşalığa çıkanlar.

Osmanlıda pek çok paşaların aniden padişahın himmetiyle yükselenlerine rastlıyoruz. Şimdi burada Osmanlıda paşalığa yükselenlerden örnekleri alalım.

Arnavut asıllı Draç Mebusu Esat Paşa Toptani, önce bir jandarma neferi (eri) iken, II. Abdulhamit tarafından paşalığa terfi ettirildi. (Erlikten hemen paşalığa) Çeşitli saray hizmetleri varsa da Osmanlıya, Arnavut Devleti kurulması için ihanetleri görüldü. 1919 da bir öğrenci tarafından evinin önünde öldürüldü.

Kazasker Şemsettin Efendi, Feyzullah Efendinin oğludur. Mekteplerin semtinden geçmediği ve üzerinde hoca hakkı olmadığı halde, kadı evladı olduğu için hoca hakkı olmadığı halde, kadı evladı olduğu için hocalık diploması almış. Şemseddin Efendi, son derece iyi konuşan ve meclisi süsleyen biri olduğu için, büyüklerin yardımıyla rütbeler aşarak kazaskerliğe kadar çıkmıştır.

Osmanlı’da okuması yazması olmadığı halde yüksek mevkilere gelenler epeyce vardır. Kapıcılar Kethüdası iken dalkavukların teşviki ile önce Mora Valiliğine, sonra da sadrazamlığa getirilen Koca Yusuf Paşa okuma yazma bilmiyordu.  Sultan Abdulhamit’in yeniçeri ağası iken, sadrazamlığa atadığı Mehmet Paşa okuma yazma bilmiyordu. [iv]

Okuma Yazma Bilmeyen Paşalar Hakkında Notlar Devşirme Sistemi ve Liyakat:

 Osmanlı'da devlet adamları genellikle Enderun'da eğitim alırdı. Ancak özellikle 17. yüzyıldan sonra taşradan veya doğrudan asker sınıfından (Çavuşbaşı, kavas vb.) gelen, cesaretiyle yükselen kişiler paşalık ve vezirlik makamlarına getirilmiştir. Bu kişiler idari işlerde okuryazar kâtipleri kullanmışlardır. Okuryazarlık Oranı: 19. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı'da genel okuryazarlık oranı oldukça düşüktü (yaklaşık %2-3) ve bu durum yüksek bürokrasiye de yansıyabiliyordu. Padişahlar: Osmanlı padişahlarının tamamı iyi eğitim almış, okuryazar ve genellikle çok dilli (Arapça, Farsça, Türkçe) kişilerdi. Okuma yazma bilmeyen bir padişah yoktur.  Özetle, Osmanlı'da "vezir" veya "paşa" seviyesinde, özellikle idari işlerden ziyade askerî başarılarıyla ön plana çıkan bazı okuryazar olmayan kişiler görülse de bu durum istisna teşkil etmiştir.

Seyyit Hasan Paşa (Galatat Hasan Paşa): I. Mahmud döneminde (1743–1746) yaklaşık 3 yıl sadrazamlık yapmıştır. Kaynaklar, Seyyid Hasan Paşa'yı "safderun, halim, cömert, sadık, hayırsever" biri olarak tanımlasa da okuma yazmasının olmadığı ve halk şivesiyle konuştuğu için kendisine "Galatat (Hatalar) Hasan Paşa" denildiği belirtilmektedir. [v]

Mülakatta elenip intihar edelerden sadece ikisini buraya alıyoruz.

 Av. Mert Akdoğan hâkimlik – savcılık yazılı sınavında büyük bir başarı kaydederek 115’inci sırayı elde ettiği, ancak sözlü mülakatta elenir. Mülakat adı altında liyakate ve nesnel ölçütlere aykırı şekilde yapılan hâkim- savcı seçimlerinin yol açtığı ağır haksızlık ve adaletsizlik olduğundan intihar etmiştir.

2013 yılında, hâkim adayı Didem Yaylalı da benzer sebeplerle hayatına son vermişti. Bugün de hakimlik ve savcılık sınav sürecinde benzer uygulamalar devam ediyor. [vi]

“Bu ülkenin en büyük sorunu liyakat. Hem iktidar hem muhalefet, itfaiyeye hala oğullarını, belediyeye tarikat ehillerini, imar işlerine partililerini alan siyasetçiler. Çalışkan, ahlaklı, torpilsiz çocuklar ya yurt dışına kaçıyor ya bir motor bulup kuryelik yapıyor, ya da intihar ediyorlar, otellerde suçsuz aileler birbirine sarılıp ölürken, gencecik çocuklar madenlerde gömülürken, tek bir derdiniz var karşı taraf daha suçluyu ispatlamak. Liyakati getirin bu ülkeye, enflasyondan, ölümlere her şeyin nasıl düzeleceğine inanamazsınız”. Unutmayın “çağdaş uygarlığın üstüne çıkmak” için uygarlıkla ancak tarafsız bilim ve kültüre dayalı eylemle olasıdır, ötesi geri kalmışlık, gerilik, çağ dışılıktır. 

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

SONNOTLAR



[i] https://www.youtube.com/watch?v=9eLaj89zioQ

[ii] Zikrullah, Arapça kökenli bir ifade olup "Allah'ı anmak, hatırlamak, yâd etmek" anlamına gelir. Zikir (anma) ve Allah kelimelerinin birleşmesiyle oluşan bu terim.

[iii] Zikrullah Erdoğan 33 yaşında Çınar kaymakamı iken “dayım” dediği  R.T.Erdoğan tarafından tümgeneral yapılıp M.S. Bakanlığı Tedarik Hizmetleri Genel Müdürü yapıdı.

[iv] 1-Bir Geri Dönüşün Mirası. Cemal Kutay sf: 184

2-Cevdet Paşa Tarihi Cilt: I Sf: 34-105

3                                     9 sf. 175-176

[v]https://www.google.com/search?q=osmanl%C4%B1da+okuma+yazma+bilmeyen+vezirler+paa%C5%9Falar&oq=osmanl%C4%B1da+okuma+yazma+bilmeyen+vezirler+paa%C5%9Falar&gs_lcrp=EgZjaHJvbWUyBggAEEUYOTIJCAEQIRgKGKAB0gEKMjIzOTRqMGoxNagCCLACAfEFcS4FqOXKk-M&sourceid=chrome&ie=UTF-8

[vi] https://x.com/istbarosu/status/1877401810874351923


Sakarya Savaşında Askerimi Ekmeğini Yapan Halaçlı Konağı Restore Edilip Törenle Açıldı

Ankara’nın Gölbaşı ilçesine Sakarya Savaşında önemli görev üstlenen Halaçlı köyünde bulunan tarihi Halaçlı Mehmet Konağı Ankara Belediyesince restore dilerek korunma altına alındı.

Ankara’ya oldukça ve ücra görünümündeki Halaçlı köyünde üç katlı bu bina askerlerimizin ekmek ihtiyacını karşılayarak önemli bir işlevde bulundu.  Oldukça görkemli bir konak var. Aynı köyde yaşamış Halaçlı Mehmet Ağa (1880-1944) Kurtuluş Savaşımız yılarında her türlü inşa malzemelerini develerle uzaklardan taşıyarak o zamanları bu ücra köye muhteşem bir konak yaptırır. İşte bu konakta 50 km uzakta Sakarya Savaşı devam ederken konağın alt ve yan eklemlerinde binlerce ekmek pişirilerek cephede çarpışan askerlerimize gönderilir. Dört katlı olarak 6 bin metre kare bahçe içinde bulunan Kurtuluş Savaşı’nda bahçesinde kurulan fırınlarla askerlerimizin ekmek ihtiyaçlarını karşılayan Millî mücadele kahramanlarından Hallaçlı Mehmet Ağa’nın bu konağını Ankara Büyükşehir Belediyesince restore edilerek 9 Mayıs’ta törenle hizmete. açıldı.

Restore edilerek hizmete açılan bu tarihi konak yakında müze olarak açılacağı bildirildi. Açılış törenine eski yeni milletvekilleri bakanlar, yöre belediye başkanları ve geniş halk topluluğu katıldılar. 

İşte tarihi özellik taşıyan bu konak uzun zamanın yıpratıcı etkisi ile yer yer bozulup dökülmeye başlayınca Ankara Büyükşehir Belediyesi buna el atıp restore ettirir. Bu tarihi özellik taşıyan restore edilmiş konağın açılışı için yapılan törene çevreden gelen kalabalık halkla bize katıldık. Ankara seğmenleri geleneksel gösteriler yaparken, türküleri ile törene renk katan İsmail Altınsaray ve Yüksel Didkoğlu konseri halkı coşturdu.

Sakarya Savaşında Askerimi Ekmeğini Yapan Halaçlı Konağı Restore Edilip Törenle Açıldı

Konağın bulunduğu Halaçlı Köyü Muhtarı Mehmet Şahin, açılış konuşmasında şöyle dedi:

Halaçlı mahallemizin en önemli konağının açılışının gururunu yaşıyoruz. Burası Millî Mücadele yıllarında kapılarını ardına kadar açmış vatan müdafaasında tarihi bir mirastır. Bu tarihi miras kültür evi olarak gelecek nesillere aktarılacaktır”.

Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı da törende şunları söyledi:

“Kurtuluş Savaşımızın mirasından olan bu konağı açıyoruz.  Bu gördüğünüz binanın konağın her taşı çok değerli bir Cumhuriyet mirasıdır. Bazı yapılar taştan duvardan ibarettir, bu konak içinde koskoca bir milletin sevdasını bir kahramanın anısını görüyorum. Halaçlılı Mehmet Ağa o sadece bir konağı sahibi değil, memleketin dara düştüğünde her bir lokmayı itmeyi o zor günlerde varını yoğunu vatan için ortaya koyan bir Anadolu yiğidi idi. 1919 un ayazında Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya ilk adımını attığında onu karşılayan yürekli yüz atlıdan biri Mehmet Ağaydı.

Sakarya Cephesinin ekmek ihtiyacını karşılamak amacıyla Halaçlı Mehmet Ağa konağı etrafına kurulan üç fırınla askerimize ekmek olmuş emek olmuş umut olmuşlardır. Anadolu insanının imece katkısı tam burada hayat bulmuştur. Bizler de böylesine önemli Cumhuriyet mirasının yok olup gitmesine izin veremezdik.  Bu önemli kütür mirasının korunmasına öncülük eden Büyük Şehir Belediye Başkanımız sayın Mansur Savaş’a, ABB e emeği geçen herkese teşekkür ediyorum”

Sakarya Savaşında Askerimi Ekmeğini Yapan Halaçlı Konağı Restore Edilip Törenle Açıldı

Konağın restorasyonunu yapan Ankara BB Mansur Yavaş açılış konuşmasında şunları söyledi:

“Doğanın uyanışını mutlulayan Hıdırellez Ankara ir açılış gerçekleştiriyoruz. Halaçlı Mehmet Ağa Konağının restorasyon sürecinin ardından kültür ve sanat odağı olan şehrimize kazandırmanın mutluluğu içerisineyiz. Sakarya Meydan Muharebesinin en kritik gülerinde cephe hattının 50km mesafede Haymana cephesinin hemen gerisinde çok stratejik ve lojistik görev gören bu yapının kapılarının bizlere açması ve bu değerli yapıyı belediyemize hibe etmesiyle başladı. Bu mirası koruyarak bu günlere taşıyan sahiplerine teşekkür ediyorum. Yapılan çalışmalardan yapının onarılmasından büyük emek veren Ankara miras ekiplerine ve buranın bir eko sisteme dönüşmesi için çaba gösterenlere teşekkürlerimi iletiyorum. Böylece Cumhuriyet sonrası ve öncesinin mimari özelliklerini koruyarak günümüze taşıyor. Bu kurumlar arası dayanışmayla mümkün oldu.

Yapının gelişim sürecindeki değerli iş birlikleri ve katkıları için sanat eğitim kurumlarına teşekkür bir borç bilirim. Bu konak Millî Mücadelenin en önemli merkezlerinden biridir. Ve Kurtuluş Savaşında burada üretilen ekmekler o zor döneminde ordumuzun ekmek ihtiyacını karşılamıştır. Konağı bu özelliğiyle bağlantılı olarak çok anlamlı bir değeri olarak burada sunuluyor”.

Törenle ilgili olarak çeşitli fotoğraflar ekte.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com.

Anne (kadın) olmak bir ayrıcalıktır Anneler gününüz kutlu olsun

ANNELER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN 

Bugün (10/05/2026) anneler günü.

 

Çok anlamlı ve çok özel bir gün.

 

Dünyada ve ülkemizde,  yıl içinde çok çeşitli günler kutlanır, çoğunu şimdi hatırlamamız dahi mümkün değildir.

 

Ama,  anneler günü için öyle söyleyebilir miyiz?

 

Bizi dünyaya getiren, hiçbir karşılık beklemeksizin,  büyük zahmet ve fedakarlıklarla büyüterek bizleri yetiştiren annelerimizi; sadece anneler gününde değil, hayatta olsunlar veya olmasınlar,  istisnasız,  yılın her günü hatırlar ve çok severiz. Anne sevgisini,  yılın tek gününe indirgemek ne mümkün.

 

Ancak; anneler gününde,  annelerimize diğer günlere nazaran çok daha özel ve yoğun bir sevgi göstermek ve onlara şükranlarımızı sunmak, sağ iseler gidip ellerinden ve yanaklarından öpmek,  onlara sarılarak kucaklamak,  ana şefkatini ve yüreğinin sıcaklığını yüreğimizde hissetmek,  bir başka güzeldir, büyük bir onur ve mutluluktur.

 

Anne olmak, Dünya'nın en güzel duygusu ve zevki olduğunu tahmin ettiğimiz analık duygusunu ve zevkini tadabilmek, Allah tarafından sadece kadınlarımıza tanınan bir ayrıcalıktır.

 

Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı kadın, diğer yarısı olan biz erkekleri doğurarak Dünya'ya getirenler de,  yine kadınlarımızdır. Yani,  kadın; erkek ve kadınlardan oluşan tüm Dünya nüfusunun tamamında vardır ve söz hakkına sahiptir.

 

Bu yalın  gerçek dahi,  annelerimizin ve kadınlarımızın önemini ve vazgeçilmezliğini,  onları çok sevmemiz, başımızın tacı yapmamız, saygı göstermemiz gerektiğini,  açıkça göstermektedir.

 

Dünya'ya kadın olarak gelen herkes; yaradılışı gereği,  erişkin yaşlara geldikten sonra evlenip bir yuva kurarak mutlaka bir çocuk sahibi olmayı arzular.

 

Ancak, kısmet olup da evlenemediği veya evlendiği halde, kendisinden veya kocasından kaynaklı tıbbı bazı eksiklikler ve bozukluklar nedenleriyle çocuk sahibi olmayan kadınlarımız da, toplum içinde az değildir.

 

Bizler, çok iyi biliyoruz ki; doğurup çocuk sahibi olamasalar da, bu kadınlarımız da; kadın olarak, doğuştan  bir ana yüreği ve şefkati taşımakta ve çocuk sevgisi ve  özlemiyle yanıp tutuşmaktadırlar.

 

Bu nedenle, biz anneler gününü; çocuk sahibi,  anne olanlar ile evlenemedikleri için çocuk doğurup  anne olamayan veya  evlenseler de, çeşitli nedenlerle çocuk doğuramadıkları için anne olamayan tüm kadınlarımızın günü olarak kabul ediyor ve istisnasız tüm kadınlarımızı yürekten  kutluyoruz.

 

Şu veya bu nedenle çocuk sahibi olamamış kadınlarımızı, anneleri hayatta olsun veya olmasın, tüm çocukların manevi  anneleri olarak kabul ediyoruz.

 

Gerçekten, biz erkekler tatmış olmasak da, tahmin ediyoruz ve görüyoruz ki; kadın olmak, anne olmak,  çok özel ve güzel  bir duygu ve zevk olup, bu duygu ve zevk, kadınlarımızı erkeklere nazaran ayrıcalıklı ve üstün kılmaktadır.

 

Sanırım, özellikle ülkemizde, kadınlarımızın; bazı erkeklerin şiddetine ve kötü muamelesine maruz kalmalarının altında yatan şuur altı gerçek neden de, kadınların erkeğe karşı olan bu ayrıcalıklı üstünlüğüdür.

 

Maalesef bu anneler gününde de, kadınlarımızı erkek teröründen koruyamamanın büyük ezikliğini ve utancını yaşıyoruz.

 

Bu duygularla;

En başta; ülkemizin kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu Sevgili ATATÜRK'ü doğuran hepimizin sevgili annesi ZÜBEYDE annemiz ve rahmetli kendi annem, çocuklarımın annesi eşim ve kızım olmak üzere; hayatta olan veya olmayan tüm annelerin,  anne adaylarının,  şu veya bu nedenle anne olamayan,  ancak annelik özlem ve duygularını bedeninde ve ruhunda taşımaya ve yaşamaya devam eden tüm kadınlarımızın Anneler Günü'nü;  en derin saygı, sevgi, minnet ve şükran duygularımla kutluyorum.

 

İyi ki, varlar.

 

Halen hayatta olan tüm annelerimize ve kadınlarımıza selam, hayatta olmayanlara Tanrıdan gani gani rahmetler olsun.

 

10/05/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Deniz Gezmiş Ve Arkadaşları 3 Fidan
Benim gibi 68 kuşağından olan Deniz GEZMİŞ ve iki arkadaşının idam edilmelerinin üzerinden elli dört sene geçmiş.

 

Kendilerine Allahtan rahmetler diliyorum, mekanları cennet olsun.

 

İdam'a mahkum olmayı ve bu cezalarının kesinleşerek, yaşamlarının baharında genç bir fidan olarak asılıp ölmeyi hak ettiler mi?

 

Tabii,  kocaman bir HAYIR. Asla hak etmediler.

 

Her şeyden önce, idam bir ceza değildir. Ne kadar suçlu olurlarsa olsunlar,  insanların hayatına son vermek, asla bir ceza olamaz.

 

İdam cezası; devletin, yani kamunun, karşı taraftan bir öç almasıdır. Kan gütme ve öç alma saikiyle adam öldürmek,  nasıl öldürme suçunun ağırlaştırılmış haliyse ve kişilere yasak ise,  kan gütme ve öç alma saikiyle bir kişiyi öldürme ve cinayet suçundan farksız olan idam cezası da, bize göre, devlet ‘in; kan gütme ve öç alma saikiyle işlediği bir cinayettir.

 

Bu gerçeği en başta vurguladıktan sonra, diğer gerçekleri de objektif olarak sıralamaya devam edersek, ülkede yürürlükte olan pozitif hukuk kurallarına, beğensek de beğenmesek de riayet etmek, herkesin görevidir.

 

Deniz GEZMİŞ ve arkadaşlarına; o günün yürürlükte olan ceza kanunu hükümlerine göre illegal olarak kurdukları örgüt adına işledikleri ve ceza kanununda tarif edilen anayasayı ihlale cebren teşebbüs suçunun unsurlarını asla oluşturmayan münferit silahlı şiddet eylemleri nedeniyle verilen idam cezası; eylemlerinin hukuki karşılığı olmayan ağırlıkta ve vasıfta, hukuken  hiç hak etmedikleri bir ceza olup,  hayatları haksız ve hukuksuz bir şekilde ellerinden alınmıştır.

 

Deniz GEZMİŞ ve arkadaşlarının;  ülkelerini seven, ülkelerinin tam bağımsızlığı ve halkının özgürlük ve refahı için, ellerini taşın altına sokarak mücadele verdiklerinden en ufak bir şüphemiz asla yoktur. İdamlarından bu yana 54 sene geçmesine rağmen,  hiç  unutulmamaları ve hala çok sevilmeleri ve özlemle anılmalarının nedeni de budur.

 

Ancak, amaç ne kadar ulvi ve yüce olursa olsun; her insan gibi, onların da yürürlükteki pozitif ceza hukuku kurallarına göre suç teşkil eden şiddete dayalı bir yöntemi seçerek mücadele verecek yerde,  legal ve suç teşkil etmeyen, silah ve şiddet içermeyen bir yöntemi kullanarak mücadele etmeleri gerekirdi diye düşünenlerdenim.

 

Zor ve meşakkatli ve uzun bir zaman isteyen bu legal ve demokratik siyaset yolunu tercih etselerdi, onların gayretleriyle ve devrimci ruhlarıyla,  ülkemiz ve halkımız; belki de,  bugün içinde bulunduğumuz,  siyasi, ekonomik ve hukuki tüm sıkıntıları yaşamayacak olabilirdi.

 

Kurtuluş Savaşında ATATÜRK ve silah arkadaşlarının; emperyalist istilacı devletlere ve düşmanla işbirliği yapan Osmanlı Saray yönetimine karşı halkımızı da arkasına ve yanına alarak gerçekleştirdikleri örgütlü ve silaha dayalı mücadele ve kurtuluş savaşıyla,  Deniz GEZMİŞ ve arkadaşlarının iktidara yönelik şiddet içeren yöntemlerle giriştiği mücadeleyi, asla aynı kefeye koyamayız. Bu ülkenin,  meşru tam bağımsızlık mücadelesi veren ve kazanan tek devrimcisi,  Mustafa Kemal ATATÜRK ve yakın arkadaşlarıdır.  

 

Amerikan emperyalizminin dümen suyuna giren kurulu düzenin parti ve iktidarlarına karşı tam bağımsız ve özgür bir düzen kurulması için mücadele veren Deniz GEZMİŞ ve arkadaşlarına sevgi ve saygı duyuyorum, ölüm yıldönümlerinde onları sevgiyle ve rahmetle anıyorum. Mekanları cennet olsun.

 

Ancak,  karşılığı kesinlikle idam olmayan, hukuk eğilip bükülerek, ihlal edilerek idam cezasına çarptırılmalarının çok büyük haksızlık ve hukuksuzluk olduğu gerçeği kadar, o tarihte yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre,  daha hafif cezaları içeren, karşılığı idam ve ölüm olmayan bazı münferit suçları işlemiş oldukları hukuki gerçeğini de,  herkes kabul etmelidir.

 

İdam cezası; devlet eliyle bir insanın yaşamına son veren  o kadar haksız ve hukuksuz bir cezadır ki; idam cezası ile haksız bir şekilde hayatı sonlandırılan kişilerin,  yürüklükteki pozitif ceza kanunlarında suç sayılan bazı şiddet eylemlerini dahi meşrulaştırmakta ve görünmez kılmaktadır.   

 

Tüm gerçekler,  gazete arşivlerinde yerli yerinde durmaktadır.

 

06/05/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

 

Öldürülmek istenen Damat Ferit (1853-1923)
Damat Ferit “bizi İngilizler yönetsin” dedi.

Mustafa Kemal kendini ölüm fermanı imzalayan Damat Ferit’in öldürülmesini istemedi.

Kuvayi-i Milliye üyeleri hakkında ölüm fermanları çıkaran, padişahın damadı Sadrazam Ferit Paşa’yı tanıyanların dediğine göre, “manyak”, psikopat, hatta intihar ve Terakki’nin dağılmasından sonra, Mondros Mütarekesini imzalayan Sadrazam Müşir Ahmet İzzet Paşa’nın teşhisleriyle “deli” idi. Vatanın buhranlı devresinde Sadaret makamına (Başbakanlığa) getirilmesi ülke için felaket olan bu garip adamın, genç bir vatansever tarafından bir sohbette, “bu adamı öldürülmekten başka çare yok” dediği duyulur.

Kuvay-yi Milliye üyelerinden hiçbiri bu düşünceyi Mustafa Kemal’e açma cesareti göremiyordu. Damat Ferit’in yakalama-idam fermanlarından sonra, Elâzığ Valisi Ali Galip’in Mustafa Kemal’i yakalama sinsi planları üzerine, bu vatansever genç zabit (subay), Damat Ferit’i suikastla öldürme planını Mustafa Kemal’e söylemişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal, 17 veya 18 Eylül Sivas Kongresi sırasında Kuvayi Milliye üyelerine şu insancıl sözleri söyler:

Bir genç arkadaşımız, Sadrazam Ferit Paşa’nın öldürülme teşebbüsü için benden onay istiyor. Bu adamın bir adalet divanında ihanetinin sabit olacağına hiç şüphe yoktur. Büyük fenalıklarına devam ediyor…Fakat biz, mahkeme değiliz hâkim de değiliz Adaleti uygulama yeri ve yetkisinde de değiliz. Ancak adalet isteyebiliriz….Bırakın bu komitacı kafasını ….Ne yüce bir duygu ki, kendine ölüm fermanları imzalamış bir aymaz, manyak bir adamın öldürülmesini istemiyor, yasal yolları öneriyor. İşte büyüklük burada. [i]

Osmanlı Halifesinin Damadı ve Sadrazamı olan Damat Ferit Paşa dindar bir adamdı”. Fakat namaz kılmaz, oruç tutmaz, hacca gitmez, şarap içer, söylentiye göre, Frenk yemek davetlerinde domuz eti de yerdi, çokça tütün sigara içerdi. Kendisi sarıklı sınıfına yani imamlara önem verir, hilafet meselesine ve makamına şiddetle bağlı idi, yani tam bir takiyece idi. [ii]

“Damat Ferit Paşa sadece saray bölgesinde otuz yıldan fazla yaşamış olduğu için, dünyadan çağdan gelişmelerden habersiz, hiçbir ilme az çok vakıf olmadığı gibi, Avrupa’nın genel siyasetini de bilmezdi. Avrupa’nın hızla ilerlediği, Osmanlının hızla yıkılmaya başladığı devirde, padişah destekli devlet için talihsiz bir devlet adamı idi…

İngilizler bizi 15 yıl sömürge gibi yönetsin dediler.

İki binli giden yılın birinde bir TV kanalındaki söyleşide, bir konuşmacı yönetimdeki aksaklık ve ülkenin kötü yönetildiğine değinirken gerek ciddi gerekse esprili olarak, bizde yönetim öyle kötüdür ki ülkeye ecnebi bakanlar getirilmeli diyordu.

1919 yılının İstanbul’un işgal yılları. Zaten her yönden yeteneksiz olan Sadrazam Damat Ferit Paşa, İngiliz Yüksek Konserine gider ve padişahtan şunları yazılı bir mektup götürür: İngiltere Devleti Osmanlı Mülkünü 15 sene için sömürge olarak alsın. Her valiliğin yanında İngiliz Valisi olsun, her bakanın yanında bir İngiliz Müsteşar olsun. Tüm umumu İngiltere yönetsin. Yalnız bugünkü sınırlar içinde padişahın halifeliği kabul edilsin”. İnsanı dehşete düşüren bu satırları okuyunca şaşkınlık içinde kalıyor. Bir ülke bu denli cehaletten yıkılırken padişah VI Mehmet Vahdeddin ve Sadrazam Damat Ferit o kadar sefil duruma düşmüş ki savaş yapmadan ülkesini sömürge olsun diye işgalci bir devlete sunum yapıyorlar.

İşte Osmanlı buraya kadar alçalmıştı. Günümüzde de ülkemizin iyi yönetilmediğinin kanısına varan TV’deki insanımız, ümitsizliğe kapılan vatandaşımız da sanki Damat Ferit yönetimi gibi kendine güveni ve ümidini yitirmiş gibi…

Daha da çok ümitsizliğe kapılan Osmanlının son aydınlarından Abdullah Cevdet Abdullah Cevdet de şöyle diyor: “Türk neslini ıslah etmek için Macaristan’dan damızlık erkek getirmeliyiz”.  İyi de uluslararası dilde Hungarya denilen Macaristan da Hun Türk soyundan değil mi idi. [iii]

Peki şimdi ülke nasıl yönetiliyor, ekonomi nasıl. Ekonomideki ortamı TUİK in kamuflajına bırakalım, çarşı Pazar ekonomisine bakarsanız, vatandaşın emekli maaşı 20 bin ise açlık sınırı 30’u geçmiş, bu bile nasıl olumsuz yönetildiğimizin göstergesi olsa gerek. Esnaf ekonomideki bozukluk nedeni ile fabrikasını tırlara yükleyip yurt dışına kaçıyor özellikle Mısır’a taşıyor. [iv]

 

SONNOTLA



[i]  Kılıç Ali’nin anıları. Sf.: 65-66-67

[ii] Takiyece canını veya malını korumak, çıkarlarını gözetmek amacıyla asıl inancını, düşüncesini veya niyetini gizleyerek, insanlara olduğundan farklı görünen, hile yapan ve takiye (gerçeği gizleme) yöntemini uygulayan kişi

[iii] Kaynak: Biraz da Ben Konuşayım. Rıza Tevfik sf: 45-46, 2- Denge Dergisi Haziran 2002 sayı 49 sf 50 Atila İlhan

[iv] Damat Mehmed Ferid Paşa, Karadağ asıllı Osmanlı diplomatı ve devlet adamıdır. VI. Mehmed saltanatında 4 Mart 1919- 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920- 17 Ekim 1920 tarihleri arasında toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. Vikipedi

Görmezden Gelemeyiz

İş başındaki siyasal iktidarın;  seçim kazanarak devleti yönetme yetkisini eline geçirdikten sonra, kendisini yasalara ve anayasaya bağlı hissetmeden, devletin emniyet güçlerini ve yargısını da  yanına alarak,  ülkeyi,  işine geldiği gibi, muhalefetsiz ve eleştirisiz yönetmeyi, her türlü hukuksuzluğu yaparak devleti adeta bir suç örgütü haline getirmeyi kendisine hak bilmesi nedeniyle, önümüzdeki ilk seçimlerde iktidarı kaybedeceğini biliyor olmanın endişesine kapılarak, emrindeki yargıyı da silah olarak kullanarak, hukuk ve yargı kisvesi altında,  muhalefete, özellikle ana muhalefet partisi CHP'nin kurumsal yapısına ve yerel yönetimlerine yönelik yasa ve anaya tanımaz hukuk dışı uygulama ve eylemlerine her geçen gün daha da hız vermesi, CHP belediyelerine yönelik olarak, görünürde hukuk ve yargı eliyle, ancak  hukuk dışı operasyonlarıyla, önümüzdeki seçimlere yönelik mıntıka temizliğinin Ankara Büyük Şehir Belediyesine ve onun hukukçu,  hukuka saygılı belediye başkanı Mansur YAVAŞ'a dayanması, Mansur YAVAŞ'a yönelik bir hukuk dışı operasyonun ayak seslerinin duyulması nedeniyle; Mansur YAVAŞ'ın,  çok haklı olarak,  partisi CHP'nin iktidarı seçime davet eden meydan mitinglerini yeterli görmeyerek,  iktidarın anayasa ve yasalara aykırı olarak uygulamaya koyduğu CHP'li belediyelere yönelik hukuk dışı operasyonlarını artık görmezden gelemeyiz diyerek çıkış yapması üzerine,  CHP üst yönetimi,  Mansur YAVAŞ'ın bu haklı sesine kulak vererek,  bazı yeni eylem arayışlarına girmiş ve partilerinin yetkilileriyle toplantılar yapmaya başlamıştır.

 

Evet,  Ankara BBBaşkanı Mansur YAVAŞ çok haklıdır bu çıkışında. CHP'nin yüz altı'ya dayanan meydan mitingleri çok değerlidir, bunu kimse inkar edemez,  iktidardan memnun olmayan muhalefeti teşkil eden halkımızın milyonlarını meydanlara toplayan CHP genel başkanı Özgür ÖZEL, yorulmadan ve büyük bir özveriyle bu meydanlarda halka hitap ederek,  muhalefetin iktidara yönelik haklı eleştirilerini ve seçimleri erkene alacak erken seçim taleplerini,  muhalefet adına dile getirmekte ama, buna rağmen,  maalesef,  siyasal iktidar hukuk dışı uygulamalarına hız kesmeden devam etmektedir.

 

CHP'nin işi gerçekten çok zordur. CHP Genel Başkanı Özgür ÖZEL; partisine ve partisine ait belediyelere yönelik iktidarın hukuk tanımayan operasyonlarıyla sürekli kan kaybettiklerini gördüğü halde, demokratik yollarla buna engel olamamakta, göz göre göre ve çaresizlik içinde sınırlı demokratik mücadelesini sürdürmektedir.

 

CHP'nin karşısında;  Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bağlayıcı kararlarını dahi tanımayan ve  uygulamayan, bağımsız ve tarafsız olması gereken yargıyı,  anayasaya rağmen,  emir ve talimatı altına almayı ve muhalefete karşı silah olarak kullanmayı başaran ve göze alan, iktidardan uzaklaşmamak için, eline geçirdiği devlet aygıtının silahlı ve cüppeli(Yargı) kurumlarını, çoğunluğuna sahip olduğu yasama organını,  istediği doğrultuda kullanarak muhalefetin karşısına çıkan, iktidardan gitmemek için, elindeki yürütme, yargı ve yasama organlarını istediği gibi kullanabilen, silah olarak kullandığı emrindeki yargıyla, en küçük yasal bir eleştiriyi dahi Cumhurbaşkanına hakaret,  iktidarı eleştirmek ve protesto etmek adına yapılacak anayasal bir hak olan şiddet içermeyen barışçıl ve  silahsız  toplu büyük bir protesto ve yürüyüş eylemini dahi, ağır cezalar içeren,  hükümeti devirmeye teşebbüs suçuna dönüştürebilecek olan,  her şeyi göze almış ve tüm köprüleri yakmış,  hayat memat mücadelesi içinde bulunan bir siyasal iktidar vardır ne yazık ki.

 

Bu nedenle; Anayasasına ve ceza kanunlarına göre hukuken demokrasi ile yönetildiği sanılan, hukuken yürürlükteki mevcut yasalarının,  demokrasi dışına çıkan siyasal iktidara karşı işlemediği ve demokrasiyi koruyamadığı, ancak;  muhalefetin,  demokrasi dışı en küçük eylemlerine ağır cezalar öngören yasaların, iktidarın demokrasi dışı suç teşkil eden eylemlerine gözünü kapatan ve görmeyen, muhalefeti ise en ağır şekilde cezalandıran bir yargının fiilen hüküm sürdüğü,  demokrasinin “D” sinin dahi bulunmadığı ülkemizde,  muhalefet yapmak ve yeni muhalefet yöntem ve  stratejileri oluşturmak, yok denecek kadar azdır, maalesef.

 

CHP ve ülkemizin demokrasiye saygılı tüm muhalifleri,  şurada azami iki sene kalmış olan seçimleri beklemek zorundadır, maalesef.

 

Her fırsatta söylerim, yeri gelmişken yinelemek istiyorum. Demokrasi geleneği pek gelişmemiş,  demokrasiyi, seçimden seçime sandıkta oy kullanmaya indirgeyen ülkemizde,  beş yıllık seçim dönemi çok uzundur. Bir zamanlar olduğu gibi,  seçim dönemlerini dört yıl ile sınırlayan eski uygulamayı ilk anayasa değişikliğinde hayata geçirmek zorunludur. Şu anda seçim dönemi dört yıl olsaydı,  ülkemiz bu iktidardan kurtulmak için bir yıl kazanmış olacaktı. Fena mı olurdu sizce?

 

27/04/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget