Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Avukatlar Günü
Bugün 5.  Nisan.  2026 Avukatlar Günü. 

 

Demokrasinin ve tüm özgürlüklerin teminatı olan savunma ve hak arama özgürlüğünün hayata geçirilmesinin mümtaz neferleri,  benim de çeyrek asırlık hakimlik ve savcılık görevimden sonra aralarına katılmakla gurur duyduğum,  hiçbir dönemde siyasallaşmayan,  bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmeyen bu nedenle de ve bize göre,  yargının üç kurucu unsurundan en önemlisi olan yargının savunma ayağının onurlu temsilcileri değerli avukatlarımızın avukatlar  gününü,  en iyi dileklerimle kutluyorum. 

 

Avukatlara verilmesi gereken önem ve değer, onların şahıslarına değil,  temsil ettikleri ve yerine getirdikleri savunmanın ve savunma hakkının  kutsallığından ve tüm özgürlüklerin teminatı olmasından kaynaklanmaktadır. 

 

Biz, yargının üç kurucu unsurundan,  iddia, savunma ve karar makamlarının tümünde oturan ve bu makamlarda görev yapan 56 yıllık bir hukukçu olarak,  diyoruz ki;   hakim olsun,  savcı olsun,  bir hukukçunun erişebileceği en üst ve son makam,  savunma,  yani avukatlık makamıdır.   

 

Bu nedenle,  sıfatı, makamı ve mevkii ne olursa olsun,  herkesin,  avukatlarımıza hak ettikleri değeri vermeleri,  savunma mesleğine saygı duymaları gerekir. 

 

Hiç dikkat ettiniz mi? Hakkında en küçük bir iddiada bulunulan herkes ‘in,  ilk önce kapısını çaldığı kişi,  avukatlardır.   Hatta,  suçlanan kişinin;  hukuk tahsil etmiş bir avukat, hakim ve savcı olması halinde dahi,  suçlanan o avukatın, hakimin ve savcının da,  kapısını ilk çaldığı kişi, bir avukat olmaktadır.  Bu örnek dahi,  savunmanın ve avukatın önemini ve gerekliliğini,  gözler önüne sermektedir. 

 

Peki,  ülkemizde, bu kadar önemli ve gerekli olan savunma mesleğine ve bunu icra eden avukatlarımıza hak ettikleri gereken önem ve değer verilmekte midir?

 

Maalesef,  bu soruya olumlu bir cevap verebilmemiz mümkün değildir. 

 

Gerektiğinde Yüce Divanda yargılanan Başbakanların ve Bakanların dahi savunmalarını üstlenen avukatlara, daha dün diyebileceğimiz yakın tarihe kadar ülkemizde verilen değer,  üçüncü dereceden bir devlet memuruna verilen değerin dahi altındaydı. 

 

Bu örneği niçin veriyoruz? Niyetimiz üçüncü dereceden memura değer vermemek,  onu küçük görmek değildir,  yanılmıyorsak üçüncü dereceden itibaren,  3, 2 ve 1.   dereceye terfi eden devlet memurlarına, çok eski tarihlerden bu yana  yeşil pasaport verildiği halde,  avukatlarımıza;   yeşil pasaport dan yararlanma hakkı, mensubu olduğum İzmir Barosu dahil,  tüm barolarımızın ve Türkiye Barolar Birliğinin uzun yıllara dayalı uğraşıları sonunda,  hem de avukatların söz sahibi olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan bir yasa ile çok yakın tarihlerde tanınmıştır.   

 

Demokrasinin ilkelerini,  insan hak ve özgürlüklerini içlerine sindirememiş olan siyasal iktidarlar ve onların emir kulu olan emniyet güçleri,  avukatlarımızı,  bu ülkede potansiyel suçlu bir kitle olarak görmekte ve en küçük bir fırsatı yakalamaları halinde avukatlarımızı yerlerde sürükleyerek tartaklamayı kendilerine hak görmektedirler. 

 

Yargının üç kurucu unsurundan birisi olan ve avukatlarla birlikte görev yapan hakimlerimizin azımsanamayacak olan bir bölümü de;   maalesef,  savunma makamını ve avukatlarımızı,  görev yapmalarının önünde bir engel olarak görmekte,  savunma makamının hakkını vermeye çalışan ve üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirmek,  maddi hakikate ulaşmak,  adil yargılanma hakkını hayata geçirmek için çırpınan ve yeri geldiğinde hakim ile hukuki tartışmaya girmek zorunda kalan avukatlarımızı,  duruşmanın huzurunu bozdukları uydurma gerekçesiyle,  dışarı atmakla tehdit edebilmekte,  genellikle buna cüret edemese de,  avukatlarımızın asaplarını bozmakta,  dikkatlerinin dağılmasına neden olmaktadırlar. 

 

Bunda,  bazı avukatlarımızın,  temsil ettikleri savunma makamının hakkını veremeyerek, gerektiğinde  hakim karşısında dik duramayışlarının da büyük katkısının olduğu,  inkar edilemez bir gerçektir. 

 

Şu anda avukatlık yapan bu satırların yazarı olarak,  duruşmalarda başımıza gelen yaşadığımız canlı olaylardan bir örnek verecek olursak;   ismi lazım değil, İzmir ilindeki bir ağır ceza mahkemesinde,  avukat olarak savunma makamını temsil ederken,  ihsası rey anlamında ve hatta reddi hakim koşullarını taşıyan,  tarafsız bir hakime yakışmayacak beyanlarda bulunan mahkeme başkanıyla haklı olarak girdiğimiz tartışmaya tanık olan tanımadığımız ve o anda farkına dahi varmadığımız bayan bir stajyer avukatın,  duruşmanın bitiminde arkamızdan yanımıza gelerek,  bizi tebrik edişini,  savunma makamının hakkını veren ve gerektiğinde mahkeme başkanıyla sert tartışmalara girebilen avukatlara pek tanık olmadığını beyan edişini,  savunma makamının hakkını ve itibarını koruyan ve uyarılarıyla mahkeme başkanına hak ettiği dersi veren bizimle tanışmak istemesini,  üzülerek de olsa burada açıklamak zorundayız. 

 

Hakimlerimiz,  hiç unutmamalı ve çok iyi bilmelidirler ki;   ülkemizde yok olma noktasına gelen,  yerlerde sürünen yargının bağımsızlığını,  demokrasinin ilkelerini,  insan hak ve özgürlüklerini savunan kuruluşlar ve kişiler;   barolarımız ve aydın sorumluluğunu taşıyan avukatlarımızdır.   Hakimlerimizin,  emekli olduktan veya istifa ederek,  oturdukları kürsünün,  avukata göre daha yüksek rakımlı koltuğundan indikten sonra ilk çalacakları kapı,  avukatlık ruhsatı talep etmek üzere,  Barolarımız olmaktadır.  Yukarıda bahsettik,  hukuk mesleğinin zirvesi ve en tepe noktası avukatlıktır. 

 

Şu gerçeği de zikretmeden geçemeyeceğiz.  İçinde bulunduğumuz dönem, avukatlık mesleğinin hukuk kuralları içinde özgür bir şekilde icrasını engelleyen çok talihsiz bir dönemdir.  Bu talihsizlik,  görevlerini hukuk içinde kalarak yapmak isteyen hukukun üstünlüğüne saygılı savcı ve hakimlerimiz için de geçerlidir. 

 

Yargı;  bir kısmıyla bugün,  çökmüş bir siyasal iktidarı ayakta tutabilmek için hukukun üstünlüğünü ve Anayasa Mahkeme kararlarını dahi tanımayacak duruma gelmiş,  tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitirerek siyasallaşmıştır maalesef.  Bu koşullarda savunma mesleğini icra eden avukatlarımız büyük bir çaresizlik içinde kıvranmaktadırlar.  Tutuklama,  yasal koşulları olmadığı halde ilk önce başvurulan bir kurum haline getirilmiş, tutuksuz yargılanmanın asıl,  tutuklamanın istisna olduğu kural ve anlayışı tamam tersine döndürülmüştür.  Bu durumda yasal koşulları olmadığı halde hukuka aykırı bir şekilde tutuklanan bir müvekkilinin tutuklanmasına itiraz edecek olan avukatın çaresizliğini, reddedileceğini adı gibi bildiği haklı bir itirazını yazarken çektiği acı ve ızdırabı düşünebiliyor musunuz?

 

Aynı şekilde,  sonradan bulunan gizli tanık beyanlarıyla haklarında ağır cezaların talep edildiği suçsuz ve masum sanıkları savunmak zorunda kalan avukatların;   olmayan ve siyasal nedenlerle, zorlanarak yaratılan bir suçun işlenmediğinin savunulmasındaki zorluğu, düşünebiliyor musunuz?

 

İddia makamı ile eşit koşullarda görev yapması gereken avukatların;  silahlardaki eşitlik ilkesinin olmadığı bir hukuk düzeninde yapmak zorunda bırakıldığı savunma mesleğinin ne kadar güç olduğunu düşünebiliyor musunuz?

 

Yazacak ve paylaşacak daha çok sorun var ama,  tadında bırakarak,  yargının savunma ayağının mümtaz temsilcileri olan tüm avukatlarımızın;   yargının tüm sorunlarının çözümlendiği, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu, hukukun üstünlüğünün tüm koşullarıyla sağlandığı günleri görmek arzu ve  özlemi içinde,  avukatlar gününü kutluyor ve herkesi,  daha ihtiyaç duymadan,  savunma hakkına ve avukatlarımıza sahip çıkmaya ve saygılı olmaya davet ediyorum. 

 

05/04/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

İzmir Barosu Üyesi Avukat

CHP'ye Anayasadan Kaynaklı Kötü Bir Haber
Anayasa madde 78/3 “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde ara seçime gidilir. . . . . . . . . . . . . boşalan üyeliklerin sayısı üye tam sayısının (600) yüzde beşini (30) bulduğu hallerde ara seçimlerin üç ay içinde yapılmasına karar verilir”

 

Anayasa madde 84/1 “İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerli olduğu TBMM Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır”

 

Anayasa Madde 96/1 “. . . . . . . . . . . . . . TBMM Anayasa'da başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt-yani, yarıdan bir fazla-çoğunluğu ile karar verir, ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından-yani 151- az olamaz.

 

Anayasanın yukarıya aynen aldığımız bu ilgili maddelerini, durduk yere ve laf olsun torba dolsun amacıyla gündeme getirmiyoruz.

 

Dün,  medyadan izlediğimiz kadarıyla,  demokrasimizi de kilit altına alan Cumhur İttifakı iktidarın haksız kuşatması altındaki CHP'nin;  istifalar yoluyla mecliste açık bulunan milletvekili sayısını otuza denk düşürerek, zorunlu olarak üç ay içinde bir ara seçimin önünü açarak, seçmen desteğini kaybetmiş bulunan siyasal iktidara, ara seçim yoluyla bir yenilgi ve seçmen tokadı atmayı düşündüğü anlaşılmaktadır.

 

Bizce de gayet iyi olur. Ancak,  mecliste boşalacak üye sayısının,  istifalar yoluyla,  sayıca 30'a tamamlanması, maalesef  CHP'nin düşündüğü kadar kolay değildir. Anayasamıza göre, istifa ettim demekle olmuyor bu işler.

 

Yukarıya aynen aldığımız Anayasanın 84/1 maddesine göre, İstifa eden milletvekillerinin milletvekilliklerin düşmesi ve mecliste boşluk doğurması için;  istifanın geçerli olduğu TBMM Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun kararı zorunludur. Bu konudaki karar yeter sayısına dair açık bir hüküm olmadığı için, Anayasa'da başkaca bir hüküm olmayan hallerde devreye girecek olan,  Anayasanın 96/1 maddesine göre; istifaların kabulü ve milletvekilliklerinin düşmesi için, toplantıya katılanların salt, yani yarıdan bir fazla oy'una ihtiyaç duyulacak olup, istifaların kabul ve geçerlilik kazanabilmesi için,  CHP'nin ve onu destekleyecek ve ara seçime razı olacak muhalefet partilerinin toplam parmak (oy) sayıları,  maalesef yeterli olmayacaktır.

 

Zira; 2028 seçimlerinin oy dağılımına bir nevi deneklik yapacak olan ara seçimden,  bugünün ağır koşulları nedeniyle kaçan ve ara seçimi partilerinin lehine görmeyen,  Cumhur İttifakı bileşenleri ve sair muhalefet partileri, tam kadro meclise gelerek, anayasanın 96 maddesine göre istifaların kabulü için gerekli salt çoğunluğa ulaşılmasına engel olacaklardır.

 

Bu itibarla, CHP'nin gündemine almaya düşündüğü, bazı CHP milletvekillerinin istifa ederek meclisteki boş milletvekili sayısını en az 30'a çekerek meclisi bir ara seçime zorlama taktiğinin başarı oranı,  yok denecek kadar azdır.

 

Ancak; CHP bu taktiği yine de devreye sokmalı ve Cumhur İttifakı ve bileşenlerinin ara seçimden kaçtığını, yani halkın iradesinden korktuğunu sergilemelidir.  

 

01/04/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kışkırtma amaçlı kontrollü bir Amerikan  füzesi olabilir mi?
Sınır komşumuz İran,  Amerika ve İsrail ortak yapımı hukuk dışı bir saldırının muhatabı oldu.

 

Amerika ve İsrail’in saldırıları birinci ayını tamamlamasına rağmen, evdeki hesap çarşıya uymadığı için,  saldırganlar henüz son darbeyi vurarak arzuladıkları sonuca ulaşamadıkları gibi,  tüm bölgeyi ateş altına aldılar ve Dünya çapında bir enerji krizine neden oldular.

 

Hürmüz Boğazının kapatılması sonucunda,  Basra Körfezi çıkışlı akaryakıtı taşıyan  tankerlerin körfezden çıkamamaları nedeniyle,  akaryakıt krizi her geçen gün artmaktadır.

 

Bu krizden ülkemiz de nasibini almış ve benzin ve motorin fiyatları fahiş oranlarda artmış ve artmaya da devam etmektedir.

 

İran;  ülkelerinde,  Amerikan üstleri bulunan ve savaşta Amerika tarafından kullanılan körfezdeki Arap ülkelerini de,  savunma amaçlı olarak vurmakta ise de, ATATÜRK'ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesine uyarak savaşta tarafsız kalan ülkemiz,  savaşın dışında kalmayı başarmış,  ancak, aradan geçen bu bir aylık süre içinde,  İran’dan atıldığı söylenen ve ülkemizi hedef alan  dört füze, Akdeniz’deki  Nato unsurları tarafından havada vurularak etkisiz hale getirilmiştir.

 

İran makamları,  bu füzeleri kendilerinin atmadığını,  ısrarla savunmuşlardır. Ülkemizin tarafsız kalması ve İran’a yönelik hasmane bir davranış içinde bulunmaması ve İran tarafından ülkemize yönelik yeni bir cephe oluşturmanın İran açısından hiçbir yararının bulunmaması ve bilakis İran’ın aleyhine sonuçlar doğuracak olması dikkate alındığında,  ülkemize yönelik İran orjinli füzelerin İran tarafından atıldıklarının kabulü,  hayatın olağan akışına açıkça aykırıdır.

 

Bu nedenle,  ülkemize yönelik bu füzelerin atılmasında,  İran’da cirit atan Amerika ve İsrail ajanlarının parmaklarının bulunduğu,  bir olasılık olarak kabul edilebilir. Zira, Amerika ve İsrail'in, İran’a sınırdaş ve güçlü bir ordusu olan  ülkemizin kendi yanlarında savaşa katılmasında çok büyük yararları vardır.

 

Ülkemize yönelik İran orjinli füzelerin,  ülkemizi savaşa kışkırtma amaçlı olarak  saldırgan güçler tarafından atılmış olması,  mantıklıdır.

 

İran’dan atıldığı söylenen ülkemize yönelik dört füzenin de Akdeniz’de konuşlu Nato unsurları taflanından havada vurularak etkisiz hale getirilmiş olması, bir tesadüf müdür?

 

Nato unsurları, bir Nato üyesi olan ülkemizin hava sahasını sürekli gözetleyip korumaya mı soyunmuş, yoksa ülkemizi savaşa bulaştırmak için İran dışındaki güçler tarafından kontrollü bir şekilde fırlatılan malum füzeleri havada kontrol altına alarak zararsız hale mi getirmişlerdir?

 

Kuşkulanmamak mümkün değil, düşünmeye değer doğrusu.

 

30/03/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Arapça İstiklal Marşı Yazmak Cumhuriyet Değerlerine Karşı Durmaktır
Devletin başındaki kişinin dünyanın hayran kaldığı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e karşı söylem ve davranışları ile Atatürk karşıtlığını “iki ayyaş” diyerek dışa vurması olayı mutlaka topluma da yansıması olacaktır.  Atatürk’e hakaret eden, İstiklal Savaşımız için keşke Yunanlılar kazansaydı” diyen “Fesli Deli Kadir” gibi Atatürk düşmanlarını ziyaret etmesi, Atatürkçü aydınların cenazelerine katılmaması de onun Atatürk karşıtlığını topluma yansıması olacaktır.

Cumhuriyet tarihi boyunca birçok gerici çevreler Atatürk ve devrimlerine karşı olduklarını söylemlerle, büstlerine saldırı gibi eylemlerle vb yıllarca günümüze kadar olagelmiştir. Belki size tuhaf gelecektir, dışarıdaki değeri ve onun heykelleri Türkiye’den daha iyi korunduğunu da görmekteyiz. Amerika’da Ermeni, Rum gibi yabancı kökenlilerin ABD’deki Atatürk büstüne saldırmasınlar diye Atatürk anıtının etrafında halka oluşturup Atatürk’e karşı yapılacak olası bir saldırıyı önlemeye çalıştıklarını resimleri ile görmüştük.

Yıllarca öteden beri olagelen Türkiye’de Atatürk karşıtlığı ve Atatürk düşmanlığını gören, sanırım bir Rus subayının şöyle söylediği anlatılır “acaba Atatürk başka bir milleti mi kurtardı”

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri önderi Atatürk ve onun devrimleri ile gizli açık sürekli çatışma halinde olagelmiş AKP-RTE iktidarı her türlü Atatürk ve onun devrimlerine karşı olan eyleme göz yummuştur. 2008 yılında “iktidar partisi AKP nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” gerekçesi ile bu partiye verilen hazine yardımının yüzde 50 kesilmesi için Anayasa Mahkemesi kararı olduğu hepimizce bilinmektedir. Verilen bu karar varken bu parti daha fazla dinci gerici odakların destekleyicisi olmaya devam edegelmiştir.

Arapça sadece bir din kitabı dilidir, Arapçanın Türk dincilerinin yükselttiği gibi kutsal değeri yoktur. Aşırı dincilerin söyledikleri gibi, Türk dilini yadsıyıp Kuran dili diye Arapçayı üstün tutanlar din ile Türklük öz benliğini Türk Kültürünü dışlayıp Arap kültürünü sürekli olarak ön plana çıkarmaktalar, ilahiyatçı öğretmen Cemil Kılıç’ın endişe ettiği gibi Türklük öz benliğini yitirmesi söz konusudur. Her peygamber hangi milletten seçilmişse o milletin dili ile halkına hitap etmiştir, öteki halkların dilini o peygamber dili ile asimile olursa milletler halklar öz benliğini yitirir.  Bu konuda Filozof yazar Bernard Lewis Doğu ve Batı Arasında İslam adlı kitabının 227. Sayfasında şöyle yazmakta: “Dünyada hiçbir ulus öz benliğini din anlayışı içinde eritmekte Türkler kadar ileri gitmemiştir”.

 

İlahiyatçı öğretmen Cemil Kılıç’ın Arapça İstiklal Marşı Konuşması

Gerçekten İslam’ın evrensel birlik ve barış iletisine gönülden bağlanılın, Türk Ulusunun Araplaştırmak İnadınızdan Vaz Geçin. Vazgeçmezseniz Bu Ulus Direnmeyi Sürdürecek Arapça Konuşulacak. Diyorlar Ki Kabirde Soru Arapça

Türkçe Selamlaşmaya Bile Karşı Çıkıyorlar, “İlla Arapça Selamlaşacaksınız”

Diyorlar. Türk Çocuklarına Türkçe Adların Verilmesine De Karşı Çıkıyorlar. Sürekli Türkçeye Ve Türk Kimliğine Yönelik Bir Çekememezlik, Bir Hazımsızlık, Bir Karşıtlık Söz Konusu. Bütün Bunları Söyleyip Söyleyip Bütün Bunları Uygulayıp Uygulayıp Sonra Da Dilini Ve Kimliğini Savunan Türk Ulusunu Irkçılıkla Suçluyorlar. Amaçları Belli, İslam Adı Altında Türk Ulusunu Ve Türk Benliğini Yok Etmek, Türk Ulusunu Araplaştırmak. Ayıptır, Yazıktır, Günahtır Bırakın Bari İstiklal Marşımız Türkçe Kalsın. Nedir Bu Türk Düşmanlığınız. Nedir Bu Türk Kimliğine Karşı Çıyanlığınız. Yapmayın Bu Çıyanlığı, Yapmayın Bu Düşmanlığı Ve Kalkıp Da Irkçılığı Kendiniz Yapıp Hem De Başkalarını Da Suçlamayın Asıl Irkçı Sizsiniz. Irkçılıktan Vazgeçin Ve Gerçekten İslam’ın Evrensel Birlik Ve Barış İletisine Gönülden Bağlanıp Türk Ulusunu Araplaştırmak İnadınızdan Vaz Geçin, Vaz Geçmezseniz Bu Ulus Direnmeyi Sürdürmeyi Direnecek Araplaşmaya Ve Arap Diline Karşı Türk Kimliğini Ve Türk Dilini Savunacak. Diyorlar Ki “İngilizce Olsa Fransızca Olsa Karşı Çıkmazsınız” Niye Çıkmayalım O Da Yabancı Dil O Da Yabancı Dil, Ama Şöyle Bir Fark Var, Hiçbir İngiliz, Hiçbir Fransız, Hiçbir Alman Hiçbir Ulus Gelip Ya Bana Kendi Dilini “Bu Cennetin Dili” Diye Dayatmıyor. Bu Kabirde Sorgu Dili Diye Dayatmıyorlar. Bu Kutsal Bir Dildir Diye Dayatmıyor. En Fazla Kültür Emperyalizmi Yapmaya Çalışıyor. Ama Arapça Öyle Mi Açıları Öyle Mi, İnanç Dünyamıza Müdahale Ediyor. Bizi İslam İnancı Yoluyla Araplaştırmaya Çalışıyorlar. Aynı Şey Mi, Aynı Şey Değil O Nedenle Bir Kere Dahi Uyarıda Bulunalım. Bırakın Bu Milletin Diliyle Uğraşmayı, Bırakın Türk Milletinin Türklüğü İle Uğraşmayı Türk Ulusu Türkçe Adlar Verecek Çocuklarına, Türk Ulusu Türk Dilini Yaşatacak Ve Türk Ulusu Ulusal Marşını İstiklal Marşını Türk Dilidir Söyleyecek, Türk Diliyle Söyleyecek.

Bu Duygu Ve Düşüncelerle Her Türlü Irkçılığa Karşı Türkçülüğün Savaşımını Sürdürecek Sürdürmeyi Bir Görev Bilecek Her Zaman. Yaşasın Ulusumuz Yaşasın Türk Dili.

Olgulara bakıldığında; kurulduğu günden beri AKP iktidarının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Atatürk, onun ilkeleri, devrimleri ve Cumhuriyet kazanımları ile çatışma içerisinde olduğu çıkarımı, kolaylıkla yapılabilir. Bununla ilgili ilk saptama; 2008 yılında, “iktidar partisi AKP’nin, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” gerekçesi ile söz konusu partiye verilen Hazine yardımının yüzde 50 kesilmesine hükmeden Anayasa Mahkemesi tarafından yapılmıştır. Sonraki süreçte, geri adım atmak şöyle dursun; AKP’nin laiklik karşıtı politikası, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Fethullahçı tarikat kadrolarını organize biçimde, devlet kurumları ve TSK içerisine yerleştirmesiyle, adeta ayyuka çıkmıştır.

Sonuçta, Emniyet ve yargı içindeki FETÖ yapılanmaları günbegün palazlanmış; Ergenekon, Balyoz ve askeri casusluk kumpas davalarıyla; birçok gazeteci, yazar, akademisyen ve TSK mensubu uydurma gerekçelerle zindanlara atılmıştır. Bu kişilerin ortak özelliğinin; konumları gereği belirli bir etki ve yetki alanına sahip, Cumhuriyet değerlerine bağlı yurtseverler olmaları da asla bir rastlantı değildi.

not: Bu yazı cemil Kılıç’ın KONUŞMASINDAN ALINMIŞTIR.

 

Kaymakamdan Skandal Hediye: Başarı gösterene öğrencilere Arap harfleriyle yazılmış İstiklal Marşı Tablosu hediye etti:

Edirne’nin Lalapaşa ilçesinde bir okul etkinliğinde dereceye giren öğrencilerine Kaymakam Bahadır Yılmaz tarafından Arap harfleriyle yazılmış İstiklal Marşı tablosu hediye edilmesi tartışması yarattı.

Lalapaşa Cumhuriyet Ortaokulu’nda 12 Mart İstiklal Marşı’nın kabul yıl dönümü kapsamında düzenlenen programda yapılan yarışmalarda başarılı olan öğrencilere çeşitli hediyeler verildi. Ancak Kaymakam Yılmaz’ın öğrencilere Arap harfleriyle yazılmış İstiklal Marşı tablosu takdim etmesi kamuoyunda tepki çekti.

Muhalefet temsilcileri ve bazı eğitim sendikaları, uygulamanın Cumhuriyet değerleriyle bağdaşmadığını savunarak duruma tepki gösterdi. Eğitim-iş Genel başkanı Kadem Özbay ve iyi Parti Genel Başkanı Musavat Dervişoğlu sosyal medya üzerinden yaptıkları açıklamalarda uygulamayı eleştirdi.

Kaynak: Facebooktan alındı.   

Cevat Kulaksız 

T.C. Anayasası Kimsenin Şamar oğlanı Değildir
İki gün önce başlayan İBB Davasının ilk duruşmasında, yargılanan İBB Başkanı Ekrem İMAMOĞLU ile mahkeme başkanı arasında vuku bulan gerginlik üzerine basına konuşan bu davanın soruşturma savcısı iken şu anda Adalet Bakanlığı koltuğunda oturan Sayın Akın GÜRLEK; ”Anayasa'nın 138'inci maddesine göre mahkemelerin Türk milleti adına yargılama yaptığını, yargılama sürecinde kimse mahkemelere telkin, talimat veremez. Kesinlikle burada selamlama konuşması yapmak, 'Önce ben' konuşması yapmak yoktur. Usule göre herkesin ne zaman konuşma yapacağı mahkeme tarafından bellidir.” demiş.

 

Harika, çok güzel söylemiş.

 

İMAMOĞLU dahil, herkesin ne zaman konuşma yapacağı, mahkeme tarafından bellidir. Buna herkes uymalıdır.

 

Anayasanın 138.maddesine, İMAMOĞLU dahil, herkes uymalıdır tabi.

 

Ancak; T.C. Anayasası sadece 138.maddeden ibaret değildir, Sayın Bakanım.

 

Anayasada;138.madde dışında, herkesi bağlayan, yargıyla ilgili uyulması zorunlu daha birçok hüküm vardır.

 

Bir örnek vermek gerekirse, ülkemizde şamar oğlanına dönüştürülen, adeta yok sayılan bir 153.madde vardır ve bu madde aynen der ki; Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.

 

Neymiş efendim?

 

138.maddeye göre; hiçbir organ ,makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceği ve genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı gibi, yine aynı anayasanın halen yürürlükte bulunan 153.maddesine göre de, Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Yani, yerel ve yüksek mahkemeler dahil, hiçbir organ, makam, merci veya kişi; Anayasa Mahkemesi kararları beni bağlamaz, ben Anayasa Mahkemesinin kararlarına asla uymam diyemez, Sayın Adalet Bakanı.

 

Makamı ve sıfatı ne olursa olsun, hiç kimse; ben Anayasanın işime gelen, istediğim maddesine uyarım, işime gelmeyen maddeleri beni alakadar etmez ben işime gelmeyen maddelere uymam ve yok sayarım, diyemez, T.C. Anayasası  şamar oğlanı yapamaz.

 

Anayasa Mahkemesi kararları beni bağlamaz, ben uymuyorum diyen kişi, Adalet Bakanlığı koltuğunda oturamaz ve oturmamalıdır.

 

Sayın Adalet Bakanının dediği gibi, çok sanıklı davalarda, sanıkların konuşma sıralarını yargılamayı yapacak olan mahkeme kararlaştırır ama, bunun da yazılı olmayan bir kuralı, örfü ve raconu vardır.

 

İBB bünyesinde kurulduğu iddia edilen suç örgütünün; yine iddiaya göre, kurucusu ve lideri İMAMOĞLU olduğuna göre, İBB Davasının bir numaralı sanığı Belediye Başkanı İMAMOĞLU olup, bu nedenle sorgulamaya İMAMOĞLU ile başlanmalıydı.

 

Yargılamanın iddia savunma ve karar ayaklarının tamamında görev yapmış 56 senelik bir hukukçu olarak, yazacağımız daha çok şey var ama, hem yer darlığı ve hem de, en başta düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü olmak üzere, özgürlükçü ileri bir demokrasimiz olduğu (!) için, burada frene basarak, yazımızı sonlandırıyoruz.

 

11/03/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

İç Cephe Güçlendirilsin Ama Nasıl?
İş başındaki Cumhur İttifakı iktidarı, sık sık, iç cepheyi gündeme getiriyor ve ülkemizin bekası için iç cephenin güçlü olması gerektiğini savunuyor.

 

Bölgemizdeki savaşlara ve karışıklıklara baktığımızda, gerçekten, ülkemizin selameti ve bekası için iç cephemizin, yani etnik kökenlerine, dinlerine ve mezheplerine bakılmaksızın ülkemizin tüm vatandaşlarının, milletiyle ve ülkesiyle milli birlik ve beraberlik ruhu içinde, milletin ve ülkenin bekası, yararı, menfaati ve selameti ortak paydasında buluşarak iç cepheyi güçlendirmeleri zorunludur.

 

Bu itibarla, iktidarın; içinde bulunduğumuz bölgesel koşulların olumsuzluğu nedeniyle dile getirdiği iç cephe güçlendirilmelidir önerisini, hiç kimse, elinin tersiyle geri iterek, bu öneriye kayıtsız kalamaz.

 

İç cephenin güçlendirilmesindeki gereklilikte, Cumhur İttifakı İktidarıyla hem fikiriz.

 

Güzel de; iç cepheyi nasıl güçlendireceğiz?

 

İç cephenin güçlendirilmesindeki asıl rol, görev ve sorumluluk kime aittir?

 

İç cepheyi güçlendirmek için gerekli davranışlarda topluma kim örnek olmalıdır?

 

İş cephenin güçlendirilmesinin metodu ne olmalıdır?

 

İç cephenin güçlendirilmesi için ülkenin en başta yargısı, anayasası olmak üzere bütün yasa, kurum ve kuruluşlarının işler vaziyette olması gerekmez mi?

 

İç cepheyi güçlendirme önerisinde bulunan siyasal iktidar, işte bu soruların tüm cevaplarını, kendisine ve topluma vermelidir.

 

Bize göre, iç cepheyi güçlendirmede asıl rol, görev ve sorumluluk, bu öneriyi yapan devleti idare eden, her türlü yasal ve mali yetki ve imkana sahip olan siyasal iktidara düşmektedir. İktidar, şapkasını önüne koyarak düşünmeli ve samimi bir şekilde özeleştiri yapmalıdır.

 

Halkının büyük çoğunluğunun karnını doyurmakta zorluk çektiği, sefalet içinde yüzdüğü,

 

İşsizliğin ve ona paralel hayat pahalılığının, gelir dağılımındaki adaletsizliğin diz boyu olduğu,

 

Din, mezhep ve etnik kimlikler üzerinden adeta kimlik siyasetinin egemen kılındığı,

 

Özgürlüklerin yok edildiği,

 

Devlet idaresinde şeffaflık ve denetimin yok edildiği,

 

Yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının siyasal iktidarın ipoteği altına sokularak; yargının, muhalefetin yok edilmesi için bir silah gibi kullanıldığı, adaletin yok edilerek devletin temellerinin sarsıldığı,

 

Partili Cumhurbaşkanı sistemine geçilerek, ülkenin; fiilen, milletin birlik ve beraberliğini temsil edecek olan tarafsız Cumhurbaşkanından yoksun bırakıldığı,

 

Tüm görüş ayrılıklarına rağmen, iktidarıyla ve muhalefetiyle tüm Türk Milletinin birliğini temsil etmesi gereken partili cumhurbaşkanının; muhalefeti ezmek için elinden geleni yaptığı, iftar sofraları dahil, her vesileyle yaptığı konuşmalarında en başta ana muhalefet partisi olmak üzere muhalefete çok ağır sözlerle haksız eleştirileri bıktırırcasına yinelediği,

 

Ülkemizde mi, iç cephe güçlendirilecek? Güldürmeyiniz beni.

 

İç cephe güçlendirilsin diyen Cumhur İttifakının; iç cephenin güçlendirilmesinden muradı,” muhalefet; tümüyle iktidara biat etsin, sesini çıkarmasın, koşulsuz bana itaat etsin, bana gölge etmesin, hesap sormasın, iktidara talip olmasın, ben ülkeyi kendi yararıma istediğim gibi yöneteyim, muhalefet otursun oturduğu yerde” anlayışı olup, bu anlayış ve koşullarda, iç cephe nasıl güçlenir? anlamakta gerçekten zorlanıyoruz.

 

05/03/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget