Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Cumhuriyetin Çömez Devleti
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN,43.Muhtarlar Toplantısında yaptığı konuşmada; “.......karşınızda ne Osmanlı'nın hasta adamı, ne cumhuriyetin çömez devleti, ne 1970'lerin 1990'ların güçsüz ülkesi var. Artık karşınızda cumhurbaşkanından muhtarına kadar 2023 hedeflerine kilitlenmiş, 2053 ve 2071 vizyonuna inanmış bir millet var” demiş.
Ne hazin değil mi?
Devletimizi ve Cumhuriyeti kuran ATATÜRK ve İNÖNÜ dönemini, Cumhuriyetin çömez devleti olarak nitelendiriyor aklı sıra.
Nedir çömezin kelime anlamı?
Çömez; eksik, yetersiz, yetiştirilmeye, ders almaya muhtaç acemi demektir.
Cumhuriyetin çömez devleti sözü, amacını aşan, çok iddialı ve sakıncalı bir sözdür.
Biz,ERDOĞAN'ın bu sözü, amacına aşarak, iyi niyetle dil sürçmesi olarak, gelişmekte olan devlet anlamında kullandığını ummak istiyoruz ama, ERDOĞAN'ın kişiliğini, Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarını özellikle ATATÜRK ve İNÖNÜ dönemini, ATATÜRK ve İNÖNÜ'yü sevmediğini bildiğimiz için,bir dil sürçmesi olarak amacını aşan bir söz söylemediğini düşünüyoruz.
ERDOĞAN büyük bir yanılgı ve yanlış içindedir. Çok büyük haksızlık yapmaktadır.
Ülkeyi sömürgeci devletlerin işgalinden kurtararak, Osmanlının küllerinden yeni bir Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmak, başlı başına büyük bir ustalık ve devlet adamlığı işidir.
Kurulan devleti ve cumhuriyeti, iktisaden büyütmek, yeni sanayi tesisleri kurmak, her alanda devrimler yapmak, çömezlerin değil ustaların işidir.
Ülkemizi ikinci Dünya Savaşına sokmamak, Türk Milletini savaşın felaketlerinden korumak, yurtta sulh ve cihanda sulh ilkesini uygulayabilmek; çömez değil, usta işidir. Yabancı ülkelerin devlet başkanlarının ayağına gitmeden, onları ayağına getirtebilmek, Dünyaca saygın bir devlet adamı olabilmek, çömez işi değil, ATATÜRK gibi usta ve çok değerli bir devlet adamına ve ATATÜRK dönemine mahsus bir özelliktir.
ERDOĞAN'ın Çömez Cumhuriyet dönemi diye küçük gördüğü o dönemlerde, ABD'nin dolduruşuna gelerek, başka devletlerin iç işlerine karışılmamış, hatalı dış politikalar uygulanmamış, devletimizin iç ve dış güvenliği tehlikeye atılmamış, hazinesi çarçur edilmemiştir.
Devletin varlıkları, yok pahasına özelleştirme adına satılmamıştır. Türk parası pul değerine düşürülmemiştir, iç ve dış borç batağına girilmemiştir.
Ülkenin planlı ve dengeli bir şekilde kalkınması, üretmesi için ne yapılması gerekiyorsa yapılmıştır.
Anayasaya ve yasalara saygılı, Meclisi ve millet iradesini üstün tutan bir yönetim sergilenmiştir.
Biz ve bizim gibi düşünenler, ERDOĞAN'ın talihsiz bir şekilde çömez olarak nitelendirdiği Cumhuriyetin çömez devletini, bugün gündüz fenerle arıyoruz.

Güner Yiğitbaşı

19/02/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Türkiye tam mülteci meselesinin ortasındadır, hem başka ülkelere gitmek isteyenler için hem de kendisi çeşitli sebeplerle mülteci yaratan bir ülke.
“..ülkemizde dört milyona yakın, resmi rakamlara göre Suriye’li var”.
Ulusal Eğitim Derneğinin geleneksel cumartesi konferanslarından “Ülkemizdeki Sığınmacıların Hukuksal ve Eğitsel Durumu” konulu konferansı dernek salonunda yapıldı. Ankara Barosu Mülteci Hakları Merkezi Başkanı Avukat Sadık Onur Gelbal’ın(1)konuşmacı olarak katıldığı konferansı üye emekli öğretmen, akademisyenlerden oluşan bir grup izledi. 5-6 yıldan beri ülkemize sığınmak zorunda kalan 4 milyona yakın Suriye’linin yoğun sorunları ile uğraştığımız ülkemizde, önemli bir sorun teşkil ettiğinden bu hafta bu konunun hukuksal ve eğitim sorunlar irdelendi.  Avukat Gelbal’ın genel sunumundan sonra, karşılıklı tamamlama ve soru ve cevaplarla devam etti.

Ülkemizdeki Sığınmacıların Hukuksal ve Eğitsel Durumu
Avukat Sadık Onur Gelbal yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“-Mülteci sorununu Suriye mültecilerinden sonra konuşmaya başladık ama bu mesele Türkiye’nin başında hep vardı. Saddam’ın zulmünden kaçan Kürtlerin Türkiye’ye toplu halde sığınması, ondan önce İran Rejiminde kaçanların Türkiye’ye sığınması olayları oldu,  bunların bir kısmı Türkiye’ye sığınmak için geliyor, bazıları da başka ülkelere gitmek için sığınıyorlar, mesela Afganlılar Avrupa’ya veya Amerika’ya gitmek için, İranlılar da Türkiye’yi transfer olarak kullanıyor.
Türkiye hem hedef ülke oluyor sığınmacılar için, çok eski yıllardan beri, hem de geçiş ülkesi olarak kullanılıyor başka ülkelere gitmek için. Zaten Türkiye de zaten kendisi mülteci üreten, mülteci gönderen bir ülke aynı zamanda 1980 darbesinden sonra yurt dışına kaçmak zorunda kalan kişiler. En son FETO operasyonlarından sonra yakalanmayanlar, firar edenler yurt dışına gitmek zorunda kalanlar onlar da iltica talebinde bulunuyorlar. Türkiye tam mülteci meselesinin ortasındadır, hem Türkiye’de kalmak için, hem de başka ülkelere gitmek isteyenler için hem de kendisi birtakım sebeplerle mülteci yaratan bir ülke.
Mültecilik nedir?
Ülkemizdeki Sığınmacıların Hukuksal ve Eğitsel Durumu
Mülteci tanımı konusu, temel metnimiz 1951 Birleşmiş Milletler (BM) Cenevre  Sözleşmesi, Türkiye o sözleşmeye taraf imza koymuş, belli bir çekince de koymuş. Mülteciyi şöyle tanımlıyor BM Sözleşmesi: “Mülteci kavramı 1951 den önce meydana gelen oylalar sonucunda dini, ırkı, tabiyeti belli bir gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden sürgüne uğrayacağından haklık sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korunmasından yararlanamayan ya da söz konusu ülkede yararlanmak istemeyen ya tabiiyeti yoksa vatansız bu tür olaylar sonucu bu ülkenin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu ülkeye dönmek istemeyen her şahsa uygulanacaktır”.
Şimdi burada bir kaçma durumu var, yani size siz olmanı nedeniyle (ırk, din, mezhep, siyasi gurup), yaşadığınız ülkede size bir saldırı var ve bu korku yaratıyor. Bu korku altında yaşamak istemiyorsunuz başka ülkeye gidiyorsunuz. Size bir takım korkularla başka bir yere kaçmak zorunda kalmak için bir unsurun olması lazım, size mülteci denmesi için. Yoksa hani son zamanlarda da Türkiye’de de çok var. Türkiye’deki daha sistem güzel değil, “ben mühendisim burada çok para kazanamıyorum, başka ülkeye gitsem çok para kazanırım, gibi bir düşünceyle giderseniz bu size mülteci statüsü kazandırmaz. Göçmen olursunuz, düzenin düşmanı olursunuz; mülteci denmesi için size şahsınıza bir saldırı bir korku bir tepki unsuru olması lazım ve ona istinaden isteğiniz dışında gidiyor olmanız lazım.
İran’da mesela İran’da şeriat rejimi var, geldiği ülkenin koşullarına göre, orada şeriat rejimi var. Orada Müslümanken şii iken Hıristiyan olmak bile Müslümanlıkta idam cezası olmak gerekmekte. Siz Hıristiyan olduğunuzu ispatlayabilir seniz, mesela orada kiliseler var, doğuştan Hıristiyanların gittiği, oradaki papazdan diyelim ki yazı aldınız. “Adı geçen şahıs kilisemizin üyesidir” diye. Bu yazı koydunuz Avrupa’ya gittiniz. Dediniz ki, “ben din değiştirdim bu da belgesi”, orada sizin din değiştirdiğiniz, sizin İran’da tehlike altında olduğunu fark edilir. Amerikan kanunlarına göre mülteci statüsü alabilirsiniz, Türkiye için de geçerli bu. Tarih dikkatinizi çekmişse bu 1951 den önceki olaylar, diyor.
Ne oldu 1951 den önce İkinci Dünya Savaşı, onun yarattığı toplu göçler, toplu olaylar. 1951 den sonra dünya duruldu mu, dünya durulmadı tabi ki, bu sözleşme bir ek yapıyor BM 1967 protokolü ile. Diyor ki, “artık 51 kriterim değil, 51 den sonra da aynı koşullara sahip aynı koşullarla ülkesine gitmek zorunda kalan insanlara da mülteci derim”, diyor taraf olan ülkeler de buna “mülteci” diyor.
Türkiye buna imza koyuyor, çok ilginç nokta bu, ama coğrafi çekince de imza koyuyor. Yan, “dünyanın neresinden gelirse gelsin bu tür insanlara mülteci derim” demiyor Türkiye. Sadece “Avrupa Konseyi ülkelerden gelen kişilere mülteci derim” diyor. Yani bir örnek vereyim, Ukrayna’da bir iç savaş yaşandı;  Ukrayna Avrupa Konseyi üyesi bir ülke. Oradan gelenler olsaydı bize, biz buna “mülteci” diyecektik. Peki, İran’dan gelene ne diyeceğiz, Suriye’den gelene ne diyoruz? Onları kabul ediyor muyuz kabul ediyoruz, nasıl ediyoruz? Mülteci tabiri bizim ulusal mevzuatımızda da girmiş durumda, 6458 Sayılı Uluslararası Mültecileri Korunma Kanunun, mülteci deyince bakacağımız temel kanun bu.
Orada da, Birleşmiş Milletlerin sözleşmesinde olduğu gibi birebir aynı almış.
Şartlı Mülteci
Peki diğerleri ne olacak?  Şartlı mülteci işte, bu Avrupa ülkeleri dışında olacak sebebiyle ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından terörden korunacağı için,  vatandaş olduğu ülke dışında bulunan ve bu ülkenin korunmasından yararlanamayan, söz konusu korku nedeniyle yabancıya veya u tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeni ile dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında şartlı mülteci statüsü verilir. Üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar şartlı mültecinin Türkiye’de kalmasına izin verilir.
Şimdi elimizde iki tane tanım oldu, biri “mülteci” biri de “şartlı mülteci”. Aynı şeyler, aynı koşulları yaşamış insanlar ülkelerinde ama Avrupa’dan geliyorsa, Avrupa Konseyi ülkelerinden geliyorsa Türkiye bunlara mülteci diyor, bütün dünyanın aksine, bu arada bu sözleşmeye çekince koyan bir veya iki ülke var, biz de içindeyiz, çekinceyi kaldırmıyoruz. Yani dünyanın her tarafından gelen mülteciyi kabul etmiyoruz mülteci anlaşmasında sadece Avrupa’dan gelenlere mülteci diyoruz. İnsanlara mültecilik hakkı verir insanlara, gelir orada oy kullanma, askerlik gibi haklar dışında, bütün haklardan oturma vs faydalanırsınız.
Şartlı mültecide ise, Türkiye “ben seni kabul ediyorum” diyor,  “Avrupa’lı değilsin ama seni kabul ediyorum, kendin zor durumdasın, gel bana sığın, ama ben seni mülteci kabul eden üçüncü ülke bulana kadar tutarım burada” diyor. “Seni kabul eden üçüncü bir ülke bulduğunda Türkiye’de kalamazsın o ülkeye gideceksin” diyor.
Yani Avrupa’dan gelenler arsında Türkiye böyle bir fark koymuş.
Bir de ikinci koruma diye bir koruma var kanunumuzda. Bu aslında kişi mülteci olarak kabul edilmiyor, yani bir yerden kaçmamış, mezhebine, dinine, şahsına bir saldırı yok, gittiği ülkede öyle bir tehdit altında değil, ama hakkında ölüm cezası var. Türkiye bunlara da “ben seni ülkene geri göndermeyeceğim” diyor, “burada kalabilirsin” diyor.
Benim de öyle bir dosyam vardı, İran’lı bir kişi şimdi Amerika’da yaşıyor. Orada eski rejimin karıştığı bir yolsuzluk dosyasında avukatlık yapıyor eski yönetim aleyhine. Devlet bunu tehdit ediyor vs ölümle tehdit ediliyor. İran Cumhurbaşkanı onun döneminde bir yolsuzluk olayı yaşanıyor, fakat onun aleyhine avukatlık yaptığı için Türkiye’ye geliyor, burada ikinci koruma alacakken Amerika kabul ettiği için Amerika’ya gidiyor vs. Yani bu da ona bir örnek.
“Geçici koruma: Zaten kendini ifade ediyor, ülkesinden ayrılmaya zorlanmış ülkeye geri dönemeyen acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen tebaa ile ilişkin koruma sağlanabilir.
Şimdi hem mülteci de hem şartlı mülteci de bireysel durum bireysel koruma var. Kişi geliyor ülkemize. Diyor ki, “şahsım, eşim, çocuklarımla tehdit altındayım, yaşayamıyorum, sığınmak için geldim” diyor, kendisi başvuruyor Türkiye’ye. Türkiye bunu kabul ediyor, bu hakkı veriyor. Ama burada kişinin Suriye örneğinde olduğu gibi, kişinin başvurusuna gerek yok.  Türkiye toplu halde gelenlere kendiliğinden Bakanlar Kurulu (o zamanlar Bakanlar Kurulu vardı tabi) kararı ile kişinin talebi olmaksızın geçici koruma sağlayabiliyor ki Suriye yasalarında bu.
Şu anda ülkemizde dört milyona yakın, resmi rakamlara göre Suriye’li var. Bu kişilerin tamamı geçici koruma statüsü altındadır. Suriyeliler teknik anlamda ne mülteci, ne şartlı mülteci, ne ikinci koruma altında, kanunumuza göre geçici koruma statüsüdür.
Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu olmadığı için, bir kararname ile “geçici korumayı kaldırdım” diyebilir veya diğer statülere sokabilir.
Dört milyon Suriyeli var, dört milyonu da bayramda Suriye’ye gidiyor geliyor, diye bir şey yok. BU vaka bazında, kişi bazında, “sen gittin, “nereye gittin, nasıl gittin, gittiğin yer nasıl bir yer, orada rahat yaşayabiliyor musun? Nerede kaldın, bir yıl daha yaşayabilir misin; ona bakmak bu işle ilgilenen Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün, devletin işi tabi ki, orada o yetkililer bunu yapıyor mu? Yapmıyor mu? Takdir sizin. Ama eşitliği biraz şey, “bayramda gidiyorlar, geliyorlar Suriyelilerin hepsinden bu korumayı kaldıralım” demek çok doğru değil. Gidenler bazında bir araştırma yapılır, neyse gereği yapılır. Ama bütün Suriye’liler de gidiyor, geliyor değil.
Biraz da mültecilerin yaşadığı sıkıntılardan bahsedelim. Yanlış bilinen hususlara değinelim. İlk geldiklerinde bu kişiler, kanun çıktığında hukuku sorunları Türkiye’de kalmak üzereydi. Bu konuda yapılan atamalar, bunların sınır dışına edilmelerini engellemek adına hukuki başvurular veya kişinin sınır dışı edilmek üzere kapalı bir yerde kalmasına yapılan itirazlar. Sınır dışı edildiği takdirde, bir tehlike yaşayacaksa o nu Anayasa Mahkemesinde tersine durdurmak üzerine daha çok görev alıyorduk ve atama yapıyorduk, Barodan. Fakat artık kişilerin kalanlar kaldığı Türkiye’de devam ettikçe, hayat devam ediyor, bu ülkede yaşayan insanların sorunları neyse artık, hepimiz gibi onlardan sorunlu olmaya başladılar. Evlilerse boşanma gibi durum varsa boşanma davaları talepleri Baro’ya gelmeye başladı.  Çalışan kişilerin iş hukukuna dair sorunları gelmeye başladı. Bu arada duymuşsunuzdur geçen ay içinde bölgede bir yangın çıktı, beş Suriye’li orada yanarak can verdi, 20 si de yaralandı hiç birinin sigortası yoktu. İşveren hiç birine ne sigorta, ne izin olmadan kötü koşullarda çalıştırılmış ve öyle bir istenmeyen durum meydana geliyor. Yabancının en büyük sorunu “burada kurallara uymuyor”, diye şikâyetler oluyor, ama o kuralları bilmesi gerekiyor, o kuralları öğrenmek de Baroların işi veya entegrasyondan (uyum) sorumlu kamu kurumlarının işi. Biz elimizden geldiği kadar bunu yapıyoruz ki kişilerin haklarını bilerek bu ülkenin kurallarını bilerek yaşasınlar ki herhangi bir olumsuzluk çıkmasın. Bu yangın olayında Suriyeliler haklarını bilseydi, sigortasız çalışabilir miydi, işveren bunları  rahat sömürebilir miydi, sonuçta olan oldu, bundan sonrasına bakacağız.
Mültecilerin Eğitim Hakkı:


Ülkemizdeki Sığınmacıların Hukuksal ve Eğitsel Durumu
Eğitim hakkı deyince çocukların eğitimi söz konusu genel olarak. Hani Üniversiteye kadar 18 yaşına kadar çocuk kabul edildiği için çocuk hakları üzerinden biraz da gitmek lazım.
Gene Uluslar arası mevzuattan başlayalım eğitime de. Birleşmiş milletler Çocuk Haklarına dair sözleşme. Türkiye bu çocuk hakları sözleşmeye de taraf ve imzacı. Kabul ettiğimiz sözleşmeye göre reşit olmaları hariç bizim medeni kanunlarımızda da evlenmede reşit olabiliyor. 18 de evlenmişse o reşit sayılıyor. Onun dışında 18 yaşına kadar herkes çocuk sayılıyor. Ancak taraf devletler bu sözleşme çocuklara tanınan hakları herhangi bir ayırım gözetmeksizin uygulamak durumunda.(Madde 2 Ayırımcılık yasağını düzenliyor.
Diğer bir madde, doğrudan mülteci çocuklara ilişkin ayırımcılık yasağını düzenliyor. İster taraf devletler, ister tek başına olsunlar, ister ana ve başka kimseyle ilişikte bulunsun netice almaya çalışan ya da usul ve esasa dayanan bir çocuğun bu sözleşmede veya insan haklarına insani konulara ilişkin söz konusu devletlerin taraf oldukları diğer uluslar arası sözleşmeler açısından bu durumu kullanmak amacıyla koruma ve insani yardımdan yararlanmak için bir çocuğu mülteci olduğu sebebiyle bu sözleşme haklarından mahrum bırakılamaz.  Diğer taraf devletler Türkiye’de sözleşme tarafı olduğuna göre ayrımcılık haklarına tabi.
Burada çocukların eğitimin zorunlu ve parasız olması gerektiğini kabul etmiş, bizim kanunlarımızda var zaten, bire bir geçmiş. Orta öğretim, yüksek öğretim çocuklara açık olmalı diyor. Türkiye’de de buna hak veren düzenlemeler var.
Yerel bizim mevzuatımıza geçelim.
Türkiye’de 82 Anayasasının 80. Maddesi, kimse eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz” diyor. Devletin egemenliği altındaki her bireye bu anayasa hükümleri, hak ve yükümlülükler uygulanır. Bu anda da yabancılar da bu haklara tabi. Yasada yasa hükümleri her vatandaşa uygulanır diyor. Biz de eski sözleşmeyi kabul ettiğimize göre biz de hukukla bağlıyız artık. Dolayısıyla ikisini birden yorumladığımızda, kimsenin eğitim öğretimden mahrum bırakılmayacağı düzenlemesiyle yabancılar açısından ancak anaysa uygun sınırlama gereğini değerlendirdiğimizde ortaya çıkan sonuç eğitim öğretim hakkından yabancılar da her hangi bir kısıtlama olmaksızın yararlanabilir oluyor.
Suriye ağırlıklı Suriyeli çocukların eğitim meselesi sorunu gündemde olduğu için geçici koruma yönetmeliği konusunu anlattım. Ondaki eğitim hakkının nasıl olacağına dair yönetmelik var. Kişilerin nasıl eğitim alacağı daha ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş. Diyor ki Madde 28: Eğitim hizmetlerinde, bu yönetmelik kapsamındaki yabancıların tüm faaliyetleri geçici barınma merkezleri içinde ve dışında (geçici barınma merkezleri ilk Suriye’liler geldiğinde çok fazlaydı. Fakat Göç idaresinin politikası gereği artık, mülteci kampı diyelim, halk arasındaki tabirle, fazlaydı. Nüfusun çoğunluğu orada idi. Ama bunlar peyderpey kapanıyor, artık mülteciler ya da Suriye’liler bu kamplarda değil, evlerde normal yaşayan bireyler gibi kendi imkânlarıyla kiralık evlerde filan yaşıyorlar.
Mülteci kamplarındaki okullar kısmı artık çok şeyde değil, M. Eğitim Bakanlığının yükümlülüğünde ve sorumluluğunda yürütülür. Bu kapsamda 54-66 aylık çocuklar öncelikli olmak üzere 36-altı aylık çocuklara eğitim verilebilir. İlköğretim Ortaöğretim çağındaki eğitim ve öğretim faaliyetleri Milli Eğitim Bakanlığının ilgili çerçevesi içerisinde yürütülür. Her yaş grubuna yönelik dil eğitimi, meslek edindirme, beceri ve hobi kursları talebe bağlı düzenlenir. Yani yabancı da olsa vatandaş da olsa her türlü eğitim hakkı var. Dolayısıyla devlet de bu eğitim hakkını düzenlemiş, kimseyi teorik olarak eğitim hakkından mahrum bırakmamış. Ülkemiz mültecilere eğitim öğretim hakkı tanıyor, üniversiteye sınavsız giriyorlar diye bir şey duymuşsunuzdur, sırf yabancı olduğu için sınavsız giremiyor, ya da önden koşa koşa kimse almıyor. Ülkemizde yaşayan her yabancının, bir diplomatın çocuğu da olabilir bu, Suriye’den gelmiş bir herhangi kişi de olabilir. Her yabancının ülkemizde okuma hakkı var, belli koşullar çerçevesinde. Yabancılar için sınav var, onların da aynı şekilde sınava giren her yabancı ülkemizde okuyabiliyor, belli koşullar kapsamında. Suriyeliler de bu koşulları taşıyorlarsa onlar da üniversiteye girebiliyorlar tabi ki, ama sırf Suriyeli olduğu için sınavsız girmiyor.
Maaş meselesi, Suriyelilere belli bir ödeme yapılıyor, Bunu TC yapmıyor, yani bizim hazinemizden, bizim bütçemizden bizim vergilerle yapılmıyor bu. Avrupa ülkeleri belli fonlar kapsamında, onların da işine geliyor tabi ki, “bu kişiler Türkiye’de kalsınlar, bize gelmesinler” diye belli projelerin kapsamında Türkiye’ye para gönderiyor. Türkiye sadece bu Avrupa’dan gelen paranın, bunu ulaştırması noktasında bir aracı durumunda, yoksa TC nin hazinesinden bu kişilere maaş ödenmiyor.
Sağlık da öyle:Sağlık hizmetlerinden bedava yararlanıyorlar, diye bir şey yok, bizim kanunlarımızda öncelikle yararlanacaklar belidir, bunlar gaziler, şehit yakınları, hamile kadınlar, yaşlılar vs o kapsamdaysa, hamile Suriyeli kadın önceliklidir belki, ama Suriyeli olduğu için değil, hamile ve kadın olduğu için önceliklidir. Suriyeliler önceliklidir diye bir şey yok.
Suriyeliler ve öteki yabancılar için harcanan paralar UNİCEF gibi yabancı bazı fonlardan gönderilmektedir. Para tek kaynaktan gelmiyor Suriye’liler için.


Ülkemizdeki Sığınmacıların Hukuksal ve Eğitsel Durumu
Türkiye’deki okula başlama yaşı 66  iki yıl zorunlu eğitim var yabancılar da bu zorunluluğa bu hakka tabi ama şöyle bir durum var, bunlar kâğıt üzerinde kalıyor. Ben Ankara özelini biliyorum, birebir mülakat yaptığımız konuştuğumuz tabi Suriyeliler, velilerden öğretmenine okul yönetimine kadar çocuklarının okuldan istenmediği, dışlandığı yönünde şikâyetleriyle geliyorlar. Bu insanlar, tamam başka kültürden geliyor, başka bir anlayış, başka bir yaşam tarzları var, bize uymayabilir, öyle düşünüyor olabilirsiniz. Ama uyum için ne yapıyoruz. Bir çocuğu dahi dışlayarak entegre edebilir misiniz bu insanları, bu ülkeye. Çocuğu alın, eğitim görmek istiyor, onu kendi ellerinizle kendi dilinizle, kendi tarihinizle kültürünüzle eğitin, çocuk burada yaşamayı nasıl bir şey olduğunu bilsin. Çocukları bu okullardan dışlamak iyi bit şey yaratmayacak, daha kötü sonuç yaratacak. Bu çocukları ayırıma tabi tutmaları bana mantıklı gelmiyor. Bir insanı, bir çocuğu sırf Suriyeli diye, çocuğun yanında istememek nasıl bir şeydir. Bunlar oluyor, okul müdürü diyor ki “velilerim burada yabancı çocuk istemiyor git başka okula” diyor. Başka okul yok ki, başka eğitim kurulu da kabul etmiyor çocuğu. Eğitim hakkını çocuğa veriyoruz ama uygulamada maalesef ayrıcalıkla karşılaşılıyor.
Ülkemize gelen bu insanlar keyfi gelmiyorlar. Eğitim her şeyin başı eğitim çok önemli, özellikle uyum açısından eğitim çok önemli. Daha önce Suriye’de ilkokul eğitimini almış çocuk, burada Ortaokula gitmesi, denkliği sağlamak için komisyon sınava tabi onu hak ettiği sınıfa alabiliyor. Lisede de aynı işlemle denklik sınavı, mülakat ile çocuk okula alınıyor.
Ayrıca kayıt için geçici ikamet verildikten sonra kimliği ile kayıt yaptırması gerekiyor. BU okullar Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde, özel okul dahi olsa bakanlığın denetimi dışında bir eğitim kurumu açamıyor.
Yüksek öğretime geçersek, yabancı öğrenciler için bir sınav var. Üniversiteler kendileri bir kota açabiliyorlar. Suriye’n gelen öğrenciler de öteki yabancı ülkelerden gelen öğrencilerin sınavlarına girerek her yabancı öğrenci gibi sınava girip okuma hakkına sahip Türkiye’de.
Onun dışında mesleki eğitimi içinde bunların şartları var. İlgili sınavları aldıktan sonra her genç bu mesleki okullarda okumaya hak kazanabiliyor”.
Bu sunumdan sonra karşılıklı tamamlama ve sorularla bu haftaki etkinlik sona erdi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR 
(1) Avukat Sadık Onur Gelbal Ankara Barosu Mülteci Hakları Mer. Başkanı: 1978 Niksar Doğumlu, 2003 yılından beri avukatlık yapıyor. Ankara Gazi Lisesi ve A.Ü. Hukuk Fakültesi mezunu. 2011 yılından beri Baro içinde çeşitli görevlerde bulundu. Mezuniyetten sonra ilgi alanlarına göre bazı sertifika programlarına katıldı. Ankara Barosu’nun düzenlediği Adli Yardım Merkezi orada başkanlık yaptı. CMK Yürütme Merkezi sayman üyesi adli yardıma ihtiyaç duyanlara avukatlığı sağlayamayanlara Baro’nun yardım etme hükümlülüğü CMK alanında düzenlenmiş Mülteci Hakları Kurulu başkan yardımcısı, Mülteci Hakları Merkezi başkanı olmuş. Arabuluculuk eğitimi, uzlaştırma eğitimi, CMK eğitimi, Bankacılık Hukuku, İş Hukuku, Tüketici Hukuku, Fikri, Sinai Haklar Hukuku ve Mülteci Hukuku eğitimi aldı. Yabancı Dili İngilizcedir.

Cumhur'un Bir Ferdi Olarak Cumhurbaşkanı'na Serzenişimdir
Cumhuriyetle yönetilen ülkelerde, cumhur'un başı ve temsilcisi olarak, devlet başkanına Cumhurbaşkanı denir.
Bizim Anayasamıza göre de; Cumhurbaşkanı, devletin başıdır. Cumhurbaşkanı, devlet başkanı sıfatıyla, Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder, anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder.
Cumhurbaşkanı, görevine başlarken, Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde özetle; Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına, anayasaya, hukukun üstünlüğüne ,demokrasiye bağlı kalacağına, üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücüyle çalışacağına Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda namusu ve şerefi üzerine yemin eder.
Cumhurbaşkanlarına, cumhur'un her ferdinin, sevmeseler de, saygı gösterme yükümlülükleri vardır.
Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Cumhurbaşkanlarının şeref ve haysiyetlerinin daha bir özenle korunmasını sağlamak amacıyla, Türk Ceza Kanununa, Cumhurbaşkanına yönelik hakaret suçları için özel bir düzenleme getirilmiştir.
Cumhurbaşkanları da, anayasanın kendisine verdiği görevleri, devletin başı ve herkesin cumhurbaşkanı olduğunu, devlet başkanı sıfatıyla Türk Milletinin birliğini temsil ettiğini, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğünü koruma ve tüm görevlerini tarafsızlık içinde yerine getirme yükümlülüklerinin olduğunu, asla unutmamalıdırlar.
Tüm bu anayasal zorunluluklara rağmen, bugün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan ve aynı zamanda AKP Genel Başkanı olan ERDOĞAN,  anayasanın bu açık hükümlerine rağmen, maalesef Cumhurbaşkanı gibi davranamamaktadır.
Milletin bölünmez bütünlüğünü ve birliğini sağlayacak yerde, milleti bölmekte ve ayrıştırmaktadır.
İttifak yaptığı MHP dışındaki tüm siyasi partileri ve onlara oy veren büyük halk kesimini, zillet ittifakı olarak nitelemekte, PKK ve Kandil ile işbirliği içinde olmakla suçlamaktadır.
Bu suçlamaları yaparken, şöyle kendi politik yaşam hayatındaki film makarasını geriye sararak izleyip düşünme gereği duymamaktadır, mazisini yok sayarak, mazide PKK ve Kandil ile yapmış olduğu ittifakı görmezden gelmektedir, kendisini sütten çıkan ak kaşık ile bir tutmaktadır.
İşin en acı yanı da, AKP Genel Başkanı sıfatıyla dahi söylenmeyecek hakaret niteliğindeki suç teşkil eden çok ağır sözleri, çok rahat bir şekilde sürekli muhalefet partileri ve onların liderleri için sarf edebilmektedir.
Geçtiğimiz günlerde bir toplantıda yaptığı bir konuşmada, ana muhalefet partisi liderini sen ezandan, Kuran’dan Müslümanlıktan ne anlarsın diyerek, adeta  dinsizlikle suçlama hakkını dahi kendisinde görebilmiştir.
Bir insanın Müslüman olup olmadığı, kalbinde gizlidir ve bu konudaki değerlendirmeyi yapma hak ve yetkisi de, Cumhurbaşkanına değil, Yüce Allah'a aittir.
Cumhurbaşkanı, bulunduğu makama yakışmayan söz ve davranışlarıyla; uygulanmasını sağlamakla görevli olduğu anayasayı ve göreve başlarken namusu ve şerefi üzerine yaptığı  yeminini sürekli ihlal etmektedir.
Haydi hepsinden vaz geçtik, tüm bu anayasa ve görev ihlallerini yaparken, Cumhurbaşkanı gömleği ve şapkasının altına sığınmakta, Cumhurbaşkanına yakışmayan, Cumhurbaşkanının görevi içine girmeyen söz ve davranışlarından dolayı kendisine yönelik hak ettiği mukabil ağır eleştirileri, Cumhurbaşkanı sıfatıyla değerlendirerek, bu haklı eleştirileri Cumhurbaşkanına hakaret olarak değerlendirerek, hiç hak etmediği halde, Türk Ceza Kanununun korumasından yararlanmaya çalışmaktadır.
Bu ise, asla ve asla, vicdanlara ve  yiğitliğe sığmamaktadır.
Cumhurbaşkanı artık bir tercih yapmak zorundadır. Ya anayasal bir Cumhurbaşkanı olarak, Türk Milletinin birliğini temsil edecek, cumhurun tümünü, ayrım yapmadan bağrına basacak, tarafsız olacak veya AKP Genel Başkanı olarak, çok sevdiği gerginlik politikasının gereği, bilerek veya bilmeyerek rakiplerine karşı sarf ettiği suç teşkil eden sözlerinden dolayı maruz kalacağı ağır eleştiriler karşısında, yiğitçe davranacak ve Cumhurbaşkanına hakaret şemsiyesine sığınmayacaktır.
Ülkemizde bağımsız bir yargı olmuş olsaydı, savcılar ve hakimler; Cumhurbaşkanının, AKP Genel Başkanı sıfatıyla ve siyasi kişiliği ile rakiplerine sarf ettiği hakaret oluşturan çok ağır  sözlerine cevap niteliğindeki karşı sözlerin, Cumhurbaşkanlığı makamına  yönelik sözler sayılamayacağını ve Cumhurbaşkanına hakaret suçunun oluşamayacağını pek ala söylerlerdi ama, malesef ülkemizde bağımsız yargı olmadığı için, Cumhurbaşkanı çok rahat bir şekilde hareket edebilmektedir.
Ne diyelim, her Millet hak ettiği şekilde yönetiliyor.
Bugün doğum günüm, beni kutlayan tüm okurlarıma ve dostlarıma, gönül dolusu teşekkürlerimi  sunuyorum.

Güner Yiğitbaşı

17/02/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“AsıI engeIIiIer, karşıIarına çıkan engeIi geçemeyenIerdir”.

Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışıyor
Çok soğuk bir havada 14 Şubat 19 günü Sıhhıye Metrosundan inerek, sağlık sorunum nedeni ile Numune Hastanesine doğru yürümeye başladım.
ABBelediyesi’nin ucuz sebze satmaya çalıştığı tanzim satış çadırına gelince, sebze almak isteyenlerin sıralarının gittikçe uzadığını, kalabalığı gördüm ve hemen cep telefonumla fotoğraf çekmeye başladım.
Kuyruktan ayrılıp üzerime doğru gelen, “niye resim çekiyon ulan” diyen bir adamı gördüm, bana doğru yaklaştı, bana saldıracak galiba bu adam diye düşündüm, adam sürekli “niye çekiyon” deyip duruyordu. Ben de sen kimsin sana ne, burası kamuya ait bir yer falan dedim, homurdanı homurdanı sırasına gitti, ben de bir maraza çıkmadan yoluma devam ettim.
Madalya taşıyan bir yaşlı adam
Oradan ayrılıp Sıhhiye Köprüsü altına doğru üç beş adım attıktan sonra, baktım sonradan 80 yaşında olduğunu öğrendiğim bir yaşlı adam bastonuna dayanarak yavaş yavaş tanzim çadırına doğru yürüyordu. Sırtında eski bir ceket, eski bir hırka, ilikleyemediği gömleği açık, sırtında paltosu yok bastonuna dayanarak ve de titreyerek yürüyordu.
Kendine yaklaştım, merhaba amca, dedim.
Nereye gidiyorsun bu halde?
“-Evlat şu çadıra doğru gidiyorum”, dedi. İstiklal Madalyası sandığım bu madalyayı, amca bu madalya nedir, diye sordum. O şöyle dedi:
“-Bu madalya şehit olan oğlum için”. Ona:
“-Nerede nasıl şehit oldu” dedim. O:
“-Mardin Mazıdağı’nda terörden şehit oldu, dedi.
Şehit oğlunun madalyasını göğsünde taşıyan bu adam karşısında inanın ne diyeceğimi şaşırdım. Ancak, çok üzüldüm amca başın sağ olsun, dedim. Hava öylesine soğuktu ki, herkes paltosuna, beresine bürünmüş yollarda, bu yaşlı adam ise döşü bağrı açık, sanki bağrında taşıdığı acı ve madalya nedeniyle soğuk ona vız geliyor muş gibiydi. Hemen uzanarak, aman amca hasta olursun, bu gömleğin düğmelerini niye iliklemedin, dedi. O da:
“-“ilikliyemedim yavrum, gözlerim görmüyordu”, dedi. Yüreğim burkuldu, hemen uzanarak gömleğinin yakasının en üst düğmesini ilikledim, aman dikkat et üşürsün, sonra, dedim. Bu, göğsünde şehit oğlunun madalyası, içinde onun acısı, Allah razı olsun oğul” dedi ve bastonuna dayanarak ayrılıp yoluna devam etti. Bu yaşlı adamın hali yüreğimi burktu, resim çekmeyi, soğuğu unuttum, Sıhhiye Köprüsü’nün altından dalgın ve üzgün yürümeye başladım.
Kendimi toparlamaya çalıştım, ben hastaneye (Numune Hastanesine) gitmem gerekiyordu, dedim ve hızlanmaya başladım, ama saate baktım saat 11.50 olmuştu. Sanırım öğle paydosundan önceye yetişemeyeceğim, dedim.


Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışıyor
Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışan adam
Böyle düşünerek Dil Tarih Coğrafya Fakültesi önündeki kaldırıma geldiğimde, kaldırımda duvarın dibine ufak tefek şeyler satan, yere oturmuş roman okuyan bir adam gördüm. Önünde bir küçük tüp ve üstünde bir çaydanlık, hemen yanında bir müzik aletinden Kuranı Kerim okunuyordu, kendisi de başını kaldırmadan roman okumaya devam ediyordu. Duvarın kenarında ayna, tarak, mendil vb bazı eşyaları dizmiş onları satmaya çalışıyordu.
Kitap okuyan adamın hemen sol yanında, sanki bir stepne gibi duran bir takma bacak gördüm. Bu adamı görünce daha bir etkilendim, ama ben hastaneye yetişmem gerekir, dedim yola devam ettim. Köşeyi döndüm saat 12 ye geliyordu, öğle paydosu olmak üzere ve ben o yokuştan hastaneye yetişemezdim. Hastaneye de öğleden sonra giderim, diye düşündüm hemen geri dönerek o tek bacağı olmayan, bir şeyler satmaya çalışan adamla konuşmak istedim.
Bu, bir eli ve bir ayağı olmayan adamın tezgâhının önünde, sarı bir kartona kendi özdeyişi olan şöyle bir yazı okunuyordu, (Aynen alıyorum):
Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışıyor
“EL AÇANA DEĞİL, EMEĞİNİN KARŞIĞINI TALEP EDENE DESTEK OLUNUZ” EREN KAYA

Bu kitap okuma merakı olan adamın okuduğu kitaba baktım, kitabın ön kapağında “Aşk ve Acı” Fride Kohle yazıyordu. Ona, nerelisin dedim, anlatmaya başladı.
Benim adım Ağrı Patnos’luyum, 42 yaşındayım. 20 yaşında elektrik çarpmasından kaza geçirdim elimin ve ayağımın birini kaybettim. Dört çocuğum var, en büyüğü Eskişehir’de üniversitede okuyor. Asıl adım kaya, Eren nenemden göbek adı olarak gelme, Ankara’da kirada oturuyorum. 15 yıldır devletten maaş alamıyorum, bunun sebebi oğlum oldu, ekonomik durumum pek kötü değildi. Oğlumun biri lösemi hastalığına yakalandı, varımı yoğumun onun tedavi sürecinde kaybettim. Tarsus’ta oturuyorduk, Mersin Tıp Fakültesinde tedavi oluyordu, Mersin’e gidip gele, buna edilen masrafla varımı yoğumu Kaybettim. Çocuğu 2000 yılında kaybettik. İşte ondan beri Ankara’da bu işi yaparak çoluğumun çocuğumun riskini çıkarmaya çalışıyorum. Yaşamak zor, ben güzel yürekli insanlara minnettarım, ailem adına, çocuklarım adına. Devletten şunu isterdim, yüzde 70 den fazla engelli raporum olmasına rağmen bana sakatlık maaşı, bakım parası vermiyorlar. Bana verdikleri cevap kendi kendime yeterli” imişim. Ben benden daha oranlı raporu olanlara verdiklerini biliyorum. Sağ el sol bacağım yok. Bizim beklentimiz önce Allah’tan sonra devletten”
Kendisine, aldığın raporlar ve onların verdiği olumsuz cevapla Danıştaya-İdare Mahkemesine dava aç” dedim.
“-Yok devlet kapısından yoruldum. Ben bu ülkede vicdanlı olmanın hesabını veren bir insanım, ben kolay kolay susmam, çocuklarımın hakkını korurum, amma, karşımda devlet, vermiyorsan Allah’a havale ediyorum. (Karşıda görülen Ankara Adalet Sarayı’nı göstererek) “karşıda adalet yazıyor ya, o adalet bizler için, fakirler için işlemiyor” dedi. Devam etti:
“-Adalet bize çalışmıyor, ben devrin Devlet Bakanı Beşir Atalay’la, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ile birebir görüştüm, ben onlarla yetkiliyle konuştum, her gün onlarca Milletvekili görüyorum, nice insanlar görüyorum, engelli vatandaşlar için atılan nutukları, verine vaatleri görüyorum hepsi yalan.
50 tane kurum var, ben geçenlerde merdivenlerden yuvarlandım işe çıkamadım. İşe gelip giderken bir tek engelli sandalye rica ettim, geçici olarak. Benim devlete bizi yönetenlere itimadım yok, çünkü benim kiramı vermez, elektriğimi keser, suyumu keser, benim çocuklarıma merhamet göstermez. 50 tane kurumdan tekerlekli engelli sandalye talep ettim, bir sürü yerden; belediyelerin engelli birimi bilmem neleri neleri var, nihayet bir hayırsever bir tekerlekli sandalye aldılar”.
Şehit Babası engellinin tezgâhına geldi:
Tek kol, tek bacakla ekmeğini sokakta kazanmaya çalışıyor

Tam bu sırada, tesadüfe bakın ki, yukarıda açıkladığım, 80 yaşındaki göğsü madalyalı, oğlu şehit olan, yakasında düğmesini iliklediğim yaşlı adam konuştuğum bu engelli insanın tezgâhından bir şeyle almak için yanaştı. Bir şeyler aldı, cebinden bozuk paralar çıkardı, para yetmedi, ben, şehit babasıymış bu demin konuşmuştuk bununla deyince, engelli Eren Kaya, çıkan bozuk parayla yetindi fazlasını almadı.
Eren Kaya, o şehit babası için, “acımız, davamız, yüreğimiz birdir elhamdullah, acını gönülden paylaşıyorum canım amcam, ben de evlat acısı yaşamış bir insanım” dedi.
Şehit babasının isminin Süleyman Akkaya olduğunu ve Ayaş’lı olduğunu orada sorarak öğrendim. Oğlu Mardin Mazıdağı’nda 2013 de şehit olmuş. O yaşlı adama:
“-Evli miydi oğlun, dedim. O şöyle dedi:
“-Oğlum astsubay kıdemli başçavuş, evliydi bir oğlu var, onu da devlet okutuyor şimdi”.Vedalaştı, ayrıldı şehit babası.
Engelli Eren Kaya’ya, “Engelliler federasyonu Başkanı Turan Bey’le görüştün mü, o da gözlerinden engelli ve avukattır” dedim.Engelli Eren Kaya:
“-­Görüştüm, ondan bir engelli arabası istemim ilgisiz kaldı, ben de numaralarını sildim” dedi. O da şöyle dedi:
“-Turan Bey’i geç, devletin nice makamları ile görüştüm bir engelli arabası alamadım, ben artık yoruldum yoruldum, benim ümidimi kırdılar, hayallerimi kırdılar, gönül bağlamamı kırdılar; Ben burada zabıtanın fırçasını yemekten yıldım”.
“- Zabıta sana kızıyor engelliyor mu, dedim. O da şöyle dedi:
“-Ooo öyle zabıtalar var ki, ulan senin kelleni alırım, lan”, diyorlar. Bu kelimeleri kullanıyorlar Osmanlıdan kalma. 15 yıldır bu duvarların dibinde işportacılık yapıyorum. Çocuklarımın nafakasını onurumdan, şerefimden, onurumdan inandığım değerlerden zerre kadar taviz vermeden çıkarmaya çalışıyorum. Çocuklarımın biri üniversitede, Caner Orta üçte, Baran ilkokul üçte, Zaman kızım bu sene başladı. Daha bir de engelli çocuğum var.”
Çantasından bir iki ilaç çıkarıp içmek istedi, “benim rahatsızlığım var, şeker falan var” dedi. “Ben torpil istemiyorum, neyi hak etmişsem onu versin, devlet üzerine düşeni yapsın, devlet kendine yakışanı yapsın, başka bir şey demiyorum, o zaman biz de onurlanalım, gururlanalım”. Bunları söyleyen, bir tane engelli arabası bulamamış Engelli Eren Kaya’ya veda ederek ayrıldım.
Eğer yolunuz Sıhhiye’ye düşerse, DTCF nin önüne tezgâh kurmuş, bir eli bir ayağı olmayan bu engelli vatandaşı görürüsünüz; okullarda okuyan dört çocuğunu okutan, kirada oturan ve çocuklarının nafakasını çıkarmaya çalışan çaresiz insanı görürüsünüz, o zaman hiç olmazsa bir lira verip bir kâğıt mendil alın, lütfen.
Bir eli, bir ayağı diz kapaktan aşağısı olmayan adamla konuşmaya başladım.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Domates Biber Patlıcan
Geçtiğimiz gecelerden birinde, TRT'nin izlediğim tek kanalı olan TRT Müzik kanalını izlerken, gecenin geç saatinde rahmetli Barış MANÇO çıktı sahneye ve o meşhur, bugün gündemde olan ve hükümeti devirmeye teşebbüs eden üçlü çete, gizli silahlı terör örgütü olan, Domates Biber Patlıcan şarkısını söylemeye başladı.
Domates biber patlıcan sözlerini duyunca, gecenin bu geç vaktinde Domates Biber Patlıcan Silahlı Terör Örgütü darbe girişiminde mi bulunuyor diye ödüm koptu.
Hemen pencereden caddeye baktım, darbe girişimini önlemek için halk sokaklara çıkmış mı diye, halktan  kimseyi göremedim, kulağımı verdim, hani bir sela sesi falan var mı diye, sela sesi de duymadım ve oh diyerek derin bir nefes aldım. Demek ki; bu şarkıyı, TRT tesadüfen programına koymuş. ama düşünmeye de başladım, TRT Müzik Kanalının yöneticileri, nasıl olur da böyle bir gaf yapabilir diye.
Öyle ya, domates, biber ve patlıcan fiyatları aldı başını gidiyor, tüm özgürlükleri elinden alındığı halde seslerini çıkarmayan halkımız; yaz sebzeleri ve hormonlu olmalarına, bu nedenle sağlığa zararlı bulunmalarına rağmen, kışın da sürekli tükettikleri domates, biber ve patlıcan fiyatlarının aşırın yükselmesini bir türlü hazmedemedi ve mevcut siyasi iktidara diş bilemeye başladı, önümüzde 31 Mart Belediye seçimleri de var, bu nedenle siyasi iktidarı bir telaş aldı demeyin gitsin.
Siyasi iktidar, baktı ki domates, biber ve patlıcan çetesi tehlikeli, hükümeti devirecek ilk tedbir olarak, domates, biber ve patlıcan üçlüsünü, PKK'nın da önüne geçirerek ilk sıradan hemen terör örgütleri listesine dahil ettiler, domates biber ve patlıcan demek, süresiz yasaklandı, domates biber ve patlıcan'a ilişkin her türlü habere, mahkemelerce gizlilik kararı verildi!
Domates, biber ve patlıcan dikimi ve üretimi kotaya bağlandı, hükümetin sıkı kontrolüne alındı, domates, biber ve patlıcan devletleştirildi, alım ve satımı devletin ve belediyelerin kontrolü altına alındı!
TRT Müzik Kanalı yöneticilerinin, bu yasaklama ve gizlilik kararına rağmen, Barış Manço'nun yıllar önce gizlice kurduğu domates biber patlıcan isimli  bu silahlı terör örgütünün reklamını yapmaları nedeniyle, işten el çektirilerek tutuklandıklarını basından izledik!
Barış Manço rahmetli sağ olmadığı için paçayı sıyırdı, ama evrensel hukuka göre, cezai sorumluluk şahsi olmasına rağmen, onun yerine çocukları hakkında, hükümeti devirmeye teşebbüs etmek amacıyla gizli silahlı örgüt kurmak suçunu işledikleri iddiasıyla soruşturma açıldığını duymuş bulunuyoruz!
Yakında, domates, biber ve patlıcan tüketimi yasaklanırsa, ona da şaşmamak ve hazırlıklı olmak gerekir.

Güner Yiğitbaşı

12/02/2019
Güner YİĞİTBAŞI(Hukukçu)

Şehit - Güner Yiğitbaşı
Vatanı uğruna, kutsal bir ülkü, ya da inanç uğruna savaşırken ölen kişiye verilen isimdir, şehit.

Hepimiz, çok eskiden beri şehit tanımını böyle biliriz.

Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşında, daha sonra da, ülkenin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelen silahlı terör örgütleriyle mücadeleleri sırasında ölerek canlarını feda eden asker, güvenlik görevlisi ve halkımızdan milyonlarca şehit vermiş olan bir ülkeyiz.

Tüm şehitlerimizin ortak vasfı; vatanı, milleti, kutsal bir ülkü, ya da inanç uğruna ölmüş olmalarıdır. Dinen, bu şehitlerin sorgusuz ve sualsiz cennete gidecekleri kabul edilir.

AKP iktidarı döneminde, bu partimizin genel başkanı ERDOĞAN; bildiğimiz şehit tanımını da değiştirmiş ve kendi kafasına göre yeni şehitler icat ettiği gibi, şehitlerimiz arasında bir ayrımcılık yaparak, şehitlerimizi de ayrıştırmıştır.

ERDOĞAN'a göre,15.Temmuz Şehitleri, şehitlerin hası ve  bir numarasıdır. Zira, ona göre; özellikle FETÖ'nün darbe girişiminde bulunduğu gece, çağrısı üzerine sokağa çıkan ve darbeciler tarafından öldürülerek şehit olanlar olmasaydı, belki hayatını ve hükümetini kaybedecekti. ERDOĞAN'a göre,15.Temmuz'un sokağa çıkan sivil halktan şehitleri, bu darbe girişimini önleyen yegane kişilerdir. Olabilir, bu görüşe saygı duyarız ama, bu görüş ve hissiyat, şehitler arasında ayrım yapmanın haklı bir gerekçesi olamaz tabi.

Bakıyoruz, ERDOĞAN dün bir konuşma yapmış ve geçtiğimiz günlerde İstanbul'un Kartal ilçesinde, imar mevzuatına aykırı olarak yapıldığı için  çöken bir binada enkaz altında kalarak ölen vatandaşlarımızı da, şehit ilan etmiştir.

İmar mevzuatına aykırı yapıldığını bile bile bir binada oturmayı göze alan, geliyorum diyen felaketi önceden bilen, devletin imar mevzuatına karşı çıkan insanlar, hangi gerekçeyle şehit ilan edilmişlerdir, anlayan beri gelsin ve bize de anlatsın lütfen.

Sayın ERDOĞAN ve partisi, İstanbul'u 25 ve ülkemizi 17 senedir tek başına yönettiği halde, yanlış ve popülist politikalarının iflasının sonucu olan ve çöken binanın altında kalarak can veren insanlarımızın ölümlerinden, vicdanen kendisini sorumlu hissettiği içindir ki; bu sorumluluğunu hafifletmek ve 31 Mart seçimleri öncesinde kendisine yönelecek tepkilerin hedefini şaşırtmak ve yeni bir gündem yaratmak amacıyla, bize göre asla şehit kabul edilmeleri mümkün olmayan, siyasal iktidarın ve kendilerinin hatalarının kurbanı olan kişileri şehit ilan ederek, artık bizleri hiç şaşırtmayan, alışık olduğumuz gerçek dışı bir söylemde bulunmuştur.

Kartal ilçesinde çöken binanın enkazı altında kalarak can veren vatandaşlarımızın şehit olmadıklarını, İmam Hatip Okulu Mezunu ve aynı zamanda imam olan Sayın ERDOĞAN bizden çok daha iyi bilmektedir.

Sayın ERDOĞAN, din eğitimi almış bir imam olarak; kendi siyasi geleceği için, bazı dini gerçekleri çarpıtmanın, etik ve din kurallarına  aykırı olduğunu da, çok iyi bilmek durumundadır.

10/02/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget