Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Çok Gerçekçi Bir Analiz...
Bir gün, arkadaşım İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan, Watsap hattıma bir mesaj göndermiş. Birileri bir analiz yapmış, bu analiz ilgimi çekti, sizinle paylaşmak isterim. Doğru veya yanlış, herkesin görüşü, eleştirisi kendine. Bu mesaj aynen şöyle:

“Erdoğan’ı ülkenin yarısı sevmiyor; diğer yarısı ise canlarını feda edercesine seviyor. Tabii ki herkesin kendi görüşüdür, bir şey diyemem buna. Ama hep merak etmişimdir bu sevdanın kaynağı nedir diye.
Twitter'da Fortuna Sth isimli kullanıcı bununla ilgili bir tespitte bulunmuş. Siz de okuyun. “Rte sevdası bir hummadır. Ezikliğin getirdiği intikam hissinin, cahilim ama güç bende diyebilmenin, kompleksine neden olan kendinden yüksek gördüğü güruha had bildirmenin kronikleşmiş halidir. En ufak rasyonel bir yani yoktur. Rte rövanş almanın ete kemiğe bürünmüş halidir. Reyisciler özdeşleşme histerisine gark olmuş vaziyetteler. Saray'da oturuyor, karisi 40bin Euroluk çanta takıyor, demek beyhude. Kendi o sarayda oturmuş kadar, karısı o çantayı takmış kadar oluyor. Ekonominin kötüye gitmesi, eğitimin kevgire çevrilmesi, adalet duygusunun yok olması zerre umurlarında değil. O patates 20 lira olsa "dış güçlere inat reyisin yanındayız patates yiyen vatan hainidir" diyebilecek insanlar bunlar. Ekonomik kriz kendilerine getirir de demiyorum artık. Ancak Büyük Bunalım ölçeğinde bir şey yaşanırsa belki. Ama o durumda bile o hastalıklı sevgiden vazgeçmeyecek insanlar olacaktır. Bu güçlü lider tutkusunun beslendiği bir kaynak da Atatürk kompleksi. “Bizim de bir Atatürkümüz, Atamız olsun” isteğiyle kendi süper kahramanlarını yaratmak. Bu imajı heba etmemek için memleketin satılmasına bile aldırmazlar, öyle feci bir kompleks…
Hep belirtirim ben bu zihniyetteki insanların içinde doğdum, büyüdüm. Bir akrabamız tuvalete giderken “Anıtkabir’deki çiçekleri sulamaya gidiyorum” diyerek giderdi. Herkes geh geh gülerdi. Günlük hayattaki diyaloglara sızmış öyle bir nefret, öyle bir eziklik hali. Şimdi düşünün, devir onların devri. Fırsat ellerinde artık, reisleri direksiyona geçmiş. Öyle bir ekonomik kriz oldu diye giderler mi? Bu manevi tatmin ağızları açlıktan koksa da uzun süre daha motive edecek onları. Onun için umutsuzsun diyenlere cevabım gerçekçiyim. Gerçek bu çünkü”.

Cevat Kulaksız

Derleyen: Cevat Kulaksız  

Soma Kararını Eleştirenler İçin Hukuki Bigilendirme
Soma maden kazasında ölen 301 işçi için Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen ve eylemi taksirle adam öldürme olarak tanımlayan karar, hukuken yerinde bir karardır.

Bu eylemi kasten adam öldürme olarak nitelendirmek imkansızdır.

Zira, bu ölümlerden sorumlu tutularak suçlu bulunanlar,301 işçinin ölmesi neticesini istememişlerdir, bu neticeyi istememelerine rağmen, neticeyi öngörmüşlerse taksirin ağır hali olan bilinçli taksir söz konusu olacaktır. Bu taktirde ceza, normal taksire göre, üçte birden yarısına kadar artırılarak hükmedilecektir.

Kasten adam öldürmede, kasten  öldürülen kişi sayısı kadar, ayrı ayrı ceza verilirken, madende ölen 301 işçinin yakınları veya vatandaşlar;301 kişi öldüğüne göre, cezalar niçin bu kadar az olmuştur, aynı kanun maddesi, her ölen için olmak üzere, 301 kez niçin uygulanmamıştır diye soracaklardır.

Bu sorunun cevabı, taksirle adam öldürme suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanununun 85. maddesinin 2.fıkrasında yazılıdır. Kanun koyucu taksirle adam öldürme suçunu düzenlerken, birden fazla kişinin taksirle öldürülmesi halinde, sadece cezanın biraz artırılmasını, tavan ceza olarak altı yıl yerine, on beş yıla kadar ceza verilmesini öngörerek, ölenlerin sayıca 301 kişi olmaları halinde dahi, uygulanacak tavan cezayı on beş yıl ile sınırlandırarak ölen sayısı kadar ceza verilmesini engellemiştir. Bu konuda, yani 301 kişinin ölümüne karşılık olarak verilen ceza miktarının azlığı konusundaki suçlamanın muhatabı, mahkeme değil, yasayı çıkaranlardır. Yani Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

Bize sorarsanız, asıl suçlular; 301 işçinin ölümüne yol açan maden kazasının oluşumunu önleyecek tedbirlerin alınmasını zamanında denetlemeyen ve tüm eksikliklerine rağmen bu maden ocağının çalışmasına göz yuman devlet yönetimidir, bunlara da hak ettikleri cezaları, ölen 301 işçinin yakınları ile tüm vatandaşlar sandıkta vermeliydiler.

Ama artık çok geç tabi, kendi düşenin ağlamaya hakkı yoktur.

Güner Yiğitbaşı

18/07/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran
Safranbolu’ya adını veren, ülkemizde besin-gıda olarak kullanılan, satılarak para kazanılan-ekonomiye katkı sağlayan, çok yetiştirilen bazı meyvelerin değerini hatırlatmak, sevdirmek için safranın heykellerinin yapıldığını görürüsünüz.
İlk kez Gaziantep’e gittiğim 20 yıl kadar önce, Gaziantep’in Buğday pazarı mahallesi “Almacı Pazarı”nda kocaman bir elma heykeli olduğunu görmüştüm. Tıpkı bunun gibi, mısır, zeytin, ceviz, üzüm, hatta leblebi gibi bazı bitkilerin  değerini anlatmak için yöre insanları onların heykellerini dikmişler.
14 Temmuz Cumartesi günü mahallemiz İnönü Mahallesi Muhtarı Sema Deniz’in organize ettiği 45 kişiden oluşan komşularımızla Safranbolu ve Amasra’ya gezi düzenledik.
Gezmek için ilk uğrak yerimiz Safranbolu idi. Safranbolu Osmanlı’dan kalan tarihi konakların halen ayakta durduğu yeşillikler içinde güzel bir ilçedir. Restore edilmiş bu eski evleri, çarşıları, tarihi camileri öteki ilginç yerleri gezerken  bir meydanda safran çiçeğinin heykelini gördük.
Safranbolu’yu ziyaret edenler, mutlaka o safran çiçeği heykelinin önünde durup fotoğraf çektirmekteler. Biz de ikişer, beşer yan yana durup fotoğraf çektirdik.
Safranbolu sahip olduğu zengin kültürel mirası, kentin tarihi dokusunu korumadaki başarısı nedeni ile UNESCO tarafından 17 Aralık 1994 de “Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Böylece Safranbolu her geçen yıl artan turist sayısı ile bir dünya kenti olmuştur.
Batı Karadeniz Bölgesi’nde yer alan Safranbolu, Ankara’nın 220 km kuzeyinde, Karadeniz’in 90km güneyinde yer alır, il merkezine 8km uzaklıkta olan Safranbolu, Karabük ilinin en büyük ve en gelişmiş ilçesidir. Tarihi konakları, tarihi camileri, saat kulesi, tarihi müzesi ve öteki yapıları ile yeşillikler içinde, doğal güzellikleri olan her geçen yıl artan turizm potansiyeli ile cazibesi her yıl artmaktadır, öyle ki hemen her cadde ve sokakta pansiyonlarla doludur.
Safran:  Safran: Latince "crocus sativus" denilen sonbaharda çiçek açan ve 20-30 cm yüksekliğe ulaşabilen soğanlı bir bitkidir. Mor renkli bitkinin çiçeklerinde üç tepecik vardır ve şu her derde deva ve dünyanın en pahalısı olarak bilenen safran baharatı da işte bu üç tepeceğin kurutularak toz haline getirilmesiyle elde edilir.
Çiğdemle yakın akraba olan bu bitkinin ana yurdunun Akdeniz ve İran olduğu sanılmaktadır. Ortalama 20-25 cm.ye kadar boylanabilen safran bitkisi Ağustos Eylül  aylarında soğan  şeklinde ekildikten sonra Ekim ayında huni biçiminde mor çiçekler açar. Çiçeklerin tam ortasında üç parçalı, kırmızımsı turuncu tepecikler  yer  alır.
Sabah güneş doğmadan toplanıp kurutulan ve baharat olarak kullanılan bu organlar bileşimindeki koyu sarı renkli boyama maddesinden ötürü içine katıldığı yiyeceği sarıya boyar. Çiçekler açtıktan sonra tepecikler tek tek elle toplanıp kömür ateşinin üzerinde bal mumu ile karıştırılarak kurutulur. Yaklaşık 10 gram safran elde etmek için 1430 tepecik gereklidir. Bu nedenle pahalı ve değerli bir ürün olan safranın yerini günümüzde başka gıda boyalar almış olmasına rağmen Akdeniz ülkeleri İle İran ve Keşmir’de hala yaygın olarak kullanılmaktadır. En çok balık ve pirinç yemeklerine, bazı Akdeniz ülkelerinde ise ekmek ve pastacılık ürünlerine katılır. Kentimizde ise safrandan zerde adı verilen pirinçli bir tatlı hazırlanmaktadır. Çok eski çağlardan beri İran ve Keşmir’de tarımı yapılan safran yalnızca baharat olarak değil, çeşitli dönemlerde hastalıkları iyileştirici koruyucu bir madde olarak da değer görmüş, hatta renginden ötürü kutsal sayılmıştır. Safranın tanınması ve çeşitli amaçlar için kullanılması 5000 yıl öncesine dayanmaktadır.
Günümüzde en çok safran üretilen yerlerin başında İspanya, Fransa, Sicilya, İtalya, İran ve Keşmir gelir. 19.yy  ortalarında Osmanlı devletinden Yurt dışına satılan safranın önemli bir bölümü Safranbolu’da üretilmiştir. Sarı boya ham maddesinin  elde edildiği safran sentetik boyalar üretilinceye kadar eczacılık ve boya sanayisinde kullanılıyordu. Kendi ağırlığının 100.000 katı suyu sarıya boyayabilecek kadar  kuvvetli bir boyama özelliğine sahip olan safran, halen Safranbolu ’nun  Davut obası, Geren ve Aşağı Güney köylerinde üretilmektedir.
Safranbolu’da safran üretimi İlçe Tarım Müdürlüğü ve Safranbolu Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından desteklenmektedir. Kaymakamlık Hizmet Birliği Kültür Yayınları  tarafından, “Safran”, “Safran ve Safranlı Yemek Tarifleri” isimli kitaplar yayınlanmıştır.(1)
Renklendirici ve tat verici olarak kullanılan bu baharatın elde edilmesi oldukça zahmetlidir. Her bir çiçeğin üzerindeki üç tepecik, sabah daha güneş doğmadan elle tek tek toplanır. Sadece yarım kilo kadar bir miktarda baharat elde etmek için 75 bin çiçeğin 225 bin tepeciği gerekir. Bundan dolayı da 1 gramı en az 15-20 liradır ki bu fiyat yurt dışında 250 dolarlara kadar da çıkıyor.
Ana vatanı Güneybatı Asya olan safran, Hititler zamanından beri Anadolu topraklarında yetiştiriliyordu. Osmanlı döneminde de üretimine devam edilen safran, İngiltere gibi bazı Avrupa ülkelerine ihraç bile ediliyordu. Bizim topraklarımızda, özellikle Safranbolu ve Urfa'da yetiştirilen safranın üretimi, 20. yüzyılın başlarında ekonomik sebeplerle azalınca Fransa'dan ithal edilme yoluna gidildi. Günümüzdeyse Türkiye'deki safran, büyük ölçüde İran ve dünyanın safran tedarikçisi konumundaki İspanya'dan alınıyor. (Ki aslında İspanya da safranla 8. yüzyılda Müslümanlar sayesinde tanışmıştı. Tıpkı şeker ve pirinçle olduğu gibi...)(2)
Safranbolu’ya ismini veren ve en kalitelisi Safranbolu’da yetişen safran çiçeği, dünyanın en pahalı baharatı olma unvanını taşıyan nadide bir bitkidir. Kendi ağırlığının yüz bin katı kadar sıvıyı sarıya boyayabilme özelliği bulunan safran; ilaç, gıda, boya, kozmetik sanayinde kullanılmaktadır. Bir kg safran 160 bin çiçekten elde edildiği söylenmekte. Bir gramı 15-20 lira olduğunu (1kg ı 20 000 lira) öğrendiğimiz safran Osmanlı saraylarında hoş koku ve aranan bir ayrı  tat olmuş. Son yıllarda safran ile kanser tedavisinde de kullanılmaya başlanmış olması ile safranın bu şehirde ayrı bir yeri var. Hele safrandan yapılan lokumlar, sabunlar, parfümler gelip geçen ziyaretçiler için ilgi çeken bir hediye olmuştur.
İşte bu özelliğinden dolayı, bu nadide çiçekli bitkinin Safranbolu meydanına heykelinin dikilmesine vesile olmuştur.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  
SONNOTLAR
(1) http://www.safranboluturizmdanismaburosu.gov.tr/TR,156246/safran-cicegi.html
(2)https://yemek.com/safran-nedir-faydalari-nelerdir/#gref
Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Heykeli Dikilen Bitkilerden Safran

Deyimler Ve Öyküleri (6) - Gündüz Akgül
Sevgili Dostlar,
Araya güncel olayların peş peşe girmesi ve seçim ortamı nedeniye ara verdiğim  “Deyimler ve Öyküleri”  dizisinin altıncısını, verdiğim söz gereği bilginize sunuyorum. 17.07.2018
Keyifli okumalar.
Gündüz AKGÜL 
 Emekli Cumhuriyet Savcısı

 AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI

Bir zorluğu çözümlerken, bir engeli ortadan kaldırmaya çalışırken brazen hiç beklenmedik sürpriz olaylar çıkar ve daha büyük engeller karşınıza dikilir. Böyle durumlarda bu deyim kullanılır. Deyimin öyküsü Osmanlı tarihine dayanır. Yavuz Sultan Selimin Yemen'i Osmanlı topraklarına katmasından bir süre sonra Yemen'de isyan çıkmış, uzun uğraşmalar sonunda Yemen Fatihi Sinan Paşa duruma hakim olmuş; Yemen bundan sonra 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştı.
Söylentiye göre Sinan Paşanın askerleri bir gün çölde konaklamış. Yemek pişirmek üzere hasır torbalar içindeki mısır pirinçlerini yere serdikleri büyük bir çadırın suture dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar. Bu sırada bir fırtına çıkmış ve rüzgarın savurduğu bir kum bulutu pirinçlerin suture inerek, ufak bir tümsek halinde yığılmış. Kumların altında kalan pirinçlere bakakalan yeniçeriler arasından şakacı bir asker, arkadaşlarına:
Biz Allah’ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkar kullara üç beş taş az bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını. Ulu Tanrımız, Kabe'ye hücum eden fil sahiplerinin başına ebabil kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim başımıza da daha büyük taş yağdırmadan hemen tövbe edelim, diyerek arkadaşlarını güldürmüş.

GEÇTİ BOR’UN PAZARI SÜR EŞEĞİ NİĞDE’YE

Öykünün asli şöyledir: Bor’un pazarı Salı Günleridir. Bir gün önceki Pazartesi günü hazırlık günü olup, yöresel deyimle “DERİ PAZARI” dır. Asıl Pazar gününe de “ULU PAZAR” denir. Deri pazarı günü, otuz kırk kilometre uzaktan gelecekler ve Salı günü pazara yetişeceklerin hazırlık günüdür. İlçeye, bu deri günü gelenler, ertesi günün yoğun işlerinden bir kısmını görürler.
Bu hazırlık günü çalışmaları, yaz ve kış mevsimine göre değişiklik gösterirdi. Son baharın yazdan kalma bir günü, erken saatlerde, kırk kilometre uzaktaki köyünden çıkan bir pazarcı, Bor’un bağlarına girdiğinde, geçmiş ikindi zamanıdır.
Molayı, yıkılmış kerpiç duvarın içeri girdiği Pınarbaşı mevkiindeki, Tütüncü Hasan’ın bağına verir. Eşeğini de dinlendirmek için indirdiği yüke sırtını dayayıp da pazardan alacaklarının hesabını yaparken, içi geçer ve derin bir uykuya dalar.
Eşeği önündeki yiyecekleri çoktan bitirmiş, bağlı bulunduğu ağacın kabuklarını kemirmeye başlamıştır. Deri pazarı gününün ikindi zamanı başlayan uyku gece de sürdüğü gibi, Ulu pazar gününün, yani Salı gününün ikindisine uzanır Yirmi beş saatlik bir uykudan uyanan pazarcı, halinde bir değişiklik hissetmeden şehrin yolunu tutar.
Tutar amma, yollarda bir başkalık var, pazara gidenlere rastlayacağı yerde, pazardan dönenleri görür. Dönen bir pazarcıya, merakla sorar;
Neden Ulu Pazarı’nı almadan dönüyorsunuz? Pazarcı ertesi günün Niğde pazarını işaretle;
 “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde 'ye babalık” der.

BU NE PERHİZ BU NE LAHANA TURŞUSU

Söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmayan kimselere söylenir, ilkelerinin tersine davranan kimselerin çelişik tutumlarını belirtir.
KAYNAK: Deyimleri açıklayan ilgili İnternet siteleri

Bir İlköğretim Müfettişinin Adnan Oktar Kitabı Anısı
Aşağıdaki yazıyı bir sosyal paylaşım sitesinde görünce, güncel bir sorunu dile getiren bu yazı ilgimi çektiği için, okuyucuyla paylaşmak istedim.
Yazıda İlköğretim Müfettişi Sayın Âlim Başaran’ın da vurguladığı gibi, “Devlet Eliyle Bilim Düşmanlığı” yaratıldığının bir örneğidir. Ne yazık ki, Harun Yahya takma adlı meczup Adnan Oktar’ın yazdığı bu bilim dışı “Evrim Aldatmacası” kitabı, Talim Terbiye Kurulunun önermemesine karşın devlet okullarında ücretsiz dağıtılmıştır. Bu kitap 20 yıl önce on binlerce basılmış, hem de kamyonla dağıtılmıştır. (20 yıl önce Antalya’da kamyonetle bedava dağıtılırken görmüştüm). Biz yazdığımız kitapları güçlükle bastırırken veya bastıramazken, bu bilim dışı kitaplardan on binlerce nasıl basılıp bedava dağıtılıyor. İşin acı yanı, devlet eliyle bu bilim dışı, bilime karşı kitapların dağıtılmasıdır. Zaten Evrim teorisini okullardan kaldıran, evrime karşı duran iktidar tarafından kollanıp, basılıp dağıtılması olasıdır. Avrupa’nın ve de Müslüman ülkeler dışında bütün ülkeler tarafından Evrim bilimsel bir kural olarak kabul edilir ve okutulur.  Zaten “500 yıldır bilime hiç katkısı olmayan Müslüman ülkeler” bu evrim örneğinde olduğu gibi, bilimsel kurala karşı durmuşlar ve ilgisiz kalmışlardır. Halen de bu direnci sürdüren, “dünyanın yuvarlak olduğuna inanmayan” ülke ulemaları (Suudi Arabistan gibi) vardır. İşte bu açıklamadan sonra, İlköğretim Müfettişi Alim Başaran’ın ilginç yazısını aşağıya alıyorum.
“Adnan Oktar denilen şarlatanın ve ajanın, kimler tarafından korunup kollandığını ortaya koymak için “Öğretmenim Müfettiş Geldi” adlı anı kitabımda yer alan bir anıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Saygılarımla. Âlim Başaran – Emekli Milli Eğitim Müfettişi
Devlet Eliyle Bilim Düşmanlığı
1999 Ağustosunda Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde ilköğretim müfettişleri için 15 gün süreli bir seminer düzenlendi. Seminer çalışmaları, sabah saat 8’de başlıyor, 13’e kadar sürüyordu. Öğleden sonra da küçük gruplar halinde kimi zaman Isparta’nın merkezinde kimi zaman da yakın çevrede gezip görülmesi gereken yerlere gidiyorduk.
Bir gün merkezdeki Ayazma Parkına gittik. Gerçekten görülmeye değer ve kafa dinlendirecek bir parktı. İnsan oradan ayrılmak istemiyordu.
Bir başka gün de Mehmet Ayhan, Emine Bozkurt, Hesna Demirel ve K. Nilgün Karaca olmak üzere beş arkadaş bana ait Renault Spring marka kırmızı arabayla Gölcük denilen bir mesire yerine gittik. Gölcük, bir krater gölü imiş. Etrafı çam ağaçları ve meyve bahçeleri ile çevrili. Çok güzel bir yer. Etraftan kuş sesleri geliyor, çam ağaçlarının uğultusu sanki ninni söylüyormuş gibi insanın ruhunu dinlendiriyor.
Kendimize uygun göl manzaralı bir yer seçtik. Mangalı yaktık, etleri kızarttık. Meyveyi sebzeyi masanın üzerine koyduk. Rakı şişesini açtık. Tam da yemeye içmeye başlayacağımız sırada öyle şiddetli bir yağmur bastırdı ki, sanki gökyüzü çatladı da yukarda ne varsa hepsi yere dökülmüş gibi oldu. Masayı toplamaya bile fırsat bulamadık. Güç bela arabaya girip yağmurun dinmesini bekledik.
Yağmur dindiğinde masada yiyecek içecek ne varsa hepsinin yerlere saçılmış ve sellere karışmış olduğunu gördük. Böylece bizim piknik keyfimiz de yarım kaldı.
Müfettiş arkadaşlarımızdan Mehmet Ayhan Ispartalı idi ve Gönen Köy Enstitüsü’nden mezun olmuştu. Gönen Köy Enstitüsü binaları, 1990’larda Öğretmen Lisesi olarak kullanılmaktaydı. Oraya gitmemizi önerdi. M. Hulusi Kurt, Mustafa Özkök, Sadık Şekeroğlu ve Mehmet Ayhan’la birlikte önce o tarihteki Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in doğum yeri olan İslâmköy’e gittik. Oradan da Gönen Öğretmen Lisesine geçtik.
Gönen Öğretmen Lisesi, Isparta Burdur karayoluna 5, Isparta’ya 24 kilometre uzaklıkta ve Isparta’nın kuzeyinde yer alıyor. Arkasını da Tınaz dağına dayamış. İslamköy’den Gönen’e kadar yol boyunca art arda sebze ve meyve bahçeleri dizilmişti ve her taraftan güldür güldür sular akıyordu.
Gönen’e varınca yolun iki yanına dizilmiş emek ve alın teri kokan Köy Enstitüleri yapıları çıktı karşımıza. 40’lı yıllarda büyük bir heyecan seli içinde boy göstermiş, eğitime hizmet vermek için yarışırcasına çaba gösteren okulun öğrencileri tarafından yapılmış binalardı bunlar. Kimisi bakımlı, kimisi kaderine terk edilmişti. Mehmet Ayhan, bu binaları yapan öğrencilerden birisinin de ünlü roman ve öykü yazarımız Fakir Baykurt olduğunu söyledi.
Eski binaların sonradan yeni binalar da yapılmış, öğretmen lisesi yeni binalarda faaliyet gösteriyormuş. Yaz günü olduğu için okul bomboştu. Kapıdaki görevliye, müfettiş olduğumuzu ve müdürle görüşeceğimizi söyledik. Görevli bizi, tek katlı bir binadaki büyük bir odaya götürdü. Orada bizi, müdürlüğe vekâlet eden müdür yardımcısı karşıladı. Hal hatır soruldu. Çaylar geldi.
İçeri girerken gözüm odanın bir köşesinde üst üste yığılı kitap paketlerine takılmıştı. Kalkıp o paketlerin bulunduğu yere vardım. Tahminen bin kadar kitap vardı. Paketlerden biri açılmıştı. Bir kitap alıp kapağına baktım. “Evrim Aldatmacası” yazılıydı kapakta. Yazarı da, Harun Yahya takma adlı Adnan Oktar’dı.
Söz konusu kitap, ABD merkezli Siyonistleştirilmiş Hıristiyanların, yani Evanjelistlerin, Evrim-Darwinizm karşıtı kitaplarının tercümesiydi. Adından da anlaşılacağı gibi kitapta evrim kuramı çürütülmeye çalışılıyor, Yaratılış kuramı savunuluyordu. Bir başka deyişle, aklın ve bilimin karşısına, metafizik inançlar ve birtakım safsatalar çıkarılıyordu.
1940’lı yıllarda bu okuldaki öğrencilerin, Dünya klasiklerini okuyup tartıştıkları söyleniyordu. Şimdi ise akıl ve bilim dışı safsatalarla dolu bir kitap duruyordu karşımda Nereden nereye gelmiştik. Hani “Herkes gider Mersine, biz gideriz tersine” diye bir söz var ya. Aynen öyle. Başka ülkeler, aya yıldızlara gidip gelirken biz nelerle uğraşıyorduk!
Öte yandan böyle bir kitabın öğretmen lisesi gibi bir okulda bulundurulması suç oluşturmaktaydı. Müdür vekiline sordum:
– Bu kitaplar nereden geldi?
– Bilim Araştırma Vakfı göndermiş.
– Paralı mı parasız mı?
– Parasız.
– Peki, ne yapacaksınız şimdi bu kitapları?
– Öğrencilere dağıtacağız?
– Peki, Talim ve Terbiye Kurulunca okullara tavsiye edilmiş mi?
– Talim ve Terbiye Kurulunun tavsiyesinin bulunup bulunmadığını bilmiyorum. Ancak Valiliğin dağıtım izni var.
MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığının görevlerinden biri de: İncelenmek, tavsiye edilmek veya satın alınmak üzere Bakanlığa gönderilen yayınlar ile diğer eğitim araç-gerecine ait inceleme raporlarını hazırlamak veya hazırlatmak, tavsiye edilmesi veya satın alınması kararlaştırılan eğitim araç-gerecinin Tebliğler Dergisi’nde yayımlanmasını sağlamaktı.
Buna göre, okullarda öğrencilere ücretli ya da ücretsiz olarak verilecek bir kitabın mutlaka Talim ve Terbiye Kurulunun incelemesinden geçmesi, hatta kitabın ilk sayfasında, “Talim ve Terbiye Kurulunun …tarihli ve …. sayılı kararıyla okullara tavsiye edilmiştir.” diye yazılmış olması gerekiyordu. Oysa kitabın üzerinde böyle bir açıklama yoktu. Bu nedenle, müdür vekilinden sözünü ettiği izin belgesini göstermesini rica ettim. Müdür vekili, söz konusu yazıyı dosyadan çıkarıp bana verdi.
Isparta Valiliği Emniyet Müdürlüğü çıkışlı, 06.04.1999 tarih ve 99/Bas. Yay. Br.124 sayılı yazı şuydu:
VALİLİK MAKAMINA
Merkez Çakırağa Mahallesi, Kâtip Müslihittin Sok, Sağlam İşhanı, No:3, Kat:4, D:12-13, Fatih İstanbul adresinde bulunan “Bilim Araştırma Vakfı” adına Avukat Ali Tizik’in Valilik Makamından havaleli 15.03.1999 tarihli dilekçesinde, Harun Yahya’nın yazdığı Evrim Aldatmacası isimli kitabın ilimiz dâhilinde elden ücretsiz dağıtılması için izin talebinde bulunmuştur.
Adı geçen vakfın ilimiz dâhilinde Evrim Aldatmacası isimli kitabın dağıtılmasında Müdürlüğümüzce bir sakınca yok ise de; tensiplerinize arz ederim.
Ali YENİCE
2. Sınıf Emniyet Müdürü
Emniyet Müdürü a. Emniyet Müdür Yardımcısı
OLUR
7 Nisan 1999
Uğur ALADAĞ
Vali a. Vali Yardımcısı
Yazıyı okuduktan sonra, müdür vekiline:
– Evet, bu yazıdan Valililiğin, kitabın il dâhilinde dağıtılmasına izin verdiği anlaşılıyor. Ancak Valiliğin, bir kitabın il dâhilinde dağıtılmasına izin vermiş olması, onun okullarda da serbestçe dağıtılabileceği anlamına gelmez. Çünkü yasalara göre bir kitabın okula sokulmasında sakınca olup olmadığına ancak Talim Terbiye Kurulu karar verebilir. Bu kurulun izin vermediği, tavsiye etmediği hiçbir kitap okullara sokulamaz. Bu nedenle, bu kitabı okulda öğrencilere dağıtırsanız siz de suç işlemiş olursunuz, dedim. Müdür vekili:
–Tamam müfettiş bey,. Müdür Bey izinden dönünce ben söylediklerinizi ona iletirim. Ne yapılması gerekiyorsa artık o yapar, dedi.
Müdür vekiliyle yaptığım bu konuşmayı Mehmet Ayhan, M. Hulusi Kurt ve Sadık Şekeroğlu hiç ses çıkarmadan dinlediler. Ben bu durumu, onların da benim söylediklerimi onayladıklarına yordum. Ancak sağ görüşlü olduğunu bildiğim meslektaşımız Mustafa Özkök:
– Âlim Bey, sen niçin bu kitaplara taktın bu kadar anlamadım. Kitap okumaktan zarar gelmez. Bırak, herkes istediği kitabı okusun, dedi.
Açıkça söylememekle birlikte onun bu çıkışından kendisinin de Evrim kuramına karşı olduğunu anlaşılıyordu. Bu gereksiz çıkışı üzerine ona:
– Evet, dışarıda herkes istediği kitabı okuyabilir. Ancak kitabın dağıtılacağı yer bir okul olunca orada durmak gerekiyor. Çünkü biraz önce de belirttiğim gibi, her kitap okula sokulamaz. Mutlaka Talim Terbiye Kurulundan izin alınması gerekir. Müfettiş olman nedeniyle bu durumu sen de en az benim kadar bilirsin, daha doğrusu bilmen gerekir, dedim.
Bir okul müdür vekilinin, Talim Terbiye Kurulunca izin verilmemiş bir kitabın okula sokulmaması gerektiğini bilmiyor olması bir ölçüde mazur görülebilirdi. Ama bir eğitim müfettişinin bunu bilmemesi söz konusu olamazdı. Çünkü bir okulu teftiş ederken mutlaka yapması gereken işlerden biri de okul ve sınıf kitaplıklarını inceleyip, Talim ve Terbiye Kurulunca tavsiye edilmemiş kitap varsa bunu ilgililere bildirip gereğinin yapılmasını sağlamaktı.
Bugün Türkiye’nin her yerini tarikatların, cemaatlerin, dinci vakıf ve derneklerin sarmış olduğunu, her yerde bunların seslerinin yükseldiğini hep birlikte üzüntüyle izliyoruz. Anlattığım olay bize Türkiye’yi adım adım din devletine götüren yolun taşlarının kimler tarafından döşendiğini çok açık bir biçimde göstermiyor mu?
Bu duruma gelinmesinin nedeni, bu cemaat ve tarikatlarla, dinci dernek ve vakıfların faaliyetlerini, denetlemekle yükümlü müdürlerin, müfettişlerin, kaymakamların, emniyet müdürlerinin, valilerin, genel müdürlerin, müsteşarların, bakanların, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının, bu konuda üzerlerine düşen görevi gereği gibi yapmamaları, hatta onlara göz yummalarıdır.
Dün kaymakam, emniyet müdürü ve valiler, “Evrim Aldatmacası” gibi akıl ve bilim dışı safsatalarla dolu kitapların dağıtılmasında sakınca görmüyorlardı. O kitapları okuyanlar bugün kaymakam, milli eğitim müdürü ve vali oldular. Okullarda Onuncu Yıl Marşının söylenmesini, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin okunmasını, Nutuk’unun dağıtılmasını yasaklamaya başladılar”.

İşte böylece Feto yaratıldı ve daha bilmem neci Aczimencisinden, nice tarikatlara kadar dinci gerici gruplar iktidar tarafından kollandı, korundu ülkeye 15 Temmuz gibi gerici bir darbenin yapılmasına, acılara, utanca neden oldular. Böylesine gerici dinci politika ve uygulamalar ülkeyi geriye götürürken, çağdaş dünyadan da dışlanır.
Evrim teorisi gibi bilimsel kurala karşı duran, dinci politik yapılanması ile dine hizmet ettiğini sanan, Cumhuriyetin Celalileri AKP iktidarı, bilim dışı tavır ve uygulamaları ile ülkemizi çağın gerisine sürüklemekte, ülkemizin geri kalmasına neden olmaktadır. Bunu ileride tarihler böylece yazacaktır.
Bu konuyu irdeleyen, internette yayınlanan “Adnan Hocayı da Feto gibi AKP iktidarı palazlandırdı” başlıklı; dunya48 de “Tarikatlar AKP döneminde palazlandı” yazıma bakabilirsiniz.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  

Adnan Hocayı da  Feto Gibi AKP-RTE İktidarı palazlandırdı
Çağdaş bir devlet, doğruları, eğrileri önceden planlar, din ve mezhep düşünmeden bilimsel gerçekler doğrultusunda devlet düzenini sistemleştirir.
Feto diye kısaca vasıflandırdığımız Fetullah Gülen,  ilkokul mezunu, bilimsel bir eğitim ve kültürü almamış, din ve mezhep üzerine eylem ve düşünceye sahip, tıpkı AKP-RTE gibi dini motifleri sürekli ön plana çıkaran bilim ve çağdaşlık dışı olan Gülen hareketi, nasıl yöneticiler tarafından korunmuş ve kollanmışsa; şimdilerde operasyon yapılan halk arasında “Adnan Hoca”denilen bazen “Harun Yahya” adını kullanan toplum dışı kişi de devlet tarafından kollanmış ve korunmuştur, korunmasa bile göz yumulmuştur. Çünkü 16 yıldır, ikitidarın gözü önünde “kedicik” dedikleri kızlarla her türlü ahlak dışı görünüş altında toplum değerlerine aykırı yaşantılarını sürdürüyordu. Koruyucu, kollayıcı görevi yoksa, bir iktidar neden böylesine bir ahlak dışı ve mafyavari yapıya göz yumabilir.  Özellikle 16 yıldır AKP-RTE iktidarı nerede bir dinci eylem, motif, devlet, kişi varsa onu ön plana çıkarmış, elin dinci Mursi’sini savunması gibi Feto’yu kollamış ve Adnan Hoca grubuna da göz yummuştur.
Adnan Hoca ve grubu nasıl korunuyordu?
Günümüzden 19 yıl önce, Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan talimatıyla Adnan Oktar’ın grubuna yine böyle bir baskın yapılıyor ve Adnan Hoca ve müritleri göz altına alınıyor. Zamanın dinci milletvekilleri hemen harekete geçerek, bu gözaltına alınanlar için “bunlar iyi çocuklar, bunları bırak”  diye Sadettin Tantan’a çullanıp  siyasi baskı yaspıyorlar. Tantan, bu grup için aynen şöyle diyor, bunların arkasında yabancı servisler var, bunlar PKK lılar kadar tehlikeli, gençleri birbirine kırdırıyorlar; dağıttıkları kitaplarla Türk Gençliğini zihinsel anlamda yıkıma uğratıyorlar”.
Çağdaş bir devlet, dinci, mezhepçi cahil güruhu ile işbirliği yapmaz.
Gerek AKP-RTE iktidarı, gerek FETO hareketi, gerekse Adnan Hocacı grubu bilimsel bir kural olan Evrim düşüncesine karşı oldukları için hep ortak hareket etmişler, güya “Kıbleleri aynı” diye yasa ve anayasa dışı davranışları olsa bile birbirini hep kollamışlardı.
FETO’yu bu iktidar besledi büyüttü, başına ve de devletin başına bela etti, onca can ve mal kaybına neden oldu. Anayasanın laiklik konusunda amir hükmüne rağmen, çağdaş düşünceli bir devlet adamı, Fetullah Gülen gibi dinci, gerici, çıkarcı bir kişi ve grupla asla işbirliğine girmezdi. Ama kendisi dinci düşünce ve eyleme sahip bu iktidarın başı, böylesine bir kollama ile sonunda bela geleceğini bilmesi gerekirdi. Ama yıllar sonra sonuç ne oldu? En sonunda “FETO beni kandırdı” sonucunu acı bir şekilde nice kayıplarla hepimize yaşattılar.
Akp-Rte din ve mezhep duygularıyla Mısır’la bozuştu
Konumuzun dışına çıkmış olmakla birlikte, iktidarın Mısır politikasında dinci ve mezhepçi uygulamanın ülkemize zarar verdiği, itibar kaybettirdiğini görerek yaşadık. Aşırı dinci mezhepçi Mürsi, her nasılsa tıpkı AKP-RTE gibi seçmen kandırılarak iktidara gelmiş. Bakmış Mürsi gerici, bu kez de general SİSİ darbe ile Mürsi’yi devirip iktidara gelmiş. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bizim RTE gibi “darbe çığırtkanlığı” yapmak şöyle dursun, hiç karışmazlarken, bizim AKP-RTE iktidarı meydanlarda Sisi aleyhinde “darbeci SİSİ” çığırtkanlığı ile mitingler yaptırıyordu. Türkiye bu haliyle Mısır’ın iç işlerine karışmıyor muydu? Nitekim, Mursi’ye göre laik düşüncelere sahip Sisi, Türkiye’ye, “içişlerime karışıyorsun” diyerek Türkiye Büyükelçisini “haydi toz ol” deyip kovdu. Yıllardır Mısır’da şimdilerde büyükelçimiz yok.
Laik düşünce uygulamalarla şimdiki çağdaş refaha ulaşan Avrupa, laiklikten asla ödün vermediği için dinci Mürsi’nin darbe ile uzaklaştırmasına ses çıkarmamış, laik düşünceli Sisi ile işbirliğini sürdürmüştür. Çağdaş Avrupa şimdiki refah seviyesine laik toplum ve laik düşnce ile ulaşmıştır. Dünyada dinle, mezheple çağdaşlaşana, aydınlanan bir devlet yoktur ve Atatürk’ün söylediği gibi, ülkeler ancak bilim ve teknoloji ile ilerler.
Türkiye, bu dinci, laiklik dışı düşüncenin ürünü olan bu politikası yüzünden dışlanmış ve birçok ekeonomik kayıplara uğramıştır. Sisi Süveyiş Kanalında ek kanllar yaptırmış, başta Çinli sermaye ve işçiliği ile hamleler yapmıştır. Oysa Türkiye Mısır’ın içişlerine karışmasa idi, bu kanal çalışmalarına binerce işçisi ile katılacaktı. Ama dinci, imam hatipçi kültür ileriyi göremezdi, çağdaş bir düşünce ve uygulama içinde olamazdı, kısaca imam  hatip kültürü ile devlet yönetilemez, yönetirse, Feto gibi, Adnan  Hoca gibi arızalarla uğraşır durur, çağdaş dünyadan dışlanır.
AKP-RTE iktidarı, Türkiye içinde dincilik, mezhepcilik siyaseti gizli açık uygularken, yurt dışında da hariciyesini din ve mezhebe göre uygulama yapmaya kalkıyor, ülkeyi böylece itibarsızlaştırıken, ülke ekonomik sıkıntılara sürükleniyordu. Çağdaş bir yönetim dış siyasetini din ve mezhebe göre dizayn ederse, dünyada yalnız kalır.
Neyse konumuzun dışına çıktık galiba, biz yine Adnan Hoca’ya dönelim.
Tıpkı iktidar gibi, dini motifleri kullanan Adnan Hoca’nın saray gibi malikhanesine aniden baskın yapan polis, gizli bir terör örgütüymüş gibi Çengelköy’deki konutlarda 100 e yakın silah ve mühimmnat ele geçiriliyor. Dinci bir adam bu otomatik silahlarla ne yapar, sen Usame Bin Ladin gibi dinci terörist misin?

Öte yandan, bu nasıl dinci grup ki, başına topladığı, kimileri kaçırılmış pek çok “kedicik” dedikleri kızlarla adeta gizli harem hayatı yaşıyor, veya bir gizli randevuevi gibi görünümde. “Kedicik” denilmesine bakmayın, müridi kızların anlattığına göre, bu “kedicikler”in çoğunluğu çifte tabanca ile dolaşıyormuş.Villasının önünde onlarca lüks araba, yüzlerce mürit ile bu nasıl bir dinci adam ki milletin içinde el üstünde tutuluyor ve dokunulamıyor. Diyanet İşleri Başkanına bile kafa tutuyordu.
Sonunda tüm ikircikli ahlaksızlığı pis koku gibi etrafa yayılırken, polis yıllar sonra aniden baskın yapıyor. Yukarıdaki manzara ile karşılaşıyor.
Bu nasıl dincisi bir müslüman ki, bu Adnan Hoca denilen Adnan Oktar, 2014 ten 2018 e kadar İsrail’de yayınlanan Jerusselam Post Gazetesi’nde onlarca makalesi yayınlanıyor, İsrailli din adamı ve politikacılarınan görüşüyor. Yine İsrail kökenli Jewish Pres adlı haber sitesinde, 
İsrail dostu Müslüman lider tutuklandı” başlığı ile Adnan Hoca’nın polis tarafından baskınla tutuklandığını bildiriyordu. (Sözcü  12.7.2018)
Adnan Hocayı da  Feto Gibi AKP-RTE İktidarı palazlandırdı
İnternette araştırırken, Adnan Hoca’nın Harun Yahya adlı sitesinde peygamberin mühüründen kaynaklanan IŞIT dinci terörö örgütünün bayrağının simgesi sitede logo olarak kullanılıyordu. (1)
Adnan Hoca, Harun Yahya takma adıyla bilime karşı kitaplar dağıtıyordu.
AKP yönetiminden önce de Türk Milli Eğitim Müfredatında, Darvin’in Evrim Teorisi bilimsel kural olarak kabul ediliyor ve ders kitaplarında okutuluyordu. Bütün Avrupa ve Batı okullarında da bu teori bilimsel bir kural olarak kabul edildiği için tüm okul kitaplarında böylece Evrimin gerçekliği kabul ediliyor ve okutuluyor.
Bütün dinciler gibi, AKP-RTE iktidarı Evrim teorisini kabul etmiyor, kutsal kitaplardaki gibi yaratılış teorisini kabul ediyorlar ve böylece savunuyorlardı. Ders kitaplarından da bu teoriyi kaldırdılar. Bütün bilim adamları, Batı ve Avrupa Evrim Terisini bilimsel bir kural olarak kabul ettikleri halde, biz neden buna karşı çıkıyoruz?
İşte “Adnan Hoca” diye anılan, aslında hiçbir dini bilgisi olmayan Adnan Oktar, iktidarın bu Evrim rüzgarına uyarak ve de nemalanarak Evrim teorisi aleyhinde, kendi adına ve Harun Yahya takma adıyla kitaplar yazdırıp piyasada milyonlarca kitabı bedava dağıttı. Yazdırarak diyorum, çünkü gözaltına aldığında bu kitapları başkalrına yazdırdığını söylemekte.
Harun Yahya takma adıyla Adnan Hoca adına basılan kitapları başkaları yazıyormuş.
Bakınız 1999 yılında Sadettin Tantan’ın İçişleri Bakanlığı sırasında İstanbul Organize Suçları Şübe Müdürü Adil Serdar Saçan, Adnan Hoca’yı şöyle sordguluyor:
Adnan Oktar’a din adamı olup olmadığını sordum. Adnan Hoca, “hayır dinle bir iligim yok”, diyor. Arapça biliyormusun? diye sordum, “bilmiyorum” dedi. “Dini kitapları ve fetvaları bizim çocuklar yazıyor” dedi.
Biz onları aldığımız zaman, 28 Şubat döneminin paşalarına, “bize eziyet ediyorlar. “Atatürkçüyüz” diye mektuplar yazmışlardıSonra birden bire “Fetullahçı” kesildiler. Şimdi AKP tarafından oldular. Yani kimi güçlü görüyorlarsa ona biat ettiler”. DHA
Adnan Hoca’nın kitaplarının kütüphanelere alınmasını isteyen Vali
Adnan Hoca denilen Adnan Oktar, görüldüğü gibi, Arapça bilmiyor, dini bilgisi yok, adına Harun Yahya takma adıyla yazılan kitapları da başkaları yazıyor. Muhtemelen dinci iktidarın Evrim karşıtı kalemşörleri tarafından yazılıyor. Üstelik bu binlerce milyonlarca Evrim bilimsel olmayan kitaplar, tıpkı Hıristiyan misyonerlerin bedava İncil dağıttığı gibi, halka bedava dağıtılıyordu. Antalya’da gözümle gördüm, binlerce kitap kamyonetlerle caddelerde halka dağıtıldı. Milyonlarca basılıp dağıtılan bu “Yaratılış Atlası” adlı kitaplar Harun Yahya adıyla başkaları tarafından yazılıyor, başkaları tarafından parasal destek sağlanıyor ve bedava dağıtılıyor. Bu Evrime karşı duranlar şuna benziyor, günümüzde bile Suudi Arabistan uleması tarafından “dünyanın dönmediği, yerin düz olduğu” açıklanıyorsa, bunu doğru mu kabul edeceğiz? Dünyanın her tarafında Evrimin doğruluğu okutuluyorsa, bunu dünya doğru kabul edebilir mi?
Türkiye’deki dağıtımı bitmiş olmalı ki, “Yaratılış Atlası” adlı evrime-bilime karşı duran saçma safsata kitap epey yıllar önce, çok lüks kağıda Fransızca ve İngilizce basılmış olarak   Fransa’daki politikacılara ve  Fransız okullarına ücretsiz dağıtılmaya başlanıyor. Fransız Eğitim Bakanlığı kitabı görüp inceleyince bu bilim dışı kitaplar Fransa’da hemen yasaklanıyor.
Dinciliği, dini duyguları, dini simgeleri her fırsatta ön plana çıkartan AKP-RTE iktidarı, Darvin’in Evrim teorisini okul kitaplarından kaldırıken, evrim aleyhinde basılan kitaplarla Adnan Hoca (Harun Yahya) eliyle de  Evrim aleyhinde etkin propaganda yaptırıyordu. İktidarın yardım ve kollaması ile yurdun her yerinde evrim aleyhinde konferanslar veriliyor, resimli seyyar müzeler açılıyordu.
Fetocu Vali Adnan Hoca’yı kolluyor
Kırklareli Valisi Hüseyin Avni Coş, kamuoyunda "Adnan Hoca" olarak bilinen ve organize suç örgütü lideri olduğu gerekçesiyle yargılanan Bilim Araştırma Vakfı Başkanı Adnan Oktar'ın yazdığı kitapların Halk Kütüphanelerine  alınması için Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'a başvurmuş. Adnan Hoca kitaplarına ilk yasak işte bu mektuptan sonra Kırklareli Valiliği tarafından kaldırıldı. (2)
Adnan Hoca olarak tanınan Adnan Oktar’ın “Harun Yahya” takma adıyla çok lüks bir baskıyla yazdığı “Yaradılış AtlasıTürkiye’deki okullara izinsiz olarak, ayrıca vatandaşlara dağıtılıyor. Şimdilerde Feto’culuktan yargılanan zamanın Kırklareli Valisi Hüseyin Avni Coş’un da, bu Yaradılış Atlası” kitabın Halk Kütüphanelerine alınması konusunda Kültür ve Turizm Bakanı’na mektup yazdığı ortaya çıkıyor.  Bu örnek bile yandaşların birbirini koruduklarını, yan yana hareket ettiklerini göstermekte. Ne ki zaman zaman Feto-Oktar grubu ile dayanışma içinde hareket ediyorlar, ta 15 Temmuz darbe girişimine kadar gerek Ergenekonculara, gerek emniyet mensupların, hoşlanmadıkları kişi ve kurumlara karşı kumpas ortakları yandaşları tarafından açıklanmakta. Bu konuda Adnan Oktar, A9TV de, 2015 Eylül’ünde yayınlanan bir programda şu açıklaması ile birlikteliğini dışa vuruyordu: “Fetullah Hoca beni çok sever. Cemaatimizin faaliyetlerini İslam alemindeki en mükemmel faaliyet olarak görüyor….Hocamızı biz de çok severiz, ben de severim Fetullah Hoca’yı”.
(“Hüseyin Avni Coş da dahil olmak üzere valiler Vahdettin Özcan, İbrahim Şahin, Adnan Yılmaz ve Hasan Karahan'ın FETÖ ile bağlantılı olduğu belirtilen Bank Asya'da hesabı bulunduğu ve Kimse Yok mu Derneği'ne bağış yaptığı tespit edildi. Valilerin pasaportları iptal edildi”).(3)
Yazımızın başlığında iktidarın bu örgütleri koruduğunu yazdık; söyler misiniz bu doğrultuda bu Feto ve Oktar grubu, devlet mekanizmasını sinsi sinsi kemirirken bu gruplar hakkında 15 Temmuz darbe girişimine kadar devletçe ciddi bir soruşturma ve operasyon yapılmış mıdır? Maalesef hayır; iktidarın bu iki çağ dışı örgütün faaliyetlerini bilmemesi mümkün değildir. Dincilik gibi, Evrim aleyhinde faaliyetler gibi inanç ve düşünce birlikteliği olduğu için iktidar bu örgütlerin faaliyetlerine göz yummuş, yer yer ortak hareket etmişlerdir.
Şu acı bir gerçek ki, Laik TC inin içinde bu iki örgütü Feto ve Oktar virüsü, 20 yıldan fazla bir zamandır, AKP-RTE yönetimi içinde bu iki hukuk ve yasa dışı grubu iktidarın göz yummasıyla, zaman zaman besleniyor, kollanıyorlar, onlar da devleti kemirip duruyorlardı. 15 Temmuz darbe girişimi AKP-RTE iktidarının gözünü açmış olmalı ki, yasal operasyona geç de olsa başlamış oldu, ama ne pahasına, nice maddi, manevi ve can pahasına. Bu operasyonlar taa 2000 yılından beri ciddi biçimde başlamalı idi; Feto’su, Oktar’ı, PKK sı ve öteki sızıntı örgütler tamamen ülke gündeminden düşürülmeli idi ve ülke böylece sıkıntılara sokulmamalı idi.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız  
SONNOTLAR
(1) https://harunyahya.org/tr/Makaleler/4253/fransada-yaratilis-atlasi-depremi
(2)http://www.hurriyet.com.tr/gundem/adnan-hoca-nin-kitabina-vali-emri-5886011
(3)https://tr.sputniknews.com/turkiye/201701231026885425-huseyin-avni-cos-feto-pasaport/

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget