Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Milli Eğitimdeki gerileşme bir yıkım süreci, milli devleti yıkma sürecidir.

Kurucu değerlerle mücadele eden bir iktidar, Türkiye’yi yükseltmez çökertir.

Eğitimimizin son 15 yılı ve seçeneklerimiz sempozyumu (Bölüm 7)
AKP nin 15 yıldan beri çağdaşlıktan çıkarmaya çalıştığı eğitim öğretimimizdeki yozlaşma ve gerileşmeyi, eğitim öğretim uzmanlarının objektif olarak anlattıkları görüşlerini yansıtmaya devam ediyoruz.
M.Eğitim Bakanlığının, okulların nasıl bir çağ dışı yönetimle yönetilip yönlendirildiğini, bile bile bunu yapıp en sonunda da, “Milli Eğitimde, kültürde başarılı olamadıklarını” söylemeleri, insana üzüntü veriyor. Konu çocuklarımızın ve de yurdumuzun geleceği olduğuna göre, bu konuda asla çağ dışı uygulama ve söylemlere yer vermemeliyiz. O nedenle bir an önce bu çağ dışı uygulamalardan kurtulmalıyız.
Çankaya Belediyesi, Eğitim-İş Ankara 1 ve 2 nolu Şubeler, Tüm Öğretim Elemanları Derneği ve Ulusal Eğitim Derneğince birlikte düzenledikleri “Eğitimimizin Son 15 Yılı ve Seçeneklerimiz” konulu sempozyum (bilgi şöleni) yapıldı.
Sabahtan akşama üç bölüm halinde devam eden sempozyumun konuşmaları uzun olduğu için, ayrıca konuşmacılar,  gerileyen eğitimimiz konusunda çok önemli açıklamalarda bulunduklarından, bu konuşmaları kısaltmaya kıyamadık, biz de bu konuşmaları tüm olarak bölüm bölüm sunacağız.
Ancak, 280 kişilik salonda ne yazık ki 85-90 kişi dinleyici olarak bulunuyordu. (Önceki yazılarda salona 500 kişilik denmişti ama aslında salon 280 kişilikmiş, düzeltiyoruz).
Bu güzel konuşmaların çok az kişiyle dört duvar arasında kalmasını istemedik, okuyucuya sunmak için emek sarf ederek yazıya döktük.
7 Eylül 2017 günü Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapılan sempozyumda, 15 yıllık eğitimimizin gerileyen süreci üç bölümde incelendi. “Eğitimde Gerileşme” Bölümündeki dört uzman konuşmacıların görüşlerini sunmuştuk.
Sempozyumun ikinci oturumunda “Eğitim Öğretimi Özelleştirme” adı altında konuşmalar a devam edildi.  Yönetici Prof. Dr. Tulin Oygur üçüncü konuşmacı olarak Öğretmen Hüseyin Canerik’e söz verirken, Cenerik’in yüksek lisans yapmış, iktidarın bir okul müdürü olduğunu öğrenince, “böylesi de oluyor demek ki, iktidarın gözünden kaçmış” diyerek kara mizah gibi esprili söz etti. Yani böylesine Atatürkçü aydınlıkçı birini neden görevden almamışlar”, demek istiyordu…
Canerik’in konuşmasından, M.E. Bakanığının, okulların nasıl bir sömürü aracı olarak kullanıldığını, bilinçli olarak nasıl bir yıkım haline getirildiğini, bu kanalla devletin, bakanlığın nasıl bir israf içinde olduğunu, ayrıca okulların-öğrencilerin yurt ve dershanelerle, özel okullarla cemaatlere, tarikatlara parasal yönlendirmeyle nasıl sürüklendiğini rakamlarla örnekli olarak önceki bölümde açıklandı.
Bu bölümün son konuşmacısı olarak öğretmen yazar Rıza Zelyut konuşmasında şunları söyledi:
“-Sofraya baktığımız zaman, iştah açmayan bir menü ile karşı karşıyayız. Onun için bir Cumhuriyet aydını olarak iyimserim, geleceğin bize ait olduğunu düşünüyorum. Ama şu an bizlerin üzerinde çok ciddi görevler olduğunu da görüyorum. Ben burada ey Türk öğretmenleri diye sesleniyorum. M. Kemal Paşa ey Türk Gençliği demişti. 80 li gençliği yetiştiren kuvvetli bir öğretmen kuşağı olduğunu biliyorum. Cumhuriyetçi, laik, milliyetçi, vatansever, emperyalizme direnen, akılcı eğitimi temel almış aklını kullanan hurafelerle değil aklına teslim olmuş bir öğretmenler kuşağı vardı. Onların yetiştirdiği gençliğe sesleniyordu “ey Türk Gençliği” diye. Şimdi o gençlik yavaş yavaş siliniyor, ben de öyle bir gençlik yetiştirmek için ey Türk öğretmenleri diye öğretmenlere sesleniyorum. Çünkü sorunun ana kaynaklarından birisi de öğretmen yetiştirmede Türkiye’nin uçuruma itilmesidir. Ben kendi öğretmen kimliğimle bu gün okullarda çocukların karşısına çıkartılan birçok öğretmenin ayrı ayrı varlıklar olduğunu düşünüyorum. Benzemiyor bana yani, maalesef; ben 1964 yılında öğretmen okuluna girdiğim zaman biz orada okulu bitirip ülkemize, devletimize, milletimize hizmet etmek amacıyla yanıp yakılan gençlerdik. “Alnımızda bilgilerden bir çelenk, nura doğru can atan Türk genciyiz. Yeryüzünde yoktur olmaz Türk’e denk” devam eden marşlarla coşkuyla yürürdük.
Şimdi nerede, “ümmet ve cihat” sloganları atıyor 13-14 yaşındaki çocuklar, okullarda. Türkiye nereden nereye gelmiş arkadaşlar. Öyleyse ey Türk öğretmenleri diyorum ve sizin gibi öğretmenlere çok görev düşüyor, çünkü bir toplumu kurtaracak olan öncülerdir. Milyonlarca insan var, 80 milyon insan var, bu 80 milyonun 70 milyonu ot gibi biten ot gibi yiten tipten, kimse kusura bakmasın, insanları aşağıladığım zannedilmesin. Onları yönlendiren üç beş milyon kitle vardır;  onlardan birisi de öğretmenlerdir. O yüzden öğretmenlerimizin parti öğretmeni haline getirilen, öğretmenlerimizin TC nin öğretmeni haline getirilmesi lazımdır. Yoksa iddia ediyorum, vatan savaşı altında yürütülen bu mücadele başarıya ulaşamaz. Öyle bir iktidarla karşı karşıyayız ki, evet Türkiye emperyalizm tarafından sıkıştırılıyor, kuşatılıyor, teslim olmaya zorlanıyor, hükümet bununla mücadele ediyor, biz bu mücadelenin arkasında durmak istiyoruz, işçileri destekleyelim diyoruz. Ama aynı iktidar içeride bu değerlere karşı savaş yürütüyor. Bu nasıl yaman çelişkidir. M. Kemal Atatürk’e yapılan saldırılar heykelleri de dâhil olmak üzere bu iktidar zamanında bu kadar artması tesadüf müdür. Hayır, eğitim süreciyle, 15 yıllık eğitimde yaşananlar bize M. Kemal’le değerlerine ve heykellerine yönelik saldırıların arkasındaki fikriyatın ne olduğunda gösteriyor. Eğer siz Türkiye’yi dış saldırılara karşı koruyacaksanız bunu korumanın en iyi yolu bu devleti var eden kurucu değerlere saygıdan geçer. AKP bir taraftan kurucu değerlerle mücadele ediyor, öbür taraftan da “Türkiye’yi biz kurtarırız, biz yükseltiriz”, havasıyla propaganda yapıyor. Olmaz, ikisi bir arada yürümez. Kurucu değerlerle mücadele eden bir iktidar, Türkiye’yi yükseltmez çökertir ki eğitim bunun en açık göstergesidir.
Şimdi Sayın CHP Milletvekili İrgil’in geçen gün, parlamentoda yaptığı geçen haftada eğitimle ilgili açıklamada verdiği rakamlar var. Orada görüyoruz ki, haber halinde yıllardır, karşımıza çıkıyor. Türkiye’deki öğrencilerin okuma, anlama, yorumlama gücü giderek düşüyor. 30-35 sıradan ellinci sıraya gerilemiştir. Peki, soru şu, bu çocukların beynine bir mikrop mu girdi de algılama gücü geriye gitti, algılayamaz hale geldiler. Çocukların beynine mikrop girdi, ne mikrobu bu, AKP eliyle yürütülen gericilik mikrobu.
Türk milletinin yerine ümmet yerleştirme mikrobu adını açıkça koyalım.
“Dünya beşten büyüktür”, Türkiye de AKP den büyüktür. “Dünya beşten büyüktür” ama Türkiye de Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan büyüktür. “Dünya beşten büyüktür”,laiklik de dinci fikirlerden, görüşlerden büyüktür.
Eğitimde gericileşmeyle laikliğe karşı yürütülen saldırlar paraleldir atbaşıdır. 1960 larda 70 lerde “kahrolsun komünizm” diyen gruplar şimdi de “kahrolsun laiklik” diyor. Yani komünizm ortadan kalktı, bunların saldırı olarak gördükleri şeyler laiklik. Yani dünkü antikomünistler, yani Amerika’nın içimizdeki paralı askerleri. Dün cumhuriyet değerlerine komünizm üzerinden saldıranlar, şimdi laiklik üzerinden saldırır hale geldiler. Aynı ekipler Amerikancı zihniyettir. Eğitimin bu gün de dönüştürülmesi de bir Amerikancı, kimse kusura bakmasın,  çünkü Büyük Orta Doğu Projesinde (BOP) Amerikan derin devletinin en çok korktuğu şey, milliyetçi ve laik Türkiye. Adamlar diyorlar ki, “bunar fikriyat olarak, tavır olarak bize benzerler ama bunlar aynı zamanda da Amerika'ya karşı en çok tavır takınan insanlardır. Onun için bunları kendimizin dostu olarak göremeyiz” diyorlar.
Amerika’nın bir özelliği var seviyorum, adamlar yapacakları işleri yazıyorlar ve buna da ulaşıyorsunuz, yani bu planlara da ulaşıyorsunuz. Bu planları doğru okursak bu günkü eğitimin nereden geldiğini görürüz. Fetullah Gülen’i imal eden şey eğitim politikası aynen devam ediyor.
Milli Eğitimi, eğitimci olmayan bakanlara teslim edilmesi de bu projenin bir parçasıdır. Anlamasın, yukarıdan verilen emirleri yerine getirsin, yani eğitimi özelleştirme adı altında devlet denetiminden çıkaracak bir projeyi devreye sokacak adı altında gerici kurumlara teslim etme sürecini götürecek bir elemana ihtiyacım var, yoksa Türkiye’nin çocuklarını eğitecek onu dünyayla yarışacak bakana ihtiyacım yok benim. Öyle bir örgüt istemiyorum ama aklını kullanacak çocuk yetiştirme bana, aklını kullanan tehlikelidir, niye “din adı altında kendisine ezberlettiğimiz doğmalara inanan, onun önünde secdeye varan bir gençlik yetiştir, bana” diyor, ben bunu istiyorum”, diyor.
Laiklik ve Cumhuriyetin kurucu değerlerine saldırıların karşısında durmak biz öğretmenlerin görevi, ama asıl mücadele etmesi gereken Türkiye’deki muhalefet partileri var. Muhalefet partileri, laikliğe karşı yürütülen bu saldırılarda sessiz kadılar ve kimi zaman da dolaylı yoldan destek oldular. Ne demek, “laiklik karın doyurmuyor” demek.
G 7 ülkesine bakın, dünyanın en gelişmiş ülkelerine, hepsi laik ülkelerdir. Dünyanın karnını laiklik laik sistemler doyurur. Laik olmayan sistemler çökmüştür, yerlerde sürünmektedir ve birbirlerini boğazlamaktadırlar. Müslüman dünyasında kendini laiklikten uzak gören laikliği düşman kabul eden coğrafyadan insanlar, kendini kurtarmak için kendini Ege denizine, Akdeniz’e atıyor, binlercesi boğuluyor. Nereye, laik toplumlara kaçmak için. Demek ki laiklik en temel güç ve karın doyuran güçtür.
Bunu kabul etmiyorlar, Türkiye’yi yönetenler kabul etmiyor. Karnını doyurmak onun için bir şey değil, kendi kafasında bir toplum yaratmak istiyor buna da “Yeni Türkiye” diyor. Ortaçağ Türkiye’si kardeşim. Ortaçağ Türkiye’si yaratmak istiyor, yani Türkiye modern dünyadan Ortaçağ dünyasına götürülmek isteniyor.
Sayın Cumhurbaşkanı son yıllarda, son zamanlarda sık sık bir şey söylüyor. Diyor ki, “15 yıllık iktidarımızda çok büyük işler yaptık, ilk dönüşümler gerçekleştirdik. Ama iki konuda başarısız olduk, bu iki konu eğitim ve kültür konusudur. Bunu da çözmemiz, halletmemiz buralar da yol almamız lazım” diyor. Arkadaşlar gerçekten de bu iki konuda başarısızlar. Çünkü çocuklarımız okuduklarını anlayamaz haline gelmiş. Dünyayla yarışabilecek özelliklerini yitirmeye başlamıştır. Ama burada söylenen “Yeni Türkiye adı altında yaratmaya çalıştıkları gerici Türkiye’yi Orta Çağ Türkiye’sini kurma yolunda istedikleri kadar yol alamadıklarını itiraf etmektir.  Başka şey deldir bu. Yoksa eğitime katkı değil, böyle mi eğitime katkı verilir.
Nedir istediği nesil? Kendisi söyledi yine Sayın Cumhurbaşkanı, “dindar ve kindar” bir nesil. Yetiştirmeye çalıştıkları nesil bu. Okullarla böyle oynamalarının, “özel okul” adı atında yeni uyduruk okullar icat etmelerinin ve imam hatipleri dayatmalarının sebebi bu. Karşılarında ne var, bunların? Anayasanın temel ilkelerinden olan laiklik, eğitimin kadın erkek ayırımı yapılmadan yürütülmesi düzeni, bilimi temel alan müfredat, Türk kimliğine ve Cumhuriyet değerlerine bağlı öğretmen ve yönetim kadrosu, vatandaşın imam hatiplere ilgi göstermemesi gibi ciddi engeller bunların karşısında. Bunları aşmak için işte böyle oyunlar oynuyorlar, kumpaslar kuruyorlar. Yani Fetullah Gülen Türkiye’ye kumpas kurduysa, AKP de şimdi Türkiye’ye kumpaslar kuruyor ve Fetullah Gülen’in “darbeci Amerikan uşağı Fetullah Gülen’in dünya görüşleri bu gün bizim okullarımızda başat hale getirilmeye çalışılıyor. Fetullah Gülen darbeci, ama o darbeci Fetullah Gülen’in dünya görüşleri AKP tarafından halen okullara hâkim kılınmaya çalışılıyor. Böyle bir garip çelişkinin içerisinden geçiyoruz.
Okulları özelleştirme üzerinde durdular arkadaşlar. ÖZELLEŞTİRME, BU DÜZENDE OKULLARI DEVLET DENETİMİNDEN KAÇIRMANIN YOLUDUR. Yani orada devlet okullarında yapamayacağını oraları özelleştirerek başına da eğitimi olmayan parti militanı ve siyasal dinci adı altında adamları getirmek suretiyle oraları okulları partiye militanı imal etme ilkesine çevirmedir, özelleştirmenin amaçlarından biri.
İkincisi, yandaşa kaynak aktarma ihaleler yapmak suretiyle yandaşa kaynak aktarma yöntemidir.
Üçüncüsü, zengin çocuklarına daha iyi eğitim verme yoludur, özelleştirme. Halkın çocuklarını en iyi eğitimden, iyi eğitimden yoksun bırakmanın bir yoludur, özelleştirmeyle. Bizim zamanımızda özelleştirme yoktu biz sınava girerdik, kim iyi öğrenci ise, kim iyi yetişmişse o daha çok puan alır, okullarını seçerdi. Yani ben 1964 de ortaokulu bitirdiğim zaman sınava girdiğim zaman 180 üzerinden 180 soru yapmışım öğretmen okuluna girerken. Şimdi bana, “sen alevisin” diye orda eleyen kimse olmadı. Şimdi bakıyorsun 95 almış, 90 almış sınavda, on üzerinden dokuz almış öyle söyleyelim. Bir hukuk mezunu gencimiz savcılık için başvuruyor veya yargıçlık için başvuruyor, onu sözlüde eliyorlar, niye, ya kesinlikle şey alevi olduğunu biliyorlardır veya bu bizim partimizin karşısındadır, bunlar muhaliftir, bunlar CHP lidir veya bize karşı olan gruptandır diye eliyorlar.
Eskiden bu yoktu, bakınız eskiden kimseyi eleyemezdiniz. Mezhebine, dinine, bölgesine göre. Şimdi bütün bunlar revaçta.
Yıl 1538 Kanuni Sultan Süleyman topluyor devlet yöneticilerini, aralarında kazaskerler var. Kazasker yüksek yargıç, şeyhülislam da var, vezirler. İstanbul kargaşa içinde bunlar, kimse bizim tarihçiler yazmazlar; Kanuni Sultan Süleyman, Muhteşem Yüzyıl falan, filan. Öyle değil. Halk, alt katmanlar perişan. Açlık almış yürümüş, savaşların getirdiği fiyat patlamasıyla insanlar ete ekmeğe ulaşmaz olmuş, aşağı katmanlar olaylar oluyor, evler basılıyor, insanlar öldürülüyor.

MÜSBET İLİMLER KANUNİ ZAMANINDA FETVA İLE DIŞLANDI ( AKP DE AYNI ŞEYİ YAPIYOR)
Kanuni Sultan Süleyman topluyor, diyor ki, “bu olaylar niye oluyor” diyor. Biz bunca sefere çıkıyoruz, Macarları tepeledik, İran kâfir Kızıl başlar üzerine gittik onları tepeledik. Her tarafta sözümüz geçiyor ama İstanbul’da da memleketin içinde olaylar oluyor sebebi nedir”
 Adamlar şunu söylüyorlar: Efendim, bizim okullarımızda matematik, tıp, fizik gibi akli ilimler öğretiliyor, yapılıyor. Bu akli ilimler insanları yoldan çıkarıyor, azdırıyor, e ne yapalım bunları atacağız, bunun yerine nakli ilimler koyacağız. Nedir onlar hadis, fıkıh, kelam gibi dersleri koyacağız, o zaman bu milleti biz yola getiririz, onları da adam ederiz, diyorlar. Bu ferman halinde yayınlandı, rivayet değil, arşivlerde kaydı var bunun. 1538 yılında alınan bu kararla, şeyhülislamların, kazaskerlerin önderlik ettiği bu kararla Osmanlı Devleti çöküşe geçmiştir. İlim Türk ülkesinden kaymış Batı’ya gitmiştir.
Şimdi 1538 tarihi ile 2017 yi yan yana getirdiğimde müthiş bir benzerlik görüyorum. Okullarda maddi ilimleri atıyoruz, nakli ilim dediğimiz fıkıh, hadis, kelam, yok peygamberin hayatı yok Sieri Nebi bunların hepsi masallardır, çocuklarımıza bir şeyler vermez. Belki bunlar ders konusu olarak değil de, yayınevleri vardır, yayınevleri basar isteyenler de alır çocuklarına kitaplardan okutabilir. Ona bir şey demem, bunlar ders konusu olamaz.
Olayın özünü şöyle söyleyelim, devleti ele geçiren bu zihniyet yani Türkiye’yi din üzerinden şekillendirerek “yeni Türkiye” adı altında bir partinin değişmez sultası altına almak isteyen bu hareket, Milli Eğitim üzerinde çok yoğunlaştı. Bu işi yürütebilmek için de ne yaptı, yandaş örgütler kurdu. Nedir bunlar, vakıflardır, derneklerdir. Deminler adını andık, söyledik, yok Hizmet Vakfı yok Ensar vakfı, yok TÜGEM, İlim Yayma Vakfı, Türkiye Gençlik Vakfı, Muradiye vakfı gibi bir yığın vakıf var, bildiklerimiz bunlar, bilmediklerimiz de var.
1-Onlarcasına belki yüzlercesine devlet ne yapıyor, bütçeden kaynak aktarıyor.
2-AKP li belediyeler destekliyor bunları. AKP li belediyeler arsa da dâhil olmak üzere bunlara her türlü desteği veriyor.
3-Suudiler üzerinden bunlara müthiş paralar geldi.
4-AKP li mütekaitler üzerinden bunlar destekleniyor.
İşte bu vakıflara bizim çocuklarımız teslim ediliyor?
1-Yatılı okullar kapatılıyor. Yatılı okulların yüzde 35 i, yatılı okullardaki öğrencilerin yüzde 66 sini kaybettik, Türkiye AKP zamanında. Hâlbuki en azından yüzde 66 daha fazla okul açılıp çocukların buralara yönlendirilmesi lazımdı. Özellikle Güneydoğu Anadolu’da kapatılan yatılı bölge okulları yüzünden o çocuklarımıza ya bölgenin şıhları, mollaları el attılar ele geçirdiler. Ya da PKK ele geçirdi. Yani eğitimin AKP nin ele geçirmek üzere yönlendirmek üzere yaptığı büyük hatalardan birisi de bu okulların kapatılmasıdır ve kapasitesinin düşürülmesidir.
2-Yine yurtlar, devlet yurt açmıyor, üniversite öğrencilerinin ancak yüzde 14 ü ancak devlet yurtlarından faydalanabiliyor. Yurt açmıyor niye desteklediği o Ensar Vakfı gibi vakıfların binlerce yurdu var, siz oraya gideceksiniz, o yurda seni mahkûm ve mecbur bırakıyor. Bunlar sinsi oyunlar yani yatılı bölge okullarını ve diğer okulları kapatıyor.
3-Başka bir oyun normal ortaokul ve liselerin kapasitesini düşürüyor, onları imam hatip okuluna çeviriyor, böylece vatandaş çocuğunu yazdıracak okul bulamaz hale geliyor, puanı düşük olanlar özellikle. Ne yapıyor, imam hatibe gidip yazdırmak zorunda kalıyor. Yani böyle bir dayatmacı zihniyet dünyada görülmüş değildir. Bin bir türlü yolla imam hatiplere çekiyorler, çocuklarınıza “şu kadar burs-para veririz” deniliyor, bunları kabul etmiyor vatandaş.
Beni bir veli aradı, dedi ki, çocuğumu hiçbir yere yazdıramadım bana diyorlar ki, Bahçelievler şurada imam hatip var, alıyor oraya götürüyor. Çocuğumu “o okula vermek istemiyorum” diyor, ne yapayım. Yani böyle bir kuşatmayla eğitim karşı karşıya.
Bir başka oyun, resmi okulların bilim dışı mahalle örgütlerine teslim ediyorlar. Haberler bunu gösteriyor. Mahalle örgütü dediği de AKP ye bağlı mahalledeki birimler. Şimdi haberlerden çıkardığım şeyle il Milli Eğitim Müdürlükleri bir üst kurul oluşturuyor. “Eğitime ahlaki değerler eğitimi” diye güzel bir başlık altında sinsi, yıkıcı, haince müdahale edebilmek için, üst kurul oluşturuyor. Bu üst kurulun altında bir yürütme kurulu oluşuyor. Yürütme kurlunun işlerini de yürütme ekibi yapıyor. Bunlara akıl vermek üzere bir “danışma kurulu” oluşturulmuş. Bu danışma kurulu da Hayrettin Karaman türünde hırsızlığa bile onay verecek tiplerden oluşuyor veya Atatürk’e küfretmeyi marifet zanneden alçakların yer aldığı yazarlar oluşturuluyor. Bunlar okullara gidecekler çocukların beynini yıkayıp onları zehirleyecekler. Yani bu şimdi yürütülen bir şey. Nedir bu, bilim dışı, akıl dışı insanların devlet okullarına da dönüştüremedikleri bir türlü dedik ya, devlet okullarına dışarıdan müdahale partili AKP nin okullara el koyması bu. Özelleştirilmenin yetmediği yerlerde bu işlevleri de yapıyorlar.
Eğitimimizin son 15 yılı ve seçeneklerimiz sempozyumu (Bölüm 7)

AKP SÜRECİNDE KADINLAR CARİYELEŞTİRİLİYOR
Peki, bu süreçte karşımıza çıkan en önemli tehlikelerden birisi de kadınların cariyeleştirme süreci. Açık söylüyorum AKP yle yürütülen proje kadınları cariyeleştirmedir. Kadının cariyeleştirme sürecine sokulduğunu, gerek kitaplara konulan fotoğraflardan, gerek onlara ait kendilerine yüklenen görevlerden, gerekse de AKP kurmaylarının “kadının yeri evidir” tarzındaki açıklamalardan, gerekse “ben Tayyip Erdoğan’ın cariyesi olmaya hazırım” diyen sosyal medyaya da düşen kadın tiplerinden. Bunlar bir özendirme şeyi. Emine hanım ağzını yırtar, hiç kimse cariye ona olmaz da onu da söyleyeyim, izin vereceğini zannetmiyorum bu tür şeylere. Ben öyle bir umut içindeyim, ama kadının cariyeleştirme sürecine girdiği sürecine de karşı karşıyayız. Burada bu gelişmeler en çok Türk kadınlarını tehdit ediyor, öncelikle onları da çizeyim. Kadınların durumu bize göre daha kötü. Ama sonuçta laik, çağdaş TC ve onun bireylerinin tümünü tehdit eden bir süreçle karşı karşıyayız.
Bu böyle devam ederse, bu eğitim programında ısrar ederse Sayın Cumhurbaşkanı, çünkü onun işareti üzerine bu adamlar delice tehlikeli işler yapıyorlar.
1-Vatan Savaşı dediği savaşı kaybedecektir.
2-Türkiye’yi parçalayacaktır.
3- TÜRKİYE IŞİD MİLİTANI İMAL EDEN ATÖLYELERE DÖNÜŞECEKTİR, Türkiye’deki okullar. Türkiye’de halen yüzde 8 civarında IŞİD i açıktan destekleyen bir nüfusun olduğunu, bunun beş altı milyon nüfusa karşılık geldiğini de unutmayalım. Tehlike vardır, hem iç barış tehlike altındadır, hem de böyle militanlar yetiştirilirse, imam hatip liselerinde çocuklar el kaldırıp IŞİD in attığı sloganları atarlarsa ileride Türkiye IŞİD militanı yetiştiren bir iklim halini alacaktır. Bunu yetiştiricileri de olacaktır, çünkü örneğini 15 Temmuzda gördük. “canım, ciğerim, cicim, alnı secdeye gelenden bize zarar gelmez” dediler. Onlar vurmaya kalktı kendileri. Öyleyse bir çağrım var, Türkiye’nin kaderiyle ve kendi partisinin kaderiyle oynamaması için Sayın Cumhurbaşkanı bu yanlış, tehlikeli, feci eğitim anlayışını dayatmaktan vazgeçmelidir. Bu yıkıcı bir şeydir, sadece kendisine değil, Türkiye’ye de yıkım getirecektir. Onun için AKP yi yanlıştan dönmeye çağırıyorum. Bu anlayış yani dine dayalı eğitim anlayışı çocuklarımızı dünyanın diğer ülkelerindeki gençlerle yarışmaktan geriye atacağı için ekonomik olarak da bize çöküş olarak dönecektir. Türkiye yarışma gücünü, rekabetini kaybedecektir dini eğitim yüzünden. Bu nedenle de en azından iktidarın bu yanlıştan vazgeçmesini istiyorum, bu çağrıyla bitiriyorum”.

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR

Sempozyum nedir? Belli bir konuda, çeşitli konuşmacıların katılımıyla düzenlenen, bilimsel ağırlıklı toplantı.

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 1)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 2)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 3)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 4)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 5)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 6)

Cevat Kulaksız

Milli Eğitimdeki gerileşme bir yıkım süreci, milli devleti yıkma sürecidir.

Eğitimimizin son 15 yılı ve seçeneklerimiz sempozyumu (Bölüm 5)
AKP nin 15 yıldan beri çağdaşlıktan çıkarmaya çalıştığı eğitim öğretimimizdeki yozlaşma ve gerileşmeyi, eğitim öğretim uzmanlarının objektif olarak anlattıkları görüşlerini yansıtmaya devam ediyoruz.
M.Eğitim Bakanlığının, okulların nasıl bir çağ dışı yönetimle yönetilip yönlendirildiğini, bile bile bunu yapıp en sonunda da, “Milli Eğitimde, kültürde başarılı olamadıklarını” söylemeleri, insana üzüntü veriyor. Konu çocuklarımızın ve de yurdumuzun geleceği olduğuna göre, bu konuda asla çağ dışı uygulama ve söylemlere yer vermemeliyiz. O nedenle bir an önce bu çağ dışı uygulamalardan kurtulmalıyız.
Çankaya Belediyesi, Eğitim-İş Ankara 1 ve 2 nolu Şubeler, Tüm Öğretim Elemanları Derneği ve Ulusal Eğitim Derneğince birlikte düzenledikleri “Eğitimimizin Son 15 Yılı ve Seçeneklerimiz” konulu sempozyum (bilgi şöleni) yapıldı.
Sabahtan akşama üç bölüm halinde devam eden sempozyumun konuşmaları uzun olduğu için, ayrıca konuşmacılar,  gerileyen eğitimimiz konusunda çok önemli açıklamalarda bulunduklarından, bu konuşmaları kısaltmaya kıyamadık, biz de bu konuşmaları tüm olarak bölüm bölüm sunacağız.
Ancak, 280 kişilik salonda ne yazık ki 85-90 kişi dinleyici olarak bulunuyordu. (Önceki yazılarda salona 500 kişilik denmişti ama aslında salon 280 kişilikmiş, düzeltiyoruz).
Bu güzel konuşmaların çok az kişiyle dört duvar arasında kalmasını istemedik, okuyucuya sunmak için emek sarf ederek yazıya döktük.
7 Eylül 2017 günü Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapılan sempozyumda, 15 yıllık eğitimimizin gerileyen süreci üç bölümde incelendi. “Eğitimde Gerileşme” Bölümündeki dört uzman konuşmacıların görüşlerini sunmuştuk.
Sempozyumun ikinci oturumunda “Eğitim Öğretimi Özelleştirme” adı altında konuşmalar a devam edildi.  Yönetici Prof. Dr. Tulin Oygur üçüncü konuşmacı olarak Öğretmen Hüseyin Canerik’e söz verirken, Cenerik’in yüksek lisans yapmış, iktidarın bir okul müdürü olduğunu öğrenince, “böylesi de oluyor demek ki, iktidarın gözünden kaçmış” diyerek kara mizah gibi esprili söz etti. Yani böylesine Atatürkçü aydınlıkçı birini neden görevden almamışlar”, demek istiyordu…
Canerik’in konuşmasından, M.E. Bakanığının, okulların nasıl bir sömürü aracı olarak kullanıldığını, bilinçli olarak nasıl bir yıkım haline getirildiğini, bu kanalla devletin, bakanlığın nasıl bir israf içinde olduğunu, ayrıca okulların-öğrencilerin yurt ve dershanelerle, özel okullarla cemaatlere, tarikatlara parasal yönlendirmeyle nasıl sürüklendiğini rakamlarla örnekli bu anlatımda göreceğiz.
Hüseyin Canerik konuşmasında şunları söyledi:
“- Özelleştirme konusu, özellikle Dikkat edilirse, yürütülen faaliyetlerin özelleştirilmesi konusu sadece parasal boyutu bakımından ele alınan bir konu değil. Dikkat edilirse M. E. Bakanlığındaki özeleştirme süreci cemaatleşme, tarikatlaşma, tarikatların güçlenmesi, eğitimin milli niteliklerinden arındırılması programlarında, ders kitaplarında karşılığı olan mevzuatın yine aynı biçimli bu olumlu niteliklerinin arındırılması biçiminde eş zamanlı yürütülen bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor. Küreselleşme, özelleştirme devletin sırtında kambur olarak görülen hizmetlerin çeşitli kesimlere kaynak aktarma aracı olarak görülmesi, sadece bir kaynak aktarma olayı olarak görülmez aslında. Şimdi dikkatlice bakıldığı zaman M. E Bakanlığında özelleştirme sürecinde somut bazı şeyleri kıyaslama yaparsak bunları daha iyi görebileceğiz.
   M.E. Bakanlığının adı “hizmet satın alma bakanlığı” olsun.
M.E. Bakanlığı, bilindiği gibi, 2003 yılından beri ücretsiz ders kitabı uygulamasını hayata geçirdi şu ana kadar 2017-2018 Eğitim Öğretim yılını dâhil ettiğimiz zaman yaklaşık dört buçuk milyar dolayında bir ödeme yapıldığını görüyoruz, ders kitaplarına. Çok büyük bir rakam, dört buçuk milyar lira ve 2014 yılından beri özel okullara ders kitapları yine devlet tarafından ücretsi olarak dağıtılmaya başlamıyor. Yani özel okul açıyorsunuz teşvik esiyorsunuz, bu yetmiyor bunlara ayrıca ders kitabı veriyorsunuz. Bu süreç devlet okulları aleyhine cemaat okullarının lehine bir durum yaratıyor. Pratik böyle büyük bit ısrar var. M. E. Bakanlığının adını ben “hizmet satın alma bakanlığı” olarak değiştirilmesini düşünüyorum. Yeri bir kavram türetildi son yıllarda. Her adımı atıldığında karşımıza çıkan “sınav hizmet alımı”, düşünün birçok ilde il düzeyinde yapılan sınavlar M.E. Bakanlığı personeli tarafından hazırlanmıyor. Çeşitli ihaleler açılıyor, bunlar önceden tespit edilen adrese teslim ihaleler niteliğinde ve bakanlık personelinin hazırlamadığı sorular çeşitli grupların aldığı ihaleler sonucunda onlar tarafından hazırlanıyor, değerlendiriliyor, hiç kimse yorulmadan okullara gönderiliyor, veriler ilgililerin önüne çıkıyor. Sınav ücretleri alımı, personel hizmeti alımı, ondan sonra mal ve hizmetle farklı alanlarda, ders kitapları yine aynı şekildedir. Bakanlığı şu anda en önemli uğraşı, kaynakları nasıl aktarırım, nasıl elden çıkarırım, başkalarına nasıl kaynak aktarırım sorusu. Bunu da hakkıyla yaptıklarını söylemeliyiz.

Ders kitapları toplatılıp kâğıt fiyatına satılıyor kamu kaynakları her yıl çöpe atılıyor.
Şimdi ücretsiz ders uygulaması kitabına baktığımız zaman aslında büyük oranda kamu kaynaklarının israf edildiğini bir savurganlığa neden olunduğunu görüyoruz. Her öğretim yılında hazırlanan kitaplar, bu yılki tartışmaları bir yana bırakalım, yıllarca ders kitabı incelemesi yaptık arkadaşlarımla. Kitap hazırlıyorsunuz, özel yayınevleri hazırlıyor, basımı gerçekleştiriyor, beş yıllığına onay veriliyor. Bir süre sonra o kitaplar toplatılıyor, yırtılıyor, onlar bu yıla özgü, öğretim yılı sonunda Türkiye genelinde bütün ders kitapları toplatılıyor ve atık kâğıt olarak değerlendiriliyor. Düşünün, o inanılmaz bir kaynak savurganlığı, öğretim yılı sonunda okulların telefonları susmaz. “Biz kitap almak istiyoruz, atık kâğıdınız var mı” diyorlar. Emin olun 500 öğrencili bir okul düşünün onların atık kâğıt olarak değerlendirdiği en çok bin lira oluyor, o koşullarda. 500 çocuğun bir boyunca kullandıkları kitaplar, yardımcı kitaplar tamamı içinde, ortalama rakamları böyle, çok az altında ve üstünde olabilir. Demek ki siz her yıl kamu kaynaklarını çöpe atan bir uygulamada ısrar ediyorsunuz. Bu yetmiyor özel okulları aynı şekilde ihya ediyorsunuz. Daha da ilginci devlet okullarına kaynak kitap alımı konusunda kesin sınırlama getiriyorsunuz, ama özel okullar her türlü kaynağı kullanabilirken, onlara bu konuda onlara bir sınırlama getirmiyorsunuz. O konuda da yardımcı kitaplar konusunda da yine özel okulların yararına, devlet okullarının aleyhine bir durum yaratmış oluyorsunuz.
Devlet okullarının içini boşaltmaya yönelik operasyonlar
Buradan amaçlanan nedir, diye soracak olursak, aslında bu günkü sistemin devlet okullarını dilediği biçimde dönüştürme olanağı pek görülmüyor, çok zor dönüştürülemiyor. Niçin? Öğretmenleri dönüştürmek çok zor, bir günde bir kanun çıkararak, yönetmelik değişikliğine giderek öğretmenlerin düşüncelerini,  değer yargılarını değiştiremezsiniz, siz onların dünya görüşlerini değiştiremezsiniz. O yüzden istenen düzeyde denetim kurulamıyor. Bunun yerine devlet okullarına karşı yeni bir seçenek geliştiriliyor, bu da M. Eğitimin tepelerine oturtulan görevliler aracılığıyla yapılıyor. Şimdi bunlara çeşitli örnekler vereceğiz yine bu şekilde.
Eğitimimizin son 15 yılı ve seçeneklerimiz sempozyumu (Bölüm 5)
4 Mayıs 2004 tarihinde Ankara Başkent Öğretmenevinde geliştirimi yapılan program geliştirme toplantısının sosyal bilgiler program geliştirme toplantısına katılan iki kurum; bir Alman Fridik Ebert vakfı, diğeri Sorusu Açık Toplum enstitüsü. Bunlar eğitim reformu girişimi adıyla katılıyorlar. Eğitim Reformu girişimini açılımına baktığımız zaman bileşenlerine, bu iki yabancı vakfın da onlarla birlikte hareket ettiğini hep beraber görebiliyoruz. O yüzden programların bin kişi, on bin işi, yüz bin kişi görüşü bunların hiç birisi gerçeği yansıtmıyor. Sadece kamuoyunu iknaya yönelik söylemler bunlar. Toplumda bir algı oluşturuyor, “çok sayıda görüş alındı”, bunların hiçbirinin değerlendirmeye alınmadığını görebiliyoruz.
Şimdi ücretsiz ders kitaplarıyla ilgili bu bir örnek verelim. Kaynak savurganlığının önlenmesi için yapılacak çok şey var, sonuç bölümünde onları belirteceğim. Ama şunu belirtelim, ülkemizde hakikaten özel okulları kayırma, onları k seçenek halin getirme, devlet okullarını artık devlet okullarını bütünüyle içini boşalmaya yönelik bir operasyon var. Aslında özelleştirme de bir operasyon olarak olması gereken bir uygulama. Bu yıllardır devam eden bir uygulama.
Şimdi özel okulları açıyorsunuz market okullara dönüşüyor, market okullar yaratılıyor. Kahvenin yanı başında marketin üzerinde büfenin hemen üstünde bir okul açıyorsunuz. Oyun alanı yok İstiklal Marşı için okuma olanağı yok çocukların dışarı çıkma şansı yok. Adım attığı anda araç geçiyor, tam güvenlikle ilgili tehlikeler var ve siz bunlara siz ne yapıyorsunuz bunları ödüllendirmek için 25 yıllığına arsa teşvikler veriyorsunuz, 25 yıllığına kredi veriyorsunuz, bina kiralama olanağı veriyorsunuz. Bu sistem daha da geliştiren içine iş bulamaz halinde birtakım uygulamalara imza atıyorsunuz. Bakanlığın üst düzey yöneticisi bunu övünerek anlatıyor. Raporlarda şunu söylüyorlar, 2014-2015 bakanlık stratejisi planında “eğitim bir sektör” olduğu, sektör olarak görülüyor ve yüzde sanırım yüzde 5.10 dolayında olan, bu da artırıldı son yıllarda, özel okullarda özelleştirme oranını daha da artırmak, yüze on beşlere çıkarmak önümüzdeki yıllar için hedeflenen bu, bunu da kamu kaynaklarıyla yapıyorlar. Yani burada bir yarışma var, “ben kendi gücümle, olanaklarımla bunu yapıyorum” bu kesinlikle yok.
Şu an özel okullara teşvikten yararlanan öğrenci sayısı bu öğretim yılında izlenen 75 bin kişi le birlikte toplam 415 bine çıktı. Şu an devlet 415 bin öğrenci için, okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve liselerde, yani ortaöğretim kurumlarında teşvik ödüyor. Biz okul öncesi bölümümüzde en çok 60 lira alabiliyoruz. Bu 60 lira konusunda çok sıkıntılar yaşanıyor, tepki geliyor falan. Dokuz aldığımızı kabul edelim, dokuz ay zaten, 540 lira yani devlet okulunun anasınıfına veren velinin çocuğun bir yılda ödeyeceği aidat 540 lira. Ama devletin özel anaokullarına, öğretim gören-eğitim gören çocuklar için bir yıla verdiği teşvik miktarı 2800 lira ve bu yıl düşünün, belirttiğim rakam 2016-2017 ye aitti. Bu yıl 3060 liraya çıkarılmış. Biz 540 lira alıyoruz, bakın 540 lira alan okulun personeli yok, yarımcı hizmetler, o,  o amaçla değerlendiriliyor. Ama devlet sadece bir öğrenci için özel okullara yıla 3060 lira veriyor, okul öncesi için. İnanılmaz derecede haksız uygulama ve büyük bir kaynak savurganlığı var. Özel okullarda görevli öğretmenlerin maaşlarının devletten ödendiğini mutlaka bilenlerini vardır. Belki duymayanlarınız da olmuştur, çok ilgi çekici bu özel öğretimle ilgili yasalar çıktığında 2014 yılında, oraya bir madde eklendi, şöyle, “devlet okullarında kadrolu olarak çalışan öğretmenler, özel okullarda ders ücreti kadar öğretmenlik yapabiliyor. Bu ne demektir? Bu şu demektir. Devlet bütün özlük haklarını ödediği personelini aynı zamanda ödedikten sonra sadece ders ücreti karşılığı değerlendiriliyor. Yani siz, özel okulda görev yapan öğretmenin maaşını da ödemiş oluyorsunuz. Ne kadar kolay değil mi maaşını ödüyorum, kirasını, arsasını bütün olanakları sağlıyorum, ondan sonra geliyorum okulda “öğretmen o gün tıraş olmamış” diye bir fırça atıyorum, öğretmen kalp krizinden gidiyor, bunun gibi. Orada yapamıyor, düğmelerini ilikliyorlar, özel okullara girerken düğmelerini ilikliyorlar. Onlar kimin önünde düğme iliklediklerini biliyorlar tabi. Cemaatin, şeyhin önünde düğmeler ilikleniyor, bu çok acı verici bir olay.

Okulda hizmetli de taşeronlara sömürttürülüyor.
Burada diğer bir olay, çok kısa geçeyim, yardımcı hizmetler sınıfıyla ilgili 52 bin okulumuzu düşünelim. Her birine bir yardımcı hizmetler görevlendirdiğiniz zaman, her birinde 52 bin hizmetlimizin olması lazımdır. Şu an 31 bin civarında sanırım, yanlış hatırlamıyorsam 33 bin 667 kadro var, boş kadro 15 bin 263 kadro var. Şimdi her okula bir görevliyle işi çözemezsiniz zaten, ortalama 2-3 hatta bazen 5-6 kişi görevlendirmek durumundasınız. Bu şu demektir: Devlet artık okullarda hizmetli görevlendirmekten vazgeçmiş. Çözümü bulmuşlar az sayıda da olsa hizmet alımı yolu, herkes dört gözle bekliyor, biz hala bekliyoruz. Hizmet alımı yoluyla kim gelecek? Ayşe Hanım gelecek mi? Nuriye hanım gelecek mi? Kim gelecek. 2018 inde eleman gönderecekler, ne zaman kadar? Bazen iki ay, bazen beş ay, bazen hazirana kadar çalıştırıyorlar ve gittiği anda 1414 lira ücret ödüyorlar. Okullar açıldıktan bir veya iki sonra bazen tam kapanmadan haziranın sonuna kadar okullar açık oluyor. Bazen dersler bitse de açık, hizmet alımı yoluyla, peki nasıl çalıştırıyorlar bunları? Bunları da taşeron aracıyla çalıştırıyorlar. Bir kişi için devletin ayırdığı pay 2666 lira her bir personel için. Geçici çalışmaya karşılık 2666 lira, yapılan ödeme sigortası, vergisi hepsi dâhil en çok 2008 lira. Bu şu demektir, her ay bir çalışan için taşerona yaklaşık 552 liralık ödeme yapılıyor. Bir kişi, hizmetliler bunları görmüyor, bunlar kim, nedir belli değil, yani bir evrak işlemler kâğıt üzerinden yürüyor; bunlar muhatap değil, kimseyi göremezsiniz. Her biri için bu kadar ödeme yapılıyor. Toplama baktığınız zaman geçen yıl, şimdi sanırım 12 milyon civarında bir ödeme bu geçen yıl sadece elemen bu istihdam biçimiyle taşerona aktarılmıştı.
Şimdi özelleştirmelerle çağ dışı eğitimi nasıl oluşturuluyor? Öncelikle şunu belirtelim, okullarda okul öncesinde okul öncesi öğretimde yönetmelik değişikliğine gidildi ve tam gün eğitim uygulamasına son verildi.

Okul öncesi eğitimde de sömürü
Siz çocuğunuzu beş yaşında 48 ay ve üzeri okul öncesine daha küçük 36 ve üzeri sabah saat sekizde bırakacaksınız okula, bir de almak zorundasınız. Bir de bırakırsanız altıda fiilen şöyle, sekiz buçuk-on iki buçuk saat on iki otuz sekiz buçuk fiili durum bu? Peki, çalışan anne-babalar kamu eğitim kurumlarının okul öncesi bölümlerinden nasıl yararlanacak? Çocuklarını nasıl yaralandırılacak, mümkün değil. Çaresiz kaldığı zaman nereye koşuyor? Süleyman’ın tarikatına, cemaatine oraya buraya, onlara bir sınırlama getirmiyorlar. Yani kedi okulunda uyguladığı kuralı diğerleri başka okula uygulamıyor, bu şekilde onlara olağanüstü öğrenci akışı gerçekleşiyor ve buna göz yumuluyor. Ve çok daha kötüsü altında devlet kayıtlarında şu an görülen okul öncesi öğrenci sayısı kesinlikle gerçeği yansıtmıyor. Biz listeleri açıp baktığımız zaman o yıl halkın bölgemizde olan bütün okul öncesi öğrencileri görebiliyoruz. Telefon geliyor, genel bir şeyden söz ediyorum, onları kaydedin kaydediyor.
Bakın bir okulda olan şeyi anlatayım. Çocuk Milli Eğitim Müdürlüğünün talimatıyla kaydediliyor, araştırılıyor bilmem hangi cemaatin yasa dışı sübyan okulunda aslında eğitim görüyor, resmi olarak devlet okulunda çok olağanüstü sayılar bunlar için ödenek ayrılırken bunlar için ödenek ayrılıyor; üzüm dağıtılıyor öğrenci sayıları dikkate alınıyor, yani aslında bakanlık bu nedenle de ciddi bir savurganlıkla da karşı karşıya kalıyor. Böylece olmayan bir harcama yapılmış oluyor.
Ücretli öğretmenler de sömürülüyor
Ücretli Öğretmenler de 65 bin kişi çalışıyordu. Hiçbir hakkı hukuku olmayan bir uygulama, haftalık hakları yok, gelmedikleri gün ücretleri kesiliyor. Tabloyu çıkardım, bir ay çalışan her gün derse giren bir ücretli öğretmenin sadece 16 gün sigortası ödeniyor. Günde şöyle düşünelim altı saat derse girebiliyor, haftada en çok otuz saat, yönetmelik gereği. Bir ay çalışıyor her gün okulda bir ayda yatırılan sigorta gün sayısı 16.  Onların şeylerini çıkardım ben, örneğin 1 Eylül 2017 tarihinde 32 aşında göreve başlayan bir ücretli öğretmen her yıl bulsa dahi 2067 yılında yani 82 yaşında emekli olabiliyor.
Fatih Projesi
Çok açık söylüyoruz, Fatih Projesi aslında derhal son verilmesi gereken bir proje. İsviçre Zürih de 110 okulun hiç birinde akıllı tahta yok. Finans merkez, bakın herhangi bir şeyde olabilir, konferans salonunda falan, biz onlardan daha iyi durumda değiliz, beş yılda bir teknoloji eskiyor, çöpe gidiyor ve aptallaştırma sürecini tanımlayacaksak bunu hakikaten bununla birlikte tanımlamak durumundayız. Bitmeyecek 2016 yılında yapılan bir yönetmelik değişikliği ile Fatih Projesinin hiçbir harcaması Kamu İhale kapsamında değerlendirilmiyor, tamamen onun dışında tutuluyor ve inanılmaz şeyler oluyor. İstedikleri gibi ona veriyorlar, buna veriyorlar. Her Fatih proje kapsamındaki okulun aylık telefon faturası internet faturası 2613.25 liradır. Yani akıllı tahta kurulumun gerçekleştiği okul her ay adı Türk, ama Türk olmayan bir kuruma 2613.25 lira ödeme yapıyor bunun yerele yaydığımız zaman M. E. Bakanlığı önümüzdeki yıllarda sadece bir milyar 200 milyon yakın internet faturası ödeyecek. Telefon falan onlar bu şeylere dâhil değil. Buna son verilmesi, derhal bundan vaz geçilmesi gerekir.
Şimdi, bir kere ders kitaplarının her yıl geriye alınması gerekir, toplanması gerekir. Verdiğimiz zaman kayıt altına alacağız. Kaliteli baskı, kaliteli baskı olacak, vereceğiz ve geri alacağız. Sözleşme yapacağız çocuklarla, sözleşmeye göre teslim edeceğiz, teslim alacağız bu sanırım, bizde disiplinli yaşamak için de bir hazırlık olacak.

BU YAŞADIĞIMIZ SÜREÇ BİR YIKIM SÜRECİ, MİLLİ DEVLETİ YIKMA SÜRECİDİR
Eğitimimizin son 15 yılı ve seçeneklerimiz sempozyumu (Bölüm 5)
İkincisi, bu işi bilenlere vereceğiz, bunu özel yayınevlerini kesinlikle devre dışı bırakacağız. Bakanlığın buna el atması gerekir ve mevcut yapıyla ne kadar mümkün, bu ayrı bir şey olması gerekenler; Talim Terbiye Kurulunun burada çok iyi çalışması lazım. BU YAŞADIĞIMIZ SÜREÇ ASLINDA TEK ŞEYLE ÖZETLEYECEK OLURSAK, BİR YIKIM SÜRECİ, MİLLİ DEVLETİ YIKMA SÜRECİ aslında, başka bir açıklaması yok. Gericileşme, laiklikten vazgeçme, özelleştirme, kamu eğitim kuruluşlarını çökertme, bir tek milli devleti yıkma operasyonu bunu durdurmak ve bunu derhal yürürlükten kaldırmak zorundayız. Bu süreç aslında toplumu bir arada yaşatmama süreci; çeşitli okullar farklı türde farklı insan modellerinin yetiştirilmesi yine Türkiye’ye zarar veren bir olay.
Ücretsiz ders kitapları, özel okullar, ücretsiz ders kitaplarının dışında tutulmalı, verilen teşvikler teşviklerin dışında tutulmalı, teşviklere son verilmeli, bütün market okulların ilk anda onların hepsi kapatılması gerekiyor, onların hiç biri normal okul statüsünde görülecek kurumlar değil hepsinin kapatılması lazım.
Ayrıca bu ücretli öğretmenlik uygulaması mevcut haliyle sürdürülemez, 65 bin kişi alsa bu önümüzdeki dönem izlenecek istihdamın da işaretlerini veriyor. Bütünüyle esnek çalışmaya dayalı milli eğitimi çökerten yapamadıklarını bütün öğretmenlere tasfiye ederek yapma girişimi olarak görüyoruz buna son verilmesi gerekir.
Yabancı teknoloji kullanmaktan vazgeçmeliyiz. Yerel teknolojiyi geliştirmeliyiz ve üretmediğimiz teknolojiyi okullarda kullanmaktan kaçınmalıyız, onun yerine koyacak milli bir üretim yazılım alanında okul öncesi ikili eğitimden vazgeçmeliyiz. Nebi özelleştirmelerden dolayı mevzi terk ettiği bütün mevziler yasa dışı cemaatlerin denetimine giriyor bu da bize özelleştirme sürecine son verilmesi gerektiği konusunda önemli b ir uyarıcı.
Kapatılan köy okullarıyla ilgili yeni bir gelişme var, bu yıl yerinde gözlemledim. Tunceli Pülümür’de, memleketim benim, iki yatılı bölge ilköğretim okulu vardı, artık birini “çürük” diye yıktılar, birkaç yıl önce. Bu yıl gittiğimde sapasağlam okulumuz “öğrenci yok” diye kapatılmış. Gittiğimde iş makineleri ve sarı kamyonlar o küçücük köyümüzde de işbaşında. 2011 de kapısına kilit vurmuşlar, kütüphanesi darmadağın, petekleri sökülmüş, Elazığ’dan gelip petek söküp götürüyorlar ama bir kişi hiç karışmıyor. Okulun minibüsü bahçede çürümeye terk edilmiş durumda, okulun evrakları çöpten çıkıyor, internetten çıkıyor 70 li yıllarına ait o diploma kütüklerinde defterlerdeki fotoğraflarımız. Okulun yaklaşık 500 öğrenci kapasiteli dört ayrı binası hiçbir gerekçe gösterilmeden herkesin gözleri önünde yıkıldı ve orada şimdi devlete ait hiçbir kurum kalmadı. Bir tercihte bulunuyor galiba, orada önümüzdeki günlerde özellikle köy okullarında benzer şeylerin olasılığını düşünerek köy okullarının korunması, öğrenci yoksa bile onların sosyal amaçla da korunması gerektiğini düşünüyorum”.

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR

Sempozyum nedir? Belli bir konuda, çeşitli konuşmacıların katılımıyla düzenlenen, bilimsel ağırlıklı toplantı.
Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 1)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 2)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 3)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 4)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 5)

Cevat Kulaksız

İnsan, bir elbise veya eşya değildir - Tünay Süer
Adi bir komplo ile istifa etmek zorunda kalan CHP ‘in 2.kurucu Genel başkanı Deniz Baykal için bazı yayın organlarının CHP eski genel başkanı diye tanımlamalarına çok öfkeleniyordum.
Bir gün bir yazımda “O eski başkan değil önceki başkandır” demiş, gerektiğinde de hep öyle ısrarla yazmıştım.
Sonra bu sözüm bazılarının hoşlarına gitti veya bana hak verdiler önceki genel başkanı demeye başladılar.
Sevindim.
Çünkü gerçek buydu.
Deniz Baykal’dan sonra CHP’nin CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan’ın Silivri Bastil zindanında zehirlenme olayı var ki bu çok kişi bilmiyordur.
Başına bir tek genel başkan geldi o da Sn. Kılıçdaroğlu ’dur.
Mesela ben çektirmiş olduğum resimlerde hep önceki bakanlarımızdan, önceki milletvekillerimizden derim.
Bu daha uygundur.
Çünkü bir insan asla ne bir elbise, ne de bir eşya değildir…
Eskimez…
                                                                          ***
Önceki genel başkanım Baykal’ın Fransa’nın Strasburg kentinden döndükten sonra gece yarısı ateşinin yükseldiği ve ilk önce özel bir hastaneye götürüldüğü sonra Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi’ne sevk edildiği televizyonlarda son dakika haberi olarak geçtiğinde yüreğimin daraldığını hissettim.
Arkadaşlar arası telefon trafiğimiz çalışmaya başladı.
İlk açıklamada soğuk algınlığı denildi.
Daha sonra yapılan açıklamada, yapılan tetkiklerde beyine giden damarların birisinde pıhtılaşma tespit edildi. Tıkanan damarı açmak için anjiyo yapıldı ve damar açıldı.
Stent takıldı.
Baykal’ın yoğun bakımda tedavisi sürüyor denildi.
Tabi birçok arkadaşım gibi beni de uyku tutmamıştı.
Soğuk algınlığı açıklaması dendiğinde nispeten normal karşılamıştık.
Çünkü ben de yaklaşık on gündür mustaribim, yüksek ateş olmadı ama göğsümün ortasındaki baskı henüz kalkmadı.
Öksürük şurupları filan işe yaramadı.
CHP Milletvekillerinin çoğu hastaneye koşmuşlardı.
Sosyal medyadan, Halk TV den bize açıklamalar yapıyorlardı.
Bu gece üçüncü geceye üç ameliyatla geldik, peş peşe açıklamalara odaklandık.
İnsanlar en sevdiklerine sanırım bir başka gözle bakıyorlar.
O hastalanmaz, o ölmez gibilerde.
Ne varki hepimiz insanız her an her şey başımıza gelebilir.
Uzun bekleyiş saatlerinde genel başkanımın çok çabuk iyileşeceğini umut ediyordum.
Bir, iki, üç ve 4 ameliyat olunca moral çöktü bende haliyle.
Geçmeyen saatlerde insanın aklına neler geliyor neler.
Baykal sportmen bir yapıya sahiptir.
Bildiğim kadarıyla sigara ve alkol kullanmaz.
Yazın uzun yüzüşleri ve sabah yürüyüşleri çoğumuz tarafından bilinen bir şeydi.
Yani sağlığına dikkat eden birisiydi.
Fransa’ya gitmeden çok sağlıklıydı.
Ne oldu da oradan döndüğü gece beyinde pıhtı oluştu.
Acaba bazı ünlüler gibi zehirlenmiş miydi?
Bunu sosyal medyada dile getirdim ve çok arkadaşımda bana katıldı.
Bir arkadaşım zehirlenmenin yemekle olacağını yazmıştı yorumunda.
Oysa zehirlenmenin çeşitleri çok…
Mesela gençlerimizin bir kısmı ne yazık ki uyuşturucu haplardan zehirlenip ölüyorlar.
Sahte içkilerden çok kişinin hayatlarını kaybettiklerini görüyoruz.
Yorum bırakan arkadaşın dediği gibi gıda zehirlenmeleri olabiliyor.
“Manisa’da yedikleri yemekten zehirlenen 731 askerimizi ve olayın bir ay içinde 4 kez tekrarlandığı unutulmadı.”
Bunlar bilinen vakalar.
Ya bilinmeyenleri…
Osmanlı tarihine baktığımız zaman ne kadar çok zehirleme olduğunu görüyoruz.
Önemli kişileri susturabilmek için tarihler boyu bu tip vakalar yiyeceğe, içeceğe katarak yapılmıştı.
Devirler değişti, tıp, teknoloji ilerledi şimdi başka yöntemler kullanılıyor.
                                                                             ***
Aydınlar ve askerlerimizin Silivri’de can güvenliklerinin olmadığı düşüncesi hep aklımdaydı ve ben çaresizdim.
Bir gün bu düşüncelerimi yazıya dökmüş şöyle demiştim.
Orada ya büyük bir yangın çıkaranlar olursa…
Ya da yavaş yavaş zehirlerlerse onları nasıl kurtaracağız?
Nitekim basından öğrendiğimizde Tuncay Özkan’ın hücresinde durup dururken yangın çıkmıştı.
Aklıma gelenler başımıza mı geliyor diye kahrolmuştum.
Çünkü ülkemizi bölmek isteyen o kadar çok düşmanımız ve onların ajanları vardı ki her an her şey olabilirdi.
Çok şükür ki Ergenekon davalarının düzmece bir kumpas olduğu AKP Hükümeti tarafından ortaya çıkartılınca (!) hayatları çalınan onca değerli komutanlar, aydınlar çektikleri çileler yanlarına kâr kalarak özgürlüklerine kavuştular.
Geçen seneler içinde kanserden, kalpten veya düşerek ölenler olmuştu o zindanlarda.
Gelelim şimdi zehirlenme türlerinin halk tarafından bilinmeyenine.
CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan’ın Silivri Bastil zindanında zehirlenme olayı var ki bu çok kişi bilmiyordur.
Altı yıl hapis yatan Özkan, cezaevinde rahatsızlanmıştı. Çıktıktan sonra da sağlığında sorunlar yaşamaya başlamıştı.
Karaciğer ve iç organlarında oluşan tahribat nedeniyle Almanya’da tedavi olmaya gitmişti.
 “Almanya'daki doktorlar tahliller sonucu iki ayrı radyoaktif madde bulmuşlardı.
Bir de böcek ilacı…
Radyoaktif maddelerin ancak istihbarat servislerinin ulaşabileceği nitelikte olduğunu ve piyasadan temin edilemediğini söyleyen Özkan, kendisine bu zehirin, kapalı ayran kutusuna veya soğanın içine şırınga edilerek verildiğini öğrenmişti.
İşin uzmanları tarafından yaptırılabiliyormuş demekki…
Duayen bir siyasetçi, gerçek bir devlet adamı olan önceki genel başkanım Deniz Baykal “ki bunu Başbakan Binali Yıldırım dahi CHP’nin önceki genel başkanı diye telaffuz etti” sağlıklı gittiği Paris’ten döner dönmez beyninde pıhtı oluşması beni acaba bir suikast mı yapıldı diye halen düşündürmektedir.
Onu sevmekten asla vaz geçmedik.
Türkiye’nin ona ihtiyacı var.
Dualarım kendisinin bir an önce sağlığına kavuşması içindir.

Tünay Süer
19 Ekim 2017

Müftülere Nikâh Kıyma Yetki Tartışması
TBMM Başkanlığı'na sunulan ve müftülere nikâh kıyma yetkisi veren yasa tasarısı kamuoyunda büyük tartışma başlattı ve gündemin ilk sırasına oturdu.
Konu ayni zamanda neredeyse her gün yazılı ve görsel medyada yazılıp tartışılmaktadır.
Ancak görsel medyada konuyu tartışan ve hukukçu kimliği olanlar, yanlış bir algı ile dinleyicileri yanıltmaktadırlar.
Bu konu ile ilgili tüm yasal metinler birlikte incelenmedikçe doğru bir sonuca varma olasılığı oldukça zordur.
Bu yazıda tüm Anayasa ve yasal metinlerini masaya yatırarak ve hepsini birlikte inceleyerek düşüncelerimi açıklamak istiyorum.
Öncelikle şu bilinmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti laikliği benimsemiş olup, cumhuriyetin bu niteliği demokrasinin olmazsa olmazıdır.
Cumhuriyetin niteliklerinden olan demokrasi laiklik ve sosyal hukuk devleti, anayasamızın 2. Maddesinde açıkça belirtilmiş ve 4. Maddesiyle de bunların değiştirilmeyeceği ve değiştirilmesi önerilemeyeceği şeklinde güvence altına alınmıştır.
Anayasamızın 24/son fıkrası da, “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” Demektedir.
Bu girişten sonra gelelim nikâh ile ilgili yasa metinlerine:
Yeni yasanın kabulüyle yürüklükten kaldırılan 1926 tarih ve 743 sayılı Türk Medeni yasasının 97. Maddesi, “Birbiriyle evlenecek erkek ve kadın, evlenme kararlarını, belediye reisine veya reisin evlenme işlerine memur ettiği belediye dairesindeki vekiline ve köylerde ihtiyar heyetine beyan edince, bu karar ilan olunur.” Hükmünü, 110. Maddesi de, “Evlendirme memuru merasimin hitamı üzerine derhal karı ve kocaya bir evlenme kâğıdı verir. Evlenme kâğıdı ibraz edilmeden, evlenmenin dini merasimi yapılamaz. Bununla beraber evlenmenin tamamiyeti dini merasimin icrasına mütevakkıf değildir.” Hükmünü içermekteydi.
Benzer hüküm halen yürüklükte olan 4721 sayılı Türk Medeni Yasasının 134. Maddesinde aynen geçmektedir “Birbiriyle evlenecek erkek ve kadın, içlerinden birinin oturduğu yer evlendirme memurluğuna birlikte başvururlar.
Evlendirme memuru, belediye bulunan yerlerde belediye başkanı veya bu işle görevlendireceği memur, köylerde muhtardır.”
Eski ve yeni Türk Medeni Yasalarında belirtilen bu hükümler, devrim yasalarını güvence altına alan Anayasanın 174/4 fıkrası ile anayasal güvence altına alınmıştır.
Anayasa Madde 174/4: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.
4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâh esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;”
3 Mart 1924 tarihinde “Şeriye ve Evkaf Vekâleti” kaldırılınca yerine 429 sayılı yasa ile İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütmek üzere Başbakanlığa bağlı, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.
1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Yasanın 1. Maddesinde Başkanlığın görevleri “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde açıklanmaktadır.
Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili Anayasanın 136 maddesi: “ Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Açık hükmünü içermektedir.
Buraya kadar açıklaması yapılan tüm yasa metinleri, laiklik ilkesi gereği zorunlu uygulanması gerekli metinlerdir.
Bu maddelerde, kimin hangi görevi yapacağı, hangi güvence altında olduğu hiçbir tereddüde yer bırakmayacak ve herkesin anlayacağı şekilde açıklanmıştır.
Müftülere nikâh kıyma yetkisinin verilmesi demek, Anayasa ve Yasalarla sınırlı tutulan din hizmetleri görevlerinin yanında, yurttaşların diğer yaşam alanında da görevlendirmeleri anlamına gelmektedir ki bu durum hem laiklik ilkesine, hem de Anayasa hükümlerine aykırılık oluşturmaktadır
Bu tartışmanın gündeme getirilmesi, 15 yıldır iktidarda olan AKP’nin yönetmede dini önceleyen politikalarının bir gereği olduğu açık ve nettir.
Müftülere nikâh kıyma yetkisi veren bu yasa tasarısı yasalaşırsa, sadece Sünni mezhebe mensup yurttaşlara hizmet vermekte olup, Alevi, Hristiyan ve Musevi yurttaşların Müftüye gidip nikâh kıydıramayacağı gerçeği karşında, Anayasanın 10. Maddesindeki “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun  önünde eşittir.” İlkesine de aykırıdır.
Tüm bu Anayasa ve yasala metinleri, laiklik ilkesi de göz önünde tutularak birlikte değerlendirilmezse doğruyu bulma olanağı yoktur.
Ne yazık ki görsel medyada tartışanlar bu gerçekleri göz ardı ederek, laf kalabalığı ile algı oluşturmaya çalışıyorlar.

18.10.2017
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Gündüz Akgül

Siyasetin  Dibe Vuruşu - Güner Yiğitbaşı
Ülkemizde siyasetin iyice dibe vuruşunu, demokrasi adına bir tiyatro oynandığını hep birlikte ibretle ve üzülerek görüyoruz ve seyrediyoruz.

Ülkemiz ateş çemberinde iken, çözüm bekleyen binlerce acil iç ve dış sorunlarımız varken, bunları bir kenara bırakarak, AKP'nin istifaya zorladığı belediye başkanlarının ne karar alıp yürürlüğe koyacaklarını,müftülüklere nikah kıyma yetkisini verecek olan yasaya meclisin olur verip vermeyeceğini, dizi film izler gibi, görsel ve yazılı basından merakla ve  heyacanla izliyoruz.

Millet olarak (%50'yi kastediyoruz tabi) hiç de hak etmediğimiz bu siyasi rezaleti ve demokrasi ayıbını bize yaşatanlara ne söylemeli bilemiyoruz.Böyle demokrasi yerin dibine batsın, böyle demokrasi olacağına hiç olmasın daha iyi demekle yetiniyoruz.

Bu rezalete bir son vermek ve anayasallaştırmak için, çok samimi olarak,bir teklif getirmek istiyoruz, demokrasi adı altında bir tiyatro ve evcilik oyunu oynayacağımıza, demokrasinin adını her gün kirleteceğimize, birbirimize sürekli demokrasi şakası yapacağımıza,sürekli demokrasicilik oynayacağımıza,şunun gerçek adını tam ve kesin  olarak koyalım, anayasayı çok açık ve net bir biçimde değiştirip, sadece bir maddelik yeni bir anayasa yaparak; ilk ve son kez yapılacak olan bir seçimle iş başına gelecek olan kişi,ülkeyi; kural, mural ve meclis tanımadan,gece gördüğü kendi rüyalarına, hülyalarına, hayallerine,korkularına,geçmişten gelen kinlerine, acılarına,üzüntülerine ve sevinçlerine göre koyacağı, yazılı olmayan ve günü birlik kurallar uyarınca, kendisinin ve partisinin menfaatlerine öncelik tanıyarak,hayatı boyunca istediği gibi tek başına ve keyfine göre yönetir, seçilecek olan o kişi, her şeyin en iyisini bildiği,hiç hata yapıp yanılmadığı ve aldatılmadığı, halkının çoğunluk oylarına mazhar olarak seçileceği için, halkından utanır ve halkının zararına hiçbir icraat yapmaz,bundan kesinlikle emin olabiliriz diye de, tek maddelik bu anayasaya bir gerekçe yazalım ve bugün yaşanan demokrasi rezaleti ve ayıplarını, anayasal hale getirelim ve biz de, ne yapalım anayasa böyle söylüyor diyerek boşuna üzülmeyelim ve layık olduğumuz yeni anayasal yönetime kavuşalım.

Ne dersiniz?Her gün sürekli üzülüp ölmektense, bir kez üzülüp ölelim olup bitsin.

17/10/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 5)
AKP nin 15 yıldan beri çağdaşlıktan çıkarmaya çalıştığı eğitim öğretimimizdeki yozlaşma ve gerileşmeyi, eğitim öğretim uzmanlarının objektif olarak anlattıkları görüşlerini yansıtmaya devam ediyoruz.
Çankaya Belediyesi, Eğitim-İş Ankara 1 ve 2 Nolu Şubeler, Tüm Öğretim Elemanları Derneği ve Ulusal Eğitim Derneğince birlikte düzenledikleri “Eğitimimizin Son 15 Yılı ve Seçeneklerimiz” konulu sempozyum (bilgi şöleni) yapıldı.
Sabahtan akşama üç bölüm halinde devam eden sempozyumun konuşmaları uzun olduğu için, ayrıca konuşmacılar,  gerileyen eğitimimiz konusunda çok önemli açıklamalarda bulunduklarından, bu konuşmaları kısaltmaya kıyamadık, biz de bu konuşmaları tüm olarak bölüm bölüm sunacağız.
Ancak, 280 kişilik salonda ne yazık ki 85-90 kişi dinleyici olarak bulunuyordu. (Önceki yazılarda salona 500 kişilik denmişti ama aslında salon 280 kişilikmiş, düzeltiyoruz).
Bu güzel konuşmaların çok az kişiyle dört duvar arasında kalmasını istemedik, okuyucuya sunmak için emek sarf ederek yazıya döktük.
7 Eylül 2017 günü Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapılan sempozyumda, 15 yıllık eğitimimizin gerileyen süreci üç bölümde incelendi. “Eğitimde Gerileşme” Bölümündeki dört uzman konuşmacıların görüşlerini sunmuştuk.
Sempozyumun ikinci oturumunda “Eğitim Öğretimi Özelleştirme” adı altında konuşmalar yapıldı. Prof. Dr. Tulin Oygur’ın sunuculuğunda, Dr. Ayhan Ural (Gazi Ün. Eğitim Fak. Öğr. Üyesi), Öğretmen Hüseyin Canerik, Öğretmen Gazeteci Rıza Zelyut katıldılar.
Prof. Dr. Tulin Oygur, ilk konuşmacı Dr. Ayhan Ural’ı tanıtmadan önce şunu söyledi:
“…Emperyalizme karşı savaş halindeyiz bunu böyle kabul etmek zorundayız. Burada amalar, şunlar bunlar çok önemli değil. Şimdi şu anda Türkiye Batı kampında durduğu yeri sorgular durumdadır.
Öğretmen Dr. Ayhan Ural,  konuşmasında “Özel Okullar” konusunu anlatırken şunları söyledi:
“-Doğrusu eğitimin özelleştirilmesi konusu, ilk başlığı hepimizi yakından ilgilendiren bir başlık ve farklı uygulamalarla da karşılaşıyoruz ve bu karşılaştığımız uygulamaların her biri derinlemesine çok tartışma gerektiren içerisinde ayrıntılı özellikler taşıyor. Mümkün olduğunca olayı özetler mahiyette anlatmaya çalışacağım. Başka alanlarda ve terlerde, ortamlarda da bu alt başlıklar üzerinde yaptığımız değerlendirmelere hep birlikte yapacağımız değerlendirmeler olanaklı olduğunu söylemek istiyorum.
Özel okul kavramı üzerinden biraz olayı öncelikle açmayı tartışmak isterim. Bizde özel okul bizde çok olumlu algı yatacak şeklinde kurgulandı ve toplumsallaştırıldı. Bundan büyük rahatsızlık duyduğumu başta belirtmek isterim, çünkü toplumun olumladığı genel bu kavram topluma, hepimize büyük bir maliyet yüklediğini ve kamusal eğitimin kamusal okulun karşısında önemli bir tehdit olduğunu da söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu olumlu algıyı kırmak için isimlendirmenin biraz sorunlu olduğunu düşünüyorum. Özel okul yerine ticari okul terimini kullanmaya çalışacağım. Ticari okul olarak baştan beri denilseydi bu kadar, bu denli bir olumlu etki destek bulamayacaktı, düşüncesindeyim. Bunu biraz daha ayrıntılı hale getirmeye çalışacağım.
Şöyle bir ruh hali içerisindeyiz, dönemsel olarak bu dönemi biraz daha “cambaza bak” ifadesiye anlatmak isterim çünkü önümüze çok sayıda istatistik veya nicel veri konulmakta. Bu nicel veriler karşısında biz olayın arka planını, felsefesini, niteliğini tartışamaz hale geliyoruz. Yani TEOK la bizi nasıl bloke ediyor, toplumun arka planını görmeden sadece sınavın nasıl yapılacağı, hangi gün kaç parça tartışma yapılacağı öne çekiliyor, buna büyük bir kısmımız da hiç tereddüt etmeden girebiliyoruz, be bunlardan biraz daha uzak kalmamızı gerektirenlerdenim, eğer biz güç temel savımızı köklendirmezsek, veya felsefi bir derinlikle ortaya koyamazsak, özel olarak savunamazsak, karşımıza çıkan şu yansıda gördüğünüz gibi, sınavlar, projeler veya sistemi değiştirecek müdahalelerle çok oyalanmış oluruz. Tabi bunlar önemlidir ama bunların önemini daha bir üst konumda tartışmamız gerekiyor. Yani biz eğitimin bir hak olduğu olgusunu, bu noktada tartışamaz haldeyiz. Türkiye’de eğitim bir hak olmaktan maalesef bir hak olmaktan çıkmıştır, çünkü biz TEOK la uğraşıyoruz, OKAS ile yahut Fatih projesiyle veya bunun belki uluslar arası eğitim araçlarındaki PİSA sorunlarıyla uğraşıyoruz, yani bunları değerlendirmeye çalışıyoruz veya yorumlamaya çalışıyoruz, ama eğitim hakkı daha doğrusu eşitlik ilkesini kesinlikle konuşmuyoruz. Bana da ilgili yerlerden TEOK la ilgili, “ne dersiniz” diye soranlar oldu. Kesinlikle bir şey demedik, cevap verecek değerde bulmadık, bulmadığımızı söyledik. Bu hiçbir şekilde eğitimin eşitliği ile ilgili ya toplumsal topluluklar arasında eşitsizlikle ilgili hiçbir anlam içermiyor. Bunu siz isterseniz beşinci sınıfta yapın, isterseniz 15. Sınıfta yapın. Elemeyi amaçlıyorsanız, dışlamayı amaçlıyorsanız bunun bir değeri yoktur. Tabi ki bundan para kazananlar vardır. Bu sektörün içinde etkilenen falan vardır, onlar ayrı bir şey ama biz peşinden koştuğumuz o eşitlikçi eğitim anlayışımıza hiçbir katkı yapar nitelik taşımıyor, çünkü elemek veya bir şekilde eğitim hakkının dışında bırakmak gibi bir içerik arz ediyor. Bize daha çok  “cambaza baktırıp” esas yapacaklarını yaptıklarını düşünüyorum. Bundan biraz daha kaçındığımızı, kaçınmamız gerektiğini söylüyorum.

ÖZEL OKULLARDA GİZLİ NUMARA.
Biraz konuşacağım konu, özel okullar. Özel okulların temel işlevi, bunların nasıl oluştuğu veya bunların gerçekten arka planında neler olduğunu ifade etmeye çalışacağım. Maalesef okulu biz ikiye ayırarak görüyoruz artık. Kapitalizmin genel dayatması özel okulun olgusu artık bizde olduğu kadar dünyada da bir ayrışma noktası. Ancak özellikle bizde farklı durumlar gerçekleşti, son birkaç yıldır “ücretsiz özel okul”. Bunu çeviremiyoruz, bunu anlam yükleyecek bir şekilde çeviremiyoruz, “ücretsiz özel okul”. Veya TEOK yok, puan yok, şu yok, bu yok, para da yok, bedel de ödemiyorsunuz, özel meslek lisesi. Endüstri meslek lisesi olsun, Sağlık meslek lisesi olsun, ister kolej adıyla, böyle afişler görüyoruz; pazarlama tekniğine uygun olarak birtakım çalışmalar görüyoruz.
Aslında bunun da arkasında bir ücret olduğunu da hepimiz biliyoruz. Belki bunu hemen veliden öğrenciden almıyor ama bu bedeli nereden alıyor, doğrudan teşvik olarak veya genel bütçeden hepimizin ödediklerinden alıyor, yani devletten alıyor. Burada büyük bir kandırmaca var, bu açıdan da biraz önce söylediğim o “cambaza bak” noktasında bile bizi belli ölçüde algı yöntemiyle de oraya odaklıyorlar. Böyle bir eşitlik sağladıklarını kendi ifadelerinden açıklıyorlar.
O özel okulun altına be “ticari okul” açıklamasını koydum, birazdan açıklayacağım. Buraya nasıl geldiğimizi söylemekte yarar var. Dünya ölçeğinde, bizde de benzerlik olduğunu söylemekte yarar var.  Esasen Kapitalizm ideoloji olarak veya bir yaşam biçimi ekonomik doktrin olarak egemen olduğu zaman diliminden itibaren kamu yönetimini ve işletme yönetimi diye bildiğimiz alanları içi içe, üst üste geçirerek bizim o kamu yönetimi veya kamusallık dediğimiz kavramı da büyük ölçüde kirletti, yok etti, deformunu bozdu. Neticede biz de “yeni kamu yönetimi” diye bir kavram ortaya koydu. Hepimizin bildiği bir gelişme, daha çok belirgin olsun diye “kamu işletmeciliği” de deniyor.
Sağlık alanında bizde çok yaygın olduğu için, kamu özel işbirliği içinde veriliyor, kamu işletmeciliği veya aynı zaman da devletin de kamusal hizmetlerini ticarileştirdiğini de biliyoruz. Yani doğrudan özel sektöre vermeksizin devlet de, burada ticari bir faaliyet olarak karşımıza sunuyor, okullarda da bu oluyor, sağlık alanında da oluyor.
Bu gerçekten hareketle özellikle hizmet alanında, yani hizmetler denilen başlık altında da 1990 larda, 2000 lerde, 2010 larda uluslar arası düzeyde, birtakım anlaşmalarla bir olanak sunuldu, kapitalizm bunu gerçekleştirdi. Özellikle emperyalist yorumlarla da dile getirilebilir. Kamusal alanı York etmek, kamusal alanı piyasalaştırma. Bunun önündeki bütün engeller de kaldırıldı, neticede hizmet alanındaki tüm faaliyetlerin uluslar arası satılması alınması, transferi kısmında da bir açıklık doğdu. Bu da doğal olarak okula, eğitime yansımış oldu.
Esasen sınıflı toplum başlığı altında şöyle bir bilgiyi de size aktarayım, bilinen bir şey ama benim konuşmalarımı destekleme açısından değerli görüyorum.
Toplumsal sınıfları kabaca alt, orta üst toplumsal sınıflar diye ayırabiliriz, öyle bir gerçeklik söz konusu, her ne kadar bunların aralarındaki geçişleri ve sınırları belirlemek oldukça zor olsa da tasnif olarak böyle bir tasnif yapmakta yarar var.
Kapitalizmin başlangıç yıllarında özellikle sanayi devriminden sonra, bu gün, modern okul denilen olgunun kurulduğu veya başlatıldığı yıllardan itibaren bir okulda kamusallık söz konudur. Eğitim kamusal bir hizmet olarak sunuluyor, kapitalizm bundan büyük ölçüde yararlanıyor, çünkü kendi ideolojisinin de kendi düşünsel arka planında toplumsallaştırma açısından böyle bir güçten yararlanıyor.
Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 5)
Bu gün geldiğimiz noktada yüz, yüz elli yıl sonrasında bunun başarıldığını da üzülerek görmüş veya gördüğümüzü de belirtmek isterim. Ancak kamusal okulun bu başlangıç yıllarında özellikle 1950 lilere, 1960 lara kadar olan süreçlerde, sanayi devriminden sonra sosyal devlet kavramıyla da ilişkili olarak bir kamusal okul yaratıldı. Bu kapitalizmin içinde oluşan bir kavramdır. Gerçekten eşitsizlik açısından toplum açısından böyle bir kavramı tamamlamamıza gerek de kalmayacağı için bu vurguyu yaptım. Kamusal okul, kapitalizmin içerisinde oluşan bir okul. Her şeye rağmen eşitlikçi niteliği öne çıkardığımız bilimsel, laik, demokratik, parasız özgürlükçü bir nitelik taşıması için çaba gösterdiğimiz bir süreç var. Yani gösterilmiş tarihsel anlamda.
Biz üst toplumsal sınıfın orta ve alt toplumsal sınıfın bireylerinin kamusal eğitime yöneldiğini görüyoruz. Gerçi alt toplumsal sınıf geniş bir tabana yayılmasına rağmen, kamusal eğitime gidenlerin de oranı çok yüksek olmayabiliyor, yani herkes erişemeyebiliyor veya belli dönemlerde herkesin böyle bir okula ulaşma şansı-fırsat olmamış olabiliyor.
Bundan hareketle uluslar arası düzeyde insan hakları, çocuk haklarına dair sözleşme Avrupa İnsan Hakları yine ayrıca çok önem verdiğim benim bu çalışmalarımda referans olarak çok temele koyduğum bir antlaşma-uluslar arası sözleşme var ki eğitimde ayırımcılığa karşı bir uluslar arası sözleşme. Bu sözleşmede eğitim hakkı tescil etmekle beraber, yani ona bağlı kalınmakla beraber, düşük düzeyli bir eğitim de verilmemesini, düşük düzede derken farklılıklarda yani bizdeki fen lisesi, Anadolu lisesi, meslek lisesi, temel lise, genel lise gibi ayırımlara kesinlikle kabul edilmemesi gerektiğini sağlayan ve benim de büyük ölçüde katıldığım bir genel görüş, bu görüşe dayalı olarak bunları varlığı aslında, biraz önce söylemeye çalıştığım genel durumu büyük ölçüde destekledi. Yani eğitimin kamusal bir hizmet olması noktasında bizi güçlendirdi. Ne var ki, Neorberalizm veya küreselleşmeyle beraber 50 ler 60 lar 70 lerden sonra ülkemizde de 80 sonrasında büyük ölçüde bir çözülme oldu. Yani kamusal eğitimin kısmen özelleştirme, özel okullar büyük ölçüde yasal alt yapılarını kurarak girmeye çalıştı. Buradan hareketle biz kamusal eğitimin büyük ölçüde kusurlu halini de görmeye başladık. Kusurlu kamusal eğitim diyorum. Kusurlu kamusal eğitim, o kamusal eğitimin eşitlikli niteliğini özelliklerini böldü, parçaladı, ayırımcı, seçkinci, eleyici, dışlayıcı, dinsel eğilimli, paralı, baskıcı, anti demokratik bir takım nitelikler taşımaya başladı.
Bu değişim doğal olarak toplumun ekonomik anlamda gücü yetenleri kamusal eğitimin dışına doğru yönlendirdi. Yani özel okul, ticari okul Amerika uygulamasındaki Cartırtur dedikleri uygulamalar doğmaya başladı, kupun sistemi falan, yani devlet okullarının dışında arayışlar başladı. Bizde de böyle bir yönelim, işte bu güm gördüğümüz o özel okullardaki çoğalmayı da beraberinde getirdi. Çünkü sizin beklediğiniz o bilimsel, laik demokratik nitelikleri kamusal okullardaki bu nitelikler artık yok ve çoğumuz buradan kendi açımızdan çözüm üretmeye çalışıyoruz. Bunu da son dönemde biliyoruz.
Türkiye’deki dönüşümü de şöyle özetleyebiliriz, daha önceki konuşmacı arkadaşlarımızın vurguladığı 4+4+4, bunun yanında imam hatip ortaokulu lisesi, meslek lisesi, açık diye ifade edilen aslında pedagojik hiçbir anlamı olmayan, ama ülkemizde çok yerleşik ve kütleselleşmeye başlayan ortaokul lisesi, ilkokulu hepimizi büyük ölçüde kamusal eğitimin dışına doğru iten araçlar oldu.
Buradan hareketle şöyle bir olguyla da karşı karşıyayız. Bu pratikte göstermeye çalıştım. Artık üst toplumsal sınıf kamusal okula hiçbir şekilde gelmek istemiyor, yani gelmez, bütünüyle kamusal okulun dışındaki seçeneğe yöneldi, ticari okula. Orta sınıfta biraz önce söylediğimiz temel arayışına isteğine uygun olmayan kamusal alandan kaçıp olanağı olanlar doğrudan ticari okula doğru yöneldi. Bunların içinde istemeye istemeye tabirini de kullanacağım, demeden de yönelenler olduğunu zaten hepimiz biliyoruz, kendi çevremizden de biliyoruz.
Ama alt toplumsal kesimden büyük bir kitle, tamamına yakını nereye mahkûm oldu? Bu kusurlu kamusal eğitime mahkûm oldu. Bunun sosyolojik bir karşılığı var. Çünkü şunu da biliyoruz, okul veya eğitim ideolojik bir olaydır, yani iktidarın destekçisini üretecek, iktidarı yeniden üretecek, o mekanizmayı destekleyecek bir kitleye sürekli olarak kendi beklentisine uygun bir program veya bir yapılandırılmış eğitim süreci karşımıza çıkıyor. Bunu çok önemsiyorum buradan hareketle de biz kamusal eğitim, ticari eğitim daha doğrusu, ticari okul ayırımını net olarak yapabiliriz.
Şunu biliyoruz ki, kamusal okul burada çok yalın olsun, diye bu fotoğrafı kullanıyorum, yani meramımızı daha iyi anlatsın diye. Eşitlikçi bir nitelik taşıyor. Bunun hepimiz tarafından rahatlıkla görüldüğünü, bilindiğini ben de biliyorum, çok detaylandırmayacağım ama bilimsel olması için, laik olması için, demokratik ve parasız olması için hep beraber çaba gösterip buraya tekrar dönüşü sağlayabiliriz. Ama öbür taraftan şunu da biliyoruz ki, ticari okulda artık o eşitlikçi, bilimsel, laik eğitim anlayışında göremiyoruz. Burada bir yatırım aracı olarak görünüyor. Okul veya eğitim bir yatırım, işletme, ticarethane, dükkân, şirket, hatta karhane olarak da ifade edilebiliyor. Bunu açık olarak yazmaya söylemeye çalışıyoruz ki, daha çok anlaşılsın veya anlaşılsın derken destek bulabilelim, çünkü şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz, ticari okulların dönem sonu değerlendirilmesi bizim devlet okullarında olduğu gibi pedagojik yapılmaz. Nasıl yapılır? Bilanço esasına göre yapılır. Yani kar zarar cetvelleri üzerine yapılır. Bunun gerçekliğine topluma belli ölçüde açıklayabilirsek, oranın bir dükkân olduğunu orada aslında toplumsal bir gereksinimi karşılayacak faaliyetler değil, daha çok ticari faaliyetlerin döndüğü alan olduğunu ifade edebiliriz. Bu burası ayırımcıdır, eleyicidir şurada biraz daha söyleyip bitirmek isterim, çünkü zamanımızı etkili kullanmak açısından da ticari okul devletin de olduğunu düşünüyoruz, devlet de ticari okul açıyor artık.
Hatta geçen yıl üzülerek öğrenmiştim, onları bir taradım, sadece Ankara da değil, Türkiye’nin değişik yerlerinde, devlet okulunun içinde özel sınıflar açılıyormuş. Yani özel sınıf derken bazen bu özel sınıflar değil ticari sınıflar açılıyor. Hatta devlet okulundan alıp devlet okuluna getiren
 Ailelere indirim yapılıyor, yani örneğin beş bin liraysa özel sınıftaki devlet okulundan alıp özel okula getirene indirim yapılıyor. Örneğin o okuldaki ücret beş bin lira ise, Yani her getirdiğiniz öğrenci için size “size dört bin lira olur” , tersine döndürme söz konusu toplum içerisinde yapılıyor. Bu öğretmenlerin beni çok üzen tarafı da bu idi. İzleyicilerin gözü önünde yapılyor. Veliler şöyle meşrulaştırılıyor. Diyelim ki A şubesi paralı, veli benim ailem çevremdeki insanlar şöyle bakıyor. Çok basit bir mantıkla buraya para veren giriyor. Bizim de paramız yok, dolayısıyla bizim sınıflar öbür sınıfa gidiyor. Bunu normalleştiriyor, yani parayı veren geldiği için burası paralı, parasını verenlerin girdiği sınıf; böyle sınıflar Altındağ’da sınıflara giren öğretmen arkadaşlarımızdan duyduğum bir şeydi sonra baktım, yani yaygın olarak kullanılan bir şey. Hatta bakanlık bunu “proje sınıfı” diye duyduk. “proje sınıfı” diye resmi olarak destekliyor, gerçekte adını tam olarak palı demiyor ama 4. Sınıftan 5. Sınıfa geçtiği dönemde İngilizce okutacağız” diye yani sağcı olarak biraz para, alıyor, şeyden proje sunumu adı altında veriyor. Özel mülkiyet, hukuken bir işletme olduğunu söyledik. Yine yararlananların vatandaş olmadığını müşteri olduğunu biliyoruz. Oradaki ilişki üretici, tüketici ilişkisidir. Yani müşteri ilişkisidir. Ayrımcıdır, sadece satın alma gücüyle gücüne sahip olanlar orada o hizmeti satın alabiliyor.
Yine bilanço hesabına dayanır, dedik. Bileği egemen ideolojinin yani, Neoliberalizmin methettiği piyasanın gereksinimine uygun olarak hazırlar. Karışıktır oradaki bütün maliyetler yarışmacı eğitim anlayışının ortaya koymuş olduğu temel yaklaşımlarla örülü. Sürekli elemeye dayalı, yani iyi olanların “yukarıya doğru tırmandırıldığı bir alan olduğunu söyleyebiliriz. Bireyi yabancılaştırır ve yalnızlaştırır bu son derece gözlemleyeceğimi bir durum. Etrafındaki üniversite öğrencilerimiz veya lise öğrencilerimizde de büyük bir yabancılaşma olduğu yönünde de bilimsel çalışmalar var. Bu da eğitim sistemimizin ürettiği bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Çalışanların iş gören olduğunu biliyoruz, bu ticari okullarda. Gerçi devlet okullarında da sömürülüyoruz ama oradaki sıfatımız en az içselleştirildiğimiz sıfat, biz eğitimci olarak bulunuyoruz, öğretmen olarak bulunuyoruz, “iş gören” dedirtmez hiçbir öğretmen kendisine. Ama nerede ticari okulda doğal olarak öyledir.
Sözleşmeyi öyle yapıyorsunuz. Bunun ötesinde “öğrencileri birbirine rakip yapar” diye. Nerede açılacağını ticaret okulun nerede açılacağına katılımcı şöyle bir çalışmayla karar verir. Her yerde açmaz, yani kırsalda veya yoksul bölgede açmaz. Nerde açar bunu? Yapılabilirlik testine yani fizibilite sonuçlarına göre, işletmecilik terimi olarak söylüyorum, en elverişli yerdir. Doğal olarak, piyasanın talebi olduğu yerlerde yapar ama biz devlet okullarını eğitim hakkı bağlamına göre toplumun her kesimini kapsayacak yerlerde açmak zorundayız. Köydekini de belki, yani kasabadakinde gecekondu akide hepsinde bütünüyle herkesi kapsayacak şekilde.
Sonuç olarak şöyle bir toparlama yapayım, yani bu gerçeklerden hareketle biz kamusal eğitime aslında KAMUSAL EĞİTİME SAVUNMAK DURUMUNDAYIZ. Gerçekte şöyle bir şeyle karşılaşıyorum. Kamusal eğitime savunan çok sayıda büyük bir kitle var. Geniş bir kitle var. Ancak bunun içini net doldurmadığımız için aynı zamanda politik kanallara yeterince baskı yapmadığımız için kamusal eğitime programına alan parti yok. KAMUSAL EĞİTİMİ SONUNA KADAR SAVUNAN SENDİKA YOK. Yani tamamen kamusal eğitimi savunup ticari okulun karşısında duran, burada sendikacı arkadaşlar var, hepimiz bunları da biliyoruz ama bunu programın içerisine net bir şekilde koyamıyoruz.
Aynı şekilde bilim insanları açısından da kamusal eğitimi yeterince savunabilecek çalışmalar yapmıyoruz. Bir dağınıklığımız var. Gönlümüzden geçiyor, sözünü de ediyoruz. Kamusal eğitimi, kamusal okulu kuralım istiyoruz ama nasıl kuracağımızı bir araya gelip bunun bilimsel, felsefi, hukuki, siyasal boyutları olduğunu biliyoruz. Bundan önceki çalışmalarımızda biraz ayrıntılı bilgi vermiştik. Ancak hepimizin böyle bir ihtiyacı, bu ihtiyacı karşılayabilecek gücü olduğuna inanıyorum ki bu tür çalışmaların da aslında kamusal eğitimi savunması açısından çok değerli olduğunu, bunu düzenleyen arkadaşlarımızın, katılımcılara teşekkür ediyorum”.

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR

Sempozyum nedir? Belli bir konuda, çeşitli konuşmacıların katılımıyla düzenlenen, bilimsel ağırlıklı toplantı.

Cevat Kulaksız


Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 1)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 2)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 3)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 4)

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget