Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

 “Bulaşıkçılık Yapan İmparator Eşi” mi
“Bulaşıkçılık Yapan İmparator Eşi”
Menderes’in Lozan Antlaşması’na karşın papaza verdiği ödün
Padişah torununun elini öpen A. Menderes
ABD Başkanı Trump, Papaz Brunson'ın elini öpmesi olayı bizi başka el öpmelere götürdü.  “Al papazı ver papazı”  lakırdılarının söylendiği  “papaz kaçtı”  dedikodularının yayıldığı şu günlerde yazımı yazarken,  “bir papaz, bir papaza, bre papaz,  gel papaz papaza, papaz kaçtı oynayalım” tekerlemesi geliverdi nedense. Şaka bir yana biz yazıya devam edelim.
Cumhuriyeti tarihinde “demokrasi vaat” ederek 1950 de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) Genel Balkanı Adnan Menderes, aşırı partizanlığı ile demokrasiye zarar verdiği kadar, irticanın da ilerlemesinde etki ve katkısı olmuş, göz yummuş bir başbakandır.
Aşağıda, Menderes’in yaptığı irticai söylem ve davranışlardan bazılarını alıyoruz:
“29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes “sadece millete mal olmuş inkılapları saklı tutacağız” dedi. İrticaya ilk yeşil ışık yakmış oldu).(1)Menderes bu sözüyle bile pusuda yatan Atatürk ve laiklik düşmanlarına işaret fişeği atıyordu.
19 Ekim 1958: Başbakan Menderes, Said-i Nursi’nin yaşadığı Emirdağ’da Nurcular tarafından hilafet ve saltanatı temsil eden iki tuğralı, yeşil bayrak açılarak karşılandı. Menderes’in Emirdağ’ı bu ziyaretini özel bir destek işareti olarak değerlendiren Said_i Nursi, bu olaydan sonra ülke içinde gezilere başladı. O Said-i Nursi ki, ta 31 Mart vakasından başlayarak (II. Abdulhamid’in beslediği Volkan gazetesinde şeriatçı yazıları yayınlanıyordu) dincilik kisvesi altında çağdaşlığa, devrimlerde laikliğe, Atatürk’e gizli açık karşı çıkıyordu. (Menderes, Risale-i Nurların ilk kez serbest basılması için 1956 da talimat vermiş ve kâğıt tahsis yapmıştı)”.(2)
DP tarafından Said-i Nursiye bir otomobil hediye edilmişti. Akisdergisinin 21 Aralık 1957 tarihli sayısında seçim öncesinde Said-i Nursi’nin yaşamakta olduğu Isparta’da kendisine hediye edilen Chevrolet marka otomobille köy köy gezdirildiği anlatılmaktaydı. Akis, bu otomobilin ve bir inşaatın temel atma törenine katılan Said-i Nursi’nin fotoğraflarını da okuyucuları ile paylaşıyordu.(3)
Benim yazı biraz da, “laf lafı açar” misali eski köy kahvesindeki doyulmaz sohbetine döndü.
“Kiliseler de saldırıdan payını şiddetle alır. Aya Triada Kilisesi’nden alevler yükselmektedir. Balıklı Rum Kilisesi’nin papazı ise dövülerek öldürülmüştür. 
O gün olay yerinde bulunan yazar ve politikacı Yılmaz Karakoyunlu’nun anlattığına göre; iş bununla kalmamıştır. Kiliseleri basıp, yakan yıkan mukaddesatçı kitle, papazları tutmuş, zorla sünnet etmişlerdir. Fener’deki kilise de basılmış, yıkılmış; buradaki Rum mezarları bile açılarak kemikler çevreye saçılmıştır. 

“Bu saldırıların dehşetini, dönemin patriği olan Athenagoras, 12 Eylül’de Başbakan Menderes’e yazdığı mektupta anlatırken diyor ki: “... Kutsal yerler tahammül edilmez surette ihlal ve tahrip edilmiştir. Aziz heykellerinin gözleri oyulmuş; patriklerin ve diğerlerinin mezarları tecavüze uğramıştır. Kemikler meydana saçılmış ve yakılmıştır. Bir papaz öldürülmüştür, diğerleri taciz edilmiştir”.(4)
Menderes’in papaza verdiği ödün

Padişah torununun elini öpen A. Menderes
5 Haziran 1952 tarihinde, Lozan Antlaşmasına göre Fener Rum Patrikhane’sinin başındaki kişinin TC vatandaşı olması gerekiyordu; bu ilke ilk kez ABD’den uçakla gönderilen Atheneogoras’ın Türkiye’ye sokulması ile ihlal edildi. Yani Lozan Barışı’nda ilk ödün böylece bu papaz olayı ile ihlal edilmiş oldu. Üstelik Başbakan Menderes  “1952’de,  Athenagoras’ı Patrikhane’de ziyaret ettiğinde  elini öptüğü anlatılır.(5)
“Türk hükümetleri gerek dış baskılarla, gerekse 1950’den sonraki dönemde azınlıklardan oy alma endişesiyle Patrikhâne’ye ve Rum okullarına çok geniş tavizler verdiler. Amerika Birleşik Devletleri ile başlatılan yakın ilişkilerin bir sonucu olarak bu ülkenin vatandaşı Athenagoras’ın patrikliği kabul edildi. Vilâyet tezkeresinde belirtilen seçim ilkelerine aykırı biçimde patrik seçilen Athenagoras, Başkan Truman’ın özel uçağı ile Türkiye’ye geldi ve gelir gelmez başkanın bir mesajını, itimatnamesini sunan bir büyükelçi tavrıyla Türkiye cumhurbaşkanına iletmek gibi garip bir davranışta bulundu. Daha sonra Türk vatandaşlığına geçen Athenagoras Yunanistan ile birlikte “megalo idea”yı gerçekleştirmek için yoğun bir faaliyet içine girdi. Türk hükümetinden izin almadan Yunanistan’da bulunan bazı metropolitlikleri Patrikhâne’ye bağladı. Bizans dönemindeki teşkilâta göre hiç Rum bulunmayan bölgeler için metropolitlikler ihdas ederek bunların sayısını yediden yirmiye çıkardı”.(6)
“Bülent Arınç, eski Başbakanlardan Adnan Menderes’in 1952 yılında gerçekleştirdiği ziyaretten sonra Fener Rum Patrikhanesi’ni hükümet nezdinde en üst düzeyde ziyaret eden kişi oldu. Ziyaretinden çok memnun olan Fener Rum Patrikhanesi yetkilileri, Arınç’a Merhum Başbakanlardan Adnan Menderes’in 1952 yılındaki ziyaret fotoğraflarını hediye etti”.(7)
Ayrıca TBMM de kendi milletvekillerine hitaben yaptığı bir konuşmada Menderes aynen şöyle der: Siz isteseniz Hilafeti bile geri getirisiniz”.
Padişah torununun elini öpen A. Menderes
İşte Menderes bu örnekte olduğu gibi irticaya yeşil ışık yakan söylem, tutum ve davranışları vardı.
Ayrıca, konumuzla ilgisi olmamakla birlikte, Tayyip Erdoğan’dan çok daha fazla bir ölçüde İnönü ve CHP ye her konuda saldırıyordu.
Bu girişten sonra, Menderes’le ilgili olarak, benim şahsen hiç duymadığım, Menderes’in padişah torunun elini öpmesi ile ilgili bir olayı, tesadüfen Maltepe’de bir gazete büfesinde “ücretsizdir” yazılı ayrı bölümde duran Başkent Postası adlı iktidar yanlısı bir gazeteden okudum ve bu olaya hiç rastlamadığıma şaşırdım. İşte Menderes’in padişah torunu bir bayanın elini öpmesini anlatan Eda Kılınç adlı bayanın yazısını okuyunca inanamadım, interneti taradım aşağıda Başkent Postası’ndaki yazı ile aynı olanına rastladım, size de sunmak istedim.
Büyük sandığı ve ondan bir medet umacağını beklediği önemli gördüğü kişilerin elini öpmeye meraklı olan Adnan Menderes, ziyaretine gittiği Emirdağ’da sürgün olan Saidi Nursi’nin elini öptüğü gibi Papaz Athenegoroas’ın da elini öpüyordu.
“Bulaşıkçılık Yapan İmparator Eşi”
Sultan 2. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan; 1887 – 1960
Merhum Adnan Menderes, 1952 yılında NATO toplantısı için Fransa’ya gider.
Bir ara Paris (Fransa’daki Türk) Büyükelçisini yanına çağırarak;
– “Osmanoğulları ailesinin Paris’te yaşıyor olması gerek. Bunlar ne yer, ne içer, ne ile geçinir?” diye sorar.
Büyükelçinin hanedan hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını gören Menderes, büyük bir hayıflanma içerisinde:
– “Sana 24 saat mühlet! Ya Osmanlı ailesinin adresi ile ya da istifanla gelirsin” der. Bir müddet sonra büyükelçi adresle gelir.
Hanedanın ziyaretine giden Menderes, gördükleri karşısında çılgına döner.
Devlet-i Âliye’nin ulu Hakanı Sultan Abdülhamid Han’ın, 80 yaşındaki hanımı Şefika Sultan, 60 yaşındaki kızı Ayşe Sultan ve diğer Osmanlı hanımları, Paris yakınlarında bir bulaşıkhanede Fransızların bulaşıklarını yıkamaktadırlar.
Menderes gözyaşlarını tutamaz. Şefika Sultan’ın ellerine sarılır ve :
 “Anne ne olur affet bizi, geç geldik” der.
Ayşe sultan sürgünden otuz yıl sonra gördüğü bu vatan evladına :
– “Sen kimsin“? Diye sorar. Menderes de :
– “Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıyım“ der.
– “Ben başbakanım” sözünü duyan koca sultan, sevinçten öyle bir çığlık atar ki, kalbi duracak gibi olur, bayılır.
Menderes Türkiye’ye döner dönmez, doğruca Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a çıkar.
– “Osmanlı hanımlarını bulaşık yıkarken gördüm. Onların Türkiye’ye dönmeleri için af kanunu çıkaracağım“ der. Celal Bayar da:
– “Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle, silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye’de ihtilal yapar” der.
Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar.
Mektupta şunlar yazılıdır:
– “Analarının ve babalarının Fransa’da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim.
Adnan Menderes.”
Menderes’in istifadan vazgeçmesi için epeyce uğraşılır ve hanedan hanımlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla, Menderes istifadan vazgeçer.
Dönüş:
İstanbul’a dönenler arasında, Sultan II. Abdülhamid’in hanımı ve kızı da vardır.
Bir sabah erken saatte Teşvikiye’deki evlerinin kapısı çalınır. Kapıyı Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan açar. Gelen kişi Menderes’tir.
– “Şayet kabul buyururlarsa, Valide Sultan’ı görmek isterim” der.
Başında tülbent, elinde tespihiyle, Menderes’i karşılayan Şefika Sultan:
– “Berhudar olasın evlâdım, hoş geldiniz…” der. Başbakan da:
– “Teşekkür ederim Valide hazretleri, hoş bulduk…” demesinden sonra, Şefika Sultan kendisine:
– “Beyefendi, niçin önceden haberimiz olmadı? Böyle, hazırlıksız ve gâfil avlandık” der. Menderes de:
 “Zararı yok efendim. Bendeniz elinizi öperek, hayır duanızı almak ve bir ihtiyacınız olup olmadığını öğrenmek için geldim” der.
Ayrılırken, daha sonraları Yassıada da onun da hesabının sorulduğu, şişkince bir zarf bırakır. Demek ki örtülü ödenekten bu son Osmanlı çocuklarına para vermiş olmalı.
İşte Menderes’in amansız suçlarından birisi budur.

Sabık (eski) Sultan Vahdettin’in tabutu da, bilindiği gibi alacaklıları olan, İtalya – San Remo’daki kasap ve bakkal tarafından haczedilmiştir.(8)

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR 
(1) Ahmet Dursun. Türkiye Sorunları Ali Nejat Ölçen Sayı 122 sf 13 
(2)Ahmet Dursun. Türkiye Sorunları Ali Nejat Ölçen Sayı 122 sf 24
(3)https://medium.com/@munzam/1957-se%C3%A7imleri-oy-verilirken-sonu%C3%A7lar%C4%B1-radyodan-ilan-edilen-usuls%C3%BCz-bir-se%C3%A7im-531744541aec
(4) https://www.haberturk.com/yasam/haber/35457-vatan-millet-dediler-genelevi-bastilar#
(5) Ahmet Dursun. Türkiye Sorunları Ali Nejat Ölçen Sayı 122 sf 16
(6)https://www.turkishnews.com/tr/content/2018/07/27/papaz-kacti-huseyin-mumtaz/
(7)http://www.yeniasya.com.tr/gundem/patrikhane-den-arinc-a-menderes-resimleri_101867
(8)http://www.canmehmet.com/bir-mektup-ve-yikanan-bulasiklar-anne-ne-olur-affet-bizi-gec-geldik.html

Çankaya’yı Yeniden Okurken…
Kurtuluş savaşını, sonrasında kuruluş aşamasını ve gerçekleştirilen devrimleri yazan yazarların eserlerini her okuyuşumda ayni heyecanı duyarım.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılan her kitabı mutlaka edinir ve büyük bir keyifle okurum.
Bu eserlerden öğrendiğim şunlardır.
-Büyük önderin çok zor koşullar altında ve birçok karşıtlarına (muhaliflere) karşın kurtuluş savaşını nasıl kazandığını, 600 yıl şeriatla yönetilen bir imparatorluğun külleri üzerinde nasıl çağdaş bir Cumhuriyet kurduğunu hayret ve hayranlıkla öğrenirim.
-Sulu göz biri olduğumdan, Atatürk’ün zoru nasıl başarıya dönüştürdüğünü okudukça da gözlerim yaşarır.
-Kurtuluşta, arka planda Atatürk’ten önceliği almak isteyen komutanlar olmakla birlikte, hepsi yurtsever olduklarından Atatürk’le birlikte hareket ettiklerini, halkın da Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Sünni, Alevi demeden yurt sevdasıyla Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının peşine takılarak kanları pahasına yurtlarını emperyalist işgalden kurtardıkları gerçeğini görüyorum.
-Ancak kuruluş yani devrimler aşamasına gelince, Kurtuluş Savaşının birer kahramanı olan silah arkadaşlarının çoğunun Atatürk’ün safında yer almadıkları, bu büyük bir kadirbilmezlikle gün hakaretler yağdırılan Garp Cephesinin kahraman komutanı rahmetli İsmet İnönü’nün her zaman büyük önderin yanında yer aldığı gerçeği ile karşı karşıya kalıyorum.
-Kurtuluş Savaşına katılıp büyük önderin arkasında ölümüne yer alan kahraman tük halkından padişahlık ve halifeliğin kaldırılmasını istemeyenlerin, kuruluş aşamasında devrim karşıtı olarak büyük öndere olmaz zorluklar çıkardıklarını görüyorum.
-Günümüzde bazı çevrelerce kurtarıcımız ve kurucumuz büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşı İsmet İnönü’ye yapılan hareketleri, gösterilen kadirbilmezliği gördükçe içim sızlar.
-Bu Çevreler ya kurtuluş ve kuruluşun hangi koşullarda gerçekleştiğini bilmiyor, kafadan dolma bilgilerle hareket ediyorlar. Yâda biliyorlarsa iyi niyetli değildirler.
Bu duygularla, Atatürk hakkında yazılan önemli eserlerden biride, daima Atatürk’ün yanında yer alan Falih Rıfkı Atay’ın yazdığı Çankaya kitabını bir kez daha okuma gereğini duydum.
İlk kez 20.04.1971, İkinci kez 27.09.2009 da okuduğum Çankaya eserini üçüncü kez okuyorum.
Cumhuriyet ilan edilirken Atatürk karşıtlarının kopardıkları kıyameti bu eserden bir pasajla okuyucun bilgisine sunmak istiyorum.
“ Tasvir-i Efkâr sahibi Velid Ebüzziya, o devirde belli başlı akımlardan birini temsil eder. Vatanperver, milliyetçi, fakat koyu şeriatçı denecek kadar geri fikirli idi.
………………. Osmanlı gericilerinin zaafı, “manevi” kelimesini, “din” ile bir tutuşlarında, din ve dünyayı birbirinden ayırmak söz konusu oldukça, dinimiz ve onunla birlikte milliyetimizi kaybedeceğimiz korkusuna kapılmalarındandır. Velid hiç şüphesiz halifeci ve padişahçı idi. Cumhuriyetin temelinden aleyhinde idi.” (Çankaya Sh.382)
Devrimlerin üzerinden 90 kusur yıl geçmesine ve devrimler, Türk halkının büyük bir bölümü tarafından içselleştirmesine karşın, günümüzde de Velid kafasında olanlar oldukça çoktur.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü ve silah arkadaşları ile şehitlerimizin bu yurt için yaptığı hizmetleri anlamak için mutlaka kurtuluş ve kuruluşun başkahramanı Mustafa kemal Atatürk’ün Söylev’ini (Nutuk) ve olayların içinde bulunup gözlemleyen Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sını okumak gerektiğine inanıyorum.
Bize bu günleri armağan eden, Mustafa Kemal Atatürk’ün, kahraman silah arkadaşlarının ve aziz şehitlerimizin anıları önünde saygı ile eğiliyorum.  Işıklar içinde uyusunlar.

Gündüz Akgül

17.10.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Çankaya Köşkü - Güner Yiğitbaşı
Çankaya Köşkü, önderimiz, kurtarıcımız ve devletimizin kurucusu rahmetli ATATÜR döneminden ERDOĞAN dönemine kadar, Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak kullanılan, ATATÜRK'ün yadigarı onun hatıralarını ve kokusunu taşıyan, çok değerli ve tarihi bir köşktür.
ERDOĞAN; seçileceğine kesin gözle bakmış ve inanmış olacak ki; daha cumhurbaşkanı adayı olup seçilmeden çok önce, henüz başbakan iken, ayıp olmasın düşüncesiyle, Başbakanlık Sarayı adı altında ve gizlice, müstakbel Cumhurbaşkanlığı Sarayını inşa ettirmeye başlamış bile, bunu saray inşaatı ilerledikten çok sonra ancak hür basından öğrenebildi Türk Halkı.
Cumhurbaşkanlığı Sarayının yapıldığı arazi de, ATATÜRK'ün Türk Milletine yadigarı ATATÜRK Orman Çiftliğinin bir parçasıydı.
ERDOĞAN; düşlediği ve planladığı gibi, cumhurbaşkanı seçilince ağzındaki baklayı çıkardı ve Çankaya Köşküne çıkmayacağını, buranın başbakanlığa tahsis edileceğini, yeni inşa edilen 1150 odalı sarayın ise, Cumhurbaşkanlığı Sarayı olarak kullanılacağını ilan etti.
Rejim değişerek başbakanlık tarih olunca, boş kalan Çankaya Köşkü'nün, ERDOĞAN'a proje üretecek olan kurulların çalışmasına tahsis edileceği haberleri basında yer almaya başladı.
ATATÜRK karşıtı bu yönetimin, ATATÜRK'ün de kullandığı Çankaya Köşküne biçtiği yeni rol, bizi asla hayrete düşürmedi. Bilakis, bu kararın mevcut yönetimin zihniyetine cuk oturduğunu ve örtüştüğünü düşünüyoruz.
Her gün ATATÜRK'e hakaret eden sözde dindar ve kindar yeni bir neslin mimarı olanlara çok yakışan ve onların zihniyetiyle çok güzel örtüşen bu karar; şayet doğru ise,ATATÜRK ile anılan Çankaya Köşkü üzerinden, bu tarihi köşkün ve ATATÜRK'ün itibarsızlaştırılması çabası olarak algılanmalıdır.

16/10/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“Türkiye’deki kriz ekonomik kriz değil, yönetim krizidir, başkanlık bize göre değildir, bünyemiz kabul etmiyor.
“Bu gelecek kriz krizlerin anası!
Siyasetle ekonomi birbirinden ayrılamaz
“Başkanlığı içimize sindiremiyoruz. 90 yıllık 80 yıllı geleneklerimize uygun değildir”.

“Türkiye’nin Ekonomisi Nereye Gidiyor”
Ulusal Eğitim Derneği’nin her cumartesi günleri düzenlemiş olduğu kültür etkinliği ve konferanslarından, 13.10. 2018 günkü konferansın konusu “Türk Ekonomisi nereye gidiyor” idi.
Dernek merkezinin bulunduğu salonda yapılan konferansa öğretmen ve akademisyenlerden oluşan özellikle emekliler izleyici olarak katıldılar. Konferansa konuşmacı olarak katılan Ufuk Söylemez’in şu konuşmasını salondakiler, merak ve heyecanla izlediler:
“-Türkiye Ekonomisi derken Tobin vardır Regan’ın danışmanıydı öldü. Tobin Taks Tobin dergisini icat eden, “sıcak paradan vergi alınsın” diyen adam. O şöyle der: Siyasetle ekonomi ayrılamaz birbirlerinden ayrılamaz magazin gibidir”, onun için benim konuşmam biraz ekonomi olduğu kadar politik de konuşmak isterim, sadece ekonomi, o teknik bir şey olur. Ama hayatın içinde pratikle birleştiği zaman aynı zamanda siyasi tarihleri de bir ürün oluyor. O nedenle son, güncel ekonomi, Türkiye’de ekonomik bir kriz var mı yok mu dan başlayalım ve oradan gelelim.
Ekonomi krizde ise, hiçbir iktidar buna dayanamaz.
Neyi yaşıyoruz Türkiye’de ekonomik olarak başlayacaksak, Türkiye ekonomisi krizde mi değil mi? (Kriz olup olmadığı salona soruldu, salondan herkes kriz var diye el kaldırırken, kriz yoktur diye tek bir bayan el kaldırdı).
Kriz varsa bu iktidar nasıl böyle devam edebiliyor? Niye bir seçim ortamına gitmiyor. Millet niye feveran etmiyor, niye peki? Temel sebep ekonomi krizde ise, hiçbir iktidar buna dayanamaz. Halk niye (kriz var diye) feveran etmiyor peki? 
Temel sebep ekonomi krizde ise hiçbir iktidar buna dayanamaz. Ekonomik krizin teknik tarifini yapacağım ben, iki dönem ekonomi küçülürse, yani milli gelir azalırsa, bu sene olacak, yani büyüme yerine küçülme olursa, teknik olarak o ekonomi resesyonda demektir. Resesiyon iki dönem; iki dönem derken kasıt şu, üçer aylık dönem, bir çeyrek bir çeyrek üst üste küçülürse bir ekonomi, buna resesiyon diyoruz, teknik olarak, uluslar arası kuralda kabul edilen ve uygulamalarda kullanılan.
Türkiye’de böyle durum var mı? Şu anda yok, çünkü Türkiye’de ekonomide hala o şişirilmiş bir büyüme var hala, o 24 Haziran öncesi teşviklerle şunlarla bunlarla para basılarak yapılan bir şey var. Ama bu son çeyrek yani Ekim Kasım Aralık çeyreği ve önümüzdeki ilk çeyrek, yaşarsak göreceğiz. 2019 un ilk çeyreğinde küçülme bekliyorum, ben. Bu eksi mi olur son dönem bu sıfır mı olur, çeyrek mi olur tam bilmiyorum ama muhtemelen bu son çeyrek sıfıra yakın olacak, büyüme olsa bile. Ondan 2019 çeyreği de eksi olacak. O zaman resmen kriz diye diyebileceğiz.
Peki, resmen diyemiyoruz ama burada işsizlik var, enflasyon var, faizler var nasıl krizde değiliz. Krizdeyiz esasında, kriz için parmak kaldıranlar doğru kaldırdı. Hepimiz 94 krizini yaşadık, 2001 krizini yaşadık mı? Yaşadık, ne oldu orada? Bir gecede devalüasyon   (kur ayarlaması)  oldu. Sabah kalktık kur ayarlaması olmuş. O devalasyon büyük olan devalasyon. O zaman sabit kur rejimi vardı Türkiye’de. Sabit kur rejiminde devalasyon oldu bir gecede, finanslar sıçradı, faizler üç bin oldu, beş bin oldu, hatırlayın o günleri, bankalardan batanlar oldu, batmayanlar oldu, iki dönemdir bankalar battı. Fakat alınan tedbirlerle ekonomi büyümeye başladı. 94 eksiydi, 95 büyüdü. Beni sonra Tansu Hanım davet ettiğinde, ben ekonomiyi krizden çıkaran ekibin içinde yer aldım, ben 97 de koalisyon şartlarında 96 şartlarında yedi buçuk büyüttük Türkiye’yi, yüzde yedi buçuk yani. Nasıl oldu Bu?
2001 e bakın 2001 de ekonomi tedbir alındı tekrar büyüdü, 2002 de. Güzel, bu sene böyle bir şey de olmuyor, yani bir dibe vurup da çıktı da diyemiyoruz, niye diyemiyoruz? Çok basit bir şey var. Ekonomistler maalesef Meclisteki, muhalefet partinin ekonomistleri de bana göre, CHP ve İyi Partiden bahsediyorum, aranızda o partileri seven olabilir, ekonomi anlayışları da, neoliberal anlayıştan farkı olmayan anlayışlar. “Yani ekonomiyi biz daha iyi yönetiriz”, Kemal Derviş’in ekonomisi, “biz daha iyi yönetiriz” anlayışında olduğu için, onun için benim bu yorumumu hiç yapmıyor hiç biri hala, şaşırtıyorlar beni. Dalgalı kura geçtiğimiz için bir gecede develüasyon olmuyor. Bunu neye benzetiriz, meşhur hikâye, kurbağayı kaynar suya atarsan zıplarmış, kısık ateşte suya atarsan yüzermiş, haşlandığının farkında sonradan olur muş. Böyle bir deneyim ar.
Biz şimdi kurbağayız, haşlanıyoruz. Her gün son altı aya bir bakın şöyle bir, her gün develüasyon var fiilen, son altı ayda, yani eylül itibariyle bakalım, ekimi saymayalım, yüzde 60 TL nin değer kaybı, doların değer kazanması. Yani yüzde 61 develüasyon olsa yer yerinden oynaması lazım bir gecede. Ne hükümet kalır, ne bankalar kalır hiçbir şey kalmaz. Bunların em şansı, hem şansızlığımız bizim, bu dalgalı kuru o şoku bir gecede değil de zaman yayılarak hissetmemiz. Ağır gidiyoruz ama bu avantaj gibi gözüküyor ama tedbirler alınabilseydi avantajdı. Şimdi bununla “nasıl olsa bir gecede tahribat yaşamadık” diye siyasal iktidar durumu idare etmek, popilis tedbirlerle adam bir çocuk (Hazine Maliye Bakanı) çıkmış oraya, diyor ki, genç bir çocuk, ben ona çocuk dememin sebebi şu, devlet yönetiminde tecrübesi yok, bürokrasi tecrübesi yok, ekonomi birimleri yönetmemiş, öyle bakan olana kadar okudular işte.  O bile yetersiz, oralardan geçtim geldim, ekonomi yönetmek öyle çocuk oyuncağı değil.
Bir gün buram (böğrü) acıyor,  acıyor, ayakta çalışıyorum. Özel kalem müdürü dedi ki, “sayın bakanım doktoru çağıralım”, dedi, “gelsin” dedi. Bir açtık ki, buram böyle mosmor olmuş. Dedi ki doktor, “bu zona denir sıkıntıdan üzüntüden olur bu, stresten olur, gencecik adamdım o zamanları 40 yaşlarında idim. Şimdi 60 yaşındayız, şunu anlatmaya çalışıyorum, zor bir görevdir bu. Geceleri uyutmayan bir görevdir.
Türkiye kabile devleti mi?
“Türkiye’nin Ekonomisi Nereye Gidiyor”
Şimdi bunu tepeden bunu getirdiler, benim damadım olsa yapmam böyle bir şey, sizler de yapmazsınız muhtemelen. İnsan yakınını sevdiğini ateşe atar mı böyle. Türkiye kabile devleti mi, damadımı oraya koyum, teyzemin oğlunu şuraya koyum, koca seksen milyonun kaderiyle neden oynayayım, o çocuğa da yazık, Türkiye’ye de yazık.
Şimdi bunlar Türk ekonomisinde işin farkında değiller. Ekonomistler olarak şöyle deriz. Krize nasıl gireriz nasıl çıkarız? Uçak tabirinde uluslar arası olduğu için söylüyorum, hartlendik softlendik derler, iniş inen demek. Hartlendik sert düşüştür, soflendik yumuşak iniştir. Ekonomide de inerken ve çıkarken bu ikisinden birini tercih edersek, kötünün iyisi olan soflendiki tercih etmemiz lazımdır. Tedbirlerle, hani kazık fren yapmaktansa arabada pompalayarak yapmak daha farklı, sonuçları itibariyle. Fakat hartlendiğe doğru gittiğimizi görüyorum; soflendiği kaçırdığımızı görüyorum. Bu kurdaki kurbağa hikâyesi yüzünden. Onların beklediği gibi büyük bir develüasyon olmadı, büyük bankaların batışları gibi olmadığı için onlar “kriz yok” diyorlar. Krizin ben “bu geleceğimiz krize bütün krizlerin anası” diyorum. Maalesef biraz moralinizi bozacağım ekim gününde. Bu krizin anası bence ve bir jenerasyonu etkileyecek bence. Bir jenerasyon dediğimiz bir kuşak yani, bir kuşağı etkileyecek bu ekonomik kriz. İşsizlik, yoksulluk, sosyal patlamalar, Türkiye’de iktidarın giderek otoriteleşme ihtimali. Bir araştırma var, giz jipinsg dedikleri yani “uçlara gidiş” diye bir araştırma var. 20 ülkede 800 den fazla genel ve yerel seçim inceliyor ekonomistler. Ekonomik krizde olan ülkelerde seçim sonrası uçlara kayıldığı görüldü. Faşizme kayıyor, komünizme kayıyor, otoriterizme kayıyor. Daha despotlaşıyor, bu eğilim genel eğilim, Türkiye’de benim gördüğüm de muhalefetin de yetersizliği demokratik geleneğin zayıflığı nedeni ile giderek otoriterleşmeye doğru giden, diyeceksiniz bu gün otoriter değil miyiz? Bu günlere rahmet okutacak bir sürece kayabiliriz. Sade ekonomik değil çünkü Türkiye’deki sorun bir ekonomik kriz değil, sadece makro  ekonomik gösterge bozmayı, aynı zamanda bir yönetim krizi bence. Çünkü  başkanlık rejimi  bize göre değil, bünyemiz kabul etmiyor bunu. Bazı organ nakli yaparsın bünyeye uymazsa de dert. Başkanlık rejimin i bu bünye kabul etmez.
Ben bakanlık yaptım, gittim kahvelerde konuşma yaptım, anlamadan halk soru sorar elini sıkar, sana iri iri laf eder, sokak sokak gezdirir. Seçildim geldim Meclise Başbakan, bizim parti hükümete giriyor; parti lideri, “sizi bakan olarak görmek istiyoruz Ufuk Bey”, Teşekkür ederim, hükümet listeleri Cumhurbaşkanına gidiyor, onay veriyordu o zaman. Cumhurbaşkanı onaylıyor, biz program yapıyoruz, program Mecliste okunuyor. Sonra Meclis güvenoyu veriyor bize. Görev aldım ben iki kere, şimdi halktan oy aldık geldik, Cumhurbaşkanının onayından geçtik, yüce Meclise gittik güvenoyu aldık. Başarılı olduk, başarısız olduk o ayrı bir şey, ama süreç bu. Böyle bir parlamenter düzen, şimdi memur bakanlar, bakanlara bakıyorum, bir daire başkanı gibi, küçümsemek için söylemiyorum ama halktan yetki alıp gelmiş bu kadar kendine güven olamaz, en kötü halka giderim bir daha diyorum yani. Bunlar halka da gidemezler, bunlar Tayyip Erdoğan’a giderler.
Koca Meclis bir danışma meclisine dönüştü
“Türkiye’nin Ekonomisi Nereye Gidiyor”
Dolayısıyla bu rejimi biz kabul edemeyiz kolay kolay, yani içimize sindiremiyoruz, 90 yıllık 80 yıllı geleneklerimize uygun değil. Çok partili rejime 1950 lilerden bu yana gelin, geleneğimiz var o da yerle bir oldu. Koca Meclis bir danışma meclisine dönüştü adeta, bir fonksiyonu kalmadı, devletin şekliyle etkisiz bir hale getirildi. Sayıştay denetimi Kit komisyonu ben bakanken, Kit komisyonun girip hesap v ereceğimiz zamanlar ayaklarım titrerdi vallahi giderken. Sabahlara kadar çalışırdım, bürokratları çağırırdım, bu ne oldu, burada ne oldu, bilmediğim bir şey çıkar mı? Adamlar önümüze ters bir şey koyarlar mı? Ne tür sorular gelebilir, bütün verileri hazırlardım, sabahlara kadar çalışırdım. Mecliste KİT komisyonunun önüne giderdim, hesap verirdik, bakan olarak. Şimdi adam soruyor CHP milletvekili, soru soruyor, adam cevap vermiyor. Çünkü adam memur bakan o seni tanımaz, o Tayyip Erdoğan’ı tanır. “       Beni o seçti” diyor nasıl bakan yaptın, hangi kıstas ölçüsü ile yaptın bunu, eğer seçilmediyse, nasıl yaptın kardeşim, memurun bile bürokraside bir yükselmesi, ehliyeti, liyakati olur. Memurlardan seçsen daha iyiydi. Pat diye kardeşini seçiyor, öbür kardeşi FETO dan tutuklu, Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Pakdemirli’nin kardeşi tutuklu o da bakan. Fetullahçı darbenin en önemli militanlarından olduğu beyin takımından olduğu söylenen Tümgeneral Mehmet Dişli FETO’dan tutuklu, kardeşi Şaban Dişli Hollanda büyükelçisi. Bu nasıl ehliyet liyakat bu nasıl bir iç içe geçmişlik, bu n asıl bir yapı. Bizi nasıl FETO ile mücadele ettiğinizi nasıl inanacağım yani. Başkalarının, bir öğretmen mesleğinden atılmış icabında, karısını kamudan attılar, mesleğini aldılar elinden daha yeni iade ediyorlar. Foto’cu adamı dekan yardımcısı yaptılar adamı, bırak kamudan atılmayı herif terfi etti. Aydınlık yazınca aldılar görevden, yazmasa kalacak orada adam. Şunu demek istiyorum, bu kafa bizi bir yere götürmez. “Bana ekonomik çözüm göster”, ekonomik çözümü anlatacağım ama hiçbir şey değil, ekonomi kendi kendine kötü olmadı, ekonomi kötüye götürüldü Hangi kafa, ehliyetsiz liyakatsiz bir kafa; eğitimi imam hatipleştiren bir kafa. Sizin alanınız.
Türkiye’de bir rejim krizi ve yönetim krizi var aynı zamanda.
Milli gelirin içinde yatırımlara ayrılan pay beton ekon ekonomisine ayrılan pay 7 buçuk sekiz iken, eğitime ayrılan pay, yüzde üçlerde bu ülkede. Eğitim İmam hatipleşmiş, sosyo kültürel olarak Araplaşıyoruz. Araplar gelip adam kesiyor İstanbul’da. Çağdaş Atatürk Türkiye’si Arapların mafyatik usullerle adam kestiği bir ülke haline geldik. Türkiye’de bir rejim krizi ve yönetim krizi var aynı zamanda, ekonomik kriz değil bu. Yani bu başkanlık rejimi hilelerle yapılan seçim, referandumlar filan bize uymadı. Bünye bunu kabul etmiyor. Hayır, uymadı, kaplanmıyor diyorum, “yok yok bu güzel uydu sana” diyor. Bu rejimi kabul etmiyoruz biz, aydınlar, vatanseverler, sağ sol demeden Cumhuriyetçiler, demokratlar, laik insanlar, samimi dindarlar, milliyetçiler bunu kabul etmiyorlar. Kabul etmiyoruz ama seçimleri kaybediyoruz, niye? Çünkü burada siyasal İslamcı gerici, Atatürk düşmanı, çağdaşlık düşmanı, cemaatçi yobaz bir grubu var. Burada Amerikancı laik, medeni gözüken bizim gibi gözüken ama benden farkı, benden ortak sadece laik olmaları. Ama Amerikancı gayri millici bir yapı var. Arada da buralarda sıkışan bizim gibi bir namuslu vatansever, Cumhuriyete demokrasiye, hukuka bağlı, sağa sola Kuvaayi Milliye anlayışına, bir araya gelmeye istekli örgütsüz bir ve sahipsiz milyonlar var. Türkiye’nin içler acısı hali budur. Yani bunu sadece demokrasi, ekonomi ile anlatmayı ben halka karşı saygısızlık addediyorum. Onun için bunların yaptıkları tedbirler de aldıkları önlemlerin hiçbir şeyi tutmayacaktır ve Türkiye derin salınımlı dediğimiz (böyle derin salınımlı dönemler vardır ekonomilerde), derin salınımlı ve uzun bir ekonomik durgunluğa gidiyor.
Bu ne demek, daha çok işsizlik, daha çok enflasyon, daha çok yoksulluk, daha çok sosyal dramlarda, daha çok sosyal kamplaşmalar ve fakirlik yani ve daha çok otoriterleşme geliyor önümüzde. Çare, ilk çare bana göre ekonomik önemler söyleyeceğim ama bunlar yapmazlar ki zaten. Adam hatasını bilmiyor, çıkıyor Berat Albayrak, sanki müsamerede konuşur gibi, karşında koca koca eğitimciler oturuyor, ben dikkatle seçmeye çalışıyorum, hepsi bilinçli insan diyorum, bunlar doğru dürüst bir şey söylemezsen, saçmalarsan, ne diyorsun sen hoca derler bana. Şimdi ben bunu eleştirmek zorundayım. Adam düşünmüyor, oturtuyor işadamlarını, Koçu, Sabancı; değil mi, diyor ,“etiket logo yaptım, enflasyon düşecek, diyor. Kayınpeder de diyor ki, “zabıtaları gönderin Migros’a yoğurt denetim yapsın bakalım” diyor. Böyle enflasyon düşer mi? Hakikaten trajikomik bir hal. Geçen gün Brunberg’de bir şey yayınlandı, ben (evvelki akşam Halk Tv de idim bu ara bizi sürekli çağırıyor, her halde mahallenin delisi azaldı salondan gülüşmeler) Orada Brunberg’de bir şey gösterdiler, Brunberg ekonomi kanalı, sunucular Güngören Belediyesi’nin yaptığı denetimi gösteriyor, kahkahalarla gülüyorlar, “inanılmaz” diyorlardı,  “fiyat polisi gibi bir şey” diyor. “Türkiye soğanı, yoğurdu, diş macununu” diyorlar, kahkahalarla gülüyorlar. Onlar için komik, benim için de trajikomik, yani acınacak hale düşüyoruz, komik hale düşüyoruz. Ekonomide, enflasyonda mücadele böyle diyen bir yönetimi, ben bir yatırımcı olsam, çağırırım arkadaşları aman çocuklar Türkiye’ye gitmeyin, derim”, niye, etiket koyduk, logo koyduk enflasyon düşmüyor, zabıtalar yoğurdu denetleyecek, bu adamlarla ekonomi daha da batar, sakın Türkiye’ye gitmeyin” derim. Bunlar tüketimi teşvik edici şeyler, Türkiye’de ekonomi aşırı ısındığı için aslında frene basmaları gerekiyor.
Şimdi Türkiye’de enflasyon iki sebepten oluyor: 1-Maliyet enflasyonu 2-Bir de çok talepten oluyor, yüksek tüketim talebi. Maliyet enflasyonunun önleyemiyorsun, niye kredi libite yok, yatırım kredi limitin bozulmuş, kurlar artmış, döviz kurları, kurları arttığı için maliyet attı mı? Döviz bir tarafa, petrol son yılların en yüksek seviyesine geldi tekrar. 80-85 dolar arasında Irak Petrolu her gün değişiyor, izliyorsunuzdur. Petrol de pahalı artık eskisi gibi değil. Hem petrol pahalılanmış hem kurlar yüksek yani Türk lirası değer yitirmiş, maliyetler arttığı için para fiyatlarda mali bir enflasyon oluyor. Bu maliye enflasyonunun buraya koyalım.
Sen bir de talebi körüklüyorsun. Yani teşvik yapıyorsun, indirim yapıyorsun, daha çok batalım yani. Tüketimi teşvik etmemen lazımken, tasarrufu teşvik etmen lazımken bunlar bir örnek; ben bir yatırımcı olsam, Uluslar arası bir yatırımcı böyle düşünür, “bu Türk hükümeti ne yapıyor, ısınmış ekonomiye yangına körükle gidiyorlar, bütçe açığı vermişken daha çok borçlanmaya sebep olacak, daha az vergi alacak bukle gidiyor ve tüketimi kışkırtıyor hala”. Bunların derdi marta kadar seçimlere kadar idare etmek. Bu gerçeğin yansımayacağını zannediyor ama her şerden bir hayır çıkar derler.
Bu Bronson olayı aslında bunların maskesinin erken düşmesine neden oldu. Normal şartlarda ekim kasımda başlaması gereken ekonomik daralma ve sıkıntıların hissedilmesi, bu iş ağustosa eylüle çekti. Bronson olayındaki basiretsizlikleri Türkiye’yi rezil etti. Çünkü adalet hukuk, Türk adaletini dünyaya rezil ettiler. Brunsonu salıvereceği belliydi, Trump iki tehdit, iki tivitle, bunlara diz çöktürdü. “Ver papazı al papazı” diyordu, bu gün gazeteler yazıyor, verdin papazı avucunu yaladın sonra. (Salondan gülüşmeler)
Şimdi komik duruma düştüler ama bir gün Isparta’ya gitmiş bu adam, Tayyip Erdoğan ne dese alkışlayan bir kitle var Türkiye’de. Tayyip Erdoğan’ın kendi açısından başarılı olduğu husus, bana göre de çok üzüldüğüm husus, Sosyal kültürel kamplaşmaya doğru gidiyoruz, yani.
Antalya’da İken biri, vatandaşlara sıkıntı olur daralma olur, kriz olur diyorum, orada çoğu iş asamı, bir tanesi el kaldırdı, “sayın bakalım sen diyorsun, ben Çankaya’ya çıktım, sıcakta bunalıyorum, şurada biraz gezeyim, dedik hanımla, dedi. Gitmişler, Çanakkale, Ayvalık, Çeşme, Bodruma, “her yer dolu” diyor. “Millet yiyor, içiyor”, ne diyorsun buna, dedi. “Sen kriz geliyor” diyorsun da” bana, “Türkiye’de öyle şeyler gözükmüyor” dedi. Kafası bana uygun bir adam ama seninle iyi yaşayanlar Alevi dedi. Senin zamanın var mı, ben yer ayarlayayım, haftaya seninle şöyle Konya, Kayseri, Sivas filan şöyle bir dolaşalım, yorulunca bir bira içecek yer bulabilir miyiz, bakalım. Maalesef içemezsin” dedi. UEFA biz niye vermedi Avrupa Kupasını, Dünya kupasını niye vermediler bize. Adamlar gelecek Fransızlar, akşam galip gelince bir kutu bira içemezsin; bir yere gittiğin zaman, arkadaşlarınızla bir kebap yiyelim desen içkili yer yok. Ben içkici falan değilim yanlış anlamayın, hiç sevmem sosyal içiciyim, öyle düğünde, bayramda arkadaş muhabbetinde bir kadeh zor içerim. İçkiyi kaldırmaz benim vücudum.
Ama iklim böyle bir iklime dönüştü Türkiye. Burada bir orda yaşayanlar var, orada yaşayanlar da var. Toplum çağdaş, demokrat, laik, medeni sağ sol demeden, dinine de saygılı, bayrağına da saygılı insanların çoğunluğu bizde, bir taraftayız. Bir de sadaka ekonomisiyle 300-500 liralık yardımlarla yaşayan yoksul, imam hatip eğitimiyle yoğrulan ve dünyaya kapalı kalmış, o yardımla yaşamayı hayata bağlanma gören çok geri, kızmıyorum onlara ama sadaka ekonomisine bağlanmış insanlar var. Türkiye bana göre bu anlamda sosyo kültürel değişiyor bu anlamda. Dolayısıyla işimiz çok zor. Gidiyor en pahalı uçak alıyor, bedava diyorlar, belki de örtülü ödenekten alınmıştır. Örtülü ödenek milyarları aştı. Hayati çıkarları için yasal olarak yapılamayan bazı harcamaları başbakanların en başta namusuna tevdi edilmiş hazine ödeneğidir, bütçeden. Orada tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır.
Hukuk devleti olmazsan hurafe devleti olursun
“Türkiye’nin Ekonomisi Nereye Gidiyor”
Örtülü ödenek miktarları geçmiş yıllarda yıllık 100-200 milyon toplam harcama bile etmez. Şimdi örtülü ödenekten aylık 200-300 milyon harcıyorlar, aylık. Bu cari hesap değil ki, buradan yandaşına, yandaş kanalla, yandaş kulüplere para mı veriyorsun, çeşitli iddialar var. Felaket bir şey bu, nerelere para verildiğini bilmiyoruz. Böyle bir harcamayı izah edemezsiniz. Örtülü ödeneğin kaynağı bütçe gibi başlangıç giderlerinin bine beşidir. Diyanet bütçesi çok sayıda bakanlıktan daha fazla; Bilim ve Teknoloji Bakanlığının bütçesi dörtte bire  ( ¼) indirilmiş. Diyanetin yüzde 36 (%36) artırılmış. Yani adamlar, öbür dünyayı yapıyorlar. Yatırımı diyanete öbür dünyaya yapıyorlar. Hâlbuki Allah yanında senin temiz bir kul olman yeterli. Allah on emirde demiş, “çalma, zina yapma adam öldürme vb, her dinde bulunan bilinenler. Sen bunu yap düzgün namuslu vatandaş ol, vergini öde, çocuklarını düzgün yetiştir,  bence en iyi Müslüman da sensin.
Diyanetin parasıyla Müslümanlık mı olur.Ayrıca senin Müslümanlık anlayışı ile benim ki bir değil ki. Alevisi var, Nusayrisi var, Yezidisi var her şeyi de var. Laiklik olursa, hukuk devleti olmazsan hurafe devleti olursun. Hukuk Devleti olduğun zaman dini şeyleri o kadar önemsenmiyor, çünkü hukuk işini görüyor. Ben İskandinavya ülkelerini inceledim. Geçen bir araştırmada rastladım, Norveç, İsveç, Finlandiya ateizm ve deizm oranı yüzde 40 çıktı” diyorlar. Felaket bir rakam, fakat orada hukuksuzluk yok, insanlar zengin, alt yapı var, niye acaba diye düşündüm. İki sebep buldum:
1- Laikler, din ve devlet işlerini ayırmışlar. 2-Hukuk devleti haline gelmişler. O zaman din Allah’la kul arasında bir şey. Bizde yobaz yobaz sarıklı tipler var, Cübbeli mi Cübbesiz mi? Sakallı sakallı bir sürü yobaz. Yani şarlatan diyeceğim bunlara ben. Ben bunlara şarlatan diyorum, dava mava açamadılar bana. Bana arada dava açıyorlar ama ben şarlatana şarlatan dediğim için, ama kazandık davaları.
Buradan çıkın yolunu çok büyük coşkuyla bile kısa küçük bir umudum var. Yerel seçimlerde referandumda birliği sağlayabilirsek, küçük bir umudum var. Çünkü bunlar İstanbul’dan da oldular. İstanbul’da ANAPSHP CHP bir oldular, aradan bir puan yarım puanla bu adamlar çıktı. Türkiye’nin de milletin başına bela oldular. Siyasal İslamcılığı yolsuzluğu, partizanlığı, ahbap, eş dost kayırmacılığını her şeyi Türkiye’nin başına bela ettiler. Felaket tablosu bu gün budur. O zaman yiğit düştüğü yerden kalkmalı Ankara İstanbul başta olmak üzere belediyelerde tekrar iktidarı bunlardan demokratik yollardan almalıyız. Bu tabloda bunu alabilecek parti var mı? Bana göre yok, ne yapmak lazım; referandumda yaptığımızı yapacağız. Referandumda hep beraber HAYIR dedik mi? Parti ayırmadan, dedik. Sağ sol demeden başardık mı, başardık hile yaptılar, oyunun kurallarını son dakikada değiştirdiler. Yüksek Seçim Kurulu performansı var. Biz biliyoruz ki, özde biz kazandık. Özde kazandığımızı biz nasıl ispatlayacağız, Ankara İstanbul belediye başkanları kulağından tutup attılar hemen. Bunlar hemen atarlar iktidarı kaybetmemek için babalarını tanımazlar. Şimdi Ankara İstanbul’da Melih Gökçek’i atacaklarını umar mıydınız, onu siz attınız, bizim oylarımızla gitti onlar. Topbaş bizim oylarımızla gitti, başardık, sanki bunu başarmamışız gibi 24 Haziran’da yine aynı partizanlığa döndüler ve rezil rusvay oldular muhalefet partileri. Burada ana muhalefete de, İyi Partiye de, parlamento dışından Vatan Partisi, Demokratik Sol Partisine herkese görev düşüyor. Bu particilik bilmem neciliği aşmış bir olay. Demokratik Kuvayi Milliye Ruhuyla eğer hepimizin içine sinen bir ortak adayla çıkamazsak, belli bir adayda uzlaşamazsak, korkarım şu koşullarda bile adamlara büyük kentleri terk etmek zorunda kalırız. Yani AKP esasında partizanlıkla, ayyuka çıkmış yolsuzluk iddialarıyla, enflasyonla işsizlikle her türlü rezillikle Bronso’suyla bilmem nesiyle rezil oldu. Yani beni götürün diyor iktidardan oylarınızla adamlar, sen götüremiyorsun. Böyle bir partinin iktidarda kalması değil, iktidarı hayal etmesi bile mümkün olmaması lazımdır normalde. AKP her türlü seçim koşullarını kaybetmekte haiz yani. Şu andaki Türkiye’deki iklim bu. Adam çıkıyor dua okuyor cahilleri kandırıyor. Bu gerçekleri çevrenizde akrabanıza, eşinize dostunuza konuşun, bu seçimlerde Ankara İstanbul’u almak hayati bir şey. Bunu alırsak bunları erken seçime sürükleriz ve gider AKP dağılır. Bunların çaldıkları iddia edilen paralar, ofşora kaçırıldığı iddia edilen paralar, hepsini getirtiriz, ben eski müfettişim, hepsini getiririm ben. Yeter ki iğne deliğinden bir kapı açılsın, demokratik meşruiyet içinde açılsın o kapı. Bunun tek yolu yerel seçimlerdir. Hiçbir parti için konuşmuyorum, şu anda partiler üstü konumdayım. Yârin çocuğum bana, “baba Türkiye bu hale gelirken ne yaptın”, diye sorduğu zaman, ben de “ne yapayım elimden geleni yaptım” diyeyim. Bunun için yapıyorum bunu. Atatürk’e Cumhuriyeti kuranlara saygımdan dolayı bunu yapıyorum. Biz kenara çekilemeyiz. Sizler eğitimcisiniz kenara çekilemezsiniz, hakkınız yok yani. Hepiniz hepimiz arayış içindeyiz”.
Bu konuşmadan sonra karşılıklı sorular, cevaplar ve konuya katkılarla olgun bir hava içinde konferans sona erdi.

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız

Ufuk Söylemez: 1956 İstanbul doğumlu.  Ankara İktisadi ve Ticari Yüksek Okulu (sonradan Gazi Üniversitesi ve Hacı Bayram Üniversitesi oldu) ekonomi ve mali işletmecilik bölümünde 1977 de mezun oldu. Sırasıyla Ziraat Bankası müfettişliği, Dış Ticaret  Bankası yönetim kurulu üyeliği, Halk Bankası Genel Müdürü ve yönetim kurulu başkanlığı, Sınaî Yatırım ve Kalkınma Bakanlığı yönetim kurulu üyeliği, Demirbank, Halkbank yönetim kurulu başkanlığı vekilliği, Türkiye Bankalar Kurulu Yönetim Kurulu üyeliği, Başbakanlık Özelleştirme Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 95 ve 99 da yapılan seçimlerde İzmir Milletvekili seçilerek Doğru Yol Partisini temsilen parlamentoya girdi. Önce 53. Anayol, ardından 54. Refah-Yol hükümetlerinde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yaptı. 99-2002 arasında Doğru Yol Partisinin ekonomik işlerinden sorumlu genel başkanlığı görevini yürüttü. Hem kamuda hem de özel sektörde ekonomi, bankacılık, özelleştirme konularında bir süre sorumluluklar üstlenmiş, iç ve ış, para, döviz piyasalarını iyi bilen devlet, bürokrasiyi yakından tanıyan bir kimse olarak birikim ve deneyimlerini 2000 yılından beri Ekonomik Barometre, Milliyet, Akşam, Star, Gözcü, Tercüman, Sözcü, son yıllarda Aydınlık gazetelerinde ekonomi politik konularda düzenli köşe yazıları yazarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Söylemez’in ikinci baskısını da yapmış, Siyasette    Türkiye Maskeli Değişimin Tuzağında ve Vicdanlı Kapitalizm Yoktur isimli üç kitabı ve çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış 400 ü aşkın politik ve ekonomi makalesi mevcuttur. İngilizce biliyor iki çocuk babası olan iktisat profesörü olan eşi de öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Söylemez 2004 tarihinde yapılan Demokrat Parti Kongresinde önce genel idare kurulu üyeliğine daha sonra da ekonomik işlerden sorumlu görevinde bulundu. 15 Ocak 2000 tarihinde ise Demokrat Parti’deki görevlerinden ayrıldı. Söylemez düzenli olarak gazetelerde TV programları yapmakta. Halen Milli Merkez Ankara Temsilciliğini yürütmektedir.

Ver Papazı Al Papazı'dan Bugüne
Ve nihayet beklenen gerçekleşti ve Amerikalı Rahip Brunson, hakkındaki ev hapsi adli kontrol tedbiri de kaldırılarak, ülkesine gitti ve ulusal kahraman olarak karşılandı.

ABD Başkanı Trump, Beyaz Sarayda, bu ulusal kahraman Rahip Brunsonu kabul ederek onurlandırdı.

Verin papazı alın papazı diyenler, bağımsız olduklarını, kimseden talimat almadan millet adına karar verdiklerini haykıranlar, umarız biraz olsun utanmışlardır.

Biz konuyu dillendirmeden, boş yere ABD'ye direnmeden, hadlerini bilerek, ülkemizin yüce menfaatlerini gözeterek, bir uzlaşmaya vardık ve ülkemizin ve halkımızın makro menfaatleri ve geleceği için, bu papazın serbest kalmasını yeğledik demedikleri, ama daha sonra, ABD'nin tehdit ve şantajlarına, ülkenin ekonomisinin daha da bozulmasına boyun eğerek, papazı bırakmak ve ülkesine dönmesine izin vermek zorunda kaldıkları, devletimizin ve Türk yargısının itibarını ayaklar altına aldıkları için, bizi yönetenler ve bizim adımıza yargı yetkisini kullananlar, bakalım bu milletten özür dileyecekler mi, bırakıp gidecekler mi?

Atalarımız ne demiş? “Büyük lokma ye ama büyük konuşma”

Adalet devletin temelidir biliyorsunuz.

Son Rahip BRUNSON kararı; adaletin, esasen çöken ve yok olan duvarının ayakta  kalan son tuğlasını da yerle bir ettiğine göre, adaletsiz ve dolayısıyla temelsiz kalan bu devletin yurttaşları olarak, ben kendimi güvencede hissetmiyorum artık.

Bundan sonra, Amerika'daki FETÖ Papazını istemeye yüzünüz olacak mı bilemiyoruz.

Güner Yiğitbaşı

15/10/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Mutluluk - Güner Yiğitbaşı
Mutluluk çok göreceli bir kavramdır.

Bu nedenle, mutluluğun herkes için geçerli olacak, belirli bir kalıba sokabileceğimiz bir tanımı yoktur.

Mutluluk tanımlanamaz ancak yaşanır ve hissedilir.

Mutluluğa, bana gelsin diye oturup beklemekle ulaşılamaz.

Mutluluk ve mutlu olmak emek ister, uğraş ister, irade ister.

Mutluluk, gönlü ve yüreği temiz, egosuz, yaşamının odağına parayı yerleştirmeyen, gerçekten mutlu olmayı ve diğer insanları da mutlu edip mutlu görmeyi arzulayan güzel insanların ulaşabilecekleri, parayla satın alınamayan çok ucuz ve zahmetsiz olarak ulaşabileceğimiz çok güzel bir duygudur.

Mutluluk, insanı insan olduğuna inandıran ve şükrettiren bir duygudur.

Küçük ve yoksul bir ayakkabı boyacısına ayakkabımızı boyatarak uzattığımız paranın, boya ücretinin arta kalanını, üstü sende kalsın evladım diyebilmek ve bundan keyif almak mutluluktur.

Sabahleyin sağlıklı bir şekilde kalkarak güneşin doğuşunu görebilmek mutluluktur.

Soframızda ne olursa olsun, üç öğün yemek bulup yiyerek karnımızı doyurabilmek mutluluktur

Her gün tanık olduğumuz kadınlarımıza yönelik şiddetin yaşanmadığı bir güne tanık olabilmek mutluluktur.

İnsan olarak ayağımızın üzerinde duracak kadar sağlıklı olmak, kendi günlük ihtiyaçlarımızı kimsenin yardımını almadan yerine getirebilmek, bir bardak suyu kana kana içebilmek bir mutluluktur.

Tanımadığın bir insana dahi; günaydın, iyi akşamlar, iyi geceler diyebilmek de bir mutluluktur.

Sevdiğimiz kişilerden geçici olarak uzak kalmak ve ayrılmak, o an için bizi üzüntüye boğsa da, yeni bir buluşmanın ve kavuşmanın kapısını araladığı için, bu geçici ayrılıklardan bile mutluluk duymak gerekir.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Bu mutlulukların en değerlisini ve yoğun olanını, geçtiğimiz hafta Bursa ilinde düzenlediğimiz sınıf toplantısında, AÜHF 1970 mezunu arkadaşlarla buluştuğumuz iki günde yaşadığımı belirtmek istiyorum.

Gerçekten, 48 yıl aradan sonra, her biri; avukat, hakim, savcı, Yargıtay üyesi, HSYK Üyesi olarak şerefli görevler yüklenip başarı ile yerine getiren 1970 Ankara Hukuk Fakültesi mezunu değerli arkadaşlarla Bursa ilinde buluşup bir arada iki gün geçirip, 2018 yılında, 1970 ve öncesi yıllara geri dönerek, yirmili yaşların o unutulmaz güzelliklerini ve anılarını yaşamak, yaşlanmaya yüz tutan hücrelerimizi  adeta yenilemek, büyük bir mutluluk oldu benim için.

Benim yüreğimde hissettiğim bu güzel ve yoğun mutluluğu, tüm arkadaşlarımın da yüreklerinde hissettiklerine; sevgili Sedat ÖRSEL arkadaşımızın kısa süre önce geçirdiği önemli bir ameliyata rağmen bu toplantıya katılmış olmasından ve diğer sevgili arkadaşlarımın yüz ifadeleriyle, açık beyan ve mesajlarıyla tanık olmanın mutluluğunu ayrıca yaşıyorum.

Tüm insanlar mutlu olsunlar, ancak  mutlu olabilmek için biraz uğraş versinler lütfen.

15/10/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget