Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Barolar Birliği Başkanına Açık Mektup
Sayın başkan duyduk ki, sarayın çatısı altında düzenlenecek olan yeni adli yılın açılışı törenine katılma kararı almışsınız.
Geçtiğimiz yıllarda sarayın çatısı altında yapılan törenlere, kuvvetler ayrılığı ilkesine ve yargının bağımsızlığına zarar vereceği görüşüyle, haklı olarak katılmazken, ne değişti de bu seneki adli yıl açılış törenine katılma kararı aldınız?
Biz söyleyelim, siz zahmet buyurmayınız.
Yargıtay Başkanının; size, on beş dakika ile sınırlı olarak bir konuşma hakkı tanıma lütfunda bulunması ve bir de çok değer verdiğiniz ve kendinizi hayal aleminde zannettiğiniz Yargı Reformu Strateji Belgesinin, Ekim ayında yasalaşacağı konusundaki ham hayal beklentiniz, bu kararı almanıza etken oldu.
Diyorsunuz ki; kimse kimsenin vesayeti altında değildir. Barolar Birliği de Baroların vesayeti altında değildir.
Siz, Baroların üst kuruluşu olan ve seçiminizde söz sahibi olan baroların vesayeti altında olmasanız da, yüzlerce avukatı temsil eden ülkenin en büyük barolarının, bu törene katılmama konusunda almış oldukları karara ve haklı gerekçelerine kulak kabartmak ve alınan bu kararlar sizi hukuken bağlamasa da, alınan bu haklı karara saygı gösterme konusunda manevi ve etik bir yükümlülük ve sorumluluk altındasınız.
Sayın Başkan, size rüşvet olarak sunulan 15 dakikalık çok kısa sürede, ülkenin hangi genel ve hukuki sorununu dile getirecek ve çözüm yollarınızı önereceksiniz?
Siz,15 dakika ile sınırlanan ve size lütuf olarak sunulan bu konuşma hakkından memnun musunuz?
Sizden önce konuşacak olan Yargıtay Başkanı da, sizin gibi 15 dakika ile sınırlı olarak mı konuşma yapacak?
Bize göre Yargıtay Başkanı 15 dakika ile sınırlı konuşmayacak, Sayın Başkan bu konuşma süresindeki eşitsizlik sizi hiç mi rahatsız etmeyecek?
Ben bir avukat olarak, Yargıtay Başkanı ile sizi mevkidaş olarak görüyorum ve bu eşitsizlik, sizi bilmem ama, beni ziyadesiyle üzüyor ve alçaltıyor.
Sayın Başkan, bir gerçeği de size açıklamayı görev sayıyoruz. Bize göre, size tanınan 15 dakika ile sınırlı alçaltıcı konuşma hakkı, size Yargıtay Başkanı tarafından tanınan bir lütuf da değildir. Yargıtay Başkanının; Cumhurbaşkanının, size olan eskiye dayalı husumeti nedeniyle, kendi özgür kararıyla bu konuşma hakkını size tanıdığını zannediyorsanız bunda da yanılıyorsunuz. Yargıtay Başkanının, Cumhurbaşkanı ile görüşerek onun icazetini aldıktan sonra,15 dakika ile sınırlı olma koşuluyla bu konuşma hakkının size tanındığından emin olunuz lütfen.
Bu gerçekleri nasıl içinize sindireceksiniz, merak ediyoruz doğrusu. Bu durumdan siz mutlu olsanız da, biz avukatları mutsuz edeceksiniz.
Sayın Başkan; gelelim adalet reformuna ve bu reformun yapılmasından kendinize çıkaracağınız olumlu pay konusuna.
Sayın Başkan, siz çok safsınız, yani iyi niyetlisiniz.
Bu ülkede, bu iktidar döneminde, hak, hukuk, adalet, anayasanın üstünlüğü, insan hak ve özgürlüklerine saygı, basın özgürlüğü, ifade ve ifadeyi açıklama özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığına saygı, var mı da, siz adalet reformunun gerçekleşeceğini bekleyebiliyorsunuz?
AKP iktidarının ve onun tek yetkili genel başkanının, yukarıda belirttiğimiz demokratik değerlere, demokrasiye bakış açısına, on yedi yıllık uygulamalarına şöyle bir baksanız,2014 yılında Danıştay da konuşma yaparken başınıza gelenleri bir hatırlasınız, adalet reformu beklentinizin, ham bir hayal olduğunu anlayacak ve saraydaki törene katılsanız ve elinizi uzatsanız da, elinizin havada kalacağını çok iyi anlayacaksınız, ama iş işten geçmiş olacak tabi.
Sayın Başkan; kırk yıllık Kani, olur mu yani, bir düşünsenize.
Sayın Başkan; sizin beklediğiniz, adalet reformu ismiyle bir yasa çıkarırlar, sadece isminde yer alır adalet reformu, içindeki maddelere baktığınızda, reform ve yargı bağımsızlığı adına önerdiklerinizi, mercekle arar ama bulamazsınız. Bu iktidarın olağanüstü hal kanun hükmünde Kararnamelerini hep birlikte gördük, sadece ismi vardı, içeriğinde ise; olağanüstü halin ilanına neden olan konular dışında, olağan her şey vardı, bu gerçekleri ne çabuk unuttunuz.
Sayın Başkan; adli yılınız ve yapacağınız 15 dakika ile sınırlı güdümlü konuşmanız, şimdiden size hayırlı olsun!

Güner Yiğitbaşı

18/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Saraya sığınan ve biat eden bir yargı istemiyoruz!...
Anayasamıza göre, egemenlik kayıtsız şartsız Milletin olup, Türk Milleti; egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır, egemenliğin kullanılması hiçbir surette bir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz.
Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Bugün yürürlükte olan sisteme göre partili olabilen ve iktidardaki AKP'nin Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı; anayasaya göre Türk Milletini temsil etse ve tarafsızlık yemini etmiş olsa da, yürütme organına dahil olup, Türk Milleti adına sadece yürütme yetkisini kullanır. Bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı organının yetkilerini kullanma ve yargı organını temsil etme, onu himayesine emir ve talimatı altına alma işlevi ve misyonu olmadığı gibi, yargının kendi himayesinde, emir ve talimatı altındaymış gibi bir görüntü verme hak ve yetkisi de yoktur.
Aynı şekilde, Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yargı organlarının temsilcileri de, bu kişi ülkenin cumhurbaşkanı da olsa, yürütme organının himayesinde, emir ve komutası altında olduğu şüphesini dahi doğuracak olan olumsuz davranışlardan kaçınmak ve uzak durmak zorundadırlar. Aksine bir davranış, zaten kalmayan yargıya olan güveni tamamen yok edecek olup, bu tür taraflı ve bağımlı  davranış sergileyen, Cumhurbaşkanının ve sarayın uzantıları gibi hareket eden yargı mensupları, hele bu yargı mensupları Yargıtay gibi bir yüksek mahkemenin başkanı ve hakimleri iseler; adlarına yargı yetkisi kullandıkları Türk Milletine ihanet etmiş, onların emanetlerini kötüye kullanmış sayılacaklardır.
Sanırım, yazının bu girişinden sonra, ne demek istediğimizi anlamış olmalısınız.
Yargıtay Başkanlığı,2/9/2019 tarihinde Ankara’da yeni adli yılın açılışı nedeniyle düzenlediği töreni, Cumhurbaşkanlığı Sarayının salonlarında düzenleme kararı almış ve bu törene katılmaları için, Baro Başkanlıklarına da davetiyeler göndermiş olup; bu durumu, İzmir Baro Başkanlığının, bu davet için Yargıtay Başkanlığına gönderdiği, davet edildiği bu törene katılmama karar ve gerekçelerini içeren, sosyal medyaya da yansıyan yazılarından anlıyoruz ve İzmir’den  sonra bazı baroların da almış oldukları bu katılmama kararlarını, yargı bağımsızlığı adına yerinde buluyor ve bu barolarımızı yürekten kutluyoruz.
Cumhurbaşkanına olan yakınlığı çok iyi bilinen, Cumhurbaşkanıyla birlikte çay toplayan şu anda görevdeki Yargıtay Başkanının; adli yılın açılışı törenini, Suriyeli bir sığınmacı gibi, Sarayın Salonlarında kutlama ihtiyacı duymasını, asla yadırgamıyoruz, kendisinden aksine bir davranış da beklemiyorduk.
Ancak, Yargıtay Başkanının Cumhurbaşkanına biat anlamına gelen bu tören yeri seçiminin, bizim için sürpriz olmaması, bizim bu konudaki ağır eleştiri hakkımızı kullanmamızı asla engelleyemez.
Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yerel mahkemelerin kararlarını denetleyen bir üst mahkeme konumundaki Yargıtay; anayasal bir kuruluş olup, bu kuruluşun başkanı ve hakimleri, mahkemelerin kadıya mülk olmadığının, bu makamların gelip geçici olduklarının bilincinde olarak, bu kuruluşun saygınlığına, bağımsız ve tarafsızlığına, anayasal görev ve yetkilerine uygun davranış sergilemek, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını ayaklar altına alan, saraya biat eden bir görüntü dahi vermemek zorundadırlar.
Yargıtay'ın, adli yıl açılış törenini yapacağı bir salonu yok mudur?
Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılmadan önceki tarihlerde de, bir çok açılış törenleri Yargıtay'ın salonlarında görkemli bir şekilde yapıldı. Yasama ve yürütme organlarının temsilcileri Yargıtay'a gelerek bu törenleri onurlandırdılar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, bu törenler için Yargıtay binasına geldiler, Yargıtay başkanları, görev icra ettikleri Yargıtay binasında, adli yılın açılışı münasebetiyle Yargıtay Başkanına yakışan, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını savunan ve yargının içinde bulunduğu sorunları açıklayan konuşmaları, kendi evlerinde bulunmanın rahatlığı ve huzuru içinde, yürütme organından bağımsız, sığınmacı ve biat eden psikolojisi taşımadan, hür bir şekilde yaptılar.
Şimdi ne değişti de, Yargıtay olarak, adli yılın açılışı törenini bir sığınmacı ve biatçı  gibi, sarayın salonlarına taşıma ihtiyacını duyuyorsunuz?
Yargıtay Başkanlığı ve üyeliği, sizlere yeteri kadar şerefli gelmiyor mu, sizleri şerefli kılmıyor mu, bu şerefe nail olmak için saraya yaranmanız, yakınlık duymanız, saraya şirin gözükmeniz, biat etmeniz, sarayın iltifatlarına mazhar olmanız, sarayın lüks ve şatafatlı salonlarında tören yapmanız mı gerekiyor?
Öyle düşünüyorsanız, bu şerefli görevi hak edenlere bırakmak üzere istifa ediniz ve arzuladığınız ve  layık olduğunuz size yakışan şerefi; Yargıtay'ın ve Türk yargısının  saygınlığına, tarafsızlığına ve bağımsızlığına daha fazla zarar vermeden,  başka kapılarda arayınız lütfen.
Şimdi, bazı insanlar bana, ne var bunda, Yargıtay'ın, sarayın salonlarında tören yapmasıyla, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yok mu olacak? diye sorabilirler.
Evet, bu bir şekil gibi gözükmekteyse de, yargının kendi salonlarını bırakarak, yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanın sarayında, onun himayelerinde adli yıl açılış töreni yapmaları, görüntü olarak, işin esası olan yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını en azından şüpheye düşürür. Bu konuda, seksen milyon yurttaştan ufak bir azınlığın dahi şüpheye düşmeleri, yargıya olan güveni yok eder.
Törene, yargıya, Yargıtay Başkanı ve üyelerine değer ve anlam katacak olan şey; törenin, saray da yapılmasından ziyade, burada söylenecek olanların, içerikleri ve bu içeriklerin, ülke gerçekleriyle ve ülkemizdeki yargı uygulamalarıyla bire bir örtüşmüş olmalarıdır.
Yasama organının; örneğin 1.Ekim.2019 günü yapılacak olan açılış töreninin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin genel kurul salonu yerine, Sarayda yapılmasının mümkün olmaması gibi; yargı organının, 02/09/2019 tarihinde yapacağı adli yıl açılış töreninin de, Yargıtay’ın kendi salonları dışında, sarayın salonlarında yapılması, bize göre asla savunulamaz.
Yargının üç kurucu unsurundan biri olan savunma ayağını temsil eden avukatların üst kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği Başkanının; saraydaki tek adam istedi diyerek, bu törenlerdeki konuşma hakkının elinden alındığı bir törenin, sarayda yapılmasından da öte, bize göre yargısal hiçbir değeri ve anlamı asla yoktur.
Egemenlik hakkının gerçek sahibi olan Türk Milletinin bir ferdi olarak, Yargıtay'ın adli yıl açılışı münasebetiyle yapacağı töreni, sarayda yapacak olması nedeniyle, büyük bir üzüntü duyduğumuzu ve bu kararı alanları kınadığımızı ve yargının gerçek temsilcileri olamayacaklarını açıkça belirtmeyi, elli yıllık bir hukukçu olarak, kendimize bir görev ve sorumluluk sayıyoruz.
17.Ağustos.1999 depreminde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı da, bu vesileyle, rahmetle anıyoruz.

Güner Yiğitbaşı

17/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güvenli Bölge Aldatmacası
Fırat’ın doğusu, güvenli bölge, barış koridoru sözlerini sıkça duyuyoruz ve bu gidişle daha uzun süre duymaya devam da edeceğiz.
Siyasal iktidarın başındaki güçlü zat'a kalsa, Fırat’ın doğusuna askeri harekat yapacağız ve oradaki PKK/PYD/YPG Kürt oluşumunu kökünden kazıyarak yok edeceğiz, artık çok geç, hepimize geçmiş olsun, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti.
ERDOĞAN bu tehlikeyi, Amerika’nın ipiyle kuyuya inmeden, hiç yoktan burnunu Suriye sorununa sokmadan, Esat yönetimini karşısına alarak onu devirmek isteyen sözüm ona Özgür Suriye güçlerine arka çıkarak hata üstüne hata yapmadan önce düşünecek ve Esat'ın güçsüzleştirilmesi ve bunun sonucunda  Suriye’nin toprak bütünlüğünün yok edilmesi halinde, Suriye Kürtlerinin bunu fırsat bilerek, bölgede güçsüz ve parçalanmış bir Suriye görmek ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek isteyen en başta Amerika olmak üzere yayılmacı devletlerin de desteğiyle, parçalanmış ve toprak bütünlüğü yok edilmiş Suriye’de, yeni bir yapılanmaya gidebileceklerini öngörebilmeliydi.
Bu basireti gösteremediler, elbirliğiyle Esat'ı güçsüz kıldılar, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını yok ettiler, bunu fırsat bilen Amerika, Rusya ve İran bölgeye inerek, güç elde ettiler. ABD; Suriye Kürtlerini, IŞİD'le savaşıyorlar aldatmacasıyla maşa gibi kullanarak silah ve askeri eğitim desteğiyle iyice güçlendirdi ve Suriye’nin Kuzeyinde ve ülkemizin güneyindeki bu çıban başı oluştu.
Bizi yönetenler de Amerika’nın gerçek ve nihai amacının ne olduğunu, korkunun ecele faydasının olmadığını çok iyi bilmelerine rağmen, rahmetli Erbakan'ın tabiriyle, pansuman tedavi diyebileceğimiz güvenli bölge aldatmacasıyla içerideki taraftarlarını aldatarak kendi safında tutmaya çalışıyor.
Buradan soruyoruz,30-40 Km derinliğinde, hem de Türk Askerinin mutlak kontrolü altında bir güvenli bölge kurulmasına ABD'yi ikna etseniz ve böyle bir güvenli bölge, güvenlik koridoru oluşmasını sağlasanız ne olacak ki?
ABD, aklına koymuş ve planlarını yapmış, Suriye'yi parçalayacak ve Fırat’ın doğusuna ve ülkemizin güneyine isabet eden Suriye topraklarında bir kukla Kürt oluşumunu hayata geçirecek.
Gözleriniz kör mü, ülke olarak bizim tüm karşı çıkışlarımıza rağmen, hala stratejik ortağımız olarak kabul ettiğiniz ABD;  Fırat’ın doğusundaki Kürt oluşumuna, ağır silah ve askeri eğitim desteğini artırarak sürdürüyor, bu gerçeği hala niçin görüp kabullenemiyorsunuz? IŞİD ile mücadele sonlandığı halde, Suriye’nin kuzeyindeki kürt yapılanmasına askeri desteğini sonlandırmayan ve bu desteğini daha da güçlendiren ABD'nin, bölgede  yapmak istediği bir şey, nihai ve kalıcı bir emeli var demek ki.
Bu gerçekler karşısında; siz, ABD'nin ülkemiz için de hayırlı olmayan  bu nihai planını engelleyemediğiniz, artık imkansız da olsa, Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için hiçbir çaba sarf etmediğiniz, kimse alınmasın ama, bunu bir Türk Vatandaşı olarak çok üzülerek yazmak zorundayız, Esat'ı muhatap alarak, onunla doğrudan görüşmediğiniz, ondan özür dilemediğiniz, tekrar kardeşim Esat diyerek bağrınıza basmadığınız ve hatta, Esat yönetimine siyasi ve askeri destek sunmadığınız sürece, 30-40 kilometre değil,50 kilometre derinlikte bir güvenli bölge sağlamayı basarsınız ne kıymeti olacak ki?
Sağlayacağınız 30-40 kilometrelik güvenli bölge, bizim değil oradaki Kürt oluşumu için bir güvenlik kalkanı oluşturacaktır.
Bu güvenli bölge girişiminizle, bugünden, Suriye’nin toprak bütünlüğünün yok edilerek parçalanmasına, Kuzey Suriye’de ve ülkemizin 30-40 kilometre güneyinde, şimdilik sadece PKK ve PYD/YPG unsurlarından oluşan bir Kürt yapılanmasına razı ve onay vermiş, meşrulaştırmış, ülkemiz için daha kötü sonuçlar doğuracak olan sonraki oluşum ve gelişmelerin önünü açmış olmayacak mısınız?
Macun tüpten çıktı beyler. Ülkemizi, kırk katır mı, kırk satır mı? tercihiyle baş başa bıraktınız. Ne kadar övünseniz azdır!
Ne dersiniz?
Değerli okurlar, ülkemizin bu iç ve dış devasa sorunları arasında bayram kutlamak neyimize ama, yine de hepinizin Kurban Bayramını en iyi dileklerimizle kutluyoruz.

Güner Yiğitbaşı

10/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Haydi girecekseniz giriniz artık!...
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; yaklaşık, bir seneden bu yana, ülkemizin çıkarları ve bağımsız bir devlet olmamızın gereği olarak, güney sınırlarımızda Suriye'nin Kuzeyinde, PKK/PYD unsurlarından oluşan özerk bir Kürt yapılanmasına asla razı olamayız sloganı ile (ki böyle bir yapılanmayı biz dahil, ülkesini seven hiç kimse istemez) sürekli olarak Fırat'ın doğusuna askeri harekat yapacağımızı ve bu unsurları oradan söküp atacağımızı meydanlardan haykırmış ve bu günlere gelmiş bulunuyoruz ve bu aynı sözleri hala duymaktayız.
Çok önceleri, seçimlerden önce, bu harekatın çok yakın bir tarihte olacağını belirtmek için, belki yarın belki yarından da yakın, bir gün ansızın gelebiliriz dahi demişti.
Biz, ülkesini seven ATATÜRK ve barış yanlısı bir kişi olarak, ATATÜRK'ün; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine sıkı sıkı bağlıyız, komşu devletlerle aramızda oluşan önlenemez sorunlarımızın, savaşla değil, diplomatik görüşmelerle ve sulh yoluyla çözülmesinden yanayız.
Biz ayrıca, bağımsız bir devlet olarak, Amerika ve sair yayılmacı devletlerin dolduruşuna ve sözlerine güvenerek ve kanarak, komşumuz olan devletlerle aramızda var olan hazır barışı bozup, sonra da; ülkenin, kendi ellerimizle bozduğumuz huzur ve çıkarlarını yeniden eski haline getirebilmek için kıvranmaktan, bu uğurda savaşı dahi düşünür hale gelmekten yana da değiliz.
Suriye sorunu ve onun sonucundaki ülkemizin güney bölgesinde oluşan PKK/PYD Kürt yapılanması sorununu, basiretsiz yönetimleriyle başımıza bela eden bu AKP iktidarı, Suriye'nin içişlerine karışarak, Suriye'nin meşru güçleriyle savaşan terör örgütlerine destek vererek, Şam’da cuma namazı kılmak, İslam Ümmetinin lideri olmak, sözüm ona Suriye’deki Esat yönetimini devirerek Suriye'ye demokrasi ve özgürlük getirmek(sanki demokrasi ve insan haklarına önem veriyorlarmış ve ülkemizi demokrasi ve özgürlük cenneti haline getirmişler gibi) iddialarıyla ABD'nin dümen suyuna girerek, ülkemizi Suriye bataklığına sürüklemiş, bugünkü Fırat'ın doğusundaki yapılaşmanın mimarı olmuş, daha sonra  olanları görmüş ayağı yere basmış ve ABD ile ters düşerek, bu sefer İran ve Rusya'ya sığınmak zorunda kalmış, o kadar ki, Nato Üyesi olmasına rağmen, Rusya’nın ve lideri Putin'in sempatisini kazanıp devam ettirebilmek adına, hava savunmamız için ABD'yi istenen düzeyde zorlama gereğini duymadan, sen vermiyorsan ben de Rusya’dan alırım demek suretiyle, ABD'ye nispet edercesine Rus S-400 füzelerinin satın alınması yoluna gidilerek, baştan hatalı bir Suriye politikasının, ülkemizin başına ne çoraplar ördüğünü, gözler önüne sermiştir.
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Yaklaşık bir yıldır gireceğim dediğiniz Fırat'ın doğusuna, biz karşı olmamıza rağmen, girmeyi düşünüyorsanız, ülkenin itibarını ve güven duygusunu daha fazla sarsmadan, hazırlıklarınızı tamamlayarak biran önce giriniz lütfen. Yok, ABD yeşil ışık yakmıyor, ABD'yi ikna edemedik, daha yeni bildiri yayınladılar ve Fırat'ın doğusuna yapacağımız harekat için, yapmamamız konusunda bizi uyardılar, bu şartlarda harekat yapamayız diye düşünüyorsanız, ülkenin itibarı adına, susunuz lütfen.
Ülkenin itibarı;
Lüks saraylar ve tüyler ürperten israf derecesindeki harcamalar ile değil, ülkeyi yönetenlerin; ancak yapabileceklerini Dünya kamuoyu ile paylaşmaları veya paylaştıkları bu sözlerini yerine getirmekle, tek başına yapamayacakları işleri Dünya kamuoyu ile paylaşmamakla ölçülür.
Biz, böyle bir harekat istemiyoruz, ancak bu konunun dillendirilmesinden sonra hareketsiz kalınmasını da, ülkemizin itibarı adına, içimize sindiremiyoruz.

Güner Yiğitbaşı

06/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Memur Kafasıyla Ekonomi Yönetilemez
Yazı başlığımız nedeniyle, en başta memurlarımızdan özür diliyoruz.
Memur örneğini şunun için veriyoruz. Emeklilik yaşı gelen memurlarımız; genellikle, emekli olmadan iki veya üç ay sonra maaşlarında bir miktar artış olacak olması nedeniyle, biraz daha fazla emekli ikramiyesi alabilmek için, emekliliklerini iki üç ay erteleyerek, sözüm ona kazanç elde edeceklerini zannederler ve bu iki veya üç ay içinde bizim gibi ekonomisi istikrarsız bir ülkede kaybedeceklerini, paranın alış gücünün düşmesi nedeniyle, emekli ikramiyelerindeki miktar artışının kendilerine bir fayda sağlamadığını, bir an önce emekli olarak alacakları ikramiyelerini değerlendirmeyi düşünemezler ve zarar ederler ya, işte bu nedenle, memur örneğini vererek yazımıza başladık.
Konuyu, ülkemizdeki yerli, daha doğrusu büyük oranla montaj otomobil sektöründeki durgunluğa getirmek istiyoruz.
Bu sabah, televizyon izlerken, otomobil sektöründeki 2019 Temmuz ayı toplam satış oranın, geçen yıl temmuz ayına nazaran, neredeyse yüzde yetmişe varan oranda azalarak daraldığı haberini duyunca, bu makaleyi yazmayı planladık.
Bu daralmadaki ana sebepler;
Türk parasının sürekli değer kaybederek, büyük ağırlığı montaja dayalı yerli otomobil girdi maliyetlerinin sürekli artışı, otomobiller üzerinden devletin aldığı katma değer, özel tüketim gibi vergilerin oranlarının çok yüksek oluşu, artan hayat pahalılığı nedeniyle, otomobil alıcılarının ekonomik güçleri zayıfladığı için, maliyetleri ve fiyatları artan otomobile olan taleplerinin önemli derecede azalması, otomobil kredi faizlerinin çok yüksek oluşu, otomobili aldıktan sonra da, akaryakıt, yedek parça, servis ve bakım masraflarının aşırı pahalı olması nedeniyle, satın alınan otomobili yürütebilmenin çok zorlaşması, şeklinde sıralayabiliriz.
O zaman, özellikle yerli otomobil sektörünün satışlarında canlanma sağlayabilmek için ne yapılmalıdır sorusuna; ekonomiyi yönetenler, memur kafasını bir kenara bırakarak, akıllı cevaplar ve çareler üretmelidirler.
Otomobil, ülkemizde hala lüks bir ihtiyaç olarak görülmektedir. En büyük yanılgı da budur. Oysa ki, Otomobil sahiplerinin ve trafikteki otomobil miktarının çoğalması, bir ülkenin medeniyet ve gelişmişlik kriteri olarak değerlendirilmektedir.
Otomobil deyip geçmeyiniz. Otomobil; sadece satılırken, Devlete katma değer ve özel tüketim vergisi olarak gelir sağlamamaktadır.
Otomobili satın alan kişi, alırken ödediği fahiş katma değer ve özel tüketim vergisi ödemekle kalmıyor ki, bu vergilere yüklenerek otomobil satışlarını daraltıyorsunuz. Asıl satıştan sonra, bir otomobil üzerinden Devlet olarak kazanılan ek vergileri, ekonomiyi yönetenler niçin göremiyorlar?
Otomobili aldınız, onu yürütebilmek için sürekli akaryakıt alacaksınız, akaryakıt fiyatlarının yarıdan fazlasının devlete ödenen vergi olduğunu niçin düşünemiyorsunuz?
Aynı şekilde, otomobilin belirli sürelerde servis bakımları var, yedek parça ve lastik değişimleri var, tüm bu işlemler nedeniyle de, Devlet otomobil sahibinden katma değer vergisi, bu işlemleri yapan iş adamlarından da gelir vergisi almaktadır. Bir de otomobil sektörünün canlı olmasının istihdama olan katkısını, bu sektörde çalışanlardan alınan gelir vergisini bir düşürsenize.
Bitmedi daha, bu ülkenin baş belası ve ekonomik kamburu olan, kar garantili yap işlet devret rezaleti var biliyorsunuz. AKP iktidarı, yap işlet devret yoluyla köprüler ve yollar yapıyor ve bununla övünüyor, bunları yapan müteahhit firmalara, köprü ve yollardan geçiş için garantiler veriyor ve verdiği garantinin altında geçiş yapılması halinde, aradaki farkı, o tamah ederek artırdığı katma değer ve özel tüketim gibi vergi kazançlarından ödüyor.
Devlet olarak; süreklilik arz eden, tüm bu vergi gelir  zincirlerini düşünmeden, tamah ederek, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez politikasını uygulamayarak, otomobil satışlarının üzerindeki katma değer ve özel tüketim vergilerini azaltmak bir yana, sürekli artırırsan, katma değer vergili otomobil fiyatı üzerinden, özel tüketim vergisi alırsan, yani verginin de vergisini alırsan, otomotiv sektörünü felç edersen satışların daralmasını kendi ellerinle sağlarsan, yukarıda saydığımız satış sonrası vergi gelirlerinden mahrum kaldığın gibi, yap işlet devret modeliyle yaptırdığın yol ve köprüler için ödemek zorunda kaldığın kar garanti ödemeleriyle, hazineyi boşaltırsın, en kötüsü de, satışları düşen otomobil fabrikalarında çalışan işçilerin toplu işsiz kalmalarına, işsizler ordusunun daha da kabarmasına, son aşama olarak da fabrikaların kapanmasına, altın yumurtlayan tavuğun ölümüne neden olursun, ama iş işten geçmiş olur.
Nasıl, enflasyon düşsün diye Merkez Bankasına baskıyla faiz oranlarını düşürtüyorsanız, altın yumurtlayan otomotiv sektörünün yaşaması ve Devletin vergi geliri kaybına uğramaması için, özellikle ülkemizde üretilen (yarı yerli) montaj otomobiller üzerinden alınan katma değer ve özel tüketim vergilerinde, makul bir indirime gitmek zorundasınız.
Aklın yolu birdir ve  budur. Biz, ekonomist değiliz hukukçuyuz ama, az da olsa Hukuk Fakültesinde ekonomi okuduk, hukukçu mantığımızı da kattığımızda, bu doğruları görebiliyoruz.
Devletin anlı şanlı Ekonomi ve Maliye Bakanları ve bakanlık bürokratları bu gerekçeleri niçin göremiyorlar, acaba diyoruz, görüyorlar da saray'a mı söz geçiremiyorlar?
Bizden söylemesi, biz sadece otomobil sektörü için bu doğruları yazmaya çalıştık, akıllı bir vergi ve maliye politikası uygulanmazsa, saray'ın rutin ve lüks masraflarını karşılamakta dahi zora düşersiniz.
Demedi demeyiniz.

Güner Yiğitbaşı

04/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Milletvekilleri geçinemiyorlarmış!...
Günün konusu, milletvekilleri, yasal bir çok maddi avantajlarına ve ülkenin koşullarına göre aldıkları yüksek  maaş ve yolluklarına rağmen geçinemiyorlarmış.
Meclis Başkanı ŞENTOP;22.200 TL alan vekiller için, ”kirada oturuyorlar, mecliste misafirlerini ağırlıyorlar, makam aracı verilmiyor, geçinemiyorlar” demiş.
Vah zavallılar, Cuma günleri, ihtiyaç fazlası olan camilerimizin önlerinde mendil açacak durumdalarmış da, haberimiz olmamış.
Meclis Başkanına uyarsak, her vekile bir ev ve bir de lüks makam otomobili vermemiz gerekecek, işte bu millet o zaman gerçek anlamda yandı. Şu anda mevcut olan, Meclisteki ve diğer bakanlık ve kamu idarelerindeki lüks araba saltanatına ve israfına  ilaveten, bir de o kadar milletvekiline lüks makam otomobili tahsis edildiğinde, bütçedeki açığı ve kara deliği, sizler tahmin ediniz artık.
Efendi, geçinemiyorlarsa, onlara kim milletvekili olun diyor, onları vekil olmaları için kulaklarından tutarak zorlayan mı var? Vekil olup, boş yere yoksulluk çekmesinler, olsun bitsin.
Asil, yani millet olarak kalmaya devam etsinler, asgari ücretten maaş alıp geçinmeyi bir denesinler ki, hanyayı  Konya’yı bir anlasınlar.
Madem geçinemeyecek derecede az maaş alacaklar, mali sıkıntı çekecekler, bunu önceden bile bile, milletvekili adayı olmak için ERDOĞAN'ın karşısında dokuz takla atmaya, şirin gözükmeye, milletvekili olduktan sonra da, iradelerini, şahsiyetlerini bir kişiye kiraya vermeye, emanet etmeye değer mi?
Parlamenter sistem sonlandığına, milletvekillerinin; parlamenter sistem döneminde hukuken var olup da, fiilen kullanamadıkları, parti liderlerinin ipoteğindeki yetkilerinin dahi, tüm yasama, yürütme ve yargı yetkisinin tek kişinin elinde toplandığı yeni düzende hiçbir etkinliklerinin kalmadığına, milletvekillerinin bakanlarla dahi görüşemediklerine, kendilerini vekil seçen milletin dert ve ihtiyaçlarını mecliste dile getiremediklerine, bakanlara ulaştıramadıklarına, ERDOĞAN'ın karşısında bir kelime edemediklerine göre; insanlar, niçin milletvekili olmak için kuyruğa girip dokuz takla atmayı göze alabiliyorlar?
Olmasınlar efendim.
Milletvekilliği; bir meslek, kazanç elde etmeye yarayan bir iş değil, hizmet etme yeri efendiler.
Milletvekilliği; aslında, fahri, ücretsiz olmalı ki, gerçekten kendine güvenen ve iş yapacak olan birikimli fedakar, kendi çıkarlarını düşünmeyen kişiler, daha kolay milletvekili olup, milletine hizmet edebilsinler.
Şimdi; bizim, vekillik maaşsız, fahri olsun görüşümüze karşı, hemen, o zaman milletvekilleri kazanç elde etmek geçinebilmek için yolsuzluk ve iş takipçiliği yaparlar, itirazını duyar gibi oluyorum.
Ben bu itirazı kabul etmiyorum, milletvekilinin yolsuzluk yapmayacağını yapmaması gerektiğini düşünüyorum. Kaldı ki, bu sistemde yetkileri ve etkileri kalmayan vekillerin, yolsuzluk ve iş takipçiliği yapmaları da imkansız.
Millet de; milletvekillerinin, kıtalardaki bir onbaşı kadar, iş başarabilecek yetkilerinin ve etkilerinin olmadığını çok iyi biliyor.
Ülkeyi; bir kişi, yasamasıyla, yürütmesiyle ve yargısıyla tek başına kuzu kuzu yönetiyor, aslında bu sistemde milletvekillerine ne gerek var?
Bu itibarla; milletvekili maaşlarının, milletvekillerinin bu maaşla geçinip geçinemediklerinin sorgulanmasından önce, bu kadar fazla milletvekiline ihtiyaç olup olmadığının sorgulanması gerekmez mi?

Güner Yiğitbaşı

03/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget