Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

İslam ülkelerinde olsun, başka ülkelerde olsun, insanların ölülerine ve mezarlarına karşı büyük saygıları vardır. Her topluluğun, her dinin kendilerine göre saygı duydukları ve özenle yaptıkları farklı mezarları vardır. Şimdi size tarihimizden farklı dört ilginç mezar bir de mezarsız kişi sunacağız.
1.MEZAR:   Ehli-Beyt
Kerbela olayı İslam Tarihinde yüzyıllar süren ve günümüze kadar gelen öylesine acılara, nefrete, kine, huzursuzluğa neden olmuştur ki, bunun etkisi günümüzde bile halen devam etmektedir. Aleviler, Caferiler, Şiiler daha öteki mezhep ve İslâm toplulukları, Kerbelâ olaylarının yıldönümünde, sırtlarına vurdukları zincirlerle Hz. Hüseyin ve katledilen öteki Ehli Beytin acılarını yaşamak istemekteler. Tüm bu ayrıntıları tarihin acı sayfalarına bırakarak, asıl konumuza dönelim.
Yıl H.803 M.1400 Timur, cesur ve zalimliğinde Moğol Ordularını aratmayacak bir dehşetle (kendileri hem Türk hem İslam toplumu olmalarına karşın) Anadolu ve öteki İslam devletlerini istila ve talanla tepeliyorlardı. Direnen, karşı duranları kılıçtan geçiriyorlar, direnmeyenlerin bile ordusunun istihkakı için mallarını talan ediyorlardı. Uğradıkları her kale ve şehirleri yakıp yıkarak (Tarihçi Hoca Sadettin Efendinin Tacu’t Tevarih adlı tarih kitabında“değirmen taşından başka taş üstünde taş bırakmadılar dediği gibi) talan ederek böylece Şam’a doğru yöneldiler.
Timur ve askerleri 803 (M1400 de) Şam’a geldiler. Şam’da, Kerbelâ olayını yaratan Peygamber sülalesini katledip İslâm’a büyük nifak sokan Emevi Halifesi Yezidin mezarını buldurdu. Timur Han, Ehli Beyte sevgi duyan bir kişi olarak, “ben Yezit taraftarıyım” diye Şam sokaklarında tellallar bağırttı. Ne kadar Yezidi varsa Timur’un sözüne inanıp geldiler. (Timur tarihin en kurnaz hükümdarlarından biriydi, kurnazlığı ile nice hasımlarını, düşmanlarını dize getirmiştir) Hepsini Ümeyye camisine doldurup kimisin kılıçla, kimisini de yakarak katletti. Yezit’in kabrini açtırdı, kemiklerini yaktırdı, mezarının içini askerlerin pisliği ile doldurdu, yani askerler sıra ile mezara pislediler. Bu müthiş acı ve kin günümüzde bile devam etmektedir. Tarihin en garip mezarı Yezid’in mezarı oldu.(1)
2.MEZAR:  Şeyh Bedreddin (1358–1420)
Gerçek iktidar, insanlar üzerinde değil, yürekler üzerinde kurulur.” Şeyh Bedreddin
Dört Mezar Bir de Mezarsız Kişi
evrendeki güzellikler tanrının yerdeki şavkımasına dayalı Vahdet-i Vücut” görüşü yayılmaya, buna inanan müritleri de artmaya başlayınca halk isyan etti. O zamanki dünyanın bilim yerlerini dolaşarak bilim adamları ile bilim yerlerinden çeşitli ders ve bilgiler alan ve Timur’un Tebriz’deki sarayında da bulunup bilimsel toplantılarda başarılar kazanıp görüş ve düşüncelerinden korkan cahillerin şikâyeti, iftira ve kışkırtmaları ile 1420 yılında şimdiki Yunanistan’ın Serez kentinde yakalanıp idam edildi ve oradaki tekkesinin bahçesine gömüldü.
Ahlak ve insaf ölçüleriyle bağdaşmayan Osmanlı’nın en çok katl fetvası veren Şeyhulislam Ebussuud Efendi, fetvasında şöyle diyordu: “Bedreddinciler dinsizdir, karılarını müşterek kullanırlar; malı haram, kanı helal”.Ebussuud Efendi’nin böyle bir fetva vermesi çok ilginçtir, çünkü babası da Bedreddincidir.
İşte asıl konumuz olan mezarı idam edildiği Serez’de idi. Aradan 600 yıl geçer. Yurdumuz Kurtuluş Savaşından önce işgal edilmeye başlayınca, devletin dışladığı, hakkında “dinsiz, kâfir”diye suçlanılan, dedikodular çıkarılan bu bilgiç filozofun,  “mezarı düşman ayağının altında kalmasın”  diye, düşman ilerledikçe (ve de Türk Halkı bu hazin bir şekilde katledilen filozofunu seviyor olmalı ki) mezarından kemiklerini özenle çıkarıp, (vatanın daha emin yerlerinde gömülmesi için) İstanbul Topkapı Sarayı’na getirilir. Katledilen bu tasavvuf filozofunun kemikleri Topkapı Sarayı’nda çinko tabut içinde kırk yıl bekletilirken, nereye nasıl defnedileceği düşünülür. Sonunda 1961 yılında,  bu gün Çemberlitaş’daki Sultan Mahmut’un türbesi önüne gömülür.
Komünist düşünceler taşıdığı ve dinsizlikle kâfirlikle suçlanılan bu filozof Osmanlı aydınını Türk halkı unutmaz. 500 yıl anlatılıp tartışılan Şeyh Bedrettin’e Türk Halkı, kemiklerine de olsa sahip çıkıyor. Düşman ayağı basmasın diye, 1923 de imzalanan Lozan Antlaşmasından sonra uygulanan zorunlu göç nedeniyle Serez’li Türkler, Şeyh Bedreddin’in mezarını açıp kemiklerini bir çinko kutu içinde Türkiye’ye getirdiler. Yetkililer onu önce Sultan Ahmet Camii’nde bir dolaba koydular. 16 yıl sonra Topkapı Sarayı’na naklettiler. 23 Ekim 1961 tarih 5/1840 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile de Sultan Mahmut Türbesi’nin dışında kuytu bir duvar dibine defnettiler. Böylece mezarı kaybedilmiş oldu.(2)
Bizde ta o zamanlardan beri fikir ve düşünce daima kaba kuvvetle bastırıldı, bunu günümüzde bile en kötü örneklerini yaşıyoruz.   
Anadolu Tasavvuf erenlerinden Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin (1358–1420) Anadolu Sünnilerini kızdıran, ortak milliyet, çağında pek insanların anlamadığı, “
3. MEZAR: Ahmet Yesevinin Mezar Çilehanesi
13.10.2006 günü Cuma namazını kılmak için Ankara Ulus civarında Denizciler Caddesindeki köşe başında küçük bir camiye gittim. Merkezi sistemle verilen bir vaazda hoca peygamber sevgisinden bahsederken şunları söylüyordu:
Peygamber sevgisi Büyük Türk Düşünürü Ahmet Yesevi’de o kadar kuvvetli idi ki anlatılamaz. Peygamberimiz 63 yıl yaşadı; Ahmet Yesevi 63 yaşına geldiğinde, peygamberden fazla yaşamayı içine sindiremediğinden, bir mezar kazdırdı, bundan sonraki ömrünü bir mezarda geçirdi. İşte böyle olmalı peygamber sevgisi”.(3)
Büyük Türk düşünürü “Pir-i Türkistan” denilen Ahmet Yesevi (1093-1166). Bu vaazin anlattığı doğru ise, Ahmet Yesevi on yıl mezar gibi bir yerde yatmış olmalı.
“Türkistan Hocası” unvanıyla tarihe geçen Ahmet Yesevi Hz. Muhammed’i çok severdi. Hoca Ahmet Yesevi, Peygamber 63 yaşında öldüğü için kendisi de 63 yaşından sonra dünya nimetlerinden uzaklaşmak istedi.
Zakir olup, şakirt olup Hakk’ı buldum,
Dünya ahret haram kılıp ezip teptim,
Divane olup, rüsva olup candan geçtim,
Gamsız olup yer altına girdim işte”diyerek evininavlusuna kazdırdığı bir hücreye girip inzivaya (Tanrı ile hemhal olmaya) çekilerek ünlü “Hikmetleri’ni burada yazdı ve
İslam dinine tasavvufu kattı...    
Ahmet Yesevi, kendine “şeraitçi” diyenlere karşı şöyle diyordu: “
“Oruç tutup halka riya eyleyenleri,
Namaz kılıp tesbih ele alanları,
Şeyhim diye başka yola sapanları
Son anda imanında ayrı eyledin”diyerek şeriatçı sahte din adamlarını yeren Hoca Ahmet Yesevi, diğer yanda şeraitçi mollaların katlettiği Hallacı Mansur’u sahiplenecek kadar da şeriatın katı kurallarına karşı çıkmıştır. Örneğin Hallacı Mansur’u şeraitçi mollalara karşı şu cesur dizeleriyle savunmuştur:
Mansur dedi: “Enel-Hak! Erenlerin işi ber-hak
Mollalar derler: -Na Hak! Gönlüne yaman alıp                    
Deme “Enel-Hak” diye, Kâfir oldun Mansur diye
Kuran’da budur diye, öldürdüler taş atıp
Bilmedi ol mollalar, Enel-Hak anlamını
Kal ehline hal ilmin, Hak görmedi münasip”.
Ahmet Yesevi, şeriatçı mollalara inat, ibadetlerine kadınları da katardı. Bu Türk geleneğini Hacı Bektaş Veli ve müritleri günümüze kadar sürdürdüler.
Günümüzde Ahmet Yesevi adına Kazakistan’da üniversite vardır

4. MEZAR: Yunus Emre
Dört Mezar Bir de Mezarsız Kişi
Yurdumuzun birçok ilinin halkı, Yunus Emre’nin (1240-? ) mezarının kendi illerinde olduğunun kavgasını verirler.
Ama Cemal Anadol, Yunus Emre adlı kitabında şunları yazmaktadır:
“Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinin Sarıköy’de Yunus Emre’nin türbe ve zaviyesi bulunmakta idi. Kurtuluş Savaşında işgale uğrayan bu köy yakılıp yıkılmıştır.  1848 yılında burada yapılması tasarlanan tren hattının Yunus Emre’nin mezarı üzerinden geçeceği anlaşılınca, bu mezarın 50 metre dışa alınması için hükümete başvurulmuştur.
Hükümet tarafından “hiçbir tören yapılmaması kaydıyla” verilen izin üzerine Yunus’un mezarı açılmış, içinden bir eli kalbinin üzerinde, bir eli başının altında, bozulmamış bir iskelet çıkmıştır.  Kafatası uzmanlar tarafından ele alınıp incelenmiş, bu iskeletin bir Türkmen’e ait olduğu, 80 yaşlarında vefat ettiği, bu mezara 6 yüzyıl önce gömüldüğü anlaşılmıştır.”(4)
**
MEZARSIZ HALLAC-I MANSUR (856 Basra-922)
Dört Mezar Bir de Mezarsız Kişi
Ahmet Yesevi’nin mısralarında savunduğu Hallacı Mansura da yer verelim dedik. Hallacı Mansur, tasavvufda Vahdeti vücut” (varlığın birliği-Tanrı’nın bedende olması bedene yansıması). Bu engin felsefeyi anlamayan, Allah’ın güzelliğini insanoğlunun bedenine yansıtan Tanri güzelliğini anlayamayan yobazların baskısı ile Hallacı Mansur  feci şekilde katledilmiştir.
Tanrı güzelliğini insana yansıttığına, insan bedeninde gösterdiğine göre, Tanrıya ve insana sevgi coşkusu içinde bulunan, coşan Hallacı Mansur, öyleyse ben “Enel-Hak” (Tanrı Benim) diyordu. Bu nedenle şöyle diyordu Hallacı Mansur:
Ben, sevdiğimin ta kendisiyim; sevdiğim de bendir. Biz ikimiz bir bedene sığmış ikiz ruh gibiyiz. Sen beni görürsen onu görmüş gibi olursun; onu görmüş olursan ikimizi görmüş olursun. Ey gönül gözü kapalı olanlar! Bilin ki kalbimin gözünde Tanrı’yı gördüm; “sen kimsin” dedim; “sen” diye yanıtladı beni…”
Bu engin Tanrısal felsefeyi anlayamayan, gönül gözü kapalı olan bağnazlar/yobazlar Yobaz din adamı Ebu Ömer’den aldıkları fetva gereğince hareket eden yöre yöneticisi Hamid, verdiği şu kararla onu 922 de katlettirdi:
Önce kırbaçlanmasına, sonra bedeninin dilim dilim dilinmesine sonra bir darağacına asılarak teşhir edilmesine ve en sonra da kellesinin bedeninden ayrılarak yakılmasına karar verildi…”
Bu karar gereğince Hallacı Mansur önce çarmıha gerilerek elleri, ayakları ve başı kesildi. Sonra bedeni bir ağaca asılarak teşhir edilip yakıldı ve külleri Dicle Nehri’ne atıldı. Bağnazların anlayamayıp katlettikleri Mansur’u en iyi şekilde anlayan Aleviler onu sahiplendiler, ona 12 hizmetli cem törenlerinde (ibadetlerinde) “Dar-ı Mansur” makamı vererek ödüllendirip ölümsüzleştirdiler.
Görüş ve inançları yüzünden Fatih Sultan Mehmet Hurufileri Edirne’de topluca yakarken, sonra nice Nefi’den, Madımak’ta yakılanlara (35 can insan yakıldı) kadar pek çok aydın ya katledildi, ya hapse atıldı. Böylece dinsel kökenli bağnazlar yüzünden Türklüğün fikir, düşün, felsefe, yaratma duyguları yok edildi. O günden bu güne kadar ne bir çağdaş bilim adamı yetiştirebildik, ne de bilime bir katkımız oldu, başkalarının icatlarını kullanarak yaşamaya çalışıyoruz.
İşte onun içindir ki Atatürk, “en büyük melanet (kötülük) din kisvesi altında gelmiştir”,  demiştir.
Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki milleti mahveden harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir”. ATATÜRK (1923)
O nedenle de çağdaşlaşmanın, aydınlanmanın, kalkınmanın en büyük etkeni laikliktir.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  
SONNOTLAR
(1)Kaynak: Tacu’t Tevarih Hoca Sadeddin Efendi (Osmanlı tarihçisi)

(2)(Şeyh Bedreddin Mahmud veya Simavnalı Bedreddin] (d: 1359
ö: 1420) İslâm tasavvufunun Vahdet-i Vücud okuluna mensup
Osmanlı mutasavvıfı, filozofu ve kazaskeri Şeyh Bedreddin İsyanı diye bilinen dini ve siyasi ayaklanmanın lideridir. Özellikle 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Fetret Devri sırasında desteklediği Musa Çelebi'ye verdiği destek ve çağdaş sosyalizm uygulamalarını çağrıştıran yönetim yöntemleriyle bilinmektedir) Türkiye’nin en tanınmış sosyalistlerinden Nazım Hikmet’in Osmanlının ilk sosyalisti Şeyh Bedrettin’i destanlaştıran aynı adı taşıyan uzun bir şiiri vardır.

(3)İslam Ansiklopedisi 2. Cilt sf 160 da Ahmet Yesevi için şunları yazıyordu: “Ahmet Yesevi 63 yaşına geldiğinde, geleneğe uyarak tekkesinin avlusuna müritlerine bir çilehane hazırlattı. Vefatına kadar burada ibadet eder,….ölünceye kadar buradan çıkmadığı ve hücrede vefat ettiği muhakkaktır”…

(4)Gönüller Sultanı Yunus Emre. Cemal Anadol, Kamer Yayınları 1993

TAMAM Diyorum…- Gündüz Akgül
Yıllardır İzmir’deyim, bugüne kadar Cumhuriyet mitingleri dahil onlarca miting gördüm çoğunu yerinde izledim.
Demokrasi için bir umut olarak görülen Sayın Muharrem İnce’nin bugün İzmir’de gerçekleştirdiği miting alanına saat 17.00 de gittim. Sözcük yerinde ise Her yer ana baba günüydü.
Mitinge 2 saat varken, demokrasinin beşiği İzmir’in aydın insanları her sokaktan Gündoğdu Meydanına âdete coşkun bir sel gibi akıyorlardı.
KOAH “Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı” hastası olduğumdan kalabalık içinde nefes alma zorluğu nedeniyle açık bir alana çıkma gereğini duydum. Ancak yarım saatte kalabalığı aşarak arka sokağa çıkarak nefes alabildim.
Halkın coşkusu, İzmir marşını söyleyişi, Mustafa Kemal’in askerleriyiz deyişi görülmeye değerdi.
Bu seçimde Sayın İnce’nin yakaladığı rüzgâr, 1977 yılında rahmetli Bülent Ecevit’in yakaladığı ve tek başına iktidarı 13 Milletvekili ile kaçırdığı rüzgârı 41 yıl sonra yakalayarak yurttaşların gönlünde sevgi seli yaratmayı fazlasıyla başardığı görülmektedir.
CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu çıktığı görsel yayın programlarında, “bu seçim, şimdiye kadar yapılan seçimlerden farklıdır. Yurttaşlar ya tek adam diktası ya da demokrasi için oy kullanacaktır.”    Anlamında söylemlerde bulunmaktadır.
Evet, bu seçimde Anayasa değişikliği ile getirilen tek adam diktası (bu kişi hangi partiden olursa olsun fark etmez, sistem buna olanak sağlıyor) ve demokrasi oylanmaktadır.
Ben, demokrasiyi içselleştirmiş biri olarak demokrasiden yana oy kullanacağımdan, bu kez demokrasinin kazanacağını umut ediyorum.
Sayın İnce’nin ve Millet İttifakının şimdiye kadar gösterdiği başarı ve İzmir mitingi bu umudumu pekiştirmektedir.
Umarım yanılmam.
Onun için #TAMAM diyorum.

21.06.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Badi ile her gün sabah akşam gezmeğe çıkarız
Badi ile Gezerken Rastladıklarım ve Anımsattıkları
Badi ismin çok sevimli terrier jekrassıl bir küçük köpeğim var.
Yine her zamanki gibi, köpeğim “Badi” ile gezmeğe çıktık. Her sabah saat 7.30 ile 8.30 arasında Badi’nin özel ihtiyaçları ile parklara gezmeğe çıkarız, o kakasını yapar, kafasına esen sokak köpekleri ile oynar, koklaşır. Bizim çevremizdeki parklarda aileler tarafından terk edilmiş 5-6 kadar sokak köpeği var, komşular yemek artıkları ile onları beslerler, bazı komşular da köpek maması alıp uygun yerlere dağıtırlar.
İşte öylesine bir gün için 19 Haziran 2018 günü Badi ile evden çıktık. O hemen her başka köpeğin idrarını koklar,  onun üstüne arka bir bacağını kaldırarak üzerine bir de o imza atar. Çok seçicidir, eğer kokladığı köpeğin kızgın bir dönemi ise, o köpeğin idrarını yalar, bunu koklayarak nasıl seçiyor şaşıyorum.
Bir kediye rastlarsa kediye bir hava atar, kedi kaçarsa kovalar, kedi karşı gelirse geri çekilir. Çünkü bir gün bir kediye saldırdı, kedi bunun burnunu bir tırmaladı, Badi müthiş bir feryat etmişti. O günden sonra kedilerden korkar oldu.
Badi bende tam on yıldır bende, bana korkunç derece bağlıdır. On-on bir yıl kadar önce oğlum C. Cüneyt İzmit’de doktor olarak çalışırken,  küçük yavru olarak evine almış, o işe gidince stresten evdeki malzemeleri kemirirmiş. Oğlum, babam nasıl olsa emekli oldu, biz buna bakamayacağız, Badi’yi götürüp babama verelim” düşünür, işte bu düşünceyle on yıl kadar önce, “bunu sana emaneten bırakıyoruz, üç beş ay sonra alacağız” diyerek bırakıp gittiler. İşte ondan sonra on yıldır bizde, özellikle ben bakıyorum ve sabah akşam onu gezmeye çıkarıyorum.
Sabah yedide, patileri ile yavaşça beni uyandırır, kendi tekrar yatıp beni bekler. Komşular, “Cevat Bey saat gibi her gün aynı saate yola çıkıyor”  derlermiş.
Köpeğime Gözümün Önünde Araba Çarpmıştı
Üç yıl kadar önce, kedileri çok kovaladığı zamanlarda, kaldırımda giderken, tasmasından çıkardım beni takip ediyordu. Yakınımızdan bir kedi fırladı, karşı kaldırıma geçiyordu, kavşakta, o kediye kovalamak için fırlayınca bir araba çarptı, kaçtı. Arka kalçadan teker geçmiş “vaann” feryadı ile oraya yığılıp kaldı. Hemen kucağıma alıp taşıma kabı ile Veteriner Fakültesine götürdüm, doktorlar film çektiler, “ne yapmışınız kalçası üç dört yerden kırılmış”  dediler. İki saat ameliyatta kaldı, filimdi, ilaçtı, ameliyattı derken bin liraya yakın masraf oldu. Şimdi sağ arka bacak topal olarak yürümekte.
İşte böyle bir hal ve gün olarak Badi ile her zamanki gezmemize çıktık.
Kaldırımda giderken, hemen parkla kaldırım arasında bir kedi ölüsüne rastladık. Badi kedi ölüsünü kokladı kokladı, bir şey mırıldanır gibi oldu. Ben de yanımdaki poşetlerden biri ile ölü kediyi alıp hemen yakındaki büyük çöp konteylerine attık.
Çöpe Atılan Ekmekler
Baktım çöp konteynerin kenarında iki üç poşet dolusu bayatlatılmış ekmek durmakta.
Ne yazık ki, Badi ile gezmeye çıktığımızda üç kadar parkı dolaşırız (hepsi de birbirine yakın). Ne yazık ki, ya çöp kutularının kenarında, ya site duvarının demirinde, ya da dallara asılı duran poşetler için bayatlatılmış ekmek görürüz.
Maalesef ülkemizde ekmek israfı kadar israf edilen başka bir israf görmedim. Öyle ki, uzmanların tespitlerine göre, her gün Türkiye’de bir buçuk milyar liralık ekmek çöpe atılırmış, israf edilirmiş. Eğer Batıkent’e yolunuz düşerse, site duvar demirlerinde poşetler dolusu bayatlatılmış ekmeklerin olduğunu görürsünüz. Muhtemelen öbür semtlerde de öyledir.
Ben de parkları gezerken, bu poşetler dolusu ekmekleri alırım, bir parkın düz bir yeri var, ya her gün ya gün aşırı parkın düzlüğüne ekmekleri parçalayıp saçarım. Ben ayrıldıktan sonra serçeler, güvercinler hücum ederler, ertesi gün aynı yere geldiğim zaman o ekmek parçalarından bir parça kalmamış olduğunu görürüm. Ulus’tan uzaktan lokantaların önünden kocaman poşetlerde bayatlamış ekmekleri o parka getirdiğimi bilirim.
Elimde bayatlatılmış çöpe atılmış ekmekleri kaldırımdan geçmekte olan kimselere gösteriyorum, günah değil mi bu savurganlık diyorum, kimi adamlar şöyle diyor:
Hohoo bre komşum, halkımız müsrif de iktidar, yukarıdakiler müsrif değil mi? Adam, Kurtuluş Savaşı kazanmış, manevi değeri var havadar Çankaya Köşkü dururken, millet kesesinden Avrupa’da bile olmayan 1200 odalı kaçak saray yapıyor, kaç uçağı var, kaç arabası var? O kaçak sarayın bir dakikalık masrafı şimdilerde 1610 lira imiş. Hele öteki dairelerdeki âlem”.
O zaman insan dumura uğramış gibi bozuluyor, üzülüyor.
Badi ile Gezerken Rastladıklarım ve Anımsattıkları
Çöpte Bulduğum Kitaplar.
Okumayan Cahiller Arttıkça Suçlar, Suçlular da Artar.
Görünüşe göre, internet yaygınlaştıkça evdeki kitaplar çöpe atılmaya başlandı. İşte bu yazıyı yazdığım 19 Haziran 2018 gününde çöp konteynerin (1) yanındaki poşetler içinde çeşitli kitaplar olduğunu görünce üzüldüm. Oysa evinde koyacak yerin yoksa bir kütüphaneye bağışlamalısın, böylesine çöpe kitap atılması ne kadar acı bir şey. TV yaygınlaştığından beri insanlar kitap okumamaya başladı. Kitap okumayan toplum kültürsüz toplumdur.
İşte bu notları yazdığım 19 Haziran günlü Sözcü Gazetesi’nin son sayfasında şu başlığı okudum: “2 Senede tam 552 kütüphane kapandı”.
Bir ülkede okuyan azalırsa, bilim ve teknolojiden uzaklaşılırsa suç ve suçlular da artar. Batı ülkelerinde suçlu olmadığı için ceza evlerinin kapandığını, bizde ise suçlu ve ceza evinin arttığını okuyunca insan üzüntü ve dehşete kapılıyor. Ama iktidarın Prof görülen bazı akademisyenleri, gelecekleri için “cahilleri ferasetine” güvenmekten dem vurmaktalar.Uzatmayalım cahiller arttıkça suçlar, suçlular da artar.
Adalet Bakanlığı Açıklıyor:  Suçlular da Artıyor, Cezaevleri de Artıyor
Adalet Bakanlığı, 15 Haziran 2017 tarihi itibarıyla ceza infaz kurumlarında 85 bin 105 tutuklu, 139 bin 773 hükümlü olmak üzere 224 bin 878 kişi bulunduğunu bildirdi. 21 Haziran tarihi itibariyle Türkiye’de 381 ceza infaz kurumu hizmet veriyor. Bu kurumların kapasitesinin 202 bin 676 kişi olduğu ifade edildi. Bu durumda 22 bin 202 kişinin cezaevlerinde yatacak yerleri yok. Yatacak yatak yer olmadığı için mahkûmlar cezaevlerinde nöbetleşe uyuyorlarmış.(2)
Adalet Bakanlığı 2023 yılına kadar geçen 5 yılda 228 yeni cezaevi inşa etmeyi planlıyor.
1 Aralık 2017 tarihli itibariyle son 5 yılda toplam 66 bin 451 kişi kapasiteye sahip 79 yeni cezaevi yapıldı. Demek ki, ülkemizde okuyan azaldıkça suçlular, cezaevleri de artmakta, tıpkı bileşik kaplar gibi.(3)
Çöpte bulduğum kitaplar beni nerelere götürdü, geçelim.
Badi hangi parka yönelirse o parka gidiyoruz. Üçüncü parka girdiğimizde, kırılmış ağaçların olduğunu gördük.
Badi ile Gezerken Rastladıklarım ve Anımsattıkları

O parkta 4-5 tane ıhlamur ağaçları var. Hani ıhlamur pahalı ya, ıhlamurların çiçek açtığı şu günlerde, bazı komşular bu çiçekleri toplamak için (toplayıp kurutuyorlar), ağaca tırmanıyorlar, merdiven getiriyorlar; bazıları da yetişemediği dallardaki çiçekleri almak için dalları kırıyorlar. İşte o parkta, dalı kırılmış ıhlamur ağacını görünce üzüldüm. Bir duyarlı komşu da, kırılan ıhlamur ağacına, ağacı kıranlar için, bir kartona idam yaftası gibi şu yazıyı yazmış  oraya asmış: “1-2 IHLAMUR ÇİÇEĞİ İÇİN DALINI KIRMAYA DEĞER Mİ”
Badi ile Gezerken Rastladıklarım ve Anımsattıkları
Parkta yürümeğe devam ediyoruz. Parkın içinde bir park görevlileri için beton bir kulübe vardır. Görevliler o kulübenin önünde terk edilmiş bir koltuk koymuşlar, parkta çalıştıktan sonra orada oturup dinleniyorlar. O koltuğun önünden geçerken, çantası yanında koltuğa oturup uyuya kalmış, muhtemelen yakın jandarma birliğinden asker olsa gerek,  kırmızı eşofman giymiş genç bir adam derin bir uykuya dalmış yatıyordu.
Badi ile yanından geçiyorduk. Hiç böyle bir görüntüye tanık olmayan Badi, aniden bed sesi ile adama doğru havlamaya başladı. Aman sus Badi, dedimse de genç adam, derin uykusundan aniden fırlayıp “saldırıya uğradım köpek beni yaralayacak-ısıracak” korkusuyla, koltuğun üstüne çıkıverdi. Adamın çok yorgun ve uykusuz olduğu belliydi. Adama, kardeşim sen bu gevezeye bakma ısırmaz korkma, sen dinlenmene devam et, dedim. Adam tekrar yattı.
İşte her gün böyle parklarda sabah akşam Badi ile gezeriz ve bazen ilginç şeylere de rastlarız.

Cevat Kulaksız



Cevat Kulaksız 
SONNTLAR
(1) Konteyner: Çok büyük tonlarca çöp alan, yarısı toprağa gömülü, vinçle kaldırılıp boşaltılan bir çöp deposu.
(2)ttp://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/813917/Cezaevi_nufusu_224_bin_oldu.html
(3)http://haberguncel.blogspot.com.tr/2017/06/osmanlida-mustafalarda-ve-rakamlardaki-gariplikler.html

Bunun Adı Minderden Kaçmaktır
AKP Genel Başkanı ve o partinin cumhurbaşkanı adayı ERDOĞAN; seçim konuşmalarında, sürekli olarak CHP adayı İNCE'ye laf atıyor, sözüm ona onu eleştiriyor, küçük görüyor, kendisini usta İNCE'yi çırak olarak nitelendiriyor, İNCE de bu sataşmalara karşı, madem ki sen ustasın, ben çırağım, istediğin bir televizyonda karşıma çık, karşılıklı olarak ekonomiyi, dış politikayı ve eğitimi tartışalım, halkımız kimin usta kimin çırak olduğunu görsün değerlendirsin ve sandıkta ona göre oy versin çağrısını sürekli yineliyor.

ERDOĞAN,İNCE'nin bu çağrısına ve meydan okumasına olumlu cevap vererek karşısına bir türlü çıkamıyor, çıktığı takdirde başına gelecekleri, İNCE'nin karşısında ecel terleri dökeceğin, yetersiz kalacağın, mahcup olacağını, düşmekte olan oylarının daha da düşeceğinden korkuyor, er meydanından, güreş minderinden adeta kaçıyor. Bunun başka hiçbir izahı yoktur.

ERDOĞAN; er meydanından bu kaçışına gerekçe olarak, kendine üzerimizden reyting sağlayacak, biz seni muhatap alır mıyız diyerek çamura yatıyor.

Peki reyting ne demektir?

Kitle iletişim araçlarında izlenme durumu, izlenme oranı demek olan reytingi politikaya uyarlarsak, yani iki politikacının karşılıklı tartıştıkları programlara uyarlarsak, tartışan bu iki politikacıdan her birinin, bu tartışmadaki başarı oranlarını, halktan aldıkları takdir (beğenme)oranını ifade eder.

Sayın İNCE; televizyon yapımcısı ve sahibi olmayıp, cumhurbaşkanı adayı bir politikacı olduğuna göre, ERDOĞAN ile tartışacağı televizyonun o tartışma programı süresince elde edeceği izlenme oranı İNCE'yi ilgilendirse bile, onun için önemli olan husus, bu tartışmada ERDOĞAN'ı mat ederek ondan daha başarılı bir cumhurbaşkanı olabileceği konusunda, halkın takdirini (beğenisini)kazanmak ve halkın kendisine yönelik takdir oranını ve dolayısıyla da oylarını yükseltmektir.

İşte ERDOĞAN da, aslında üstü kapalı olarak; televizyonlarda senin karşına çıkıp seninle ekonomiyi, dış politikayı eğitimi tartışırsam, senin karşında tutunamam, benim on altı yıllık başarısızlığımı, metal yorgunluğumu, proje üretmekte çektiğim sıkıntıları ortaya koyarsın, ipliğimi pazara çıkarırsın, rezil olurum, sen ise; performansınla halkın takdirini kazanarak oylarını artırır ve cumhurbaşkanlığını garanti edersin, ben sana bu imkanı verir miyim, senin anan güzel mi? Demek istiyor.

Sayın ERDOĞAN; bizimkine hiç benzemese de, Amerikan Başkanlık sistemini örnek alıyor ama, Amerikan Başkanlık seçimlerinin simgesi ve olmazsa olmazı olan adayların halkın önünde tartışarak düello etmeleri kuralını, görmezlikten geliyor, yok sayıyor.

Seçmen, başka şeyleri bırakın, İNCE'nin; gel seninle televizyonlarda karşılıklı olarak ekonomiyi, dış politikayı ve eğitimi tartışalım davetinden korkarak kaçan ERDOĞAN'ın bu kaçışı ve antidemokratik tutumunu iyice sorgulayabilse, bu dahi tek başına ERDOĞAN'n seçimlerde hezimete uğraması için yeterli bir nedendir.

Güner Yiğitbaşı

18/06/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Tüm istihbarat tek adama bağlanırsa Abdülhamit hafiyeciliğine döner
MİT mi Abdülhamit  Hafiyeciliği mi?
“Haber alma” anlamına gelen istihbarat kelimesi, bazı kişilerin çok hoşuna giden gizemli bir sözcüktür, işin garibi halk da bunu çok merak eder.
Şimdilerde yürürlüğe giren  tek adam anayasa düzeni, daha önceki AKP-RTE yönetiminde ülkemiz zaten 16 yıldır tek adamla yönetiliyordu.
Askeri istihbarat da dahil sivil askeri tüm istihbarat üniteleri tek adam olan Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Daha bu anayas daha yürürlüğe girmeden,  MİT le birlikte askeri istihbarat da tek adama bağlanmıştı. Böylece tüm istihbarat birimlerini de kendine bağlayan RTE, alabldiğine, muhalif kişi ve grupların her türlü faaliyetlerini, Kemal Kılıçtaroğlu’nun dediği gibi, muhalif partilerin “başkanlarının  telefonlarını bile dinletmeye” başladığını öğreniyoruz.
Bir ülkenin MİT gibi istihbarat birimleri, anayasal düzene, devlete yıkıcı çalışmalar yapan kişi ve grupların düşmanca tavır ve eylemlerini izlemek, gözlemek ve tedbir alınmasını sağlamak için kullanılır, yasal görevi de budur.
Basına-medyaya yansıyan söylemlerden öğrendiğimize göre, MİT’in, iktidarca muhalif görülen yasal parti ve siyasi kişilerin telefonlarını mahkeme kararı olmadan dinletildiğini, mitinglerini bir hafiye gibi izletildiğini duyunca “faşist bir devlette mi yaşıyoruz” diye endiye kapılıyoruz.
Bu özel hayatı gizlice yasal olmayan biçimde izleme deyince, hemen aklımıza II. Abdülhamid’in hafiyelik teşkilatı geldiverdi. Öyle ya, şu anda tüm istihbari bilgilerin, tek adam gibi yönetilen ülkemizde, bir parti başkanı durumunda olan Cumhurbaşkanı adına toplanması pek de isabetli olmasa gerek. Parti başkanı ve Cumhurbaşkanı olan zatın bu gizli izleme durumu, üstelik tüm partilerin seçim arifesinde kıyasıya mücadele ettiği bu günlerde demokrasi ve hakkaniyetle ne derece bağdaşır.
Bu duruma göre AKP nin, Devletin başı-tek adam ve “Başkomutanı” olan RTE, “muhaliflerin “nefes alışlarını bile izliyor olmalı.
MİT mi Abdülhamit  Hafiyeciliği mi?
Padişahlığı zamanında Osmanlının en çok toprak kaybeden II. Abdulmait de, MİT gibi öylesine bir hafiye teşkilatı kurmuştu ki, zamanın aydınlarına kan kusturuyor, muhalif görülen Namık Kemal, Mithat Paşa, Şinasi gibi nice aydınları hafiyeleriyle izletip Fizan gibi Osmanlının en uzak diyarlarına sürgün ediyordu. Sürgüne Taif’te gönderilen Mithat Paşa gibi seçkin aydınları zindanda gizlice katlettiriyordu.
İstanbul’da toplam 23 hafiye merkezine bağlı binlerce hafiye adeta “kuş uçsa” padişaha ihbar ederlerdi. Buna karşı binlerce işsiz güçsüz, it, kopuk kişiler örtülü ödenek gibi Saray’dan gizli para alırlardı. Abdülhamit Han’ı tahttan indirildiğinde nereden geldiği belli olmayan bir emir ile 330 sandık jurnal evrakı yakılmış, ancak 500 u kurtarılabilmişti. Abdülhamit. 33 yılık iktidarının 30 yılını Yıldız sarayında hafiyeleri dinlemekle geçiren zavallı bir adamdı.
 Dönemindeki 31 Mart vakası adlı siyasi hareketi yaratan odur. Yaşamı boyunca batıya pencerelerini kapatan bir adamdı. Yaptıklarını sıralarken “elektriğin şeytan icadı” olduğuna inanarak kullanımını yasaklayan, gemilerin denizlere açılmasını yasaklayıp tersanelerde çürümesine sebep olan bir hasta ruhlu bir padişahtı.(1)
(Daha ayrıntılara girersek yazımız uzar, geçelim).
MİT’İN Muhalefeti İzlemesi Yasal mı?  
Saygı Öztürk’ün, MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş ile yaptığı görüşmeden yazdığına göre, Cumhurbaşkanı RTE, istihbaratın kendisine ulaştırdığı bilgye göre,  CHP nin Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce’nin, Diyarbakır’da gerçekleştirdiği mitinge  HDP lilerin katıldığını belirtmişti.
MİT’in bu izleme olayını öğrenen Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce de şöyle diyerek tepki gösteriyordu:  “Cumhurbaşkanı adayı olan birinin mitingi MİT tarafından neden izlenir? Bu devletin istihbaratı ne zamandan beri miting alanlarını kontrol ediyor”.
İşte son referandumda katakülleli belge ve uygulama ile halka “evet” detirdilen son anayasa değişikliğinde, seçilecek Cumhurbaşkanına padişah gibi “tek adam” yetkisi verilmekte. Düşününüz, hem parti başkanı hem de güya tarafsız olması gereken ve kendisine devletim tüm askeri, sivil istihbaratı bağlanmış bir Başkan-Cumhurbaşkanı, muhaliflerin deyim yerindeyse, Hamido’nun dediği gibi, “kalp atışlarını bile izler”, asla tarafsız olamaz. 

 Eski Mit’çi Ne Diyor
MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, MİT’in mitingleri izlemesi konusunda, Sözcü Gazetesinde Saygı Öztürk’e sorulan soru üzerine şu açıklamalarda bulunuyor:
“-MİT, görev alanıyla ilgili olarak yasadışı örgütlerle ilgili somut bir saaptaması varsa önleyici tedbir almak için toplantılarda bulunma ihtiyacı duyabilir. Mitinge hangi siyasi parti mensuplarının katıldığına ilişkin AKP Genel Başkanı’nın yaptığı açıklama, MİT’in göreviyle ilgili değildir. Mitingde HDP üyelerinin bulunup bulunmadığı da güvenlik, adlı birimleri de ilgilendirmez. Gitmişlerse oraya özgür iradeleriyle gitmişlerdir. HDP, yasal bir siyasi parti olduğu için de bunlar takip edilmez. Seçim atmosferi içinde, AKP adayının böyle açıklamalar yapması demokratik ilkeler bakımından hoş olmayan bir durumdur”(2)
Eğer, Cumhurbaşkanı ve aynı zamanda parti başkanı, kendisine bağlı olan istihbarat organları eliyle, muhalif görülen siyasi kişiler ve muhalefet partilerin yasal eylemlerini gizlice izliyorsa, düşünün bunun Abdulhamit hafişyecliğinden ne farkı var. Yasal bir parti, nasıl olur da düşman güruh gibi gizlice gizlenir ve kayıt altına alınır. Zaten geçmiş yıllarda dinleme, gözleme, izleme ile Ergenekon vb davalarda yasa dışı olayların en alasını ülkemiz görmüştü.
İsterseniz kumpaslara kısaca örnek vererek devam edelim.
Orduya Muhalefete Kumpas Kuran İktidar
Bu 16 yıllık iktidar zamanında, hatırlayınız, binlerce değil, on binlerce insanların telefon konuşmaları dinlenirken, kameralarla adım adım yandaş olmayanlar takip edilmiş, “suç işlese de yakalasak, bir ahlaksızlık yapsa da teşhir etsek” arayışı-izleyişi ahlaksızlığı ile çok kişinin özel gizli hayatları izlenip tespit edilmiş, üstelik bu ahlaksız olay kamuoyuna bir başarı imiş gibi yandaş medyada yayınlanmıştı. Yani 16 yıllık siyasi iktidarın süreci, hileli, kumpaslı, muhalifi dışlama, ezme, hapse atma vb yöntemlerle geçmiştir. Çağdaş bir devlet, istihbaratını da kullanarak, yandaş basını ile ordusuna, vatandaşlarına kumpas kurar mı? Ergenekon olaylarında bunları gördük yaşadık.
MİT mi Abdülhamit  Hafiyeciliği mi?
Muhalefete MİT’yle, Feto’yla kumpas kurma olayına bir örnek verelim. Deniz Baykal’a ve MHP li milletvekillerine kurulan kasetli kumpası hepimiz izledik, yaşadık, medyada izledik.
Başta Deniz Baykal, ile Bekir Aksoy, Recai Yıldırım, Metin Çobanoğlu, Mehmet Ekinci, İhsan Barutçu, Ahmet Deniz Bölükbaşı, Mehmet Taytak, Bülent Dinmez, Mustafa Cihan Paçacı, Ümit Şafak ve Osman Çakır’a ait olduğu iddia edilen özel hayata ilişkin ses ve görüntüleri internet ve yandaş gazetelerde yayınlanmıştı. Çağdaş dünyada çok çirkin ve ayıp karşılanan bu kasetleri, iktidar mensupları bir başarı, bir zafer edası içinde izlemişlerdi.
Savcılık iddianamelerine bu olaylar şöyle geçiyordu:
“Ankara Başsavcılığının Deniz Baykal ile eski MHP li yöneticilere ait görüntü ve ses kayıtlarının internet ortamında yayınlanmasına ilişkin hazırladığı iddianamede, Fetö’nün siyaseti tasarımlamak için emniyet istihbarat birimlerinde bulunan mensuplarının çalışmaları ile “kaset kumpasları” gerçekleştirildiği anlatıldı”.
MİT mi Abdülhamit  Hafiyeciliği mi?
Orduya kurulan Ergenekon kumpası, öteki hileli hurdalı adaletsizlikleri herkes bir korku filmi izler gibi izledi. Yüzlerce subay, sahte belgeler, yalancı şahitlerlerle başta Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere ordunun nice güzide subayları yıllarca hapis yatırıldı. Ne oldu, nice subaylar perişan oldu, kimi intihar etti, kimi mesleğinden oldu, şimdi suçlu yok. Kumpasçılar, masumları hapse atan yargıçlar, kumpasçı polisler, kumpasçı savcılar Fetocu çıktı, kimi kaçti, kimi hapiste yargılanıyor. Öylesine bir karmaşa yaratıldı ki ülkede, fincancı-züccaciyeci dükkanına fil girmiş gibi, böylesine tahripli, kumpaslı, yalan dolan ile ülke ümitsiz bir karmaşaya sürüklendi.
İçinizdeki kini muhafaza edin” diyerek içinde kin, intikam olan, “ben Ergenekonun savcısıyım” diyen  bir başkan muhaliflere karşı neler yapmaz ki?
16 yıllık süreç içinde, çağdaş ülkelerin hiç birinde görülmeyecek olaylar yaratıldı; insanların özel hayatlarına girilerek kamuoyu önünde insanlar rezil rusvay edildi. Çağdaş bir devlet siyasi muhaliflerine böylesine bir kumpas kuruyordu. 16 Yıllık İktidar kumpaslar, rantçılar iktidarıdır.
TC nin 16 yıllık bu kötü parantez yönetiminde, sürekli imtihanları hileli, muhaliflere kumpaslı, yandaşları kayırma, liyakati dışlama, adalet ve devlet düzenini bozma, dış politikada aklın almayacağı yanlış kararlar vb gibi nice yanlışlıklar şeklinde yaşanmıştı. Umarız 25 Haziranda bu kötü parantez kapanmış ve yepyeni demokratik bir düzen kurulmuş olur.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR
(1)https://www.kitapyurdu.com/kitap/ii-abdulhamidin-hafiye-teskilati/365378.html
(2) Sözcü MİT Eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Sözcü’ye konuştu Saygı Öztürk 14 Haziran 2018 sf 11

Evrensel Hukuk Kurallarını Tanımamak
Önümüzde seçimler var, her parti seçim bildirilerini yayınladı. Bunlardan birisi de iktidardaki AKP.

AKP seçim bildirisinde, demokrasiyi insan hak ve özgürlüklerini daha da geliştireceklerini vaat ediyor.

Biz, AKP kadrolarının demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini geliştirmesinden vaz geçtik, mevcut olan evrensel hukuk kurallarına saygılı olsalar yeter de artar.

Evrensel hukuk kurallarından en önemlilerinden biri de, kısaca  masumluk karnesi olarak ifade edilen; bir kişi hakkında, mahkemelerce verilerek, kanun yollarından da geçtikten sonra kesinleşen bir mahkumiyet kararı bulunmadığı sürece, o kişinin masum ve suçsuz sayılacağına ilişkin kuraldır.

Masumluk karinesi; demokrasilerin, olmazsa olmaz ve vaz geçilemez en önemli kuralıdır. Masumluk karinesini kabul etmeyenler, asla demokrat olamazlar, onlar en hafif tabiriyle faşist anti demokrat kişilerdir. Onların ağızlarına, demokrasi, insan hak ve özgürlükleri kavramları asla yakışmaz, bu kavramları telaffuz etmeleri, münafıklıktan başka bir anlam taşımaz.

Bunları niçin söylüyoruz anlamış olmalısınız. HDP'nin  Cumhurbaşkanı adayı DEMİRTAŞ halen tutuklu ve yargılanmakta, hakkında verilen ve kesinleşen bir mahkumiyet hükmü mevcut değil, Anayasanın 76.maddesine ve evrensel hukuk kuralı  masumluk karinesine göre, milletvekili ve dolayısıyla da cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğine sahip. Bu nedenle de YSK  DEMİRTAŞ'ın adaylığını onayladı.

Anayasanın bu açık hükmüne ve YSK'nın onayına rağmen, iktidar partisinin genel başkanı, işine öyle geldiği, HDP'nin baraj altında kalarak, hak etmediği milletvekillerini kendi partisinin hanesine yazdırabilmek için, tutuklu olan DEMİRTAŞ'ın adaylığına karşı görüşler bildirmekte hiçbir sakınca görmüyor, bu görüşünün; seçim bildirgesinde açıkladığı, demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini daha da geliştireceklerine yönelik vaatleriyle çeliştiğini göz ardı ediyor, Türk seçmeninin bir bölümünün, bu çelişkiyi fark edemeyecek kadar sorgulamadan yoksun olduklarının çok iyi farkında, ilkesizlik, çifte standartlık, sadece kendine demokratlık almış başını gidiyor, Türk halkı böyle politikacıları hak etmiyor aslında, ama demokrasinin erdem ve nimetlerinden, en başta demokrat olmayanların yararlanmaları nedeniyle, yapacak bir şey kalmıyor, ilkesiz yeteneksiz politikacılar, ülkemizde hak etmedikleri makamlara kolaylıkla gelebiliyorlar.

DEMİRTAŞ, halen tutuklu yargılanmakta ise de, hükümlü değildir, hakkında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü yoktur. Tutuklu yargılanan bir kişi sonunda beraat da edebilir, tutuklu yargılanmak bir istisnadır, asıl olan tutusuz yargılanmaktır, bizim hukuk sistemimizde mecburi tutuklama yoktur, bir tedbir olan tutuklamanın yasal koşulları mevcut olsa dahi, yargıç tutuklama kararı dahi vermeyebilir, bu gerçekler karşısında, demokrat olduğunu, seçim kazanırsa demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini daha da artırıp geliştireceklerini vaat eden AKP Genel Başkanına, kim inanır?

Masumluk karinesine dahi saygı duymayanların bu vaatlerine kargalar bile gülerler. Umarım, bizim bazı seçmenlerimiz de, bu defaki 24 Haziran seçimlerinde kargaların gerisinde kalmazlar, bu asılsız vaatlere kanmayıp gülüp geçerler.

Güner Yiğitbaşı

17/06/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget