Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Trabzonspor Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Korsanlar Gelini Kaçırıp Padişaha Nikâhladılar - Cevat Kulaksız

Türk’lerle Hısım Olmaya Öğünen Fransız Elçisi-
Osmanlının Yükselme devrinde fetihlerle ülke o kadar büyümüştü ki, Akdeniz baştanbaşa Osmanlı gölü halini almıştı. İşte bu kocaman Osmanlı gölü kıyılarından, gerek Hıristiyan ülkeleri, gerekse başka ülkelerin gemileri, denizcileri Akdeniz’de ticaret için bir yerden bir yere gitmek durumunda idi. Bu kocaman Osmanlı Gölünde (Akdeniz’de) başka ülkelerin korsanları olduğu gibi, Osmanlının da dehşetli korsanları vardı. Bu yazımızda, Fransa kıyılarında Türk korsanlarının, gemi ile gelin giden Fransa kralının kızını kaçırıp İstanbul’a getirmeleri ve Türk padişahı ile nikâh edilmesini anlatan ilginç bir olayı, tarihi bir kaynaktan aktararak size sunmak istedik.
 “Fatih Sultan Mehmet Han’ın babası olan Sultan ll. Murat (d.1404-ö-1451) zamanında, denizlerde korsanlık ve leventlik eden iki levent kaptanı, büyük bir kalyona rastladılar ve onu göz açtırmadan yakaladılar. Meğerse Fransa Kralı kızı Nache de la Bazory’i, kendine denk olan başka bir krala vermiş, çeyiz ve eşyalara, maiyeti ve hizmetçileri ile gemiye koyup göndermiş. Müslümanlar Tanrının inayeti ile gemiyi ele geçirince, gerçeği öğrenirler ve hiç vakit yitirmeden padişaha götürüp armağan ederler. Bir Türk Atasözü vardır, böyle durumları dile getirir; gelin ata binmiş gör kimin bahtına; gelini ata bindirmişler ya nasip demişler”.
Padişah Sultan Murat görür ki, bu kız sanat kaleminin bir eşini bir daha yazmamış olduğu, kâinat ressamının dünya yüzünde bir benzerini daha çizmemiş bulunduğu bir dilberdir; ancak yüce Tanrı’nın bir bağışıdır. Oğuz taifesinin bir atasözünde olduğu gibi “kim yudu, kim taradı, sohbet kime yaradı” diyerek onu haremine alır ve gerdeğe girmekle meramına kavuşur. Bilindiği gibi Osmanlı Sultan’larının kaçırıp eş ettikleri bu ikinci gelin. İşte kaçırılan bu gelin Fatih’in anasıdır. Bazı kaynaklar da Fatih’in anasının, “Rumcayı çok iyi konuşan Sırp Despina olduğunu göstermekte. [1]

FATİH’İN ANASI BİR HIRİSTİYANDI, KORSANLAR KAÇIRIP BABASINA HEDİYE ETTİLER.
Söylendiğine göre, gelin giderken Türk Korsanlarca kaçırılan ve Fatih’in anası olan bu kadın uzun süre Müslüman olmadı, ancak Fatih Sultan Mehmet’e hamile kalınca İslam Dinini kabul etti. Bunun üzerine, Türk’ler tarafından İspanya’dan alınan Kalya Kalesi Fransa Krala bağışlandı. [2]
 “Bir gün Hafız Paşa’nın vezirliği zamanında, sarayın arz odasında oturuyordum. Fransa elçisi oraya geldi. Sadrazam dışarıya çıkınca bir saat kadar elçi ile baş başa bu konu üzerinde konuştuk. Bununla çok övündü ve dedi ki: “Fatih Sultan Mehmet’ten sonra gelen padişahlar Fransa Kralının akrabasıdır; topraklarımız öteden beri Osmanlı Topraklarına bitişik olduğu hald­­e tarafımızdan hiçbir Fransa Kralı’nın hiç bir zaman kalelerine ve beylerine dostluktan başka bir davranışta bulunulmadı. İşte kralımız hısımlık haklarına böyle saygı duyar; o temiz talihli kız Müslüman olmadı, bu gün de türbesi kapalı ve kilitlidir; çoğu kez Galata’dan geçerken cami haremine uğrar ve türbesine bakarız”.
Fakat birkaç gün önce, Allah tarafından olacak bir rastlantı sonucu olarak, sanki elçiye cevap hazırlamak istiyormuşuz gibi, bazı ahbaplarla bu konuyu görüşmüştük ve mesele bir açıklığa kavuşmuş değildi. Sonra özel olarak bir gün gidip türbe bekçisinden sormuştum. Bekçi şunları söylemişti: Her gün sabah vakti üzerinde birer hatim kuran okunur, ancak sultan türbeleri gibi beklenmez ve sürekli olarak kapısı açık tutulmaz; sabah Kuran okunduktan sonra kapısı kapanır” dedi. Bunu elçiye anlattımsa da bir türlü kabul etmedi ve inadından ayak direyerek inadından şaşmadı”.
Görülüyor ki Osmanlı Korsanlarınca, Fransa Kralının kızı başkasına gelin giderken kaçırılıp padişaha nikâhlanıyor. Bu Türk ve Müslüman töresine göre utanç verici bir durum olmasına karşın, Fransa Kralının elçisi bu evlilikten akrabalık çıkarıyor. İstanbul’un alındığı o muhteşem gücün olduğu çağda düşünmeye değer… O nedenle mi ki, Kanuni zamanında ilk kapitülasyonlar Fransa’ya veriliyor? [3]
Korsanlar Gelini Kaçırıp Padişaha Nikâhladılar - Cevat Kulaksız

PADİŞAHLAR TÜRK KIZLARINI NEDEN ALMIYORLARDI
Osmanlı Padişahlarının çoğunun eşleri yabancı kökenli Hıristiyan’dılar. Esir pazarı dâhil, çevredeki her diyardan nerede güzel bir kız, kadın var, onu alıp getirirler bir eşya gibi padişaha sunarlardı, Hıristiyan kızlarından sonra özellikle Çerkez kızları tercih edilirdi. Peki, devletin temelini oluşturan Türklerde kız yok mu idi. Vardı da, nedense, Türkler İslamlığı kabul ettikten sonra, padişahlar Türk halkını da, Türk dilini de “kaba-kobat” diye beğenmiyorlar, dışlıyorlardı. Sadece Türk kızlarını değil, öteki Türk çocuklarını da dışlıyorlardı; onun için Hıristiyan çocuklarını devşirme ile seçip İstanbul’a getiriyorlar, Enderun okuluna kadar eğitip İslami usullerle yetiştiriyorlardı. Bunlar devleti en üst makamlarına kadar yükseliyorlar, vezir, sadrazam oluyorlardı. Onun için şimdiki Başbakana denk olan sadrazamların çoğunluğu böyle yetişmişti. Öyle ki içlerinde Ermeni, Rum, Arnavut, Boşnak vb kökenli sadrazamlar vardı. [4]
 Padişahların Türk kızlarını almamalarının nedenini bazıları şöyle açıklıyor: “Padişahlar Türk kızı alsalardı, Anadolu’nun dört yanı “padişahların akraba”larıyla dolar, bunlardan bazıları, tıpkı Avrupa aristokratlarının yaptığı gibi, saraya dayanarak halka zulmedebilirlerdi. Padişahlar, kendilerine eş olarak “meçhul kızlar” seçmek suretiyle, Anadolu halkını aristokrat baskısından korumuşlardır”. [5]
(Osmanlı İmparatorluğunda 288 sadrazam geldi gitti. Bu 288 Sadrazamdan sadece 88’i Türk’tür. 200 Sadrazamımız ise Türk değildir. Bizim Ermeni asıllı iki sadrazamımız oldu. Biri Maraş, öteki Malatya Ermenilerindendi. Meşrutiyetle birlikte Ermenilere 29 sivil paşalık, 12 bakanlık, 30 milletvekilliği, 7 Büyükelçilik, 11 Konsolosluk, 11 üniversite öğretim üyeliği verdik) [6]

“DÜĞÜNDE TUZAK “KİME NİYET KİME KISMET”
Osman Gazi, komşu tekfurların kıskançlık ve hileleri ile bir düğün davetinde tuzağa düşürülüp öldürülmek istenir. Yarhisar Tekfurunun kızı Horafira, Bilecik Tekfurunun oğluna verilmiş, onların düğünü olduğundan ve komşu Osman Gazi de bu düğüne davetlidir. Şanlı Beyliği hızla ilerliyor, genişliyor, tekfurlar da bundan korkmaktadırlar.                        
Kendisinin düğün tuzağında yakalanarak esir alınacağı planını, Osman Gazi, dostu olan Harmankaya hâkimi Köse Mihail’den öğrenir, tuzaklarına karşı tuzak kurar. Düğünün yapıldığı Çakırpınar yakınlarındaki derin bir vadide silâhlı askerlerini bekletir. Onların tuzağı işlemeye başlaması ve Osman Gazi’nin bir işareti ile gizlenen askerleri ummadıkları bir baskınla onların tuzaklarını bozdular. Düğünde, gelinlik kıyafetleriyle Horofira kaçırılıp oğlu Orhan’la nikâhlanır (d.12981-ö.1362). Yeni adı “Nilüfer” olur. Nilüfer Hatun’dan Orhan Gazi’nin Süleyman, Murat (Hüdavendigar) adlı oğulları olur. Bundan sonra Bursa yakınlarından akan ırmağın adı da “Nilüfer” olur. Nilüfer, aynı zamanda günümüzde Osmangazi, Yıldırım'dan sonra Bursa'nın, üçüncü büyük ilçesidir.
Bu tür olaylar için, günümüzde de söylenen bir atasözü vardır: “Gelin ata binmiş gör kimin kapısına inmiş” Ayrıca Oğuz’lardan kalan bir atasözü de şöyle der: “Kim yudu, kim taradı sohbet kime yaradı”.
Bu kız kaçırma olayından sonra, salt Osman ile dost olmak için, Bizans İmparatoru 3. Andronikos Paleologos 15 yaşındaki kızı Prensenses Asporçe’yi ikinci eş olarak Orhan’a verdi, anlaşma yaptı.  Daha sonra Bizans İmparatoru olan Vl. Yoannis Kantakuzinos, yine Osmanlı ile barış olsun diye, 17 yaşındaki Teodora’yı (60 yaşındaki) Orhan’a üçüncü eş olarak verdi, antlaşma yaptı. [7]
Osmanlı’nın kuruluş yıllarında öylesine evlilikler olmuş ki, bazı şehirler çeyiz olarak geline verilmiş, (buna başka bir yazımızda değineceğiz).
Aradan 560 yıl kadar zaman geçtikten sonra, Osmanlı Padişahı Abdulaziz [8] 1-11 Temmuz 1867 yılında Paris ziyaretinde bir söylentinin doğruluğunu araştırmak istedi. Söylentiye göre, Napolyon Bonapart’ın ilk karısı İmparatoriçe Jozefin’in akrabasından Aimer de Rivery, korsanlar tarafından esir edilip Osmanlı Sarayı’na satılmış ve Nakşidil Valide Sultan olarak İkinci Sultan Mahmud’u dünyaya getirmişti. (Şu işe bakın, Hıristiyanların, hem de kralların gelinleri, kızları kaçırılıp padişahlara eş yapılıyor).
Kaçırılan Sultan Azizi’in büyük annesi idi. Padişah, bu ailenin Fransa’daki akrabalarını gizlice aramış, bunlardan Baron de Gransey ile Fuad Paşa’yı görüştürmüştü.[9]

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

SONNOTLAR                

[1] Milliyet 4-9-2004 Sf: 21 Güneri Civaoğlu
[2] Padişah Anaları Ali Kemal Meram Sf:18–50
[3] Peçevi Tarihi İbrahim Peçevi Sahaf Neşriyat Yurdu 1968 Cilt:1 Sf: 244–245
[4] Damat Halil Paşa (1. sadareti) 17 Kasım 1616-18 Ocak 1619 Zeytunlu  Ermenisi. 2 dönem sadrazamlık yapmıştır. Tevkii Nişancı Mehmed Paşa  Ekim 1717- 9 Mayıs 1718 Ermeni  Kayseri köylüsü
[5] http://evladiosmanli.blogspot.com.tr/2011/12/padisahlar-neden-turk-kizi-almazlardi.html
[6] http://sahipkiran.org/2014.03.18/milletimiz-ve-tarihimiz/
[7] Hoca Sadeddin Efendi Tacu’t Tevarih Hoca Sadedin Efendi Cilt:11,Sf: 33–36)
[8] Abdülazi  (Osmanlı Türkçesi: d. 8 Şubat 1830 – ö. 4 Haziran 1876), 32. Osmanlı padişahı ve 111. İslam halifesidir. II. Mahmud ve Pertevniyal Sultan'ın oğlu, Abdülmecid'in  kardeşidir.  Abdülaziz 25 Haziran 1861 tarihinde kardeşinin ölümü üzerine, 31 yaşında iken tahta geçmiştir.
[9] Yazılmamış Tarihimiz Cemal Kutay Milliyet Yayınları sf 106

II abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat Kulaksız
AKP iktidarının özellikle TBMM Başkanı İsmail Kahraman Abdulhamid’in doğumunun 174. Yılını kutlaması gibi Abdulhamid merakını görünce,  madem gündem böyle diyerek biz de bu padişah hakkında bazı ilginç ayrıntıları vermek istedik.
GATA'nın İstanbul Haydarpaşa hastanesi, ülkemizin en büyüklerinden biri. 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında askeriyenin elinden alınıp Sağlık Bakanlığı'na bağlandı, başına örtülü bir kadın getirildi. İsmi de “Sultan Abdülhamit Hastanesi oldu?
Sultan Abdülhamit Osmanlı'nın 34. padişahı. 1876 yılında tahta çıktı, 1909'da 31 Mart irtica ayaklanması sonrasında indirilip Selanik'e sürgün edildi. Korkak, vesveseli bir adamdı. Padişah olur olmaz Meclis'i kapadığını, kullandığı hafiyelerin para karşılığında verdiği düzmece jurnallerle on binlerce yurtsever insanı sürgün ettiğini, Mithat Paşa'yı zindanda boğdurduğunu tarihin sayfalarında yazılı.
Tıpkı şimdiki AKP-RTE iktidarının yandaş basını gizli açık ödeneklerle beslediği, muhalif  gazetecileri kumpaslarla hapse attırdığı, RTÜK le kırbaçladığı gibi, Abdulhamid’de kendi kafasında olan Volkan ve Mizan gibi gerici gazeteleri para vererek kollarken, muhalif gazete ve gazetecileri cezalandırıyor,  Namık Kemal, Şinasi gibi Nice yurtseveri,  gazetecileri çok uzak yerlere (Taif, Fizan, Yemen'e ) sürgün ediyordu.  Ama şimdikileri hafiyelerden bin beter muhaliflerin telefonlarını dinliyor kumpaslar kuruyordu.  Bu aydınların bazılarını zindanlarda boğdurmuş, hafiyeleriyle jurnallerle 33 sene kan kusturmuştur.  Mısır'ı Tunus'u Kıbrıs'ı Sırbistan'ı Karadağ'ı Romanya'yı, toplam 1.5 milyon kilometrekare toprağı kaybetmişiz.
Amcası padişah Abdülaziz'in darbeye niyetlenen askerler tarafından öldürüldüğüne, donanma mensuplarının bu işte büyük rolü olduğuna inanırdı.
Tahta çıkınca ilk işi, o günlerin en güçlü deniz kuvvetlerinden biri olan Osmanlı Donanması'nı Haliç'e hapsetmek oldu. Donanmanın günün birinde Yıldız Sarayı'nı bombalayıp kendisini tahttan indireceğinden korkuyordu. Osmanlı Donanması orada yıllar boyu çürüyüp elden çıktı. (Nedense, Abdulhamid’ci görülen günümüz AKP-RTE iktidarı da, orduya kurulan Ergenekon kumpasında denizcileri Silivri Zindanlarına göndermişti
Abdulhamid’in denizcilerden kıcık kaptığını bilen gerici askerler, Asâr-ı Şevket Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşı Ali Kabuli Bey, gerici askerlerce sokaklarda sürüklenerek Yıldız Sarayı'na kadar götürüldü ve Abdülhamit'in gözleri önünde öldürüldü. Ali Kabuli’nin kesilen başı bir sopanın ucuna takılarak sokaklarda dolaştırıldı! (http://interaktif.sol.org.tr/31-Mart/)
II abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat KulaksızII abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat KulaksızII abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat Kulaksız
İŞGALCİ RUSLAR İSTANBUL’A ONUR ANITI DİKTİLER


II abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat Kulaksız
Tarihin acı gerçeklerini görmezden veya bilmezden gelen bazı Abdülhamitçi tutucular ““Ulu Hakan Abdülhamit Han devrinde hiç toprak kaybedilmedi” derler. Oysa Osmanlı en çok topraklarını ll. Abdülhamit zamanında kaybetti.  Ruslar Yeşilköy’e kadar geldi, nerede ise İstanbul bile elden gidiyordu.  Kıbrıs Adasını İngilizlere  rehin mi rüşvet mi  vererek İngiltere sayesinde Rusları durdu.
Dedelerimizin 93 harbi diye andıkları 1877-1878 savaşı sonrasında Rus Ordusu Doğu'dan ve Batı'dan Osmanlı topraklarına girdi. Doğu'da Erzurum işgal edildi, Batı'da şanlı Plevne savunması sonrasında başkent İstanbul'un kapısına dayandı.
Vatan elden giderken Cuma namazı dışında Abdülhamit sarayında oturuyor, hiç dışarı çıkmıyordu.

Düşman ordusu o günlerde Rumca adı Ayastefanos olan bugünkü Yeşilköy'e kadar girdi ve orada yıllarca kaldı. Ruslar oraya Abdülhamit'in izniyle 1895 de sekiz katlı apartman yüksekliğindeki kocaman süslü bir zafer anıtı yaptılar.  19 yıl durduktan sonra Osmanlı Teşkilatı Muhsusa tarafından 1914 de havaya uçurulmuştur.
O dönemin tarihini özetledikten sonra şimdi gelelim Abdulhamid dönemindeki başka garipliklere.
II Abdülhamit  (1876–1909–76 yıl yaşadı En büyük tutkusu marangozluk idi. Sarayın bir köşesine marangoz atölyesi yaptırmıştı. Atölyenin altına da gizli kasa gibi bir bölme yaptırmış, bütün altınları paraları oraya saklıyormuş. Tahttan indirilince mücevherler paralar oradan çıkartıldı, hazineye verildi.
Bu padişah da seks düşkünü idi; bir yandan seks gücünü artırması için kuvvet macunları yiyor, Ermeni doktorunun önerisi ile horoz beyni yiyordu. Bunun için sarayda her gün 30 horoz kesiliyordu. Kitaptan, bilimden, uygarlığın her çeşidinden nefret ediyordu. O kadar bilim ve medeniyet karşıtı olaylar oluyordu ki, şu örnek buna bir kanıttır:” Abdülhamid’e şöyle bir jurnal verilir:”….Gerek elektriğin keşfi hakkında gerekse telsiz telgraf hakkında mekteplerde ders verilmemesi, gazetelerde söz edilmemesi, bunlara ilişkin alet edevatın memlekete girmesine izin verilmemesi”. Ülke böyle cahil adamların elinde geriliğe götürülüyordu.
II.Abdülhamid’in kuşkularının elektrik, tramvay, telefon gibi otomobilin ülkemize girmesini zorlaştırmıştır. Saraya suikast için sessizce yaklaşmalarına bir neden olarak gösterdiği at arabalarının tekerleklerindeki lastikleri sökecek denli evhamlı olan padişah, Sadrazam Avlonyalı Ferit Paşa’nın araba alma isteğini kesin şekilde men ederek şiddetle azarlamış, aldığı arabanın tekerleklerini söktürmüştür.
Bu evhamlı padişah, donanmanın dehşetli toplarının atışını ve tahribatını görünce, sarayı topa tutarlar korkusuyla, donanmanın manevra yapmasını bile yasaklamış, savaş gemileri limanlarda adeta paslanmıştır.
II abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat Kulaksız
Abdülhamit kendi ülkesindeki basın ve aydınlar üzerinde insafsızca ajanlı hafiyeli korkunç bir sansür uygularken, Avrupa basınında padişah için çok ilginç ve özgürce karikatürler yayınlanıyordu. Evhamlılığı o kadar ileri idi ki, insanların, suçluların fotoğraflarına bakarak hüküm verir. Mahpustaki katillerin tüm resimlerini çektirip parmaklarını inceler; tüm katillerin orta ve başparmaklarının büyük olduğunu gözlemleyince, bu parmakların kesilmesinin caiz olacağını düşünürdü.
2. Abdülhamit, Yıldız Albümleri Mekke-Medine’ adlı kitapta da padişahın fotoğraf merakıyla ilgili bilgilere yer veriliyor ve kendisinin büyük bir insan sarrafı (fizyonomist) kabul edildiğine işaret ediliyor: “İddialara göre tahta çıkışının 25. yılında hapishanelerdeki mahkûmların fotoğraflarını çektirmiş, altına mahkûmiyet sebeplerini yazdırmış, fotoğraftan seçtiği mahkûmlara af çıkarmıştır. Askeri okula kaydolacak çocukları da fotoğraflardan seçmiştir” deniliyor. Yazıda Hüseyin Atıf Bey’in sözlerine de yer veriliyor:
“Sözü canilere getirdi: ‘Bir İngilizce kitabın tercümesini okumuş idim. Çünkü vaka-yı cinaiyeye (cinayet vakalarına) merakım vardır. O kitapta, canilerin ekserisinin başparmağının ucu şahadet parmağının ortadaki boğumunu geçiyor, çok uzun oluyor, elleri yabani bir hayvan pençesi şeklini alıyor diye görmüş idim. Merak bu ya, o zaman emrettim. Hapishanelerde ne kadar kanlı katil varsa hepsinin fotoğraflarını aldırdım. Filhakika başparmak hemen hepsinde uzun idi. Hem de her şeyi benziyor. Lakin eller her şahısta başta şekilde oluyor. Avrupa’da bundan bi’l-istifade canilerin resimlerinden bi’t-tatbik erbab-i ceraimi (suçluları) yakalıyorlar’ gibi hikâyelerde bulundu.”
İlk iş olarak ülkede hafiyecilik teşkilatı kurdu. Ülkede bilimi, aydınlığı, hürriyeti, Cumhuriyeti savunan bilim ve sanat adamları üzerinde öylesine bir baskı kurmuştu ki, Türk aydınları Namık Kemal ve öteki nice aydınlar ülkelerini terk et zorunda kalmışlardı. Türk Yazar, Gazetecileri, Gazeteleri üzerinde korkunç bir baskı ve istibdat estirmişti 33 yıl. Bu dayanılmaz baskı ve istibdada dayanamaya aydınlar II. Abdülhamid için “Kızıl Sultan” diye nefretlerini dile getiriyorlardı.  Padişah öylesine vehim içinde idi ki, donanmanın top atışlarından korkuyor, donanmanın tatbikat yapmasından, savaş gemilerinin denize açılmasından korktuğu için, gemilerin denize açılmasını yasaklamış, donanma limanlarda çürümüştü adeta.
II abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat Kulaksız

Avrupalı bir dergi, bir karikatüründe Abdülhamid’i ıstakoz gibi gösterince, Osmanlı’da ıstakoz kelimesi yasaklanmış! (İkinci Meşrutiyet Basınında İmge ve Emperyalizm kitabından).
Fatih’le başlayan bütün padişahlar, Türk’lerden çok Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi kökenli kimseleri devletin üst kademelerine getiriyorlardı. Bu nasıl bir Türk Devleti ki, asıl devletin temelini teşkil eden Türk’ler dışlanıyor, yabancılar tercih ediliyordu. Padişahların hemen hepsinin anaları da, karıları da yabanı kökenli; Evlenmek için Türk kızlarını tercih etmedikleri bir yana, Devlet kademelerine Hıristiyan Rum, Ermeni gibi yabancıları getiriyorlardı. Yeniçerilerin, Sadrazamların, öteki vezirlerin çok büyük çoğunluğu Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap vb yabacılardan oluşmuştu. 622 yıl süren Osmanlı saltanatında 214 sadrazamdan Öztürk soyundan ancak 25–30 sadrazam vardı.
Ayrıca, saraylar, konaklar, yalılar, camiler, medreseler, kervansaraylar Ermenilere yaptırılıyordu.
Oysa Batı’da bilim, sanat, basın ve özgür düşünüce alabildiğine ilerlemekte idi. Osmanlı ise baskı ve geriliğin batağında yıkılışa doğru hızla ilerliyordu.   Arnavut ve Ermenilere (yerli halka göre) ilgisi çok fazla idi. Bunun için Rum ve Ermeniler büyükelçilikten nazırlığa kadar çeşitli hizmetler veriliyordu.
II abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat Kulaksız
Berlin’de toplanan barış kongresine gönderilen Osmanlı heyetini temsil eden kurulun başkanı, Aleksandr Karatodori Paşa idi (1879–1881) Maliye Nazırı Agop Kazaysan Paşa adında Ermeni idi. 3.12.1908 de Sadrazamlığa (başbakanlığa) getirdiği Tunuslu Hayrettin Paşa tek kelime Türkçe bilmeyen Arap-Zenci karması cahil bir adamdı.
2.Meşrutiyet Meclisinde 60 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 20 Acem, 12 Kürt, 11 Laz, 23 Rum, 12 Ermeni,15 Yahudi, 4 Bulgar,3 Sırp,1 Romen, 15 Çerkez, 8 Gürcü, 7 Tatar milletvekilleri vardı. Bu karmakarışık mecliste Türkçe Bilmeyen milletvekilleri bile vardı.
II. Abdülhamid’in II. Meşrutiyette tahttan indirilmesinden sonra, Sultan Hamit’e yakın ve de jurnalciler tutuklandılar. Bunlardan tevkif edilen Sultan Hamit devri ileri gelenlerinden serasker (Harbiye Nazırı) Rıza Paşa orduya iki yüz bin altın, Bahriye Nazırı Hasan Rami Paşa yüz sin altın vererek özgürlüğüne kavuştular; bunu diğerleri takip etti.
Ayrıca II. Abdülhamid’in Alman Doyçe Bank ve Doyçe Orient Bank bankalarında saklanan 1.080.000 altını orduya bağışlamak zorunda kaldı. Halil Menteşe’nin naklettiğine göre, 1909–1918 arası Devlet Şûrası ve Mebusan Meclisleri Reislerinden Hariciye Nazırı, Cumhuriyet devrinde müstakil Muğla Milletvekili Halil Menteşe, Sultan Hamit gerek nakit, gerek mücevher ve diğer koleksiyonların satış geliri olarak ordu ve donanmaya armağanının iki milyon altını çok geçtiğini öğrenmiştir.
II abdülhamid döneminden ilginç olaylar - Cevat Kulaksız
Bu muazzam servetin günümüzdeki karşılığı yüz milyarlar altından fazladır. Vay… Vay… Halk, devlet, ordu, ilimde, ekonomide her yönden geri, yoksul kalmışken ve halktan çalınıp, saklanan altınlara bak! Padişahın ve paşaların bankalardaki altınları dünyalar kadar, devlet perişan, halk perişan, ordu perişan; öteden beri devlet böyle yönetilmiş demek ki!
Sarayındaki cahil Arnavut baçivanlara “mareşallık veren ll. Abdülhamit, 33 yıllık saltanatından sonra, 27.4.1909 günü tahttan indirilip Selanik’e sürülürken, yanına Hiristiyan kökenli karılarıyla 8 oğlu ve 9 kızını da yanına katmışlardı.
ll. Abdülhamit’in gerçek adları birer Hiristiyan olan karıları, Lucien, Sylvia, İliana, Helga, Etiene, Mariça, Zarah, Sevilla, Lester, Rosanna, Ruth, Meri, Elisa, idi. Bu isimlerin başına birer Sultan eklenip Arapça isimler verilmişti. (Bedrifelek, Behice, Bihdar, Dilpeseni, Emsalinur, Mezide, Müşfika, Nazikeda, Peyeste vb. isimler takılmıştı.) II. Abdülhamid öldüğü zaman, padişahın cenaze alayı geçerken pencereden başlarını uzatarak, kadınlar şöyle inlemişlerdir:
“-Kırk paraya ekmek yediren, yirmi paraya kömür yaktıran padişahım, bizi kime bırakıp da gidiyorsun?”.


Cevat Kulaksız

KAYNAKLAR
1- Yazılmamış Tarihimiz Seçmeler Cemal Kutay Sf:230–244)
2- Çankaya Falih Rıfkı Atay Sf:136
3-İstanbul Ansiklopedisi Cilt: 5 Sf: 182)
4-Radikal Gazetesi 30.5.2006,
5-Resimler internetten alındı.
6-Padişah Anaları. Ali Kemal Meram. Sf: 619–631-635-637
http://interaktif.sol.org.tr/31-Mart/

Mırıldanmak! - Gündüz Akgül
Bir süre önce İstanbul’da Abdullah Çakıroğlu adında kendini bilmez biri, şort giydiği için Belediye otobüsünde hemşire Ayşegül Terzi’ye saldırarak yüzüne tekme atarak yaraladı.
Olay kamuoyunda haklı olarak büyük tepki çekti.
Bu konuda çok yazılıp çizildiği için yazmayı düşünmüyordum.
 “Hoşuna gitmeyebilir, mırıldanırsın...” dendiğinde yazmak zorunlu hale geldi.
Bunu söylem bir yurttaş ait olsaydı yine önemsemez ve yazmazdım.
Ancak yurttaşların güvenliğinden sorumlu bir görevde bulunan Başbakan tarafından söylenince yazmamak olmazdı.
Herhalde mırıldanan sadece mırrrrrr diye ses çıkarmayacak, bu mırıldamanın içinde suç oluşturacak hakaret, tehdit ve şantaj olabileceğini Sayın Başbakanın herkesten iyi bilmesi gerekmektedir.
Nitekim saldırgan eylemini gerçekleştirirken ayni zamanda, “Şort giyen kadınlar ölmeli” diye nara atarak mağduru tehdit etmektende (mırıldanmaktan) geri kalmamıştır.
Daha sonraki açıklamalarında " Giyimini beğenmediğim insanları döverim. " diyerek pervasızca davranmıştı.
Sosyal medyadaki paylaşımımda da, "Açık gezen kadın karımdır" terbiyesizliğini yapmıştır.
Bu günlere durup dururken gelmedik.
Uzun süredir kadınlarımızı ikinci sınıf yurttaş görenlerin söylemlerine baktığımızda, bu tür olayların meydana gelebileceği önceden belli olmuştur.
Örneğin;
-“Dekolte giyen kadınlar tecavüzü göze almalı, parfüm haramdır, topuklu ayakkabı ayete aykırıdır.”
-“Hamilelerin sokağa çıkması terbiyesizliktir.”
-“Eşinin dans etmesine izin veren erkek deyyustur.”
-“Kahkaha atan kadınlar iffetsizdir”
-“Kadın başlarına ne işleri var o saatte orada”
Bu söylemlerin önlemi alınmadıkça mahalle baskısı artacak daha çok Ayşegül Terzi olayına tanık olacağız.
Anasaya Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türbanın şeriat simgesi olduğu ve kamu alanlarında kullanılmayacağı konusunda bağlayıcı kararları olmasına karşı, kamu alanının en zirvesineden anaokulu bebelerine kadar giydirebilen türbana karşı, bugüne kadar Ayşegül Terzi’ye karşı gerçekleştirilen bir eylem gibi eylemin yapıldığına kimse tanık olmamıştır.
Yapılmasıda uygun değildir.
Kamu alanı dışında kendilerince kadın özgürlüğü kabul edilen türbana kimse karışmadığı gibi mırıldanmamıştır.
Yetkili kurumlar bağlayıcı mahkeme kararlarını uygulamak adına Kamu alanında türbanı engellemek istediklerinde de mevcut iktidar tarafında çeşitli cezalarla karşılaşmışlardır.
Yetkililerin en başta gelen görevi yurttaşların yaşam hakkını ve güvenliğini korumak ve mırıldanmaları önlemektir.

24.09.2016
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Türkiye’de neden çok yoksul var? - Gürbüz Evren
Hesabımla ilgili bir sorunu çözmek için Ankara-Bahçelievler 7. Cadde’deki banka şubeme gitmiştim.
Şube müdiresi hanımefendiyi beklerken, tam karşımdaki bankta, başını babasının koluna yaslamış, yorgun gözlerle bana doğru bakan 6-7 yaşlarında bir kız çocuğunu fark ettim.
Ağzında bir maske vardı.
Oyuncak bebeğini göğsüne bastırmış, sıkı sıkı tutuyordu.
Bir ara göz göze geldik.
El salladım.
Aynı şekilde yanıt verdi.
Sonra babasının kolunu çekiştirerek beni işaret etti.
Genç adam bana bakınca, başımla selam verdim.
İşitebileceğim bir ses tonuyla ‘Merhaba’ dedi.
Bu arada, sıra numarası ekranda beliren, yanlarındaki yaşlı adam oturduğu yerden kalkıp, gişeye yönelince, ben de onun yerine geçtim.
Küçük kızın yanına oturunca sordum; “Adın ne güzel kız?”
Utandı, önüne baktı.
Babası, “Kızım adını söylesene” deyince, “Gamze” yanıtını verdi.
Önemli bir hastalığı olduğu solgun yüzünden belliydi.
Ama çocuk işte, hasta bile olsa ela gözlerinin derinliklerinden yaşam fışkırıyordu.
Çocuk yanı, kalkıp bankanın içinde koşturmasını istiyor, hasta yanı ise dur otur yerinde diyordu sanki.
Çocuklarla sohbet etmeyi çok severim.
Gamze ile de konuşmaya başlayacaktım ki, sevinçten gözleri parlayarak anne diye bağırdı ve oturduğu yerden kalkıp, bankanın kapısından girmekte olan genç kadına doğru koştu.
Zayıf ve solgun yüzlü kadın, kollarını açarak Gamze’yi kucakladı.
Birkaç kez, bir anne yavrusunu nasıl öperse işte öyle öptü.
Sonra kucağında kızı, gelip eşinin yanına oturdu.
Anne ile kızı aralarında konuşurken, dayanamadım, Gamze’nin babasına çocuğunuz hasta mı diye sordum.
Gözlerine hüzün çökmüş, sıkıntıları yüzüne yansımış, 35-40 yaşlarındaki adam, “Kızım uzun süredir hasta. Lösemi” dedi.
Yutkundum.
Kelimeler boğazımda düğümlendi.
Sıcak bastı, yüzümde terler birikti.
Sorduğuma, soracağıma pişman oldum.
Gamze’nin babası imdadıma yetişerek, “Merak etmeyin, bu sorulara alıştık” dedi ve belki de, yüzlerce kez tekrarladığı hikâyeyi bir solukta bana da anlattı.
Kahramanmaraş’ta yaşayan aile, tam 1 yıl önce, ateşi çok yükseldiğinde Gamze’yi götürdükleri doktorun istediği tahlilleri yaptırınca, hastalık ortaya çıkmış.
Erken teşhis olunca, doktorun tavsiyesi üzerine Ankara’ya gelmişler.
Birkaç ay sonra da, tedavinin olumlu sonuçlarını almaya başlamışlar.
Ancak Gamze’nin kaldığı serviste, aynı hastalıktan tedavi gören çocuklardan 2’si hayatını kaybedince, moralleri bozulmuş.
Ne iş yaptığını ve tedavi masraflarını nasıl karşıladıklarını sordum.
Çevrelerindeki herkesin yardım etmek için seferber olduğunu söyleyen baba, “Lokantada garsonluk yapıyorum. Maddi durumumuz iyi değil. Kızım hastanede tedavi görürken, kalacak yerimiz olmadığı için parklarda yattığımız günler oldu. Hastane ve ilaç masraflarını karşılamak için neyimiz varsa sattık. Allah’a şükür 3 ay önce bir hayırsever imdadımıza yetişti. Tedavi masraflarını üstlendi. Ayrıca bu bankada adımıza açtığı hesaba her ay belli bir miktar para yatırıyor. Hastanede tedavi gören birçok çocuğun aileleri de bizim gibi fakir. Keşke onlara da yardım eden olsa” dedi içini çekerek.
Biz konuşurken, Gamze annesine beni göstererek, “Bu amca babamla ve benimle arkadaş oldu” dedi.
Giderek bana daha çok ısınan küçük kızın, çocuklarıma ilişkin sorularını yanıtladım.
Sohbet sürerken, görüşeceğim banka müdiresinin odasından çıkarak, bana seslendiğini duydum.
Onların da gişedeki sırası gelmişti.
Vedalaşıp ayrılırken, Gamze’ye baktım.
Küçük kız, gişenin önünde, bir eliyle annesinin diğer eliyle de babasının bacağına tutunmuştu.
Birkaç kez seslendim.
Beni duyunca, dönüp baktı.
El salladım.
Hasta bir çocuk nasıl bakarsa, işte öyle bakarak, o da bana el salladı.
Bu son görüntü, hiç unutamayacağım bir fotoğraf karesi gibi kazındı belleğime.
İşte o gün başladım lösemili çocukların yoksul ailelerine nasıl yardım edebilirim diye düşünmeye.
Kitap yazmanın en önemli nedenlerinden biri toplumu aydınlatmak olmalıdır. Bugüne kadar yayınladığım tüm kitaplarda temel kaygım, okuyuculara, ilk kez benden duyacakları bilgileri aktarmak oldu.
Türkiye’de neden çok yoksul var? - Gürbüz Evren

“Berikan Yayınlarından” çıkan “Facebook Yokken Buralar Tarlaydı” adlı 10. kitabımı ise bilgilerimi paylaşmak amacıyla değil, çocukları Lösemili yani Kan Kanseri hastalığına yakalanmış ve tedavi gören yoksul ailelere yardımcı olmak için yayınladım.
Yaklaşık 1,5 yıl önce piyasaya çıkan, ama tanıtımı yapılamadığı için hedeflediğim kitlelere ulaşmayan kitabın tüm gelirini, lösemili çocukların tedavisi için çalışan ‘LÖSEV’ gibi kurumlara bağışlamanın derdindeyim.
İnternet sitelerinden kolaylıkla alabileceğiniz ve bir solukta okuyacağınız 128 sayfalık kitaptan haberdar olmayanların, küçük Gamze’nin, ilk sayfalarda anlattığım hikâyesini bilmesi de mümkün değildi.
Bu yazı ile sadece kitabı değil Gamze ve onun durumundaki binlerce çocuğu da kamuoyuna hatırlatmak istedim.
Önünüzdeki yazı nedeniyle adımı ilk kez duyacak kimi okuyucular, nasıl biri olduğumu merak edecek, aralarında, duygu sömürü yaptığımı düşünenler de çıkacaktır.
Yaklaşık 12 yıldır Kanal B televizyonunda hazırlayıp sunduğum ve her Cuma akşamı saat 21.30’da yayınlanan Bekleme Odası adlı programı izlediklerinde, hakkımda bir kanıya varacaklarını düşünüyorum.
Çünkü ekran çok şeffaftır ve asla yanıltmaz.
Yüzdeki bir ifade, bakışlar, kurulan cümleler, hatta tek bir söz bile ekrandaki kişinin ne olduğunu ortaya koymaya yeter.
Her iktidar döneminde yoksulluğun sürdüğü Türkiye’de Sosyal Devlet olamadığımız sürece, geçen yazıda bahsettiğim, şehit düşerek ailesini kurtarmayı düşünen Mustafa gibi gençlerimizin ve bu yazıdaki Gamze gibi çocuklarımızın acıklı hikâyeleri hiç bitmez.

Gürbüz Evren /Gerçekgündem

Yüreğine sağlık Tuncay Özkan - Tünay Süer
Epeydir sesi soluğu çıkmıyordu. Yine kendisini tutamamış içindekini dışarı vurmuş.
Ne demiş?
“Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mehmet Altan ve Ahmet Turan Alkan gibi bu ülkenin vicdanı olmuş insanların darbecilikten içeri atılması rezalettir.”
Dedim ya, kendisini tutamamış.
İşte böyle, CHP nin ilkeleriyle, 6 okla uzaktan yakından ilgisi olmayan içerideki Truva atları yüzünden parti bir türlü iktidar olamıyor.
Adamda kabahat yok çünkü nereden geldiği partiye ne şekilde girdiği belli.
Delegenin muhalefetine rağmen kadınlar için olan kotadan içeri sızdırıldı.
Üst makamlara kadar getirildi.
O zamanlar yazmış olduğum bir yazıda anlatmıştım.
Erbakan’ın Fazilet Partisinden Rize Milletvekili seçilmiş, sonra devamı Saadet Partisinden Rize Belediye Başkanı adayı olmuş ama seçilemeyince partiden ayrılmış dünya görüşü belli, Atatürk’e kefere diyen bir adam bulunmaz Hint kumaşı gibi partiye hileli bir yolla sokuldu.
Milletvekillerine yazmış olduğu “Tarihi dönüm noktasında CHP “ başlıklı 22 sayfalık mektuptaki sözleri bana kafayı yedirtmişti adeta.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan çekincelerin kaldırılmasından tutun, yeni anayasada Türk Milleti yerine “Türkiye Milleti” kavramının konulmasını ve yine anayasadan Laikliğin kaldırılmasını isteyen, CHP nin sorunun 6 Ok olduğunu söyleyen bir bu kişinin ne kadar CHP li olabileceğini varın düşünün.
İşte bu şahıs şimdi sosyal medyadan mesaj atmış ve birilerini kendisine yakın bulduğu için korumaya kalkmış.
Tuncay Özkan da cevabını vermiş kendisine. Ağzına sağlık.
Bu kişi hatırlarsanız Ergenekon davasından yargılanan aydınlarımıza, komutan ve askerlerimize  “akıl hastaları” demişti.
Ona göre Ergenekon davalarında yıllarca suçsuz masum insanların darbeci denilerek zindanlara kapatılmaları rezalet değildi.
Adamın Türk Ordusuna, Türkiye Cumhuriyetine ve ulusalcılara karşı alerjisi var.
Ne işse kendi ağzından ailesinin onun CHP ye geçmesini istemediklerini duymuştuk.
Yani adamın kanı başka yere çekiyor ve Atatürk’ten nefret ediyor.
Olabilir, o zaman yeri CHP olmamalıydı.
Neden AKP veya HDP değil de ille CHP?
Kılıçdaroğlu onu partiye davet edebilir netice itibariyle beynindeki o düşüncelerle
kabul etmeyebilirdi.
Kimse onu zorlamamıştı.
CHP ye gelmesinin başka nedenleri vardı demekki…
                                                           ***
Tutuklanan gazeteciler
Öte yandan elbette basın özgür olmalıdır ve eleştiri düşünce özgürlüğü kabul edilmelidir ama hakarete varan sözler ve halkı kine, nefrete yönlendirecek yazılar yazmanın bir bedeli de olmalıdır mutlaka.
Yüzlerce Atatürkçü insanın tutuklanmalarını “Fatih Camiini bombalayacaklardı ”gibi kumpas manşetlerle desteklemek gazetecilik midir?
“Suç uydurma, sahte delil üretme, iftira, suç işlemek amacıyla örgüt kurma veya bir örgüte üye olmak ”gazetecilik midir?
Mesela Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu’nun yaptığı gazetecilik miydi?
Mesela Ahmet Altan’ın 2012 de yazdığı bir yazıda:
Kemalizm’in ruhunu esir aldığı bir toplumda, herkes kendisinden bir "tek parti ve tek adam" arıyor, bunu o kadar çaresizce arıyor ki Dersim'de Alevileri katletmeyi "yüksek şuur" olarak kabul eden Atatürk'ün resimleri Alevilerin cem evlerinde asılı duruyor.
Kendi kardeşlerini öldüren bir liderin resmini ibadethanelerine asıyorlar.
Hiç rahatsız olmuyorlar bundan.
Kemalist sistemin parçalandığı bir çağda, Kemalizm'le açıktan hesaplaşacak siyasi bir partinin var olamaması, ülkenin, toplumun, siyasetin durumunu göstermeye yetiyor herhalde.”demesi hangi gazeteciliğe sığar?
Gerçek gazeteci ilk önce tarafsız olmalıdır.
Toplumun; gözü, kulağı, dili olmalıdır.
Devlete değil, kamuya çalışmalıdır,
Topluma karşı sorumluluğunu unutmayacak, kalemini satmayacaktır.
En önemlisi devleti çökertmek için çalışmayacaktır.
Şimdi biz darbelere karşı durduk diye martaval okumaları hiç inandırıcı değildir.
Onlar her devrin gazetecileri olmuşlardır.
Tünay Süer
23.09.2016
http://www.ensonhaber.com/ahmet-altandan-resepsiyon-yazisi-2012-04-25.html
https://turkalevi.com/2012/04/25 met-altan-sen-kimsin/

Fetullah Gülen Siyaset Meydanında

FETÖ hakkında şimdi duyduklarımızı 1999 yılında, tam 17 yıl önce, Türkan Saylan, Siyaset Meydanı programında anlatmıştı. Bu konuda ülkemiz için tehlikeyi bilen Saylan'ın FETÖ açıklamalarını aşağıya alıyoruz.
Ali Kırca'nın 19 Haziran'da 1999'da sunduğu Siyaset Meydanı'nda Türkan Saylan, FETÖ yapılanmasının nasıl çocukluktan bu yana devlet kadrolarına, eğitime, askeri kadrolara sızdığını ve kimliklerini nasıl gizlediklerini anlatmıştı. Aşağıda o tarihli bandın çözümünü yaparak, Fetö’nün Adliyeye ve Mülkiyeye sızmanın usul ve yöntemini anlattığı konuşmasının bölümünün metnini sunuyoruz. Nasıl bir sinsi din adamı olduğunu bu konuşmalardan ta o zamanları hükümetler, ilgililer anlamalıydı.  Anlıyorlardı da, 17/25 Aralık bozuşmasına kadar laik TC ni yıkmak için paralel hareket ediyorlardı.  Aslında Fetö’yü kollayan, büyümesini sağlayan günümüze kadar gelen dinci-gerici iktidarlardı.
Türkan Saylan 17 Yıl Önce Fetö Tehlikesini Söylemişti - Cevat Kulaksız

haber güncel

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Powered by Blogger.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget