Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Tünay Süer: Tuzak! Kişiye özel anayasa…
Anayasamızdan Türk ibaresi çıkarılamaz. Anayasamızın ilk 4 maddesi tartışma konusu değildir. Anayasamız bir Türk Anayasasıdır.
Yedek Milletvekilliği seçimlerinin ertelenmesi…
Bağımsızın yanına tarafsız konulması…
Savaş sebebi ile seçimlerin yapılmasına imkân görülmezse TBMM ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ertelenmesine meclis karar verir falan filan.
Vallahi 37 sayfa olan anayasa değişikliğinin hepsini okumaya gerek duymadım bile.
Çünkü bu değişiklik tamamıyla Erdoğan’ın dünyada görülmemiş bir şekilde tek adam gücünü perçinlemesinden ibarettir.
Buna da kişiye özel anayasa denir.
Kısacası Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına izin vermek ne demek ya?
Bir yerde halk protesto yapma hakkını kullanacak ,silahlı kuvvetlere vurun diyecek düşünebiliyor musunuz?
Binali Yıldırım “Ayrıca Seçilme yaşı 18’e iniyor ve milletvekili sayısı 600’e çıkıyor. En önemli düzenlemeler şöyle söyleyebiliriz,” diyerek masal anlatıyor ve sonunda da sözlerini şöyle bitiriyor.
“ Ülkemize, milletimize yapılacak bu değişikliğin hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.”
 Bu değişikliğin nesi hayırlı olacakmış Allah aşkına?
Ve diyor ki “ Başlangıçta MHP, AK Parti ve CHP’nin birlikte çalıştığı ve uzlaşmaya vardıkları 7 maddeden en az beşi de yer alıyor” …
Ah CHP ah!
Yapılacak olan bu anayasada yer almasın diye yırtındık ama dinleyen olmadı.
Başbakan beyefendiye bakın nasıl da kullanıyor şimdi.
CHP de kandırıldı mı acaba diye düşünüyorum.
Mecliste çözülür, parlamentoda çözülür sözlerini halen duymak insanı deli ediyor.
Yahu, adam her şeyi eline geçirmiş, meclis diye bir şey bırakmamış.
Çoğunluk onda.
Kaldır parmak indir parmak bir de Devlet Bahçeli gibi stepne bulmuş işi götürüyor.
Ben AKP içindeki vekil olanlara şaşıyorum.
Bu kendileri ve çocukları için de büyük tehlikedir.
Erdoğan kullanır, kullanır işi bitince kaldırır atıverir.
Nasıl unutuyorlar Fethullah denen hainle bir zamanlar kanka değimliydi?
Güç tamamen eline geçince tekmeyi basmadı mı?
17 + 25 Aralık meydana çıkınca aldatıldık deyip geçiştirdi.
Erdoğan gibi bir adamın aldatılması kolaymıdır?
AKP içinde olan Fethullah taraftarlarını elbette biliyor ama şimdi neden dokunmuyor düşünüyorlar mı acaba?
Bu yeni anayasayı bir geçirsin, ister padişahlık, ister diktatörlük adına ne derseniz deyin fiilen yapmış olduğunu yani tek adamlığını yasalaştırsın o zaman çok kişi pişman olacaktır ama iş işten geçecektir.
AKP içinde akıllı hiç mi adam yoktur hayret!
Tarihe baktığımız zaman iktidara kalabilmek için kendi öz kardeşini, hatta oğullarını boğduran padişahlardan hiç mi ders çıkartmaz bunlar?
Cumhuriyet rejiminden Türk Milleti asla vaz geçmez.
Ne olur dersek, çok kan dökülür yazık değil mi?
Velhasıl sonuç olarak bir kez gerçekten milletin vekili olup düşünmelerini isterim.
Türkiye’nin nereye sürüklendiği açık seçik görülmektedir iç savaş, dış savaş içindeyiz. Her gün çocuklarımız şehit oluyorlar.
Ekonomimiz çökmüş.
Milletin büyük bir bölümü açlık sınırında  yaşam savaşı veriyor.
Dünyada itibarımız kalmamış.
İşsizlik, yoksulluk.
Hele yolsuzluk…
Hangi birisini sayayım?
Neden?
Bir adamın yanlış ve bencil politikaları yüzünden…
Türkiye İstiklal Savaşımız hariç hiçbir tarihte bu duruma düşmemişti.
Düşünüyorum da, ancak AKP içinde vatansever milletvekillerinin ret oyları ile bu gudubet durumdan kurtula bilinir.
Biraz vicdan biraz akıl diyorum.
Kölelik mi?
Özgürlük mü?
Tünay Süer
10.10.2016

Ankara Kadına Yönelik Şiddetle Nasıl Mücadele Ediyor (2)

Ankara Kadına Yönelik Şiddetle Nasıl Mücadele Ediyor (2)
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete karşı Uluslararası Mücadele nedeniyle, Yenimahalle Belediyesi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Hacettepe Üniversitesi’nin destek ve katkıları ile Kadına Şiddet konusunu işleyen “Ankara Kadına Yönelik Şiddetle Nasıl Mücadele Ediyor” adlı panel düzenlendi.
29 Kasım 2016 günü Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yapılan, Dr. Selda Taşdemir Afşar’ın (H.Ü.den) moderatörlüğündeki panelde konuşmacı olarak Prof. Dr. Aylin Görgün Baran ve Suskunluğun Çığlığı Proje Ekibi (H.Ü. Sosyoloji Bölümü)  “Sığınma evlerinde Sosyal İlişkiler ve Sosyal Yaşam” konusunda konuşmalar yapıldı. Sosyolog Hande Altıntaş (Pembe Hayat “LGBTT Dayanışma Derneği) LGBTİ’lerin “Kadınların Maruz Kaldığı Sistematik Şiddet” konusunda bilgileri sunuldu. Yenimahalle Belediyesi Kadın Sığınma evinden Sosyal Çalışma Görevlileri “Sığınak Deneyimi” (isimleri güvenlik için gizli tutulan iki sosyolog)  “Sığınak Deneyimi” konularında sunumlarını, çoğunluğunu bayanların doldurduğu dinleyicilere aktardılar.
Bu bölümde Hande Altıntaş (Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği) “LGBTİ’LERİN Maruz Kaldığı Sistematik Şiddet” sunumunu veriyoruz.
“-Şiddetten bahsederken daha noktalarda kendimizi biraz bu şiddetten azadeymiş gibi hissediyoruz. Yani kimseye bağırıp çağırmadığımız, itip kakmadığımız sürece aslında bu şiddetin ortağı değilmişiz ve buna karşıyız ve çözüm arıyormuşuz gibi hissedebiliyoruz kendimizi. Fakat ben böyle değerlendirmiyorum. Böyle değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Özelikle lezbiyenler, transeksüeler söz konusu olduğunda şiddeti uygulamak, evet bir faili durumu var. Bu şiddeti sessiz kalmakta müdahale anlamına geliyor. Dolayısıyla bugün lezbiyenlerin, seksüellerin ve trans kadınların uğradığı sistematik şiddetten bahsedeceğim ben. Sistematik derken, konuşurken bazı şeylere aşina oluyoruz. Giderek beğenisini kaybediyor aslında, Ekim ayında 35 kadının öldürülmesi korkunç bir şey aslında, ama aslında bizim için böyle sıradan bir şey haline gelmiş oluyor. Özel olarak translarla çalışmalar yapıyoruz. Bizim bir haber sitemiz var, pembe hayat. Com bu sitede düzenli notlarla haberler veriyoruz.
Sistematik şiddetten bahsederken aslında sistematiğin hem tarihsel olarak ne kadar süreklilik taşıdığı, hem amaç olarak, ne kadar, özellikle translara yöneldiğinde nefret saiki taşıdığını görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu şiddet özellikle bu şiddet ileriye yöneldiğinde nefretle tamamen öldürme, yaşatmama, yaşam alanı bırakmama amacı gerçekleştiren bir şiddet. Biraz da haberlere bakmanızı istiyorum, hep beraber. Trabzon’da bir kadın bıçaklanıyor, öldürülüyor,  fakat katil aşına olduğumuz şekilde haksız tahrik indirimiyle 15 yıl ceza alıyor. Haksız tahrik indirimi dediğimiz şey, kadına yönelik şiddette, kadın cinayetleri davalarında işte o hep fark ettiğimizde kravat takıp gelenek, “çok pişmanım”,  diyerek bu haksız tahrik indirimi alanlar, aynı sistemi kullanarak, trans cinayetlerde de şöyle şeyler söylüyorlar: “Erkekliğime laf etti”, “bana ters ilişki teklif etti”  gibi şeyler kullanarak bu haksız tahrik indirimlerinden yararlanarak indirimden sürekli yararlanabiliyorlar.

TRANSLAR HER YERDE AŞAĞILANIYOR DIŞLANIYORLAR

“Şimdi biz özetle Ankara’dan bakmak istedik bu sefer; Ankara nasıl baş ediyor bu sistemli şiddetle diye. Önce Ankara’daki sistematik şiddeti göreceğiz hep beraber. Bu Şubat ayında gerçekleşti. Gece 12 sularında Seyranbağları’nda, bir kişi bir transa saldırı yapıyor, arkadaşlarını bıçaklıyor, arkasından da, “bunu neden yapıyorsun” dendiğinde, “zevk için yapıyorum”  “daha çok travestiyi bıçaklayacağım” diyor. Sonra da bu dava hala devam ediyor, gözaltındaydı salıverildi. Şimdi yine Nisan ayındayız, polis trans kadınları, trans kadınların birçoğu seks işçiliği yaparak hayatlarını devam ettiriyorlar. Tabi durma baktığımız zaman doğumdan itibaren başlayarak üreme organlarımıza dayanarak bize atanan cinsiyetlerle, içinde bulunduğumuz yaşadığımız cinsiyetlerin aynı olması mecbur değil her zaman, muhakkak ki. Burada da sorun şuradan çıkıyor. Bir trans kimliğine sahipseniz, hem aile hem bizim hayatımızda çok farklı ayrılıklar yaşıyorsunuz. Bizim her zaman çok fazla danıştığımız lezbiyen, trans kadın danışmanımız var. Birçoğu şöyle bir şey, işte okulda çok fazla problem yaşıyorum. Özelikle akrabalar arkadaşlarımız çok fazla dalga geçiyorlar, işte eğleniyorlar vs. Artık şöyle şeyler de gelmeye başladı, okul müdürleri bizi istemiyorlar, bilhassa trans öğrencileri, “sen yavrum açıktan devam et, bu okulda seni okutmazlar”. Çözüm bu, sonra da eğitim hayatından oluyorsunuz, eğitiminizi bitiremiyorsunuz. Doğal olarak kendinize yaşamınızı sürdürmek için yol aradığınızda sex işçiliği mesleği yapmam durumunda kalıyorsunuz.
Ankara’da da birkaç yıl öncesinde İskitler, translara emniyet diyor ki, “bakın burada bir yer var, siz ek işçiliğinizi mesleğinizi yapabilirsiniz, size bir alan veriyoruz”. Sonrasında bu yılın aşlarında polis o sex işçilerinin alanına düzenli olarak saldırılar gerçekleştirmeye başladı. Bunlara saldırı diyorum, çünkü gerçekten de polis grupları biber gazlarıyla böyle durup dururken saldırlar halinde gerçekleşiyor, bunlar. İskitlerde polis saldırıları başlıyor, Nisan ayında. İstanbul’da bir trans saldırıya uğruyor, polise gidiyor, polis diyor ki, “sen sex işçiliği yapıyorsun, bu işi, fıtratında var”, der gibi, trans kadın saldırlar nedeni ile kalp krizi geçirdi. Yine Mayıs ayında polisle ve çeteler inanılmaz derecede saldırılar devam ettiği için, bir arkadaşımız, borçları, ev kredisi var, kalp krizi geçirerek öldü.
Yine İstanbul’da bir saldırı gerçekleşiyor, çeteler saldırıyorlar ve bu trans arkadaşımız saldırılara dayanamayarak intihar etti.
Yine Denizli’de eşinden ayrılan bir mülteci kadın intihar ediyor. Özellikle mültecilerle ilgili yürüttüğümüz politikalar da tabi bunun etkisi var,  bulundukları yerlerden, şehirlerden uzaklaşamamaları, illerde kendilerine yaşam alanları kuramamaları vs gibi.
Haziran ayındayız, Ankara’da polis baskıları daha devam ediyor, polisler çalışan işçilerin anına gidip sebep göstermeden keyfi gözaltılar devam ediyor, sonra şehrin alakasız yerlerine şehrin dışında ıssız yerlere bırakıyorlar.

HANDE ÖLDÜRÜLDÜ

Tanıyorsunuzdur, hepimiz bir şekilde Hande’ye aşina olduk, bir anlamda Özgecan’ı hatırlattı. Ama nedense Özgecan kadar ses getirmedi, çünkü Hande trans kadın. Önceki sene Hande de yine bir erkek tarafından canlı canlı yakılarak öldürüldü. Hande’nin ardından öyle çok yapabileceğimiz kadar sosyal medya kampanyaları yapmaya kalktık çalıştık, Meclise gittik siyasi partilerle görüştük, basın açıklaması yaptık vs. Bundaki amacımız şuydu, Hande evet bir kadın olduğu için öldürüldü. Ama burada şu var, Hande Trans bir kadın olduğu için öldürüldü o gece, yani nefret saiki ile öldürüldü. Bunun üzerine biz dedik ki cinsiyet kimliği anayasada olmadığı sürece biz öldürülmeye devam edeceğiz. Öldürülmekle bitmiyor, hayat devam ediyor, yenileri geliyor, bunu bir tarafa ekleyin çünkü bu bir insan hakkıdır. Ama tabi ki, pek ses getirmedi, duymazdan gelindi.
Yine İzmir’de bir trans kadın intihar etti, bu da Ağustos ayında. Ankara’da yine bir saldırı oluyor. Üzerinde doğru dürüst araştırılmıyor, sonra da, “bütün travestilerin canına okuyacağız” diyorlar. Bu sefer Bülbül dere caddesinde arabalardan iniyorlar trans kadınları dövüyorlar, kaçıyorlar. Sonrasında avukatımız emniyete gidip görüşmeler yaptık. Saldırganlardan şikâyetçi olundu, arabanın plakası da bulunmuştu. Ama nedense hiç bir sonuç çıkmadı.
Son bir olay, Eylül ayındayız, Ankara’da bir bıçaklı saldırı, bir trans kadına, ona sonra geleceğim. Sonra yine Eylül ayında Ankara’da trans kadınlara taşlı saldırı, sistematik şiddetten bahsediyoruz, işte tam buralarda, çalışan arkadaşlarım Kızılay’ın ortasında arkadaşlarımız Konur sokakta saldırıya uğradılar.
Yine 5 Ekimde, transaların çalıştığı bir bölde de Hoşdere Caddesidir Ankara’da. Yine her akşamki gibi arabalarına binip ya da sokağın belli yerlerinde beklerlerken polisin çeşitli tacizlere maruz kalıyorlar. Ondan sonra polis yanlarına gelip diyor ki, “buradan gidin, burada çalışamazsınız artık” diyorlar. Arkadaşlarımız “neden” diyorlar. Polis, “çevrede rahatsız oluyorlar” diyor. Kimler rahatsız oluyorsa, birazıcık da ironik. Sonuç olarak sizin o topraklardan kovmaya çalıştığınız insanları bir eğitim hayatı yaratamadınız, bir yaşam alanı yaratamadınız, siz yasaları yapıyorsunuz, yasaları uygulamaya koyuyorsunuz, bir karar hakkına sahipsiniz. Anayasada eşitlikten bahsediyorsunuz, sokakta çalışan arkadaşlardan rahatsız oluyorsunuz.

TRANSLARA SALDIRRANLAR “SİZİ ÖLDÜRMEK SİZİ YAKMAK LAZIM

Bu da, saldırıya uğrayan grubun içerisinde ben de varım. Gündüz yürürken, yanımda üç tane trans arkadaşım var. Yanımızdan fotoğrafı görülen beyefendi, ifşa etmeyi çok seviyorum, kendisi hala sonuç alamadık şikâyetimizden, yanımızdan geçerken küfür etmeye başladı, ağza alınmayacak küfürler. Sonra biz, ne yapıyorsun terbiyesizleşme” derken bir anda elini cebine sokup muştasıyla hepimize birden saldırdı, bayağı bizi dövdü. Hiç birimiz şiddetten azade değiliz çünkü o gün akşam saat altı iş çıkışı, dolu saatlerinden biri Kızılay’ın, biz dört Kadın şiddete uğrarken kimse bize göz açtırmadı, hiç kimse ayırmaya dahi çalışmadı.
Yani burada şeyi kaçırmamak lazım, bu gün burada, Allah kahretsin onları” diyoruz. Ama ertesi gün tanımadığımız bir yerde başına bir iş geldiğinde o bağırırken, “amaaan travesti işte” deyip geçiyor insanlar. Hiç birimiz azade değiliz maalesef. Sonra arkadaşlarla bir polis aradık. Polis asla gelmedi, çünkü hayat kadınlarının da aramızda olduğunu söylemiş bulunduk. En sonunda karakola bari gelin dediler. Bize saldıranlar, “sizi öldürmek sizi yakmak lazım” diyordu. Niye içiyorsunuz diyor mesela. Burada da sadece nefretten bahsediyor. Ama bu nefret nereden geliyor. Bunu hiç birimiz arada, hedefi hepimiz birbirimize veriyoruz. Yani hiç birimiz şunu iddia edemeyiz ki, bizim çevremizde bu bizi taşımayan hiç kimse yoktur. Gidip rahatsıza hiçbir şey söyleyemeyiz.
Yine Kolejde Ekim ayında Trans kadınların üzerine araba sürüldü gece, durum da o da ilginç aslında bunu şuradan ele almak lazım. Engelli bir kadına uygulanan bir şiddet de var burada. Çünkü bunu yaşayanlardan duyma ve görme engellilerden biri. Burada bir tercüman istedik ki gelsin ifadesini versin. Ama dediler ki biz tercüman falan getiremeyiz, karakolda ve kadının ifadesi alınmadı.
Yine Kasım ayında bir trans arkadaşımız daha intihar etti. Yine Kasım ayında Ankara’nın farklı yerlerinde saldırganlar arkadaşlarımıza saldırılarına devem etti.
Şimdi bütün bu anlattıklarım yeri değil, o yüzden hepsini seçip seçip anlatmak istedim. Bunlar yaşanıyor. Bunları yaşayan insanlar da yaşamaya devam etmeye çalışıyorlar. Biz dernek olarak bunlarla mücadele etmek için neler yapıyoruz. Bir avukatımız var, 24 saat açık olan bir yardım hattımız var. Transların, lezbiyenlerin, seksüellerin 24 saat ulaşabilecekleri hukuki yardım alabilecekleri bir hattımız var. Bunun dışında LGBTT lere bilgilendirme toplantıları yapıyoruz aralıklarla Özel ayırımcılığa uğradıklarında ne yapabilecekleri ile ilgili bilgilendirme broşürleri hazırlıyoruz,  yasalarla emniyet görevlileri ile kolluk kuvvetleriyle karşılaştıklarında, ayırımcı uygulamayla karşılaştıklarında neler yapabileceklerine dair bilgilendirme yapıyoruz kendilerine.
Yine bir sosyal hizmet uzmanımız var derneğimizde istihdam ettiğimiz. Yine üyelerimizin sorunları ile ilgili düzenli danışanlara biraz daha hayatlarını kolaylaştırmağa çalışıyoruz. Aynı zamanda bütün bunları diyorum yeri değil, ama bir taraftan da muhakkak ki veri. Bütün bunları raporlaştırıp uluslar arası platformlara taşıyoruz ve demin bahsedildiği gibi Türkiye Avrupa’da ilk sıralarda. Bu veriyi nasıl alıyoruz, Tabi ki, Türkiye’de hükümet, bu verileri toplayıp hiç kimseye teslim etmiyor. Biz Türkiye’deki lezbiyen dernekleri olarak tüm bu verileri toparlayıp uluslar arası platformlara taşıyoruz.

SIĞINMA EVLERİ

Biraz da sığınma evlerinden bahsetmek istiyorum. Bizim yaşadığımız en büyük problemlerden biri de üyelerimizi sığınma evlerine yerleştirmek aslında, yerleştirmiyoruz. Özellikle sığınma evlerinin şu anki çalışma yapısı kimlik üzerinden olmakta, pembe kimlik, mavi kimlik. Bir trans kadının şiddet görmesi, evinden atılması, işinden atılması, ortada kalması çok sık yaşanan bir durum. Biz bununla ilgili sınırları zaten çok fazla zorladık. Sığınma evleriyle ilgili ne yapabiliriz, ne edebiliri. Ama bize gelen cevap şu: “Maalesef mavi kimlik olduğu için buraya alamıyoruz”. Ama biz burada bir kadından bahsediyoruz. Sadece devlet ona kadın demediği için mavi kimlikte bıraktığı için biz bu kadını kadın sığınma evine yerleştiremiyoruz.

TRANSLAR HER YERDE AŞAĞILANIYOR AYITIMCILIK YAPILIYOR.

Bu problemle ilgili bir çözüm yolu aramamız gerektiğini düşünüyorum.  Biraz da şehirlere özgü trans özgü sığıma evi dediğimiz zaman, belki bunu yapmalı mıyız, yapmamalıyız. Bunu da birazıcık daha düşünmeliyiz gibime geliyor. Adalet Bakanlığında sağ olsun üstün hizmetle LGBTT lilere özel hapishane açalım diye bir fikir getirmişti. Biz o dönemde bayağı bir şey istemiyoruz çünkü hani yoldu gördüğü transı dururken bir transı döven bir insan yüzlerce LGBTT yaşadığı binayı patlatmaya gelir mi gelir. Açıkça yüzlerce insanın kaldığı hedefte yapılmalı mı, tabi ki yapılmamalı. Sığınma açısından da aynı şeyi düşünüyorum. Aynı çalışanlar geleceğin mahkûmlarına nasıl davranacak diye düşünmüştük biz zamanında.  Yani çünkü şu anda normal hapishanelerde hükümlü olan LGBTT nin yaşadıkları sorunları çok iyi biliyoruz; translara zorla erkek kıyafeti giydirildiğini, bey diye hitabedildiğini, cımbız istiyorsa o cımbızın hapishane içinde beş liraysa transa 35 liraya bu cımbızın satıldığını biz çok iyi biliyoruz.  Ya da hapishane çalışanları tarafından tecavüze uğradıklarını bütün bilgiler bizde var. Dolayısıyla devletin ya da devlete bağlı kurum ve kuruluşların böyle bir uygulama yaptığından endişeliyiz.

TARNS GÜLAY ABLA

Biz birlikte yaşamdan yana olduğumuz için acaba diyoruz ki bu kimliğine göre olmasa da, biz de yönlendirebilsek. Geçende şöyle bir olay oldu. Bir tane Gülay Ablamız vardı bizim, trans kadın. Tek bacağı ameliyatla alınmıştı, engelli raporu da vardı kendisinin. Maaş alacaktı, maaş alamıyor, bir yerde kendisinin oturduğunu göstermesi gerekiyordu, ikametini göstermesi gerekiyordu. Fakat Gülay Abla evsiz sokakta yaşıyor ve sürekli dayak yiyor, sokakta yaşadığı için. BU nedenle maaşını da alamıyor. Biz bir toplantıda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı il Başkanlığına bir soru yöneltmiştik. Gülay Ablayı ne yapabiliriz? Gülay Abla’nın kimliği var. Gülay Ablayı yerleştiremiyoruz. Ne yapacağız, dedim. O soruya biz cevap alamadan toplantı bitti. Biz kendi aramızda dayanışmayla Gülay Abla’yı İstanbul’da bir transın evine yerleştirdik”.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

Cevat Kulaksız

İyi ki padişahlık yok; demokrasi var! - Emre Kongar
İyi ki Padişahlık yok; (büyük harfle) Demokrasi var: Padişahlık olsaydı, bir kişinin emriyle insanlar zindana atılırdı.
Oysa şimdi (büyük harfle) Demokrasi var; Hukuk Devleti’nin, Anayasa’nın, yasaların, bağımsız ve tarafsız adaletin güvencesi var.
Herkes bu güvencelerle, özgür ve korkusuz yaşıyor!

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, bir kişinin emriyle insanların mallarına mülklerine el konurdu.
Oysa şimdi, Demokrasi var; özel girişim, serbest rekabet, mülkiyet, devletin güvencesi altında.
Devlet kimseye ayrıcalıklı muamele etmiyor, rüşvet ve yolsuzluk yok, kimsenin malına mülküne el konmuyor, işadamları özgürce iş kuruyor, yarınlarından emin olarak çalışıyor ve kazanıyorlar.

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, bir kişinin emriyle ülke savaşa girerdi.
Oysa şimdi, Demokrasi var; Türkiye’nin kimsenin toprağında gözü yok; Osmanlı İmparatorluğu’nun eski topraklarını kimse özlemiyor; komşularımızın içişlerine karışmak, yöneticilerini devirmek gibi iddialarımız yok...
Ülkemiz barış içinde varlığını sürdürüyor!

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, kimse yönetimi, yönetimin başındaki insanı eleştiremezdi.
Oysa şimdi Demokrasi var; temel hak ve özgürlükler var.
Herkes, yönetimi ve yönetimin başını korkmadan, özgürce eleştiriyor, başına da hiçbir şey gelmiyor.

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, bilim özgürlüğü, basın özgürlüğü olmaz, kimse bilim ve habercilik yapamazdı.
Oysa şimdi Demokrasi var; üniversiteler ve medya bağımsız ve özgür.
Herkes serbestçe bilimsel çalışma yapıyor, fikirlerini, ülke sorunları için çözüm önerilerini korkusuzca ifade ediyor, medya her türlü haberi özgürce veriyor; akademisyenler, gazeteciler, yazarlar, asla hapse filan atılmıyor.

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, kadınlar özgür olamaz ikinci sınıf vatandaş muamelesi görürdü.
Oysa şimdi Demokrasi var; kadınlar artık öldürülmüyor, dövülmüyor, metroda, parkta, bahçede, sokakta özgürce geziyor, rahatlıkla iş buluyor, işyerlerinde eşit muamele görüyor, örtünmesi için baskı filan yapılmıyor.

***

İyi ki Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Anadolu halkı, kanlarıyla suladığı bu toprakları düşman işgalinden kurtardı, İstiklal Savaşı’nı kazandı...
İyi ki Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet rejimini kurdu...
İyi ki İsmet İnönü Çok Partili Rejim’e geçti ve Tek Adam olarak oturduğu iktidarını, seçim kazanan muhalefete teslim ederek Demokratik işleyişi başlattı...
Yaşasın Cumhuriyet ve Demokrasi...
Kahrolsun Padişah ve Padişahlık!

Emre Kongar/Cumhuriyet

Gündüz Akgül: Deyimler Ve Öyküleri (1)…
Sevgili Dostlar,
Hepimizin günlük yaşamımızda kullandığımız, ancak öyküsünü bilmediğimiz deyimlerden bir demet sunmak ve bundan sonra da zaman içinde bunu devam ettirmek istiyorum.
Umarım beni takip eden dostlarım bu uygulamadan hoşlanacaktır.
Başlayalım mı?

ANA GİBİ YAR, BAĞDAT GİBİ DİYAR OLMAZ

Dilimizdeki "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz." sözünün aslı muhtemelen "Ane gibi yar; Bağdat gibi diyar olmaz." şeklindedir. Çünkü sözün aslındaki Ane kelimesi, Bağdat yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin adıdır. Bağdat gibi (güzel) şehir, Ane gibi de (sarp, ama manzaralı) yar (uçurum) olmaz, demeye gelir. Ancak siz Bağdat'ın Osmanlı için önemine bakınız ki oradaki Ane'yi ana yapıvermiş. Tıpkı "Yanlış hesap Bağdat'tan döner." sözüyle Bağdat'ın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının çizilmesi gibi.

ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ

Bolu Beyi'ne başkaldıran ünlü Köroğlu (şair Köroğlu ile karıştırılmasın) bir gün atını çaldırmış. Asil bir hayvan olan atını aramak için tebdil-i kıyafet ile diyar, diyar dolaşmış ve sonunda yolu İstanbul'a düşmüş. Atını, satılmak üzere pazara getirilen hayvanlar arasında görünce hemen alıcı rolüne bürünüp
-Efendi, demiş, bu at güzele benziyor. Ancak binip bir denemek istiyorum. Satıcı onu tanımadığı için binmesine izin vermiş. At, üzerine binen eski sahibini tanıyıp dörtnala koşmaya başlamış. Köroğlu, Sirkeci sahiline gelip bol para vererek bir sal kiralamış ve ver elini Üsküdar. Bu arada at cambazı aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. Köroğlu'nu atıyla birlikte bir sal üzerinde gören cambazın dostlarından biri onu teselli için seslenmiş:
-Üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar'ı geçti. O adam Köroğlu'nun kendisi idi.
Bugün bu sözü, "İş işten geçti" manasında kullanırız.

ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMAK (ÇİZMEYİ AŞMAK)

19.yüzyılda, Fransız ressamlarından Delacroix Pariste bir resim sergisi açmıştı. Sergiyi gezenlerden bir kişi, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak, yakından uzaktan ciddi ciddi seyreder, beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam yanına gelerek sormuş.
-Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor.
-Evet demiş adam. Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.
-Pekiyi nasıl anladınız, işiniz bu mu?
-Ben kunduracıyım, çizme dikerim. Deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş. Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğunu belirtince bu çokbilmişliğe dayanamayan ressam,
-Bak dostum demiş, sen çizmecisin, çizmeden yukarı çıkma!

Bu günlük bu kadar.
Devamı gelecek…

09.12.2016
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Amerika 3. Dünya Savaşını tetikliyor - Tünay Süer
Bugün ABD Kongresinde Türkiye’den iki uzman ile birlikte Fethullah Gülen'in sözcüsü Alp Aslandoğan Türkiye’de İnsan haklarına yönelik brifing vereceklermiş.
İki uzman kimmiş haberde yazılmamış.
Bu ne demek oluyor açıkçası pek anlayamadım.
Böyle bir toplantıda Cemaat üyelerinin dinlenmesi Türkiye’ye hakarettir.
Tek yönlü anlatım nasıl olur?
Amerika ne yapmak istiyor?
Konuşmacılar hangi yüz ile orada insan haklarından bahsedecekler acaba?
Silahsız insanların üzerlerine nasıl tankları sürdüklerini, tepelerine bombalar yağdırdıklarını anlatacaklar mı acaba?
Evet, bugün ülkemizde bir dikta yönetimi mevcuttur.
İnsan haklarında büyük ihlaller vardır.
Üç kişi bir araya gelip basın açıklaması yapmaya kalksa izin verilmiyor.
Polis müdahalesi, gaz, cop var.
İnsanlar FETÖ’cü diyerek aslı astarı anlaşılmadan gözaltına alınıyor, hapishanelere tıkılıyorlar.
Hapishanelerde yer kalmamış, balık istifleri yapılıyor.
Sonra bazıları pardon denilerek salınıyorlar.
Yüz binlerce insan ekmeğinden, işinden oluyor.
TBMM’lisi işlev yapamaz hale gelmiş.
Yani adı var kendisi yok konumuna getirilmiş diyebiliriz.
Ne var ki 14 senedir AKP’nin çoğunluğu ile zaten bir şekilde işgal altındadır.
İktidarın istemediği hiçbir önergenin genel kuruldan geçmediğini bilmekteyiz.
Bu duruma gelmemizde Ana Muhalefet Partisi CHP’nin beklenen muhalefeti yapamamasının büyük etkisi vardır.
Bunu da biliyoruz.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra kabul edilen Kanun hükmünde kararnamelerle
Cumhurun başı seçilen zat, tek adamlığını gayet güzel yürütüyor.
Bu yetmiyor kendisine, Türk usulü başkanlık diye tutturuyor.
Yargı, yasama ve yürütme diye bir şey kalmamış, millet sinmiş, yarınından endişe duyuyor.
Basın özgürlüğüne, insanların özgürce yaşamlarına pranga vurulmuş.
Dincilik öne çıkmış, gençlik bir tarafa çekiliyor.
Üniversiteler baskı altında.
Ve rejim değiştirilmek isteniyor.
Bir çeşit Hitler dönemini yaşıyoruz diyebiliriz.
Türkiye Ortaçağa  doğru hızla yol almaktadır.
Farkındayız…
Tüm bunlara rağmen Amerika ve diğer emperyalist ülkelere ne?
Onları neden bu kadar ilgilendiriyor?
Irak’a ,Libya’ya  götürdükleri demokrasiyi  özgürlüğü mü getirecekler bize?..
Yere batsın onların getireceği demokrasi ve özgürlük…
Onlara buradan sesleniyorum.
Türkiye’den elinizi çekin şerefsizler.
Bizler kendi işimizi kendimiz yapacak güçteyiz.
Çünkü biz Türk Milletiyiz…
Bizde demokrasinin kırıntısı kalsa bile bizler demokratik yollarla seçilenleri yine o yolla gerekirse indiririz.
Sizin müdahalenize gerek bırakmayız.
Oturun oturduğunuz yerde.
Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz sizden.  
                                                   ***
Başbakan Yıldırım Rusya’da verdiği bir beyanatta 15 Temmuz darbe girişiminin İncirlik Üssünden koordine edildiğini söyledi.
Bu yılın Mart ayından beri Amerikan gazeteleri ve dergilerinde “Türkiye’de darbe olacak” temalı yazılar çıkıyordu.
Çok kişi gibi bende okumuştum.
Acaba Bay Yıldırım yeni mi anladı dersiniz?
Yeni anlamış olabilir ama bu darbe girişimi mecliste kurulan Darbeyi Araştırma Komisyonu tarafından aylardır yürütülmesine rağmen bir arpa boyu yol almış durumda.
AKP tarafından bu komisyonun bazı kişileri dinlemesinin engellenmesi kamuda AKP nin
darbe girişiminde bazı gerçeklerin meydana çıkmasını önlemiş olduğu duygusu yaratıyor.
Bunu da bizler anlamakta zorluk çekiyoruz.
Neden?
Evet, neden MİT Müsteşarı ve Genelkurmay başkanı komisyonda eften püften sebepler gerekçe gösterilerek konuşturulmuyor?
                                                                 ***
Akşam Gazetesinin haberinde;
 “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü Fırat Kalkanı Harekatı’na karşı olan ve Ankara’nın tüm uyarılarına rağmen terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD’ ye silah yardımında bulunan ABD, skandal bir yardım kararına daha imza attı.
 Amerikan Senatosu, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) altında kamufle olan PYD/PKK örgütüne SSCB’nin Afganistan işgalinin sona ermesinde önemli rol oynayan uçak ve helikopterlere karşı omuzdan atılan (manpads) Stinger füzeleri verilmesini oyluyor.
Salt çoğunluğun yeteceği karar oylaması sonucunda da ABD yönetiminin DEAŞ ile mücadele ettiği gerekçesiyle Türkiye’yi bölmeye amaçlayan PYD/PKK’ya Stinger verilmesinin kabul edilmesine kesin gözüyle bakılıyor” deniliyor.
Bu haber doğru ise Amerika kendi ayağına kurşun sıkıyor .
Hem Türkiye’ye karşı yürüttüğü gizli savaşı açığa çıkartıyor hem de 3. Cihan Harbini tetikliyor demektir.
Çünkü vereceği füzelerin bize döneceği gün gibi aşikârdır.
Kana doymayan Amerika dünya insanlığı hakları ile oynamaktadır.
Milyonlarca insanın ölümlerine sebep olacak bir savaşı başlatmayı istemesini acaba Amerikan halkı biliyor mu dersiniz?
Tünay Süer
09.12.2106

CHP, Kılıçdaroğlu, Vefasızlık, Siyaset - Gürbüz Evren
Vefasızlık, siyasetin doğasında vardır.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, bunu en iyi bilenlerdendir.
Genel Başkan koltuğuna oturduğu 2010 yılından bu yana Kılıçdaroğlu’nun çevresinden o kadar çok isim geldi geçti ki, tanıdığım bu kişilerin çoğunu unuttum desem yalan olmaz.
Bu insanlar, siyasete Kılıçdaroğlu sayesinde girip, Milletvekili, MYK ve PM üyesi, Genel Başkan Yardımcısı, Başdanışman, İl Başkanı ve Belediye Başkanı oldular.
Bir sonraki seçimde aday yapılmayacaklarını, bir göreve getirilmeyeceklerini anladıklarında ise olur olmaz her yerde konuşmaya, “Bu Genel Başkan ile yürümez, yeni lider lazım” diye yakınmaya başladılar.
Aday gösterildikleri halde milletvekili, PM, MYK üyesi, İl Başkanı ya da Belediye Başkanı seçilmeyenler ise geçmişte kendilerini o mevkilere getiren Kılıçdaroğlu’na söylemediklerini bırakmadılar.
“Kılıçdaroğlu ile olmuyor. Artık bunu anlayıp bıraksın. Falanca kişiyi Genel Başkan yaparsak CHP iktidara yürür” şeklinde özetleyebileceğim yorumları bu eski ve halen görevde olan vekillerden, parti yöneticilerinden duymaya devam ediyorum.
Vefa işte, Kılıçdaroğlu, bunlara makam mevkileri verirken iyi, koltukları gidince ise kötü oluyor.
Bana göre her şeyin başında partili olma bilinci gelir.
Kılıçdaroğlu, bana verdiği sözleri tutmadı.
Ama hiçbir zaman onu sorgulamadım ve arkasından konuşmadım, çünkü Partili olma bilincim, Kılıçdaroğlu’nunyüzüne gülüp, ardından sövenlerle aynı değil.
Sıradan bir üye olarak, Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin temel felsefesinden sapmalarını, parti yönetimi için çok yanlış ve zararlı seçimler yapmasını, CHP düşmanı Fethullah Cemaati ve 2. Cumhuriyetçilerden uzak duramamasını, görüşmelerimizde nazik bir tarzda söyleyip, eleştirdim.
Partililik bilincim gereği, o makamda kim oturuyorsa Genel Başkanımdır ve eleştirilerimi yüzüne yaparak, şahıs için değil partim için çalışmaya devam ederim.
Çünkü kişiler geçici, CHP ise kalıcıdır.
Makam, mevki için Genel Başkan’ın peşinde değil CHP’nin başarısının peşinde olan ‘Parti Militanı’ bilinciyle hareket etmeyi doğru bulanlardanım.
CHP’de egemen kılınması gereken de, ‘Militan Partili’ ruhudur, ama “İlla da ben” diyenlerin gruplaştığı, bölgeciliği, hemşehriciliği yükselttiği bir yapıda, bu şimdilik zor.
Temmuz 2012’de, CHP Kurultayı’nın ardından beni makamına çağıran Kılıçdaroğlu, 2014’deki Yerel Seçimde Ankara’yı nasıl kazanabiliriz diye sorduktan ve yanıtımı dinledikten sonra, “Gürbüz Bey, 2004’de, Etimesgut Belediye Başkan adaylığınızdaki başarılı çalışmalarınızı araştırdım. Ankara Büyükşehir Adayım sizsiniz. Şimdilik ailenize bile söylemeyin. Çalışmalarınızı, projelerinizi yapmaya başlayın, beni de sürekli bilgilendirin” dediğinde şaşırdım.
“Bana güvendiğiniz için teşekkür ederim, ama burası CHP ve size çok baskı yapar, başka bir ismi dayatırlar. Böylesi bir durumda beni haberdar edin ki, adayı olanın arkasında çalışayım” yanıtını verdim.
Kılıçdaroğlu, sözlerimi tamamlamama fırsat vermeden, “Gürbüz Bey, çok düşündüm, adayım sizsiniz. Bu kesin. Çalışmaya başlayın. Zamanı gelince örgütlere açıklarız” diyerek kestirip attı.
Sonuçta babam yaşındaki bu insan, Genel Başkanımdı ve ona inanmayacaktım da kime inanacaktım ki?
Yaklaşık 1 yıl boyunca yaptığım çalışmalar hakkında her ay Kılıçdaroğlu’na düzenli bilgi verdim, son olarak da ‘Ankara için 1001 Proje’ adlı bir kitapçık hazırlayarak sundum.
Şimdi görüyorum ki, o projelerin çoğu CHP’li belediyelere yayılmış.
Gün geldi, CHP’nin Ankara Büyükşehir adayının Mansur Yavaş olduğu açıklandı.
Genel Başkan’a ulaşamadım, randevu taleplerim de yanıtsız kaldı.
Kırılmadım, sadece bilgi verilmediği için üzüldüm, ama CHP için üretmeyi, çalışmayı sürdürdüm.
Eylül 2014’de yapılan Kurultay öncesi, Genel Başkan makamından ısrarla arandım.
Kurultay’dan 4 gün önce bir araya geldiğimiz Kılıçdaroğlu, benden ,‘Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli’ adlı projemi anlatmamı istedi.
Çok beğendiği projeyi uygulayabilmem için bana hangi Genel Başkan Yardımcılığını vermesi gerektiğini sordu.
O kadar sevecen ve samimi bir havası vardı ki, “Bu kez projeyi uygulayacağız” diye düşündüm.
İsmimi Parti Meclisi’ne Bilim Kültür Yönetim Platformundan yazacağını, Kurultay sonrasında da, düşündüğü 3 Genel Başkan Yardımcılığından birine getireceğini söyledi.
Sonuçta babam yaşındaki bu insan Genel Başkanımdı ve ona güvenmeyecektim de kime güvenecektim ki?
Kurultay’da listeler açıklandığında, Mehmet Bekaroğlu’nun bile olduğu yerde ismimin bulunmadığını gördüm, ama kırılmadım,
Kılıçdaroğlu’nun arkasından ileri geri konuşanlardan olmadım, sadece CHP’ye büyük yarar sağlayacak projemi uygulayamayacağıma üzüldüm.
Bunları yazıyorum, çünkü son günlerde Genel Başkan’ın makam mevki verdiği kişilerden “Kılıçdaroğlu ile bu iş gitmez” türünden yakınmalar dinliyorum.
Keşke gizli saklı değil de, dürüstçe yüzüne söyleseler de, işler düzelse diyorum, ama olmuyor.
Kılıçdaroğlu’nun hemşehrisi, eski memuru, yakını, şusu busu özelliğini kullanıp, CHP’de siyasi ve maddi rant sağlamaya çalışanlar, daha şimdiden İstanbul başta olmak üzere bazı büyükşehirlerin Belediye Başkan adaylığı için gruplaşmalara başladılar.
Amaç, Kılıçdaroğlu sonrasına yatırım yapmak olunca CHP’nin iktidara gelmesi kimin umurunda.
“Partiliyim ve CHP’nin iktidarından başka bir şey düşünmüyorum” diyebilecek militan ruhu oluşturmadıkça ne yazsak boşuna.
Bu ruhu oluşturmanın yolu da, “CHP için Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli” projesini bir an önce uygulamaya koymaktan geçer.
CHP, “Türkiye’yi böldürmeyeceğiz” sloganıyla meydanlara indi, mitingler düzenliyor.
Ama görünen o ki, bu tür eylemler yine sadece CHP’liler üzerinde yaratacağı etkiyle sınırlı kalacak.
Kılıçdaroğlu, gittiği yerlerde eskisi gibi olmasa da, bir heyecan yaratacak, örgütlerin yöneticileri, milletvekilleri, partili belediye başkanları, karşıladıkları Genel Başkan’ın arkasından kafa uzatmaya, görünmeye çalışacak, miting bitince her şey eskiye dönecek.
Daha önce kaç kez yazdım bilmiyorum, ama yineliyorum, “CHP örgütleri, Genel Başkan’ın gelişi öncesi ve gidişi sonrası halkın arasında olmalı. Kovuldukları kapılara tekrar tekrar giderek, mitinglerin amacını, partinin projelerini anlatmalı. Aksi takdirde yapılan işler, verilen emekler saman alevi olmanın ötesine geçemeyecektir.”
CHP’nin mevcut örgüt yapısı ve ‘Çalışmama’ (birkaç fedakâr örgüt hariç) anlayışı yüzünden anlattıklarımın yapılması mümkün değildir.
Kılıçdaroğlu ya da bir başka Genel Başkana vefasızlık yapılmasını da, parti örgütlerinin işlevsizliğini de, yanlış politikaları da, “CHP için Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli” projesi önleyecektir.
Parti içi iktidarla yetinenler ise kendileri için tehlikeli gördükleri bu projeyi önleyecektir.
Bu durumda kimse AKP’ye kızmasın ve 15 yıldır halkı onların eline bırakanları sorgulasın.
Gerçek şu ki, bu örgüt yapısıyla CHP’linin, CHP’liyle yarışmasının ötesine gidilmez.

Gürbüz Evren /Gerçekgündem

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget