Makaleler "Nuray Mert"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Rehber Necip Fazıl’sa, akıbet meçhul! - Nuray Mert
Doksanlı yıllardan itibaren, mevcut Cumhuriyet rejiminin demokratikleşmesi yönünde umutlar dolaşıma girdi, ama varılan yer milliyetçi-devletçi bir ters tepme olan REFAHYOL hükümeti ve ardından laikçi ters tepme olan 28 Şubat postmodern darbesi oldu. İkinci umut dalgası 2002’de AK Parti’nin açtığı statüko karşıtı alanın demokrasi dinamiğine dönüşmesi imkânı etrafında şekillendi. Ama bu kez de varılan yer, muhafazkâr-otoriter ters tepme oldu. Bu durumun nedeni şüphesiz, tesadüf veya talihsizlik değil, siyasi aktörler bir yana, toplumsal aktörlerin ve en başta “büyük burjuvazi” gibi güçlü aktörlerin, “demokrasi ufku ve talebi”nin gerçekte düşük olması. Bu durum, düşünsel dar görüşlülük bir yana, çıkar ve güç hesaplarının fazlasıyla kısa vadeli olması, uzun vadeli kurumsal- hukuksal zemin arayışından ziyade, kişisel çıkar ve ayrıcalık arayışı ile belirlenmesi şeklinde tezahür ediyor. Oysa, Türkiye’nin demokratikleşmesi, doksanlı yıllara gelindiğinde, artık varoluşsal bir mesele olmuştu, yani bu ülkenin yola devam edebilmesi için tek şansı idi, aksi halde derin kırılmalar yaşanacaktı, maalesef şu anda yaşanan budur.
Rejim inşası
Sonuçta, laik-muhafazakâr gerilim hattı da, Kürt-Türk hattı da demokratik yollardan esnemek yerine, derinlemesine kırıldı. “Yeni Türkiye” denilen, bu kırılma üzerine kurulmaya çalışılan “dinsel”-milliyetçiotoriter rejimin adıdır. Sonuçta, Türkiye’nin sorunlarını demokratikleşme ile aşması umut olabilecekken, geldiğimiz yer, rövanşist bir tepkisellik rejimidir. Anılmaya doyulamayan ve birkaç gün önce, adına düzenlenen ödülleri Cumhurbaşkanı’nın verdiği Necip Fazıl Kısakürek’in bu yeni rejimin düşünce babalarından biri olduğunu hatırladıkça veya hatırlatıldıkça nasıl bir rejimin inşası içinde olduğumuz daha iyi anlaşılabilir. Her şeyden önce, iyi bir şair de olsa, Necip Fazıl bir düşünür falan değil, düpedüz faşizan görüşlere sahip bir sağ propagandisttir. Öyle olduğu için, diğer pek çok görüşü gibi, İslam dini üzerine görüşleri de felsefi derinlikten yoksun, sığ ideolojikleştirme çabalarından ibarettir. Maalesef, siyasi ve dinsel düşünce dünyaları çerçevesinde, “Komünizmle Mücadele devri”nin tipik bir ürünü olmaktan öte değer taşımayan sığ ve faşizan dünyası, Türkiye’de sağ siyaset çevrelerinde fazlasıyla karşılık bulmuştur. Yeni Türkiye’nin liderleri ve takipçileri tarafından her vesile ile övülen görüşleri bir toplumun ufkunu belirliyorsa, o toplumun gidişi sadece felakete doğru olur.
Çekilecek çile çok
Yeni Türkiye’nin lider ve diğer kadrolarının, altmışlı yılların imam hatip öğrenciliği esnasında duygularına hitap eden ama biraz irdelendiğinde, sadece siyasal ilke olarak değil, düşünsel derinlik itibarıyla çoktan geride bırakılması gereken bir ismi kurucu düşünür mertebesine yükseltmesi, sadece daha çekecek çok çilemiz olduğunun habercisi olabilir.
Not. Geçen hafta başında, kaza ile yolda düşüp sağ ayağımı bilek hizasında kırdığım için, söz verdiğim ve katılmayı arzuladığım hiçbir toplantı veya etkinliğe katılamayacağım. Herkesten özür diliyorum, bu arada, daha anlamlı olsun diye 1 Ocak’ta sıra aldığım Can ve Erdem’in özgürlük nöbetini tutamayacağım, uzaktan selam ediyorum, umarım ben iyileştiğimde çoktan özgürlüklerine kavuşmuş olurlar. Herkese, her şeye rağmen iyi yıllar!


Nuray Mert/Cumhuriyet

Bir Türkiye vatandaşı olarak, ‘Osmanlı hayali’nin canlanmasını ve dış politikanın bu anlayışa ön vermesini sorunlu buluyorum. Nasıl bazı yazarlar, açıkça yeni bir ‘Osmanlı’ ve ‘cihan devleti’ fikrini olumlu bulduklarını ifade ediyorsa, bu fikri sorunlu bulanların da aynı açıklıkla eleştirilerini dile getirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Maalesef, Osmanlı hayalini ‘milli politika’ sayıp, eleştirilerin bu çerçevede karalanmasının ortamı giderek yaygınlaşıyor, eleştirel sesler kısılıyor. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, yaklaşımının ‘neo-Osmanlıcılık’ olmadığını açıkça ifade etmesine karşın son durum bu.

‘Arap Baharı’nın önemi
Diğer taraftan, Ortadoğu ülkeleri ile yakın ilişkiler kurulmasına hiçbir itirazım olamaz. Olsaydı, Doğu Konferansı gibi bir girişimin içinde yer almaz, Ortadoğu’ya ilişkin geçmiş bakış açılarının yanlışlığına dair onlarca yazı yazmaz, on yıldır Ortadoğu ülkelerini aşındırıp, o ülkelerin aydın ve siyasi akım temsilcileri ile iletişim kurmaya özen göstermezdim.
Ancak Türkiye’nin bölgesel liderlik hevesini gerek dış, gerekse iç politika açısından sorunlu buluyorum ve bunu her vesile ile ifade ediyorum. ‘Arap baharı’ ve buna bağlı gelişmelerin takdim edildiği çerçeve ötesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Son olarak, 11 Eylül vesilesi ile, ‘Arap baharının radikal İslam’ ile savaşta nasıl bir önemli bir adım olduğunun altını çizilmesi, bu olayın kamuoyuna pazarlanma biçimi hakkında fazlasıyla fikir veriyor. Ülkelerindeki otoriter rejimlere olduğu kadar, bu rejimlere destek veren ABD ve Batı’ya karşı demokratik başkaldırı olarak lanse edilen bu olayın, Batı ana medya ve siyaset çevrelerinde bunca övülmesi bir gariplik değil mi? O kadar ki, Irak işgali öncesi Bush’a destek veren ve ‘waterboarding’in (zanlı İslamcı militanların sorgulama esnasında kafalarının suya daldırılıp boğulma hissinin tattırılması) ‘işkence olmadığını’ iddia eden ‘sol aydın’ Chistopher Hitchens bile ‘Arap baharı savunucusu’ kesilmiş vaziyette.
Türkiye’nin bölgesel politikaları da, Batı dünyası tarafından bu çerçeve içinde destekleniyor, bu ortamda İsrail ile çatışma fazla sorun edilmiyor. Bölgesel etkinliğin anahtarı olan İsrail karşıtlığının, şimdilik önü açılmış vaziyette. Başbakan Erdoğan’ın son bölge gezisini de, biraz da bu çerçevede düşünmekte fayda var. Dahası, tek taraflı ilan edilecek Filistin devletinin, önümüzdeki günlerde, BM tarafından tanınması gündemde. Filistin devletinin tanınması, Filistin davasının seyrinde büyük bir başarı olarak takdim edilecek. Ancak durum tam da bu değil. Zira, bu durumda BM artık Filistin Kurtuluş Örgütü’nü değil, sadece Batı Şeria ve Gazze’de yaşayanları temsil eden bir devleti tanımış olacak. Böylece farklı ülkelere göç etmek zorunda kalan Filistinliler tamamen temsilsiz kalmış olacak. Filistin davasının en can alıcı noktalarından olan Filistinlilerin ‘geri dönüş hakkı’ konusu da rafa kalkmış olacak.

Hasan ve Abbas
‘Radikal İslamcı terör ile savaş’ çerçevesinde İngiltere’de yaşayan Müslümanların hak ve özgürlüklerinin gaspı ve küresel ölçekte saldırgan dış politikalar konusunda eleştirel tavrı ile tanınan yazar Mehdi Hasan, 2 Eylül tarihli yazısında (The Guardian) bu konuya özellikle dikkat çekti. BM’nin FKÖ’yü 1974’ten beri tanıdığını ve 1976’dan beri FKÖ’nün BM Güvenlik Konseyi tartışmalarına katılma hakkı olduğunu hatırlattı. Filistin Otoritesi başkanı Mahmud Abbas’ın, aynı zamanda tüm Filistinlileri temsil eden FKÖ’nün başkanı olarak BM’de temsil gücüne sahipken, Filistin devleti ilan edilirse, sadece Filistin’de yaşayanları temsil ediyor sayılacağının altını çizdi.

Hatalı okumalara dikkat!
‘Arap baharı’, Filistin davasında kazanımlar, ‘Türkiye’nin bu çerçevede liderlik rolü’ derken, bölgede yaşanan gelişmeleri derinlemesine yorumlama ortamı tamamen ortadan kalkmış vaziyette. Biz, Türkiye’de yaşayanlar için, bu ortamın demokrasiyi zora sokan ‘iç politika yansımaları’ gibi fazladan bir sorun var. Bu arada, Türkiye gibi ‘dışarıdan’ aktör değil, Arap halklarının içinden ve gönlüne taht kurmuş Nasır’ın bölgesel gücünün, 1967 savaşı ile nasıl birdenbire çöktüğünü unutmayalım. ‘ABD, Nasır’a karşıydı ve o dönem İsrail’i sonuna kadar destekliyordu’ diye avunmayalım, koşullar değişir, ama hatalı okumalara dayalı büyük iddialar bir noktada duvara çok sert biçimde çarpabilir. Ayrıca, konjonktürün ipiyle kuyuya inilmez.

Nuray Mert/Milliyet
   13 Eylül 2011

Bugünlerde, sıklıkla Libyalı yazar Ali Mistrati’nin, ‘Libya Özel Sayısı’ (Special Edition) başlıklı satir türü hikâyesini(*) hatırlıyorum. Mistrati 60’lı yılların sonlarında yazdığı hikâyede, Libya’nın petrol zenginliği dolayısı ile Batılı basının nasıl ilgisini çektiğini, iktidarda kimin olduğunun fazla önemi olmadığını alaycı bir dille anlatıyor. Hikâyede, Batılı bir dergi Libya özel sayısı çıkarmak için birini Libya’ya gönderiyor, ama Libya’yı allayıp pullayan sayı tam yayımlanacakken, hükümet devriliyor (muhtemelen Kaddafi darbesinden söz ediliyor), ama dergi yönetimi istifini bozmadan bu kez yeni Libya için bir özel sayı hazırlamaya girişiyor.

Batı dünyası dışlamıştı
Libya için de, bu durumda olan birçok ülke için de her zaman petrolün dışında başka hesaplar da var, ama temel mesele değişmiyor; çıkarlar doğrultusunda, ‘giden ağam, gelen paşam’. Bu arada, şimdilerde unutulan bir gerçek, Kaddafi öncesi Libya’nın, Kral İdris döneminde tam bir talan alanı haline gelmiş olduğu ve Kaddafi darbesinin bu ortamda gerçekleştiği. Kaddafi yönetiminde Libya, bu kez petrol zenginliğini Kaddafi’nin dış siyaset maceralarına kurban ettiği, içerde otoriter bir rejimin giderek sertleştiği ve uzunca bir süre Batı dünyasının dışladığı bir rejim haline geldi.
Ancak, 11 Eylül’den sonra, ‘terörle savaş’a destek vermesi karşılığında, Libya’nın Batı ile ilişkileri düzelmeye başladı. İngiltere öncülüğünde yapılan pazarlıklar sonucu, kitlesel silahlarından (WMD) vazgeçtiğini açıklaması sonrasında, 2006’da Batı tarafından aklanıp, diplomasi dünyasına geri döndü. O dönemde, Batılı basın tıpkı Mistrati’nin hikâyesinde olduğu gibi, Libya’ya ‘özel’ önem vermeye başladı. Mesela, ünlü İngiliz sosyete dergisi Tatler, Libya’nın tarihi zenginliklerine geniş yer ayırdı (Haziran 2006). Ünlü İngiliz sosyologu ve ‘Üçüncü Yol’ teorisyeni Antony Giddens, Kaddafi ile bir görüşmeyi de içeren Libya gezisini anlattığı yazısında, hafif bir eleştiri dozunu saklı tutarak Libya’yı öve öve bitiremiyordu. Bu övgüler arasında, okuma yazma oranının yüzde 80 olması ve ‘kadın haklarının birçok Müslüman ülkeden ileri olduğu’ da vardı (New Statesman, 28 Ağustos 2006).
2009’da, İskoç mahkemesinin Lockerbie mahkûmu Megrahi’yi ‘insani nedenler’ ile Libya’ya geri vermesi bir skandala dönüştü. Bu pazarlığın BP ile petrol anlaşmaları karşılığı olduğu ileri sürüldü. Dönemin Başbakanı Brown, sorumluluğu İskoç mahkemelerine attı ama özellikle ABD bu konuda baskı yapmaya devam etti ve sonunda yeni Başbakan Cameron, sorumluluğu kabul etti. Bu arada, ABD ile Libya’nın arası özellikle Afrika politikaları konusunda açıldı. Nihayet, Libya baharı gibi başlayan olay, NATO müdahalesi ile sonuçlandı, Kaddafi devrildi. Şimdilerde, Batı basınında Libyalı muhaliflere övgüden ve Kaddafi karalamasından geçilmiyor.
Son günlerde, İngiliz Gizli Servisi ve CIA’nın, şimdi kahraman muhaliflerden bazılarını, terör zanlısı olarak sorgulanmak üzere Kaddafi’ye teslim ettiği ve o dönemde işkence gördükleri haberi patladı. Teslim edilenler arasında olan Abdel Hakim Belhac, şimdi ‘kurtarılmış’ Trablus Şehir Konseyi’nin başkanlığına seçildi. Bu olayı üzüntü ile doğruladı, ama ‘ABD ve İngiltere’ye kırgın değilim’ türü bir mesaj verdi veya verdiği iddia edildi.

Zenginlik nasıl paylaşılacak?
NATO’nun özgürleştirdiği Libya’nın çok kısa tarihi bu. Şimdilerde sorun, hâlâ kayıp olan Kaddafi’nin bulunmasından ziyade, birincisi Libya’nın zenginliklerinin, müttefik güçler tarafından nasıl paylaşılacağı. İkincisi, Libya’yı kimin veya kimlerin yöneteceği. Muhalif güçler şimdiden ikiye ayrılmış vaziyette; birinci blok Ulusal Geçiş Konseyi (NTC), aceleyle Kaddafi karşısına geçip NATO müdahalesine destek veren Kaddafi dönemi politikacı ve bürokratlarından oluşuyor. İkinciler ise, çoğu eski el-Kaide militanı ve radikal İslamcılar olan silahlı milis güçler. Müdahaleci Batı dünyasının, ayağını yere basmadan Kaddafi güçleri ile savaşmak için silahlı milis güçlere ihtiyacı vardı. Ama bu kesimin radikal İslamcılardan oluştuğu gerçeği özellikle de kamuoyları tarafından rahatsız edici olduğu için ‘demokratik muhalefet’ görüntüsü adına ve ayrıca ılımlı bir orta yol bulmak üzere, Geçiş Konseyi’ne gerek duyuluyor.
Bundan sonra süreç nasıl işler, kimler nasıl pazarlanır bilemem ama Libya’da son durum bu.
(*) Ethan Corin, Translating Libya/ The Modern Libyan Short Story, Saqi, 2008

Nuray Mert/Milliyet

İsrail ile yaşanan gerginlik, Kürt meselesi ile en kötü biçimde ilişkilendirilmeye başlandı. ‘PPK, İsrail’in taşeronu’ manşetleri, 90’lı yıllarda tedavülde olan, PKK-ASALA ilişkisi kurma mantığının bir benzeri. Hatırlarsanız, geçmişte, milliyetçi çevreler PKK militanlarının aslında ‘Ermeni’ olduğunu ileri sürerlerdi.
O devirde, PKK’ya karşı İsrail ile istihbarat paylaşımı ve nihayetinde Öcalan’ın MOSSAD işbirliği ile teslim edilmesi hiç sorun değildi. Bu ülkede yaşayanlar, PKK sorununu, Kürt meselesinde demokratik adımlar atarak çözmek yerine, ABD, İsrail ittifakları ile ezip, bitirmek yolunu yadırgamıyordu. Şimdi, yine PKK sorunu, bu kez farklı biçimde, bir ‘dış mesele’ olarak görülmeye devam ediyor. Bırakın İsrail’i, İran ve Suriye’nin PKK kartından faydalanması söz konusu oluyor.
Kürt meselesini demokratik yollar ile çözme mantığı yerine, PKK’ya karşı gerek İsrail, gerekse İran ve Suriye ile ittifak edildiği sürece sorun yok. Kendi devletlerinin başka ülkeler ile sindirme ittifaklarına girmesine karşı Kürtler neler hissetti düşünen de yok. PKK militanlarının ‘İranlı’ ve ‘Suriyeli’ olduğu ilan edilirken, PKK’lıların çoğunun Türkiye vatandaşı olduğu unutuluyor. Takdir edersiniz ki, İranlı ve Suriyeli olduğunun altı çizilen militanlar, İranlı veya Suriyeli olarak değil, Kürtlük ortak paydasında hareket ediyor.
Bölgesel çatışmaların tırmanma sürecinde, PKK’nın yeni ittifak ilişkileri kurmaya girişmesi söz konusu olabilir. Ancak ben İran-Suriye ekseninin de, İsrail’in de Türkiye’den intikam almak için, hızlıca PKK destekçisi kesileceğini de, PKK’nın da, bu tür ittifaklara balıklama atlayacağını da düşünmüyorum. Bölgesel denge ve ittifaklar çok daha karmaşık bir çerçevede seyrediyor. Bu iddialar aklı başında analizlerden ziyade fazlasıyla ‘propaganda’ niteliğinde gibi görünüyor.
Bu propaganda dili iki açıdan son derece tehlikeli. Birincisi, Kürt meselesi gibi devasa bir iç sorunu PKK sorununa ve onu da dış dengeler çerçevesine sıkıştırmak gibi, sorunu çözmekten uzağa düşen bir mantığa oturtulması tehlikesi. İkincisi, Türkiye’nin diğer tüm otoriter Ortadoğu ülkeleri gibi her sorunu ‘İsrail karşıtlığı’ parantezine sıkıştırma yoluna girmesi tehlikesi. Aslı Aydıntaşbaş, dünkü yazısında, isabetle bu soruna işaret etti.
Dahası, hepimiz biliyoruz ki, bölgede İsrail karşıtlığı çoktan İsrail’in politikalarına karşıtlıktan ‘anti-semitizm’e savrulmuş vaziyette. Libya’nın muhalif hareketi bile, duvar yazılarında, Kaddafi’yi, ‘Yahudi’ diye nitelendirmeye başlamış vaziyette. Mesele, İsrail’i eleştirmekle sınırlı değil, her taşın altında, Yahudi lobisi, Yahudi komplosu arama anlayışı tüm İslam coğrafyasında son derece yaygın bir anlayış.
Ben öteden beri, Türkiye’de de, anti-semitik bir anlayışın yaygınlaşması tehlikesi olduğu konusunda yazar çizerim. Muhafazakâr sağ çevrenin anti-semitik yaklaşımının tarihi eskidir, bu akıma son zamanlarda ulusalcı çevreler de katılmıştı. Ne yazık ki, bu ülkede, sağcısıyla, solcusuyla, bu konuda duyarlı çok az insan var, çok az ses çıkıyor. Oysa, anti-semitizm, Yahudileri sevmek/sevmemek gibi sıradan bir konu değildir, ‘bizim de Yahudi komşumuz vardı’ diye geçiştirilecek mesele hiç değildir. Anti-semitizm, modern tarih ve siyaseti otoriter okuma biçimlerinin ortak paydalarından biridir ve doğrudan bir demokrasi meselesidir. İsrail’i sonuna kadar eleştirmek başka şey, her sorunu İsrail veya Yahudiliğe bağlamak başka şeydir. Bu anlayışın hâkim olduğu yerde, her sorun ve hatta muhalefet ‘İsrail’in uzantısı’ olmakla itham edilir, kamuoyu nezdinde mahkûm edilmesi kolaylaşır. Böyle bir ortamda demokrasiden söz edilemez.
En kötüsü, Kürt meselesinin çok zor bir döneme girdiği bir ortamda, Kürt meselesini, İsrail/Yahudi karşıtlığı çerçevesine sokma girişimidir. Doğrusu beni kaygılandıran İsrail ile ilişkilerin bozulması değil, bu sürecin iç siyasetteki yansımaları çok daha önemli diye düşünüyorum.

Nuray Mert/Milliyet
    8 Eylül 2011

Adım adım bölgesel bir savaşa gidiliyor gibi gözüküyor. Sadece Türkiye’den ve İsrail ile ilişkilerin kopmasından söz etmiyorum, daha geniş bir açıdan bakıldığında, tüm bölgede, ufukta barış ve güvenlik değil, savaş ve yıkım olacak gibi görünüyor.
9 Türkiye vatandaşının ölümü ile neticelenen Mavi Marmara olayının bu noktaya gelmesini sadece İsrail’in geri adım atması engelleyebilirdi, olmadı. Türkiye’nin dış politikasının Mavi Marmara girişiminin peşine takılması bence yadırganacak bir olaydır, ancak bu gemi yola çıkarken düşünülmesi gereken bir şeydi, ölümlü müdahaleden sonra geri adım atmak mümkün değildi. Nihayetinde, bu durum Türkiye’den ziyade İsrail’in kaygılanması gereken bir gelişme. Bu sonuç ile karşılaşmamak için çatışmacı bir politika izlemekten kaçınmaları gerekiyordu. İsrail kendisini yalnızlaştıran politikalarında ayak diremeyi seçti.

Tesadüf değil
Beni kaygılandıran, İsrail ile ilişkilerin bozulması değil, asıl kaygı verici olan, bu toz duman içinde gözden kaçan bazı hususlar. Bunların başında ABD’nin, NATO çerçevesinde kurguladığı, ‘füze savunma sistemi’ni Türkiye’de kurmak üzere Ankara ile anlaşması ve bu anlaşmanın İsrail konusu gündemde iken açıklanması geliyor. Bu durum bana hiç de tesadüf değilmiş gibi görünüyor.
Bu denli önemli bir konu, bu zamanlama sayesinde, İsrail meselesinin gölgesinde kaldı, yani gürültüye gitti. Dahası, muhafazakar basın, ‘Türkiye’ye kurulacak radar sistemi İran’a değil İsrail’e karşı’ diyerek olayı ‘temize çıkarma’ gayretine bile düştü. Oysa gerçeğin bu olmadığını hepimiz biliyoruz. Dahası, kime karşı olursa olsun, yeni dünya düzeni hizalanmaları içinde Türkiye’nin iddialı bir hamle içinde yer alması hakkıyla tartışılmalıydı.
Türkiye’de dış politika konuları öteden beri siyasal tartışma konusu olmaz, kamuoyunu bilgilendirme gibi bir gayret hemen hiç yoktur. Kamuoyu da, aslında, kaderini belirleme açısından son derece önemli olan dış politika gelişmelerine karşı fazlasıyla ilgisizdir. Eskiden İslami/muhafazakar kesim ABD ile ilişkileri sorgulamaya eğilimliydi. Şimdi bu sorgulamaların önü, iktidar olma durumu ile kesildi, dahası mevcut iktidarın anti-İsrail politikaları bu kesimi o denli rahatlatıyor ki, gerisi hiç de önemli olmuyor. Tam tersine bu durum, tüm iktidar politikalarını fazladan meşrulaştırıyor.

Karanlık günler
Öteden beri, tüm Ortadoğu ülkelerinde iç ve dış politikalar anti-İsrail söylemler ile meşrulaştırılır. İran-Suriye hattında İsrail karşıtlığı resmi söylemin temelini oluşturur. ABD’nin baş müttefiki olan diğer bölge ülkelerinde ise, bu denli keskin bir resmi söylem yoktur, ama anti-İsrail söylem bir çok şeyin üstünü örtmek için ve bu arada muhalefet alanının tümünü doldurmak için kullanışlı bir araçtır. Şimdi Türkiye, bu yola girmiş görünüyor.
Türkiye’nin ‘Ortadoğu’nun baş aktörü’, ‘cihan devleti’ olması heyheylenmeleri, füze kalkanı töhmetinin altına pekala sığabiliyor. En kötüsü, emperyal hevesleri canlanan ve kışkırtılan bir ülkenin savaştan, çatışmadan kaçınması, gözünü budaktan sakınması söz konusu olamayacağına göre, belli ki bizi de, tüm bölgeyi de karanlık günler bekliyor.

Nuray Mert/Milliyet

Bir süredir, ‘İslam barış gücü’ diye bir oluşum öneriliyor. Libya’da NATO müdahalesi ve ardındaki gizlenen kaynak paylaşım savaşlarının ortaya döküldüğü, Suriye’de benzer bir senaryonun nabzının yoklandığı son günlerde, bu kavram veya öneri daha fazla gündeme gelmeye başladı. İlk bakışta, Batı emperyalizmine karşı tepki olarak anlamlı bir girişim gibi duran bu öneri, aslında son derece sorunlu ve ciddi bir tartışmayı gerektiriyor.
Öncelikle, zaten Batılı ülkeler, müslüman ülkelere doğrudan müdahale işine bulaşmaktan artık çekinir oldular. Libya’ya müdahale gündeme geldiğinde, Britanya Başbakan’ı Cameron’ın danışmanının, ‘Keşke Mısır ve Tunus müdahale edebilseydi’ dediğini daha önce yazmıştım. Bu arada, Libya hava sahasını kapatma talebini meşrulaştıran ilk BM kararının çağrısını Arap Ligi’nin yapmasına özen gösterildiğini hatırlayalım. Daha sonra, iş müdahaleye varınca, Arap ülkelerinden sadece BAE ve Katar yola devam etti, gerisi arka plana çekildi. Suriye’de de başrolü Türkiye’nin oynamasının istendiğini biliyoruz.

Nasıl bir güç olacak?
İkincisi, ‘İslam Barış Gücü’ denilen oluşum gündeme gelirse, nasıl bir oluşum ve müdahale gücü olacak? Herhalde bir ‘yardım kuruluşu’ndan bahsetmiyoruz. Müslüman ülkeler nasıl yekvücut biçimde örgütlenecekler, kim, ne adına bir ülkeye müdahale edecek? Bu noktada, ‘Güçlü olan müslüman ülkeler’in başı çekmesi gündeme geliyor. ‘Güçlü müslüman ülke’den kasdedilen herhalde Türkiye. Bu, neo-Osmanlı hayali değilse nedir? Yok o değil, İslam ortak paydasında işbirliği söz konusu olacaksa, bu Batı emperyalizminin yerini müslüman ülkelerin emperyalizminin almasından başka bir şey değil mi? Dış müdahaleleri yapan kim olursa olsun, işin içine bin bir çıkar hesabı girmeyecek mi, girmeyebilir mi? Müdahale edilen ülkelerde, sorunların, kendi toplumlarının demokratik işleyişi içinde çözülmeyip, İslam adına müdahale edenler tarafından çözülmesi nasıl bir anlayıştır? Böyle bir oluşumun, ‘ülkelerin iç işlerinde çıkan anlaşmazlıklar için de devreye girmesi’ni düşünenler bile olduğuna göre, demokrasi tamamen rafa kalkacak demektir. Hangi İslam ülkeleri, hangi meşruiyetle, hangi İslam anlayışı adına birbirlerinin işlerine karışacak?

Militarizmle baş edilebilir mi?
Türkiye’de muhafazakar kesimin militarizmle mücadele ettiği hayaline kapılanların, bu çevrenin, ordunun laiklik eksenli vesayet anlayışından uzaklaşması durumunda, militarizmle sorunları olmadığını görmeleri gerekiyor. Başı secde gören bir Genelkurmay Başkanı ve böylece milletin değerleri ile barışık bir ordunun gücünü desteklemek anlayışı açıkça ifade ediliyor. Zaten emperyal heveslere kapılan bir ülkede, militarizmle baş edilmez. Bir militarist anlayışın yerini bir başkası alır o kadar.

Demokrasinin baş düşmanı
‘Milli çıkarlarımız’ söylemi ile demokrasimiz yeterince yara almışken, şimdi bir de belli ki ‘uluslararası vazifelerimiz’ söylemi ile karşı karşıya kalmamız söz konusu olacak. ‘Zaten etrafımız düşmanlar ile çevrili, birlik ve beraberliğimizi bozmayalım’ söyleminin yerini, ‘müslüman dostlarımıza karşı bunca vazifemiz varken, çatlak ses çıkmasın’ söylemi, ‘milli çıkar’ın yerini ‘tüm İslam aleminin çıkarları’ alacak. Böyle bir durumda, demokrasiden söz etmek hiç mümkün olmaz. Hele işin içine, ‘müslüman dünyada fesat çıkaranlar’ söylemi katılırsa, ki bu çerçevede katılmaması imkansızdır, siyasi muhalefet kısa yoldan ‘fesat’ diye yaftalanıp, kapalı rejim anlayışı alır başını gider. O nedenle, dış politika tasavvurları, aslında iç politika tasavvurlarından bağımsız düşünülmez ve emperyal hevesler demokrasinin baş düşmanlarıdır.

Nuray Mert/Milliyet

Türkiye yakın zamana kadar, hâkim kültür ve siyaseti itibarı ile, toplumun büyük bir çoğunluğunun dini değerlerini görmezden gelen, hatta hiçe sayan, küçümseyen bir ülke idi. O kadar da değil, dini değerlere ilişkin her işareti ‘tehdit’ olarak siyasallaştıran, bu çerçevede baskı siyasetlerinin meşrulaştırıldığı bir ülke idi. Bu ‘hal’ (veya ‘olağanüstü hal’)in demokrasi ile bağdaşması imkânsızdı, dahası bu hal, kültürel, toplumsal olarak ‘hastalıklı’ bir hal idi.
AKP iktidarının başlarında bu hal, tavır devam etti, sonuna kadar direndi, sonra iktidarın gücü karşısında tam anlamıyla yenildi. Direnenlerin bir kısmı kıyıda köşede homurdanmaya devam ediyor, diğerleri hızla ‘demokrat’ oldu, geçmişe sünger çekti. ‘Olsun da nasıl olursa olsun’ veya ‘kimsenin ayıbını yüzüne vurmamak lazım, önemli olan netice’ diyebilirsiniz. Bir ölçüde doğru olan bu, ama tam olarak değil. Değil, çünkü iktidarın demir yumruğu altında ve onun sayesinde olan bitenler bu sefer başka türlü ‘hastalıklı’ hallere dönüşüyor.

Sanıyor ki güvende olacak
Düne kadar ramazan ayında hiç olmazsa, kendisinin değilse bile hiç olmazsa başkalarının hassasiyetlerine zerre kadar özen göstermeyenler, dindarlık yarıştırır, iftarlar düzenler, dini gösteriler sergiler oldular. Muhafazakâr kesim, bunca zamandır maruz kaldıkları tutumların, iktidar gücüyle de olsa bu ölçüde değişmesinden son derece memnun olabilirler. Eski resmi ideoloji ve onun yarattığı ortamın yenik düşmüş olmasının tadını çıkarmak dışında kaygıları olmayabilir. Ama, unutmayalım ki, bir şey iktidar ‘zoru’ veya sadece ‘tesiri’ ile oluyorsa, ardında ‘korkaklık’tan başlayıp ‘çıkar hesabı’na uzanan veya ‘çıkar hesabı’ndan başlayıp ‘korkaklık’a varan bir dizi faziletsizlik vardır.
İnsanlık, tüm özlemlerine, hayallerine rağmen tarihinin hiçbir devrinde bir ‘medinetül fazıla’, yani fazilet şehri, toplumu, medeniyeti kuramadı. Ama, bu türden özlemleri, hayalleri topyekün unuttuğu zamanlar ve durumlar, insanlık bataklıklarına dönüştü.
İnsan zayıf bir varlık olarak, sıklıkla bu hataya düşüyor, sanıyor ki, korktuğu karşısında sinerse korktuğundan sakınacak, güvende olacak. Yine sanıyor ki, yüksek idealler, hayaller peşinde koşmaktansa, çıkarları peşinde giderse akıllıca bir iş yapmış olacak, refaha kavuşacak, bu refahın keyfini sürecek. Oysa, zayıf bir varlık olarak insan tasavvuru, insan gerçeğinin tamamı değil. İnsan, aynı zamanda güçlü bir varlık, bu gücü şerefli bir mahluk olmasından alıyor. Şerefli bir mahluk olmanın hakkını vermekten kaçınırsa, kendi gerçeğine ters düşüyor, sonu ‘zillet’ oluyor.

Gerçekler bir kez daha ortaya çıktı
Tüm iktidar sahipleri bu hataya düşüyor, sanıyorlar ki, korkutabildikleri, sindirebildikleri ölçüde güçlerine güç katılacak. Gönüllerini kazandıklarının ve asıl önemlisi iktidarları ile kazandırdıklarından derledikleri güç korkutabildiklerini sindirmeye yettiği sürece sorun kalmayacak. Sanıyorlar ki, gün gelecek korkaklar ve çıkarcılarla kader birliği etmek gönül birliği ettiklerini de zehirlemeyecek. Sanıyorlar ki, ‘zillet’ten medet umulabilir.
‘Arap baharı’ denilen şeyin ‘bahar’ olmadığı meydanda. Ama, bu vesile ile bazı gerçekler bir kez daha en feci şekilde meydana çıktı. Mesele, hiçbir iktidarın sonsuza kadar sürmeyeceği, günün geleceği devranın döneceği değil. Orası malum, çok da önemli değil. Daha önemlisi, devran dönmesinin bir umut olup olamayacağı yoksa iktidar değişikliği, hatta iktidarın yapısının değişikliği sıradan bir el değişikliği olmasının ötesinde anlam taşımaz.

Ezdikleri yerde ot bitmiyor
‘Arap baharı’nın asıl gösterdiği, mutlak iktidar mantığının toplumları nasıl bir enkaza çevirdiği gerçeği. İktidar ne kadar mutlaklaşırsa, enkaz o derece büyük oluyor. Mısır ve Tunus’ta rejimlerin devrilmesi ardından umulan olmadı, ne olacağı da belli değil, ama daha kötüsü bakın Libya’ya, tablo çok daha kötü. ‘Özgürleşmesi’ NATO müdahalesi ile gerçekleşebilen bir toplumda muhalif denilenler işi çapulculuğa, kan davasına dönüştürme eğilimi içinde bir kalabalık. Otoriter siyasetlerin en kötü tarafı, toplumları enkaza çevirmesi, ezdikleri yerde ot bitmez hale gelmesi. Aşırı bir örnek demeyelim, aşırı örnekler iyi ibret vesileleridir.

Nuray Mert/Milliyet

Uluslararası medya, Libya’da olanları ‘Libya devrimi’ başlığı altında veriyor. Ne devrimi? Kimin devrimi? Geçmişte devrimler, işler sonradan sarpa sarsa da, insanlığa bir şey vaat ederlerdi. Yirmi birinci yüzyılda gelişmiş ülkelerin isyanları çapulculuk şeklinde tezahür ediyor. Ortadoğu’da başladığı umulan ‘bahar’ın ibresi ise çoktan ‘umut’tan, ‘kaygı’ya dönmüş vaziyette.
Libya keşke gerçekten, Kaddafi kâbusundan kurtularak selamete çıkmış olsaydı. Oysa, temenniler başka, olan biten başka. NATO güçleri altı aydır Libya’yı sadece Kaddafi rejiminden kurtulsun diye bombalamıyor. Libya’nın kaynaklarını paylaşmak üzere kurulan sırtlan sofralarını bilmeyen yok. Kaddafi’den sonra oluşacak otorite boşluğunda, Libya belli ki kapanın elinde kalacak.

Bu işte bir yanlışlık yok mu?
‘Bu ne biçim ülke, demek ki, başlarındaki zorba devrilince geride kimse kalmıyor’ demeyin. Ne Libya, ne diğerlerinin, bu ülkelerin insanları, dünyanın geri kalanındakilerden eksik değil. Bu noktaya nasıl gelindiği uzun hikâye, mevcut otoriter rejimler bu uzun hikâyelerin hazin sonları. Ama, otoriter rejimlerin en kötü yanı, kendisine biat edenler dışında herkesi, her fikri, her yolu yok etmesi, ülkesine sahip çıkacak, umut olacak insan kaynağını kurutması.
Sonuçta, dış müdahaleler ile yerlerinden edilen zorbaların yerini, umut değil, kaygı dolduruyor. Yeni iktidar namzetleri, yeni zorba adayları, kaderini sadece petrol şirketlerine değil, yabancı ülkelerin askeri güçlerine, hatta özel güvenlik şirketlerine bağlayan işbirlikçiler oluyor. Afganistan’da böyle olmadı mı? Çok değil, on sene önce Afganistan müdahalesi, demokrasiyi getirecek ‘Kalıcı Özgürlük’ harekâtı diye pazarlanmıştı. Bırakın ‘kalıcılığı’, bırakın ‘özgürlüğü’, bırakın ‘demokrasi’yi, bu talihsiz ülke o günden bugüne, gün yüzü görmedi, rahat nefes almadı. Özgürlük getirilen Irak’ın durumu da ortada.
Sağınıza bakın savaş ve yıkım, solunuza bakın savaş ve yıkım! Sizce de bu işte bir yanlışlık yok mu? Sizce de dünyada neler olup bittiği üzerine daha derinden düşünmenin zamanı gelmedi mi? En çok da bu ülkede yaşayan bizlerin, kaygı duymak için daha fazla sebebi yok mu?

Tekrar tekrar düşünelim
Etrafımızdaki ateş çemberi daralıyor. Şimdi hedef Suriye. Türkiye’nin Suriye’deki rejime kanlı tedbirlerden uzak durması için baskı yapması kadar doğal bir şey olamaz. Ama, diğerlerinde olduğu gibi belli ki, asıl mesele Suriye’de rejimin mahiyeti değil, Suriye’nin İran merkezli ittifakın içinde yer alması. Suriye rotasını değiştirmediği sürece, sorun ve üzerindeki baskı bitmeyecek.
Bu kuşkusuz yeni bir durum değil, Suriye Irak işgalinden sonra ikinci müdahale hedefi olarak belirlenmişti ama Irak işgali beklendiği kadar başarılı seyretmeyince, Suriye üzerindeki baskı kısa bir süre hafifledi. Sonra Lübnan’da Hariri suikastı ile Suriye bir kez daha kriz merkezi oldu, ancak o dönem Lübnan’dan asker çekmesi dışında daha fazla sıkıştırılamadı. Ardından, diplomatik yollar ile ikna siyaseti gündeme geldi. Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerinin çok yakınlaşması da, bu döneme denk gelir. Şimdi o dönem bitti. Bölgesel krizin merkezi haline gelen Suriye, Libya düştükten sonra yeni savaş alanı olacak.
Kısacası, kâbus tablosunun giderek merkezine yaklaşan bir ülkeyiz. Tam bu noktada, Kürt meselesi gibi yakıcı bir sorunu bir kez daha, askeri yöntemler ile çözme siyasetine girişmiş vaziyetteyiz. Bıraktık demokrasiyi, insan haklarını, vicdanı, ‘akıl’ işi değil. Gelin tekrar tekrar düşünelim.

Nuray Mert/Milliyet

‘Emek ve Adalet Platformu’ adı altında birleşen bir grup, ramazan boyunca, israfı, gösterişi kınamak üzere, lüks otel iftarlarına karşı, o otellerden bazılarının civarında iftar toplantıları yaptılar. Bu girişimin ilk başarısı, iktidar partisinden lüks iftarlara karşı uyarının ifade edilmesi oldu. Bu kadarı çok büyük, çok önemli bir başarı sayılmayabilir, konu derindir ama, yine de ‘fena mı oldu, bu konuda bir duyarlık gündeme geldi’ demek gerekmez mi?
Tabii destekleyeni de oldu, ama bu kadar halis bir girişim bile birçoklarının, her türden karalamalarına hedef olmaktan kurtulamadı. Bu gençlere, ‘Müslüman Kemalist’ hatta ‘ulusalcı’ diyen mi ararsınız, psikolojik hastalık teşhisi koyan mı, sosyalizm ‘günah’ına bulaşma uyarısı yapan mı, ‘Müslümanları fakir bırakmak istiyorlar’ diyen mi, denmedik şey kalmadı. Kapitalizmle barışık bunca Müslüman varken, sosyalizme gönderme yapan bir girişimin bunca hücuma uğraması anlaşılır gibi değil. Veya bir başka açıdan bakarsak çok anlaşılır bir şey.

Kırmızı görmüş boğa tesiri
Ruhunu kapitalizme teslim edenlerin en korktuğu şey, adaletten, eşitlikten, paylaşımdan, mazlumdan söz edenler, bu değerleri hatırlatanlardır. Kapitalizmin en korktuğu şey, bırakın sosyalizmi, insanı insan yapan değerlerin insanlığın gündemine gelmesidir. Özellikle de ‘eşitlik’ kavramı, kırmızı görmüş boğa tesiri yapar. Çünkü, ‘adalet’ kavramı etrafından dolaşmak, eşitsizliği haklılaştırmak istikametinde ilerleyebilir, ilerlemiştir. Çağdaş liberalizm söylemi eşitliğe karşı adaleti öne çıkarır. Egemenlerin İslam’ı ve egemen Müslümanlar, ısrarla aynı şeyi yapar. Ardından, bir yandan, ‘paylaşma’yı ‘sadaka’ya indirgemenin, diğer yandan, açgözlülüğün, zenginleşmenin, meşrulaştırmanın bir hesabı gelir. Akıllar bu yönde çalışır, diller bu yöne döner.
‘Eşitlik’ kavramı, kuşkusuz sorunlu bir kavramdır ama diğer tüm kavramlar gibi ve sadece diğerleri kadar. Liberalizm ve sosyalizm kuramları, eşitlik, adalet, özgürlük gibi temel kavramların tanımları, imkânları üzerine ilerleyen tartışmalardan ibarettir. İslam referanslı siyasal-kuramsal söylemler ‘eşitlik’ kavramını, baştan es geçmeye eğilimlidir. Bu eğilimin kalkış noktası da sanıldığı gibi teolojik-kuramsal ve derinlikli değil, ‘komünizmle mücadele’ geçmişinin, İslam dünyasının Soğuk Savaş deneyiminin sığ mirasıdır.

Herkesin eşitlendiği an...
Düşüncelerini, tavrını önemsediğim ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, Emek ve Adalet Platformu’na verdiği destek çerçevesinde bir dizi söyleşi yaptı. Bunlardan birinde, ‘iftar’ın, ‘matematiksel eşitliğe’ gönderme yapan anlamından söz etti. ‘Zengin, fakir, okumuş, cahil herkesin eşitlendiği an’a dikkat çekti. Biliyorsunuz, ‘mutlak eşitlik’ vurgusu insanlığın en korktuğu ve hep kaçtığı şeydir. Oysa, çetrefilli bir mesele olmasına, eşitlik yerine adaleti koyarak bu sorundan kaçma çabasına karşın, hayat bizi sıklıkla bu insan gerçeği ile yüzleştirir. Eşitlik ve hatta matematiksel, ‘mutlak eşitlik’ gerçeği, hayatımız boyunca, en sert eşiklerde kendini hatırlatır, bizi uyarır. Nihayetinde hayatın en temel meselesi, Camus’nün hatırlattığı gibi, ‘ölüm’dür ve ölüm en büyük mutlak eşitlik uyarısı, hatırlatıcısıdır. İnsan gerçeğinden kaçışın en uç noktası ölümsüzlüğe yeltenmektir ve en büyük ‘şirk’tir.

Nuray Mert/Milliyet

Uğursuz ‘şiddet sarmalı’na teslim olmak üzereyiz. Ben her şeye rağmen, teslim olmamak gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıyı yazmaya oturduğumda, bir yandan (herhalde herkes gibi) televizyonda 8 şehit haber ve yorumlarını izliyordum. Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Hüseyin Yayman’ın değerlendirmesine, Fuzuli’nin ‘söylesem faydası yok, sussam gölüm razı değil’ beyiti ile başladığını duydum.
İnsan, şimdilerde ‘tam da bu!’ diye düşünüyor. Susmaya gönlümüz razı değil, keşke söylediklerimiz de faydasız olmasa. Şiddet tuzağına düşmenin önünü kesmek için zor zamanda konuşmak zorundayız.  Son günlerde Başbakan ve hükümet çevresi sert mesajlar veriyor, buna karşın PKK eylemlerini arttırıyor. Bu gidişten medet ummak mümkün değil. Şimdi, bırakalım bu gidişi başlatanın veya kışkırtanın asıl kim olduğunu tartışmayı. Neticede, bu gidiş iyi bir gidiş değil, en azından bunda anlaşalım.
Bu konuda anlaşabiliyorsak, öfkeye, isyana kapılıp, bir felakete giden yolda, son çıkışları kaçırmayalım.  Devletin isterse, kendisine karşı ayaklananları ezip geçebilecek gücü olduğu konusunda kuşku yok. Nitekim bu yol çok denendi, sonuç da alınmadı değil, ama alınan sonuçları, yani genç insan cenazeleri ve karşılıklı öfkenin daha fazla bilenmesini yeniden göze almak mümkün değil, olmamalı.

Proje güçlü ve kapsamlı değildi
Türkiye devletinin ve mevcut hükümetinin bir ayaklanmayı bastıracak topu, tüfeği, gücü, kararlılığı olduğu ortada, asıl sorun bunu sınamanın, insani, toplumsal, ahlaki maliyeti. Yoksa, Cumhurbaşkanı’nın deyimi ile ‘devletin gücünün üstüde bir gücün olmadığını’ herkes biliyor. Sorun başka; Türkiye’nin en son ihtiyacı, sonu toplumsal barıştan daha da uzak bir yere çıkacak bir ‘güç’ gösterisi. Güçlü bir devlet için güç yarıştırmak kolay, zor olan toplumsal barış adına gücünü sınırlamak. Şimdiye kadar hiçbir hükümet, kapsamlı bir barış projesi üretip, kimden gelirse gelsin her türlü kışkırtmaya karşı bunu sonuna kadar uygulayamadı.
Mevcut hükümetin Kürt açılımının başarısız olmasının nedeni, şöyle veya böyle sabote edilmesi değil, güçlü ve kapsamlı bir barış projesi olmamasıydı. Barış projeniz yeterince güçlü değilse, sabote edecek ilk engelde çöker. En kötüsü, konu Kürt meselesi olduğunda, herhangi bir hükümetin yalnız kalmaya mahkûm olması. Bu tablo değişmediği sürece, dönüp dolaşıp tüm hükümetler barış yerine savaş yönüne savruluyor.

Hiç sonuç çıkarmamış gibiyiz
Muhalefet cephesinde MHP’nin çözüme, barışa yönelik bir bakışının olmadığı ortada. Ana muhalefet CHP, son olarak ‘silahlı çözüme’ karşı olduğunu ifade etti, ancak bu istikamette sesi henüz yeterince güçlü değil. Son şehit haberleri belli ki bu sesi daha da kısacak. Ama mesele tam da bu, yani zor dönemeçlerde iktidarıyla, muhalefeti ile savaştan değil barıştan yana güç gösterebilmek. Kim isterse istesin, kim kışkırtırsa kışkırtsın şiddete teslim olmamak, barıştan yana ‘güç gösterisi’ yapmak.
Mevcut hükümet ve Türkiye tablosu maalesef bu noktadan uzak ve giderek daha fazla uzaklaşıyor. En kötüsü, toplum olarak geçmiş otuz yıldan hiç sonuç çıkarmamış gibiyiz, şiddet ortamının tüm boyutları ile geri gelmesinin bu toplumu nerelere savuracağını fark eden, bunun acısını duyan çok az. Yeni savaş politikalarına karşı güçlü bir ses çıkarmak için illa acılarımızın katlanması mı gerekiyor? 
Madem, ‘devletin gücü herkesin gücünün üstünde’, barış çağrımızın esas muhatabının da devlet olması tabii değil mi? Bu durumda, eleştirimizi, çağrımızı, isyanımızı sadece ve sadece eli silahlı Kürtlere yöneltmek büyük bir kolaycılık ve sorumsuzluk olmaz mı? Unutmayalım, zor zamanlarda, barıştan yana ses vermekten imtina etmemek, savaş heveslerine teslim olmamak gerekiyor.

Nuray Mert/Milliyet

Londra’da siyah bir genç adamın polis tarafından öldürülmesi ardından patlayan olaylar dolayısı ile, kapitalizmin ‘kriz’i, ‘çözülüş’ü ve hatta ‘yıkılışı’ndan bile söz edilir oldu. Diyelim öyle ama, bugünkü koşullarda kapitalizm krize girse ne olur, çözülse ne olur, hatta yıkılsa ne olur? Bu, tek başına umut vaat edecek bir şey mi?
Artık kapitalizmin krizi, insanlık krizi, çözülüşü insanlığın çözülüşü. Artık isyanlar istikametsiz, umut vaat etmekten uzak ve çoğu durumda haysiyetsiz. Londra’da yaşananlar, kapitalizmin çözülüşünden ziyade insanlığın çözülüşüne işaret ediyor. Bu çözülüşün en iyi göstergesi, işin çetecilikle başlayıp, çapulculukla sonuçlanması. Tüketim çağının köleleri köleliğe isyan etmiyor, ilk buldukları fırsatta, talan ederek tüketmeye girişiyor. ‘Karşı’ oldukları bir şey yok. Bu çağın insanlıktan çıkardığı paryaları, vitrinlerde görüp satın alamadıklarını, fırsat doğduğunda vitrinleri kırıp talan etmeye girişiyorlar. Hepsi bu.
Her çağın mazlumları...Her çağın isyanları biraz böyle değil midir? Evet ve hayır! Evet, her çağın mazlumları, paryaları bıçak kemiğe dayandığında bir yolunu bulup isyan eder, yakıp yıkar. Ama, o kadar. Ama, sadece bu isyanlara  insanlık adına, adalet adına, özgürlük adına bir şeyleri katanlar, insanlık tarihine geçer, insanlığa haysiyet mirası bırakır. Modern öncesi dönemlerde, çoğunlukla dini öğretiler içinden çıkan ve zamanında ‘sapkın’lıkla itham edilen başkaldırılar böyleydi. Şeyh Bedrettin’in sözü asırlarca bu nedenle diri kaldı.
Sonra, modern zamanların başkaldırıları sözlerini modern ideolojiler üzerinden söylemeye giriştiler. Şimdilerde modern ideolojiler arasında ayrım yapmıyor, hepsini aynı sepete koyup denize atmaya heves ediyoruz. Oysa, çağdaş ideolojilerin bir kısmı, tüm insanlık adına konuşmaya özen gösteriyor, yüksek hedefler koyuyordu. Diğer bazıları, insanlığı tasnif edip hedef şaşırtmaya girişiyordu.  Taraftarlarının tüm kusurları, hayallerini gerçekleştirmeye giriştikleri tarih sahnesindeki tüm günahları ne olursa olsun, sosyalizmi faşizmle aynı kefeye koymak mümkün mü?
Kapitalizmin son kriziDahası, bırakın sosyalizm idealinin makus tarihsel tecrübesini, tükenmez insanlık hazinesi olan İbrahimi dinler ve büyük ahlak sistemlerinin tarihsel tecrübeleri, onların değerini eksiltiyor mu veya eksiltebilir mi? ‘Zenginin cennete girmesi devenin iğne deliğinden geçmesinden zordur’ diyen Hıristiyanlık Sezar’ın dini, ‘bir insanı öldüren insanlığı öldürmüş olur’ diyen İslamiyet Muaviye’nin dini olmadı mı? İnsanlık için adalet, haysiyet vaat eden her şeyi paçavraya çevirmenin, üzerinde tepinmenin âlemi var mı? Var ise, o âlem işte içinde yaşadığımız bu âlem!
Haysiyetli bir hayali olmayan, istikametini kaybetmiş insanlığın varacağı yerde söz konusu olan ‘isyan’ değil, savrulma ve çapulculuk oluyor. ‘Kahraman’ı da, dükkânlarını ellerinde sopa ile savunan ‘Kürt ve Türk küçük işletmeciler’! Hayat tasavvurunuz, ‘bir Türk ile evlenip güven içinde yaşayacağım’ beyanında bulunan çaresiz İngiliz ev kadını muhayyilesi sularında seyrediyorsa, kapitalizmin son krizinden umutlu olabilirsiniz. Ne de olsa, ‘eli sopalı Türk’ hep milli kahramanımız değil mi?
Not: Bence Londra olayları üzerine yazılmış en güzel yorum, Akın Olgun’un ‘Londra İsyanı’ başlıklı yazısı idi (Birgün, 14 Ağustos), görmediyseniz mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Nuray Mert/Milliyet

Güney Afrikalı ünlü akademisyen Adeyeke Adebajo’nun, Soğuk Savaş sonrası Afrika üzerine yazdığı son kitabının başlığı ‘Berlin’in Laneti’ (The Curse of Berlin, Columbia University Press, 2010). Kitabın başlığı, Batılı güçlerin, Bismack’ın düzenlediği, 1885 Berlin Konferansı ile Afrika’yı paylaşmasına gönderme yapıyor.
Somali’de yaşanan kuraklık ve açlık, Türkiye’de başlatılan yardım kampanyası ve Başbakan’ın bu ülkeye yapacağı ziyaret, bu ülkeyi yoğun bir şekilde gündemimize getirdi. Ancak, yakın zamana kadar Ortadoğu gibi yakın bir bölge için bile geçerli olan ilgisizlik, Afrika söz konusu olduğunda daha geniş boyutlarda devam ediyor.
‘Açlık, kıtlık’ gibi kötü bir vesile ile de olsa, Afrika hazır gündeme gelmişken, umarım dikkatimiz son felaketin yaşandığı Somali ötesine taşar. Afrika, koskocaman bir kıta ve açlık kıtlık ötesinde sorunları var. Daha doğrusu açlık ve kıtlığa nasıl gelindiği sorunu üzerine düşmek gereği var.
Siyasi otorite tamamen çöktüAfrika’nın modern tarihine ilişkin acı gerçekler, Berlin Konferansı ile başladı ama, bugün karşı karşıya olduğumuz Afrika tablosu, o tarihlerde son şeklini alan klasik sömürge imparatorluklarının ve klasik sömürge politikalarının çok ötesine taşıyor. Kıtanın o tarihlerde başlayan talan edilmesi süreci, bugüne kadar farklı şekillerde devam etti. Sömürge imparatorluklarından bağımsızlaşma süreci ardından Soğuk Savaş kapışması, vekâleten savaşlar geldi. Soğuk Savaş’ın ardından koskoca kıta içten içe kaynarken ve şimdi işin içine bir ekonomik dev olarak giren Çin’in de dahil olduğu bir kapışma sürüp giderken, Afrika sadece felaket haberleri ve ‘yardım’ kampanyalarının konusu oldu. Hemen ardından 11 Eylül sonrası, ‘İslamcı terörle savaş’ın Afrika boyutu devreye girdi.
Somali Afro-Arap güvelik çemberi içinde olduğu için öteden beri tam bir kapışma alanı idi. ‘İslamcı terörle savaş’ döneminde de, önemli bir çatışma alanı olan ülke, son olarak, 2007’de ABD desteği ile Etiyopya tarafından işgal edildi ve nihayet siyasi otoritenin tamamen çöktüğü noktaya geldi.
Bugün yaşanan kıtlık, iklim ve kuraklık meselesi olmaktan ziyade, özellikle son yirmi yıldır siyasi otoritenin çözülüşü ve altyapının tamamen çökmesi ile ilgili. Halihazırda, ülkeye yardım ulaştırmak bile birçok açıdan sorunlu. Ülkenin güneyine hâkim olan İslamcı güçler (Şabab) Batı’dan gelen yardım örgütlerine ‘kuşku’ ile bakıyor. O nedenle yardım çabalarının çoğu, Kenya’daki mülteci kampı olan Dabaad’a ulaştırılıyor.
İç savaşı körükleyen müdahaleBu arada, Batılı ülkeler, yardım ulaştırmada güçlük çıkaran İslamcı güçleri, Güney’de yaşayan insanları açlığa mahkûm etmekle suçluyorlar ama, darbe, askeri müdahale (sonu felaketle biten 1993 BM müdahalesini hatırlayalım) ve işgal politikaları bir yana, ‘yardım örgütleri’nin, zaman içinde nasıl siyasal işlevler yüklendiği ve kuşku ortamının nasıl oluştuğunu hatırlamak istemiyorlar. 
Söz Afrika’dan açılmışken ve ‘Afrika’da olan biten açlık ve kıtlıktan ibaret değil’ demişken, geçen nisan ayında, Fransa’nın, eski sömürge alanı içindeki bir Afrika ülkesi olan, Fildişi Sahili’ne yaptığı askeri müdahalenin hiç ‘ilgimizi’ çekmediğini de hatırlayalım. Libya’ya askeri müdahalenin hemen ardından gerçekleşen bu müdahale, uluslararası meşruiyet sorunu bir yana, ülkedeki iç savaş ortamını körükledi ve ciddi bir insani durum krizi yarattı ama nedense unutulup gitti.
Kaddafi’nin Afrika hayalleriBenzer bir şekilde, Libya müdahalesinin Afrika siyasal tablosu içindeki yeri de çok dikkatimizi çekmedi. Oysa, 2005 yılından itibaren Batı’ya ‘açılan’ Libya’nın Afrika siyaseti, Kaddafi’nin kendisini etkin kılmaya çalıştığı bir ‘Afrika Birliği’ hayalleri ve eylemleri, Batı için rahatsızlık yaratmaya devam ediyordu. Libya, ABD’nin Afrika’da terörle savaş çerçevesinde oluşturduğu askeri varlık, AFRICOM’un dışında kalmıştı. Libya’nın aklı başında herkesin tepkisini çekmesi doğal olan kapalı ve otoriter rejimi bir vakaydı, ama takdir edersiniz ki askeri müdahale gibi ileri bir adım, sadece ‘insani kaygı’ ile açıklanabilecek bir ‘önlem’ değildi. Hazır dikkatlerimiz Afrika üzerine çevrilmişken hatırlatayım, Berlin’in halen süren ‘laneti’ üzerine düşünelim dedim.

Nuray Mert/Milliyet

Ertuğrul Özkök, 9 Ağustos tarihli yazısında (Hürriyet) ‘Türk sorunu kendiliğinden kabarmıyor, kabartılıyor’ sözüme karşı bir dizi soru sormuş. O soruları da ayrıca cevaplamak isterim, ama benim asıl vurgu yapmak istediğim husus; Türkiye kamuoyunun kaygı ve kuşkuları neyse, bunları değişmez mazeretler olarak düşünmek yerine, toplumsal barış ve bir arada yaşama adına nasıl değiştirebileceğimize kafa yormamız, bu yönde tüm sorumluluğu Kürtlere veya Kürt siyasi çevrelerine yıkmak yerine, bizim üstlenmemiz gerektiği idi.
Özkök, bu konuda kendisinin gösterdiği çabalara örnek olarak, Öcalan ile görüşmeyi ilk önerenlerden birinin kendisi olduğunu ve ‘gerekirse ayrı yaşanabilir’ dediğini hatırlatıyor. Öcalan ile görüşme konusunda zaten belli ki ‘sorun’ yok, sorun bu görüşmelerin mahiyeti ve sonuçları. Öcalan ile görüşüp, ‘hadi talimat ver de, bu sorun bitsin!’ demenin bir anlamı olmadığı ortada. ‘Gerekirse ayrı yaşamayı önermek’ ise, hatırladığım kadarıyla, kardeşçe, barış içinde bir arada yaşama yolu aramaktan ziyade, ‘madem iş bu noktaya geldi, ayrılalım gitsin, zaten Türkiye’nin Batı’sı da Kürtlerin yükünü çekmekten bıktı’ tonundaydı.   
Ben de, ‘ayrılıkçı’ parti kurma veya ayrılıkçı fikirlerin özgürce ifade edilebilmesinin Kürt meselesini tartışma açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta bu fikir özgürce ifade edilebilirse, birlikte bir gelecek tasavvur etmenin değeri, Kürtlerin bu konudaki iyi niyetleri daha iyi görülebilir diye düşünüyorum. Bu başka, Türkiye’nin her yerinde milyonlarca Kürt yaşarken, ‘istiyorlarsa ayrılsınlar da sonuçlarını görsünler’ havasına girmek başka. Dahası, bu ülkenin zenginliğinde, hamurunda Kürt vatandaşların varlığını yok saymak türünden bir ayrılık fikrinin ne kadar hakkaniyetsiz olduğu ortada.
Müzakerenin önü tıkanıyorTürk sorunu, daha doğrusu Türkiye kamuoyunun ‘Kürtlerin sıkıntı ve taleplerini kuşku ve tepki ile karşılama’ sorununun üstesinden gelme konusundaki sorumluluğumuza gelince, konuşulacak çok şey var. Her şeyden önce, Kürtlerin önemli bir bölümünün kimlikleri çerçevesinde politikleşmiş bir toplum olduğu ve bu çerçevede talepleri olduğu gerçeğinin kavranması ihtiyacı var. ‘Daha ne istiyorlar?’ sorusunu, ‘nankörler, daha ne istiyorlar?’ tonunda değil, ‘sahiden bu insanlar ne istiyorlar?’ diye samimiyetle anlamak çabası ile sormak mümkün.  
Kürt siyasi hareketinin de üslup sorunu tartışılabilir, ancak bu çevrenin uzlaşmacı dili öne çıkardığında, ‘alttan almaya başladılar’, ‘olmayacağını anladılar’, sert üsluba başvurunca ise, ‘küstahlar’, ‘dillerindeki baklayı çıkardılar’ tepkisi ile karşılandığını unutmayalım. Dahası, Kürt siyasi hareketinin ne  söylediğine, ne istediğine kulak vermek, muhatap almak yerine ‘aralarında acaba nasıl çatışmalar var, bunları nasıl öne çıkarırız’ çabası ile gündeme taşıma gayreti var. Bu koşullar altında, karşılıklı güven ve müzakere imkânlarının önü tıkanıyor.
Bırakın, geleneksel milliyetçilik, ulusalcılık veya Beyaz Türk milliyetçiliğini, demokrat, liberal, sol aydınlar bile, Türkiye kamuoyunun Kürtler konusunda güvensiz, kuşkucu yaklaşımlarını bir nebze olsun dönüştürmek gayreti bir yana, temel sorunu Kürt siyasi hareketine yükleme tavrı içine girdiler. Şiddetin olduğu yerde, barışçıl dönüşümün olmayacağını hepimiz biliyoruz. Ama şiddeti devre dışı bırakmak adına, şiddeti ‘kötülemek’ dışında bir şey yapmak gerekmiyor mu? ‘Velev ki’, şiddet sorunu sadece Kürt siyasi hareketinin ‘şahin kanadının’ ve Türk ulusalcılarının ortak projesi olsun. Bu projeyi açığa çıkarmanın yolu yeni özel harekât timleri kurmak olabilir mi? Kimse, yeni savaşçı bir dilin ortalığı sardığının farkında değil mi? Suçu birtakım komplolara, çevrelere yükleyip, bu gerçekler görmezden gelinebilir mi?
Eşit bir tartışma ortamı aranmalıSon olarak, memleketin sağcısı ile, solcusu ile, demokratı ile, liberali ile aydın kesiminin, Kürt siyasal hareketi ile eşit bir tartışma ortamı aramak yerine, üst perdeden akıl öğretme üslubunu benimsemiş olması, başlı başına bir ‘sorun’a işaret etmiyor mu? Siyasal mühendisliğe en çok karşı çıkanların, Kürtler söz konusu olduğunda birer başmühendis kesilmekte sakınca görmemesi, artık bir ‘Türk oryantalizmi’ sorunun da yükselmekte olduğunu göstermiyor mu? Bu arada, ‘Türk’ derken etnisiteyi değil, ‘egemen dil’i kastettiğimi hemen belirteyim.
Bu konuda en güzel örnek, Etyen Mahçupyan’ın 10 Ağustos tarihli (Zaman) yazısı olabilir. Mahçupyan, ‘demokratik özerkliği’ tartışma konusu ettiği yazısında, “PKK/BDP çizgisinin entelektüel çıtasını yükseltmesi lazım” hükmünde bulunmuş, “en doğal, meşru hak taleplerinin bile bu düzeysizliğin altında ezilip kaldığını” ileri sürmüş. Siyasi çevrelerin entelektüellik testinden geçmesi ne zamandan beri talep edilir oldu? Bugün Kürtler dışında hangi siyasi çevreye ‘düzeysiz’ demek bu kadar kolay?
Not: Semih İdiz, kendisine yönelik eleştirilerime cevaben yazdığı yazıda benim için ‘polemik yazarı’ tabiri kullanmış. Gündem çerçevesinde konuyu tartışmaya devam edeceğim ama öncelikle, İdiz’e bu tür ucuz yöntemlerden vazgeçmesini tavsiye etmek istiyorum.

Nuray Mert/Milliyet

Kürt meselesinin çözümünde, ‘Türk meselesi’ veya ‘Türk sorunu’ tabirini ilk kimin kullandığını hatırlamıyorum. Ancak, yıllar önce, Barış Meclisi’nin bir toplantısında, ‘bu ülkede aslında Türk sorunu var’ diye sözü geçtiğini hatırlıyorum. Ben ilk kez, ‘açılım süreci’nin başlangıcında ‘Türk meselesi’ üzerine yazdım. Ancak, zaman içinde ‘Türk meselesi’ çözülmesi gereken bir ‘sorun’ olmaktan ziyade, birçok konuyu tartışmanın önünde bir ‘mazeret’ olarak yerleşmeye başladı. Bu mazeretin oluşmasında, benim yazımın veya söylediklerimin de katkısı olduysa, günahımın vebalini, kısmen de olsa, bu yazı ile ödemeye çalışayım.

Sorun ‘kabarmıyor’, kabartılıyor
On yıl önce, yani Kürt siyasetine daha eleştirel bir mesafeden bakarken, ‘politik doğruluk açısından, Kürt siyaseti üzerine eleştirel yaklaşımlarımı milliyetçi çevrelere malzeme teşkil eder çekincesi ile yazmamayı tercih ettiğimi’ yazmıştım. Aynı dikkati bu konuda da göstermem gerekirdi. Zira şimdilerde, ‘Türk meselesi’nin, sadece ‘geleneksel’ milliyetçi çevreleri değil, zaman içinde milliyetçilikleri çeşitli şekilde tezahür eden Beyaz Türkler’in de, dört elle sarıldığı bir mazeret halini aldığı çok açık. Son olarak Ertuğrul Özkök, 4 Ağustos tarihli yazısında, bu ülkede ‘giderek kabaran bir Türk sorunu’ olduğundan söz etmiş. Bence ‘Türk sorunu’ kendiliğinden, giderek kabarmıyor, kabartılıyor. Nitekim, Özkök bu ‘sorun’u, Kürtlerin muhtemel taleplerinin veya birtakım önerilerin önünü kesmek, yani olmazlanmak üzere gündeme getirmiş.
Geçmişte, Kürt siyasal hareketinin Türkiye kamuoyu tarafından algılanış sorunu üzerine BDP çevresi ile çok sohbetimiz oldu, onların her defasında, bu konuya son derece içtenlikle yaklaştığına şahit oldum. Yine de, Türkiye kamuoyunun Kürt meselesi konusunda, pek çok kaygı ve önyargısı olması doğal karşılanabilir, ama bunu ‘mutlaklaştırmak’, her talep ve önerinin önüne mazeret olarak çıkarmak, toplumsal barışın önündeki en büyük engel. Bu noktada en büyük sorumluluk, bizlere, Kürt olmayanlara ve/veya Kürt siyasal hareketi dışında olanlara düşüyor. Kaygılar, ezberler, önyargılar çerçevesinde şekillenen, karşılıklı düşmanlıkları besleyen bir ‘Türk kamuoyu sorunu’ varsa, bunu çözmesi gerekenin sadece Kürtler veya Kürt siyasal çevreleri olmasını bekleyemeyiz. Türkiye kamuoyunun, Kürtlere ve Kürt siyasal çevrelerine karşı tutumunu barışçı istikamette dönüştürmek gibi bir sorumluluğumuz var. Tabii, Kürt sorununun demokratik çerçevede, sahici ve kalıcı bir barış istikametinde çözümünü önemsiyorsak var.

Kervana liberaller de katıldı
Ben, kendimi bu sorumluluğun gereğini hakkıyla yapmakta gecikmiş biri olarak görüyorum. Hayatımın hiçbir döneminde milliyetçi kaygılarım olmadı. Tam tersine, bu gecikmenin nedeninin, Kürt meselesine bakışıma, (farkında olmadan da olsa) burjuva aydını körlüğünün gölgesinin düşmesi, olduğunu düşünüyorum. Bu ayrı bir mesele. Herkesin, Kürt siyasal hareketine benim geldiğim noktadan bakmasını beklemiyorum. Sadece, ‘Türk sorunu’nu hiç olmazsa kabartmamak gibi bir sorumluluğun, artık Kürtlerden çok Kürt olmayanlara düştüğünü hatırlatmak istiyorum.
Dahası, Kürtlerin, Kürt siyasal hareketinin sorunlarından, eksikliklerinden bahseden fazlasıyla var. Geleneksel milliyetçi çevreler ve Beyaz Türk milliyetçiliği bir yana, son zamanlarda bu kervana, liberal, demokrat, sol ve hatta Kürt çevrelerinden fazlasıyla geniş bir katılım oldu. Bu koşullar altında, demokrasi ve barış adına, biraz da veya biraz daha fazla ‘Türklerin sorunlarından’, eksiklerinden söz edelim diyorum. Böylesi sadece daha adil değil, olumlu manada dönüştürücü olur. Daha fazlasında, daha ilerisinde değilse bile en azından bu konuda anlaşalım. Türk sorununu kabartmak için, dört koldan çalışmayalım.

Nuray Mert/Milliyet

Pazar günü yazımı, Genelkurmay ve kuvvet komutanlarının istifasından önce yazmıştım. Ama, başka bir vesile ile asker-sivil iktidar ilişkileri üzerine Çiller dönemine bir gönderme yapmıştım. Son olay üzerine yapılan bazı yorumları okuyunca durumun vahametini bir kez daha gördüm.
İstifalar konusunda, kendine demokrat diyen herkesin üzerinde anlaşacağı tek şey ‘eskiden olsa darbe yaparlardı, şimdi istifa ediyorlar’ olabilir. Ama, bence bu bile fevkalade tartışmalı bir yorumdur. Daha doğrusu, ‘darbe yapmaya kalkışırlardı’ olabilir. Bu ülkede, ‘ordu’nun dünya sisteminden ve sınıfsal yapıdan bağımsız bir kurum olduğuna inanmak için hiçbir neden yok. Özellikle 12 Eylül rejiminin adamakıllı bir analizini yapabilen herkes bunu gayet iyi görür. Ama zaten, tüm siyasal tartışma, 12 Eylül sonrasını nasıl tahlil ettiğimize bağlı.

Ordunun sivilleşmesi
12 Eylül rejiminin ardından iki temel yaklaşım, bu tahlili yapmaktan ısrarla kaçınıyor. Bunlardan biri, yeni formlara bürünen, yolu ulusalcı solla buluşan Kemalist yaklaşım, diğeri de sağ-muhafazakâr yaklaşım. Liberal, demokrat ve bazı sol yaklaşımlar ise, Kemalizm’den uzaklaştıkları noktada, sağ-muhafazakâr yaklaşımlarla buluştular. Asker-sivil çatışmasının, siyasi tartışmanın ‘ana ekseni’ olarak sabitlenmesi bu çerçevede gerçekleşti. Şimdilerde, bu çerçeve çarpık bir ‘demokrasi dogma’sı halini aldı. Öyle olduğu için, ordunun sivil iktidarın denetimine geçmiş olması başlı başına demokratikleşme olarak tanımlanabiliyor. Hatta, daha dün, mevcut iktidarın 2002 seçim başarısını, hazmedemeyen, ‘daha kaliteli bir demokrasinin halka rağmen kurulmasını talep eden’ adam, ‘ordunun sivilleşmesi’ üzerine kompozisyon ödevi yazabiliyor. Ama, bu türden oportünizmleri bir yana bırakalım, zira konu ciddi.
AKP iktidarının, sağ-muhafazakâr bir iktidar olması hasebiyle, ülkeye demokratikleşme adına hiçbir mesafe kat ettiremeyeceğini veya kat ettirmediğini iddia etmek de başka bir saplantılı yaklaşımdır. Hiç değilse, bu iktidar ile, toplumsal desteği güçlü bir siyasi iradenin, toplumun bazı talepleri önüne dikilen engelleri nasıl aşacağı görüldü. Çok şükür, laiklik adına, irtica tehdidi öcüsü ile ‘sindirme’nin devri geçti. Bu bile önemli bir adımdır. Ancak bu adımın devamı, başka özgürlüklerin önünü açmak yönünde seyretmedi. Sağ-muhafazakâr bir iktidarın özgürlükler perspektifinin doğal sınırları bu olabilirdi, ama demokratikleşme yönünde yeterince talep, itiraz, eleştiri güçlü bir ses oluştursa, böyle olmayabilirdi.

Sıtmaya razı olmak
Bu noktada, en büyük veballerden biri kendine ‘demokrat’ diyen çevrelerin çoğunun üzerinedir. Zira, gelinen nokta, iktidarın her yaptığını ‘demokratikleşme’ adına alkışlamak, her itirazı ‘statükoculuk’ diye yaftalayıp, sindirme çabasına canı gönülden destek olmanın sonucudur. Darbecilik, statükoculuk ölümünü gösterip, sıtmaya razı olmak, razı etmektir. Bu böyle giderse, sıtma nöbeti içinde yaşayıp gideceğiz.
Kısacası, askerin sivilin denetimine geçmesi, bunu içine sindirmesi yetmez. Bir kere bu denetimin kurumsallaşması, hukuki çerçeveye oturtulması gerekir. Dahası, sivil otoritenin hâkimiyeti militarizmin sona ermesi demek değildir. Militarist zihniyetin topyekün sorgulanması ve sonunun gelmesi gerçekleşmeden demokratikleşmeden söz edemeyiz. O nedenle, Çiller dönemini bir kez daha hatırlamakta fayda var. O zaman da asker-sivil iktidar uyumu vardı ve bu uyum ülkeye kan kusturdu.
Halihazırda, iktidarı ve geniş muhalefeti ile sivil iradelerin militarizmle ciddi bir hesaplaşması söz konusu değil, böyle giderse, bu istifaların ‘devir teslim’ töreninden öte bir anlamı olmaz. Daha öte bir anlamının olması demokratik muhalefetin sesinin gür çıkmasına bağlıdır. Bu gür sesi çıkarmaktan imtina edersek, vebal hepimizin üzerine olacak. Askerin de, sivilin de hışmından korkmak insani bir şey, ama insan olmanın anlamı ‘eşref mahluk’ olmakla sabittir, bu şerefi taşıyamazsak insanlığımızı inkâr etmiş oluruz. Hiçbir korku bu şerefi reddetmenin vebaline mazeret olmaz.

Nuray Mert/Milliyet

Demokratikleşmede uzlaşılmasını umarken, tersi yönde bir ‘büyük uzlaşma’ sağlandı. Büyük ama uğursuz bir uzlaşma! Silvan faciası, BDP’nin siyasal süreçten dışlanması, Kürt sorununun barışçı ve demokratik yollar ile çözümünün rafa kalkması için mazeret teşkil etti, herkes savaş boyalarını kuşandı.
Madem, hangi kesim içinde olursa olsun, ‘savaş yanlıları, şahinler, barışı, demokrasiyi sabote etmeye çalışıyor’ deniliyor. Barış ve demokrasi yanlılarının yapacağı iş, ‘peki o zaman savaşalım da boyunuzun ölçüsünü alın’ demek mi olmalıydı? Bu mudur, barışçı yaklaşım? Günlerdir, İrlanda barış sürecini izlemeye ve tartışmaya giden bir grup gazeteci, izlenimlerini, çıkarmamız gereken dersleri yazıyor, tüm bunlara kulak vermeye değmez mi? Nedir bu savaş iştahı, silah kuşanma merakı?

Neden yaftalanıyoruz?
Diğer taraftan, savaş ve şiddete karşı çıkalım dendiğinde, neden bu çağrıyı hep Kürtlere yapmamız bekleniyor? Neden, aynı şeyi, devlete, hükümete, Türkiye toplumuna yaptığımızda ‘muzır vatandaş’, şiddete prim veren aydın tipi diye yaftalanıyoruz? Hiç düşündünüz mü? Şiddete karşı çıkmak tek taraflı yapılacak iş midir? Büyük bir şiddet makinesine sahip devlete hiç çağrı yapmayan bir şiddet karşıtlığı, devlet şiddetine arka çıkmak durumuna düşmez mi?
Dahası, son zamanlarda artan gerilim, şiddet bir yana, Kürt siyaseti önündeki demokratik engeller, yani yüzde on barajı, KCK tutuklamaları, YSK kararları ve son olarak tutuklu milletvekillerine Meclis yolunun kapanması üzerinden tırmanmadı mı?
İktidar bir yana, ana muhalefet partisi bu konularda hafiften itiraz ettikten sonra Silvan’ı vesile yapıp eski pozisyonuna hızlı bir dönüş yaptı. Şimdi yeni Anayasa yapmak konusunda, AKP-CHP uzlaşmasından söz ediliyor. Böyle bir uzlaşmadan, böyle bir uzlaşmanın eseri olan Anayasa’dan kime ne hayır gelecek?
Askeri vesayete karşı demokratikleşmeden söz edenler, yeni örgütlendiği muştulanan ‘paramiliter polis’ birliklerine karşı neden tek söz söylemiyor? Yeni özel polis birimlerinin, özel harekât timlerinden farkı ne? Sadece İçişleri Bakanlığı’na bağlı olmaları mı? Paramiliter bir güç, askere değil, sivil otoriteye bağlı olunca sorun bitiyor mu? Çiller döneminde de, kirli savaş, sivil otorite ile tam bir uyum içinde yürütülüyordu. Dönemin Genelkurmay Başkanı’nın adı Tak-şak Paşa’ya çıkmıştı, ‘Çiller tak diyor, o şak diye yapıyor’ diye övülüyordu. Demek ki mesele, sadece ‘asker’ veya ‘sivil’ sorunu değil, topyekûn bir anlayış sorunuydu. Yoksa Çiller de, -şimdi iktidarda olanların o zaman mensup oldukları partiden- ortakları da, seçimle iş başına gelen sivil bir iktidarı temsil ediyordu.

Kriz daha da derinleşecek
Temel sorun, Kürt meselesinin çözümünü askeri veya sivil operasyonlarla, güvenlikçi, sindirici, baskılayıcı politikalarla çözme anlayışında. Asıl sorgulamamız gereken bu. İrlanda örneği, ETA süreci öğretici olabilir; ama bizimkinin yanında bu örnekler bile hafif kalıyor. Bizimkisi, topyekûn tüm Türkiye’yi çatışmaya, kâbusa dönüştürme riski taşıyan bir büyük tarihsel-toplumsal sorun. Üstelik biz Ortadoğu gibi belalı ve şimdilerde iyice sıkıntılı bir sürece giren Ortadoğu gibi bir coğrafyada yaşıyoruz. Şimdilerde, Suriye’de patlayan ama asıl İran merkezli olan ve merkeze doğru giderek ısınan kriz daha da derinleşecek. Ortak operasyonlara, karanlık pazarlıklara bel bağlamanın anlamı yok. En doğrusu aynı ülkede yaşadığımız insanlar ile kendi aramızda barış tesis etmek.
En önemlisi, ayıp ediyoruz! Aynı ülkede yaşadığımız insanlara düşman muamelesi yapmakta ısrar ederek ayıp ediyoruz. Onların aralarındaki tartışma ve farklılıkları, onlar aleyhine çevirmeye çalışarak veya en azından bu görüntüyü vererek ayıp ediyoruz. Aklımıza yatmayan şeyleri tartışmak yerine, hakarete girişerek ayıp ediyoruz. Barışmaya değil, savaşmaya hevesli görünerek kendimize ayıp ediyoruz. Kendi ayıplarımızı örtüp hep onların ayıplarını teşhir etmeye çalışarak ayıp ediyoruz.


Nuray Mert/Milliyet

Norveç’te yaşanan feci katliamın kuşkusuz siyasi, toplumsal, psikolojik bir sürü nedeni var; bunlar üzerine yine bir sürü yorum, analiz yapılabilir. Yapalım, ama bunu yaparken, Rakel Dink’in Hrant’ın ardından yaptığı ve hepimizin içine işleyen konuşmasında dediği gibi, ‘bir bebekten bir katil yaratan’ her şeyi sorgulamak üzere yapalım.
Bir genç insanın bir cani olarak portresini, ne sadece kişisel marazi psikolojisi ile, ne de ‘İslamofobi’ gibi toplumsal bir patoloji ile izah etmek mümkün değil. İçinde yaşadığımız dünyayı her şeyi ile sorgulamayı durduk yerde yapmıyoruz, bari böylesi derin sarsılışlar sonucu yapalım.

İslamofobi’nin çok sebebi var
Norveç’te yaşananlar üzerine bir kez daha gündeme gelen ‘İslamofobi’, yani gözü kara İslam düşmanlığının çok ciddi bir sorun olduğunu düşünen, bunu ders konusu yapan biriyim. Ancak, İslamofobi’yi tartışırken, İslamofobi tabiri ardına gizlenerek sorgulama dışı bırakılanlar üzerine de düşünmek gerekiyor. Batı’da, özellikle, 11 Eylül sonrası, yükselen İslamofobi, sadece ‘medeniyetler çatışması’ anlayışı ve yeni muhafazakâr-sağ siyasetlerin bir ürünü değil. Bir yandan, Batı dünyasının ta Soğuk Savaş döneminden bu yana, İslam dünyasına ilişkin yürüttüğü ikiyüzlü siyasetlerin tıkanma noktasında yükselen çatışmacı politikaların bir ürünü. Komünizme karşı dinamik güç olarak desteklenen ve son perdesi ‘Afganistan cihatı’nda sergilenen köktendinci hareketlerin, bir sonraki safhada ‘düşman’ olarak ilan edilmesinin sonucu. Diğer yandan ise, Batı dünyasında, Aydınlanma felsefesinin izinde, şekil değiştirmesine karşın hiç hız kesmeden yoluna devam eden ‘Oryantalist’ yaklaşımın bayağılaşmış bir ürünü.

Batı demokrasilerinin kötü sınavı
Ama o kadar da değil, sorunun bir ucu da, liberal Batı demokrasilerinin, ‘farklılıklarla bir arada yaşamak’ ve ‘özgürlükler’ konusundaki tüm iddialarına karşın, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, karşılaştıkları gerçek manada ilk farklılık olan Müslümanlık karşısında fevkalade kötü bir sınav vermiş oldukları gerçeği var. Geçen yıl kaybettiğimiz ünlü düşünür-tarihçi Tony Judt, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın, aslında nasıl homojenleştiğine en iyi işaret edenlerden biriydi (*). Batı demokrasileri, savaş sonrası, ilk kez Müslüman göçmenler dolayısı ile, 11 Eylül’den çok önce, bocalamaya başlamışlardı. Batı’da son zamanlarda daha çok tartışma konusu olan aşırı sağ akımlar doksanlı yıllardan itibaren gündeme gelmeye başlamıştı.

Asıl mesele ‘kapışma’ savaşı
Ama bu kadar da değil. ‘Medeniyetler’ veya başka şeyler üzerine sürekli çatışma halinde olan bir dünyada, asıl çatışmayı yaratanın, dünyayı, dünyanın zenginliklerini ‘kapışma’ savaşı olduğunu hatırlamamızda fayda var. Kapitalist dünya ve insanlık tasavvuru, her düzeyde ve her zaman bir büyük paylaşım ve yıkım savaşını kaçınılmaz kılıyor. Aşırı sağın yükselişini mümkün kılan zeminde, iş, aş, güvenlik gibi nedenlerle kendini Batı Avrupa’da bulan ‘yabancılar’ ile, ülkesini, ülkesinin konforunu bunlar ile paylaşmak istemeyen ‘yerli’ler var. Bunun da ötesinde, dünyanın zenginliklerini talan etme, bu uğurda her şeyi mubah görme, yakıp yıkma var. Böylesi bir insanlık anlayışı ve onun ürünleri var.

Aradaki çizgi sandığımızdan ince
Ve nihayet, işin bir ucunda da, insanlığın -sadece ‘farklılıklar ile birlikte yaşamak’, ‘çok kültürlülük’ gibi söylemler ile karşılayamadığı- insanlığa dair değerler arayışı var. Modern dünyanın değerler dünyasının sonu geldi, ‘büyük anlatılar’, ideolojiler, insanlığı felakete sürüklediği için gözden düştü ama insanlığın ‘değer’ arayışı bitmedi. Bu yüzyılda karşımıza çıkan en büyük sorunlardan biri bu. Tüm bunları görmezden gelirsek, daha çok bebek, cani, katil veya ‘sıradan zalimler’e dönüşmeye devam edecek.
Unutmayalım, katiller ile ‘sıradan zalimler’ arasındaki çizgi sandığımızdan daha ince. Ve unutmayalım, sıradan zalimlik, insanlığın yaşadığı bunca haksızlık, adaletsizlik karşısında sessiz kalmak, bir köstebek körlüğü ve hissizliği ile yaşamaya devam etmekle başlıyor. Ne yazık ki, orada bitmiyor.
Not: Hilal Kaplan, bir önceki yazıma cevaben halis niyet bildirmiş, o nedenle sormaya devam ettiği sorulara, izniyle, o gündemi takip etmeye devam ederken cevap vermeye çalışayım. Bu arada, söylediklerim ‘benim kalbim temiz’den ibaret değildi; ama hayattaki en önem verdiğim şeyin ‘temiz kalplilik’, Allah’tan en büyük dileğimin, temiz kalpliliğin hakkını vermek olduğunu belirteyim. “Diller ise bitecekler, ilim ise iptal olunacaktır.” (I.Korintoslulara, Bab 13)
(*) Judt’un ‘Post-War’ (Savaş Sonrası) başlıklı ünlü kitabı, bildiğim kadarıyla yakında Türkiye’de yayımlandı, ilgilenenlere hararetle tavsiye ederim.

Nuray Mert/Milliyet

Yeni Şafak gazetesinde, pazar günü, Hilal Kaplan, ‘Yeni Kandil Muhipleri’ başlığı altında, benim Kürt meselesi konusundaki tavrımı tartışma konusu etmiş. Kürt meselesi veya başka bir konuda, ben de dâhil, kamuoyu önünde görüş ve tavır sergileyen herkesin söyledikleri tartışmaya açıktır, bu konuda hiçbir sorun yok. Sorun yazının başlığı; yazarın ‘Kandil bağlantısı’nın ‘suç’ olduğunu ve bu tür bağlantı imalarının ‘suç duyurusu’ mahiyeti taşıdığı gerçeğini dikkate almasını beklerdim. Söz konusu olan özensizlik de olsa, kendisine aydın, demokrat diyen kimsenin ‘muhbir vatandaşlığa’ tevessül etmemesini beklemek durumundayız.
Yok, anlayış bu değilse, o zaman oldu olacak tüm BDP’lileri, Bağımsız Adayları, onlara yakın duranları, hatta anlamaya çalışanları ‘suçlu’ veya potansiyel suçlu ilan edin olsun bitsin.

‘Ruhsuz ve duygusuz’
İşin bu tarafı bir yana, söz konusu yazıda o kadar çok konu başlığı var ki, neresinden başlayayım bilemiyorum. İsterseniz önce ve özetle, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin tavrımın bir ‘kara propaganda’ya malzeme olmasına alıştığımı, bu konuda niyet halis ise, bu kara propagandaya prim vermek yerine yazdıklarımı daha dikkatli okursa söylediklerimin isnat edilen iddialarla alakası olamayacağını anlayabileceğini belirteyim. Ayrıca, o dönemde, kendi gazetesinde çıkan ve benim söylediklerimle örtüşen bazı yazılara da göz atmasını tavsiye edeyim.
Son olarak, ama asıl önemlisi, gelelim Kürt meselesindeki tavrıma, daha doğrusu Kaplan’ın sorun ettiği ‘değişen tavrıma’. Kürt meselesine daha yakından baktıkça görüşlerimin ve tavrımın değiştiğini çeşitli vesilelerle yazdım. Kamuoyu önünde fikir beyan edenlerin kendi düşünce serüvenlerini izah etmeleri gerektiğini düşündüğüm için yazdım. Ama sadece o değil, daha önemlisi, başkalarına da daha yakından bakmalarını, göz ardı ettiklerini dikkate almalarını tavsiye etmek için yazdım. Son olarak, ‘Bir Halkı Anlamak’ başlığı altında geçmişte yazdıklarımın siyaseten ve rasyonel olarak makul bulunabileceğini, halen savunula- bileceğini, ama şimdi bu bakışı ‘ruhsuz ve duygusuz’ bulduğumu da bu nedenle özellikle belirttim.

‘Kısa sürede olup bitmedi’
Diğer taraftan, bu değişim kısa bir süre içinde olup bitmiş değil. ‘AKP iktidarının yapıp ettikleri illa başarısız olsun da ne olursa olsun’ gayretiyle hiç değil. Kaplan, bu kanaate varmadan önce, geçmişte yaptıklarımı daha dikkatli izlemiş olsaydı, bunun böyle olmadığını görürdü, tabii görmek istiyorsa. 2005 yılında, bir aydın grubunun Başbakan ile bir görüşme yapmasını sağlamak için elimden geleni yaptım. Başbakan’ın Diyarbakır ziyareti öncesi, (grubumuza katılmasını istediği dört gazeteci ile birlikte) bizi toplantıya davet edip görüşmesini büyük bir sevinçle karşıladık. Ama o dönemde de, AKP’ye İslamcı kanattan muhalif isimlerden, Nihat Genç’e kadar birçoklarının eleştiri ve hakaretlerine maruz kalmıştık.

Gösteri dünyası değil!
Daha sonra, 2007 seçimlerinin hemen ardından DTP’ye kapatma davası açılması üzerine yine bir aydın grubu olarak DTP’yi Meclis’te destek mahiyetinde ziyarete gittik. DTP’de gruba konuşma yaptık. Bu çabalar çerçevesinde, Kürt siyasal çevreleriyle çok uzun konuşma, tartışma imkânı buldum. Bir gün imkân olursa, tüm bu süreci daha uzun anlatmak isterim. Şimdilik kısaca, durduk yerde, bir daldan öbürüne zıplayan birisi olmadığımı söylemekle veya hatırlatmakla yetineyim.
Son olarak, genç demokrat bir aydına böylesi zor bir zamanda, Kürt siyasal hareketine yakın durmanın insanın kendi vicdanına hesap verebilmek dışında hiçbir getirisi olmadığını hatırlatmak isterim. Siyaset gösteri dünyası değil, hele zor konularda hafife alınır yanı yok. Bu alanı kim, ne adına ‘PR’ meselesi olarak görür bilemiyorum; ama umuyorum Hilal Kaplan şimdi olmazsa, belki benim yaşıma geldiğinde, bu denli ciddi işlerin PR gibi şeyler ile birlikte telaffuz edilmesinin ne kadar hakkaniyetsiz ve incitici olduğunu görür, anlar. Sadece o değil, niyet halis, sahihse ve kim sadece anlamak, sadece tartışmak istiyorsa görür, anlar; fazla söze hacet yok.

Nuray Mert/Milliyet

Bahçeşehir Üniversitesi’nce Prof. Yılmaz Esmer başkanlığında yapılan ‘Değerler Araştırma’, Türkiye’de toplum ve siyaset üzerine çok önemli ipuçları veriyor. O nedenle uzun boylu tartışılmasında yarar var.
Araştırma sonuçlarında ilk göze çarpan husus, Türkiye’nin sağ muhafazakâr bir yapısı olduğu, dahası farklılıklara fazla tahammülü olmayan, hoşgörü sınırı az bir toplum tablosu çizdiği. Zaten sağ muhafazakâr demek, ‘hoşgörüsüz’ demektir diyebilirsiniz. Kısmen doğru, kısmen değil. Ben bu araştırma sonuçları vesilesi ile öncelikle bu hususu biraz tartışalım diyorum. Bir siyasal akım olarak ‘muhafazakârlık’ çoğunlukla dindarlıkla ama bu ilişki sorunsuz ve doğrudan bir ilişki olmayabilir. Daha önemlisi, ‘dindar’ ve bu manada muhafazakâr olmak ile hoşgörüsüz olmak arasında illa doğrudan bağ olması gerekmez. Bu noktada, bir ülkede sağ muhafazakâr değer ve siyasetlerin aynı zamanda ‘otoriter’ yapıda olup olmadığı önemli bir ayrım teşkil eder veya etmelidir.
Bu açıdan, araştırma sonuçlarına ilişkin ‘Yüzde 61: Kadın mayo giymesin’ şeklinde bir başlık dikkatimi çekti, bu başlık altındaki bulgu, ‘Mayo giymek günahtır’ diyenlerin oranının yüzde 61 olduğu idi. Aslında, bir şeyin günah olduğunu düşünmek başka, ‘Kimse o günaha girmesin, yasaklansın’ demek başka şeydir ve bunlar iki ayrı ‘toplumsal-siyasal tutum’a işaret eder. Bir şeyin bir dini inanca göre günah sayılması başka, doğrudan ona karşı baskıcı tutum alınmasını, yasaklanmasını talep etmekten başka şeydir. Bir Müslüman için, içki içmek net bir biçimde günahtır. Dini inancı güçlü toplumların günah olan şeyi günah saymamasını beklemek anlamsızdır. Toplumsal özgürlükler ve demokrasi açısından önemli olan, inançların, değerlerin dayatma halini almaması, bu türden bir tavrın benimsenmemesidir. Muhafazakârlık ve/veya dindarlık baskıcı, dayatmacı tedbirleri öngördüğü ölçüde otoriter siyasetleri besler.

Halkımız oldukça hoşgörüsüz!
Muhafazakâr değerlerin hâkim olduğu toplumlarda bu değerlerin kamu hayatını tanzim etme eğilimini doğuracağı düşünülebilir. Ben muhafazakârların ve/veya dindarların değerleri doğrultusunda kamu hayatına ilişkin taleplerini, bu taleplerin siyasi ifadesini, ‘meşru bir demokratik hak’ olarak gören biriyim, tersi demokratik anlayışa aykırı olur. Burada demokratik açıdan önemli olan, muhafazakâr değerlere ilişkin taleplerin, başkalarının özgürlüklerini kısıtlama değil, inançları kamusal hayat içinde yaşama açısından özgürlükler alanının açılması doğrultusunda olmasıdır.
Türkiye’de muhafazakârların özgürlükler ve demokratik hoşgörü açısından zaafları ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, laik kesimin muhafazakârlık konusundaki temel kaygısının, dini değerlerin baskıcı bir siyasal-toplumsal tavra dönüşüp dönüşmemesinden ziyade, bu değerlerin kendisini ‘sorun’ etme alışkanlığı şeklinde tezahür ettiği de bir gerçektir. Keşke, ‘Mayo giymek günah’ diyenlere ‘Peki, yasak mı olsun?’ diye de sorulsaydı. Böyle bir ayrımın olup olmadığı veya ne ölçüde olduğu daha iyi görülebilirdi. Nitekim ‘kızları şortla dolaşan komşu istemeyenler’in oranının yüzde 26 olması bu yönde bir ipucu veriyor. Demek ki, bir şeyi günah sayma ile ona tahammülsüzlük tam örtüşmüyor, ayrıca ‘komşu istememek’ ile ‘yasaklamak’ arasında da bir ayrım var. Bu noktada olsa olsa meşhur ‘mahalle baskısı’ söz konusu olabilir.
Bu ayrımları önemsiyorum, zira Türkiye’de muhafazakâr sağ siyasetlere ilişkin temel sorunun itikadı temelli muhafazakârlık değil, siyasi temelli otoriterlik eğilimi olduğunu düşünüyorum. Dahası, laik kesimin yakın zamana kadar bu hususu fazla dert etmemesinin sağ muhafazakâr otoriterliğin yükselişine katkı sağladığını düşünüyorum. Diyeceksiniz ki, ‘laik kesim kendisi ne kadar demokrattı ki, sağ muhafazakârlık açısından öncelikle otoriter zihniyet konusunu sorun etsin?’ O da ayrı bir mesele. En kötüsü, şimdilerde, kendine liberal demokrat diyenlerin çoğu da, zamanında laik kesimin yaptığının tam tersine bir savrulma içinde, ‘muhafazakârların demokratlığı’nı sorgulamayı neredeyse yasak ilan etmiş vaziyette. Belli ki, hiçbir dönemde ve durumda otoriter siyasal-toplumsal eğilimleri dert eden fazla sayıda insan yok.
Araştırma sonuçlarına göre, öyle görünüyor ki, halkımız muhafazakârlıktan bağımsız olarak da, oldukça hoşgörüsüz. Bu demokrasimizin geleceği açısından hayra alamet değil. Keşke, bir de ‘siyasal değerler’ araştırması yapılsa da, acıklı tabloyu daha iyi görebilsek.

Nuray Mert/Milliyet

Benim bildiğim, vicdanlı insanlar ‘güçlü’ye karşı, ‘güçsüz’den yana tavır takınır.  Bu, ‘her durumda güçsüz haklıdır, koşulsuz her durumda desteklenmelidir’ demek değil. Ama güçlünün sesi zaten duyulur, güçlünün elinde zaten her türlü imkân vardır, güçlünün yanında saf tutan zaten çok olur. Hal böyle iken, Kürt meselesinin çözümünde sorumluluğu, suçu, tedbiri, Kürt siyasi hareketine yüklemek nasıl bir iştir anlamak zor.

Çatışmasız ortama çağrı
‘İktidarı, çoğunluğu, mevcut sistemi topyekûn topa tutalım, vicdanlı olmak adına, Kürt siyasal hareketi yanında ve koşulsuz saf tutalım’ demiyorum. Benim kabul edemediğim, ‘iktidar’ı, ‘mevcut sistem’i, ‘çoğunluğu’, olan biten karşısında sorumluluktan azade tutmak adına bin bir yol bulunması.  ‘Şiddet’e karşı durmak insanlık borcu; ama şiddet sarmalının durması için önce, muazzam bir şiddet tekelini ellerinde bulunduran devletlerin şiddet kullanmasına karşı çıkmak, bunu hiç olmazsa sınırlamalarını beklemek gerekmez mi? Demokratik düzenler de söz konusu olsa, devletlerin ‘şiddet tekeli’ni ellerinde bulundurmaları meşru, karşı şiddet hamleleri gayrimeşrudur, ‘isyan’dır, ‘başkaldırı’dır.  Evet, ama bir isyan hareketi almış başını gitmiş, kendine toplumsal taban bulmuş iken, şiddetin devre dışı kalacağı yeni bir düzlem inşa etmek adına, devletin şiddet kullanımını sınırlaması, çatışmasız bir ortamın sağlanması çağrısı yapmak anlaşılır bir şey değil mi?

Yazılanlara inanamıyorum
Yıllardır, tüm demokratik çevrelerin dillendirdiği ‘operasyonlar dursun’ çağrısı özetle budur. “Dursun ki, eline silah almış olanlara içimiz rahat bir şekilde, şiddeti reddetmeleri için çağrı ve ‘demokratik baskı’ yapabilelim” denildiğinde, bundan ‘Kürt siyasal hareketinin uyguladığı şiddeti görmezden gelmek, hatta kayırmak’ anlamı nasıl çıkar?
Kendine demokrat, solcu, insan hakları savunucusu diyen birçok insanın yazıp çizdiklerine inanamıyorum.  Kürt siyasal hareketini en iyi bilen, insan hakları yaklaşımının en önde gelen savunucuları bile, çözüme giden yolda en büyük engel olarak, ‘özellikle Kürt hareketinde şiddetin siyasal bir işlev göreceğine dair inancın güçlü olması’na işaret ediyorsa durum vahim demektir. Kürt siyasal hareketinin şiddeti meşru bir siyasal araç olarak gören sol siyaset köklerinden yeşermiş olması bir vakadır. Kürt siyasetinde ‘neden ve hangi koşullar altında bu çizgi güçlenmiştir?’ sorusunu bile bir yana bırakabiliriz. Ama geldiğimiz noktada, şiddet ve çatışma sarmalına son vermek için asıl sorumluluğun, şiddet ve şiddet dışı tüm imkânları elinde bulunduran devlet ve iktidarda olduğunu kabul etmemiz, asıl çağrıyı onlara yönelik yapmamız gerekmez mi? Hakkaniyet bir yana gerçekçilik de bunu gerektirmiyor mu?
Birçok görüşüne hep karşı çıktığım, farklı düşündüğüm Cengiz Çandar’ın Radikal gazetesindeki son iki yazısında, geldiğimiz noktayı, ‘gerçekçilik’ açısından çok iyi özetlediğini düşünüyorum, okumayanlara hararetle tavsiye ederim. Çandar, “Ak Parti iktidarını olumsuz herhangi bir gelişmeden bağışık kılmak için aşırı gayretlilerin bildik yaklaşımlarının basmakalıp şablonlarını Silvan’a oturtma gayreti”ni çok güzel özetlemiş. (Radikal, 19 Temmuz 2011)

Çandar ilaç gibi geldi
Yazısı, bana ilaç gibi geldi. Keşke, birçok konuda görüşleri farklılaşan daha fazla insan, Kürt meselesinin çözümü, toplumsal barışın tesisi ve demokratikleşme gibi hayati konularda, böylesi bir makul ve ortak bir zeminde buluşabilse. Belki bir umut ışığı doğar, bir felakete davul zurna çalarak sürüklenmektense, serinkanlı bir gidişin önü açılır. Böylece, iktidara, muhalefete, Kürt siyasal hareketine birlikte ve güçlü bir çağrı yapabiliriz, ‘demokratik baskı’ oluşturabiliriz.
 Böyle bir ortamda en son ihtiyacımız olan, iktidarcılık veya ulusalcılık ne adına olursa olsun, Kürt siyasal hareketine yüklenmekten medet ummak. Bu arada, bırakalım, sol geçmişinin komplekslerini, Kürt siyasal hareketinden çıkarmaya çalışanları; bırakalım, Kürt siyasal hareketi içinde çıkarmadıkları sesi, şahsi küskünlükler ile hareketten koptuktan sonra, ‘çoğulculuk’, ‘Kürt aydının sesi’ ve ‘özeleştiri’ diye mevcut iktidara pazarlamaya çalışanları. İktidar da, muhalefet de, demokratik çevreler de, bıraksınlar bu adamlardan medet ummayı. Bunlardan ne iktidara, ne Türklere, ne Kürtlere, kimseye hayır gelmez.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget