Nisan 2019
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Hasanoğlan Köy Enstitüsünde Köy Enstitülerini anma şöleni
Hasanaoğlan Köy Enstitüsü yolunda ÂŞIK ECE (Niyazi Ece-Erzincan-Tercan)
28 Nisan 2019 Pazar günü Hasanoğlan Köy Enstitüsünde, köy enstitülerinin 79. Yıldönümünü anma haftası etkinlikleri üzerine Ankara’dan Hasanoğlan Köy Enstitüsü yerleşkesinde düzenlenecek olan etkinliklere katılmak için otobüse binmek üzere sabahın erken vaktinde toplanma yerine gittiğimde, iki otobüsün gitmiş olduğunu öğrendim. Orada, bazılarının elinde çeşitli müzik aletleri olan ve değişik yaşlardaki kimselerden oluşan bir grupla karşılaştım. Araçları sordum, “gitti iki otobüsle” dediler. Biz de Hasanoğlan’a gideceğiz müzik grubundanız, bizimle gel” dediler.
Bana yakınlık gösteren 65 yaşındaki halk ozanı Niyazi Ece ile tanıştım. Biraz bekledikten sonra, otobüse bu Ozan Niyazi Ece ile arka taraflara boş koltuklara oturduk. Sohbete başladık; bir ozana rastlamışken ses alma cihazımı açarak konuşma arasında Ozanın irticalen söylediği şu şiirini banda aldım.
Bu nasıl gidişat bu nasıl düzen
Dürüstlük kalmadı yalan yalana
Satıldı memleket o bizi üzen
Her yer hırsız doldu çalan çalana.
Rüşvetçi imarlar çok veriyor kat
Köylü mal besledi ithal gelire
Hormonlu sebzeler kalmadı ki tad,
Halkımız bilinçsiz alan alana.
Acep nereden geldi kimi soyuyor.
İyi birisi yok mu verelim oyu.
Yapıldı barajlar bulandı suyu
Tekneyle sandalla dalan dalana.
Vergisini veriyor şu küçük esnaf
Büyük holdinklere hep geliyor af
Dürüst olanlara diyorlar ki saf
Alnının terini bölen bölene.
Niyazi Ece’dir uyan ey halk uyan
Evin başına yıkıp dışarıda koyan
(Bu dizeyi anımsayamadı)
Gecip de karşına gülen gülene
Bir başka şiirinde Aşık Ece şunları söylüyordu:
Adem’den bu yana kardaşsak biz
Dünyada savaşlar çıkmasa ne olur,
Barışsaydı sevgi gülecekse yüz
Gariplerin kanı akmasa ne olur.
Otobüsün içinde türkü ve gürültü artmaya başlayınca burada âşık şiir okumasını kesti.
Bu arada, bindiğimiz araç Hasanoğlan’a Köy Enstitüsü kampusuna gelmişti.
BİR BABANIN ANLATTIĞI ACI GERÇEKLER
Bir oğlu askerde birisi dağda,
Milleti bu suça iten utansın.   
Zenginlerin eli bal ile yağda,
Evinde huzurlu yatan utansın.
Milletvekilleri çözüm bulmuyor,
Birleşip de doğru karar almıyor.
Şehit anasının yüzü gülmüyor.
İçimize nifak katan utansın.
Kararlı olmazsak terör silinmez,
Kara haber kime gelir bilinmez.
Bu millet bütündür asla bölünmez
Bizi bizden ayrı tutan utansın.
Halkın ordusuydu vatan kazandı
Gece gündüz nöbet tutan kazandı
Bu ülkeye toprak katan kazandı
Şimdi parsel parsel satan utansın.
Terörü bu kadar kimler koruyor.
Niyazi Ece’yse size soruyor
Vatanseverleri hain görüyor
Aydını zindana atan utansın.
26.10.2011 Aşık Ece
*
ATAM
Bir mucize olsa gelipte görsen
Kurduğun ilkeler yıkıldı Atam
Bu bozuk düzene bir ayar versen
İçine fitneler sokuldu Atam
Etnik kimlik ile mezhep sordular
Sen bizden değilsin ayrı gördüler
İftira ederek kara sürdüler
Ozanı yazanı yaktılar Atam
Yurdu sevdik suçlu diye asıldık
İşkencede parça parça kesildik
İstif olduk mahpuslara basıldık
Kardeşi kardeşe taktılar Atam
Eller bizi içeriden bölüyor 
Memleketi parsel parsel alıyor
Yabancılar her bir yerden doluyor
Savunan azaldı baktılar Atam
Niyazi Ece der kulak ver söze
Yazılı tarihler anlatır bize
Şikâyet dilekçem sunarım size
Aydınlara kurşun sıktılar Atam
Niyazi ECE
Hasanoğlan Köy Enstitüsünde Köy Enstitülerini anma şöleni

Araçtan indik, Hasanoğlan Köy Enstitüsü kampusu (yerleşkesi) içinde binaların arasında bir sahne meydan gibi bir yerde Çankaya Cumhuriyet Okurları (CUMOK) ve TDK üyeleri olduklarını öğrendiğim bir gurupla karşılaştım. Grupta olanlar halka gibi dizilmişler, kocaman çam ve çınar ağaçlarının arasında birini dinliyorlardı. Hasanoğlan İlköğretmen Okulundan mezun Emekli Öğretmen Ali Kınacı, köy enstitüleri sırasındaki olay ve anılarını samimi olarak o guruba anlatıyordu. Durdukları yer Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencilerinin, Tonguçların 1940 larda diktikleri kocaman çam ve çınar ağaçlarının altında idi.  Giriş ve ara yolların kenarlarında Namık Kemal, Mithat Paşa gibi Türk büyüklerinin betondan yapılmış, şimdilerde kırılmış, yıpranmış heykelleri ile dolu idi.  Aralarına sokuldum, kulak verdim, banddan çözdüğüm kadarı ile Emkl. Öğretmen Ali Kınacı, Hasanoğlan İlköğretmen okulundan mezun olduğu için köy enstitüsü, okulu, duyduğu gördüğü anıları anlatıyordu, şunları dinlemeye başladım:
“…-Bakıyorsun çocukların hepsi aynı düzen de kireçle oynuyor saz çalıyor eli kireçli, çamurlu, diyor ki  “yavrum “yav çocuklar bu yanık ellerle nasıl saz çalıyorsunuz bu kireçli ellerle” deyince, çocuklar “biz onu da yaparız, saz da çalarız” diyorlar, demek ki köy çocuklarına olanak tanındığında yaptığı harikalar yaratabiliyorlar.
Talip Apaydın’ı tanımakla, ona yakın olmakla kendimi şanslı sayıyorum. Talip Hocam, çok baskı görmüş Beypazarı’nda babasına demişler ki “oğlun kominsit olmuş” o civarda da Emin Sazak’ın toprakları vardı. Bir gün İbrahim Amca Hasanoğlan’a geliyor, “ bir oğlumu ziyaret edeyim” diyerek. Çağrğırlar,  oğlu demişki “yav baba ben Talip’im oğlunum niye benimle konuşmuyorsun. “Oğlum sana komünist diyorlar da, komünist nasıl olunurmuş bakmaya geldim”, diyor babası.
(Dinleyenler arasından kahkahalar yükseldi).“Talip Hocam, Allah rahmet eylesin her şeyiyle kibarlığı ile aydın bir insandı.
Talp Apaydın’la Halise’nin evlenmesi
Halise hanım Erzurum’un bir köyünden bir evden iki erkek çocuğu alıp kız çocuğu verirseniz; Halise Hanım’ı veriyorlar. Diyorlar ki, “benim iki çocuğu da la Halise’yi de götür”, diyorlar. Atıyorlar bir kamyona Halise Hanım Cılavuz Köy enstitüsüne gidiyor, orda ikiz olduğu için Yüksek Köy Enstitüsüne geliyor, tiyatro kolunu güzel sanatlar kolunu seçiyor. Ulvi Uraz diyor ki, “sen öğretmen olma gel ben seni dünya çapında Güney Gökçer Ulvi Uraz gibi  tiyatro sanatçısı yapayım”. O da, “yok ben olmayacağım” demiş. 46 da hocamız Talp Apaydın mezun oluyor, Tokat’a tayin ediliyor, 47 de Halise Hanım Mezun oluyor, onu da Yozgat’a veriyorlar. Tokat’da ikisi tesadüf bir olay anında buluşuyorlar, hocam sarılmış burada anlatamıyor derdini, Halise Hanım hocam’a anlatamıyor, hocam Halise Hanım anlatamıyor derdini. Bir sarılmış Halise Hanım kendi sarılıyor, “içim cız etti” diyor. Fakat hala bir şey yok acaba bir konuştuğu biri mi var, bir şey mi var. Yozgat Milli Eğitim Müdürüne mektup yazıyor. “Sayın müdürüm bölgenizdeki  Halise Sarıkaya’la evlenmek istiyorum, aramızı bulur musunuz”. (Dinleyenlerden kahkahalarla “resmi yoldan ha” diyerek gülüşmeler)
“Milli Eğitim Müdürü Halise Hanım’ı çağırıyor. “Siz Talip Apaydın’ı tanıyor musunuz, “evet” diyor o da o nasıl birisi, ne onda ne bunda başarılı olabildik. Milli Eğitim Müdürünün aracılığına rağmen, tekrar mektup yazıyor, “Halise seninle önemli bir konuyu konuşmak istiyorum”  diyor. Mektup geliyor eline. Halise Hanım da kısaca “Cesur ol” diyor. (Gülüşmeler) Milli Eğitim Müdürü  okulu hazırlıyorlar, okulda bunlara bir nişan töreni yapıyorlar. Nışan yüzüklerini de İhsan Sabri Çağlayan takıyor, o zaman Yozgat’da vali imiş 1950 de. Her şeyiyle yaşamları örnek insanlar.Bizde İbrahim Kaypakkaya, Allah rahmet eylesin, benim sınıf arkadaşımdı, devre arkadaşımdı. Son sınıfta yüksek öğretmene gitmişti. Ben ondan sonra görmedim İbrahim’i 65 de, 71de Tunceli’de vuruldu, Diyarbakır’da da cezaevinde öldü, Çorumlu iyi bir arkadaşımızdı.(1) Dört tane büyük insan Fakir Baykurt o Isparta Gönen’de okudu, Burdur”ludur, oradan mezundur. İkinci Büyük İnsan Mahmut Makal’dır; Mahmut Makal Aksaray’lıdır, Konya İvriz Köy Enstitüsü mezunudur. Diğer iki büyük insan Talip Apaydın ve Mehmet Başaran bu okulun yetiştirdiği dünya çapında isim. Halis Apaydın’da buran yetişmiş büyük insanlardır. Hele Mehmet Başaran hocam bu okulun kuruluşunda emeği çok olan bir insandır. Bunları Mehmet Başaran Yapan kim Sabahattin Ali, Mehmet Başaran’ı Mehmet Başaran kim Orhan Veli’dir. Mehmet Başaran’ı Mehmet Başaran yapan kim Ruhi Su, burada ders öğretmenidir. O Tiyatrocu Cüneyt Gökçerler, Ruhi Sular, Aşık Veysel. Aşık Veysel burada saz öğretmeni idi. Köy Enstitülerinin Yeşlildere köyüne gezileri Burada hemen Yeşildere köyü vardır. Hasan Ali Yücel okul müdürüne bir direktif veriyor, “biz bir gün bir köy ziyaret etmek istiyoruz, yüksek Köy Enstitüsü öğrencileriyle, “o köyü siz seçin” diyorlar.Köy Enstitüsü yönetimi de yakındaki Yeşildere’yi seçiyorlar. Onlar Ankara’dan geliyorlar, eşleriyle, çocuklarıyla Tonguç. Kağnılar kiralanıyor, beş kağnının dördüne yiyecekleri kumanyaları koyuyorlar. Başka bir şey yürümez bu alanda. Birinde de Aşık Veysel sazıyla kağnıda, onlarla. Yanında bir tane öğretmenimiz oluyor. Tam Mayısın 15 leri falan, kah çiğdem toplayarak, kah çamurdan yürüyerek okul öğrencileri 400 kişi Yeşildere köyüne varıyorlar. Fakat arkadan kağnı gelmiyor, Aşık Veysel’in kağnısı devrilmiş. Devrilince saz kırılmış, işte “Sazıma” diye söylediği şiir de sazı için lal olsun dilin söyleme sakın, başımızdan geçenleri. Sazıyla dertleşiyor, “sen bir dut dalı ben bir Adem oğlu” güzel türküleştirilmiş şiiri onun için yazıyor.
“Ben gidersem sazım sen kal dünyada hey
Gizli sırlarımı aşikar etme hey
Lal olsun dillerin söyleme yada
Garip bülbül gibi ahu zar etme hey
Zar etme hey zar etme hey zar etme hey

Benim her derdime ortak sen oldun hey
Ağlarsam ağladın gülersem güldün hey
Sazım bu sesleri turnadan mı aldın hey
Pençe vurup sarı teli sızlatma hey
Sızlatma hey sızlatma hey sızlatma hey

Bahçede dut iken bilmezdin sazı hey
Bülbül konar mıydı dalına bazı hey
Hangi kuştan aldın bu avazı hey
Söyle doğrusunu sen inkar etme hey
İnkar etme hey inkar etme hey inkar etme hey

Sen petek misali Veysel de an hey
İnleşir beraber yapardık balı hey
Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı hey
Ben babamı ustanı unutma hey
Unutma hey unutma hey unutma hey”.
Tonguç her geldiğinde sorar Aşık Veysel’e, üstat cebinden çıkarmış şeyi, eşini çok özlemiş. Sivrialan köyünü özlemiş, bir şiir yazıyor. Dağlarında çiçekler açmış” falan deyince, “sen izin istiyorsun” diyor, “bir ay git” diye Âşık Veysel’e izin veriyor ve yolluyorlar.
Âşık Veysel irticalen Tonguç’un yanında şu şiiri okuyor:

Beğen
“Arzusun çektiğim Beserek Dağı
Elvan elvan çiçeklerin açtı mı?
Çevre yanın güzellerin otağı,
Bizim eller yaylasına göçtü mü?
Güney tarafında Kurban Pınarı,
Kalktı mı Mezarlı Boyu'nun karı?
Garip öter meşeliğin kuşları,
Yavru şahin yuvasından uçtu mu?
Yeşil atlas giymiş dağlar süslemiş,
Mescit köyü eteğine yaslanmış,
Şeme Dağı, duman olmuş puslanmış,
Sivralan'a nuru rahmet saçtı mı?
Zaman gelip göçler geri dönerken,
Güzellerin yaylasından inerken,
Dilberler doldurup bade sunarken,
Veysel Şatır, hatırlara düştü mü?”  Özlem kokan bu şiiri duyan İsmail Hakkı Tonguç Aşık Veysel’i böylece izine gönderiyor.
“Bu okulda dört tane ölüm var. Birisi enstitü bölümü, yani öğretmen yetiştiren bölümdür. Bu bölüm Türkiye genelinde 27 Ocak 1954 de kapatılmıştı. Ama asıl devrimci özünü yitirmiş 46 da. 27 Temmuz 1946 seçimlerinde Demokrat Parti iktidar olamamış, tekrar CHP iktidar olmuş ama şüpheli bir şey, oy açık sayım gizli yapılıyor, herkes açık açık oyunu atıyor, sandığa giriyor, sayım gizli yapılıyor. Böyle bir uygulama var. CHP kazanıyor ama,  İkinci Dünya Savaşının da koşulları var tabi. En önemli bölümü devrimci Yüksek Köy Enstitüsü kapatılıyor. Yüksek Köy Enstitüsünün amacı şu: İsmet Paşa, “enstitü sayısı 21 değil, 40 olsun” demiş. Ama enstitülerde çalışacak öğretmen yok, idealist öğretmen yok.


Hasanoğlan Köy Enstitüsünde Köy Enstitülerini anma şöleni
Mimar Mualla Eyüboğlu Hasaoğlan Köy Enstitüsünde
Mualla Eyüboğlu öğretmenimiz, mimarlığı bitiriyor, Türkiye’de belki ilk mimarlığı bitiren bayan olsa gerek. Abisi de neşriyat dairesi müdürü, Sabahattin Eyüboğlu. Bunlar Türk Milli Eğitiminin büyükleri önderleri, 496 tane klasik eseri Türkçeye çevirmiş, yabancı dil bilen müthiş bir insan. Kız Kardeşi Mualla Eyüboğlu itiraz ediyor, “ben bir köy enstitüsünde çalışmak istiyorum” diyor. Hasanoğlan yeni açıldı bina falan daha yok. Demiş Sabahattin “burada nasıl yapacaksın”. Geliyor buraya göreve başlıyor iki kişiler, Yüksek Köy Enstitüsünde göreve başlıyor. Biri İbrahim Yasa öğretmenimiz, birisi de Mualla Eyüboğlu, ilk kadrolu, yüksek okulun elemanları bunlar. Hocam köyden bir ev tutmuş, o evi kendi mimar kafasına göre dizayn ediyor. Giydiği mini eteğiyle muhafazakâr yapılı Hasanoğlan’da hiç kimsenin olmadığı bu ıssız yerde her gün bir buçuk km yol alarak burada gelip çalışmasını yapıyor akşam da evine gidiyor. Hafta sonlarında hocamı Ankara’ya gönderiyorlar. Bunun evinde Orhan Veli, Ruhi Su, Yaşar Kemal, Orhan Kemal buralarda geliyorlar, hem eğleniyorlar hem buradaki çalışmaları izliyorlar. Yaşar Kemal çok şey gözlem yapmış, Hasaoğlan’ı en iyi anlatanlar biri. Onun için de büyük insandır Yaşar Kemal. Gerçekten dünya çapında yetiştirdiğimiz, Cumhuriyetin yetiştirdiği çok büyük insanlardan birisi.
Mualla Hanım, bu okulun projeleri 125 bazı kaynaklara göre 135 binadan ibaretmiş. Bu 135 binanın 54 e kadar 80 küsuru yapılıyor, gerisi yapılmıyor. Mualla geldiğinde bu şeye dört tane eser katıyor, bir bizim Anadolu’da ilk defa bir köyde Türk insanı bir açık hava tiyatrosu Efes antik tiyatro gibi. Bizim burası 2800-3000 kişilik bir tiyatro, açık hava tiyatrosu. İkincisi, güzel sanatlar bölümü için bir müzik salonu; Hitler bir bakanımıza bir kuyruklu piyano hediye ediyor, bu piyanoyu da buradaki müzik salonuna veriyor. 60 lı 65 li yıllarda bu piyanonun önünde çok oturduk. Benim müziğim biraz zayıftı hocamız bizi zor geçirdi. Şimdi öğretmen olsam hep müzik ve beden eğitimine çalışırdım. Hiç birine de yeteneğimiz de yoktu demek ki, ne beden eğitiminde başarılı olabildik ne de müzikten başarılı olabildik. Hatta bana “öğretmenim sen sus biz çalıp söyleyelim” derlerdi.
Yüksek Köy Enstitüleri, köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacıyla kuruluyor. Milli Eğitim Bakanlığına gezici başöğretmen yetirmek amacıyla düşünülüyor ve burada açıyorlar (Hasanoğlan Köy Enstitüsünde) “Fakat ilk yıl yetişmediği için Kızılçullu’dan 70 öğretmeni, Eskisehir’den de 30 öğretmeni burada kursa tabi tutuyorlar, alabildiğine zalimliğiyle, vahşiliğiyle devam ediyor. Öğretmenler buradan sıkılmışlar, “buradan gidip köylerimizde para kazanmak istiyoruz, ailelerimize yardım etmek istiyoruz” diyorlar. Kurs 12 Aralık 1942 de başlıyor, 3 Mart 1943 Salı günü oylama yapılıyor, oylamada 103 kişiden 12 kişi kursa kalmak istiyor 91 kişi gitmek istiyor. Bakanlık özellikle Tonguç, bunu kabul edemiyor, diyor ki, “onları ikna edin, biraz daha ikna edin kursta kalmaya devam etsinler. Bunu sağlayın” üç gün çalışıyorlar 5 Mart 1843 Cuma günü 103 kişi tekrar oylama yapıyorlar, bu sefer 51 kişi kalma yönünde, 52 kişi de gitme yönünde oy kullanıyorlar. Eskişehir’den 33 kişiden 18 i burada kalmak üzere oy kullanıyorlar ve 51 kişiyle kurs devam ediyor. Talim Terbiye Kararı ile kurulduğu için bu okulda müthiş bir yüksekokul ilk defa Köy Üniversitesi öğretmen yetiştiriliyor. 374 tane öğrenci öğrenim görüyor. Tesadüf Sinop ilinden öğrenci yok, o zaman 63 il var 57 sinden öğrenci alınmış. Bu 374 kişiye Ankara’dan 128 tane öğretim üyesi geliyor, kurslara derslere geliyorlar. Müthiş bir test konuları hazırlıyorlar, öğretmenler. Bunlardan birisi Ali Yılmaz’dır. Ali Yılmaz hocamız 12 bin çeşit ot adı saptamış. Otu buluyor kökünden söküyor, bunun Latince adını buluyor, Türkçe adını buluyor. Bir tane otun Laitince adını bulamamış ona da kendi soyadını vermiş, literatürde bu gün Yılmazi olarak hocamızın adı, soyadı Yılmaz olduğu için ve bu otların Türkiye’nin hangi yerinde. Bu ot sayısı bu gün yüz binleri aştığını söylüyorlar. Hocamızın o zaman kıt imkânlar içinde hazırladığı otları Gazi Üniversitesine tabiat müzesine bağışladı hocamız. Sonra bir kısmını sel almış, yakın zamanda öldü öğretmenimiz. Yani o kadar çok deyimler çıkmış ki o okuyan köy çocuklarının içinden, Yüksek Köy Enstitüsü ve  öğretmen okulu döneminde tüm Türkiye’de  17040 öğretmen mezun olmuş. Mezunların içinde Ali Dündar adlı hocamız,  Kayserili müthiş bir öğretmen, öğretmen okulu sürecini geniş bir şekilde yazmış. Köy enstitüleri sağlık memuru da yetiştirdiler. Köy enstitülerinin bir de sağlık bölümleri var. O zamanları sıtma, verem, tifo gibi hastalıklar aygı olduğu için köy enstitüleri de sağlık memuru da yetiştirmiştir. Köy enstitülerinden kurslarla yetişen sağlık memurları tayin oldukları yerin çevresindeki 30 köy ona bağlı, her gün bir köye giderek o köydeki hastaları saptıyorlar, devletin verdiği ilaçları onlara veriyorlar. Bunlardan birisi örnek olarak hasta, Kerem Güneş diye birisi. Kerem Güneş’in  sekiz çocuğu olmuş, iğne vurmakla çok para kazanmış, sekiz çocuğunun altısını üniversite çocuğu yapmış, ikisi doktor, gelinleri de doktor, şimdi  Keçiören’de  poliklinikleri var.  Kars milletvekili olmuş Kerem Güney hocamız. Yakın zamanda da kaybettik. Sağlık sistemine katkıları olan bir zattı. Burada ilk yapılan bina bu bina, bu binanın üst katı Hasan Ali Yücel’in kaldığı bina. Sık sık buraya gelir, dersini verir, öbür taraftaki pencere de Tonguç’un kaldığı bina. Alt taraflar idare binası, arka tarafı da öğretmenlerin lokali. Ve ilk dikilen ağaçlar da 1942 de bu ağaçlar. Şu görülen heykelleri de okulun güzel sanatlar bölümü öğrencilerinin yaptığı heykeller. Amerikan Cumhurbaşkanı burayı ziyaret ettiğinde bu heykellerin önünde resim çektirmiştir. Bu heykelleri ve Sıhhiyedeki heykeli Yüksek Köy Enstitüsü öğretmen ve öğrencileri dikmişlerdir. Açıklamalar burada bittikten sonra, CUMOK üyeleri topluca Ahşap Bölümü binasının önünde topluca fotoğraf çektirdiler. “19 Ekim 1942 de kurulmaya başlayıp 27 Kasım 1947 de kapatılan beş yıl süren Yüksek Köy Enstitüsünün yerleşke binası. Bu ana bina, üst katları yatakhaneleri öğrencilerin altı ise dershaneleri. Burada derslerini görüyorlar. Bu beş yıllık sürede 39 tane bayan 174 tane erkek öğrenci ders görüyor. Bunlardan 213 ü mezun oluyor, geri kalan 161 kişiden üç tanesi okul döneminde burada hastalıktan ölüyor, Fethiyeli.  Kütahya’dan Savaştepe’den bir öğretmenimiz burada ölüyor. Geri kalan 158 kişi de dengi okullara dağıtılıyor, Gazi Eğitim’e, Kız Teknik Öğretmen Okuluna, Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu, Mototr İhtisas okulu ve Balıkesir Necati Eğitime gönderiliyor. Necati Eğitim Enstitüsüne gönderilen birisi halen sağ 1965 Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Yusuf Ziya Bahadınlı hocamız. O da burada okuyanlardan. Geçen kitabını bağışladı Tv kurumuna. Matbaa burası, Tonguç yazılarını burada yazıyor, matbaanın aletlerini de müzeye kaldırdılar”. Matbaa binasının önündeki merdivenlerde CUMOK üyeleri topluca fotoğraf çektirdiler. Emekli Öğretmen Ali Kınacı son olarak şunları anlattı: “-Şurada ayakkabı tamircisi vardı. İçinde üç dört tane çekici var, herkesin ayakkabısını apmaz, sen oraya varırısın, sana çekicini keserini verir kendi ayakkabını kendin yaparsın. Üst tarafta trezihane, terzanede çoğunluğu kadınlar, erkekler de var, perde falan dikebiliyorlar. Yan taraftaki elektrik hanesi, okulun elektrik işleri Şarkıcı Berkant’ın babası buranın sorumlusu. Berkantgil üst katta oturulardı, şarkıcı Berkant. Buradaki elektrik Hasan Bey Bulgar Göçmeni, Cılavuzdaki bozulduğu zaman Cılavuz’a gidiyor onu tamir ediyor. Beşikdüzü’ndeki bozulduğu zaman oraya gidip oraları tamir ediyor. Şu yan bina orası kiler. Beşikdüzü balık üretiyor, Arifiye Sapanca gölünden balık elde ediyor, buraya balık gönderiyorlar. Bu okulun dağda yaylası var, süt, yoğurt, ayranlar da başka yerlere gidiyor. Üzüm, bal başka köy enstitülerinden buraya geliyor. Böylece köy enstitüleri ürün yönüyle de yardımlaşıyorlar. Burada görülen büyük çınar ağaçları Tonguç’un diktiği ağaçlar. Şu görülen altıgen bina da Ankara’dan gelen öğretim üyeleri alt tarafında yemeklerini yiyorlar. Onun altında da öğrencileriyle çalışmalarını yapıyorlar. Şu gördüğünüz alanda da, meyve ve sebze yetiştiriliyor. Şimdi buradaki anlatımlarımız bu kadar, anfi tiyatroda yapılacak gösterilere gidelim”. Burada konuşma ve fotoğraf çektirmeden sonra asıl şölenin yapılacağı Enstitü Anfi Tiyatroya gidildi. Fırsat bulursam oradaki konuşma ve gösterileri de sunacağım.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR
(1) TİKKO kurucusu Çorum Sungurlu Karakaya Köyünden Diyarbakır Cezaevi'nde gördüğü işkenceler sonucu 18 Mayıs 1973'te hayatını kaybetmiştir. 1

Yandaş Yargı İstemiyoruz
Bu ülkede yandaş basın olabilir buna alıştık, yandaş basının ipliği pazara çıktığı için etkisi de kalmadı artık, halk inanmıyor onların yalan haberlerine, yandaş basının yoğun karşı propagandalarına rağmen, muhalefet seçimlerde başarılı oldu.
Bakıyoruz, şimdi de karşımıza  yandaş bir idari yargı çıktı.
Bugün İstanbul’da bir idare mahkemesi, mazbatasını alarak göreve başlayan İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı İMAMOĞLU'nun belediyeye ait elektronik verilerin kopyalarının alınmasına yönelik isteminin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermiş.
Yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için, ortada hukuki sonuç doğuracak somut bir idari işlemin olması ve bu işlemin iptali için bir dava açılması gerekir.
Bize göre, belediyeye ait elektronik veri tabanının, birileri tarafından değiştirilmesinin ve yok edilmesinin önlenmesi için kopyalarının alınarak muhafaza altına alınması, idari yargının denetimine tabi, hukuki sonuç doğuran somut bir idari işlem değildir. Bu bir durum tespitidir, bir emniyet tedbiri eylemidir, kurumun başı olan belediye başkanının buna yetkisi vardır, bu aynı zamanda kaçınılamaz bir görev olup, hiçbir denetime de tabi değildir.
Veri tabanının kopyalarının alınması isteminin, idari yargı denetimine tabi hukuki sonuç doğuran somut bir idari  işlem olduğu kabul edilse dahi, idare mahkemeleri yerindelik denetimi yapamaz, bu nedenle sen bu veri tabanının kopyalarını hangi sebeple aldırıyorsun diye soru soramaz, herhalde turşusunu kurmak için kopya aldırmıyor, mahkemenin bu kopyalama işleminin nedenlerini ve amacını anlaması gerekir, işlemin doğasında nedeni ve maksadı yer almaktadır. Bunda kamu yararı vardır.
Yürütmeyi durdurma kararını veren mahkeme, Türk Milleti adına mı hareket etmektedir, yoksa kendisinden yürütmeyi durdurma isteyen, kendilerinden hesap sorulma hazırlığı yapılan şüpheli kişilerin adına mı yargı yetkisini kullanmaktadır merak ediyoruz doğrusu.
Başvurucuların; bu talepte bulunma konusunda, işlemle güncel ve doğrudan ihlal edilen bir hak ve menfaatleri de yoktur. Şayet, veri tabanının emniyet altına alınmasıyla, ileride  sorumlu tutulacaklarından ve kendilerinden hesap sorulacağından korkuyorlarsa, bu korkuları, bu davada taraf olmalarını haklı kılacak doğrudan hukuki bir hak ve menfaat ihlali sayılamaz ve hukuken himaye edilemez.
Mahkeme, aslında veri tabanının kopyalarının alınmasının sebebini ve maksadını bildiği için olsa gerek, başvurucu siyasilerin taleplerini, yasaya ve hukuka aykırı olarak, yangından mal kaçırırcasına acele kabul ederek, yürütmeyi durdurma kararı vermiştir.
Son olarak şunu da belirtmeliyiz ki; aslında İdari Yargılama Usul Kanununun ilgili maddesinde düzenlenen yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesinin yasal koşulları, somut olayda mevcut değildir.
Yasaya göre yürütmeyi durdurma kararı verilebilmesi için; idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsızı zararlar doğacak olması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması zorunludur.
Somut olayda bu iki koşul da mevcut değildir, verilerin kopyalarının alınması, açıkça hukuka aykırı olmadığı gibi, masum kişiler için telafisi güç veya imkansız zararlar doğuracak niteliği de mevcut değildir, ancak yolsuzluk yapanlar varsa onların çıralarını yakma riski mevcuttur ki; hukuk ve yargı, yolsuzluk yapanlardan yana değildir.
Bu itibarla ortada yok hükmünde bir yürütmeyi durdurma kararı mevcut olup, İMAMOĞLU, yok hükmünde olan bu kararı yok sayarak, doğru bildiğini yapmalıdır.
Bu davranış kendisine çok yakışacak ve alkışlanacaktır.
Yargı, verdiği hukuk dışı, siyasi ve maksatlı, kamu yararına ve yasalara aykırı kararlarıyla, zaten azalan yargıya olan güveni tamamen yok etmektedir.

Güner Yiğitbaşı

20/04/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

80 Yaşında ilk köy enstitülü bayan öğretmen
Köy enstitüsünü anma gününde 80 yaşında köy enstitülü bayan öğretmenle yan yana oturdum.
17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümüdür (17 Nisan 1940). Bu yıl da köy enstitülerinin 79. yıldönümü Ankara’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ile İnönü Ailesinin Pembe Köşk’te anıldı.
İşte anma günü programını izlemek için Çağdaş Sanatlar Merkezi salonunda idim ve en ön sırada oturuyordum. Sağ yanımda iki koltuk boştu, işte o iki boş koltuğa kendilerinden aynı köylü olduğunu öğrendiğim, köy enstitülü iki emekli bayan öğretmen 80 yaşındaki Seher Yıldırım ve onun yanındaki 75 yaşındaki Mechure Kalkan yanıma oturdular. Fötr şapkalı olanla aynı koltuğa iki ay kadar önce bir etkinlik nedeni ile birlikte yine aynı koltuklarda yan yana oturmuştuk.
O zaman yan yana otururken evine hırsız girdiğini, çok değerli kitaplarının çalındığını yakınarak anlatmıştı. Ayrıca komşularından yakındığını kitapları çalanı bildiğini fakat kanıtlayamadığını; ayrıca evinin yakınında iş yeri olan bir müteahhidin evini elinden almak için rahatsız edici halleri olduğunu da o zaman anlatmıştı.
İşte Cumhuriyetin ilk aydınlanma okulları olan köy enstitülerinin ilk okuyanları olan bu iki bayan öğretmen, Atatürk ve İnönü’nün kurulmasında çok büyük emek ve katkıları olan köy enstitülerinden mezun olan ilk öğretmenler oldukları için, Atatürk’ün manevi anısına saygı ifadesi olarak Atatürkçü Düşünce Derneklerinde (ADD) yıllarca çalışmışlar. Seher Yıldırım, “biz her şeyimizi Atatürk’e borçluyuz, ne yapsak onun emeğinin hizmetini asla unutamayız; halkımızın aydınlanması için çok çaba gösterdiler, onlara Atatürk ve İnönü’ye bin rahmet diliyoruz” dedi.

80 Yaşında ilk köy enstitülü bayan öğretmen
Kamyon üstünde 15 kızın köy enstitüsüne gidişleri
Anma programı henüz başlamamıştı. Köy enstitülerinin anma günüde yan yana oturduğumuz 80 yaşında köy enstitüsü çıkışlı emekli öğretmen Seher Yıldırım, o kıtlık yıllarında, köy enstitülerinin yeni açıldığı yıllarda okula 15 kızla nasıl yaya ve sıkıntılı gittiğini şöyle anlattı:
“-Yanımdaki arkadaşımla Bayburt’un Beşpınar Köyündeniz ikimiz de. Aynı okullarda okuduk. Köy enstitülerinin ilk kısmı olan Ahlat Uygulama okuluna gittik. Bu köyden 15 kız gitmiştik, en küçüğümüz yanımdaki arkadaşım Mechure Kalkan. Anne babamız da istedi biz de istedik okumayı. Bayburt’tan Ahlat’a gitmek için bir haftada gidiyorduk. Yollarda kamyonların üstünde, hanlarda yatarak yollarda bitlenerek gidiyorduk. Derken Horasan’da indik handa kalmak için, baktık yanımızda giden Mechure yok. Yok, acaba kamyondan aşağı mı düştü, çünkü bulduğumuz kamyona biniyoruz ya, kamyon gittiyse o kamyonla mı gitti, korkuyla fırladık baktık kamyon orada duruyor. Kamyonun duruşuyla ihtimallerden biri Mechure yok oldu. Hepimiz 14 kız fırladık kamyonun üstüne, buğday çuvalları vardı kamyonda, baktık ki Mechure çuvallardan düşmüş, kamyonun dibinde uyuyor. Hepimiz bir sevindik, bir bayram havası Mechure’yi oradan çıkardık. Düşünebiliyor musun kamyonun içinde çuvallar kızın üstüne devrilse, kamyonun üstünde gidiyoruz, yolda da düşebilir.
Yani biz böyle böyle gittik, hanlarda yatarak gittik, günlerce yol aldık, bitlendik, pirelendik. O zamanları köy enstitülerinin ilk kısmı ilkokul kısmı, yatılı bölge okulu idi.
Ahlat Köy Enstitüsüne böyle meşakkatli yolculuktan sonra vardık. Orada üstümüz başımız soyuldu, yollarda kamyonlarda bitlendik bitliyiz, pireliyiz, doğruca bizi hamama götürdüler. İşte öyle başladık biz okula. Ondan sonra Trabzon İlköğretmen okuluna geldik.
Orayı bitirdikten sonra köylerde çeşitli yerlerde öğretmenlik yaptık. Yine ADD inde yıllarca çalıştık, hiç ayrılmadık, 30 yıl dernekte çalıştık. Konferanslar düzenledik, çeşitli yerlere, çeşitli okullara kitaplıklar açtık, öğrencilere burslar verdik; gecekondularda çalıştık.
O yıllar kıtlık sıkıntılı yıllardı, ilke defa memleketinden ayrılıyorsun, hasretlik çekiyorsun, ana ocağından ayrılmışsınız. Fakat bize diyorlardı ki “bu yaşta niye bu kadar çalışıyorsun, ne mutlu tezekli kemrelerin içinden çıkarmış bizi, bizi okutmuş, biz kendimiz okumaktan ziyade bir de etrafımızdakileri okuttuk, kardeşlerimiz, sülalelerimizi okuttuk. Biz sadece kendimiz kurtulmadık ki, eşimizi dostumuzu da okuttuk.
Şimdi iki oğlum var iki torunum var, biri doktor biri veteriner. Veteriner olan dünya arama kurtarma ekibinde aynı zamanda. Gölcük depreminde çok gayreti oldu, çok iyi organize çalıştı”.
Anma programı başlarken fotoğraflarımız çekildi ve konuşmalar başladığı için, söyleşimizi kestik. Bu başında fötr şapkası güler yüzlü yılların çizgileri yüzüne vurmuş bu emekli köy enstitülü bayanlara sağlıklı günler dileyip salondaki anma programını izlemeye başladık.

80 Yaşında ilk köy enstitülü bayan öğretmen
Tarımda geri olmamız köy enstitülerinin kapatılması ile ilgilidir
Bilmem  şimdilerde o 1940 lı yıllarda, ayakları yalın, üstü başı yamalar içinde köy çocuklarının  köy enstitülerine gelişlerinin fotoğraflarını görmüş müydünüz. İşte köy enstitülerinin yeni açılmaya başladığı 1940 lı yıllarda şimdilerde 80 yaşındaki Seher Yıldırım, 75 yaşındaki Mechure Kalkan yokluk içinde okula gitmişler, yokluk içinde okumuşlar. Fakat devrin oy ve siyaset cambazları, toprak ağaları, aydınlıktan aydınlanmadan korkan gericilerin yıkıcı propagandaları ile bu yoksul köy çocuklarının ışıklanmasını, köylünün aydınlanmasını engelleyerek köy enstitülerini, Cumhuriyet tarihinin ilk gerici iktidarı DP Başbakanı Adnan Menderes zamanında kapatılmıştır. (Gerici Demokrat Parti’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin önerdiği 6254 Sayılı yasa ile köy enstitüleri 1953 yılında kapatıldı).
İşte o okullar köy enstitüleri devam etse idi, kapatılmasa idi Türk köylüsü daha bilgili, daha aydın olacak tarım da ileriye gidecekti;  toplum daha kültürlü olacaktı. Böylece tarım da ileri düzeyde olacak, köyü terk etmeler de olmayacaktı. Şimdilerde gerilemiş tarımla o yanlışlığın acısını hepimiz toplumca bozulan ekonomi, can yakan pahalılıkla çekiyoruz. 

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 

AKP Grup Başkan Vekili olan bir şahsiyet ‘in; simit kaç para, çay kaç para videosunu izlemiş olmalısınız.
Sorular soruyor ve kendisi cevap verip, bir takım hesaplar yapıyor.
Simit kaç para diye soruyor ve cevaplıyor,1 Lira.
Daha sonra, çay kaç para diye soruyor ve cevaplıyor, çay da 1 Lira.
Daha sonra bir takım hesaplar yapıyor kendince.
Onu hesabına göre, beş kişilik bir aile; üç öğün çay eşliğinde simit yese, günde toplam 30 lirayı yemek masrafı olarak tüketir.
Bu hesapla, beş kişilik bir ailenin, otuz günlük, yani bir aylık üç öğün toplam yemek masrafı da, eder 900 Lira.
Asgari ücret ne kadar diye soruyor ve 2020 Lira olduğunu söylüyor, aylık üç öğün tüketilen çay simit masrafı olan 900 Lirayı asgari ücretten çıkarıyor ve geriye 1120 Lira parasının cebinde kaldığını savunuyor utanmadan.
Bu ailenin ev kirası, giyim kuşam, eğitim, sağlık ve sair elzem giderleri, nedense hiç aklına gelmiyor.
İşte karşınızda halkını hiç düşünmeyen, halkımızı budala yerine koymaya çalışan, insani değerlerden hiç nasibini almamış, halkından ve ülke gerçeklerinden kopuk, politik menfaatleri için her yolu meşru sayan, halkını aldatan, yalancı ve kötü, hem de çok kötü bir politikacı.
Öyle diyor AKP Grup Başkan Vekili, beş kişilik aileye, üç öğün çay eşliğinde simit yemesini reva görüyor, neredeyse arta kalan 1120 Lirayı da geri isteyecek.
Kaldı ki; bir simit'in 1,5 lira olduğundan da habersiz, sanırım Meclisteki simit fiyatını esas almış.
Kendisi ise; çay eşliğinde üç öğün simit yeme yerine, Meclis Lokantasında, neredeyse tatlısı ve tuzlusuyla, bedava denilebilecek bir rakamla  yediği her türden etli yemekleri, gönül rahatlığı içinde, o şiş midesine indirmesini biliyor ama.
Değerli okurlar; şimdi hepinizin, o şahsa, Meclis Lokantasında bizim vergilerimizle yok pahasına ucuz fiyata yediğin yemekler zehir zıkkım olsun dediğinizi, duyar gibi oluyorum. Aman sizler sakın kötü dua etmeyiniz.
İşin garibi ne biliyor musunuz? Halkına üç öğün çay eşliğinde simit yemelerini tavsiye eden ve reva gören o zat, bu geniş imkanlara ve dolgun maaşlarına rağmen, geçinemediğini söyleyerek ağlaşıyordur belki de.
AKP Genel Başkanı ve tüm diğer yetkililer;31 Mart yerel seçimlerini, özellikle de, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirleri niçin kaybettiğinizi hiç araştırmadan önce, bu çay simit hesabı yapan grup başkan vekilinizin videosunu, keza Sayın ERDOĞAN'ın seçim propagandasında yaptığı, muhalafetteki patilere ve dolayısıyla halkın yarısına yönelik hakaret ve küfür derecesindeki, bölücü ve ayrıştırıcı konuşmalarının yer aldığı videoları izleyin ve diğer kaybetme nedenlerinizi araştırmaya ondan sonra başlayınız.

19/04/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Köy enstitülerinin kuruluşu törenlerle anıldı
17 Nisan 1940 da kurulan köy enstitüleri, kuruluşunun 79 ncu yılında Ankara’da törenlerle anıldı.
Köy Enstitülerinin kuruluşunun 79 ncu yılı, ilk kez Pembe Köşkte kutlandı.
İlk tören,  17 Nisan günü Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde, öğretmen Günay Güner’in bağlamasıyla yaptığı türkülerden oluşan müzik dinletisinden sonra Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Derneği’nin düzenlediği açık oturum konuşmalarıyla başladı. Köy Enstitüleri ve eğitim konulu açık oturumda konuşmacı olarak Mustafa Demir’in yönetiminde, Erdal Atıcı, Doç.Dr. Ahmet Yıldız, İbrahim Gerede katıldılar.
Konuşmalardan önce Köy enstitülerinin ilk öğrencilerinden 90 yaşındaki emekli öğretmen Abdullah Ozkucur’a onur ödülü verildi. Salonu büyük ölçüde öğretmen emeklilerinin doldurduğu görüldü.
Konuşmacılar konuşmalarında köy enstitülerinin köylünün ve ülkemizin aydınlanmasında, kalkınmasında, demokrasinin gelişmesinde çok büyük katkılarının olduğu vurgulanırken, zamansız kapatılmasının da ülkede büyük boşluk yarattığı açıklandı.

Köy enstitülerinin kuruluşu törenlerle anıldı
Pembe Köşkte köy enstitülerini anma günü
Bundan sonraki Köy enstitülerinin kuruluş yıldönümü töreni, ilk kez tarihi Pembe Köşk’te yapıldı. Salon ve koridorları eski bakanlar, genel müdürler, Başsavcılar, köy enstitülü öğretmenler tarafından doldurulmuştu. Gelen konukları salon ve koridorlar almadığı için, yan odalara oturan seyirciler büyük ekranda konuşma ve etkinlikleri izlediler.
Köy enstitüleri hakkında, köy enstitülerinde okumuş Eğitimci Mehmet Ayhan ve Eğitimci Dr. Niyazi Altunya konuşmalar yaptıktan sonra çeşitli müzik gösterileri yapıldı.
Programın başında Özden Toker, küçüklüğü ile ilgili bu köşkte geçen anılarını anlattıktan sonra öteki programa geçildi.

1950 yılında Gönen Köy enstitüsüne öğrenci olarak giren,  İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan konuşmasında şunları söyledi:
“-Kişiliğimi köy enstitüsünde aldım, bu okulları kurucularından destekleyen o günkü Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye saygı borçluyuz. Özden Toker’in desteği ile köy enstitüleri ile ilgili desteği ile bu programı burada Pembe Köşk’te yapma gereğini duyduk. Burası “Pembe Köşk” olarak bilinir ama gerek Atatürk, gerek İsmet İnönü köşk, kâşane gibi yerlerden haz duymayan kişilerdir. Bu köşkü, iki odalı bir bağ evi iken 1923 yılında Cumhuriyet kurulmadan birkaç ay önce alınmıştı. O zaman tadilata başlanmış, İsmet Paşa İzmir’de buluna hanımına mektup yazmış, “sakın gelme oturulacak yerimiz henüz yok” demiş, bir takım tadilatlarla ancak 1925 yılında bu köşk ancak oturulabilecek hale getirilmiştir ve Cumhuriyetin ilk balosu da 1927 yılında burada olmuştur. Bu köşk o halde Cumhuriyetin kurulmasında ve kültürel gelişmesinde önemli sahnelere yer veren bir mekân olduğu için bu köşkte bu programı yapmamız bir kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir ve bu tarihi mekânda bu tarihi programı yapıyoruz.
İnsanlık tarihinde en büyük olgu eğitim ve yönetimdir. İnsanlık uzun badireden geçtikten sonra yakın zamanda kültürel etkinliğe kavuşmuştur. Önceleri biyolojik varlık iken sonraları kültürel duruma geçmiştir. Bunun yaratılmasında en büyük etken eğitim ve yönetimdir. Eğitim yönetimi etkiler, yönetim de eğitimi etkiler. İnsanlar yeni atılımlarla aletler oluşturmuşlar, düşünsel yönden alet oluşturmuşlar.
Köy enstitülerinin kuruluşu törenlerle anıldı
En iyi şeyleri eğitimle çocuklarımıza aktarmak zorundayız. Yokluk ve savaşlardan sonra insanlar öncelikle cumhuriyeti kurmuşlardır, insanlık için. Cumhuriyet içinde çeşitli devrimler yapmışlar, çeşitli okul kültür denemelerinden sonra 17 Nisan 1940 yılında halın aydınlanması için kanunla köy enstitüleri kurulmuştur. O yıllarda köy enstitüsü kanunu çıkarken buna karşı olanlar Meclise gelmemişler; sonra köy enstitüsü teşkilatını kapatanlar da onlardı. Köy enstitüsü ruhunu köreltilmesi için adım atmışlar. Köy enstitüleri köylünün ekonomik yönden zirai yönden, kültürel yönden, beceri yönünden, hüner yönünden kalkındırılması, ilerlemesi için büyük projelerdi. Köylü için cehaleti tercih etmek kolay, halkı eğitmek için insan bulmak zordur.
Halkın eğitilmesi için başka bir handikap (engel) sömürü güçleri vardı, bunlar halkı daima yanıltmışlar. Bu engelleri aşan Cumhuriyetimiz, dünyanın beğenisini kazanan köy enstitüsünü kurmuşlar, 21 tane açılan Köy Enstitüleri için İsmet Paşa demişti ki, “elinizi çabuk tutun bu savaş yıllarında bu okulları açıyorsunuz, size ileride bunları açtırmazlar, onun için 20 de kalmayın bunu 40 a çıkarın” demiştir ve destek vermiştir. Köy enstitüleri bütün vatandaşlarımızı sağlıklı, bilimsel eğitimle yetiştirme donatma biçimidir. Bütün insanımızı eğitmek, eğitimle yapılandırmak zorundayız”.
Mehmet Ayhan yönetiminde müzik gösterisinden sonra eski CHP Milletvekili, köy enstitülü öğretmen Mustafa Gazalcı yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:
“-İsmet İnönü gerek başbakanlığı, gerekse Cumhurbaşkanlığı döneminde “ilköğretim sorununu bir insan olma, ulus olma sorunu olarak görmüş. “İlköğretimde hür vatandaşlardan bir ulus olmanın çarelerinin başında ilköğretim çaresi gelir” diyor. İnönü’nün asıl köy enstitülerine ilköğretime desteği cumhurbaşkanı olduktan sonra görülür. Köy Enstitüleri Kanunu Meclisten çıkması öyle kolay olmamıştır, bazı aydın görünenler karşı çıkmış, bazıları Meclis girmemiş, 400 milletvekilinden 270 inin oyuyla yasalaşıyor. Karşı çıkanlar “köylü şehirli sınıfımı yaratacaksınız” şeklinde dirençleri olmuş muhaliflerin. Bu yasa İsmet İnönü’nün desteği ile geçiyor.
İsmet İnönü 1941 de Cumhuriyetin en önemli eseri olarak köy enstitülerini görüyor. “Cumhuriyetin en değerli eserlerinden biridir köy enstitüleri” diye sözü var. Bir başka sözü de, “bütün askeri ve siyasi görevlerimin hiç birine önem vermeden diyebilirim ki öldüğüm zaman Türk milletine iki eser bırakmış olacağım, bunlardan biri köy enstitüleri, diğeri de çoklu partilerdir”. Meydan savaşları kazanmış uzun süre başbakanlık yapmış, Lozan’da başarısı olan bir kişi iki eserinden birini köy enstitüsü olarak niteliyor.


Köy enstitülerinin kuruluşu törenlerle anıldı
Yıllar sonra şöyle diyor, “köy enstitüsü ile kapalı olan köylü hazinesi keşfolunmuştur. Bunu uzmanları Tonguç ve Yücel cesaretle bunun içine girdiler, başarıyı ilk önce burada değerlendirmek gerekir” diyor.
1942 yılında sabahtan Hasaoğlan’a gidiliyor, Tonguç’la beraber; sonra trene binip 20-8-1942 de Kayseri Pazarören Köy Enstitüsüne, sonra Sivas Yıldızeli’ne, Samsun Lâdik Akpınar’a uğruyorlar, üç dört yere uğranılıyor. Dönüşte yeni Tarım Bakanı da vardır, Tonguç’la beraber onu da çağırarak “köy enstitülerinin sayısının 60 a çıkarılmasını” istiyor ve bu konuda rapor hazırlanması gerektiğin söylüyor. “100-150 bin tarım teknisyeni yetişsin toprak reformunu yapalım” diyor ve Tonguç’tan rapor hazırlamasını” istiyor. Osmanlıdan önce başlayarak su ve toprak konusunu araştırıyor bu konuya geliyor. Mutlaka tarım teknisyeni yetiştirilmesi gerektiğini ama bölge okullarının açılması gerektiğini, yani 60 çıkacak köy enstitülerine köy çocuklarını taşımak o günkü öğrenci sayısına göre belki mümkün olmayabileceğini ve bunun için bölge okullarında eğitildikten sonra 40 çıkarılacak köy enstitüleri ile bu çocukların tarım teknisyeni olarak yetiştirilmesi, bu öneriler içerisinde söz ediliyor. En az da 900 eğitici gerektiği ortaya çıkıyor. İnönü “para konusunu siz düşünmeyin” diyor. Sonra cesaret edilemiyor, bu kadar mevcut köy enstitülerine öğretmen bulamıyoruz”, deniliyor.
50 ilde 600 bölge okulu var, Ağustos 1946 Recep Peker başbakan oluyor, Hasan Ali Yücel yerine Reşat Şemsettin Sirer Milli Eğitim Bakanıdır. Köy enstitülerine karşı yavaş yavaş eleştiri başlıyor. Reşat Şemsettin Sirer Tonguç dahil 400 tane eğitim yöneticisini görevden alıyor, sonra Tahsin Banguoğlu geliyor, o da aynı politikayı sürdürüyor. Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek için 1942 de Hasanoğlan’da Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuştu, bu enstitü kapatıldı.
Yaşamı boyunca İsmet İnönü hiçbir zaman köy enstitülerini en küçük biçimde eleştirmemiş, tam tersine sürekli övmüştür. Onun adını vererek “Hasan Ali Yücel’i görevden aldı, Tonguç’u görevden aldı” diye Milliyetçi Öğretmen Dernekleri Başkanı hemen ona açıklama gönderiyor İnönü, “hayır biz onları başarısız olduğu için değil, dinlendirmek için yaptık” diyor.
Biz Tonguç ve Yücel zamanda açılan 21 köy enstitüsünden 165 kişiden, bunların çoğu yaşamda yok şimdi, ankette Atatürk’ten sonra Cumhuriyet tarihi boyunca en beğendiğin siyasetçiyi say diyoruz köy enstitülü öğretmenlere, 121 kişi başta Atatürk’ü sayıyor, ikinci olarak yüz kişi İnönü’yü sayıyor, bunlardan 21 i de İnönü’yü beğendiğini söylüyor. İnönü Köy enstitülerinin kapatılması konusunda İsmet İnönü şöyle der: “Köy enstitülerinin kapanmasından duyduğum acıyı tarif edemem, bir babanın evladını kaybetmesinden duyduğu acı  gibi acı duyarım, ama herkes zanneder ki, Hasan Ali Yücel ve Tonguç’u isteyerek değiştirdi; köy enstitülerinin kapanmasına neden oldum diye benim hakkında kamuoyunda yanlış bir hüküm vardır, bu yanlıştır”.
Gönen Köy Enstitüsü mezunu Dr. Niyazi Altunya da konuşmasında şunları söyledi:
-Türkiye’nin çok dar zamanlarda çok i insanlar çıkarıldı, her konuda. Köy enstitüsü aklımıza geldiğinde kuşkusuz Atatürk var başta, daha sonra İsmet İnönü, sonra Tonguç ve Hasan Ali Yücel gelir. Politik destek olmasaydı bunların hiç biri gerçekleşemezdi. Bunların hepsi çok okuyan insanlar. Köy enstitülerine değinirsek, demokrasinin eğitimsiz olmayacağını biliyoruz. Ulusal egemenliği eğitimli toplum kullanır. Kurtuluş Savaşı ortasında maarif kongresi yapması çok önemlidir. Mustafa Kemal Ankara’da bulunan Muallimler Birliğine fahri başkanlığına seçilir, zaman zaman öğretmenlerle toplantılar yapar. Harf devrimine canla başla sarılmış, bir daha da eski yazıyı kullanmamıştır.


Köy enstitülerinin kuruluşu törenlerle anıldı
1936 yılında Köy enstitülerinin prototipi olan eğitmen kurslarının açılışında İnönü Başbakandır. O zaman köy enstitülerinin kuruluş yıldönümü 79 değil 83 ncü yıldönümüdür. Çünkü bu eğitmenlerle başladı bu çok önemli, ilk atılım o. 1945 yılında 40 bin köy var, 400-500 ünde ancak okul vardı, dehşetli bir rakam. O açığı bir an önce kapatmak gerekiyordu, bir öğretmen ancak on yılda yetişiyor. Köylerden toplanılan çavuşlar geliyor eğitmen kurslarına katılıp öğretmen oluyordu. Biz de Mehmet Ayhan’la eğitmen öğrencisiyiz, çok daha iyi öğrettiler, okumayı,  matematiği, yurttaşlık bilgisini öğrettiler. Bu arada İnönü’nün büyük bir önemi vardır. O eğitmen kurslarından köy enstitüleri çıktı.
İnönü şöyle diyordu: “20. Asrın kudretli devleti olabilmek için ilköğretim çözeceğimiz ilk meseledir. İlköğretim olmayan bir memlekette Ortaçağ idaresi bütün şekilleriyle devam eder. Resmi kanunlar ne derse desin vatandaşlara ne haklar tanınırsa tanınsın, hiç olmazsa ilköğretim devresinde bilgi olmazsa haklar ve halklar canlanamaz ve yüreklere yerleşemez, eğitimsiz kişi siyasi ve ekonomik kudret sahibi Orta Çağda olduğu gibi köle hayatı sirer. Asıl acısı olan tarafta kendi düşün ve köle hayatına karşı duygusuz ve kaygısız kalır. Özgür vatandaş olmanın çarelerinin başında ilköğretim vardır. İnsan olmak millet olmak davasıdır. Hepimiz bu dava ve anlayışla yürüyeceğiz”  İnönü olmasaydı köy enstitüleri kurulamazdı, o kesin, diğer politikacılar öylece, Tonguç da İvriz Öğretmen okulunda kalırdı”.
Pembe Köşk’teki törenleri organize eden ve yöneten Gönen Köy Enstitüsü Öğrencisi Eğitimci Mehmet Ayhan’ın hayli ilerlemiş yaşına rağmen (85) piyanodaki Klasik Batı Müziğiparçalarını beğeni ile çalması programın ayrı bir ilgi odağını oluşturuyordu. Ayrıca mandolin ve bağlama gruplarının Atatürk’ün sevdiği şarkı ve türküler parçalar okumaları programa ayrı bir renk kattı.
Program Mehet Ayhan yönetimindeki müzik dinletileri ve ikramla sona erdi.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 

Eğitimde devrim: Köy Enstitüleri
Çökmüş bir devlet ve ümmet toplumundan bir ulus yaratılmıştır. Artık yeni bir toplum ve yeni bir insan amaçlanmaktadır. Bir eğitim seferberliği başlamıştır artık. Büyük Önder, Kurtuluş Savaşı’nın ardından öğretmenlere, “Ordularımızın kazandığı zafer sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi bilgisizliği yenerek siz kazanacaksınız” diyerek hedefi gösterir.
Akla ve bilime öncelik veren bir kalkınmaya ve eğitime ihtiyaç büyüktür. Eğitim seferberliği, düşünen, soran, öğrenen, eleştiren, seven, sevilen, özgür bilinçli bireyler yetiştirmeyi amaçlamıştır. Köy çocukları, yoksulluk ve yoksunluklar içinde yaşamaktan kurtulmalı, dünyaya, bilime, sanata, edebiyata açılmalıdır. Yaşam güzelliklerle ve çok çeşitli olanaklarla doludur. Tüm insanlarımız için bu olanaklara kavuşma fırsatı yaratılmalıdır.

Eğitimde devrim: Köy Enstitüleri
1939’da Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel, İ. Hakkı Tonguç’la birlikte Köy Enstitülerinin kuruluşuna öncülük eder. İsmet İnönü onları desteklemektedir. Mehmet Başaran’ın deyimi ile bir değil bin gül açmaktadır Anadolu’da. 21 Köy Enstitüsü kurulmuştur. Toplumun özlemini çektiği insanı, özgür bireyi yetiştirecektir bu okullar, orada öğrencilik ile işçilik birleştirilmiştir. Üreten, halk kaynaklarına açılan topraktan, doğadan öğrenilen bir okul yaratılmıştır. Orada türküler söylenir, halay çekilir, tiyatro yapılır, yurt ve insan sevgisi taşıyan girişimci, akılcı, yaratıcı, laik, çağdaş, bağımsız, özgür insanlar, gençler yetişecektir. Büyük eğitimci Hasan Âli Yücel bu yıllarda Türk toplumuna 500 klasik eser kazandırmış, tercüme büroları kurmuştur. Melih Cevdet Anday, Nurullah Ataç, Orhan Veli, Erol Güney bu bürolarda, Konservatuvar ve Köy Enstitülerinde görev alırlar. Meslek okulları açılmıştır. Enstitülerde öğrenciler yılda 20-25 kitap okumakta ve hümanist kültürle yoğrulmaktadırlar. Okulların çalışkan idealist müdürleri ve öğretmenleri vardır. Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Azra Erhat, Cavit Orhan Tütengil de öğreticiler arasındadır. Âşık Veysel halk müziği öğretmenidir.
Eğitimde devrim: Köy Enstitüleri

Saldırılar başlıyor
Bu, tüm dünyada örnek alınan ve övgü ile anılan ama bazı çevrelerde kaygı uyandıran okullarla ilgili söylentiler ve iftiralar gecikmemiştir. Seçimler yaklaşmaktadır, partiler köy ağalarına el atmakta ve onları Meclis’e taşımakta yarar ve çıkar görmektedirler. Aşiretler, şeyhler, ağalar, sömürücü güçler kaygılanmakta haklıdırlar. Köleliğe, ağa baskısına başkaldıracak pırıl pırıl gençler yetişmektedir burada. Tehlike büyüktür, ağalar ağası Kinyas Kartal, İnönü’ye gelip “Paşam, bu okulları kapat, yoksa doğudan oy alamazsın” demiştir. Eğitim yoksunu halkımızın oyunu almak artık gündemdedir. Bu amaç her şeyin üstündedir. Bunun için her çareye başvurulabilir ve Köy Enstitüleri yok edilebilir. Nitekim öyle olmuştur. Enstitüler için soruşturmalar başlatılmış, Meclis’ten heyetler gelip sorgulamalar yapmıştır:
“Hep birlikte ne marşı okuyordunuz?” (Ziraat Marşı’nı kastediyorlar.)
“Orhan Veli niçin geldi?”
“Sabahattin Ali niçin ziyaret etti?”
“Hangi Rus yazarlarını okuyordunuz?”
“Kız erkek birlikte eğitim olur mu?”
Bu sorulara okul müdürlerinin verdikleri cevapları, onları saygı ile anarak okumalıdır her çağdaş insan. Adeta bir uygarlık dersi niteliğindedir bu cevaplar. Her şeyden önce kurucuları yok etmek gerekiyordu. Hasan Âli Yücel’in karşısına onu solculukla suçlayan bir avukat çıkarıldı. Büyük eğitimci bakanlıktan ayrılmak zorunda bırakıldı. İsmail Hakkı Tonguç etkisiz hale getirildi. Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen tutucu zatın (Reşat Şemsettin Sirer) enstitülere hiç sempatisi yoktu. Yavaş yavaş budandı bu mucizeler yaratan, en büyük yurtseverleri, şairleri, yazarları yetiştiren okullar.
Eğitimde devrim: Köy Enstitüleri

‘Marshall Planı, Truman Doktrini...’
Mehmet Başaran’a, bu kıyım nasıl yapıldı diye sorduğumda, “Coşkun Hoca, Marshal Planı, Truman Doktrini...” demişti. Evet ABD yardım edecekti ama şartları vardı: Bilgili, çağdaş, bilinçli yurttaşlar yetiştirilmesine izin verilmemeliydi. 1948’de Hasanoğlan Yüksekokulu kapatıldı. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi ise her şeyin sonu oldu. Halkevleri ile birlikte Köy Enstitüleri, daima özlemle anacağımız, yok edilişine aralıksız esef edeceğimiz, onları yok eden karanlık güçleri lanetleyeceğimiz benzersiz aydınlanma odakları olarak yakın tarihimizdeki yerlerini almışlardır. Bu okullarla bir kurtuluş ve aydınlanma savaşı verilmişti ama karşıdevrimciler onu yarıda bıraktılar.Türk ulusuna, Türkiye Cumhuriyeti’ne vurulmuş en büyük darbedir bu...

Coşkun Özdemir

Prof. Dr. Coşkun Özdemir/Cumhuriyet

Türkiye Yeni Bir Lider Adayı Kazanmıştır
Sayın Ekrem İMAMOĞLU; İstanbul'un yönetimine, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına hoş geldiniz.
Zorlu ve engelli bir sürecin sonunda, on yedi gün gecikme ile gerçekleşen bu geliş, İstanbul Büyük Şehir Belediye başkanlığından öte, ülkemizin genç ve donanımlı, demokrasiyi içine sindirebilmiş, yapıcı, hoşgörülü, samimi, herkesi kucaklayabilen yeni bir lider adayının doğuşunun da habercisi olmuş ve Ekrem İMAMOĞLU adı, Türk demokrasisi ve siyasetinin yeni miladı olmuştur.
Ne yalan söyleyelim, Ekrem İMAMOĞLU adı ilk ortaya çıktığında, kendisini yakından tanımadığımız için, bizde bir endişe yaratmış ve bu ismi aday yapan KILIÇDAROĞLU'na içimizden kızmıştık.
Sayın Ekrem İMAMOĞLU; adaylığı kesinleşerek sahaya indiğinde, çok kısa sürede gösterdiği performans, demokrasinin tüm ilkelerine saygısı, hangi görüşten olursa olsun herkesi kucaklaması, güler yüzü, samimiyeti, her kesime güven veren istikrarlı tutum ve davranışları, Beylikdüzündeki başarılı çalışmaları, insanlara huzur veren donanımlı ve birleştirici konuşmaları, konuşmalarında slogan haline getirdiği, ”Ben kimsenin hakkını yemem, ama kimseye de hakkımı yedirmem” söylemi, seçimdeki oy başarısı kadar, aldığı oylara sahip çıkan kararlı ve önceden planlanmış çabaları, inatçı kişiliği, hak ve adalet anlayışı nedenleriyle, İstanbul’da yaşayan veya yaşamayan tüm Türk Milletinde büyük bir sempati ve umut  uyandırmış ve kendisini, sadece görev yapacağı İstanbul halkına değil, tüm halkımıza sevdirmiştir.
İMAMOĞLU; kazandığı seçime rağmen, haksız itirazlar, itiraz üzerine yapılan yeni sayımların, seçimi kaybeden iktidar tarafından kasten yavaşlatılması nedeniyle mazbatasını 17 gün gecikme ile alabilmişse de; ”her şerde bir hayır vardır” sözü, yine hükmünü icra etmiş ve bu 17 günlük süreci de iyi yöneten, her vesileyle sinirlenmeden sakin bir şekilde Türk Halkına seslenerek, kendisini daha iyi tanıtma ve Türk Halkına sevdirmesini bilmiş, oluşan güveni zirvelere taşıyarak, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığının da ötesinde, ilerideki yıllarda CHP'nin yeni lideri olabileceği konusunda halkımızda umut ve bekleyiş yaratabilmiştir.
İktidar; seçimlerin sonuçlarını tanımayan ve kabullenmeyen antidemokratik tutumuyla, Sayın Ekrem İMAMOĞLU'nun içindeki cevheri dışarıya çıkarıp halkın sevgilisi olmasına katkı sunmuş, kaybettiği İstanbul yanında, sonraki Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde, tüm Türkiye’yi kaybetmesinin yolunu aralamıştır.
Sayın İMAMOĞLU; seçmenine ve tüm Türk Halkına umut aşılamış, Türkiye'ye gerçek bir bahar havası getirmiştir.
İMAMOĞLU; CHP içinde, kendisini bulunmaz Hint Kumaşı sanan, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine hazırlıksız başlayan ve bu süreci yönetemeyen, verdiği sözlere rağmen, seçim gecesi seçmenlerinin karşısına çıkamayan onları bilgilendiremeyen, hayal kırıklığına uğratan, bir gazeteciye “adam kazandı” diyerek pes eden Sayın Muharrem İNCE'ye de, hak ettiği dersi vermiş ve CHP içinde KILIÇDAROĞLU'nun halefi olabileceğini ilan etmiştir.
Hoş geldin Sayın Ekrem İMAMOĞLU, senin başarın, tüm Türk Halkının başarısı olacaktır. Gazan mübarek olsun, kendini ve sana güven duyan CHP'lileri ve tüm Türk Halkını utandırmamanız, başarılı olmanız en samimi istek ve dileğimizdir.
Üstlendiğin bu zor görevde başarılar, kolay gelsin Sayın Ekrem İMAMOĞLU.

Güner Yiğitbaşı

18/04/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu 

Sizin Amacınız Bağcı Dövmek
Sizleri çok iyi anlıyoruz.
Sizin tek amacınız; rant kaynağınız, para kasanız İstanbul Belediyesini kaybetmemek ve  elinizde tutmak, İstanbulluyu ve ülkenin menfaatlerini düşünmediğiniz, demokrasiden nasibinizi almadığınız, demokrasiyi ve demokratik seçimleri amaç değil araç olarak kullandığınız, artık çok net bir şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır.
İddia ettiğiniz gibi, seçimlere hile ve usulsüzlük karışmışsa, sizler niçin ülke genelinde seçimlerin yenilenmesi için gayret sarf etmiyorsunuz?
Niçin, sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerine odaklandınız,
Bugüne kadar kazandığınız tüm seçimlerde hile ve usulsüzlük yapıldığı niçin hiç aklınıza gelmedi, muhalefetin hile ve usulsüzlük iddialarına niçin kulaklarınızı tıkadınız, atı alan Üsküdar’a geçti diyebildiniz?
Niçin, sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçiminin iptalini istiyorsunuz ,İstanbul’un ilçelerinde yapılan sizlerin daha çok başkanlık kazandığınız ilçe seçimlerinin iptalini niçin istemiyorsunuz, zira bir usulsüzlük ve hile varsa, aynı zarfa konularak birlikte atılan büyükşehir dışındaki oylarla sonuçlanan ilçe belediye seçimlerine niçin ses çıkarmıyorsunuz?
Kaydırma seçmen iddianıza gelince; örneğin, Sarıyer’de oy atması gerekirken Büyükçekmece’de oy atan seçme koşullarını taşıyan bir seçmen, nerede oy atarsa atsın aynı zamanda büyükşehir belediye başkanı için de aynı zarf içinde oy attığına göre, ne fark edecektir, Sarıyer’de oy atsa da, Büyükçekmece’de oy atsa da, sadece kendisine ait bir oy büyükşehir belediye başkanının seçiminde rol oynayacaktır. Hem Sarıyer’de, hem de Büyükçekmece’de iki kez oy kullanmadıktan sonra bu usulsüzlüğün, büyükşehir belediye başkanının belirlenmesinde sonuca etkili olamayacağını bilmiyor musunuz?
Niçin, kendi itirazınız üzerine yeniden sayılan sandıkların sayılmasını engellemeye ve yavaşlatmaya çalıştınız, sonucun değişmeyeceğinin itirazınızın haksız ve yersiz olduğunu bildiğiniz için mi, bu engellemeleri yaptınız?
Sandık kurullarının usulüne uygun teşkil edilmemesi, seçim sonuçlarına itiraz eden sizlerin görevi değil midir? Kaldı ki; velev ki, sandık kurullarının oluşturulmasında usulsüzlük var kabul edelim, seçmenin usulüne uygun olarak attığı oyla belirlenen milli iradeyi nasıl yok sayabilirsiniz, bundan önceki seçimlerde daha oy verme işlemi devam ederken, Yüksek Seçim Kurulunun, oy pusulası ve zaafları üzerinde yasa gereği bulunması gereken mühür olmasa bile, bu usulsüzlüğe rağmen seçmen iradesini düşünerek, bu mühürsüz oyların geçerli sayılacağına karar verdiğini bilmiyor musunuz?
Ülkemizde seçimlerin çok adil ve güvenli bir şekilde yapıldığını savunan, sizler değil misiniz, bu sözünüzü nasıl unutuyorsunuz?
Mızrak çuvala girmiyor beyler, dilinizin altındaki baklayı çıkarın ve doğruları itiraf ediniz, deyiniz ki; biz İstanbul Belediyesini o kadar kötü ve yasa dışı yönettik ki, bunun hesabını vermekten korkuyoruz, partimizin ayakta kalabilmesi için, İstanbul'un rantına çok ihtiyacımız var, bizi İstanbul arpalığından mahrum etmeyiniz.
Belki o zaman itirafçılıktan ve etkin pişmanlıktan yararlanabilirsiniz.
CHP size de bir sözümüz olacak; bu sefer sandıklara ve oylara sahip çıkarak, çok iyi çalışarak aldığınız haklı galibiyetle iktidarı niçin üzdünüz? Ülkeyi ne güzel şirket gibi yönetiyorlardı, ülkede işsizlik, cari açık, iç ve dış borç, enflasyon, pahalılık sıfırdı, İstanbul’u kazandınız ve ülkeye büyük zarar verdiniz bir daha yapmayınız lütfen!

Güner Yiğitbaşı

17/04/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Direnmeyiniz!...- Güner Yiğitbaşı
Sayın ERDOĞAN ve Sayın Binali YILDIRIM, artık lütfen direnmeyiniz.
İstanbul seçimini kaybettiniz. Bunu Allah da biliyor, kullar da.
Kendinizi ve itibarınızı daha fazla ezdirmeyiniz.
Demokrasiye karşı direnmeniz, seçimlerdeki yenilginizi kabullenmemeniz, sizleri her geçen gün demokrasi düşmanı konumuna getiriyor, seçmen demokrasiden ve seçimlerden soğuyor, demokrasiye ve ülkeye zarar veriyorsunuz, ülkemizin dışarıdaki itibarını yok ediyorsunuz, önümüzdeki yıllarda yapılacak olan seçimlerdeki çok ağır yenilginizin taşlarını döşüyorsunuz.
Kamu vicdanı, sizin açık ve seçik seçimi kaybettiğinizi, gönül rahatlığı içinde kabul ediyor.
Aslında, seçimi kaybettiğinizi sizler bizden çok daha iyi biliyorsunuz.
O zaman bu direnmenizin sebebi nedir?
Gemileri mi yakmak istiyorsunuz, ben yoksam tufan mı diyorsunuz?
Yapmayınız, kendinize, ülkemize ve topal da olsa demokrasimize kıymayınız.
Yenilgi gözünüzü kör ettiği için, siz direndikçe, seçimin gerçek galibi Ekrem İMAMOĞLU'nun daha da ünlendiğini, bırakınız İstanbul halkını,82 milyon Türk İnsanının göz bebeği haline geldiğini, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçiminde İMAMOĞLU'nu Cumhurbaşkanı adayı olarak şimdiden ilan ettiklerini göremiyorsunuz.
İstanbul'u kaybettiniz, bu yenilgiyi kabul etmemekle ve direnmekle, Türkiye'yi de kaybedeceğinizi düşünerek inadınızdan ivedilikle vazgeçin, sınırsız yetkilerinizle ülkeyi güzel bir şekilde yönetin, ekonomik krizi önleyin, diğer ülke sorunlarını çözün de hiç değilse ülkenin yönetimini elinizden kaçırmayınız.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olmayınız.

16/04/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Binali Yıldırım İşte Cevabı
Binali YILDIRIM demiş ki; hile yoksa geçersiz oyların sayımında bana niçin fazla oy çıkıyor diye sormuş.
İşte cevabı bu makalemizde mevcut. Hep birlikte tekrar okuyalım lütfen.

KÜLTÜR VE EĞİTİM FARKI

Kimse; alınmasın, gücenmesin, başka yerlere çekmesin lütfen, seksen milyon nüfuslu, dengeli kalkınamamış, devletin imkanlarını ve gelişmişliğini, her bölgeye eşit olarak dağıtamamış olan kocaman ülkemizde yaşayan insanların ve seçmenlerin tümünün, aynı kültür ve eğitim düzeyinde olduklarını bekleyemediğimiz gibi, kimse bunu iddia da edemez.
İşte, bu gerçekleri yaşadığımız ülkemizde, her siyasi partinin hitap ettiği bir kitle ve dayandığı bir seçmen tabanı vardır.
Bu taban, partiden partiye değişebilmektedir.
Bir parti vardır, tabanının büyük çoğunluğu şehirlere, gelişmiş şehir kültürü ile yetişenlere iyi eğitim alanlara dayanır.
Bir diğer parti vardır, tabanı daha çok kırsal kesimlere, elinde olmayan nedenlerle, ülkenin nimetlerinin ve gelişmişliğinin dengeli bir şekilde dağıtılamadığı, bu nedenle eğitim hizmetlerinden iyi bir şekilde yararlanamayan ve iyi bir eğitim alamayan kültür düzeyleri biraz daha geride kamış insanlarımıza dayalı olabilir.
Bu değerlendirmemizi; kimse, insanları kültürlü ve kültürsüz, eğitimli ve eğitimsiz olarak ikiye bölme, yerme ve ayıplama şeklinde yorumlamamalıdır, asla böyle bir maksadımız yoktur. Bu ayırım; Maalesef, bizim ülkemizin kabul edilemez bir gerçeğidir.
Bu gerçeği niçin gündeme getiriyoruz?
Açıklayalım o zaman.
Tüm kamuoyu heyecanla izliyor, hepiniz biliyorsunuz, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçimi sonuçları, seçimi kaybeden AKP tarafından haksız bir şekilde itiraz bombardımanına tabi tutulmuştur.
İstanbul da kullanılan tüm geçersiz oylar, hukuksuz olarak, yeniden sayılıyor. Geçersiz sayılan oylar üzerinde yeniden yapılan ve şu ana kadar tamamlanan sayım sonuçları basından açıklanıyor, bizim dikkatimizi çeken bir husus var. Geçersiz sayılan oyların, bazı sandıklarda çoğunlukla AKP'ye ait olduğu anlaşılıyor.
Halkımız; buna bakarak, seçimlerde CHP tarafından AKP aleyhine bir seçim hilesi yapıldığı şeklinde bir algıya kapılmamalıdır. Aynı şekilde, seçimi kaybedenler de, geçersiz oylardan kendi hanelerine yazılan oyların bir miktar fazlalığını kötüye kullanarak; halkımızda, seçimlere hile karıştığı şeklinde bir algı yaratmaya kalkışmamalıdır.
Aslında şu gerçek de unutulmamalıdır ki; geçersiz oyların, İstanbul için yeniden sayılmasına yönelik yargı kararı da hukuksuzdur. Aynı itirazı yapan örneğin Balıkesir İyi Parti Teşkilatının talebi, ilgili seçim kurulu tarafından kabul görmemiş ve geçersiz oylar Balıkesir için yeniden sayılmamıştır. Bu bir hukuk garabetidir, ayıptır ve günahtır.
Biz şimdi asıl konumuza dönecek olursak, İstanbul iline ilişkin seçimlere münhasır olarak, geçerli sayılmayan oyların yeniden sayılması sonunda, bazı sandıklarda; seçim sonucunu değiştirmeyecek olan AKP adayına ilave edilen oyların, CHP adayına nazaran biraz fazla çıkması, her iki partinin dayandığı seçmen tabanı ve kitlesinin kültür ve eğitim düzeyleriyle ilgilidir. Şu yadsınamaz bir ülke gerçeğidir ki; eğitim düzeyi daha yüksek olan CHP seçmeni, oy verirken daha az hata yapmış ve bu nedenle de CHP adayı için daha az geçersiz oy çıkmaktadır. Bu fark, bir seçim hilesinden kaynaklı değildir. Seçimlerin güvenliği de CHP tarafından değil, iktidardaki AKP tarafından sağlanmıştır. Seçimlerde bir hile yapılmışsa, bunun sorumluluğu da iktidar partisine ait olmalıdır.

Güner Yiğitbaşı

05/04/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Bu ülke sahipsiz değildir!..
Nedir bu rezalet beyler?
Ayıp, artık kendinize geliniz.
Kimsenin, ne AKP Genel Başkanı EDOĞAN'ın, ne de YSK Başkanı ve üyelerinin, bu rezaleti bizlere yaşatmaya asla hakları ve yetkileri yoktur.
Seçimlerin yapılmasından bu yana iki hafta geçmiş olmasına rağmen, İstanbul seçimleri; yapılan yasa dışı itirazlar üzerine, Maltepe oylarının yeniden sayılması işleminin kasten yavaşlatılması ve sayılan sandıkların sil baştan tekrar tekrar sayılmasına kararlar verilmesi nedeniyle, bir türlü sonuçlandırılamamaktadır.
Yüksek Seçim Kuruluna artık yeter diyoruz ve sürece doğrudan müdahale ederek ilgilileri kesin olarak uyarmasını talep ediyoruz.
Yüksek Seçim Kurulu Başkanı ve üyelerinin sona eren görev sürelerinin bir yasa ile uzatılması nedeniyle şaibeli hale gelen Yüksek Seçim Kurulunun; üzerine düşen bu şaibe gölgesini haklı gösteren davranışlardan sakınarak, bağımsız ve tarafsız bir şekilde yasalara uygun hareket ettiğini Türk Milletine göstermesi, hak, hukuk, adalet ve aynı zamanda bir namus borcudur.
Seçim sonuçlarına itiraz etmek bir hak ise de; bu hakkın, yasaların aradığı koşullarda kullanılması da zorunludur.
298 Sayılı Yasanın itiraza ilişkin hükümleri ve itiraz koşulları bellidir. Somut gerekçe ve delil sunmak zorunludur.
Hukukun temel kuralları vardır, bunlardan en önemlisi de; bir hak kullanılırken, o hakkın kötüye kullanılmaması kuralıdır. Bu kurala göre, yasal bir hak kullanılırken bu hakkın kullanılmasında suiistimal yapılıyorsa, o hak kötüye kullanılıyorsa, ki kullanılıyor, hakkın kötüye kullanılmasını, hukuk ve dolayısıyla YSK, asla himaye edemez, koruyamaz ve görmezlikten gelemez.
Bu itibarla, Yüksek Seçim Kurulu artık tribünlerin seyirci koltuklarından sahaya inmeli ve itiraz haklarını kötüye kullananlara, yeniden oy sayımlarını yavaşlatanlara dur deyip, engel olmalı ve seçimlerin en kısa sürede sonuçlanmasını sağlamalıdır.
Bu davranış, Yüksek Seçim Kurulunun; üzerine düşen şaibe gölgesini de ortadan kaldıracak olan, bir namus ve hukuk borcudur.
Bu ülkenin sahipsiz olmadığını, sıfatları ve görevleri ne olursa olsun, herkes bilmek ve davranışlarını ona göre yeniden ayarlamak zorundadır.

Güner Yiğitbaşı

15/04/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

(17 Nisan Köy enstitülerinin açılışının 79 inci yılı anısına)         
“Cumhurbaşkanı olmasaydım, öğretmen olurdum”. G.M.Kemal Atatürk

“Köy Enstitülerinin bütün günahı omuzlarıma, sevabı başkalarına olsun. 
O kurumların günahı bile bana yeter.” 
Hasan Ali Yücel Maarif Vekili

“Ben üç şeyle övünmesini isterim Türkiye’nin. Atatürk’ün gerçekleştirdiği kendine dönüş ve bağımsızlık politikası, Hakkı Tonguç’un gerçekleştirdiği demokratik eğitim ve Nâzım Hikmet’in getirdiği insancıl, ulusal şiir.”  Fakir Baykurt

“…öldüğüm zaman Türk milletine iki eser bırakmış olacağım. Biri Köy Enstitüleri, öbürü çok partili hayattır.” İsmet İnönü

Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri
Öğretmenliğe ilk atanmam
Köy enstitüleri kapatıldıktan sonra onların yerine kurulan ilköğretmen okullarından, ilk kez 1961-62 öğretim yılında açılan Kırşehir İlköğretmen Okuluna yatılı olarak girmiştim ve ilk mezunlarındanım.  1963-64 yılında Kırşehir İlköğretmen okulunu bitirdikten sonra, Diyarbakır’ın Silvan İlçesinin Gökçetevek köyüne tayin olduğumu öğrendim. O zamanları “öğretmenler ev donatsın” diye her mezun olana 80 lira “donatım parası” vermişlerdi. O zamanları öğretmen açığı ve öğretmenlere gereksinim vardı.
Şimdilerde ise on binlerce öğretmen adayı atama bekliyor. Her yıl binlerce mezunla 400 bine yakın öğretmenin atama beklediğini biliyor muydunuz?  Atanamadığı için işsizlik nedeniyle bunalıma girerek hayatlarına son veren intihar eden öğretmen sayısı 2017 itibariyle 42, bugüne kadar ise 50’ye yakın olduğunu ilgililerden öğreniyoruz.(1)
Ayrıca bölücü terör örgütü PKK'nın 1984 ile 2000 arasında şehit ettiği öğretmen sayısı 200'den fazladır, bu arada 1930 da katledilen Mustafa Fehmi Kubilay’ı da bu şehitlere eklememiz gerekir.
Benim çalıştığım Diyarbakır’da 36 tane öğretmen PKK tarafından katledildi. Öğretmen konusuna değinirken bunlara da yer vermek gerekir sanıyorum.

Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri

 Köyümde
Diyarbakır Silvan’a gidip köyün durumunu öğrenmek istedim. İlçe İlköğretim Müdürü “orada müdürsün” dedi. Ben yeni mezundum nasıl müdür olacaktım diye söylendim. Meğer Bismil taraflarına doğru çöl gibi bir ıssız köyde öğretmen olacaktım.
Diyarbakır-Silvan arasındaki karayolunun ortasında Başnık denilen jandarma karakolunda inip köye yaya gidecekmişim. Çünkü köye hiç araba dolmuş gitmezmiş. Karayolunda inip köye doğru 5-6km yol yüründükten sonra köye varılıyordu. Köyde ne bakkal, ne berber, ne kahvehane hiçbir şey yok ıssız bir düz ovada küçücük bir köy. Hayal kırıklığına uğradım, tek başıma ne yapacaktım. Okulun etrafında çevre duvarı yok, köyün sığırları koyun sürüleri gelip geçiyorlar, ben pencereden onları seyreldim.
Sıkıntılı bir bekleyişten sonra, okulu açtık. Okula 15 yaşlarında çocuklar da gelmişti. Yeni kayıt olacak çocukların hiç birinin nüfus cüzdanları yoktu. Çocuklara adın nedir diye soruyorum, kimi Mekke, kimi Medine, Kimi Arap, kimi Abdulcabbar, kimi Abdulgaffar isimlerini söylüyorlardı. Okulda ve köyde şaşkınlığım gittikçe artıyordu. Herkesin Kürtçe konuştuğu bu ıssız köyde Tanrım ne yapacağım, diye şaşkın durumdaydım.
Sınıfta
Okulumuz bir çatı altında tek odalı lojman, tek odalı bir dershane idi. 50 den fazla öğrencim vardı ve ben tek öğretmendim 12-13 kadar okula yeni kayıt olan birinci sınıf öğrencisi vardı. Hiç birinin nüfus cüzdanı yoktu, Boyun gelişmişliğine, ana babalarını ifadelerine göre yedi yaşına gelmişse kayıt yapmıştım.
Tek odalı dershanede birden beşinci sınıfa kadar değişik sayılarda öğrenci vardı.
Burada okul açılınca birinci sınıfa kayıt olan öğrencilerin hiç birisi Türkçe bilmiyorlar, Kürtçe konuşuyorlardı. Kendi kendime aman Tanrım bunlara Türkçe mi öğreteceğim, okuma yazmamı öğreteceğim diye bocalamaya başladım. Birleştirilmiş sınıf olduğu için tek dershane içinde birden beşe kadar bütün sınıflar vardı.
Öğretmen okulunda bu konuda ayrıntılı bilgiler alamamıştık, başımıza böyle Türkçe bilmeyen öğrencilerin çıkacağını hiç tahmin etmiyordum.
Neyse ilk gün sınıfta birinci sınıflar bana, ben onlara şaşkınca bakışıyorduk. Aman Tanrım ne yapsam diye bocalarken, aklıma bir şey geldi. Beşinci sınıftan bir tercüman çağırdım, ona dedim ki söyle bu birinci sınıflara ben ne söylersem, ne yaparsam onlar da onu söylesinler, diye tembih ettim. Beşinci sınıftan gelen tercüman öğrenci Türkçe bilmeyen birinci sınıflara Kürtçe olarak anlattı. Ben anladınız mı, dedim, tercüman da onlara Kürtçe “anladınız mı” dedi. Onlar başlarını evet anlamında salladılar.
Tercüman beşinci sınıf öğrencisi yerine oturdu. Zaten tek dershanede yan yana duran bütün sınıflar, bizi izliyorlardı.
Ben burnumu tuttum, onlar da burunlarını tuttular, ben –bu burun- diyorum, onlar da burun diyorlardı. Ben çenemi tuttum, bu çene, dedim onlar da çenelerini tuttular, “bu çene” diye koro halinde söylüyorlardı. Yanak, dil, göz, böyle böyle devam ederken onlar da yavaş yavaş Türkçeyi öğreneceklerdi.
Bu vodvil gibi gösteri hepsinin hoşuna gitmiş olmalı ki baktım bir öğrenci yanındaki çimdikledi mi ne yaptıysa, yanındaki çocuk oturduğu yerden seslice hoplayıp sıçradı.
Ben sinirlendim, “ne yapıyorsun eşek herif” dedim, onlar da hep bir ağızdan  “ne yapıyorsun eşek herif” diyorlardı. “Ulan susun eşekler” dedim, onlar da yine koro şeklinde  “ne yapıyorsun eşek herif”!

Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri
Öteki ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci sınıf öğrencileri işlerini bırakmışlar şaşkınlıkla bakıyorlardı.
Ben ne yapacağımı şaşırdım, sinir ve yorgunluk başladığı sırada, birinci sınıftan bir öğrenci ayağa kalkarak yanıma doğru yaklaştı. Bana, “muallim muallim vallah billâh fışfışım” dedi.
(Köylüler öğretmen için eski Osmanlıdaki gibi “muallim” diyorlar). Bu argo tavrını o anda anlayamadığım öğrencinin durumunu çok yadırgadığım için, çocuğa ne diyorsun lan deyip bir tokat vurdum. Baktım çocuk altına doğru işiyor.
Hemen beşinci sınıftaki tercüman hızla yanıma geldi, “öğretmenim o çocuğun çişi gelmiş sizden izin istemeye çalışıyor” dedi. Eyvah ben ne yaptım dedim, o çocuğu kucağıma alıp dışarı çıkardım, o tercüman öğrenciyi yanıma çağırdım, evlerine gönderdim, üstünü donunu değiştirsin diye.
İçeri girdim, çocuklar gülüyor, ben gülüyorum, onlara, “çocuklar bir yanlış anlama oldu, ama ben söylettim, ben ne söylersem onlar da onu söylesinler, diye.
Bu tatlı bir anı olarak kaldı. Çok kısa zamanda hem Türkçe hem de okuma yazma öğrenmeye başladılar.
O yıl 1964-1865 öğretim yılında, bu ücra köyden kurtulayım diye askere gitme kararı aldırdım. Öğretim yılı sonunda yaz tatilinde okulumdan ayrıldım, kendi köyüm olan Kırşehir-Kaman İlçesi Yelek Köyüne geldim ki, zaten hasta olan babam ölmüş, yani cenazesine bile katılamadım. Nisan ayında ölünce, bana bir türlü ulaşamamışlar. İlköğretim Müdürüne telefon ediyorlar, o da, “yol bel telefon yok nasıl ileteceğiz, zaten tek öğretmen, o cenaze için giderse okul, çocuklar öğretmensiz kalır, 10-15 gün okul kapalı kalır” diyerek bana haber vermemiş veya verememiş.
tezek
Okulda soba ile ısınıyor, tezek yakıyorduk.
Ben ilkokulda okuduğum sıralarda 1950 li yıllarda, okula giderken koltuğumuzun altına bir odun parçası, bulamazsak bir tezek koyar öyle giderdik, sobada yakıp ısınmak için.
Aradan zaman geçti 1960 lı yıllarda (1964 de) öğretmen oldum. Diyarbakır Silvan Gökçetevek Köyünde okulda sobada yakıp ısınmak için öğrencilerim okula tezekle gelirlerdi. Gerçi 1950 li yıllarda kendi köyümdeki ilkokulda okurken, koltuğumun altında tezekle okula giderdim.
Oradan Ağrı’nın Diyadin İlçesi Sürmelikoç diye bir köyüne er öğretmen olarak gittim orada da tezek yakardık.
1969 da Çiçekdağı Haydarlı köyüne tayin oldum, orada da tezek yakardık.1970 li yıllarda kendi köyüm olan Kaman’ın Yelek Köyüne öğretmen olarak geldim; kendi köyümde de yarı tezek-yarı odun yakmaya devam ettik.
Tezek deyip geçmeyin, kömürün, doğalgazın henüz bulunmadığı binlerce yıl, insanlar ya ormandaki ağaçları, ya da birlikte yaşadığı hayvan gübresinden elde ettiği tezekle ısınmışlardı. Onun için tezek o devrin köylüsü için değerli idi.
Erzurumlu bir köylünün Erzurum pazarına tezek götürürken, kendisi kağnının önünde yürür, arkadaki tezek yüklü kağnının üstünde de çocuğu oturmakta. Bir an gelir ki çocuk tezeklerin üstünden kağnıdan düşer. Arkadan gelmekte olan başka bir köylü yolcu kağnıcıya bağırırmış, “uleeen çocuk düştü çocuk” kağnıcı geriye dönmüş ki, düşen çocuk kalkıp yürümeye başlarken, kağnıcı önemsemez bir tavırla, “ben de tezek düştü sandım”demiş.
Köy enstitüleri
Bilindiği gibi Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tümüyle Türkiye’ye özgü olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali YÜCEL ve Genel Md. İsmail Hakkı TONGUÇ yönetmişlerdi. Kapatıldığı 1954 yılına dek Köy enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek, toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti. Bütün -7 bölgede 21 okul- 1954’te kapatılarak “İş için, iş içinde eğitim” uygulamasına son verildi.
Kapatılmasında suçlananlar İnönü / ağalık (aşiret) düzeni deniyor!
Köy Enstitülerinden önce eğitim ve kültür durumumuza bir göz atalım
1923 e kadar eğitim öğretim o kadar geri idi ki, özgür araştırma ve sorgulamaya gerek duymayan eğitim kurumları, dinsel baskı üzerine kurulu Osmanlı’nın denetiminde okullardı. “Coğrafya dersleri harita üzerinde veriliyor diye eğitim bakanının görevden alınmasını” düşünenlerin egemenliğindeki çağ dışı okullardı. Ne ki 1923 de 6 ve daha yukarı yaşlardaki kadın nüfusun yalnızca binde 4 ü (% 0,4) okuryazardı. Müslüman Türk kızlarına-kadınlarına birkaç duayı ezberletmenin ötesinde bir eğitim verilmezdi. (sf 228) Devrin sibyan mektepleri, mahalle mektepleri, medreseler Çin’den bilim almak” şöyle dursun, her türlü yeniliği kâfirlik sayan bağnazlık odaklarına dönüşmüştü. Cumhuriyet kurulduğunda halkın %90 nından çoğu, kadın nüfusun ise %99 dan çoğu okuryazar bile değildi. İstanbul gibi birkaç vilayet dışında hiçbir şehirde beldede ortaokul ve mesleki eğitim kurumu yoktu. Tüm yurttaki öğretmen sayısı 3000 i geçmiyordu; bunların da yarsısı öğretmen okulu çıkışlı değildi.  Erkek öğretmen okullarındaki toplam öğrenci sayısı 400, kız öğretmen okullarında ise 300 öğrenci vardı.
4 Kasım 1920 günü, Balıkesir (o zamanki adı Karesi) milletvekili Vehbi Bey, TBMM de şu acı ve düşündürücü tabloyu anlatıyordu:
Bir kasabada yalnızca birkaç yüz hane gayr-ı Müslim ve buna karşılık binlerce hane Müslüman yaşadığı halde, gayrimüslimlerin düzenli ilkokulları, ortaokulları, yüksek öğrenim görmüş öğretmenleri olduğunu görüyoruz. Buna karşılık onbinlerce Müslüman nüfusun bir tek okulu yoktur”. Aynı toplantıda kimi milletvekilleri “kendi illerinde hiçbir okul bulunmadığını, yüksek öğrenimli iki kişi bulmaya olanak bulunmadığını” acı dille anlatıyorlardı. (sf 229)
Cumhuriyetten önce kız okullarındaki erkek hocalar harem ağalarından seçiliyordu. Kadınların tiyatroda rol almaları yasak olduğu gibi, kadınların tiyatroya gitmeleri bile yasaktı. 1915 yılında Tıbbiye Mektebi’ne alınan kız öğrenciler, bir perdeyle erkek ve kız öğrencilere ait iki ayrı bölmeye ayrılmıştı. (sf 201) Sonunda kız öğrenciler buna karşı çıkarak perdeyi yırtmışlar, “biz kendimize güveniyoruz” demişler, “erkekler kendilerine güvenmiyorlar mı”, demişler. (202)
Gerçek zenginlik ve güç kaynağı olan bu tarım dışı sanat ve meslekler, geri kafalı yalancı hocaların desteği ile “gâvur mesleği” olarak tanıtılıyordu. İstanbul’da bile, oğlu doktor olmak istediği için, imam babanın o kadar tuhafına giden güya sapkınca olan bu durumu görünce, “hemen beni diri diri gömün de, bu ayıbımı kimse görmesin” dediğini mahalle halkı yakınıyordu. (Namık Kemal’in Cezmi romanında geçmekte) Toplum o kadar geri idi ki, Büyük Taarruz öncesinde sağlanabilen 100 Fransız yapısı kamyonun ancak 20 sini çalıştırabilecek sayıda araç sürücüsü bulunabilmişti.(2)
İşte Köy Enstitüler açılmadan önce Türk toplumunun durumu böyle idi.
1924 yılında İstanbul’daki tek üniversite olan Darulfünun bahçesinde fotoğraf çektiren birkaç öğrenciyi, resmi günah sayan Darülfunun öğretmenleri öğrencileri cezalandırmıştı. (sf 259)
Kısaca ülkenin okuma yazma, kültür, bilim düzeyi bu denli çağın gerisinde idi. Artık eğitim, kültür alanında çok acele ve sağlam çalışma ve girişimde bulunulmalı idi.
Öğretmene kurulan bu kumpas
Eskiden, Cumhuriyetin ilk yıllarında öğretmenler şimdiki gibi devlet bütçesinden maaş almazlardı, belediye özel idarelerinden, il genel kurullarından maaş alırlardı.
Prof. Dr. Özer Ozankaya kitabında, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in 1928 yılında verdiği bir konferansından öğretmene, eğitime kurulan tuzak ve kumpas konusunda şunları nakletmektedir:
“- İl genel kurullarının şimdiki örgütlenişine göre üyelerin bir bölümü, halkın okumasından korkan, midesini ve kesesini bütün asalaklar gibi büyük kitlelerin bilgisizlik ve aymazlığı sayesinde dolduran kimselerdir…Köylünün alın terini ve emeklerinin bütün ürününü hiçbir zahmet çekmeksizin elinden alan bu ağaların, halka eğitim veren bir işte içtenlikle çalışabilecekleri nasıl düşünülebilir? Bunlar için bir çare vardır: Bütün okulları kapatmak ve yerlerine eski sübyan okullarını ve medreseleri koymak. (Şaşırmayalım, 1928 den günümüze, 90 yıl sonraya geldiğimizde Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevini yürüten Prof. Dr. Bülent Arı, kan emen yarasanın ışıktan korktuğu gibi “okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum” demişti ya)
Kastamonu’nun açık sözlü bir gericisi Hacı X ve Hoca Y efendilerin sözleri elimizin altında birer değerli örnektir: Hangi yıl var ki okul öğretmenlerini kaçırtmak için adamlar her yola başvurmaz? Geçen yıl il genel kurulunda öğretmen maaşlarının 300 kuruşa indirilmesini öneren ve kabul ettiren Hacı X efendi, amacını, bir özel eğlence toplantısında şöyle açıklamıştı: “Maaşlarını300 kuruşa indirdiğimizde işten ayrılacaklarını biliyorduk. Nitekim öyle oldu, yerlerine biz istediklerimizi koyacağız”.(3)
Köy Enstitüleri yaparak yaşayarak üreterek öğretiyorlardı
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Anadolu baştanbaşa şehitler, dullar diyarı idi. Ekonomi sıfır, köylerin hemen hepsinde okul da yok öğretmen de yoktu. Halkımızın çoğu kırsal kesimde nüfusun yüzde 80 lik bölümü köylerde oturuyor ve halkın yüzde 95 den fazlası okuma yazma bilmiyordu. Okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda yüzde beş  bile değildi. Baştanbaşa tezek kokan yurdun 40 bin köyü ve köylüleri aydınlanmaları ve çağdaş olmaları gerekiyordu. Benim küçüklüğümde yaşlılar anlatırdı, daha 1940 lı yıllara kadar bile bazı köylerde okuryazar kimse de bulunmuyordu bile, askerden gurbetten bir mektup geldiği zaman mektup okutmak için ata binen mektup sahibi köy köy mektup okuyacak okuma yazma bilen insan ararlarmış.
İşte bu halkımız bir ana önce okuryazar hale getirilmeli idiler. Osmanlı, çok değişik cephelerde gerekli gereksiz savaşlarda halkını kırdırırken, ekonomisi, tarımı çökmüş Anadolu halkı yoksul ve cahil bırakılmış, köylü sefil perişanlık içinde iken bir de Osmanlının Duyun-u Umumiye’den kalan milyonlarca ödenmesi gereken borç bırakmıştı.
Köy enstitüleri köylüyü toplumu aydınlatıyordu
Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri

İşte bu acı gerçekler karşısında Başbakan İsmet İnönü’nün koruyuculuğunda, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç’un gayretleri ile köy enstitüleri kurma çabaları ve eğitim seferberliği başladı. Önceleri ilkokul mezunu okuma yazma bilen zeki çocukların –bazıları eğitmen kurslarında üç yıl okuyan ve başarılı olan, okullarda yetiştirildikten sonra köylere eğitmen olarak gönderildiler.
1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazi bulunan köylerde veya hemen onların yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı. Türkiye genelinde seçilen şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy okullarına öğretmen yetiştirmek üzere Köy Enstitüleri açıldı.
Buradan yetişen öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak, hem de modern tarım bilgi ve tekniklerini, o yörede yapılmayan tarım ürün ve yetiştirme becerilerini de köylüye öğreteceklerdi.
Öylesine bir eğitim kültür seferberliği başlamıştı ki, tüm enstitüler, öğrenci ve öğretmenleri ile kendi bina ve tesislerini kendileri yapıyorlardı. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, ahırları, atölyeleri vardı. Derslerin yüzde 50 sinde temel örgün eğitim yapılırken, diğer yüzde ellisinde de tarım alanlarında uygulamalı eğitim veriliyordu. Az zamanda enstitüler ürün satmaya bile başlamışlardı. Böylece köylüye de uygulamalı olarak örnek oluyorlar, onlara yeni tarım usul ve uygulamaları gösteriliyordu.
1940-1946 arsında köy enstitülerinde 15 000 dönüm tarla tarımı elverişli hale getirildi ve üretim yapılmıştı. Aynı dönemde 750 000 yeni fidan dikilmişti. Oluşturulan bağların miktarı ise 1200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km yol yapılmıştı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirildi.
“Enstitülerin bahçelerinde sebze yetiştirilmiş, atölyesinde demircilik yapılmış, binalar, birçok yerde öğrencilerin çalışmasıyla inşa edilmiştir. Yaz tatillerinde deneyimli öğrenciler, başka enstitülerin inşaatlarında görevlendirilmiş, yeni yerlerde dayanışma içinde yaşamın üretim içinde zenginliğini tatmışlardır”.(4)
Köy enstitülerinin bu üretken eğitim düzeninin ünü dünyaya yayılmaya başlamıştı. Bazı ülkelerden inceleme yapmak üzere tarım uzmanları gelip görüyorlar ve sisteme hayran kalıyorlardı. Colombia Üniversitesinden Fay Kirby adlı akademisyen ülkemize gelerek Köy Enstitüleri üzerine bir doktora çalışması yapmıştır.
“…toplumu ta derinden etkileyen, izleri günümüze değin süren, cumhuriyetin en değerli eserlerinden biri olan köy enstitüleri üzerine bugüne değin birçok etkinlikler yapılmıştır, 200'ün üzerinde eser vardır, doktora tezi olmuştur, UNESCO bütün geri kalmış ülkelere örnek bir sistem olarak önermiştir, üzerine vakıflar, dernekler kurulmuştur köy enstitüsü sisteminin.
-Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Gönen Meslek Yüksekokulu Köy Enstitüleri Araştırma ve Uygulama Merkezi burada kurulmuştu geçen yıl- 100'e yakın bilim adamının katıldığı bir çalıştay düzenledi…(5)
Bu çaba içinde olan Köy enstitüleri kapatıldığı 1954 yılına kadar köy enstitülerinde 1308 kadın ve 15943 erkek olmak üzere 17251 köy öğretmeni yetişmişti. Bu okuma azmi içinde mezunlar arasından yazarlar çıkmaya başladı. En çok eser veren köy enstitülerinin yetiştirdiği yazarlardan en öne çıkanlar: Fakir Baykurt, Ümit Kaptancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Ali Dündar, Yusuf Ziya Bahadınlı, Osman Şahin, Hasan Kıyafet, Behzat Ay, Ali Yüce, Adnan Binyazar, Kemal Burkay,  Emin Özdemir, Sami Gürel, Osman Bolulu, Mehmet Aydın, Abbas Cılga, Abdullah Özkucur, İsa Öztürk, Pakize Türkoğlu, H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Refet Özkangibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir. 
Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra köy enstitüleri üzerinde “komünist” baskısı artmaya başladı.
18 Şubat 1952'de, 5886 sayılı yasa ile Türkiye NATO’ya üye olması ile tüm Batı ülkelerinin paralelinde olduğu gibi, Türkiye’de de Komünizme karşı müthiş bir soğuk savaş ve propaganda ile hafiyelik başladı, bunu da en çok ABD destekliyor, kışkırtıyordu. Böylece Türkiye’yi komünizme karşı bir ileri karakol olarak görüyordu.  Bu durum ülkemizde ilerici aydınlar üzerinde bir baskı unsuru oldu, özellikle köy enstitüleri ve mezun öğretmenler üzerinde “komünist” kuşkusu ve baskısı oluşmaya başladı. Bu komünist suçlaması ve paranoyası öyle bir hal aldı ki, gericiler her taşın altında adeta bir komünist arar oldular, öylesine birileri birilerine kızdığı zaman onu “komünist”le suçluyordu. Bu komünist baskısı ve dedikodusu 1946 seçimlerinden sonra yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Hemen Köy Enstitüleri ile ilgili büyük bir karalama ve iftira kampanyası devam etti. 
1946 seçimlerinden sonra ödünler verilmeye başlandı. Daha Menderes Hükümeti göreve gelmeden önce, köy enstitülerinin aleyhindeki dedikoduların rüzgârına kapılan İsmet İnönü Hükümeti, Köy Enstitülerinin kurucuları Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u görevden aldı. İsmet İnönü, şevkle ümitle kurulmasına destek verdiği köy enstitülerine karşı yapılan propagandaya direnmedi.
Yücel’in yerine Milli Eğitim Bakanı olarak gerici ve tutucu bir politikacı, Tonguç’a ve enstitülere karşı önyargılı olan Reşat Şemsettin Sirer getirildi. O da enstitülerin kapatılması sürecini başlattı; ilk olarak, “bu komünist yuvalarını kapatacağım” diyordu.(6)
“Köylerde görev yapan enstitülü öğretmenlerin kurumları ile ilişkisi kesildi. Ellerinden araç gereçleri alındı. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, 1947 de kapatıldı. Öğrencilerin yönetimde söz sahibi olmalarına son verildi. Ders dışı çalışmaları kısıtlandı. Karma eğitime son verildi. Enstitüde okuyan kız öğrencileri iki enstitüde topladı. Enstitü kitaplıklarında sakıncalı görülen kitaplar ayıklandı ve yakıldı.
1950 yılında CHP yerine Demokrat Partinin iktidar olmasıyla Köy Enstitülerine eski önem verilmedi. Bu okulların yerine daha çok İmam Hatip okulları açıldı. 
1950 Seçimlerinden sonra Demokrat Partinin ünlü demagogu (lafebesi) Tevfik İleri bakan oldu. Köy Enstitülerinin tamamen kapatılması için TBMM’de çalışmaları başlattı”.(7)
Köy enstitüleri, Demokrat Parti’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin önerdiği 6254 Sayılı Yasa ile 1953 yılında kapatıldı, ilköğretmen okulları ile birleştirildi. O yıl mezun vermedi, 1953-1954 Öğretim yılında, daha önce enstitülere kaydolmuş öğrenciler, bir yıl daha okuyarak öğrenim süreleri 6 yıla çıkarılmış ilköğretmen okullarından mezun oldular.(8)
Tevfik İleri, birçok Köy Enstitülü öğretmen hakkında asılsız suçlamalarla soruşturma açtırdı, onları sürgüne gönderdi. Hatta ceza olarak kimi Köy Enstitülü öğretmenlerin askerliklerinde yedek subaylık hakkı alınarak çavuş çıkarıldı.
Balıkesir Muallim Mektebi'nde parasız ve yatılı okuyan Sabahattin Ali, yaşamı boyunca baskılar altında kalmış, hapse atılmış, anavatan adeta ona zehir edildiği için yurdu terk etmek üzere Bulgaristan sınırında, güya ona kılavuzluk yapan ordudan atılan eski Astsubay Ali Ertekin tarafından 2 Nisan 1948 de başına odunla defalarca vurularak öldürüldü.
Köy enstitüleri kapatılırken köy enstitü çıkışlı yazarlar-aydınlar bile yıllarca soruşturmalar geçirdiler, sürgünler yaşadılar, hapislere atıldılar, ne ki,  şimdilerde AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın hedef gösterdiği İstanbul CHP İl başkanı Canan Kaftancıoğlu'nun kayınpederi Ümit Kaftancıoğlu da ülkücüler tarafından katledildi. Halk kültürü uzmanı, gazeteci- yazar ve TRT yapımcısı Ümit Kaftancıoğlu, 11 Nisan 1980 sabahı İstanbul Radyosu’ndaki işine gitmek için evinden çıktığı sırada ülkücülerin kurduğu pusuda öldürüldü.
Asıl adı Garip Tatar olan Ümit Kaftancıoğlu da tıpkı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi ilk önce tehdit edilip ardından hedef gösterildi.
Böylece gerici iktidarlarılar köy enstitülerini savunan aydınlanmacı aydınlarımızı hapislere atıp süründürdüler, Köy enstitülerini hep savunan Sabahattin Ali’den Uğur Mumculara, Necip Haplemitoğluna kadar nice seçkin aydınlarımız evlerinin önünde katledildiler. Onların uzantıları böylece iktidara geldiler, şimdilerde en şeytani planlarla iktidardan gitmiyorlar.
Şu anda Cumhuriyet tarihinin en gerici yönetimi ve yöneticisi iktidarda, Kuvayi Milliye Kahramanlarına saldırıyor, Cumhuriyetin değerlerini kötülüyor,  Cumhuriyeti kazanımlarını satıp savıyor. Ülkeyi keşke iyi yönetseler bari görüp yaşadığımız gibi ülke her alanda geriye gitmekte.(9)
Köy enstitüsü aleyhinde dedikodular
Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri
Menderes’in köy enstitüleri hakkında dedikleri

Köy Enstitülerinin çok beğenildiğini gören DP Başbakanı Adnan Menderes aynen şöyle diyor:
“-Köy enstitüleri yöneten kesimden daha akıllı bir vatandaş profili (görüntü) oluşturuyor… Bu, Kabul edilemez...”  Düşünün, TC nin bir Başbakanı Menderes, bir kurumun, bir vatandaşlarının daha bilgili, daha aydın olmasını istemiyor, bu aklın alamadığı bir şey.

Bir devletin başbakanı, kendi vatandaşlarının çok beğenilen, çok daha akıllı, çok daha zengin, çok daha bilimle donatılmış vatandaş olmasını istemez mi?
Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri
İşte Menderes’ten 75 yıl sonra, Menderes’i kendilerine rehber sayan 2002 den sonra gelen TC nin en gerici ve yıkıcı iktidarının bir akademisyeni bundan da beter bir laf edebiliyor. Bu iktidar bakıyor ki, tahsil-okuma düzeyi arttıkça, kendilerine verilen oy oranının azaldığını görünce, cahillere ümit bağlıyor. 
Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevini yürüten Prof. Dr. Bülent Arı, "okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum"  diyebiliyor. Cahillerden medet uman bu akademisyen Prof. Dr. Bülent Arı,  iktidarca ödüllendirilerek YÖK Denetleme Kurulu üyeliğine atandı. Gerisini siz düşünün.(10)
Rus Casusu Köy Öğretmeni Mahmut Makal
Mahmut Makal’ın başına gelenler:
O yıllarda öylesine yıkıcı ve akıl dışı dedikodular yayılıyordu ki komedi gibi olaylar anlatılıyordu.
Ünlü Köy romancılarından Köy Enstitüsü çıkışlı Mahmut Makal Aksaray’ın Demirci köyünde öğretmendir. Evine bir radyo alır. O zamanları radyonun çamaşır ipi gibi gerilen bir anteni, bir de toprağa sokulan anteni olurdu. Radyo yayınları öyle alınıyordu.
Köylüler Niğde Valiliğine şikâyet ediyorlar, “çamaşır ipi gibi gerdiği telle Rusya’ya haber veriyor, toprağa soktuğu telle Rusya’dan haber alıyor” diye.
Üstelik vali şikâyeti ciddiye alıyor ve Mahmut Makal’ı tutukluyor, hapse atıyor.
*
Orak çekice benzeyen bina
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde bir müzik okulu yapıldı. Okulun planları olarak, Ünlü Yazar Sabahattin Eyüboğlu’nun mimar eşi Mualla Eyüboğlu müzik okulu olduğu için kuyruklu piyano motifine uygun bir plan çizdi.
Bu plan orak-çekice benziyormuş, diye dedikodu yayarlar, havadan bakınca orak-çekici andırıyormuş, işte böylece komünist propagandası yapılıyormuş.
Ankara’lılar, helikoptere veya uçağa binecekler havadan bu binayı görecekler ve komünizmi benimseyeceklermiş.
*
Stalin’in burnu
TRT Yapımcısı, Yazar Nazmi Kal başından geçen Stalin’in burnu ile ilgili bir dedikodulu anısını kitabında şöyle anlatmakta:
Tarih 1953 ortaokulda öğrenciyim. Babam kahveden eve geldi. Girer girmez heyecanla “oğlum şu Türkçe kitabını getir” dedi.
Getirdim, baktı. Baha Dürder’in Türkçe ders kitabı idi; kitabın kapağında bir ağaç motifi vardı. Babam o ağacın bir yerini parmakları ile kapatıyor bakıyor, çeviriyor başka tarafa bakıyor.
Baba ne yapıyorsun”  dedim.
Bak burada Stalin’in burnunun resmi var. Bu kitapla komünizm propagandası yapılıyor” dedi.
Köy enstitülü çıkışlı öğretmenlere saldırılar başladı
Meğer kahvede böyle komünizm dedikodusu yapıyorlarmış.(11)
Köy enstitüleri aleyhinde 1950 iktidarı ve pusuya yatmış gericilerin organize olmuş propagandaları ile bu aydınlanma okulları 1954 de kapatıldıktan sonra, bu yıkıcı olumsuz propaganda enstitüsü mezunu öğretmenlere yöneldi. Köylerde Atatürk devrimlerini savunan, öğretmeye çalışan öğretmenler aleyhinde gerici imamlar, sömürücü ağalar, oy hırsına kapılan kasaba politikacıları eliyle yayılmaya başladı. Bu saldırı ve propagandalar artan oranda devam etti, Devletin, Cumhuriyetin köye gönderdiği tek memur olan öğretmenler böylece orada burada saldırıya uğramaya başladılar. Üstelik bu propaganda rüzgârına kapılan Niğde Valisinin Mahmut Makal’ı tutukladığı örneğinde olduğu gibi, nice yöneticiler de öğretmenlere baskıyı sürdürdüler.
Böylece devam ederek, sonunda Refah Partisinden tutun da şimdilerde Cumhuriyetin bütün değerlerine, laikliğe, Atatürk’e saldıran, Laik TC ni yıkmaya çalışan AKP gibi gerici iktidarı yarattı. Şimdilerde ülkemiz, dünyanın hayran kaldığı Atatürk’ün devrimci rotasından saptırılmanın sancılarını, kaosunu yaşamakta.

Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri
Kinyas Kartal’dan samimi itiraf:
Köy Enstitülerini kim kapatmış:
1900 yılında Çarlık Rusya’sında doğan, Brukan aşireti lideri, 1960'larda 15 yıl milletvekilliği ve sonra da Meclis Başkanlığı da yapan Kinyas Kartal’ın Köy Enstitülerinin kapatılması ile ilgili anısına anlattıklarına bir bakalım.
“-Köy enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Üstelik Rus ordusunda görev yapmış biriyim. Köy Enstitüleri bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar.
Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı. Ama Köy Enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme köy enstitüsü mezunu geldi ve bu köylerden artık kimse bana gelip danışmamaya başladı. 
Ben düşündüm 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu  gelirse benim ağalığım ne olur, sıfıra düşer! Köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler.
Böyleyse benim harekete geçmem  gerekir dedim ve doğudaki bütün ağalara telefon ettim onları topladım.   Ağaları örgütledim, örgütlü olarak Demokrat Parti ile pazarlığa girdik Köy Enstitülerini kapattık”.
Demokrat Parti iktidara geldikten sonra 27 OCAK 1954’te çıkarılan kanunla köy enstitüleri kapatılarak günümüze ve geleceğe ışık saçacak güneşimiz resmen batırıldı
Köy enstitüleri kapatılmasaydı:

– Fırsat ve olanak eşitliği sağlanırdı.
– Ezberleyen öğrenci değil de okuyan, üreten, düşünen öğrenciler başarılı olurdu.
– Öğrenciler okullarına cep harçlıklarıyla değil emekleriyle “katkı” yaparlardı.
– Demokrasi yalnızca kitaplardaki tanımlarda değil yaşamın ta içinde olurdu.
– Daha nitelikli öğretmenler yetişirdi.
– Öğrenciler verilenle yetinmez, araştırır, bulur ve tartışırlardı.
Boş zamanlarını müzik dinleyerek değil enstrüman çalarak;
takım fanatikliği ile değil spor yaparak, müzik yaparak değerlendirirlerdi.(12)
Müzik dedim de, köy enstitülerinde ve ilköğretmen okullarında müzik çok önemli idi; her öğrenci mandolin, bağlama, flüt de olsa bir müzik aleti çalardı. Bizler köy enstitüleri geleneği olarak, mandolinle İstiklal Marşı ve en az iki parça çalmadıkça mezun olamazdık. İki yıl önce 50 kadar emekli öğretmenle Gönen Köy Enstitüsüne ve civarına bir gezi düzenlemiştik. Gönen Köy Enstitüsü binalarının arasında boyumuzdan büyük ve çürümeye yüz tutmuş kocaman bir mandolin heykeli görmüştük. Bu okulun müziğe verdiği önemi yansıtır.
Enstitünün iki ve üç katları yatakhane olan bir binasının altında bulunan yönetici odalarına halı döşenmişti, mescit gibi. İçeri girerken ayakkabıyı çıkarıp terlik giyiyordunuz sanki bir mescide giriliyormuş sanırsınız, tuvalet ve banyolarında ağaçtan takunyalar vardı. 1940 lı yıllarda devrim şarkılarının, türkülerinin söylendiği o binalar mescide çevrilmişti.
Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri

Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri Öğretmenliğimin ilk yılları ve Köy Enstitüleri

Enstitünün yanında zamanında ekilip biçilen üretim yapılan 8 veya 10 dönüm kadar bir bahçe veya tarla gördük, içindeki ağaçlar kurumuş, paslanmış makineler çürümeye terk edilmiş, inanır mısınız o tarla içinde benim boyumda otlar vardı, içinde yürümekte zorluk çektik. O boş duran tarla becerikli ellerde nasıl ürün vermezdi.
1940 lardan kalma lojmanların kapıları pencereleri kırılmış, duvarları sapsağlam duruyordu.  
Biz şu an yalnızca matematik problemlerini hızlı çözen çocuklar yetiştiriyoruz.
Hepsi bu. Ötesi yok…
Her şeyden önce köylerin kenarlarına kurulan köy enstitüleri, köylüyü de eğitiyor, onu daha iyi üretken hale getiriyorlardı. Eğer köy enstitüleri on yıl daha kapatılmasa idi, köylü daha aydın, daha bilinçli bir üretici olurdu, üretim artardı. Şimdilerde tarımın, çiftçilerin düştüğü durumu görüyoruz, artık tarlalar boş yatıyor, köylü geçinemediği için, üretimi bırakmış, şehirde belki bir kapıcı, bir bekçi olurum ümidi ile köyünü terk ediyor, şehirlerin varoşlarına gecekondudan oluşan adeta şehirden ayrı bir köy kuruyor. Ne şehir kültürüne alışıyor, ne de köy kültüründen ayrılıyor. Üretim durmuş, devlet Cumhuriyetin kazanımları olan fabrikaları, tesisleri satıp tarım ürünü saman buğday, soğan, patates alıyor.
Şimdilerde geldiğimiz nokta bu.
KÖY ENSTİTÜLERİ MARŞI
Sürer, eker, biçeriz güvenip ötesine.
Milletin her kazancı, milletin kesesine.
Toplandık baş çiftçinin Atatürk'ün sesine
Toprakla savaş için ziraat cephesine.
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.
İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak
En yeni aletlerle, en içten çalışarak,
Türk için, yine yakın dünyaya örnek olmak,
Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat, alın ak.
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.
Kuracağız öz yurtta dirliği, düzenliği.
Yıkıyor engelleri ulus egemenliği.
Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği.
Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.
 * Güftesi B. Kemal çağlar tarafından yazılan ve bestesi
Adnan Saygun tarafından yapılan bu marş,
önce 'ZİRAAT MARŞI' olarak düzenlenmiş daha
sonra bütün köy enstitülerinin ortak marşı olmuştur.(13)
KÖY ENSTİTÜLERİ
Onlar, Köy çocuklarıydı.
Köy çocuklarıydı
Kurumuş çalılar gibiydiler bozkırda.
Kavrulmuş ekinler gibiydiler.
Geldiler,
Yalın ayakları
Ve
Yırtık mintanlarıyla geldiler,
Gönen’e, Aksu’ya, Kepirtepe’ye.
Ezilmiş, sömürülmüş, horlanmış
Ve
Unutulmuştular bin yıldır.
Ferhat oldular,
Yardılar İdris Dağını.
Gürül gürül akıttılar suyunu,
Hasanoğlan’a.
Köroğlu oldular,
Kafa tuttular Bolu Beylerine.
Yıktılar saltanatını ağaların.
Tolstoy’u Balzac’ı okudular koyun güderken.
Mozart’ı, Bethoven’i çaldılar dağ başlarında.
Moliere’i, Sophokles’i oynadılar.
Horon teptiler Beşikdüzü’nde kol kola.
Halay çektiler Yıldızeli’nde türkülerle.
Diz vurdular Ortaklar’da efece...
Siz,
Her gece,
Mehtaba çıkarken Heybeli’de,
Onlar,
Duvar ördüler,
Çatı çattılar.
Yıldızlara bakarak yaz geceleri,
Harman yerlerinde yattılar.
Kazma salladılar yorulmadan.
Kerpiç döktüler
Kerpiç.
Sızlanmadılar hiç.
Yakıştı nasırlı ellerine,
Kitap ve çekiç.
Başladı yurt harmanında imece...
Bir gece,
Karanlık inlerinden sinsice,
Brütüsler çıktı ansızın.
Çektiler zehirli hançerlerini,
Vurdular sırtlarından haince...
Çıktı mağaralarından yarasalar,
Çıktı halk düşmanları,
Üşüştü sülükler gibi üstümüze.
Emdiler kanımızı,
Doymadılar.
Yıktılar umudunu Türkiyemin.
Aydınlık bir Türkiye gelir aklıma,
Kalkınmış bir Türkiye gelir,
Köy Enstitüleri denince. (14)
Özbek İncebayraktar

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

SONNOTLAR
(1)https://www.yenicaggazetesi.com.tr/2-yilda-42-ogretmen-atanamadigi-icin-hayatina-son-verdi-190060h.htm
(2)Cumhuriyet Çınarı Özer Ozankaya Kültür Bakanlığı Yayınları 1994 sf 229 (Cümle sonlarında yazılı sayfa numaraları bu kitaptan alınmıştır).
(3) Cumhuriyet Çınarı Özer Ozankaya Kültür Bakanlığı Yayınları 1994 sf 240-241
(4)ttp://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/koy-enstituleri-ve-edebiyat-b-sadik-albayrak/1527
(5) h Denizli CHP Milletvekili Mustafa Gazalcı’nın TBMM de 22. Dönem 4. Yasama Yılı  89. Birleşim 18/Nisan /2006 Salı günü, Köy Enstitülerinin kuruluşunun 66. Yıldönümü nedeni ile yaptığı konuşmadan
(6) Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar Nazmi Kal 2016 sf 371
(7)https://odatv.com/tbmmde-yapilan-o-gizli-oturumda-neler-konusuldu--2911101200.html
(8) Çağdaşlaşma Sürecinde Öğretmen okulları Kaim Elban 2015 Sf 152 (Cümle sonlarında yazılı sayfa numaraları bu kitaptan alınmıştır).
(9)http://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/koy-enstituleri-ve-edebiyat-b-sadik-albayrak/1527
(10)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/645718/_Cahil_kesime_guveniyorum__diyen_profesor_YOK_Denetleme_Kurulu_uyeligine_atandi.html
 (11) Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar Nazmi Kal 2016 sf 372-373
(12)http://ahmetsaltik.net/tag/koy-enstitulerini-ben-kapattirdim-kinyas-kartal/
(13)http://www.koyenstitulerivakfi.org.tr/?pnum=8&pt=MAR%C5%9EIMIZ
(14)http://ismettetik.blogspot.com/2012/02/ozbek-incebayraktar-koy-enstituleri.html

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget