Makaleler "Tarih"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

 

Öldürülmek istenen Damat Ferit (1853-1923)
Damat Ferit “bizi İngilizler yönetsin” dedi.

Mustafa Kemal kendini ölüm fermanı imzalayan Damat Ferit’in öldürülmesini istemedi.

Kuvayi-i Milliye üyeleri hakkında ölüm fermanları çıkaran, padişahın damadı Sadrazam Ferit Paşa’yı tanıyanların dediğine göre, “manyak”, psikopat, hatta intihar ve Terakki’nin dağılmasından sonra, Mondros Mütarekesini imzalayan Sadrazam Müşir Ahmet İzzet Paşa’nın teşhisleriyle “deli” idi. Vatanın buhranlı devresinde Sadaret makamına (Başbakanlığa) getirilmesi ülke için felaket olan bu garip adamın, genç bir vatansever tarafından bir sohbette, “bu adamı öldürülmekten başka çare yok” dediği duyulur.

Kuvay-yi Milliye üyelerinden hiçbiri bu düşünceyi Mustafa Kemal’e açma cesareti göremiyordu. Damat Ferit’in yakalama-idam fermanlarından sonra, Elâzığ Valisi Ali Galip’in Mustafa Kemal’i yakalama sinsi planları üzerine, bu vatansever genç zabit (subay), Damat Ferit’i suikastla öldürme planını Mustafa Kemal’e söylemişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal, 17 veya 18 Eylül Sivas Kongresi sırasında Kuvayi Milliye üyelerine şu insancıl sözleri söyler:

Bir genç arkadaşımız, Sadrazam Ferit Paşa’nın öldürülme teşebbüsü için benden onay istiyor. Bu adamın bir adalet divanında ihanetinin sabit olacağına hiç şüphe yoktur. Büyük fenalıklarına devam ediyor…Fakat biz, mahkeme değiliz hâkim de değiliz Adaleti uygulama yeri ve yetkisinde de değiliz. Ancak adalet isteyebiliriz….Bırakın bu komitacı kafasını ….Ne yüce bir duygu ki, kendine ölüm fermanları imzalamış bir aymaz, manyak bir adamın öldürülmesini istemiyor, yasal yolları öneriyor. İşte büyüklük burada. [i]

Osmanlı Halifesinin Damadı ve Sadrazamı olan Damat Ferit Paşa dindar bir adamdı”. Fakat namaz kılmaz, oruç tutmaz, hacca gitmez, şarap içer, söylentiye göre, Frenk yemek davetlerinde domuz eti de yerdi, çokça tütün sigara içerdi. Kendisi sarıklı sınıfına yani imamlara önem verir, hilafet meselesine ve makamına şiddetle bağlı idi, yani tam bir takiyece idi. [ii]

“Damat Ferit Paşa sadece saray bölgesinde otuz yıldan fazla yaşamış olduğu için, dünyadan çağdan gelişmelerden habersiz, hiçbir ilme az çok vakıf olmadığı gibi, Avrupa’nın genel siyasetini de bilmezdi. Avrupa’nın hızla ilerlediği, Osmanlının hızla yıkılmaya başladığı devirde, padişah destekli devlet için talihsiz bir devlet adamı idi…

İngilizler bizi 15 yıl sömürge gibi yönetsin dediler.

İki binli giden yılın birinde bir TV kanalındaki söyleşide, bir konuşmacı yönetimdeki aksaklık ve ülkenin kötü yönetildiğine değinirken gerek ciddi gerekse esprili olarak, bizde yönetim öyle kötüdür ki ülkeye ecnebi bakanlar getirilmeli diyordu.

1919 yılının İstanbul’un işgal yılları. Zaten her yönden yeteneksiz olan Sadrazam Damat Ferit Paşa, İngiliz Yüksek Konserine gider ve padişahtan şunları yazılı bir mektup götürür: İngiltere Devleti Osmanlı Mülkünü 15 sene için sömürge olarak alsın. Her valiliğin yanında İngiliz Valisi olsun, her bakanın yanında bir İngiliz Müsteşar olsun. Tüm umumu İngiltere yönetsin. Yalnız bugünkü sınırlar içinde padişahın halifeliği kabul edilsin”. İnsanı dehşete düşüren bu satırları okuyunca şaşkınlık içinde kalıyor. Bir ülke bu denli cehaletten yıkılırken padişah VI Mehmet Vahdeddin ve Sadrazam Damat Ferit o kadar sefil duruma düşmüş ki savaş yapmadan ülkesini sömürge olsun diye işgalci bir devlete sunum yapıyorlar.

İşte Osmanlı buraya kadar alçalmıştı. Günümüzde de ülkemizin iyi yönetilmediğinin kanısına varan TV’deki insanımız, ümitsizliğe kapılan vatandaşımız da sanki Damat Ferit yönetimi gibi kendine güveni ve ümidini yitirmiş gibi…

Daha da çok ümitsizliğe kapılan Osmanlının son aydınlarından Abdullah Cevdet Abdullah Cevdet de şöyle diyor: “Türk neslini ıslah etmek için Macaristan’dan damızlık erkek getirmeliyiz”.  İyi de uluslararası dilde Hungarya denilen Macaristan da Hun Türk soyundan değil mi idi. [iii]

Peki şimdi ülke nasıl yönetiliyor, ekonomi nasıl. Ekonomideki ortamı TUİK in kamuflajına bırakalım, çarşı Pazar ekonomisine bakarsanız, vatandaşın emekli maaşı 20 bin ise açlık sınırı 30’u geçmiş, bu bile nasıl olumsuz yönetildiğimizin göstergesi olsa gerek. Esnaf ekonomideki bozukluk nedeni ile fabrikasını tırlara yükleyip yurt dışına kaçıyor özellikle Mısır’a taşıyor. [iv]

 

SONNOTLA



[i]  Kılıç Ali’nin anıları. Sf.: 65-66-67

[ii] Takiyece canını veya malını korumak, çıkarlarını gözetmek amacıyla asıl inancını, düşüncesini veya niyetini gizleyerek, insanlara olduğundan farklı görünen, hile yapan ve takiye (gerçeği gizleme) yöntemini uygulayan kişi

[iii] Kaynak: Biraz da Ben Konuşayım. Rıza Tevfik sf: 45-46, 2- Denge Dergisi Haziran 2002 sayı 49 sf 50 Atila İlhan

[iv] Damat Mehmed Ferid Paşa, Karadağ asıllı Osmanlı diplomatı ve devlet adamıdır. VI. Mehmed saltanatında 4 Mart 1919- 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920- 17 Ekim 1920 tarihleri arasında toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. Vikipedi

Mustafa Kemal’e Rüşvet vermeye çalışan Alman Mareşal
Mustafa Kemal, Çanakkale ve Suriye cephelerinde Alman Mareşal (1)birlikte bulunmuşlardı. Mustafa Kemal Falkenshein’in bazı karar ve davranışlarından hoşlanmaz, onunla pek anlaşamazdı. Cephede Mustafa Kemal’e verilmek istenen bir rüşvet olayını buraya almak istedik.
….Türk ordusunda mareşal olarak görev yapan Falkenhein (1861–1922) 1917 de Filistin, Suriye, Arabistan’da sefer yapılması için yetkiler almıştı. Mustafa Kemal’in bulunduğu Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına tayin oldu. Ayda 200.000 Türk altını tahsis eden Almanya, Yıldırım Harekâtı için 5 milyon altın lira harcamaya hazırdı. Tabii bütün bu paralar Türkiye’nin hesabına borç olarak yazılıyordu…  Toroslardan, Suriye, Filistin gibi yerlerin tek sorumlusu olmuştu. Türkleri küçük gören ve Araplarla kendi adamları aracılığı ile ilişkiler kurmaya çalışan Falkenhein’in elinde 5 milyon altın İngiliz lirası vardı. Bu parayla şeyhleri, aşiret reislerini ve nüfuzlu insanları satın alarak amacına ulaşacağı kanısındaydı. Bir sömürgeci gibi davranan bu komutanın tutumu Mustafa Kemal’i sinirlendiriyordu, Ordudan Alman kumanda heyetini uzak tutmaya çalışıyordu.
Alman Mareşali her ne sebeple olursa olsun Türklerin satın alınabileceğini sanıyordu. Mustafa Kemal’e de rüşvet teklif etmek akılsızlığını da gösterdi.  Subaylardan biriyle ona hediye olarak zarif kutular içinde altın gönderdi. Bu komik duruma alay eden Mustafa Kemal, altınların ordu giderlerine karşılık gönderdiğini sanmış gibi davrandı ve ordu mutemetliğine verilmesini söyledi. Alman subayı utana sıkıla amacın değişik olduğunu söyleyince, Mustafa Kemal ona parayı saydırarak, karşılığında bir makbuz yazdı ve bunu subay istemeye aldı. Mustafa Kemal de altınları yine makbuz karşılığında mutemede teslim etmişti” şeklindeki ifadesiyle Falkenhein’in karakterini ortaya koymaktadır. Demek ki, sadece İngilizler, Arapları aleyhimize kışkırtmak, isyan ettirmek için rüşvet dağıtmıyor. Bizden tarafa olan Almanlar da rüşvet dağıtıyormuş demek ki. Bunların hepsi emperyalist emeller uğuruna yapılıyordu.  (Alman Mareşalin, Türk subayına rüşvet vermesi derken, ister istemez insanın aklına, Osmanlının yıkılışına, felaketine neden olan 1. Dünya Savaşına katılması için, Almanya’nın Enver Paşa’ya bilmem kaç bin mi, milyon mu altın rüşvet verdiğini bazı yazarlar tarafından yazılıyordu). Filistin harekâtı sonunda Türkler, sayı kesin olmamakla birlikte bu cephede İngilizlere 75.000 esir, 360 top, 300 makineli tüfek, 210 kamyon, 44 otomobil bırakmak zorunda kalmışlardı. Bilançosu oldukça ağır olan bu harekât sonucu, Mısır’a ulaşarak Süveyş Kanalı’na hâkim olmak bir yana, Gaziantep’e kadar düşmanın ilerleyişi bir türlü durdurulamamıştır. Başarısızlığı kabullenmek istemeyen Falkenhein’ın hataları yüzünden, Osmanlı orduları bu savaşlarda büyük kayıplar vermiştir.
Gaziantep savunmasını anlatan “Gaziantep Fedaileri” adlı kitabın yazarı, Gaziantep’te Fransız ordusunun komutanlarından Abadei, Gaziantep savunmasını, Fransızların Almanlara karşı yaptığı Verdun savunmasına benzetiyordu. 21 Şubat-18 Alman askerlerini durdurmak için müthiş direnç göstermişti. Buçatışma sonlandığında, yaklaşık 250 bin kişi ölmüş, 1 milyonu aşkın kişi yaralanmıştı. İşte bu Verdun Savaşında Alman ordusunun komutanı General Falkenhein, Almanya Genelkurmay başkanlığı sırasında Verdun muharebesini kaybetmişti.
Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com -Türk-Fransız Mücadelesi Yrd. Doç. Dr. Süleyman Hatipoğlu s: 19–20–21) 
Zekeriya Türkmen  ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 47, Cilt: XVI, Temmuz 2000-

Zehra Paşa
Aşağıdaki yazıda yıllar önce adı ve yazarı yazılı kaynaktan okuduğum kitaptan aldığım Mısır’da geçen yazıyı sizinle paylaşmak istedim. Mısır gerçekten binlerce yıl önce Firavunları-Piramitleri, Kleopatraları ile üzerinde yaşamış Romalılar, Bizans, Arap ve Türk devletlerinden bu yana çok ilginç olayların, kavimlerin yaşandığı ilginç bir topraklarda yaşanmış bir olaya yer vermek istedik.

Mısır halkının “Arap baharında 30 yıllık diktatörleri Hüsnü Mübareği devirdiği, ayrıca Osmanlı Padişahı 1.Abdülmecit’in TBMM’sinde anıldığı günümüzde, hemen o devirde yaşamış Osmanlının Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın ateşli ve de ahlaksız kızı “Zehra Paşa” ile ilgili ilginç olaya yer vermek istedik. 

Zehra Paşa Mısır halkının söylemi ile Osmanlının Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın kızıdır. Defterdar Ahmet Paşa ile evlenmiş, daha sonra genç yaşında ondan dul kalmıştır. “Zehra Paşa’nın kocası da ondan beter sayılı zalimlerden biri idi. Zehra ise, babadan ve kocadan gelen bu ahlak fakiri göreneğini bayağı arttırdı. Ne ki bu işi onları geçecek ve mahcup edecek sürece kadar vardırdı. Mısırlılar, ona, şöhretini yaşatacak alayımsı bir ad da verdiler, “Zehra Paşa”. “Zehra Paşa, kocası ölünce, Mısır gibi İslam Ülkesinde ölçüyü öylesine kaçırdı ki, tamamen kaybetti. Kendisini bağlar gibi görünen bütün ahlâk ve hayâ iplerini kopardı attı. Tam bir dişi canavar halini aldı. Rezalet ve zulümleri Kahire'de dillere destan oldu.

Tarihin kıyıda köşede kalmış nice böyle anıları vardır. Demek ki Kleopatra’dan, Mehmet Ali Paşa’ya, Hüsnü Mubarek’e, Abdul Fettah Sisi’ye kadar Mısır’dan neler çıkmış. Mısır’da, bizim RTE nin has adamı Mürsi’ye idam kararı verildiği günümüzde, sonra dost olduğumuz Sisi ülkesi Mısır’dan bir ilginç örnek verelim dedik. Gündeme başka bir vadide renk katmak için, işte pek de duyulmamış onlardan Zehra Paşa olayını aşağıya alıyoruz.  

Cleopatra’nın, Firavunların diyarında, Müslüman Osmanlı’nın Müslüman Mısır Valisi olan Mehmet Ali Paşa’nın, “Zehra Paşa” diye ünlenmiş bir kızıdır, “Zehra”. 

Sayılı zalimlerden olan Defterdar Ahmet Paşa ile evli iken, genç yaşta dul kalmıştı. Zehra babadan ve kocadan gelen göreneği öylesine ahlaksızca artırdı ki, Mısırlılar ona “Zehra Paşa” adını taktılar.

Zehra sarayda haremağalarını çarşı, Pazar, kahvehaneleri dolaştırır, nerede yakışıklı gürbüz delikanlı var, onları saraya teker teker çağırır. Saraya gelen bu yakışıklı delikanlılar saray hamamında yıkanır, temizlenir, hoş kokular sürüldükten sonra “Zehra”nın koynuna girerdi. Zehra Paşa bu delikanlı ile haremde doyasıya yaşar, ondan usanınca boğdurup öldürür. Dışarıya bunu “açıklar” endişesi ile cesedini saray yakınındaki kanala attırırdı. Daha sonra gelsin yenisi… 

Boğulup denize atılan Zehra Paşa’nın attığı gençlerin sayısı bir hayli arttı. Kanaldan çıkan cesetlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. Halkı bir merak ve endişedir sardı. Bu cesetler neyin nesi idi? Sonunda seks delisi “Zehra Paşa”nın bu iğrenç macerasını öğrendiler. Acaba binlerce yıl önceki Cleopatra’larına ruhu 19. y yılda “Zehra Paşa”ya mı gelmişti… Ama “Zehra Paşa” bu ahlaksızca, zalimce maceraları yine devam etti.

Mısır'da bulunan ecnebiler de bununla bir hayli ilgilenmişler. Bu arada, bir Fransız da kendine göre bir çare, bir macera şekli düşünmüş, böyle ma­ceralara hevesli iki gürbüz Fransız gencini silahlandırıp süsleyerek günlerce haremağalarının uğraması muhtemel olan yerlerde bekletmiş. Maksadı, bu silahlı gençleri saraya sokup bu püsküllü belâdan Mısırlıları kurtarmakmış. Fakat günlerce bu gençleri haremağalarının uğraması muhtemel olan yerlerde beklettiği halde bir türlü haremağaları onların yanına uğramamış ve Fransız da bu macera denemesine fırsat bulamamıştı.

Fakat Zehra Paşa, hâlâ macerasına devam ediyor, rezalet ve cinayetlerinin sarhoşluğuna dalmış gidiyordu. Zehra Hanım’ın sarayının içini dolduran iğrenç kokuları taşıyan cesetler, yine kanalın çamurlu suları içinde sürüklenip akıyordu. Tarihte bu topraklardan nice ahlâksızlar, nice caniler gelip geçmişti; ama bunun gibi her melaneti şahsında birleştirmiş hem de kadın kişiler pek enderdi. Bu, tam manasıyla bir dişi canavar kesilmiş, Mısır Kraliçesi meşhur Kleopatra'nın habis ruhunu şahsında en belli şekilde temsil etmişti.

En sonunda durum, babası Mehmet Ali Paşa’nın kulağına kadar gitti. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, bu canavarlaşmış kızının yaptıklarından utandı; bu rezalet yuvası sarayda Zehra Paşa’nın kaldığı bölümün bütün pencerelerini taşla ördürdü. 

Azgın “Zehra Paşa’ya bu tedbirler de yetmedi; onu engelleyemeyince Mehmet Ali Paşa tekrar bir emir daha verdi. Sarayın bir tanesi hariç, diğer bütün giriş çıkış kapılarını taşlarla ördürdü. Bu kapının önüne gece gündüz nöbet tutmak, kendi izni olmadan hiç kimseyi saraya bırakmamak şartı ile bir müfreze asker koydu. “Zehra Paşa” böylece dış hayattan tecrit edildi. Ondan sonra, sarayın yakınındaki kanalda delikanlıların cesetleri görülmez oldu.       

(Kaynak: Tarih Boyunca Meşhur Zalimler ve Akıbetleri –Nail Papatya (Eski Müftü) Sf:97–99)    

Nail Papatya 

https://www.cevaplar.org/index.php?content_view=7649&ctgr_id=177

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com


Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz; görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar, hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar (cahil imamlar) her türlü hareketi dinle karşılarlar”.  G.M. Kemal Atatürk 16 Mart 1923 Adana

Din tarih boyunca bütün dinlerde özellikle Hıristiyanlıkta da Müslümanlıkta da çıkar aracı olarak kullanıldı: 

Kurtuluş Savaşında Sözde Hocalar ve Akıbetleri, İlginç Olaylar

30 Ağustos 1922 de bozulan mağrur Yunan ordusu, nice saldırı, katliamlar yaparak İzmir’e doğru kaçmakta. Bu arada duyduğumuz, duymadığımız, nice dehşetli olaylar yaşanır. 90 yıl önce ordularımız düşmanı İzmir’e doğru 400 km lik yolu dokuz günde katederek denize döker. Biz bu yazımızda, Kurtuluş Savaşımızda dini kullanan cahil din adamlarının ihanetleri yanında, bazı ilginç olaylara değineceğiz. Önce dinin nasıl çıkar aracı olarak, kullanıldığının tarihsel sürecine kısaca yer verelim. Kurtuluş Savaşımızda nice acılar, yoksulluk, yoksunluklarla içinde dış düşmanlarımızla savaşırken iç isyanlar, güya dinci cahil bağnaz kimselerle de savaşılmak zorunda kalınmıştır. 
Orta Çağ’dan günümüze kadar gerek Batı’da gerekse İslâm ülkelerinde cahil ve çıkarcı din adamları, her şeyi din adına bağlayıp, her konuda din adına hüküm vermişler, dini kendi çıkarlarına alet olarak kullanmışlardı, papazlar çıkar elde etmek için “Endüljans” denilen cennete giriş belgesi satıyorlardı. Batı’da papazlar, krallarla el ele vererek, İncil’in henüz ana dile çevrilmediği zamanlarda, din adına, dine aykırı hüküm ve uygulamalarla halkı soyup soğana çevirmişlerdi.
Osmanlı’da ise, Halifelik Türklere geçtiği 1517 de Yavuz Sultan Selim’den beri Halife padişah karşısında insanlar “kul” gibi idi. Devletin en büyük din adamı konumundaki şeyhülislamlar, padişahların hoşuna gitsin diye katletme dâhil her türlü fetva veriyorlardı. En son en hain fetva da Millî Mücadele'ye katılan yurdumuzu kurtaracak olan Mustafa Kemal ve diğer kahramanların, Milliyetçilerin Din adına idamlarının istendiği fetvadır.
Aşağı tabakalardaki imamlar ise, muska yazmaktan tutun da mezarlarda ölülere dua okuyup para almaktan, paralı okuyup üflemelere kadar her türlü hurafe ile dini bir çıkar aleti olarak kullanıyorlardı. Bu durum, Laik Cumhuriyete, Mustafa Kemal’in devrimleri ile yoğurulana kadar ta 1923 aydınlanmasına kadar yüzyıllarca devam edegelmiştir.
Gazi Mustafa Kemal’ devrimleri ile dinden nemalananların, dini çıkar aleti olarak kullananların gelir kaynakları kapanınca, Atatürk’e, laik T.C. ine gizliden gizliye düşman oldular, bu kin ve düşmanlıklarını 1950 ye kadar içlerinde sakladılar. Gericilerin bu kin ve düşmanlıklarına, padişah-halife-şeyhülislamın Kuvayi Milliye aleyhinde yayınladıkları yıkıcı fetvaların mutlaka teşvik edici, hazırlayıcı etkisi olmuştur. Laik devlete, Atatürkçülüğe karşı en büyük yıkıcı tavır alan, karşı çıkan, karşı propaganda yapanlar, 1950’den sonra iktidara gelen siyasilerin ihanete varan ödünleri yüzünden, Türkiye’deki bütün camilerde imamlar ve yandaşları idi. Bunu camideki vaazlarında konuşmalarına sıkıştırdıkları kötüleyici söz veya özel sohbetlerinde Laik düzene karşı kâh açık, kâh gizli yıkıcı propagandalarını sürdürdüler. En sonunda 2002 Laik Cumhuriyete, Atatürk’e, Atatürkçülüğe düşman bir iktidarı başa getirdiler. Yüzde elli çoğunluğa güvenen iktidar da 80 yıllık laik devlet kurallarını, kurumlarını sarsmaya, ötelemeye, kötülemeye devam ederek nihayet 80-90 yıllık özlemleri olan ve bir geri dönüşüm gayreti ile dinsel devlet yapılanmasına başladılar. İktidarın bu eylemleri, çabası yürürlükteki laik devlet anayasasına açıkça aykırıdır.
Böylece Halifeliğin 1517 de Yavuz Sultan Selim’le Türklere geçtiğinden Cumhuriyete kadar, ne ki günümüze kadar, din padişahların, yöneticilerin, siyaset bezirgânlarının elinde bir çıkar aleti olmuştur. Cahil, bilinçsiz yöneticilerin elinde din, kimi zaman bilime karşı durmada (Orta Çağ Avrupa’sında da Osmanlıda da) toplumu gerileten kötü bir kalkan olmuş, kimi zaman “katli vacip” fetvaları ile kin intikam aracı, kimi zaman çıkar aracı olmuştur. Kötü yöneticilerin elinde böylesine kullanıldığı ve de toplumu geri bıraktığından, bunun bilincinde olan Gazi Mustafa Kemal Paşa, yüz yıl önce, böylesine din adamları, dini kötüye kullananlar için şunları söylemekte:
“Bizi yanlış yola sevk edenler, o habisler, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir saf ve temiz halkımızı. Dinden maddî çıkar sağlamışlardır. Tarihimizi oku, dinle, görürsün ki milleti mahveden, tutsak eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir”. Her türlü hareketi dinle karıştırmıştır, dini kendi çıkarlarına alet etmişlerdi. Yalnız tarihte mi öyle, bugün de öyle, bugün de iş başındadır onlar, dini kullanarak siyaset yapıyorlar! Yine sürdürüyorlar melanetlerini.
Kurtuluş Savaşı’mızda, bazı cahil insanların dini nasıl kötüye kullandıklarını, yaşanmış bazı örneklerleri aşağıya almak istiyoruz.

Din Elden Gidiyor, Kemalistler Devleti Gâvurlarla Peşkeş Çekiyorlar” Dediler.

Kurtuluş Savaşı sırasında, Konya’da önce Kuvayı Milliyeci iken, saf, temiz Türk halkını, Padişah yanlıları tarafından, “Din elden gidiyor, Kemalistler devleti gâvurlarla peşkeş çekiyorlar” diyerek din adına, dini kullanarak kandırıp Kuvayi Milliye’ye karşı isyan ettirmişlerdi. Olay kısaca şöyledir:
16 Temmuz 1920’de Konya’ya Haydar Bey vali olarak atanıyor. Haydar Bey, valiliği sırasında Çumra’ya bağlı Alibeyhöyüğü Köyünden Delibaş diye anılan Mehmet adlı Köy Ağasına (veya köyde bekçi) geniş yetkiler vererek, Çumra ve çevresinde kuvvet toplaması için görevlendiriliyor. Başlangıçta Kuvayi Milliye yanlısıdır. Delibaş, Çumra ve Karaman`a bağlı köylerden kuvvet toplamaya başlıyor. Sevkiyat memuru gibi topladığı kişileri bir süre askere gönderiyor. Daha sonra Konya ve civarlarında sevilen Zeynelabidin Efendi aracılığıyla İstanbul Hükümeti Delibaş Mehmet’i kandırıyor. Konya’da Zeynel Abidin taraftarları “Din elden gidiyor, Kemalistler devleti gâvurlarla peşkeş çekiyorlar”  diyerek Delibaş Mehmet’in aklını çelerler Delibaş Mehmet’i Kuva-i Milliyecilere düşman ederler. Konya’yı basmasını telkin ederek harekete geçirirler. İçerçumralı’lar Delibaş Mehmet’e gönüllü asker vermezler ve iltifat etmezler.
Delibaş Mehmet ve avanesi İçeriçumra’ya gelip Şube Başkanı ve iskân müdürünü (sulama müdürü) ele geçirmek istemiştir. Ancak zamanın Belediye Reisi Kıçıkoğlu Ali Haydar Efendi, bunları Abaz dağından kaçırarak kurtarmıştır.
Konya’yı ve milli kuvvetleri basması için görevlendiriyor. Bunun üzerine Delibaş, Çumra’yı basarak Konya üzerine yürüyor. 3 Ekim 1920`de Konya’yı işgal ediyor. Vali Haydar Bey`i teslim alıyor. Afyon`dan sevkedilen Milli Kuvvetler, Konya`ya gelince Delibaş ve adamları dagılıyorlar. Delibaş Mehmet, beraberindeki küçük bir kuvvetle Mersin`e kaçmış, oradan bir vapurla İstanbul`a geçmiştir 1921 de Konya`yı tekrar basmak için gizlice Akşehir taraflarına, oradan da Çumra-Dinek havalesine gelmiş, burada yakın arkadaşlarınça katledilmiş, başı kesilerek Konya’ya getirilmiştir.
Delibaş isyanı bastırıldıktan sonra Konya’dan gönüllü alaylar toplanıp cepheye gönderilmiş, milli mücadele’nin ihtiyaçlarını sağlamak için çalışmalar başlatılmıştır.

Yarbay Osman ve İmamlara 42 Darağacı
1920 Eylül ayında İstiklâl Savaşı’ndan acı bir sayfa.
Konya’da Delibaş İsyanı çıkmıştır. Asiler Konya, Karaman, Kadınhanı, Ilgın gibi yerleri ele geçirirler. Asileri temizleme görevi Yarbay Osman Bey’e verilmiştir.
Yarbay Osman Bey’in davranışları çok serttir. Yarbay Osman Bey Kadınhanı dolaylarında isyan karargâhı olan bir köye varır. Osman Bey:
“-Üç saat veriyorum; üç saate kadar teslim olmazsa, köyü insanıyla birlikte yakarım”.
Üç saat sonra köy cayır cayır yanıyor, bu dehşetin haberi Konya Ovasına Delibaş’ın korkusu ve şöhreti sabun köpüğü gibi uçuverdi.
Yarbay Osman bundan sonra Akşehir’e varıyordu. Asiler Akşehir’den kırk iki hoca imzalarıyla bir fetva yayınlamışlar, demişler ki:
“-Kuvayi Millici olmak hurucu alessultandır (sultana padişaha isyandır). Bu durumda olanların malları yağmalanır, karıları, kızları cariye olarak alınır, kendileri de yok edilir”.
Asiler bu iğrenç fetvaya dayanarak çeşitli kötülükler yapıyor; cana, mala, ırza kastediyorlardı. Halk dehşete düşüyor, subay ve memur ailelerine saldırıyorlardı. Yarbay Osman Bey buna karşılık şöyle yaptı:
Yarbay Osman Bey Akşehir’e gelince, bu fetvayı imzalayan hocaları topluyor; onlarla Kuran üzerine tartışma ve çeşitli ayetlerin yorumları üzerine sohbet ediyor; sonra hepsine görkemli bir ziyafet çekiyor. Bundan sonra hocaların tümünü askerin bulunduğu karargâha davet ediyor.
Hocalar askerin karargâhına 42 adet daracının hazırlandığını görüyorlar, ama iş işten geçmiştir.  Yarbay Osman 42 fetfacı yobaz hocayı asıyor.
O tarihte Konya’daki çocuklar: “-Osman Bey geliyor uyuyun, uslu durun” diye korkutuyordu.
Kurtuluş Savaşına karşı, isyanlarla, fetvalarla engellemeye çalışan cahil, hain bazı din adamlarının olumsuz propoganda ve çalışmaları nedeni ile Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü), karargâhındaki bazı komtanlara şunları söyler:
“…İslamlık, isteyenin istediği yere çekebilceği, hainlik için de kullanılmaya elverişli, lâstikli, her emele uydurulabilir bir din midir? Osmanlı şeyhulislâmı vatanı savunanların, öldürülmesinin din görevi olduğu hakkında fetva verebildi. İstanbul’da pek çok din adamı, din bilgini var. Dinin siyasete alet edilmesinin en pis örneği olan bu fevaya hiçbiri karşı çıkmadı, hepsi susarak destek verdi. İstiklal ordusuna ve idaresine karşı düzenlenen isyanların çoğunda din silâhı kullanıldı ve etkili oldu. Bazı din dernekleri bildiriler yayımlayarak halkı istiklal idaresine karşı gelmeye çağırdılar. Birtakım din adamları isyanlarda başı çektiler. İsyancılar, Kuva-yı Milliyecileri, subayları, müftüleri «din gereğidir» diye öldürdüler, «din geriğidir» diye, düşmana yardımcı odular. Mesela Tekirdağ, Bursa Müftüsü, mesela Feraizci Hoca. Edirne Müftüsü Hilmi Efendi, Venizelos’un sağlığı için dua ediyor. Aznavur, «Yunanlılar bizim dostumuzdur, padişahın emir ve rızası hilafına olarak onlara silâh çekmek küfürdür, isyandır» diyor; Adliye Nazırı Ali Rüştü Efendi gazetelere demeç verip, «Yunan Ordusunun başarısı için dua ediniz» diyor, Divitli Eşref Hoca, «İngilizlere meydan okuyoruz, bu en büyük küfürdür» diyor… Dinimiz düşmana hizmet etmeyi, hainliği, işbirlikçiliği, sefilliği, sürünmeyi, geri kalmayı, yenilmeyi, esir olmayı, şerefsizliği caiz gören bir dinmidir. Hiç din caiz görmez…” 
İşgal yıllarında, dinine dokunulmamasından başka bir şey istemeyen, düşünmeyen yobazların gönlünü kazanmak için, Mudanya’daki işgalci Yunan askerleri, kahvehaneleri dolaşarak oturanları uyardılar:
“-Bugün Cuma, dininize saygı gösterin, hayde vre herkes camiye!”
O gün, Yunan askerlerinin bu sinsi gösterişine aldanan cahil, bağnaz cami hocası, vaazında şunları söylüyordiu:
“-Ey Müslümanlar! Neden mağlup olduk? Neden şehirlerimiz işgal edildi? İyi düşününüz. Çünkü Allah’a kulluk görevimizi ihmal etmeye başlamıştık. Bu işgalciler, hiç şüphe yok ki, dini görevlerini ihmal edenleri, dinsizleri terbiye için Cenab-ı Hak tarafından yollandı. Camilerimiz, mescitlerimiz şimdi bu işgalciler sayesinde doluyor. Bu nimetin kadrini bilelim”.
Şimdi burada iyicene düşünelim, din adına Kuvayi Milliyecilere ölüm fetvası verenler mi haklıydı; yoksa vatanı düşmanlardan kurtarmak için savaşan Kuvayi Milliyeciler mi haklıydı.  Gericiler bunun ayırdına varsalar bile, çıkarları bozulduğu, bozulacağı için Kuvayi Milliyecilere, günümüzde de, Kuvayi Milliyecileri savunanlara düşmanlıklarını, kinlerini sürdürdüler, sürdürmekteler.
İşte işgal yıllarının bazı din adamları bu denli ihanete varan cehalet içinde idiler. Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliye sadece işgalci dış düşmanlara değil, yurd içindeki böylesine cahil, yobaz ve asilerle de savaşıyordu.  

Kuvayi Milliyeciler padişah koyunlarını kaçırdı
Yunanlılara karşı Kurtuluş Savaşı sürerken, yeni cephelerde böyle ilginç olaylar oluyordu.
II. Tümende Koçanalı Bahri Bey adında çok namuslu ve fedakâr bir zabitin (subayın) kumandası altında elli, altmış kişilik bir çete vardı. Arif Bey (Ayıcı Arif), bir defa, bu çeteyi Uludağ’ın batı eteklerinden Yunan Kuvvetlerinin gerisine gönderdi ve ve Uludağ yaylalarında otlayan Padişah’a ait koyun sürülerinden altı yüz kadar koyunu sürdürerek tümene getirdi. Bu koyunlar tümenin levazımına satıldı ve parası da âdet olduğu veçhile Millî Kuvvetlere yardım faslına girerek Arif Bey’in elinde kaldı

Mebus mu mahpus mu?
Kurtuluş Savaşının kan, ateş, ümitle ümitsizliğin çalkandığı o acılı günlerinde TBMM de hararetli tartışma ve konuşmalar yapılıyor. Saylavlar (Milletvekilleri) coşmuş, içlerinden dokuz tanesi cephede er gibi savaşmak teklifi ile boğazlarına kadar silâhlanarak gelip Batı Cephesi Kumandanına başvurdular. İsmet Paşa da bunların hepsini ilk hatta bulunan birliklere bir yazı ile gönderir.
“Geldikleri gecenin sabahı, bunların hepsini bir bölüğe vererek Kazancı Sırtlarında bir ateş vaftizi yapmaları için tertip aldım. Kendim de birlikte gittim. Yunan mevzilerinin bir kilometre kadar gerisinde yaya muharebeye inen bölük, dokuz saylav (milletvekili) ile birlikte, henüz karanlığa, düşman mevzilerine iki yüz metreye kadar sokuldu. Bölüğü, kendi aralarından, jandarma subayı iken mebus seçilmiş, Bay Memduh’un kumandası altına verdim.
Hava ağarırken bunlar, yattıkları yerden bir ateş baskını yaptılar. Bir saat kadar ateş devam etti. Fakat biraz sonra, altı kadar Yunan topu bunların üzerine ateş açtı. Lüzumsuz kayba uğramamak için muharebeyi kestirdim, yayaları geride toplayarak tekrar atlarına bindirdim ve birlikte İnegöl’e döndüm. Saylavlar (Milletvekilleri) muratlarına erdiler. Düşman karşısında kendilerini gösterdiler ve çok şükür tek bir kimsenin burnu kanamaksızın bu ateş vaftizi sona erdi.
Bu ilk çatışmadan dönen saylavlar (Milletvekilleri) İnegöl’e gelince, bölüğün erleri arasına dağılmış giyim, kuşam mükemmelliği, silâh ve cephane bolluğu bakımından Mehmetçiklerin dikkatini çeker. Mehmetçiklerden birisi, mebuslardan birisine:” Hemşeri siz kimsiniz, nerelisiniz, nerden geldiniz?” Diye sormuş. Saylav askere,”hemşeri biz gönüllü geldik, biz mebusuz”, demiş. Bu sözlerden bir şey anlamayan Mehmetçik, “ya siz hangi mahpustan çıktınız?” Diye tekrarlamış. Yani, cephe ve köyünden başka bir yer ve bir şey öğrenememiş bu Anadolu çocuğu, mebusla mahpusu birbirine karıştırmış.
Kırk yıldan 1876 mebusan meclisinden beri kullanılan bu mebus kelimesinin manasını, halk öğrenememiş, demek ki! İşte o zamanları halkımzın çoğunluğu böylesine, okuma yazmadan, bilgiden görgüden mahrumdu.  (Rahmi Apak’ın anılarından)

 

Kurtuluş Savaşında Sözde Hocalar ve Akıbetleri, İlginç Olaylar

Mustafa Kemal’in çizmelerinin tozu

Mustafa Kemal yanındaki komutanları ile İzmir’e gelirken Nif (Kemal Paşa) dadırlar. Orada konaklayacağı evde, zulüm ve ateşten kurtulan, başlarında beyaz başörtülü bazı Türk kadınları, diz çökerler, sarılıp M. Kemal’in dizlerinden öperler; “başörtülerinin ucuyla çizmelerinin tozunu alıp sürme gibi gözlerine sürdüler”… Acaba bu adet, bir Türk töresi mi?  Her neyse, acı, çile çeken insanların sevgisini, mihnetini yansıtmakta olduğu belli.
O günleri yaşayan ve yazan tarihçilerin yazdıklarından öğrendiğimize göre, padişah atlarının ayak tozlarından göze sürme yapmadan söz ediliyor. Burada ister istemez, nedense, yüzyıllar sonra, Kurtuluş Savaşında Türk Ordusunun İzmir’e girdiği sırada M.Kemal’le ilgili şu olay aklımıza geldi
Günümüzden 500 yıl kadar önce Hoca Sadeddin Efendi’nin yazdığı Tac’ut Tevarih adlı tarih kitabından öğrendiğimize göre, Türk komutanların, askerlerin başarısını göre Türk kadınları, “…atının ayağındaki tozu göze sürme çektiler” şeklinde ifadeler bulunmakta. Demek ki bu jest içten gelen samimi bir teşekkür olayıdır)
İsterseniz meraklısına örnek de verelim:
“…..güven yolunu tutmasını ve yiğit padişahın atının ayağı tozunu sevinçle başına taç etmesini bildirdi”. (Tacu’t Tevarih Hoca Sadettin Efendi Cilt:1 Sf: 155–156–173)
Şah İsmail’i yenen Yavuz Selim Tebriz yolunda.   “ …Bu olayın peygamberin şeriatının yeniden doğuşuna işaret sayarak, gönül alıcı atının nalı tozunu umut taşıyan gözlerine sürme ve parlatıcı tutabildiler. (Tacu’t Tevarih Cilt:4 Sf: 221)
Yavuz Sultan Selim’in Halep’i alması sırasında, Hoca Sadedin Efendi şunları yazıyor: “…Yüce padişahın keklik gibi seken atının ayağının tozunu yüzlerine sürmek, ulu sultanın melâikeleri andıran ordusunun ayak tozlarını şifa macunu etmek için…” (Tacu’t TevrihCilt: 4 Sf: 290)
Cihanı aydınlatan yüce yaratışlı, doğuşu beklenen ve ayağının tozu yüzlere sürme olan şehzadenin gelişi beklenmekte idi. (Solak zade Tarihi Cilt:2 Sf: 58)
“Yeryüzünde Allah’ın gölgesi olan padişahın şerefli vücuduna halkın ihtiyacı olduğunu bildiren”  sözleri…
Fatih’in Tarihi -Tursun Beg Sf: 21

İstiklal savaşı gazisi köylüm dişçi Berber Ali
30 Ağustos 1922 de Başkumandanlık Meydan Muharebesinde, mağrur düşman ordusu yenilip çözülmeye başlayınca, Türk ordusu 9 Eylül’e kadar 400 km lik yolu düşmanı kovalayarak, muharebe ederek İzmir’e doğru akıyordu.
Bizim köyde 1970 li yıllarda 80 yaşının üstünde yaşayan, “Berber Ali” derler bir İstiklal Savaşı Gazisi vardı. Zaman zaman savaş anılarını anlatır, biz de onu heyecanla dinlerdik. Onun ansına, ruhunun rahmetle anılması için anlattıklarından hafızamda kalan, İstiklal Savaşı anılarına yer vermek istiyorum. Kendisi berberlik yanında diş de çekerdi. Tek bir diş çekme kerpeteni vardı, anestezi filan bilmez, uygulamaz, bağırtı bağırtı insanların dişini çekerdi. Ordu da aynı görevi yaparmış.
30 Ağustos günü top sesleri arasında bir komutanını ve öteki anılarını şöyle anlatırdı:
Afyon’un sivrisinde düşmanın hareketini tarassut ediyorduk. Toplar gümbürderken, gumandar (komutanı) beni çağırtmış, “çağırın şu Berber Ali’yi de şu boşlukta beni traş etsin” demiş.  Saçı sakalı birbirine karışmış gumandarın yanına vardım, bir selam çaktım. Kumandar “oğlum Ali çabuk tarafından beni acele traş et, biraz sonra topçu susacak, o zaman hareket edeceğiz, sen hemen beni bir traşla” dedi. Başüstüne gumandarım dedim, Afyon’nun sivrisinde (Afyonkarahisar’ın içinde bulunan kayalık bir tepe) bir gayanın siperine oturttum, yanımda kırarım diye korka korka taşıdığım kırık bir aynam vardı, onu gumandarın eline verdim. Dişçiydim bir tek kerpetenim vardı. Berberdim, bir ustura, bir de makasım vardı, başka bir şeyim yoktu. Gumandarın boynuna bir havlu gibi bir bez sarıp, gumandanım traşın nasıl olsun, İstanbul traşı mı olsun, güvercin göğsu mü olsun…. Ben bunları sayınca gumandanım, “ulan teres, ben bunları pek bilmem, nasıl biliyrsan öyle traş et” dedi. Ben de kafama göre kayaların arasında gumandarı traş ettim.
 “……Düşman bozuldu süvariler hızla takipte, düşman bozulduğunu görünce geri hatlarda gaçarken geçtikleri bütün köyleri yakmışlar, erkekleri öldürmüşler, hayvanları bile öldürmüşler, gadınlara tecavüz etmişler. Bu fecaatleri göre göre bir haftada İzmir’e girdik. O gördüğümüz köylülerin, kadınların intikamını almak için, biz de rastladığmız gavur Rum evlerine daldık, bütün gadınlara giriştik amma, biz de onlara erkekliğimizi gösterdik, Rum gadınlarına bir ya…döşedik, değme gitsin”.  (Demek ki, düşman işgalinde vatan giderken namus da elden gidiyordu, diye kendikendime söylenirdim)
Demek ki cephelerde böylesine şeyler de oluyor. (500 yıl kadar önce Hoca Sadeddin Efendi’nin yazdığı Tac’ut Tevarih adlı kitapta okumuştum, hemen o aklıma geldi. Sadettin Efendi kitabında Rumeli fetihlerini anlatırken çeşitli ganimet ve yağma yanında, “eskerimiz nice bin huri gibi gadın, gızlarla, oğlanlarla halvet oldular” diyetecavüzleri bile anlatıyordu).
Cevat Kulaksız kulcevat 599@gmail.com

KAYNAKLAR:
1- Yüzbaşı Selahattin’in Romanı Sf: 252–253)
2- Şu Çılgn Türk’ler Turgut Özakman Sf: 331–332- 349-662
3- http://www.icericumra.com/icericumra-hakkinda/milli-mucadele-yillari.html
4-Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları. Rahmi Apak TTK Yay. 1988 Sf: 206-223

Yavuz Sultan Selim Şah İsmail Savaşı
Öğrenci iken Pir Sultan Abdal’ın hemen her şiirinde “şaha giderim” sözünü ne anlamak geldiğini yani Pir Sultan’ın kime gitmek istediğini anlamamıştım. Oysa mezhebinden dolayı Alevi-Şafi olan Şah İsmail’e (Hatayi’ye) bağlı olduğunu ona gitmek istediğin anlatırmış. Bazıları da, “Şaha giderim” sözü bir semboldür, yani doğru yola giderim” demek istiyor diye yorumlamaktalar. Yavuz Sultan Selim mezhebinden dolayı Şah İsmail’e kinlendiği gibi, Pir Sultan Abdal da bu mezhebinden dolayı Sivas’ta bunun için asılmış da olabilir.
Tarihte Türk’ük Türk’le yaptığı savaşlardan belli başlısı Timur-Yıldırım Beyazıt ile Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’le yaptığı savaşlardır. Yavuz Sultan Selim’le Şah İsmail arasında birbirlerine tehdit dolu mektuplar yazarlar. Biz de bu yazımızda Yavuz’la Şah İsmail’in (iki Türk’ün kavgalarına yer vermek istedik.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile yaptığı Çaldıran savaşından önce, yanında bulunan devlet erkânına şunları söylüyordu:
“Hâlâ Acem Kısralarından olan Şah İsmail tamamıyla İran topraklarına müstevli olmuştur. Diyar-ı Irak ve Diyar-ı Arab, Azerbaycan, Gence, Şirvan, Geylân, Mazenderân, Taberistan ve Cürcan ile bütün Kürdistan ve özellikle Gürcistan vilâyetleri hâkimiyetleri altına girmiştir. Cihan ülkelerinde fermanlarını yürüten ve tahtlarında oturan Harezm padişahları ile Türk cinsinden on dört adet saltanat tahtında cülus etmiş bulunan cihan padişahlarının başlarının ve ömürlerinin defterlerini dürmüştür. Onların askerlerini kırdırdı ve hezimete uğrattı; mallarını ve hazinelerini mülhitlere ve zındık taifesine yağma ve garet ettirdi. Özbekistan hâkimlerinden Şeybe Han demekle maruf olan büyük ve şanı yüce padişahın da kellesini altınla kaplatarak, çeşitli cevher ve incilerle süslendikten sonra, şarap meclisinde o kab ile kumandanlarına şarap ve dolular içirdi. Bundan böyle cemaatle namaz kılınmasını yasaklayarak, camilerde minberleri yıktırdı. Hâşâ küfür ve lanet ile hidayete müntesip onları taciz eylemekle, İran mülkünü viran ve sünnet eserlerini o imlâmın makarrı olan bölgeden, bî-nam ve bî-nişan eyledi. Din âlimlerinden bu dinsiz ve mezhebi bozuk kimi buldu ise helâk eylemiştir”.    
Bilindiği gibi, Şah İsmail bu savaşta yenilmiş, karısı Taçlı Hatun, nice cariyeleri, tahtı Osmanların eline geçmişti. Şah İsmail Türk olmasına karşın, Alevi olup “Hatayı” mahlası ile içli şiirler yazmış, Anadolu Alevileri gönlünde engin bir sevgisi vardı. Alevi Anadolu Türk ozanları onun için coşkulu ve ona bağlılığı bildiren şiirler yazmışlar. Ünlü Pir Sultan’ın, şiirlerinde geçen, “şah” ve “şaha giderim” sözleri, “Hatayi” mahlası ile şiirler yazan Şah İsmail içindi. Yani “Şah”a giderim derken, Şah İsmail’e giderim” demektedir.

Yavuz Sultan Selim Şah İsmail Savaşı

Yavuz Sultan Selim’in nasıl gaddar bir padişah olduğunu; {8 yıllık iktidarı sırasında 20 binden fazla (kimi tarihçilere göre 40 bin) Aleviyi kılıçtan geçirmiş, iki oğlunu, beş yeğenini ve birini kendi eliyle üç sadrazamını öldürmüş} Tarih kitaplarından Solakzade tarihinde şunları yazar:
“Yavuz Sultan Selim ordusu ile Şah İsmail ile savaşmak üzere yola çıktığında, yeniçerilerin, ordunun bazı ileri gelenleri, “bu seferin yanlışlığını, Müslümanın Müslüma kırdırılacağı” dile getirmek ve Yavuz’a iletmek için, Karamanoğlu Beylerbeyi Hemdem Paşa’yı sözcü seçerler. Padişah’a bu dileği anda, Hemdem Paşa o anda boynu vurularak padişah tarafından katledilir”.(1)
Yavuz Sultan Selim’in Alevi düşmanlığı, Alevi katliamı Şah İsmail da tarihte ünlüdür. Şah İsmail’in yenilmesinden sonra, Osmanlı Ordusu Şah İsmail’in yakın akrabası Bağdat Hâkimi Kara Han’la da savaşır. Kara an yenilip başı kesilir. “Müfsitlerin serdarı olan Kara Han, katl olununca askeri hemen firara tebdil eyledi. Yavuz S.Selim’in paşaları cenk meydanında düşen Kızılbaşların burunlarını ve kulaklarını keserek Kara Han’ın başı ile birlikte yüce saltanat dergâhına (İstanbul) a gönderdiler.(2)  
Yavuz Mısır’da:Yavuz Sultan Selim Mısır’ı 1517 de işgal edince asker şehre girer. Öylesine bir katliam olur ki, şehri savunan Arap ve Çerkezlerden binlerce kişi katlediliyor. (40 bin kişinin katledildiğini bazı tarihler yazıyor) Kesilen kellelerden, cesetlerden sokaklardan geçilmez oluyor. Bu arada birçok sokakta pek çok kadın ve çocuk, Osmanlı Ordusuna (gördükleri katliama tepki olarak) askerlere yüksek binalar üzerinden, pencerelerden, bazı evlerden, damlardan taş, toprak ne buldularsa atarlar; Öyle ki sokakta gezen Osmanlı askerlerinin üstüne kaynar suyu kazanlarla yukarıdan aşağıya dökerler. Yavuz’un emri ile evlerin kapıları kırılıp kadınlar saçlarından sürüklenir; hemen evlerinin köşelerinde memelerinden demir mıhlar ile asıldılar. Cesetleri çürüyüp düşünceye kadar, nice gün “bakanlara ibret” ve hazır olanlara nasihat” olsun diye asılıp kaldılar”.
Sokak savaşlarında birçok komutanla Sinan Paşa şehit olunca, Osmanlı askerleri sokakta yakaladıklarının başlarını kesip Nil nehrine attılar. Nice zaman Nil Nehri, kokmuş insan cesetleri ile doldu. Nil Nehrinin suyu kullanılmaz kalınca, Nil Nehri kıyısında konuşlanan Otağ-ı Hümayunu, o mahalden uzak bir yere naklettiler”.

Yavuz Sultan Selim Şah İsmail Savaşı

Yavuz Sultan Selim Mısır’ı aldıktan sonra, bir Çerkez komutanı oraya vali atayıp, geri Şam’a Osmanlı mülküne doğru yönelir. 1517 yılının altı ramazanında, Salihiye adlı bir belde yakınlarında, veziriazam Yunus Paşa, Yavuz Sultan Selim’e hem-inan olmuşlar idi ki, edebe aykırı hareketlerde bulunarak bazı ham sözler söyledi: “Böyle bir güzel iklimi fethedince bu denli âlem halkı payimal ve hâk ü helâk oldu. Nice ümmet-i Muhammed-in kanları döküldü. Nihayet yine hükümetini hain bir Çerkez’e verdiniz. Böyle olacağı bilinse, kulların bir adım bile gitmezlerdi”. Veziriazam Yunus Paşa bunları söyler söylemez, yanlarında ve önlerinde birlikte yürüyen solaklara padişah emrederek başını cesedinden ayırdı. Tenini vahşi hayvan ve kuşlara gıda ettirdi”.
Katledilen Yunus Paşa’nın oğlu, bu dehşet karşısında Mısır tarafına doğru firar etti. Hayri Bey, kendisini tutarak padişaha gönderdi. Geldiğinde o da başının yasını gördü” (katledildi).
Yavuz Sultan Selim, elli bir yıl ömür, sekiz yıl sekiz ay saltanat sürdükten sonra, 1520 de öldü. Halk arasında “yanıkara” diye bilinen bir hastalıktan iki ay çekti. Bütün tabiplerin, özellikle devrin tanınmış tabibi Ahî Çelebi’nin gayretine rağmen kurtulamadı. Yavuz ölüm döşeğinde şu ik mısrayı mırıldandı:
“Bana derman eder sanurdum Ahî
“O gelirse hekim imiş o dahi”.(3)

Yavuz Sultan Selim Şah İsmail Savaşı
Şah İsmail, bir Türk kökenli kişi olarak Ehli Beyte, Aleviliğe iman etmiş kişi olup, Öztürkçe birbirinden güzel şiirler yazmış, yazdığı şiirlerde “Hatayi” mahlasını kullanmıştır. Günümüzde bile radyolarda, müzik dünyasında Alevi meclislerinde onun şiirleri üstüne bestelenmiş duygu yüklü türküler söylenmiştir. Başta Pir Sultan olmak üzere, bütün Alevi ve Abdal ozanları onu saygı ile anarak onu öven şiirler yazar, türküler söylerler. Şah İsmail’in (Hatayi) nin bir şiirin aşağıya alıyoruz. 


İkrâr Verdim Dönmem Elest Bezminden
İkrâr verdim dönmem Elest bezminden
Mürîdim ikrârı îmândan aldım
Başka seyrân gördüm kendi özümden
Bu mahabbeti ben Merdân’dan aldım

Nâr ü bâd ü hâkden halk oldum
Kendi kendim ana rahminde buldum
Müddet tamam oldu dünyaya geldim
Bu ibret nümâyı cihândan aldım

Bildiğim unuttum eylerem feryâd
Derdim budur dil yok isteyem imdâd
Tekrar yine ta’lîm etti üstâd
Dersimi mekteb-i irfândan aldım

Can gözü gafletten açıla düştü
İkilik perdesi seçile düştü
Kudret hazînesi açıla düştü
Cevâhiri kân-ı mercândan aldım

Bu bir gizli sırdır her cân duyamaz
Ehl-i aşkın katârına uyamaz
Değme cevher fürûş bahâ koyamaz
Bu dürr ü yektâdır ummândan aldım

Bu aşk ki görünmez bilmem nedendir
Esrâr-ı mahabbet gizli yerdedir
Gerçeğe ayândır bize perdedir
Hakîkati Şâh-ı Merdân’dan aldım

Gel düşünme akla sığmaz bu ilim
Kudret hazînesi miftâhı dilim
Bir ulu dergâha ulaştı yolum
Bilmeyen sanur ki dükkândan aldım

Âh edüb utandım kendi sözümden
Mest olub türâba düştüm özümden
Kanlı yaş akıttım iki gözümden
Mâcerâyı çeşm-i giryândan aldım

Mûsâ-ya tecellî göründü Tûr’dan
Mest olub aklını şaşırdı sırdan
Enel Hak sırrını aldım Mansûr’dan
Mahabbet kemerin erkândan aldım

Mü’minler bulurlar oddan necâtı
Budur mü’min lerin elde berâtı
Mi’rac dan indirdi savm ü salâtı
Hak bilür Hazret-i Sultân’dan aldım

Şerîat sancağı geldi dikildi
Tarîkat yolunda dürler saçıldı
Ma’rifet deryâsı taştı döküldü
Hakîkati pîr ü pîrândan aldım

Hakîkat yolunda gör savaşımı
Akıttım gözümden kanlı yaşımı
Pîrler eşiğine koydum başımı
İcâzet ol demde meydândan aldım

Hak budur sözüme hile katmazam
Herkese bu sırrı ayân etmezem
Kıymeti bilinmez yerde satmazam
Ben bu nasîhatı bir cândan aldım

Çalış bir girdâbın çık yöresine
Dermân gizlenübdür derd arasına
Merhem sarılır mı aşk yarasına
Bu ilm-i hikmeti Lokman’dan aldım

Âlem baştanbaşa bir seyrangâhtır
Gir gönül şehrine gör ne dergâhtır
Bir gizlice sırdır kudretullâhtır
Yazılmış defter ü dîvandan aldım

Terk ü tecrid oldum döktüm kabâyı
Eğnime giyindim şâl ü abâyı
Bana sorun kimden aldım yasayı
İsmâil’e inen kurbandan aldım

Dünyâdan el çektim erkândır işim
Çeşm ile bürhândır dökülür yaşım
Sizlere hediye eldedir başım
Ol yeşil yaprağı Selmân’dan aldım

Gerçi Hatâyî’yem günâhım çoktur
Kalbimde benlikten bir eser yoktur
İncîl, Tevrât, Zebûr dört kitab haktır
Lezzeti âyât-I Fürkân’dan aldım
Şah İsmail (Şah Hatayi)  17 Temmuz 1487- 23 Mayıs 1524
Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Sonnotlar

(1)Solakzade tarihi Cilt 2 Sf:20

(2) Solakzade Tarihi Cilt:2 Sf:46)

(3) Kaynak: Solakzade Tarihi: Cilt: II Sf:73–74–75- 84- 96

Osmanlı, Türkü ve Türk dilini sevmezdi
Selçukluların ve Osmanlıların ilk yüzyıllarında Türklük ve Türk dili devletin en üst katından aşağı halk tabakasına kadar öz dili olarak çok sevilirdi. Türkler İslam’ı kabul ettikten, dinsel yönden Arapça ile yoğun temas olunduktan sonra devrin aymaz sözde ulemasınca Türkçeye göre Arapça kutsal sayıldığından önce Saray katında Türkçe ve Türklük dışlanmaya sevilmemeye başlandı.
Orta Asya’dan beri yüzyıllar içinde Anadolu’ya doğru gelen Türkler yollarda temas kurdukları İran-Fars dili Farsça ile, Müslümanlığı kabul etmelerinden sonra Arapça ile yoğun temas edince Farsça-Arapça-Türkçe karışımı karma bir dil kullanmaya, böylece Türklük ve Türkçe hor görülmeye ne ki aşağılanmaya başlandı. Osmanlı saray katında Farsça ve Arapça karışımı ile Osmanlıca denilen Türk halkının yadsındığı karma dili kullanılıyor, yazışmalar Osmanlıca oluyordu. Bu düşünceye kapılan Osmanlı aydınları şairleri yazılarını Osmanlıca yazarken, Osmanlıca bir edebiyat oluşuyordu. Ama Türk halkı bu dili sevmedi ve asla alışamadı. Evliya Seyahatnamesini okurken bu yönde anlatımlar görmüştüm, Çelebi, Güney Anadolu Toros eteklerinde giderken, sık sık “o cenahta kaba vahşi Türk köyleri vardı” gibi cümlelerine rastlamıştım. Yani Osmanlı sarayının Türkleri dışlaması aydın görülenlerin de diline yansıyordu.
Öte yandan Osmanlının aşağı gördüğü Türk halkından çıkan halk ozanları, Aşık Paşa’nın, Dadaloğlu, Kozanoğlu, nice Abdal kökenli halk ozanları Öztürk’çe dilleri ile çalıp söylüyorlar. Hatta Yavuz Sultan Selim’le savaşan Şah İsmail (1487-1524), Kızılbaş Devletini kuran Türk hakanıdır evinde ve sarayında Türkçe konuşurdu. Alevi Kızılbaş mezhebinden dolayı Osmanlılar tarafından dışlanmış düşman görülmüş, Yavuz Sultan Selim de savaşmak durumuna düşmüşlerdi, yani Türkün Türk’le yaptığı bir savaştı Çaldıranda Yavuz Şah İsmail savaşı. İşte bu Şah İsmail, sadece soy bakımından değil, kültür bakımından da Türk’tür. Türkoğlu Türk’tür. Öncelikle kendisi Türkçe konuşur ve Türkçe yazardı.(1)
Selçuklular ve Osmanlılar Müslüman olduktan sonra Arap Kültürünü benimsemeye başlarken, Arapça dilini de dinsel saygıdan dolayı kutsal bir dil olarak kabul etmeye başladılar. Böylece Farsça ve Arapça Türkçeden oluşan Osmanlıca doğdu. Bu etkileşim nedeni ile Arap Kültürü örf ve adetleri de Türkler tarafından alınıp uygulamaya başlandı. Müslümanlıktan önce Türk kadınları çok daha özgür iken, Arap örf ve adetlerini alan onu kutsal sayan Türk halkı, Müslüman olduktan sonra Türk kadınını kafes arkasına iterek kadınlar dışlamaya başladı. Bu kadını dışlayan zihniyet 1923 ten sonra Atatürk devrimleri ile tekrar erkeği ile eşit hale getirildi.
Bir yandan Saray, Medrese, Enderun ve Yeniçeri ocağı İslam düşüncesi yanında devrin sözde ulemaları Arap hurafelerini topluma sunarken, gerici Arap Kültürünü dini hüküm sanıyorlardı. Bir yandan da Türkün temas ettiği Bizans ve Fars adetlerinin edebiyatta, fikirde, siyasette ve günlük hayatta Türk’e karşı intikam duygularıyla etki ediyordu. İslam’la Fars ve Arap etkileşmesi ile anlaşılması zor Osmanlıca ortaya çıkıyordu. Osmanlı halkı ne Osmanlıcayı ne de Arap alfabesini yüzyıllarca öğrenemedi, devlet de öğretmedi. Nitekim1919’a gelindiğinde Türk halkının yüzde 95’i okuma yazma bilmiyordu.

Osmanlı, Türkü ve Türk dilini sevmezdi

 Türk’e Türkçeye karşı bu etkilenmeyi gören Osmanlının Kaşgarlı Mahmut, Ali Şir          Nevai gibi aydınları Türkçeyi Farsça ve Arapçaya karşı korumaya çalışırlarken, Osmanlının ilk düşünür ve ozanı Kırşehir’de yaşamış Aşık Paşa da (d.1272- ö.1333) şu sitemli dizeleri ile Türk dilini yadsımayı şöyle dile getiriyordu:
“Türk diline kimesne bakmaz idi,
Türklere herkes gönül akmaz idi,
Türk dahi bilmez idi bu dilleri,
İnce yolu, ol ulu menzilleri!”
Yine başka bir halk ozanı Aşık Kâmil, “unuttum bildiğim Türkçe lisanı/ Arabi Farisi sohbet ederken” dizesi ile Türkçeyi kaybetmenin korkusunu yaşıyordu.
Saray ve devlet eliyle Türkü ve Türkçeyi yadsıyan devrinin rüzgarına kapılan, Osmanlının en muhteşem Kanuni Sultan Süleyman zamanın “Sultan-üş şüera- Şairlerin Sultanı Baki (1526-ö.1600) bir şiirinin dizesinde aynen şöyle diyordu:
“Türk ehlinin ey Hoca biraz başı kabadır” 
Yani devrin hükümdarından ozanlarına kadar Türk’ü ve Türk dilini aşağı görme rüzgarına kapılıp gidiyorlardı.
O devrin korkusuz hiciv ozanı Nefi(2) (d.1572-ö.1635) de bu Türk’ü aşağılamayı üzüntü içinde şöyle yanıtlıyordu:
“Türk’e Hak, çeşme-i irfanı haram etmiştir”

Ahmet Vefik Paşa Türk’ü nasıl küçümsüyor
Devrin aydınlarından Ahmet Vefik Paşa’nın<(3) (d.1823- ö.1891) yazdığı Müntehebat-ı Durub-u emsal adlı kitabında “Türk’ü Tarif” bölümünde Türk’e karşı sönmez kinin izlerini bulabiliriz: “Türk ata bibince bey oldum sanır, Türk olana şehir içi zindan olur, Türk işi ödünçtür, Türk danişmend olur adam olmaz; Türk ne bilir bayramı, laklak içer ayranı; Türk’ün aklı sonradan gelir, Türk derneği olmaz, Türk’e beylik vermişler, evvela babasını öldürmüş”. (4)
Türkleri böylece aşağı gören Osmanlı Devlet adamlarına baktığımız zaman, evlilikleri bile bu düşünceyi yansıtıyor, Türk kızlarını Türkleri aşağı gördükleri için eşlerinin çoğu Hıristiyan kökenli idi. Öyle ki 36 Osmanlı Padişahının 35 inin annesi Türk değildi.
Türkleri aşağılayan Divan Edebiyatı şairleri Etrak-ı bi idrak (idrakten mahrum Türk) diyerek Türkleri anlatırken bu ibareyi kullanırlardı. Selçuklu biraz eski idi, ama altı yüz yıl süren Osmanlı Devleti’nin saray dili saray kültürü Osmanlıca denilen başka iken, devletin çoğunluğunu teşkil eden aşağı halk tabakasının dili ve kültürü başka Öztürkçe idi. Böylece Osmanlı halkı devleti olan Osmanlı devletine yabancılaşmaya başladı. Öncesinde Anadolu Selçukluları, Doğu sınırlarıyla Acemleşirken, Güneyde Sunni etkileşmeyle Araplaşıyor, Batı sınırlarıyla Bizans kültürünün etkisi altında esinlenerek Osmanlı yavaş yavaş çürümeye başlıyordu. Böylece doğuda Acem-Fars dili, Güneyde kutsal inançlı

 

Osmanlı, Türkü ve Türk dilini sevmezdi

Müslümanlıkla Arapların dilinin etkileşmesi ile Osmanlıca denilen Türk halkının bir türlü anlamakta zorlandığı, sarayın teşvik ve önderliğinde karma karışık bir dil olan Osmanlıcayı üretiliyordu. Bu karmaşa ve uyuşmazlıkla Osmanlı yurdunda karşı çıkmalar, isyanları tetiklemiş, Celali İsyanları, Türkmen ayaklanmaları, Babailer İsyanı gibi pek çok isyanlar çıkarken Osmanlı çürümeye devam ediyordu. Osmanlı Sarayı Türk’ten korkmaya, Türk’ü ve Türkçeyi dışlamaya başlamıştı. Saray ile Türk halkı Osmanlıca Öztürkçe uyuşmazlığından birbirini yadsırken, Alevi Toros Türkmenleri-Tahtacılar Osmanlıya üç yüz yıl isyan ile karşı durmuş, orduya asker ve maliyesine vergi vermiyordu artık. Padişah fermanlarını dinlemiyorlar, “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” diyerek Toroslara sığınan Türkmenler şöyle söylenip Osmanlıya tepkilerini dile getiriyorlardı:
“Şalvarı şaltak Osmanlı,
Eyeri kaltak Osmanlı,
Ekende yok biçende yok,
Yemede ortak Osmanlı”
İslami ve Arap etkisiyle kendine Türk, diline Türkçe demek istemeyen Selçuklu gibi Osmanlı da yüzyıllarca halka Türkçenin seslerine uymayan Arap alfabesiyle Arapça ve Farsçanın kurallarını öğrenmeyi dayatmış, böylece Osmanlı, yapay dil Osmanlıcayı halka öğretememiş. Böylece Osmanlı halkının yüzde 90ından fazlası okuma yazmayı öğrenememişti. Okuma yazmayı öğrenemeyen toplum bilimi de öğrenemezdi. Osmanlı devlet katında çok zengin olduğu sanılan Osmanlıcanın Batılı kavram ve terimleri karşılamadığı, bilim diliyle uyuşmadığını gören Ziya Gökalp gibi Osmanlı aydınları Osmanlının sonlarına doğru yeni alfabe yeni lisan arayışlarına girmişlerdi. (5)
Bu böylece yüzyıllarca devam ederken, 1923 ten sonra Atatürk Devrimlerinden Harf ve Dil Devrimleri ile dilimizle uyuşmayan Arapçanın etkisinden kurtulunarak çok kolay öğrenilen yeni harflere ulaşılmış, Türk halkı da çok kısa bir zamanda hızla okuma yazmayı öğrenerek uygarlık yolunu aralamıştı.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com
Son not

(1) Şah İsmail özbeöz Türk’tü, Hatâi mahlası ile yazdığı Türkçe şiirlerinden oluşan üç tane eser bıraktı ardında. Hemen her gün Türk TV ve radyolarından Hatayi mahlası ile onun Türkçe yazılmış söylenmiş türkülerini dinliyoruz. Şah İsmail Farsça ve Arapçayı da üst düzeyde biliyordu. O, Farsçanın ve Arapçanın zirvede olduğu bir çağda Türkçe yazmayı doğal olarak Türklüğü tercih etti. Sarayında Türkçe ortak dildi ve yine onun döneminde Türkçe İran’da altın çağını yaşadı. Bıraktığı miras o kadar büyüktü ki, İran’ın 20. yüzyılın başına kadar bir Türk devleti olarak gelmesinin temel nedeni oldu. Biz onu “Şah” olarak biliriz ama onun “Şah” dışında “Han”, “Hakan” ve “Bahadır” gibi başka unvanları da vardı. Özellikle “Hakan” ve “Bahadır” unvanlarını kendisi de kullanmıştı. Kızıllaş-Alevi mezhebinden olduğu için Osmanlılar sevmezdi.

(2) Yazdığı şiirlerde devletin ileri gelenlerini hicvettiği için devrin padişahı 4. Murat tarafından cezalandırılarak sarayın odunluğunda iple boğdurulup cesedi denize atılmıştır. Wikipedi

(3)Yunan asıllı Osmanlı devlet adamı, diplomat, çevirmen ve oyun yazarı. İlk ilmî Türkçülerden biridir. İki defa Maarif Nazırlığı (Eğitim Bakanı) yaptı; ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda, İstanbul vekili olarak yer aldı ve başkanlığı üstlendi. 4 Şubat 1878–18 Nisan 1878 ve 1 Aralık 1882–3 Aralık 1882 tarihleri arasında iki defa sadrazamlık görevine getirilmiştir.
İlk Türkçe sözlüklerden Lehçe-i Osmânî'nin yazarı olan paşa, devlet adamlığının yanı sıra, 16 dil bilen bir bilim insanıdır. Bursa valiliği sırasında bu kentte bir tiyatro yaptırmakla ün kazanmıştır.

(4) Millet Cemal Kutay sf. 8

(5)Kötünün Kötüsü Cumhuriyet Sevgi Özel sf.4

İncili Çevirdi Diye Ateşte Yakıldı
Gericiler ve dinciler nasıl ezanın Türkçe okumasına, ana dilde ibadete karşı çıkıyordu iseler, Orta Çağ’da Hristiyanlar da İncil’in ana dile, herkesin kendi diline çevrilmesini istemiyorlardı. Çünkü Hristiyan din adamları devrin kralları ile birlikte din adına halkı sömürüyorlar, kendi refahları için saraylarında refah içinde yaşıyorlardı. İncil’in Latince ’den kendi dillerine çevrilmesini asla istemiyorlar, “günah” diye şiddetle karşı duruyorlardı. Çünkü İncil’in öğütleri emirleri başka, papazların söyledikleri farklı olduğundan, din adamları İncil’in çevrilerek gerçekleri halkın öğrenmesini istemiyorlar çevirmek isteyenleri “engizisyon mahkemesi” denilen din mahkemelerinde, (Müslümanlarda Şeriat mahkemeleri) cezalandırılıyorlardı. Gerek Hristiyanlıkta gerekse Müslümanlıkta kutsal kitapları olan İncil ve Kuran’ın böylece ana dile çevrilmesi kesinlikle istenmiyor, din adamları tarafından kutsal kitabın çevrilmesini “Allah’ın kelamı çevrilmesi günah” diyerek yasak konuyordu.
Özellikle Orta Çağda 1450 yılında matbaanın bulunması ile kitap basımı hızla artmaya başlarken, Rönesans ve dinde reformun aydınlatma çağını başlatmıştı. İncil hızla ülkelerin ana diline çevrilince Avrupa Hristiyanları baktılar ki, papazların halkı sömüren tavır ve öğütleri ile İncil’in söylediklerinin farklı olduğunu görünce toplum hızla uyanmaya aydınlanmaya başladı. Arkasından gelen matbaa, rönesans ve reform ivmesi sanayi devrimi ile Avrupa hızla ilerlemeye zenginleşmeye başladı. Burada İncil’i ilk kez Latinceden İngilizceye çeviren William Tyndale adlı bir Avrupalı aydının başına gelenleri almak istedik.
William Tyndale(1) (1484-1516) adlı bir Hristiyan İncil’i Latince’den İngilizceye çevirdiği için kilise tarafından aforoz(2) edilerek sapkın ilan edildi. Tyndale “papa devleti değil kiliseyi yönetsin” diyerek laik bir tutum sergiledi. İncil’in Latinceden başka bir dile çevrilmesi “din düşmanlığı” olarak damgalandı. Ancak onu sevenler ona “Allah’ın dilmacı” dediler. O, Allah’ın iletisi olan İncil’i İngilizceye çevirerek adeta Allah’a tercümanlık yapmakla nitelendirildi ve övgülendi. Ama kilise böyle düşünmüyordu. Kiliseye göre o, Allah’ın iletisini bozan bir kafirdi. Bu nedenle de yokluğunda yargılanıp hakkında ölüm cezası verildi. Daha sonra yakalanıp önce hapsedildi. Sonra da bir direğe bir direğe bağlanıp boğuldu. Ardından cesedi ateşe verilip yakıldı. Takvimler 6 Ekim 1536 yı gösteriyordu. Onu Allah adına öldürdüler. Kitabından alıntıladığım Cemil Kılıç şöyle soruyor, “peki, Allah bundan memnun olmuş muydu acaba”?
İşte böylece kutsal kitapların gerçek anlamda söylediklerinin anlaşılmasını istemeyen din sömürücüleri, kutsal kitabın herkesin anadiline çevrilmesine yüzyıllarca şiddetle karşı çıkmışlardı.
Avrupa’da sonunda zorla da olsa İncil her milletin diline çevrilince toplum uyanmaya aydınlanmaya başladı, laikliği özümseyerek şimdiki refaha ulaşıldı.
Orta çağ boyunca kilisenin-papazların Allah adına halka bilim adamlarına yaptıkları baskı ve zulümlerin, İncilin ana dile çevrilmesiyle azalmaya başladığı süreç içinde bilim ve uygarlık, kilisenin gücünü azaltmaya başladığı görülür. Kilisenin gücü azaldıkça da kendiliğinden laik anlayışın yayılmaya başladığı açıktır. Bugün Avrupa’nın Batı’nın bilim ve uygarlık alanında ulaştığı zenginlik Hristiyanlık nedeniyle değil, tam tersine Hıristiyan gericiliğine karşı Batılıların verdiği laiklik mücadelesi nedeniyledir. Öyleyse Batılılaşmayı çağdaşlaşmayı Hıristiyan dinine özenme olarak nitelemek çok yanlıştır. Kısaca Batılılaşma çağdaşlaşmanın özünde laiklik vardır, günümüzde bile dinin toplum bilim üzerindeki baskısı azaldıkça laik anlayışla toplumlar ileri gider.
Ne yazık ki, bütün Müslüman ülkelerde dinin bilim ve toplum üzerindeki baskısı kırılamadığı için, bütün Müslüman ülkelerde laiklik gelişememiş ve o toplumlar ülkeler çağın erişinde kalmışlardır. Günümüzde bile laik T.C. nin bütün anayasalarında laiklik yazılı olduğu halde, devletimiz üzerinde siyasal İslami partilerin laikliği özümsememeleri ve laikliğe özen göstermedikleri için dinin bilim ve sanat üzerindeki hurafeli dincilerin baskısı altındadır, yıllardır ülkemiz bunun sancısını çekmekte ve ileri gidememektedir. Dincilerin devlet ve toplum üzerindeki dinsel baskıları Batıdaki gibi kırılmadıkça yani laikliği özümsemedikçe asla ileri gidemeyiz. Kısaca çağdaşlaşmanın bilimde ileri gitmenin özün de laiklik vardır.
Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

(1) İngiliz bir İncil bilgini ve dilbilimciydi. İncil'in büyük bir kısmını İngilizceye çevirmesiyle tanınır

(2) Aforoz, dinî bir topluluğa mensubiyetten mahrum etme ya da çıkarılma anlamında kullanılan dinî bir kınama şekli. Kelime tam olarak “herhangi bir kimseyi iletişimin, toplumun dışına çıkarma” anlamına gelir.

İşgal yıllarında bir Ermeni suikastı
Yıl 1921 İstanbul ve vatanın birçok yeri işgal altındadır. İşgalci askerlerle birlikte yerli Rum, Ermeni azınlıklar halkı aşağılayan, dışlayan davranışlar içindedirler. İşte bu koşullarda 1921 Temmuz ayı sıcağında akşamın geç saatlerine doğru İstanbul’da biri kadın iki erkek üç kişi Tepebaşında Pera Palas oteline doğru sohbet ederek yürüyorlar.

Böylece yürürlerken elleri ceketinin ceplerinde, köşeli şapkasını gözlerine kadar indirmiş zayıf ve cılız bir gölge kendilerini takip ediyordu. Öndeki üç kişi tatlı bir sohbetle sanki mutlu bir yaşantılarını sürdürüyorlarmış gibi gülüşe gülüşe, yavaş yavaş kaldırımda ilerledikleri sırada, şapkasını gözlerine kadar indirmiş olan bilinmeyen kişi, gözlerini sabit bir nokta gibi bu gruba saplamış, avını takip eden bir avcıyı andırıyordu.

Bir kadınla iki erkek Pera Palas otelinin köşeyi dönerken, onları takip etmekte olan bilinmeyen kişi, hızlı adımlar atarak bu üç kişilik gruba yaklaştı, belinden çıkardığı kocaman bir tabanca ile gruptan bir erkeğe doğrultarak ateş etmeye başladı. Bu ani birkaç el ateşten sonra gruptan bir kişi vurulup yere düştü. Yakınlardaki polis düdükleri, çığırışlar artmaya ve yaklaşmaya başlarken, kadın kenarda dehşetle olayı seyrederken, iki erkek boğuşmaya başladılar. Birkaç el daha silah atışından sonra süngülü devriyeler ve polisler iyice yaklaştılar, yere düşen yaralanan kişi kaldırımı tırmalayıp can çekişirken eli silahlı kişi koşarak kaçıp oradan uzaklaştı.

İşgal yıllarında bir Ermeni suikastı

İstanbul’da işgalciler Türk gazetecilerini mahkeme salonuna almıyorlardı

Bu suikastla Ermeni fedaisi Misak Torlakyan, Azerbaycan Cumhuriyetinin sabık İçişleri Bakanı ve Güney Kafkas Sovyetleri dış ticaret vekili Behbud Han Cevanşir’i öldürmüştü. 

 Tüm İslam dünyası halifesinin ve Osmanlının başkenti idi güya; “işgal yıllarında öz vatanında halkın boynu bükük bir yetimden farkı yoktu”. İşgalciler tarafından halk öylesine hakir görülüyor, öylesine dışlanıyordu ki sokaklarda Ermeni fedaileri İstanbul sokaklarında insan avlıyorlar, yalnız giden kadınlara saldırıyorlar, peçelerini yırtıyorlardı. Işgalci devriyeler sokaklarda tek geçen yerli Türk halkını çevirip, “zito (yaşa) Venizelos” vb şeklinde bağırttırıyorlardı. 

Gelelim, Ermeni fedaisi Torlakyan’ın, Behbud Han Cevahir’i şehit ettikten sonra yakalanıp yargılandığı mahkemeye. Olayı Ermeni ve Rum gazeteleri yazabiliyorlar, lakin Türk gazetecileri yargılamanın yapıldığı Harbiye Mektebindeki İngiliz Divan-ı Harbine kabul edilmiyorlardı. Bu nedenledir ki bütün İstanbul halkını yakından ilgilendiren yargılama sürecini ancak Ermenice, Rumca gazetelerden tercüme şeklinde ve bir gün sonra gazetelerine yazabiliyorlardı. İşgalcilerin sansürü de gazetelere göz açtırmıyor, yerli Türk gazeteleri sık sık kapatılıyordu. Bu ve nice örnekler İstanbul Türk halkının işgalciler tarafından ne kadar hor görüldüğünü gösteriyor.

İstanbul’da Ermeni fedaisi Torlakyan’ın Azerbaycan’lı Behbud Han’ı suikastla öldürmesi Babıali basınında çalkalanıyordu.  O zamanın İttihatçı milliyetçi gazetelerinden İleri Gazetesinin bir muhabirini, İngilizce olarak duruşmaların yapıldığı salonunda yargılamayı takip için gönderirler. Fakat kapıda bekleyen iki süngülü İngiliz nöbetçi Türk muhabiri içeri almaz. Yargılamaları Ermeni, Rum, ecnebi muhabirlerin izlemesine izin verilirken, Türk gazetecileri mahkeme salonuna girmesini yasaklamışlar. İçeri alınmayan Türk muhabir şaşırır, sinirlenir, ne yapacağını bilemez. Hemen aklına bir kurnazlık gelir, civardaki matbaaların birine sahte bir kartvizit bastırır, kartvizitte sanki Avrupalı bir gazeteci imiş gibi şöyle yazdırır:

Georges Polesku

Adverul Gazetesinin İstanbul Muhabiri

İşgal yıllarında bir Ermeni suikastı

Fesini çıkarıp biraz kılık değiştiren muhabir bu sahte kartviziti mahkeme kapısındaki süngülü İngiliz nöbetçilere gösterir, çavuşlarına danışma bir iki kontrolden sonra muhabiri içeri alırlar. İleri gazetesinin bütün sayfalarında cinayet suikast haberleri tüm ayrıntıları ile çıkınca basında bir şaşkınlık olur. İleri gazetesinin muhabiri böylece Torlakyan davasını sonun kadar takip eder. Divan-ı Harp bir sürü tanık dinledikten sonra, sonunda 1921 yılı Ekim ayının 21’inde çıkan İstanbul gazeteleri Azerbaycanlı Behbud Han Cevaşir’in katili Ermeni fedai Misak Torlakyan hakkında İngiliz Divan’ı Harbince verilmiş olan şu acayip kararı İstanbul halkına bildiriliyordu.

“İstanbul. (Türkiye, Havas, Reuter)-Torlakyan hakkındaki hüküm bugün ilan edilmiştir. Suçlanan katil fiilinden dolayı suçluluğu tasdik edilmişse de mahkeme basit şuuru bozuk ve bundan dolayı gayrimesul sayılmıştır (Mesul sayılmamış)”.  

İşgal yıllarında bir Ermeni suikastı

Birkaç gün sonra da gazeteler tahliye edildikten sonra Ermeni Patrikhanesine teslim edilmiş olan katil fedai Torlakyan’ın bir Yunan vapuruna binerek Pire’ye getirmek üzere İstanbul’dan uzaklaşmış olduğunu kaydettiler…

Görüldüğü gibi işgal kuvvetlerinin mahkemesi bile, suçu sabit görülmüş katil Ermeni’yi suçtan mesul saymıyor. Aynı şekilde 15 Mart 1921 de Berlin’de yine bir Ermeni fedai Sogomon Tehliryan tarafından katledilen Talat Paşa davasında katil Ermeni böyle bir uyduruk kararla salıverilmişti.

Şimdi burada bir nokta koyalım, Fesli Deli Kadir’ın “keşke Yunanlılar kazansaydı” dediği gibi olsaydı, (Tanrı korusun) işte böyle kıytırık kararlar verip bizi her şeyde, her konuda dışlayacak aşağılayacaklardı. 

Kaynak: Mütareke Yıllarında İstanbul. Ahmed Cemalettin Saraçoğlu 2009 sf 271-276

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Mustafa Kemal’i kıskanan Enver Paşa

Mustafa Kemal’in ilk fotoğrafı gazeteye ne zaman çıktı
“Mütareke yıllarında İstanbul” adlı kitabı okuyorum; işgal yıllarına ait ilginç detaylara rastladım. Bu kitabı okurken orada Çanakkale Savaşında Mustafa Kemal’in kahramanlığını anlatan yazıda Mustafa Kemal’in gazeteye ilk fotoğrafının nasıl çıktığını, onu kıskanan Enver Paşa’nın bunu nasıl engellemeye çalıştığını görünce bunu okuyucuyla paylaşmak istedim.

Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine karşın, günümüzdeki gerici AKP-RTE iktidarı M. Kemal Atatürk’ü nasıl kıskanıp dışlıyorsa (ne ki, nasıl “ayyaş” diyerek ona düşmanlık duygularını dışa vuruyorsa), yüz küsur yıl önceki biraz geri kafalı Enver Paşa da Mustafa Kemal’in başarılarını kıskanıyormuş. Bu yazımızda örnekler ve kaynaklarıyla Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’i nasıl kıskandığını aktarmaya çalışacağız. 

İki gün önce 18 Mart’ta Çanakkale Savaşlarının ve şehitlerin 109. Yıldönümünü andık. İşte o savaşlar sırasında 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in Arıburnu’nda Anzaklara karşı ani çıkışla başarısını o devrin Tasvir-i Efkâr gazetesi fotoğraflı olarak yayınlamak ister.  

1914 Birinci Dünya savaşının başlangıcında ihtiyatta bulunan 19. Tümen komutanı Mustafa Kemal, Boğaz Müstahkem Mevki komutanı Cevat Paşa’dan emir almadan karaya çıkan düşmana saldırmış “Anzak”lar denilen Avustralyalı, Yeni Zelandalı düşman birliklerini Arıburnu mıntıkasında geri püskürtmüştü.

 

Mustafa Kemal’in ilk fotoğrafı gazeteye ne zaman çıktı
Zamanın Tasvir-i Efkâr gazetesi bu başarıyı gazetede resimli haritalı olarak yayınlamak için sayfalarına haritayı onun iki yanına iki yuvarlak koyup birinci yuvarlağın içine Cevat Paşa’yı, ikinci yuvarlağa Mustafa Kemal’in resmini koyarlar. Askeri sansür subayı Mustafa Kemal’in resmini yuvarlaktan çıkarır. Bunu isteyen de Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili meşhur Enver Paşa Mustafa Kemal’den hoşlanmıyor, onu kıskanıyormuş.

Fakat gazete yöneticileri telefonla değişik birimleri arayarak sansürün kaldırılmasını isterler. Aşağı yukarı telefon ederken, sansür memuruna “izin aldık” deyip onay mührünü sansür memuruna bastırırlar. Enver Paşa’nın emri ile sansürlenen Mustafa Kemal’in resmi gazetede ilk kez olarak   yayınlanınca, bunu gören Enver Paşa “küplere binmiş”, önce sansür subayını üç gün hapsederler, gazetede çalışanları da hemen cepheye gönderme tehdidinde bulunup müthiş haşlarlar, resmi yayınlayan Tasvir-i Efkâr gazetesini de on gün kapatırlar. 

Enver Paşa ve partizanları kendisi ile Anafartalar üzerine yapılan bir konuşma, fotoğrafla birlikte Harp Mecmuasında basılacağı sırada, Enver Paşa, dergi baskısını durdurarak, Mustafa Kemalin resmini çıkartıp, yerine Alman Komutan Liman Von Sanders’in fotoğrafını koydurmuştur. (Otto Von Sanders 1855-1929) Çünkü ona göre, Mustafa Kemal, “Sarıkamış bozgununun manevi yükü altında kıvranan Enver’i gölgede bırakmamalı idi” …

Enver Paşa Mustafa Kemal farkı

Mustafa Kemal’in ilk fotoğrafı gazeteye ne zaman çıktı
Ama ortada herkesin gördüğü, tanık olduğu Mustafa Kemal ve Enver Paşa arasında belirgin özellikler vardı: Enver Paşa uçuk, Mustafa Kemal gerçekçidir. Enver Paşa saldırgan, Mustafa Kemal savunmacıdır. Enver Paşa çağ dışı, Mustafa Kemal çağdaştır. Enver Paşa, elleriyle batırdığı imparatorluğun içler acısı durumuna bakmadan yeni bir imparatorluk kurma düşleri besleyecek kadar hayalci, Mustafa Kemal, bu enkazdan milli bir devlet çıkarmayı planlayacak kadar akılcıdır. Enver Paşa emperyalizme (Almanlara) sonuna kadar teslimiyetçilik içinde iken, Mustafa Kemal, “istiklal-i tam” demektir. Adeta Enver’in kişisel hırsları devlet çıkarından öndedir.

Enver Paşa, Mustafa Kemal’i öylesine kıskanıyordu ki, Doğu’da Ruslara karşı başarı kazanıp, Kafkasya ve Türkistan’ı kurtarmak ve böylece Mustafa Kemal’in başarılarını gölgelemek, onu geçmek istiyordu.

Yeterli giysi ve mühimmata sahip olmayan Üçüncü ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Ruslara taarruza geçti. 150 000 kişilik ordunun 90 000’i (veya 60 000’i) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa, bu felaket karşısında, Üçüncü Orduyu yüzüstü bırakıp, İstanbul’a döndü. İşte Enver Paşa’nın zamansız ve ucuz zaferi böylece felaketle sonuçlanırken, Ruslar Erzurum’a doğru ilerlediler.

Birinci Dünya Harbinde bozgunlar üzerine, Enver Paşa halk arasındaki cahil insanların dedikodularını durdurmak için, kadın tavizine girişir. Tarihimizdeki tespitlere göre, deprem, yangın, savaş, bozgun-yenilgileri, bazı cahil ve yobaz insanlar, bu felaketlerin dinsizlikten, ahlaksızlıktan geldiğini yorumlarlar, telafisi için de ülkenin aydın insanlarına ve “açık saçık gezen kadınlara” yüklerlerdi. Özellikle Osmanlının işgal ve yıkılış yıllarında “alaylı subaylara”, kadınlara saldırılırdı.

Çarşafların ayakların hangi noktasına kadar ineceğini tespit etmek için bir komisyon bile kurdurmuştur. Yine bir polis müdürü, otellerin birinde karı kocanın birlikte oturduklarını duyunca, bizzat otele giderek kadını sokağa atmıştır.

Mustafa Kemal’in ilk fotoğrafı gazeteye ne zaman çıktı
Çanakkale Cephesinde dövüşen büyük rütbeli bir subayın, anaları Alman olan kızları, bir gün Alman davetlileri ile birlikte buluşmuşlar. (Zaten cephenin başkomutanı Alman’dı, Liman Von Sanders). Türk Kadını bu davette bulundu diye, Bağnaz Enver Paşa bunu duyar duymaz, cephede savaşan subay babayı hemen emekliye ayırmıştır, oysa cephede zabit (subay) sıkıntısı çekilmekte idi. O aileden bir hanımla evli olan bir levazım memurunun da görevine son verdirmiştir.

Enver Paşa, kaprisli ve kıskanç olduğu için, hemen ucuz başarı peşinde idi. Çetin kış şartlarını, ordunun durumunu hesaplamadan, Arap Çöl ve sıcağından yaz kıyafeti ile gelen ordu birliklerini, Sarıkamış’ta, ani bir baskınla Rusları yenmek dışarı atmak ve de ün kazanmak peşinde idi. Sonuç facia ile sonuçlanınca, durumu halktan gizlendiyse de facia belli idi, on binlerce asker çarpışmadan cephede donarak can vermişti. Hayal ve ihtiras peşinde olan Enver Paşa, bu sefer Türkistan’ı kurtarma yoluyla ün kazanmaya çalıştı ise de orada vurularak öldürüldü.

Kurtuluş Savaşımızın devam ettiği, Başkomutanlık Meydan Muharebesinin hazırlık yapıldığı günlerinde 4 Ağustos 1922′de Kurban Bayramı sırasında Tacikistan’da, Belçivan yakınlarında Agop Melkovian komutasındaki Bolşevik Ruslara karşı yapılan bir çarpışmada, üzerine düşen havan topuyla öldü ve Çeğen köyüne gömüldü. Naaşı 1996 da Türkiye’ye getirilerek Abide-i Hürriyet Mezarlığına Talat Paşa’nın yanına gömüldü.

Kaynak: 

1- Mütareke Yıllarında İstanbul Ahmed Cemalettin Saraçoğlu 2009 sf. 197-200

2- Çankaya. Falih Rıfkı Atay Sf:100–124

3- Ustura Dergisi (Günaydın Gazetesinin ilavesi). Cilt:1 sf:7 

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

“Milleti Mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir” Atatürk

Kurtuluş Savaşı başlarında sahte peygamber Şeyh Eşref

Atatürk’ün dediği gibi bu ülkeye en büyük kötülük din kisvesi altında yapılmıştır. Bu Osmanlıda da böyleydi. Bilindiği gibi ulema denilen din bilginlerinin çoğunluğu, yapılan her türlü yeniliklere din adına karşı çıkmışlardı. Dini kullananlar aşağıdaki sahte peygamber örneğinde olduğu gibi dinsel sömürüyü en üst seviyeye çıkarmışlar.

Örneğin matbaa 1450 yılında (daha İstanbul alınmadan önce) Alman Jan Gütenberg tarafından bulunuyor, Osmanlıya ise 1727 yılında cahil din adamlarının direnmesine karşı Lale Devrinde Macar Dönmesi İbrahim Müteferrika tarafından zorlukla 277 yıl gecikmeyle getiriliyor; matbaaya karşı direniliyor, güya din adına “gavur icadı Kuran basılmaz” diyerek çağa ışık tutan bu buluşa tepki gösteriyorlar. Batı ile 277 yıllık gecikme arasını gecikmeyi günümüze kadar kapatmış değiliz.
Hele uzayı yıldızları izlemek için Boğaziçi sırtlarına Osmanlının ilk rasathanesini kuran Takiyüddin’in gözlemevinin başına gelenler utanç verici. Takiyüddin (1526), Osmanlı'da yetişen en büyük astronomlardan biri olup kadılık zamanlarında Takiyüddin, çokça gözlem yaptığı ve bu gözlemlerinin tutarlılığı ve o dönem kimi kararların üzerinde büyük etki yaratan göklere hakimiyeti sebebiyle saray müneccimbaşılığına yükselmişti. 1570'li yıllarda Galata Kulesi'nde gözlemler yapmayı sürdürürken yöneticilerin desteği ve başarısı padişah III. Murat'ı da ikna ederek Takiyüddin'e Tophane tepelerinde Dar-ü’r Rasad-ül Cedid adıyla rasathane kurulur.

Kurtuluş Savaşı başlarında sahte peygamber Şeyh Eşref

 O sıraları İstanbul semalarında görülen bir kuyrukluyıldız sebebi bilinmeyen büyük bir korku yaratmıştı. Bu gözlemlerin sonrasında hem bir salgın hem de deprem olduktan sonra halk iyiden iyiye hurafelerin tesiri altına girdi. Tüm bu olayların insanlık tarihinde sık sık yaşanan olaylar olduğu unutulmuş ve felaketlerin 'rasathaneden dolayı yaşandığı' düşünülmeye başlandı. Öyle ki aynı günlerde halkı galeyana getirmek için Takiyüddin'in meleklerin bacaklarına baktığına dair bir dedikodu yayarlar.
Dincilerin hurafecilerin III. Murat üzerindeki baskılar artınca Takiyüddin karşıtlarının yıkıcı söylemleri ile, dönemin karşısında olan şeyhülislamına III. Murat'ın emriyle fetva verildi.
Gericiler şöyle diyorlardı: “gözlem yapmak uğursuzluk getirir, Meleklerin sırlarını küstahça anlamaya çalışmanın vahim sonuçları çok açıktır, gözlem yapılan hiçbir memlekette işler yolunda gitmemiş ve devlet yapısı mutlaka zelzeleye uğramıştır.” Sonunda rasathane top atışlarıyla yerle bir olurken bilim de bu topraklardan göçüp gitti. Bu iki üzüntü ve utanç veren örnekle din adın yapılan gericiliği, bilime karşı geriliği vurgulamak istedik.(1)


Kurtuluş Savaşı başlarında sahte peygamber Şeyh Eşref

Tarih boyunca tüm krallar, padişahlar, şahlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, siyasal partiler, dinden nemalanlar günümüze kadar daima dinleri mezhepleri kullanıp bilim ve yeniliklere karşı durmuşlar ne ki nice kanların dökülmesine neden olmuşlardır. İlk çağlardan günümüze kadar gericiliğe dinsel isyana örnek pek çok olayı sayabiliriz. Ancak insanın içini sızlatan Kurtuluş Savaşımızın başlarında, daha Mustafa Kemal Samsun’dan Ankara’ya ulaşmadan 1919 un sonlarına doğru Bayburt yakınlarında Hart denilen nahiyedeki dehşet verici Şeyh Eşref olayını anlatmak gerekti.
Tüm dinsel isyanlarda, dinsel sömürü örneklerinde olduğu gibi, dini kullanalar her türlü yalanı ve iftirayı uygulamışlar, insanlara acı ve ıstırap, yıkım, gericilik yaşatmışlardır. Aşağıdaki Şeyh Eşref olayına baktığımızda, vatan işgal edilmiş, vatan elden gidiyor onlar dünyadan habersiz veya ilgisiz sadece oradaki çıkar ve itibarını düşünüyorlar. Günümüzde bile dinsel sömürüyü kullanan Taliban gibi iktidarlar, ülke ekonomisi geriye gitmiş umurlarında olmazlar, onlar sadece dinsel iktidar, sömürü ve çıkarlarının peşlerinde olmaktadır.  Günümüzde bile Hasan Mezarcı gibi “mesihim, peygamberim”  diyenlere rastlıyoruz.
Şimdi uzatmadan, dini kullanan Şeyh Eşref’in “peygamber oldum” deyişini, nice cahil halkı peşine taktığını, devlete orduya karşı durduğunu, dine dayalı gericiliğini, isyanı bastıran Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir’in anlatımından ibret dehşet verici olayı size sunmak istedik.

Sahte Peygamber Şeyh Eşref

“Sivas’a hareketimde vekaletime Manastırlı Albay Kazım Bey’i bırakmıştım.
9 Aralık 1919 da Erzurum’a döndüğümde Bayburt’a yakın Hart köyünde Şeyh Eşref namında çılgın bir mutaassıbın “Peygamber oldum” diye başına birçok avene toplayarak üzerine gönderine jandarma ve askerlerin silahlarını alarak subaylarını hapis ve erlerini terhis ettiklerini öğrendim. 
Milli tarihimizi vakit vakit lekeleyen ve milli bünyemize ıstırap veren irtica hadiselerinin nasıl çıktığı ve büyüdüğü hakkında bir ibret numunesi olarak üzerine işbu hadisenin tafsilatını faideli buldum.
6 Ağustos 1919 da Bayburt Kaymakamı Hart Nahiyesi Müdürünün ve Bayburt kadısının Şeyh Eşref’in Şiilik telkinleri yaptığı hakkındaki şikâyeti vilayete geliyor. Vilayet ehemmiyet vermiyor.
20 Ekim 1919’da Hart Eski Müdürü tekrar bizzat vilayete gelerek şikâyet ediyor. 26 Ekim 1919 da vilayet Bayburt kaymakamlığından tahkikat neticesini soruyor (Kaymakam vekili jandarma yüzbaşısıdır).
6 Aralık 1919 da ilçe müftüsü başkanlığı altında hocalardan oluşan bir heyetle tahkikat yapmak isteniyorsa da müftünün davetine Şeyh Eşref, “hükümet dinsizdir, subayları şer-i şerife riayetsizdir”, diyerek gelmiyor.
8 Aralık 1919’da Hükümetin gücünü göstermek için gönderilen jandarmalar ve onları takviye eden elli kişilik müfrezeye Şeyh Eşref baskın yaparak silahlarını alır. Bayburt’tan sevk olunan takviye birliklerini görünce ibret verici bir hile kullanır. Müfreze kumandanına şunu söyler:
-Bu meselenin aslı daha beş ay evvel nahiye müdürüyle aramızda başlayan bir geçimsizliktir. Bir düğün alayı, cami-i şerifin yanında davul çaldırıyordu. Caminin yanında davul çalmamalarını söyledim. Fakat nahiye müdürü geldi, bana hakaret etti ve zorla çaldırdı. Ben de günahtır yapmayınız, dedim. Beni hükümete şikâyet etmiş. Cinayet yapmışım gibi üzerime asker ve jandarma gönderdiler. Halk bizi vuracaklar zannıyla korkudan müfrezenin silahlarını almış silahlar burada alın. Ben hükümete mutiim, nereye emrediyorsa gelirim. Üzerime taburla asker gönderilmesi reva-yı hak değildir. Asker beyhude yere yoruldu. Evlerde istirahate geçin. Sabahleyin nereye isterseniz gideriz.
Müfreze kumandanı bu sözlerin samimiyetine inanır. Askerleri evlere üçer beşer dağıtır. Bir hazır birlik bırakmaz, emniyet tertibatı da almaya lüzum görmez. Subaylar Şeyh Eşref’in evinin yanında bir evde istirahate geçerler. Halk samimi görünür. Subaylara ve askerlere yemek çıkarırlar. Fakat gece yarısı her ev misafirlerin silahlarını toplar. Subayların bulunduğu mahal hapishane yapılarak kapısına müritlerden nöbetçi dikiliyor. Sabahleyin be feci manzara karşısında kalan müfrezenin erleri terhis ve subayları iman yenileterek günlerce ibadet ve zikrettirdiler.”
Aynı gece civar bir köyde bulunan altmış er ve dört makineli tüfekten ibaret makineli tüfek bölüğü de basarak makineli tüfeklerini alır, subay ve erlere aynı muameleyi yaparlar. İşte Erzurum’a geldiğim zaman karşılaştığım mühim bir hadise.
Derhal telgrafla mahallinden yaptığım tahkikatta Şeyh Eşref’in “Peygamberlerimizin ruhunun kendisine geçtiği”ne inanmış ve etrafında sahabe-i kiram ve mücahidler diye birçok cahil ve mutaassıp kimseleri toplamış olduğu Of ve Sürmene sahillerine kadar nüfusu altında bulunan müritlerinin de fevç fevç Hart ’aya gelmekte oldukları, Bayburt’ta halkın müthiş telaş ve heyecanda olduklarını öğrendim. Tedbirsizlik yüzünden hemen bir alayımızı mefluç kılan bu hadiseyi derhal imha edebilecek kadar civarda kuvvetimiz olmaması ve Bayburt’un düşmesiyle Erzurum-Trabzon yolunun kapanması çok fena vaziyetler doğurabileceğinden, askeri tedbir almakla beraber kuvvetlerin oraya yetişeceği zamana kadar bu yalancı peygamberi oyalamayı uygun gördüm.
Askeri tedbir olarak Erzurum’dan bir, Gümüşhane’den bir, Narman hududundan iki tabur, sahilden bir tabur, Erzincan’dan iki süvari bölüğü, Erzurum’dan 10.5’luk iki obüs toptu, bir dağ bataryası yola çıkarttım.
Zaman kazanmak için de derhal Erzurum Kadısı Hurşid Efendi’ye Şeyh Eşref’i köyünde oyalamak için gönderdim.
18 Aralık 1919 da Kadı Hurşid Efendi’den gelen malumat:
Şeyh Efendi, Kadı Hurşid Efendi’nin sakalını tutmuş, “bir tutamdan az olduğunu” görünce “şer’e mugayirdir” diye kendisinitekfir etmiş. Birlikte giden askerlik dairesi kalem reisinin sakalı olmadığından buna daha mütecavüz bulunmuş. Halk, Şeyh Eşref’e kurşun işlemediğine, sakalının rengini lahzada değiştirerek keramet saçtığından ve Peygamberimizin ruhunu temsil ettiğinden şeriat neşredeceğine inanıyorlarmış. Şeyh Eşref’i avutacak birkaç günlük sohbet zemini tebliğ ettim.
24 Aralık 1919’da kuvvetlerimiz Hart’ı sardılar. Şeyh Eşref’in avenesi de köyü tahkim etmişler ve bini aşmışlardı. Kanlı bir çarpışma başlamış, fakat 10’luk obüslerin ilk mermisi Şeyh’in bacağını kalçasından koparıp adamlarından birinin başına çarpınca mesele hallolmuş, Şeyh ölür ölmez müritler teslim olmuşlar.
Kısa zaman devam eden şiddetli çarpışmada 3 subay, 43 erimiz yaralı ve 18 erimiz şehit olmuştur. Hart’taki bütün subaylarımız sağ olarak kurtarılmıştır. Şeyh Eşref ile iki kızı, iki oğlu ve adamlarından beş kişi topçu ateşinden ölmüşlerdir. Müritlerden birçoğu çarpışmada ölmüşlerdir. Bu şiddetli tertibat Doğu’da mühim tesirler yaparak benzer hadiselerin çıkmasına mâni olmuştur”.(2) 

“Bizi yanlış yola sevk eden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz dinleyiniz… Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir”. Atatürk

    
Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com
Son notlar

(1)https://onedio.com/haber/meleklerin-bacaklarina-bakiyor-fetvasiyla-rasathanesi-yikilan-icatlariyla-bati-ya-ornek-olan-astronom-takiyuddin-824366

(2)İstiklal Harbimizin Esasları Kazım Karabekir Truva Yayınları 2019 sf. 179-180-181-182 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget