Ocak 2019
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

12 Eylül 1980 döneminde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinin Başsavcısı olarak görev yapan, bizim de  yakından tanıdığımız meslektaşımız rahmetli Nurettin SOYER'in oğlu Tunç SOYER'in, CHP tarafından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı adayı yapılmasından sonra, Nurettin SOYER üzerinden başlatılan Tunç SOYER'i yıpratma kampanyası çok üzücü olmuştur, ne yazıktır ki; bu tartışmanın fitilini ateşleyen de, Tunç SOYER'in adaylığında bile bile ısrarcı olan  CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU'dur.
Şimdi, KILIÇDAROĞLU'na soruyoruz, koskocaman çınar, ATATÜRK'ün partisi CHP de, Tunç SOYER'den başka aday gösterebileceğiniz donanımlı ve iyi yetişmiş başka bir kişi bulamadınız mı? Bu soruyu sizlere, seçmenler de soracaklar ve belki de CHP'yi kadrosuzlukla suçlayarak oy dahi vermek istemeyeceklerdir.
CHP Genel Başkanı'nı, bu aymazlığından, partisinin ve kendisinin bindiği dalı bile bile kesmesinden dolayı kutluyoruz!
Gelelim asıl konumuza,12 Eylül Yargısına.
12 Eylül yargısının bel kemiğini dönemin askeri savcı ve yargıçları teşkil ederler. O dönemde, yurdun tümünde sıkıyönetim ilan edilerek askeri yargıç ve savcıların yargı yükleri artınca, sivil hakim ve savcılardan da takviye almışlarsa da, tüm rol askeri savcı ve hakimlere düşmüştür.
12 Eylül yargısında, bu yazının yazarı ben de, İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde askeri savcı olarak görev yaptım. O dönem de, kamuoyunda CMUK tabir edilen reform niteliğindeki yasal değişiklikler yapılmamış, antidemokratik ve faşist usul yasaları ile görev yapılmıştır. Suçlama ile savunma aynı anda devreye girmemektedir, gözaltına alınan şüphelinin, derhal bir avukat talep etme ve avukatı ile görüşme ve ifadesi alınırken avukatını yanında bulundurma ve susma hakkı dahi yoktur. Hatta, şüpheli sıfatı dahi yoktur, gözaltına alınan şahıs, bugün ancak hakkında dava açılınca kazandığı sanık ünvanını, gözaltına alınır alınmaz kazanıyordu, kendisine şüpheli bile denmiyordu.
Şüpheli; bugün olduğunun aksine, savcının emriyle değil, sıkıyönetim komutanının emriyle gözaltına alınmaktadır. İnisiyatif, tamamen Sıkıyönetim Komutanı ve onun emrindeki sivil asker kolluk kuvvetlerindedir. Askeri Savcı'nın; ilk başta, başlatılan operasyonlarda hiçbir görev ve yetkisi ve müdahalesi bulunmamaktadır. Zira, Askeri Yargılama Usul Yasasına göre, askeri savcılar, asıl görev ve yetkileri, bir memur olan subay, astsubay, askeri memur ve erat gibi askeri şahısları soruşturup yargılamak olduğu için, bazı acele el koymayı gerektiren suçlar hariç, kural olarak resen hazırlık soruşturmasına başlayamazlar,12 Eylül Yargısında Askeri mahkemelerde Askeri Yargılama Usul Yasası uygulandığı için, soruşturmaları resen askeri savcılar başlatamazlar. Soruşturmalar ve operasyonlar, Sıkıyönetim Komutanı'nın emrine giren sivil ve asker kolluğa verdiği emir ve talimatla başlar ve şüpheliler; askeri savcının haberi, emir ve talimatı, hiçbir inisiyatifi olmadan gözaltına alınırlar.
Şimdi sıkı durun, gözaltı süresi de, yasaya göre  90 gündür, dile kolay tam üç ay, sanki bir ceza süresi kadar uzun. Emniyet, kolluk gözaltına aldığı kişiyi sorgular, delilleri toplar, suç evrakını ikmal eder ve Sıkıyönetim Komutanlığına gönderir, komutan da bu suç evrakını, üzerine taktığı yazılı bir soruşturma isteminin ekinde, Askeri Savcılığa gönderir, bu arada doksan günlük gözaltı süresinin kaç günü kullanılmıştır, onu savcı evrak kendine gelince görür, şüpheli emniyette, gözaltı süresince işkence de görmüş olabilir, görmüşse de askeri savcının bunda hiçbir emir ve talimatı ve bilgisi ve katkısı asla yoktur, sanık tarafından, işkence ile alındığı söylenen ifadeler, askeri yargı tarafından hükme esas alınmazlar, bu konuda Askeri Yargıtay'ın bir çok yüzakı  emsal kararları mevcuttur.
Tutuklanan sanıkların kapatıldıkları askeri cezaevlerinin yönetimi ve denetimi de askeri savcılara ait olmayıp, bu yetki ve görevler, Sıkıyönetim Komutanlığına aittir,12 Eylül döneminde bu cezaevlerinde yapıldığı iddia edilen işkenceler gerçekse, bunların sorumlusu askeri savcılar ve askeri yargı değildir. Askeri yargı, sanığın işkence altında alındığını savunduğu ifadesine itibar etmeyip bu ifadeleri hükmüne esas almamak suretiyle, işkence edenlerin yargıyı yanıltmalarına meydan vermemişlerdir. Bu şekilde, işkence ile sonuç alınamayacağını göstererek işkenceyi önlemeye çalışmışlardır.
Bugün ise, en modern usul yasalarımız mevcut olup, suçlama ile savunma aynı anda başlamakta, gözaltına almalar, doğrudan savcının emir ve talimatıyla olmakta, tüm soruşturma ve operasyonlar bizzat savcının bilgisi ve yönetiminde yapılmakta, gözaltı süreleri yasal sınırları içinde savcılar tarafından belirlenmekte ve kullandırılmakta, şüpheli gözaltına alınır alınmaz avukat talep ederek avukatından hukuki yardım alabilmektedir. Gözaltı süreleri de çok kısadır, bu nedenle sistematik işkence sonlanmıştır, ama yargının tarafsız ve bağımsız olmaması nedeniyle, bugünkü yargı, yukarıda açıkladığımız antidemokratik yasalarla zor şartlarda görev yapmış olan 12 Eylül yargısını mumla aratmaktadır.
12 Eylül yargısının bir süjesi olarak bir anımı paylaşmak istiyorum. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde askeri savcıyım. Başka bir savcı arkadaşımın davasını açmış olduğu iddianamesini düzenlediği YEHOVA ŞAHİTLERİ davasının tutuklu sanıklarının duruşmasına savcı olarak çıktım, bazı sanıkların avukatı, İstanbul Hukuk Fakültesinin ünlü hocası rahmetli Prof.Dr.Çetin ÖZEK, sanık sorguları yapıldı ve o celse itibariyle, ara kararına esas olmak üzere, görüşümüz soruldu, ben iddia makamını temsil eden savcı olarak, bana göre Yehova Şahitliği bir suç teşkil etmediği için, tüm tutuklu sanıkların tahliye edilmeleri yolunda görüş bildirdim ve sanıkların tahliye edilmelerini talep ettim. Benden sonra, savunma avukatı olarak Çetin ÖZEK hoca söz aldı, ama iddia makamı olarak bizim müvekkillerinin tahliyesini talep etmiş olmamız onun keyfini kaçırmıştı, o da şevki kırılmış olarak tahliye yönünde gönülsüz bir savunma yaptı ve tüm sanıklar tahliye edildiler, duruşmadan indikten sonra, sanıklar avukatı rahmetli Prof.Dr.Çetin ÖZEK odama gelerek, ”savcı bey bizden önce tahliye talep ettiniz hiç iyi olmadı bizim rolümüzü çaldınız” diyerek tatlı bir sitemde bulunma gereği duymuştu. Bu anımı hiç unutmam, biz böyle savcılık yaptık. Şimdi bakıyoruz,17/25 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan önceki tarihlerde, Fetullah GÜLEN'in yasal bir dini cemaat lideri olarak itibar gördüğü, iktidarın yardım ve yataklığı ile devleti parsellediği dönemde, askeri okulda toy bir öğrenci iken ankesörlü telefonla arandığı gerekçesiyle, arayanı ve ne konuşulduğu belli olmayan görüşmeleri Fetö örgütüne üye olmanın delili kabul ederek, varsayımlarla ve şüphelerle kişilerin tutuklandığı, devletin izniyle açılan ve siyasal iktidar tarafından darbe girişimine kadar çalışma izinleri kaldırılarak kapatılmayan bazı okullarda çocuklarını okuttukları, yasal olarak açılan ve darbe girişimine kadar siyasal iktidar tarafından kapatılmayan  Bank Asyada hesap açtırıp cüzi paralar yatırdıkları, yasal olarak kurulan bazı derneklere, yasal görünümleri altında illegal çalıştıklarının farkında olmadan üye oldukları için, masum kişilere Fetöcü damgasını vurarak ağır cezalar yağdıran ve tutuklayan bugünün yargısını görünce, tüm hatalarına rağmen, kırk yıl öncesinin 12 Eylül yargısına yapılan eleştirilere üzülmemek, mümkün değil.
Haklarını teslim edelim,12 Eylülün Sıkıyönetim Komutanları, şüphelilerin gözaltı dönemlerinde, dolduruşlara gelerek emrindeki kollukla birlikte yasa dışı muamelelere tevessül etmiş olsalar da, şüphelilerin evraklarıyla birlikte askeri savcılığa sevk edildikleri andan itibaren o soruşturmadan ellerini çekip askeri savcı ve hakimlerin yargı görevlerine asla karışmamışlardır. Ben İzmir olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Elli yıllık hukukçu olarak biz sürekli şunu bilir ve söyleriz; önemli olan uygulama ve uygulayıcılardır. Kötü bir yasa, iyi uygulayıcılar elinde iyi sonuçlar, iyi yasalar da, kötü uygulayıcılar elinde kötü sonuçlar doğurur.
Sonuç olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; şu sıralar, oğlunun aday yapılması nedeniyle tartışmaya açılan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Başsavcısı Nurettin SOYER ve diğer 12 Eylül yargısının savcı ve hakimleri, çağ dışı, faşist ve antidemokratik yasalarla, günün ağır koşullarına rağmen fedakar bir şekilde adalet dağıtmaya çalışmışlar, ancak dönemin antidemokratik ve faşist yasalarından kaynaklı kaçınamadıkları kötü bazı uygulamalardan, haksız bir şekilde akeri savcı ve hakimler sorumlu tutulmuşlardır, gerçek olan şudur;12 Eylül döneminde, istekleri dışında atandıkları için fedakarca görev yapmak zorunda kalan askeri savcı ve yargıçlar, tüm yasal ve dönemsel zorluklara rağmen, adaleti sağlamaya çalışmışlar ve bugünün terör suçlarına bakan yargısına fark atmışlardır, bu yadsınamaz bir gerçektir.

Güner Yiğitbaşı

31/01/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Ruzu Mahşer - Güner Yiğitbaşı
Bu ülke nasıl kalkınsın, medenileşsin, insanlarımız nasıl mutlu olsunlar ki?
AKP iktidarı iş başında kaldığı, dini siyasete ve eğitime alet ettiği sürece bu imkansız.
AKP'nin Genel Başkanı; meydan konuşmalarında, sürekli olarak, CHP Genel Başkanına hitaben,
” Bay Kemal söyle arkadaşını, ben sana kim olduğunu söyleyeyim” deyip duruyor.
Bu söz güzeldir ve doğru bir sözdür gerçekten.
Ama bu söz AKP Genel Başkanı'nın ağzına hiç yakışmıyor.
AKP'nin genel başkanının en yakın mesai arkadaşı, zamanında kendisinin  atadığı Milli Eğitim ve Milli Savunma Bakanlıkları yapmış, bu da yetmemiş kısa süre Meclis Başkanlığı yapmış ve şu anda da AKP Sivas Milletvekili olan İsmet YILMAZ,31 Mart seçimlerinde AKP'den aday olan bir kişiye oy istemek için, seçmenlere “adayımıza vereceğiniz oy, Ruzu Mahşerde beraat belgeniz olacak”diyebiliyor.
Bu sözü söyleyen zat ne kadar inkar etse de; seçmene söylemek istediği şey özetle şudur; ”adayımıza oy verin ki, bu oy sizin cennete giriş belgeniz, tapunuz olsun”
İslama ihanet ve Allah'a şirk koşmak anlamına gelen ve büyük günah teşkil eden bu söz, bize hiç sürpriz gelmedi, bu söze hiç şaşırmadık doğrusu.
Laiklik karşıtı eylem ve faaliyetlerin odağı haline geldiği, Anayasa Mahkemesinin kararıyla tescil edilen AKP'nin  bir eski bakanı ve şu andaki milletvekili olan bu zattan, başka bir söz beklenemezdi zaten.
Şimdi, bu sözü sarf eden İsmet YILMAZ'ın arkadaşlarının,” söyle arkadaşını, senin kim olduğunu söyleyeyim” sözünden hareketle, ne yaptın İsmet bizi de mahvettin demeye hakları yok mudur?
Bay İsmet YILMAZ'ın söylediği sözün internette yer alan tanımlarına bir göz atalım.
Ruz; gün anlamına gelmektedir.
Mahşer; insanların muhakeme olunmak üzere toplanacağı yer anlamına gelmektedir.
Mahşer günü; kıyamet koptuktan sonra, insanların tanrı tarafından diriltilip hesap vermek için toplanacakları gün anlamına gelmektedir.
Peki kıyamet ne anlama gelmektedir? Kelime olarak; kalkmak, dikilmek, ayaklanmak anlamına gelmektedir.
Kıyametin kopması ise; evrenin düzeninin bozulması, her şeyin alt üst edilerek yok olması, yok olan ve ölen şeylerin yeniden yaratılıp diriltilerek ayağa kalkması ve mahşere doğru yönelmesi demektir
Beraat; aklanma anlamına gelmektedir. Beraat belgesi de, aklanmanın belgesi anlamındadır.
İsmet YILMAZ, sonradan, ”ben  beraat belgesi değil, berat belgesi dedim” diyerek, sözlerinde düzeltme yapmaya kalkışmışsa da, bu dahi kendisini kurtarmaya yetmemektedir. Zira, berat da; bir haktan yararlanmak için devletçe verilen belge anlamına gelmektedir.
İsmet YILMAZ; “adayımıza vereceğiniz oy, Ruzu Mahşerde berat belgeniz olacaktır” demiş olsa dahi,bu sözlerden de; vereceğiniz oy, mahşer gününde Allah'a karşı hesap verirken, bu hesaptan yüz akı ile çıkarak, sizin cennete gitme hakkından yararlanmanız için gereken belgeniz olacaktır anlamı açıkça çıkmaktadır.
Bay İsmet YILMA,hiç uğraşmayınız, mızrak çuvala girmiyor, din istismarı, din simsarlığı, dini siyasete alet etmek, sizin üzerinizde eğreti durmuyor, sizin üzerinize çok yakışıyor, hiç dert etmeyiniz, keyfinize bakınız lütfen .
Anayasa Mahkemesi; AKP'nin laiklik karşıtı eylem ve faaliyetlerin odağı olmuştur kararı nedeniyle, bazı kişi ve çevrelerce ne kadar çok eleştiri almıştı, şimdi bu kararın doğruluğunu herkes anlamış olmalıdır.

30/01/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güvenli Bölge - Güner Yiğitbaşı
Kimse kimseyi aldatmasın lütfen.
Bizi yönetenler; akıllarını başlarına alsınlar ve ABD ile Rusya'nın bizi oyaladıklarının farkına varsınlar atık.
ABD Başkanı Trump; ABD Askerlerinin Suriye'den çekileceğini ilan etmesine rağmen, söylemleriyle eylemlerinin örtüşmediğini, görünüz artık.
Şunu da unutmayınız ki; son sözü söyleyecek olan Trump değildir. Trump son sözü sahibinin sesinden söylemek durumunda olan bir konu mankenidir.
ABD'nin görüşü bellidir, Kuzey Irak modelini, Kuzey Suriye'de gerçekleştirmek istemektedir. Kuzey Suriyede yerleşen PKK uzantısı YPG'ye sunduğu askeri destek ortadadır ve Kürtlerle YPG'yi aynı kefeye koymaktadır.
Daha yakın zamanda Trump sosyal medyadan; Fırat'ın Doğusu'na operasyon yaparsanız, sizi ekonomik olarak mahvederiz diyerek, ülkemizi açıkça ve alçakça tehdit etmiştir.
Bizim yönetim ne yapmıştır? Telefonla arayarak, işi yumuşatmaya çalışmış, bağımsız bir devlet olarak, emperyalist ABD'ye meydan okuyamamış, sadece çok üzüldük diyebilmiştir.
Lütfen gerçekleri görünüz artık ve kimseye yağ çekmeye alttan almaya gayret etmeyiniz.
Her gün meydanlardan, seçmenlere göz kırpmak için, “bir gün ansızın gelebiliriz” diyerek, ülkemizin itibarını ve inandırıcılığını daha fazla sarsmayınız.
Güzel bir laf vardır hani, ”ayinesi iştir kişinin söz bakılmaz” Bu öz deyiş, ABD ve Türkiye için aynı derecede geçerlidir.
ABD Başkanı ne kadar Suriye'den çekileceğiz dese de, Kuzey Suriye'ye yerleşmiş bulunan YPG'ye yaptığı askeri desteğe bakıldığında, Kuzey Suriye'deki projesinden vaz geçmediğini, eylemleriyle ortaya koymaktadır, bu nedenle ABD ve Trump'un söylemlerine bakılmamalıdır.
Ülkemiz yönetimi de; artık, ya Fırat'ın doğusuna askeri harekat'a başlamalı, ya da buna ilişkin söylemlerine son vererek, inandırıcılığını daha fazla yitirmemelidir.
Türk yönetimi, şu gerçeği çok iyi bilmelidir ki; güvenli bölge, tampon bölge, bir aldatmacadır. Tampon bölgeyi, güvenli bölgeyi kabul etmek, o güvenli bölgeye bitişik Suriye topraklarındaki YPG'nin bu varlığını ve hakimiyetini kabullenmek ve bu fiili durumu meşrulaştırmak anlamına gelecektir. ABD'nin de istediği tam budur.
YPY'ye verdiği silahların ve eğitimin niteliğine ve niceliğine baktığınızda; ABD'nin, Fırat'ın doğusundaki Kuzey Suriye'den çekileceğini ve YPG'yi kaderiyle baş başa bırakacağını düşünmek abesle iştigaldir.
ABD olası bir güvenli bölgeyi, Türkiye'nin güvenliği için değil, YPG'nin güvenliği için istemektedir. Bu oyuna gelir de, bilmem kaç kilometrelik bir derinlikte bir güvenli bölgenin tesisine Türkiye olarak yeşil ışık yakarsanız, Türk yönetimi olarak bundan sonra yapmanız gereken ilk iş, YPG'yi terör örgütleri listesinden çıkarmak olacaktır, bunu da asla unutmayınız.
AKP yönetimi olarak, Suriye sorununu başımıza sizler açtınız, ülkemizi gerçekten seviyorsanız, ülkemizin geleceğini ve yararını düşünüyorsanız, beğenseniz de beğenmeseniz de, hiç vakit geçirmeden, Suriye'nin bugünkü meşru yönetimi ESAT yönetimiyle tokalaşmak ve anlaşmak zorundasınız.
Bu doğru davranışınız, AKP olarak belki size seçim kaybettirir ama, sizler dahil hepimiz, ülkemizi kazanmış oluruz.
Dost acı söyler, gerçek budur beyler.

28/01/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Mucit Öğretmen - Cevat Kulaksız
Aşağıdaki yazıyı arkadaşım, abim Emekli İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan Bey gönderdi, e-postama. Bu ilginç anıyı anlatan yazıyı okuyunca, olay beni çok eskilere, yurdumuza başka ülkelerin, başka bilim adamlarının icatları olan bazı buluşların yurdumuza ilk gelişlerine olan tepkilere götürdü.
Gerçekten daha önce icat edilmiş radyo ve jeneratörü, ilk kez köye getiren, olağanüstü çaba ile derme çatma parçalarla radyo ve jeneratörü yapıp köyün hizmetine sunan öğretmene şaşıp kalan köylülerin heyecanı bir yana; idarecilerin, dağ başında bir köyde öğretmenin özverili çalışma ve hizmeti takdir edilecek bir olay değil midir?  Ondan bir mim kapıp, bir ajanlık, vergi kaçırma olayı yaratıp radyoyu ve jeneratörü söktürmeleri kadar bir işgüzarlık bence de bağnazlık olamaz.
Aklıma hemen leylekli bir ajanlık olayı geldi, uysa da uymasa da.
Göçmen kuşların göç yollarını izlemek isteyen Rus bilim adamları, sonbahara doğru göçe çıkacak bazı leyleklerin kanadına Rusça notlar yazıp takarlar. Leylekler kışlamak için Afrika’ya giderken yolları Anadolu topraklarından geçmektedir. Bizim aklıeveller, leylek kandındaki Rusça yazıları görünce, (hani o zamanları 1950 lerde falan her taşın altında bir komünist bir ajan aranırdı ya, o zamanlarda) “Rus casusu yakaladık” diye jandarmaya, yukarılara haber gider, iş basına yansır. Oysa bilim adamları göç yollarını izlemekteler.
Bırakın bunu, bizim toplum matbaanın yurda gelişine bile tepki göstermiş, 270 yıl rotar yapmasına neden olunmuştu. Tren bile ilk gelirken tepkiler münakaşalar olmuş. Siz bunu çoğaltabilirsiniz. Demek ki, bu dünyada cehalet kadar karanlık bir şey yokmuş demekten kendimizi alamıyoruz.
Neyse, aklıma bu gelenleri bir yana bırakalım, dağ başındaki öğretmenimizin yıllar önce başından geçen komik, belki de hazin anıya bir göz atalım. Sizi bilmem ama ben etkilendim.

“Sığırlar Aynı Yerde Otluyorlardı” 
Daha yedi yaşlarında babamın çiftliğinde traktörle çift sürüyordum.
Traktör makine ve ekipmanlarına merakım daha o yaşlarda başlamıştı.
Öğretmen Okuluyla birlikte Çınarlı Meslek Lisesi’nin Radyo-Elektronik bölümünün gece eğitimini  bitirdim.
Öğretmen okulunda öğrenciyken müdürümüz Tevfik Elmas'ın teşvikiyle, tarihte ilk defa Radyo-Elektronik kolunu kurdum.
19 yaşımda bir dağ köyüne tayin olduğumda, bilgilerimi hayata geçirmeye can atıyordum.
O yıllarda Grundig marka transistorlu radyolar dokuz yüz, öğretmen maaşı da dört yüz elli liraydı.
Yani bir transistorlu radyo iki öğretmen maaşına, bu günkü değeriyle altı bin liraya satılıyor, milletimiz düpedüz soyuluyordu.
İzmir Çankaya Caddesi’nde elektronik hurdacıları vardı.
Atılmış radyo kondansatörleri radyonun kalbidir, gerisi kolay! Hurdacıdan aldığım parçalarla bir radyo otuz liraya mal oluyordu.
Öğretmenlik yaptığım dağ köyünün elinden marangozluk da gelen muhtarı İrfan, muhtarlık binasında bana yer verip bir de çalışma masası yaptı.
İşe  koyulup radyo elemanlarını monte ettim.
En sona hoparlörü kalınca, muhtara:
-“Tut şu kablonun ucunu, hoparlörün
dibine değdir” dedim.
Değdirdiği gibi oyun havaları patladı! Ankara radyosu çalıyordu!
Muhtar radyoyu kapıp sevinçle dışarı fırladı:
-“Öğretmenimiz radyoyu icat ettiii!” diye bağırarak köy meydanındaki kahveye koştu.
Köylü merakla kahveye doluştu.
-“Üleen dokuz yüz gaymelik iş bu muymuş” diyorlardı.
Onlar :
-“Öğretmenimiz radyo icat etti” dedikçe, ben:
-“değil başkası icat etti, ben imal ettim” diye uyarsam da, onlar inatla :
-“Sen icat ettin” diyorlardı.
Önce muhtara, sonra da köylülerime radyo yapmaya başladım.
Muhtar radyolara  kutu yapıyor, hoparlör çıkışının deliklerini açıyordu. Kutunun yan tarafındaki kondansatör düğmesinden arama yapılıyor, skala olmasa da istasyonlar pekâlâ bulunuyordu.
Kimseden para da almıyordum ama onlar da çeşit ikramla memnuniyetleri gösteriyordu.
Radyoya kavuşmaktan herkes çok mutluydu.
Bir gün, bizim Uzun Memet radyosunu ağaca asmış tarlada çalışırken, devriyeye çıkan jandarma başçavuşu görüp yakalamasın mı :
- Nedir ülen bu ?
- Radyo başefendi.
- Böyle radyo mu olur ülen ?
- Öğretmenimiz icat etti.
- Neee
Zaptı tutmuşlar.
O yıllarda öğretmenlerin milletvekili gibi dokunulmazlığı vardı. Jandarma ya da polis karakoluna çağıramazlar, Milli Eğitim Müdürü ifade alır, gerektiğinde savcılığa sevk ederdi.
Milli Eğitim Müdürümüz  Ahmet bey, öğretmenimiz bana bir uğrasın diyecek kadar kibardı.
Yanına varınca beni alıp kaymakama çıkardı  ve:
-“ O muhteşem mucit bu!”  dedi ve  kaymakam da suçumu yüzüme tebliğ etti.
Radyoların yıllık vergisi vardı ve vergi kaçakçılığı nedeniyle  radyo başına para cezası  kesiliyordu. İzinsiz radyo imal etmek de casusluk gibi bir şeydi, yani sonu hapis cezası.
Savcılığa sevk etmemek için, önce takdir edip, sonra bir sürgün cezası ile işi kapatarak, Ödemiş Bozdağlar’daki  Kızılkeçili köyüne sürgün ettiler! Soruşturma kapanmış ama yurdumun  geri kalmışlığının yaraları kapanmamıştı.
Bahar aylarında Bozdağlar'a geldim, İsviçre gibi bir yer!
Bozdağlar’ın tepesinde son köy Karakeçili, buradan öteye sürülecek yer yok!
Köyü gezerken, içinde alabalıkların oynaştığı dere boyunda  terk edilmiş üç su değirmeni gördüm. Elektriklisi çıkınca, bunların pabucu dama atılmış! Birinin suyu var, kapağı kapatınca  tribünden çıkan su insana çarpsa parçalar! Yazık boşa akıyor!
O  yıllarda hiç bir köyde elektrik yok.
Hafta sonunu dar ettim. İzmir Sanayi Bölgesinde Manisalı Ahmet Tütüncüoğlunu buldum. Derdimi anlatınca  yardımcı olup, jeneratör için gerekli parçaları bulmamı sağladı. Alternatör, voltaj aralığı sağlayan kolektör ve kondüktör, jeneratörün miline  monte edilecek kayış ve tribün kanatlarını kaynak yapacağım değirmen çarkı.
Ahmet Bey, o iyi yürekli insan, hepsini köyüme kadar kendi cipi ile getirdi. Bir kaç günde montajı tamamladım. Köy kahvesine, okuluma, camiye ve köy meydanına kılavuz aydınlatma için kablolar çektim. Açılış için akşam karanlığını seçtim.
Köylü merakla toplanmış bakarken, suyun  kapağını açınca, ortalık gündüz gibi aydınlık oldu. Suyun gücü neredeyse on beş köyü aydınlatacak elektriği üretebilirdi. Köylü sevinçten çığlık atıyordu.
-“Sakın öğretmenimiz  icat etti diye kimseler söylemeyin, başıma iş açarsınız” diye hepsine tembih ettim.
O gece devreyi hiç kapatmadım, nasıl olsa bedavaydı!
Sabaha kadar efeler zeybek oynadı, kimi duayla, kimileri rakı içerek karanlıktan kurtuluşu  kutladı.
İki gün sonra basıldık. Tüm ilçe jandarması köyü basmıştı.
- Emir aldık, sökün bunları yoksa fena olur!
Söktük.
Kasabaya indim ve “Sizin mevzuatınıza da, palavra eğitiminize....” diyerek istifamı verdim.
Oradan denizlere açıldım. Önce telsiz ve güverte vardiya zabitliği, ardından süper tanker süvariliği.
Yıllar sonra memlekete döndüğümde  gördüm ki; değişen bir şey yoktu, sığırlar yine aynı yerde otluyorlardı.
(Öğretmen Nedim Çakmak)
Cevat Kulaksız 

Bu zafer'i Fazıl Say'a mı borçluyuz?
Hukuk adına ne büyük bir zafer kazandı ülkemiz!
Değerli sanatçı Müjdat GEZEN hakkında mahkemenin verdiği adli kontrol tedbiri kararı, soruşturma savcısı tarafından kaldırılmış, televizyonlar bu müjdeli haberi iki gün önce alt yazılardan geçerek kamuoyuna duyurdu.
Bayram değil seyran değil, eniştem beni niçin öptü misali.
Türk halkı olarak, son yıllarda, bu türden göz yaşartan hukuka uygun kararlara hiç alışık olmadığımızdan, bu sürpriz karar nedeniyle duyduğum aşırı sevincimden(!) bir yerime felç gelecek diye çok korktum doğrusu.
Şimdi o savcıya sormak lazım, ne değişti de, yaklaşık  bir ay önce adli kontrol tedbiri aldırdığınız Müjdat GEZEN'in bu kontrolünü kaldırma gereği duydunuz?
Madem kaldıracaktınız, o zaman niçin koydurdunuz o tedbiri?
Hukukçu olmayanlar bilmezler, adli kontrol tedbirine karar verilebilmesi için, tutuklamanın yasadaki koşullarının aynen var olması gerekir. Yani şüphelinin suç işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını ortaya koyacak delil olacak ve buna ilaveten de, şüphelinin kaçma ve/veya delilleri karartma ihtimalini ortaya koyan somut bulgular olacak. Ancak bu takdirde adli kontrol tedbiri kararı verilebilir. Bu nedenle hakkında adli kontrol kararı verilen Müjdat GEZEN, kamuoyuna suçlu olarak ilan edilmiştir.
O zaman yine soruyoruz, ne değişti de, siz kararınızdan döndünüz savcı bey?
Bu nedenle, biz şahsen Müjdat GEZEN hakkında verilen adli kontrol kararının kaldırılmasına pek sevinemedik, bu kararı adaletin ve hukukun bir zaferi olarak kabul edemiyoruz.
Acaba diyoruz, Sayın ERDOĞAN'ı konserine davet ederek, karşılıklı samimi pozlar veren, karşılıklı iltifatla şan ve armağanlaşan, daha sonraki günlerde de, kamuoyuna yansıyan; “Hayatta hatalar yapılabilinir, Erdoğanda yapar, Say da yapar, Ahmet Mehmet de yapar, insanız hata yaparız, hatadan dönmek, hatayı düzeltmek ise erdemdir, insani bir durumdur. ben de hata yapabilirim, ERDOĞAN da hata yapabilir” şeklindeki Fazıl SAY'ın beyanları, bu kararın alınmasında etkili olmuş mudur, sanata ve sanatçıya ve de seçmenlere, seçim arifesinde şirin gözükmek için, Müjdat GEZEN'e yüksek mevkilerden bir jest mi yapılmıştır?
Bekleyip göreceğiz, bu jestlerin arkası gelecek mi, ülkede bir barış rüzgarı esecek mi, hukuk siyasetin kıskacından kurtulacak mı,31 Mart seçimlerinin sonrasını, seçim sonrasında olacakları hep birlikte izleyeceğiz, çölde serap mı görüyoruz, yoksa gerçekten normale mi dönüyoruz?

Güner Yiğitbaşı

25/01/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

26. Adalet ve Demokrasi Haftası Başladı
“Bir gün mezаrlаrımızdа güller аçаcаk ey hаlkım, unutmа bizi…Bir gün sesimiz, hepinizin kulаklаrındа yаnkılаnаcаk ey hаlkım, unutmа” bizi”. 
Uğur Mumcu
“Unutmаyаlım ki cesur bir kez, korkаk bin kez ölür. Önemli olаn, insаnın böyle bir toplumdа “mezаr …tаşı” gibi susmаmаsıdır”. Uğur Mumcu
Evlerinin önünde katledilen demokrasi şehitlerinden Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Necip Haplemitoğlu, Emniyet Müdürü Gaffar Okan gibi nice demokrasi aydınlarının anısına düzenlenen 26. Adalet ve Demokrasi Haftası başladı.
Yenimahalle Belediyesi ile Batıkent Birlikteliğinin birlikte düzenlediği, Batıkent halkının katılım ve katkıları ile ilk tören, Uğur Mumcu Mahallesinde bulunan Uğur Mumcu Parkındaki Mumcu’nun anıtı önünde düzenlendi. Batıkentliler “Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi” pankartı ile slogansız olarak yaklaşık 3 kilometre Uğur Mumcu Parkı’na yürüdü.

26. Adalet ve Demokrasi Haftası Başladı
Anıtın önündeki törende Yenimahalle Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Kartal yaptığı konuşmada Uğur Mumcu ve öteki demokrasi şehitlerinin katledilmeleri konusuna değinirken şunları söyledi:
“-Bu gün 24 Ocak Uğur Mumcunun katledilişinin 26. Yıldönümü. Ama bu 24 Ocak’ta bir şehidimiz daha var, Diyarbakır Emniyet Müdürümüz de bir 24 Ocak’ta katledildi, yanındaki isimsiz kahramanlarıyla koruma polisleriyle onu da şükranla minnetle anıyorum.
Kimdir bu Uğur Mumcu? Biri Kırşehir kökenli Bozkır’ın tezenesi Neşet Ertaş’ın hemşerisi, biri Bozkırın tezenesi olarak ün yapmış. Diğeri Bozkır’ın yiğidi, bozkırın fedaisi, kendini halkına adamış, gazeteciliğe merak salmış, daha 20 yaşında iken Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan bir makaleyle ödül kazanmış bir gazeteci adayı, genç.  Ve iki bir tavrı var, yoksul halkın mazlumun yanında Anadolu erenlerinin çelebi tavrı ve tevazu ama zalimin, hainin, işbirlikçinin karşısında bir fedai bir yiğit, bir bozkır yiğidi Uğur Mumcu.
Peki, kim katletti bu Uğur Mumcu’yu kim? Kim öldürdü onu. Tetiği çekenler için birkaç adres gösterildi. İran kökenli dendi, Arap dendi vs. Birileri sözüm ona yargılandı, Asıl güç neyse hiç neyse ortaya çıkarılamadı.
26. Adalet ve Demokrasi Haftası Başladı
Uğur Mumcu’yu öldürenleri ben size anlatayım. Uğur Mumcu’yu 12 Mart darbesini yapanlar öldürdü, Uğur Mumcu’yu 12 Eylül darbesini yapanlar öldürdü, Uğur Mumcu’yu Necip Haplemitoğlu, Turan Dursun’u, Muammer Aksoy’u katledenler öldürdü, Uğur Mumcu’yu 15 Temmuz kalkışmasının arkasındaki kuvvet Fetullahçı çetenin arkasındaki kuvvetler öldürdü. Siyasilerimiz mırın kırın ediyorlar, bu merkezi ifşa edemiyorlar ama Halk Ozanımız Aşık Mahsuni 10 yıl yıllar önce tetkik etmiş bile, “devleti devlete çatar, kan dökülür silah satar, it gibi pusuda yatar Amerika katil katil” der; işte Uğur Mumcu’yu öldüren kuvvet.
Peki, neden öldürüldü Uğur Mumcu? Uğur Mumcu sapına kadar kuvvacı, sapına kadar Kemalist, sapına kadar Türkiye’ci de onun için öldürüldü. Uğur Mumcu yoksulun yanında, bağımsızlıkçı, halkçı, aydınlanmacı olduğu için öldürüldü. Uğur Mumcu birileri çalsın, çırpsın, soysun, “milleti birbirine düşürsün ama ifşa edilmesin” diye öldürüldü.


26. Adalet ve Demokrasi Haftası Başladı
Peki, biz ne yapacağız? Biz ne yapmalıyız bu gün; bugün içinde bulunduğumuz koşullar Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü koşullardan çok mu daha iyi sanki. Bakın biraz önce tespit ettiğim kuvvet, Türkiye’ye ateş etmeye çalışıyor. Bu halsizlik, densizlik, soysuzluk görmezden mi gelecek susacak mıyız, düşük yoğunluklu protestolarla mı geçiştireceğiz, üzgünü mü diyeceğiz sadece. İç politikaya gelince hey hey diyeceğiz sonra da susacağız öyle mi? Hayır susmayacağız, bu millet susmayacak, bu millet Amerikan emperyalizmine, emperyalistlerine teslim olmayacak, ayağa kalkacağız, “kahrolsun emperyalizm”  diyeceğiz, “kahrolsun Amerikan emperyalizmi” diyeceğiz, “yaşasın Orta Doğu halkalarının dayanışması kardeşliği diyeceğiz”  diyeceğiz, “yaşasın Türkiye” diyeceğiz. “Türkiye’nin yanında kalkışacağız, mazlumun yanında duracağız, Uğur Mumcu olacağız”.  Çünkü bu toprakla mümbit, bu topraklarda Uğur Mumcular, Mustafa Kemaller tükenmeyecek.
Şunun altını bir kere daha belirtmek istiyorum, tam bağımsızlıkçı Türkiye’yi savunacağız, milletimizin birliğini kardeşliğini savunacağız. Alevi, Sunni, Kürt, Türk, Çerkez ayırımı yapmayacağız, yürek yüreğe omuz omuza olacağız ve mutlaka kazanacağız. Bakın bir yerel seçimlere gideceğiz iki ay sonra. Bu seçimlerin kazananı Türkiye olsun istiyoruz, Türk milleti olsun istiyoruz, bir tek Yurttaşımızın burnu kanamasın istiyoruz, kardeşlik içerisinde şölen içerisinde yaşayalım, bu seçimlerin istiyoruz. Çünkü o kuvvet bizi ayrıştırmaya, ötekileştirmeye, bölmeye devam edecek, biz ayrılmayacağız biri olacağız, bir olacağız, diri olacağız”.


26. Adalet ve Demokrasi Haftası Başladı
Daha sonra Batıkent’ten Karlı Sokakta, Uğur Mumcu’nun katledildiği evinin önünde etkinliğe gidildi Orada Kemal Kılıçtaroğlu ile milletvekilleri ile çok kalabalık bir Ankara halkı ile katledildiği yere karanfiller bırakıldı.
Törene Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu ve çocukları Özgür Mumcu, Özge Mumcu-Aybars’ın yanı sıra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, siyasetçiler ve vatandaşlar katıldı.
Törende konuşan CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Uğur Mumcu ve onun gibi pek çok düşünür katledildi ve bu katillerin bulunması gerekirdi. Ama bu yapılmadı. Siyasal iktidarlar görevlerini yerine getirmediler” dedi.
Kılıçdaroğlu, “Siz Uğur Mumcu’nun katillerini bulmuyorsunuz ama devletin istihbarat örgütlerini başka bir amaçla kullanıyorsunuz” diyerek siyasal iktidarı eleştirdi.
Mumcu’nun okurları ve sevenleri ellerindeki kırmızı karanfilleri ve mumları bombanın patladığı noktadaki anıta bıraktı.
Türküler eşliğindeki anma Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu, çocukları Özge ve Özgür Mumcu ile birlikte CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun anıta karanfil bırakması ile devam etti.
Bu hafta süresince 60 dan fazla kuruluşun destek ve katkıları ile 31 Ocak gününe kadar, Başta Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi olmak üzere çeşitli salonlarda, demokrasi ve insan hakları konusunda konferanslar, paneller, sergi ve çeşitli etkinlikler düzenlenecek. Bu etkinliklerde seçkin akademisyenler konuşmacı olarak katılacaklar.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 

Uğur Mumcu - Güner Yiğitbaşı
Uğur Mumcu'yu, yirmi altı sene önce bugün, Ankara’daki evinin önünde uğradığı hain bir bombalı suikast sonucunda kaybettik.
Değerli hukukçu, yürekli, cesur ve güzel insan, katıksız devrimci, Kemalist ve Atatürkçü, antiemperyalist, laikliğin büyük savunucusu, onurlu ve cesur gazeteci, büyük araştırmacı yazar, Sakıncalı Piyade Uğur MUMCU'nun, sonsuza uğurlanışının 26.Yıldönümü olan bugün, sevgili Uğur MUMCU'yu minnetle ve rahmetle anıyoruz.
Aradan geçen bu yirmi altı sene gibi uzun bir zamana rağmen; onun, suikast eylemini doğrudan gerçekleştiren, katil veya katillerini, yani aracına o bombayı yerleştiren veya yerleştirenleri, kişi bazında belirleyip hak ettikleri cezayı veremedik.
Ancak, Uğur MUMCU'yu yok etmeye karar veren ve ona yönelik bu hain saldırıyı planlayarak uygulamaya koyanların kimler olduklarını; zihniyet olarak, benimsedikleri ideoloji ve fikir bazında, çok iyi biliyoruz ve tanıyoruz.
Bunlar; Uğur MUMCU ve onun gibi düşünenlerin yok edilmesinden yarar sağlayacak olan, Atatürk ilke ve devrimlerine, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetine, Cumhuriyetin temel ilkelerine karşı olan, tüm karşı devrimciler ve çıkar gruplarıdır.
Bu itibarla, bize göre; Sevgili Uğur MUMCU'nun otomobiline bombayı fiilen koyan veya koyanları yakalayarak hak ettikleri cezayı verememekten dolayı üzülmek yerine, bu vatan hainlerini yetiştiren ve suça yönelten, ATATÜRK düşmanı karşı devrimcilerle top yekün mücadele ederek, onları etkisiz kılmakla da, Uğur MUMCU'ya olan vefa borcumuzu yerine getirmiş ve onu  katledenlere hak ettikleri cezayı vermiş olacağız.
Çok iyi biliyoruz ki; esasen, onun katillerini yakalayarak ceza vermekle yetinmek, Uğur MUMCU'yu mutlu kılmayacaktır. Bu nedenle, Uğur MUMCU'yu gerçekten seviyorsak, özlüyorsak, onun mutlu olmasını ve mezarında rahat uyumasını istiyorsak, bu ülke için yaptıklarının yarım kalmasını istemiyorsak, onu katleden bombayı elleriyle tutan ve Uğur MUMCU'nun aracına yerleştiren o zavallı robotları değil, o hain suikasta karar veren ve planlayan, bu ortamı hazırlayan bize göre onun gerçek katilleri olan perde arkasında gizlenmeye çalışmalarına rağmen, hepimizin malumu olan karşı devrimcilerle mücadele etmek, Atatürk devrim ve ilkelerine dayalı laik ve demokratik Cumhuriyete sahip çıkmak zorundayız.
Uğur MUMCU'yu halkımızın çoğunluğu, Cumhuriyet Gazetesinde köşesi olan, kitaplar yayınlayan araştırmacı ve muhalif bir gazeteci ve yazar olarak tanırlar.
Uğur MUMCU; kitaplar yazan, araştırmacı bir gazeteci ve yazardır ama, her şeyden önce Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, emperyalizm karşıtı, ülkesinin tam bağımsızlığını savunan, ülkesini seven, hukukun üstünlüğünü, insan hak ve özgürlüklerini yılmaz bir şekilde savunan, iyi eğitim almış, Ankara Hukuk Fakültesini bitirmiş cesur bir hukukçu ve devrimcidir.
Uğur MUMCU; 12 Mart 1971 muhtırası öncesinde altmışlı yılların sonlarında ve 12 Mart öncesinde, mezun olduğu Ankara Hukuk Fakültesinin İdare Hukuku Kürsüsünde  asistan olarak akademisyenlik yapmış olup, bu satırların yazarı bendeniz ve benim gibi 1970 mezunu tüm arkadaşlarım, Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenci iken, 3.sınıfta okuduğumuz idari yargı dersinde onun öğrencisi olma şerefine ve mutluluğuna erişmiş kişileriz. Bana, idari yargıyı sevdiren ve önemini kavratan, idari yargı konusundaki değerli bilgileri, Sevgili Uğur MUMCU'nun, Danıştay kararlarından örneklerle, uygulamalı olarak yapmış olduğu, çok değerli anlatımlarına ve öğrettiklerine  borçlu olduğumu, burada belirtmeyi, şahsım adına onurlu bir görev sayıyorum.
Demokratik ve  laik cumhuriyetimize, bağımsızlığımıza yönelik tehdit ve tehlikelerin had safhaya ulaştığı ülkemizin bugünkü koşullarında Uğur MUMCU'ya sahip olamamak, bu ülkenin en büyük kaybı, karşı devrimcilerin ise, büyük kazancı olmuştur. Uğur MUMCU, işte bu kayıp ve kazanç hesaplarını çok iyi yapan zihniyet tarafından katledilmiştir.
Demokratik ve laik, bağımsız Cumhuriyet karşıtlarının, karşı devrimcilerin, liboş ve döneklerin, her türden çıkar çevrelerinin korkulu rüyası, demokratik ve laik Cumhuriyetin yılmaz savunucusu, laik ve demokratik cumhuriyeti savunduğu mevzide uğradığı hain bir suikast sonucunda, vatanına yapmakta olduğu üstün hizmetleri yarıda bırakarak zamansız bir şekilde bizlerden koparılan güzel ve dürüst insan, gerçek ATATÜRK'çü ve devrimci değerli hocam, Sakıncalı Piyade Sevgili UĞUR MUMCU’yu, ölümünün yirmi altıncı yıl dönümünde, minnetle ve rahmetle anıyor, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetine yaptığı katkıları nedeniyle; kendisine, ülkem ve şahsım adına, sonsuz teşekkürlerimi arz ediyorum.
Mekanın cennet olsun, nurlar içinde yat, Sevgili Uğur MUMCU.

Güner Yiğitbaşı

24.Ocak.2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

UĞURLAR OLSUN
Bir Pazar Sabahıydı Ankara Kar Altında
Zemheri Ayazıydı Yaz Güneşi Koynunda
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana
Zalımlar Pusudaydı Bedenim Paramparça
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana
Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun
Çevirdim Anahtarı Apansız Bir Ölüme
Şarapnel Parçaları Saplandı Ciğerime
Ucuz Can Pazarıydı Kan Doldu Gözlerime
İsimsiz Korkuları Katmadım Yüreğime
Bembeyaz Doğruları Yaşadım Ölümüne
Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun. (Ali ÇINAR)

Ya bizdeki Atatürk düşmanlığı nedir?
“Yeni Türk Devleti ile Ankara Anlaşması’nın imzalanması nedeniyle; "Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı" diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevap: "Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O'nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum."
Aristide Briand, Fransız Başbakanı, 1921


Dünyanın bazı ülkelerinde Atatürk Sevgisi
80-90 yıllık Cumhuriyet tarihinde Atatürk düşmanlığının böylesine zirve yaptığı bir devre hiçbir zaman rastlamadık. Çünkü günümüzün şimdiki bakanından, başbakanından, cumhurbaşkanına kadar nice iktidar mensubu yöneticilerin Atatürk’e açıkça hakaret eden, küfür eden kişilere ziyaret edilerek paye verildiği bir devre hiç rastlanmamıştı. Bu gerici rüzgâra kapılan nice gafil hainler de Atatürk’e gerek sosyal paylaşım sitelerinde, gerek günlük yaşamda en ağır küfür ve hakaretler yapmaktalar, orada burada Atatürk anıtlarına saldırmaktalar. Cumhuriyet tarihinin son 16 yıllık en gerici iktidarının yetkili mensupları olan şimdiki yöneticiler, ülkeyi iyi yönetmedikleri gibi, TC nin kurucusu, dünyanın hayran kaldığı Atatürk’e hakaret edenlere göz yumuyorlar, onları TC adına ziyaret edip ona paye ve Atatürk düşmanlığına pirim veriyorlar.  (Cumhurbaşkanı, Bakanların, Diyanet İşleri Başkanı vb yöneticilerin Atatürk’e en ağır hakaretler eden  “Püsküllü Deli Kadir” namıyla anılan Kadir Mısıroğlu’nu ziyaret ettiklerini anımsayınız).
Ülkenin iyi yönetilmediğini söylemiştik; işte bir akademisyenin ekonomideki tespitini olumsuz bir örnek olarak alıyoruz, Prof. Dr. Ali Ercan aynen şöyle diyor: (1)
“2018 de Türkiye’de ulusal gelir 850 milyar dolardan 680 milyar dolara düştü, bunu hükümet söylemiyor, ama dünya bankası ve IMF bunu ilan etti. Bu gün fert başına düşen gelir 10500 dolar değil, 7300 dolar filan 8000 doların altındadır”.Prof. Dr. Ali Ercan
Yukarıdaki teşhise ve günlük hayatta çektiğimiz görülmemiş ekonomik sıkıntılara baktığımız zaman ülkenin iyi yönetildiğini söyleye bilirmiyiz?
Ekonomi çok büyük israflarla (günümüzün hiçbir devlet adamında olmayan saraylar, uçaklar vb) ekonomi geriye giderken, dış politikada da sıkıntılı bir darboğazlara sürükleniyoruz.
Üstelik Atatürk’ü anımsatan ulusal bayramlar kaldırılıyor, laik devlet yıkılıp devlet kurumları dinselleştiriliyor, Atatürk’ün adını taşıyan tesisiler yok ediliyor, bunları çoğaltabiliriz.
Ülkemizde şurada burada Atatürk büstlerine saldırılırken, Atatürk büstleri birer bahane ile yıkılırken veya kaldırılırken dünyanın nice devletlerinin meydanlarında, parklarında (İsrail’den Kuba’ya, Şili’ye, Japonya’ya vb) Atatürk’ün anıtları dikiliyor. (İnternetten Atatürk’ün heykelini diken ülkeler diye yazın, resimleriyle göreceksiniz onlarca devlette Atatürk’ün büstlerini). Elin devletleri, milletleri böylesine Atatürk’ü hayranlıkla severken neden bizim TC nin şimdiki yöneticileri böylesine Atatürk’ü dışlıyorlar, Atatürk düşmanlığına göz yumuyorlar?
İşte bu yazıyı yazmama neden olan ve adıma gönderilen, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanılan anılarla Atatürk sevgisini anlatan bir anı yazısıdır. Arkadaşım değerli abim Emekli Müfettiş Mehmet Ayhan’ın elektronik postama gönderdiği aşağıdaki yazılı anıyı görünce çok duygulandım, çok üzgün bir duyguyla buraya alma gereğini duydum. Yukarıda Atatürk karşıtlığını kısaca anlatmaya çalıştığım üzüntü duygularımı yansıtan giriş yazımdan sonra, arkadaşımızın gönderdiği anı yazısını aşağıya alma gereğini duydum. Sizin de üzüntü içinde göğsünüzün kabaracağını sanıyorum.
İşte çeşitli ülkelerde bir denizcinin tanık olduğu o ülkelerdeki Atatürk sevgisini anlatan anı yazısı:

Yıl 1971...
Fırat adlı gemiyle, Amerika’nın Phıladelphia limanına 10 bin ton tütün götürmüştük.
Şehri dolaşmış gemiye dönüyorduk.
Yanımıza bir araba yaklaştı ve nereye gittiğimizi sordu.
Limana deyince bizi götürebileceğini söyledi. 3 arkadaş bindik ve geminin bordasına kadar getirdi.
Bu kibar Amerikalıyı ‘Türk kahvesi’ ikram etmek için gemiye davet ettim.
Zabitan salonuna geçtik. Kaptanımız da oradaydı.
Misafirimiz salonu inceledikten sonra; “Bu geminin Türk gemisi olduğunu söylediniz. Ancak, salonda Atatürk resmi yok” dedi ve hemen ilave etti; “Önce Atatürk’ün resmini koymalıydınız” deyip kahveyi içmeden gemiden ayrıldı.
Hepimiz şaşırıp kalmıştık.
Karşılaştığımız olaya bir anlam veremiyorduk.
Bu olayı çok düşündüm.
Sanırım bu kibar Amerikalı, varlık nedenimiz olan Atatürk’e kayıtsız kaldığımızı düşünmüş ve tavrımızı vefasızlık olarak değerlendirerek bizi protesto etmişti.
Karşılaştığımız bu sıra dışı olaya başka açıklama bulamamıştım…

Yıl 1985 ...
İzmir’e yük getiren Yunan bandıralı gemide baş mühendis mide kanaması geçirdiği için hastaneye kaldırılmış.
İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, baş mühendis olarak benim.
Bir sohbet esnasında, gemi kaptanı (adı Kosta’ydı) gümrükte fotoğraf makinesinin mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü söyledi.
Makine yanında olsaydı ne yapacaktın diye sordum.
Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım.
“Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz” dedim.
Şu cevabı verdi;
“Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik. Uçurumdan aşağı yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp, özgür uluslar arasına modern bir ulus olarak kattı. Bunu yaparken, insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir”.
Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım…

Yıl 1988 ...
Ekvador’un Guayaquil şehri.
Gemideki işim bitince, çevreyi tanımak için dolaşmaya çıktım.
Bir okula rastladım. Okulun girişindeki alanda 5 tane büst gördüm.
Birinci büst Simon Bolivar’a aitti.
İkincisi Che Guavera,
üçüncüsü Fidel Castro,
Dördüncüsü Emiliyano Zapata
ve Beşinci büst Mustafa Kemal Atatürk’e aitti.
Büstleri inceleyip İspanyolca açıklamaları anlamaya çalışırken, öğretmen olduğunu düzgün İngilizcesi ile söyleyen bir kişi geldi.
Nereli olduğumu sordu.
Türk olduğumu söyleyince, içtenlikli bir ilgi gösterdi.
Atatürk hakkında konuşmaya başladık. Türk devrimi konusundaki bilgisi yüksekti.
Atatürk’ü, saygı duyduğu diğer 4 devrimciden ayrı tuttuğunu söyledi. “O yalnızca ülkesini kurtarıp modern bir ulus yaratmakla kalmadı, ezilen uluslara evrensel bir örnek yarattı. İnsanlık tarihinde hiçbir lider bunu başaramamıştır” dedi.
O an duyduğum övünç ve mutluluğu unutmam mümkün değildir.

YIL 1999 ...
Hindistan’ın Visakapatman limanındayız.
Şehri dolaşırken büyük bir kitapçı dükkânına girdim.
Çocuklar için kısaltılmış İngilizce dünya klasikleri dizisi olduğunu gördüm. İncelediğim listede ‘Atatürk’ün Hayatı ve Devrimleri’ isimli bir kitap bulunuyordu.
Listede olmasına rağmen raflarda yoktu.
Görevliyi buldum ve diğerleri ile bu kitabı istediğimi söyledim.
Görevli, okulların yeni açıldığı, ilginin fazla olması nedeniyle kitabın kalmadığını, ısmarladıklarını ve bir hafta sonra uğramamı söyledi.
Ertesi gün limandan hareket edeceğimiz için zamanım olmadığından bu kitabı alamadım.
Bir yandan bütün kitabevi benim olmuş gibi mutlu oldum, diğer yandan, derin bir acı ve üzüntü duydum. Dünyanın öbür ucunda, çocuklara öğretilen Atatürk kendi ülkesinde üstü örtülmüş,
Yetkili yerlere gelen kişiler Onu bu ülke gençliğine öğretmemek için her şeyi yapmamışlardı.
Üzüntümün nedeni buydu…

Yıl 2003 ...
Kamerun’un Douala Limanındayız.
Kütük kereste yüklenecek. Yükün sahibi, gemiye yüklemeye nezaret edecek bir kaptan göndermişti.
Kaptan Hırvattı.
Zabitan odasına geldiğinde, gelenin karşısına düşen duvardaki Atatürk resmini görünce duraladı.
Bir süre durduktan sonra resme doğru yürüdü.
Saygı ifade eden davranışlarla resmi nazikçe düzeltti ve hepimizin yüreğine bir ok gibi saplanan şu sözleri söyledi; “Siz bu insanı ve ideallerini anlayamadınız. Anlamış olsaydınız bugün Avrupa kapılarında sürünmez, Avrupalılar sizin kapılarınızda bekleşirlerdi”…

Yıl 2017 ...
Bangladeşin Chittgong limanındayız.
Gemiden inmiş limanın çıkış kapısına doğru gidiyordum.
Takkeli, entari ya da şalvar giyimli, yaşlı birisi ile hafifçe çarpıştık.
Nedeni o olmamasına karşın özür diledi ve konuşmaya başladık.
Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyledim.
Hiç beklemediğim bir cevap verdi;
“Atatürk’ün çocuğusun yani” dedi. Heyecanlanmıştım.
Sohbeti sürdürdüm.
Birçok kimseye inanılmaz gelebilir ama bana şunları söyledi;
“En büyük Müslüman Atatürk’tür.
Biz Bangaldeş olarak onun öğrettiği yoldan gittik ve özgürlüğümüze kavuştuk.
Fakiriz ama onun yaptıklarını yaparsak fakirlikten de kurtulabiliriz.
O sadece Türklerin değil tüm Doğu halkları için de büyük bir liderdir
….
Mehmet Ali Ergöz Hatıraları ...Zafer Özkara

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR
(1) Prof. Dr. Ali Ercan’ın Ulusal Eğitim Derneğince dernek salonunda düzenlenen 19.01.19 günlü
Eğitim ve Gelişmişlik konferansından alındı.

“Mustafa Kemal’in ölümünde bir dolar bir liraydı”.
“…başöğretmenlikten baş imamlığa dönüşen bir ülkedeyiz”.
“Bütün gelişmişliğin temelinde eğitim yatıyor”
“30 yıllık öğretmen polis kadar maaş alamıyorsa, o ülke copla yönetiliyor demektir”.
 “Türkiye dünya rekortmeni müsrif bir ülke, olanaklarının ancak yüzde 40 ını kullanan bir ülke.”.
“Türkiye olanaklarının ancak yüzde 40 ını kullanan bir ülke. Yüzde 30 unu kaçırıyorlar, yüzde 30 unu da kendimiz israf ediyoruz”.
“…Türkiye’nin Orta Çağı 1923 e kadar sürdü”.
“Mustafa Kemal ne yapsın tek başına küçük bir gayreti ile devlette bilimle dini ayırmaya çalıştı ama 20 sene sürdü. Yani Türkiye’nin aydınlık çağı 20 yıl sürmüştür”.
“2018 de Türkiye 850 milyar dolardan 680 milyar dolara düştü, bunu hükümet söylemiyor, ama dünya bankası ve IMF bunu ilan etti. Bu gün fert başına düşen gelir 10500 dolar değil, 7300 dolar filan 8000 doların altındadır”.
“YENİ BİR ORTAÇAĞA GİRİYOR TÜRKİYE”
“Çin Benim Dediklerimi Uyguladı, Sizler İçin Hayal Ettiklerimi Çin Gerçekleştirdi. Siz Neden Başaramadınız? Üstelik Biz Devrime Daha Erken Başlamıştık”
Eğitim ve Gelişmişlik.  “Türkiye Yeni Bir Ortaçağa Giriyor”
Ulusal Eğitim Derneği’nin her cumartesi günleri düzenlediği geleneksel konferanslardan biri, 19 Ocak Cumartesi günü yapıldı.  Prof. Dr. Ali Ercan’ın(1) konuşmacı olarak katıldığı etkinliğin konusu  “Eğitim ve Gelişmişlik” idi. Dernek salonunda yapılan etkinliği katılımcı olarak dernek üyesi öğretmenler ve akademisyenlerden oluşan bir dinleyici kitlesi ilgiyle izlediler. Bu aydınlatıcı güzel konuşmanın dört duvar arasında kalmasına gönlümüz rıza göstermedi, siz okuyucularımıza da internetten sunmak istedik. Konuşmanın yazıya dökülmesi çok zor olmasına karşın bu zahmete katlandık. Hata varsa affola.
Prof. Dr. Ali Ercan yaptığı sunuş konuşmasında gelişmişliğin eğitimle açık ilgisini örnekler, grafikler, slâytlarla dinleyenlere sundu. Konuşmasında şunları söyledi:
“-Bütün gelişmişliğin temelinde, her şeyden önce eğitim yatıyor. Eğitim derken önce aile toplu, öğretmenler geliyor. Eğitimi öğretmenler vereceğine göre, ülkede 30 yıllık öğretmen polis kadar maaş alamıyorsa, bence bunun manası o toplum copla yönetiliyor demektir. Nihayetinde polisi de eğiten, geliştiren öğretmen, Büyük Atatürk’ün, bir milletvekilin maaşı ne kadar olsun” dediklerinde bir öğretmenin maaşı kadar olsun” demiş. Hal böyleyken üç yıllık bir polis 30 yıllık bir öğretmenden fazla para alabiliyor.
Atatürk başöğretmendi, şimdi 90 yıl sonra başöğretmenlikten baş imamlığa dönüşen bir ülkedeyiz.
Gerçekleri anlatacağım size, gerçekler hep rahatsız edicidir. Öğretmenlere yükledi ana görevi Mustafa Kemal. “Sizin eseriniz olacak” dedi, “yeni nesil”. Sizden vicdanı hür, irfanı hür nesiller isterim”. Bunun başka tercümesi beyinleri iğdiş edilmemiş, dogmatik fikirlerle, düşüncelerle dolu olmayan insanlar yetiştirelim, yetiştirebilirseniz. Mustafa Kemal’in işareti buydu. Mustafa Kemal’in sözleri sadece Türkiye için değil, dünya için geçerlidir. Onun fikirleri bir semboldür.
Alfabede H ve K  he ve ke oldğu halde birçokları “ha ve ka” diyor. Bu dil devrimine karşı saygısızlıktan başka bir şey değil. Bazı CHP liler de Ce Ha Pe diyorlar kendi partilerinin adını.
Dil devriminin temelinde dilde arılanma, Osmanlının anlaşılmaz, ağdalı anlaşılmayan dilden olabildiğince Öztürkçe’ye doğru, dilimizi yabancı dillerin boyunduruğundan arındırmak gerekirdi. Alfabeyle başlandı, Dil Kurumunu kurdu, buna bağlı olarak dünyada ilk defa Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi kurdu. Bu coğrafyada yaşayanlar ortak tarihlerini bilecek ve ortak bir dil konuşarak ulus olacaklar. Dilimizde Öztürkçe sözcükler yüzde beşlerdeydi şimdilerde yüzde 40 çıktı ama yine de o yabancı kökenli sözcükler dilimizde devam ediyor.
Dil konusunda Mustafa Kemal’den 650 yıl önce başka bir dilciyi hatırlıyoruz, Karamanoğlu Mehmet Bey. Anadolu’ya kopup gelenler o kadar Farsça’nın etkisi altındaydılar ki, yeni bir ülkeye geldikleri halde hala kendi öz dillerini Türkçe’yi konuşamıyorlardı. Mehmet Bey, “bundan gayri Türkçe konuşacağız”. Türkçe’nin ayakta durması için çalışanın birincisi Karamanoğlu Mehmet Bey, ikincisi Mustafa Kemal’dir. Bir üçüncü şahıs çıkmadı daha.
Mustafa Kemal Onuncu Yıl Nutku’nda geleceğe yönelik öneriler vermişti. Türk Milletinin medeniyet yolunda kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir” dedi. “Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı atinin medeni ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır” diye umudunu özetledi.
Benim esas düşüncüm gelişmişlik olayını eğitimle birleştirmek, gelişmişlik geniş bir kavram. Ekonomistler “kalkınma” der, kalkınma nesneldir, ülkenin zenginleşmesi maddi olanaklarının artması anlamında.
(Grafik üzerinde bilgi verilirken) Kalkınma OICD denile ekonomik birleşme ülkeleri var 35 ülkenin toplandığı bir ortaklığın içerisinde üyeyiz, oranın en fakir üyesiyiz. O ülkeler arasında bir analiz yapılmış, bu analizde OICD ülkelerinin maddi olanaklarını on puan üzerinden değerlendirmişler ve ülkelerin yaşam standardını yaşam kalitesini on puan üzerinden değerlendirmişler. Olanakları yeterli olmadığı halde Finlandiya Danimarka gibi ülkelerin yüksek standardı olabiliyor veya tam tersi olanakları çok yüksek olduğu halde ABD gibi bazı ülkelerde hayat standardı düşüktür. Türkiye gibi bazı ülkeler de aynı çizgi üzerinde, OICD içerisinde birinci olduğumuz tek konu budur. Hemen bütün grafiklerde sonuncu olan Türkiye burada birinci ABD ile birlikte, ABD biraz daha ilerimizde. Türkiye olanaklarının yüzde 60 ını kaybediyor, kullanamıyor; Türkiye dünya rekortmeni müsrif bir ülke. Bu grafiğin manası bu. Türkiye olanaklarının ancak yüzde 40 ını kullanan bir ülke. Yüzde 30 unu kaçırıyorlar, yüzde 30 unu da kendimiz israf ediyoruz. Zamandan israf, enerjiden israf, besinden israf, insandan israf, kaliteden israf israf israf. Bu israf olmasaydı şimdikinin iki katı, daha iyi yaşam tarzında olurdu.
Bizden çok az daha imkânları olan Polonya, Yunanistan, Slovakya gibi ülkelerin yaşam kalitesi Türkiye’den daha üstün.
Peki, neden maddi imkânlar varken insanların yaşam kalitesi az veya çok olabiliyor, nedir o parametre? Bu parametreyi deşe deşe eğitimin kalitesine geleceğiz.
Bu savurganlığa örneklerden biri enerji savurganlığıdır. Bir grafikte Türkiye’nin bir dolarlık gelir sağlayabilmek için sarf ettiği enerjiye bakarsanız gelişmiş ülkelerin yarısından az, gelişmiş ülkeler daha fazla. Onlar üç beş jülle bir dolar kazanırken biz 15 julle bir dolar kazanıyoruz, elektrik enerjisi kilovat saat olarak.
İkinci bir konu Türkiye’nin ekonomisi, ekonominin belirgen değişim aracı olan paradır. 2008 de 2018 yılı arasındaki Türkiye’nin parasının nasıl değer kaybettiğini irdeleyelim Türkiye de 2008 de bir dolar 130 kuruş kuruşken şimdi 2018 ortalaması 4.80 oldu. Büyük bir zıplama yapmış.


Eğitim ve Gelişmişlik.  “Türkiye Yeni Bir Ortaçağa Giriyor”
Ülke har alanda geriye gidiyor
Mustafa Kemal’in ölümünde 1938 de bir dolar yaklaşık bir liraydı.Şimdi bir dolar beş lira (aslında milyonu var beş milyon). Doların da 80 yıl içerisinde on sekiz kere doların da düştüğünü kabul edecek olursak 18 e beşle çarptık, 90 milyonda birine düştük. Mustafa Kemal’in ölüm tarihindeki Türk lirası değerinin 90 milyonda birine düştü. Bu kadar büyük bir para kaybı değer kaybı Venezuela filan gibi ülkeler arasında biz de varız.
2008 de 100 Türk lirası bu gün 23 liraya değeri dörtte birine düştü paranın. Cebinizdeki yüz liranın alım gücü o zamanki 400 liranın alım gücüne denk gelir.
Bir başka parametre, demokrasi konusunda da pek başarılı olduğumuzu pek söyleyemeyiz, çok eski bir tecrübemiz olduğu halde. Onda da Türkiye’nin demokrasisi üçüncü sınıf ülkelere giriyor. Çoğu demokrasinin işlediği ülkeler, Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada ve İskandinav ülkeleri. Almanya gibi ikinci sınıf demokrasiler de var.
Kusurlu eksik demokrasiler ikinci bir grup, Hibrit rejimler var, tek adam rejimiyle demokrasi bulaşmış rejimler var, Türkiye bu rejimler arasında görünüyor. Türkiye bu hibrit rejimlerin içinde ikinci sınıfında gösteriliyor, renk olarak. Bizden sonra da Afrikalı garibanlar, bazı Asya ülkeleri geliyor, onlar da tek adam veya diktatör rejimler.
Gelişmişlik sadece demokrasi değil, sadece ekonomi değil, sadece maddi gelişmişlik değil, işin içinde başka parametreler de var. Türkiye’nin 2018 rakamı 4.37 puan var. Tepede beş on ülke var A sınıfı demokrasisi var, diğerleri iyice zayıflayan ve Türkiye Dünya ülkeler sırlamasında demokrasisi alttaki üçte bir (1/3) içerisinde olan bir ülke, 190 ülkenin içerisinde bu var.
Gelişmişlik durumuna bakarsak. Gelişmişlik içerisinde sadece demokrasi değil, tabi ki içerisinde demokrasi de var, sadece gelir maddi olanaklarla da değil, mesela ortalama yaşam süresi, o ülkenin çevrenin iyiliğine, sağlık politikalarının iyiliğini gösteren bir parametre. Ne kadar gelir olması önemli değil, gelirlerin nasıl adil paylaşımı önemlidir gelişmişlikte. Çok zengin ülkeler var ama gelişmişlikte bu konu içine girince şaşırıyorlar. Fert başına düşen gelir de önemli, adil dağılımı da önemli.
Eğitim Düzeyi, okullaşma oranı, demokratik kurumlar, sanatsal ve bilimsel üretim, teknik üretim yani ülkenin ürettiği şeyleri icatları, yayınları, yayınlanan kitaplar bilimsel ve sanatsal üretime girer. İnsan çocuk hayvan hakları, çevre hakları gibi konular, özgürlükler vs. bu parametreler, bir düzine parametreler ölçüldüğü zaman maalesef ülkemiz dönüp dolaşıyor, geliyor sonuçta 0.79 la yüz üzerinden 0.79 la 190 ülke arasında 65. Sıradayız.
Bu yüksek bir rakam mı? Gelişmişlik sırasındaki bizim önümüzdeki ülkelerin 7-10-12 milyonluk nüfusları var, hakkaniyet değil. En doğru sıralama kıyaslama ülkelerin kaçıncı sırada olduğunu kıyaslama, sanki bütün dünya yüz basamaklı yüze ayrılmış, dünyanın nüfusu 7.6 milyar, 76 milyonluk küçük gruplar halindeymişiz gibi düşünecek olursanız eğer, o zaman hangi basamaktayız ona bakalım. Yüz basamaklı merdivenin Türkiye’nin gelişmişliği 25. Basamak olur. Giden senede 24. Sıradaydık bir basamak yukarıdaydık.
Şimdi size büyük bir tehlikeyi göstermek istiyorum. 2018 de Türkiye 850 milyar dolardan 680 milyar dolara düştü, bunu hükümet söylemiyor, ama dünya bankası ve IMF bunu ilan etti. Bu gün fert başına düşen gelir 10500 dolar değil, 7300 dolar filan 8000 doların altındadır. Ve yeni bir rakam Çin 10.000 doları geçti. 1.4 milyarlık Çin on bin doları geçti. Yani ülke olarak saysa idik, biz daha aşağılara düşerdik. Fransa İsrail yarı gelişmiş ülkelere giriyor, birinci sınıfa girmiyor. Türkiye gelişmekte olan ülkelerin üstünde bir yerde, bizim altımızda ümitsiz, gariban ülkeler var.
Türkiye üniversiteleri ilk 500 ün içine giremiyor, hakikatler gizlenemiyor. Ne kadar gizlersen gizle ortaya çıkıyor sonunda.
2003 ten itibaren başlattı OICD bütün ülkelerin PISA demek uluslar arası öğrenci değerlendirme programı, bu programın aslında bütün dünyada eğitimin seviyesi olduğu kadar da başka konulara (zekâ gibi)değiniyor. Türkiye’nin aldığı notlar, fen, matematik, Türkçe okuma ve okuduğunu anlatma matematik fen bilimleri soruları var. Bu sorular uluslar arası kıstaslara konmuş. Bu program yapılırken sosyologlar, pedagoglar, psikologlar da var, o grubun içinde. Ülkenin kendi öğretmenleri, eğitim grupları, kendi otoriterleri ile beraber öğrencilerin 15 ila 18 yaş arası öğrencilerini sınava tabi tutuyor. Bu öğrenciler seçme değil, ülkeler bilgisayarın yaptığı tesadüfî seçimle ortaya çıkan öğrenciler olduğu için ülkeler en iyi öğrencilerini götüremiyorlar. Seçkin öğrencilerini sınava sokmuyorlar, tamamen tesadüflere bağlı seçimle oluyor. Sonuçta Türkiye matematik, fen, okumada aşağı yukarı aynı seviyelerde 444 puan alıyor 600 puan üzerinden, yani yüzde 75 gibi bir skor yakalıyor. Buna rağmen bu sor pek de sevindirici değil. Diğer bütün ülkelere baktığımız zaman en az alan zaten yüzde 65 alıyor. Biz yüzde 75 almışız. Yüzde 95 alan ülkeler var. Hele şimdi OICD ülkeler dışındaki Japonya, Çin, Hong Kong, Kore filan da girmeye b aşladı. Onlar ta tepelerde uçuyorlar. Türkiye o zaman son gelişmiş ülkelerin üçte biri (1/3) sınırında.
Nasıl ki demokrasi sıralamasında son 1/3 deyiz, gelişmişlikte son 1/3 deyiz bu şekilde çocuklarımızda dünya çocuklarında arası yeri bu. Bu ara 600 puan yüzde 95 i alan ülkeler var. Bizde yüzde 95 alan çıkmadı şimdiye kadar. Biz yüzde 75 deyiz bizden sonrakiler var.
Dünyanın genel manzarasını görelim demokrasi alanında, gelişmişlik alanında, kalkınmışlık alanında PISA nın sonunda ülkeler arsında zekâ ölçümüne gidiyor, zekâ münakaşalı bir konu.
Dünyada geri kalmış ülke yok, kötü devlet yok, kötü yönetimler var. Hiçbir ülke geri kalmış değil, o ülke kötü yönetildiği için geri kalmıştır. Kötü yönetimler de o ülkenin kötü yönetimi olduğu için, yani yöneticiler kötü eğitildiği için.
Zekâ ölçümü çok karmaşık bir şey, ülkelerin zekâ seviyesi, psikologların, sosyologların, toplum bilimcilerinin yüzde yüz anlaştığı bir konu değil. Ama zekânın tanımı bir cümle ortak geçiyor. Problem çözümü, mesele sorun çözümü, bir çözüm yeteneğinden bahsediliyor. Ülkelerin bu durumunu başka şeylere de bağlıyorlar. Ülkelerin genel üretimi, entelektüel üretimi vs hep bunların içerisine giriyor.
Türkiye dünya zekâ haritasına bakıyoruz, Avrupa’da tanımlanan yüz olarak tanımlanan bir zekâ ortalaması var. İngiltere kendi zekâ ölçümünde halkın zekâ durumu yüz çıkıyor. Ama Çin, Japonya gibi ülkelerde 110 çıkıyor.  On puan sekiz puan sağa kaymış oluyor. Afrika gibi ülkelerde 80-70-60 a kadar düşüyor. Ülkemizin yeri 90 puanda. Bu rakamlar da sabit değil, ülkelerin rakamları yarımşar puan artıyor, dünyanın her yeri zekâsı yükseliyor yavaş yavaş, yarımşar puan yükseliyor.
Türkiye şu anda 60. Sırada 90 puanla. İngiltere yüz puan, Japonya vb 100 puandan fazla neden, maalesef sonuç öyle çıkıyor. Zekâ konusu münakaşalı bir konudur, zekâ insanın bir yeteneğidir. Vücut sistemi yüz milyar nöron hücreden oluşan bir sistemdir.
Eğitim denen şey şu sistemin formatlanmasıdır, bu sisteme atılan formata eğitim denir. Bir makine, bir bilgisayar ona atılan ilk format, ilk yazılım şekli, ilk özellik o neyse formatlama deniyor ona. Çocuğun anasından doğar doğmaz duyduğu dil formatlamanın bir kısmıdır; sayılar formatlama, gülmek ağlamak formatlama, beğenmek beğenmemek formatlama vs.
Tıpçıların beyin dedikleri, benim kişilik dediğim kısım 80-86 milyar hücreden oluşuyor. Bedenini kullanıyor, konuşuyor, bedenini kullanıyor ayakta duruyor, bedenini kullanıyor bir şey tutuyor ama yapan beyin. Dolayısıyla benim elim, bacağım, kolum diyebilirsiniz ama benim beynim diyemezsiniz, benim beynim dediğim sizsiniz.
Evrimin temelinde dijital sistem var, burada olan şeylerin toplamına bellek diyoruz (şekilde göstererek). Bellek kalıtımdan, eğitimden, öğretimden, deneyimden çıkarımlarla kazanılmış olan bilgilerin toplamı. Kaç megabayt, kaç cıgabayt, insan beynini artık terabaytlarla ölçüyorlar, yani insan beyninin bilgisayar karşılığı terabayt, ama ne yazık ki biz bilgisayarlar kadar hızlı değiliz, çünkü onların hızı ışık hızı.
Bellek bu ise, akıl belleğin kullanılabilir bölümüne diyoruz. Bütün bilgilerimizi bir anda çıkaramıyoruz, unutuyoruz, bazılarını sonradan hatırlayabiliyoruz. Ama kitaplığı bir kitabını çok kötü hemen bulup çıkaramıyorsunuz. Belleğin kullanılabilir bölümüne akıl diyoruz. Akıl her yeni öğrendiğimiz, her yeni deneyimimizin gördüğümüz şeylerin yorumu. En akıllı insan, en uzun yaşayan, en çok gören, en çok okuyan, en çok duyan en çok ne yapan insandır, ama hangi ortamda.
Münakaşalı ortam, Brezilya Ormanlarında olan bir insanın aklıyla, Tibet’teki insanın aklı aynı olabilir mi? Hiç ağaç görmeyen Arabistan’daki bir adam, Arabistan’daki insanın 1 kilo 250 gram beyni var, Brezilyadakinin de öyle Ama birindeki akıl bilgiler bambaşka bilgiler. Beyni olan insanda bir sürü akıl var. Ama hangi aklı, Mustafa Kemal’in işaret ettiği bilimsel akıl. Hangi akıl ne okudun, Kerem ile Aslı’yı okudun veya Saidi Nursi’nin sekiz cilt kitabını okudun. Beyindeki doluluk farklıdır, onunkini işe yaradığı yer olabilir, seninkinin işe yaradığı yer olabilir. Onun doluluğu ile senin doluluğun arasında dağlar kadar farklıdır. O halde insanlara aptal da demeyin, çünkü zekâ aklın kullanımı, aklı neyse onu kullanacak. Onun için zekâ konusundaki münakaşa buradan kaynaklanıyor.
Şimdi farklı akıllar olduğu için, ister istemez farklı zekâlar var. Aklın günlük kullanımına zekâ diyoruz. Düşünün ki iki ikiz kardeş hayatları boyunca 60 sene boyunca hiç ayrılmadılar, hep aynı yaşamı sürdüler, hep aynı bilgileri elde ettiler; aynı anadan aynı babadan aşağı yukarı aynı akılları var, ama aynı zekâları var mı, düşünülür. Bir görev veririsiniz, birisi 10 saniyede yapar, birisi bir saatte yapar. On saniyede yapan daha hızlı yapar. Zekâ öyle pek de övünülecek bir şey değil, ama bir ölçü. Akıl neydi bilgiler, akıl bölü zaman eşittir zekâ. Mantık da aklın kullanım modelidir. Sana binlerce kitap versem, bunu nasıl dizersin ki en kısa zamanda bu kitabı çıkarabilesin. En kısa zamanda çıkarabilecek sistemi düşünmek yapmak veya ona alışkın olmak mantıklı olmak demektir. Yaşadığımız bu dört şey aynı andadır, belleğiniz, aklınız, zekânız ve mantığınız aynı anda işlemdedir.
Türkiye 90 deyince üzülüyordum. Çağımız uzay çağı, uzay çağında biz kuantumla başladık, çok kısa zamanda elektolitler birleşti, dijital patlamayı ortaya çıkardı. Hepinizin elinde bir radyo teleskop var, radyo dalgalarından resim alıyorsunuz, ses alıyorsunuz, telefonlarınız öyle, insanlık dünyayı terk etti aya gidiyor, Marsa gidiyor, biz hala kulağıma su kaçtı orucum bozulur mu, derdindeyiz. Sorun eğitime geliyor eğitim eğitim, öğretim değil eğitim. Öğretim yaramıyor eğer eğitim kötü ise, niye üniversitedeki çocuklar dünyanın iyi profesörlerini getirsen niye bir şey beceremiyorlar. Çünkü eğri kiremitlerle, tuğlalarla duvar yapamazsınız. 1453 de Karanlık Orta Çağ gitti, öce kimya, biyoloji bilimleri gelişti. 1700 ler 1800 ler Newton’un, Galile’nin Kopernicus’un zamanları 1850 den sonra başladı yükselme şu kısa süre içerisinde 150-200 sene içerisinde bilgilerimiz yüz katına çıkmış, bu gün insanoğlunun bilgi seviyesi, bundan 500 senesinin 500 katı, bu da ne kadar gidecek bilmiyoruz. Yaklaşık 200 bin yıl içerisinde insanlık 44 mertebelik bilgi alanına sahip, en küçücük parçacıklardan en büyük evrene kadar. (44 Mustafa Kemal’in Cumhuriyet döneminde yaptığı fabrika sayısı ve son 16 yıl içinde satılan fabrikaların sayısı da 44)


Eğitim ve Gelişmişlik.  “Türkiye Yeni Bir Ortaçağa Giriyor”
Bilgi her zaman mücadelecidir, bilgi hiç bir zaman istenmez, bilgiler, gerçekler, hakikatler rahatsız edicidir. Bu konuda ilk ölen insan Sokrates, eline zehiri verip öldürdüler, adamın suçu da gençleri tanrılara inanmamayı öğretmek, mevcut sisteme karşı ayaklandırmak, sistemi, otoriteyi yıkmaya çalışmak suçuyla ölüme mahkûm edildi. Derler ya, onun bir karısı varmış, “seni haksız yere öldürüyorlar” deyince Sokrates de “haklı yere öldürseler daha mı iyiydi” demiş.
Bilim 2000 den itibaren topallayarak düzelmeye başladı. İlk Sümerlerden gelen bilgiler, Batlamyus  ilk insanlara bir dünya evren düşüncesini verdi. Öyle ki “Tanrı dünyayı dört günde yarattı, geri kalan âlemi de iki günde yaratarak bir haftada işini bitirdi. Yukarıda yıldızlar da kendisinin özel yerine geçti. Güneşle ay dünya etrafında dönüyor, yedi katlı gökyüzü “yedi katlı âlem” bütün din kitaplarına geçti. Ama bunun yanlışlığı çıktı şimdi. Avrupa’da bilimi başlatan insanlar İncil’den ayrılmaya başladılar. O namusu gösterdiler, İncil’in yanlış olduğunu söylediler. Ama bizde böyle bir şey söyleyen yok henüz. Bir de kadın öldürüldü o da Hipatya. O da aynı din adamlarının hoşuna gitmeyecek şeyler anlatıyordu. O zamanki dine aykırı düşünceleri nedeniyle derisini yüzdüler canlı canlı. Bir başka İnsan Bruno’yu öldürdüler 1600 yılında İtalya-Roma’da. Ama sonuçta Avrupa Orta Doğu karanlığından kurtuldu, yıl, Orta Çağın kurutuluşu 1453.İstanbul alındı diye Ortaçağ başlamadı, onu biz öyle tarif ediyoruz.  Avrupa onu Matbaanın icadı diye tarif ediyor, matbaayla kitap basımı arttı, bilgiler daha çabuk yayıldı. Nasıl dijital ortamda bilgiler artmaya başladıysa o zaman da matbaayla kitap sayısı hızla artmaya başladı. Felsefe bilim arttıkça çatlamaya başladı o söylediğimiz yedi katlı gökyüzü yıkılıncaya kadar devam etti.
Bunu yıkan Copernıcus (Kopernik’dir) araştırdı buldu model yaptı. Dünya merkezli değil, güneş merkezli düşündü. Yıldızların da sonsuza doğru gittiğini kabul eden (Bunu savunan Bruno da öldürüldü) bu bilgileri Copernicus sakladı, öldükten sonra yatağın altından çıktı. Galile de aynı zamanda yaptığı çalışmalarla 1500-2000 senelik Aristo mantığının yanlış olduğunu söyledi. Aristo “ağır cisimler daha çabuk düşer” diyordu. Galile baktı denedi ki öyle bir şey yok hepsi aynı düşüyor. Zamanın insanı soru sormuyor, soru sormayınca beyi gelişmez. Kepler bunları destekliyor sonuçta artık bilimde çatlama başladı Newton’la beraber Yeniçağ’ın artık sonlanıp Aydınlı Çağın başlaması.
Aydınlık Çağ’ın En Önemli Özelliği Dinle Bilimin Ayrışmasıdır, Bilimin Dinin Baskısından Kurtulmasıdır.
Eğitim ve Gelişmişlik.  “Türkiye Yeni Bir Ortaçağa Giriyor”

 Böylece aklın da doğmalardan kurtulmasıdır. Aklın doğmalardan kurtulmasını Mustafa Kemal’in öğretmenlere en önemli tasfiyesiydi. “İrfanı hür, vicdanı hür” derken bunu kastediyordu. Dinle bilim ayrı yollardan gitmeliydi, kiliseyle din ayrılmalıydı. Aslına bakarsanız laiklikte bundan başka bir şey değildir. Yönetimde din mi hâkim olacak, bilim mi hâkim olacak. Din olursa teokratik yönetim olur, bilim yönetirse laik yönetim olur. Laik eğitimin başka bir anlatımı, bilimin hakim olduğu bilimsel kafanın aklın hükmettiği yönetim demektir. Mustafa Kemal sanki bunu biliyor muş gibi, Copernikus’un yaptığını belki de biliyordu Mustafa Kemal, Çok güzel bir şey söyledi: “ilim tercümeyle değil tetkik ile olur”, İstanbul Darulfuunda söylemiş bunu. Biz daima bilimi araştırıncaya kadar onu bulunca da istifadeye biat gösteren, Copernikus’un yapamadığını ifade etmeye cüret gösteren adamlar olmalıyız. İşte onun için Mustafa Kemal büyük, Mustafa Kemal sıradan bir asker, sıradan bir devlet adamı değil. Gerçek bir  filozof. 1881-1938  yazmayın silin o rakamları; o insanlığın bilinç bilincini temsil eden bir amblem, aykon diyorlar ya. Türkiye’nin aydınlanması için büyük gayret gösterdiler; Bahriye Üçok, Ahmat Taner Kışlalı, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy vb ve bunları saygıyla selamlıyoruz.
Türkiye’de ne oldu o Avrupa’daki Orta Çağ? Türkiye’nin Orta Çağı 1923 e kadar sürdü. Mustafa Kemal ne yapsın tek başına küçük bir gayreti ile devlette bilimle dini ayırmaya çalıştı ama 20 sene sürdü. Yani Türkiye’nin aydınlık çağı 20 yıl sürmüştür. Yeni bir Ortaçağa giriyor Türkiye. Dünyadaki yüzde sekseni büyük çoğunluğu inanan insanlar. Bir kısmı teist, bir kısmı deist ama inanmayanlar da var ateistler gibi. Mustafa Kemal din konusunda şunu söylemişti: “Din bir vicdan meselesidir, herkes vicdanının merine uymakta serbesttir”. Bilimci de böyle der. “Biz dine saygı gösteririz, biz sadece devletle din işlerini birbirine karıştırmamaya çalışıyoruz” o kadar. Laiklik, özü bu. Biz karışmamaya çalışıyoruz, din de karışmasın.  Aklı fikri Cennette olanlar bütün varlığını öbür dünyada Cennet nimetlerine odaklamış olan birisinin bu dünyayı yönetmesi hakikaten haksızlıktır.
Dinin gelişmesi taa ll. Mahmut’tan beri 1830 dan beri din sürekli olarak toplumda muazzam bir yol alıyor, devamlı yol alıyor, bilim güdük kaldı küçüldü. Dolayısıyla şimdi camilerin sayısına bakın 1831 de insan sayısını nüfusuna böl. Bin ise, 1923 de binde iki olmuş 1950 den sonra yükseliş görüyoruz. Bu gün Türkiye’de 89 bin- 90 bin cami var, her gün iki yeni cami hizmete giriyor. Hoparlörler dahil. Ben bu konuda Diyanet’e bir yazı yazdım, şu grafiği de gönderdim, dedim, siz dört tane 75 Vatlık hoparlör koyuyorsunuz beş km ye kadar duyulur bu ses. Halbuki her 400 metrede bir cami var. Bu toplum gürültü seviyesi, fazla fazla duyarsınız. Bir rahmetli Yaşar Nuri yalandan söyledi, özellikle sabah ezanlarını,  benim kız da ben bu şarkıyı sevmiyorum, dedi her zaman (Gülüşmeler)
Ben dedim ki 75 vat yerine 10 vat koysanız, bin metrede bile bu seviyede bile duyulur.
Eğitime devriminden çok devrimi yapanlardan çok anti devrimciler karşıt devrimciler daha iyi anladılar ve onlar kendi istikametlerinde kendi çocuklarını eğitiyorlar kritik yaşlarda. Yaz kuran kursları hoca üç milyon çocuğa sertifika verildi 2017 de. Her yıl üç milyon çocuk hesaplayın bu böylece devam ediyor heaplayın. Yumurta kapıya gelince söylüyorlar, “oylar çalınıyor, oylar çalınıyor”. Oylar bu yaşlarda çalınıyor.(Alkışlar) sandık hırsızlığı hava civa, bir kitle yetiştirilerek çalınıyor. Çocuklar 5-6 yaşlarında beşinci sınıf belki de birinci sınıf bu çocuklar anaokulu çocukları, sabah namazına kaldırılıyor, camiye gelenlere promosyon için bisiklet veriliyor. (Konuşmacı bu küçük çocukların resimlerini gösterdi, kız çocukları arkada oturuyorlardı). Çocuklara bakın kızlar nerede en arakada onlar da rollerini öğreniyorlar o da bir format.
Sonuçta bütün dünyaya başından değil, bacak arasından seyreden bir tip yaratmaya çalışıyorlar. Bütün dünyayı buradan bakan insan yetiştiriyorlar. Dindar olunca bir insan yaşı başı gençlik dönemi ne olursa olsun bir türlü içine sindiremez bilimsel gerçekleri kabul etmeyi, evirir çevirir kendi inancına uygunu araştırır falan filan. Korku korku, üç yaşında beş yaşında o Cehennem korkusu Allahın işine karışmış olmak gibi tedirginlik var. Sıkıntı burada. Bunları en başa getirseniz bile gider piyano resitalini dinler ama fakat gene de içinden bir “ııhh” diyen vardır. Mümkün değil.
İnsanın zihinsel yapısı bütün hayatı boyunca eğitim öğrenim, araştırmak gibi süreçlerden geçer. Bu süreçler arka arkaya olan süreçler değil, zaman olarak farklı ama örtüşen süreçlerdir. Yani aynı anda var olan süreçlerdir. Peki İnsan beyni nasıl, insan dediğimiz kapasite, hafıza, bellek o beyinde gelişiyor fiziksel olarak. Hücre sayısı artıyor, doğarken insan beyni büyüklüğü bu kadarsa en sondaki büyüklük yüzde yüzlük yaklaşık üçte biriyle boyutta, demek çok kısa bir zamanda daha 15-20 yaşlarına geldiği zaman tepeye ulaşır, o zamana kadar beyin de gelişir. İşte bu kritik yapı var ya, her şeyin temeli. Beyin mademki sabit değil gelişiyor ve çok küçük beyne ne sokarsan o kalacak. Sonuçta bakıyorsunuz, gerçekten de eğitim dediğimiz süreç zaten “ana karnında başlıyor” diyenler de var, başlıyor gelişiyor. Eğitimle beynin gelişmesi aynı paralelde gidiyor. Aynı paralel de uç uca ne verirseniz oraya yapışır kalır. Değiştirilemeyen sonuca varıyor. Ondan sonra artık eğitilemez duruma geliyor. İşte eğitim öğretim önem kazanıyor, 60 yaşına kadar insanlar öğrenebiliyorlar. Bu iki süreçten geçen insan biraz daha bilinçli olarak araştırma süreci devam eder, ömrünün sonuna kadar araştırır gider. Bu üç süreç eğitim öğrenim dikkat ederseniz öğretim demedim öğrenim dedim, bir de araştırma dedim. Bir de bilincine hâkim, birey ise teslim vaziyetinde, burada her çocuk aldığı her şeyi, formatlama sürecini başka çaresi yo onu alıyor, hayır diyecek durumu yok, itiraz edecek durumu yok. Burada en kritik yaş ilk on yaş, bu kritik yaştaki nesil kimin yaşıysa gelecek onun nesli. İlk on yaşına kadarki nesil kimin formatını almışsa, o nesil onun nesli olur.
Bir milli eğitim bakanı çıktı, PISA yarışmalarında çok kötüyüz ya, o da şöyle dedi, “ ne olacak matematik sorularının hepsini çözdü diyelim, bir çocuk ama hayatta hiç bir şey olmadı. Bir de hiçbir matematik sorusunu çözemedi ama hayatta başarılı oldu, hangisini tercih edersiniz. Niye Anadolu’da böyle yetiştiriliyor insanlar, öğrendik ki kendisi hiç matematik sorusu yapamamış, bakan olmuş.
Bu gün Evrim gerçek mi sorusuna ancak Türkiye’de nacak yüzde 40 evet diyor, Türkiye’de aşağıya da düşer bu gidişle. Bütün çağdaş dünyada yüzde 70-80 evet diyor bu bir ölçektir. Pozitif bilime ne kadar yatkın bir ülke ne kadar okuyor ne kadar ilgileniyor. Bu bir ölçüdür.
İşte Laik devletimiz sona eriyor. Bu laiklik hikayesi devletimizin Mustafa Kemal’in 1922 de karanlıktan çıkardığı bir yıldız gibi parladığı ve 1927 de zirve yaptığı anayasaya soktuğu şu tarihten tepe noktasından sürekli düşüş gösterdi. İnönü zamanında biraz düşüş gösterdi, en büyüğü Menderes zamanında büyük bir çöküntü yaşadı, ondan sonra biraz düzelir gibi oldu ama Evren’le ve Evren’den sonra şurada biraz durağanlık varsa bu grafik cami sayısı ve imam hatip sayısına göre parametize edilmiş bir grafik, yani ne kadar çok imam hatip açıldı en çok Evren’in zamanında açıldıkça düşüyor aşağıya doğru. İmam hatip okulları cami sayısı ve dini söylemlerin devlet işlerinde kullanılması faktörlerle bu grafik hazırlandı. Mustafa Kemal’in karanlıktan çıkardığı zirve yaptığı noktan en aşağı doğru indirmiş durumdayız. Bu gidişle batarmıyız, “parantez”le bunu zaman gösterecek.
Ben Mustafa Kemal’in ağzından, Çin tarih kitabında dört sayfa yer veriliyor, ben de sanki Mustafa Kemal söylemiş gibi onun ağzından şöyle bir sitem yazdım:
“EY MİLLETİM ÇİN BENİM DEDİKLERİMİ UYGULADI, SİZLER İÇİN HAYAL ETTİKLERİMİ ÇİN GERÇEKLEŞTİRDİ. SİZ NEDEN BAŞARAMADINIZ? ÜSTELİK BİZ DEVRİME DAHA ERKEN BAŞLAMIŞTIK”
Bu etkinlik karşılıklı soru cevap ve katkılarla olgun bir hava içinde sona erdi.
SONNOTLAR
(1) Prof. Dr. Ali Ercan kimdirNükleer fizikçi, Almanya Köln Üniversitesinde fizik tahsili gördü. Çekirdek fiziği doktorası yaptı. 1986-96 arası 10 yıllık bir zaman diliminde T. Atom Enerjisi Kurumu’nda yöneticiliği var. GATA, İstanbul,  Kars ve HÜ de fizik dersleri, Kafkas Üniversitesinde de dekan yardımcılığı görevleri var. Kara Harbokulunda sibernetik sistemler teorisi verdi. MSB da teknik danışma görevinde bulundu 1998-2000 arasında 2002-2006 Savunma Sanayi müsteşarlığında bulundu. Emeklilik sonrası ADD de yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Doğa ve bilim üzerinde söyleşiler yapıyor.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget