Makaleler "Ekonomi"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

“Türkiye’deki kriz ekonomik kriz değil, yönetim krizidir, başkanlık bize göre değildir, bünyemiz kabul etmiyor.
“Bu gelecek kriz krizlerin anası!
Siyasetle ekonomi birbirinden ayrılamaz
“Başkanlığı içimize sindiremiyoruz. 90 yıllık 80 yıllı geleneklerimize uygun değildir”.

“Türkiye’nin Ekonomisi Nereye Gidiyor”
Ulusal Eğitim Derneği’nin her cumartesi günleri düzenlemiş olduğu kültür etkinliği ve konferanslarından, 13.10. 2018 günkü konferansın konusu “Türk Ekonomisi nereye gidiyor” idi.
Dernek merkezinin bulunduğu salonda yapılan konferansa öğretmen ve akademisyenlerden oluşan özellikle emekliler izleyici olarak katıldılar. Konferansa konuşmacı olarak katılan Ufuk Söylemez’in şu konuşmasını salondakiler, merak ve heyecanla izlediler:
“-Türkiye Ekonomisi derken Tobin vardır Regan’ın danışmanıydı öldü. Tobin Taks Tobin dergisini icat eden, “sıcak paradan vergi alınsın” diyen adam. O şöyle der: Siyasetle ekonomi ayrılamaz birbirlerinden ayrılamaz magazin gibidir”, onun için benim konuşmam biraz ekonomi olduğu kadar politik de konuşmak isterim, sadece ekonomi, o teknik bir şey olur. Ama hayatın içinde pratikle birleştiği zaman aynı zamanda siyasi tarihleri de bir ürün oluyor. O nedenle son, güncel ekonomi, Türkiye’de ekonomik bir kriz var mı yok mu dan başlayalım ve oradan gelelim.
Ekonomi krizde ise, hiçbir iktidar buna dayanamaz.
Neyi yaşıyoruz Türkiye’de ekonomik olarak başlayacaksak, Türkiye ekonomisi krizde mi değil mi? (Kriz olup olmadığı salona soruldu, salondan herkes kriz var diye el kaldırırken, kriz yoktur diye tek bir bayan el kaldırdı).
Kriz varsa bu iktidar nasıl böyle devam edebiliyor? Niye bir seçim ortamına gitmiyor. Millet niye feveran etmiyor, niye peki? Temel sebep ekonomi krizde ise, hiçbir iktidar buna dayanamaz. Halk niye (kriz var diye) feveran etmiyor peki? 
Temel sebep ekonomi krizde ise hiçbir iktidar buna dayanamaz. Ekonomik krizin teknik tarifini yapacağım ben, iki dönem ekonomi küçülürse, yani milli gelir azalırsa, bu sene olacak, yani büyüme yerine küçülme olursa, teknik olarak o ekonomi resesyonda demektir. Resesiyon iki dönem; iki dönem derken kasıt şu, üçer aylık dönem, bir çeyrek bir çeyrek üst üste küçülürse bir ekonomi, buna resesiyon diyoruz, teknik olarak, uluslar arası kuralda kabul edilen ve uygulamalarda kullanılan.
Türkiye’de böyle durum var mı? Şu anda yok, çünkü Türkiye’de ekonomide hala o şişirilmiş bir büyüme var hala, o 24 Haziran öncesi teşviklerle şunlarla bunlarla para basılarak yapılan bir şey var. Ama bu son çeyrek yani Ekim Kasım Aralık çeyreği ve önümüzdeki ilk çeyrek, yaşarsak göreceğiz. 2019 un ilk çeyreğinde küçülme bekliyorum, ben. Bu eksi mi olur son dönem bu sıfır mı olur, çeyrek mi olur tam bilmiyorum ama muhtemelen bu son çeyrek sıfıra yakın olacak, büyüme olsa bile. Ondan 2019 çeyreği de eksi olacak. O zaman resmen kriz diye diyebileceğiz.
Peki, resmen diyemiyoruz ama burada işsizlik var, enflasyon var, faizler var nasıl krizde değiliz. Krizdeyiz esasında, kriz için parmak kaldıranlar doğru kaldırdı. Hepimiz 94 krizini yaşadık, 2001 krizini yaşadık mı? Yaşadık, ne oldu orada? Bir gecede devalüasyon   (kur ayarlaması)  oldu. Sabah kalktık kur ayarlaması olmuş. O devalasyon büyük olan devalasyon. O zaman sabit kur rejimi vardı Türkiye’de. Sabit kur rejiminde devalasyon oldu bir gecede, finanslar sıçradı, faizler üç bin oldu, beş bin oldu, hatırlayın o günleri, bankalardan batanlar oldu, batmayanlar oldu, iki dönemdir bankalar battı. Fakat alınan tedbirlerle ekonomi büyümeye başladı. 94 eksiydi, 95 büyüdü. Beni sonra Tansu Hanım davet ettiğinde, ben ekonomiyi krizden çıkaran ekibin içinde yer aldım, ben 97 de koalisyon şartlarında 96 şartlarında yedi buçuk büyüttük Türkiye’yi, yüzde yedi buçuk yani. Nasıl oldu Bu?
2001 e bakın 2001 de ekonomi tedbir alındı tekrar büyüdü, 2002 de. Güzel, bu sene böyle bir şey de olmuyor, yani bir dibe vurup da çıktı da diyemiyoruz, niye diyemiyoruz? Çok basit bir şey var. Ekonomistler maalesef Meclisteki, muhalefet partinin ekonomistleri de bana göre, CHP ve İyi Partiden bahsediyorum, aranızda o partileri seven olabilir, ekonomi anlayışları da, neoliberal anlayıştan farkı olmayan anlayışlar. “Yani ekonomiyi biz daha iyi yönetiriz”, Kemal Derviş’in ekonomisi, “biz daha iyi yönetiriz” anlayışında olduğu için, onun için benim bu yorumumu hiç yapmıyor hiç biri hala, şaşırtıyorlar beni. Dalgalı kura geçtiğimiz için bir gecede develüasyon olmuyor. Bunu neye benzetiriz, meşhur hikâye, kurbağayı kaynar suya atarsan zıplarmış, kısık ateşte suya atarsan yüzermiş, haşlandığının farkında sonradan olur muş. Böyle bir deneyim ar.
Biz şimdi kurbağayız, haşlanıyoruz. Her gün son altı aya bir bakın şöyle bir, her gün develüasyon var fiilen, son altı ayda, yani eylül itibariyle bakalım, ekimi saymayalım, yüzde 60 TL nin değer kaybı, doların değer kazanması. Yani yüzde 61 develüasyon olsa yer yerinden oynaması lazım bir gecede. Ne hükümet kalır, ne bankalar kalır hiçbir şey kalmaz. Bunların em şansı, hem şansızlığımız bizim, bu dalgalı kuru o şoku bir gecede değil de zaman yayılarak hissetmemiz. Ağır gidiyoruz ama bu avantaj gibi gözüküyor ama tedbirler alınabilseydi avantajdı. Şimdi bununla “nasıl olsa bir gecede tahribat yaşamadık” diye siyasal iktidar durumu idare etmek, popilis tedbirlerle adam bir çocuk (Hazine Maliye Bakanı) çıkmış oraya, diyor ki, genç bir çocuk, ben ona çocuk dememin sebebi şu, devlet yönetiminde tecrübesi yok, bürokrasi tecrübesi yok, ekonomi birimleri yönetmemiş, öyle bakan olana kadar okudular işte.  O bile yetersiz, oralardan geçtim geldim, ekonomi yönetmek öyle çocuk oyuncağı değil.
Bir gün buram (böğrü) acıyor,  acıyor, ayakta çalışıyorum. Özel kalem müdürü dedi ki, “sayın bakanım doktoru çağıralım”, dedi, “gelsin” dedi. Bir açtık ki, buram böyle mosmor olmuş. Dedi ki doktor, “bu zona denir sıkıntıdan üzüntüden olur bu, stresten olur, gencecik adamdım o zamanları 40 yaşlarında idim. Şimdi 60 yaşındayız, şunu anlatmaya çalışıyorum, zor bir görevdir bu. Geceleri uyutmayan bir görevdir.
Türkiye kabile devleti mi?
“Türkiye’nin Ekonomisi Nereye Gidiyor”
Şimdi bunu tepeden bunu getirdiler, benim damadım olsa yapmam böyle bir şey, sizler de yapmazsınız muhtemelen. İnsan yakınını sevdiğini ateşe atar mı böyle. Türkiye kabile devleti mi, damadımı oraya koyum, teyzemin oğlunu şuraya koyum, koca seksen milyonun kaderiyle neden oynayayım, o çocuğa da yazık, Türkiye’ye de yazık.
Şimdi bunlar Türk ekonomisinde işin farkında değiller. Ekonomistler olarak şöyle deriz. Krize nasıl gireriz nasıl çıkarız? Uçak tabirinde uluslar arası olduğu için söylüyorum, hartlendik softlendik derler, iniş inen demek. Hartlendik sert düşüştür, soflendik yumuşak iniştir. Ekonomide de inerken ve çıkarken bu ikisinden birini tercih edersek, kötünün iyisi olan soflendiki tercih etmemiz lazımdır. Tedbirlerle, hani kazık fren yapmaktansa arabada pompalayarak yapmak daha farklı, sonuçları itibariyle. Fakat hartlendiğe doğru gittiğimizi görüyorum; soflendiği kaçırdığımızı görüyorum. Bu kurdaki kurbağa hikâyesi yüzünden. Onların beklediği gibi büyük bir develüasyon olmadı, büyük bankaların batışları gibi olmadığı için onlar “kriz yok” diyorlar. Krizin ben “bu geleceğimiz krize bütün krizlerin anası” diyorum. Maalesef biraz moralinizi bozacağım ekim gününde. Bu krizin anası bence ve bir jenerasyonu etkileyecek bence. Bir jenerasyon dediğimiz bir kuşak yani, bir kuşağı etkileyecek bu ekonomik kriz. İşsizlik, yoksulluk, sosyal patlamalar, Türkiye’de iktidarın giderek otoriteleşme ihtimali. Bir araştırma var, giz jipinsg dedikleri yani “uçlara gidiş” diye bir araştırma var. 20 ülkede 800 den fazla genel ve yerel seçim inceliyor ekonomistler. Ekonomik krizde olan ülkelerde seçim sonrası uçlara kayıldığı görüldü. Faşizme kayıyor, komünizme kayıyor, otoriterizme kayıyor. Daha despotlaşıyor, bu eğilim genel eğilim, Türkiye’de benim gördüğüm de muhalefetin de yetersizliği demokratik geleneğin zayıflığı nedeni ile giderek otoriterleşmeye doğru giden, diyeceksiniz bu gün otoriter değil miyiz? Bu günlere rahmet okutacak bir sürece kayabiliriz. Sade ekonomik değil çünkü Türkiye’deki sorun bir ekonomik kriz değil, sadece makro  ekonomik gösterge bozmayı, aynı zamanda bir yönetim krizi bence. Çünkü  başkanlık rejimi  bize göre değil, bünyemiz kabul etmiyor bunu. Bazı organ nakli yaparsın bünyeye uymazsa de dert. Başkanlık rejimin i bu bünye kabul etmez.
Ben bakanlık yaptım, gittim kahvelerde konuşma yaptım, anlamadan halk soru sorar elini sıkar, sana iri iri laf eder, sokak sokak gezdirir. Seçildim geldim Meclise Başbakan, bizim parti hükümete giriyor; parti lideri, “sizi bakan olarak görmek istiyoruz Ufuk Bey”, Teşekkür ederim, hükümet listeleri Cumhurbaşkanına gidiyor, onay veriyordu o zaman. Cumhurbaşkanı onaylıyor, biz program yapıyoruz, program Mecliste okunuyor. Sonra Meclis güvenoyu veriyor bize. Görev aldım ben iki kere, şimdi halktan oy aldık geldik, Cumhurbaşkanının onayından geçtik, yüce Meclise gittik güvenoyu aldık. Başarılı olduk, başarısız olduk o ayrı bir şey, ama süreç bu. Böyle bir parlamenter düzen, şimdi memur bakanlar, bakanlara bakıyorum, bir daire başkanı gibi, küçümsemek için söylemiyorum ama halktan yetki alıp gelmiş bu kadar kendine güven olamaz, en kötü halka giderim bir daha diyorum yani. Bunlar halka da gidemezler, bunlar Tayyip Erdoğan’a giderler.
Koca Meclis bir danışma meclisine dönüştü
“Türkiye’nin Ekonomisi Nereye Gidiyor”
Dolayısıyla bu rejimi biz kabul edemeyiz kolay kolay, yani içimize sindiremiyoruz, 90 yıllık 80 yıllı geleneklerimize uygun değil. Çok partili rejime 1950 lilerden bu yana gelin, geleneğimiz var o da yerle bir oldu. Koca Meclis bir danışma meclisine dönüştü adeta, bir fonksiyonu kalmadı, devletin şekliyle etkisiz bir hale getirildi. Sayıştay denetimi Kit komisyonu ben bakanken, Kit komisyonun girip hesap v ereceğimiz zamanlar ayaklarım titrerdi vallahi giderken. Sabahlara kadar çalışırdım, bürokratları çağırırdım, bu ne oldu, burada ne oldu, bilmediğim bir şey çıkar mı? Adamlar önümüze ters bir şey koyarlar mı? Ne tür sorular gelebilir, bütün verileri hazırlardım, sabahlara kadar çalışırdım. Mecliste KİT komisyonunun önüne giderdim, hesap verirdik, bakan olarak. Şimdi adam soruyor CHP milletvekili, soru soruyor, adam cevap vermiyor. Çünkü adam memur bakan o seni tanımaz, o Tayyip Erdoğan’ı tanır. “       Beni o seçti” diyor nasıl bakan yaptın, hangi kıstas ölçüsü ile yaptın bunu, eğer seçilmediyse, nasıl yaptın kardeşim, memurun bile bürokraside bir yükselmesi, ehliyeti, liyakati olur. Memurlardan seçsen daha iyiydi. Pat diye kardeşini seçiyor, öbür kardeşi FETO dan tutuklu, Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Pakdemirli’nin kardeşi tutuklu o da bakan. Fetullahçı darbenin en önemli militanlarından olduğu beyin takımından olduğu söylenen Tümgeneral Mehmet Dişli FETO’dan tutuklu, kardeşi Şaban Dişli Hollanda büyükelçisi. Bu nasıl ehliyet liyakat bu nasıl bir iç içe geçmişlik, bu n asıl bir yapı. Bizi nasıl FETO ile mücadele ettiğinizi nasıl inanacağım yani. Başkalarının, bir öğretmen mesleğinden atılmış icabında, karısını kamudan attılar, mesleğini aldılar elinden daha yeni iade ediyorlar. Foto’cu adamı dekan yardımcısı yaptılar adamı, bırak kamudan atılmayı herif terfi etti. Aydınlık yazınca aldılar görevden, yazmasa kalacak orada adam. Şunu demek istiyorum, bu kafa bizi bir yere götürmez. “Bana ekonomik çözüm göster”, ekonomik çözümü anlatacağım ama hiçbir şey değil, ekonomi kendi kendine kötü olmadı, ekonomi kötüye götürüldü Hangi kafa, ehliyetsiz liyakatsiz bir kafa; eğitimi imam hatipleştiren bir kafa. Sizin alanınız.
Türkiye’de bir rejim krizi ve yönetim krizi var aynı zamanda.
Milli gelirin içinde yatırımlara ayrılan pay beton ekon ekonomisine ayrılan pay 7 buçuk sekiz iken, eğitime ayrılan pay, yüzde üçlerde bu ülkede. Eğitim İmam hatipleşmiş, sosyo kültürel olarak Araplaşıyoruz. Araplar gelip adam kesiyor İstanbul’da. Çağdaş Atatürk Türkiye’si Arapların mafyatik usullerle adam kestiği bir ülke haline geldik. Türkiye’de bir rejim krizi ve yönetim krizi var aynı zamanda, ekonomik kriz değil bu. Yani bu başkanlık rejimi hilelerle yapılan seçim, referandumlar filan bize uymadı. Bünye bunu kabul etmiyor. Hayır, uymadı, kaplanmıyor diyorum, “yok yok bu güzel uydu sana” diyor. Bu rejimi kabul etmiyoruz biz, aydınlar, vatanseverler, sağ sol demeden Cumhuriyetçiler, demokratlar, laik insanlar, samimi dindarlar, milliyetçiler bunu kabul etmiyorlar. Kabul etmiyoruz ama seçimleri kaybediyoruz, niye? Çünkü burada siyasal İslamcı gerici, Atatürk düşmanı, çağdaşlık düşmanı, cemaatçi yobaz bir grubu var. Burada Amerikancı laik, medeni gözüken bizim gibi gözüken ama benden farkı, benden ortak sadece laik olmaları. Ama Amerikancı gayri millici bir yapı var. Arada da buralarda sıkışan bizim gibi bir namuslu vatansever, Cumhuriyete demokrasiye, hukuka bağlı, sağa sola Kuvaayi Milliye anlayışına, bir araya gelmeye istekli örgütsüz bir ve sahipsiz milyonlar var. Türkiye’nin içler acısı hali budur. Yani bunu sadece demokrasi, ekonomi ile anlatmayı ben halka karşı saygısızlık addediyorum. Onun için bunların yaptıkları tedbirler de aldıkları önlemlerin hiçbir şeyi tutmayacaktır ve Türkiye derin salınımlı dediğimiz (böyle derin salınımlı dönemler vardır ekonomilerde), derin salınımlı ve uzun bir ekonomik durgunluğa gidiyor.
Bu ne demek, daha çok işsizlik, daha çok enflasyon, daha çok yoksulluk, daha çok sosyal dramlarda, daha çok sosyal kamplaşmalar ve fakirlik yani ve daha çok otoriterleşme geliyor önümüzde. Çare, ilk çare bana göre ekonomik önemler söyleyeceğim ama bunlar yapmazlar ki zaten. Adam hatasını bilmiyor, çıkıyor Berat Albayrak, sanki müsamerede konuşur gibi, karşında koca koca eğitimciler oturuyor, ben dikkatle seçmeye çalışıyorum, hepsi bilinçli insan diyorum, bunlar doğru dürüst bir şey söylemezsen, saçmalarsan, ne diyorsun sen hoca derler bana. Şimdi ben bunu eleştirmek zorundayım. Adam düşünmüyor, oturtuyor işadamlarını, Koçu, Sabancı; değil mi, diyor ,“etiket logo yaptım, enflasyon düşecek, diyor. Kayınpeder de diyor ki, “zabıtaları gönderin Migros’a yoğurt denetim yapsın bakalım” diyor. Böyle enflasyon düşer mi? Hakikaten trajikomik bir hal. Geçen gün Brunberg’de bir şey yayınlandı, ben (evvelki akşam Halk Tv de idim bu ara bizi sürekli çağırıyor, her halde mahallenin delisi azaldı salondan gülüşmeler) Orada Brunberg’de bir şey gösterdiler, Brunberg ekonomi kanalı, sunucular Güngören Belediyesi’nin yaptığı denetimi gösteriyor, kahkahalarla gülüyorlar, “inanılmaz” diyorlardı,  “fiyat polisi gibi bir şey” diyor. “Türkiye soğanı, yoğurdu, diş macununu” diyorlar, kahkahalarla gülüyorlar. Onlar için komik, benim için de trajikomik, yani acınacak hale düşüyoruz, komik hale düşüyoruz. Ekonomide, enflasyonda mücadele böyle diyen bir yönetimi, ben bir yatırımcı olsam, çağırırım arkadaşları aman çocuklar Türkiye’ye gitmeyin, derim”, niye, etiket koyduk, logo koyduk enflasyon düşmüyor, zabıtalar yoğurdu denetleyecek, bu adamlarla ekonomi daha da batar, sakın Türkiye’ye gitmeyin” derim. Bunlar tüketimi teşvik edici şeyler, Türkiye’de ekonomi aşırı ısındığı için aslında frene basmaları gerekiyor.
Şimdi Türkiye’de enflasyon iki sebepten oluyor: 1-Maliyet enflasyonu 2-Bir de çok talepten oluyor, yüksek tüketim talebi. Maliyet enflasyonunun önleyemiyorsun, niye kredi libite yok, yatırım kredi limitin bozulmuş, kurlar artmış, döviz kurları, kurları arttığı için maliyet attı mı? Döviz bir tarafa, petrol son yılların en yüksek seviyesine geldi tekrar. 80-85 dolar arasında Irak Petrolu her gün değişiyor, izliyorsunuzdur. Petrol de pahalı artık eskisi gibi değil. Hem petrol pahalılanmış hem kurlar yüksek yani Türk lirası değer yitirmiş, maliyetler arttığı için para fiyatlarda mali bir enflasyon oluyor. Bu maliye enflasyonunun buraya koyalım.
Sen bir de talebi körüklüyorsun. Yani teşvik yapıyorsun, indirim yapıyorsun, daha çok batalım yani. Tüketimi teşvik etmemen lazımken, tasarrufu teşvik etmen lazımken bunlar bir örnek; ben bir yatırımcı olsam, Uluslar arası bir yatırımcı böyle düşünür, “bu Türk hükümeti ne yapıyor, ısınmış ekonomiye yangına körükle gidiyorlar, bütçe açığı vermişken daha çok borçlanmaya sebep olacak, daha az vergi alacak bukle gidiyor ve tüketimi kışkırtıyor hala”. Bunların derdi marta kadar seçimlere kadar idare etmek. Bu gerçeğin yansımayacağını zannediyor ama her şerden bir hayır çıkar derler.
Bu Bronson olayı aslında bunların maskesinin erken düşmesine neden oldu. Normal şartlarda ekim kasımda başlaması gereken ekonomik daralma ve sıkıntıların hissedilmesi, bu iş ağustosa eylüle çekti. Bronson olayındaki basiretsizlikleri Türkiye’yi rezil etti. Çünkü adalet hukuk, Türk adaletini dünyaya rezil ettiler. Brunsonu salıvereceği belliydi, Trump iki tehdit, iki tivitle, bunlara diz çöktürdü. “Ver papazı al papazı” diyordu, bu gün gazeteler yazıyor, verdin papazı avucunu yaladın sonra. (Salondan gülüşmeler)
Şimdi komik duruma düştüler ama bir gün Isparta’ya gitmiş bu adam, Tayyip Erdoğan ne dese alkışlayan bir kitle var Türkiye’de. Tayyip Erdoğan’ın kendi açısından başarılı olduğu husus, bana göre de çok üzüldüğüm husus, Sosyal kültürel kamplaşmaya doğru gidiyoruz, yani.
Antalya’da İken biri, vatandaşlara sıkıntı olur daralma olur, kriz olur diyorum, orada çoğu iş asamı, bir tanesi el kaldırdı, “sayın bakalım sen diyorsun, ben Çankaya’ya çıktım, sıcakta bunalıyorum, şurada biraz gezeyim, dedik hanımla, dedi. Gitmişler, Çanakkale, Ayvalık, Çeşme, Bodruma, “her yer dolu” diyor. “Millet yiyor, içiyor”, ne diyorsun buna, dedi. “Sen kriz geliyor” diyorsun da” bana, “Türkiye’de öyle şeyler gözükmüyor” dedi. Kafası bana uygun bir adam ama seninle iyi yaşayanlar Alevi dedi. Senin zamanın var mı, ben yer ayarlayayım, haftaya seninle şöyle Konya, Kayseri, Sivas filan şöyle bir dolaşalım, yorulunca bir bira içecek yer bulabilir miyiz, bakalım. Maalesef içemezsin” dedi. UEFA biz niye vermedi Avrupa Kupasını, Dünya kupasını niye vermediler bize. Adamlar gelecek Fransızlar, akşam galip gelince bir kutu bira içemezsin; bir yere gittiğin zaman, arkadaşlarınızla bir kebap yiyelim desen içkili yer yok. Ben içkici falan değilim yanlış anlamayın, hiç sevmem sosyal içiciyim, öyle düğünde, bayramda arkadaş muhabbetinde bir kadeh zor içerim. İçkiyi kaldırmaz benim vücudum.
Ama iklim böyle bir iklime dönüştü Türkiye. Burada bir orda yaşayanlar var, orada yaşayanlar da var. Toplum çağdaş, demokrat, laik, medeni sağ sol demeden, dinine de saygılı, bayrağına da saygılı insanların çoğunluğu bizde, bir taraftayız. Bir de sadaka ekonomisiyle 300-500 liralık yardımlarla yaşayan yoksul, imam hatip eğitimiyle yoğrulan ve dünyaya kapalı kalmış, o yardımla yaşamayı hayata bağlanma gören çok geri, kızmıyorum onlara ama sadaka ekonomisine bağlanmış insanlar var. Türkiye bana göre bu anlamda sosyo kültürel değişiyor bu anlamda. Dolayısıyla işimiz çok zor. Gidiyor en pahalı uçak alıyor, bedava diyorlar, belki de örtülü ödenekten alınmıştır. Örtülü ödenek milyarları aştı. Hayati çıkarları için yasal olarak yapılamayan bazı harcamaları başbakanların en başta namusuna tevdi edilmiş hazine ödeneğidir, bütçeden. Orada tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır.
Hukuk devleti olmazsan hurafe devleti olursun
“Türkiye’nin Ekonomisi Nereye Gidiyor”
Örtülü ödenek miktarları geçmiş yıllarda yıllık 100-200 milyon toplam harcama bile etmez. Şimdi örtülü ödenekten aylık 200-300 milyon harcıyorlar, aylık. Bu cari hesap değil ki, buradan yandaşına, yandaş kanalla, yandaş kulüplere para mı veriyorsun, çeşitli iddialar var. Felaket bir şey bu, nerelere para verildiğini bilmiyoruz. Böyle bir harcamayı izah edemezsiniz. Örtülü ödeneğin kaynağı bütçe gibi başlangıç giderlerinin bine beşidir. Diyanet bütçesi çok sayıda bakanlıktan daha fazla; Bilim ve Teknoloji Bakanlığının bütçesi dörtte bire  ( ¼) indirilmiş. Diyanetin yüzde 36 (%36) artırılmış. Yani adamlar, öbür dünyayı yapıyorlar. Yatırımı diyanete öbür dünyaya yapıyorlar. Hâlbuki Allah yanında senin temiz bir kul olman yeterli. Allah on emirde demiş, “çalma, zina yapma adam öldürme vb, her dinde bulunan bilinenler. Sen bunu yap düzgün namuslu vatandaş ol, vergini öde, çocuklarını düzgün yetiştir,  bence en iyi Müslüman da sensin.
Diyanetin parasıyla Müslümanlık mı olur.Ayrıca senin Müslümanlık anlayışı ile benim ki bir değil ki. Alevisi var, Nusayrisi var, Yezidisi var her şeyi de var. Laiklik olursa, hukuk devleti olmazsan hurafe devleti olursun. Hukuk Devleti olduğun zaman dini şeyleri o kadar önemsenmiyor, çünkü hukuk işini görüyor. Ben İskandinavya ülkelerini inceledim. Geçen bir araştırmada rastladım, Norveç, İsveç, Finlandiya ateizm ve deizm oranı yüzde 40 çıktı” diyorlar. Felaket bir rakam, fakat orada hukuksuzluk yok, insanlar zengin, alt yapı var, niye acaba diye düşündüm. İki sebep buldum:
1- Laikler, din ve devlet işlerini ayırmışlar. 2-Hukuk devleti haline gelmişler. O zaman din Allah’la kul arasında bir şey. Bizde yobaz yobaz sarıklı tipler var, Cübbeli mi Cübbesiz mi? Sakallı sakallı bir sürü yobaz. Yani şarlatan diyeceğim bunlara ben. Ben bunlara şarlatan diyorum, dava mava açamadılar bana. Bana arada dava açıyorlar ama ben şarlatana şarlatan dediğim için, ama kazandık davaları.
Buradan çıkın yolunu çok büyük coşkuyla bile kısa küçük bir umudum var. Yerel seçimlerde referandumda birliği sağlayabilirsek, küçük bir umudum var. Çünkü bunlar İstanbul’dan da oldular. İstanbul’da ANAPSHP CHP bir oldular, aradan bir puan yarım puanla bu adamlar çıktı. Türkiye’nin de milletin başına bela oldular. Siyasal İslamcılığı yolsuzluğu, partizanlığı, ahbap, eş dost kayırmacılığını her şeyi Türkiye’nin başına bela ettiler. Felaket tablosu bu gün budur. O zaman yiğit düştüğü yerden kalkmalı Ankara İstanbul başta olmak üzere belediyelerde tekrar iktidarı bunlardan demokratik yollardan almalıyız. Bu tabloda bunu alabilecek parti var mı? Bana göre yok, ne yapmak lazım; referandumda yaptığımızı yapacağız. Referandumda hep beraber HAYIR dedik mi? Parti ayırmadan, dedik. Sağ sol demeden başardık mı, başardık hile yaptılar, oyunun kurallarını son dakikada değiştirdiler. Yüksek Seçim Kurulu performansı var. Biz biliyoruz ki, özde biz kazandık. Özde kazandığımızı biz nasıl ispatlayacağız, Ankara İstanbul belediye başkanları kulağından tutup attılar hemen. Bunlar hemen atarlar iktidarı kaybetmemek için babalarını tanımazlar. Şimdi Ankara İstanbul’da Melih Gökçek’i atacaklarını umar mıydınız, onu siz attınız, bizim oylarımızla gitti onlar. Topbaş bizim oylarımızla gitti, başardık, sanki bunu başarmamışız gibi 24 Haziran’da yine aynı partizanlığa döndüler ve rezil rusvay oldular muhalefet partileri. Burada ana muhalefete de, İyi Partiye de, parlamento dışından Vatan Partisi, Demokratik Sol Partisine herkese görev düşüyor. Bu particilik bilmem neciliği aşmış bir olay. Demokratik Kuvayi Milliye Ruhuyla eğer hepimizin içine sinen bir ortak adayla çıkamazsak, belli bir adayda uzlaşamazsak, korkarım şu koşullarda bile adamlara büyük kentleri terk etmek zorunda kalırız. Yani AKP esasında partizanlıkla, ayyuka çıkmış yolsuzluk iddialarıyla, enflasyonla işsizlikle her türlü rezillikle Bronso’suyla bilmem nesiyle rezil oldu. Yani beni götürün diyor iktidardan oylarınızla adamlar, sen götüremiyorsun. Böyle bir partinin iktidarda kalması değil, iktidarı hayal etmesi bile mümkün olmaması lazımdır normalde. AKP her türlü seçim koşullarını kaybetmekte haiz yani. Şu andaki Türkiye’deki iklim bu. Adam çıkıyor dua okuyor cahilleri kandırıyor. Bu gerçekleri çevrenizde akrabanıza, eşinize dostunuza konuşun, bu seçimlerde Ankara İstanbul’u almak hayati bir şey. Bunu alırsak bunları erken seçime sürükleriz ve gider AKP dağılır. Bunların çaldıkları iddia edilen paralar, ofşora kaçırıldığı iddia edilen paralar, hepsini getirtiriz, ben eski müfettişim, hepsini getiririm ben. Yeter ki iğne deliğinden bir kapı açılsın, demokratik meşruiyet içinde açılsın o kapı. Bunun tek yolu yerel seçimlerdir. Hiçbir parti için konuşmuyorum, şu anda partiler üstü konumdayım. Yârin çocuğum bana, “baba Türkiye bu hale gelirken ne yaptın”, diye sorduğu zaman, ben de “ne yapayım elimden geleni yaptım” diyeyim. Bunun için yapıyorum bunu. Atatürk’e Cumhuriyeti kuranlara saygımdan dolayı bunu yapıyorum. Biz kenara çekilemeyiz. Sizler eğitimcisiniz kenara çekilemezsiniz, hakkınız yok yani. Hepiniz hepimiz arayış içindeyiz”.
Bu konuşmadan sonra karşılıklı sorular, cevaplar ve konuya katkılarla olgun bir hava içinde konferans sona erdi.

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız

Ufuk Söylemez: 1956 İstanbul doğumlu.  Ankara İktisadi ve Ticari Yüksek Okulu (sonradan Gazi Üniversitesi ve Hacı Bayram Üniversitesi oldu) ekonomi ve mali işletmecilik bölümünde 1977 de mezun oldu. Sırasıyla Ziraat Bankası müfettişliği, Dış Ticaret  Bankası yönetim kurulu üyeliği, Halk Bankası Genel Müdürü ve yönetim kurulu başkanlığı, Sınaî Yatırım ve Kalkınma Bakanlığı yönetim kurulu üyeliği, Demirbank, Halkbank yönetim kurulu başkanlığı vekilliği, Türkiye Bankalar Kurulu Yönetim Kurulu üyeliği, Başbakanlık Özelleştirme Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 95 ve 99 da yapılan seçimlerde İzmir Milletvekili seçilerek Doğru Yol Partisini temsilen parlamentoya girdi. Önce 53. Anayol, ardından 54. Refah-Yol hükümetlerinde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yaptı. 99-2002 arasında Doğru Yol Partisinin ekonomik işlerinden sorumlu genel başkanlığı görevini yürüttü. Hem kamuda hem de özel sektörde ekonomi, bankacılık, özelleştirme konularında bir süre sorumluluklar üstlenmiş, iç ve ış, para, döviz piyasalarını iyi bilen devlet, bürokrasiyi yakından tanıyan bir kimse olarak birikim ve deneyimlerini 2000 yılından beri Ekonomik Barometre, Milliyet, Akşam, Star, Gözcü, Tercüman, Sözcü, son yıllarda Aydınlık gazetelerinde ekonomi politik konularda düzenli köşe yazıları yazarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Söylemez’in ikinci baskısını da yapmış, Siyasette    Türkiye Maskeli Değişimin Tuzağında ve Vicdanlı Kapitalizm Yoktur isimli üç kitabı ve çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış 400 ü aşkın politik ve ekonomi makalesi mevcuttur. İngilizce biliyor iki çocuk babası olan iktisat profesörü olan eşi de öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Söylemez 2004 tarihinde yapılan Demokrat Parti Kongresinde önce genel idare kurulu üyeliğine daha sonra da ekonomik işlerden sorumlu görevinde bulundu. 15 Ocak 2000 tarihinde ise Demokrat Parti’deki görevlerinden ayrıldı. Söylemez düzenli olarak gazetelerde TV programları yapmakta. Halen Milli Merkez Ankara Temsilciliğini yürütmektedir.

Devlet üretimi bıraktı krizin nedeni bu
AKP’nin özelleştirme ısrarı kamu kurumlarının elden çıkarılmasıyla sonuçlandı. CHP’li Haydar Akar, kamunun elinde sadece 71 kurum kaldığını söyleyerek "Üretimden vazgeçtiler. Ekonomik krizin ana sebebi bu" dedi.

Türkiye'de cumhuriyet döneminin ilk yıllarında devlet yatırımlarına büyük önem vererek şeker, demir, kağıt, çay, fındık, elektrik, taş kömürü gibi üretim yapan büyük fabrikalar inşa edildi. 1990'lı yıllarda büyük bir özelleştirme rüzgarına kapılan Türkiye'de birçok kamu kuruluşu özelleştirmeden nasibini aldı. AKP'nin hızlı özelleştirme politikaları sonucu şu an devlete ait ya da devletin ortak olduğu yalnız 71 kurum kaldı. 1995'te Türkiye'de kamu işletmelerinin sayısı 278'di. Özelleştirmelerle birlikte 2000'li yılların başında bu sayı 240'a, AKP döneminde ise devlete ait ya da devletin ortak olduğu yalnız 71 kurum kaldı.

“SORUMLUSU AKP'DİR”

Konuyla ilgili Sözcü'ye açıklamalarda bulunan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Kocaeli Milletvekili ve Parti Meclisi Üyesi, önceki dönem KİT Komisyonu Üyesi Haydar Akar, ekonomik krizin temel nedeninin üretimden vazgeçip tüketime yönelmek olduğunu söyleyerek “Bunun en büyük sorumlusu AKP'dir” dedi. Haydar Akar açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “1980 yılında Türkiye'deki kamu iktisadi işletmelerinin sayısı 166'ydı. Bu rakam kimi şirketlerin bünyesinde kurulan yan işletmelerle birlikte arttı. 1995 yılında Türkiye'de kamuya ait işletmelerin sayısı 278'di. Türkiye Cumhuriyeti bu işletmelerin büyük bir bölümünden kâr elde ediyordu. Kâr getirmeyen işletmeler ise vatandaş için hizmet üretiyordu. Bu işletmelerle zaman içerisinde ilgilenen olmadı. İşletmelerde yer alan makineler eskidi, kadrolar şişti. Bu da işin bahanesi oldu. ‘Zarar ediyor' denilerek düğmeye bir bastılar, Türkiye'nin doğusundan batısına ne var ne yok sattılar.”

TELEKOM, HATALAR SİLSİLESİ


CHP Kocaeli milletvekili Akar, AKP döneminde özelleştirmede müthiş bir artış görüldüğünün altını çizerek,  “Son olarak şeker fabrikalarının da satılmasıyla birlikte Türkiye'de kamuya ait işletme sayısı 71'e kadar düştü. Bu özelleştirmeleri öyle gözü kapalı ve kör bir anlayışla yaptılar ki bunun da son örneğini Türk Telekom'da gördük. Bir firma adeta Türkiye Cumhuriyeti'ni dolandırdı ve kaçtı.

Türkiye Cumhuriyeti bankalarından çektiği kredilerle, Türk Telekom mülklerini ipotekleyerek özelleştirme ihalesini kazanan firma, birkaç yıl boyunca vatandaştan para topladıktan sonra kredi borcunu ödemedi ve çekti gitti. AKP döneminde yapılan neredeyse bütün işler gibi bunun da ne kadar büyük bir hatalar silsilesi ile yapıldığını gördük” şeklinde konuştu.

“SEKA  SATILDI, TUVALETTE  KULLANACAK  KAĞIT  BULAMIYORUZ”

Satılan kurumların parlak dönemlerinde ihracat yaptıklarını ve ülke ekonomisine ciddi katkılar sunduklarını savunan Akar, sözlerini şöyle sürdürdü: “8 ilde üretim tesisi bulunan SEKA Kağıt Fabrikası, Japonya'ya bile kağıt ihraç ediyordu. Böylesi büyük bir üretim alanını hiçe sayan AKP yüzünden bugün ülkede döviz kuru her geçen gün yükseliyor. Çok derin bir yarayı yara bandıyla kapatmaya çalışıyorlar ancak ekonomi kangren olmuş durumda. Bunun yanında özelleştirmeler nedeniyle parayla satın alınacak ürün bile bulunamıyor. Yine SEKA satıldığı için gazete basacak, kitap yapacak, tuvalette kullanacak kağıt bulamıyoruz.”

İŞTE AKP’NİN SATTIKLARI
– Paşabahçe Cam Sanayi
– Ereğli Demir Çelik
– İskenderun Demir Çelik
– ASELSAN Hisseleri
– HAVELSAN Hisseleri
– ETi Holding
– PETKİM
– TÜPRAŞ
– BURSAGAZ
– ESGAZ
– EÜAŞ Ahlat Akarsu Sant.
– TEDAŞ Başkent Elektrik
– Ünye Çimento A.Ş.
– Türkiye Gübre Sanayi A.Ş.
– TEKEL Alkollü İçkiler A.Ş.
– İstanbul Sigara Fabrikası
– Kıbrıs Türk Tütün Ltd. Şti.
– Merinos Halı Markası
– Seydişehir Eti Alüminyum
– Mazıdağı Fosfat Tesisleri
– Hekimhan Demir Madeni
– Güney Ege Linyit İşletmesi
– Ayvalık Tuz İşletmesi
– Çankırı Kaya Tuzlası
– Et Balık Samsun Soğuk Hava
– Sümer Holding
– Yeşilova Halı, Yün, İplik
– Manisa Pamuklu Mensucat
– Beykoz Deri ve Kundura
– Manisa Et-Tavuk Kombinası
– Kütahya Şeker Fabrikası
– OYAKBANK
– T. Sınai Kalkınma Bankası
– Yapı Kredi Bankası
– Sabiha Gökçen Havaalanı
– SEKA
– THY-USAŞ Hisseleri
– Türk Telekom
– AyCell
– Araç Muayene İstasyonu
– Ray Sigorta A.Ş.
– Başak Sigorta A.Ş.
– İskenderun Limanı
– SÜTAŞ Malatya İşletmesi
– Ortadoğu Teknopark A.Ş.
– İstanbul İmar LTD. Şti.
– TCDD Mersin Limanı
– Büyük Efes Oteli
– SEKA'nın fabrika ve tesisleri
– Başkent Doğalgaz Dağıtım
– Koç Holding hisseleri
– THY- Lojmanları
– Trakya Cam ve Anadolu Cam
– KTHY hisseleri
– TOFAŞ hisseleri
– ÇELBOR
– TAKSAN
– Oymapınar Barajı
– Antalya Limanı
– GERKONSAN
– DİTAŞ
– TÜMOSAN
– Ortadoğu Teknopark a.ş.
– Sakarya Traktör İşletmesi
– HEKTAŞ A.Ş.
– Büyük Ankara Oteli
– Büyük Tarabya Oteli
– Kızılay Emek İşhanı
– Kuşadası Tatil Köyü
– İstanbul Hilton Oteli
– Çelik Palas Oteli
– Erciyes Sosyal Tesisleri,
– Ataköy Otelcilik A.Ş.
– Ataköy Marina
– Kuşadası Tatil Köyü
– Yeditepe Beynelmilel
– Otelcilik  hiseleri
– OYAK İnşaat hisseleri
– MEYBUZ A.Ş.
– ARÇELİK hisseleri
– ASPİLSAN Askeri Pil San.
– TKİ'ye ait 79528 ve 73021no.lu maden ruhsatları
– Cam ve Çimento Sanayi
– Soda Sanayi ve Metal
– BUMAS
– ERYAĞ
– İstanbul İmar Ltd. Şti.
– SÜTAŞ hisseleri
– Tercan İşletmesi makineleri

GÜBRE SANAYİ İŞLETMELERİ

– Gemlik, Samsun, İstanbul ve Kütahya fabrikaları, İstanbul Satın Alma Müdürlüğü Binası, Şanlıurfa, Tekirdağ ve Fatsa depoları

TEKEL İŞLETMELERİ
– Alkollü İçk. Sanayi
– Adana, Tokat, Bitlis, Malatya,  Samsun-Ballıca sigara fabrikaları, ambalaj fabrikası müdürlüğü
– Ankara Başmüdürlük Binası (İkiz Kuleler)
– Bodrum tesisleri ve taşınmazları
– Gemlik Suni İplik Müessesesi taşınmazları
– İnegöl Kibrit Fabrikası
– İstanbul Tütün Mamulleri
– Kastamonu Jüt İpliği Fabrikası makine ve teçhizatı
– TEKA
– Sigara San. İşletmesi'ne ait puro marka ve varlıklar
– İzmir Yaprak Tütün İşletmesi makine – teçhizatı

TUZ İŞLETMELERİ

– Çamaltı, Tuzluca Tuzlası, Yavşan Tuzlası, Kağızman Tuzlası,Kaldırım Tuzlası, Kayacık Tuzlası, Kristal Tuz Rafine, Sekili Tuzlası

SÜMER HOLDİNG


– Adıyaman, Bakırköy, Diyarbakır, Malatya, Sarıkamış
ve TÜMOSAN işletmesi
– Sarıkamış Ayakkabı İşletmesi
– Çanakkale Sentetik Deri İşletmesi
– Akdeniz İşletmesinin Makine ve teçhizatları
– Merinos İşlet. makine ve teçhizatları

ŞEKER FABRİKALARI

– Adapazarı Şeker Fabrikası
– Amasya Şeker Fabrikası
– Et ve Balık Üretim A.Ş.
– Mersin Soğuk Hava Depoları
– 11 Mağaza, 23 büro

SANTRALLER


– Akyazı, Anamur,  Bayburt, Berdan, Besni, Bozkır , Bozüyük  Bozyazı, Bünyan,  Büyükkızoğlu, Cerrah, Çağ, Çamardı, Çemişgezek, Değirmendere, Derinçay, Dere, Dereköy, Derme, Durucasu, Engil, Erciş, Erkenek, Ermenek, Esendal, Finike, Girlevik, Göksu, Hendek, Hoşap, İvriz, Karaçay, Karaköy, Kayadibi, Kayaköy, Kernek, Kısık ve Kiti, Kovada I, Kovada II, Koyulhisar,  Kuzuculu, Malazgirt,  Otluca, Pınarbaşı, Sızır, Silifke, Sönmez, Suuçtu, Telek, Uludere, Visera (Işıklar) ile Zeyne akarsu santralleri.
– Hamitabat Elek. Üretim
– Çatalağzı Termik Santrali
– Kangal Termik Santrali
– Kemerköy Termik Santrali
– Kemerköy Liman Sahası
– Orhaneli Termik Santrali
– Seyitömer Termik Santrali
– Soma Termik Santrali
– Tunçbilek Termik Santrali
– Yatağan Termik Santrali
– Yeniköy Termik Santrali

ELEKTRİK DAĞITIM ŞİRKETLERİ

– Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ)
– Akdeniz Elektrik Dağıtım
– ARAS Elektrik Dağıtım
– Başkent Elektrik Dağıtım
– Boğaziçi Elektrik Dağıtım
– Çamlıbel Elektrik Dağıtım
– Çoruh Elektrik Dağıtım
– Dicle Elektrik Dağıtım
– Fırat Elektrik Dağıtım
– Gediz Elektrik Dağıtım
– İstanbul Anadolu Yakası
– Elektrik Dağıtım
– Meram Elektrik Dağıtım
– Osmangazi Elektrik Dağıtım
– Sakarya Elektrik Dağıtım
– Toroslar Elektrik Dağıtım
– Trakya Elektrik Dağıtım
– Uludağ Elektrik Dağıtım
– Vangölü Elektrik Dağıtım
– Yeşilırmak Elektrik Dağıtım

BANKALAR

– İş Bankası hisseleri
– Halk Bankası hisseleri

ETİ HOLDİNG


– Mazıdağ Fosfat, Divriği Demir Madeni, Alümina Madeni
– Bursa Linyitleri İşletmesi, ETİ Bakır, ETİ Elektro Metalurji, ETİ Gümüş, ETİ Krom, Çayeli Bakır İşletmeleri, Karadeniz Bakır İşletmesi, Samsun İşletmesi, Murgul işletmesi, Giresun'da 2  Maden ruhsatı Murgul Hidroelektrik Santrali Samsun'daki  taşınmazlar
ve 1 maden ruhsatı.

TERSANE, LİMAN VE GEMİLER

– Taşucu Tersane Alanı Afyon, Aksu, Balıkesir, Kastamonu Akkuş, Çaycuma ve Karacasu işletmeleri
– Ankara Alım Satım Müdürlüğü binası, Ardanuç İşletmesi varlıkları, YİBİTAŞ Torba İşletmesi, İskenderun Limanı, Derince Limanı, Taşucu Limanı, İskenderun İSDEMİR Limanı, Ereğli ERDEMİR Limanı

TDİ İŞLETMELERİ

– Türkiye Denizcilik İşletmesi'ne (TDİ) ait 9 gemi, Çeşme Limanı, Trabzon Limanı, Deniz Nakliyatı T.A.Ş. 3 tanker, Dikili Limanı, Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı, Kuşadası Limanı, Ankara Feribotu, Samsun Feribotu, Karadeniz Gemisi
– Nakliyat İnşaat Turizm İhracat Pazarlama A.Ş., Salıpazarı Liman Sahası, Turan Emeksiz Yolcu Gemisi,Yakıt II Gemisi

KAPATILAN İŞLETMELER

– SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi) n Köy Hizmetleri  (Tasfiye edildi) n REYTEK

KAMUNUN ELİNDE KALAN ŞİRKETLER

Posta ve Telgraf Teşkilatı A.Ş. (PTT)
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT)
Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme A.Ş.
İstanbul Olimpiyat Oyunları Hazırlık ve Düzenleme Kurulu
Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ)
TKİ Ege Linyitleri İşletmesi
TKİ Garp Linyitleri İşletmesi
TTK Amasra Taşkömürü İşletmesi
TTK Armutçuk İşletmesi
TTK Kozlu İşletmesi
TTK Üzülmez İşletmesi
TTK Karadon İşletmesi
Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ)
T. Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ)
Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ)
Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ)
Yeniköy-Yatağan Elektrik Üretim ve Tic. A.Ş.
Kemerköy Elektrik Üretim ve Tic. A.Ş.
Soma Elektrik Üretim ve Ticaret. A.Ş.
T. Elektromekanik Sanayi Genel Müdürlüğü (TEMSAN)
Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş. (ADÜAŞ)
T.C. Devlet Demiryolları (TCDD)
Türkiye Vagon Sanayi A.Ş. (TÜVASAŞ)
Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayii A.Ş. (TÜLOMSAŞ)
Türkiye Demiryolu Makineleri Sanayii A.Ş. (TÜDEMSAŞ)
T. Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ)
Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş. (TDİ)
Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ)
Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü (KEGM)
Türkiye Petrolleri A.O. (TPAO)
Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ)
Türkiye Petrolleri Petrol Dağıtım A.Ş. (TPPD)
TÜBİTAK Marmara Teknokent A.Ş.
Toplu Konut İdaresi (TOKİ)
Vakıf İnşaat Restorasyon ve Ticaret A.Ş.
Çay İşletmeleri (ÇAY-KUR)
Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO)
Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ)
TTA Gayrimenkul A.Ş.
Doğusan Boru Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Tarım İşletmeleri (TİGEM)
Et ve Süt Kurumu (ESK)
Milli Piyango
Devlet Malzeme Ofisi (DMO)
T.C. Ziraat Bankası A.Ş.
Ziraat Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
Ziraat Portföy Yönetimi A.Ş.
Ziraat Finansal Kiralama A.Ş.
Ziraat Sigorta A.Ş.
Ziraat Hayat ve Emeklilik A.Ş.
Ziraat Teknoloji A.Ş.
Ziraat Katılım Bankası A.Ş.53.
Türkiye Halk Bankası A.Ş.
Halk Sigorta A.Ş.
Halk Hayat ve Emeklilik A.Ş.
Halk Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.
Halk Yatırım Menkul Değerler
Halk Finansal Kiralama A.Ş.
Halk Portföy Yönetimi A.Ş.
Halk Faktoring A.Ş.
Bileşim Alternatif Dağıtım Kanalları ve Ödeme Sistemleri A.Ş.
Türkiye İhracat Kredi Bankası
İller Bankası A.Ş. (İLBANK)
Türkiye Kalkınma Bankası A.Ş.
Tasfiye Halinde Kalkınma Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
Arıcak Turizm ve Ticaret A.Ş.
Türkiye Emlak Bankası A.Ş.
Eti Maden İşletmeleri
Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKE)
T.H. Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş.
Sümer Holding A.Ş.
– Devletin ortak olduğu ya da hisselerinin bir kısmını elinde tuttuuğu kurumları da gösteriyor.

Kaynak : Uğur ENÇ SÖZCÜ

Ekonomi ve Bağımsızlık
Siyasi bağımsızlığımızı kazandık, iktisadi bağımsızlığımızı geliştirip siyasi bağımsızlığımızı tamamlayacak biçimde iktisadi bağımsızlık sağlayamazsak elimizdeki siyasi bağımsızlığımızı da kaybederiz

Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
Ulusal Eğitim Derneği’nin her hafta düzenlemiş olduğu eğitim ve kültür etkinliklerinden olan konferans, 19 Mayıs 2018 günü dernek salonunda, sendikacı, eğitimci, Yazar Yıldırım Koç(1)tarafından ekonomi ve bağımsızlık konusunda konuşma yapıldı.  Salonda emekli öğretmen, akademisyenlerden oluşan dinleyiciler konuşmayı ilgiyle izlediler. Aydınlık Gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Yıldırım Koç, ilgiyle izlenilen konuşmasında şunları söyledi:
“- Ekonomi ve bağımsızlık aslında birbiriyle iç içe geçen konular. Askeri bağımsızlık, siyasi bağımsızlık, ekonomi bağımsızlık birbirini tamamlayan üç alandır. Birindeki aksaklıklar öbürünü etkiliyor. Günümüze gelmeden önce kısaca geçmişte bazı örneklere değineceğim, sonra bu günkü ekonomik kriz, bunun siyasi yansımaları, neler yapılabilir, onlara ilişkin bazı özlemlerimi aktaracağım.
Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
Birincisi Osmanlının özellikle 1855-56 Kırım Savaşı sürecinde yaşadığı iktisadi sorunlar sonrasında dış borçlanma başlıyor. Bu dış borçlanma Osmanlının hem askeri alanındaki yenilgilerinde, hem de dış politikadaki bağımlılığın artmasıyla sonuçlanıyor. Yani bir Kırım Savaşı  1853-54-56 dan itibaren iç borçlanmalar başlıyor. O dışa bağımlılıkla birlikte iktisadi bağımsızlığın siyasi bağımsızlığa verdiği zararları somut olarak görebiliyorsunuz. Ve Osmanlının daha sonraki dönemlerinde Muharrem Kararnamesinin çıkması, arkasından Duyun-u Umumiye Osmanlı Devleti içinde borç, vergileri toplama yetkisinin yabancıların denetimindeki bir kuruma devredilmesi gibi uygulamaları, bu 1854 de başlayan sürecin sonucunda. Bu nedenle İstiklal Savaşı başarıyla sonuçlanınca Lozan Barış Antlaşması görüşmelerin kesintiye uğradığı dönemde Şubat 1923 de İzmir İktisat kongresi toplanır. Kongre Başkanı Kazım Karabekir Paşa’dır. Ama kongrenin açılış konuşmasını Mustafa Kemal Paşa yapar. Rahmetli Gündüz Ökçün hocamız bu tutanakları yayınlamıştı.
Mustafa Kemal Paşa’nın açılış konuşması muhteşem bir belgedir. Birkaç vurgusu var, vurgulardan biri, Osmanlını bu iktisadi çöküntüsünün Osmanlı siyaseti üzerindeki etkilerini de ele alır ve özetle derki, siyasi bağımsızlığımızı kazandık, iktisadi bağımsızlığımızı geliştirip siyasi bağımsızlığımızı tamamlayacak biçimde iktisadi bağımsızlık sağlayamazsak elimizdeki siyasi bağımsızlığımızı da kaybederiz”. Kafası çok net 1923 yılında. Kazım Karabekir’in konuşmalarını kongre sırasında izliyorsunuz, çok iyi bir asker, muhakkak ama mesela olayı kavramış değil. Mustafa Kemal Paşa’nın o bütünlükçü bakışı geleceğe dönük programı Kazım Karabekir’de yok.
Mustafa Kemal Paşa başından itibaren 1923 Şubat’ında çok net bir biçimde, “siyasi bağımsızlığın ancak iktisadi bağımsızlıktaki bağımsızlığa dayanarak korunup geliştirilebileceğinin” farkında.  
Bu nedenledir ki daha sonraki yıllarda bu iktisadi bağımsızlığı sağlayacak öneli adımlar atıyor. Bunun en önemli aracını da devletçilik olarak görüyor. Esasında Mustafa Kemal Paşa’nın devletçiliği daha öncelere gidiyor. Genellikle sanki bizim Cumhuriyet döneminde devletçilik 1929 buhranı sonrasında başlamıştır” diye bir yanlış aygın bilgilendirme ve bir kanı var. Öyle değil, bizde devletçilik İttihatçıların da yer aldığı Mustafa Kemal Paşa’da çok netleşen bir politika. Ve somut örnek şudur:
1919 da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktıktan sonra Havza’ya geldiğinde bir Sovyet heyeti ziyaretine gelir ve “iktisadi politikanız ne olacak” diye sorar. Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği yanıt, “devlet sosyalizmidir”, bu kavramı kullanıyor. Bu kavram Almanlardan gelen bir kavramdır. Almanya’da 1863-64 lerde Ferdinand Lazal var. O dönemde Almanya Sosyal Demokrat Partisinin iki kanadından birini 1864 de kuran adam; o ve ondan önceki bazı Alman iktisatçılarının kullandığı kavram, devlet sosyalizmi. Daha sonra 1871 de Bismark kullanıyor. İktisadi Düşünceler Tarihi ile ilgilendiyseniz fevzibliste vardır bu kavram. Kastedilen karma ekonomidir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas’tan sonra Ankara’ya gelip Hâkimiyeti Milliye’yi çıkarttığında Hâkimiyeti Milliye’de gerek Celal Bey’in yani Celal Bayar’ın, gerek daha sonra Mahmut Esat Bozkurt’un sırasında devlet sosyalizmi kavramının kullanıldığını görüyoruz. Fakat dediğim gibi burada kastedilen karma ekonomidir, kamucu bir anlayıştır. Onun a nedeni o yıllarda özellikle Alman askerlerini harbokullarındaki hocalığı sırasında İttihatçıları da Mustafa Kemal Paşayı da bu yönüyle etkilemiş olmalıdır.
Mustafa Kemal Paşa’yı etkileyen ikinci unsur Sovyet Devrimi 1917 Devrimi. Yani Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında kafasında siyasi bağımsızlığı tamamlayacak iktisadi bağımsızlığın temel ayaklarından biri olarak devletçilik var.
Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
Siyasi Bağımsızlık Ve İktisadi Bağımsızlık Birbirini Tamamlayan Unsurlar.  
Daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası programında 1937 yılında anayasamıza bu ekleniyor. Çünkü geçekten siyasi bağımsızlık ve iktisadi bağımsızlık birbirini tamamlayan unsurlar.  Bu dönemde iktisadi bağımsızlığı sağlamada ittihatçıların ve Mustafa Kemal’in politikaları biraz farklı; ittihatçılar bir milli ekonomi yaratamaya çalışırken öncelikli olarak bir yerli sermayedar, bir milli burjuvazi yaratmaya çalıştılar. Planlı ekonomiye, açıkçası kaçmaktan kovalamaya fırsatları da olmadı, pek yönelemediler.
Ama Mustafa Kemal Paşa’nın anlayışında bir yerli sermayedar sınıf milli burjuvaziyi yaratmaktan çok devleti bu alana yönlendirmek ve devlet yatırımlarını artırmak var. Bu o dönemin politikaları içinde kaçınılmaz, çünkü eni yeni yeni belki tartıştığımız bir olgu var. İstiklal Savaşı sürecinde Türkiye sermayedar sınıfının büyük bölümü hep Ermeni, Rum ve Yahudilerden oluşuyordu. Yani yerli sermaye birikimi, bir yerli burjuvazi yok. Milli burjuvazi demiyorum, yerli burjuvazi bile yok.
Aşağı yukarı 1964 e kadar Türkiye burjuvazisinin önemli bir bölümü Ermeni, Rum ve Yahudi’dir.  Türkiye sermayesinin yerlileşmesinde dört aşama vardır.
Biri, 1948 de İsrail’in kurulması sonrası Yahudi sermayedarlarının epey bir bölümü oraya göç etti.
İkincisi, 1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarından sonra Rum, Ermeni, sermayedarlarının bir bölümü ülkeden ayrıldı. O tarihlerde Ermeni ve Rum sermayedarlarının uluslararası karışık ilişkilerinde kullandıkları Selanik Bankası, iki banka daha var, üç bankayı kullanıyorlardı. Devlet bu üç bankayı kapatınca karışık para işlerinde bu bankaları kullanamayınca bir kısmı daha gitti. Son olarak da 1963 de o Noel katliamı sonucunda Kıbrıs’ta 1964 yılında rahmetli İsmet Paşa’nın başbakanlığı döneminde Bakanlar Kurulu bir karar aldı. O tarihte İstanbul’da Yunan vatandaşı 30 bin Rum vardı. Onların önemli bir bölümü de şirket sahibi idi. Bunlara 24 saat içinde ve kişi başına bir bavulla ülkeyi terk etmeleri talimatı geldi. Ve epey Yunan Vatandaşı Rum, onlarla birlikte Türk vatandaşı Rum sermayedar ülkeyi terk etti. Yani o yıllarda Türkiye’de yerli burjuvazinin milli burjuvaziye dönüşmesi söz konusu değildi.  Mesela Koç Holdingin tarihini okuyun, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Koç, hiç imalat değil, sadece mal alıp satmıştır. Otomobil getirip satmıştır, kiremit getirip satmıştır ama yatırım yapmamıştır.
O dönemde ayakta kalabilme için iktisadi bağımsızlığınızı sağlayabilmek için mutlaka devletin bu işte düzenleyici doğrudan yatırım yoluyla sanayiciliği söz konusuydu. Bu nedenle Cumhuriyet dönemi bizim iktisadi bağımsızlığımızın sağlanmasında devletçiliğin belirleyici rolünün olduğu bir dönemdir. Bir de 46 ya kadar ki dönem.
46 sonrasında farklı bir dün var. Özel sektör gelişti ama yine iktisadi bağımsızlığımızın emelinde bu devlet yatırımları önemlidir. Özellikle bu dönemde Sovyetler Birliğinin bir politikası bizim işimize yaradı. Anımsarsanız 53 de Stalin öldü, 56 da SSCB 23 sonrasında Kuruşçef’in hâkimiyeti arttı. Gerek Kuruşçef, gerek Kurufçef 64 de ayrılıp yeni rejim gelmesiyle birlikte Sovyetler Birliğinin bize verdiği önem çok arttı, Türkiye’yi çok önemsediler. Sovyet blok dışında Hindistan, Mısır ve Türkiye en fazla önem verdikleri ülkeydi. Ve Demirel döneminde, Demirel’in ikinci dönemindeki başbakanlığı döneminde Sovyetler Birliği ile yapılan antlaşmalarla yedi tane çok temel alt yapı kurumu İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, Ali Ağa rafinerisi, Bandırma Sülfürik Asit, Trabzon taraflarında büyük bir kereste fabrikası filan kuruldu. Bizim İktisadi bağımsızlığımızı sağlamada bu yıllarda Demirel döneminde Sovyetler Birliği ile akın ilişkiler çok önemliydi. Bu yıllar açıkçası kapitalizmin altın çağıydı ve iktisadi bağımsızlığımızı güçlendirici yatırımlar gerçekten devam etti. Yani 1946 da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni siyasal ve iktisadi tercihler gündeme gelse de, mesela 1950 li yıllarda da, 60 lı yıllarda da kamu kurum ve kuruluşlarının ekonomide ağırlığı arttı.  ve daha sonraki yıllarda da çok önemli yatırımlar önemli ölçüde devlet eliyle plan yapıldı, iktisadi bağımsızlık önemli ölçüde sağlandı. Burada otarşiyi savunmuyoruz hiçbir zaman. Ama iktisadi bağımsızlığın ihtiyati bağımsızlık ilkeleri son derece önemlidir. Bunun bir örneğini 1974 de yaşadık.
Kıbrıs Harekâtında Uçaklarımıza, Tanklarımıza Yakıt Alamadık
bakıma alındım” dedi ve uçaklarımıza benzin vermedi. Bunun üzerine bir kamu kuruluşu olan Petrol Ofisi Libya’dan hem uçak benzini hem de tankların hareketi için gerekli olan bir özel yağ varmış, o yağı aldı. Harekât sonrasında Petrol Ofisine altın madalya verildi, Kıbrıs Barış harekâtındaki katkıları nedeni ile.
Yani iktisadi bağımsızlık, askeri bağımsızlık, siyasi bağımsızlık bu şekilde iç içe geçiyor. Şimdi 12 Eylül öncesinde butik gelişme 24 Ocak istikrar programıdır. Bizim 1929 dan 1980 Ocağındaki sanayileşme politikamız ithal etik sanayileşmedir. Yani hükümetler değişmiştir, ama bu devlet politikasıdır, değişmemiştir. Dışarıdan aldığımız ürünleri kendi olanaklarımızla üretme politikasıdır. O yıllarda 60 larda belki bunu montaj sanayi filan diye küçümseyen olmuyor. Bizler de o yıllarda o kafadaydık ama bütün olarak baktığımızda Türk sanayinde gelişmesi bunun çok önemli katkıları oldu. Mesela buzdolabı mı ithal ediyorsunuz, buzdolabı ithalatına yüksek gümrük vergisi koyuyorsunuz, buzdolabının parçalarını ithal ettiriyorsunuz. Bir süre sonra elektrik aksanına yüksek vergi koyuyorsunuz bunu Türkiye’de üret” diyorsunuz. Bir süre sonra motoruna vergi koyuyorsunuz, hepsini üretiyorsunuz.
Türkiye’de 1929 dan sonra bu ithal ikameli sanayileşme politikası önemli ölçüde başarıyla yürütüldü. Fakat bunun bir sakıncası var döviz bulacaksınız. Çünkü o yıllarda genişleyen bir iç pazara üretim yapıyor Türkiye ekonomisi. Her köye elektrik gittiğinde köyde buzdolabı talebi var, televizyon talebi var, çamaşır makinesi talebi var. Dışa açılmıyorlar, dışa karşı korunmuş bir iç pazara üretim yapan sanayi gelişti ve döviz ihtiyacı var, döviz ihtiyacını 1960 yıllarda yurt dışına giden işçilerle büyük ölçüde sağladık.
1961 yılında Berlin Duvarı inşa edilince, Doğu Almanya’dan, Batı Almanya’ya kaçışlar önlendi. 1949 dan 61 e kadar her yıl, abartmıyoruz, bunlar resmi rakamlar, 250 bin Alman Doğu Almanya’dan Batı Berlin’e gidiyordu ortada, filimlerde fotoğraflarda görmüşsünüzüdür, şu kadar dikenli tel vardı, dikenli teli atladığında Batı Berlin’e geçiyordun, Batı Berlin halkından Federal Almanya’ya uçuruyordu ve gelişe Alman sanayisinin gereksinimi duyduğu iş gücünü sağlıyordu.
1961 yılında önceden hazırlıklarını yaptı Almanlar ve Doğu Berlin’in çevresini üç dört gün içerisinde bir duvarla çevirdiler. O her yıl 250 kişinin kaçtığı Doğu Berlin’den Batı Berlin’e kaçtığı o yollar kapanınca Almanlar Türkiye’ye geldiler ve misafir işçi diye çok sayıda insan götürdüler, yaklaşık bir milyon. Gidenler de, “biz burada beş yıl kalıp para biriktiririz, döneriz” beklentisi ile gitti. Biriktirdikleri paraları buraya gönderdiler, o paralarla biz ithal ikameli sanayileşme modeli finanse edebildik. Fakat 1970 li yıllardan itibaren bu tıkandı. Bu yurt dışındaki işçilerimizin gönderdiği paralarla şirketler kurulmuştu hepsi battı. Bir ara Desiyap diye bir banka vardı, Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası, batan şirketleri kurtarmak için kurulan bir bankaydı. Adam para gönderdi ev aldı, “nasıl olsa bunlar Almancı orada sanki para süpürüyor”, o zamanki ifade buydu. Para götürüyordu ev aldı kirayı ödeyemediler. Ev alsın, diye kardeşine para yolladı, kardeşi paranın üstüne yattı. O zaman para göndermemeye başladılar. Oradan emlak aldılar, orada iş yeri açmaya başladılar. Gidenin cenazeleri gelirdi, belediyelerle anlaştılar, Hıristiyan mezarlıklarının yanına Müslüman mezarlıkları kurdular,  cenazeler oraya defnedilmeye başladı ve Avrupa’daki işçilerin Türkiye’ye gönderdikleri parada ciddi bir azalma başladı.
Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
O ara Arap İsrail savaşı oldu, arkasında petrol fiyatları artınca bizim döviz giderlerimiz daha da arttı. 68 de petrol fiyatları bir daha arttı, ABD ambargo uyguladılar, bizim sistemimiz 1977 den itibaren tıkanmaya başladı. İktisadi açıdan bağımsızlığımız sınırlı olunca, bunun üzerine 24 Ocak 1980 de fen ikamesi stratejisi yerine ihracata dönük sanayileşme sistemine geçildi. İhracata dönük sanayileşme sistemi ülke için bir sürü sorun yarattı ve 12 Eylül darbesine de yol açtı ve bizim ekonomimizin giderek dışa bağımlı olmasının ana araçlarından bir oldu. Özal döneminde Türk Parasını Koruma Kanunundaki değişikliklerle bu konudaki çıkarılan kararnamelerle ülke ekonomisinin polarizasyonu dediğimiz uygulamayla Türk ekonomisinde krizler gündeme geldi. 1988 de bir kriz vardır, çok büyük değildir. 91 de bir bir kriz var, 94 de ekonomik krize yol açan bir yol izlendi bir kriz vardır. 98 --2002  krizi çok ciddi krizdir, onda 2001 krizi diye bilinen kamuoyunda, esasında 98 de başlayıp 99 bir ufak inişi olan yaklaşık 2000 Kasımında bir inişi olan ve bir kriz sürecinde bu bağımlılık daha da arttı ve özellikle Kemal Derviş’in uluslar arası emperyalist güçlerin aracı olarak Türkiye’ye gelip yaptırdığı politikalarla bu bağımlılık da arttı ve ciddi sorunlar yaşandı. Yaşanan sorunlara geçmeden o dönemdeki döviz fiyatlarını siz Türkiye de bu gün nereye gider konuştuğumuz da önemli. Bunlar Merkez bankası verileri. 21 Şubat 2001 de bir dolar 685 lira; ertesi gün 957 lira bir günde 685 liradan 957 liraya çıkmış; o hafta sonu ayın 26 sında 1073 lira, yani bu gün doların dört buçuk lira olarak düşünürseniz yarın 7,5 lira olduğunu düşünelim. Beş altı gün sonra da dört buçuk lira yerine dokuz liraya yakın 8 buçuk liralık bir dolar düşünün 2001 yılında yaşadığımız döviz fiyatı artışları bu noktadadır. Bu gün yaşadığımız krizin 2001 krizinden daha derin odlunu söylüyoruz söyleyenler var. Şimdi bu koşullarda sizin dışa bağımlılığınızı artıran hangi etmenler var ve Türkiye hangi bu açıdan bakıldığında hangi sorunlarla karşı karşıya:
BİRİNCİ KÜRESEL KRİZ:  2001 krizinden farkımız da önemli. Kapitalizm tarihinde küresel krizler vardır. Kapitalizm aşağı yukarı 16. Yüzyıldan beri dünyanın belirli ülkelerinde hakim olan üretim biçimi, Birinci Küresel kriz 1873-1896 krizidir. Buna iktisat tarihinde “uzun kriz” deriz, daha önce büyük kriz deniyordu, fakat 29 buhranından sonra, “uzun kriz deniyor 23 yıl sürdü. İnişli çıkışlı biçimde bir süreci vardır. Avusturya’daki sermaye piyasanın çökmesiyle başladı. Bütün kapitalist dünyaya yayıldı. Osmanlının borçlanmada büyük sıkıntılar çekmesi kapitalizmin emperyalizmin aşamasına geçmesi ağırlık olarak kapitalizmin bu birinci küresel krizi döneminde.
İKİNCİ KURESEL KRİZ 1921-1934 krizidir. Bazı ülkelerde 38 e kadar sürdü. “Büyük Buhran” dediğimizde çoğumuzun aklına gelen budur. Türkiye bu büyük buhranı asgari zararla atlatan ülkelerden biridir. İki ülke bu konuda başarılıdır, biri Sovyetler Birliği, Sovyetler Birliği 1928 de birinci sanayi planını uygulamaya başladı ve beş yıllık planı dört yılda tamamladı. Devletin kontrolündeki bir ekonomik yapıyla birlikte “Büyük Buhranı” en az zararla atlatan ve çok büyük bir sanayi atılımı gerçekleştiren b ir ülkeydi.
Türkiye’de de 29 buhranındaki devletçilik politikalarının artırılması 1930 Merkez Bankamızın kurulması “Büyük Buhranın” Zaralarının asgari biçimde atlatılmasını mümkün kıldı. 1933 de zaten Sovyetler Birliğinin teknik yardımlarıyla birinci sanayi planımız başladı. İkinci buhranı bu anlamda kapitalimin küresel buhranı büyük ölçüde Türkiye rahat atlattı. Köylünün biraz yoksullaştığı koşullarda.
ÜÇÜNCÜ KÜRESEL KRİZ: Şu anda kapitalizmin üçüncü küresel krizini yaşıyoruz. 2008 yılından beri Batı’da yaşanan konut balonu patladı, arkasından şu oldu, çıkıyorlardı, çıkamadılar, filan diye on yıldır süren kapitalizmin tarihinin üçüncü küresel krizidir. Bu Türkiye’deki gelişmeleri etkileyen nedenlerden biri, Birincisi bu günkü krizdir. Bunun siyasi bağımsızlığımız üzerindeki etkilerini incelerken dikkate alınması gereken birinci etmen bu.
İkinci Etmen: AKP İktidarının uyguladığı yağma ve talan düzeni, üretimden kopma, ticarete ağırlık verme, rantla betonlaşma, inşaat sektörünü gerek konut sektörünü gerek yol, bina gibi inşaatlar aracılığıyla konut sektörünü canlandırarak ekonomiyi büyütme politikaları, üretimden kopma politikaları bunda etkili.
ÜÇÜNCÜSÜ de şimdi ağırlıklı olarak ele alacağız. AKP iktidarının belirli bir dönem Fetullah Gülen casusluk ve terör örgütünü devlete iyice yerleştirdikten sonra, belirli bir noktadan itibaren bu örgütle çelişkiye düşmesi, diğer taraftan açılım politikalarıyla Kürt Milliyetçilerinin ve PKK nın, Habur sınır kapısından PKK lıları nerdeyse büyük törenlerle alıp Türkiye’ye geldikten sonra 24 Temmuz 2015 ten itibaren bu PKK terör örgütünün Güney Doğu Anadolu’daki hendeklerini engellemek zorunda kalması ve böylece Amerika’yla karşı karşıya gelmesi ve Amerika yanında Türkiye ekonomisinde sorunlar yaratıcı bir yola girmiş olması. Bu üç etmene bağlı olarak Türkiye’de ekonomik durumda ciddi bir bozulma söz konusu.
Bu ekonomik alanda bu kötü durumun göstergeleri nelerdir ve nereye doğru gidiyor, diye baktığımız zaman birkaç veriyi kullanmamız gerekiyor. Bu verilerden biri Türkiye’nin dış borç istatistikleridir. Bu son derece önemli çünkü dış borcunuzun Türk lirasının değer kaybettiği koşullarda çok büyük etkileri olabiliyor. Özellikle birazdan sizi rakama boğmayacağım ama varılan noktada özel sektörün finansman açısından dış kaynaklara yönelmiş olmasının bir ciddi iktisadi kriz durumunda özel sektörün büyük bölümünün iflasına veya durmasına yol açacağı açısından son derece önemlidir. Şöyle, 1989 da çok kaba rakamları söyleyeceğim.
1974 de Ecevit hükümeti, Necmettin Erbakan da yardımcısıydı. İki önemli iş yaptı. Biri 1 Temmuz 1974 de haşhaş ekimini serbest bıraktı. Nihat Erim tarafından 12 Eylül darbesi sonrasında Başkan Nıxonon ısrarı üzerine Türkiye’de haşhaş ekimi yasaklanmıştı. Ecevit 1 Temmuz 1974r de haşhaş ekimini serbest bıraktı, bu İlkay önemliydi, çünkü Amerika 65 de Vietnam’a saldırmıştı, 73 de yenilgiyi kabul etmişti, çok güçlü kabul edilen devleti Vietnam karşısında yenildiği yenilgisiyle ciddi bir travma yaşıyordu. Bu arada 1 Temmuzda Ecevit Hükümeti haşhaş ekimini serbest bıraktı. Ardından 20 Temmuzda Kıbrıs Barış harekâtı oldu ve3 ikici harekât 15 Ağustos’tur. Türkiye yüzde 37 sini kontrol altına aldı. Bu dönemde Amerikalılar geri çekilmemizi istediklerinde Türkiye iki adımla yanıt verdi. Kıbrıs Federe Devleti kurdu 4 Temmuz 175 de Türkiye’nin Amerikan üs v e tesislerine el koydu. 21 tane üs ve tesiste Amerikan bayrağı indi. Amerikan askerleri Türkiye dışına çıkarıldı, bu 21 üs ve tesis Türk Genel Kurmayına girdi. Bunun üzerine Amerika ekonomik ambargo, ilkin askeri ambargo, sonra ekonomik ambargo uygulandı. Çoğumuz 72-73-77-79 hatta o 80 deki margarin eksikliğini anımsar, benzin yok, motorin yok, birçok şey için sıraya girersiniz, sigara yok filan. İktisadi bağımsızlığın ne kadar önemli olduğunu o dönem anladık. İktisadi bağımsızlığın önemini anlatan başka bir olay Petrol Ofisinin konumudur. Kıbrıs Barış harekâtı sırasında bizim uçaklarımızın benzini Ataş rafinerisinden alınıyordu. Ataş rafinerisi yabancı şirketlere aitti ve Ataş rafinerisi “
AKP Döneminde Türkiye 16 yıldır 453 milyar dolar borçlandı
Özel sektör, merkez bankası, kamu dış borcu tutarı 44 milyar dolardı. Bu 44 milyar dolar şu anda 453 milyar dolar. AKP İKTİDARA GELDİĞİNDE 2002 İN SON ÇEYREĞİNDE 130 MİLYARDI, 130 MİLYAR DOLARDAN 453 MİLYAR DOLARA ÇIKTI. Bunun büyüklüğünü anlamada borcun milli gelire oranına bakarız. 2002 yılında Türkiye’nin dış borçlarının milli gelire oranı yüzde 48 civarında şimdi yüzde 53 e tırmanmış. Daha da tırmanma eğiliminde. Burada kritik rakam, özel sektörün dış borcu stoku, 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde özel sektörün dış borcu sadece 44, şimdi 316 milyar dolar. Çok büyük bir rakam, yani
Türkiye’de önümüzdeki dönemde bu özel sektörün 316 milyar dolarlık dış borcu ödeyebilmesi yaşanan ekonomik kriz koşullarında hemen hemen olanaksız. Bu neye yol açıyor. Türkiye ekonomisinin yabancıların eline geçmesi gibi bir sonucu doğuruyor.
80 DE 75-80 YABANCI ŞİRKET VARKEN ŞİMDİ 53 BİN 156 YABANCI ŞİRKET VAR
Bu sonuca ilişkin elimizde Yabancı Sermaye Derneğinin (YASED) onun da ötesinde ekonomi bakanlığının çıkardığı raporlar var. Ekonomi Bakanlığı her yıl uluslar arası doğrudan yatırımlar raporu çıkarır. Bir de YASED Yabancı sermaye kuruluşlarının kurduğu bir dernek. Dernek veriler açıklar, şöyle, Türkiye’deki yabancı sermayeli şirket sayısı, 80 yılında 75-80 tane idi. Şimdi 53 bin 156 tane yabancı sermayeli şirket faaliyette bulunuyor 53 bin 156. Bu şirketler sürekli olarak yerli geçmişi olan şirketleri peyder pey satın alıyorlar. Eroid diye bir şirket var, bir kuruluş vardır, uluslararası kuruluş Türkiye’deki şirket birleşmeleri için her yıl bir rapor yayınlar. Raporda her yıl dört beş sayfalık yabancıların satın aldığı şirketler listelerini görürsünüz. Türk ekonomisinde çpk önemli bazı şirketlerin yabancıların eline geçtiğini görüyoruz. Bir doğrudan alımlar var, bir de sermaye piyasasındaki alımlar söz konusu.
BUNUN TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ PAYLARI NEDİR diye baktığımızda şöyle söyleyelim. İstanbul Sanayi Odası 1968 yılından beri Türkiye’nin en büyük sanayi şirketlerine ilişkin veri yayınlar. Ben 98 e aldım. 95 i aldım, en son yayınladıkları 2015 rakamları var. Türkiye’deki istihdamdaki payları yüzde 14,6 imiş, bu oran yüzde 29 a çıkmış. 500 sanayi şirketi içinde yabancıların şirketlerindeki istihdamdaki payı yüzde 14 den yüzde 19 a çıkmış. 500 şirketin katma değeri içindeki payı yüzde 20,08 den yüzde 39,09 a çıkmış. Türkiye’nin İstanbul Sanayi Odası’nın yaptığı araştırmalara göre, en büyük 500 sanayi şirketi içinde yüzde 40 katma değer yabancı sermayeli şirketlere ait. İstihdamdaki payları da yüzde 29 ün üzerinde. İhracatın yüzde 42 sini meydana getiriyorlar. Dönem karlarının da yüzde 32 si. Yani Türkiye ekonomisi birkaç açıdan bakıldığında ciddi sıkıntılarla karşı karşıyayız. Bu sıkıntılardan biri de özellikle dış borcun artmasında rolü olan cari işlemler açığı. Cari işlemler açığı şu, biz çeşitli biçimlerde döviz kullanarak dışarıya harcama yapıyorsunuz, bir taraftan da döviz gelirleriniz var. Üst gelir nasıl olur? Mal satarsınız, yani ihracat yaparsınız. Dışarıdan yabancı gelir size yatırım yapar, dışarıdan turist gelir yabancı, burada döviz bozdurur veya siz dışarıya belirli hizmetleri satarsınız bunlar sizin döviz gelirleriniz.
Döviz Giderlerinizin En Önemli Kalemi İthalattır. Yurt dışına giden yabancılarınızın harcadığı paralar, Türklerin dışındaki yatırımları, bütün bunların hepsini topladığınızda önce ticaret açığı çıkar, daha sonra da cari işlemler açığı dediğimiz bir şey var. Cari işlemler açığı dediğimiz para bulmanız, döviz bulmanız lazım bu da bağımlı olarak dış bağımlılığınızı artırır. Çünkü özellikle 453 milyar dolar dış borcunuz varsa sizin dışarıdan borçlanmanızdaki faiz oranının bir puan artırdıklarında bu çok büyük rakam ediyor. Şimdi bizim kritik nokta şudur. Cari işler açığının milli gelire oranına bakarız, yüzde beşi geçtiği takdirde riskli alandır, kredi derecelendirme kurumları sizin notunuzu düşürür. Kredi notunuz düştüğünde 453 milyar dolarlık dış borçlanmanızı yenilemeğe kalktığınızda ödemeniz gereken faiz oranı artar. Şimdi 2002 yılında AKP iktidarı işbaşına geldiğinde Türkiye’nin cari işlemler açığı 626 milyon dolar. Bir önceki yıl 3 milyar yedi milyon fazlamız var. Cari işlemler açığı yok cari işlemler fazlalığımız ne fazlalığımız var 2001 de alınan önlemler nedeni ile AKP iktidara geldiği yıl 2002 yılında da cari işlemler açığımız sadece 626 milyon dolar, bir milyar bile değil. 2017 yılındaki cari işlemler açığımız 47 milyar dolar. Bu 47 milyar doların 2017 de milli gelire oranı 5,6 kritik eşik aşılmış. Bu Türkiye’de yüksek oranda devoliasyonun gündemde olduğunu gösteriyor. Yani Amerika’nın Türkiye’ye ekonomik müdahalesi olmasa bile zaten sizin bu kadar yüksek cari işlemler açığıyla iş yapıyor olmanız kritik önemde. Burada özellikle ihracat ithalat dengesinde ciddi sorunlarımız var. İhracatımız çok arttı” diye övünüyorlar. İhracatımız 2017 yılında 150 milyar dolarlık ihracatımız var, buna karşılık 234 milyar dolarlık ithalatımız var. Türkiye ekonomisi ithalata boğuldu. İhracatı artırabilmek için bile ithalat yapmak zorundasınız, yani dış ödemeler dengesi cari açık konusunda ciddi sorunlarımız var. İç ticaret dengesinde ithalata dayalı bir yapımız var.
Man Fabrikasında
Kemal Derviş sonrasında aşırı değerli Türk kirasının yol açtığı bir üretim kapasitesi tahribatı vardı. Anımsarsanız bir dolar 1,14 e kadar gerilemişti. O yıllarda birçok şirket üretim yapmak yerine ithalatı tercih etti. 2006 yılında kötinin bir iyiliği bir de kötülüğü vardır, kötülüğü Türkiye’ye pek açık değildir. Onun için bir fabrika gezelim, dedim bir dönem öğrencilerimizle. MAN fabrikası var Esenboğa yolunda oraya, sağ olsun MES in Ankara temsilcisi de yardımcı oldu. Gittik, sacın girdiği yerden aldılar otobüsün çıktığı yere kadar gezdirdiler sonra da bir brifing verdiler. Brifing sırasında brifingi veren mühendisler de ODTÜ idi. Eskiden yerli girdi oranı ne idi, şimdi yerli girdi oranı ne filan diye. Önce biraz mırın kırın ettiler sonra söylediler. Eskiden yerli girdi oranı yüzde 65 yüzde 75 olurdu. Ama aşırı değerli Türk lirası (bu şekilde ifade etmediler ama) Türk lirasının çok değer kazandığı koşullarda Almanya’dan mal getirmek daha ucuza gelmeye başladı ve yerli girdi oranı yüzde 25 lere kadar geriledi dediler. Yani Kemal Derviş sonrasında uygulanan aşırı değerli Türk iyede üretim kapasitesini ciddi biçimde tahrip olmasına da yol açtı. Onun getirdiği dışa bağımlı ekonominin olumsuz sonuçlarını farklı biçimlerde yaşıyoruz.
Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
Bütün bunların Türkiye’de bütçe üzerinde olumsuz etkileri var.  Eskiden bu verilere erişmek pek kolay olmuyordu, şimdi Maliye Bakanlığı’nın internet sitesinden erişebilirsiniz. Son merkezi yönetim bütçe rakamları dört beş gün öce yayınlandı. İlk dört ayın verileri var. İlk dört ay geçen yılki dönemle kıyasladığımızda ciddi bir kötüleşme görüyoruz. Geçen yıl 2017 yılında Ocak –Nisan döneminde merkezi yönetim bütçe açık 18 milyar lira, bu yıl 23 milyar lira. Ön görülenden yüzde 35 daha yüksek. Ve bu önümüzdeki haftalarda daha da artacak.  Çünkü bizim mevzuatımıza göre Sosyal Güvenlik Kurumun (SGK) açıkları devlet bütçesinden finanse edilir. 2016 yılında SGK nın açığı 109 milyar liraydı. Yani 2017 bütçe açığı 47 milyar liradır. Bunun en önemli nedeni 109 milyarlık SGK açığıdır. Bu yıl Haziran ayında ve daha sonraki bayram öncesinde emeklilere biner lira verileceği olmasının anlamı şu, Türkiye’de 8 milyon 400 bin yaşlılık aylığı alan var. 11 buçuk milyon da dul ve yetimlerle birlikte var. Onlara verecekleri vermeyecekleri çok net değil ama onlara vermeseler bile 8,4 milyon yaşlılık aylığı alan bu büyük çoğunluğu 5 küsuru C statüsündedir, bazı Bağ-Kurludur, bir kısmı Emekli Sandığı emeklisidir. Bunlara biner lira verdiğinizde ortaya çıkan maliyet açığı 17 milyon-18 milyar lira oluyor,  bütçe açığına bir de ona ekleyin. Bu yıl SGK nun açıkları zaten artıyordu, 109 une çıkıyordu. Bir bunun üzerine diyelim bir 20 milyar lira da emekli ve dul yetimlere de verildiğinden bu biner lira seçim öncesindeki bu para dağıtımını ekleyin, o zaman önümüzdeki dönemde 24 Haziran’dan sonra Türkiye’de bütçe açıkları görülmemiş düzeylere kadar fırlamış olacak, o zaman faiz oranları artacak bir sürü başka şey gelecek. Yani özetle şöyle bir şey:
Siyasi Bağımsızlığınız, İktisadi Bağımsızlığınız Ve Askeri Bağımsızlığınız Birbirini Tamamlayan Unsurlar.
İktisadi bağımsızlığınız olmadığında askeri bağımsızlığınız da zedeleniyor bundan, girdiler temin edemiyorsunuz, o olmayınca siyasi bağımsızlığınız da gidiyor. Bu anlamda bir kritik noktada ya önümüzdeki ekonomik kriz sonrasında ya bu hükümet yerine daha bir ülke çıkarlarını önde tutan ve açıkçası bu sorunları aşabilecek kararlılıkta birikimde ve kaynak yaratmada etkili bir hükümet gelir ya da, seçim öncesinde gündeme getirdikleri politikalar seçim sonrasında çok daha büyük çöküşe yol açar. 2001 krizinde gördüğümüz döviz fiyatının hareketliliğinin daha büyüğünü görebiliriz. Çok sayıda şirket iflas eder, çok sayıda insan işsiz kalır ve Türkiye bir kargaşa ortamına doğru sürükleyebilirler ve buradan da Batılı güçler bir devrim çıkartmaya çalışabilir, başka güçler de bu dinamiği başka biçimde değerlendirmeye çalışabilir.
 Türkiye ekonomisi bir bütün olarak iktisadi bağımsızlık, siyasi bağımsızlığın ön koşuludur.
Önem dönem bir ileri gidebilir, geride kalabilir ama bir bütün olarak baktığınızda uzun vadede birbirlerini destekler. Mustafa Kemal Paşa bunun çok iyi farkındaydı ve 1938 e kadar uygulanan politikalarda çok özen gösterdi. Dış kredi çok az kullanılmıştır. 1935 Kayseri Sümerbank’ın yapılmasında, 36 Nazillide, 38 Karabük’te İngiliz kredisi kullanılmıştır. Nazilli’de, Kayseri’de Sovyet kredisi, Karabük Demir Çeliğin yapılmasında İngiliz kredisi kullanılmıştır. Denk bütçeye çok  özen gösterilmiştir. Emisyon kontrol altında tutulmuştur. 1930 yılında Merkez Bankasının kurulması ve emisyonun devletin hükümetin kontrolü altına girmesi önemlidir. O büyük sıkıntı dönemlerinde bile iktisadi bağımsızlığımıza büyük özen gösterdiler. Bunun sonucu olarak da siyasi bağımsızlığımız güçlüydü. Türkiye’nin dünyadaki itibarı çok yüksekti. 1950-60 lı 70 li yıllarda da büyük ölçüde bu uygulandı. Özal’la birlikte dışa açılma ve dışa bağımlılık arttı. Soğuk savaş bittikten sonra, emperyalizmin dayatmalarına direnilmek istendiğinde emperyalistler bu iktisadi bağımlılığı etkili bir biçimde kullandılar. AKP iktidarı döneminde de bu dışa bağımlılık had safhaya geldi. Türkiye bundan sonra ya bu dış politikayı da etkileyecek biçimde iktisadi bağımsızlığı sağlayacak ya da çok ciddi iktisadi sorunlara ilave olarak siyasi sorunlar yaşayacak”.
Cevat Kulaksız  

Cevat Kulaksız


SONNOTLAR
(1) YILDIRIM KOÇ KİMDİR
1951 yılında Samsun’da doğdu. 1973 yılında ODTÜ İdari İlimler Fakültesi Ekonomi ve İstatistik Bölümü’nden mezun oldu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde sosyal politika dalında yüksek lisans yaptı. İktisatçı.
Lise yıllarında Marksizmle tanıştı. Üniversite yıllarında sosyalist harekete katıldı.
1974 yılında Tüm İktisatçılar Birliği’nin kurucu ve yöneticileri arasında yer aldı.
12 Eylül 1980 öncesinde çeşitli sendikalarda toplu sözleşme uzmanı, eğitimci ve danışman olarak çalıştı. 1985-2008 döneminde Türkiye Yol-İş Sendikası Eğitim Dairesi Başkanı ve 2003-2013 döneminde Türk-İş Genel Başkan Danışmanı idi.
1980-1983 döneminde ODTÜ İşletme Bölümü’nde öğretim asistanı olarak ders verdi. 1983 yılında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 1402 sayılı Yasa kapsamında ODTÜ’den çıkarıldı. 1998 yılından beri ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nde işçi-işveren ilişkileri tarihi ve günümüzde işçi-işveren ilişkileri konularında ders veriyor.
1993 yılından beri Aydınlık Gazetesi/Dergisi/Gazetesi yazarı. Teori Dergisi Yazı Kurulu üyesi.
Çalışma yaşamıyla ilgili olarak yayımlanmış 40’dan fazla kitabı, çok sayıda kitapçığı ve çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış makaleleri/köşe yazıları var.
1975 yılından beri Canan (Durusan) Koç ile evli. Bir kızları (1977) ve bir erkek torunları (2005) var.

Akp döneminde Türk ekonomisi “bu kıştan sonra karakış gelecek”

Son On Yıllık AKP Dönemi, Cumhuriyet Tarihinin En Düşük Büyüme Hızına Sahip (3,3)

CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, TBMM inde partisi adına Bütçe Müzakerelerinde Türk ekonomisinin durumunu anlatan bir konuşma yapmıştı. Tüm milletvekillerinin dikkatle dinlediği, bu konuşmanın adeta bir özetinde İlhan Kesici, CNN Türk de 28.12.2016 günlü Tarafsız Bölge programında Ahmet Hakan’ın sorularıyla açıklamalarda bulundu. Ülkemizin güzide ekonomi uzmanlarından İstanbul Milletvekili İlhan Kesici’nin, ilginç görüşlerini size aktarmak istedik. 2016 yılının bu son günlerinde bir uzman gözüyle ekonomimize kısaca bir göz atmak istedik. İktidarın uçtuk kaçtıklı abartılı ekonomik rakamları karşısında, Sayın İlhan Kesici ekonomimiz hakkında pek de umutlu olmadığını söylerken, aynen şöyle diyordu: “BU KIŞTAN SONRA KARAKIŞ GELECEK.”
 Ahmet Hakan (A.H.) şunu sordu: “İlhan Kesici partizanca konuşmadan ziyade olayları değerlendirme üslubu olan bir siyasetçi. O bakımdan bir uzman gibi de dinleyebiliriz kendisini. Bu akşam biraz ekonomiyi konuşacağız. Türk ekonomisinin içindeki durumunu biraz konuşalım isterseniz. Bu gün Dolar 3.50 seviyesinde giderken, kaç gündür bir süredir böyle devam ederken, bugün bir tırmanışla 3.55 i gördü, yeniden artmış oldu. Dolar önemli bir gösterge midir?
İlhan Kesici (İ.K.): “ Bizim milletimiz, bizim halkımız ekonomiyi sadece döviz kurundan takip eder.
A.H.: “Peki bu doğrumudur?”
İ.K. “Bence doğrudur, normal şartlarda ekonomiyi yansıtır. Hem günlük faaliyetlerimiz çok önemli, doğru bir ölçüdür. İkincisi, dolarla ilgili tahminde bulunabilir olması lazımdır. Karar vericilerin, karar verici demek, yatırım yapacak olan insanlar demek, büyük alımlar yapacak olan insanlar demek, yabancı sermaye hareketleri demek, bize gelecek bizden çıkacak olan sermaye hareketleri demek. Bunların hepsi teker teker ekonomiyi tarif edecek bin tane parametre varsa her biriyle teker teker uğraşmazlar.
Bunun göstergelerinden bir tanesi ona geliriz, tak ekonominin performansını görmek istiyorlarsa yıllık büyüme hızını; yıllık kalkınma hızı demek daha benim hoşuma gidiyor. Yani ekonomi yılda ne kadar kalkındı, yüzde kaç, bu çok önemli bir gösterge. Günlük hayatta da dövizin kuruna bakarlar. Sadece günlük hayatta değil ama. Dört senede bir yatırımcı gelecekse, en az önündeki dört seneyi görmesi lazım gelir, görebilir olması lazım, bunu kur hareketlerinden görmek ister, o yüzden çok önemlidir.
A.H. Siz hem büyüme açısından, hem kur açısından bu gün itibariyle ekonomiye baktığınızda ne görüyorsunuz? Yani felaket mi görüyorsunuz?
İ.K.  “Felaket kelimesini biz kullanmayız. Ama çok ciddi görüyorum, çok ciddiye alınmasını görüyorum. İki sebepten bu BÜYÜME HIZI TÜRKİYE NORMALLERİNİN NEREDEYSE YARISINA İNDİ. Dört yılın ortalaması, son on yılın, Sayın Cumhurbaşkanımızın bir ifadesi var 2007 den itibaren ustalık dönemini izledi, ilk dörtten daha iyi performans göstereceği kabulüyle ben de süzme bal Ak Parti dönemi diyorum, neden süzme bal Ak Parti dönemi diyorum. Çünkü 2007 den itibaren tüm devlet apareyi Ak Partili, Cumhurbaşkanı Ak Partili, Başbakan Ak Partili, Meclis başkanı, Bakanlar kurulu, Anayasayı değiştirecek kadar milletvekili grubu, bütün Büyükşehir Belediye başkanlarının tümü, tamamen AK Partili. O zaman bunun performansının enteresan olması lazımdır, yüksek olması lazım. Hele buna gösterdikleri gerekçelerden birisi ne? Böyle olsun ki, her şey bir partide olsun ki çok büyük ekonomik performans elde edilsin. Şimdi Allah sizi inandırsın Ahmet Hakan Bey, bu on yılın ortalama büyüme hızı 3,3 2007-216 on yıldır ortalama büyüme hızı 3,3
Bir başka dönem vereyim buna, mesela bizim çok partiye demokrasiye geçtiğimiz 1946 yılı, 1946 dan Ak Parti iktidara geldiği dönem 2002 ye 57 yıl. Bunun içinde ne var; bunun içerisinde İkinci Dünya Savaşının olumsuz etkileri var, üç tane ihtilal var, 1960 ihtilali var 70-71- 80 ihtilali var, buçuk 28 Şubat olsun, 1974 de Kıbrıs Barış Harekâtı var, koalisyonlar var, beş partili koalisyon var, mesela CHP-MHP koalisyonu var. MSP koalisyonu var. Milliyetçi Cephe koalisyonları var, beş partili koalisyonlar filan var, 1994 ekonomik krizi var, 2001 ekonomik krizi var. 2001 ekonomik krizi demek bizim AK Partinin iktidara gelişinin bir numaralı etkeni demek.
1946 dan 2002 ye kadar bütün bunlar yaşandı. Bunun ortalama büyüme hızı yüzde 5,1 evet öyle.
 Şimdi bağışlarsanız, yanımda getirdim her ihtimale karşı. (İlhan kesici elinde grafikler göstererek büyüme hızlarını açıklamaya çalışıyor) Şu 2007-2016 daki büyüme hızı 3,3; şu mavi de demin söylediğimiz 1946-2002 yılları arasındaki 57 yılın ortalaması 5,1.
Şimdi buna ben diyorum ki, biraz sert olmaz herhalde, Allah korkun kardeşim” diyorum, bunu ciddiye al

İKTİDAR BOZUK EKEONOMİ İÇİN: “YEDİ DÜVEL BİZE SAVAŞ AÇTI, ONDAN OLDU” DİYORLAR
A.H.: 2007-2016 diyorsunuz ya, diyor ki,” kardeşim” diyor, “yedi düvel bize savaş açtı, dünya ile savaşıyoruz. Bütün dünya bize çelme takmakla meşgul, Amerika’sından Avrupa’sına kadar, dolayısıyla yüzde 3,3 ün nedeni budur” diyorlar.
İ.K.: “Şimdi ben her ihtimale karşı elimin altında küçük şey bulunsun, ben anlatayım sonra icap ederse göstereyim. Şimdi söyledikleri rakam şurada, dedikleri 15 Temmuzdan sonra değil mi, yani bir yıl 3,2 şu, yani son bir yıl 3,2,ondan evvel iki, ondan evvel dört, ondan evvel iki ne eder 2,1 burada yedi düvel filan yok;
A.H.: “2013 den itibaren alıyorlar,
İ.K.: “Şu 2012  2,1  yedi düvel yok 2012 de yok. Bunu göstermemin sebebi 1994 krizi bağımsız olmak üzere krizi takip eden üç yıl şu büyümeler.

“ YEDİ DÜVEL” LAFI MASAL!  ORTA DOĞU ÜLKELERİ ADAM OLMAZ, TÜRKLER HARİÇ.
A.H.: “Ben şunu merak ediyorum, yedi düvelin etkisi yok mu? Yedi düvel masal mı peki,
İ.K.:  “Yedi düvel masal. Profesör Bernard Lewis var, dünyanın en büyük Orta Doğu tarihçisi, diyelim, şimdi nerdeyse yüz yaşına yaklaşıyor. Onun şöyle bir şeyi var, 1960 yılında yazdığı kitap, “Modern Türkiye’nin Doğuşu” orda bir yerde söylüyordu, şimdi söyleyeceğim lafı, arkadan 2002 de ikiz kuleler vurulduktan sonra, “Neyi Yanlış Yaptık” diye bir kitap daha var, meşhur oldu. Orada ikisinde de diyor ki, bizim Orta Doğu Coğrafyası ile ilgili: “Bunlar adam olmazlar, çünkü bunlar bir şeyler karşılaştıkları zaman hep başkasını suçlarlar, derler ki “Bunu bize kim yaptı” derler. Şurada bir taş düşse “bunu bize kim yaptı. Bizim çocukluğumuzda, ben Sivas’ta Lise üniversiteyi bitirinceye kadar, bu filanların işidir, bu şu feşmekanların işidir” deriz. Yani sağ ideolojide.
A.H.: “Peki ne diyeceğiz. Bunu bize kim yaptı” değil de ne diyeceğiz.
İ.K.: “Yok öyle bir şey. Bizimle ilgili bir laf söylüyor, Profesör Bernard Lewis  diyor ki, “bir tek bu Orta Doğu coğrafyasında bir tek Türkler var ki bunlar adam olabilir” Niye, Kanuni’nin, en parlak zamanımız ne bizim, Kanuni zamanı, muhteşem. Bu dizide de vardı aslında orda bir de Lütfi Paşa var; dizideki halini beğenmedim ben, gözleri böyle felfecir olmuş, böyle bir tip koymuşlar, öyle değil.
Lütfü Paşa sadrazamlarından birisi, sonra iki yıllık sadrazamlık yaptı ayrıldı. Bizde normal olarak “katli vacip olur” sadrazam ayrıldığı zaman. Hayır, bu Dimetoka’ya çekildi Dimetoka’lı. Ara ara geldi rapor verdi, diyor ki, bu Lütfi Paşa’nın verdiği bir rapor var, bu raporda padişaha diyor ki “Çarşı pazarı gezdim, buralarda vergiler vs ler iyi gitmiyor, iki deniz inşa teknolojisini geziyorum, buralar iyi gitmiyor”. Prof. Bernard Lewis diyor ki, “Türkler en zirve oldukları noktada kendilerinin yanlışlarını gören, bunu padişahlarına arz edebilen ülke, o yüzden Türkler hariç”.
 Şimdi bizim Ak Partil kardeşlerimiz, Allah sizi inandırsın, bunu Ak Partili kardeşlerimizi inandırsın ki kimse bize bir şey yapıyor değil. Yani bir zaman “kör, kör gözüne” dersen olur. ( O zaman ekonomideki kendi israflı kusurumuzu başkalarına yüklemek çabasındayız, demektir bu.)
Şimdi işin ciddiyetini anlayalım, Sayın Başbakanımızı ben seviyorum; Sayın Davutoğlu’ndan sonra (o çok parmak sallıyordu, ben bile korkuyordum, bir başbakan parmak salladı mı, “bunu bize test ettirmeyiz, bu kimse sınamasın, denemsin” filan diyor ya, korkuyoruz, yani. Niye korkulur, bir tek deliler korkmaz Ahmet Bey, yani şurada bir yılan çıyan olsa hepimiz korkarız, ama deli olsun burada,  o korkmaz, fehmedemiyor, a algılayamıyor.

YASTIKALTI DOLARLA YÜRÜMEZ
Sayın Başbakanımız geldi, güzel bir üslup, yumuşak, mizah, şarkı sözü türkü sözü iyi. Ama bunun da bir dozajı var. Ciddi işlerde bu kaldırmaz ki, mesela basın toplantısında bir gazeteci arkadaşımız sordu, “kur ne olacak” diye. Başbakan “valla bu dolardır, dolarda, dolar dolmaz” diyor.
Bu olmaz, niye olmadı, şundan.  İki bunun devamı mahiyetinde, “bir dolarlarınızı bozdurun, yastık altındaki dolarlarınızı bozdurun” filan. Peki, bu neyin ihtiyacını karşılayacak, bizim bir yıllık taze dolara ihtiyacımızın rakamı “200 milyar dolar, Türkiye 200 milyar doları her yıl döndüremezse, bu ihtiyacı karşılayamazsa, işte o zaman ekonomideki daha kötü işlerle karşı karşıyayız. Nerden geliyor bu?
Kamu sektöründeki bir içerisinde ödenmesi gereken kısa vadeli döviz rakamı var. Cari açığı dediğimiz gelirlerimiz giderlerimiz arasındaki farkı karşılayacağız. Özel sektörün döndürmesi gereken kuru var.
Bir ülkenin başbakanı, “bir dolarlarını bozdurun, yastık altlarındaki dolarla bu işi halledin, çünkü biz bir kuşatma altındayız” filan dediği zaman, dış dünya adama şöyle bir bakar, “ya bunların dünyadan haberleri yok, hangi bir dolarlan bu işin üstesinden gelinir”.  Birdenbire onlar kendilerini çekerler. Dış dünya bir şey yaparsa bu sebepten yapar, bize komplo kuracağı için filan değil. “Buraya bulaşılmaz, buraya kredi verilmez”  Niye kredi verilmez? Çünkü adam kredinin nasıl dolandığını, nasıl geldiğini fehmedememiş, anlamamış, gayri ciddiye alıyor, o bakımdan.
A.H.: “Dolar bozdurma ayrı bir hikaye, siz dışarıdan Amerikası, Batısı, Avrupası filan falan, bizim ekonomimize yönelik bir tehdit, bir saldırı içerisinde olmadıklarını mı kastediyorsunuz.
İ.K.: “Hayır öyle bir şey görmüyorum, şimdi Türkiye netice itibariyle, şimdi çok önemli bir yerdeyiz. Müspetinden dolayı Türkiye çok önemli olmayabilir. Yani Türkiye iyi bir ülke olursa, bütün dünyayı abad eder, denilmeyebilir. Bazı Adamlar vardır ya, “şerine lanet”  denilir, hani bazı adamlar vardır ya aman şuna bulaşmayalım “şerrine lanet” derler ya. Mevkisinde çok önemli, biz şöyle bir ayağa kalksak olur ama bir ucu Balkanlar, bir ucu Kafkaslar, öbürü Doğu Akdeniz’in güvenliği, öbür ucu Orta Doğu. Orta Doğu olduğu zaman enerjinin üretimi enerjinin dağıtımı, atla Hazar’ın öbür tarafına Türk Cumhuriyetleri vs. Burada Türkiye’de bir karışıklık olursa, dünyaya nizamat veren ülkeler, eskiden “Düvel-i Muazzama” diyorduk, şimdi büyük ülkeler, süper güç falan, çok üst zekâlılar yani böyle ufak tefek müşkülat olmaz, dünya bakımından çok büyük müşkülat olur. O yüzden benim kanaatim odur ki, dünya, aman Türkiye’de problem çıkmasın” diye diken üstündedir.

“YEDİ DÜVELLE SAVAŞIYORUZ YANLIŞ,  DOLAR BİZİMKİLERİN HESAP BİLMEZLİĞİNDEN ARTTI
A.H.: “İyi ama bize anlatın şu, ben ekonomiden anlamıyorum, deniliyor ki, “15 Temmuz oldu, bu 15 Temmuzun arkasında dış güçlerin olduğuna dair bariz emareler de var. Hepimiz bakıyoruz, görüyoruz 15 Temmuz böyle tek başına Fetö denilen bir yapının girişeceği bir iş değil, muhakkak arkadan bir pışpışlama en azından söz konusu. Amerika mı, Amerika’nın içinde bir aparat mıdır, onları bilemem, böyle bir durum oldu. Türkiye böyle bir 15 Temmuz badiresini atlattı. Tam kendimize geleceğiz, onu onarmaya çalışıyoruz, birden bire dolar fırladı. Ahali bunu şöyle anlıyor, “15 Temmuzda başaramadılar, şimdi doları yükselterek, kuru yükselterek, yeniden Türkiye’ye savaş açtılar”. Şunu sormak istiyorum. Teknik bir soru bu, Amerikası, Avrupası, Batısı, dış güçler isteseler doları yükseltemezler mi Türkiye’ye karşı. Ben Türkiye’deki R.T.Erdoğan hükümetini beğenmiyorum, bunları devirmek istiyorum, her şeyi denedim, başaramadım, şimdi sıra şu doları yükselteyim, doları yükselterek bunları zor durumda bırakayım. Böyle bir şey diyemez mi, teknik olarak yapamaz mı, beceremez mi?
İ.K: “Hayır isteseler doları yükseltemezler, şöyle olur daha doğrusu. Biz bu parayı 200 milyar bulacağız dedik ya, sizin dövize ihtiyacınız var değil mi? Sizin fazla bir dövize ihtiyacınız yok ise Amerika’nın yapacağı başka bir şey yok.
A.H.: “Durup dururken bizim dolar niye arttı? Durup dururken, dolar niye arttı? Bizimkilerin hesap kitap bilmezliğinden arttı.
A.H.: “Peki kural dışı bir müdahale yok mu?”
İ.K.: “Bence yok, her şey olağan seyrinde, ben bunu olağan seyri olarak görüyorum. Şu benim sitemde üç sene önce koyduğum bir tablom var. Elimdeki Sermaye Donma Endeksi, daha doğrusu böyle bir laf uydurmuşlar. Diyoruz ki, dış sermaye akımında bir aksama olursa bundan en çok etkilenecek olan ülkeler grubu Türkiye, bizi ilgilendiren bir şey değil, burada 27 tane ülke var. Bu üç sene önce, yani Eylül 2013 yılında ilan edilmiş bir şey. Burada etkilenen bir numaralı ülke Türkiye, burada 15 Temmuz filan yok.
Şöyle bir şey olmuştu, üç sene önce görülür gibi oldu ki, az gelişmiş ülkelere gereğinden fazla para geldi, o bütün dünya için böyle.  Şimdi Amerika’da alınacak olan ekonomik politikaları merkez bankası ayarlıyor ya Amerikan vizörden, Amerikan Merkez Bankası artırıyor, epeydir, şu kadar puan artırdı vs; bu üç sene öncesinden görülen bir şeydir. Üç senedir de böyle bir şey olacak, o zaman bunu hazırlayan organizasyonlar, dünyaya akıl satıyorlar, netice itibariyle. Diyor ki bu para fonları, o ülkeye, bu ülkeye gönderenlere bir akıl veriyor, diyor ki: “böyle bir hal olursa, dünyadaki paranın Amerika’ya doğru, tamamı değil de belli bir oranda, akması olursa öbür ülkelerle ne olur, Türkiye değil. Sen bana abone ol, diyor, üç sene önce Türkiye en fazla etkilenecek ülke diyor. Aradaki fark da açıktır.
A.H.:  Yani dolardaki yükselişin ön habercisi.
İ.K.:  Elbette öyle, bu hani depremlerin öncü sarsıntıları gibi göstergeleri var, bu da öncü gösterge.
A.H.: O zaman kural dışı müdahale, yedi düvel Türkiye’ye çullanıyor, diye bir şey değil.
İ.K.:   Hayır. İkincisi de, bizim dövize olan ihtiyacımız var, dövize olan ihtiyacımız normalden çok, niye normalden çok, şundan dolayı, şurada dış ticaret rakamları (tablo gösteriyor), dış ticaret açığı. Yani biz Ak Partinin 14 senelik performansında 2,14 trilyon dolarlık ithalat yapmışız, 1,6 trilyon dolarlık ihracat yapmışız. Diş ticarette 700 milyar dolar açığımız var. Çok yüksek, başka ülkelerde başka olmaz. Çünkü bizim ihracatımız, mesela bir ölçü vereyim ben,  1,6 trilyon dolar, yüz dolarlık ihracatın yarısı kadar 50 dolar dış ticaret açığı veriyor. Çok fazla tetikler, bu geldi adına cari işlemler diyelim, 500 milyar dolar. BU yıllık ortalama 30-35 milyar dolar. Bu açığınız yoksa dış dünyanın gelip şey yapacak hali yok, sağlam durursan yedi düvel sana çullansın milim kıpırdatmaz. Siz döviz gelirinizle döviz harcamalarınız var, döviz gelirinizle döviz harcamalarınız arasındaki fark, makul bir farksa, dünyanın her tarafından bu farkı elde edebiliyoruz, yani kredilerle.

HÜKÜMETİN HESABI ERZURUMLU’NUN HAC HESABI GİBİ
A.H.: “Kamuda işler iyi diyorlar, bütçede açık yok, denk” falan, “para var devlette” deniyor sorun nerede peki.
İ.K.:  Burada Erzurum’lunun bir fıkrası var izin verir misiniz? Erzurumlu baktı, Orta Anadolu’yu da es geçmiyoruz Yozgat’ı, falan, bizim Sivas da öyle. Bizim esnafın gözü Hacca gitmek, yani biraz para kazanır gibi olduğu zaman Hacca gitmek düşüncesi var. Oğlansa anasını babasını Hacca götürmek düşüncesi olur, bu büyük zevktir. Erzurumlu da, bakmış, muhasebecisi yok da, diyelim ki muhasebecisini çağırdı, dedi, şu hesapları bir getir; adam hesabı getirdi, baktı baktı dedi ki, “hasaba bakirem hac lazım olmuş”, yani hesaplar o kadar kuvvetli görülüyor ki, “biz hacca gitmeliyiz, Hac farz olmuş; sonra “cüzdana bakirem zekete muhtaç”. İşte Hac ekonomisi, bizim hükümetin Hac ekonomisi gibi ballandırarak anlattığı bu. Bize bir hesap çıkarıyor ki, Hac hesabı gibi çok kazanmışız, ama cebine bakıyor, öyle. Ben Parlamentodaki şeyde, orda bir de ekonomi bürokrasisinden gelen arkadaşlar otururlar, Hazine Müsteşarı, Planlama Müsteşarı neyse onlar falan da otururlar. Onların görevi de cevabi konuşma için Sayın Başbakana bir yardım için. Ben de orda dedim ki bu bütçe nasıl pehlivanlığın er meydanı Kırkpınar’dır, bütçe rakamlarının er meydanı da, bütçe müzakereleri ve TBMM Genel Kuruludur. Ben de bu rakamları burada arz ediyorum, görünsün diye de bunları gösteriyorum, aramızda Sayın Başbakan’ın cevap vereceği belliydi. Sayın Başbakanımızın konuşması tam dört saat var, dört saat çok iyi bir zaman, orda ekonomi bürokrasisi var, maliyeciler, hazineciler her bürokrat var. Öbürü de Ankara’da beş sanayi bölgesi var, İvedik Sanayi organizesi var vb. Yarım saat buradan oraya gitmek için, birçok kuruluşların başkanları da daha ziyade sağdaş partilerdir. Bana inanmayın da gidin bu rakamları onlara sorun, işte o Erzurumlunun hesabı, hesaba mı bakacağız, paramıza mı bakacağız.
A.H.: İyi ama devlet bütçesi, devletin ekonomik programı ona bakarız, o baktın mı, hani “uçurduk kaçırdık”  diyoruz ya biz, daha doğrusu Ak Partili arkadaşlar diyorlar. Şimdi şunlar kişi başına düşen milli gelir çubukları, diyorlar ya, “kişi başına düşen geliri dörde katladık” diyorlar ya, şu 2008 şurada patinaj yapıyor, takıldı kaldı yedi sene, buna dediler ki hem akademisyenler hem iktidar sözcüleri, görüldüğü gibi patinaJ yapıyor, ilerleme yok araba gibi, burada tıkandı.
EKONOMİDE BAŞARISIZSLIĞIN NEDENLERİNDEN BİRİ KADROLAR İDEOLOJİK TEK YANLI
A.H.: “Tek başına güçlü bir iktidar, dediğiniz gibi, Başbakan, Meclis Başkanı, Cumhurbaşkanı, bakanlar hepsi onda, büyük bir güç, tek parti iktidarlarına baktığımızda Türkiye’nin tarihinde hep ekonomik başarılar var. Sizin verdiğiniz rakamlardaysa bir başarı görülmüyor.
İ.K.:  Bunun nedeni arkadaşlarımızın fikir kabiliyetleri tükendi. Şimdi tek parti olayının kötü taraflarından bir tanesi de şu, özellikle ideolojik bakımından yani, mesela bizim eski partiler o kadar ideolojik değildi. Şimdi ideolojik sayılır. Bunun kadroları muhtelif değil, çeşitli değil. Kendilerinden başka, koyu Ak Partiliden başka, ekonomi bürokrasisinden de, öbür bürokraside de bir tane muhalif Allahın kulu yok. Kadrolar muhtelif olması lazım. Bu muhtelif çeşitlilik demektir. Olaylarda konularda aramızda zıtlaşma, muhtelif olacak. Böyle bir kadrosu yok iktidarın. Şu tabloyu alın Sayın Başbakana, “Sayın Başbakanım çok iyi söylüyorsunuz ama bu gidişat iyi gidişat değildir”, diyecek bir tane Allahın kulu yok, aralarında. Olmazsa olmaz. Ben Devlet Planlama teşkilatına uzman olarak girdim. Ulaştırma haberleşme uzmanıydım ben. Öbür odalarda iki eski uzman oturur, biz beş kişi otururduk, aynı odada oturuyorduk, O odada beş kişi oturuyorduk, beşimiz de farklı siyasi partilerden idik. Daha doğrusu o zaman particilik filan yoktu da, mesela milletvekili adayı olan arkadaşlarımız vardı, biri AP. den oldu, onun için de bir ANAP lı oldu, biri Doğru Yol’cu oldu. Biri CHP liydi aday olmadı, biri TİP liydi, ben de bendim. Bu çeşitlilik krizleri önler. Kriz biri 94 de oldu, biri 2001 de oldu. 94 ü, o zamanki Başbakanımız, Sayın Cumhurbaşkanımızın inadının tersi bir inadı vardı. İlla da dövizi, kuru baskı altına almak istiyordu.
A.H.: “Geçmişte de bu çeşitlilik var idi ise, geçmişte de krizler oldu, diyorum.
İ.K.: O zamanki başbakan, “dövizi ille de şöyle edeceğim, kuru böyle edeceğim” diye baskı kurarsa yine kriz önlenmez. 2001 de de hatırlayın, yine kurdan kaynaklanan bir şey, şimdi kuru ciddiye alın dememin sebebi de o. Bunların içinden yaşarak geliyoruz biz. Orda da iki tane bir bant vardı, 18 aylık bant, dolar kuru o bandın içinde şöyle bir seyirde bulunacak. 2001 yılının sonuna doğru belli oldu ki bu banda sığmıyor, dövizdeki hareketlenme. O zaman IMF nin ikinci başkanı, Türkiye Stanley Fischer Kahire’de Mısır’da idi. Türkiye’ye geldi, ben zannettim ki, “ (Ahmet Hakan araya girerek uzatmayalım” dedi. Burada da bürokrasinin inadı oldu.
A.H.:  “Türkiye’de Ak Parti ekonominin başarı hikayesi oluşturmadı mı, yani, mesela IMF ye olan borcunu ödedi. Türkiye’yi krizden çıkardı, para bol, refah oldu, milli gelir 10 bin dolara çıktı. Siz bunların hiç birini görmezden geliyorsunuz, yani işin bu kısmı belki son dönemde rakamlarda bir düşüş falan var gösterdiğiniz, onları görüyoruz ama en azından ilk beş yıl altı yıl iyi bir şey yok muydu.
İ.K.: İlk dört yılda büyük büyüme hızı elde edildi., ilk dört yılın sebebi şu, ondan sonra 2009 da kriz oldu. Marifetleri hepten yok dersem ayıp olur. O kadar da değil ama kendi sözcüleri marifetiyle söyleyelim. O zamanki IMF programı vardı ya, mesela Kemal Derviş Programı diye küçümsenirdi bazılarınca. Mesela Ali Babacan Bey’in çok demeci var o sıralarda, “biz aynı programı takip ediyoruz” diye. Aynı programı takip etmek demek, IMF Türkiye’ye 40 milyar dolar destek çıktı o zaman. O IMF borcunu ödedik dedikleri de budur. IMF nin verdiği 40 milyar dolarlık bir destek var. O borcu Türkiye aldı, kullandı, ödedi. Bu normal, buna kötü filan demeyiz. Ama “IMF borcunu sıfırladık” derken, Kamuoyunda sanki bütün dış borcu da sıfırladık, hâlbuki 2002 yılında, bu 2002 yılı Cumhuriyet tarihinin en kötü yılı, kamunu dış borcu 64 milyar dolar. IMF nin bunun içindeki 22 milyar dolar, hepsi 64 milyar dolar. Şimdi IMF yi ödedik, kamunun dış borcu şimdi 127 milyar dolar. Başka ilave edilmesi gereken borçlar var ama yani kamunun dış borcu da iki katlanmış vaziyette. IMF yi ödemiş olsanız bile dış borç ikiye katlanmış”.
Akp döneminde Türk ekonomisi “bu kıştan sonra karakış gelecek”

BU KIŞTAN SONRA BAHAR DEĞİL, KARAKIŞ GELECEK
(Yani Ülke ekonomisi öylesine bozuk)
A.H.: “Manzara bu kadar kötüyse, Türkiye’de bir yandan Osman Gazi Köprüsü, Avrasya Tüneli, Üçüncü Köprü, Ilgaz Tüneli gibi devasa projeler var, hayata geçiyor. Madem büyüme hızımız bu kadar düştü, dolar kuru yükseliyor, öyle bir kriz havası görmemiz lazım sizin ortaya koyduğunuz tablolar eğer geçerliyse. Oysa bir yandan da kamu yatırımları bütün hızıyla devam ediyor. Bu nasıl oluyor peki.
İ.K.: “Şimdi ağzımdan yel alsın, Allahüalem üç ay sonra süre biçmek doğru değil. Bu akıllan giderlerse, inanırlar mı söylediklerine, yedi düvel saldırıyor sözüne kanarlarsa, bir de ekonomi yöneticileri, işte bu köprüleri de yapıyoruz, şunları bunları yapıyoruz filan diye inanırlarsa, o emri hak bazen öne çekilir, böyle bir şey olur. Çok büyük müşkülatla karşılaşılır.
A.H.: “Daha açık konuşun konuştuğunuzdan bir şey anlamadım.
İ.K.: “Daha açığını konuşamam, çok büyük problemler var.
A.H.: “Peki onları nasıl yapıyoruz, onlar çok küçük rakamlar. Biz üçüncü köprüyü AK Parti 14. Senesinde yaptı, dünyanın en iyi ikliminin olduğu senede. 14. İktidar senesinde yaptı. Biz birinci köprüyü ne zaman yaptık, 1971, o ne demek Süleyman Demirel’in rahmetli 4. İktidar yılında. İkinci köprüyü ne zaman yaptık, ha bir de onu kamunun parasıyla yaptık. Bu köprü başkasının parasıyla, ikinci köprüyü ne zaman yaptık 1987 yılında, o ne demek Turgut Bey’in 4. İktidar senesinde, bir de yap işlet devret modelle yapılıyor bu, hâlbuki biz onu Türkiye’nin kendi imkânlarıyla yaptık.
A.H.: “Ne fark eder nihayet devlet parasıyla yapılıyor”.
İ.K.: “ Çok fark eder, öbürü devlet parasıyla yapılıyor, öbürü başkasının parasıyla yapılıyor. Bu köprüler 20-25 yıl, siz birinci köprüden geçerken kaç lira veriyorsunuz, üçüncü köprüden geçerken kaç lira vereceksiniz. Bunu henüz vatandaşlar görmediler, Osman Gazi köprüsü de öyle. Çok pahalı bunlar, bu pahalı yatırımların arkasında hazinenin verdiği garantiler var. Normal zamanlarda özel sektöre verilen hazine garantileri çok problem olmaz, ama bunlarda sıkışma olduğunda bu özel sektörün borcu denilmez, olduğu gibi kamuya intikal eder. İşler kötüye giderse bu yatırımlar da kamuya ait olur, çok fazla problem olacak.
A.H.: Bunu neden açık söylemeye çekiniyorsunuz.
İ.K.: “Ben kriz müjdecisi gibi olmak istemiyorum. Ön bilgisi veren adam olmak istemiyorum. (Kötü sonucunu vermek isteyen felaket tellalı adam olmak istemiyorum, demek istiyor) yoksa kıştan sonra bahar gelir değil mi? Ama bunda kıştan sonra daha kötü kış gelecek. Öyle bahar mahar gelmez, BU KIŞ, BU KIŞTAN SONRA KARAKIŞ. Bana inanmasınlar, ben diyorum ki başbakana TBMM de şuadaki organize sanayisi başkanına gidin, organize sanayideki durumu görün.
A.H.: “Ne var ki ikide bir oraya geliyorsunuz.
İ.K.: “Çok kötü, ağlamak şöyle dursun, insanların birikimleri 50 yıllık birikimleri, hepsi risk altında. Benim bu kadarını söylemek pek hoşuma gitmiyor.
A.H.: Ne yapmak lazım sence.
İ.K.: Bunu böyle görüp ciddiye almak lazım.
A.H.: “Peki görmüyorlar mı, toplanıyor ekonomik kurullar, sürekli bir alarm durumu da var, ben içini bilmiyorum, dışarıya yansıttıkları haliyle, bu işin farkında olmadıkları çok açık. Ama dışarıya yansıyan haliyle bu, bizi kandırmak demeyelim de “Türkiye’yi telaşa düşürmeyelim” diye bir resim gösteriyorlar olabilir.
A.H.: “Telaşa düşürmeyelim” diye o resmi göstermeyebilirler ama sonra Perde arkasında çok ciddi karalar alıyorlar mı?
İ.K.: “Almıyorlar.”
A.H.: “Ne yapılmalı, ne kararı alacak.”
İ.K.: “Bir defa tabloyu doru okuyacak, çok ciddi olduğunu da fehmedecek, ciddiyetinin farkında olacak. Ekonomiyle ilgili Sayın Cumhurbaşkanımız konuşuyor, Dolarla da ilgili konuşuyor. Sayın Başbakanımız da konuşuyor. Başbakan yardımcımız var. Adı Kalkınma olan Bakanımız var ve adı Kalkınma olan ekonomi bakanımız var, beş kişi. Bu çok fazla, beş kişi konuşuyor.
A.H.: “ Eh konuşsun ne olur ki.
İ.K.: “Bunlar hep birbirinden farklı tellerden çalıyorlar. Şu adamlar Türkiye’ye para gönderecek adamlar var ya, 200 milyar lira diyorlar. Bunlar batıyor diyorlar, burada bir hayat yok hepsi ayrı telden çalıyor. Bu seslerden orkestra olmaz. Bir, bu teke inecek, bunun farkında olacaklar, durumun ciddiyetinin farkında olacaklar, tek kişi konuşacak. Ama şöyle bir tek olacak. Buna kaptan da diyebilirsiniz, ekonominin Çarı da denilebilir. Mesela, İngilizler Şansöyle diyorlar, Çarl, böylece ekonominin bir şansölyesi olması lazım. Bir tek bu konuşacak. Sayın Cumhurbaşkanı da konuşmayacak. Sonra bu bütün takımı toplayacak, ekonomik program yapacak, bir büyük ekonomik kapsamlı program yapacak. Bu kapsamlı programı dünyaya takdim edecek. Bu işin içinde hukuk, hukukun güvenirliği çok fazla var. Çünkü hukuk, hep sermaye akımı dolayısıyla söylüyorum ben; hem Türkiye’de yatırım yapacak insanlar için, hem de dünyadaki Türkiye ile alışveriş yapacak insanlar için. Türkiye’deki hukuki mevzuatın ne olduğunu tam emin olması lazımdır. Yani bir günde Türkiye’de öyle laflar ediliyor ki, adamların kafaları karışıyor.
A.H.:  Çözüm için ne yapması gerekir, onları anlatıyorsunuz, diyorsunuz ki, “Durumun farkında olacak, durumun ciddiyetinin farkında olacak, tek ses ekonomik programı açıklamaları gerekir.
İ.K.: “Şimdi onun başına da şu lafı koyalım. 1- Ekonomide sihir yok, sihirbaz yok, öyle bir sihirbaz gelecek değneği vuracak, ekonomiyi, her şeyi düzeltecek, böyle bir şey yok, sihir yok sihirbaz yok. 2-Çok ciddi bir program yapacaksınız. Bu programı biz kendimiz beğenelim diye yapmayacağız, dünyaya bu program ilan edilecek, sebebi şu 200 milyar dolarımız var ya, her sene böyle bir parayı bulmak ihtiyacımız var. Bunun için de dünyayı ikna etmemiz lazım. O Sayın Cumhurbaşkanımızın kızdığı şeyler dahil buna. Reyting kuruluşları, ülke derecelendirme kuruluşları dâhil
A.H.: “Art niyetli davranmıyorlar mı?
İ.K.:  “Hayır art niyetli diye niye davransınlar, öyle bir şey yok. Eğer art niyetli davranırlarsa adamlar batarlar, hiçbir prestiji (saygınlığı) kalmaz. Siyasi anket yapan firmalara benzerler. Görülür, öyle yıkamalı-yağlamalı anketçi olduğu belli olur, bir kere kandırılır insanlar, bir daha kandırılmaz. Böyle bir şey yok, böyle bir art niyet yok. Bu paraya ihtiyacımız olduğu için, dünyayı ikna edecek, dünyayı algılayacak bir program yapılacak.
Üç- Bir eylem planı yapacağız, aylar itibariyle zaman dilimleri itibariyle yıllar itibariyle bir eylem planı yapılacak. Bunlar hem yurt içi aktörlere; hem yurt içindeki yurt dışındaki iş dünyasına anlatılacak anlatılacak. Sempozyumlar yapılacak, toplantılar yapılacak, ciddi bir iş, kampanya gibi, bu böyle anlatılacak.
Bunun sonucunda hazine borçlanmaya çıkacak, borç para bulacak. Eskiden IMF den buluyorduk, bulurduk, ama Sayın Cumhurbaşkanımız IMF yi öcü ilan etti.
A.H.: “Peki ona IMF ye ihtiyaç var mı?
İ.K.: Elbette var, iş çok ciddi yani o zaman IMF den geçen sefer aldığımız paraya yakın, yani 40 milyar dolara yakın böyle bir para bulabilir olmamız lazım. Bunu harcamamız lazım Bunu Merkez Bankası rezervlerine ek bir rezerv olarak.
A.H.: “Merkez Bankası rezervleri sağlam değil mi?
İ.K.: “Ben sağlam değil dersem bana ayıp olur.
A.H.: “O zaman 40 milyar dolara mı ihtiyacı var Türkiye’nin
İ.K.: “Büyük bir programla beraber taze paraya da ihtiyacı var. BU 25 olur, 30 olur, 40 olur. Yani büyük bir program dünyayı ikna edecek bir program; hem Türkiye’yi hem dünyayı bir program olacak hem de idarece paraya da ihtiyacımız olacak ki, şu sermaye hareketlerinde daralma gibi olduğunda “merak etmeyin”, hem biz diyelim, hem onlar desinler, merak edilecek bir şey yok, meraka mahal olacak bir şey yok.
A.H.: Şu anda bunu diyemiyor mu?
İ.K.: “Diyemeyiz, elbette diyemiyoruz.

“EYYY” FİLAN DEDİN Mİ KREDİ SIKINTISI DOĞAR, SIKINTI DOĞAR.
A.H.: “Siz Ak Parti dönemini eleştirdiniz, bayağı başarısız ilan ettiniz, ama Türkiye’de bir zenginleşme de oldu, yani. Orta sınıf oluştu, bunları da görmek gerekemez mi?
İ.K.: “2002 yılında Türkiye’de insanların, yani sen ben buna hane halkı diyoruz eski tabirle, 4 milyar dolarlık borcumuz varmış, şu anda 4 milyar doların çıktığı rakam 140 milyar dolar, kişilerin borcu bu, yani biz; dediğiniz hayali bir zenginlik, affedersiniz bendede var bu, ben de konut kredisi kullandım. Tüketici kredisi de kullanıyorum hâlihazırda, bir şey olsa benim öyle bir gelirim yok, önümüzdeki on yılın gelirini borçlandım. Edebimiz gerçekleri söylememeye mugayirdir, bunu söyle din mi olmaz.
Şimdi bunu tekrar toplayım ben, konu çok ciddi. Kamu sektörünün dış borcu 60 milyar dolardı, oldu iki katı 127 milyar dolar. Hanelerin insanların borcu 4 milyar dolardı 140 milyar dolar. Firmaların şirketlerin borcu 43 milyar dolardı Türkiye’deki. Şimdi 299 milyar dolar, yani 40 olmuş 300 milyar dolar.
A.H.: “Peki bu alarm mı demek?

BİZİMKİLER YA HESAP YAPMAYI BİLMİYORLAR YA MAKYAJLI BİLANÇO YAPIYORLAR
İ.K.: “Çok fazla alarm. Yani neden alarm demek,  şu şu demek, Türkiye işte bu, onlan bunlan uğraşıp duruyor ya. “Eyyy  filan” diye başladığımız zaman, ne der adam. Ben sizden borç alacağım, mesela siz Amerika olun, IMF olun, Avrupa olun, OECD olun, neyse ne, başka bir şeyden dolayı kızdım, Eyyy Ahmet Hakan” filan diye gidiyorum, arkamı dönüp sana ya beni idare et kredimi döndürür müsün? Diyorum. Olur mu? Durum bu.
A.H.: “Peki konut satışlarında yüzde 25 artış var. Böyle anlattığınız tablo gerçek olmuş olsaydı, yani böyle büyük bir daralma, ciddi bir daralma, bir tehlike; insanlar konut alıyorlar, Türkiye’de.
İ.K.: “Şimdi, Nasrettin Hoca Akşehir gölüne yoğurt çalıyordu bilmem ne. Bunun başka bir versiyonu var çok hoş. Temel Karadeniz’e yoğurt çalıyormuş, bir de Dursun geldi. “Temel ne yapıyorsun”, işte dedi, “yoğurt çalıyorum”  Karadeniz yoğurt olsun. Bu kadar yoğurdu kim yiyecek. Aynen böyle, bu ne olur biliyor musun, Allah korusun” diyorum, Allah benim ağzımdan yel alsın” diyorum. Bu bir “tık” ettiği zaman insanlar bu taksitlerini ödeyemezler. Bankalar olduğu gibi konut mezarlığı haline gelir, ortada banka falan bırakmaz, yani. Allah korusun, ama Cenabı Allah akıl fikir verdi insana hepimize. Yani tedbiri al filan diye yani. Şimdi işin ciddiyeti, benim heyecanımı da bağışlamanızı diliyorum. Gerçekten çok ciddi.
A.H.: “Şu anda ahalinin hala konut almasını neye bağlıyorsunuz?
İ.K.: “Yok ahali, artık azaldı o işler, azaldı, şimdi bir ölçü vereyim ben, Kapalıçarşı değil mi, dünyanın en babayiğit çarşılardan bir tanesi. Beş milyar lira hava parası ile devredilen dükkânlar, altı aydır boş. Bir tanesi hükümet yetkililerinden biri Kapalıçarşı’ya gitsin kiralık dükkânlara baksın. Veya İstanbul için en elit yerlerden birisi Kadıköy, Kadıköy’de altı aydır kiralık satılık dükkân levhaları var.
A.H.:  Bir seyircimiz diyor, kasım ayında konut satışları yüzde 25 artmış,
İ.K.: “Rakamların ne olduğunu bilmiyorum ama, bakmazlarsa bakmayan iyi eder.
A.H.: Bir sistem değişikliği Türkiye için, iyi gelir mi ekonomiye.
İ.K.: “Çok kötü gelir, içinden çıkılmaz hale geliyor.
A.H.: “Beş kişiden ayrı ayrı ses çıkıyor, sistem değişirse tek kişiden ses çıkar.
İ.K.: “O Sayın Cumhurbaşkanı oluyor, Sayın Başbakan, sayın bakan, sayın planlama müsteşarı, dünya buna da olumlu bakmıyor.
A.H.: Şu anda dolar kuru bu gün neden aniden arttı”.
İ.K.: “Biz kuru günlük takip etmeyiz, şunu söyleyeyim, arkadaşların teknikleri de yetersiz, şu onuncu kalkınma planı, bu 2003 yılında kabul edildi. Beş yılık bir perspektifi vardı. 2014- 2018 bu kabul edildiği 2013 yılının başında ortasındaydı bir Temmuz 2013 de kabul edildi TBMM de. 2018 yılı için bir kur hedefi var. Yani diyor ki 2018 in ortasında kur şu rakam olacak, 1.97 şu anda üç buçuk, bunun üstüne hesap kitap yapılıyor.
A.H.: “İyi ama Türkiye badireler atlattı, 15 Temmuzu atlattı onun etkisi olmaz mı?
İ.K.: “Bak 15 Temmuzu atlattıktan sonra yapılan da şu, iki ay önce hazırlandı, korta vadeli program, bu da 2017-2019 bu iki ay, çok fazla revize edilmiş, önce en taze. Bunun da 2030 2018  yılının ortası için verdiği rakam 3.30, şimdi 3,55 Bu ne? Bu arkadaşlar bir, ya hesap kitap yapmayı bilmiyorlar; iki, biliyorlar ama makyajlı bilançolar  hazırlıyorlar. Bu makyajlı bilanço hazırlayan bir ülke var yanımızda, Yunanistan. Aynen böyle makyajlı, Yunanistan nereye kadar geldi, Yunanistan’ın bir yıllık perspektifini söyleyeyim, bu 2015 in başında olsun, 2014 ün başı olsun şimdi 2014 ün başındaki reytingi 2 A idi.  Dünyanın en parlak derecelendirmenin birisi. Amerika 3 A  İngiltere 3 A  Almanya 3 A, Yunanistan’da 2 A. Bir sene içerisinde pat pat pat sekiz kat birden düşürdüler. –D   - A ile –B nin arasında sekiz derece var. Onun için de ne oldu Yunanistan. Sonra Yunanistan ne oldu, bir babayiğit çocuk geldi tabi, Çipras. “Asarım keserim, Yuro’dan da çıkarım, AB den de çıkarım” dedi sonra ne yaptılar, adaları satın hemşerim” dediler. Yunanistan ada satıyor, devletin elinde olan adayı satıyor.
Buna gelir, bizde Yunanistan gibi, Yunanistan Batı dünyasının öz evladı, yine de öyle. Ama bizim öyle bir şeyimiz yok. Onlara kızmak için söylemiyorum, kendimiz bilmemiz lazım. Biz kendi işimizi yapacağız.
Ama Yunanistan, Almanya ne dedi, “ne demek kardeşim” dedi, “satın adaları” dedi. Borcu o kadar çok öyle değil mi, satıyorlar şimdi adaları.
A.H.: İlhan  Kesici’nin söyledikleri bu, sinyaller bu. Teşekkürler.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com


Cevat Kulaksız

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget