Makaleler "Erol Manisalı"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Herkes IŞİD’e karşı ama amacı başka
İslam devletine (IŞİD) herkes düşman ya da karşı görünüyor ama herkesin niyeti farklı:
- Kürdistan’ı gerçekleştirmeye çalışan PKK, KCK, PYD ve YPG hem onunla savaşıyorlar, hem de onu kullanarak (ve sayesinde) Kürdistan’a toprak kazandırıyorlar.
- Ankara IŞİD’e bugün karşı hale gelmiş gibi ama onun üzerinden Esad’ı devirmek peşinde: bir de Suriye’de “Sünnileri” egemen kılmak.
- ABD de IŞİD’e karşı; yalnız dün yeşil kuşak sonucu peydahlanan bu yaratık aynı zamanda Ortadoğu’yu silkeleyerek BOP’nin gerçekleşmesine büyük katkı sağlıyor.
-AB IŞİD’e karşı, onun yüzünden “göç ve göçmen” sorunu (ve maliyeti) yükseliyor.
Ayrıca IŞİD’in ürettiği terör Fransa’dan Belçika’ya, Hollanda’dan Almanya’ya AB’de yaygınlaşmış. Bunun kökünü kazımak ve “küresel avantajları ile Avrupa’da rahatını sürdürmek istiyor”.
Sanki bilmezmiş gibi: PKK AB’de at koştururken, Sabancı’nın katilleri Fransa ve Belçika’da korunurken, IŞİD’in ve terörün AB altyapısını hazırladığının farkında değil miydi? O zamanlarda, “benim teröristim güzeldir” demediler mi?
- Rusya da IŞİD’i vurma gerekçesi ile hem Suriye’ye (ve Akdeniz’e) iyice yerleşiyor, hem de Esad’la işbirliğini perçinliyor.
Bu arada ABD, AB ve İsrail desteği ile kurulmakta olan Kürdistan oluşumunda, “ben de varım diyerek işe bir kenarından yapışıyor”.
- İran, IŞİD’le Irak ve Suriye’de mücadele sayesinde Ortadoğu’daki varlığını daha da güçlendiriyor. Askerlerini Irak ve Suriye’ye çoktan soktu.
- Ortadoğu’da “İslamcı bataklıktan uzun yıllardan beri beslenmekte olan radikal İslamcı odaklar, ‘IŞİD sayesinde oluşan kutuplaşmada, kendi etkinliklerini artırıyorlar’. Adeta kendilerini ‘meşrulaştırıyorlar’ ”!
Kaybedenlere gelince
- Kaybedenlerin başında Irak ve Suriye halkı (ve devleti) geliyor.
Suriye’de 23 milyonun 6-7 milyonu çoluk çocuk iç savaştan kaçmış, göçmüş, perişan olmuş, 350 bin kişi öldürülmüş, yüz binler sakat ve aç.
- Türkiye de, Ankara’nın Suriye politikasındaki büyük hataları sonucu iç savaşın bir parçası olmuş, terör alanı haline gelmiş, büyük katliamlar yaşıyor. Ekonomik bedeli inanılmaz boyutlarda.
Bunu gören PKK de Güneydoğu’da silahlı çatışmalarını artırıyor. IŞİD’in ürettiği kaos ortamından o da yararlanıyor. Üstelik, ABD ve AB’den her türlü desteği alarak. Sonuçta, Türkiye kaybediyor.
Türkiye ayrıca, Paris katliamı sonucu, AB ülkelerinde ve ABD’de başlayan, “içe kapanma ve İslam düşmanlığı kamplaşmasından da” büyük bedeller ödeyecek.
Bu bedeller siyasi, ekonomik ve sosyal olarak, her boyutta Türkiye aleyhine çalışacak.
İşin ilginç yanı, bütün bu sıraladığım faktörler kutuplaşmaları derinleştirmenin paralelinde, bölgede yeni “IŞİD”lerin oluşmasına ortam hazırlıyor. Bataklık hem büyüyor hem de derinleşiyor.
Türkiye’nin bugün en büyük zaafı, 1 Kasım’dan sonra demokrasiden daha da uzaklaşması ve dinci yapılanmanın sarmalına sokulmak istenmesidir.
IŞİD sayesinde en büyük kazancı ise BOP’cular, İsrail ve Kürdistan’cılar elde ediyorlar.
Suriye’nin bölünmesi, Türkiye’nin bütünlüğüne en büyük darbe olacaktır. Aptalı oynayanların uyanma zamanı gelmedi mi?

Erol Manisalı/Cumhuriyet

Görüşme Süreci Nereye Gider? - Erol Manisalı
- Kürt sorununun “çözümü” konusunda görüşmeler adım adım ilerliyor ve belirli bir zemin oluşmuş durumda
- Bu zeminde işin omurgasını “terörün durdurulması ve barışın sağlanması” oluşturuyor.
Bu ortak zemine karşın ortak olmayan, hatta siyahla beyaz gibi ayrışan “algılamalar ve hedefler” söz konusu.
Bu farklılıklara rağmen “süreç” adım adım ilerliyor. 1990’lı yılların başında işin bu noktaya geleceğini ne Ankara hükümetleri ne de kamuoyu hayal edebilirdi.
Ancak yaşayan dünya gerçekleri doğrultusunda iki şeyi birbirinden net olarak ayırmak gerekir;
- Düşünceler, temenniler, duygular ya da kuramsal yaklaşımlar ayrı şeydir;
- Bunlara karşın reel (fiili) dengelerin ve faktörlerin götürdüğü yaşanan dünya daha farklıdır.
Aynen çevre sorunlarında olduğu gibi; teorisyenlerin ve fikir insanlarının çözüm yolları vardır; ancak bunlar yaşanan dünyada büyük ölçüde fiilen hayata geçirilemez.Çözüm sürecinin öğeleriÇözüm sürecini kendi hedefleri doğrultusunda yerel ve küresel dinamikler fiilen yürütürler. Bu süreç neyin doğru, neyin yanlış olduğundan ayrı bir hadisedir. Etkili, yerel, bölgesel ve küresel dinamikler “etkisiz kalan” ötekiler karşısında politikalarını hedefleri doğrultusunda fiilen yürütürler.“Çözüm süreci” de bunun gibidir; gerekli yerel, bölgesel ve küresel “artılarını” büyük ölçüde yakalamıştır. Ve bu egemenliğini fiilen uygulamaya koymuştur. “Artılar eksilerden daha fazla oldukça, süreç aksamayacaktır.”
Kürt sorunu ya da görüşme süreci sosyal, kültürel, askeri ya da politik olarak bu parametreler doğrultusunda “ilerliyor”.
Türkiye’nin süreçleri ilginçtir; “AB süreci, Kıbrıs süreci, Kürt süreci, demokrasi süreci gibi” sanki hiçbir zaman sona ermeyecekmiş bir durum gibi algılanageldi, hatta yaşanmakta.
Bu süreçlerin aralarında “hem örtüşmeler hem de zıtlaşmalar vardır”. Bu tutarsızlıklar, süreçlerin hedefine ulaşmasını da kimi zaman engeller.
Ancak “Kürt meselesi”ndeki sürecin diğerlerinden oldukça farklı olduğunu sanıyorum; “küresel dinamiklerle yerel dinamikler ilk defa bu kadar örtüşmektedir”.
2003-2005 döneminde AKP’nin bazı stratejistleri, bu örtüşmeleri açık açık dile getirmişlerdi.
Kendi kişisel tercihlerim ne olursa olsun, bir bilim insanı olarak bu “nesnel tespiti” yazmak durumundayım.
Bazı okurlarım belki hatırlar; bu tespitlerimi 5-6 yıl öncesinde de bu köşede dile getirmiştim.
Sonuç olarak süreçleri birbirlerinden ayırmak gerekir. Görüşme süreci (Kürt meselesi), AB süreci meselesinden çok farklıdır.
- Birincisinde küresel ve yerel dinamikler 1990 sonrasında örtüşmeye başlamıştır.
- AB sürecinde ise yerel dinamikler ile Avrupa dinamikleri (küresel dinamikler) karşı karşıyadır.
Bu fark, birinin sonuca ulaşmasını sağlarken diğerinin sürekli askıda tutulması sonucunu doğuracaktır.
Ancak bir mucize olur, petrol ve doğalgazın yerine on kat daha uygun bir madde küresel güçler tarafından bulunursa Ortadoğu’da bütün hesaplar bir kalemde altüst oluverir…

- Türkiye son yıllarda Cumhuriyet döneminin en çarpıcı sürecinden geçiyor.
- 1923’ten bu yana yaklaşık dört nesil geçti. İktisadi, sosyal ve kültürel olarak olağanüstü değişimlerin yaşandığını kabul edebiliriz.
Kadın-erkek eşitliğinden günlük yaşam tarzına kadar Türkiye’nin Avrupa’ya yaklaştığını söyleyebiliriz. Ancak “özde ve işlevsellikte yeterli değişiklik sağlanamadı.”
- Trafik kanunlarımız bugün Fransa ya da Belçika’dakine çok benzer. Ancak bu kanunlar uygulanamaz. Kırmızı da herkes geçer, hız limitini herkes aşar. Trafikte kanunlar aynı olmasına karşın fiili durumun farklı olması gibi, bu durum diğer alanlarda da görülür.
- Almanya’daki firmada çalışan bir Türk mühendis İZ TV’deki belgeselde ilginç bir açıklama yapmıştı: “Almanya’da bir çevrim santralı inşa ederken her ay sıkı kontrolden geçirilirdik. Türkiye’de aynı işi yaparken 8 ay boyunca bizi denetlemek için hiç kimse gelmedi.”
- Sorun bu örneklerde “kamu yararına yürütülen işlerde sıkça görülüyor”. Trafikte bireyler kuralları hiçe sayarak kamu yararına zarar veriyorlar; kurumsal etkinliklerde ilgili kurumlar gerekli denetimleri yapmayarak yine kurumsal yararı ortadan kaldırıyorlar.
- Bunun nesnel (ve teknik) açıklaması “mikro çıkarlar ile makro yararlar arasındaki çatışmadır”.
Ancak “bu tespitin arkasındaki nedenlere inmez isek analiz yetersiz kalır. Neden Almanya’da ve Belçika’da kanunlar uygulanabiliyor da Türkiye’de uygulanamıyor” sorusunu deşmemiz gerekiyor.
Katılımcı demokrasi zaafı
Cumhuriyet döneminde ileriye (ve uygarlığa) yönelik pek çok başarı kazanmamıza karşın, Avrupa’daki gibi “örgütlü ve katılımcı demokrasinin” altyapısını hazırlayamamışız. Biçimsel öğeler öne çıkmış, örgütsel ve işlevsel öğeler yeterince oluşturulamamış.
- Ya katılımcı ve örgütlü demokrasi girişimleri kimi iç ve dış güçler tarafından engellenmiş;
- Ya da gerekli girişimler yapılamamış, iç dinamikler bu alanda yetersiz kalmış.
Parti içi demokrasi zaafından trafik anarşisine kadar birçok alanda “kamu yararı ile bireysel yarar örtüştürülememiştir”. Oysa gerçek ve çağdaş demokrasilerde bireysel yarar (ve çıkar) ile kamusal yarar örtüştürülerek toplumsal refah amacına ulaşılabilir.
Bireysel çıkar ile toplumsal yarar sürekli çatışma halinde ise o ülkede demokrasi işleyemez.
- Bireysel özgürlükler kamusal (toplumsal) çıkar ile at başı gitmek zorundadır.
Birey “topluma rağmen” çıkar ya da özgürlük sağlayabiliyorsa demokrasi işleyemez. Firmanın kârı makro maksimizasyon ile örtüşmek zorundadır.
Gelişmiş demokratik toplumlar, toplumsal refahlarını bu örtüşmeye borçludurlar.
Sonuçta kadına karşı şiddet ya da trafikte tabancayı çekip diğer sürücüyü vurmak gibi benzeri sonuçlar doğar.
Türkiye’nin yaşamakta olduğu demokrasi zaafı günlük yaşamımıza çarpıcı örneklerle yansımaktadır.
- Kimi zaman hukuk dışı uygulamalar şeklinde,
- Kimi zaman trafik anarşisi olarak,
- Bazen de kadına karşı şiddet ve cinnet biçiminde.

2013’e girdiğimiz şu günlerde Ortadoğu (ve Türkiye) her bakımdan büyük bir değişim ve dönüşüm içine sokulmuş bulunuyor.
ABD, AB, Çin ve Rusya arasındaki yeni küresel rekabet ve “sistemi belirleme çabaları” en fazla Ortadoğu ülkelerini etkilemektedir. Türkiye de bunların içinde. 
- Arap ülkelerinin bir kısmı büyük bir değişim içindeler. Bu değişimde “değişenler” neler? Sınırlar değişiyor, yeni özerk ve bağımsız bölgeler kuruluyor. Eski iktidarların yerine yenileri geliyor.
Yeni gelenler de demokrasiden yana değiller; sadece o toplumların iktidarları değişim gösteriyor. Yönetimlerde İslami ağırlık öne çıkıyor.
Bir boyutunda Sünni-Şii mezhep çatışmaları güç kazanıyor. Diğer boyutunda İslami düzenle küresel kapitalizm arasındaki bağlar kuvvetleniyor.
Arap ülkelerinin yeni küresel sisteme uyumunda, demokrasi hariç bütün araçlar kullanılıyor. Petrol ve doğalgaz üretimi, dağılım yollarının ve rezervlerin denetimi işin odak noktasını oluşturuyor. Hesaplar buna göre yapılıyor.
Ankara-Tahran
- İran, Şanghay İşbirliği Örgütü (Asya Grubu) ile Batı arasında sıkışmış durumda. Ortadoğu’da Irak, Suriye ve Lübnan üzerindeki etkileri sonucu, önemli bir aktör konumunda.
Ankara-Tahran hükümetlerinin çekişmelerine karşın Türkiye ile İran arasında iktisadi, sosyal, kültürel çok kapsamlı derin etkileşimler var. Ankara da Tahran da bu “birikimi” hiçbir zaman göz ardı edemezler. Köprüleri atma lüksleri yok. Ankara Suriye’ye karşı uyguladığı tutumu Tahran’a (ve İran’a) karşı uygulayamaz.
- Türkiye ise bölgedeki küresel çatışma yansımalarından en fazla etkilenenlerden biri. İçerdeki değişimi, “küresel entegrasyonla” bütünleştirmeye çalışırken hesapta olmayan başka faturalar da ödemek zorunda bırakılıyor. Örneğin yeni anayasa konusu; çok geniş bir kesim “daha demokratik bir anayasa” ihtiyacını kabul ediyor, ancak herkesin ulaşmak istediği hedef farklı.
Araçlar konusunda mutabakat var, ama amaçlar konusunda birliktelik bulunmuyor. Sözgelimi katılımcı demokrasi konusunda bir mutabakat bulunduğunu söylemek imkânsızdır.
Reel politiğin egemenliği
Türkiye’nin 1990’dan itibaren ilerlemekte olduğu yol “nesnel olarak” ortaya konursa şu sonuçları görebiliriz:
- Türkiye’nin iç dinamikleri, küresel dinamiklere daha bağımlı hale gelmiştir.
- Aynı şekilde, küresel sistemle daha çok bütünleşmiştir.
- İslami yapılanma, piyasa ve küresel sistem arasındaki etkileşim ve tamamlaşmalar yaygınlaşmıştır. 1990 sonrasında bu değişim ve küresel entegrasyonla Türkiye, Batı tarafından Ortadoğu ülkelerinde örnek gösterilmeye başlandı.
Ancak Avrupa ve ABD’de kimi çevreler bu konuda son zamanlarda, Ankara’ya daha eleştirel bakıyor. Çin, Hindistan ve Brezilya’nın küresel entegrasyonlarında olduğu gibi acaba Türkiye de oyunbozanlık edebilir mi?
Batı’da birçok araştırma kurumu şimdi harıl harıl bu sorunun yanıtını bulmaya çalışıyor.
Ama ne olursa olsun 2013’te Türkiye, Cumhuriyet döneminde hiç karşılaşmadığı kadar değişik bir sürecin içine girmiş bulunuyor.
Bu süreç, yığımlı olarak belli bir noktaya, kaçınılmaz biçimde götüren bir yol mu? Yoksa “Hiçbir silah sahibine sonuna kadar sadık kalmaz” özdeyişinde olduğu gibi sürprizlere mi gebe?
Bekleyip göreceğiz...

Einstein’in “izafiyet teorisi” aslında her alanda geçerlidir. Bireysel ve toplumsal ilişkilerdede (ve sorunlarda) her şey izafidir (görecelidir).
- Mutluluk görecelidir; arkadaşlarınızla ilişkilerinizde “daha mutlu” anlar, az mutlu anlar vardır.
- Bir fakirin karnı doyduğu, sıcak bir barınak bulduğu ve temizlenebildiği anlar “önceki duruma göre” olağanüstüdür.
- Demokrasi (ve özgürlükler) en görece olandır; “Demokrasi vardır, demokrasi vardır!”
Kimi ülkeler katılımcı demokrasinin özgürlükleri içinde yaşarlar; bireyler mutludur, iktisadi, siyasi ve sosyal haklarına kavuşmuşlardır; hizmetler, sanayi, tarım kesimleri pastadan paylarını dengeli bir biçimde olabilirler; bu bağlamda refah içindedirler.
- Sanatkârları, basını becerilerinin tadını çıkarırlar. Adalet sistemi herkese güven verir. Azınlıklar, azınlık olduklarını hissetmezler; bütün haklardan diğerleri gibi yararlanırlar.
- Belediyeler, “Belediye sınırları içindeki halkın yararları ile ülkenin yararları arasında uyumlu bir köprü oluştururlar.”
- Kısacası katılımcı demokrasinin yürürlükte olduğu ülkelerde, “Yerel, ulusal ve küresel arasındaki en verimli bütünleşmeler sağlanmış olur”.
Birey de, firma da, sektör de toplum da maksimizasyonlarını, küresel bağlarını dengeli bir biçimde oluşturabilirler. Bu bir anlamda, “bireysel ve toplumsal refah bütünleşmesidir”. Katılımcı demokrasinin erdemi de bundandır.

Kuramın geçersizliği

Demokrasi yoksa izafiyet teorisi geçerliliğini kaybeder! Artık her şey görece değil mutlaktır!
- Özgürlük, tutsaklık mutlaktır; ya biri ya da diğeri geçerlidir.
- İktisadi ve sosyal refah mutlaktır; ya ezenler ya da ezilenler tarafında olursunuz.
- Otorite mutlaktır; katılım yoktur, itiraz bulunmaz, eleştiri yasaktır. Kısacası demokrasi yasaklanmıştır, postallı veya postalsız güçler tarafından.

Demokrasi ‘hamilelik’ gibidir

Demokrasinin de “birazı olmaz”, birazı bir işe yaramaz. Siyasi, iktisadi, sosyal ve hukuki boyutlarıyla bir bütün olarak işlemek zorundadır.
Aynen, bir arabanın dört tekerleği gibi. Biri eksik olursa araba yan yatar, yürümez.
Avrupa bu süreci uzun yıllar sonrasında elde etti. Artık demokrasinin de “unsurları” bellidir. Aynen bir otomobilde olduğu gibi.
Demokrasinin son 200 yıldır tanımlanagelen ve uygulanan öğeleri “bilinen şeyler” haline gelmiştir. Hele günümüzde bu daha da belirginleşmiştir.
- Demokrasi yalnızca 3-4 yılda bir yapılan sandık aritmetiğine indirgendiği zaman, demokratik bir toplum elde edilemez.
- Demokrasi ancak “örgütlenmiş toplumlarda işlerlik kazanabilir”.
- Örgütler aracılığı ile “katılım (ve güç) sağlanabilir”.
- Örneğin Fransa, İngiltere, Almanya, İsveç, Belçika, Hollanda, Danimarka gibi ülkeler “en örgütlü” olanlarıdır. Bu nedenle adı geçen ülkelerde demokrasi en üst düzeye ulaşabilmiştir.
Doğru, toplumsal olaylarda “nispilik” vardır; ancak fen bilimlerine hiç benzemez. Aynen bir şirkette yüzde 51’i ele geçirenin mutlak üstünlüğü elde etmesi gibi.

“Öteki” yaratmak bir “maksimizasyon” hesabı ya da içgüdüsüdür.
- Şirketler, “kâr maksimizasyonu” için “öteki” yaratırlar ve kendilerini diğerlerinden farklı göstermeye çalışırlar.
- Hıristiyan dünyası Müslümanı, öteki olarak görerek kendi üstünlüğünü (egemenliğini) ortaya koyar.
- Avrupa (ya da AB) “Türkiye’yi öteki gibi tanımlayarak” kendi kimliğini daha iyi ortaya koyduğuna inanır.
- Soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği, Batı’yı (ve kapitalizmi) ötekileştirerek ayakta kalmaya çalışmıştır.
- Batı dünyası ise “komünist korkusu” inşa ederek egemenliğini sürdürmüştür. Bizdeki, “komünizmle mücadele derneklerini” hatırlayalım.
- İşin en tehlikeli olanı ise “iç politikada ötekiler yaratıp onlarla çatışmaya girmektir”.

Demokrasilerde ‘öteki’ olmaz
- Gerçek demokrasilerde içerde tanım gereği ötekiler olamaz.
- Katılımcı demokrasilerde, “katılımlarla”, konsensüs yaratılır ve herkes bunu kabullenmek durumundadır. Çünkü her kesim, örgütlü bir biçimde demokratik sisteme katılarak çıkarlarını korur ve dengeler.
- İç politikada “asgari müşterekler” oluşturularak ötekilerin yaratılmasına olanak bırakılmaz.
- Etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel ayrımcılıklar “öteki yaratmanın” en popüler ve belirgin maşalarıdır.
Din ve mezhep üzerinden, ırkçılık üzerinden, cinsiyet üzerinden “ötekileştirmeler” çağdışı, demokrasi dışı, insanlık dışı istismar araçlarıdır.
- Statükoların olumsuz birikimleri ve küresel kavgalar, ötekileştirmeyi “siyasetin en etkili silahları haline getirmiştir”.

Ve Ortadoğu

Bugün Ortadoğu ülkelerinin yeniden yapılandırılmasında “ötekileştirmeler” en etkili silahlar olarak kullanılmaktadır.
- Sudan, Hıristiyan ve Müslüman devletler olarak ikiye bölünmüştür.
- Irak’ta Kürdistan, ayrı bir siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel yapı olarak Irak’tan tamamen koparılmıştır. Bağdat da Erbil de artık birbirlerini, “öteki” olarak görüyorlar.
- Suriye benzer bir ayrışma (ve bölünme) noktasına kademe kademe sürüklenmektedir.
- Türkiye’nin güneydoğusunda ırkçı kalkışmalar 30 yıla yakın bir süredir, “iç ve dış dinamikler tarafından beslenegelmektedir”.
- Yarın İran’da, benzer bir durumun ortaya çıkması, kimse için sürpriz olmayacaktır.
- Irak, mezhep savaşları ile Sünni ve Şii olarak bölünmüş durumdadır. Şehirler, mahalleler ayrıştırılmakta, karma evlilikler bozulmaktadır.

Ya Türkiye?

Türkiye de, bölgedeki “ötekileştirmeden” nasibini fazlasıyla alıyor.
- Yapay bir biçimde mezhep farklılıkları kaşınmaktadır.
- Irkçılık tahrik edilmekte ve kullanılmaktadır.
- Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel zenginliğinin yarattığı hoşgörü ortamı yıkılmaya çalışılmaktadır.

Bireyler, mezhepler, mahalleler
- Birey toplum bütünleşmesi yerine bireylerin kendilerini soyutlamalarına ortam hazırlayan öğeler üretilmektedir. Örneğin internet ortamında bireyler bütünleşme yerine çatışmayı özendiren davranışlara sürükleniyorlar.
- Televizyon programları ve tartışmalarında kavga, çatışma ve ötekileştirme araçları kullanılarak halkın ilgisi sağlanabilmektedir.
Ötekileştirme adeta bir yaşam tarzı haline gelmiştir.
Türkiye’nin her anlamda, küresel sisteme uydurulması, “ortak çıkarlar yerine ötekileştirmeler üzerine oturtuluyor”.
Bu da demokratikleşmenin karşıtı olan bir gelişmedir. Örneğin Çamlıca’ya cami, ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi, eğitimde kıyafet tartışmaları ötekileştirme ortamının yarattığı sonuçlardır.
Keşke bunları, “asgari müşterekler” zemini içinde tartışıp yürütebilsek.


Merkel, Erdoğan’ın son Almanya ziyaretinde yalnız Almanya’nın değil, AB’nin Türkiye politikasını da net (ve dürüst) bir biçimde ortaya koydu.
- Türkiye’nin ortaklığı konusunda “görüş ayrılıkları var” dedi. Tercümesi, Türkiye AB’ye üye olarak alınmayacaktır.
- Ama biz dürüstüz; “Türkiye ile görüşmeler sürecektir” diye ekliyor. İşte burada trajikomik bir durum var; hem AB Türkiye’yi tam üye yapmayacak hem de “sanki üye yapılacakmış gibi müzakere sürecini sürdürecektir”.
Brüksel bu anlamda, özü bakımından dürüst olmasa bile, “ahlaksızlık oyununu açık ve dürüst bir biçimde oynadığı için” (!) Merkel’in dediği gibi dürüst sayılır.
Dürüst olmayan yoksa biz miyiz?
Türkiye-AB ilişkilerini 1970’li yıllardan bugüne kadar Demirel, Ecevit, Özal, Erbakan, Çiller, Yılmaz ve Gül ile bir akademisyen olarak yüz yüze konuştum. Konuştuklarım bazen iktidarda bazen de muhalefetteydiler. 1989’dan itibaren Brüksel’in Türkiye politikası çok daha net hale geldi.
T. Özal 1989’da, Brüksel Türkiye’nin tam üyelik başvurusunu reddettikten sonra şöyle bir açıklama yaptı; “AB bizi almasa da Gümrük Birliği’ni kabul edeceğiz”.
- AB’nin işi artık kolaylaşmıştı. Ankara, AB himayesini, bir anlamda kabulleniyordu.
Almanya adına, daha o tarihte Dr. Udo Steinbach Almanya’nın Türkiye politikasını açıklıyordu(*).
“AB (AT) Türkiye’yi almadan ilişkileri derinleştirecekti.”
- Erdoğan’ın son Almanya ziyaretinde Merkel’in söyledikleri, 23 yıl önce zaten açıklanmıştı; AB kendine göre tutarlı idi. Tutarlı olmayan Ankara idi. Hangi iktidar gelirse gelsin, Brüksel ile üyelik oyununu sürdürdü, gerçekleri görmezlikten geldi. Belki de en açık oynayan Özal’dı; 1989’da “AB bizi almasa da Gümrük Birliği’ne gireceğiz” diyerek yanlış bir politikayı dürüstçe kamuoyuna açıklıyordu!
İlişkilerden yakınanlar ve destekleyenler
- Ticaret değilse bile sanayi ve tarım çevreleri en büyük zararı gördüler.
- Türkiye’nin “AB dışı pazarlara açılma olanakları ipotek altına alındı”. Tek yanlı ilişkiler PKK gibi siyasi konulardan Lozan’ın kazanımlarının erozyona uğratılmasına kadar her alana yayıldı.
- Buna karşılık Türkiye’de işlemeyen demokrasiye çözüm yolları AB kurumları yolu ile açılmaya çalışılıyor!
- Uluslararası hukuka ters düşen mevcut AB-Türkiye ilişkilerinden, “içerde işlemeyen demokrasiye, AB kanalı ile çözüm aramak gibi, çelişkili bir durum yaşanıyor”.
Evde kavga eden karı kocanın toprak ağasından adalet istemesi gibi bir şey.
Egemen Bağış bile şikâyet etti
Ekim ayında İTO’da konuşan AB Bakanı Egemen Bağış, Gümrük Birliği’nden yakındı. Dış ticaretin aleyhte gelişmesinin en büyük nedeni “AB’nin ikili ticaret anlaşması yaptığı AB dışı ülkelerden, malların Türkiye’ye gümrüksüz girmesidir” dedi(**).
Bu satırların yazarı meseleyi daha Gümrük Birliği anlaşması yapılmadan başbakanlara, ilgili bakanlara tek tek anlatmış ve kamuoyuna yüzlerce makale ve onlarca kitapla sunmuştur.
Bağış’ın 19 Ekim 2012’de söylediklerini Abdullah Gül 8 Mart 1995’te TBMM’de yaptığı konuşmada zaten tahmin etmemiş miydi?
(*) Hayatım Avrupa, II. kitap, sayfa 58-61
(**) İstanbul Ticaret Gazetesi, 19 Ekim 2012, sayfa 11
Not: Okurlarla yarın (6 Kasım) saat 13.00’te Tarihçi Kitabevi’nde (Kadıköy) buluşmak üzere.

- AKP, Türkiye’yi ve kendini “sistemin” bir parçası haline getirdi. Bir anlamda, Türkiye’yi “sisteme entegre etti”.
- AKP’ye muhalefet etmek ya da onu eleştirmek, “sistemle karşı karşıya gelmekle, özellikle iktisadi boyutu ile özdeş hale geldi”.
- Her şeyin özelleştirilmesi ve piyasaya terk edilmesi aslında iktisadi ve sosyal işlevselliklerin (fonksiyonların) sistem tarafından belirlenmesi sonucunu doğuruyor.
- Bireyler, büyük-küçük şirketler, bürokrasi, kamusal kuruluşlar, üniversiteler, aydın ve düşünürlerin bir bölümü, sanatçılar “sistemin doğal uyduları” haline gelmeye başladılar.
- Kimileri farkındaydı; büyük çoğunluğu farkında bile olmadan, kurbağa örneğindeki gibi sisteme uyum sağladılar. Kimilerine göre ise “yeni küresel düzenin” gereklerini yapıyorlar.
- Yabancılara arsa, bina satışının kolaylaştırılması bir boyutu ile egemenlik haklarının kaybedilmesi olarak algılandı. Diğer boyutunda piyasaya, bireylere para kazandırıyor.
Sisteme bağlı olunca artık “uzun vadeli iktisadi ve siyasi hesapların yerine konjonktürel ve kısa vadeli getiriler” öne çıkar. Özellikle de makro politikalar bulunmuyorsa.
- 2B, çevrecilere göre ülke ormanlarını ve doğal dokuyu zarara sokuyor. Buna karşın 2B’den yararlanan çok geniş bir kitle var; onlar seviniyor. Bireysel çıkar, kamusal yarara üstün geliyor. Oyu ise bireyler veriyor.
Gelişmiş Avrupa ülkelerinin büyük sırrı, bireysel yarar (çıkar) ile kamusal yararı örtüştürme becerilerinde yatar. En azından “içeride ve aralarında” işler genellikle böyle yürür.
Orada da bireyler, şirketler, kurumlar sisteme bağımlıdırlar. Ancak “mikro-makro örtüşmesi” büyük ölçüde demokrasi üzerinden sağlanabildiği için siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel sorunlar keskin çatışmalara yol açmıyor.
Bizde farklı
“Dış açığın” artışının birey (tüketici) açısından kısa vadede hiçbir anlamı yok.
- Düşük kur sonucu Çin ya da Japon malını daha ucuza alıyor, seviniyor.
- Yine bu sayede yerli üretim, ucuz dış girdilere (ithalata) dayalı hale geliyor, maliyetler düşük kalabiliyor.
- Hatta ihracatçı bile “düşük kuru” tercih ediyor. Hesap ortada; dahilde birim üretimde dış girdi oranı yüzde 50’nin çok üzerine çıkmış. “İhracatı artırmak için düşük kur politikası” gibi, iktisat kuramına ters bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.
- Kavramlar yeni küresel düzende değişiyor. “Kapalı ve açık ekonomi politika seçenekleri bugün, küresel sisteme çok ya da az bağımlı seçenekler haline dönüşüyor”.
- Türkiye örneğinde olduğu gibi, “sistemin edilgen bir parçası olmak” kısa vadede bireye, firmaya, diğer kurumlara daha cazip hale geliyor. Sigara ya da alkol alışkanlığı gibi insanlara cazip geliyor. İktisat literatüründe buna, “arka bahçe olmak” denmesi bireyi ya da firmayı hiç ilgilendirmiyor. Onlar ceplerine girecek paraya bakıyorlar. Mutluluklarını sigara ve alkolle sağlıyorlar.
AKP’nin oylarının yüksek düzeyde kalması, iktidarın “Türkiye’yi sisteme sıkıca bağlamasından kaynaklanıyor”. Kısa hatta orta vadede yaşadığımız büyüme ve piyasaların genişlemesinin arkasında yatan neden budur.
Ucuz kurdan, Körfez ülkelerinden gelen paraya; yabancı birey ve şirketlere Türkiye’de sağlanan olağanüstü olanaklara kadar her şey Türkiye’nin sistemle bütünleşmesinin sonuçlarıdır.
Her gün açılan dev AVM’ler Türkiye’yi sisteme daha fazla bağlıyor. Halk memnun, yaz sıcağında, kış soğuğunda gidip nefes alıyor.
Uzun vadede yaşayacağımız sorunlar mı? O da Allah’a kalmış artık…

İktisat Fakültesi Mezunlar Cemiyeti (İFMC) Başkanı Vahap Adıyaman telefonda “Hocam 6 Ekim’de, İktisat Fakültesi’nden mezun oluşunuzun 50. yılı anısına size plaket vereceğiz” dediğinde içimde garip duygular hissettim.
Artılarıyla, eksileriyle yaşanmış yarım asır.
- İktisat Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarımda 27 ve 28 Nisan 1960 olaylarını hocalarımla birlikte yaşadım. Demir Demirgil, İdris Küçükömer, Gülten Kazgan ve Sencer Divitçioğlu ile birlikte.
- Sonra 1961 Anayasası’nı teneffüs etmeye başladım.
- Ve 12 Mart, 12 Eylül açık ve örtülü askeri darbeleri geldi, 1961 Anayasası’ndaki toplumsal ve demokratik açılımları budamak, tırpanlamak için.
Sokakta, üniversitede, Babıâli’de öldürülen meslektaşlarım, hocalarım ile birlikte. Cavit Orhan Tütengil’leri, Abdi İpekçi’leri ve nicelerini buram buram yaşadım.
Hocam, dostum ve akrabam olan pırlanta gibi bir insanın faşizm tarafından, bulunduğum mahallede, Levent’te yok ediliş felaketini içim sızlayarak izledim.
- 80’lerin faşizmi, 90’ların yeni küresel güç dengeleri ve Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasında Türkiye’nin öne çıkarılışını bir akademisyen olarak yazdım ve konuştum.
1962’de mezun olup daha 21 yaşımda asistanlığa girişimden bugüne kadar yarım yüzyıl geçmiş ve bu süre içinde dünya, bölge ve Türkiye yeni gelişmeler ve sorunlarla yüz yüze gelmişti.
50 yıl önce mezun olduğum İktisat Fakültesi’nden kimler gelmiş kimler geçmişti? Hocalarım, meslektaşlarım ve öğrencilerim olarak…
Kimler mi?
- Bir Sabri Ülgener 1950’lerin başında yazdığı kitaplarla, 2000’li yıllarda, vefatından 40 yıl sonra Türkiye’nin siyaset gündemine gelmiş oturmuştu.
- Aynı şekilde İdris Hoca da, “solcu kimliğine karşın sağ ve liberal cenahın yeni fikir babası” haline gelivermişti.
Sabri Hoca ve İdris Hoca acaba hayattayken kendilerinin 2000’li yıllarda bu denli gündeme geleceklerini düşünmüşler miydi?
İkisini de çok yakından tanıyan bir insan olarak rahatlıkla, “hiç sanmıyorum” derim.
- Prof. Ahmet Kılıçbay politikaya hiç bulaşmamış bir insandı ve iktisat bilimini, teknik boyutuyla hazmetmişti.
Böyle olmasına karşın Evren’in iktisat danışmanı olmasını hâlâ anlayabilmiş değilim.
- Sevgili hocam ve dostum Gülten Kazgan mı? 60’ların Yön dergisinin yazarlarından biri olarak ün salmıştı.
Önce aynı kürsüde, YÖK’ten sonra aynı bölümde beraber çalıştığım bu hocalar ve dostlar Türkiye’nin son 50 yılına fikirleri ile katkıda bulunan insanlardı.
Beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı mesele; ama bu akademisyenler görüşleri ile toplumu etkilemişlerdir. Siyasetçi olmamalarına karşın, belki de istemeden siyasetin bir parçası haline gelmişlerdir.
50 yıllık mezuniyet plaketi bana bunları anımsattı. 1962’de, daha 21 yaşımda asistan oluşumdan emekli olduğum 48 yıllık İktisat Fakültesi öğretim üyeliğim boyunca Türkiye’yi bu akademisyenlerle beraber yaşadık; artı ve eksileriyle.
Tabii İktisat Fakültesi’ndeki hocalığımın benim açımdan en önemli yanı mezun ettiğim 20 bine yakın öğrencimdir.
Dile kolay; yarım yüzyıl, 20 bin öğrenci ve Türkiye’nin son 50 yılına damgasını vuran hocalarla geçen bir ömür.
Vahap telefon edince, bütün bunlar bir filmin şeridi gibi gözlerimin önüne seriliverdi. Sizlerle paylaşmak istedim…

Ortadoğu’daki Karmaşık Oyunun ‘Kuralları ve Kuralsızlığı’
Arap dünyası, İran ve Türkiye’nin üzerinde oynanmakta olan oyunları nasıl değerlendireceğiz?
- Uluslararası ilişkilerin “olağan oyunları” olarak mı ele alacağız?
- Olağan dışı, çizgi dışı, kural dışı öğelerin egemen olduğu; her türlü meşruluk dışı olayın meşruiyet zemini içine zorla sokulmaya çalışıldığı bir olaylar dizisi olarak mı algılayacağız?
- Petrol ve doğalgaz üzerinde egemenlik kurarak, “büyüklerin sürdürülebilir üstünlükler kuramını uygulamaya sokmalarının sonuçları” diye mi değerlendireceğiz?
Bu yaklaşımların hepsi içinde bir doğruluk payı vardır.
Ya ülkeler açısından bakıldığında?
- ABD, Çin ve Rusya “süper güç olma konumlarını kaybetmemek için” dünya gaz ve petrol rezervinin yüzde 65’ini içinde bulunduran Kuzey Afrika - Körfez - Kafkasya üçgenine egemen olmak istiyorlar. Ya da başkasının sahip olmasına karşılar.
- Arap ülkelerinin antidemokratik yönetimleri iktidarda kalabilmek için “büyüklerin dizinden kalkmama gereksiniminin kaçınılmaz olduğunu görüyorlar”. Bunu sağlamak için de ülkeleri (ve halkları) üzerinden her türlü ödünü süper güçlere veriyorlar.
- İsrail İran’ın, nükleer alandaki ilerlemelerini kendisi için yaşamsal bir tehdit olarak görüyor. İran (ve Araplara) karşı Kürdistan ve Amerika kartlarını oynamak zorunda olduğuna inanıyor ve bunu da fiilen uyguluyor.
- İran ise İslami devlet yapısını ve anti-Siyonist politikasını sürdürmek için, Çin ve Rusya’ya yaslanmış durumda. ABD ve İsrail’i kendisi için yaşamsal bir tehdit olarak görüyor.
ABD’nin İslam kartı var mı?
ABD soğuk savaş sonrasında Ortadoğu politikalarını yürütmek için “ılımlı İslam” kartını öne çıkarmış görülüyor. İsrail de bu politikaya destek vermeye başladı. AB büyüklerinin bu konuda ikna edildiğini görüyoruz.
Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler’in üslendiği bu misyon ABD’nin Ortadoğu politikalarına ne kadar hizmet edebilir?
Olasılıklar nelerdir?
- Ilımlı İslam şeriatçı yapılanmaya doğru ilerleyebilir ve ılımlıdan radikale dönüşür. Bu da Batı (ABD) karşıtı politikalara ortam hazırlayabilir.
- Diğer bir olasılık “ılımlı İslam”ın daha yerleşik yapıya dönüşmesi olabilir.
- Öte yandan “Batı demokrasisindeki değerler sistemi ile İslamcı değerler arasındaki farkların yarattığı olumsuzluklar” yaygınlaşabilir.
Batı demokrasisinin kuralları yavaş da olsa işlemeye başlayabilir. O zaman Müslüman Kardeşler’in şeriatçı yapısı (felsefesi) ile çelişkiler artar. Bugün ABD tarafından önerilmekte (dayatılmakta) olan “ılımlı İslami toplumsal yapı modeli” geçerliğini kaybedebilir.
Türkiye halen bunun tipik çelişkilerini yaşamaktadır. Ilımlı İslamın (ve İslamın) Batı tipi demokrasilerden farkı sonucu ile hukuk, iktisat, siyaset, kültür ve sanatta ikilemlerle günlük yaşamımızda karşı karşıya geliyoruz.
“ABD’nin Ortadoğu’da İslamla dansı” bir ortaoyununa mı dönüşecek? Yoksa Paris ya da Atatürk tarzı bir tango mu ortaya çıkacak?
Sevgili Emre’nin herhalde kulakları çınlamıştır…

Onlar İçin Yazdıklarım Ya da Yakın Tarih
1970’li yıllardan bugüne kadar 50’nin üzerinde kişi hakkında yazı yazmışım.
- İçlerinde ünlü siyasetçiler var, yurtiçi ve yurtdışı.
- Büyük çoğunluğu şahsen tanıdığım, şu ya da bu nedenle az ya da sıkça karşılaştığım; hatta rahmetli Rauf Denktaş ve Attilâ İlhan gibi yoğun beraberlik yaşadığım insanlar var.
- İçlerinde başarılarını övmek için kaleme aldığım ya da en ağır eleştirilerde bulunduğum kişiler de söz konusu. Çok yakın arkadaşlarım olmalarına karşın en ağır eleştirilerde bulunduklarım var.
- Ya da bu dünyadan göçtüklerinde onlarla yaşamlarında, yaşadıklarımızı gündeme getirdiğim değerler yer alıyor.
Cumhuriyet başta olmak üzere Türk basınında, değişik dergilerde, hatta anı kitaplarımda genişçe yer verdiğim insanlar onlar.
Bazılarının isimlerini sayayım; Vehbi Koç, Kamran İnan, Peres de Cuellar, Levent Kırca, Emile Noel, Turgut Özal, Abdullah Gül, Prof. Dahrendorf, Yıldız Sertel, Fatih Hilmioğlu, Necmettin Erbakan, Dr. Cosmos Megalommatis (tarihçi), John Moultke (yakın arkadaşım, Amerikalı diplomat), İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Halit Refiğ, İdris Küçükömer, Prof. Fritz Neumark, Sabri Ülgener, Attilâ İlhan, Bedri Koraman, İsmail Cem, Richard Holbrook, Dr. Udo Steinbach, Fazıl Say, Bülent Ecevit ve Tansu Çiller ve toplamı 50’yi aşan kişi.
Yakın tarihin aynası
Bu kişilerin hepsini tanıdım. Kimilerini çok yakından tanıdım. Bazıları hakkında toplam 6 kitap yayımladım. Fikir tartışmalarımızı ayrıntıları ile anlattım.
40 yıl içinde geçen insan manzaralarında dolu dolu her şey vardı. İktisat, siyaset, kültür, sanat, her şey.
Mesleki ve profesyonel ilgi alanlarım dışına çıkarak meseleleri bütünleştirmeye çalıştım. Örneğin siyaseti ele alalım; geniş kapsamlı baktığımız zaman her şeyde siyaset vardır.
Bir çizerin çizgilerinde, bir güldürü ustasının sözlerinde, bir şairin dizelerinde siyaseti buram buram görmeseniz bile kıyısından köşesinden yakalarsınız.
Attilâ İlhan bir şair ve düşünür olarak Emre Kongar’ın daha yetmişli yıllarda “bir toplumcu şair olduğunu gören ilk toplumbilimci idi” sözünü bana 2000’li yılların başında aktardığı zaman bu gerçeği vurguluyordu.
Aynen Picasso ile Dali arasındaki fark gibi Attilâ İlhan da kendini ayırıyordu, Kongar’ın tanıklığı ile.
40 yıl boyunca, bu kişiler hakkında şu ya da bu vesile ile yazdıklarımı bir bütün olarak yeniden okuyup düşündüğümde neleri gördüm?
- Demokrasiden yana olanları, olumlu düşünenleri, uygarlığı ve çağdaş değerleri savunanları gördüm.
- Demokratik değerlere karşı çıkanları, çağdaşlıktan uzaklaşanları üzülerek okudum, kendi yazılarımda.
- Her şeye karşın fikir namusu için mücadele edenleri izledim.
- Yaptıkları olumlu şeylere karşın nasıl ezildiklerini gördüm.
- Temeldeki kavganın ve küresel çatışmaların nasıl apayrı, ilgisiz noktalara çekildiğini gözledim.
Ve belki de en önemlisi, Türkiye’nin zeminindeki kaymaları izledim.
Bütün bunlar benim kalemimden çıkmıştı; 50’yi aşkın insanı anlatırken onlar üzerinden Türkiye’nin ve dünyanın seyrini sergiliyordum.
Onların özelliklerini, yaptıklarını, yapamadıklarını, doğrularını, yanlışlarını anlatırken Türkiye’yi ve dünyayı anlatıyordum aslında.
Bu oyunda onlar da bir aktördü. Kendi penceremden onları değerlendirirken kuşkusuz kendimi de sergiliyordum.
Ne demişler, “bana dostunu (ya da düşmanını) söyle, kim olduğuna karar vereyim”…

Ayılar, Filler ve Domino Taşları
Türkiye kendi uygulamalarındaki zikzaklar ve Batılı büyük güçlerin Ortadoğu politikaları arasında sıkışmış durumda.
Ankara’nın seçenekleri ve manevra alanı daralmış bulunuyor. Önce ABD’nin Suriye politikasını ve Ankara’nın yaklaşımlarını sıralayalım...
ABD’nin Suriye politikası
1) Esad’ın ve Şii ağırlıklı yönetimin ortadan kaldırılması...
2) Yerine, Sünni (ve Müslüman Kardeşler) ağırlıklı bir yönetimin getirilmesi...
3) Bu geçiş döneminde Suriye Kürtlerinin, Kuzey Irak’ta olduğu gibi bağımsız bir yönetim kurmaları...
4) Kuzey Irak ve Kuzey Suriye Kürt yönetimleri arasında bütünleşmenin sağlanarak, büyük Kürdistan konusunda en önemli iki ayağın, Akdeniz’e bağlanarak gerçekleştirilmesi...
5) Bölünme ve rejim değişiklikleri ile Suriye üzerinde, İran’ın etkisinin ortadan kaldırılması...
6) Kuzey Irak ve Kuzey Suriye Kürt yönetimleri arasında bütünleşme sağlanarak “Arap Ortadoğusu’nda İran’ın tamamen yalnızlaştırılması”...
7) Ankara’nın, “ABD’nin Suriye politikasında en büyük rolü oynayacak şekilde öne çıkarılması” ve Türkiye’deki Sünni İslami ağırlığın bölgedeki rolünün artırılması. Bu yolla İran’ın Şii etkinliğinin geriletilmesi.
Ankara’nın Suriye politikası
AKP hükümetinin yeni Suriye politikasında, ABD’nin politikası ile örtüşen birçok husus bulunmaktadır. Ancak bazı konularda tamamen karşıt durumlar söz konusudur.
Ankara’nın yeni Suriye politikasının ana başlıklarını görelim:
1) Şii ağırlıklı yönetimin (Esad’ın) bertaraf edilerek Sünni (ve Müslüman Kardeşler) ağırlıklı bir yönetimin getirilmesi...
2) Bu konuda fiili her türlü girişimin gerçekleştirilerek sonuca gidilmesi...
3) Irak’ta (Bağdat’ta) yapıldığı gibi, Şii unsurlara karşı Sünni unsurların desteklenmesi. Dolayısıyla, İran’ın bölgesel etkinliğine karşı ABD politikalarıyla örtüşme söz konusudur.
Ancak Kuzey Suriye’de de Kuzey Irak’ta olduğu gibi bağımsız bir Kürt yönetiminin ortaya çıkması halinde, ‘domino teorisi’nde olduğu gibi bunun Türkiye’ye sıçramasını engellemek imkânsız hale gelecektir.
Hele bu süreç bölgeyi ellerinde tutan büyük devletler tarafından destekleniyorsa. Ankara hükümetinin zorluğu (ve çelişkisi) buradadır.
Ancak perşembenin gelişi çarşambadan zaten belli idi. Ben işin bu noktaya geleceğini son 10 yılda yaza yaza, söyleye söyleye dilimde tüy bitti. Şimdi Suriye’de yumurta kapıya geldi; Ankara’nın uygulamaları ile büyüklerin politikaları bazı konularda keskin bir biçimde ayrışmaya başladı.
Ankara (ve Türkiye) için esas sorun asıl şimdi; domino taşları art arda devrilmeye başladı. Türkiye de bunların yolu üzerinde bulunuyor.
Ayı ya da fil, hiç fark etmiyor; yatağa girdiğiniz zaman arada ezilmeye mahkûmsunuz, öyle ya da böyle.

Ortadoğu’da Ilımlı İslam ve Kürdistan
Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması ya da BOP ne anlama geliyor;
- Kürdistan’ın Doğu Akdeniz’den Azerbaycan’a kadar bir hat içinde gerçekleştirilmesi,
- Ilımlı İslam kimliği ile, “küresel sistem ve Batı’nın işbirliğine açık” Sünni (dini) örgütlenmelerin iktidara taşınması.
Bu görev için şimdilik seçilen (ve anlaşılan) örgüt Müslüman Kardeşler’dir.
ABD, İngiltere ve İsrail’in yürütmekte oldukları bu politikaya Almanya ve Fransa büyük ölçüde katılmışlardır.
Çin ve Rusya, Batı’nın Ortadoğu’da yürütmekte olduğu politikalarla çatışma halindedir. Çin ve Rusya’nın İran ve Suriye politikaları bunun kanıtı oldu.
- Çin ve Rusya’nın Ortadoğu (ve BOP) konusunda ABD ve AB ile çatışması ile,
- Bu iki ülkenin yeni küresel sistem içindeki “katılımları” çelişiyor,
- Asya büyükleri ve Batı, bir yandan yeni küresel düzen içinde birbirlerine bağımlı hale geliyorlar,
- Öte yandan Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması üzerinde çatışmaya giriyorlar.
Çatışma ve gövde gösterileri yalnızca Birleşmiş Milletler’de olmuyor; askeri güçlerin gövde gösterisi olarak devreye sokulduğunu Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi’nde görüyoruz.
Arap Baharı’nda son bölüm olan Suriye boyutu bunu açık olarak ortaya çıkardı.
Ve arada kalıp ezilenler
Türkiye bunların başında geliyor. Irak, Libya ve Suriye operasyonlarında Ankara’nın iktisadi, siyasi ve askeri olarak kayıplara uğradığını açık olarak yaşadık ve yaşamaktayız.
Türkiye’de iktidarlar, özellikle 1980’li yıllardan itibaren, “Batı’nın Ortadoğu politikalarına uyup uymama konumuna göre ayakta kalmış ya da devrilmişlerdir”.
Özal, Demirel, Erbakan, Mesut Yılmaz ve Ecevit bunun somut örnekleridir. 2000’li yılların başından itibaren daha da keskinleşen fiili gelişmeler “iç ve dış dinamiklerin birbirlerine bağımlılığını artırmıştır”.
İç iktidarlar, Ortadoğu’da egemen olan küresel güçlerin bağlı değişkenleri haline gelmişlerdir.
Bugün bu bağımlılık,
- Bir yandan Kürdistan meselesinin,
- Öte yandan ılımlı İslami (Sünni) örgütlenmelerinin bir parçası olmuştur.
Türkiye’de ve bölgede Kürdistan konusu ile ılımlı İslam (ve Müslüman Kardeşler) konusu, atbaşı yürümeye başlamış bulunuyor.
Suriye sorunu adeta bir ayna gibi durumu yansıtmaktadır;
- İçinde Müslüman Kardeşler’in (ve Sünni İslamın) iktidarı vardır.
- Kürdistan meselesi fazlasıyla vardır; Kürdistan’ın bir ayağı da Suriye’de gerçekleştirilmek ve Akdeniz’e bağlanmak isteniyor.
Bu genel yeniden yapılanma içinde Türkiye’ye de biçilen bir elbise söz konusu; şimdi terziler harıl harıl bunun için çalışıyorlar.
Bölgemizde Kürdistan ve ılımlı İslam (Sünni) meseleleri birlikte yürüyor. Tek olmayan ve görülmeyen ise demokrasidir.
Kralların, şeyhlerin, askeri ve sivil diktatörlerin her yeri kapladığı bu bölgede demokrasiden söz etmek “kara mizahtan” başka bir şey olmaz.
Ayakları kesik bir masa gibi çökmeye mahkûmdur.

- 32 milyar dolarlık ticaret hacmini yıllık 100 milyara çıkartmak istiyoruz,
- Nükleer enerjide Rusya ile işbirliğimiz 20 milyar doları buluyor; bunun arkası da gelecek,
- Enerjide, Rus doğalgazına bağımlılığımız yüzde 50’yi geçiyor,
- Türkiye’ye her yıl 3.5 milyon Rus turist geliyor; amacımız bunu artırmak,
- Savunma sanayisi alanında işbirliğini geliştirmek istiyoruz. Uydu sistemleri konusunda bazı adımlar atıyoruz.
Bunlar Erdoğan’ın (ve Ankara’nın) 18 Temmuz 2012 Moskova ziyareti sonrasında ifade ettikleri. Suriye konusu kapalı geçildi. Sadece Cenevre kararı konusunda ortak görüş ortaya çıktı. Putin, Erdoğan’ın basın toplantısındaki açıklaması sonrasında yaptığı ekleme ile Erdoğan’ın Cenevre deklarasyonuna destek vermesini, “Biz de destekliyoruz” diyerek gerçekleri ortaya koydu; adeta “Suriye sorununda sadece bu konuda ortak görüş içindeyiz; bunun dışındakilerde farklı görüşleri paylaşıyoruz” demiş oldu.
Rusya ve ABD ile ilişkiler çelişiyor mu?
Cumhuriyet döneminin son 70 yılında Rusya ile ilişkilerde en kapsamlı anlaşmalar AKP döneminde yapılmış. Son 6 yıl içinde Ankara-Moskova ile 37 anlaşma ve protokol imzalamış, Erdoğan’ın 18 Temmuz ziyareti sonuçları bunun dışında.
Ve yine AKP döneminde Ankara, ABD ile Cumhuriyet dönemindeki en kapsamlı (ve derin) ilişkiler içine girmiş;
- ABD’nin Ortadoğu politikasına angaje olmuşuz,
- Arap dünyasında İslamın siyasallaştırılması ve kurumsallaştırılması girişimlerinde başrolü üstlenmişiz,
- Suriye konusunda Çin, Rusya ve İran ile karşı karşıya gelme pahasına; kendi iktisadi çıkarlarına ters düşen angajmanlara girmişiz.
Tam da bu çelişkili ortamda Tayyip Erdoğan 18 Temmuz’da Moskova’ya Putin’le buluşmaya gitmiş. Ve ne rastlantıdır ki; aynı gün Şam’da kan gövdeyi götürmüş; Esad’a karşı, dış kaynaklı olduğu söylenen eylemler yapılmış.
Bu ortama karşın Erdoğan ile Putin’in kamuoyuna yaptıkları ortak açıklamada gayet sakin; adeta her şey normalmiş gibi bir görüntü sergileniyor.
- Rusya BM’nin Güvenlik Konseyi üyesi; aynı zamanda Asya’nın ve bölgenin dev nükleer gücü,
- Türkiye, Batı’nın bölgede kaybetmek (ya da elinden kaçırmak) istemediği bölgesel bir güç,
- Rusya Asyalı olduğu kadar Avrupalıdır da; başta Almanya olmak üzere, Rusya ile işbirliğine mecburlar, doğalgaz bağımlılıkları var; ABD’yi dengelemek için de kullanıyorlar.
Ankara’nın etkinliği
Ankara’nın İslami derinlikteki etkinlikleri Batı ve Asya büyükleri tarafından farklı algılanıyor.
- ABD, İngiltere ve İsrail Arap (ve İslam) Ortadoğusu’ndaki denetimleri açısından Müslüman Kardeşler’e (ve Sünnilere) şimdilik de olsa bel bağlamış durumdalar.
- Rusya, Çin ve İran bundan hiç hoşlanmıyor.
Suriye sorunu (ve çıkmazı) bütün bunların bir turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkarılmasına yardım etti.
18 Temmuz’daki Erdoğan-Putin zirvesinde Suriye konusunun sessiz geçiştirilmesinin arkasında yatan neden budur. Moskova ve Ankara, Suriye konusundaki karşıt görüşlere sahip oldukları halde bunu açığa vurmaktan çekindiler.
Çünkü bu, iki tarafın da işine gelmezdi.
Erdoğan’ın açıklamalarından sonra Putin’in adeta araya girerek Cenevre kararı konusunda, “Ankara ile ortak görüşü paylaşıyoruz” demesi ayrılıkları örtmek içindi.
Washington-Moskova-Ankara dengesi
- Bir tarafta AKP hükümetinin ABD ile çok derin stratejik işbirliği ve angajmanları fiilen gitmektedir; Ankara-ABD ilişkileri, iç politikanın (ve dinamiklerin) ayrılmaz bir parçası olmuştur.
- Öte yandan yanı başımızdaki dev komşu Rusya ile nükleer enerjiden doğalgaza, olmazsa olmaz ilişkilerimiz yürümektedir.
AKP’nin bölgedeki (ve içerdeki) İslami derinlik politikaları var. Bu iki dev ile Türkiye arasında yürütülen hassas denge söz konusu.
Ancak Ortadoğu’nun yarını, böyle hassas dengeleri yürütme olanağını vermiyor. Arap dünyasının Müslüman Kardeşler’in yönetimine devri, “Kürdistan meselesi” ve İran’ın sisteme sokulması gibi açmazlar Türkiye’yi de fazlasıyla etkileyecektir.
Küresel güçlerin Ortadoğu çekişmeleri ile bölge ülkelerinin iç dinamikleri yavaş yavaş keskin bir biçimde karşı karşıya gelmeye başladı.
Çatırdama sesleri giderek yaygınlaşıyor.

Dış politikamız ve iç politikamız Suriye üzerinden iç içe geçmiş durumda.
- ABD ve AB Suriye’de Esad’ı, Baas rejimini göndermek istiyor.
- Yerine Sünni Müslüman Kardeşler’in iktidarı isteniyor.
- Müslüman Kardeşler iktidara gelmenin yolunun, “Batı ile işbirliğinden geçtiğini gördü”, politikasını şimdilik değiştirdi. ABD, İngiltere ve İsrail tarafından destekleniyorlar.
- Suriye’de Esad’ın (ve Baas’ın) iktidardan uzaklaştırılması S. Arabistan ve Katar tarafından destekleniyor. “Müslüman Kardeşler’in iktidarı konusunda kafaları biraz karışık”; ancak MK’yi “ehveni şer” olarak görüyorlar. Çünkü işin ucunda “İran faktörü” var.
- Irak’taki Şii, Sünni ve Kürt kavgasının Suriye’ye yansımaları söz konusu. Bağdat bölünmüş durumda; Şii kanat Esad’a yakın. Kürdistan ile birleşmek isteyenler ile MK, ABD ve AB ile işbirliği içindeler.
- Rusya ve İran, Esad (ve Şiilere) destek veriyorlar.
Ve Ankara’nın tutumu:
Bu karmaşık fotoğraf içinde Ankara hükümeti seçeneğini belirlemiş;
- Sünni MK’nin iktidarını destekliyor,
- Yalnız Türkiye’nin iç dengeleri açısından değil ABD ile angajmanlar da bunu zorunlu kılıyor.
Ancak Ankara açısından Türkiye’deki ilgili kamuoyunun anlamakta zorlandığı bir şey var; “Hükümet Suriye konusunda neden bu kadar öne çıkıp iktisadi ve siyasi riskler üsleniyor?”
Henüz kamuoyuna yansımamış “dışsallıklar mı söz konusu”? Kürdistan konusunda “büyük bedelin yalnız Irak’a değil Suriye’ye de ödetilmesi” gibi. Ya da Güneydoğu’daki sınır değişikliklerine karşılık Suriye’de Türkiye lehine yeni gelişmeler mi düşünülüyor?
Eğer böyle bir hesap varsa Kıbrıs (KKTC) da bu hesapların bir parçası olmak durumundadır. Çünkü küresel güçler açısından Doğu Akdeniz’in stratejik önemi iyice arttı.
Fedakârlık listesinin içine KKTC de katılmak istenecektir.
Bölgede paylaşım hesapları yapılan yalnız Irak ve Suriye değildir; Kıbrıs Adası da ABD, AB ve Rusya arasında yavaş yavaş paylaşılmaktadır.
Bugün Rumlar, AB’nin dönem başkanı bile yapılmıştır. Ada AB’nin bir parçası olmuştur. ABD ve İngiliz üsleri adada egemendir; Rum tarafında yerleşik Rusların (ve şirketlerinin) sayısı son yıllarda hızla artmış bulunuyor.
Yalnız ABD ve AB değil Rusya da adada fiili etkinliğini artırıyor. Ayrıca Rusya’nın, “Kıbrıs’ın yanı başındaki Suriye topraklarında deniz üssü bulunmaktadır.”
Suriye açmazı (ve çıkmazı) Batı, Rusya, İran ve Türkiye açısından “küresel çıkar çatışmalarına göre kitlenmiş görünüyor”.
Eğer Türkiye’ye, “Batı tarafından henüz bilmediğimiz bazı ödünler verilmesi söz konusu değilse”, Türkiye kendi topuğuna kurşun sıkan kabadayı konumuna gelecektir.
Özal dönemindeki Körfez krizinde, Özal’ın kafasında “Kerkük beklentisinin” yattığı, yakın çevresindekiler tarafından ifade edilmiştir. Ancak bu modelin “Kürdistan projesine ters düşmesi”, Özal’ın hesaplarını altüst etmiştir.
Bugün Kürdistan hesapları karşısında Ankara’nın artıları ve eksileri masanın üzerinde ve altında tartışılmaktadır.
Masanın altındakilerin masanın üstündekileri fersah fersah geçmiş olması toplumda rahatsızlık yaratmaktadır.
Küresel paylaşım kavgaları ile içerdeki yeniden yapılanma hareketleri fazlaca örtüşmeye başlamış bulunuyor.
Ankara hükümeti için de Suriye meselesi, bir dış politika meselesi olmaktan çok daha ötede, kendi bölgesel meşruiyetini kabul ettirip ettirememe sorunu haline gelmiştir.
Hem iç hem de dış dinamikler açısından…

Soğuk savaş döneminde küçük ve güçsüz devletler, uydu ya da yarı uydu konumundaydılar.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Yalta Konferansı ile başlayan süreçte Türkiye, Batı Bloku’nun bir parçası oldu. Küresel iki büyük çarkın gereklerine uydu ya da uyduruldu.
Ancak Batı içindeki bir Yunanistan ya da bir Kanada gibi değildi. Türkiye’nin üç önemli farkı ve dezavantajı bulunuyordu ve halen de bulunmaktadır.
- Batı (ve bloku) tarafından, hep “öteki” olarak algılandı. Müslüman ve Asyalı kimliği Türkiye’yi, “Hıristiyan Batı” dünyasından ayırıyordu.
Değerli Alman bilim insanı Prof. Dr. Fritz Neumark’ın dediği gibi, “Avrupa 400 yıl boyunca Türklerle savaşmış ve çekişmişti”. Türkiye’yi kendindenmiş gibi kabullenmesi imkânsızdı. (*)
- Türkiye’nin ikinci önemli özelliği (ve farkı) ise dünya enerji kaynaklarının %65’ini kapsayan Ortadoğu’nun tam göbeğinde bulunmasıydı. Büyük devletlerin gözü Ortadoğu’daydı; onların küresel güç kavgalarında Türkiye de nasibini alacak ve bedelini ödeyecekti. Aynen 30 yıldır yaşamakta olduğumuz terör sorununda görüldüğü gibi.
- Türkiye’nin bir başka farkı da Kurtuluş Savaşı’nı Avrupa’ya (ve Batı’ya) karşı kazanmış olmasıydı. Atatürk’ün önderliğindeki bağımsızlık ve özgürlük savaşı, Avrupa’nın hesaplarını bozan Lozan zaferi ile sonuçlanmıştı. Türkiye dünyada, sömürgecilere karşı savaşan ülkeler ve toplumlar açısından bir örnek oluşturuyordu. Pek çok dünya ulusu Atatürk’ü ve Türkiye’yi örnek almaya başladılar. Hem de Cezayir’den Küba’ya kadar uzanan geniş bir alanda.
Türkiye bir anlamda küresel güçler açısından tehlikeli bir örnekti. Hem de Ortadoğu gibi en stratejik bölgede bulunuyordu.
Küresel ve yerel dinamikler
Küresel dinamiklerin Türkiye için taşıdıkları soru işaretleri yanında, iç dinamiklerde de gelişen çelişkiler, Türkiye’yi bugünkü zemine taşıdı.
Ülke Batı’nın gözünde, Batılı olmaya çalışan Doğulu bir (öteki) olarak algılanıyor
- Türkiye AB’nin dışında tutularak denetim altına alındı. Türkiye-Avrupa ilişkilerinin son 50 yıllık yakın geçmişi incelendiğinde, bu gerçek açık olarak görülür. “Hayatım Avrupa” adını taşıyan beş ciltlik çalışmamda bu gerçeği bütün ayrıntıları ile ortaya koydum.
- Türk şirketleri bir yandan Kürdistan’da (Kuzey Irak) para kazanıyorlar; diğer taraftan o bölgeden (ülkeden) gelen silahlı güçler (teröristler), Türk ordusuna saldırıyor.
- Suriye’de dün ortak hükümet (kabine) toplantısı yaptığımız yönetimi bugün savaşın eşiğine gelmiş bulunuyoruz.
- ABD ve AB çevreleri “Ankara bizim için çok önemli, işbirliğimiz artıyor” diyorlar. Öte yandan Ankara, Avrupa ve Batı’ya değil, Ortadoğu Arap dünyasına her anlamda yakınlaşıyor.
- Batı Türkiye’de kendi uyguladığı demokrasi yerine, ılımlı islam cumhuriyeti modelini uygulatmak istiyor.
Büyük resim
Bir türlü önlenemeyen terörist saldırıların, bu büyük resim içinde değerlendirilip önlemlerin alınması gerekir.
- Türkiye petrol ve doğalgaz kaynakları ve yolları üzerinde bulunduğu için küresel güçler tarafından yeniden dizayn edilmektedir.
- “Kürt meselesi” ve Kürdistan çabaları bu büyük resmin ayrılmaz bir parçası haline getirilmiştir.
- Terör bu gelişmelerde, “bir araç” olarak kullanılmaktadır.
- Türkiye açısından terörün ortadan kaldırılabilmesi için siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel faktörler bir bütünlük içinde kullanılmak zorundadır.
Küçük dişlilerle uğraşmak terörü bitirmez, daha da yaygınlaştırır. Onu çözmek için olayı küresel boyutta algılamak gerekir.
Çünkü sorun yerel değil, küreseldir.

(*) Denktaş’ın Öbür Yüzü, Kırmızı Kedi, sayfa 27, 2011

Batı, kademe kademe Kürdistan’ın kurulmasına karar vermiş görünüyor. Arabi, Farsi ve Türkinin yanına Kürdi de siyasal olarak ilave edilmek isteniyor.
Kürdistan’ın, siyasal olarak kurulması ve Batı’nın denetimi altında bulunması, küresel çıkarları ve İsrail’in güvenliği açısından çok önemli.
Kürdistan’ın kurulması Irak, Suriye, Türkiye, İran ve Azerbaycan’ın fedakârlığını gerektiriyor.
İlk özveriyi Irak yapmış bulunuyor; ülke fiilen bölünmüş durumda. Türkiye içinde de özerklik ve federasyon konusunda önemli ilerleme var. Silahların bırakılması ile önemli bir zemin hazırlanmış olacak gibi görünüyor.
Suriye ve İran ayaklarının da halledilmesi ile sürecin 5-10 yıl içinde tamamlanması söz konusu.
Bu sayede ABD, AB ve İsrail’in Ortadoğu’daki konumu güvence altına alınmış olacak; Çin ve Rusya’nın Batı ile rekabetinde önemli bir üstünlük elde edilecek.
AKP-CHP işbirliği
AKP ve CHP’nin Kürt meselesinde diyalog (ve yakınlaşma) içine girmeleri sürecin yürütülmesi bakımından önem taşıyor. Çünkü bu yükü AKP’nin tek başına üstlenmesi imkânsızdır. Küresel güçler bunun da farkındalar.
6 Haziran 2011’de Bıçak Sırtı köşemde yayımladığım makalemin başlığı, “Amerika, AKP-CHP Koalisyonu İster mi?” idi. Bu meselenin çözümünde büyük koalisyonun gerekli olduğuna değinmiştim.
Bir yıl öncesinde yadırganan makalemin, bugün kamuoyunda, çoğunlukla destek gören fikirleri içerdiğini görüyorum.
Bir bilim insanı olarak trendlerin (ve eğilimlerin) uzantılarını nesnel (ve sayısal) bir biçimde ortaya koymak doğal bir akademik alışkanlığımdır. Süreçlerin varacağı noktalar üç aşağı beş yukarı bellidir.
Olasılıklar belliydi
Son 10 yıl içinde bu köşede konu ile ilgili olarak yazdığım yazılarda şunu söylemiştim;
- Ya Araplar, İran ve Türkiye olarak bölge ülkeleri Kürt meselesi konusunda kendileri ortak bir zemin ve çözüm oluşturacaklar,
- Ya da ABD, AB ve İsrail’in taleplerine şu veya bu şekilde evet diyerek onların politikalarına uyum sağlayacaklardır.
Bugün gelinen noktada ikinci olasılığın egemen olduğunu ve sürecin bu yönde ilerlediğini görüyoruz.
Irak’ta bu süreç askeri müdahalelerle yürütüldü. Türkiye’de ise sınırlı silahlı çatışmalara rağmen daha yumuşak, hatta parlamenter sisteme entegre edilerek ilerleme sağlanıyor; siyasal diyalog öne çıkarılıyor.
Suriye’de ise iç çatışma ve iki cephe oluşturularak hallediliyor. En büyük baş ağrısı İran; sırtını Asya’ya dayayan İran direnmektedir.
İran’a karşı kapsamlı bir askeri müdahalenin ise Batı için bedeli çok yüksek. İşler tersine dönebilir, hesaplar bozulabilir.
Bu konuda “Türkiye’nin, ABD ve AB açısından önemi çok artmıştır”. Onlara İsrail’i de ekleyebiliriz.
Ankara 1 Mart 2003 tezkeresine rağmen, Irak konusunda elinden gelen desteği sağladı. Suriye’de Batı’nın politikalarına uydu.
Ancak İran meselesinde Ankara çekingen davranmak zorunda kalıyor. ABD ve AB de Ankara’yı fazla sıkıştırmak istemiyor. Çünkü ona ihtiyaçları var.
Bu da Ankara’nın elindeki joker değilse bile önemli bir karttır. Bu arada Ankara, üzerindeki bölgesel riskleri düşürmek için Rusya ile de flörtünü sürdürüyor.
Bir bakıma Ankara, Berlin’in yaptığını yapmaya çalışıyor.

- Türkiye Avrupa’nın hem içinde, hem dışında.
- AB’nin üyesi değil, AB kurumlarında yer almıyor, karar mekanizmaları dışında.
- Ama AB kurumlarının aldığı ticari kararlara uyma yükümlülüğü altında; özellikle de AB dışı tüm dünya ile ilişkilerinde, “haksız rekabet koşulları altında” bulunmaya adeta mahkûm edilmiş durumda. Sanayicilerimiz, ihracatçılarımız yıllardır yakınıyorlar.
- Demokratik olarak ve çağdaş değerler olarak AB’nin hem dışında hem de çok uzağında.
- Avrupa’nın Hıristiyan değerlerine ve geleneklerine karşı İslami yaşam tarzını topluma yaşatmaya çalışan bir iktidar var.
- Sendikal haklar bakımından AB’nin çok ama çok uzağında.
- Kadın-erkek eşitliği ve kadın hakları açısından en gerilerde.
- Sosyal örgütlenmeler AB standartlarının tamamen dışında.
- Askeri yönden bakıldığında ise Türkiye Avrupa’dan fazla Avrupacı ve Batıcı. NATO’nun en sadık ve güvenilir üyesi. Balkanlar’da, Afganistan’da, Lübnan’da istenen talepleri yerine getirmiş. Arap Baharı’nda en ön safta yer almış; bugün de Suriye’ye karşı yapılacak bir operasyonda başı çekmeye hazır, beklemede.
Ticari ve askeri entegrasyonlar iyi gidiyor; buna karşılık demokratik ve kültürel yakınlaşmalar yok. Bu zıtlıklar sorunlar yaratıyor.
- Bir yönü ile AB’nin (ve Avrupa’nın) tam içinde.
- Öbür yönü ile tamamen dışında, adeta kaçıp bir köşeye saklanmış gibi.
Eski bir politikacının ünlü bir ifadesi vardı; “Ben ne içindeyim, ne de dışında”. Türkiye de AB’nin (ve Avrupa’nın) hem içinde hem de dışında bulunan bir ülke ve bu çelişkiyi bünyesinde buram buram yaşıyor.
Avrupa (ve AB) açısından bir sorun yok; bu çelişkilerin faturası Avrupa’ya çıkmıyor, bedeli biz ödüyoruz.
Onlar uyum süreci adı altında istediklerini yaptırıyorlar. Demokratik haklara, sendikal haklara fazla bulaşmadan işi idare ediyorlar.
Türkiye’yi AB içine almadan istedikleri gibi denetimleri altında tutuyorlar. AB ile ilişkiler konusunda bugün Türkiye ikiye ayrılmış durumda;
- Mevcut çelişkilerle işi sürüncemede tutup, AB süreci ile Avrupa’dan uzaklaşmak isteyenler var; aynı zamanda kendi işlerini içerde yürütüyorlar.
- Öte yandan bir kesim, neredeyse Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi; “Avrupa mandası altına girelim de bu sayede Avrupa’ya yakınlaşmış oluruz, yoksa beterin beteri var” diye düşünebilecek bir noktaya gelmişler.
Dün de bugün de aynı
Osmanlı’nın son döneminde Türkiye-Avrupa ilişkileri birçok yönü ile benzer konumdaydı. Osmanlı’nın son 80-90 yılında “Avrupalılaşma” aydınlar ve bürokratlar tarafından çağdaşlaşmanın ve demokratikleşmenin bir köprüsü olarak algılanmıştır.
Alev Coşkun’un yeni çıkan kitabı bu dönemin gelişmelerine ayrıntılı bir biçimde ışık tutuyor. (*)
Bugün Türkiye Batı ile Ortadoğu (ve Asya) arasında sıkışmış durumdadır. Gerçek bir katılımcı demokrasinin kurulması için gerekli olan yeniden yapılanma girişimlerine başlanamadığı sürece bu çelişkileri azaltma olanağımız yoktur.
Dün Nâzım Hikmet’leri cezaevlerine göndermiştik; bugün de Fazıl Say’ları toplum dışına itme noktasına gelmiş bulunuyoruz. Doğan Hızlan’ın 8 Haziran 2012’de Hürriyet’te yazdığı gibi, “Fazıl Say Türkiye’dir” düşüncesine gelemediğimiz sürece ne demokrasimizi kurabilir ne de gelişmiş bir toplum düzeyine çıkabiliriz.
Arap dünyası ile farklı ilişkiler
Türkiye (ve Ankara) ile bazı Arap ülkeleri arasında özel ilişkiler kurulmaya başlandı. S.Arabistan ve Katar başı çekiyorlar. Bu da önümüzdeki dönemde yürütülecek stratejik bölgesel ilişkilerin ipuçlarını veriyor.
Bu yeni açılımlar AB büyükleri ve ABD’nin Ortadoğu politikalarına uyuyor. Bu arada Rusya ve Çin, Ortadoğu Arap dünyasına ilişkin pozisyonlarını netleştirmeye başladılar.
6 Haziran 2012’de Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov sert bir açıklama yaptı; Rusya ve Çin’in, Suriye’ye yapılacak bir dış askeri müdahaleye kararlı bir şekilde karşı çıkacağını belirtti.
- Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Hindistan, İran ve Afganistan ile yakın işbirliği ve üyelik ortamını geliştireceğini belirtti.
Bütün bu gelişmeler karşısında Ankara’nın bölgede, Batı’ya daha da angaje bir konuma geldiğini görüyoruz.

(*) Devrimin İlk Karşıtları, Alev Coşkun, Cumhuriyet Kitapları, 2012

Yakından tanıdığımız Japon Profesör Masayuki Yamauchi 80’li ve 90’lı yıllarda devrimden sonra Moskova’nın gazabına uğrayan Sultan Galiyev üzerine kapsamlı araştırmalar yaptı. Galiyev’in yaşadığı topraklara gidip birinci elden gerçekleri araştırdı. Bu çalışmaları önce Japonca sonra da başka dillerde yayımladı. Küçük bir bölümü de Türkçe çıktı. (*) 1990’lı yıllarda Profesör Yamauchi ile İstanbul’da sohbet ederken ona Profesör İdris Küçükömer’den söz etmiştim.
Rahmetli Küçükömer’i tanımıyordu. İdris Hoca benim hem hocam hem de dostum oldu. Değerli araştırmacı Zülâl Kalkandelen’in “İdris Küçükömer’in Tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” adlı kitabını incelerken bunlar aklıma geldi. (**)
Profesör Yamauchi ile yaptığımız sohbetlerde İdris Küçükömer’in tezleri ile Sultan Galiyev arasındaki bağlantıya değinmiştim.
Sultan Galiyev’in Müslüman toplumlar ve Asya için öne sürdüğü görüşlerin benzerlerini İdris Küçükömer’in de değişik bir biçimde de olsa ifade ettiğini söyledim.
Sosyalist Küçükömer’in 2000’li yıllarda Türkiye’de, apayrı bir boyutta tartışmaya açılacağını aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Ancak yine de “Necmettin Erbakan faktörü” çoktan kendini göstermeye başlamıştı; daha 1970’li yıllarda Ecevit-Erbakan koalisyonu ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı bu sinyalleri veriyordu.
Türk Kurtuluş Savaşı başlangıcında, Bakû’ya Moskova adına giden genç devrimci Sultan Galiyev Bakû’da, “Lenin yerine Mustafa Kemal posterlerinin her yeri doldurduğunu görünce çok şaşırmıştı”.
Bu aslında Galiyev’in savunduğu görüşleri destekleyen bir tepkiydi. Profesör Yamauchi’nin eserlerinde bu gerçekler göz önüne serilir.
İdris Küçükömer’in tezlerinde sivil toplum ya da sivil hareket vurgusu öne çıkar. Buna kimsenin itirazı olmaz.
Ancak sivil toplum vurgusu “sivil örgütlenmeleri de beraberinde taşımak zorundadır”. Avrupa bu dönüşümü 200 yılı aşan bir süreçte tamamlayabildi.
Türkiye’de ise “sivil örgütlenme zemininin oturtulamaması”; buna karşı çıkan iç ve dış dinamikler, son 70 yıla damgasını vurmuştur.
- Sivil örgütlenmenin zemini, Avrupa kriterleri ve felsefesi doğrultusunda olmadı.
- Aksine ters yönde (sivil örgütlenme dinamikleri) teşvik edildi.
Örneğin inanç odaklı örgütlenmeler toplumda, sivil örgütlenmeler olarak öne çıktı. Avrupa’daki vatandaş (yurttaş) odaklı ve sınıfsal örgütlenmelerin yerini aldılar.
Galiyev’in değil ama Küçükömer’in öne çıkardığı (sivilleşme) aşağıdan yukarıya hareketler bu zemin üzerine inşa edilmektedir.
Kimilerine çok ters gelse de Galiyev - Erbakan - Küçükömer hattının içinde bütün zıtlıklara karşın önemli ortak noktalar vardır;
- Üçü de emperyalizmin, kapitalizmin ve Batı’nın karşısındadırlar.
- Galiyev de Küçükömer de sosyalisttir.
- Erbakan, Batı’ya karşı İslam dünyasını birleştirmeye yöneliktir. Bu noktada Galiyev ile Erbakan arasında benzerlikler vardır.
Günümüzde Ortadoğu’da geliştirilmeye çalışılan (İslami odaklı ve örgütlü sivilleşme hareketleri) Batı’dan çok farklıdır, sol ve antikapitalist kimliğe sahip değiller.
Oysa Sultan Galiyev ve İdris Küçükömer sosyalist zemini esas alırlar. Ben şahsen İdris Küçükömer’in Sultan Galiyev’den etkilendiğine inanıyorum.
(*) “Sultan Galiyev, İslam Dünyası ve Rusya” Profesör Yamauchi, Çev. Dr. Matsutani, 1995, Bağlam Yayınevi
(**) “İdris Küçükömer’in Tezleri; İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” ; Zülâl Kalkandelen, 2011, Cumhuriyet Yayınları.

Toplumlar elbise değiştirir gibi kimlik, uygarlık, dil ya da din değiştirmezler, değiştiremezler. Toplumun içindeki dinamikler, bölgesel ya da küresel etkiler şu ya da bu derecede etkili olarak zaman içinde bu değişimlerde yer alırlar.
Hatta tarihi ya da bölgesel tesadüfler bu süreçte etkili olurlar. Kimi zaman da Türkiye gibi istisnai nitelikte toplumlar vardır. Türkiye dünya üzerinde gerçekten çok ayrıcalıklı bir konumdadır;
- Kültürel olarak Doğu ve Batı arasındaki fay hattının içindedir. Hem Batı’nın “öteki” olarak gördüğü gibi bir İslam toplumu, hem de çağdaş Batı değerlerine ulaşmaya çalışan bir toplumsal ikilemi 19., 20. ve 21. yüzyılda tüm çelişkileri ile yaşayan bir ülkedir.
- Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk’ün önderliğinde işgalci Avrupalılara karşı, üstelik de Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kazanmıştır, ama Yalta pazarlığı sonrası taksimatta Batı Bloku içinde kalmasına karar verildiği için bu blokun kurumlarının bir parçası olmuştur.
Avrupa Konseyi’nde, NATO’da ve Batı’nın önderliğinde kurulan iktisadi ve sosyal kurumların hemen hemen tamamında yer almıştır.
- Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge dünya büyüklerinin petrol ve doğalgaz kavgası (ve savaşları) yaptığı bir coğrafyadır. Türkiye bu çıkar çatışmalarının bir parçası, bir aracı yapılmaya çalışıldı ve çalışılıyor.
Türkiye içinde bulunan demokrasi zaafları ve antidemokratik altyapı, ikinci dünya savaşından bugüne kadar dış müdahalelerin, açık ve örtülü darbelerin öne çıkmasına neden oldu.
Küresel güçler yönetimlere iki seçenek bıraktılar; “Ya dediğimi yapacaksın ya da seni iktidardan indiririm” dediler ve bunları da fiilen gerçekleştirdiler.
Araplar ve Türkler

Bugün Arap dünyasında yaşanmakta olan Arap Baharı da aynı şeydir; ya dediğimi yapacaksın ya da seni iktidardan indiririm politikası geçerlidir.
Demokrasi ambalajı içinde sunulmasına karşın onunla bir ilgisi bulunmuyor; Ortadoğu’da Batı anlamında bir demokrasinin gelişmesi demek, küresel güçlerin bölge üzerindeki hesaplarının suya düşmesi anlamına gelir.
Küresel güçler kimi zaman komünizmi, kimi zaman kapitalizmi, bazen de İslamı hedef göstererek korku, tehdit ve istikrarsızlık yaratmışlardır.
Gelelim bizim milli ve dini bayramlarımıza

Müslüman toplumlar ve Hıristiyan toplumlar arasında bugün bile süregelen en önemli farklar şunlardır;
- Avrupa’da ve ABD’de Hıristiyanlık ve ulusalcılık birbirlerini tamamlarlar. Bir Fransız ne kadar Katolik’se o kadar da Fransız’dır. Avusturya’nın kiliselerinde kırmızı-beyaz taşlarla bezenmiş Avusturya bayrağını görürsünüz. Kardak krizinde Kardak Adası’na çıkan Yunan papaz elinde mavi-beyaz koskoca Yunan bayrağını sallandırıyordu.
Yakın tarihte camilere Türk bayrağı ilk nerede asıldı biliyor musunuz? 1960’lı ve 1970’li yıllarda Rumlarla Türkler arasında çatışmalar sürerken adadaki camilere.
Rumlar da kiliselerine Yunan bayrağı asıyorlardı, hem de en baştan beri. Yunanistan’da din ve Helenizm bütünleşmiştir. Ortodoks olmak Helen olmanın bir parçasıdır, zıddı, karşıtı değildir.
ABD Doları’nda boşuna, “In God we trust” yazmaz. İslam dünyasındaki ülkelerin (ve toplumların) birçoğunda ise yeşil bayraklar ulusal bayrağın önüne çıkar, alternatif gibi gösterilir.
Din, kültür, kimlik ve ulusallık
Bir ulusun kimliğinde din, ulusallık, kültür, yurttaşlık birbirini tamamlayan; bir diğeri üzerinde olumlu etki yapan, bütünleştirici öğelerdir.
Bunları bir diğerinin alternatifi olarak görmek yanlıştır. Toplumda ayrılıkların, bölünmenin, ötekileştirmenin derinleşmesine ortam hazırlar ve çok tehlikelidir.
Çağdaş hukuk düzeni içinde, yurttaşlık bilinci ve hakları çerçevesinde demokrasinin geliştirilmesi gerekir.
Milli bayramları ve dini bu çerçevede birleştirici, bütünleştirici kimlik özellikleri olarak görerek daha hoşgörülü bakmak zorundayız.
Hele dünyanın, bu en tehlikeli coğrafyasında.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget