Makaleler "Ataol Behramoğlu"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Karanlık Seviciler - Ataol Behramoğlu
“Ahretçilik” kavramını Prof. Suat Sinanoğlu’nun “Türk Hümanizmi” adlı çok önemli kitabında görmüştüm.
Türk Tarih Kurumu yayını olan bu kitap bildiğim kadarıyla bu kurumca bir daha yayımlanmadı.
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki öğrenciliğim sırasında birkaç kez uzaktan gördüğüm bu saçları genç yaşta ağarmış Latince profesörünün vârisleri (sayın Prof. Oktay Sinanoğlu’nun ve sevgili Esin Af-şar’ımızın ağabeyidir) Atatürk ve Türkiye aydınlanma devrimi üzerine yazılmış bu eş-siz değerde kitabın kaybolup gitmesine izin vermemeli, yeni basımlarını sağlamalıdır.
                                                                           ***
Sözünü ettiğim kitapta (şimdi anımsaya-madığım) Latincesiyle verilen “Ahretçilik” kavramını “öbür dünyacılık” diye de adlan-dırabiliriz.
Ben bu kavramı “karanlık seviciler” diye adlandırabileceğimizi de düşünüyorum.
Yani, yarasalar gibi karanlıkta yaşamaya alışmış; aydınlıktan, ışıktan, aydınlık olan her şeyden ürken yaratıklar.
Düşünmek en çok korktukları, en istemedikleri şeydir.
Dünyaya sanki var olmak için değil, yok olmak için gelmişlerdir.
İyimser bir yorumla, bilinçaltlarında belki aşamadıkları bir ölüm korkusu yaşam korkusuyla karışmış, yaşayarak ve yaşamı yücelterek aşamadıkları için de ölüm korkusunu yücelterek onu aşmaya, engellemeye, bu korkudan kurtulmaya yönelmişlerdir…
Bir bakıma, katiline, celladına âşık olma arazının (sendrom), belirtisinin bir benzeri...
                                                                           ***
Karanlık seviciler ülkemizde uzunca bir süredir siyasal iktidarı ellerinde tutmaktadır.
Bu onlara, sadece Cumhuriyet tarihimizde değil, tarihimizin önceki yüzyıllarında da hayal bile edilemeyecek karanlıklar saçma, toplumu karanlığa boğma, bugünleri ve gelecekleri karartma olanakları sağlıyor.
Bu olanakları kendi bakımlarından başarıyla, ustalıkla, pervasızlıkla kullandıklarında da kuşku yok.
Çokça yinelendiği için herkesin bildiği, içindeki su sonunda kaynamaya dönüş-mek üzere ısısı azar azar yükseltilen ten-cere-kurbağa örneğini bir başka örnekle pekiştirecek olursak, Türkiye toplumu so-nunda tam karanlığa gömülmek üzere ışığı azar azar azaltılan bir mekânda toplanmış bir insan kalabalığına benziyor...
Bir gün tümüyle karanlıkta kalındığında, kimilerimiz belki ister istemez karanlık se-vici olacak, kimilerimiz de ümitsizlik içinde yitip gidecektir...
Her iki durumun örneklerinin bugün de görüldüğü gibi...
                                                                           *** 
Karanlık sevicilik, yaşam düşmanlığı, gelecek düşmanlığı, insanlık düşmanlığıdır.
Ergenlik çağına ulaşmamış kız çocuklarımızın başlarını da karanlıklarla örtmek, bu sevgili başların içindeki beyinleri de aydınlıktan yoksun bırakmak, karanlıklara gömmek içindir.
Çocuk düşmanlığı, kadın düşmanlığıdır.
Yurdunu, çocuğunu, insanını seven, eği-timci, siyasetçi, anne baba, yazar çizer, sa-natçı, insanım demekten utanç değil onur duymak isteyen herkes, karanlık sevicilerin bu son alçaklığına engel olmak için elden gelebilecek her şeyi, ama her şeyi yapmalı; ülkemizde evrensel aydınlanma değerleriy-le birlikte güzelim ülkemizin kendisinin de yok oluşu demek olacak bu yurt hainliğine, aydınlanma düşmanlığına, çocuk katilliğine geçit vermemelidir.
Ve son bir söz: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin din dersi zorunluluğunu kaldıran kararını kabul etmeyeceğini bildi-ren ve sayısız hukuk tanımazlığın altında imzası bulunan bu karanlık seviciler iktida-rını ben de evrensel hukuk açısından yasal görmüyor, açıkça destekledikleri İŞİD’çi katillerle aydınlanma ve yaşam düşmanlığında aynı suç ve erdemsizlik düzeyinde bulunduklarını düşünüyorum.

 Ataol Behramoğlu /Cumhuriyet

Başlangıç tarihini bilmiyorum, fakat 15 Kasım “Hapisteki Yazarlar” günü olarak kabul ediliyor.
Nitekim bu satırları yazmakta olduğum cuma günü İstanbul Tabip Odası toplantı salonunda, Türkiye Yayıncılar Birliği, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Uluslararası PEN Türkiye Merkezi ortak bir basın toplantısı düzenliyor.
İstanbul dışında olduğum için katılamadığım bu toplantıya “basın”ımızın gerekli ilgiyi göstereceğini umarım.
Fakat ne yazık ki çok da umutlu değilim…
Ülkemizde yazarların, genel olarak yazılı ve görsel medyanın başının üstünde dolaşan beladan en çok bu medyanın kendisinin sorumlu olduğu kimse için sır değil.
Medya gerçekten medya olsaydı, bu kadar kolay boyun eğmez; yazarlarını, basın emekçilerini bu kadar kolay teslim etmez, siyasal iktidarın bu kadar kolay boyunduruğu altına girmezdi.
Bu konuda sorumlu olanlar, sadece çeşitli karmaşık ilişkilerle siyasal iktidara bağlı medya patronları değil, onların yanı sıra meslektaşlarını satmakta duraksamayan birtakım omurgasız, kimliksiz, köşe yazarı ya da başka sıfatlı medya mensuplarıdır…
***
Buna karşılık, yukarıda adlarını sıraladığım kuruluş temsilcileri, ülkemizde yaşanmakta olan acı gerçekleri duyurmak için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.
Hepsi özveriye dayanan, amatörce çalışan bu kuruluşlar, önceki yıllarda da açıklamalar yaparak, dökümler yayınlayarak, uluslararası kuruluşlarla bağlantı kurmaya çalışarak çaba harcıyorlar.
Nitekim geçen yıl 12-18 Kasım tarihlerinde kalabalık bir heyetle ülkemize gelen Uluslararası PEN yönetici ve temsilcileri Cumhurbaşkanlığıyla da görüşme yaptılar… Yine üst düzeyde bir PEN heyeti, doğru anımsıyorsam bu yıl Silivri duruşmalarını izledi… Sonuçta ne yazık ki değişen pek bir şey olmuyor… Nitekim bizim PEN merkezinin dün yaptığı bir açıklamada şöyle denilmekte: “Dünyada 800 kadar yazar, gazeteci, çevirmen ve yayıncı tutuklu ya da hüküm giymiş durumda. Bu sayının onda biri ne yazık ki, bizde…”
Bu neden böyle?
Yasaların demokrasi karşıtı niteliğinden ve bu yasaları yorumlayacak yargı organlarının büyük ölçüde günümüzdeki siyasal iktidarın baskısı ve denetimi altında bulunmasından…
***
Sondan başa doğru gidelim…
Yurt gazetesi başyazarı Merdan Yanardağ neden mahkûm edildi ve tutuklandı? Görünürdeki nedenin hukuksal dayanaksızlığı açık seçik ortada. Asıl neden ise, ciddi, bilinçli, tutarlı muhalefet yapması…
5 Kasım tarihli basında, karara bağlanan bir siyasal örgüt davasında toplam 3 bin yıl hapis cezası çıktığı yazılı…
Ömür boyu hapis cezası verilenlerden biri de gazeteci Füsun Erdoğan
Kendilerine bu konularda soru yöneltildiğinde, iktidar partisi yöneticileri, onların gazeteci değil örgüt mensubu, terörist vb. olduğunu söylüyor.
Eline silah almamış, kaleminden, daktilosundan, bilgisayarından başka silahı bulunmayan kişi nasıl terörist oluyor?
Ömür boyu hapis cezası ne demek? Tuncay Özkan’a ömür boyu hapis cezası biçen yargıç, Mustafa Balbay’ı yıllardır cezaevlerinde tutan yasa koyucu ve yorumcuları, vicdanları titremeksizin yaşamlarını nasıl sürdürebilmekteler? Yazarlarına, gazetecilerine, aydınlarına zulmeden bir sistemin adı demokrasi değil, faşizmdir. Bizde yaşanmakta olan, bu faşizmin en kirli, en kaypak, en karanlık türlerinden biridir…
***
Daha da başa doğru gittiğimizde, karşımıza 12 Eylül, 12 Mart, 1950’ler, 40’lar, Nâzım Hikmet’ler, Sabahattin Ali’ler, Aziz Nesin’ler, hapsedilen, işkence yapılan, sürülen, katledilen sayısız yazar, şair, gazeteci çıkıyor… Tek bir anma günü, bizde bu alanda yapılan ve yapılmakta olan zulmü dile getirmeye yetmez…
Yüreklerimiz şu anda cezaevlerindeki dostlarımızla, meslektaşlarımızla, zulmedilen aydınlarımızla; sahte suçlamalarla hücrelerde, hücre benzeri odalarda ölüme terk edilmiş çoğunluğu genç insanlarımızla çarpmıyorsa, insanlığımızdan bile kuşku duymamız gerekir.
Ülkemizin koşullarında 15 Kasım’ları yayin yılın bütün günlerine yaymalıyız...

Halkın kalbini kazanmak, siyaset konulu yazılarımda yeri geldikçe kullandığım bir deyimdir…
Kalp kazanmak deyimi, kalp kırmak gibi, dilimizin imge güzelliğindeki buluşlarındandır…
Bu yazının konusu, sadece dil olmasa da, kalp kazanmanın (tıpkı kalp kırmak gibi!) dille yakın ilgisi olduğu kuşkusuz…

***

Halkın kalbini kazanmak ne demek?
Soruyu yanıtlamaya çalışmadan önce, halk kavramında anlaşalım.
Eğitim düzeyi başta olmak üzere, sahip oldukları nitelikler ülkelere göre değişse de, halk bir toplumun ortalaması, o toplumda çoğunluğu oluşturan kitlelerin bütünüdür.
Bu tanımda görüş birliğindeysek, soruyu yanıtlama yönünde ilerlemeye çalışalım…

***

Toplumların yüksek düzeyde eğitim görmüş tabakalarını etkileyecek olan sözler, görüşler, eylemler, halk kitlelerini aynı ve benzer ölçülerde etkileyebilir mi?
Belki çok ayrıklı (istisnai) sayılabilecek durumlar dışında, bunun olabileceğinden çok kuşkuluyum.
Şimdi konu üzerinde düşünmeyi kendi ülkemiz bakımından sürdürelim.
Günümüz Türkiye toplumunun eğitim ortalaması, dünya ortalamasına yakın bir yerlerde, yani pek yüksek olmasa gerek.
Siyasetçi (ya da halk insanlarıyla ilişkisi olan herkes) bunu hep göz önünde bulundurmalıdır.
Söylenen şey açık, net, anlaşılır, söyleyiş tarzı da yine aynı ölçüde açık, anlaşılır olmalıdır.
Seçilecek sözcükler, deyimler, etkileyici, akılda kalıcı olmalı; bununla da kalmayarak çağrışımlar ve imgeler uyandırıcı özellikler taşımalıdır…
Şimdi de biraz bu son kavramlar üzerinde duralım…

***

Halk insanı masallara, mesellere, söylencelere, doğa ötesi güçlere ve olgulara inanmaya eğilimlidir…
Sadece halk insanı mı?
Bu türden eğilimler hemen hemen herkes için az çok geçerlidir.
İnsanlığın binlerce yıllık geçmişinde bu türden inanışların genlerde derin izler bırakmış olduğundan kuşku duymamak gerekir.
Halkın kalbini kazanmak isteyen siyasetçi, rakamlarla, gerçek olgularla onun aklına, mantığına seslenirken, duygularını, öyargılarını, sezişlerini, bilgi düzeyi kadar bilinçaltını da göz önünde bulundurmak zorundadır…
Bununla söylemek istediğim, halk insanı yalanlarla avutulsun, kandırılsın demek değil.
Sahtekâr siyasetçi güruhu bunu zaten yeterince yapıyor.
Doğru siyasete ve siyasetçiye yönelik olarak anlatmaya çalıştığım ise, söylenecek gerçeğin seçimi ve nasıl söylenmesi gerektiği konusunda kafa yormak gerekliliğidir…
Bunu yapamayan, yapmayı önemsemeyen ya da beceremeyen siyasetin ve siyasetçinin kazanma şansı yoktur.

***

İyi yürekliliğin, içtenliğin, bütün insan ilişkilerinin düzgün işlemesinde başta gelen etkenler olduğu kuşkusuzdur.
Fakat tıpkı özellikle çocuk eğitiminde olduğu gibi, iyilik ve içtenliğin yanı sıra, güçlülük görüntüsü de etkileyici ve güven duygusu uyandırıcıdır…
Halk kitleleri bilinçleriyle ve bilinçaltlarıyla, kendilerinin ve çocuklarının geleceğini güçlü gördükleri siyasetçiye (bu nedenle de kimi kez katillerine) emanet ederler…
Beğensek de beğenmesek de, halk kitlelerine ilişkin bir gerçeklik de budur…

***

Yukarıda özetlemeye çalıştıklarım, bu konuda öteden beri düşündüklerimden aklıma ilk elde gelenlerin bazılarıdır.
İlerideki yazılarımda, çok önemsediğim bu konuya zaman zaman değinmeyi sürdüreceğim…
Yarın Pazar dergisindeki yazım: ÖLÜMÜNE AŞK (Francesca da Rimini operası üstüne...)

Son birkaç haftada sanat ve kültür alanını da ilgilendiren birkaç söyleşi, bencilliğin nasıl bir kişilik bozukluğu olabileceğini gözler önüne seriyor.
Bu öyle bir kişilik bozulmasıdır ki insanı iftiraya, yalana, ihanete bile sürükler.
Toplumsal yaşamımızın geçmişinde, yola devrimci olarak çıkıp, kariyerini ihbarcı ve sonuçta emniyet görevlisi olarak tamamlamış kişiler vardır.
Bu gibiler kendi arkadaşları ve sonraki kuşaklarca alay edilerek ve lanetlenerek anımsanır.
Benmerkezciliğin yaygın olduğu sanat-kültür dünyasında da bu türden örneklere rastlanır.
Sözünü ettiğim söyleşilerden ilki “Sanat Camiasındaki Ergenekon’a Artık Uyanın” başlığı ile 13.08.2013’te “Star Magazin”de yayımlandı.
Söyleşinin bütününü ve burada adını anmak istemediğim sinema yönetmeninin kimliğini merak edenler söz konusu gazeteden bulup öğrenirler.
“Yöntem olarak yirmili yaşlarımdan beri hep kendimi olayların dışında tutarım” derken bireyci kimliğini açığa vuran bu sanatçı, nedense dışında kalmak istemediği Gezi olayları sırasında sanat çevrelerince dışlanıp eleştirilmesine belli ki çok içerlemiş.
Ancak bir ihbarcının söyleyebileceği şu sözler dökülüyor ağzından: “…son iki yıldır sürekli uyarıyoruz hükümeti. ‘Sanat camiası içindeki Ergenekon uzantılarına’ artık uyanın diye.(…) Hükümete de kızgınım bu yüzden, çünkü yıllarca bunun araştırılmasını istedik. Sadece askerler mi? Ergenekon’un sivil uzantıları var. Sanat ve kültür dünyasında da yok mu?”
Bir sanatçının ağzından çıktığına inanılması güç bu sözleri, belli ki hasım olarak gördüğü, rahatsızlık duyduğu kişi ve çevrelere saldırıları, hakaretleri izliyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse (kuşkusuz benim eksikliğimdir) herhangi bir filmini görmediğim, zaten adını ilk kez bu vesile ile duyduğum bu yönetmen, sözlerinin sadece içeriğiyle değil, dağınık bir kişiliği ele veren söyleyiş biçimiyle de, bana Ergenekon ihbarcısı “haham” Tuncay Güney “tipoloji”sini çağrıştırdı…
Söz konusu kişi aynı söyleşide sanat dünyasındaki ihbarcılığıyla da yetinmiyor ve birilerini hükümete ihbar etme alışkanlığını Koç Vakfı’na kadar uzatıyor…
Güya bu Vakıf, bu kişinin bir “video yerleştirme” sergisine maddi destek sağlayacakken, bir TV konuşmasında “AKP’yi yeterince eleştirmediği”nden ötürü desteğini geri çekmiş…
Bu sözler de bana, bencilliğin kan kardeşi (kankası!) sayabileceğimiz çıkarcılığın insanı ne ölçüde alçaltabileceğinin örneği gibi göründü…

***


Son günlerde Nobel ödüllü yazarımızla da birkaç söyleşi yayımlandı.
Belli ki, zaten kendisi de söylüyor, yeni bir kitabının, daha doğrusu eski kitaplarının yeni biçimlerde pazarlanmasının hazırlığı yapılmakta.
Bu anlaşılır bir şeydir.
Bir endüstri dalı olan yayın dünyasında da piyasa kuralları işleyecektir…
Söz konusu yazarımızın başarısının küçümsenemeyecek bir bölümünü bu işleri iyi bilmesine borçlu olduğunda kuşku yok.
Bu söyleşilerden görebildiğim birinde, kendisine ilişkin ya da genel olarak söyledikleri, okur için ilginç olabilir.
Ergenekon davası üzerine söyledikleri ise bu yazının başlığını haklı çıkaracak nitelikteydi…
Kendisinin bu ve benzer konulardaki görüşleri biliniyor.
Fakat bu kez dikkat çeken, rahatlamış tavrı, yanı sıra da alttan alta duyumsanan “timsah gözyaşları”ydı…
“Ergenekoncuların (kimlerse onlar) hapiste olmasına” üzülüyormuş…
Ama sanırsınız ki bu dava ve benzerleri ona ve “onun gibilere” karşı “tehditler azalsın”, “kampanyalar sona ersin” diye açılmış...
Şimdi artık sorun kalmamış… Kendi sözleriyle: “Zaten artık dava da yok çok şükür.”
Gerçi yine koruması varmış ama “Ergenekon davasından beri sokakta gazeteci, yazar öldürülmüyor, mahkeme kapılarında kimseye saldırılmıyor”muş…
Özetle, kahramanımızın (Tanrı korusun!) bir saldırıya uğrama, cezaevine düşme olasılığı ortadan kalkmış…

***


Bencillik ve yol arkadaşı çıkarcılık gerçekten de bir kişilik bozukluğudur.
Görme yetinizi kaybettirir, insanlığınızı alçaltır…
Yetenekli bir sanatçı da olsanız, yeteneğinizi yerlerde süründürür…

Milletvekili seçimlerinde oy kullananların üçte birinin oyları ile Büyük Millet Meclisi’nde üçte iki çoğunluk elde ederek Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan hakkında düşüncelerimi birçok kez yazdım.
Kendisiyle kişisel hiçbir sorunum yok.
Hiçbir zaman karşılaşmadık, yüz yüze görüşmedik.
Benim Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde, sendikamızın o sırada Kabataş Setüstü’ndeki konutunun bir dönem önceden belediyeye birikmiş borcuyla ilgili olarak böyle bir olasılık söz konusuydu. Fakat daha önceki bir yazımda da söz ettiğim gibi, gidip Tayyip Erdoğan’dan bir şey istemek içimden gelmedi.

***

Çünkü yine aynı yazıda sözünü ettiğim gibi, Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığına aday olduğu dönemdeki TV konuşmalarından ve görüntülerinden şiddetle tedirginlik duymuştum.
Beni tedirgin eden, siyaset ortamında ilk kez karşılaştığım bu kişinin katılmadığım görüşleri kadar ve belki onlardan da daha fazla, kendini fazlasıyla beğenmiş, kibirli, soğuk kişiliğinden yansıyan ürkütücü ve itici fanatizmdi. Tutuculuk ve kibrin bir aradalığı korkunçtur.
Doğru bir dünya görüşünü bile sevimsiz kılacak bu kişisel özellik, tutucu bir dünya görüşüyle bir araya geldiğinde, “fanatizm”in ulaşabileceği sonuçları kestirmek güç değil.
Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinin bende uyandırdığı tedirginliği, üniversite öğrenciliğim döneminde, 1960’lı yıllarda, o zamanki CKMP’yi bir çeşit parti içi darbeyle ele geçiren Alparslan Türkeş için de duymuş ve bu duygumu arkadaşlarıma da söylemiştim.
Oysa Türkeş’in siyasetçi olarak kimliği o sırada çok da belirgin değildi, ya da hiç değilse biz sosyalist gençler tarafından gerektiğince bilinmiyordu. Sonraki yıllarda yaşananlar, bu önsezimi ne yazık ki doğruladı.
Tayyip Erdoğan’a ilişkin bir başka izlenimim, yine daha önce yazdığım gibi, belediye başkanlığından alındığında, İstanbul Belediye binası önündeki bir topluluğa yaptığı bir konuşmaya tesadüfen tanık oluşumla ilgilidir.
Bu, görevden alınan bir belediye başkanının veda konuşması değil, kışkırtıcı bir meydan okumaydı. Tayyip Erdoğan, bildiği, inandığı yolda kararlılıkla yürüyen biri.
Doğru (bilimsel, kuşkucu, araştırıcı, hümanist) dünya görüşüne sahip bir insan için erdem sayılacak bu özellik, tutucu bir dünya görüşü sahibinin kişiliğinde fanatizmin derecesini artırır.
Tayyip Erdoğan’ın kendi çevresindeki “karizma”sı buradan geliyor. Kararlı, kibirli, katı, uzlaşmaz kişiliğinden...
Başbakanlığı öncesinde de benim gibi kendisine ilişkin olumsuz izlenimleri olanlar kuşkusuz ki vardı. Başbakanlığı sırasında ise bütün bir toplum onu yeterince tanıdı.
Başbakanlık eninde sonunda siyasal bir kurumdur.
Cumhurbaşkanı ise ülkenin kimliği demektir.
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasının, ülkemiz için çok ağır sonuçları olacağını düşünüyorum.
Çünkü Tayyip Erdoğan herhangi bir cumhurbaşkanı olmayacak.
O ve yandaşları, devletin en tepesine çıkmış olmanın güveniyle, bildikleri yolda daha sakınmasız ilerleyecekler.
Ve kaçınılmaz olarak da aynı sakınmasızlıkta karşı tepkiler, karşı duruşlar, karşı koyuşlar oluşacak...
Böylece de Cumhurbaşkanlığı makamı ülkeyi temsil etme simgesel değerini, saygınlığını, yasal konumunu yitirecek.
Demokrasiye güven daha da sarsılacak.
Toplum kargaşaya sürüklenecek ve korkarım ki bir iç savaşa doğru hızla yol alacak.
Amerika Birleşik Devletleri’nin istediği acaba böyle bir Türkiye mi?
***

Tayyip Erdoğan ve yandaşları, böyle bir Türkiye’nin kendilerinin de sonu olabileceğini düşünmüyorlar mı?
Cumhurbaşkanı olan bir Tayyip Erdoğan’ın siyasetin dışında kalacağını ve böylece AKP ile daha kolay baş edebileceklerini düşünenler varsa, bu olasılık gerçekleşir de AKP lideri Çankaya’ya çıkarsa, ne kadar yanılmış olduklarını acı biçimde göreceklerdir.

Başbakan siyaset sözlüğümüzü Arapçadan ve sokak Türkçesinden sözcüklerle zenginleştirmeyi sürdürüyor.
Bunlardan ilkini bildiğinden kuşkuluyum. Zaten bu bir eksiklik de sayılmaz. Fakat ikincisinde, sokak ağzında epeyce idmanlı olduğunda kuşku yok. Hedefe ateş etmeyi biliyor. Ama ne yapalım ki hedef yanlış. Bu nedenle de söz mermileri “bumerang” gibi kendisine dönüyor. Tıpkı şu çapulcu sözünde olduğu gibi…“Çapul”, yağma, talan demek… Çapulcu da yağmacı, talancı…
Günlük konuşma dilinde, daha doğrusu argoda bu sözcük, değersiz, aşağılık, beş para etmez insan demektir…
Şimdi Başbakan’ın bu sözcükle hedeflediği kitlelerle bu kitlelerin karşısında yer alanlar arasında bir karşılaştırma yapalım…
Kim çapulcu?
Herhangi bir zora başvurmaksızın demokratik haklarını kullanan, kadınlı erkekli, her yaştan barışçıl insanlar mı; sabahın köründe çadır basarak bu insanları gazlayıp çadırlarını yakanlar mı?
Kim çapulcu? Simgeleşen fotoğraftaki kırmızı giysili genç kadın mı, böcek ilaçlar gibi ona burnunun dibinden hedef gözeterek gaz sıkan yaratık mı?
Çapulcu kim? Ankara’da balerin genç kızı öldüresiye döverek kalçasını kıran alçak sürüsü mü, o genç kızımız mı?
Rize’deki kuşatmanın görüntülerini Halk TV’den izlemiş olanlar, olayları güya yatıştırmak için gelen belediye başkanının mütebessim çehresini; çevresindeki saldırgan, şımarık, Madımak canilerini anımsatan güruhu görmüşlerdir…
Kim çapulcu? Bayılan genç kız ve onu ambulansa taşımaya çalışan arkadaşları mı; onları ve ambulansın hareketini engellemek isteyen, hareket ettiğinde de ambulansı tekmeleyen, alçak, ruhsuz, serseriler kalabalığı mı?
Ey Başbakan, kim çapulcu?
Ülkenin yağmalanmasına canları pahasına karşı çıkan milyonlarca yurtsever mi; Taksim Gezi Parkı da içinde olmak üzere kamu zenginliklerini, ortak değerlerimizi çapul olarak görüp yağmalamakta olan bir siyasi iktidar ve bilinçli bilinçsiz yandaşları mı?
Söyleyin bakalım, kimmiş gerçek çapulcu, çapulcular?

***

Başbakan hizmetten söz ediyor, hangi hizmet?
Yol yapmak, köprü yapmak, tünel yapmak başlı başına hizmet değildir.
İktidarınız süresince kaç tane fabrika kurdunuz?
Polislik ve imamlık dışında kaç işkolu yarattınız?Kaç işsize iş buldunuz?
Birkaç hafta önce ilk kez gördüğüm güzelim Bitlis kentimizde, AKP’lisi BDP’lisi başta olmak üzere ağız birliği etmişçesine herkes, 2000 işçinin çalıştığı Tekel Fabrikası’nın, o işçilerle birlikte ailelerinin ve tütün ekicisi köylünün, yaklaşık on bin kişinin ekmek kapısı olan Tekel Fabrikası’nın kapatıldığından yakınıyorlardı.
Döneminizde kapısına kilit vurulan ya da özelleştirilip yerli yabancı çapulcuya yağmalattırılan fabrikalarımızdan sadece bir tanesidir bu.
Hangi hizmet?
Siz kimi kandırıyor, nereye kadar kandırmaya devam edebileceğinizi sanıyorsunuz?

***

Bu haftaki yazı için tasarladığım ilk başlık “Türkiye’yi Bir Akıl Hastası mı Yönetiyor?” olacaktı…
Kuşkusuz ki hakaret amaçlı bir söz değil, bir kaygının dile getirilmesidir bu...
Nitekim son günlerde, Başbakan’ın psikolojik sorunları olabileceğine ilişkin kaygılara, sorulara, köşe yazılarında, hemen her yerde rastlanır oldu…
Akıl hastası, ya da değil…
Çapulcu, ya da neyse ne…
Bir ülkenin yarısını öteki yarısına karşı kışkırtan kişinin ya tedavi altına alınması, ya bu sözleri için suç duyurusunda bulunmak gerekir…
Büyük çapula ortak olanlara söyleyecek sözüm olamaz… Fakat hangi partinin yandaşı, hangi inanıştan olurlarsa olsunlar, herkesin, bütün kurumların ve yurttaşların bu yönde yapması gereken bir şey mutlaka olmalıdır…
Suskunluk, suç ortaklığı demektir…
Kendi payıma ben, bu yazı bir suç duyurusu olarak görülecek olursa, bir TC yurttaşı ve Başbakan’ın hedef gösterdiği öteki yüzde elliden biri olarak mahkemeye gelmeye hazırım…
Hodri meydan, Tayyip Erdoğan!..

Yazımın başlığını Fransa’nın ve dünyanın en büyük ressamlarından Eugène Delacroix’nın (Delakrua) ünlü tablosundan aldım…
Halkı Yönlendiren Özgürlük adıyla da bilinen unutulmaz tabloda, göğsü çıplak, elinde bir bayrak tutan özgürlük simgesi genç kadını; barikatların üstündeki cesetleri, arkadan gelen büyük, öfkeli kalabalığı anımsarsınız…
Peter Weiss büyük yapıtı “Direnmenin Estetiği”nde bu tablodan, özellikle de genç kadının sağındaki, tüfekli, silindir şapkalı, azıcık şaşkın genç adamın içerdiği simgesel anlamdan uzunca söz eder…
Delacroix’ya bu olağanüstü tabloyu (içinde yaşayıp tanığı olduğu) Haziran 1830 devrim olaylarının esinlediği biliniyor.
8 Nisan’da Silivri’de görüp yaşadıklarım, o unutulamayacak günün olayları, özellikle de yerle bir edilmiş, yıkılıp çiğnenmiş barikatlar ve çevresindeki muazzam kitle, bana Delacroix’nın tablosundaki renkleri, görüntüleri, kargaşayı, ama bütün bunların içinden fışkıran yepyeni bir yaşamı, canlılığı, disiplini, omuzdaşlığı, devrimin canlandırıcı soluğunu duyumsattı…
***
Kuşatılmış, jandarma timlerince kesilmiş yolları gazeteci kimliklerimize rağmen güçlükle aşarak ulaşabildiğimiz duruşma salonunda, sözüm ona duruşmanın başlaması için öğle saatlerine kadar beklememiz gerekti.
Buraya duruşma değil infaz salonu demek daha doğru olur.
Gözetleme salonu da diyebilirsiniz.
Çünkü tavandan sarkan mekanik gözler ve kulaklar, izleyicinin her kıpırtısını ve sözünü kayda geçiriyor…
Önceki duruşmalarda, basın mensuplarının ve izleyici CHP milletvekillerinin birlikte oturduğu bölmenin önünde bu kez jandarma saf tutmuş, kuş uçurtmuyordu.
Neden?
Herhalde davanın asıl savcısı böyle istediğinden.
Sandalye önlerinde masalar da olduğu için not alma kolaylığı bulunan bu oturma alanı hemen ilerimizde bomboş durmaktayken, yargılamanın yapıldığı alandan da daha da uzağa atılmış olarak sıkış tıkış oturmaya zorlanmak, kuşkusuz ki bir aşağılanmaydı, kabul edilemezdi ve nitekim öyle de oldu…
Neden sonra gelen mahkeme heyetinin silik görüntüsünden, başkan konumundaki kişinin sağır, kör ve duygusuz bir duvar gibi her itiraza inatla karşı koyuşundan söz etmeye değmez…
Büyük ve bilinçli bir avukat topluluğunun, aynı ölçüde bilinçli bir izleyici kitlesinin, yay gibi gerilmiş yurtsever milletvekillerinin ve uğradıkları zulme karşın pırıl pırıl ışıldayan sanıkların karşısındaki bir kürsüde oturmakta olan bu topluluk kimi, neyi, hangi adaleti temsil ediyor?
Derken, dışarıda kıyametin koptuğu haberleriyle birlikte biber gazı esintileri duruşma salonunun içine kadar sızdı ve sonuçta da bu sözüm ona duruşma bir kez daha ertelendi…
***
Barikatlarda Özgürlük” tablosuna dönüyorum…
O infaz ve gözetleme salonundan çıktıktan sonra, biber gazı dumanlarının dağılıp gittiği, güneşin arada bir aydınlattığı, kıştan kalma, çivi gibi Trakya havasında, yıkılmış barikatlara basarak, çamurlara bata çıka, iğreti bir merdivene tırmanarak konuşma yapacağım arabanın üzerine çıktığımda, karşımdaki bayrak bayrak, renk renk, umutlu, coşkulu muazzam kitle, gerçekten de ancak büyük bir tablonun, romanın, destanın konusu olabilirdi…
Rüzgâr, yere serecek kadar sert esiyordu...
Karşımdaki kitle, kadınlı erkekli her yaştan insanlar, sanki az önce basınçlı suyla yerlere savrulmamış, biber gazı denilen laneti solumamışçasına, cesur, yürekli, omuz omuza, ışıl ışıl bir şölen kalabalığı gibi dalgalanıyordu…
Barikatların yıkılıp geçileceğini, zulmün sonsuza kadar egemen olamayacağını görmüşlerdi…
O gün Silivri’de, yaşamla ölüm arasındaki gibi bir karşıtlığa tanık oldum…
Bir yanda ölümün silik, korkak, zalim, karanlık; askeriyle, polisiyle, yargılamacısıyla, canlı organizmadan çok robota, kurulmuş makineye, gerçek dışı yaratıklara benzeyen güçleri…
Öte yanda barikatları yerle bir ederek özgür bir yaşama, mutluluğa, adalete, daha çok ve daha büyük insan olmaya doğru yürüyen büyük kitleler…
Hiçbir güç bu yürüyüşü durduramaz…

Yukarıdaki cümlenin sonuna soru ya da ünlem imi (işareti) koymamıza göre anlam değişecek…
Soruyla başlayalım…
Salı günkü gazetemizde Fırat Kozok arkadaşımızın haberinden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Vatandaş Memnuniyet Anketibaşlıklı bir sormaca yaptırdığını, bu sormacada yurttaşların dindarlık düzeylerinin de ölçüldüğünü öğrendik…
(Dil Derneği sözlüğünde anket için soruşturma ve sormaca karşılıkları veriliyor. Soruşturma bence daha çok hukuksal, polisiye bir terim olarak yerleşti. Sormaca daha uygun görünüyor. Fakat bu bir başka konu.)
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Vatandaş Memnuniyet Anketinde başka hangi alanlarda sorular olduğunu bilmiyorum.
Dindarlık konusundaki anket, gerçekten de sormacadan çok soruşturmayı çağrıştırıyor…
***
Ne kadar dindarmışız sorusunu izlemeyi sürdürelim.
Zaten gazetedeki haber de Ne kadar dindarsınbaşlığıyla, soru tonlamasıyla verilmiş.
Soruların kimlere, hangi çevrelere yöneltildiğinin bilgisi haberde yer almıyor.
Yanıtlar oldukça ilginç, ama pek de şaşırtıcı değil…
Katılımcılardan yüzde 9’uÇok dindarım”, yüzde 63’üDindarımdemiş… Bu yüzde 9, yüzde 63’ün içinde mi, dışında mı? Sanırım dışında… Buna göre Türkiye toplumunun yüzde 72’sinin dindar olduğu sonucu çıkıyor… Nitekim yüzde 21.6 oranındaNe dindarım ne değilimdiyen (ne demekse bu!) kararsız bir kitle var…
Yüzde 4.7 oranında yurttaşDindar değilimdemiş… Hiç dindar değilimdiyen 1.1 oranında bir yurttaş topluluğu var… Herhangi bir dine inanmıyorumdiyenlerin oranı ise yüzde 0.5’te kalmış…
Şimdi yazının başlığını oluşturan cümlenin sonuna ünlem imini gönül rahatlığıyla koyabiliriz:
Meğer ne kadar dindarmışız!
***
Gerçekten öyle mi?
Bu gibi sormaca sonuçları, soran kişilere ve kurumlara, soruların yöneltildiği kişilere, oluşturulma biçimlerine göre belli ölçülerde de olsa değişir.
Türkiye’de herhangi bir dinsel inancı olmayanların genel nüfusa göre oranının yüzde 0.5 gibi neredeyse yüzde 0’a yakın bir sayı olduğunu hiç sanmam.
Buna karşılık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal dergisinde yayımlandığını öğrendiğimiz sormaca sonuçlarında başka ilginç olgular da var:
Çok dindarolduklarını söyleyenlerin yüzde 61’i erkek yurttaşlarımız iken, kadınlarda bu oran yüzde 39… Dindarlıkseçeneğinde de erkekler kadınlara fark atmış… Kendi payıma bu sonuca hiç şaşırmadım… Eşlerini öldürmeyi sıradan bir alışkanlık durumuna getiren erkek yurttaşlarımız arasında benzer bir sormaca yapılsa, nasıl bir sonuç çıkar dersiniz? Büyük olasılıkla hemen hepsi dindar olduğunu, küçümsenemeyecek oranda erkek yurttaşımız ise çok dindar olduğunu söyleyecektir… Bu da üzerinde yine ayrıca durulmasını gerektirecek bir başka konu….
***
İlginç sormacanın dikkate değer başkaca birkaç sonucuna daha göz atalım…
Evliler bekârlardan, gençler yaşlılardan, liseliler üniversitelilerden daha dindarmış…
Buna göre yaş sınırı aşağılara doğru indikçe, dindarlık oranının da yükseleceğinden kuşku duymamak gerek…
Böylece, bebekler çocuklardan, çocuklar ergenlerden, ergenler gençlerden… daha dindar olabilecektir…
Şaka yaptığımı düşünenler varsa, herhalde çok uzak olmayan bir gelecekte dedelerini, ninelerini dinsizlikle suçlayan, Osmanlıca konuşan, eski harflerle okuyup yazmayı savunan ve dahası sadece bu türden okuyup yazabilen torunlarla karşılaşmaya hazır olsunlar…
***
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sormacasından yola çıkarak dinsel inançlar, onun da ötesinde Tanrı inancı konusunda yazmayı ve belki şu ara okuduğum kitaplar arasında çok önemli ve ilginç bir tanesinden, Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısından söz etmeyi tasarlıyordum…
Başka yazılara…­­

Fahri doktor, cüppesini giydikten sonra şöyle konuştu:
Parlamentoda bir milletvekili, sanıyorum kariyeri de var. Ama ulus ile millet kavramını birbirine karıştırıyor. Ülkemizdeki Türk için kalkıyor millet, diğeri için ulus diyor. İçerikten haberi yok. Birisi öz Türkçe, diğeri Arapça.
Fahri doktorun bu sözlerini oradaki esas doktorlar, cüppeyi giydiren rektör başta olmak üzere, şiddetle alkışlamış olmalılar... Ben ise, bu birkaç cümleyi acaba neresinden tutarsak ne anlama geldiğini anlayabiliriz diye düşünüyorum... Şimdi bu anlama çabasına girişelim…
***
İlk cümleyi bir daha okuyalım: Parlamentoda bir milletvekili, sanıyorum kariyeri de var …” Cümledeki özne fiilsiz olmakla birlikte, burada bir sorun yok diyebiliriz… Asıl söylenmek istenen ise, herhalde anlamlı bir esten sonraki ikinci cümleyle söyleniyor: Ama millet ile ulus kavramını birbirine karıştırıyor…” Meram anlaşılmakla birlikte, dilbilgisi bakımından doğrusu şöyle olmalıydı: Ama millet kavramı ile ulus kavramını birbirine karıştırıyor…” ya da Millet ve ulus kavramlarını birbirine karıştırıyor..
Böyle olmayınca, cümledeki milletin de aynı cümledeki ulusgibi bir kavramolarak mı, yoksa milletin kendisi olarak mı kullanıldığı anlaşılamıyor… Diyeceksiniz ki, adamın ne dediği ortada, söz konusu parlamenterin bu iki kavramı karıştırdığını söylüyor, işi neden yokuşa sürüyorsunuz… Böyle bir eleştiriyi haklı bulabilirdim, bu cümleyi kuran kişi sırtında yakaları yaldızlı cüppesiyle konuşan bir fahri doktor değil de sokaktan geçen rasgele biri olsaydı…
***
Yukarıdaki cümlenin içerdiği tek bir alt anlam olabilir: Millet ve ulus sözcüklerinin iki ayrı kavramı karşıladığı... Asıl anlam ise, söz edilen milletvekilinin bu farklı iki kavramı birbirine karıştırdığı, birinin yerine ötekini kullandığı… Derken üçüncü bir cümle sökün ediyor… Ülkemizdeki Türk için kalkıyor millet, diğeri için ulus diyor…”
Dilimizde tut kelin perçemindendiye bir deyim vardır. Fahri doktorun bu cümlesinin acaba neresinden tutmalı… Bir kere, parlamentoda söylenmiş olan söz biçim olarak da içerik olarak bu değil. O cümle, sonrasında da medyada bin kez tekrarlandığı üzere, aynen şöyledir: Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.Fahri doktorun belli ki kafası çok karışmış. Cümleyi öncelikle, Türk ulusu ile Kürt milleti eşit değildirdiye, yani milliyetkavramını damilletolarak anlamış. Derken bu kafa karışıklığıyla kimin için millet, kimin için ulus denildiğini de karıştırarak, Türk için millet öteki için ulus dendiğini sanmış, ya da aklında öyle kalmış… Ve ortaya Ülkemizdeki Türk için kalkıyor millet, diğeri için ulus diyorgibi bir cümle ucubesi çıkmış…
Burada belki tek doğru olan, kurduğu bu cümlede, fahri doktorun, dilimizdeki bir başka ünlü deyimdeki gibi yiğitlik taslarken hırsızlığının ortaya çıkması…” Belli ki bu kişi ülkemizdeki Türkü bir ulusun adı, bir ulusu birleştiren ortak kimlik değil, etnisitelerden biri olarak görüyor… ve olasıdır ki kendisini etnik aidiyet olarak Türk saymıyor... Ulus olarak da Türk olgusunu kabul etmediğine göre, acaba hangi ulusun mensubudur? Sözgelimi, Anadolu ve Rumeli İslam Cumhuriyesi desek?..
***
Sonraki iki cümle ise her şeyi bir kez daha tepe taklak ediyor... Meğer sorun kavram karışıklığı da değil, sözcük karışıklığı imiş… Sözü edilen parlamenterin bilmeyip karıştırdığı şey, bu iki sözcüğün aynı anlama geldiği ve birinin öz Türkçe ötekinin Arapça olması imiş… İnsanın birkaç cümlede böylesine bir dil ve mantık bulamacı yapmayı başarması için herhalde fahri doktor olması gerekiyor…
Yoksa esas doktor mu demeliydim?

Grup Yorum’un da içinde olduğu İdil Kültür Merkezi’nin sabahın saat dördünde polis baskınına uğradığını Işıl Özgentürk’ün telefonuyla öğrendim.
Bizlerin uzun süredir telefonlaşmalarımız çoğunlukla bu minval üzerindedir.
Bizlerin derken, 12 Eylül öncesine kadar Türkiye Yazarlar Sendikamız vardı.
Yine var ama, o günlerin koşulları başkaydı. Aziz Nesin vardı her şeyden önce.
Uğursuz darbe sonrasındaki toplumsal aydın direnişinin adı da yine onun adıyla özdeştir.
12 Eylül 1980 sonrasının bu günlerden farklı yanlarından biri, o günlerde telefonlarımızın herhalde (hiç değilse bugün olduğu ölçüde) dinlenmeyişiydi.
Telefon konuşmalarımız genellikle bir yoklama gibiydi.
“... mısın, nasılsın, demek daha gelmedilergibisinden...
Nitekim, biraz da bu duyguları dile getiren Temmuz 1981 tarihli Sesleradlı şiirimin üzerinden çok geçmeden tutuklanacaktım...
***
Bu günlerde ise bir süredir sanki daha çok Sanatçılar Girişimi bizleri buluşturuyor.
Birkaç hafta önceki yazılarımdan birinde Bilgesu Erenus’la Topkapı Şişe Cam Fabrikası’nda direnişteki işçileri ziyaretimizi yazmıştım.
Grup Yorum baskınını haber veren Işıl Özgentürk birkaç gün önce İdil Kültür Merkezi’ne zaten bir destek ziyareti yaptığı için bu kez ben yine gazeteden bir muhabir arkadaşla Okmeydanı’nın yolunu tuttum...
Bu arada polis baskınının asıl hedeflerinden birinin de Çağdaş Hukukçular Derneği olduğunu öğrenmiştik.
İdil Kültür Merkezi’nin bulunduğu sokağa doğru ilerlerken, gidilen yer sanki bir savaş alanıymış gibi, belli ki aynı yere gitmekte olan gaz maskeli bir kameramanın yanından geçtik...
Bir süre sonra gazeteden bizim muhabir için de gaz maskesi gönderilecekti...
Nitekim az sonra biber gazı dokunuşları gözlerimizi yaşartmaya, burun deliklerimizi ve ciğerlerimizi etkilemeye başlamıştı bile...
***
Gazeteye döndüğümde tanıklığımı kısaca şöyle özetlemiştim:
İdil Kültür Merkezinin bütün odaları, Tavır dergisinin bürosu, Grup Yorumun stüdyosu bir düşman ordusu tarafından basılmış gibi sabah saat 04.00te bir baskınla darmadağın edilmiş. Grup Yorumun bütün üyeleri gözaltına alınmış, dergiler, kitaplar yerlere saçılmıştır. Bunlar arasında 35 yıl önce yayınladığım Militan dergisinin bazı sayfalarını da gördüğümde şaşırdım, üzüldüm, duygulandım. Buradan Başbakana, Cumhurbaşkanına, İçişleri Bakanına sesleniyorum: Sanatın, özgür düşüncenin üzerinden elinizi çekin. Bizler, bu ülkenin aydınları, yazarları, sanatçıları, faşizme geçit vermeyeceğiz. Gözaltına alınan Grup Yorum sanatçıları derhal serbest bırakılsın.
Sözünü ettiğim Militan sayfaları, Jose Marti ve Pablo Neruda şiirlerine ilişkin, tertemiz fotokopileri çıkarılmış, özenle zımbalanmış sayfalardı... Belli ki bu sevgili çocuklar, bu şairlere çalışıyorlardı... Yaklaşık otuz beş yıl önceki emeğimizle, göz nurumuzla, mutluluğumuzla (Nihat’ın kulakları çınlasın!) orada öylece fırlatılıp atılmış, bir barbarlığın saldırısına uğramış durumda karşılaşmamızı unutamam... Bir de duvara asılı bağlamaların üzerinden parmak izleri alınmış olmaktan geriye kalan izleri...
***
Fotoğraflardan biri, içeride tanık olduğum barbarlığın bir bölümünü yansıtıyor...
Konuşma yaparken göründüğüm fotoğrafta, tam karşımda ise, basın ya da görsel medya kameraları değil, yaklaşık elli adım ötede panzerleriyle saf tutmuş bir polis birliği bulunmaktaydı... Yukarıda özetlenen tanıklığımın son cümleleri, orada, o gece polislere karşı Sanatçılar Girişimi adına yaptığım konuşmanın da son cümleleridir...
İdil Kültür Merkezi baskını sonrasında görüp yaşadıklarım, bir polis devletinde yaşamakta olduğumuz gerçeğinin, benim için unutulamaz anılarından biri olarak kalacak...
O gece Okmeydanı’ndaki sokakta polis devletinin neden olduğu yıkımı ve karanlığı unutamam...
Ama konuşmamı yapmaktayken varlıklarının aydınlığını hemen arkamda duyumsadığım genç kızlardan, delikanlılardan saçılan ışığı da...
Bu ışığı söndürmeye hiçbir karanlığın gücü yetmeyecek...

Zaman baş döndürücü bir hızla ilerliyor.
Siyaset gündemi son hızla değişiyor.
Ama aynı anda her ikisi de sanki yerinde sayıyor.
Çünkü planlar çok öncelerden yapılmış, aşama aşama uygulanmakta...
Bu anlamda değişen bir şey yok. “Makro” plan yerli yerinde. Sadece uygulamada bazı geri çekilmeler, göz boyamalar, gündem değiştirmeler olabiliyor.
Bu kavranılması güç, kaotik, şaşırtıcı ortamda, içlerinde bazı eski arkadaşlar da olan yetmez ama evet’çilerin ne yaptıkları, ne düşündükleri doğrusu merak etmeye değer…
***
Böylesi bir aydın yarılması, bu ülkenin tarihinde hiçbir zaman yaşanmadı.
Karşıt kamplar her zaman vardı, ama bu başka bir şey.
Sağ-sol çatışmasını bu konunun dışında tutuyorum.
Beni soldaki bölünme ilgilendiriyor.
Bu bölünme 60’lı yıllarda başladı, ama yine de bütün gruplar, fraksiyonlar, eninde sonunda sol’un parantezindeydi.
Bugünkü bölünme başka bir şey.
***
Kimileri soldan tümüyle ayrılarak karşı kamplara geçtiler. Onları “Ne Çok Hain” adlı şiirimde yazdım, söyleyecek başka bir sözüm de yok. Bu da bir seçimdir ve kuşkusuz her anlamda bir fiyatı da vardır. Yazımın başlığındaki “arkadaş” sözcüğü bu gibileri kapsamıyor. Onların yetmez ama evet’çilikleri (daha doğrusu evet’çilikleri) ödedikleri ve ödeyecekleri diyetlerden bir tanesidir.
***
Bazı başkaları, etnik aidiyet ya da başkaca nedenlerle, ABD’nin Kürt projesi oltasına takıldı. Anlamadıkları, yapılmak istenen şeyin Cumhuriyet Türkiye’sini sona erdirmek, yerine ılımlı İslam patentli, parçalanmış bir Ortadoğu ülkesi oluşturmak ve bu yönde de ne yazık ki çok mesafe alınmış olduğudur. Bu gibiler arasında, ait olduğumuz coğrafyada yaşanan ve yaşanmakta olan bunca trajediden sonra uyananlar, uyanmaya başlayanlar var mıdır, merak ediyorum.
***
Bir başka grup “yetmez ama evet”çi, AKP’de ve liderinde bir demokrat; Türkiye’yi Batı’ya, “daha ileri bir demokrasi”ye taşıyacak bir kurtarıcılık misyonu gören tatlı su aydıncıklarıdır.
Bunlar arasında bir zamanların solcuları, kendilerini belki bugün de solcu saymakta devam eden kimseler var.
Bu gibilerin aydın değil, aydıncık olduklarını düşünüyorum.
Çünkü aydınlanma olgusunun bu ülkede hangi zorlu süreçlerden geçtiğinin, çağdaş bir ulus devletin kurulma aşamasına hangi zorluklar aşılarak ulaşıldığının bilincine de bilgisine de belli ki sahip değiller.
Öyle olmasaydı, bir kurtarıcılık misyonu vehmettikleri örgütün, kişinin ve kişilerin, Cumhuriyetin, çağdaşlığın, aydınlanmanın, evrensel insan haklarının, emeğin, özgür düşüncenin, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca ve öncesinde en kararlı, en gerici düşmanları olduklarını en başından görürlerdi.
***
Bu son gruptaki “yetmez ama evet”çiler arasında, sanatçı, yazar kimlikli arkadaşlar da küçümsenemeyecek sayıda yer almakta.
Özellikle onların, şu günlerde; ülkemize ve bölgeye ilişkin emperyalist projelerin yerli taşeronlar eliyle uygulanmaya konulduğunun apaçık ortada olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin savaş kışkırtıcısı konumuna düşürüldüğü ve bir savaş uçurumunun tam kıyısına gelinmiş olduğu şu süreçlerde ne gibi iç çatışkılar yaşamakta oldukları ya da böyle bir çatışkı yaşayıp yaşamadıkları merak edilmeye değer…
Yanıldığını anlamak ve yüreklice dile getirmek bir erdemdir.
12 Eylül oylamasında “yetmez ama evet” ya da belki “evet” demekle hata etmiş olduğunu düşünen herkes, susmanın ya da yarım yamalak özeleştiri laflarının ötesine geçerek bunu açıkça, mertçe dile getirebilmeli, emperyalist baskıya ve diktaya karşı savaşımda yer almalıdır…

Topkapı Şişecam Fabrikası işçilerinin talepleri son derece yasal, mantıklı ve insaniydi.
Patrona özetle diyorlardı ki: Fabrikayı kapatıp Eskişehir’de daha büyüğünü açmana itirazımız yok.
Ama kıdem tazminatımızı verip bizi sokağa atmanı kabul edemeyiz.
Bu fabrikada bunca yıllık emeğimiz, burada kurulmuş bir hayatımız ve sonuçta da doğal olarak emeklilik beklentimiz var.
Sen şimdi diyorsun ki, istiyorsanız gelin, asgari ücretle, sıfırdan, Eskişehir’deki fabrikada işe başlayın.
Bizden, bunu kabul etmemizi bekleme...
Buradaki hayatlarımızı bozarak Eskişehir’e ya da bir başka fabrikanıza gelmeyi kabul edebiliriz...
Fakat kazanmış olduğumuz özlük haklarımızı koruyarak...
***
Patron ise basitçe şöyle diyordu:
AKP, Mayıs 2008’de çıkardığı bir yasayla, genç işçi ve kadınları işe alan işverene önemli kolaylıklar sağlıyor...
Ben, asgari ücretle genç işçi çalıştırmak varken sizi Eskişehir’deki fabrikama niye götüreyim?
Her birinizin yaklaşık yirmi yıllık kıdeminiz, asgari ücretin yaklaşık iki katı maaşınız var...
Kıdem tazminatınızı alın, çekip gidin...
Evli evine, köylü köyüne...
***
İşin özeti buydu...
Geçen yılın son gününde kapanan fabrikanın yerine Eskişehir’de çok daha büyüğü kurulmuştu bile.
Topkapı’daki fabrikada çalışan toplam 572 işçiden 420 tanesi Kristal-İş Sendikası üyesiydi.
Patron, sendika üyesi olmayan işçilerden isteyenleri, teknisyen ve memurları (bu sonuncuların ücretlerine yüzde kırk zam yaparak) Eskişehir’e götürürken, sendikalı işçilerden 135’i kıdem tazminatlarını alarak işten ayrıldılar.
Geriye kalan 200 kadar sendikalı işçi ise, yukarıda özetlenen gerekçelerle, patronun taleplerini reddettiler ve şalteri indirilmiş işyerinde kalarak bir anlamda direnişe geçtiler...
***
Yaşam ne kadar gerçek olsa da, romantizmden kurtuluş yok...
İyi ki de yok...
7 Ocak Pazartesi günü Bilgesu’ya telefon ettiğimde, yakalandığı gripten henüz kurtulamamıştı...
Ama ben daha ağzımı açar açmaz aynı şeyleri düşünmekte olduğumuzu anladık ve çok geçmeden o Ataköy’den bir taksiyle ben gazeteden görevli muhabir arkadaşlarla Topkapı’daki fabrikanın önündeydik...
Topkapı-Davutpaşa’nın karışık dolaşık yollarında tipi altında ilerlerken sanki 19. yüzyılın, daha öncelerin romanlarındaki fabrika sokaklarından geçiyoruz...
Artık sessizliğe gömülmüş Şişecam Fabrikası önünde; sırtlarında kaputları, parkaları, başlarında yün başlıklarıyla, tek bir yürek gibi, tek bir yumruk gibi sımsıkı kümelenmiş işçi topluluğu...
Büyük bir bidonda, kuru ağaç dalları çatırdayarak yanıyor...
Yukarıdaki öyküyü az çok biliyordum, ama Kristal-İş’in işyeri baştemsilcisi Sinan Uçar, tipinin, durmaksızın yağan karın altında, bir kez daha, bir çırpıda anlatıveriyor...
Üşümüyorsak, bunun nedeni, bidonda çatırdayan kuru dallardan çok, orada tanık olduğumuz dayanışma ruhu, o dayanışmaya bir ucundan da olsa katılıyor olmanın mutluluğuydu...
***
Topkapı Şişecam Fabrikası işçileri, sayısı bini aşkın bir AKP-polis ordusunun (hangi akla, hangi vicdana hizmet ettiği bilinmez bir emirle) direnişlerini kırmaya gelmeleri karşısında gerilemediler...
Özlük haklarını savunurlarken (Doğu Perinçek’in 8 Ocak tarihli yazısında isabetle belirttiği gibi) yalnızlaşmamayı, toplumla birleşmeyi başardılar...
Ve sonucunda da, gerçekten, yeni yılın ilk işçi zaferine imzalarını attılar...
Biz oradayken, yanında yurtdışından bir sendika yöneticisi ve Deri-İş Sendikası başkanı Musa Servi’yle direnişçi işçileri ziyarete gelen Kristal-İş Başkanı Bilal Çetintaş, bu satırları yazmakta olduğum 10 Ocak günü, işçi taleplerinin kabul ettirildiğini açıkladı...
İşçi sınıfı, Topkapı’da kazanılan başarının mutluluğunu yaşarken, Kozlu’da yitirdiklerimizin acısını unutmadı, unutmayacak...
Marx’ın öğretisi bilimsel doğruluğunu, geçerliliğini koruyor, koruyacak...

İkinci a harfini en azından üç dört a kadar uzatarak, vurgulayıp çatlatarak, sesinin olanca tınısıyla bağırıyor:
“Öleceksek adaaaam gibi ölelim!..”
Bağırmanın da tıpkı öfke gibi bir hitabet sanatı olduğunu sayesinde öğrenmiş olduğumuz için şaşılacak bir şey yok..
Fakat yine de bu haykırışta, her zamankinden daha fazla rahatsız edici ve çok daha tehlikeli bir şey var.
Haykırışın sahibi herhangi biri değil, ülkenin özel yetkili Başbakanı.
Yasalarla tanımlananın çok ötesinde, nereden aldığı belirsiz özel yetkilerini daha da ve sınırsızca çoğaltarak devletin daha da tepesine çıkmak ve orada sanki sonsuzca kalmak istiyor.
Bağırıp çağırmada ölçüyü iyice kaçırmasının nedeni, bu hedefe ulaşmanın pek de kolay olmadığını anlamaya başlaması olabilir mi?
***
Onu ilk kez İstanbul Belediye binası önünde, görevden alınıp cezaevine gönderilmek üzere olduğu günlerde, orada toplanan bir kalabalığa hitap ederken gördüğümü daha önce yazmıştım...
Aklımdan geçen düşünce, yine daha önce yazdığım gibi, bu kişinin belediye başkanı filan değil, çok daha başka hedeflere yönelmiş biri olduğuydu.
Sonradan yaşadıklarımız, topluma yaşattıkları, sezgimin doğruluğunu sayısız kez kanıtladı...
Belediye başkanlığından Başbakanlık’a yükselen kişinin gözü şimdi çok daha yükseklerde.
Amacına ulaşmak için ya da ulaşamayacağını anladığında, gözünü kırpmadan bütün bir toplumu ateşe atabilecek biri bu...
Aldığı dini eğitime uygun bir ses tonuyla, sesli harflerin üstüne basa basa “adaaaam gibi...” diye bağırmasının başka bir açıklaması olamaz...
***
Kendisine kayıtsız şartsız bağlı ya da henüz öyle görünmeye devam eden bir parti meclisi önünde, dar bir kürsünün arkasında konuşan kişinin dar omuzları üzerinde yükselen başına; öfkeyle kasılmış, gülümsemeyi unutmuş yüzüne bakıyorum...
Birleşmiş Milletler’e, bugünkü konumunu borçlu olduğu ABD’ye, bütün dünyaya veryansın ediyor.
Tıpkı belediye binası önünde toplanmış, kimileri de hiç kuşkusuz oradan geçmekte iken durup dinleyen meraklı insan kalabalığına hitap eder gibi..
Oysa bu bir parti meclisi...
İçlerinden biri çıkıp, ey Başbakan, iyi de neden ölelim diye soramıyor...
Hiçbiri belki aklından bile geçiremiyor böyle bir soruyu...
Bütün bu milletvekili kalabalığı, o tek bir cümlede bütün bir ülkeyi ateşe atmaya hazır ruh durumunu, tehdidi görmüyor, göremiyor, görmek istemiyor...
Tersine, sanki sıradan bir halk hatibini alkışlayan sıradan bir sokak kalabalığı gibi, utanç verici, dehşet verici alkışlarla destekliyor bu korkunç çağrıyı...
***
“Ey Recep Tayyip Erdoğan!..” diye, aklımın, düşüncelerimin olanca gücüyle bu hatipe sesleniyorum ben de...
“Kimsin sen? Bütün bir ülkeyi ölüme sürüklemekten ne hakla söz ediyorsun? Adaletsiz bir seçim sistemi sonucunda belli bir oy oranıyla iktidar olmuş, yine öylece çıkıp gidecek birisin. Bu bağırıp çağırmalarına ne Birleşmiş Milletler’in, ne ABD’nin ne de hiçbir ciddi ülke, kişi ya da kurumun kulak asmayacağını bilmene rağmen, niye bağırıyorsun, kimi kandırıyorsun, ya da kandıracağını sanıyorsun?..”
İşinde gücünde, barışçı, mazlum insan topluluklarına; genç, yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk yurttaşlarıma bakarken düşünüyorum bunları... Çoğu büyük olasılıkla o bir tek cümlenin kendileri için nasıl ölümcül bir tehdit olduğunun farkında bile değil ne yazık ki... “Ey Recep Tayyip Erdoğan!..” diye devam ediyorum... “Bu ülkenin çocukları her gün ölüyor zaten... Adaaaam gibi ölmekten söz eden, her fırsatta şehit edebiyatı yapan sen, cepheye göndermek şurda dursun, doğru dürüst askerlik bile yaptırmadın oğullarına... Bunun hesabını bu topluma verdin mi, verebilir nisin?..”

29 Ekim kutlamaları öncesinde yayımlanan “Cumhuriyet Yasaklanamaz” başlıklı Cumartesi yazımın bitiş cümleleri şöyleydi:
“Korkmayalım!
Yürekli olalım!
Cumhuriyet düşmanlığına boyun eğmeyelim!
Cumhuriyet yasaklanamaz!
Cumhuriyete konulan yasak sıradan bir yasaklama değil; daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan olmak için geleceğe yürüyüşümüzde; önümüze konulmuş olan gerici bir barikattır.
Bütün gerici barikatlar gibi, kararlı, onurlu, bilinçli bir yürüyüşün önünde dağılıp parçalanmaya mahkûmdur...”
O gün Ankara’da, Ulus’ta, sonsuzluğa kadar yaşamasını dilediğim ölümsüz anıtın hemen önünde, basına ve konuşmacılara ayrılmış otobüsün içinde konuşma sıramın gelmesini beklerken tanık olduklarım, beklentilerimin ve umutlarımın da ötesindeydi...
Dışarıdaki topluluğun içinde, biber gazı ve basınçlı su saldırısından nasibini fazlasıyla alan eşim, bu saldırılar sonrasında buluşup Mustafa Kemal’e doğru yürüyüşe geçtiğimizde izlenimlerini anlatırken “Polis barikatına doğru yürüyenler arasında çıldırmış gibi gençler vardı...” dedi...
O günden bu güne aklımdan çıkmayan bu “çıldırmış gibi gençler...” sözünün altını çiziyorum...
Çünkü, kendimi de en başta katarak söylüyorum, bugün bu ülkede yaşanmakta olan baskı, yalan, şiddet ve adaletsizlik ortamı, hangi yaşta olurlarsa olsunlar, namuslu, vicdanlı, kimlikli, özgür ruhlu insanları çıldırma noktasına getirdi...
Eğer gençlik çıldırma noktasına gelmişse, buna neden olanlar korkmalıdır...
Ve zaten korkuyorlar da...
***
O gün Ankara’da baharı aratmayacak pırıl pırıl bir gün yaşanmaktaydı...
Sıhhiye’den Ulus’a zahmetsizce ulaştık.
Herhangi bir polis barikatı, bir engelleme yoktu.
Fakat Ulus’a ulaşıp 1. Büyük Millet Meclisi’ne açılan caddenin panzerlerle kapatılmış olduğunu; giderek artmakta olan kalabalığın sadece Ulus alanına, anıtın çevresine tıkılmak istendiğini gördüğümde, buluşmanın ve kutlamanın pek de kolay geçmeyeceği anlaşılmıştı...
ADD Başkanı Sayın Tansel Çölaşan konuşmasına 12.00’ye doğru başladı.
Bu sırada kalabalığın giderek büyüdüğü ve polis barikatının zorlanmaya başlandığına ilişkin haberler almaya başladık.
Sayın Çölaşan olacakları sezmişçesine, konuşmasını polise yönelik barışçı sözlerle sürdürmekteyken, sanki bu sözlere yanıt verircesine biber gazı ve basınçlı su saldırısı başladı.
Bu saldırının ilk kez bu kadar yakından tanığı ve hedefi oluyordum.
Sözlerimi sakınmadan söyleyeceğim: Sinsice, alçakça, kalleşçe bir saldırıydı bu...
Diyelim ki gitgide büyüyen kalabalık barikatları zorlamaktaydı...
Fakat amaç bu zorlamayı durdurmaya çalışmaktan çok, kalabalığı paramparça etmekti...
Nitekim basınçlı su ve biber gazı dalgaları basın otobüsünün üzerinden de aşarak Kurutuluş Savaşımızın görkemli anıtına kadar ulaşmaktaydı...
Evet, bir görevin yerine getirilmesinden çok, tıpkı bir savaşta karşı tarafı yok etmek için girişilmiş, kalleşçe, sinsizce, düşmanca bir saldırıydı bu...
Fakat dağılıp parçalanan, o büyük insan topluluğu değil polis barikatları oldu ve hep birlikte büyük bir coşkuyla, akarcasına, Mustafa Kemal’e doğru yürüdük...
***
Bu ülkede yaşanmakta olan kötülüklerin baş sorumlusu olan kişi, polisin görevini yapmadığını iddia ediyor.
İstediği, bir ulusal bayramı kutlamak için bir araya gelen, genç, yaşlı, çoluk, çocuk, binlerce, on binlerce, yüz binlerce, tüm ülke ölçüsünde düşünüldüğüne milyonlarca insanın panzerlerin altında ezilmesi, taranması, katledilmesi, yok edilmesi olmalı...
Kin ve nefret söyleminin sahiplerinden başka bir şey zaten beklenemezdi ve beklemek de abes olur...
O gün Ankara’da yapmaya hazırlandığım konuşmaya, 93 yıl önce, İzmir’in 15 Mayıs’ta düşman askerince işgalinin hemen sonrasında 23 Mayıs 1919’da gerçekleşen görkemli Sultanahmet Mitingi’ni anarak başlayacak ve sözlerimi Halide Edip’in o mitingdeki konuşmasından unutulmaz bir cümleyle sürdürecektim: “Vatan behemehal kurtulacaktır...”
Orada yapamadığım konuşmamın son cümlelerini buradan söyleyeyim:
Vatan, bu ülkenin tepesine çöreklenmiş gerici, karanlık, emperyalizm işbirlikçisi güçlerden behemehal, mutlaka, kesinkes kurtulmalıdır ve kurtulacaktır...
Hiçbir barikat, bu öfke, bu inanç, bu bilinç, bu özveri, bu cesaret, bu kararlılık selinin önünde duramaz ve durmaya da yeltenmemelidir...

Ankara Valiliği’nin aldığı yasaklama kararı yazımın yayımlanacağı cumartesi günü hâlâ yürürlükte olacak mıdır, bilemem.
Dilerim ve umuyorum ki bu çağdışı ve mantık dışı karar kaldırılmış olsun.
Çağdışı ve mantık dışı dedim ama, belki de pek öyle değil.
Çünkü böyle bir karar ancak çağdaşlığı benimsemeyen bir başka mantığın ürünü olabilir.
Daha açık bir deyişle, cumhuriyet ve çağdaşlık düşmanlığının, karanlıkçılığın; baskıcı, despotik anlayışın…
Kuşkusuz bütün bunların da kendi içinde bir mantığı, bir tutarlılığı vardır…
Fakat nereye kadar?
Bir ülke daha ne kadar onu o ülke yapan köklerinden koparılıp bir yok oluş uçurumuna doğru sürüklenebilir?..
***
Adalet ve Kalkınma Partisi adını taşıyan siyasal iktidar, çok açık olarak Cumhuriyet değerlerinin düşmanıdır.
Cumhuriyet değerlerinin özeti çağdaşlık ve aydınlanmadır.
Çağdaşlık, insanlığın daha çok demokrasi ve daha çok özgürlükle geleceğe doğru yürüyüşü demektir.
Aydınlanma, bu insanın kendi yazgısını kendi eline almış olmasıdır.
1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti, bu yönde bu ülkenin nice özveriyle, nice acılardan geçerek, nice savaşımlar sonunda ulaşmış olduğu bir aşamadır.
Kuşkusuz daha tam, daha gerçek bir demokrasi ve özgürlük yolunda atılacak adımlar, yaşanması gereken süreçler vardır.
Fakat bugün yaşanmakta olan ise ülkemizin bunun tersi bir yöne doğru sürüklenmekte oluşudur.
Ulusal bayramların kutlanmasına getirilen kısıtlamaların, yasaklamaların başka hiçbir anlamı olamaz.
Sonuçtaki amaç, hiç kuşkusuz, Cumhuriyet Türkiyesi’nin bütün sonuçları, hedefleri ve değerleriyle ortadan kaldırılmasıdır.
***
Ben 29 Ekim Pazartesi günü saat 11.00’de Ankara’da 1. Meclis önündeki buluşmada olacağım.
Bunu böyle, sanki yapılması çok özveri gerektiren bir şeymiş gibi yazmak ne kadar acı.
Fakat gerçek ne yazık ki budur.
Bugün ülkemizde akıl almaz bir süreç yaşanmaktadır.
Gençlik, halk, emekçiler, bütün yurtseverler, bütün bir halk, bütün bir ulus, baskıyla, tehditle, şiddetle, ezilerek, korkutularak, yıldırılarak ülke, emperyalizmin uydusu, bölünmüş, parçalanmış bir din toplumu olmaya doğru sürüklenmektedir.
Cumhuriyetin kuruluşunun 89. yılında, zindanlar Cumhuriyetçi aydınlarla dolup taşıyor.
29 Ekim’de Ankara’da olmak ya da bulunduğumuz herhangi bir yerde Cumhuriyet kutlamalarına katılmak, herhangi bir bayram kutlamasının çok ötesinde anlam taşımaktadır.
Korkmayalım!
Yürekli olalım!
Cumhuriyet düşmanlığına boyun eğmeyelim!
Cumhuriyet yasaklanamaz!
Cumhuriyete konulan yasak sıradan bir yasaklama değil; daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan olmak için geleceğe yürüyüşümüzde; önümüze konulmuş olan gerici bir barikattır.
Bütün gerici barikatlar gibi, kararlı, onurlu, bilinçli bir yürüyüşün önünde dağılıp parçalanmaya mahkûmdur.

Böyle bir yazıya insan nereden, nasıl başlayacağını bilemiyor.
Sevgili Fatih Hilmioğlu’nun, Hilmioğlu ailesinin acısını, nasıl, hangi sözcüklerle paylaşmalıyız...
Sözün yetersiz kalacağı zamanlardan biri daha...
Belki şöyle başlayabiliriz:
Bu dayanılması çok güç acıları yaşayanlar ilk biz değiliz.
Bütün insanlık tarihi benzerleriyle dolup taşıyor.
İnsanın insana yaptığı alçaklığın ölçüsü, sınırı yok.
Geçen hafta Berlin’de, Musevileri toplama kamplarına taşıyan trenlerin kalktığı yerdeydik.
Gözlerimin önünden sayısız film karesi, bu zulümler üstüne yazılmış kitaplar geçti...
Nazilerin insanlık soyuna yaşattıkları herhalde insanlık sürdükçe anımsanacak, lanetlenecek.
Bugün Silivri’de yurtseverlere, aydınlara yaşatılanların Nazi toplama kamplarından farkı, burada gaz odalarının bulunmayışı.
Buna gerek de yok.
Çünkü azar azar yok etmenin yolu bulunmuş.
Alçaklıklar arasında ayrım yapılmaz ama böylesi belki daha da alçakça.
Sinsi, ağır ağır bir yok etme yöntemi.
Sivil darbe yönetiminin, içerideki ve dışarıdaki her türden işbirlikçilerinin ülkeye armağan ettiği yeni yok etme yöntemi böyle bir şey.
***
Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’yla tanışıklığımızın ve kendisine hayranlığımın tarihi yaklaşık on yıl öncelerden başlıyor.
Özellikle “eski rektörü” demedim.
Bazı sıfatlar, san’lar, eğer onlar gerçekten hak edilmişlerse, eskimez.
Benim gözümde ve kendisini tanıyan, onun rektörlüğü sırasında İnönü Üniversitesi’ni gezip görmüş olan herkes için de bu böyledir.
Fatih Hilmioğlu Malatya Üniversitesi’ni yaratmış olan kişidir.
Bu üniversite şimdi hangi ellerdedir, ne durumdadır bilemem.
Fakat benim gezip gördüğüm İnönü Üniversitesi, öğrencilerine bilimsel anlamda ve günlük yaşama ilişkin akla gelebilecek bütün modern olanakları sağlamış seçkin bir bilim kurumuydu.
Bir dinleti için gittiğimiz üniversiteye ziyaretimden ve Sevgili Fatih Hilmioğlu’yla tanışıklığımızdan söz eden, o günlerde yayımlanmış yazımın hangi kitabımda olduğunu ne yazık ki bulup çıkaramadım.
Gözlerimin önündeki unutulmayacak görüntü ise şudur:
Bir bahar gününün akşamına doğru, üniversitenin bir yeryüzü cenneti gibi yeşilliklerle, renk renk çiçeklerle donanmış yerleşkesinde, değerli rektörle bir kanepede ya da yan yana iki iskemlede oturmuş, barışçıl bir dinginlik içinde gezinmekte olan kızlı erkekli öğrencilere bakıyoruz...
İkimizin aklından da geçen düşünce, sohbetimizin konusunu oluşturuyor...
Gençlerin bu mutluluğu, bu barışçıl dinginlik, yaşamakta olduğumuz bu ülkede ne kadar sürebilecek?
Bahar akşamından ve o genç topluluktan yayılan iyimserlik duyguları kötümser önsezilerle gölgeleniyor...
***
Şu anda yazmakta olduğum yazının son satırlarında ise Sevgili Fatih Hilmioğlu’na dolaysızca seslenmek istiyorum:
Sevgili, değerli kardeşim, arkadaşım, düşündaşım, yürekdaşım...
Evlat acısıyla bin kat katlanan acını, acınızı dindirecek, hafifletecek sözcükler kimsede bulunamaz.
Fakat yaşam bir sınavsa eğer ve hepimiz büyük insanlığın bir parçasıysak, acıları altedecek, bizi daha çok insan olmaya yöneltecek güç ve ışık da yine kendi yüreklerimizdedir.
“Bu ülkeye hizmet etmekten başka ne yaptım ben?” sorunuzdaki çığlığı, acı sitemi anlıyorum...
Fakat sorun da zaten burada...
Ülke ona hizmet edenlerin değil, hizmet edenlere düşmanlık duyanların elindedir.
Tıpkı işgal altındaki bir ülke gibi...
Sizi en kardeşçe duygularımla, içten sevgimle kucaklıyorum.
Ülke düşmanlığına, alçaklığa karşı ortak savaşımımızda Sevgili Emir’in hep pırıl pırıl, gepgenç kalacak anısı da bizimle olacak...

Demek ki bu ülkenin demokratlarının, laiklerinin, liberallerinin, aydınlanmacılarının, sosyalistlerinin, komünistlerinin, Atatürkçülerinin, yurtseverlerinin, antiemperyalistlerinin çıkarabilecekleri, üzerinde anlaşabilecekleri bir cumhurbaşkanı adayı yok...
Demek ki bu ülkede Kurtuluş Savaşı boşuna yapıldı...
Cumhuriyet devrimleri yalandan ibaretti...
Daha da öncelerden başlarsak, bütün bir 19. yüzyılı kaplayan demokrasi arayışları, sürgünler, idamlar, tüketilen tonlarca kâğıt, mürekkep, çekilen ve çekilmekte olan sayısız acı ve 20. yüzyılın ikinci yarısında hızlanarak etkileri günümüze ulaşan işçi, gençlik, aydın hareketleri, toplumcu savaşımlar, yaşanan ve yaşanmakta olan acılar boşunaydı, boşunadır...
Demek ki eninde sonunda, bütün bunların sonrasında, iki tane cumhurbaşkanı adayı çıkarabiliyoruz:
Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül.
Şimdi aralarındaki çelişki, anlaşmazlık ne olursa olsun, farklı yumurta ürünü de olsalar, aynı anne babanın çocukları, ikiz iki kardeş...
Üslupları arasındaki farklar ne olursa olsun, yukarıda sıralanan kavramların tam karşısında yer alan çevrelerde yetişmiş; Cumhuriyet devrimlerine, demokrasiye, aydınlanmaya karşıt görüşlerle beslenmiş iki karşı devrim ürünü...
En temeldeki referansları bilim değil din, bilgi değil inanç, insan değil doğaüstü kavramlar olan iki Cumhurbaşkanı adayı.
Daha doğrusu tek aday...
Sonuçta, en temelde, aynı kişi olduklarına göre...
Demek ki Türkiye Cumhuriyeti bu kadarmış...
Hiçbirimiz sıyrılmaya çalışmayalım, demek ki bu kadarmışız...
Gücümüz, çapımız, ufkumuz, birikimlerimiz bu kadarmış...
Acaba gerçekten öyle mi?
***
Ben çapımızın bu kadar küçük, ufkumuzun bu kadar dar, birikimlerimizin bu kadar sığ ve yetersiz olduğuna inanmıyorum...
Hiçbir acı boşuna yaşanmadı, hiçbir sıkıntı boşuna çekilmedi, hiçbir emek boşa harcanmadı...
Türkiye Cumhuriyeti’nin birikimleri, kazanımları; böylesine bir çırpıda, böylesine ucuza harcanabilecek, gözden çıkarılabilecek kadar sığ ve değersiz olamaz...
Öyleyse sorun nerede, neden bu küçültücü, utanılası, aşağılayıcı durumdayız? Bir çözüm, bir kurtuluş yolu bulunamaz mı?
Erdoğan’la Gül arasında sıkışmaktan, bu boğucu zorunluluktan nasıl kurtulabiliriz?
***
Öncelikle, içinde bulunduğumuz durumun gerçekten boğucu olduğunu kavrayarak, algılayarak...
Böyle bir utanç verici duruma, Erdoğan’la Gül arasında sıkışmış olmaya kendi içimizde, vicdanımızda karşı çıkarak, bu durumu kabul etmeyerek; kötünün iyisine, “ehveni şer” gibi görünene de razı olmayarak...
Ahlaksız bir görsel, işitsel ve yazılı medyanın zehirleyici etkisi altında kalmamayı başararak...
Bunu öncelikle bizler, yukarıda sıraladığım kavramlardan hangisi olursa olsun herhangi birine daha çok değer veren aydınlar başarmalıyız...
Ülke elden giderken şu ya da bu kavramı daha çok önemsemek, şu ya da bu örgütlenmenin içinde olmak ya da olmamak çok fazla önem taşımıyor...
Asıl önemli olan, ortak tehlikeye, ülkeyi yörüngesinden saptırmakta olan büyük tehdide, tehdidin de ötesindeki gerçekliğe karşı birlikteliğin sağlanmasıdır…
Gezegenimizin yörüngesinden sapmak tehdidiyle karşı karşıya bulunduğunu düşünelim...
Sistemler, ülkeler, ideolojiler arasındaki ayrımlar, karşıtlıklar bir anda ortadan kalkacak; ahlaksızlar, ahmaklar, vurdumduymazlar ve belki kaderciler dışında akıl ve vicdan sahibi herkes elbirliğiyle bu ölümcül tehlike karşısında yapılabilecek olan şeyin bir ucundan tutmaya çalışacaktır...
Bugün ülkemiz tam olarak böyle bir tehlikeyle karşı karşıyadır…
Yapılması gereken de aynen yukarıdaki gezegen örneğindeki gibidir...
Mantık, bilinç, sağduyu bunu gerektiriyor..
***
Türkiye’nin aydınları, yurtseverleri, devrimcileri, çağdaşlığın ve aydınlanmanın savunucuları, hangi toplumsal sınıftan ve hangi siyasal anlayıştan olurlarsa olsunlar, tıpkı Kurtuluş Savaşı günlerimizdeki gibi, emperyalizme ve ülkeyi yok oluşa sürükleyen gerici saldırıya karşı ortak bir hedefte buluşabilmelidirler.
Günümüzün dayattığı sorun, zorunluluk budur...
Erdoğan ve Gül arasında sıkışmaktan kurtulamazsak hepimize yazıklar olsun ve zaten öyle de olur...

Ne Çok Hain - Ataol Behramoğlu
“Ne Çok Enkaz”ın yazarı Ahmet Necdet’in
anısına saygıyla.

Sizinle galiba arkadaş filandık
Işıklı günlerinde gençliğimizin.
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye’nin.
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin.
Ne çok hain.

Hayır, belki de değişmediniz,
Aslınız belki de buydu sizin.
Sadece zamana ayak uydurdunuz
Ortak ateşinde ısınıp gençliğin.
Sonra neyseniz o oldunuz
Asıl kimliğinizi buldunuz
Uşağı oldunuz zalimin.
Ne çok hain.

Şimdi giydiğiniz her şey markalı
Tadını aldınız zenginliğin.
O fotoğraflar parkalı markalı
Uzak bir anısı oldu geçmişin.
Fakat yine de yeri geldikçe
El atıp eski albüme
Kullanıyorsunuz reklam için.
Ne çok hain.

Aynı arsız kibir suratlarınızda
Erkeğinizin dişinizin.
İçim bulanıyor karşıma çıktıkça
Ekranlarında TV’lerin.
Kiminiz yeni yetme faşist çığırtkan
Kiminiz kaşarlanmış sırtlan,
Sanırsın kardeşi vampirin.
Ne çok hain.

Yoksul aile çocuklarıydınız
Orta halli, belki zengin.
Soyluydu sizden anneniz babanız,
Sade yurttaşları Cumhuriyet’in.
Siz hangi piç köklerden türediniz,
Kimsiniz, neden böylesiniz
Nasıl boğuldunuz içinde ihanetin.
Ne çok hain.

Zaman geçer, devran döner
Yıkılır sarayı, zindanı zalimin
Efendi uşağını terk eder
Gereği kalmayınca hizmetin
Hele azıcık da diklendiniz mi
Yersiniz kaçınılmaz tekmeyi
Hadi, sıkıysa diklenin
Ne çok hain

Kimliksizler, omurgasızlar
Hedefisiniz şimdi lanetin.
Ne hizmetinde olduğunuz iktidar
Ne sahte parıltısı şöhretin
Kurtaramayacak sizi bu lanetten,
Halkın içinde yükselen nefretten,
Artık hiç değilse susmayı deneyin.
Ne çok hain

Aynı başlık altında daha önce yazmış olabilir miyim, tam olarak anımsamıyorum. Ola da bilir... Fakat konu zaten hep gündemimizde. Solcu olduğunu düşünen biri aynı zamanda yurtsever olabilir mi? Solculukla yurtseverlik arasında ilişkiler, yakınlıklar ya da karşıtlıklar nelerdir? Zihin bulanıklığına yol açan pek çok soru…
***
Solculuktan başlayalım... Çok yazıldı ama yineleyelim... Fransız devrimi öncesinde Fransa Ulusal Meclisi’nde varlıklı sınıfların temsilcileri başkanlık kürsüsüne göre sağda, emekçilerin temsilcileri solda otururlarmış. Deyim buradan geliyor. Yani kelimenin kendisinin, ona “atfedilen” (onunla ilişkilendirilen) siyasal anlamla ilgisi yok. Emekçi temsilcileri başkanlık kürsüsünün sağında sağda oturmuş olsalar bugün solcu dediklerimize sağcı denilecekti...
Buna karşılık, dilimize Fransızca “patriotisme” sözcüğünden (sanırım Tanzimat döneminde) “vatanperverlik” diye çevrilen, bugün yurtseverlik dediğimiz kavram, onu adlandıran sözcükle örtüşüyor.
“Vatan” sözcüğünü ilk kez Namık Kemal’in, bugün kullandığımız anlamıyla kullanmış olduğu söyleniyor.
Namık Kemal solcu değildi kuşkusuz. O dönemin Osmanlı toplumunda bugünlerdeki anlamıyla solculuk ve sağcılık kavramlarının toplumsal ve düşünsel karşılıkları yoktu.
Böyle de olsa, kendi döneminin feodal, dinci gericilerine karşı Tanzimat’ın büyük düşünürü ve edebiyatçısı kuşkusuz “sol” değerleri temsil etmekteydi.
***
Günümüz Türkiyesi’nde (ve herhalde bütün ülkelerde) solcu olarak, emekten yana değerleri temsil eden kişiler ve kurumlar adlandırılıyor. Daha da genelleştirerek söylersek solculuk, her türlü tutuculuğun karşısında, ileriden, değişimden yana olmaktır. Daha çok sınıfsal temele sahip böyle bir kavramla; “yurtseverlik” gibi ister istemez ulus, ulusçuluk kavramlarını çağrıştıran bir kavram arasında nasıl bir yakınlık bağıntısı kurulabilir? Solcu olmayan, sol değerleri benimsemeyen kişiler de kendilerini pekâlâ yurtsever sayabileceklerine göre…
***
Burada karşımıza “Nasıl bir yurtseverlik” sorusunun çıkması kaçınılmazlaşır...
Başka ulusları, başka ulusların insanlarını küçümseyen, onları düşman olarak gören bir yurtseverliğin; emek değerlerini savunan ve böylece de evrensel bir anlama sahip solculukla ilgisi olamaz.
Böyle olmasa bile, sevdiğini düşündüğü ülkesi içindeki haksızlıklara karşı çıkmayan, göz yuman ya da bu haksızlıkların zaten nedeni olan bir yurtseverin de, ne çeşit bir yurtsever olduğu zaten kuşkuludur.
Bir başka deyişle, sol değerlerle bağdaşmayan bir yurtseverlik, boşluktadır.
Boş bir kavramdır. Başlangıcında olmasa bile eninde sonunda şovenizme, başka uluslara düşmanlığa, evrensel değerleri temsil eden sol karşıtlığına ve böylece de emek ve emekçi düşmanlığına dönüşecektir...
***
Bunun ardından, “Nasıl bir sol” sorusunu yanıtlamak gerekir...
Kendi ülkesinin gerçekliğinden habersiz, böyle bir gerçekliğe ilgisiz, kendi ülkesinin insanına ve kültürüne sevgisiz bir solcu olabilir mi?
Olursa, bu nasıl bir solcudur?
Üstelik ulus düşmanı emperyalizm gerçeği karşısında, yurtseverlik duygusundan güç almayan bir solculuk, kendinde bütün ülke adına konuşma hakkını bulabilir mi?
Sözünde ve eyleminde inandırıcı olabilir mi?
***
Özetle ve özellikle de bizimki gibi ülkelerde, solculuk ve yurtseverlik değerleri bir bütünü oluşturur.
Yakın tarihimizde görüp yaşadığımız gibi, sol karşıtı bir ulusçuluk (milliyetçilik), eninde sonunda egemen sınıfların, emperyalizmin vurucu gücü, paralı askeri olacaktır.
Yurt sevgisini küçümseyen, bunu şoven ulusçulukla bir tutan, modası geçmiş sayan, bir zamanların kimi sol kimlikli aydınlarının ise zaman içinde solcu olmaktan da nasıl uzaklaştıklarına, sol düşmanı bir iktidarın buyruğuna girdiklerine en yakın zamanlarda tanık olduk...
Önümüzdeki Cumartesi yazım, büyük olasılıkla, bu gibilere ilişkin bir şiir olacak...

İngilizce yayın yapan İran Press TV kanalına yaptığı açıklama bizim basında yer almadan önce Amerikalı gazeteci-tarihçi Webster Tarpley adını duymamıştım.
Oysa uzmanlar ya da meraklılar onun 11 Eylül terör eylemlerinin “ABD sivil-askeri istihbarat kurumları içindeki bir ‘şebeke’ tarafından gerçekleştirildiğini” ileri sürdüğü tezleriyle mutlaka tanımaktalar.
Merak edip baktım: 1946 doğumlu Tarpley, “Wikipedia”da, Amerikalı yazar, tarihçi, ekonomist, gazeteci, konferansçı, ABD dış ve iç politikası eleştirmeni olarak tanıtılıyor.
ABD Demokrat Parti üyesi ve yine ABD İşçi Partisi’nin eski üyesiymiş.
Özel web sitesindeki birçok başka ayrıntıya isteyenler internetten ulaşabilir.
Tarpley’in İran TV’sine yaptığı açıklamanın özetini önce bizim basından, anımsayalım:
“ABD ve İngiltere ile ittifak, ölümcül kucaklaşmadır. Suriye’ye karşı Türkiye’yi oyuna sürecekler. Biliyorlar ki, bu çatışmanın geri tepkisi modern Türkiye’yi imha edebilir. Türkiye tepki göstermeli, kazanacağı bir şey yok, kaybedebileceği çok şey var. Erdoğan ve Davutoğlu’nun psikolojisinden korkuyorum, özünde, Obama tarafından oyuna getirildiler.”
Bu sözler çeşitli gazetelerde, internet sitelerinde yer aldı. Kaç kişinin dikkatinden kaçmadı, bilemem. Okuduğumdan bu yana “Modern Türkiye’nin imhası” sözleri benim zihnimden çıkmıyor…
***
Webster Tarpley’in açıklamasının tamamına ulaşabilmek amacıyla internette gezinirken söz konusu TV açıklamasının kendisiyle karşılaştım…
Amerikalı tarihçi, İngilizcesi en az onunki kadar akıcı İranlı TV sunucusu genç kızın yanıtlarını gerçekten de kaygı dolu cümlelerle yanıtlıyordu..
Bu TV söyleşisi internette “Suriye sınırı boyunca tampon bölge, Türkiye için ulusal intihardır” başlığıyla yer alıyor…
Tarpley, NATO’nun bu bölgeyi Suriye’ye karşı bir saldırı üssü olarak hedeflediğini ve Suriye bu bölgeden yapılacak saldırıya karşılık verdiğinde bunun Türkiye ile savaşa büyük bir adım olacağını anlatıyor.
Amerikalı tarihçi, kasım ayında Beyrut’ta general Arun’la yaptığı bir söyleşiyi anımsayarak “pek çok askerî deneyim sahibi” generalin sözlerini aktarıyor:
“Dünyada bu türden yabancı (sınır ötesi) serüvenlere kalkışacak en son ülke Türkiye olmalıdır. Bu, İslamcı partiyle laik generaller arasındaki çatlağı büyütür. Ülke nüfusunun yüzde yirmi beşini oluşturan Kürtler isyan çıkarır.”
***
İnternette Tarpley’in açıklamasını araştırırken, onun yönetimindeki “World Crisis Radio”ya konuk olmuş, “bağımsız jeopolitik analizci” Eric Draitzer’in,
“Türkiye, NATO ve Savaşa Giden Yol” başlıklı uzun makalesiyle karşılaştım.
“İlerici yazar, öğretim üyesi ve aktivistlerin bağımsız araştırma ve medya grubu”nun “Küresel Araştırma/Global Research” adlı sitesinde 2 Ağustos tarihinde yayımlanmış bu yazıdan, geneli hakkında fikir verebilecek bazı cümlelerin çevirisi şöyle:
“Suriye’ye karşı emperyalist saldırıyı izleyen herkes, Türkiye’nin oynadığı sinsi rolü kuşkusuz gözlemlemiştir. Ankara diplomatik bir bakış açısından, Esad yönetiminin ‘Suriye halkının isteğine karşı durduğu’, ‘kendi halkını katlettiği’ söylemleriyle, bu yönetimi şeytanlaştırmak misyonunu yürüttü... Oysa gerçek olan, bu ülkenin Suudi Arabistan, Katar, Lübnan ve her yerdeki işbirlikçileriyle, vahşeti ve istikrarsızlığı Esad yönetiminin yapabileceğinden çok daha fazla alevlendirmiş olmasıdır.”
Yazar daha sonra Reuters ve başka haber ajanslarının verdiği bilgilere dayanarak, Türkiye’nin uluslararası teröristlere sponsorluk ve ev sahipliği yaptığını bildiriyor. ABD-NATO üssü İncirlik yakınlarındaki Adana terörist üssünden (“ve kuşkusuz başkalarından”) pek çok teröristin Suriye içlerine akıtıldığını ve bunların çoğunun kendi ülkelerinde karışıklık yaratmak isteyen Suriyeliler değil, Libya, Çeçenistan ve Katar’dan gelenler olduğunun altını çiziyor.
***
Bu yazı 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde yayımlanıyor
Ülkemiz Türkiye hiçbir zaman savaşa bu kadar yakın olmamış, Kurtuluş Savaşımız dışında kendi sınırlarının içini yakıp kavuracak bir cehennem ateşine bu kadar yaklaşmamıştı.
Böyle bir cehennem ateşi, büyük olasılıkla, onun ülke yönetimindeki kışkırtıcılarını, emperyalizmin işbirlikçilerini de silip süpürecektir.
Fakat ülkede yaratacağı yıkımlar ise, ölçülemeyecek, tasavvur edilemeyecek kadar korkunç, onarılamaz olacaktır.
Sağduyusunu, aklını, vicdanını yitirmemiş herkes, “modern Türkiye’nin imhası”nı belki de bilinçli olarak hedeflemiş alçakça yalan, kışkırtma ve tehditlere karşı, seslerini olanca gücüyle yükseltmelidir.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget