Makaleler "Emre Kongar"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

İyi ki padişahlık yok; demokrasi var! - Emre Kongar
İyi ki Padişahlık yok; (büyük harfle) Demokrasi var: Padişahlık olsaydı, bir kişinin emriyle insanlar zindana atılırdı.
Oysa şimdi (büyük harfle) Demokrasi var; Hukuk Devleti’nin, Anayasa’nın, yasaların, bağımsız ve tarafsız adaletin güvencesi var.
Herkes bu güvencelerle, özgür ve korkusuz yaşıyor!

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, bir kişinin emriyle insanların mallarına mülklerine el konurdu.
Oysa şimdi, Demokrasi var; özel girişim, serbest rekabet, mülkiyet, devletin güvencesi altında.
Devlet kimseye ayrıcalıklı muamele etmiyor, rüşvet ve yolsuzluk yok, kimsenin malına mülküne el konmuyor, işadamları özgürce iş kuruyor, yarınlarından emin olarak çalışıyor ve kazanıyorlar.

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, bir kişinin emriyle ülke savaşa girerdi.
Oysa şimdi, Demokrasi var; Türkiye’nin kimsenin toprağında gözü yok; Osmanlı İmparatorluğu’nun eski topraklarını kimse özlemiyor; komşularımızın içişlerine karışmak, yöneticilerini devirmek gibi iddialarımız yok...
Ülkemiz barış içinde varlığını sürdürüyor!

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, kimse yönetimi, yönetimin başındaki insanı eleştiremezdi.
Oysa şimdi Demokrasi var; temel hak ve özgürlükler var.
Herkes, yönetimi ve yönetimin başını korkmadan, özgürce eleştiriyor, başına da hiçbir şey gelmiyor.

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, bilim özgürlüğü, basın özgürlüğü olmaz, kimse bilim ve habercilik yapamazdı.
Oysa şimdi Demokrasi var; üniversiteler ve medya bağımsız ve özgür.
Herkes serbestçe bilimsel çalışma yapıyor, fikirlerini, ülke sorunları için çözüm önerilerini korkusuzca ifade ediyor, medya her türlü haberi özgürce veriyor; akademisyenler, gazeteciler, yazarlar, asla hapse filan atılmıyor.

***

İyi ki Padişahlık yok; Demokrasi var:
Padişahlık olsaydı, kadınlar özgür olamaz ikinci sınıf vatandaş muamelesi görürdü.
Oysa şimdi Demokrasi var; kadınlar artık öldürülmüyor, dövülmüyor, metroda, parkta, bahçede, sokakta özgürce geziyor, rahatlıkla iş buluyor, işyerlerinde eşit muamele görüyor, örtünmesi için baskı filan yapılmıyor.

***

İyi ki Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Anadolu halkı, kanlarıyla suladığı bu toprakları düşman işgalinden kurtardı, İstiklal Savaşı’nı kazandı...
İyi ki Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet rejimini kurdu...
İyi ki İsmet İnönü Çok Partili Rejim’e geçti ve Tek Adam olarak oturduğu iktidarını, seçim kazanan muhalefete teslim ederek Demokratik işleyişi başlattı...
Yaşasın Cumhuriyet ve Demokrasi...
Kahrolsun Padişah ve Padişahlık!

Emre Kongar/Cumhuriyet

İslamda çelişki ve reform-Emre Kongar
Tam, İslamda reform yazısına, Kuranıkerim ile İslam tarihi ve Kuran tefsirleri arasındaki çelişkilerden söz ederek başlayacaktım ki, Ahmet Hakan’ın dünkü 23 Kasım tarihli köşesinde, bambaşka bir amaçla yazılmış şu iki paragrafın harika bir giriş olacağını gördüm...Önce tarih:
“ İslam adına Peygamber damadının bile katledildiğini, İslam adına Peygamber torununun bile kafasının kesildiğini, İslam adına hamile kadının karnının bile deşilebildiğini öğrenir...
Artık elinde tarihten vicdanını rahatlatacak örnekler vardır. Bu çarpık tarih anlayışı sayesinde biraz daha vicdansızlaşır.
Sonra Kuranıkerim:
“ Böylece ‘bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir’ ilkesini benimseyen, içinden en çok ‘merhamet’ kelimesi geçen, adı ‘barış’ olan, tepeden tırnağa rahmet olan bir DİN, öfkeden sapıklaşan bu adam eliyle yeryüzünün en korkunç diniymiş gibi algılatılmış olur.”
***
Batı dünyası, din ile siyasetin aynı olduğu dönemde, Hıristiyanlık içindeki mezhep çatışmaları ve elbette siyasal rekabet sonunda, Fransız Devrimi ile Fransa’da, dinin siyaset ve toplum üzerindeki etkisinden kurtulmuştur.
“Hıristiyanlıkta yaşanan reform Müslümanlıkta gerçekleştirilmedi” denir.
Ama bu yanlış söylemin sahipleri, Luther ve Calvin gibi din bilginlerinin ve VIII. Henry gibi yöneticilerin başını çektikleri “Reform” hareketinin temelinde, siyaseti ve kamusal alanı Katolik Kilisesi’nden özgürleştiren Fransız Devrimi’nin yattığını unuturlar.
Unutulan bir başka gerçek de Luther’in arkasında Papa ile savaşım içinde bulunan Alman Prenslerinin desteğinin yattığıdır.
Özet olarak, Hıristiyanlıkta yaşanan Reform, ibadet biçimleri ve dua dili gibi şekil koşullarını çok çok aşan bir biçimde, Katolik Kilisesi’nin toplum ve özellikle de siyaset üzerindeki mutlak egemenliğinin sona ermesini belirler.
***
Müslüman Dünyası’nda bu anlamda “dinden kaynaklanan” ve “iktidara el koyan” bir Reform hareketinin olmadığı doğrudur; din ile siyasetin iç içe geçtiği dönemlerdeki “kavgalar” İslamda, bireyi özgürleştiren bir Reform hareketine değil, Şiilik gibi yine katı kurallara sahip mezheplerin doğmasına yol açmıştır.
***
Müslüman Dünyası’ndaki “Dinde reform”, aslında AleviBektaşi inancı çerçevesinde gerçekleşmiş, fakat bu Reform hareketi de çok yavaş ve tedrici olduğundan, ayrıca da yeterince olgunlaştıktan sonra, bir Sünni veya Şii iktidarı devirerek, egemen bir siyasal güç olarak tarih sahnesine çıkamadığından, Hıristiyanlıktaki Reform hareketinin karşılığı olarak algılanmamıştır.
İslam Dünyası’ndaki gerçek Reform Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla yaşanmıştır:
Egemenlik kaynağını dinden ya da Allah’tan değil, ulustan ya da halktan alan bir yönetimin iktidara geçmesi, Müslümanlık için, Hıristiyanların Reform hareketini de kapsayan ve onu aşarak, Aydınlanmayı da içeren bir dönüşümün gerçekleştirilmesidir.
Luther ve Calvin gibi din adamlarının, dinden hareketle başlattıkları “Dinde Reform” hareketini, Mustafa Kemal Atatürk, siyasetten hareketle gerçekleştirmiş, Cumhuriyetin ilanına ek olarak Hilafetin kaldırılması, öğretimin laik temellerde birleştirilmesi ve bütünleştirilmesi, Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi gibi ek devrimlerle bu hareketi “Aydınlanma Devrimi” ile de pekiştirmiştir.
Cumhuriyetin ilanı ve onu izleyen devrimlerle, Müslüman bir toplumda ilk kez, siyaset ve kamu alanı, din egemenliğinin dışına çıkarılmıştır; Batı’nın da Reform ile başlattığı, Aydınlanma ile tamamladığı süreç de zaten budur.
***
İslam “dinde reformu” Türkiye’deki laik ve demokratik rejimle yaşamış ve yaşamaktadır...
Hep birlikte Türkiye’nin laik ve demokratik rejiminin üstüne çullanılması da, siyasal iktidarları için dini istismar edenlerin egemenliklerini tehlikeye sokan bir deneyimi dünyaya armağan ettiği içindir!

Emre Kongar/Cumhuriyet

Seçim Öncesi Büyük Çelişki: "Cumhuriyet Okumayın, CHP'ye Oy Vermeyin!"
Mutlaka sizin çevrenizde de vardır, siyasetten, (daha doğrusu AKP iktidarından) ve her an her şeyimize karışan o buyurgan sesten bıkan ve şöyle diyen dostlarınız:
"Bıktım usandım artık ne televizyon dinliyorum, ne gazete okuyorum. Cumhuriyet almayı da bıraktım. Kafam daha dinç."
Bu dostlarımızın bir bölümü, siyaseten umutsuzluğa kapılmış, CHP'den de umudun kesmiş, "Bu seçimlerde oy da kullanmayacağım, veya kullanırsam da artık CHP'ye oy vermeyeceğim, muhalefeti çok yetersiz kalıyor." diyorlar.
* * *
Malûm, bizim solcuların, sosyal demokratların büyük bir bölümü bağımsızdır, özgürdür, lider niteliklidir, kendilerinden başka kimseyi de kolay kolay beğenmezler...
Aslında bu özellikler entellektüel bir birey için olumlu özelliklerdir...
Ama gel gelelim, bir "ortak hareket" söz konusu olduğunda, herkes başka bir baş çekeceği için, toplu davranışa pek de olumlu bir katkıda bulunmazlar.
* * *
Cumhuriyet gazetesi okurları, titizdir, çok entellektüeldir, demokrattır, laiktir ve en önemlisi Atatürkçüdür...
Bu nitelikleriyle, gazeteye sahip çıkarlar...
Ve en ufak bir aykırı yazı, haber, yorum gördüklerinde, kızar tepki verirler.
Gazete son çalkantılardan dolayı şimdi geniş bir okur tepkisi ile karşı karşıyadır...
Dilerim bu tepki, gazeteyi bir finansman dar boğazına kadar götürecek zincirleme reaksiyonlara yol açmaz...
Ama ne olursa olsun, bu kadar tepki bile AKP iktidarının ve yandaşlarının ellerini ovuşturarak "Cumhuriyet zor durumda" diye dedikodu yapmalarına yetiyor.
Yani son tahlilde, bazı Cumhuriyet okurları, gazeteyi okumayı veya almayı bırakarak çok karşı olduklarını söyledikleri AKP iktidarının ekmeğine yağ sürmektedirler.
* * *
CHP seçmeni de entellektüeldir...
Desteklediği partide onaylamadığı kararlar alındığı, beğenmediği gelişmeler yaşandığı zaman, bunların hacmi ve önemi ne denli küçük olursa olsun, hemen tepki koyar.
AKP'nin, seçmenden yüzde 40'lar dolayında destek alması bu seçmenlerden bazılarını umutsuzluğa da sevk etmekte, kimisi örgütü, kimisi yöneticileri, kimisi genel başkanı suçlayarak, artık bir daha bu partiye oy vermeyeceğini söylemektedir.
Elbette CHP'ye oy vermiş olanların bu tutum ve davranışlarında, politikaya tepeden inme sokulmuş olan Emine Ülker Tarhan gibi bazı değerli kişilerin, partiden ayrılıp, üstelik başka parti de kurarak, karşıt mücadeleye girişmiş olmaları da bir hayli etkili olmaktadır.
* * *
CHP'ye kızan seçmen CHP'den desteğini çekiyor...
Cumhuriyet gazetesi yönetimine kızan okur, gazete almaktan vaz geçiyor...
Sonuçta, bunları yapanların "bilinçsiz seçmen" dedikleri kitlenin desteğini almış olan AKP, daha da güçleniyor!
Kim daha "bilinçsiz" acaba?
AKP'ye destek verenler mi...
Yoksa, CHP'ye ve Cumhuriyet gazetesine sürekli olarak saldıran, böylece AKP'nin ekmeğine yağ süren, kendilerini CHP seçmeni ve Cumhuriyet okuru olarak tanıtanlar mı?

www.kongar.org/

Uğur Mumcu’nun Bugünkü Önemi - Emre Kongar
Bugün bütün Türkiye ile birlikte medya da büyük bir bunalım içinde:
Ceberut bir iktidar, elindeki her olanağı kullanarak, kimini korkuyla kimini satın alarak, çok küçük bir bölüm dışında bütün medyayı yozlaştırdı.
Elbette satın alınanların yanında, gönüllü olarak tam köleliğe soyunanlar da var...
Bunları, insanın ne vicdanı ne de midesi kaldırıyor!
İşte Uğur Mumcu’yu, katledilişinden 21 yıl sonra, bu ortam içinde anıyoruz.

***
Onu, gençler için bir “rol modeli” olarak tanımladığım bir yazıda şu özelliklerine dikkat çekmiştim:
1) İyi bir insandı.
2) Özgür ve bağımsızdı.
3) Tam bir aydındı, toplumsal sorumluluklarının bilincinde, gördüğü ve inandığı doğruları ne bahasına olursa olsun söylemekten çekinmeyen bir aydın.
4) Dürüsttü, rüşvet yemez, belki yanlış yapar ama yalan söylemezdi.
5) Cesurdu, kimseden hiçbir şeyden korkmazdı.
6) Çalışkandı.
7) İyi bir yazardı, kalemi kuvvetliydi, günlük makaleleri kadar kitapları da ilgi çekerdi; “Sakıncalı Piyade” adlı kitabı sadece bir belge olarak değil, harika bir mizah yapıtı olarak da önemliydi.
8) Araştırmacı gazeteciydi, karanlık olayların, sorunların üzerine gider, bilgi, belge toplar ve sonra bunları belli bir sistematikle çözümleyerek, açık seçik bir biçimde okurların bilgisine sunardı.
9) Bir polemik ustasıydı; hiçbir saldırının, suçlamanın altında kalmazdı.
10) Bir hukuk insanıydı, evrensel hukuk ve adalet ilkelerinin ülkemizde de geçerli kılınması için savaşım verirdi.
11) Mazlumlardan, ezilenlerden, haksızlığa uğrayanlardan, emekten ve emekçilerden, muhaliflerden yanaydı; onların haklarını savunurdu.
12) Atatürkçüydü.
13) Antiemperyalistti.
14) Sosyalistti.
15) Demokrattı.

***
Bir bugünkü medyanın haline bakın, bir de onun özelliklerini düşünün...
Daha 1980’li yıllarda, Tarikat-Siyaset- Ticaret adlı kitabıyla, içinde yaşadığımız krizin temellerini yazan Uğur’un, bugün için de ne denli geçerli olduğunu daha iyi göreceksiniz.


Emre Kongar

Türk’e Ayrı, Kürt’e Ayrı Hukuk Olmaz! - Emre Kongar
Bir demokrasi, gücünü nereden alır?
***
Bir demokrasi, gücünü, insan haklarından, yani temel hak ve özgürlüklerden alır:
İnsan haklarına dayalı laiklikten...
İnsan haklarına dayalı hukuktan...
Vatandaşların devlet karşısındaki konumlarının eşitliğinden...
Ve bütün bunları koruyan bir adalet düzeninden!
***
Dine, imana, inanca, mezhebe, tarikata, cemaate göre ayrımcılık yapan hukuk ve adalet olmaz...
Irka, milliyete, aşirete, aileye göre ayrımcılık yapan hukuk ve adalet olmaz...
Cinsiyete, kadına, erkeğe, kendini farklı cinsiyette görenlere göre ayrımcılık yapan hukuk ve adalet olmaz...
Coğrafi bölgelere, kentlere, köylere göre ayrımcılık yapan hukuk ve adalet olmaz...
Böyle farklılıklara göre işleyen bir hukuk yapısı ve bir adalet düzeni varsa orada demokrasi yoktur!
***
Osmanlı-Türk tarihinde, ezilen grupları anımsayalım:
1) Kadınlar.
2) Yoksullar.
3) Muhalifler.
4) Aleviler.
5) Gayri müslimler.
6) Kürtler.
***
Türkiye’de bütün bu gruplar adına demokrasi ve insan hakları mücadelesi yapanlar var...
Bir bölümü doğrudan doğruya bu grupların üyesi...
Bir bölümü ise bu grupların dışında olan insanlar:
Kadın hakları için mücadele eden erkekler...
Alevi hakları için mücadele eden Sünniler...
Gayri müslimlerin hakları için mücadele eden Müslümanlar...
Kürtlerin hakları için mücadele eden Türkler.
***
Aslında insan hakları, temel hak ve özgürlükler, bir bütündür:
Yukarda saydığım gruplardan herhangi birinin haklarının zedelenmesi, genel olarak demokrasimiz için bir tehdit, bir tehlikedir.
Bu açıdan Mustafa Balbay’ın salıverilmesinin ardından, tutuklu yargılanan Kürt milletvekillerinin tahliye edilmemeleri, ciddi bir hukuk, adalet ve son tahlilde, demokrasi sorunudur!
Resmi twitter adresim @emrkongar

Emre Kongar

Valiler Kimin Valisidir? - Emre Kongar
Türkiye Cumhuriyeti’ni resmen temsil eden iki makam vardır: Yurtdışında büyükelçiler, yurtiçinde valiler!
***
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Ulan...”, “Yahu...”, “Sen...” biçiminde bir üslup sahibi olduğunu kamuoyuna yansıyan konuşmalarından artık öğrendik...
Üst üste seçim kazandıkça, gücü arttıkça, bu üslubu iyice yerleşti ve sertleşti. Bu kibirli ve buyurgan üslup, sadece belli bir kültürün sonucu değil, aynı zamanda belli bir siyaset ve devlet anlayışının dışavurumu olarak da ortaya çıkıyor galiba!
***
Herhalde Başbakan Erdoğan, seçim kazanmayı devletin mutlak ve değişmez sahipliğini ele geçirmek zannediyor...Bu nedenle de başta bakanları olmak kaydıyla bütün devlet görevlilerinden birinci tekil iyelik zamiri ile “Benim” diye söz ediyorBelki “Benim” zamirine en yakın görev sahibi olanlar bakanlık koltuğunda oturanlar... Her ne kadar Cumhurbaşkanı’nın onayına ve Meclis’in güvenoyuna muhtaç olsalar da, bakanları Başbakan seçtiği için, nezaket kurallarına çok uygun olmasa ve karşısındakilerin gururunu incitici de olsa, onlara “Benim” demesi pek çok kişiyi yadırgatmayabilir.
***
Başbakan’ın “Benim...” zamiriyle başlayan cümlelerindeki en çok rahatsız eden söylemi “Benim valim...” deyişidir.
Çünkü vali atamalarını iktidar da yapıyor olsa, valiler Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ederler... Onlar devletin valileridir!
Hadi diyelim ki “Devlet” kimliği, valileri tepeden bakan soyut bir yere yerleştirir ve asıl görevleri halka hizmettir: O zaman da onlar halkın valileri olur...
Ama herhalde Başbakan Erdoğan’ın “Benim” zamiriyle nitelenebilecek, bir kişiye ait olan görevliler değildir!
***
Başbakan’ın bu söylemi, “Devlet benim!” anlayışının da bir ifadesi galiba...
Başbakan kendisini devlet olarak görüyorsa, devletin valilerine de “Benim” diyordur herhalde!
***
Üzücü olan nokta, bazı valilerin gerçekten Erdoğan’ın bu nitelemesini hak eden tutum ve davranışlar içinde olmasıdır..Türkiye’nin idarecilik tarihi onları hayırla yâd etmeyecektir!

Emre Kongar

İnönü’ye Saldıranların Unuttuğu - Emre Kongar
Son günlerde İsmet İnönü’ye saldırılar arttı; Atatürk’e saldıramayanlar, hınçlarını İnönü’den alıyor…
Ayrıca bugünkü baskı ortamını Tek Parti Dönemi, özellikle de İnönü dönemi ile karşılaştıranların (ve daha kötü bulanların) sayısı hiç de azımsanmayacak bir düzeye erişti!
Artık AKP’nin otoriter bir rejime doğru gidişini görmezden gelemeyen sözde liberaller ve eski solcular arasında sanki yeni bir moda oldu bu:
AKP’nin otoriterleşmesini eleştirirken, İsmet İnönü üzerinden Atatürk dönemine de vurmak!
***
Oysa gözden kaçırdıkları çok önemli iki nokta var:
Birinci nokta, İnönü döneminin, devrimci bir Tek Parti Düzeni’nin devamı olduğudur…
Tek Parti Dönemi’nde, örneğin valiler CHP’nin parti müfettişleri olarak da görev yapmıştır.
Ama unutmayalım ki, Tek Parti Düzeni, bir din-tarım imparatorluğundan çağdaş bir devlet yaratmak için yapılacak reformları (Atatürk Devrimlerini) gerçekleştirmek için, Kurtuluş Savaşı’nı izleyen zorunlu bir “Kuruluş Dönemi” yönetimidir…
Oysa Türkiye 70 yıla yakın bir süredir demokrasi ile yönetilmeye çalışılmaktadır…
Ara ara askeri darbelerle kesilmiş de olsa, (ki bunların çoğu doğrudan doğruya sağ iktidarlara destek için yapılmıştır) esas olarak sağ partilerin yönetiminde geçen bu demokrasi deneyimini çöpe mi atacağız?
Bugünkü siyasal ortamı İnönü dönemi ile mukayese etmek bile doğrudan doğruya 70 yılı yok saymak, mahkûm etmek değil midir?
***
İkinci olarak, unutulmaması gereken nokta, İsmet İnönü’nün, devraldığı Tek Partili Düzeni, 8 yıl sonra Çok Partili Düzen’e dönüştürmüş olmasıdır:
İsmet İnönü, Tek Partili Düzen’den Çok Partili Düzen’e geçen ve dünyada eşi görülmedik bir biçimde, seçimi kaybettikten sonra, iktidarı muhalefete devrederek Atatürk Devrimlerini taçlandıran bir “Tek Parti Dönemi” lideridir.
Bugün ise, “İleri Demokrasi” adı altında, Çok Partili Düzen’den otoriter ve hatta totaliter bir rejime doğru gidilmektedir.
***
Bu iki noktayı dikkate almadan yapılan çözümlemeler ve karşılaştırmalar sadece İnönü’ye karşı değil, tarihe karşı da haksızlık sayılır…
Ve günümüzdeki “demokrasi” sorununu açıklamakta da yetersiz kalır! 

Emre Kongar/Cumhuriyet

Dincilik, Irkçılık ve Demokrasi - Emre Kongar
Günümüz Türkiyesi’nin en önemli sorunu, iktidarın ve iktidar karşısındaki silahlı örgütün kimlik siyasetine dayalı yaklaşım sahibi olmalarıdır!
Daha açık söyleyelim:
AKP İslamcı bir kimlik siyaseti güdüyor...
PKK ise Kürtçü bir kimlik siyasetinin temsilcisi.Biri dinci biri etnikçi iki kimlik siyaseti arasında Türkiye’deki demokrasi güme gidiyor!


***

Türkiye’deki demokrasi eksikliği sadece Kürtlerin sorunu mudur?
Sünni mezhepçi baskı, etnik kimliğine bakmaksızın herkesi bunaltmıyor mu?

***

İşin tatsız tarafı, gerek AKP, gerekse PKK, varoluşlarını bu kimlik siyasetlerine dayamış durumdalar:
AKP, hem ülkenin bütün sorunlarına çözümü Sünni İslam çizgisinde arıyor...
Hem de Kürt sorununun çözümünü bile bu çizgide, milliyetçiliği reddederek oluşturmaya çalışıyor.
PKK ise varlık nedenini ve temsil gücünü bütünüyle Kürtlüğe dayamış durumda.

***

Gerek AKP, gerekse PKK, işlerine geldiği zaman demokrasi konusunda mangalda kül bırakmıyor...
Ama iş uygulamaya geldiğinde birbirlerine karşı silahlar konuşmaya başlıyor...
Halka karşı da, AKP, TOMA’ları, Akrepleri, buldozerleri, kimyasal gazı, kimyasal karıştırılmış tazyikli suyu, PKK ise doğrudan Kalaşnikofları devreye sokuyor!

***

Türkiye’nin bütün sorunları gibi, “Kürt sorunu” da, demokratik yapı içinde, demokratik süreçlerle çözülür...
“Demokratik yapı” ve “demokratik süreçlerden” kastım, hem AKP hem de PKK açısından, sadece karşı tarafla ilişkilerde değil, kendi içinde de “demokratik ilkelere” uygun tutum ve davranışların sergilenmesi, ayrıca ideolojik ve siyasal hedef olarak demokrasinin benimsenmesidir...
Siz böyle bir durum görüyor musunuz?Ben Gezi’ye, ODTÜ’ye, Silivri’ye, Ankara’ya Kandil’e ve İmralı’ya bakınca tam tersine bir gidiş gözlemliyorum...
Dilerim yanılıyorumdur!

Emre Kongar

Fethullah Gülen'in Teşekkür Protokolü - Emre Kongar
Bugünkü Türkiye’yi AKP, ABD ve Gülen cemaati ittifakı yönlendiriyor…
Bu gerçeği on küsur yıldır yaşayarak öğrendik!
Bu açıdan gerek “Gülen cemati”ne yakın medyadaki yazı ve haberlerin gerekse doğrudan Gülen’in kişiliği ile ilgili olay, yazı ve yorumların Türkiye açısından önem taşıdığı açık.Son günlerde Gülen’in rahatsızlığı da bu bağlamda medyada geniş yer tuttu.Gülen, kendisine ulaşan geçmiş olsun dileklerine de bizzat imzaladığı bir ilanla Zaman gazetesinde teşekkür etti.
İki ayrı sayfa olarak düzenlenmiş olan bu ilandaki isimlerin sıralanışı bana oldukça ilginç geldi:İlan sanki Gülen’in kafasında olan bir nevi protokol listesini yansıtıyordu.


***

İlanın birinci sayfasında ilk üç sırayı Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve İstanbul Valisi yani “devlet” almıştı.“Devlet”in hemen arkasından “sermaye” geliyordu:
Elbette TÜSİAD ve TUSKON ile başlayan liste, hemen hemen bütün büyük sermaye temsilcilerini kapsıyordu.Gülen bu grubu “İş dünyamızın ve sivil toplumun değerli simaları” olarak nitelemişti.“Sermaye”yi izleyen grup, cemaatler ve bazı yazarlardı.
Cemaatlerin arasında Alevi Bektaşi Federasyonu ve Türkiye Musevileri de vardı.
Bu liste Hekimoğlu İsmail, Taha Akyol ve Fatih Üniversitesi öğretim üyesi Suat Yıldırım ile son buluyordu.
İkinci sayfa hükümet mensuplarını, politikacıları ve medyayı kapsıyordu…
Elbette Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile başlıyordu.
Bazı bakanlar ve AKP yöneticilerinden sonra, CHP’den Erdoğan Toprak ve Gürsel Tekin geliyordu. (Şaşırtıcı bir biçimde Mustafa Sarıgül yoktu.)MHP’den Oktay Vural, BBP’den Mustafa Destici, bağımsız milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Ahmet Türk de bu isimleri izliyordu.Politikacılardan sonra gelen medyada Hürriyet, Radikal ve Türkiye gazetelerinin hem genel yayın yönetmenleri hem de Ankara temsilcileri vardı. Star ve Yeni Şafak’ın ise sadece Ankara temsilcileri listede yer almıştı. (Şaşırtıcı bir biçimde Sabah’tan kimse yoktu.)
Televizyonlardan ise sadece Kanal 7 mensupları vardı.

***

Belki o da çok önemli ama, ben “Kim geçmiş olsun demiş, Gülen kime teşekkür etmiş” ile ilgilenmiyorum.Gülen’in protokol listesi 1) devlet, 2) sermaye, 3) cemaatler, 4) hükümet, 5) politikacılar ve 6) medya sıralamasını yansıtıyor.
Bugünkü Türkiye için oldukça ilginç bir siyasal ve toplumbilimsel hiyerarşi!

Emre Kongar

'Son Kullanma Tarihi' - Emre Kongar
ABD, Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı yeniden düzenliyor…
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz ve Fransız cetvelleri ile çizilen sınırlar değişiyor…
Görülen o ki, mevcut sınırlar kalkacak, etnik ve mezhepsel kimlikler üzerinden yeni sınırlar çizilecek!

***

Eşzamanlı ve eşdeğerli üç hedef görünüyor:
1) İsrail devletinin varlığını güvenceye kavuşturmak.
2) Petrol üretimini denetlemek.
3) Küresel tehdit iddiasıyla ortaya çıkan Radikal Siyasal İslam akımlarını engellemek.

***

Elbette bu proje, “zamanın ruhuna uygun” etiketlerle sunuluyor:
“Demokratikleşme”…
“İnsan hakları”…
“Terörle mücadele”…
“Kitle İmha Silahlarına” karşı kampanya…
“Halkını katleden diktatörlere karşı” müdahale…

***

Zaman zaman Suudi Arabistan, BAE gibi diktatörlüklerin de, bu sözde “Demokrasi” savaşında “demokrasi güçlerinden yana tavır koyması” ya da Mısır’da olduğu gibi, “demokrasi adına darbe yapanların halkı katletmeleri” tarzında gariplikler görülüyor ve taraflarla amaçlar birbirine karışıyor ama, artık “Olacak o kadar”!

***

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da neler olup bittiğini ve bu olaylar sırasında ABD ile Türkiye’nin rollerini, “son kullanma tarihi geçen” liderlere neler olduğunu merak edenler, benim “ABD’nin Siyasal İslamla Dansı” adlı kitabıma bakabilir.

***

Bütün bu süreç içinde Türkiye, ne yazık ki “Kendi ayağına kurşun sıkan” bir devlet konumunda oldu:
Irak’ta, Saddam’ın devrilmesine destek verdi; Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırdı, Güney sınırının bir bölümü üzerindeki denetimini yitirdi ve PKK terörünü tırmandırdı.Suriye’de, önce Esad’la kanka oldu, onu güçlendirdi, sonra Suriye politikasını, yanlış olarak tek kişiye indirgedi; Esad karşıtlığına dönüştürdü…
Böylece Güney sınırının geri kalan bölümünü de, hem İslam adına terör yapan örgütlerin hem de kimlik savaşı veren Kürtlerin savaş alanı haline getirdi.Bütün bunlar yetmiyormuş gibi:
Irak’taki siyasal çekişmelerde, Suriye’deki sıcak savaşta ve Mısır’daki kardeş katliamında taraf oldu…
Ülkenin güvenliğini, güvenilirliğini, prestijini, gücünü, hem müttefikleri hem de muarızları nezdinde erozyona uğrattı.
Bundan sonra ne olacağını görmek için benim “Dans” kitabıma tekrar bakabilirsiniz!

Emre Kongar

Silivri’nin şerefi kime ait?
AKP’ye mi…
Cemaat’e mi…
ABD’ye mi…
Polislere mi…
Savcılara mı…
Yargıçlara mı…
Hepsine mi…
Hiçbirine mi?

***

İktidar sözcülerinin “Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuki hesaplaşması” dedikleri Silivri davaları teker teker bitiyor…
Temyiz süreci başlıyor:
Yargıtay, Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aşamaları var.
Bazı mahkûmlar için dört duvar arasında, hapiste geçirilecek, uzun ve meşakkatli bir süreç:
Başbakan’ın dediği gibi “Şimdi onlar mücadele etsin!”...Unutanlar için anımsatalım:
Geçenlerde tencere tava çalınmasına ilişkin olarak ikinci kez konuşurken Başbakan Erdoğan şöyle demişti:
“Tencere tava çalanlara karşı yargıya giderek hakkınızı savunun. Yargıda onlar mücadele etsin. Yıllarca biz mücadele ettik, şimdi onlar mücadele etsin.”

***

Silivri davalarının Özel Yetkili Mahkemeler aşaması bitiyor ama, bu “hesaplaşmanın” şerefinin kime ait olduğu henüz tam açıklığa kavuşmadı!
Kimi zaman AKP çevrelerinden, polisin, savcı ve yargıçların Cemaat’in denetiminde olduğu, bunlara iktidarın bile hâkim olamadığı dedikodusu yayıldı; MİT Müsteşarı’nın sorguya çağrılması bunun kanıtı olarak gösterildi.Yargılananların bir bölümü ve sol çevreler uzun süredir Silivri’nin bir ABD projesi olduğunu öne sürüyor…
Bu tez bir ara Cemaat’e yakın yazarlar ve yorumcular tarafından da hep birlikte savunuldu; davaların arkasında ABD’nin olduğu söylendi ama sonra arkası gelmedi.

***

Hiç kuşkunuz olmasın, tarih, Silivri davalarının şerefinin kime ait olduğunu uzun uzun irdeleyecek ve sonunda muhtemelen bugün bilmediğimiz bazı ayrıntıları da açığa çıkararak hükmünü verecektir…
Onun için şimdilik hiç kimse “hakkının yendiğini düşünerek” üzülmesin!

Türkiye’de bir ruh (spectre) dolaşıyor:

Gezi Parkı Ruhu.
İktidarın tüm güçleri bu ruha karşı kutsal bir sürek avı ittifakı içindeler:
Tüm varlığıyla AKP, hükümetin ve devletin tüm güçleri, medya yöneticileri, yandaş yazarlar, yandaş çizerler, emirle tweet atanlar, dudak uçuklatan komplocu yorumcular, asparagas haberciler, strateji ve telekinesis uzmanları, vb.Bu gerçeklik bize AKP iktidarının, Gezi Parkı Ruhu’ndan korktuğunu gösteriyor!

***

Gezi Parkı Ruhu yeşildir, doğadır, çevredir...
İktidar ise, beton, AVM, yağma ve rant!Gezi Parkı Ruhu özgürlüktür...
İktidar ise baskı ve korku!Gezi Parkı Ruhu demokrasidir...
İktidar ise otoriter bir kibir!Gezi Parkı Ruhu çoğulcudur...
İktidar ise tek tipçi!Gezi Parkı Ruhu dayanışmadır...
İktidar ise bencil bir tekel!Gezi Parkı Ruhu eşitliktir...
İktidar ise hiyerarşik bir buyurganlık!Gezi Parkı Ruhu bütünleşmedir...
İktidar ise ayrışma ve bölünme!Gezi Parkı Ruhu gençliktir...
İktidar ise geçen yüzyılda kalmış, örümcekli bir yapı!
Özet olarak:Gezi Parkı Ruhu pırıl pırıl bir gelecektir...
İktidar ise küflü ve paslı raflarda kalmış bir geçmiş!

***

Olayları AKP iktidarı ve müttefikleri tırmandırıyor:
Bir düğüne bile izin verilmiyor parkta...
Başbakan, sevgi, hoşgörü, paylaşma ayı olan ramazanda, iftarlarda bile, kin ve nefret dolu, halkı birbirine düşüren sert ve suçlayıcı mesajlar veriyor...Yandaşlar her vesileyle Gezi Parkı Ruhu’na, bu ruhu savunanlara saldırıyor...
Küçükkaya ile yazdığımız kitaba haksız eleştiriler yöneltiyor ve bana en kaba nefret söylemleriyle sataşıyorlar.

***

Gezi Parkı Ruhu (spectre), bir bedene kavuşamadı ama...
Bütün zihinlere ve yüreklere nüfuz etti...
Bu yolla geleceği biçimlendiriyor!

19 Mayıs'ta Silivri ve Bir Fotoğraf - Emre Kongar
Bugün 19 Mayıs:
Sömürge haline getirilmiş ve işgal edilerek tarih sahnesinden silinmiş bir imparatorluğun külleri üzerinden yepyeni bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mücadelesinin başlangıcını simgeleyen bir tarih…Yirminci yüzyılın en büyük toplumsal, kültürel ve siyasal dönüşümünün başlangıcı!
Ve milli bayramlarımızda Atatürk anıtlarına çelenk koyma yasağı…Haberal, Balbay, Özkan, Hilmioğlu, Gürüz, Başbuğ, Perinçek’ler ve benzerleri için yükselen adalet haykırışları…
Müebbetle cezalandırılmış ordu mensuplarının temyiz beklentileri…Bandırma gemisinin Samsun’a ulaşmasından doksan dört yıl sonra bu sorunlarla mı karşılaşacaktık?


***

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisi konusunda, necip medyamızın mide bulandıran dalkavukluklarını bir yana bırakalım…
Haberlere bakarsak ABD’li gazeteciler tarafından Obama’ya sorulan sorulara pek yer verilmediğini görürüz.
Oysa ortak basın toplantısında ABD medyası Obama’yı Associated Press’in telefonlarının dinlenmesi konusunda sıkıştırdı.
Daha önce de muhalif “Çay Partisi”ne yapılan mali denetim baskıları patlak vermiş ve bu skandaldan dolayı gelir idaresi başkanı görevden alınmıştı!
Tam bu sırada Türkiye’de aydınlar, profesörler, gazeteciler, ordu komutanları, subaylar, politikacılar, hapishanelerde inletiliyor…
Bir gazetenin, bir üniversitenin santralı dinleniyor, buradan yapılan bütün konuşmalar tek bir kişinin özel konuşmaları gibi muamele görüyor…
En büyük medya grubunun sahibi Doğan Holding’e kesilen, bütün varlıklarının değerini aşan ceza, bir “ibret” olarak hâlâ belleklerde!
Türkiye Başbakanı’nın ziyareti sırasında ABD, kendi başkanının demokrasiyle bağdaşmayan eylemlerini sorguluyor…Ve anlamlı bir fotoğraf:
ABD’li askerin tuttuğu şemsiye ile “Allah’ın rahmetinden” ve bütün bu gibi sorulardan korunan Erdoğan, 19 Mayıs’ı ABD’de karşılıyor!


3 Mayıs günü Odatv internet haber sitesinde Silivri davaları ile doğrudan ilgili bir haber yayımlandı...
Haberin girişi şöyle:
“Ergenekon davasına bakarken bazı sanıkların tutuksuz yargılanmasını istediği için hedefe konan, Hâkim Köksal Şengün, Bolu’dan sonra Düzce’ye sürülmesini şöyle değerlendirdi:
‘Bu meslek artık bitti. Emekliliğimi isteyeceğim.’
HSYK yaz kararnamesiyle Beypazarı’ndan Gaziantep’e atanan Demokrat Yargı Derneği Başkanı Hâkim Orhan Gazi Ertekin, kararı ‘sürgün’ diye tanımladı.
Atamaya ilişkin konuşan Ertekin, ‘Bu sürgün demektir. Dernek merkezi ve ailem Ankara’da. Talebim olmadan atama yapıldı. Cemaatle mücadelenin bedeli bu işte’ dedi.”
***
12 Eylül 2010 referandumundan önce, Silivri’de görülen davalardaki yargıç ve savcılara ilişkin HSYK’nin herhangi bir atama ya da nakil tasarrufu, yandaş medya tarafından derhal “Yargılamaya müdahale” diye büyük bir yaygara ile karşılanır ve önlenirdi.
Ama AKP iktidarı, referandumdan sonra yargının üst mahkeme ve organlarını kendine göre düzenleyince, pek çok atama ve nakil gerçekleştirildi...
Hatta bu yargılamaları yapan özel yetkili mahkemeler bile kaldırıldı, ama ellerindeki davaları sonuçlandırana kadar göreve devam etmeleri uygun görüldü!
Bütün bu tasarruflara karşı, malum medyadan bırakın eleştiriyi, sadece övgü sesleri yükseldi.
Silivri davalarında değiştirilen yargıç ve savcıların isimlerine ve bunların hangi kararların altına imza attıklarına ilişkin liste hayli uzun...
Yukardaki haberde sadece iki yargıçla ilgili olaylara değinilmiş.
***
Haberin devamında şöyle bir ayrıntı daha var:
“Şengün, Ergenekon davasında tutukluluğun devamına ilişkin verilen kararlara koyduğu muhalefet şerhleriyle yandaş basında eleştirilerin odağı olmuştu. Şengün, hakkında kaçma şüphesi olmayan sanıkların tutuksuz yargılanmasını savunduğu için hedef haline getirilmişti.”
Haberde Orhan Gazi Ertekin’in şöyle dediği de belirtilmiş:
“Hakkımda birçok soruşturma açıldı. Kararname baskısı da bu baskılardan biri. İtiraz edeceğim. Cemaate ve hükümete karşı mücadele ettiğim için bu atama yapıldı. Her şeye rağmen cemaatle olan mücadelem devam edecek.”
***
Ve Silivri’de adalet arayışı sürüyor!

Türkiye’de insanoğlunun en değerli iki şeyinin pek önemi ve değeri yoktur:
1) Zaman...
2) Yetişmiş insan!

***

“Zaman geçirmek”, “zaman öldürmek”, “boş zaman”, “zaman harcamak”, “beklemek”, “canı sıkılmak”, “sıkıntıdan patlamak”, “boş oturmak”, dilimize iyice girmiş deyimlerdir.“Yetişmiş insanlara” gelince, her siyasal iktidarın işini iyi yapan uzmanları atıp, yerlerine kendi yandaşlarını getirdiğini anımsatmak yeterlidir sanırım.

***

Türkiye hem feodal kalıntıları, hem endüstriyel, kentsel toplumun özelliklerini, hem de Bilişim Devrimi’nin tohumlarını eşzamanlı yaşayan bir ülke:
Bu nedenle de, dünyanın en ileri ülkelerindeki teknoloji ve eğitim olanaklarıyla iyi yetişmiş insanlar, zaman zaman kafalarını, kayırmacılık, kin ve nefret, intikam gibi feodal değerlere veya demokrasi adı altında halka yutturulan siyasal ayak oyunlarına çarparak düş kırıklığına uğruyor!

***

Bir ülkenin gücü nereden gelir?
Hiç kuşkusuz zenginliğinden, yani sermaye birikiminden, eğitiminden, teknolojisinden ve beyin gücünden.
Çağımızda da, aynen eskiden olduğu gibi, bütün bunların birikimli toplamı, o ülkenin savunma gücüne yansıdığı anlamda önem kazanır:
Dünyayı yönetmek iddiasındaki Amerika Birleşik Devletleri başta olmak kaydıyla, bütün ülkeler, Soğuk Savaş sonrasında da, aynen Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, iki dünya savaşındaki hesaplaşmaların öğrettiği, “askeri gücün önemi” üzerinde yoğunlaşmış, bölgesel güç iddiasındaki ülkeler de buna özenle uymaya çalışmıştır.
Elbette askeri gücün dayandığı sağlam bir stratejik yaklaşım gereklidir...
Böylece her ülkenin dünyayı ve kendi konumunu değerlendirdiği bir strateji çerçevesinde oluşturulan savunma gücü o ülkenin hem dünyadaki hem de bölgesindeki önemini belirleyen en önemli öğedir.

***

İnsanları kolaylıkla dört duvar arasına hapsetseniz bile, beyinlerini tutsak almanız çok daha zordur.
Silivri’de çok iyi yetişmiş çok değerli birçok beyin var dört duvar arasında...
Ama bu insanlar “boş oturmaktansa”, düşünmeyi, yazmayı, üretmeyi, birikimlerini değerlendirmeyi sürdürüyor.
Böyle çalışmalar, hem hayata tutunmalarına, hem de topluma hizmet etme duygularını tatmine yarıyor.
Silivri’de pek çok kitap yazıldı.
İlerde hiç kuşkusuz, “Silivri edebiyatı” olarak, bunların da bir envanteri, bir değerlendirilmesi yapılacak.
Bu yayınlara bir yenisi daha katıldı:
Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’in yazdığı “Hedefteki Donanma”, Kırmızıkedi Yayınları tarafından basıldı.
Dikkatli okurlarım fark etmiştir, kitaplar hakkında yazarken, onları okuyacak olanların merakını ve zevkini azaltacak ayrıntılardan kaçınırım.
Bu nedenle “Hedefteki Donanma”da yer alan çok değerli bilgilere ve çözümlemelere girecek değilim.
Ama kitabın başında yer alan Gürdeniz’in yaşam öyküsünün çok etkileyici olduğunu vurgulamalıyım.
Kitabı okuduğumuzda hem bilmediğimiz veya unuttuğumuz pek çok ayrıntıyı öğreniyor ve anımsıyoruz, hem de Türkiye’nin siyasal tarihini, bir amiralin gözüyle yeniden değerlendiriyoruz.
Gerçekten baha biçilmez değerde bir kitap.Gürdeniz, kitaba bir de mektup eklemiş...
O mektuptaki bilgiler de bu kitabın neden yazıldığına ışık tutuyor:
“21 Eylül 2012 günü, sözde Balyoz davası kararları ile Deniz Kuvvetleri’ne mensup ben dahil, 36 amiral, 115 subay ve 5 astsubay 13-20 yıl arasında değişen ağır cezalara çarptırıldı” diye başlayan mektup, davaları özetledikten sonra, “400 seçkin denizcinin tasfiyesi ile karşılaşıyoruz” diye devam ediyor, stratejik değerlendirmelerden sonra, “Daha aydınlık, daha uygar, daha demokratik ve müreffeh bir Türkiye’de yaşamak temennisi ile çalışmalarınızda başarılar diler, en iyi dileklerimi sunarım” diye bitiyor.
İnsana yeni görüşler kazandıran, mutlaka okunması gereken bir çalışma!

İmralı süreci...
Silivri süreci...
Görüşmeler, davalar, olaylar sürüyor...
Boş ekrana bakıyorsun...
Boşluğa bakıyorsun...
Boş boş bakıyorsun!

***

Tarih ne der...
Hukuk ne der...
Adalet ne der...
Siyaset ne der...
Seçmen ne der...
İçerdekiler ne der...
Dışardakiler ne der...
Okurlar ne der...
Kamuoyu vicdanı ne der...
Senin vicdanın ne der!

***

Ne yazmalı...
Nasıl yazmalı!

***

Ne yazmamalı...
Nasıl yazmamalı!

***

SİLİVRİ VE SONRASI
SİLİVRİ VE SONRAS
SİLİVRİ VE SONRA
SİLİVRİ VE SONRSİLİVRİ VE SON
SİLİVRİ VE SO
SİLİVRİ VE S
SİLİVRİ VE
SİLİVRİ VSİLİVRİ
SİLİVR
SİLİV
SİLİSİL
Sİ
S
.

***

Yukardaki yazı benzeri şey, süreçler, davalar ve olaylar karşısında çaresiz kalan bir yazarın ruh halinin dışavurumudur!

Bu “âkil insanlar” tartışması netameli ve hatta tehlikeli bir konu…
Doğrusu yazarken korkudan ödüm patlıyor!
Daha “terim” üzerinde bile bir anlaşma yok…
Ama “kavramın” içeriği konusunda bir eleştiri yaparsanız hemen hainlikle suçlanmanız işten bile değil.
O yüzden daha başta bunun bir mizah yazısı olduğunu belirtmeliyim!

***

“Âkil” “akıllı” mı demek yoksa “obur”, “pisboğaz” ve hatta “yamyam” mı?
Tartışmayı Murat Bardakçı başlattı.
Akıllı denmek isteniyorsa, “âkil” değil “âkıl” demek gerekir dedi.
Ama bu masum tartışma bile iktidarın öfkesini çekti, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hemen kızdı:“Kimisi, oburdu değildi, böyle garip garip bakıyorsunuz, böyle Arapça ile Türkçe arasındaki harflerin analizini yapmaya varacak kadar bu işten uzak” diyerek ağzının payını verdi.
Derken “adamlar” terimi üzerinde tartışma çıktı:“Adam olmaz, kadınlar da var, insan denilsin” dendi.
Malum, neredeyse her gün bir kadının öldürüldüğü, kadınlara rol olarak örtünmenin ve eve kapanmanın biçildiği günümüz Türkiye’sinde, herkes kadın haklarından yana!
Sonunda, listeler hazırlandı, pazarlıklar yapıldı, üzerinde anlaşma olan isimlere telefon edildi.
Başbakan bunların görevini “psikolojik harekât” ve “AKP’nin görüşlerini halka anlatmak” olarak belirledi.
İkisi gazeteci, biri baro mensubu, biri işçi sendikası yöneticisi, biri sanatçı beş kişi hariç, herkes görevi kabul etti…
Ve 70 milyonu aşan “halk” arasından 62 “akıllı insan” seçildi!Akıllı insanların halka oranına bakar mısınız:
“Milyonda bir”den bile az!


***

Aziz Nesin’in kulakları çınlasın (!).
Bir toplantıda “Halkın yüzde 60’ı aptaldır” demişti de kıyamet kopmuştu.
Sonradan Müjdat Gezen olayı şöyle anlatmıştı:“İzmir Torba’da şenlik vardı. İlhan Selçuk ve Aziz Nesin’le birlikte bir panele katılmıştık. Panelin konusu mizahtı. Birisi kalktı ‘Nasrettin Hoca’nın torunları olarak zeki insanlarız değil mi’ diye sordu Aziz Nesin’e. O da ‘Yüzde 60’ı aptaldır’ dedi. Herkes alkışladı. Sonra kuliste kendisine sordum neden böyle bir şey söylediğini. O da ‘Evladım, yüzde 92 diyecektim dilim varmadı’ dedi. O zaman 1982 Anayasası referandumu yapılmış ve halkın yüzde 92’si Kenan Evren’in devlet başkanlığını da onaylamıştı. Bu söz oradan kaldı.”
Aziz Nesin, “Türk halkına hakaret etti” diye mahkemeye verildi ve beraat etti.“Mahkemeye vermeyin, kazanırsam, aptallığınız tescil edilmiş olur” demişti ama kimseye dinletemedi.
Bugünlerde, Müjdat Gezen de bir televizyon programında mizahi bir biçimde bu sözlere atıf yaptı ve başı belaya girdi, hakkında davalar açıldı; hâlâ yargılanıyor.
Yarın bu “milyonda bir” oranı ve “62 akıllı insan” sayısı, “12 dev adam” gibi bir simgeye, bir slogana ve bir şarkıya dönüşürse hiç şaşmam!

Asil ve necip medyamız, AKP iktidarının kuyruğunda “zamanın ruhuna uygun (!)” bir biçimde, sürekli olarak CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu itibarsızlaştırmaya çalışıyor:
Yapılan basın toplantılarına, eleştirilere, açıklanan önergelere, demeçlere, hem yer vermiyor hem de “CHP konuşmuyor”, “Kılıçdaroğlu suskun” diye manşetler atıyor.
Oysa aslında bir demokratikleşme sorunu olan Kürt meselesine en doğru yaklaşan, geçmişte bu konuda çalışmalar yapmış, raporlar hazırlamış, bedeller ödemiş, (rahmetli Erdal İnönü’yü hayırla ve özlemle anıyorum) birikimi yüksek olan ve bugün de bu birikime sahip çıkan bir parti CHP.
***
“Çözüm süreci” denilen olayı götürürken AKP iktidarının yaptığı pek çok yanlış var…
Bunlar, “dıştan yönetilmekten”, “otoriter liderlikten”, “altyapı hazırlıksızlığından”, “tutarsızlıktan”, “dogmatik ideolojiden” ve “başkanlık hevesinden” kaynaklanıyor.
Temel sorun sadece Kürtlere değil, tüm rejime ilişkin bir demokratikleşme olayıdır.
Demokratikleşmeyi tek bir etnik grup bağlamında ele almak stratejik bir hatadır!
Kılıçdaroğlu’nun geçen salı günü yaptığı konuşmada önerdiği adımlar doğru bir stratejiyi yansıtıyor:
1- Özel yetkili mahkemeler kaldırılsın.
2- 2006 yılından beri görülen davalar sivil mahkemelere gönderilsin, yeniden yargılama yolu açılsın.
3- Tutuklu milletvekilleri serbest bırakılsın.
4- Uzun tutuklama süreleri önlensin.
5- Şiddet olmadığı sürece terör suçlaması yapılmasın.
6- Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası değiştirilsin.
7- ÖYM kararıyla tutuklu üniversite öğrencisi ayıbına son verilsin.
8- Siyasal Partiler Yasası değiştirilsin, lider sultasına son verilsin.
9- Diyarbakır Cezaevi demokrasi ve insan hakları müzesi yapılsın.
10- Uludere’de 34 yurttaşı katledenler ortaya çıkarılsın.
11- Yüzde 10’luk seçim barajı ya kaldırılsın ya da yüzde 5’e, 1’e indirilsin.
12- Herkese istediği yerde ibadet özgürlüğü sağlansın.
13- Gizli tanık uygulaması kaldırılsın.
14- Nevruz, yasayla bayram olsun.
15- Medya özgürlüğü için yasa çıkarılsın.
Elbette bu adımlarda eksikler olabilir, ama Kürt sorununun çözüm başarısı ancak böyle bir demokratikleşme stratejisi üzerine inşa edilebilir!

Silivri Süreci ve Başkanlık Rejimi Hevesleri, İmralı Sürecini Dinamitliyor mu?
Kriz anlarında, kişisel ya da toplumsal “şoke edici” bir haber duyduğumuzda, ne yapmamız gerekir?
Ben hemen, soğukkanlılığımı korumaya, bu özel olayı, bireysel ve toplumsal anlamda genel bir çerçeveye oturtmaya çalışırım:
Olayın benim için, ailem için, toplum için, ülkem için önemi nedir, nedenleri ve olası sonuçları nelerdir, bugüne kadar bu tür olaylarda neler yaşanmış, neler yapılmış, neler söylenmiş, ne sonuçlar alınmıştır?
Silivri’den gelen son “şoke edici” haberleri ve İmralı’nın son mesajlarını da böyle değerlendirmeye çalıştım.
***
AKP iktidarı ile PKK arasında yürütülen barış süreci, hukuk ve adalet olmadan başarıya ulaşabilir mi?
Ülkenin genelinde, hukuk, adalet ve demokrasi zedelenmişken, etnik kökenlere göre ayrıştırılan gruplar bir arada barış içinde birlikte yaşayabilir mi?
***
Başbakan Erdoğan, Silivri’de açıklanan savcının mütalaası hakkında ne düşündüğünü soran gazetecilere “Daha önce ne söylediysem arkasındayım” yanıtı vermiş.
Daha önce ne söylediğini anımsayalım:
“Başta Genelkurmay Başkanım olmak üzere diğer generallerimizin hiçbirisine kalkıp da bir alışılmış anlamda ‘terör örgütü mensubu’ demek çok ciddi bir yanlıştır ve bu affedilemez.
Bu tanımlamayı yapanlar kendileri bulundukları makam itibarıyla kendilerini sağlamda görseler bile tarih onları affetmez.”
CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Bu tür mahkemeler olağanüstü dönem mahkemeleridir, adalet dağıtmazlar, güç odaklarına itaat ederler, iktidarın sopasıdırlar, toplumu şekillendirmek isterler” diyor ve sonra da ekliyor:
“Adaleti katledenler inanın geldikleri gibi gidecekler.”
HSYK’nin Birinci Daire Başkanı İbrahim Okur da şöyle demişti bu mahkemeler için:
“ÖYM savcı ve hâkimlerinin ruh halini, basketbol ya da voleybol maçında başlamadan önce saha ortasında kafa kafaya vererek galibiyet kararlılığı sergileyen sporcuların ruh haline benzetiyorum ben.”
***
Bu bağlamda geçen pazar İstanbul Barosu’nun genel kurulunda Başkan Ümit Kocasakal’ın salı günü bu sütunda aktardığım konuşmasını anımsamakta yarar var.
Aynı çerçevede, İstanbul Barosu’na destek için gelerek bir konuşma yapan Ankara Barosu Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu’nun konuşmasından şu satırları da okuyalım:
“... Baskıcı rejimler varlıklarını devam ettirebilmek için, mutlaka bir düşmana ihtiyaç duyarlar.
Türkiye’de siyasi iktidar ve bu iktidara bağımlı kılınmış yargı, kendine karşı en önemli direnç noktası teşkil eden baroları ve avukatları hedef almış; bizi, yeni düşman olarak hedefe koymuştur…
Bütün bunların ötesinde 2013-2014 döneminde ‘Ver padişahlığı, al özerkliği’ şeklinde özetleyebileceğimiz diktatörlük anayasası önümüze konulacaktır.
Çözüm hukuk devleti, tam demokrasi, koşulsuz insan hakları; Edirne’de, İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da, Şırnak’ta aynı insan hakkı için aynı kararlılıkla ve hep birlikte mücadele.
Çözüm, haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yapılırsa yapılsın zulme uğrayanın yanında koşulsuz yer almak, pozisyon kollamamak, haksızlığa karşı pozisyon almak…”
***
Eşzamanlı yaşanan Silivri süreci ile İmralı sürecinin birbirini etkilemesi kaçınılmaz…
Olup bitenlere ve “Silivri’ye müebbet, İmralı’yla muhabbet” biçiminde özetlenebilecek olan medyadaki yorumlara bakılırsa, kamuoyunun algılaması da bu yönde.
Aynı ülkede, aynı zamanda, Silivri’de ayrı hukuk ve adaletin, İmralı’da ayrı hukuk ve adaletin uygulanması, hukuk devleti ve demokrasi ilkelerinin iki ayrı yerde iki farklı biçimde işlemesi düşünülemez.
Hele hele böyle farklı uygulamaların yeni bir anayasa yapımı sırasında ortaya çıkması, durumu daha da karmaşık bir hale getirir.
Bu açıdan, bu üç sürecin, başkanlık rejimi hevesleri ile İmralı sürecinin ve Silivri sürecinin iç içe geçmiş olması, yaşanan tutarsızlıklar dolayısıyla demokrasi ve barış özlemlerini olumsuz etkilemektedir.
***
Şoklar geçer, tortular kalır; toplumu bunlar biçimlendirir:
Kalan tortular, korku, yılgınlık, baskı, çatışma, şiddet, otoriterlik virüsleri değil…
Kalan tortular, demokrasi, insan hakları, hukuk, adalet, barış ve bunlar için yılmadan çalışmanın filizleri olmalıdır.

Medyada sürekli olarak bazı garip haberler çıkıyor.
Muhabir olsam, bunların peşine düşer, gerçeği ve ayrıntıları arardım…
Gazete yöneticisi olsam, arkadaşlarımı bunları tahkik etmekle ve ayrıntılandırmakla görevlendirirdim.
Bugün sadece üç tanesi üzerinde duracağım.
Birinci haber Melih Aşık’ın sütunundan, 14 Mart 2013 tarihli, “Tuhaf Casuslar...” başlığını taşıyor:
“İzmir merkezli Askeri Casusluk Davası diye bilinen davada 85’i tutuklu toplam 253 TSK mensubu 9 aydır yargılanmayı bekliyor. CHP’nin ‘Cezaevleri İnceleme ve İzleme Komisyonu’ üyeleri Veli Ağbaba, Nurettin Demir ve Özgür Özel dün düzenledikleri basın toplantısında kamuoyuna çok ilginç bazı bilgiler aktardılar. Bakın neler:
- Sanıkların evlerinde yapılan aramalarda bulunan harddisklerin tamamı aynı marka ve modelde. Üstelik bunların tümü siyah poşetler içinde ve buzdolaplarının üstünde ele geçirilmiş. Aranan poşetler bulunur bulunmaz, daha başka delil olabilir mi diye merak edilmemiş, aramalar sonlandırılmış.
- Harddiskler bulunurken ev sahiplerinin hiçbiri evde değil. Ne kendilerinin ne de avukatlarının gelmesi beklenmemiş.
- Sanıkların, ‘harddisklerin üzerinde parmak izi aransın ve DNA kontrolü yapılsın’ şeklindeki talepleri istisnasız reddedilmiş. Teknik yetersizlik gerekçe gösterilerek hiçbirinin imajı sanıklara ya da avukatlarına verilmemiş.
- İddianameye göre casuslukla suçlanan sanıklar gizli bilgileri eskort kızlar aracılığıyla vali yardımcılarına, kaymakamlara, daire başkanlarına, uzmanlara vb. vermişler. Ancak bu bürokratların hiçbiri bu davada ne şüpheli ne de sanık. Dahası, ifadelerine dahi başvurulmamış.’”
***
Üç CHP’linin iddiaları doğru olabilir mi?
Türkiye’de yargı gerçekten böyle mi işliyor?
Bu davanın, olayların ardında ne var?
Gerçekler nelerdir, yeni bir komplo ile mi karşı karşıyayız?
***
İkinci haber yine Melih Aşık’tan, aynı tarihli, “Uyutucu Tablet...” başlığını taşıyor:
“CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter açıklama yapıyor:
‘Fatih Projesi’nin Kamu İhale Kanunu kapsamı dışında tutulan mal ve hizmet alımları sonucu; 47.000 tablet bozuk çıkmıştır.
Yüzyılın projesi olarak sunulan Fatih Projesi, 2 yıl geçmeden iflasın eşiğine gelmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı 47.000 bozuk tablet için hangi firmaya kaç TL bedel ödediğini ve bozuk tabletler konusunda nasıl bir yaptırım uygulanacağını kamuoyuna açıklamalıdır.’”
***
Milli Eğitim Bakanlığı’nın Fatih projesini sorgulamak bir yana, burada başka çok ciddi sorular var…
Yeni Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, düzgün bir entelektüeldir; herhalde bu sorulara aydınlık getirir!
***
Üçüncü haber Cumhuriyet’te 15 Mart 2013 tarihinde Hatice Tuncer tarafından “Prof. Hilmioğlu Kötüleşiyor” başlığıyla “Adli Tıp randevu vermiyor” altbaşlığıyla yayımlandı, aslında son derece kısa:
“Ergenekon davasında Prof. Fatih Hilmioğlu’nun avukatı Mehmet Sever, müvekkilinin hastalığının ilerlemesine karşın Adli Tıp Kurumu’nun işi ağırdan alarak randevu vermediğini söyledi.”
***
Silivri davalarıyla ilgili olarak gerek TÜBİTAK, gerekse Adli Tıp Kurumu gibi uzman devlet kuruluşlarının tutum ve davranışları büyük önem taşıyor.
Acaba bu kurumlar uzman oldukları daldaki gerçekleri aramak ve buldukları nesnel bilgileri aktarmak yerine, kendilerini yargıç yerine koyup, kafalarında “suçlu” ya da “suçsuz” gibi önyargılar oluşturarak mı hareket ediyor?
Yoksa, Mehmet Haberal’a rapor veren doktorların hapsedilmesi gibi baskı olaylarının etkisinde kalarak görevlerini yapmaktan mı kaçınıyorlar?
Sanık ya da sokaktaki vatandaş, devletin uzman kuruluşlarına da güvenemezse kime güvenecek?
***
Gazetelerde ve televizyonlarda, hemen hemen her gün akıl almaz olaylara ilişkin haberler veriliyor…
Bunların önemli bir bölümü de adalet mekanizmasının işleyişiyle ilgili.
Normal bir demokratik ülkede halkı ayağa kaldıracak, siyasal ve idari sorumluları hesap vermeye zorlayacak haberler bunlar…
Ama galiba bizimki gibi “ileri demokratik” ülkelerde artık “ahvâl-i âdiye” oldular!
Not: Dünkü yazımda 14 Mart Tıp Bayramı, 14 Mayıs olarak yazılmış, özür dilerim.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget