Makaleler "Can Dündar"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bağımsızlık, bizim karakterimiz - Can Dündar
Lise yıllarım, “Ülkücülerin kalesi” olarak nam yapmış bir okulda geçti. Okulun girişindeki panoda “Komünizm gördüğü yerde ezilmelidir” yazısı asılıydı; altında Kemal Atatürk imzasıyla…
Sonra yönetim değişti. Okula Sevgili Hocam Vecihi Timuroğlu müdür olarak atandı. Bir sabah geldik ki, girişteki Atatürk’e ait olmayan cümle değişmiş, yerine onun çok anlamlı bir sözü asılmış:
“Bağımsızlık benim karakterimdir.”
Mustafa Kemal Atatürk.
Bizim de karakterimiz
Bağımsızlık, Atatürk’ün karakterine yakıştığı kadar, kurduğu Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet gazetesine de yaraşıyor.
Geçen hafta Strazburg’da Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Basın Özgürlüğü ödülünü alırken gazetemizin en başta vurgulanan özelliği, bağımsız karakteriydi.
Sadece Türkiye’de değil, dünyada da büyük sermayeden, iktidardan ya da farklı çıkar gruplarından bağımsız gazeteler yok oluyor artık…
Pahalı bir yatırım haline gelen medya endüstrisi, menfaat arayanların kartvizitine dönüşüyor.
Bu ortamda hiçbir ekonomik güce, hükümet iltimasına, cemaat, parti, örgüt, loca desteğine yaslanmayan, tam bağımsız yayın organlarının ayakta kalması neredeyse imkânsız…
Oysa yayımlanan ya da yayımlanmayan her haberin ardında bir çıkarın sırıttığı günümüz medya ortamında, bağımsız kalmak eskisinden de daha anlamlı...
Cumhuriyet’in varlığı o yüzden çok önemli…
Diğer gazetelerde şu ya da bu nedenle okuyamadığınız pek çok haber, bu sayfalardan size ulaşıyor.
Bağımsızlığın bedeli
Lakin bağımsızlığın bir bedeli var:
Ekonomik dayanıksızlık…
İktidar kaynaklarından, reklamverenlerin göze girme arzusundan beslenen ya da yayın çizgisi ödüllendirilen patronun aldığı diğer ihalelerden finanse edilen medyanın aksine, Cumhuriyet gibi bağımsız yayın organlarının yegâne dayanağı, okurlarının desteği…
Bu gazeteyi yaşatan da o…
Yine de, döviz kurundaki en ufak değişim, kâğıt ve baskı maliyetini artırdığından bizi sıkıntıya sokuyor.
Bu sıkıntıyı gazetenin fiyatına, dolayısıyla okurumuza yansıtmamak için sayfa sayısını azaltma yoluna gittik geçen hafta… Bunu başka önlemler izleyecek. Bağımsız Cumhuriyet, medyada giderek yalnızlaştığı, mali, siyasi ve adli baskılarla karşılaştığı bu zorlu döneme hazırlıklı girecek. Bütün varlığını, haberciliğinden taviz vermemek için seferber edecek.
En büyük sermaye
Bütün bunlar, kendi ilkelerimiz dışında yasak tanımayan, baskıya boyun eğmeyen, kimseden talimat almayan, hiçbir güç odağına yaslanmayan haberciliğimizi, tam bağımsız çizgimizi koruyabilmek, okurlarımızın güvenine layık olabilmek için…
Biliyoruz ki, 38 yıl önce bir sabah okulumun duvarında asılı bulduğum o cümle, en büyük sermayemiz:
Bağımsızlık, bizim karakterimiz.
Muhabir Gazeteciliği
Gazeteciliğin tehlikeli ve masraflı bir uğraşa dönüştüğü ve giderek masa başında yapıldığı günümüzde muhabirin ve muhabire dayalı gazeteciliğin değeri katbekat arttı.
O yüzden geçen hafta alana çıkan, bize olayları içeriden yazan muhabirlerimizle gururlanıyoruz:
Ceyda Karan, IŞİD’in elinden kurtarılan Şengal’e girdi ve bize bu hayalet şehirden son haberleri verdi.
İlhan Tanır, Gaziantep’te yıllar önce tanıştığı, sonradan IŞİD’de komutanlık yapan bir Suriyeliden örgütün sırlarını öğrendi.
Paris’te Süleyman Tosunoğlu, Fransız başkentini kana bulayan canlı bombanın yaşadığı mahalledeydi.
Alican Uludağ’ın haberinden, aynı örgütün, İstanbul’u kana bulamak için hazırlık yaptığını ve Suriye’den canlı bomba ısmarladığını öğrendik.
Bu arada Damla Yur, Suriye savaşının yollara döktüğü mültecilerden trajik çocuk öyküleri damıtıyor, Pınar Öğünç, Kırşehir’de baskılara, baskınlara boyun eğmeyen bir kitabevi sahibinin direniş öyküsünü yazıyordu.
Cumhuriyet, haber neredeyse orada olmaya, size birinci elden tanıklıklar sunmaya devam edecek.
Hepinize iyi haftalar.

 Can Dündar/Cumhuriyet

Sensin Terörist! - Can Dündar
“Yaratılanı Yaradan’dan ötürü seviyor”du sözde...
Palavra!
Hele bir yol inşaatına karşı çık da gör...
Maske anında düşüyor. Dil çatallaşıyor.
Yeni damga:
“Ateist.”
ODTÜ’lüler, on binlerce öğrencinin emeği, on yılların sabrıyla büyütülmüş güzelim ormanın katledilip yerine yol yapılmasına karşı çıktı ya...
“Yolu bu solculara rağmen, o ateistlere rağmen yaptık” diyor Hünkâr... Nefret söylemiyle bağırıyor:
“Bunlar terörist, bunlar ateist”...
Bir ODTÜ’lü olarak kendisine aynen iade ediyorum:
Sensin terörist!
Ağacı büyüten biziz, kesen sen...
Talana “Dur” diyen biziz, yol veren sen...
Hukuku müdafaa eden biziz, katleden sen...
Gençleri kurşunlayan polise “Kıymayın” diye feryat eden biziz, onları “Destan yazdılar” diye öven sen...
Zulmün kabardığında camiye sığınan biziz, sığınanları “İçki içtiler” yalanıyla lanetleyen sen...
Hırsızı takip eden biziz, takdir eden sen...
Evladımıza “Haramdan uzak dur” diyen biziz, “Evdeki dolarları sıfırla” talimatı veren sen...
İnsanı insan olduğu için, ayrım gözetmeksizin seven biziz, muhaliflerine “Ateist” diye, “çocuksuz” diye hakaret eden sen...
Hal böyleyken, biz “ateist”iz, mümin sen; öyle mi?
Aynı şeylere inanmadığımıza şükrediyor insan...
Bir teşekkür
Atatürk
’ten başlayarak çocuğu olmayan veya çocuklarına, akrabalarına hırsızlık yaptırmayan, iktidar olmuş tüm liderlere, İsmet İnönü’ye, Bülent Ecevit’e, Deniz Baykal’a, Erdal İnönü’ye, İsmail Cem’e, Fahri Korutürk’e, Ahmet Necdet Sezer’e, Kemal Kılıçdaroğlu’na ve adını sayamadığım diğerlerine saygılarımı sunuyor, teşekkür ediyorum.

“Yeni çocuklar”ı gördükten sonra, kıymetiniz bir kat daha arttı gözümüzde... 

 Can Dündar

NTV, Başbakan’ın konuşması bitmeden yayını kesince anladım yolun sonuna gelindiğini...
Bir de sadık patronunun, “İnsanoğlu akışkandır” diye özetlenebilecek yılbaşı mesajından...
Nicedir hazırolda duran sermaye çevreleri, “Böyle gitmiyor” diye akışkanlaşıyorsa, yarın hesap sorulacağından korkan bürokratlar panik halinde saf değiştiriyorsa, düne kadar baştacı edilen gazeteler “Sen de çok oldun” korosuna dönüşüyorsa...
“Borsa” denilen tapınak tenhalaşmışsa, “sıcak para” denilen yara bandının gözü dışardaysa, gidişatı sezen mürettebat, filikalara atlayıp gemiyi terk etmeye başladıysa, anlayın, yolun sonunun yaklaştığını...
Tepkiniz, su alan delikleri tamir etmek değil de gidenleri “Hain” ilan etmekse, sonunuz hızlandı demektir.
***
Tükenişin başka alametleri de var:
Öfkeyle şişen yanaklar, nefret kusan dudaklar, kibir yüklü nutuklar mesela...
“Bütün dünya karşımda” paranoyası...
“Yedirtmem” inatlaşması...
Sağlıklı düşünme yetisinin yitişini belgeleyen sürekli taarruz politikası...
En yakınım dediklerine, “Kendi ipini çek” çağrısı...
“Beraber ıslanmadık mı biz bu yollarda” cevabı gelince
“Yazıklar olsun” suçlaması...
Çevrenin günbegün boşalması, sağduyulu seslerin hiç duyulmaz olması, huzura sadece “Ne güzel bağırdınız hünkârım” diyenlerin alınması...
Hünkârın ha bire “kefen”i hatırlatması...
Tarih kitapları, Atilla’dan İskender’e, Hitler’den Stalin’e bütün tek adam iktidarlarının final bölümünde bunları yazıyor.

***
Sırtı duvara dayanmış halde, çevresini saranlara kılıç sallayan birinden sağlıklı düşünmesini beklemek zor.
“Bugün bana saldıran yargıyı ben politikaya soktum. Çocuklarımızın evlerini basan polisi, iktidar ortaklarıma ben teslim ettim. Bir günde muhalifim haline gelen medya benim eserim. O banka müdürlerine paraları eve yığacak cesareti ben verdim. Çevremde sağduyu telkin edenlere güvenmedim, hepsini tepeledim” diye düşünmesi zor.
Yenik zihin, olsa olsa “Öyle mucizeler yarattım ki kıskanç düşmanlar çekemedi” diye bakar.
İnönü’nün deyişiyle “suçluların telaşı içinde” öfke kusar.
“O kadar tehlikeliysem Batı niye 10 sene alkış tuttu” sorusunu sormaz.
Bugün “paralel devlet”, “iç tehdit”, “dini kullanan çete reisi” dediği adam için, daha geçen sene “Dön gel, hasretinden yanıyoruz” konuşması yaptığını hatırlamaz.
“Bir gün mağdur-bir gün mağrur” oyununun artık seyirci çekmediğini anlamaz.
“Küresel güçler başarısını çekemedi” dediği banka genel müdürünün evinde balya balya dolarların ne aradığına bakmaz.
Yapabildiği, eleştirilere kulak tıkayıp kitlelere sığınmak, onların tezahüratına kanmak, bu illüzyondan medet ummaktır.
Oysa bu bir tuzaktır.
Tarihten biliyoruz ki, kitlelerin “Bizi bırakıp gitme” yakarışı ile “Çek git artık” çığlığı arasında sanılandan kısa bir süre vardır.

***
Ne dış güçlere ajanlık yapan bedduacı çete, ne faiz lobisi, ne savaş lordları...
Başbakan, kibrin küreğiyle kazdı kendi kabrini...
Ağıdı, “Kendim ettim, kendim buldum” olmalıdır.

KULAĞIMIZA GELİYOR
Duyuyoruz:
Hükümetten umudu kesen cemaat, yeni işbirlikleri arıyormuş.
Muhalif partilerle, muhtelif iktidar alternatifleri pişiriliyormuş.
Daha önce Ecevit’e aracılık yapmış birileri devreye giriyormuş.
“Başka türlü iktidar olamayacağız” diye düşünenler, her gece Mehtap’a bakıp hayale dalıyormuş.
Hizmet’te kusur edilmiyormuş.
Erdoğan’ın tecrübesi gösterdi ki, cemaat desteğiyle hükümet olunabiliyor, ama iktidar olunamıyor.
Bürokrasiye, yargıya, polise, istihbarata yerleşen güç, sıkıldığı zaman üstündeki süvariyi deviriveriyor.
Zoraki nikâhlar çabuk dağılıyor.
İlkeli siyasete, belki hiç olmadığı kadar ihtiyaç var.

Savaşın bile asgari bir ahlakı vardır. Hiçbir savaşta çocuklara gaz sıkılmaz mesela...
Elinde silahı olmayan, çadırı içinde oturan, barışçı bir gruba böyle saldırılmaz.
Yaralıların revire çevirdiği mekânlar gaza boğulmaz.
Bu emri verenler olabilir, ama o emir uygulanmaz.
Uygulamak zorunda kalanlar arasından vicdan sahibi birileri çıkar, istifa eder.
Savaş ahlakı bile çiğnendi dün...

“Yapmayın” bildirisi
“Devlet yapamaz. Bunca çocuğun üstüne saldıramaz” diyenler, devleti tanımıyordu.
Biz tanıyorduk.
1 Mayıs 1977 Taksim’i görmüştük. Sivas’ı, Uludere’yi yaşamıştık. Açlık grevleri sırasında, hem de müzakerelerimiz sürerken nasıl cezaevlerine girilip katliam yapıldığını hatırlıyorduk.
Devletin, güç gösterisi için her şeyi göze alabileceğini biliyorduk.
O yüzden akşamüstü Başbakan, seçim meydanından operasyon işaretini verir vermez bir grup sanatçı, gazeteci acilen buluşup “Yapmayın” mesajını ortak imzaya açtık.
Ancak çok geçti.
Tomalar hareketlenmişti.
Vali’nin hali
Bunun üzerine endişeyle İstanbul Valisi’ni aradım. Gün boyu haberleşmiştik. Oradaki tabloyu biliyordu. Çocukların kendi iradeleriyle barikatları, parti flamalarını kaldırdığının, bazı kitle örgütlerinin çadırları kaldırma kararı aldığının, oradaki kitlenin nispeten azaldığının farkındaydı.
O çocuklarla buluşup konuşmuş, orada bir terör yapılanması olmadığını öğrenmişti.
Dayanışma’nın tek ve büyük bir çadırda toplanması ihtimali belirince “Ben de gidip orada bir çaylarını içmek isterim” demişti.
Bunları hatırlatıp, “Yapmayın. Çok ağır sonuçları olur. Hepimizin çocuğu var orada...” dedim. Sonradan basın toplantısında söylediği gibi kendi çocuğum için bir şey istemedim. Oğlum Ankara’daki gösterideydi zaten...
Buna karşılık “Günlerdir uyarıyoruz. Artık yapacak bir şey kalmadı” diye cevap verdi.
Çaresizdi.
Çocuklar ve kadınlar
Az sonra Gezi Çarşısı’nın Divan Oteli tarafındaki ucundaydım.
Ses ve gaz bombalarının önce sesi, sonra sisi ve zehri yayıldı.
Polis, çadırdakileri arkaya doğru süpürdükçe kalabalık otele yığıldı.
Önce kapıları kapalı tutan korumalar, yığılma üzerine açtı.
Önce çocukları aldılar. 5-6 yaşında çocukların, yüzlerine bol gelen gaz maskeleri içinde, nasıl dehşet içinde çığlıklar atıp ağladığına tanık oldum. Ardından kadınlar girdi. Batan bir geminin paniği gibiydi.

Gaz odaları
Sonra panik halinde müthiş bir yığılma başladı.
Nefes almanın imkânsız olduğu otel lobisinde bayılanlar, fenalaşanlar, küfredenler, alt katlara doğru kaçıştı ve daha fazla gazla karşılaştı.
Yaralılar kapalı salona taşınırken dışarı çıkmayı denedik.

Adrese teslim plastik mermi
Tam otelin önündeyken, otelin sağ tarafından bir polisin hedef gözeterek otelin girişine doğru plastik mermi sıktığını gördüm. Mermi gelip bir kafamın bir karış üzerinde, otelin giriş kapısına çarptı. Şimdi içerde gaz, dışarda kurşun vardı.
Ve insanlar çığlıklar atarak yeniden içeri, gaza doğru kaçıştı.
Yaralıların alındığı alt kattaki balo salonu, sığınağa döndü. O dakikadan itibaren baygın halde onlarca insan, oraya taşındı, yerlere yatırıldı, eldeki imkânlarla nefes almalarına çalışıldı.
Öksürük krizindeydi herkes... “Doktor bulun, hemen” çığlıkları işitiliyordu. Ağırlaşanları kollarına girip acilen dışarı taşıdılar.
Eldeki tek savunma malzemesi, su şişelerinde hazırlanmış solüsyonlardı. Gaz yiyen çocuklara ve yaşlı kadınlara onunla yardım edildi.
Böyle sakin ifadelerle yazdığıma bakmayın; feciydi.
Gerçekten feciydi.

Çaresiz değil
O tablonun ortasında İstanbul Valisi aradı.
Halimizi sordu; anlattım.
Bu emre itaat edemeyeceğini, vicdanının sızladığını, istifa ettiğini açıklayacak sandım.
Meğer bir telefon bağlantısında “Çaresizim” dediğini söylememden rahatsız olmuş; onu düzeltmek istemiş. “Burada boğuluyoruz. Siz düzeltme peşindesiniz” dedim.
Bu zulmü yaşayan gençlerin içine nasıl öfke tohumları ekildiğini anlatmaya çalıştım.
Bu vesileyle düzeltmiş olayım; Vali çaresiz değilmiş. Çareyi biliyordu; çözümden umutluydu. Ne yazık ki yapmadı.
Sonradan basının karşısına çıkıp o çocukların o saldırı karşısında polise karşı şiddet kullanmadığını da açıkladı.
Ne kadar barışçıl olduklarını bizzat kanıtladı.

Şiddet seçimi
Böyle krizler karşısında devletler iki yöntem izler:
Akıllı yöneticiler, biriken enerjiyi uzlaşmayla göğüsleyip barışçıl kanallara akıtmayı dener.
Öfkesine yenik düşenler, silaha sarılır ve şiddet uygular.
Bu, devletin niteliğini de belirler.
Türk devleti, şiddet seçeneğini seçti dün...
Dünyanın gözü önünde barışçıl bir gösteriyi hiddetle, şiddetle bastırarak bütün ülkeyi ayağa kaldırmayı tercih etti.
Ancak bir yandan da ülkeye ancak savaş, deprem hallerinde rastlanan bir dayanışma ruhu hediye ettiler. Bunun, ağır siyasi faturası olacaktır. Sadece emri verenler açısından değil, uyanlar açısından da ciddi sonuçları olacaktır.
Devletle ilk kez tanışan o gençler de 15 Haziran tarihini ve yapılanları unutmayacaktır.
Dileyelim devletin onlara yaptığını yapmaya kalkışmazlar.
Sivil itaatsizliğin ne kadar büyük bir siyasi sonuç doğurabildiğini görüp hükümetin bütün kışkırtmasına rağmen, barış yolundan ayrılmazlar.

“Orada AVM olmaz. Gelin konuşalım çevreci kardeşler“ dediniz ya Sayın Başbakan!
Geç kaldınız.
Çok geç.
Onlara zamanında kulak vermediniz, dertlerini dinlemediniz, “ayyaş“ diye, “çapulcu“ diye aşağılayıp küçümsediniz.
Artık geçmiş ola!
Hava döndü; “karşı“dan esiyor yel..
***
Polise habire gaz vermeler, “Yüzde 50’yi zor tutuyorum“ diye diklenmeler, “Ben de çapulcuyum“ diyen genel müdürü, “Karşısında beni bulacak diye tehdit etmeler, bizim medya yetmedi, dünya basınına ayar vermeler...
AVM uğruna vatandaşın üç ağacına göz dikip zoru görünce vazgeçmeler...
Bir hafta gazla, suyla, dayakla acımasızca hırpalanan insanlardan bir “Üzgünüm“ü esirgemeler...
Sonra da “Gelin konuşalım kardeşler”; öyle mi?
Bir küçük özür dileyip kitlelerin gazını alacağınıza gaz verdiniz.
Aklıselim sahiplerine kulağınızı tıkarken, sizi yedirtmeyeceğini söyleyenlerce yedirtildiniz.
Hırsınız zekanızı gölgelediği için bütün muhalefeti kendinize karşı birleştirdiğinizi fark edemediniz.
“Milli içkimiz ayran“ diyerek, milletin ayranını kabarttığınızı göremediniz.
Muhaliflerinize çapulcu diyerek herkesi çapulculuğuyla iftihar eder hale getirdiniz.
Haklısınız; ağaç meselesi değil bu...
Sezdiğiniz ama anlamamakta ısrar ettiğiniz gerçeği, ben Gezice’den tercüme edeyim:
Bu halk, artık kibir, öfke, baskı istemiyor. Onları içine tıkmaya çalıştığınız muhafazakar kafese girmeyi reddediyor.
Direniyor.
***
Umudu kesmek üzere olduğumuz yeni Türkiye Taksim’den filizleniyor:
Açık fikirli, anlayışlı, duyarlı, güler yüzlü, kimseyi dışlamayan, aydınlık, sevecen bir ülke...
Bu ortak paydada herkes birbirini buldu, kardeş oldu, sesini dünyaya duyurdu.
Taksim, parmağınızda oynattığınız muhalefete benzemiyor, orduyu göreve çağırmıyor, öfkenin dilini konuşmuyor, izahla değil, mizahla çatışıyor.
Sinmiyor, direniyor.
Cin şişeden çıktı artık; bu isyan nasıl bastırılırsa bastırılsın, sahip olduğu gücü biliyor, sokaktaki, evlerdeki karşılığını görüyor, başkanlık düşlerini yıkıyor.
Piyasalar, borsalar, dünya başkentleri, Batı gazeteleri gidişatı seziyor; emrinizdeki sermaye sahipleri, medya organları yavaş yavaş yeni rüzgara göre yön değiştiriyor.
Son bir haftadır yüzler, orantısız bir özgüvenle gülüyor.
O ünlü Padişah hikayesindeki gibi:
“Kullarınız baskılar karşısında artık ağlamıyor, zil takıp oynuyor.”
“İş ciddi... Aman artık duralım“ demenizin vaktidir.

23 Nisan’da Başbakan‘ın koltuğuna oturduğunda duygusallaşıp gözyaşına boğulan küçük Nermin İrem‘in ilk talimatını hatırlıyor musunuz?
“Gazeteciler, ağladığım görüntüleri yayımlamasın.”
O koltuğun bir defosu mudur nedir, oturanın ilk aklına gelen, istemediği görüntülere yayın yasağı koymak oluyor.
Aradan 3 hafta geçti, “zirve”, talimatı revize etti:
“Gazeteciler, Reyhanlı görüntülerini yayımlamasın.”
***
RTÜK, “Görüntüler delilleri ele veriyor“ gerekçeli mahkeme kararıyla her türlü sesli-görüntülü yayınlar ile internet bilgilerini yasakladı.
Mesela yasak nedeniyle Türk basınında göremediğimiz bir “delil“ şu:
BBC, saldırı haberini verirken, bir süre önce çektiği bir görüntüyü yayınladı.
Görüntüde, Özgür Suriye Ordusu’nun Türkiye sınırları içindeki bomba üretim tesisi vardı.
Habere göre “Sınırın Türkiye tarafında laboratuvar ekipmanlarıyla üretilen el yapımı bombalar, sınırın öbür tarafına getirilerek resmi binaları havaya uçurmakta kullanılıyor”du.
Hatta muhalifler, bombaların etki gücünü sergilemek için BBC kameralarına bir patlatma gösterisi de yapmıştı.
Bombanın patlaması sonucu bina ağır tahribata uğramış, onlarca metre genişliğinde bir alan sarsılmıştı.
Reyhanlı’da olana ne kadar benziyor değil mi?
Neyse ki “yayın yasağı“ var da bu görüntüler Türk basınına ulaşmıyor, kimse bunu tartışmıyor.
***
“Olay yeri görüntüleri, soruşturmanın gizliliğine zarar veriyor“muş.
“Kamuoyunun psikolojisi olumsuz etkileniyor“muş.
Daha bir ay önce Boston’da benzer bir saldırı oldu.
Hepimiz cep telefonu, güvenlik kamerası görüntülerini, olay yerini, yaralıları, ailelerini izlemedik mi?
Yayın yasağı koymak, orada kimsenin aklına geldi mi?
Yasağın asıl hedefi, kamuoyunun “Kim soktu bizi bu batağa“ tepkisi olmasın sakın?
Reyhanlı sokaklarından yükselen “Ne için öldü bu insanlar“ sorusu, sansürle örtbas edilebilir mi?
Suriye sınırının saldırı üssüne dönüştürüldüğü mü gizlenmek isteniyor; saldırı öncesi bomba yüklü minibüslere dair istihbarat uyarısının dikkate alınmadığı mı?
Yoksa Hükümet’in, “Esat birkaç ayda gidecek“ zannı üzerine kurduğu Suriye politikasının çöktüğünün ve Ankara’nın gün be gün batağa saplandığının söylenmesi mi engellenmeye çalışılıyor?
Daha geçen yaz, Washington’daki düşünce kuruluşlarının “Türkiye’de bombalar patlarsa Ankara, Suriye’ye müdahaleye mecbur kalır“ planı yaptığını hatırlatsak, yayın yasağını ihlal etmiş olur muyuz? (Hatırlamak için:
https://gundem.milliyet.com.tr/bizimle-oynuyorlar/gundem/gundemyazardetay/25.08.2012/1585903/default.htm)
***
Yayın yasağı, sadece yasaklananın daha hızlı yayılmasına yol açar.
“Bizden ne gizliyorlar” kuşkusu yayılır.
Tevatür, kulaktan kulağa büyür.
Yalan ürer. Muamma ürkütür.
Kendine, politikalarına güvenen bir devlet adamına yaraşan, Meclis’te veya televizyonda muhaliflerinin karşısına çıkıp eleştirileri cevaplamak, yaptığını savunmaktır.
“Çocuk gibi“, aleyhine olabilecek yayınları sansürlemek değil...

Madem iktidar partisi sürekli oyunu artırıyor, madem muhalefetin esamesi bile okunmuyor, madem halk, hükümetten memnun, yakınmıyor, o halde niye en küçük eleştiriye karşı bu tahammülsüzlük?
“Sinemam yıkılmasın” diyene, adalet isteyene bu gaddarlık niye?
Yaşlı genç, çoluk çocuk demeden, her itirazı olanı biber gazına, tazyikli suya boğmak niye?
Madem işler yolunda, bu korku niye?
Haksızlığın öfkesi, hesap sorulur korkusu olmasın bu?
* * *
Günlerdir “Ergenekon” davasının “Esas Hakkında Mütalaa”sını okuyorum.
2271 sayfa... Oku oku bitmiyor.
20 yerde adım geçiyor, örgütle ilgili ilk kitabı yazdığımızdan bahsediliyor.
“Ergenekon” kitabında adını koyduğumuz örgüt, davanın iddianamesinde de kitaptakine benzer ifadelerle suçlanıyor:
“Ergenekon terör örgütü en başta, ‘derin devlet’ ifadesi ile anılan, ülkemizde birçok kanlı eylemler gerçekleştiren, gerçekleştirdiği bu eylemlerle ciddi kriz, kargaşa, anarşi, terör ve güvensizlik ortamı oluşmasını amaçlayan ve bunu kısmen de olsa başararak ülkemizin gelişme ve kalkınmasının önünde engel olan bir örgüttür”.
İddianamenin üzerinden 4,5 yıl geçti, o arada birbiriyle alakasız 20 dosya birleştirildi, sonunda savcı müjdeyi verdi:
“Ergenekon’un varlığının sabit olduğu anlaşılmıştır.”
Ne beklersiniz?
Bizim kitapta yaptığımıza benzer bir tarihçe vermesini, örgütün dış bağlantılarını göstermesini, ne zaman, nasıl, nerede kurulduğunu ortaya sermesini, örgütün lider kadrosunu ve finans kaynaklarını belgelemesini değil mi?
Ama yok.
Kim kime telefonda Başbakan’ı kötülemiş, kimler hükümeti devirmeye niyet etmiş, bunlar var; ama örgütün lideri de yok, iddianamede bahsedilen “kanlı eylemleri” de...
Türkiye’yi darbeye sürükleyen 16 Mart, Balgat, Bahçelievler katliamları yok mesela; Doğan Öz, Abdi İpekçi, Kemal Türkler cinayetleri yok.
Öldürülen Kürt işadamları, yakılan köyler, faili meçhul cinayetler, derin devletin suikast işi verdiği tetikçiler yok.
Susurluk yok.
Bir tek faili belli Danıştay saldırısı var; o kadar...
Okudukça, “İnsanlar bu suçlamalardan mı yıllardır tutuklu tutuluyor” diye soruyorsunuz.
* * *
Nerede hukuk bu kadar çiğnense, nerede adalet bunca gecikse, nerede bir dava bu kadar politikleşse orada insanlar ayağa kalkar.
Haklı da olurlar.
Bu tepkiyi anlamak, davayı hızlandırmak, sanıkları tutuksuz yargılamak yerine tepki gösterenleri polisle, askerle dövmeye, suya, gaza boğmaya kalkarsanız öfkeyi ve cepheyi büyütür, “Ölmek var, dönmek yok” noktasına getirirsiniz.
Dün olan budur.
Biber gazının adaletsizliğe iyi geldiği tarihte görülmemiştir.
Mahkeme ne derse desin, bu dava vicdanlarda kaybedilmiştir.
* * *
Orada yargılananların bir kısmının suçsuzluğuna kalben inandığım gibi, bir kısmını da daha önceki yazılarımda çokça suçladığım sır değil.
Muhtemelen onların arasında da zamanında elinde tuttuğu kudretle başı dönenler, o kudret ilelebet sürecek zannedenler, en küçük eleştiriyi şiddetle ezenler olmuştur.
Ama bakın, gün geldi, kudret bitti, hukuk onlara da gerekti.
Adalet, bugünün kudretlilerine de lazım olur bir gün...
Siyasi adalet başka, ilahi adalet başka yazılıyor çünkü...

1931 SİVAS AŞIKLAR BAYRAMI-En sağda Âşık Veysel

Bu ay Âşık Veysel’i 40. ölüm yıldönümünde anacağız. Büyük ozan, önceki gün siyasetin gündemindeydi.
Veysel’in tek parti döneminde sazıyla Sivas’a giremediği, jandarmanın sazını alıp kırdığı söylendi.
O dönem sazın gerici bir müzik aleti sayıldığı, CHP’nin polise, ”Sazı gördüğünüz yerde yakın” emri verdiği doğru mu?
* * *
3 yıl önce, bizim ekipten Hacı Mehmet Duranoğlu, Âşık Veysel için “Küçük Dünyam” belgeselini çekti.
Danışmanlığını yaptığım, Kalan Müzik’ten DVD’si çıkan bu belgeselde, Veysel’in hayatı, kendi sesinden anlatılıyordu.
Dün o kayıtlara yeniden girdim, Hacı’ya danıştım.
Veysel’in 37 yaşına kadar Sivas merkeze gidemediği doğru...
Sivrialan, semah dönülüp cem yapılan bir Türkmen köyü...
Veysel, köyünden çıkıp sazıyla Sivas’a gidemediyse, burada siyasi baskıdan ziyade bugün hala süren mezhep bağnazlığının ve sazı “şeytan icadı” sayan darkafalılığın izini aramak gerekir. (“Bunu çalan anlar kendi/ şeytan bunun neresinde”.)
Köşede Veysel’in en eski fotoğrafı var.
5 Kasım 1931’de Sivas Aşıklar Bayramı’nda çekilmiş.
Bayram fikrinin de sahibi olan, Sivas Maarif Müdürü Ahmet Kudsi Tecer’in “Sivas Halk Şairleri” kitabında yayınlanmış.
Veysel o gün, ilk kez Sivas’a gidiyor. Üç gün türkü söylüyor. Orada aldığı “Halk Şairi” belgesi ile, sazıyla Anadolu’yu geziyor.
Cumhuriyet’in 10. yılı gelince, Nahiye Müdürü, Veysel’e bir destan yazmasını öneriyor. O da ilk şiirini, Cumhuriyet ve Atatürk için yazıyor.
Şiir çok beğenilince “Gazi’ye gönderelim” diyorlar.
Veysel sazını kapıp Ankara’ya koşuyor.
Başkent’te saray musikisi yerine çok sesli müziğin gözde olduğu dönem... Ancak halk müziği karalanmış değil; tersine, yeni ulusun müziği, halk ezgilerine dayandırılıyor.
Köydeki halk şairlerini bulup yarıştıran idare, saz kırdırır mı?
* * *
O dönem kolluğun zulmü, Veysel’in sazına değil, kılığınadır.
Ozanın kıyafetini beğenmeyen polis, onu sazına tel almak için geldiği Ulus’taki Karaoğlan çarşısına sokmaz. O da Hakimiyet-i Milliye gazetesine sığınır. Destanını oradakilere okur. Çok beğenilen destan gazeteye basılır. Altında şu yorum vardır:
“Bir ihtilal hareketi, üç telli saz üzerinde ses verdiği, yani halkın iç katlarında yankılandığı zaman köklenmiş demektir. Bu şairi, sazı ve sözü ile Anadolu köylerinde dolaştırınız.”
3 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de çıkan bu çağrı, Veysel için dönüm noktasıdır.
O günden sonra “uzun ince bir yol”a çıkar, radyoda konser, Köy Enstitüleri’nde ders verir.
Ve sazı -yakılmak şöyle dursun- her gittiği yerde itibar görür.
* * *
Evet, tek parti dönemi vahim hatalarla doludur; ama bugün Veysel’i biliyorsak, özetlediğim “tek parti teşviki” sayesindedir.
Ha Veysel hiç mi baskı görmemiştir?
Doğru sözü olup da baskı görmeyen mi var; o da görmüştür.
Ne zaman mı?
Demokrat Parti döneminde “Vatan Cephesi”ne katılması istendiğinde... (Bkz: Veysel Kaymak: “Âşık Veysel’li Yıllar”, Ürün, 1997)
Veysel daveti kabul etmeyince köyüne hapsedilir. O da kızar ve şunları yazar:
“Manasız mantıksız Vatan Cephesi,
Vatan milletindir, bu neyin nesi,
Maksat Menderes’in seçim dalgası,
Menderes yok, memleket var bu yolda.
Demokrasinin budur rejimi,
Vatan milletindir, kim kovar kimi,
Sıkma savcıları, kovma hakimi,
Şekavet yok, adalet var bu yolda.”
Neymiş?

Bir sohbette Kemal Kılıçdaroğlu’nun inşaat bekçisi olan kardeşi mevzuu açıldı.
Ben, makam sahiplerinin eş dost kayırma (“nepotizm”) hastalığının yaygınlaştığı ortamda, bu örneğin ibretlik olduğunu, saygı duyulduğunu savundum.
Sohbetteki bir arkadaşımız bana karşı çıkarken, “Bizim toplum, bu haberden ‘Bu liderden bana hayır yok’ mesajı çıkarır. ‘Kılıçdaroğlu daha kardeşine iş bulamamış, bana mı bulacak’ diye düşünür” dedi; bir atasözünü tanık gösterdi:
“Ben umuyorum bacımdan, bacım ölüyor acından.”
* * *
Elbette mazlumdan yana atalarımız da var, ama haklıya karşı güçlüyü kollayanlar da az değil; tıpkı toplumda olduğu gibi...
“Türkler böyledir” diye kesip atan toplum genetikçilerine kulak asmam; toplumlar da insanlar gibi kuşatıldıkları iklimle, yaşamın deneyimiyle, tarihin hafızada bıraktığı izle şekillenir.
Mesela “Su akarken testini doldur” zihniyeti, biraz da 80’lerin aç ve açıkgözlülüğünde kıymete binmiş, “Damlaya damlaya göl olur” tutumluluğuyla yer değiştirmiştir.
Harama el uzatmayı günah sayanlar, kapıya sadaka makarna gelmesine alıştıkça “Beleş atın dişine bakılmaz” deyişine sarılmış, “Haram, helal ver Allah’ım, garip kulun yer Allah’ım” der olmuştur.
“Bir lokma bir hırka” tevekkülüyle yetişenler, fırsatlar denizinde üçkağıtla zengin olanları gördükçe, “Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa” diyerek bol lokma, çok hırka hırsına düşmüş, yediği üzümün bağını sormamaya başlamıştır.
* * *
Aç adam, namusunu yer.
İşsizlik büyüdükçe, arsızlık artar, “alın teriyle kazanma”yı yücelten hikayeler azalır, “gemisini yürüten kaptan“ların önü açılır.
Bu arsızlaşmanın siyasetteki yansıması, “Adam yiyor, ama iş yapıyor” zihniyetidir ki, son 30 yılda epey yaygınlaşmıştır.
Artan eşitsizliğin, haksızlığın, örgütsüzlüğün kitle ruhunda yarattığı bir başka netice, mazlumu aşağılama, güce tapınmadır.
Zaten fırsatçılığı teşvik eden atalar da der ki:
“Zengin, arabasını dağdan aşırır; züğürt, düz ovada yolunu şaşırır.”
Topsuzlar mahallesinde top sahibi olan çocuk, yeteneğine bakılmaksızın takıma alınır, santrafor oynatılır.
“Parayı veren, düdüğü çalar.”
Rüzgar haklıdan değil, güçlüden yana esmeye başlamışsa, buna karşı duranlara, evde ekmek bekleyen anaları, “Rüzgarın önüne düşmeyen yorulur a oğlum” diye nasihat etmeye başlar.
* * *
İşte “çulu düzmek için” her yolun mubah sayıldığı bu “gücü gücü yetene” düzeninde mazlumlar, kendileri gibilere acır belki, ama sevmez.
Kaderi ağanın, patronun, müdürün iki dudağı arasında olan gariban, iktidarın nimetlerinden faydalandıkça kendisini esir alan kudrete sevdalanır; züğürtlüğüne bakmaz, zenginin malıyla çenesini yorar.
Bu rant yarışına katılmayana da, kendi ulufe düşkünlüğünü açığa çıkarttığı için içten içe öfkelenir.
Çalıp çırpıp gemicik sahibi olana özenirken, namusuyla kazanana dudak büker.
“Herkes için iş ve aş” talep edeceğine “Adam kardeşini işe koyamamış, bana mı iş bulacak” deyip hükümet kapısında torpil aramaya devam eder.
Atalarımızın da buyurduğu gibi:
“El etek öpmekle dudak aşınmaz.”


Sahne 1:

12 Eylül’den önce milletvekiliydi. Milletvekili ağabeyi öldürülünce siyasete girmişti.
Darbeden sonra tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi’ne nakledildi.
Kapıda dayakla karşılandı.
20 gün hücrede tutuldu. 
İşkencede 56 marş ezberletildi.
Yaşadıklarının bir kısmını, 78’liler Vakfı’nın sözlü tarih çalışmasında şöyle anlattı:
“Havalandırmada hepimizi cop ve kalasla döverlerdi. Ortalık kan gölüne döner, bizi orada sürüklerlerdi. Foseptik çukurunda, pisliği alıp üstümüze sürmeye zorlarlardı. Üstünde az pislik olan daha fazla dayak yerdi. O yüzden insanlar daha çok pisliğe bulanmak için birbirleriyle yarışırdı.
“Mahkemeye giderken ring arabasında bir asker sırtıma oturur, dizini üzerime koyar, salona kadar sırtımda giderdi. Dönerken yine ring arabasında etrafımızda halka oluşturup ‘Yürüyerek marş söyleyin. Birbirinize çarparsanız dayağı yersiniz’ diye küfür ederlerdi. Tabii ellerim arkadan bağlı halde marş söyleyip yürürken dengem bozuluyor; birisine çarptığım zaman coplar kafama inerdi.
“Bir gün mahkemeye girerken birisine ‘Merhaba’ dediğimi Esat Oktay’a ihbar etmişler. O, 300 askeri büyük salonda toplamış. Çırılçıplak soydu beni, külotumu da çıkardı. Copunu aldı. Bütün vücudumu dövdü. Sonra askerlere, ‘Yok mu bunu becerecek kimse’ diye bağırdı.
“Yıkadığımız bulaşıkların pis suyunu içirirlerdi bize... Bazı insanlara pislik yedirildi. O insanlar gözümüzün önünde işkencede öldürüldü. O dayak ve işkenceden 35’e yakın insan yaşamını yitirdi Diyarbakır Cezaevi’nde...
“Bir kinin, bir nefretin gelişmesinin nedeni oldu orası... Eğer Diyarbakır Cezaevi’ndeki o uygulamalar olmasa, belki bu kadar insan silahını alıp dağa çıkmazdı.”
* * *


Sahne 2:

Ahmet Türk, Diyarbakır Cezaevi’nde 3 yıl yattı. Sonunda beraat etti.
1983’te çıktığında boynunu çeviremez haldeydi, sol kolu tutmuyordu, bağırsakları jiletlenmiş gibiydi. Kalbine yıllar sonra pil takılacaktı.
Yaşadıklarından kinlenmedi, dağa çıkmadı, yeniden siyasete girdi.
1993 Nevroz’unda, Öcalan sivilleri çekip ateşkes ilan ettiğinde ben de Bekaa’daydım. Onca acının içinden kalkıp gelmiş Ahmet Türk, orada yine barıştan, ille barıştan söz ediyordu.
Ama yetmedi, bitmedi.
2012 Nevroz’unda üniformalı bir polis yumrukladı milletvekili Ahmet Türk’ü... Yumruktan ağırı, köşe yazısı kılığına girmiş şovenizmin, yumruğu alkışlayan dili oldu.
Ama hastanede nefret kusanları yatıştıran yine oydu:
“Bu yol, aklın yolu değil. Sorunlar diyalogla çözülür” diyordu.
* * *

Sahne 3:

30 yıl önce Ahmet Türk’ü çırılçıplak soyup kalasla döven, foseptik çukurunda yüzdüren, bulaşık suyu içiren devlet, 30 yıl sonra “Ben kendi zulmümden bir nefret dağı yarattım. Baş edemiyorum. Gel sen görüş” diye yardıma çağırdı.
Onu çağırdı, (bugün utanması gereken ırkçıların dalga geçtiği gibi soyadı “Türk” olduğu için değil), çektiği onca eza, onu hala aklın yolundan, sağduyusundan, barış tutkusundan çeviremediği için...
“İmralı dönüşü gözleri parlıyordu” demişler onun için...
Dileyelim daim olsun.
Parıltı, en çok onun gözüne yaraşır çünkü...

Nebil Özgentürk harika bir iş yaptı: Geçtiğimiz asra damga vurmuş sanatçı öykülerini derledi.
(“Sanatımızın Hatıra Defteri”, Denizbank Kültür Yayınları, 2012)
Yılbaşı molasında, bir solukta okudum kitabı...
Sayfaları çevirdikçe kah şaşıp acıyarak, kah kızıp kahrolarak...
Yaratıcı beyinleri kaynattığımız kazana bir dalıp bir çıkarak...
Bugün baş tacı ettiklerimize hayattayken çektirdiklerimize yanarak...
* * *
“Hababam Sınıfı”nın yazarı Rıfat Ilgaz’ın, 70 yaşında yerleştiği Cide’de “İşte komünist papaz” anonsuyla gözleri bağlı halde sokaklarda dolaştırılışını anlatıyor Nebil...
Bilimin dahi çocuğu Prof. Mustafa İnan’ın Almanya’da üç gün rehin kalan cenazesinin güç bela toplanan borç parayla yurda getirilişini...
İnsanlığa Afrodisyas’ı kazandıran Prof. Kenan Erim’in çalışma belgesi eksik çıktı diye ceza yiyince kahrından ölüşünü...
Ulvi Uras’ın perdesini açık tutabilmek için aldığı borçların sıkıntısıyla kalbine yenik düşüşünü...
Erol Günaydın’ın aç bilaç turnedeyken “aksesuarı yiyor” diye ihbar edilişini...
Ahmet Arif’in “prangalar”ı Türkiye’yi kasıp kavururken kendisinin evini geçindiremeyişini...
Fazıl Say’ın babası Ahmet Say’ın piyanosunu, 4 yaşındaki kardeşinin tedavisi içinde satmak zorunda kalışını...
Hayatı boyunca delik ayakkabıyla gezmek zorunda kalan Orhan Kemal’in, oğluna söz verdiği bisikleti alamayınca intiharı düşünüşünü, yıllarca ödediği taksitlerle 56 yaşında nihayet küçük bir eve kavuştuktan hemen sonra ölüşünü...
Cüzdanından çıkan, eşine yazdığı notu:
“İnandığım doğruların adamı oldum; hep böyle yaşadım.
Kursağıma hakkım olmayan tek bir kuruş dahi girmemiştir.”
* * *
Sonra dünkü Habertürk’te Abdullah Kılıç imzalı haberde, Yassıada’daki “Örtülü Ödenek Davası”nda ortaya çıkan mektupları okudum.
Orada da kültür-sanat dünyamızın kah acındıran, kah utandıran yüzü vardı.
Necip Fazıl Kısakürek, Ankara’daki otelinde cinnet geçirirken Menderes’in Emniyet Müdürü’ne mektup yazıp 20 bin lira istiyor, “Benim yaptığımı yapanlara hükümetler servet ve nimet yağdırır” diyordu.
Orhan Seyfi Orhon, “Seçim öncesi, CHP’nin hicvini aynı silahla karşılayacak bir mizah dergisi” için örtülü ödenekten para isterken “Kalemimizi bu hizmette kullanmaya hazırız” diye yazıyordu.
Yusuf Ziya Ortaç, Başbakanlık müsteşarına, “İki bin dolar bulup bir arabacık getiremedim. Kırılıyorum” diye sitem ediyordu.
* * *
Tarih, belki gününde değil ama nihayetinde veriyor notunu, örtülü ödenekten beslenenin de, “komünist” diye hapsedilenin de...
İktidarlar, istediği kadar “gemicik”, “arabacık” ricacılarına rant akıtsın, istediği kadar yandaşını kayırsın, kalemini satmayana ceza, kiralayana servet yağdırsın, sonunda hükümetlerin adamı olanlar değil, “inandığı doğruların adamı” olanlar tarihe geçiyor.
Dünya Afrodisyas’ı alkışlıyor, Hababam Sınıfı izlenme rekorları kırıyor, dizi yapımcıları Orhan Kemal romanlarını kapışıyor, Ahmet Arif hala dilden dile geziyor.
Bu ülke, düşünen, yazan, üreten, onurlu evlatlarına insafsızca kıysa da tarih, sonunda haklının hakkını veriyor.

Meclis’te Fatma Salman’ın gözünün altındaki morluk, hepimizi morarttı. Görenlerin zihninde bir mor bayrak açtı. Erkek şiddetinin, tahsil, statü, gelir tanımadığını, milletvekilini bile hedef alabildiğini ispatladı.
Ve açık bir yara gibi, “İşte gerçek” diye haykırdı.
* * *
Salman’ı, kararlılığı ve cesareti nedeniyle kutlamak gerek.
Toplumsal bir sorunu, kendi yüzünde belgelediği, gözünde sergilediği için...
Diğer mağdur kadınlara, “Yaralarınızdan utanmayın, yaralayanı utandırın” mesajı verdiği için...
Dik durarak, yargıyı uyararak, dayağı anlatarak, erkek şiddeti illetini, çözüme biraz daha yaklaştırdığı için...
* * *
“Milletvekili bile şiddet görüyorsa, diğer kadınlar ne yapsın” diye düşünülmemeli.
“Vekil”, milletin temsilcisidir. Millet şiddet görüyorsa, o da görebilir.
Ancak, Salman’ın gözündeki morluk, sadece erkek şiddetini değil, kadın direncini de simgeliyor.
Aile içi şiddet hep vardı; bu dönem arttıysa nedeni, kadınların yükselen isyanıdır.
Kadın, değişiyor.
Eskiden yalnız ve çaresizdi, şimdi TV, internet, cep telefonu sayesinde dışa açılıyor; dünyayı görüyor, belki de ilk kez başkaldırıyor, yardım istiyor.
Ve erkek, bu direnç karşısında hepten azgınlaşıyor.
* * *
Değişimin göstergelerine bakalım.
Efes Pilsen’in “Kadın profili araştırması”na göz attım.
“Kendimi güzel bulmuyorum” diyen kadınların oranı 2000’de yüzde 55 iken, 4 yılda yüzde 36’ya düşmüş.
“Makyaj kadını daha çekici yapıyor” diyen kadınların oranı ise yüzde 59’dan 75’e çıkmış.
Makyaj yapan, rejim yapan kadın oranı artarken, çocuk yapan, yemek yapan kadın oranı düşüyor.
2000’de kadınların yüzde 11’inin cep telefonu varmış. 4 yılda bu oran, yüzde 35’i aşmış. Hanede bilgisayar ve internet bağlantısı oranı da katlanarak büyüyor.
Altyapıdaki değişim, değer yargılarına yansıyor:
Görücüyle evlenenlerin oranı düşerken, tanışarak evlenenler artıyor.
Kadın gözünde yıldan yıla flört normalleşiyor, bekaretin önemi azalıyor.
Kabul günleri seyrekleşirken, dışarda yemek yeme, TV izleme oranları artıyor.
Şarkı-türkü-arabesk dinleyenlerin yerini pop dinleyenler alıyor.
Kadınların evlenmek istediği yaş, giderek büyüyor.
Yüzde 100’e yakını başlık parasını yanlış buluyor.
Yüzde 71’i lisede cinsel eğitimi destekliyor.
3’te 1’i alyans takmıyor.
Yüzde 20, “Tekrar dünyaya gelsem, evlenmem” diyor.
Ve her 3 kadından 1’i, hayatı güvencede olsa evlenmeyeceğini söylüyor.
“Kadın çalışmalıdır” diyenlerin oranı yüzde 80’e varıyor.
Yüzde 45, eşini “asabi” buluyor.
Yüzde 30, “Ondan korkuyorum” diyor.
Ve her 3 kadından 1’i şiddet gördüğünü itiraf ediyor.
* * *
Bu rakamlarda, değişen, boyun eğmeyen, şikayet eden, isyan eden, giderek ihbar eden bir kadın profili var.
Direniş arttıkça karşı şiddet de artıyor.
Ama dayak, kadın dayanışmasını ve kamusal bilinci de kamçılıyor.
Ev içi zorbaları ne yaparsa yapsın, gidişatın yönü belli...
Hane bazında yaşanan bu kanlı iç savaşta, tek tek kadınlar gerilla mücadelesi veriyor ve asırlık erkek hükümranlığının tahtını sallıyor.
Ümitsiz olmayın; son çıkıştan önceki kavşaktayız.

Ankara’da çok ilginç bir hukuki çatışma sürüyor. Konusu:   “Cemevi ibadethane midir, değil midir?”
Tartışma, Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği’nin başvurusuyla başladı.
Ankara Valiliği, derneğin tüzüğünde, “ibadethane olarak kullanılmak üzere Cemevi açılacağı” hükmünü görünce savcılığa ihbarda bulundu. Dernek hakkında kapatma davası açıldı.
Fakat davaya bakan 16. Asliye Hukuk Mahkemesi, “Cemevi ibadethanedir” diyerek davayı reddetti.
Kararın gerekçesi şöyleydi:
“Cemevleri yüzyıllardır Alevilerin ibadet yeri olarak toplumca bilinmiş ve kabul görmüştür. Derneğin tüzüğündeki ‘Cemevleri ibadethanedir’ hükmü, Anayasa’nın 2. maddesine aykırılık taşımadığı gibi kanunlarla da yasaklanmamıştır.”
Dosya, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’ne geldi.
Yargıtay, “Cemevi ibadethane değildir. İbadethaneler, Diyanet’in izniyle açılır” diyerek mahkemenin kararını bozdu.
Diyanet’in bu konudaki görüşü belli:
Diyanet’e göre Alevilik, “İslamiyet’e ait bir alt yorum”. Ve “İslam’ın ortak ibadet yerleri olan cami ve mescitler dışında ayrı bir ibadet yeri olamaz”.
Dosya yeniden yerel mahkemeye döndü.
Ve önceki gün 16. Asliye Hukuk, ulusal ve uluslararası mevzuatta “inanç özgürlüğü”nü irdeleyerek eski kararında ısrar etti; yine, “Cemevi ibadethanedir” dedi.
Son sözü, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu söyleyecek.
* * *
Milyonlarca Alevi’nin asırlardır bir arada ibadet ettiği yerlere, fetvayla “İbadethane değildir” damgasının vurulması, “Hukuk devleti miyiz, din devleti mi” sorusunu akla getiriyor.
Hukuk devletinin nasıl işlediğine ilişkin bir örnek, geçen hafta Almanya’dan geldi.
Sosyal Demokratların Hamburg Eyalet Hükümeti, eyalette yaşayan farklı inanç grupları ile birer “Hak Eşitliği Anlaşması” imzaladı.
Her inanç grubuna taleplerini sordu. Diyanet İşleri ve Alevi Birlikleri Federasyonu, ayrı ayrı taleplerini bildirdi.
Hükümet, taleplerin hemen hepsini kabul etti.
Buna göre Hamburg’da yaşayan Alevilerin inancı, anayasa ve yasalarla garanti altına alınıyor.
Hükümet, Alevi günlerine saygı gösterme ve bazılarını resmi tatil sayma sözü veriyor.
Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu’na, kendi eğitim-kültür kurumlarını oluşturma, yayın kuruluşlarının denetleme kurullarında temsil edilme, cemevi kurma ve işletme hakkı veriliyor.
Böylece cemevleri, Almanya’da resmi statüye kavuşuyor.
* * *
Kararı dün, Alevi Bektaşi Federasyonu eski Başkanı Turan Eser’le konuştum.
“İşte Alevi açılımı böyle olur” dedi.
AKP’nin 3 yıllık açılım hamlesinin fiyaskoyla sonuçlandığını, Almanya’nın ise Alevi toplumunun diğer toplumsal kesimlerle eşitlik temelinde buluşmasına katkı sunduğunu söyledi.
“Çağdaş devlet, ulema fetvasına göre değil, evrensel hukuk ilkelerine göre hareket eder” diye ekledi.
* * *
Ankara’daki yerel mahkemenin kararı önemli.
Yargıtay’ın vereceği son karar, daha da önemli...
Ama asıl önemlisi, Ankara’nın yapamadığını Hamburg’un yapması; çok karmaşık sanılan hak eşitliğini, evrensel hukuk ve inanç özgürlüğü bağlamında çözüme bağlaması...
Darısı başımıza!


İkisinden biri doğru söylemiyor: Başbakan ya da Adalet Bakanı... Başbakan Almanya’da dünyanın gözünün içine baka baka, “Türkiye’de açlık grevi falan yok” diyor.
Aynı saatlerde Adalet Bakanı, 683 kişinin açlık grevinde olduğunu söylüyor.
Hangisine inanmalı?
* * *
Devlet, uzun süredir Öcalan’ı avukatlarıyla görüştürmüyor.
“Koster bozuk” diyor.
Bir devletin 1,5 senedir bir kosteri tamir ettiremediğine inanmamızı bekliyorlar.
Neden devlet, tecridin gerekçesini açıklamıyor da zekamızla alay ediyor?
Neden inatla yalan söyleniyor?
* * *
Başbakan, dünyanın huzuruna çıkıp açlık grevindekilere, “Siz açken, vekilleriniz kuzu kebap götürüyor” diyor.
Gösterdiği fotoğrafın 3.5 ay önce çekilmiş olduğunu bilmemesine imkan yok.
O halde neden gerçeği gizliyor?
* * *
Nedeni biliyoruz aslında... Devlet aklı böyle çalışıyor. Devirler, isimler değişiyor, o akıl değişmiyor.
Kenan Evren’in de, Mehmet Ağar’ın da, Sadettin Tantan’ın da tavrı buydu:
Eylemcileri tehditle caydırmaya çalışmak, yalan haberlerle kamuoyunu kanlı bir operasyona hazırlamak, “Devletle pazarlık olmaz” jargonuyla taleplere kulak tıkamak...
O devlet aklının sözcülüğünü, bugün giderek “Ağar”laşan bir şekilde Erdoğan üstleniyor.
* * *
Bazı insanlar hayatından vazgeçer, onurundan vazgeçmez.
Bunu öğrenmek için başbakan olmak gerekmez.
Bir ideal uğruna hayatını ortaya koymuş insanla alay etmek, kendine bakmadan onları yalancılıkla itham etmek, “Hadi hadi yiyorsundur sen” diye rencide etmek, evlatlarının canının derdine düşmüş aileleri sokağa dökmek ve daha çok ölüme davetiye çıkarmak anlamı taşır.
Çok tehlikelidir.
İçerde toplu ölümlere, dışarda Bursa’daki türden gerilimlere davetiyedir.
Geçmişte yapanlara hiç hayır getirmemiştir.
Yine getirmeyecektir.
* * *
Geliyorum diyen felaket için, ülkedeki yangını söndürmek için devletin ne yaptığını anlayan var mı?
Oslo’da örgütle masaya oturanlar, dağda örgütle el sıkışanları mahkum ediyor.
Habur’da dağdan gelenleri karşılayanlar, İmralı’ya görüş yasağı koyuyor.
“Terörle mücadele, siyasetle müzakere” diyenler, Meclis’te halkın seçilmiş temsilcileriyle görüşmüyor.
Peki ne yapmaya çalışılıyor?
Kürtçe savunma hakkı meşru ise neden gereği yapılmıyor?
“Tecrit yok” deniliyorsa neden İmralı kosteri kaldırılmıyor?
Neden ortamı yatıştırma imkanları hala varken, çözüm aramak yerine yangına benzin dökülüyor?
* * *
2000’deki açlık grevlerinde, Bayrampaşa’da ölmeye yatan o gencecik insanları, onların solan çehrelerini, çöken avurtlarını, fersiz bakışlarını, sonra da “Ölmeniz gerekiyorsa, onu ben yaparım” diyen devletin öfkesini görmüş biri olarak bu konunun tehditle, “kuzu kebap” jargonuyla ya da operasyonla çözülemeyeceğine tanıklık ederim.
Felaket geliyor.
Önlemek, Başbakan’ın boynuna borçtur.
Eylem yayılmadan, ölümler başlamadan vicdanın devreye girmesini bekliyoruz.

OsloTürkiye’den kilometrelerce uzakta, bir üniversitenin, Fiyord Denizi’ne bakan salonunda, hiç bilmediğim bir dilde, bildiğim şiirleri dinliyorum.
Gür bir erkek sesi, şiir değil, şarkı okuyor sanki...
Önümdeki metinden izlemeye çalışıyorum:
“Yazılarım otuz kırk dilde basılır/ Türkiye’mde Türkçemle yasak” diyor.
“Sana söylemek istediğim en güzel söz/ henüz söylememiş olduğum sözdür” diyor.
“İman tahtamın üstündeki baskıya rağmen/ kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor” diyor.
Nâzım okuyor.
Ama Norveççe...
Bir kelimesini bile anlamıyorum; ama öyle tanıdık, öyle şairane, öyle melodik ki...
* * *
Norveç’teki Türk sefareti, alkışlanacak bir iş yaptı; Oslo Üniversitesi’nin Türkoloji Bölümü’yle birlikte, bir “Nâzım Hikmet etkinliği” düzenledi.
Oslo’daki yeni elçimiz Şanıvar Olgun’un, THY’nin sponsorluğunda Orhan Pamuk kitaplarını Norveççeye çeviren Bernt Brendemoen’le birlikte önayak olduğu etkinlikte, ben de konuşmacıydım. Ertesinde de “Nâzım” belgeselimizin elçilikteki gösterimine katıldım.
Zamanında devletten kaçmış Türkler, elçiliğin kapısından girmemiş mülteciler, biraz hayretle geldiler.
Çok değil, çeyrek asır önce Nâzım’ın yasaklandığı, kitaplarının yakıldığı ülkenin elçiliğinin şimdi onu sahiplenmesi, tarihi olduğu kadar ibretlik bir olay...
Nâzım olsa, “Gördüm şükür” derdi:
“Bugünü de gördüm şükür...”
* * *
Hiçbir iktidar, iyi bir şiirden güçlü değil.
Hiçbir yasak, iyi bir şair kadar uzun ömürlü değil.
Nitekim Nâzım’ı yasaklayanlar tarihe karışırken, o, 70 yıl önce yazdığı şiirle ayaktaydı Norveç’te...
Bir “vatan haini”nin devlet gözünde nasıl bir “vatan sevdalısı”na dönüştüğünden söz ettim konuşmamda...
“Berlin duvarı çöktü; eski tabular da altında kaldı” dedim.
“Ama tabular bitmedi; sadece eskilerin yerine yenileri geldi” diye ekledim.
Belgeseli izlerken, Fazıl Say’ın “Nâzım” belgeselimiz için yaptığı müzik çalıyordu fonda...
Nâzım’ın hapishane şiirlerini, Fazıl’ın bugünkü mahkemesi arifesinde dinlemek, kurduğum cümlelerin kanıtı gibi oldu.
* * *
Devirler geçiyor, duvarlar çöküyor, tabular yok olmuyor; sadece isim değiştiriyor.
“Milliyetçi bir nesil” isteyenlerin yerini “dindar bir nesil” isteyenler alınca “komünizm tehdidi” de yerini “ateizm korkusu”na bırakıyor. Ama yaratıcı insanların, sanatçıların, düşünürlerin ensesinden “Akıllı ol” tokadı hiç eksilmiyor.
40’larda Nâzım cezalandırılmıştı, bugün Fazıl cezalandırılmaya çalışılıyor.
50’lerde Nâzım için imza toplanmıştı; bugün Fazıl için toplanıyor.
O zaman Nâzım gitmeye zorlanmıştı; bugün Fazıl bavul topluyor.
Nâzım’ı biz lanetlerken dünya alkışlamıştı, Fazıl’ın da “Bestelerim kırk ülkede çalınır, Türkiye’de yasak” demesi bekleniyor. Yıllar sonra onun adına da pişmanlık duyacağımız bir mahkeme süreci başlıyor.
Ancak dünyanın çatısından, Oslo’dan, Fiyord Denizi’ne bakan bir salonun penceresinden haykırarak tanıklık ederim ki, olmuyor.
Hiçbir yasa, güzel bir notadan güçlü değil çünkü... Hiçbir iktidar, iyi bir sanatçı kadar uzun ömürlü değil.


Rahmetli Kurthan Fişek hocamdan dinlemiştim, Pavarotti’yi kovuş hikayemizi...
Dünyaca ünlü tenor, 1960’ların başında henüz üne kavuşmadan, La Boheme’de oynamaya gelmişti Türkiye’ye...
“Sesi terbiyesiz” diye geri gönderilmişti.
Kurthan Hoca, asıl gerekçenin, sesinden ziyade, kendisinin “terbiyesiz”liği olduğunu öğrenmişti.
Ankara’daki son temsilini Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in huzurunda vermişti Pavarotti...
Eser bitince “Cemal Aga”, kendisini tebrik için locasına davet etmişti.
Genel Müdür Cüneyt Gökçer, “Koş, Cumhurbaşkanı seni bekliyor ” deyince Pavarotti, “Tebrik etmek istiyorsa bir zahmet o, sahneyi teşrif etsin” karşılığını vermiş ve ossaat kapının önüne konmuştu.
* * *
İtaat, liyakati döver bizde...
Cibiliyet, kabiliyete yeğdir.
Sanatkarın, itaatkarı makbuldür.
En terbiyeli sesi çıkaran ağız, terbiyesiz bir şey söyledi mi büzülür.
En iyi topa vuran bacak, bacak bacak üstüne attı mı vurulur.
En iyi yazan kalem, iktidara kafa tuttu mu kırılır.
O yüzden burası, otorite tesisi uğruna harcanmış yetenekler atlasıdır.
Fenerbahçe Başkanı karşısında Türk gibi “esas duruş”ta konuşmadığı için kovulan Alex, yalnız değildir.
Aşık Veysel, kıyafeti düzgün değil diye, Gazi ile görüşmeye geldiği Ankara’dan kovulmuştur.
Adnan Saygun, itaatsiz diye Muş’a sürülmüştür.
Bülent Ersoy’a cinsel tercihinden ötürü sahne yasağı konulmuştur.
Mehmet Ali Birand’ın, İngiliz Başbakanı karşısında bacak bacak üstüne atması, TRT’de problem olmuştur.
İktidar, her daim yeteneği, rahatlığı, özgüveni, kendi kofluğunu ortaya çıkaracak bir tehdit saymış ve disiplin uğruna hadım etmiştir.
Bize de, yaratıcılığa yer açan toplumlara bakıp “Adamlarda ne yetenekler var” diye iç çekmek kalmıştır.
* * *
Doç. Erol Göka, “Türklerin Psikolojisi”nde (Timaş, 2008), Türklerin topluluk içinde oturma biçimlerinin kurala bağlandığını, herkesin bağdaş kuramadığını, çocukların diz çökmek durumunda olduğunu, çocuğa ilkin bunun öğretildiğini yazıyor.
İtaate dayalı yaşam biçiminin göstergesi olan Türk oturma adabı, askeri disiplinle ve İslam’ın kabulüyle pekişmiş.
Göka, modernlikle birlikte itaat kültürünün aile içinde zayıfladığını, yöneten-yönetilen ilişkisinde ise tersine modern ideolojik aygıtlarla daha da katılaştığını öne sürüyor.
Fenerbahçe Başkanı’nın Alex’in “huzur”daki rahatlığına atarlanması ve bir yatılı okul müdürü kıvamı alması, bunun ispatıdır.
* * *
Ne mutlu ki bu kez Alex’in sahiplenilmesi, toplumun kof güç gösterisine karşı hünerin yanında saf tutuşuna, kapris uğruna cevherlerin harcanmasına karşı çıkışına iyi bir örnek teşkil etti.
Başka bir rahmetli hocamı, Ünsal Oskay’ı anarak bitireyim:
Almanya’da Kaiser geziye çıkmadan önce, uyruklarını pak görmesi için “Çocuklar yıkansın” diye buyruk çıkarılırmış. Buyruğa göre düzenlenmiş uyduruk bir hayat yaşamaktansa oyun oynamayı tercih eden çocuklarsa direnir, yıkanmazmış.
“Yıkanmak istemeyen çocuklar olun siz de” diye vasiyet etmişti Ünsal Hocam...
“2071 nesli”nin karakterini, “yıkanmak istemeyen çocuklar”ın, “Evet efendim” uysallığı yerine “Hayır efendim” direnişini koyup koyamayacağı belirleyecek.


Suriye krizi duruldu.  Bir oyun oynanmıştı; bozuldu.
“Oyun”u hatırlatmanın tam zamanı:
1,5 ay önce, Hürriyet’in ABD temsilcisi Tolga Tanış, Washington’da oynanan bir “savaş oyunu”nu haber vermişti; ben de bu sütunda bahsetmiştim. (http://gundem.milliyet.com.tr /bizimle-oynuyorlar/gundem/gundemyazardetay/25.08.2012 /1585903/default.htm)
Amerika’nın üç önemli düşünce kuruluşunun, Suriye’ye ilişkin bir “simülasyon”uydu bu... Yani “neler olabilir” konulu bir senaryo çalışmasıydı.
Pentagon’dan, Dışişleri’nden, CİA’den diplomatlar, istihbaratçılar, Ortadoğu uzmanları 2012 Ağustos’u ile 2013 Nisan’ı arasında yaşanabilecekleri öngörmeye çalışmıştı.
Krizin üç temel aktörü olarak ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye belirlenmiş, her birinin rolünü bir uzman üstlenmişti:
Amerikalılar ve Suudiler, krize Türkiye’nin liderlik etmesini istiyor, onu müdahale için kışkırtmaya çalışıyordu. Ancak Türkiye, “NATO’suz hareket etmem” diye ayak diriyordu.
Bunun üzerine Amerikalı senaristler, Türkiye’yi ikna edecek başka bir yol düşündü:
Suriye’deki çatışmayı tırmandırmak, ölü sayısını artırmak ve Türkiye sınır kapısına mülteci yığmak...
Bunu da denediler; Türkiye, yine girmedi.
Geriye bir tek yol kalmıştı:
Türkiye’de bomba patlatmak...
Ankara’yı savaşa razı edecek formül buydu.
* * *
“Oyuncu”lardan birinin simülasyon sonunda yaptığı açıklamayı da hatırlatalım, ki “oyun” daha iyi anlaşılsın:
“(Oyunda) bombalamalar artınca Türkiye ekibi, Suriye’ye askeri müdahaleye mecbur kaldı.”
Nasıl?
Uzak bir masa başında oynatılan taşlar, şimdi yerli yerine oturuyor mu?
Nisan 2013’e kadar Riyad-Washington hattında tezgahlanabilecekler konusunda uyanık olmamız gerekmiyor mu?
* * *
Aynı komşu toprağını üleşen, birbirine alışverişe giden, kız alıp veren, aynı dinden, aynı sülaleden insanlarla savaşmaya çok teşne olanlara, “Lütfen siz önden buyurun cepheye” diyelim, Sinan Çetin’in savaş karşıtı son filmi “Çanakkale Çocukları”nı izlemelerini tavsiye edelim ve yazımıza o filmden bir replikle son verelim:
“Kardeşler birbirini vurmadan, birileri durdursun bu savaşı!”

Uludere-AkçakaleBayıldım şu habere:
Türkiye-Suriye sınırında faaliyet gösteren radarlar, Akçakale’de 5 kişinin ölümüne neden olan Suriye topunun nereden ve kim tarafından ateşlendiğini tespit etmiş.  O batarya tam isabetle vurularak imha edilmiş.
Bravo!
Şimdi sormaz mısınız:
Akçakale’de 5 kişiyi “yanlışlıkla” bombalayan Suriye topçusunu iki saatte bulanların, Uludere’de 35 kişiyi “yanlışlıkla” bombalayan Türk jetinin sorumlusunu 10 ayda bulamaması anlaşılır şey mi?
“Yanlışlıkla öldürmek gerekiyorsa, onu ancak ben yaparım” mı deniliyor?
Ölenler için kimin bombası olduğu fark ediyor mu?
Bu nasıl çifte standarttır?
Acaba Uludereliler de bir daha hata olmasını önlemek ve bir özür işitebilmek için angajman kurallarını değiştirip tezkere mi çıkarmalıydı?

Dil sürçmez, bilinç sürçer - Can Dündar
“Parapraxes.”
Ruh dilimizin tercümanı Sigmond Freud, bizim “dil sürçmesi” dediğimiz hataya bu adı veriyor.
Ona göre ruhsal dünyada hiçbir şey tesadüf olmadığı gibi dil de tesadüfen sürçmez; “sürç-i lisan” denen, aslında bilinçaltının konuşmasıdır.
Freud, ağızdan kazara çıkıverdiğini sandığımız sözlerin, bastırılmış istek ya da korkularımızı açığa vurduğunu söylüyor.
Bilinçdışına itmeye çalıştığımız, zihnin derin kuyularına bastırdığımız bir duygu ya da düşünce, açığa çıkmak için kendini bilince doğru zorlar, sonunda da, biraz da istemdışı olarak dile vurur kendini, bilinçaltını ele verir.
Buna “içte ukde kalanın çözülmesi” de diyebiliriz.
* * *
Mesela zamanında Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Başbakan Erdoğan’a “Sayın Cumhurbaşkanım” diye hitap edince “Dili sürçtü” denmişti. İkilinin meşhur Dolmabahçe buluşmasından sonra, Paşa’nın istemeden bir sırrı ele verdiği düşünülmeye başlandı.
Başbakan da, 4 ay önce partisinin kırmızı çizgilerini sayarken “Tek bayrak, tek millet, tek vatan” listesine “tek din”i eklemiş, aynı şeyi bir günde iki kez söylemiş, hatta “dil değil, din... din” diye de üstelemişti.
“Dil sürçmesi” diyerek toparlamak sözcüsüne düşmüştü.
Böyle durumlarda Freud’a filan gitmeye gerek yok aslında...
“Dervişin fikri neyse zikri de odur” deriz ya; aynen öyle...
* * *
Erdoğan geçen hafta da, BDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasından söz ederken “Yargıya gerekenleri söyledik. Yargı da gereğini yapıyor” dedi.
Yargıya siyasi müdahalenin, açık “itiraf”ıydı.
Bir HSYK yetkilisi, Başbakan’dan önce davranıp skandala “dil sürçmesidir” kılıfı uydurmaya çalıştı.
Oysa Başbakan muhtemelen yine “camdan konuşuyor”du, yani önceden hazırlanmış bir metni okuyordu.
Ayrıca dil sürçmesi olsa herhalde geçen 3 günde düzeltirdi.
* * *
Ortada dil sürçmesi değil, bir ağızdan kaçırma hali ya da aşırı özgüvene bağlı bir “Söyledim, n’olucak” böbürlenmesi var.
Yıllarca partisinin kapatılmasını “demokrasiye darbe” sayan Başbakan, şimdi kendisi yargıya talimat vererek bir demokrasi darbesi hazırlıyor.
Bunu da uluorta açıklamakta beis görmüyor.
Yarın Anayasa Mahkemesi, kapatma davasında parti yöneticilerine, “Sizi buraya tıkan kudret böyle istiyor” derse hiç şaşmayacağım.

Kamhi: Demirel’e TV’yi bizzat gönderdim
Geçen pazar günkü yazımda Orhan Keçeli’nin anılarına atfen, Zincirbozan sürgününde Jak Kamhi’den Demirel adına TV ve video istendiğini, onun da önce “Hemen gidip fabrikadan alın” dediği halde sonradan “iz bırakmamak için” para yolladığını yazmıştım.
Kamhi’den bir açıklama geldi.
Demirel’in özgürlük mücadelesini hatırlattığım için tebrik ediyor. Ancak kitapta maddi hata olduğunu söylüyor:
“Baskı ortamına rağmen, bulundukları yere buzdolabı, televizyon, video ve klimayı kimseden çekinmeden bizzat kendim gönderdim. Demirel de bunu takdir etmiştir” diyor.
Yakında yayımlanacak hatıratında bu konu da varmış.
Bekliyoruz.

Biz gördüğümüzde yıldızlar
Beyoğlu’nun nostaljik ve eğlenceli barıdır “45’lik”...
Daha ismiyle bizim kuşağı içeri çağırır.
Yaşı 45 civarında dolaşanlar, şimdi antika muamelesi gören 45’lik plaklarla büyümüştür.
“45’lik”in kapısından girince, çocukluğunuzun film afişleri, siyah-beyaz resimleri ve o cızırtılı kara tekerlekleri karşılar sizi...
Onlara takılır ve gençliğinize, çocukluğunuza gidersiniz.
* * *
Geçen mayısta, barın kuruluş yıldönümü kutlandı.
“45’lik” müdavimlerinin yanı sıra çalınan 45’liklere ses veren sanatçılar da oradaydı.
Her gelen şarkıcı anons ediliyor, alkışlarla karşılanıyordu:
“Seyyal Taneer!”, “Selçuk Uraal!”, “Metin Ersooy!”
70’lerin ortalarından çıkıp gelmiş gibiydiler.
Ortalığı kan basmadan önceki son düzlüğüydü o yıllar Türkiye’nin...
Cici Kızlar, Yeliz’ler, Tülay’lar, Berkant’lar, ilk aşklarımızın ilhamı, tanığı, yoldaşıydı.
Tülay’ın dilinde “İkimiz bir fidanın güller açan dalıydık”.
Güzin ile Baha’nın dediği gibi, “Gençlik başımızda duman”dı.
“Olur ama bu kadarı olmaz ki/ üçümüz de onu sevmiştik.”
Sevdalımızın kulağına “Bir şarkısın sen/ ömür boyu sürecek” demiştik.
* * *
O gece orada yeniden eski şarkıları dinleyip eşlik etmek, onları zihnimize kazıyanlarla buluşup sohbet etmek, bir hatıralar galerisinde gezmek gibiydi.
Çoğu yıldızda eski bir lise arkadaşımızı görmüş gibi olduk. Hâlâ eskisi gibi canlı, neşeli olmalarından teselli bulduk.
Şarkılarını, hep bir ağızdan bağıra bağıra okuyarak, emanetlerini hafızamızda sakladığımızı ortaya koyduk.
Bar kapısında Yeliz’le, Tülay’la, Suna Yıldızoğlu’yla sohbet ederken Metin Ersoy’la Berkant’ın erken ayrıldıklarını gördüm.
Berkant’la tanışamadığıma üzüldüm.
Ardından, Berkant’ın akciğer kanseri olduğu ve durumunun kötüleştiği haberi geldi.
Geçen cumartesi Semiha Yankı, Gökben, Selçuk Ural, İskender Doğan, Nil Burak’la birlikte konser verecekmiş.
Hastalık ağırlaşınca sahneye çıkamamış.
Hastaneye kaldırmışlar, ama yapacak bir şey kalmamış.
Arkadaşı Selçuk Ural basının yeniyetmelere gösterdiği ilgiyi Berkant’tan esirgediğinden yakınıyor, eşi, bir an önce yataktan kalkıp konserlerine gitmek istediğini söylüyordu.
* * *
Berkant Akgürgen, 100 bin satan plağı “Samanyolu”nu söylediğinde 1968 yılıydı.
Aşk, “ömür boyu sürecek, dudaklardan yıllarca düşmeyecek bir şarkı”ydı.
Bendeki Berkant 45’liği ise, “Benim bütün dualarım seninle” diye başlıyordu.
Hastalığını duyunca, ona bu şarkıyla seslenmek istedim.
“Samanyolu”nu gençliğimizin ortasına indirip bizi yıldıza boğan o güzel sesle tanışamadığıma bir kez daha üzüldüm.
Derler ki:
“Biz gördüğümüzde yıldızlar çoktan kayıp gitmiştir.”
Yine de biliriz ki, bazı şarkılar ömürden de çok sürecek, dudaklardan yıllarca düşmeyecektir.
* * *
Not: Bayram sonuna kadar izninizi rica ediyor, Ramazan Bayramınızı şimdiden kutluyorum.

Hangi defter Sayın Başbakan?
Başbakan, tırmanan şiddetin sorumlusunu buldu: Basın! Diyor ki:
“Biliniz ki yazdığınız her cümle onların (yani teröristlerin) arayıp da bulamadığı bir propaganda unsurudur. Ve bilesiniz ki biz de kendi defterimizin notları arasına bunları düşüyoruz.”
* * *
İlk cümle, bildik terane:
“Hükümetin işine yarayacak cümleler kurmuyorsan, teröristin safındasın demektir.”
O halde Şemdinli’de çatışmaların 40 kilometrelik alanda, 20 gündür devam ettiğini, devletin bölgede bir türlü hâkimiyet kuramadığını, çok sayıda yerleşim yerinin boşaltıldığını, valiliğin ilde 7 bölgeyi geçici askeri yasak bölge ilan ettiğini, Başbakan TV’de “Olağanüstü Hal’i kaldırdık” diye öğünürken orada olağanüstü bir savaş hali yaşandığını yazmayacağız, öyle mi?
Örgüt yararlanır diye hükümetin hatasını sergilemeyeceğiz, iktidar yandaşı kalemşorlar gibi “iliştirilmiş gazetecilik” yapacağız, göze girmek için pembe gazete basacağız öyle mi?
* * *
Şahin İçişleri Bakanı diyor ki:
“Ülkenin olağanüstü gündemi sadece çatışma alanı ile ilgili değildir. Bu çatışma, İstanbul’da kalemle, kitapla devam ediyor. Geçimli’de atılan havan mermisiyle Ankara’da yazılan yazıların farkı yoktur.”
Biz bu söylemi 12 Eylül’den hatırlıyoruz.
Aynı lafları Kenan Evren’den dinlemişliğimiz vardır.
Örgüt evinde ele geçirilen kitapları suç unsuru diye silahlarla yan yana sergileyen zihniyettir bu...
Yazıdan korkan, ifade özgürlüğüne düşman zihniyet...
Geçimli’de atılan havan, sizin güvenlik zaafınızın ve yanlış politikalarınızın sonucuydu Sayın Bakan; Ankara’da yazılan yazı da onun tescili...
İkinciyi susturarak, ilkinin vebalinden kurtulamazsınız; olsa olsa Türkiye’yi, kırık dökük demokrasisinden, eski sıkıyönetim rejimine çevirerek örgütün ekmeğine yağ sürersiniz.
Tarih boyu kalemi silah sayanların, meydanlarda kitap yakanların safında yerinizi alırsınız.
* * *
Asıl etkileyici cümleye gelince:
Bu vesileyle, Başbakan’ın bir defteri olduğunu, aleyhte yazıların o deftere, herhalde sonradan hesabı görülmek üzere, “biiiir biiiir” not edildiğini, bizzat kendisinden öğreniyoruz.
Herhangi bir uygar ülkede, Başbakan’ın “yazdıklarınızı ben de deftere yazıyorum” dediğine rastladınız mı?
İtiraf edeyim ki, bu söylem de bana 28 Şubat’ı hatırlattı.
1997’deki o tarihi MGK bildirisinde ne deniyordu:
“Medya gruplarının, Silahlı Kuvvetler aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.”
Bu amaçla kurulan Batı Çalışma Grubu, “irtica ile mücadele” adına, asker aleyhine kalem oynatanları fişler, “deftere yazar”, kovulmalarını sağlardı.
Zaman geçti, 28 Şubat’çıların “defter”i dürüldü; yerine gelenler “kontrol”ü ele geçirdi; bildiride sadece hedef faslı değişti.
Son çıkışların tercümesi şudur:
“Medya gruplarının Hükümet aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.”
* * *
Yazın istediğiniz deftere:
Bu kafa, 28 Şubat kafasıdır.
Ve demokrasiye zararı açısından, “Geçimli’de atılan havan mermisinden farkı yoktur.”

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget