Makaleler "Güngör Mengi"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bütün rejimlerde iktidar vardır. Muhalefet sadece demokratik rejimlerin ayrıcalığıdır.
Hür basın yoksa hür seçim de olmaz olamaz.
Uluslararası kuruluşların raporları alârm veriyor.
Türkiye, basın özgürlüğü sıralamasında sürekli irtifa kaybediyor.
“Hükümeti övdünüz de kızan mı oldu” diye soran çıkmıyor bereket!..
CHP’nin Parti Meclisi toplantısında Genel Başkan Kılıçdaroğlu isyan halindeydi.
İktidarın medyayı korkutarak yarattığı iklim, eleştirel haber ve yorumlara gazete ve TV’leri kapatıyor. Medya eleştiri kotasını CHP hakkında verdiği zorlama haberlerle dengeliyor.
Dün AKP ve CHP’nin önemli toplantıları vardı. Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını 2-3 kanalın 5-6 dakika verdiğini, fakat Başbakan’ın konuşmasını 12 kanalın canlı olarak yayınladığını anlattı.
Kılıçdaroğlu da kürsüde iktidara ateş püskürüyordu.
Yayında zamanı adaletle kullanmak şöyle dursun çoğu medya kuruluşunun CHP’yi kavga içindeymiş gibi gösteren haberler ürettiğini, artık buna sessiz kalmayacaklarını anlatıyordu.
“CHP’de kavga var imajı yaratmaya çalışıyorlar. Yeri geldiğinde gazeteleri de gazetecileri de teşhir etmekten çekinmeyeceğim. AKP’yi eleştirmekten korkup CHP’yi eleştireceksin, sonra kendine gazeteci diyeceksin!”
Böylesi ayıplara katlanmanın iktidar hesabına açıklaması bulunmuyor.
Halkın en duyarlı olduğu Kürt sorunu konusunda riskli bir çaba sarfediliyor buna rağmen araştırmalar, AKP’nin seçim şansının yüzde 50 bandında dalgalandığını gösteriyor.
“Ekonomisi iyi giden bir ülkede iktidar seçim kaybetmez” kuralı bir yana seçmenlerin niteliği de AKP’nin şansı arttırıyor.
O kitle konut edindirme ve hastane kolaylıkları gibi hizmetlere ulaşmak karşılığında basın özgürlüğünü mesele yapmıyor, yapmaz zaten.
Her iktidar gibi AKP de bu zaafı sömürebilir ve hizmetleriyle övünebilir.
Ama muhalefeti susturulmuş bir rejim yaratarak elde edeceği kötü şöhret tüm iyilikleri siler süpürür; unutmamak gerekir..

İnada binmesin...

Vali Mutlu’ya bakarsak lise öğrencisi Dilan, poliste kaydı olan bir militandır.
Ama militan diye kaydı çıkmadı.
Ardından polis “Elinde molotof vardı” diye yeni bir suçlama hamlesi yaptı.
O da molotof değil sirke şişesiymiş. Biber gazına iyi geldiği söyleniyor çünkü.
Devlet özür dilemez bizde.
Tamam ama masumiyet de bu kadar acımasız muamele görmesin.
Devlet Dilan’a husumet gütmesin.
Biliriz çünkü delil bulunmasa bile istedi mi hemen yaratır.
Silivri’ye bakıp hizaya gelmek lâzım!

Çözüm dendiği zaman neden söz edildiğini herkes hemen anlıyor.
Çözmek zorunda olduğumuz en önemli sorunun terör olduğunu ve bu işi bitirmek için her çareye başvurmak zorunda olduğumuzu artık “âkil” olmayan insanlar bile biliyor.

Süreçte dün iki önemli aşama yaşandı.
1. Dördüncü BDP heyeti İmralı’ya geçerek Öcalan’la konuştu ve yeni talimatları aldılar.
2. Başbakan’ın çözüme büyük katkı sağlayacağına inandığı “Âkil İnsanlar” grubu açıklandı.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç yetkin ve saygın insanlardan seçilen 63 kişinin ortak paydalarının demokrasi özgürlükler ve Türkiye’nin terörden kurtarılması amacı olduğunu söyledi.
Buna inanmamızı kolaylaştıracak bir çabayı keşke esirgememiş olsalardı.
Çünkü liste, her hâliyle “tek adam” tarafından belirlendiğini gösteriyor.


Halk destek veriyor

Şimdi dua edelim ki seçilen insanların akıl kalitesi, heyetlerin tarafsız olmamasından doğacak zararları asgariye indirecek yaratıcılığı gösterebilsin.
Gönül, sürecin iyi işletilerek hedefe ulaşmasını istiyor.
Akıl, iyi yönetilirse sürecin hedefe ulaşacağını, çünkü ülkedeki şartların buna elverişli olduğunu gösteriyor.
Halkın nabzını ölçen ANAR (Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi) çözüm sürecine yönelik halk desteğinin üç ayda iki kat arttığını belirlemiş.
Kuruluşun Genel Müdürü İbrahim Uslu, sürece destek vermeyenlerin yüzde 34 ama destekleyenlerin yüzde 57,7 olduğunu açıkladı.
Araştırma, sürecin CHP ve MHP’de bile dikkate değer destek bulduğunu gösterdi. Bulgulara göre her üç CHP ve MHP’liden biri süreci destekliyor.


Muhalefet boşluğu

Halkın nabzı, teröre çözüm arayışında iktidarı daha inisiyatif sahibi bir role özendirir mi?
Bunu temenni ederiz.
Çünkü iktidar işin başından beri kararlı görünmekte başarılı olmuş ama çözümün bütün vebalini tek başına omuzlamaya mesafeli durmuştur.
İktidar muhalefet partilerini “öneri getirin”diye aylarca sıkıştırmadı mı?
Muhalefet partilerinin yarattığı siyasi boşluğu, iktidarın bu âkil adamlarla doldurduğundan şüphe edenleri çok da hafife almamak gerekiyor.
Muhtemel bir başarısızlığın günahını omuzuna yıkacak bir kabahatli yaratmak bazen akıllı bir tedbir olabilir.
Ama normal zamanlarda ve vasat zekâlar ortamında..
Başarının her zaman sahibi vardır.
Marifet kabahati taşıyacak kişi ve kurulları hazırlamak...
Böyle bir şey olmasın. Bu iş akıl kadar dürüstlük de istiyor!

Adalet darbe yedikçe insanları devletine, ülkesine bağlayan duygular inciniyor.
İktidar sözcülerinin bu durumdan hoşnut olmadıklarını her fırsatta açığa vurmaları size inandırıcı geliyor mu?
Başbakan Yardımcısı Arınç dün verdiği TV mülâkatında, dört yıldır Silivri’de yatan İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun tedavi amacıyla tahliye edilmesi gerektiğini söyledi.
Vicdan azabı çeken iyi insanların yüz ifadesi ve ses tonu ile mahkemenin ve Adli Tıp’ın Prof. Hilmioğlu’na bu hakkı tanıması için çağrıda bulundu.
Bülent Arınç şunları söyledi:
“Bunları tahliye edin. Bu insanların ailelerini, kendilerini, toplumu rahatlatın diyebiliriz. Bunların tahliye olmalarını gönülden arzu ediyoruz.”

Elinizi kim tutuyor?

Bu tür soruların cevabı belli:
“Yargı bağımsızdır, siyasi iktidar ona emir, talimat veremez!”
Adil yargılanma hakkı ile uzun tutukluluklar nedeniyle Türkiye’nin uğradığı itibar kaybı daha ne kadar sürecek?
Başbakan’ın eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ hakkında söyledikleri görünüşte bir dilek, hatta talimat içeriyordu.
Yine bir TV mülâkatında şunu demişti:
“Başta Genelkurmay Başkanım olmak üzere diğer generallerimizin hiçbirisine kalkıp da alışılmış anlamda ‘terör örgütü mensubu’ demek çok ciddi bir yanlıştır. İlker Başbuğ’a ‘terör örgütü mensubu’ diyenleri tarih affetmez!”
Başbakan Erdoğan, iddia sahibi bir siyasetçidir.
Konuşmalarına bu özelliği “benim bakanım”, “benim MİT Başkanım”, “benim polisim” derken kullandığı sahiplenme sözcükleri ile yansır.
Tanrı’ya ve tarihe karşı işlenecek suç ve günahları sahipsiz bırakmak inandırıcı olmuyor.

İnanılır gibi değil

Başbakan Yardımcısı Arınç’ın durumunu anlamak biraz daha mümkün ama Erdoğan’ın ne istediğini bu kadar açık şekilde tarif ettiği hâlde sözünü yine de geçiremiyor olduğunu kabul etmek mümkün değildir.
Her ikisi de adaletsiz bulduklarını söyledikleri durumlar için açık talepler ortaya koyuyorlar. Ama talepleri mahkeme duvarına çarpıp geri geliyor.
Bu tuhaf durumun açıklaması ne?
Başbakan ve yardımcısı, yargıya söz geçiremiyor görüntüsü altında “Yargı bağımsızdır” gösterisi mi yapıyor?
Yoksa gerçekten yargıya söz geçirmekte sorunlar çoğalmaya mı başladı?
Yaşadığımız şey “tavşana kaç, tazıya tut” oyunu ise denecek fazla bir şey yok. Ama değilse...
Siyasetçiler, meclis komisyonuna gelen 4. Yargı Paketi’nin sunduğu imkânı değerlendirmelidir.

Müzakere yolunu kullanarak teröre çözüm aramak ilk kez Türkiye’de deneniyor değildir.
Ama bu arayışın riski vardır. Faturayı İmralı’da terörist başı Öcalan’la yapılan görüşmenin tutanakları medyaya yansıdığı için AKP iktidarı da ödedi.
Başbakan dün Balıkesir’de buna ateş püskürüyordu.
Çünkü zabıtlarının deşifre olmasından zarar gördüğüne inanıyor.
Olay çok kendine özgü bir durumdur ve bilinen bir Nasrettin Hoca fıkrasını hatırlatıyor:
Hoca, evinin damında biriken karları temizlerken dengesini kaybedip düşmüş bayılmış. Ayılırken sesler duymuş.
Biri “Çabuk hekim çağırın” diyormuş.
Başka biri “kırıkçı, çıkıkçı getirin” diye bağırıyormuş.
Seslere ayılan Hoca belini tutarak tercihini söylemiş:
“Bırakın hekimi, çıkıkçıyı; bana daha evvel damdan düşmüş birini getirin!”
Bizdeki durumun talep ettiği tecrübeli kişi, IRA ve siyasi kolu Sin Fein ile süreci yöneten başmüzakereci Jonathan Powell’dır.
Kuzey İrlanda barış sürecini kitaplaştıran İngiliz diplomatın tespit ve öğütleri bizim için de ilham verici olabilir.
Powell “Dünyanın dört bir yanındaki krizler bundan dersler çıkarabilir. En azından yaptığımız hataları tekrarlamazlar” diyor.
Damdan düşen adamın önemli bulduğu 10 dersi özetle aktarmak gerekirse...

Burada aklın yolu on!

1. Sorunun derininde bir siyasi problem yatıyorsa masada bir siyasi çözüm de durmalıdır. Bir yandan da askeri baskı kullanılmalı. Aksi halde isyancılar kendilerini zor kararlar almaya mecbur hissetmezler.
2. IRA’yı durdurmadan barış getirmemiz mümkün değildi. Onlarla görüştük. Ama burada önemli olan görüşmelerin mutlaka gizli yürütülmesidir. Hükümetin teröristlerle pazarlık yaptığı açığa çıkmamalı.
3. Ateşkesi ön koşul yapmak genelde hatadır. Major hükümeti bu hatayı yaptı sonra düzeltti ama bu bize on yıl kaybettirdi.
4. İki taraf da kazanamayacağını bilmeli. Bir taraf zafer kazanacağına inanırsa başarı elde edilemez.
5. İki taraf da siyasi liderlik göstermeli. Buna siyasi kariyerlerini hatta hayatlarını masaya koymak da dahil.
6. Müzakere süreçtir. Başladıktan sonra durmasına asla izin verilmemeli.
7. İngiltere uzun süre uluslararası yardım kabul etmedi. Ancak Avustralya ve Kanadalı isimlerin hakem rolü oynaması ile süreç daha kolay ilerledi.
8. Uzlaşma ile bitmiyor; hayata geçirmek 9 yılımızı aldı.
9. İki tarafın da ateşkes anlaşması yapıldığında suratları asık olmalı. Bir taraf gülüyorsa uzlaşma kalıcı olmaz.
10. Kanlı ve karmaşık da olsa çözülmez sorun yoktur. Sabırla ve siyasi liderlikle tüm silahlı krizler çözülebilir.

Bu da bizden:
Risk... Barış içinse feda olsun.
Helâl olsun!

Siyasetçiler için en büyük talihsizlik, kanunsuz bir güce tabi duruma düşmektir.
Öyle bir durumda ülkeyi seçilmiş iktidar yönetiyor diyemezsiniz. Mesela...
İmralı sürecini başlatan ada ziyaretinin, BDP ve DTK eşbaşkanları tarafından tekrarlanacağı sanılıyordu.
Bakanlıktan izin çıkmadı henüz.
Oysa “Terör sorununu çözmenin eşiğine geldik” umuduna kapılmıştık.
Paris’teki üç infaz, Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine yönelik bombardıman, esen bahar havasını kara kışa çevirdi.

Kandil’in iddiası

Eğer dışarıdan gelen tahrikler, terörü bitireceğinden ümitli olduğumuz müzakereleri böyle durduracaksa İmralı sürecini yönettiğimizi nasıl iddia edebiliriz?
Sürecin kesinti yaşadığı günler arasında şehit olanları nasıl açıklayabiliriz?
Açıklayamayız ve büyük umutlar bağlanan İmralı süreci, başlamadan bitmiş duruma düşebilir.
Çünkü çözümün motoru doğal olarak iktidarken o özgüven duygusu yansıtmıyor; cesur hareket etmiyor. Yaptığı öteki partilere kaba bir “gel gel” çağrısıdır.
Muhalefet partileri, iktidara vaat ettikleri desteği, neyin karşılığı olduğunu sormadan, öğrenmeden nasıl verecek?
Dün PKK’nın Kandil’deki başı Karayılan önemli açıklamalarda bulundu.
İddiasına göre devlet Kandil’e ulaşmaya çalışmış fakat yeşil ışık alamamıştır.
Çünkü Kandil’in devletle yapılan müzakereye katılma talebi yoktur. İstedikleri müzakereleri Abdullah Öcalan’ın yürütmesidir.
Karayılan son açıklamasında bunu açıkça istiyor:
“Stratejik kararlar ve değişim sürecinin uygulanması için Öcalan’ın bizlerle tartışabilme olanağının sağlanması lâzım. Öcalan bizlerle direkt diyaloğa geçebilmelidir.”
Silâhlı teröristler dağlarda gezip yol keserken asker, polis öldürürken devletin güvenlik güçlerinin süreç başladı diye onları seyretmesi beklenemez.
Bölücü örgütün yöneticileri PKK hedef olmaya devam ediyor diye devleti, iktidarı suçlayamaz.
Taraflar, çatışan kanatların eylemleri yüzünden birbirlerini suçlamamayı öğrenmek zorundadır.

Kurtulmanın şartı

Aksi halde müzakere masası sonsuza kadar kurulamaz. Kurulsa bile bir yere varamaz.
Örgüt içinde, terörü kendine yaşam biçimi seçmiş insanlar var. Onların yanında PKK’yı Türkiye ile ilişkilerinde şantaj silâhı olarak kullanan ülkeleri de unutmamak gerek.
Bunların hiçbiri Türkiye’nin terör ipoteğinden kurtulmasını istemez.
Terör Türkiye’yi rehin almış durumdadır. Kurtulmanın şartı İmralı Süreci’ne kasteden komplolara düşmeden yola devam etmektir.
Aksi halde her barış adımı sabote edilecek, Türkiye’yi düşmanlar uzaktan yönetmeyi sürdürecektir.

Öfke iyi bir şey değil ama Başbakan Erdoğan onu bile “hitabet sanatı”nın bir unsuru sayıyor. 
Yeter ki kullanılıren kontrolden çıkmasın...
Siyasetçi öfkeyi eleştirileri püskürtmekte kullanır genel olarak. Ama nedense empati duygusunun denetimi işlesin istemez.
Bağırıp çağırmanın en fazla korkutacağını, oysa daha iyisinin ikna etmek olduğunu unutur.
Başbakan hafta sonunda Gaziantep’e gitti. Yeni tesislerin kurdelelerini keserken kalabalık arasından bir öğretmen adayı, on binlerce kader arkadaşını da sevindirecek bir sözü Başbakan’dan alabilirim umudu ile “Şubatta atama bekliyoruz” diye seslendi.
Bu seslenişte bir yanlışlık, hele saygısızlık yoktur. Başbakanlardan halk, duruma ve ortama göre bir şeyler ister.
Köylü iyi fiyat ister, esnaf kredi ister, kimileri genel af, öğrenciler de yeni sınav hakkı ve parasız eğitim ister.
Başbakan şöyle cevap verdi:
“Kusura bakmayın, biz bir şey söylediysek o olur, başkası olmaz...”
Öğretmen adayı şansını bir hamle daha yaparak zorladı. “Size oy yok” demeye kalktı. Başbakan bunun üzerine, öfkesinin kontrolden çıktığı olaylardan birini yaşattı muhatabına:
“Sağol, o oy senin olsun. Biz öyle spekülasyonlara girmeyiz. Al onu kendine sakla, gerektiği yere ver. Bize kimin oy vereceği belli..”

Biraz empati olsaydı..

Bu kırıcı karşılığa bakarak Başbakan’ın on binlerce ailenin oyunu istemediğini mi kabul edeceğiz?
Hiçbir oyu ziyan etmeyi düşünmeyen Başbakan’ın böyle “inceldiği yerden kopsun” anlamında bir yanlışa düşeceğini bekleyemeyiz.
Eğitim Sen’e göre atanmayı bekleyen öğretmen adaylarının sayısı 300 bindir.
Milli Eğitim Bakanlığı açık duran kadronun 127 bin 212 olduğunu söylüyor. Bu rakamların seçmen karşılığı bire bir hesaplanmamalı. Evde üzüntü çeken oğulların, kızların sıkıntısı ailenin öteki fertlerinin oy tercihlerini etkiler çünkü.
Kitleleri kazanmak uğruna gıda ve kömür yardımlarını bile kullanan bir zihniyetin öğretmen adaylarını gözden çıkardığını düşünemeyiz.
Demek ki Başbakan boş bulundu.
Sadece kendisi değil, polis de...
Çünkü o tatsız atışmadan sonra öğretmen adayı ile yanındaki kişi polis tarafından alınıp merkeze götürülmüştür.
Bir nükte ile atlatılacak meydan diyaloğu karakolda bitmiştir.
Halbuki Başbakan, okul çağındaki kendi durumunu, iş bulmak, iyi bir hayat kurmak konusundaki endişelerini hatırlasaydı bu nahoş ve anlayışsız ortama izin vermez, kötü muamele gören öğretmen adayının şahsında yüz binlerce seçmenin desteğini riske sokmazdı.
Öğretmen adayları, tayinler konusunda en az imam hatipler kadar anlayış görmeyi hak ediyor.

Barış aramak zahmetli iştir. Hele “İmralı Süreci” gibi karmaşık ve müzminleşmiş meselelerde...
Teröre çare arayanlar, ister istemez anayasaya tosluyorlar.
Çünkü bu durum yeni anayasa yazılması faaliyetini İmralı Süreci ile ilişkili hale getiriyor.

Eski CHP milletvekili emekli büyükelçi Onur Öymen, İmralı’da Öcalan’la görüşenlerin yaptıkları açıklamalardan çıkardığı sonuçları yolladığı bir mail’de sıralamıştı:

- Karar verici olan Meclis değil İmralı’dır.
- Görüşmelerin odağı anayasa değişikliğidir.
- Bütün anayasalarımızda yer alan “hangi etnik kökenden, dinden ve mezhepten gelirse gelsin bütün vatandaşlar Türk’tür” ifadesinin anayasadan çıkartılmasını istiyorlar. Türklüğün bir üst kimlik olduğunu kabul etmiyorlar.
- Cumhuriyetimizin bel kemiği “ulus devlet” anlayışına karşıdırlar.
- Anayasada “Türklük yerine anayasal yurttaşlık” tabiri yer alabilir.

Terörü bitirecek fırsatın ortaya çıktığını düşünenler az değildir. Ama süreç iyi yönetiliyor mu; o tartışmalıdır.
İşin başında “sürecin sigortası şeffaflıktır” denildi ama kamuoyu karanlıkta bırakılıyor. Siyaset hele bu kadar önemli bir meselede boşluk kaldırmaz; doğruluğu şüpheli bilgilerle doluveriyor.
Ve sonuçta Onur Öymen’in şu sorusu, huzur kaçıran bir şüphe olarak cevap bekliyor:
“Cumhuriyet rejiminin temel değerlerinin, terörü bitirmek bahanesiyle değiştirilmek istendiği görülüyor. Dünyada terörü sona erdirmek için anayasal rejimini pazarlık konusu yapan ülke hangisidir?”
İktidar, süreci ilerletmenin mutlak şartı olan aydınlığı kısa zamanda derhal sağlamalıdır.

Parmak yalayanlar

Meclise girdiği zaman siyasetçinin başı göğe erer.
Aldığı maaş yeter ve yaptığı görevin manevi değeri, ona kendini dünyanın en zengin ve mutlu insanı hissettirir.
Sonra alışır ve devletin gücünü kendisi gibi seçilmişlerden aldığına inanmaya başlar. Devlet gücünün kendisine borçlandığını düşündüğü noktaya gelince de ip kopar.
Emanete ihanet evresi kapıya dayanır.
Ankara Yenimahalle ve İncek’te TOKİ’nin milletvekillerine yönelik lüks konut projesinin büyük ilgi gördüğü haberini okuyunca şaşırmadım.
Toplu Konut İdaresi, Parlamenterler Birliği yöneticileri ile vardıkları anlaşma uyarınca Ankara projesini İstanbul’da tekrarlayacakmış. Uygun arazi bulunur bulunmaz kazma vurulacakmış...
Uygun araziyi verecek yığınla belediye bulunur. Parlamenter hemşehriyi kim istemez?
Ama bunun “bal tutan parmak yalar” atasözünü akla getireceğini ve meclisin saygınlığına gölge düşüreceğini unutmamalı.
Bu durum korkutur mu vekili?
Hayır.. Çare, meclisi liderin değil, halkın seçtiği vekillere emanet etmektir. Gerisi boş!

Cumhuriyetin var olma nedenleri arasında başkalarını zaptetme amacı hiç olmamıştır.
Bölgenin dört ülkesinde Kürtler yaşıyor.
Şimdi “Kürtlerin onuru”na gönderme yapmak pek moda.
Madem öyle şu hakkı da teslim etmeli:
İnsan onuruna saygı gösteren yaşamı Kürtler sadece Türkiye’de buldu ve buluyor.
Devlet geçmişte adil olmayan bazı politikalar izlemiş olabilir.
Ama demokrasiye sahip olmanın avantajı ile yanlışlar düzeltilmiş, haklar teslim edilmiştir. Ve AB’ye uyum zemininde bu iyileştirmeler hız kazanmıştır.
Önümüzde PKK’ya silâh bıraktıracak değerde bir sürecin kapılarını açma fırsatı bulunuyor.
Bölücü teröristleri muhatap alan görüşmelerin “şerefsizlik” diye adlandırıldığı bir yerde, birkaç haftada yaşanan değişime bakar mısınız?

Ayrı devlet yok...

MİT’in İmralı’da Öcalan’la yürüttüğü görüşmeler, anlaşılıyor ki PKK’ya silâh bıraktıracak sürecin takvime bile bağlandığını gösteriyor.
İktidar kanadından iyi haber alan Yeni Şafak Gazetesi’nin yazarı Abdülkadir Selvi dün işe girişmek için cesaret veren bir zeminin oluştuğunu yazıyordu.
Selvi’ye göre MİT Başkanı Hakan Fidan İmralı’da Başbakan’ın merak ettiği bir soruyu Öcalan’a hem de iki kez sormuş ve cevabını almıştır.
- Ayrı devlet talebi var mı?
- Hayır, ayrı devlet yok!
Yazar, Öcalan’a ait Hayır cevabının “demokratik özerklik” hedefinden vazgeçmeyi de kapsadığını belirtiyor.
Yine de kesin bir vazgeçme saymamak lâzım Öcalan’ın garantisini.
AB’nin yerel yönetim şartına Türkiye’nin koyduğu çekinceyi geri alması, Anayasa’da yeni vatandaşlık tarifinin Türk adı geçirilmeden yapılması, hele bir de valilerin seçimle gelmesi tasavvurunun gerçekleşmesi, demokratik özerkliği zaten fiilen getirmiş olacaktır.

Türkiye çözüme hazır

Önümüzdeki yakın tehlike, İmralı süreci dediğimiz bu yeni fırsata Habur macerasında olduğu gibi hazırlıksız yakalanmaktır.

Başbakan dün Afrika’dan iki mesaj yolladı:

1. Terör örgütünün kadroları Türkiye’yi terk etmeli;

2. (PKK’nın) Siyasi uzantısı ile müzakere edebiliriz.

Anlaşılıyor ki iktidar, pazarlık masasında, Öcalan’ın yerinde BDP’yi görmek istiyor.
Eşkıya ile pazarlık edebiyatı hükmünü yitirmiştir. MİT’in eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in dediği gibi Türkiye Kürt meselesini çözmeye hazırdır artık.
Müzakere, bölünme tehlikesini yaratmanın değil, o tehlikeden kurtulmanın fırsatıdır.
Yeter ki bu süreci siyasi kurnazlıklara heba etmeyelim ve Kürtler kadar Türklerin de onurunu hiç hatırdan çıkarmayalım.
Önümüzde üç seçim var diye iktidar oy kaybetme korkusuna teslim olmamalıdır.

Keşke sözü, pişmanlıkların parantezini açar. Pişmanlıkların en pahalısına da siyasetçiler düşer.
Koç Üniversitesi’nden Prof. Ali Çarkoğlu’nun arkadaşımız Mine Şenocaklı’ya verdiği mülâkatı okurken bunu düşündüm.
Prof. Çarkoğlu, Cumhurbaşkanı’nın doğrudan halk tarafından seçilmesinden vazgeçilmesini, Cumhurbaşkanı seçimini yine Meclis’in yapmasını öneriyor.
2013 yılında iktidarın atacağı “en hayırlı adım”ın bu olacağını söylüyor.
Gerçekten de Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi, bir sürü problem üretmiştir.
Kürt sorununun çözümü anayasa yazma sürecinde aranacaktır. Türkiye yeni anayasasını bu yıl yapıp bitirmeli.
Ama Cumhurbaşkanı seçimi ve ona bağlı başkanlık rejimi tartışmaları çözüm yolunu tıkamaktadır.
“Madem ki Cumhurbaşkanı’nı halk seçecek, o hâlde sistemin adını koyalım ve bunu başkanlık rejimine geçerek yapalım.”
Başkanlık taraftarlarının dayandığı gerekçelerden biri işte budur.

Ucube model olur...

Madem ki Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi sizi başkanlık sistemine mecbur ediyor; Cumhurbaşkanı’nı Meclis’e seçtirirsiniz, bütün dertler biter!
Çünkü öyle bir durumda başkanlık sistemi ile ilgili baskıların ve tartışmaların önemi kalmayacak, siyaset asıl işlerine geri dönecektir.
Prof. Çarkoğlu “Başkanlık rejimi Türkiye için daha iyi olacak sözü, siyaset bilimine aykırı bir iddiadır” diyor.
Çünkü kuvvetler ayrılığından her fırsatta şikâyet eden Tayyip Erdoğan’ın oluşturacağı başkanlık rejimi, çok sevdiği bir niteleme ile “ucube” olacaktır.
Erdoğan ve kurmayları, daha güçlü yürütme istiyor.
Yargı ve yasamayı daha etkin kontrol edeceği bir düzen kurmayı hayal ediyor.
Oysa Ali Çarkoğlu, kuvvetler ayrılığı prensibini, başkanlık sisteminin en güçlü halkası olarak görüyor.

Yine Meclis seçsin

Amerika’daki sistem gücünü kurumların ve seçilmişlerin bağımsızlığından alıyor.
Başbakan, bütçesini reddetme yetkisine ve o yetkiyi kullanma bağımsızlığına sahip milletvekilleri ister mi etrafında?
İstemez.
Çünkü O nereye cami yapılacağı kararını vermekten TV’lerdeki dizi filmlere ayar vermeye kadar her alanı kontrol etmekten vazgeçmiyor.
Prof. Çarkoğlu değil başkanlık, halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’nın bile bugünkü parlamenter sistem içinde yeri bulunmadığını söylüyor.
“Kuvvetler ayrılığı, işimizi engelliyor” diye yakınan Başbakan’ın yarın başkan olduğunda neler yapacağını tahmin etmek zor olmasa gerektir.
Başbakan zaten şu anda başkanların bile kullanamadığı yetkileri kullanıyor.
Daha ne istiyor; açık açık söylesin.
Ama “olmayacak dua” gibi duran bilim kökenli uyarıları önce okusun, sonra söylesin!

Duyduğum an “acaba tatili kessem mi?” düşüncesini uyandıran bir etki yaptı Başbakan’ın sözleri.
Çünkü partinin ikinci adamlarınca yürütülen başkanlık propagandasını hafta içinde bizzat Başbakan üstlenmiştir.
Erdoğan, başkanlık sistemini parlamenter düzeni kötüleyerek methetti.
Bürokratik oligarşi ve yargının yollarını kestiğinden yakındı. Suçluyu da ilan etti:
Kuvvetler ayrılığı ilkesi!..
Kesintisiz 11’inci yılını süren, devlet kadrolarını yandaşlara teslim eden bir iktidara yakışır sözler midir bunlar?
Hayır... Yık-yap’çı müteahhit gibi önce mevcut sistemi kötüleyerek gönlündeki aslana yer açıyor.
Kurmaya çalıştığı düzenin ipuçları Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunulan öneride mevcuttur.
Başbakan, isteği zaman Meclis’i feshetme ve ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetme yetkisine sahip bir Başkan olmak istiyor.
Böyle bir düzende demokrasi olmaz.
Benzeri yoktur.
Hangi danışmanından çıktıysa bu fikir sonrası için daha dikkatli olmalıdır.
Başbakan’a alternatif gösterilmekten tedirgin olan Cumhurbaşkanı Gül bile uzatılan mikrofona “Kuvvetler ayrılığı demokrasinin temelidir” demek zorunda kalmıştır.
Meclis’teki çoğunluğunu dileği gibi kullanıyor, yargıya açıkça talimat veriyor kamuoyu önünde yargıya talimat verdiğini açıkça söyleyebiliyor; daha ne istiyor?
Sihirli anahtar, vekillerin parti başkanı tarafından belirlenmesine son vermektir.
Kaçınılmaz çarpılmayı, dar bölgede iki turlu seçimle belirlenen milletvekillerinin oluşturacağı bir Meclis önler.
Kıblesi şaşmış, yani halk yerine lider tarafından seçilmiş milletvekilleri ile varılacak yer sadece emir kulu bir yargı ve güçsüz bir Meclis temelinde “sandıklı padişahlık“ olur. Yazık olur.
Adı Başkanlık olan şu temcit pilavını ortadan kaldıralım artık!

Çelişkili bir durum

Son TV mülakatında Başbakan Ergenekon davasında yaşanan hukuksuzlukları eleştirmekten sakındı.
“O tuzağa düşmem” dedi.
Haklı; yargıyı yönlendirmek suç olur.
Ama ODTÜ’ye gidişini protesto eden öğrencilerle hocaları için bir günde nasıl hüküm verdi?
Başbakan’a verien bilgiye göre öğrenciler arasına sızma vardı. Muhalefetin de “orada bağlantıları var”dı.
Hocalar öğrencileri sakinleştirmek için aralarına girmişti. Ama Başbakan bu savunmayı makbul saymıyor ve “Bize böyle hocalar lazım değil” diyordu.
Dört yıldır süren Ergenekon davası için konuşmayan Başbakan’ın ODTÜ’deki gösteri için bir gecede “iddianame” yazması çelişki değil mi?
Güvenlik politikası yanlıştır.
Polis karşısındaki kitleyi gazla, copla terbiye edilecek bir düşman gibi değil tehlikeye karşı korumak için çalışmalıdır.
İktidar barut, gençlik ateştir.
Ateşle barut yan yana gelmemeli!

Siyaset yaratılan farklar üzerinden rakiplere üstünlük kurarak iktidara yürüme sanatıdır.
Tabii ki iktidar gücü kaynağını siyasi partilerin farklarında arayıp bulacaktır. Ama bunun bir sınırı olmalı, değil mi?
Türkiye’de bütün dinamikler toplumdaki kutuplaşmayı artırmak yönünde tam gaz çalışıyor.
Rekabet yıkıcı hâle geliyor.
Kutuplaşma nefret üreten bir bataklığa çeviriyor toplumu.
Yakın tarihimiz bölünmenin sebep olduğu facialarla dolu ama siyasal liderlerimiz ve sivil toplum önderleri ibret almış görünmüyorlar.
ANAP dönemi bakanlarından Işın Çelebi’nin “Türkiye’nin Dönüşüm Yılları” adını verdiği etkileyici kitabını okuyorum. Yönetme sorumluluğuna talip gençlere özellikle öneriyorum kitabı.
Işın Çelebi’nin eski Cumhurbaşkanı Demirel ile kitap üzerine yaptığı mülâkat hayati bir önceliği vurguluyor.
Tarihi bir uyarı niteliği taşıyor.
Türkiye’de tehlikeli kırılmalar ve yaygın kırgınlıklar oluştuğunu belirten Demirel şu çağrıyı yapıyor:
“Geçmiş defterleri kapatmak gerek.
Herkesin birbirini affetmesi gerek.
Ülkenin bir sevgi seline ihtiyacı var.
Bu, siyasetin işidir.
Ülkenin geleceğini yapalım!”

Barzani’nin petrolü kaça?

Saddam’ı indiren savaşın başında Türkiye’nin korkulu rüyası, parçalanmış bir Irak görmekti.
Orada bir Kürt devletinin doğmasıyla yaşanacak başlangıcın varacağı sonu kimse kendine bile itiraf edemiyordu.
Çünkü Irak’ta gerçekleşecek bir nüve devlet Büyük Kürdistan yolunu açma umuduna doping olacaktı.
Ankara bugün o saksının çiçeğini sulamıyor mu?
Financial Times gazetesi “Türkiye ve Irak Kürtleri arasındaki petrol anlaşması yakın” haberini verdi.
Böyle bir anlaşma, fiilen oluşmuş Kürt devletinin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını Türkiye’nin desteklemesi anlamına gelecektir.
Bağdat rejimi Barzani’nin üstüne yürürse, kurduğumuz enerji işbirliği, bizi Güney’de ikinci bir savaş tehdidi ile karşı karşıya bırakacaktır.
Irak’ın bölünmesi Türkiye’nin istikrarına da zarar vermez mi?
Suriye’nin PKK’sı ile Esad’ı indirmeye çalışan muhalifler koalisyonu arasında varıldığı bildirilen anlaşmaya bakarak bu sorunun cevabı çıkarılabilir.
Muhalifler, Kürt kimliği ve Kürtçe eğitim için söz vermişler. PYD lideri “demokratik özerklikte anlaşacağız” diyor.
Olan biteni tahlil edemeyenler bari Amerikan Ulusal İstihbarat Ofisi’ne kulak vermeli. Bu kuruluş “Kürdistan’ın yükselişi Türkiye’nin bütünlüğüne darbe olur, sınırlar yeniden çizilir” öngörüsü içeren bir rapor yayınladı.
Kuzey Irak petrolü ile doğal gazının maliyetini iyi hesap etmek lâzım!

Rahat bırakın artık

“Özal zehirden ölmedi” raporu aileyi tatmin etmedi.
Rahmetlinin oğlu Ahmet Özal yine ekranlarda şüpheler sıralıyor.
Ünlü Karadeniz fıkrasıdır hani:
Bir mezar taşında “furdi, furuldi” yazıyormuş.
Bu birini vurarak öldürdü, kendisi de vurularak öldü anlamına geliyor.
Başka bir taşta “furdi, furdi, furuldi” okunuyor. O da iki kişiyi vurduktan sonra kendisinin de vurulduğunu anlatıyor.
En kenarda bir mezarın taşı:
“Eceliyle öldi zavallı.”
Ahmet Özal’ın sorunu, babasına eceliyle ölümü yakıştıramamak galiba!

Mektubun altında üç imza görünüyor. Üç hâkim albayın imzaları.
Hâkim Kd. Albay Bülent Günçal, Hâkim Kd. Albay Ahmet Erdem, Hâkim Albay Onur Uluocak...
Önümdeki belge, mahkeme kararı değil, zehir gibi bir sitem.
Daha doğrusu Balyoz davasında “16’şar yıl hapis cezası almış tutuklu terörist (!) hâkim albaylar”ın kendilerini mahkûm eden özel yetkili mahkemenin savcı ve hâkimlerine dönük eleştirisi.
“Genelkurmay Başkanının terörist sanık, terörist başlarının muteber gizli tanık olduğu, kendilerini hukukun üzerinde görenlerin devlet içinde devlet haline geldikleri” bir acıklı tablo ile başlayan mektup, Balyoz’daki ağır hukuk ihlâllerinin sayılıp dökülmesi ile devam ediyor.

İşte o günahlardan bir özet:
“Tek soru sorulmadan,
Aleyhe bir delil bulunmadan,
Bilirkişi incelemesi yaptırılmadan,
Delilleri tartışılmadan,
Avukatları konuşturulmadan,
O seminere dahi katılmadan, bizleri sahte dijital yazılarla ve uydurma senaryolarla bir günde terörist ilân edip tutuklayan” mahkeme heyeti hedef alınıyor ve bir kıyasa gidiliyor:
“Yargılama görüntüsü altında hukuku katleden ve bunların hesabını başlarını yastığa koyduklarında vicdanlarına, gelecekte de çocuklarına veremeyecek olan meslektaşlarımız gibi, o kürsüde olmak yerine iftiralarla suçsuz yere zindanlarda çürütülen silâh arkadaşlarımızın yanında bulunmaktan gurur duyarız!”
Mektup, bir ibret belgesidir.
Adaletin kompleksi olmaz, geri dönüşü her zaman vardır.
Bu dava, TSK’ya yönelik bir tasfiye hareketi gerçekleştirmek uğruna göze alınan hukuksuzluk olarak tarihe geçmemelidir.
Yaşamları adalet dağıtmaya adanmış olan herkes, adaleti ayağa kaldırmak için üç hâkimin narasına kulak vermelidir.
Adil bir mahkeme herkesin hakkı!

Küçük bir mucize lâzım...

Siyaset tecrübesini konuşturduğu zaman şu gerçeği söylüyor:
İstanbul alınmadan Türkiye alınamaz. İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kazanamaz.
Yerel seçimler gelirken AKP İstanbul’u “çantada keklik” görüyor.
Eğer bir şey yapılmazsa gerçekten de öyledir; kekliktir seçim.
Peki muhalefet partilerinin açabilecekleri bir şans kapısı yok mu?
Herkes kaderine razı olup bekleyecek mi?
Siyaset yaratıcılıktır. Küçük sayıları toplaya toplaya büyük oynama gücünü kazanmayı başarmaktır.
Bunun yolunu dün bir yazar ve iyi bir kamuoyu araştırmacısı olan Tarhan Erdem gösterdi.
Normal şartlarda İstanbul Belediye Başkanlığı’nı açık ara ile AKP adayının kazanacağını hatırlattıktan sonra Topbaş’a seçimi kaybettirecek, yani muhalefete zafer kazandıracak tek alternatifi ortaya koydu:
“Eğer CHP ve BDP tek aday üzerinde uzlaşırsa şansları olabilir.”
Buradaki anahtar kelime “uzlaşırsa”...
Çünkü uzlaşmak, Fatih’in kalyonları Haliç’e aşırmasından daha küçük bir mucize değildir!

Zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış; ne kadar doğru.
Siyasi Etik Yasası üzerine tartışmalar parlamenterlerin kabul edecekleri hediyenin değeri üstünde yoğunlaşıyor.
Taslak olduğu gibi yasalaşırsa milletvekilleri yıllık 120 bin liraya kadar olan kira, faiz, tarımsal üretim ve menkul değer gelirleri ile 24 bin liraya kadar olan telif ücretlerini bildirimleri dışında tutabilecekler.
Kayıt dışı gelir, halka ve kamu maliyesine karşı suçtur.
Bir iktidarın sosyal adaletteki başarısı ayrıcalıklardan, bağışıklıklardan arınmış vergi mükelleflerinin sayısı ile ölçülmelidir.
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bütçenin komisyondaki son günü “Nereden Buldun Yasası”nı yeniden getirmenin hayalini seslendirirken herhalde pek çok kimsenin tüylerini diken diken etmiştir.
Ama bakan Şimşek AKP’nin kaldırdığı bu yasayı tekrar geri getirmenin mümkün olmayacağından emin olduğu için harlı sobaya dokunmuş gibi değinip geçmiştir.
Etik Yasası’nın hardallı konusu olarak şu anda vekillerin kabul edecekleri hediyeler için değer sınırı karar bekliyor.
Komisyon “Parlamenterler 12 bin liraya kadar olan hediyeleri kabul edebilsinler” demişti.
Etik değil yitik bir ölçü oldu bu.
Ve şükür ki kamuoyundan tepki gördü ve komisyon da tepkilerden etkilendi.
Dün Meclis Başkanlığı’na sunulan taslakta, hediyenin değerine sınır koyan hükmün yanında “değişecek” notu okunuyordu.
Eylül ayında görevini tamamlayan Kamu Etik Kurulu’nun başkanı Bilâl Eryılmaz “12 bin liralık hediye, yasayla öngörülmüş rüşvet olur” dedi.
Dün duyduğum en doğru sözdü bu.
“Bir rakam koymak lâzım; ne koyalım?”
Devlet parlamentere hizmetinin maddi ve manevi karşılığını veriyor. Hediye alması için sebep yoktur.
Azı da çoğu da rüşvettir. Çünkü veren söylemese bile ayrıcalık bekler.
O nedenle rakam boşluğuna ne yazalım diye düşünmeyin.
Sıfır yazın sıfır!

Demokrasi talimi

Mısır halkı Firavun’dan kurtulduğuna sevinirken seçtiği Cumhurbaşkanı da Firavunluğa özendi.
Biçare Mısır halkı “geç buldum, çabuk kaybettim” diyerek mola verdiği özgürlük kavgasını “sil baştan” yaşıyor.
Mursi’nin yargı denetimi dışında aşırı yetkiler kullanmasına itiraz eden muhalif kitlelerin meydanları doldurması belirsiz bir maceranın alârm zillerini çalıyor.
Mursi’nin orduyu göstericilerin üstüne göndereceği tehdidi beklenmedik bir gelişme yarattı.
Ordu açıklama yayınladı ve tek çözüm yolu olarak diyalog önerdi.
Bu ifade göstericilere karşı ordunun Mursi’den yana taraf rolü üstlenmeyeceği biçiminde yorumlanıyor.
Mısır ordusu demokrasi talimi yapıyor.
Asker için demokrasi nedir?
Demokrasiden uzaklaşacağı belli olan bir seçilmişe göz göre göre itaat etmek mi?
Değilse ne?

Eskiler “efkâr-ı umumiye” derlerdi. Osmanlıcada “toplumun düşüncesi” deyimine karşılık geliyor.
Bu sözün anlamı ve önemi mutlakiyet dönemlerinde bile saygı görmüştür.
Rejimin demokrasi iddiasına rağmen kamuoyunun yeteri kadar dikkate alınmaması bugün sık şikâyet ettiğimiz bir sorun oluyor.
Dün istisna yaşadığımız bir gün oldu.
Başbakan “terör örgütünün iradesini temsil” etmeyi seçtikleri gerekçesiyle on BDP milletvekilinin yargılanarak ceza görmesini istiyor.
Meclis’te yüzlerce (869) dokunulmazlık dosyası beklerken neden bir suç ve bir partinin üyeleri hedef seçilmiştir?
Teröristlerle kucaklaşan vekilleri onaylamayanların vicdanı bile bu soruya tatmin edici bir cevap bulamamıştır.
Teröre destek ceza görsün ama hırsızlık yolsuzluk yapanlar niçin korunsun?
İtirazlar yabana atılamaz.
Suçlamak ve yargılamak için nokta hedefi seçmek yalnız haksızlık değil, terör örgütüne sunulmuş bir tahrik bahanesidir.
Kamu vicdanında oluşan rahatsızlığın Başbakan’ı doğru bir karara yönlendirdiği anlaşılıyor.
Ankara büromuzun haberine göre Başbakan’ın talimatıyla yolsuzluk suçlarıyla ilgili dosyalar da dokunulmazlıkla ilgili çalışmaya dâhil edilmiştir.
Dokuz hazırlık komisyonu iki ayda dosyaları inceleyecek, daha sonra karma komisyon dokunulmazlıkları kaldırılacak olan vekilleri belirleyecektir.
“AKP’nin ezici sayısal üstünlüğü iktidarı zor duruma düşürecek bir kararın alınmasına izin vermez” diyebilirsiniz.
Bu doğrudur ama dosyalar raftan indikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
“Efkâr-ı umumiye” eğilimini belli etti:
Halkın gözünde yolsuzluk suçları terörden daha az önemli değildir.
Başbakan’ın talimatını kamuoyu bir taahhüt gibi algılayacak ve yerine getirilmesini bekleyecektir.
Vaadini unutmak, dikkatleri ve hedefi saptırmak iktidara ağır bedel ödetecektir!

Kötü bir başlangıç

Kamu denetçiliği yani Ombudsmanlık hak ve özgürlüklerimizi garanti eden güvencelere yeni bir destekti.
Devletin, iktidarın mağdur ettiği yurttaşların sığınacağı kapı olacaktı.
Fakat başındaki insanın görev yapabilmesi onun bağımsız, tarafsız, toplumda itibarlı, herkesten saygı gören bir şahsiyet olmasını gerektiriyor.
İktidar çoğunluğu, Hrant Dink davasında “davalının kim olduğunu bile anlamadan karar veren” bir yargıcı kamu başdenetçiliğine seçti.
Bakan Ertuğrul Günay dahi seçimin isabetli olmadığını kabul etti.
Denetçiliklere yine Dink kararında imzası olan bir eski yargıçla iktidar partisi yöneticisi kişiler getirildi.
AKP her seçimi siper savaşı mantığıyla yürütüyor. Bu yüzden güzel bir amaç, yeni bir kurum daha en başında ziyan ediliyor.
Kamu denetçiliği kurumu, “hepsi benim olacak” ihtirasına kurban edilmemeliydi!

Patriot’ların daha mevzilerine girmeden etkisini gösterdiği söylenebilir.
Aslında Türkiye ile Suriye arasında çıkacak bir çatışmada Türkiye’nin herhangi bir dış desteğe muhtaç olacağını kimse düşünemez.
Hele iç savaşın bitkin düşürdüğü Suriye ordusu, bugünkü hâliyle “zavallı” diye tarif edilebilecek muhalif güçlerle bile baş etmekten aciz durumdadır.
Patriot’lar, sonunun geldiğini görerek intihar yolunu seçen ve ölürken intikamdan başka şey düşünmeyen bir zalim diktatörü caydırma tedbiridir.
Şimdi Esad, eğer kimyasal silâh kullanmaya kalkacak olursa, füzelerinin daha Suriye semalarını aşmadan havada imha edileceğini bilecektir.
Bunu da fark ettiği anlaşılıyor.

Kimyasal var mı, yok mu?

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Suriye kimyasal silâh kullanırsa anında müdahale edeceklerini açıkladı.
Şam hemen “hiçbir şart altında kimyasal silâh kullanmayacağını” garanti eden bir açıklama ile cevap verdi.
Açıklamadaki “eğer var olsaydı” kaydı kullanmama taahhüdüne inanmayanları gözetiyor olmalı.
Esad yönetimi “istesek de kullanmayız çünkü yok” demek suretiyle en sağlam garantiyi sürüyor!
Buna rağmen İngiliz ve Amerikan medyası dün istihbarat servislerinin, başka çare kalmadığını anladığı noktada Esad’ın kimyasal silâhlara başvurmaktan çekinmeyeceği uyarısı yaptığını yazdı.
Şüphesiz bu kışkırtıcı iddianın müsebbibi Şam yönetimidir. Temmuz ayında Dışişleri sözcüsü “Dış müdahale olursa elimizdeki kimyasal silâhları kullanmaktan çekinmeyiz” demişti.
Patriot’lar bir tehdit değil, saldırgana gözdağıdır.
Türkiye doğru bir seçim yapmıştır.

Putin’i etkileyen fikirler

Rus medyası dün Rusya Devlet Başkanı Putin’in Patriot’lar için “Orta Doğu’nun sallantıda olan istikrarını daha da olumsuz etkileyecektir” diyeceğini yazıyordu.
Putin bu bilinen itirazını İstanbul’da tekrarlamış, anlaşıldığı kadarı ile cevabını da almıştır. Dünden hazır olan o cevabı dünkü Guardian yazdı:
“Savaşı durduracak yol Rusya’nın Şam yönetimine desteğini çekip Esad ve ailesini sürgüne gitmeye razı etmesi olacaktır.”
Türkiye de Rusya da açık taraf hâline gelmiş durumdalar. Ama iki tarafın çıkarı karşıtların uyumunu sağlamak zorluğunu aşmalarını talep ediyor onlardan.
Ankara Suriye’de savaşan tarafların daha uzun bir süre birbirlerine üstünlük kuramayacaklarını düşünüyor.
Putin Dolmabahçe’de “yeni fikirler” işittiğini, bunlar üstünde çalışacaklarını söyledi.
Bu açıklama bile iki tarafın Suriye’ye zaman tanıma konusunda buluştuklarını düşündürüyor.
Barışı kurmak için vakit çok erken.
Bütün zamanı Suriye’deki iç savaşın tüm bölgeye yayılmasını önlemek için kullanmak gerekiyor.
İstanbul buluşması iyi bir kredidir!

Siyasi etik, yargının bağımsızlığına saygı göstermektir en başta.
Almanya’daki gurbetçilerin 40 milyon Avro’dan fazla parasını dolandırmakla suçlanan Deniz Feneri yöneticileri ile ilgili davaya müdahale çabaları, iktidar partisini bu davanın görünmeyen şüphelileri arasına sokmuştu.
Sadece görevlerini yapan üç savcının hapis baskısı ile mahkemeye verilmesi bile adalete karşı işlenmiş bir suç tüm savcı ve yargıçlara gözdağı idi.
Yargıtay bu lekeyi yargı kurumunun üstünden kaldırmıştır.
Merhamet dolandırıcılığının Almanya ayağı, maşa durumundaki küçük suçluların mahkûmiyetleri ile sonuçlanmış, fakat Alman yargısının “Asıl suçlular Türkiye’de” uyarısı yıllarca askıda bekletilmiştir.
Davanın Türkiye ayağına nihayet sıra gelmiştir.
Yargılama Ocak ortasında İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayacaktır.
Bundan sonrası için iktidardan beklenen, yargıyı rahat bırakması ve sanıkları koruyup kolladığı konusunda uyanmış olan algının gerçek bir nedene dayanmadığını ispat edecek tarafsızlığı ve saygıyı göstermesidir.
RTÜK eski Başkanı Zahid Akman’ın da aralarında bulunduğu sanıklardan çoğu iktidar yakını olabilir.
Ama suç işlemişlerse bunlar halâ iktidara yakın olmanın ayrıcalıklarından yararlanmaya devam mı etmeliler?
Gözdağı uğruna işten el çektirilerek dava edilen üç savcının çabaları mahkemenin işini kolaylaştırmıştır.
Yoksullara yardım bahanesiyle toplanan paralar ya hiç dağıtılmadığı ya da 20 ödenip 200 Avro’luk makbuz imzalatıldığı kanıtlanmıştır.
Yardımların önemli bir kısmı da kişisel ticari teebbüslere tahsis edilmiştir.
Savcılar bu uğurda metreslere şantaj dahil her türlü ahlâksızlığın yapıldığını tesbit etmişlerdir.
Son olarak Emniyet Kriminal Laboratuvarı Konya’dan İstanbul’a giden bir otobüste unutulan belgelerin davanın sanıklarından ikisinin imzalarını taşıdığını saptamıştır.
Bundan sonra beklenen yargıya kimsenin baskı yapmaması, adalete gölge düşürmemesidir.

Esad’ın tek düşmanı biz olmayalım

VATAN’ın Ankara Bürosu Rusya Devlet Başkanı Putin’in Türkiye’yi ziyareti bağlamında iki ülkenin dünyaya “işbirliğimiz devam edecek” mesajı vereceğini bildiriyor.
Bunun ilk işareti Ankara’daki Rusya Büyükelçisi’nden geldi.
İvanovski ekonomik ve kültürel ilişkilerin artık feda edilemez büyüklüklere ulaştığını hatırlatarak şöyle bir benzetme yaptı:
“Aramızda Katolik nikâhı var; boşanamayız..“
Ambargolar nedeniyle başı dertte olan İran’ın belirsizliği dikkate alınırsa Türkiye için enerji tedarikçisi olarak Rusya’nın daha da rakipsiz hale geleceği şüphesizdir.
Büyükelçi İvanovski’nin Suriye ve NATO bağlamında zaman zaman yükselen gerginliklerin izlerini silme gayreti de dikkatlerden kaçmamıştır.
Türkiye’nin indirdiği Suriye uçağında Rus malı uçaksavar radarı parçaları bulunduğunu itiraf etmesi, Türkiye’nin hassasiyetine hak vermesi, sadece Putin’e konuksever bir evsahibi yaratma çabası olarak görülemez.
Rusya’nın Suriye konusunda taraf durumundan uzaklaşmaya çalıştığını farketmekte özellikle bizim açımızdan yarar vardır.
Çünkü Amerika inatçı bir taraf olmama tercihini uzun zamandan bu yana kullanıyor.
Suriye’deki durumu doğru tahlil edip “Esad’ın tek düşmanı” olarak ortada kalmamayı başarmamız gerekir.

Tayyip Erdoğan, hekim olsaydı “meşguliyet tedavisi” alanında muhteşem bir otorite olurdu.
Her hafta gündeme ait olmayan bir-iki konuda tartışma açıyor ve halkın ciddi sorunlarla dertlenmesine imkân vermiyor.

Son buluşu muhteşem!..
Pazar günü Kütahya’da dış politika üstüne konuşurken birden “Muhteşem Yüzyıl” adlı TV dizisine sözü getirdi ve dizide Kanuni’nin yanlış tanıtıldığını öne sürerek şöyle devam etti:
“Biz öyle bir Sultan Süleyman tanımadık. Onun ömrünün 30 yılı at sırtında geçti. Sarayda, o gördüğünüz dizideki gibi geçmedi.”
Başbakandır; kafası takıldıysa düşündüğünü söyleyecek.
Ama Erdoğan ya kendini kaptırdığı için veya halka iyi bir oyuncak olduğunu düşündüğü için olmalı, demokratik hukuk devleti adına skandal yaratacak tuhaflıkta şeyler söylemeye devam etti:
“O dizilerin yönetmenlerini de o televizyonun sahiplerini de milletimizin huzurunda kınıyorum. Ve bu konuda ilgilileri uyarmamıza rağmen yargının da gerekli kararı vermesini bekliyorum.”

Sanatın ve sanatçının özgürlüğü bu iki cümlelik eleştiride iki ölümcül darbe yemiştir.

1. Televizyon sahiplerine nasıl davranacakları talimatı verilmiş;

2. Bildiklerini okumakta inat edenler olursa onlar da yargıya havale edilmiştir.

İşin şaşırtıcı yanı Başbakan’ın bu çıkışı, Avrupa Yargıçlar Birliği’nin Türkiye’de görülen güçler ayrılığı ilkesi sapmalarına yönelik zehir zemberek eleştirilerin medyada yayınlandığı güne denk gelmiştir.
“Muhteşem Yüzyıl” dizisini şimdi 21’inci Yüzyıl Türkiyesi’nde Viyana bozgununa benzer bir son mu bekliyor?
Başbakan’ın elinden bir şey kurtulmuyor. Katli vacip ise kanalın sahibine, olmazsa yargıya hallettiriyor.
Yargıya müdahale anayasal bir suçtur.
Başbakan’ın gücünü her vesile ile ispatlama tutkusu hiçbir engel tanımıyor.

Ölmeye hazır değildi

Deniyor ki, Özal’ın sistematik olarak zehirlenerek direnci zayıflatıldı, sonra güçlü bir zehir olan DDT verilerek öldürüldü!
Yaşananlar böyle bir şüpheyi doğruluyor mu?
Tersine yalanlıyor.
Dün eski Cumhurbaşkanı Demirel suikast iddialarına katılmadığını söyledi. Buna rağmen gerçek 19 sene sonra da ortaya çıkarılsa geç olmayacağını savundu.
Asıl dikkate alınması gereken nokta şu:
Doktorunun “mutlaka yatması” ısrarını dinlemeyip çok yorucu bir mesai dönemine giren Turgut Özal, kendisine refakat edenleri şaşırtacak kadar enerji taşıyordu.
Yavaş yavaş zehirlenen biri, o yorgunluğa dayanamazdı.
Halbuki yürüme bandına çıkacak kadar iyi hissetmiştir kendini.
Ve en önemli nokta:
Ölmese, iki-üç gün içinde İstanbul’a geçerek yeni bir parti kuracağını, siyasete sil baştan başlayacağını açıklayacaktı.
Ölmeye hazır duruma getirilmiş biri yapar mı bunu?

Devlet denen aygıt, tertemiz gencecik bir teğmeni hangi düşünce ile kirletmek ister?
Hayatını niçin karartmaya kalkar?
Ergenekon’dan tutuklandığı zaman telefonuna adli emanette kendisinin Hizbut Tahrir’le irtibatlı olduğunu gösteren bir rehber yüklenen Teğmen Mehmet Ali Çelebi eğer aradığı adalete kavuşursa, bu soruların cevabını belki öğreniriz.
Olayı Meclis’e taşımaya hazırlanan CHP Milletvekili Süheyl Batum komplocuların ortaya çıkarılmasını isteyen Teğmen Çelebi ile ilgili dosyanın savcı savcı gezdiğini belirtiyor.
Genç teğmenin 3 yıl tutuklu kalmasına sebep olan komplo soruşturması TÜBİTAK’ın binbir nazla verdiği rapora rağmen yedinci savcıda da sahip bulamamış, sekizinci savcıyı bekleme noktasına gelmiştir.
Teğmen Çelebi, ümidini halâ kaybetmemiştir.
Ama böyle bir haksızlığı kimler, neden nasıl yapabilir ve nasıl korunabilirler; bunlara bir açıklama getirememektedir.
Aranan cevaplar Avrupa Yargıçlar Birliği toplantısından geldi.

Çürük raporu gibi

Sonuç bildirgesinde hükümetin HSYK’ya yargıyı temsil eden kişileri değil iktidarın görüşlerini ifade eden kişileri dahil ettiğinin görüldüğü belirtilmiştir.
Sayılan günahlar Türk yargısına verilmiş bir “çürük raporu“ hükmündedir adetâ:

1. Kuvvetler ayrılığı tehlikededir;

2. Savcılar gizli soruşturmaları hükümet üyeleriyle paylaşmaktadır;

3. Adalet Bakanı gerekli gördüğü zaman savcılardan bilgi istemektedir;

4. Bazı soruşturmalara HSYK üyeleri müdahil olmaktadır.

BDP’li vekillerin dokunulmazlıkları ile ilgili tartışmalar sırasında Başbakan Erdoğan’ın “Biz yargıya neyin gerekli olduğunu söyledik. Yargı da gereğini yapacaktır” sözleri, Avrupa Yargıçlar Birliği’nin resmi kayıtlarına girmiş.
Birlik “bağımsız yargının rolü ve hukuk devleti konusunda hükümet temsilcilerinin temel bir algı hatası taşıdıklarını” tesbit ve “ihtar” etmektedir.
“Bağımsız yargı Anayasa ve hukuka dayanır, diğer erklerin (Başbakan) emir ve direktiflerine değil” demektedir.
Adaletsizlik dayanılmaz bir kötülüktür.
Farkedilmesi acaba işe yarar mı?

Reform mu, intikam mı?

AKP kurmayları “valilerin seçimle gelmesi” konusunda yürütülen bir çalışma olmadığını açıkladılar VATAN’a.
Peki Başbakan’a ilham nereden geldi ?
Sorumlusu eski vali Erol Çakır’mış.
Erol Çakır, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemin üç ayı içinde hayatı Erdoğan’a zından etmiş.
Bunun faturasını şimdi sisteme çıkarmak, intikamını soykırım toptancılığı ile almak doğru mu
“Halkın Belediye Başkanı” ile “Devletin Valisi” tarafından oluşturulan denge değerli bir tecrübe ve güvencedir.
Reformcu görünmek uğruna hemen kurban edilmesin!

ESEV’in tuttuğu ayna halkın çağdaş hedefler ve doğru çözümler peşinde olduğunu gösteriyor.
Araştırmadan çıkan temel talep demokrasi, hukukun üstünlüğü ve bunların sigortası olan güçler ayrılığı ilkesine dayanan bir devlet düzenidir.
“Size göre ülke yönetiminde en büyük yetki ve güç kimde olmalı?”
Araştırmaya katılanların yüzde 56,2’si tercihini Meclis’ten yana kullanmış, yüzde 20,5 “Başbakan ve Hükümet” demiş, yüzde 23,3 ise Devlet Başkanı’nı adres göstermiştir.
Bu çalışmanın analizinde “başkan” ve “başbakan” cevapları düşük gelir gruplarında yüzde 30’lara vururken en yüksek gelir grubunda “başkan” cevabı ancak yüzde 16, “başbakan” cevabı yüzde 7 oranında destek buluyor.
Bu grupta Meclis’i en yetkili kurum görmek isteyenler yüzde 77’ye dayanıyor.

Meclis sığınak gibi

Bu tablo halkın parlamenter sistemi benimsediğini gösteriyor.
Kamuoyu araştırmalarında itibarı diplerde gezinen Meclis bu araştırmada prestij elde etmiş bir duruma yükseliyor. Acaba neden?
Çünkü halk Meclis’i sığınak görüyor.
Kuvvetler ayrılığı ilkesinin en çok yasama organı zararına çiğnendiğini fark etmiştir ve bundan tedirgindir.
Şu aşamadaki açık gerçek; Türk halkını başkanlık sistemini kabule ikna etmek imkânsız derecesinde zor olacaktır.
Ama Başbakan’ın şansını sonuna kadar kullanacağı da ortada.
Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker dün yine “Başkanlık sistemi değil diktatörlük getiriyorlar” diye bağırdı.
Az oy aldıkları için söylediklerinin gözardı edilmemesini istedi.
Toker’e göre “AKP’nin Şark kurnazları başkanlık sistemi diye tek adama diktatörlük yetkileri veren bir sistemi dayatıyorlar.”

Diktatörün adaleti

Başkanlık kolay kolay gelemez.
Bir kaza doğarsa, sistemin şartı olan kurumsal ve hukuksal alt yapı kurulmayacağı için rejim “melez” olacaktır.
Başkanlık sistemini isteyenler Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın yetkilerini tek elde toplama hayali kuranlardır.
Yasama ile yargıya bir arada hükmeden bir başkan diktatördür.
Onun tepeden darbe ile inmiş veya seçilmiş olması fazla bir şey değiştirmiyor.
12 Eylül darbesi lideri Evren’in şu sözü zorla veya oyla gelmiş tüm diktatörlüklere yakışan tipik bir savunmadır:
“Bir sağdan bir soldan astık sözüyle taraf tutmadığımızı, aksine bitaraf olduğumuzu anlatmak istedim!..”
Şimdi bu savunmaya “adaletini seveyim” demez misiniz?
Şartları eksiksiz yerine getirilmemiş bir başkanlık rejimi demokratik bir idare olamaz.
Sadece diktatör yaratır.
Seçim yapmak bu gerçeği değiştirmez.
Evren’i Cumhurbaşkanı yapan referandumdan yüzde 90’dan fazla EVET çıkmadı mı?

Siyaset gündemini son derece ciddi meseleler dolduruyor ama siyasetçiler sıkıldılar galiba.
Dün gündemin en meraklı konusu magazincilerin alanına giren türden atışmalar oldu.
Hakkındaki gensoru görüşülürken Başbakan Yardımcısı Arınç ile CHP’li Muharrem İnce arasında başlayan ağız dalaşı pek çok önemli meseleyi örttü.
Olay, parti üyesi bir kadına Muharrem İnce’nin telefonla cinsel tacizde bulunduğu iddiasını içeren bir fezlekeyi Arınç’ın Meclis kürsüsüne getirmesi ile başladı.
Evet, kamu parasını harcayan siyasetçi temiz olmalıdır. O temizliği denetim yoluyla sağlamanın aracıdır gensoru.
Ama hesap soran da temiz olmalı.
Arınç kendisinin temiz, hesap soran İnce’nin temiz olmadığını iddia etti.

Adalete sığınmak imkânsız

İnce, iddianın eski bir tertip ve şantaj olduğunu öne sürerek din, iman, ahlâk üstünden Arınç’a yüklendi.
Masum olduğunu kanıtlayacak yargılamanın önünü açması için Meclis genel kurulundan dokunulmazlığının kaldırılmasını istedi.
Arınç bunun üzerine soğukkanlı ve masum görüntüsü altına gizlenmiş cinleri birer birer salmaya başladı.
Önce “Meclis’in çok istedi diye milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmayacağını” bunu İnce’nin de bildiğini söyledi.
Doğru ama hep böyle mi gidecek?
Dokunulmazlık bugünkü hâliyle Meclis’i de milletvekilini de korumuyor.
Tam tersine, üstüne titrendiği söylenen namus, şeref gibi değerlere saldırmak isteyenlere cesaret veriyor.
Yargılanmak isteyen bir parlamenterin dileğini reddetmek ne demektir?
Korumak mı denir buna, yoksa “pislik üstünde yapışık kalsın” kötü niyetini desteklemek mi?

Bülent Arınç’ın nasihatleri

Arınç, parlamenter tecrübesini kötüye kullanıyor. Ama bilmeli ki her dediğini alkışlayan yandaşları dışında şu söyledikleri kimseyi ikna etmez, etmemiştir.
Dokunulmazlığı iftiraları sigorta eden bir kötülük silâhı olarak savunmak ayıptır ve bu ayıba ortak olmuştur.
Kılıçdaroğlu ile CHP’li kadın vekillere nasihat vermesi komik kaçmıştır.
Neymiş; Kılıçdaroğlu’nu aile hayatına bağlı, mazbut bir insan bilirmiş.
Böyle biri, cinsel tacizle suçlanan kişiyi Grup Başkanvekili tutmazmış..
CHP’nin kadın milletvekilleri de bundan sonra Muharrem İnce’nin yanında oturmamalı, onunla selâmı sabahı kesmeliymiş. Yoksa?..
Yoksa sözünü dinlemeyenlere de bulaşacaktır aynı suçlama, aynı yağlı çamur...
Bunun için iddianın ispatlanması da gerekmiyor. Bir ihbar yeter!
Olay Türkiye’deki siyasetin hüzün verici hâlini apaçık sergiliyor.
Bir gensoru tersine dönmüş, hesap soran ile hesap vermesi gereken taraflar yine birbirine karışmıştır.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget