Makaleler "Orhan Bursalı"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

İşte böyle gümmm diye gelir, ‘laikliği özgürleştirme operasyonu!’
Takke düştü kel göründü denir ya, görünen kelin tamı Meclis Başkanı’na ait. Yarısı da Saray’a ve iktidara!
Küçüklüğünden beri ülkeyi, giysisi, kafası, eli - ayağı her şeyiyle İslamileştirmek için çalışan birisi. Beyni sadece o noktaya çalıştı, yaşamı, faaliyeti buna adanmış. Siyasal İslamın “büyük ağabeyi”. Erbakan’ın üstelik Kültür Bakanı eskisi... Taa o zamanlar faaliyetlerini Odatv sayıp dökmüş.
Erbakan ile birlikte tabii ki o dönemler “laik cumhuriyet”te, tam bir dam üstünde saksağanlar. Güya “zulüm” görmüşler. Ne zulmü? Ülkeyi İslamileştirmelerine engel çıkartılmış! Kahrolsun Kemalist yasalar, laikler ve uygulamaları!
Tabii en büyük engel, “Kemalist laikçilerin” anayasası... (*)

CHP kendi mezarını kazmasın, RTE’nin de önünü açmasın
Kendi kendini zora soktu CHP liderliği.. Yani Kılıçdaroğlu... AKP liderliğinin tamamen üçkâğıda dayalı “dokunulmazlıkları kaldırmak için anayasa değişikliğini” destekleyeceğiz dedi. Nedenine bakıyorum, “Hayır dersek vay HDP’lileri destekliyorlar diyecekler” diyor. Bu uyduruk saldırıya karşı koyacak gücü yok mu CHP’lilerin?! 
Yapmayın! Deseler ne olacak? 
Siz de PKK’li kitle katilamcısının çadırına taziye ziyaretine giden HDP’linin dokunulmazlığının kaldırılması ve hemen yargılanması için basın toplantısı ile önerge verin, AKP reddetsin, bunu çıkıp açıklayın! 
14 yıldır dokunulmazlıkların anayasada yeniden düzenlenmesi için ve kürsü dokunulmazlığı dışında suç işleyen milletvekillerinin yargılanmasına kapı açan değişiklik öneriyorsunuz. 

Ekranda İnönü Üzerine Bir Yalan - Orhan Bursalı
Önceki hafta cuma akşamı Habertürk’te Didem Arslan’ın programında pek çok konunun yanı sıra Osmanlıca da tartışıldı. Tabii programın başaktörü, bence, örneğin okullarda kızlı-erkekli eğitime karşı çıkan Eğitim-Bir-Sen adlı sendikanın başkanı Ahmet Gündoğdu idi. Ekrandan aktar-dığı ve ne diyorsunuz diye bana da yönelttiği bir sözün yalan olduğunu, uydurduğunu yazacağım. Böyle bir sözü İnönü’nün söylemesi olanağı yoktu, biz de duymadık bilmiyoruz ama araştıralım öyle söyleyelim, dedik.
Şimdi gerçekler... Gündoğdu bu yalanı yaydığı için utanır mı bilmem ama hiç sanmam. Gündoğdu, İsmet İnönü’nün hatıraları diye şunu okudu:
“Harf Devrimi’nin tek amacı, hatta en önemli amacı okuma-yazmanın yaygınlaşmasını sağlamak değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zorluğu da değildi. Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arabistan dünyasıyla bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazıyla çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğu için okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı. İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 2, sayfa 223…”(*)
İnönü böyle abuk sabuk şeyler söyleyebilir mi? Ama kaynağının sayfasına varıncaya kadar bir yalanı verince herhalde inandırıcı oluyor. “Bizim millet nasılsa açıp bakmaz (genellikle doğrudur!), biz de yuttururuz, doğrusunu bulsalar bile çoktaaan yalan gerçek olarak kabul edilir...” Düşünceleri ve genel tutumları bu...
Tıpkı camiler üzerine söyledikleri yalan gibi. En tepeden en aşağı, kim varsa... Din üzerine yalan uydurdun mu, eh iki satırı araştıracak ve gerçek nedir soruşturacak oy deposu olarak görülen kitleler içinden kaç kişi çıkar? Çıkanları hemen dinsiz imansız der kafasına balyozu indirdiriz, diyen bir kaya yapısı dimdik ayaktaysa bu ülkede!
Sayfalarda böyle bir zırvalık yokHatıraları açtık, sayfanın öncesine sonrasına, önüne arkasına, ortasına baktık, böyle bir cümle bulamadık... Sayfa 223’te, uydurdukları metinle ilgisiz, İnönü’nün Harf Devrimi ile ilgili görüşleri var.
Okurumuz Arıl Bircan, Gündoğdu’nun okuduğu yalanın, İnönü’nün fotoğrafı ile birlikte internette dolaştığını bulup gönderdi. Bu yalan metni internete Gündoğdu mu yükledi? Bilemem. Ama kendisine benzer aynı ekolden insanlar bu yalanı yayarak, Gündoğdu gibilerin alıp kullanmasını sağlıyorlar. Tabi akbaba gibi yalanın üzerine atlayarak.
Arıl Bircan ayrıca İnönü Vakfı ile de yazışmış. Sormuş soruşturmuş, sayfalar istetmiş, bana da gönderdi. Ayrıca .kesin bilgiyayalim.org/?p=43 başlıklı internet sitesinde de bu yalanı belgeleriyle ortaya kokuyor. O sayfada neler yazdığını da... Sayfa 223 tam metin olarak orada var. Ben kısaca bahsedeyim:
İnönü hatta önceleri Harf Devrimi’ne itiraz bile ediyor, Atatürk’ün kafasını karıştırıyor ve devrimi iki yıl ertelemesine bile neden oluyor!
İnönü’nün değerlendirmesine gelelim, şunları söyler:
‘Türk dilini ve kültürümüzü kurtardık’
“Harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar, Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyus ola-rak bahsederlerdi ve bunun için ‘cemiyet içinde hem Türk diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapçayı kabul etmeliydik’ derlerdi.”
“Anadolu’da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk beyi olarak devlet başına geçmişler ve milli hususiyetlerini muhafaza etmişlerdir. Sonra Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürünü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur...”
***
İşte bu kadar... Gündoğdu gibilerin, Türklerin, din, dil, kültür, belki de hatta ırk olarak Araplaşmasının Atatürk ve devrimleriyle önlenmesi “kanlarına” mı desem yoksa inançlarına mı, dokunuyor olabilir. Ama Osmanlı da hiçbir zaman “Araplaşmadı”, ne dil ne kültür ne de din olarak. Türklerin dili ve kültürü, Osmanlı’nın genel politikasından bağım-sızlaşması da Atatürk ile başlamadı... 1800’ler öncesine bile gidebilirsiniz. Abdülhamit’in de (ve Enver Paşa’nın) Latin alfabesine geçme projelerinin varlığını okuyoruz.
Atatürk, Osmanlı’nın en başarılı, en devrimci “Genç Türk”üydü.
Osmanlı’da filizlenen “Türkiye damarı”nın, temellerini atacak ve bu işi başarabilecek liderin kendisi olduğunu büyük devrimleriyle kanıtladı.
Ne kadar çırpınsanız da, bunun boşuna olduğunu yakın tarih içinde göreceğiz...
(*) Gündoğdu’nun bu konuşması, yalanı ile birlikte kendi sendikasının sitesinde de tekrarlanıyor: .egi-timbirsen.org.tr/manset-haberleri/halkin-tercihlerine-saygi-gosteren-bir-egitim-sistemi-istiyoruz-/2942/ 

Orhan Bursalı / Cumhuriyet

Neredeydin Bugüne Kadar?
Evet bu sözüm, ortaya konan aptal-uyduruk sandıktan birinci değil de üçüncü sıradan çıkarak rektörlüğe atanan ne profesörü olduğunu bile merak etmediğim Dicle Üniversitesi Rektörü Ayşegül Jale Saraç’a.. Birden baktık ki, kafayı türbanlamış.. Dinin, inancının gereğini yerine getiriyormuş.. Şimdi kendini daha huzurlu hissediyormuş.. Bu halini daha çok seviyormuş.. Kendisine bu fırsatı yasal olarak sunanlara da teşekkür ediyormuş..
Ayşegül Hanım hangi tarikattan? Açıklasa da onu da öğrensek.. Cemaatçi mi, yoksa ne? Üniversitesi kendisini rektör seçmemesine rağmen, üçüncü sıradan o koltuğa oturtulmayı nasıl hazmetmiş?.. Birinci seçilenle karşı karşıya hiç gelmiş mi, gelmişse ne hissetmiş?.. Bunları da açıklasa da kişisel duygularını öğrensek..
Ayşegül Hanım’ın dini duyguları zayıf mıydı ki, bugüne kadar türbansız gezmiş?.. Bunu kendine nasıl yedirdi, merak ediyorum.. Başını türbanlayarak, o güne kadarki günahlarının da affedileceğini düşünüyor olsa gerek. İyi vallahi, inançlarınızı çiğneyin, başınız örtük dolaşın, akademik olarak bundan kişisel yarar elde edin, başınız açık rektörlüğe adaylığını koyun, üstelik baş açıkken seçilin..
Sonra ise herkese « ceeee » diyerek türbanlanın!
Türbanlandığınıza göre yeni bir durum var demektir; birincisi, insanlar sizin bu halinize oy vermedi, ikincisi türbansız halinizle oraya atandınız.. Milleti kandırdığınızı düşünür müsünüz, yoksa « ooo bu adi bir vaka » mı deyip geçersiniz, bilmiyorum. Ama vicdanınızda bu konuda etik bir çizik olmadığı belli. Ama yine de, örneğin istifa etmeyi düşünmez misiniz..

***
Bir de merak ettiğim nokta şu: Kutsal Kitap’ta başı değil, omuzlardan aşağı göğüsleri örtmenin emredildiğinin yazılı olduğunu anlatan çeviriler var. Erkeklerin bu ayetleri “başını ört” diye çevirdiği de belirtiliyor. Siz bunları okudunuz mu, işin aslını esasını öğrendiniz mi bir akademisyen olarak? Türbanın önemli dini emirler arasında bulunmadığına ilişkin de sürü sepet açıklamalar var… Bunları okudunuz mu?! Sadece meraktan soruyorum, yoksa merakı olmayan bir akademisyenlerden misiniz siz de!
Türbanı furuhattan (Hakkında kesin hüküm bulunmayıp içtihada konu olan dinî meseleler... Dinin içtihadî meselesi) görenlere ne diyorsunuz? İçtihat kararı, yani kesin emir konusu olmayıp, tamamı erkek dini ulemanın “başlar türbanlana..” diyerek kadınların kadim erkek kölesi olarak kalmasını öngörenlerin kararı.. Erkek ulemanın bunu bir Kuran hükmü olarak kadınlara yutturduğunu düşünür müsünüz! Bugüne kadar düşünmemiş olabilirsiniz, peki yeniden bu konudaki verileri gözden geçirmeye ne dersiniz? Yoksa, bunu bile yapamayacak kadar, herşeyi kabul etmiş birisi misiniz? Kimbilir türbanlanarak, belki de siyasi bir çıkış yapıyorsunuz..


BİR MEKTUP: ÜNİVERSİTELER NEREDE?
“İnsanın sorası geliyor. Bu ülkede üniversiteler var mı? Varsa neredeler? Ya da ne işle uğraşırlar? Üniversitelerin geçmişten günümüze klasik işlevleri olan bilim üretmek ve yaymak yanındaki üçüncü işlevi topluma hizmet, toplum sorunlarına çözüm ve bu sorunların çözümünde öncü konumda olmaktır. Kuşkusuz toplum sorunlarına yol gösterirken hiçbir ideoloji veya siyasi mülahaza etkisi altında kalmaksızın, bilimsel esaslar dahilinde, objektif olması temel kural olmalıdır.
Türkiye son zamanlarda siyasal, sosyal ve ekonomik çok önemli sınavlardan geçiyor. Tam bu zamanda herkes bir şeyler söylüyor, ama bu ülkenin 200’ün üzerindeki üniversitelerinden hiç ses çıkmıyor. Bunun nedenleri uzun uzadıya tartışılabilir. Ancak, burada bir cümlede bir şeyler söylersek yanlış anlamalara da yol açabiliriz. Yine de “üniversiteler neden sessiz, neden toplum sorunlarına duyarsız?” sorusuna kısaca yanıtımı şu iki maddede toplamak istiyorum:
Üniversiteler tamamıyla siyasetcemaat çukuruna batmıştır.
Üniversitelerimizdeki gerçek bilim insanlarını tenzih ederim ama, üniversitelerde bilimsellik, bilimsel düşünce, özgür düşünce vb. kavramlar çoktan yok olmuştur.
“Üniversitelerde ne ile uğraşılıyor, akademisyenler aralarında ne konuşuyor?” derseniz cevabı gayet açık. Konuşulanlardan kısa kesitler şöyle; “Gelecek dönem kim rektör, kimler dekan olur? Yok o olmaz. Kim Okyanus ötesine yakınsa o olur. Kardeşim sen yanlış düşünüyorsun. Hiç mi cemaat-hükümet kavgasını izlemiyorsun. Onlar eskidendi. Canım filanca bu işi şimdiden garantiledi. Pensilvanya’ya gitti. Islak imzalı biat mektubunu da sundu. Kardeşim sen de bu işlere Fransız kalmışsın. Onlarla, atamada etkili olanlar farklı cemaatlerin insanı”.. vb.
İşte ülkenin üniversitesi bu. Şimdi siz kalkmışsınız, “üniversite ülke ve toplum sorunlarına çözüm önersin, dik dursun” diyorsunuz. Bu mümkün mü? Sözgelişi, sekiz yıllık zorunlu eğitim. Gece yarılarında kaldırıldı. Allah için bir üniversite, bir eğitim fakültesi veya bir eğitimci “Arkadaş yanlış yapıyorsunuz. Eğitim bu ülkenin geleceği, kaderi. Bunu siyasi mülahazalara kurban etmeyin!” diyebildi mi? Derse ters düşer. Rektörlük, dekanlık elden gider. Pek de haksızlık etmeyelim. Her akşam medyada akademik unvanlı kişiler fikir beyan ediyorlar. Ama, ne yazık ki, bunlar doldurulmuş, kurgulanmış tipler. Bir bilim insanına yakışmayacak tarzda konuşuyorlar.
Son birkaç gündür, ülkenin ekonomik durumu, özellikle döviz, faiz cephesi sıkıntıda. Yandaş medyada manşetten çok ilginç bir haber: “Üreten Türkiye’ye faiz darbesi, lobi kazandı halk kaybetti.” Ne demeli? Türkiye’nin hep üretemediği söylendi. “Üretebilseydi zaten bu olmazdı” diyen bir ekonomist yok mu?
Artık “mağdurum” edebiyatı para etmiyor. Şimdi artık darbe edebiyatı geçerli. Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy derken, paralel hükümet cemaat darbesi, lobilerin faiz darbesi.. Doğrusu kafam karıştı. Ben yine üniversiteme gideyim. Arkadaşlarımla gelecek rektörlük seçimlerini konuşmaya devam edeyim. Ülke sorunları benim neyime!...”

Mehmet Arslan, tugberkcan1999@hotmail.com

Orhan Bursalı /Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

Büyük Hayalin Çöküşü - Orhan Bursalı
Türkiye’yi bir başka açıdan ikiye ayırabilirsiniz. İlki siyasetçilerin “büyük Türkiye” hayali, ikincisi ise 12 yıldır inşa edilmeye çalışına “Büyük RTE” hayali. İlk hayali başta Süleyman Demirel olmak üzere pek çok politikacı paylaştı. İkinci hayal, bu ülke üzerinde bir Tayyibistan Cumhuriyeti kurmak hayaliydi. İlk hayal yerinde duruyor, herkesin paylaşımına açık! İkinci hayal ise yerle bir olmuş durumda! Tayyibistan’ın 12 yıllık pratikte ne demek olduğunu üç kalemde özetleyebiliriz: Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiyesi İkinci Cumhuriyet değildir, Üçüncü Cumhuriyet denemesidir. İlk Cumhuriyeti, kurucusu Atatürk ile sonlandırmak gerekir.
Atatürk’ün hedefi, bu ülkenin yaratıcı bütün unsurlarını ayaklandırarak bilime, araştırmaya, uçak fabrikalarına, sanayiyi kurmaya, demiryollarıyla bütün ülkeyi sarmaya ve bütünleştirmeye, çağın insanını, evet bir ülke zenginliğinin ve mutluluğunun en büyük kaynağı olan kaliteli, yetenekli çağdaş insanı yaratmaya yönelikti. Yani ayakları üzerinde duran, dünyaya durduğu çıktığı yükseklerden bakan ve bu temel üzerinde özgürce büyüyen bir ülke.
***
Bu büyük insandan sonra Cumhuriyeti devralanlar farklı bir cumhuriyet politikası izlediler. Atatürk’ün temellerini attığı her şeyi adeta tersine çevirdiler. Sadece bir noktayı söyleyeceğim: Uçak fabrikalarını kapattılar.. Yeter mi derdimi anlatmaya! Daha neler neler.. Bu konuda o kadar eser var ki ortada! Sonuçta, Batı’nın ileri karakolu olarak savaş cephesi bir ülkeye dönüştük. Özeti şudur Atatürk sonrasının: Size para veriyoruz, yardım ediyoruz, siz bu parayla ihtiyacınız olan her şeyi bizden satın alırsınız. Sizin üretmenize gerek yok.
İşte İkinci Cumhuriyet budur... Şüphesiz 1960’tan sonra, Türkiye yeniden, kuruluş genlerinde yatan “üretici olmayı” yer yer keşfetmedi değil ama iç savaş ortamları yaratıldı, Hazine’yi talan ortamları hiç eksik olmadı, darbe ortamları oluşturuldu, Türkiye ABD ve Batı’nın ihtiyaçlarına göre tasarlanan ve güdülen bir ülke oldu. Özet şudur: 60 yılda 20 kadar ekonomik kriz ve yoksulluğun bir türlü aşılamaması. 2001 krizi adeta bu İkinci Cumhuriyet’in de sonunu hazırladı.
***
Çünkü İkinci Cumhuriyet’in Türkiye’yi yöneten tüm partileri, son büyük krizle birlikte iflas etti, dağıldı çöktü kapandı.
RTE, farklı bir
kökenden gelen siyasi anlayışın temsilcisiydi. İkinci Cumhuriyet’in neredeyse bütün sağ partileri CHP’den üremişti. Erbakan hareketini bunlardan ayırmak gerekir. Hele hele RTE’nin anlayışını neredeyse tamamen ayırmak gerekir. Bu anlayışı Cumhuriyet’ten çok Cumhuriyet öncesi dini akımlardan da alıyordu. RTE, Üçüncü Cumhuriyet’in temellerini attı. Nasıl ve nelerle? 1) Doğrudan İslamcı siyasi parti niteliği ve buna uygun içeride örneğin eğitim ve toplumsal hayatı onun anlayışına göre yeniden tasarlamaları ve dış politikalarıyla... 2) Cumhuriyet’i yaratan ve kuranları, Atatürk ve arkadaşlarını (iki ayyaş!) ve Cumhuriyet’in kuruluş aşamalarını (1938’e kadar) reddeden politikalarıyla! (Sahte ve reddiyeci uyduruk yeni bir tarih yaratma çabası.) 3) Uluslaşmayı reddeden, ulusu, ulusalcılığı reddeden, millet yerine ümmeti (İslami temelde birleşme.) geçirmeye yönelik politikalarıyla.
4) Sanayileşmeyi gerileten, bunun yerine inşaatçılığı geçiren ve el parası ve milletin varlıklarıyla bir tüketim cenneti vaat eden politikalarıyla.
5) RTE “ekonomik cenneti” iki ayak üzerinde kuruldu: Biri dışarıdan 400 milyar dolar borçla içeride tüketimi pompalaması. Bu milletin varlığı olan malı, mülkü, sanayisini satıp savurarak 60 milyar liralık bir de ek kaynak yaratması. Dahası var ama burada bu kadar!
Geçmiş Olsun Ülkem! Tayyibistan Cumhuriyeti, sadece Birinci değil, önemli ölçüde İkinci Cumhuriyet’in de reddine dayanıyordu. Bu nedenle Üçüncü Cumhuriyet denemesi sıfatını tam anlamıyla hak ediyordu.
Şimdi bütün bunlar bitti. RTE hâlâ iktidarda görünse de sona erdi. Geçmiş olsun, sevgili ülkem! 12 yılda bu tarihin akışını tersine çevirmeye yönelen bu girişim sona erdi. 2023, Tayyibistan Cumhuriyeti’nin tam ilanının tasarlandığı tarihti! Cumhuriyetin 100 yılı! Atatürk ve Cumhuriyeti’nin bütününe yönelik bütün bu toplam politikaların hesabı, Recep Tayyip Erdoğan’ı Atatürk’ün yerine, yeni büyük kurucu olarak geçirmeyi hedefliyordu. Suriye Savaşı ile göğsüne bir savaş kahramanı madalyası takabilseydi, kurucu görüntüsü tamamlanacaktı!
Atatürk’ü ve yaptıklarını aşmak boy bos meselesi değildir.
Bu hayal, Bakanlar Kurulu’nun istifa enkazlarının altında kaldı. O fotoğraf yani oğlunun, babasının yanı başında, millete tweet atarak hakarete yeltendiği o fotoğraf da tükenişin ve bitişin görüntüsüydü.
Hele hele o vakıf var ya o vakıf! Ona enkazın ta kendisi olarak bakınız lütfen!

CHP Yıkar Geçer mi? - Orhan Bursalı
(Yerel Seçimler- 2, CHP)
AKP üç ağır bakanını seçimlere sürmekten başka bir heyecan yaratmazken, CHP daha şimdiden yerel seçimlerin en çok konuşulan partisi oldu. Aylar boyu süren Mustafa Sarıgül tartışmasından ve dalgasından sonra (*), şimdi de eski MHP’li Mansur Yavaş dalgası CHP ile birlikte siyaset kazanını dipten kaynatmaya başladı.
Anımsatalım: Ankara’yı AKP yüzde 38.5 ile kazandı (İ. Gökçek). CHP 31.5 (M. Karayalçın) ve MHP 26.9 (Mansur Yavaş). Zaten yukarıdaki tablo, CHP’nin aday belirleme politikası için çok şey anlatıyor! MHP tabanından oy çalmadan Ankara’yı alması zor gözükmekte. Zaten MHP’nin de sinirlendiğini ve Yavaş’ı ihanetle suçlamaya başladığını görüyoruz. Burada temel mesele, M. Yavaş’ın ne kadar CHP’li gibi davranacağı ve politikalarının sorumluluğunu, CHP’nin üstlenip üstlenemeyeceğidir.. İşin bu yönü var.
CHP’nin bu “yeni” politikasını anlamaya çalışalım... CHP’nin, bu politikasının artık bayatlamış deyimle “şifreleri” bize ne anlatıyor? Olayın 6 yönü var. Şimdi bunlara bakalım.
***
1) Kazanmak ve iktidarı yıkmak: CHP yönetimi ne pahasına olursa olsun “kazanmak” istiyor. Bunu tersten söylersek, ne pahasına olursa olsun, iktidarın bir veya birkaç kalesini “yıkmak” istiyor. Yerel seçimlerden mutlaka önemli, başarılı sonuçlarla çıkmak istiyor.. Bunu da geniş bir “cephe” politikasıyla gerçekleştirebileceğini düşünüyor. Cephe derken kastettiğim ittifak değil, CHP tabanını alabildiğine genişleterek AKP ve MHP’ye oy vermiş seçmenleri partiye çekmek istiyor. Bunun önemli bir yolu da “kitle partisine uygun” siyasal ve sosyal mesajlar ve adayın kimliği!
M. Sarıgül, AKP’li seçmenin de dilinden anlayan bir politikacı olarak görülüyor. Şişli’de ve partisi Türkiye Değişim Hareketi’nin izlediği kitle politikalarında, “her kesimi kucaklamak” şeklinde tanımlanabilir. Bu politikanın görünümü şöyle: İdeoloji az veya hiç yok; ben sizdenim sosyal mesajları... irili ufaklı hizmetle memnuniyet yaratma vb.
Aslında CHP’nin anlayışı, “Sarıgül’leşiyor” bile diyebiliriz. Şimdi buna bakalım:
2) İdeolojiden arınmak- kitle partisi olmak: CHP, “kitle partisi” olmayı ön plana çıkardı. Bu şu demek: Bir ideolojik saplantımız veya kılavuzumuz yok. Herkesi kucaklayacağız. Cemaatçisini, tarikatçısını, AKP’liyi, sosyal demokratı, dindarı, türbanlıyı... Bu, ideoloji ön plana çıkarmaktan aynı zamanda vazgeçmek de demek. İdeoloji, CHP’nin geçmiş kimliği olarak var. Tabii, partinin sosyal demokrat kimliği, özgürlük ilkeleri, okyanusa atılmış değil. Programı bunun üzerine kurulu. Partinin yürütücü liderlerinin, yöneticilerinin kökenleri de buradan geliyor.
3) Peki, parti “sağcılaşıyor mu?”: Bu yönde tanımlamalar yapılıyor. Ben, bir “sosyal demokrat” partinin sağcılaşmasına, salt “kitle partisi politikalarına” bakarak karar verilebilir olduğunu sanmıyorum. İki önemli kriter ararım: Liderlerin kökenleri, anlayışları ile parti programı (ekonomik, sosyal). CHP liderliği sağcı olarak tanınan, bilinen politikacılara mı geçti? Ekonomi politikası sağcılaştı mı yoksa hâlâ sosyal demokrat tabanlı mı? Bugünkü CHP’nin kitle açılımı ve ideolojiden kaçınması, bunları içeriyor mu? Hayır.
CHP sanki daha çok, AKP’den önce çöken ve yok olan “merkez sağ” partilerin, aslında tamamen AKP’ye yamanmış olan, “yerini” doldurmak veya merkez sağda kendisinin kontrol edeceği yeni bir “yer açmak” ve bu yerin bir kısım eski seçmenini de AKP’den çalmak istiyor...
Çünkü AKP, “köktenci/dinci” politikalarıyla, merkez sağda giderek daha büyük boşluklar yaratmakta.
4) Yükseliş rüzgârı: CHP, iktidarı yerel seçimlerde sarsarak, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler için büyük bir rüzgâr yakalama peşinde. Yerel seçimlerde önemli bir başarının, sonraki her iki seçime de büyük etkisinin olacağı kesin. CHP, buradan alacağı güçle, iktidar olma düşleri kuruyor..
5) Parti içi çalkalanma: Peki, CHP yönetiminin bu politikaları parti içinde çalkalanma yaratmaz mı? Şüphesiz.. Muharrem İnce Ankara aday adayı ve parti içinde gücü var. Aylin Nazlıaka aday adayı.. Şimdi bir kalemde bu isimleri yok sayarak MHP’li bir adaya tepeden teklif götürmek, önemli rahatsızlık yaratıyor. Bu büyür mü, bilmiyorum, yerel seçim sonuçlarına bağlı!
Belki geçici bir son söz olarak: Maksat ve hedef AKP’yi sarsmak ve yıkmak olunca, eğer bu politikalar da amaca uygunsa, bunu deneyecektir.
Ben bu politikanın CHP’ye seçmen kaybettireceğini düşünmüyorum. Çünkü, CHP’lilerin büyük çoğunluğunda odak düşünce, RTE ve AKP iktidarından bir an önce kurtulmak ve umudu yeşertmek.. RTE, seçmenin iradesini de belirliyor gibi.
6) Kılıçdaroğlu ve ekibinin geleceği: Gördüğüm kadar, yerel seçimlere kadar ciddi bir karşı çıkış olmaz. Seçimlerde eskiyi aşan önemli bir yükseliş, yönetime genel seçimlere kadar şans verir. Ama ilk seçimde hoşnutsuz bir sonuç, parti içi tartışmaları ve politikaları keskinleştirecektir. Hele sonraki iki seçim...
(*) Can Ataklı da cesur bir çıkışla aday adaylığını koydu. Sevgili meslektaşım ve dostum keşke aday olarak seçilse ve seçimleri kazansa! Ama görünen o ki, ne Gürsel’i ne Ataklı’yı ne de başka birisini gözü görüyor CHP merkezinin, Sarıgül’den başka!

Büyük Kapışmanın Anatomisi - Orhan Bursalı
Başbakan – F. Gülen çatışması, bu köşeyi izleyenler bilir, benim açımdan bir yıl önce yazılmış, yorumlanmış, analizleri yapılmış ve bitirilmiş bir konuydu! Dershane, bu çatışmanın sadece geçmiş analizleri tamamen doğrulayan boyutu! (Kendime minik bir pay çıkarmamı hoş görün!) Bugün yazanlar diyorlardı ki, bizimkiler dahil, “öyle bir çatışma yok, küçük anlaşmazlıklar olabilir, ama etle tırnak gibi iç içe geçmiş bir iktidar var karşımızda...” falan filan.. Şu kadar diyeyim: Siyasi analiz, bilimsel bir yöntem, bakış gerektirir!
Anlaşmazlığın ve kıran kırana savaşın geldiği boyuta bakın.. Fethullah Gülen peş peşe veryansın ediyor: “Bize cennetin kapısını kapatmak bile isterler, Firavun sizin karşınızdaysa doğru yoldasınız”, “Öyle rahatsızlıklardır ki tımarhanelerde bile tedavisi kabil değildir”. Zaman gazetesi dershaneler konusunu cennet cehennem açısından da ele alan başlıklara sarılmış.. Gülüyorum..
***
O dedi, bu dedi.. Hoş da, bunlar tuzu biberi.. Aslına dönelim olayın.. Temel ve can alıcı soru şudur: Birbirlerine destek verip iktidarda olmanın nimetlerini paylaşacaklarına, neden anlaşamayıp her ikisinin zararına olacak bir pozisyon aldılar?
Bazı yazarlar, buna benzer soruları “yahu her ikiniz de kaybediyorsunuz, aptal mısınız?” anlamına gelecek tarz ve içerikte soruyorlar.. Yukarıdaki sorunun yanıtına kısa kısa girelim:
***
1) F. Gülen hareketi ve AKP, iki farklı gövdedir. AKP, 12 yıl kadar önce klasik bir parti olarak kuruldu. Gülen hareketini bazıları hâlâ “hizmet hareketi” sansa da, özünde siyasi bir harekettir ve 1970’lerden beri örgütlene örgütlene bugünkü düzeyine ulaştı... Birbirlerinin içinde eriyip yokolacak bir durum yok!..
2) Her ikisinin de, din olgusunu kullanmasına bakılarak, aynı “hedef ve amaç” taşıdığı sanılıyor! Siyasi İslam’ın ne olduğunu anlamak için İslam dünyasına bakın!
3) AKP siyasi parti olarak ve kendisine bir muhafazakâr demokrat giysisi uydurarak, dini kullanan bir resmi parti! İkincisi ise, örgütlenmesini tamamen din temelinde, yarı gizli- yarı açık, geniş hücre tipinde, gençlere burs dershane, yurt, okul yardımlarıyla ve dini ideolojik kazanmayla gerçekleştirdi. 4) Şüphesiz AKP iktidara gelerek tüm devlet aygıtını ve bunun dışında tüm ticari sosyal hayatı denetleyerek ve yöneterek, amacına doğru ilerliyor. 5) Gülen hareketi de devlette örgütlenmeyi (polis, idari yönetim, ordu, şüphesiz ki bakanlıklar vb.) başından beri hedef koydu. Peki neden devlet?!
***
6) Çünkü devlet en büyük güçtür! Bütün ekonomik hayat bile oraya bağlı! Eğitim, valilikler.. Toplumun kılcal damarlarına kadar girmediği yer-delik yoktur.. Polis, istihbarat güç demektir. Yargı/hukuk en büyük güçlerden biridir.. Bunları yönlendirmeyi becermeye başladığınızda, önemli bir iktidar odağısınız! Kontrol ettiğiniz devlet aygıtını, dikine ve yatay gelişmeniz için kullanırsınız.. Hem de nemasını yersiniz.
7) Toplumu etkilemek, güdülemek için medya örgütlenmesine büyük paralar harcıyor her iki taraf.. Bugün cemaat ile AKP/Erdoğan medyasının alabildiğine ve birbirini yok edercesine bir kapışmasını izliyorsunuz. Bu gazetelere televizyonlara kalemlere bu kadar para boşuna mı akıtıldı.. Şimdi cephelerden savaş zamanı! Birileri bunu gazetecilik sanıyor. Uzan’ın gazeteciliğidir bu! Her iki tarafın medyası, aslında, kendi dışındakilere gerektiğinde doğrulttukları bir makineli tüfek! Bazen bir balistik top! Veya İnsansız Hava Aracı!
***
8) 2003, iktidar ittifakı idi. AKP bütün cemaatlerin desteğini almıştı! Tabii bunlar arasında siyasi hedefi, hacmi, büyüklüğü bakımından en önemlisi Gülencilerdi..
9) Neden parçalandılar, sorusuna gelelim: Çünkü her ikisi de iktadara tırmanmanın doruklarına dayandılar.. Dorukta iki büyük güç, iki büyük odak, iki büyük hırs oturamaz. Çatışma, işte doruğa ulaşılınca başladı.. Orada birbirlerini gördüler, RTE baktı ki Gülen yanında aynı koltukta oturuyor!
10) RTE bir şeyi geç gördü: Kendisi iktidarda ama devletin en önemli aygıtı, polis, isitihbarat, yargı cemaatin denetiminde! Yani RTE, kuşatılmış durumda.. Bunu 2012 MİT darbesinden önce gördü! MİT darbesi ise, Gülencilerin Erdoğan’ı devirme operasyonu idi. RTE’nin yanıtı hemen geldi.. Polisteki istihbarattaki örgütlenmelerini dağıttı, Gülencilerin denetimindeki özel mahkemeleri kapattı ve kendi terör mahkemelerini kurdu.. Fidan’ı verseydi, hemen arkasından kendini de vermiş olacaktı.
11) Ne dedik? Tek başbakanlık, tek egemenlik koltuğu var ve bunu tek kişi doldurur!.. RTE, koltuğuna oturmakta olan müttefikini aşağıya iteleyiverdi.. Allahaşkına bundan daha doğal ne olabilir? Tersi olsaydı, RTE aşağı itiliverilecekti..
12) Bitmedi, dahası var ve dershanelere döneceğim.. Ve bir de cemaatçilerin “demokrasi” havariliğine ve soracağım..

Sandıkta Zayıflarsa İşi Bitik - Orhan Bursalı
İktidarın her adımının nasıl allanıp pullanıp muazzam işler, büyük adımlar diye ülkeye sunulduğunu öğrendik...
Barzani ile buluşma da onlardan biri! Hem de Diyarbakır’da... Neden Diyarbakır diye sorarak yumağı çözmeye başlayalım:
Diyarbakır, Kürtlerin merkezi. PKK, BDP için birinci derecede önemli büyük kentimiz. BDP yönetiminde...
Diyeceksiniz ki, ne var bunda, Barzani’nin de “Kuzeyin Güneşi”ne gelmesi doğal değil mi... Şüphesiz ki... Ama önemli olan, sazlısözlü, şiirli türkülü Diyarbakır sahnesini Erdoğan’ın kurmuş olmasıdır.
Neyse lafı uzatmayalım: Erdoğan, özellikle son aylarda iyice çatışan iki Kürt liderliğin arasına giriyor. Barzani’yi, PKK/BDP/İmralı’ya karşı çıkartıyor... Şimdi filmi biraz geriye saralım.

***
Erdoğan ve iktidarı, son iki yıl içinde Barzani ile üç farklı dönem yaşadı. Birinde, Irak merkezi hükümetini dışlayarak, Barzani’nin bölgesel yönetimi ile petrol, gaz anlaşmalarına soyundu. Öyle ki, Ankara adeta Irak’ı parçalayacak! Irak yönetimi ile kanlı bıçaklı oldu... ABD bile bundan rahatsızlık duydu...
İkincisi, bu kez Barzani ile atışmalı dönemdi... Bu dönemde İmralı’da Erdoğan ile Öcalan arasında, Suriye ve Irak Kürtlerini de kapsayan bir Türkiye - Kürdistan Federasyonu kurulması zımni anlaşması ortaya çıkmıştı. Öcalan’ın Milliyet gazetesinde açıklanan kıyamet koparan görüşme tutanakları, bunu net gösteriyordu... Bugün bu anlaşma, sürünen eşek olarak çekiştirilip duruyor.
Tabii, bu “federasyon” hem bir düş hem de çok sorunlu bir ölü projeydi! İran’ın Kürt bölgesi? Suriye? Ya yıllardır Irak Kürdistanı’nda tutan Barzani ve Talabani’yi ne yapacaklardı?
Aslında bu “federasyon” düşü, Ortadoğu’da bugünkünden bir adım önceki fotoğraf üzerine kurulmuştu: Suriye’ye müdahale söz konusuydu, ABD esip gürlüyor, Fransa, İngiltere hazırlanıyor ve Ankara’daki savaş ağalarımız da avuçlarını ovuşturuyordu! Suriye’deki Kürt parçası, federasyonun ayağı olacak gibi duruyordu!..
İran-ABD-İsrail ise neredeyse savaşın eşiğine geliyordu. İran’ın atom bombası üretimini engellemenin başka yolu yok gibiydi... Böyle bir savaş olursa, İran’daki Kürt parçası da özgürleşir ve “federasyon”un dördüncü parçası olurdu. Zaten Ankara da bu dönemde İran’a karşı mesafeli ve Amerikan-İsrail pozisyonuna yakındı.
Barzani-Talabani de, bu Ortadoğu savaşı içinde bertaraf edilebilir miydi, nasıl edilirdi, “federasyon”a ortak mı edilirdi, büyük muamma olarak ortadaydı. Ankara ile Barzani arasında diplomatik ilişkiler de küfürbazlı döneme girdi!

***
Ama bir ay içinde ortam ve ilişkiler değişti, ABD, Suriye savaşından yan çizdi, baktı ki El Kaideciler olayı götürecek... Derken beklenmedik bir şey oldu, İran’ın o müthiş diplomatik açılışı geldi. ABD-İran flörtü resmen başladı...
Aslında bu olan bitenler, Erdoğan-Öcalan arasındaki İmralı anlaşmasını da çöpe attı! İki taraf da sözde varmış gibi davranıyor!
Önemli bir şey daha oldu: Suriye’de Kürt bölgesi! Buna “Ankara-Suriye Kürtleri savaşı” da denebilir! Kelle kesen El Kaide bağlantılı El Nusracıların, Suriye Kürtlerine karşı savaşının ardında Ankara epey vardı. Güneydoğu’dan binlerce Kürt ve PKK, Suriye’de PYD’ye destek vermek için gitti. Sonuç: Kürtler kazandı, üstelik özerk yönetimlerini ilan ettiler!
Unutmayın ki orası, BDP-PKK yönetiminin bir parçası! Yani aslında PKK resmen bir özerk bölge (devlet) sahibi! Suriye ile sınırımız 900 km... Peki, Kürtlerle kaç kilometrelik yeni sınırımız oldu?!

***
Bu karmaşık gibi görünen sürecin önemli bir noktası daha var: Barzani-PKK/PYD çatışması! Barzani, Suriye’de PKK bağlantılı bir özerk bölge kurulmasını hiç istemedi. Burada sorun, Ortadoğu’dan boy pos atan “Kürdistan”ın patronu kimin olacağı konusudur.
***
İşte Kürt Meselesinin geldiği bu noktada (a- Barzani-PKK çatışması, b- Suriye’de istenmeyen Kürt bölgesi ve c- ölen İmralı anlaşması!), RTE iktidarı, Barzani’yi devreye sokuyor... Hem de Diyarıbekir’de!
Hiç kuşkunuz olmasın: RTE önümüzdeki dönemde tek olayı düşünüyor: seçimler... Çünkü o büyük iddiasını sürdürmesinin tek dayanağı, sandıktan güçlü çıkmaktır. Başka her şey RTE’nin aleyhindedir. Sandıkta zayıfladığı an, işi bitiktir!
Bütün hesabı, Kürt oyları üzerindedir! Apo yerine Barzani verelim!

'Osmanım' Nasıl Kurtarılır?-Orhan Bursalı
Hemen aklınıza Vasıf Öngören’in “Asiye Nasıl Kurtulur”u gelmesin. Bu epik tiyatroyu Vasıf, sanırım 1970’lerde yazmadan önce Berlin’e gelmişti; dönemin ünlü Berliner Ensembl Tiyatrosu’nu ziyarette ve bir oyun seyretmekte tıfıl bir öğrenci olarak kendisine eşlik etmiştim. Bu tiyatronun kurucuları, efsane Bertolt Brecht und Helene Weigel idi.
Vasıf’ın “kötü yola düşmüş” Asiyesi’ni kurtaran yoktu, tersine, devlet durmadan Asiyeler doğuran, üreten toplumsal yapının destekçisiydi… Ancak toplumcu bir düzende belki Asiyeler kurtulabilirdi...
Ama aynı devlet bakın benzer bir şekilde “kötü yola düşmüşOsmanım’ı nasıl da kurtarıyor! Demek ki isterse yapabiliyormuş!Osmanım dediğime bakmayın, bir tabir bana ait değil, “gizli tanık” olarak dinlenirken, polisin savcıların kendisine “Osmanımmmmm” diye seslenmesiyle kimliği açığa çıktı!
Davada tanıktı, sanıktı hem de gizli tanıktı! Dünyada bir kez daha asla görülemeyecek bir “atipik” durum, Propaganda şefi ve uydurukluk makinesi gibi çalışan H. Çelik’in deyimiyle! Yani savcılar ve mahkeme etinden, sütünden, budundan herşeyinden yararlandılar; bu kadar hizmetten sonra, tabii ki salıverdiler! Neymiş? “Osmanım”ın Danıştay cinayetinde parmağı olduğu kanıtlanamamış... Oysa telefon sinyalleri, Yıldırım’n 10 dakika mesafede olduğunu gösteriyordu!
Yani “çetenin” asli elemanlarından…

***

Osman Yıldırım’ı Danıştay cinayetiyle tanıdık... “Türban kararları” bahanesiyle Danıştay’ı basan ve Yücel Özbilgin’i öldüren Alparslan Arslan ve ayrıca Cumhuriyet gazetesini de bombalayan çete üyeleri, Ankara’da yargılanıyor ve müebbet ve ağır cezalar alıyor. Bitmiş sonuçlanmış bir dava...
Ergenekon’la ilişkisi ne? Savcıların, cemaat ve iktidarın, Ergenekon davasında “kanlı bir olay”a ihtiyaç duymalarından... Danıştay baskını iktidar yandaşlarınca hemen “Ergenekon’un eylemi” diye damgalanmıştı, anımsayın! Didindiler, çırpındılar bu bağı kurmak için... Öyle ki, İlhan Selçuk’u, Mustafa Balbay’ı ve Cumhuriyet gazetesini, kendi binalarını bombalamakla suçlamaya kadar vardırdılar işi! “Osmanım”ı ikna bu nedenle önemliydi... Ergenekon savcıları, iktidar, yüksek yargı organları eşgüdümle çalıştılar mı ‘Osmanım’ı iknada? Ergenekon eski yargıçlarından Köksal Şengün olayı bütünüyle biliyor, bu nedenle soruyor: “Osman Yıldırım’la Ankara’ya gidip kimler konuştu?” Arkadaşımız İlhan Taşçı, Cumhuriyet’te 7 Ağustos’ta “Osmanım’ın sır dolu görüşmesi” başlıklı haberinde açıkça yazıyor: Zekeriye Öz ve Mehmet Ali Pekgüzel bakanlığın da izniyle Ankara’ya gidiyor, F tipi cezaevinde yatan Osman Yıldırım’la konuşuyor, onu ikna ediyorlar…“Osmanım” ikna odasında halledilince, hemen yargı tepeden çalışıyor. Yargıtay savcısı Danıştay davası Ergenekon davasıyla birleşsin diyor, Yargıtay kabul ediyor, dava bozuluyor ve dosya Silivri’ye gönderiliyor…
Böylece “Osmanım”ın ulvi görevi başlıyor!
Sorguya alıyorlar, Danıştay baskınını Ergenekon işledi dedirtiyorlar, bazı sanıkları suçlattırıyorlar ve olayı bitiriyorlar. Artık hem sanık hem tanık o, üstelik bir de “gizli tanık”, iyi mi! Yemede yanında yat! Önemli olan hukuk mukuk değil, “Osmanım”ın tek eveti ile idam sehpasının kurulması! Osmanım’ın söylediklerini destekleyecek tek bir kanıta ihtiyaç olabilir mi?!
Osmanım” olayı, aslında bütün Ergenekon davası sanıkları arasında kurulan “suç” bağlarının tıpkısının aynısıdır!
Ama allahları var, Osmanım’a verdikleri sözü tuttular, yattığı süre kadar ceza ile salıverdiler. Yüzünü değiştirecekler, yeni kimlik verecekler, koruyacaklar..
Ohh ne âlâ, Osmanım için Mualla! Ama ben inanıyorum, şu günler geçsin, Osmanım’ın vicdanı dile gelecektir...
Tabii Danıştay cinayeti dosyası da sahipsiz kaldı, çünkü Ankara’daki yargılamada ağır ceza alanların hepsi “delil yetersizliği” ile beraat etti! Peki kim kaldı geride? Tetikçi Alparslan Arslan... Tetiği onun çektiğinden en küçük bir “karartma” yapabilselerdi, o da dışarıda olacaktı...

***

Ergenekon davası ile Yurt gazetesi genel yayın müdürü ve televizyon programcısı Merdan Yanardağ’ın bir ilgisinin olduğunu anımsayan var mı? Sorguya çağırmışlardı, ifadesini verip normal hayatına dönmüştü... Sevgili Merdan’a da suç örgütü üyeliği yüklemezler mi? Hadi bakalım, şimdi arıyorlar! Merdan, gazetesiyle, programlarıyla cemaate ve iktidara karşı dik duran bir sosyalist gazeteci arkadaşımız.“Torba yasa”ya son anda adeta bir geceyarısı maddesi ekleyerek, suçlu ilan ediverdiler!
İşleri güçleri hayatları karartmak… Solculara karşı bitmek tükenmek bilmeyen kinleri her daim devrede!

19 Mayıs ve TC'nin Sonu Rüyası - Orhan Bursalı
Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluşu ile ilgili her şeyin adım adım, yılbeyıl, aybeay, günbegün; yasa ile, emir ile, yasak ile, şiddet ile, hukuksuzluk ile, utanmazlık ve arlanmazlık ile, ama inatla silinip yok edilmeye çalışıldığını her söyleyişimizde hadi canım sen de dendi... Günlük yaşayanlar için yarın yoktur, öbür gün hiç yoktur... Dün de yoktur önceki gün de... En çok da bir kısım sayın gazeteci/yazar, günlük yaşar, gazetesinin ömrü kadar kısa.. Oysa gazeteci günün olaylarını, yakın geçmişte yaşanan benzer olay ve olgularla birleştirerek anlamlandırmazsa, gazetecilik yapamaz.
19 Mayıs’a bu iktidarın alerjisi nedir? Tabii bunu bilen sevgili okuruma sormuyorum... 29 Ekim’e olan alerjisi neyse... Atatürk’e olan, Atatürk zamanına olan alerjisi... Türkiye Cumhuriyeti’ne olan, ulusal devlete olan alerjilerle bütünleştirdiğiniz zaman, büyük fotoğrafı elde edersiniz... Hâlâ anlamayanlar varsa: AKP’nin silahşorları, kalemşorları, yazıp çiziyor ve söylüyorlar: Türkiye Cumhuriyeti yanlıştır. Bir parantezdir aslında yaşanmaması gereken. Biz Osmanlı’nın devamı Yeni Osmanlı’yız. TC dönemini tarihten kesip çıkartıyoruz, bugünü Osmanlı’nın son dönemine yapıştırıyoruz... İslamı birleştirici kabul ediyoruz, milliyet yok çokuluslu kültürler var...Emine Erdoğan, Başbakan’ın eşi, 10 Mayıs 2013’te İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Türkiye Federasyonu toplantısındaki konuşmasını anımsatayım. Orada kendisine “Liderlik Ödülü” verilen Bayan Erdoğan diyor ki: Medine, Bağdat, Mekke, Kudüs gibi yerlerden, yani “köklerinden koparak özünden uzaklaşarak, kendine yabancılaşarak bir değişim gerçekleştirmek, tahribatla eşanlamlıdır… Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafya, son 100 yıl içinde bunu denedi ve başarısız oldu... Biz, değişmek zorundayız ve değişeceğiz. Ancak... başkalarına benzeyerek değil, kendimiz olarak ve kendimize benzeyerek yapmak zorundayız”.
Bayan Erdoğan’a “teorisyen” diyecek halimiz yok. Eşinin, Davutoğlu’nun ve AKP silahşorlarının geçmişe siyasi ve ideolojik bakışını ve geleceği nasıl kuracaklarını naklediyor.
***

100 Yıllık Başarısızlık, Cumhuriyet dönemini anlatıyor bize. Başarısızlığın ölçütü nedir onlara göre?a) Kendileri gibi köktendinci inanışları olan ve İslamı her şeyde esas alan bir kadronun, AKP’nin iktidara gelmesidir. Laiklerin, laik devletin, laik düşüncenin, yönetimin iktidardan tasfiyesidir… 100 yılın tersinmesi, Osmanlı’nın bile bir kenarda bıraktığı bir coğrafyaya, İslami topraklara geri dönüştür.. Yani: “Bunu yapıyorsak, TC sona ermiş demektir”.
b) TC Ulusal devletinin ortadan kaldırılması, 100 yıllık Cumhuriyet döneminin tasfiyesidir. Bunu hem “çözüm” diye ileri sürdükleri “İslami birliğe dayanan” Türk-Kürt federasyonunu TC’nin yerine geçirerek kanıtlıyoruz, diyorlar!c) Buna inanan çok insan var. Mesela Şükrü Hanioğlu isimli tarihçi ve İslami solculuğa yakın aşıkdaşları... “Türk-Kürt bölünmüyor, birleşiyor” başlıklı yazısında (Sabah, 5 Mayıs), TC’nin “ulusal devlet” projesi bir sanal gerçeklikti... bu “sanal birlik”in sonuna gelindi, diyor ve Türklük mürklük sorunu öne sürenleri de birliği baltalamakla suçluyor...
Hanioğlu, bu “sanal birlik” yazısını mesela 20 yıl, 30 yıl önce yazmamıştı.. Ne zaman yazıyor bunu? İktidar “barışı süreci” başlattıktan sonra. İktidarın ideolojisine destek olarak “tarihçi gerekçeler” ileri sürmek, vakayi adiyedendir. Sıradanlaşmaktır. Hanioğlu’nun zaten Cumhuriyet’e, ulusal devlete ve kuruluşuna uzak durduğu bilinir, bu nedenle, yazısı yadırgatıcı değildir...
***

Bir nokta daha: kitabımda vurguladığım gibi, bütün bugünkü yaşadığımız ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tepeden tırnağa tartışma konusu yapılması ve büyük başarısızlık olarak niteleyerek yıkılmasına alkış tutulması, 60 yıllık sağcı- İslami- Türkçü, mandacı iktidarların başarısızlığıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu’nun, dayandığı ilkelerin değil.İslami Türkçü sağcılar, şeriatçılar dinciler, AKP dahil, 60 yıldır ulusal devleti ve ülkemizi yiye yiye bitirerek, batırarak, satıp savurarak bugünkü noktaya getirdiler ve şimdi de, tarihin en büyük soytarılığını oynuyorlar.
19 Mayıs’ı ve bütün varoluşumuzu yani 100 yılı tarihten kesip atıyorlar… 100 Yıllık Hesaplaşma’nın sonunu ilan ediyorlar..
Sadece derim ki, aç tavuk kendini darı ambarında sanır.. Osmanlı’nın neden ve nasıl çöktüğünü anlayabilecek kıymık kadar düşüncesi olmayanlar yarını kuracaklar öyle mi? Sadece batarlar, tıpkı Osmanlılar gibi…
Bugünü, 19 Mayıs’ı kutlayalım. Yaşasın 19 Mayıs, Yaşasın Atatürk ve devrimleri, yaşasın yarının laik demokratik sosyal hukuk devleti ve özgürlükler!

(*)www.cnnturk.com/2013/turkiye/05/10/emine.erdogandan.suriye.aciklamasi/707442.0/NOT: Artıbirtv’de bugün saat 12’de Haluk Şahin’in konuğu oldum. Çok temel konuları tartıştık.. İzleyin derim. Tekrarı Salı 23.30.

İktidarda adeta bir savaş hükümeti oturduğunu bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Durmadan, Birleşmiş Milletler’i, ABD ve Avrupa’yı Suriye’ye karşı savaşa çağıran bir iktidarla karşı karşıyayız. Şunu bile diyor yarı açık: “Siz yapmıyorsanız benim elimi serbest bırakın! Destekleyin yeter, ben Esadı halledebilirim.
Şakşakçıları az değil! Gazeteci kılığındakiler iktidar adına hemen tehdide başladılar: Türk Devleti güçlüdür, Esad’ın hakkından gelir! Jölelisinden tutun badem bıyıklısına, bıyıksızına, modern görünüşlüsüne, iktidara destek politikasına geçince gazetesi, kendisi de patronun düdüğü olarak savaş tahrikine soyunanlara kadar... Okumuşlar, ama sıradan bir yurttaş kadar sağduyuları yok veya sağduyusunu peşkeş çekmişler...
Ataol Behramoğlu’nun dizesi sükûn ediyor: Ne Çok Hain! Savaş destekçilerinin hepsi tarihin pislik sayfasına bir dipnot olarak düşülecektir.
Adam, gazeteci vb. kılığında, barış barış diye, analar ağlamasın diye yazıyor, çiziyor, haykırıyor...
Ama sıra iktidarın Suriye’de iç savaş kışkırtıcılığı ve Suriye’ye savaşa gelince, bu kez de savaş savaş diye haykırıyor.. “Eli kanlı Esadın yıkılması” gerekiyormuş, bunun için Suriyeliler birbirini öldürebilir, yüz binlerce kişi ölebilir, Suriye parçalanabilir, anaların feryat figanları bütün dünyayı sarabilir. Hayır hiç önemi yok...
Peki sen barıştan yana değil miydin, neden savaştan yanasın şimdi!
Ne çok hain”in yanına ekleyelim: Ne çok alçak!
***
İktidarın Suriye savaşına gizli-açık müdahil olmasından sonra kaç yurttaşımız öldü-öldürüldü ve bunun sorumlusu kim? Bu politikanın uygulayıcıları kimse! Sınırı oralarda kim ortadan kaldırdıysa!
Türkiye savaşçı bir ülkedir iki yıldır. İktidar, bizzat Başbakan, “yurtta barış dünyada barış politikasını tamamen terk etmiş, “aktif barış” gibi bir kavramı, savaşçı politikanın üzerine bir kılıf olarak geçirmiştir. Davutoğlu’nun zaten Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir yurttaşı kimliğinde, ama Yeni Osmanlı olarak, Ortadoğu’da tarihi, kültürel, siyasi, ekonomik hak iddia ettiğini biliyoruz...
İktidarın en çok korktuğu, ABD ile Rusya’nın Suriye konusunda bir uzlaşıya varmasıdır. Öyle anlaşılıyor. Örneğin bu iki devletin Suriye konusundaki çabalarına iktidardan hiçbir destek gelmemesi, RTE’nin daha üç-beş gün önce Esad’ın yıkılması için verip veriştirmesi, ancak bunun işareti olabilir... İktidar, Esad ile muhalifler arasındaki görüşmelere de açık destek vermemektedir. Tam tersine, böyle bir uzlaşı endişesi içindedir.
Emniyet ülkede El Kaide’de, Afganistan’da, Pakistan’da askeri eğitim almış 2 bin kadar Türk yurttaşının varlığından söz ediyor... Selefi diye isimlendirilen köktendincilerin sınırımızda ve Suriye’de Esad’a karşı savaşları, iktidarı zerre kadar endişelendirmiyor. Onlara silah vb. desteklerin Türkiye’den gittiğini dünya âlem yazıyor. ABD bile “Esada karşı savaşlar arasında tek bir laik cephe yok” derken ve endişelerini belirtirken Katar bile görüşmelerden yana çıkarken Ankara kendi belirlediği savaş politikasına devam ediyor.
Hatay’ın, Reyhanlı’nın her türlü gizli servisin cirit attığı alan olduğunu dünya âlem ilan ediyor. Türk vatandaşlarının, sınır bölgesinde yaşayan herkesin, Türkiye’nin huzuru kaçmış, insanlar uluslarası savaşçıların tehdidi, baskısı altında kalmış ve biz hangi ülkedeyiz diye sorar olmuş... Ama Ankaranın kılı kıpırdamıyor.. Onlar hâlâ “eli kanlı Esad” diye bağırıyor ve Türk devleti güçlüdür nutukları atarak, Suriye’ye saldırmak için yol yordam, kapı, izin, destek arıyor.
***
İktidar yakında ABD’ye çıkarma yapacak. Bir sürü gazeteci kılığındaki şakşakçının üfüreceklerine hazır olun. İşe bakın ki, iktidarın başlıca görevi, neden Esad’ın yıkılması ve Suriye’ye girilmesi gerektiği konusunda Obama’yı ikna etmek!
Türkiye’de dış polikada barışın sesi sıfır!
İçeride biber ve diğer gaz savaşlarıyla muhalefetin sesinin bastırılmasının ve meydanlardan uzaklaştırılmasının arka planında, aynı zamanda, Ortadoğu’ya yönelik savaşçı politikanın engelsiz sürdürülmesi amacını da görelim. İçeride muhalefet istenmiyor!
Her şeye rağmen, dış politikada savaşa hayır diyen, barış için politikanın sesi yükselebilmelidir...
Dışarıda savaş kovalayan iktidarın, içeride iç barış girişiminin hiçbir inandırıcılığı olmadığını bilmeliyiz...
Reyhanlı kurbanlarına bu alçakça tuzağı kim kurmuş olursa olsun, bu katliam, iktidarın savaş politikalarının bir ürünüdür, sonucudur.
Bu politikanın sorumluları iktidardan çekilmelidir!

Hiç şüphesiz ki içinde bulunduğumuz süreçte kimin ne dediğini, kimin ne yazdığını, kimin neyi sakladığını ve yazmadığını, kimin bağımsız bir gazeteci tutumu almak yerine şakşakçılık yapmayı tercih ettiğini belgeleştirecek birileri çıkacaktır.
Şu içinde yaşadığımız barış süreciüzerine, ülkeyi dolaşan Patronun Adamları da (şu akil sözcüğünü artık saplandığı b.k’tan kurtaralım) tarihte müstesna yerlerini şüphesiz alacaklardır... Ama onlara gelinceye kadar, tarihin altını çizeceği ne kadar insan, not, olay, söz var, say say bitmez... Dikkat edin, tamamen tarafsız durdum! Bunlara, en hafifinden ihanet vb. gibi sözcüklerin eşlik edeceğini ve bir yüz karalığın peşlerini bırakmayacağını söylemek kâhinlik değil. Geçmişe bakmak yeterli!
Medya bir beyaz kâğıttır veya üzerine hiçbir görüntü veya yazı düşmemiş bir boş ekran veya uzayda henüz dalgalanmamış bir ses... Her sabah bir şekilde bu medya dolup dolup boşalıyor, kimler nelerle nasıl dolduruyor medyayı...
Mesela bakanlığa getirilmiş Ömer Çelik Bey... Eminim düne kadar “Türk olmaktan” sık sık gurur duyardı. Şu söylediklerine bakın: “Devlet kurulurken ulus devlet mantığı içinde tektipleştirici bir devlet kurulmak istendi... Türklerin bile hafızalarında karşılığı olmayan bir Türkçülük ve milliyetçilik üretildi... Bunları kime söylediği önemli değil, söylemesi önemli... Ne tarih bilgisi var, ne devletlerin ve ulusların nasıl oluştuğuna ilişkin bilimsel araştırmalarla tanışıklığı...
Herhalde Türkiye’nin tam işgal edildiği 1918-19’larda yaşasaydı Ömer Çelik ve feyz aldıkları, Başbakanı, Davutoğlusu ve ilh. baştacı edilirlerdi ve Ulusal Kurtuluşçulara karşı savaşırlardı... Tabii o dönemde yaşasalardı böyle bir yüreğe sahip olabilirler miydi üzerine spekülasyon yapmak abesle uğraşmak olur... Ama bu ekibin, işgal ve Kurtuluş Savaşı sürecindeki izdüşümlerini, yani kimlere denk düştüklerini kitapları açan herkes görebilir... Veya 95 yıl öncesinin, milletin tam anlamıyla silip süpürdüğü ve tarihin çöp sepetine attıklarının sanki canlanıp ayağa kalkıp gölgelerinin bugüne ulaştığını sanabilir!
Bakanlık koltuğuna oturtulmasının nedenini daha iyi mi anlıyorum bu demecinden sonra? Belki! Ertuğrul Günay bunları söyler miydi, bilmiyorum. Çelik’in bu dönüşümü tam ne zaman gerçekleşti, tahmin ileri sürülebilir: Başbakan’ın “Türk ve Kürt milliyetçiliğini ayakları altına alması”ndan bu yana olabilir mi?!
Medyayı dolduranlar, siyasetçiler ve bunlarla ilişkili bütün diğer dünyalarda, kişinin kendisi olması bu ülkede neden bu kadar zor olabiliyor? Yoksa bu süreçlerde rol kahramanları asıl benliklerini mi dışavuruyorlar?
Olguları örtbas etmek derken, son yaşanan bir örneği özellikle belirtelim: Mesela süreçten yanaolanlar, ekranlarda ve Kandil’deki açıklamalarda şu cümleyi neden saklama gereğini duyuyorlar ve hiçbir şart yok, her şey güllük gülistanlık diyorlar? Bunu biz değil kendileri izah etmeli: Kürt halkı özgürlük mücadelesiyle önemli bir düzeyi kazanmıştır. Kürt halkı, Türkiyede kimliksiz ve statüsüz yaşayamayacak bir noktaya gelmiştir.Oysa Karayılanın açıklamaları içinde tek ilginç, yeni ve durumu açıklayan ve benim de esas gördüğüm (ve başından beri de bildiğim!) cümle buydu!
Neyse, başka bir konuya geçelim.
Milli Merkez Kurultayı
İzmir Kitap Fuarı’nda isyankâr, içine itildiğimiz durumu asla kabul etmeyen mücadeleci İzmirlilerle beraber olmak keyif vericiydi. Bir kucaklaşma, dertleşme, gönül alışverişi... Hepsine çok teşekkür... Mustafa Balbay’ın kafesi arkasına da geçtik ve kitaplarını imzaladık...
Bazı okurlar şu soruyu yönelttiler: Milli Merkez hakkında ne düşünüyorsun? Recep Bey (+Apo) anayasasına karşı oluşmuş bir halk, bir millet hareketi! Karşı çıkmak ne mümkün! Şüphesiz desteklenmeli! Umarım genişleyerek yayılır ve Başbakan Recep Bey’in başkanlık veya kendisini ülkede yasal en büyük tek otorite haline dönüştürecek anayasasını engelleyici büyük bir güç haline gelir...
Gördüğümüz kadarıyla çok farklı kesimleri kucaklıyor... Önemli olan, süreci iteleyen güçlerin, bu farklı yapıyı gerçekten yönlendirecek olgunlukta davranıp davranmayacağıdır. Hiçbir kırgınlığa veya dışlamaya izin vermeyecek bir olgunluk... Öyle ki, bu hareketin hedefine ulaşması uğruna, gerekirse kendi partisel çıkarlarını bile hiç önemsemeyecek bir özveri ile...
Yarın, analar ağlamasın siyasal sahtekârlığı üzerine...

Hadi bugün eleştirileri siyasete yöneltmeyelim. Hiç uymadığım iyimser “pazar yazısı” geleneğinin yine de dışındayım! Bir toplumsal eleştiri çıkar mı bir filmden? Konu Kelebeğin Rüyası! Veya bir parlak konu nasıl berbat edilir! Ama önce sinemalar üzerine kısa bir iki not!Rexx’te festival filmine bilet bulamayınca hadi Kelebeğin Rüyası’nı seyredelim dedik. Rexx’in canına okudular biliyorsunuz. Girişteki balkonlu güzelim büyük salonu parçaladılar. Ana salondan aşağıda üç-dört odacık yaptılar, balkondan da büyük salon ve başka odalar... Festival filmi yeni büyük salonda, nefret ediyorum minik odacıklardan! Ama bu kez kaçış yok.
Paranın gözü, kazancı ençoklaştırma üzerinde odaklı. Yahu şu elması (eski salon) koruyalım, yanlarına da “pırlantalar” (küçük sinemacıklar, odacıklar değil) yerleştirerek değere değer katalım, zorluğu böyle aşalım diyen bir mantık yok. “Elmas” parçalanıyor! Toptan bir değersizleşme!Emek Sineması’nı da aslında aynı paranın gözü yerle bir ediyor! Emek Sineması’nın ardından dökülen gözyaşının ana nedeni, kadim bir geleneği, kapısıyla, girişiyle, geniş salonu ve balkonuyla, içinde ruhları anıları dolaşan milyonlarca insanıyla birlikte ebedi yaşatmak ve gelecek nesillere devretmekse... İkincisi de bu kadim anıtın ortalıktan kaldırılması, sinema sanatını da değersizleştirme ve paranın topunun önüne koyarak parçalamaktır.
Emek, Cumhuriyet tarihinin en eski sinema salonu (1924)! Orada oynayan filmlerden (ilki hangisiydi acaba!?) yola çıkarak bir sinema tarihi bile yazılabilir! Emek’in yıkımının güncel geçerli Cumhuriyet düşmanlığının bir sonucu olduğunu söylemeyeceğim, ama her şeyde “kâr maksimizasyonu” mantığının çalıştığı bu iktidar devrine yıkımın denk düşmesini rastlantı saymak istemem! Vakıflar bu iktidarın yönetiminde unutmayın! Taksim Gezi Parkı da topun ağzında! İktidarın gazıyla, biberiyle, copuyla topluca sanatçıların üzerine yürüdüğü bir dönem, Cumhuriyet tarihinde görülmemiştir!

***

Film üzerine gazete haber ve magazin sayfaları övgü dolu söyleşilerle dolup taşmıştı! Yılmaz Erdoğan deyince akan sular duruyor. Bu sanatçının daha önce de iki filmini seyretmiş, güzel eğlenmiş ve bir “anekdotlar toplamı” olarak belleğime kaydetmiştim! Ama burada, iki genç şairin şiir peşinde koşmaları gibi benim için yeterince ilginç “uzun metrajlı bir konu” vardı! Zonguldak gibi bir maden kentinde 1940’ların atmosferinde sosyolojik dönüşümü de arka planda izlemek keyifli olacaktı.
Filmde bir dizi hoşluk var. Yaratılmış atmosfer alkışa değer. Yoğun emeğin izlerini yadsımak mümkün değil. İki genç şairin (Mert Fırat fevkalade!), Yılmaz Erdoğan’ın oyunları sürükleyici. Tipolojiler ilginç. Bunları, “filmde hiç mi iyi şey yok” diyecekler için yazıyorum. Bizde eleştiri yaptın mı “vay iyi yönleri mi yok” diye hemen bir karşı duruşla yaklaşırlar ya... “Kardeşim iyi yönlerini yazan yazana, bırak da ben eleştireyim!”

***

Sinema tarihimizde başta sona şiiri eline, diline dolamış başka bir film var mı, bilmiyorum. Bu film öyle! İki genç şairin “şiirlerini” ve bu uğurda çırpınışlarını izliyoruz. Konuya ancak şapka çıkartırım! Aşk var, olgun bir edebiyatçı ağabey var ama şiir hepsinin üzerinde. Her şey, aşklar da, aşklara ilişkin duygular da sadece şiir için bir araç. “Ancak ah o verem yok mu, verem!” Verem şairlerimizle birlikte bence filmi de kırıp geçiriyor! En büyük verem, başka büyük yok. Şiiri de güzelim konuyu da bitiriyor.
Ama ne ölümler! Böğürterek, kan kusturarak dakikalarca... Neredeyse kendi kan banyosu içinde ölümler... İnsanın, “nerede o eski Türk” (eyvah Türk dedim!) flimlerindeki asil ince “hastalığı ve sessiz sedasız genç kız ve erkeklerin ölümü” diyesi geliyor! Yılmaz Erdoğan, çok güzel bir konuyu “salya-sümük bir filme ve sona” dönüştürmeyi becermiş. Şiiri vereme ezdirmiş! Her ne kadar ölümlere oda duvarlarına yazılan dizeler eşlik etse de!
Film iki kişiyi gömmüş, Kıvanç mezarlıkta tepede yalnız kalmış ve aslında orada sona ermiş... Hayır kimseyi merakta bırakmayacak yönetmen,Kıvanç Tatlıtuğne oldu diye soranlara da yanıt veriyor: Onu’da Zonguldak’ta omuzlar üzerinde mezara uğurlayarak bitiriyor filmi!

***

Sayfalarca övgünün kaynağı nedir diye düşünürken benzer çevrelerce Müslüm Baba’nın ardından yazılanlara ve gözyaşlarına takıldım. Sırrını buldum olayın: bu topraklar üzerindeki ağıt geleneği, ezilmişlik, yoksulluk, biçarelik.. aslında hepimizi kan damarlarında özgürce dolaşıyor!
Hepimiz az veya çok Müslüm Baba’yız. Hepimiz biraz veremiz! Hepimiz biraz kan kusarak yaşıyoruz bu topraklarda!Siyaset ise bütün bu yaşanmışlıkların izdüşümleri. Bir tür, gerçek olguların siyasette dışavurumu! Allah kahretsin diyorum! Gözyaşı, acı, elem her yerde! Köylüsünde, şehirlisinde, yazarında, sinemacısında, siyasetçisinde!

Evet epey bir süredir bu başlığı koymak istiyordum bir yazıma... Aslında atmakta geç bile kalınmış bir başlık. İçeriğini çok yazdık; “ileri demokrasinin nasıl bir yeni tür faşizm olduğunu geniş kitlelerin anlamasının bir zamanı var diye mi düşündük, bilemem. Ama gerçeğin gelip bütün yalanları silip süpüreceği bir zaman vardır.
Evet, Silivri, ülkede demokrasinin, özgürlüğün mihenk taşı olmuştur. Siyaseti nesnel tartışıp da hâlâ bunu anlamayan iyi niyetlileri, varsalar eğer, artık sadece zavallılar diye sınıflandırabilirim...
Silivri koyu bir faşizmin fotoğrafıdır. Yoo hayır, sanmayın ki dünkü fotoğraflara bakarak bunu söylüyorum.
Dün Silivri önlerinde yaşananlar salt, içeride yıllardır sürdürülen ve dünyada bugün rastlanamaz bir yargılama, suçlama türünün, yasa tanımazlığın, hukuksuzluğun, demokrasi ve insan hakları düşmanlığının, keyfiliğin, gücünü asla yasa ve hukuktan almazlığın, bağlı olduğu iç ve dış güçlerin emir ve talimatlarına göre davranmanın, eline tutuşturulan suçlamaların gerçeğini araştırmaya gerek görmemenin, karşısındakileri sadece ama sadece yok edilmesi gereken düşmanlar olarak kabul etmenin dışavurumudur.
***
Silivri, iktidarın gerçek yüzüdür. Bu yüze ne yakıştırırsanız yakıştırın...
Silivri, iktidarın hukuku ve yasaları nasıl keyfince vedüşmanlarını yok etmekiçin kullanabileceğinin belgesidir, belgeselidir.
Silivri, baştan sona kurmacadır... Bombalardan tutun her bir suçlama konusuna kadar...
Silivri bir zorlamadır, yaratılmış davalar bütünüdür.
Silivri, hukuk ahlaksızlığının tepe noktasıdır.
Silivri, insan hak ve özgürlüklerine, adil yargılama hakkına karşı işlenen bir suçtur.
Silivri, ülkenin istenirse nasıl bir hukuksuzluğun batağına saplandırılabileceğinin provasıdır.
Silivri, herkesin başında sallandırılan bir Demokles’in kılıcıdır.
Silivri, bir susturmadır, istenmeyenlerin defterini dürme operasyonudur, bir siyasi intikamdır, canlar için cinayettir, yargısız infazdır, adam öldürmecedir, binlerce insanın hayatını karartmadır.
Silivri’de bir siyasi vahşet oyunu sahnededir.
Silivri, iktidarın bu ülkeye istediği her şeyi yapabilme iradesinin dışavurumudur.
Bütün bunlardan öte gelinen nokta artık şudur: Silivri sıradan bir hukuksuzluk abidesi olmanın da ötesinde, başka siyasi içerikler kazanmıştır: Silivri, ülkeyi savaşa sürme, sınırlarını değiştirme, Türkiye Cumhuriyeti’nin 93 yılını isterse yok sayma, yeni bir rejim yaratma, bir dikta anayasasını giydirmenin da adı olmuştur artık.
Evet, artık bu noktaya geldik: Silivri demokrasinin mihenk taşı olmuştur.
Silivri karşısında susanlar, bu ülke ve insanına karşı, hazırlanabilecek her türlü komplonun, tuzağın da bir parçası olmaya adaydır.
Demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini ağzına alanlar, Silivri karşısında susuyorlarsa, sahte insanlardır.
***
Kürtler, BDP’liler ve diğer hepsi, Silivri konusunda neden susuyor? Gelsinler Türk kardeşleriyleprotesto etsinler? Hukuksuzluğa karşı değil misiniz, demokrasi istemiyor musunuz?!! İmralı’dan, Silivri için bir “demokrasi manifestosu” mu bekleyeceğiz?!
Kendilerine karşı yapılanlara hukuksuzluk deyip de, her ne ve kim olursa olsun, başkalarına karşı aynı hukuksuzluklar karşısında susuyorlarsa, iktidara karşı seslerini yükseltmiyorlarsa, ancak iktidarla birlikte yaşayabilirler, ama milletin çoğunluğu ile değil... Zaten öyle bir istekleri olduğuna da inananlar giderek azalıyor.
Bu tutumlarıyla iktidarın ancak ikiz kardeşi olabilirler: Benim menfaatim, benim çıkarım, bana demokrasi ama sana idam...
Silivri Kürtler için de, ama artık çoktan aşılmış ve zamanı dolmuş bir demokrasi testiydi...
***
Dün Silivri önünde yaşananlara bakıp da ne kadar ayıp, yanlış yapılıyorsanmayın...
Dışarıda seyrettiklerimizin, aslında içerideki zulmün, insanlık suçunun aynen dışavurumu olduğunu görün.
Dünkü sahneler olmasaydı, içeride her şey güllük gülistanlık mı sanacaktınız yoksa!
Şu akil adamlar”, bugüne kadar Silivri’de gözükmedikleri için göğüslerine “akil adam rozeti takıldığının farkında mıdır?

Yok daha neler! Yani Türkiye Cumhuriyeti’ni yok sayacak bir anayasa mı yapacaksınız? Pardon yani! 23 Nisan 1920’den, yani Meclis’in Ankara’da resmen açılmasından bu yana kaç yıl geçti, hesaplayın... Kurucusu (kurucu lideri) kim? Mustafa Kemal Atatürk (ve arkadaşları)... Resmi adı Türkiye Cumhuriyeti... Kısaca Türkiye... Yani Türklere ait (yer)...
Hayır burada bir şekilde etnisite vurgusu yapmak değil amacım. Türklük Türklük diye tepinmek değil. Ben Türk olduğumu bile son 30 yılda anımsadım! Kürtleri inkâr hiç değil. Biz, 68 kuşağı olarak, ta o zamandan Kürtler diyen, kabul eden, mücadelede birlikte olan insanlarız. Evet, Kürtleri egemen sınıflar inkâr ettiler! Türlü çeşit rezillikler yaptılar... Eninde sonunda bu inkârın geri tepeceği açıktı. Gelinen nokta, yaşanmışlıklar açısından acılarla doludur.
Bizler için de acıdır geçmiş. Bizler de egemen sınıfları alt etmek ve halkın iktidarını kurmak için, sosyalizm uğruna, daha iyi bir dünya ve ülke için mücadele eden devrimciler olarak, tıpkı Kürtler gibi ezildik, parçalandık, kimliksizleştirilmek istendik... işkence gördük, nefes alımlarımızı dinlediler... izlediler, ikide bir herkesi hapse tıktılar...

***

Egemen sınıflar, bu kez AKP olarak karşımızda, bu iktidar da geçmişin bütün devrimci düşmanlıklarını genetik olarak devraldı ve daha iyi bir dünya için mücadele edenleri parçalayarak yok etme görevini yerine getiriyor. Sosyalistler yine kısmen içerideler.
İktidar üstelik ortalıkta ne sendika bıraktı ne işçi mücadelesi... Adaletsizlik dizboyu, eşitsizlik dizboyu, hukuksuzluk dizboyu, Silivri diz boyu, baskı diz boyu, alçaklık diz boyu, yoksulluk diz boyu...
Kendilerine karşı eskiden savaşanları “satın alarak”, bazılarının yakasına akil adam rozeti takarak hatta, aramıza, milletin içine bile saldı iktidar! “Sevgili Oral’ları” falan... Gazetemizde dün okuduğum bir haberde de, rozet takılmamış bazıları da küskünlük içindeler!
Yüzlerin kızardığı dönem tavan yapıyor...

***

Ne yazacaktım? Daldım gittim! Herhalde en kötü yazılarımdan biri bu! Ha evet, Türkiye Cumhuriyeti.. Bir reel durumdur... 93 yıllık bir yaşanmışlık... Bir tarih. Yok oluştan var oluşa. Tükenmişlikten dirilişe... Herkes için bir vatan, ama herkes için özgürce yaşanamayan bir ülke. Özellikle de devrimciler, sosyalistler için... Yoo hayır, olayı sadece fikir ve mücadele düzeyinde görmek ve salt (siyasi olarak) kendimizden bahsetmek yanlış ve eksik olur: On milyonlarca insan için de yoksulluksa eğer vatan ve özgürlüğün adı, onlar için özgürlükler yoktur veya yaşam yarımdır. Doğudan batıya, kuzeyden güneye fırsat ve eşitsizliklerin tavan yaptığı bir ülkede insan ve hayat, ne özgür olabilir ne mutlu ne de başka bir şey. Bakıyorsunuz, paranın ve paraya dayanan şöhretin, şanın iktidarı olup çıkıyor “vatan”. Daha doğrusu vatan, bu özellikleri kazanmanın adı sanki... Ama yoksullar, adaletsizlik ve eşitsizlikler içinde çırpınan milyonlar için vatanın adı ve tanımı daha başkadır.
Türkiye Cumhuriyeti bir var oluşun adıdır. Hepimizin tek tek var oluşu, bu 93 yıllık var oluşa aittir.
Demek istiyorum ki yani, Türkiye Cumhuriyeti olmasaydı, hiçbirimiz, Orhan, Mehmet, Recep Tayyip Bey, Davutoğlu, Abdullah Öcalan, BDP’nin sevgili kadın liderleri, Abdullah Gül... hiçbirimiz olmayacaktık...
Ne Arınç, ne Ezcacıbaşı’lar ne Koç’lar ve Sabancı’lar...
Bizler hepimiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaratılış koşullarında kurulan milyonlarca yaşamın birbiriyle akıl almaz ilişkileri, rastlantıları içinde, ana babalarımızın bir araya gelmesiyle doğduk. Önce bunu bilelim.
Türkiye Cumhuriyeti, bu nedenle, hepimizin de bireyler olarak var oluşumuzun adıdır. Anavatanın, Babavatanın anlamının kökenlerine gittiğiniz zaman, karşınıza bu bireysel gerçekler çıkar!
Davutoğlu ve pek çok aklı havada “siyasi” kişi diyor ki, Türkiye Cumhuriyet bir parantezdir. Yani Osmanlı vardı, TC diye bir şey araya girdi, şimdi onu paranteze alıp devam edeceğiz.Türkiye Cumhuriyeti, bu ülkenin kurucusu, 93 yıllık iyi ve kötü yaşanmışlıklar... bunlar olmadan anayasa olmaz beyler...Sıfırdan yeni bir ülke kuramazsınız. Hiçbir şeyi yok sayamazsınız. Kimse hayal görmesin! Yurt, ülke, sizlerin milyarlarınızla, trilyonlarınızla, ham ve hamamlarınızla, iktidar olmanızla, şan ve şöhretinizle tanımlanacak bir şey değildir. Bir ülke, yurt için bunların esamisi okunmaz... Ülkeyi ülke yapan, sizlerin dışında kalan ve asıl parantez için yaşayan on milyonlar, onların duygu ve düşünceleridir...
Şimdi gelin, önce bunu kabul edelim... Yani şu 93 yılı!
Sonra oturup konuşabiliriz...

Yok hayır... Onları salt başbakanın memurları diye nitelendirmek haksızlık olur. Bazıları bazı konularda biraz mesafe koyuyor olabilir ama listedekilerin büyük çoğunluğu şu veya bu şekilde başbakanın politikalarının izleyicileri. Belki de hepsi, RTE’nin en büyük dönüşüm projesi olan yargıyı ele geçirmek için düzenlenen 2010 Yetmez Ama Evet referandumunun destekçilerinden. 2010’da doğrusu çok iyi görev yaptılar. Mükemmel hem de! Listeyi bizzat oluşturan başbakan bu hizmetlerini unutmadığını ve vefa sahibi olduğunu gösterdi, hepsinin göğsüne birer Akil İnsan madalyası astı!
Daha ne olsun! Yemesinler de yanlarında yatsınlar! Gece yastıklarının altına koyarlar madalyalarını! Az şey mi! Kendisine 2023’e kadar koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni tepeden tırnağa yoğurma plan ve programı koyan ülkenin tek egemeni, onları çağırıyor ve ülkenin en önemli sorununu çözme yetkisi veriyor!!! Kürt tarihi ile birlikte anılacaklar. Ayrıca Türk tarihiyle de... Bu hikâye artık nasıl sonuçlanacaksa... Tabii en önemlisi, Akillerin RTE’nin özel tarihiyle birlikte anılmaları! Az şeref mi!
Yalnız başbakanın Akil İnsanlarına verdiği “çözme yetkisi” konusu epey karışık!
Bu yetki, sorun çözmeden çok başbakanın politikalarının halka iletilmesinde kolaylaştırıcı görev yapmayı içeriyor. RTE’nin çözüm görüşlerini halka kabul ettirmeye çalışma. Yani bir tür başbakanın “Akil İnsanlar Halkla İlişkiler Kumpanyası”nın propaganda çalışmaları gibi.
PKK’nin liderlerinden Cemil Bayık bile bakın nasıl bir gerekçeyle karşı çıkıyor: Akil İnsanlar grubu AKP tarafından oluşturulursa bu, akil insanlar değil, AKPnin oluşturduğu bir grup olur, daha çok da AKP politikalarına göre olur. Böyle bir grubu da kimse onaylamaz. Çünkü tarafsız olmaz, bağımsız olmaz.
7 bölgeye 7 akil insan grubunun görevlerini de başbakan açıklıyor.. Toplantılar, paneller yani bak ne kadar iyi olacak konuşmaları... 7 bölgede bir ay boyunca RTE’nin politikaları çerçevesinde kafa yıkamaca. Sonra durumu amirlerine raporlayacaklar! Başbakan adına ortamı hazırlayacaklar. Hangi ortamı demeyin, belki de haziranda Meclis’e getirilecek RTE anayasası için kabul ortamını.
Bir aylık çalışmadan sonra ortam uygun mu, olgunlaşmış mı ölçülecek ve Öcalan’la birlikte İmralı’da kotarılan çözüm anayasası gündeme getirilecek. Yani bu kumpanyanın görevi, Apo’nun destek verdiği başkanlık anayasasının önündeki “halk engelleri”ni temizlemek. Bu nedenle bu kumpanya faaliyetine “temizlikçilik” adını da rahatça verebilirsiniz!
Bu kumpanya bir ay sonra dağıtılmaz umarım! Hadi bakalım şimdi de dikta anayasasını halka anlatın biraz da, görevinden kaçmasınlar! Hiçbiri ay biz bu sonuçları bilmiyordukbahanesini öne süremez.
***
RTE’nin listelerine bakıyorum, gülüyorum... RTE’nin yarı veya tam gönlü Akit gazetesi de düne kadar PKK propagandacıları diye kamuoyu önünde sopaladığı insanlarla birlikte, bu kez kol kola çözümü anlatacak..
Ege listesi, Akdeniz listesi, Karadeniz listesi...
Mesela Ege listesi elemanlarının temel görevi ne olur sizce? Egelileri hizaya getirmek. Onlar “ırkçı ve faşist” ya! Zaten Diyanet İşleri Başkanı da Egelilerin, kendilerinde eksik olduğu görülen dince irfanlanması gerektiğini buyurmuş ve müftü olarak bir profesör atamıştı! Egelilerin işleri zor. Hem Diyanet’e hem RTE’ye hem Kürt çözümüne entegre edilecekler... Diyanet adım adım şeriatlaşma aracına dönüşüyor..
Diğer bölge listelerine bakıyorum da bir şey demiyorum!
Dün Cumhuriyet iyi bir haber yaptı. Meğer İstanbul’un işgalinde halka boyun eğdirmek için de yine 7’şer kişilik heyetler oluşturulmamış mı! Bahadır Selim Dilek’in haberinde, Prof. Hüseyin Pazarcı, Heyeti Nasiha (Nasihat Heyeti!!!!) adıyla oluşturulan 7’şer kişilik heyetlerin halka ‘barışın ancak koşulsuz teslim ve düşmanı kızdırmamakla sağlanacağını anlatmakla görevlendirildiğini söylüyor!..
Bu habere Allahhhh derim ancak!
Nedenini sormayın! İktidarın Yeni Osmanlılık politikasına bu kadar cuk oturur bir olay!
Bilerek mi bilmeyerek mi, önemi mi var?..
***
Biraz daha izin yapacaktım ama ne mümkün! Her şey yazı yazmayı kaşıyıp duruyor.
Hepinize merhaba.

Başlangıçta, tıpkı Balyoz’da olduğu gibi tam dolduruşa getirilen iktidar destekçilerinden bazıları, şimdi bu ne biçim dava diyorlar.Kimse beni Başbuğun darbe planladığına inandıramazdiyenden tutun, elmalarla armutları bir araya tıktılardiyene kadar. Tabii değer veya değersizliklerini sorgulamaya gerek olmayan bazı yüzsüzler deaz bile istedilerdiyor.. Bakıyorum sadece cemaatçiler, savcının tam arkasında! Yazarlarıyla, gazeteleriyle ve TV’lerde hazır kuvvet tipleriyle... Robokop gibiler!
Hele içlerinden bir eski savcı, hukukçu kılığıyla, tam 5 yıldır, elindeki savcı iddianamaleriyle TV’den TV’ye koşturup durdu.. oradan açıp okuyor hâlâ. Bu ne utanmazlık öyle! Aradan bunca yıl geçmiş, dosyaya bir dizi delil girmiş, savunmalar yapılmış, insanlar suçsuzluklarını anlatıp durmuşlar. Adamlarda tık yok, yüz de yok! Tam mahkeme duvarı! Savcının masallarını hâlâ anlatıp duruyorlar. Yahu bir kez de sanıklar bu iddiaları nasıl çürüttü, ona bak, dile getir, söyle, kulak ver!
Bu zamanlar geçecek ve birileri bunları vitrinde teşhir malı gibi sergileyecektir...
Ergenekon davasında savcının talep ettiği, giyotinle kafa kesme, enjeksiyonla veya gazla zehirleme (niye baldıran otu yok bunlar arasında?!), elektrikli sandalyeye oturtma, ipe çekme gibi, henüz ülkemizde olmayan öldürmelere denk düşen ağırlaştırılmış ebedi hapis cezalarının bir geleceği olabilir mi? (Erdoğan halkım isterse idamı geri getiririm, demişti anımsatırım!)
Örneğin İlker Başbuğ’a biçilen yeni suç ve istenen ceza, Erdoğan’a da bir yanıt mı? Bunları (kan temizler demeyeceğimg) ancak af temizler eylemine bir kapı mı açıldı? Başbakan, cemaatin elindeki bu mahkemeleri tam kapatmayarak, acaba kendisine bir “affetme yüceliği” için koşul ve fırsat mı yarattı?
Malum, affın da kendisine oy kazandıracağı hesaplarını, hangi seçimler üzerinde kuruyor?.. Dikta anayasası üzerine mi? Hadi buna bakalım şimdi...
Başkanlıktan Yan Çizme
Başbakan Erdoğan, Kürt meselesi çözümünü, rafında hazır bekleyen diktacı anayasasına bağlayacak ve bunu millete dayatacak mı, yoksa bundan vaz mı geçecek?..
Önümüzdeki bir ayın temel sorusu budur.
Üç aydır yazıp çiziyorum. Erdoğan’ın Kürt meselesi çözümüyle başkanlık sistemi anayasası birdir diye. Önlerindeki bu apaçık olguyu görmek istemeyenlerden kimisi yok yahu nereden çıktı bu dedi. Kimisi, başkanlık anayasası sonraki sorun dedi. TV’lerde birlikte olduğum hükümet yanlıları yemin bilah yok dedi...
Ama Öcalan bu pazarlığı resmen açıkladı. RTE de tarih verdi: Nisan ayında getiririz anayasamızı! Sonbaharda da referandum gözükmüştü. Kürt siyasetçileri Başkanlığa destek veririzdeyince, millet önünü görmeye başladı! Bazı gazete yazarları da köşelerinde Kürt meselesi ile diktacı anayasanın birbirine bağlanmasının yanlış olduğunu yazmaya başlayınca, konu en önemli gündem maddesi olarak yayıldı...
Geçen gün bir kanalda baktım, kamuoyu araştırma şirketi yöneticileri bir masaya dizilmiş. Özetle hepsi, Kürt meselesi çözümü ile başkanlık anayasasının ayrı tutulmasını öneriyor... Neden? Kamuoyu yoklamalarına göre millet diktacı yetkilere hiç yüz vermiyormuş. Yüzde 20-30 arası bir destek varmış. Eğer Kürt çözümü başkanlık sistemi anayasasına bağlanırsa, hepsi toptan reddedilirmiş.. yazık olmaz mıymış...
İçlerinden biri,Bu durum karşısında Başbakan bir hata yapmaz, önce Kürt meselesini anayasada yapacağı değişikliklerle çözer.. Sonra bu çözümü gören milletten alacağı hızla, başkanlık sistemine yüzde 80 destek alırdedi. Bir diğeri, iktidarın anayasayı kabul ettirmesi için milletin kafasını iyi yıkaması zorunluluğuna dile getirdi!
Eh, elbirliği ile bunu yaparsınız!
Evet, önümüzdeki bir ayda dananın kuyruğu kopacak. Erdoğan biliyorsunuz, başkanlık sisteminin faziletlerini halka anlatma timi kurdu, Soylu’dan tutun Kuzu’ya kadar hepsi bla bla bla... Kuzu ki, daha 2007’de başkanlık sistemlerinin hızla diktatörlüğe dönüşeceği konusunda sayfalarca makale yazdı. Kuzu’ya bakıyorum da kendibilimselsaptamalarını nasıl ayakları altına alıp çiğniyor. Demek bilimci ile ilimci arasındaki fark burada.. veya bilimcinin kendini siyasi kullandırtmasının çok iyi bir örneği olarak vitrinde oturuyor!
Başbakan, ya herro ya merro ikisini birden istiyorum der mi.. bilemem. Vazgeçebilir... O zaman, milletvekili yaptığı anayasa profesörleri, şu sıralarda, Apo ile RTE anlaşmasını hayata geçirecek anayasa değişiklikleri üzerinde harıl harıl çalışıyorlardır. Habercilere duyurulur. RTE, dikta anayasasını sonbaharda referanduma sunmaktan kaçınabilir. Çünkü tepetaklar olma olasılığı çok büyük...
Not: ÖSYM Başkanı Ali Demir kopyacılığa göz açtırmayacağız diye demeç veriyor. Salonlarda sıkı güvenlik önlemleri alacaklarmış... Doktorası üzerinde şaibe henüz kalkmamış olan Demir’e söyleyelim: Mesele salonlar değil, ÖSYM’nin ta kendisi, merkezi; dağıtım oradan oluyor! Dikkatleri başka yere çekip durma...

CHP içinde farklı kanatların birbirini tasfiyesi mi? Ne aptalca bir şey. Dışarıdan içeriden habire birileri kışkırtıyor... Kimi “CHPde Kuzuların Sessizliği” diye ya kendisi dolduruşa getirilmiş ya da CHP’yi dolduruşa getirme amaçlı yazı yazıyor. Parti içinde “ulusalcı” ve “sosyal demokrat” iki kanat varmış. Ulusalcı kanat Kılıçdaroğlu’nu dolduruşa getiriyor ve partinin “nasyonalist” olduğunu söyletiyormuş. Yabancı dilde yazıyor ki Hitler’e, ırkçılığa çağrışım yapacak sözde! “Ulusalcı” sosyal demokrat değilmiş, olamazmış gibi. Kaba, kategorik, fırsatçı ve parçalamaya yönelik...
Bir diğeri başbakanın “batsın gazeteciliğiniz” diye esip gürlediği gazetede yazan bir akademisyen, sözde “etkin bir muhalefet olması için” gibi bir bahaneyle, CHP’ye bindiriyor! RTE-Davutoğlu ikilisinin Suriye’de savaş politikasına karşı CHP’nin eleştirilerini beğenmiyor. Hemfikir olduğu benzeri yazarın şu satırlarını üstleniyor: “CHP kendi ayağına kurşunu sıkıyor. İmralı sürecine karşı muhalefetini ve Suriyede Esad yanlısı tutumunu gözden geçirmezse önümüzdeki seçimde sıkıntı yaşar”mış. Tehdite bak!..
Kamçı ile CHP’yi yola getirecekler. Hangi yola, diye sormayın RTE’nin yoluna, CHP’yi iktidarın kuyruğuna bir taksalar en büyük orgazma erecekler!
CHP politikalarını eleştirin. Örneğin CHP’nin cemaate yönelik politikasını yerden yere vuracağım sonraki yazılarımda. Ama “etkin muhalefet yapmalı” yalanı altında, partiyi iktidar kuyrukçuluğuna zorlamak; bu CHP’yi bitirme politikası olur. CHP içinde bir kanadı diğerine vuruşturma, tasfiye kışkırtıcılığı yapma... Bu da CHP’yi etkisizleştirme, içeride birbirinin gözünü oydurma anlayışı olur.
Sanki hepsi iktidarın özel görevlileri
CHP güçlü başkanlıkyönetimi ile bu çabaları etkisiz kılabilir. Sorunlara odaklı ve bu sorunlar çerçevesinde ama gerçekten etkin muhalefetle CHP yükselir. “Vay ulusalcı, milliyetçi” gibi bilinçli saldırılar, CHP’yi bütün köklerinden ve Türkiye’yi savunma refleksinden arındırmayı amaçlıyor. RTE, ABD ve ayrılıkçı politikacıların da CHP muhalefetini tamamen etkisizleştirmeye şiddetle ihtiyacı var. Türkiye’yi her açıdan bitirmek için…
CHP’nin önceki gün yayımlanan çok imzalı sürece destek bildirisigibi davranmalarını istiyorlar. Bu bildiriyi hazırlayanlar, iyi güzel de, sürecin otomatik olarak RTE’nin dikta anayasasına bağlandığını görmüyor mu? “Biz süreci destekleriz, gerisi bizi ilgilendirmez, biz ne pahasına olursa olsun çözümün arkasındayız” durumundalar.
Ben bu tavrın benzerini, 2010’da sanırım bu ülkede yoksa ABD’de mi ne, yapılan bir anayasa hukuk referandumunda anımsıyorum.. Hay allah neydi o!

Günümüz Üniversitelerinden... Ordu

Akademisyen Deniz Yıldırım, Ordu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde yardımcı doçent. Geçen aralık ayında YÖK Yasa Taslağı üzerine düzenlenen bir panele katıldı, eleştirilerde bulundu, görüşlerini açıkladı. Ordu Üniversitesi yönetimi Yıldırım’a “ben gitmene izin vermedim, sana disiplin cezası veriyorum” dedi.
Bir akademisyenin, hem de üniversite ile doğrudan ilişkili bir yasa tasarısı hakkında görüşlerine nasıl yasak koyarsınız.. Yıldırım diyor ki, “İzinsiz Ankaraya gitmişim, üniversitede bulunmamışım. Bilimsel ve mesleki olarak kendinizle ilgili bir yasa üzerine görüş açıklamak için izin alınması akademik geleneklere uymaz. Öğretim üyesi olarak ders sorumluluğu yanında toplumun bilgilendirilmesi görevim de var. Bu gibi panellere katılıp kamuoyunu bilgilendirmek tam da görevimin gereği.”
Evet görevlerinden biri de budur Deniz Yıldırım’ın.
Verdiği cezadan, Ordu Üniversitesi’ne atanan rektör ve dekanlarının görevinin de, muhalif sesleri baskıyla susturmak olduğunu anlıyoruz. Yönetim, sendika afişi astıkları gerekçesiyle 7 öğretim görevlisi hakkında daha soruşturma açtığını söylersek…
Not: Bugün Bursa kitap fuarında Cumhuriyet standında 16.00-18.00 arasında kitap imzasındayız.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget