Makaleler "Selcan Taşçı"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

En büyük sensin; Hitler’i bile geçtin! - Selcan Taşçı
Son bir ayda bu soruyu kaç kere sordum, sayısını kendim bile unuttum:
- Ne yapacaksınız toplama kamplarına mı dolduracaksınız, gaz odalarına mı atacaksınız bunca insanı?
Evet! Kulağa inanılmaz geliyor ama gerçek;
Buymuş hakikaten  “muhalif”leri,  “kendilerinden taraf” olmayanları, demokratik haklarını kullanarak itiraz geliştirmek isteyenleri  “imha” için tasarladıkları dahiyane planları!

***
Garip bir ülke oldu burası;
Şu sapık tarikatların idaresindeki, dünyadan, gerçeklerden, hak ve özgürlükleri tanımlayan  “evrensel”  kurallardan, hukuktan, demokrasiden ve en önemlisi insani/vicdani değerlerden yalıtılmış ucube yerlerden farkı kalmadı!
Dünyanın herhangi bir yerinde anlatmaya kalksanız mesela dün Silivri’de yaşananları;
- Suçlarının tanımlanması ve kanıtlanması dahi becerilememiş olmasına rağmen ağırlaştırılmış müebbete
çarptırılmak istenen yazarlar, milletvekilleri, gazeteciler, askerler, akademisyenler, bilim adamları, hukukçular, rektörler, doktorlar kendilerini savunmak
istiyorlar;
Binlerce sayfalık iddialara karşı savunma için lütfedilen süre  “5 dakika”!
-  Hem  “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını” hem de “avukatların haklarını” savunmak ve korumakla görevli Barolar, hemen her duruşmasında avukatların tartaklandığı mahkemeye sokulmuyorlar. Sanırsın Madonna sahne alacak az sonra; kapris yapıyor:
 “İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetimi çıkarılmadan başlamam!”
Bir şekilde  “sanık” sandalyesine oturtulmuş o insanların, haksız yere esaret altında tutuldukları her saniyenin vebali boynunda, o hâlâ adaleti tecelli ettirmekte nazlanıyor!
- Gazeteciler duruşma salonuna sokulmuyor;
Eee, bana “maharetli ve devamlı bir propaganda ile millete; cehennemi cennet, en sefih hayatı bir zevk gibi gösteren”  Goebbels’im yeter!
- Halka açık bir yargılama yapan mahkemenin etrafına; halk giremesin diye barikatlar kuruluyor! Antalya’dan, İzmir’den, Ankara’dan, Bursa’dan, Edirne’den çıkıp gelmişler, “Madem içeri giremiyoruz, bari burada ” adalet nöbeti “ tutalım” diyorlar; “Kürdistan’a statü” diyerek alenen bu ülkeyi bölmek istediklerini beyan edenlere reva görülmeyen tazyikli su, biber gazı, cop oluyor karşılığı!
Dünyanın herhangi bir yerinde anlatsanız bunları; size  zaman makinesinde kaybolmuş bir Orta Çağlı muamelesi yapmazlar mı?
“Hemşerim memleket nire!” diye sormazlar mı?

***
Sabah yazıişleri toplantısında “Ne olabilir”i konuşurken “Sanırsın Osmanlı-Rus savaşı” demiştik;
- Çatalca önlerinde bir çarpışma ki...
Şaka değil olay aynen böyle gelişti:
- Ve halkımız sürüldüğü çamur tarlalarını aşmayı başardı...
- Ve halkımız karaya çıktı...
- Ve halkımız barikatları yıktı...
- Ve halkımız tomalarda ilk gediği
açtı...
- Ve halkımızla adalet arasında 30 metre kaldı!
Sorun şu ki;
Bu taraftaki  “halkımız”sa;
 “O taraf” taki de “iddia olunan devletimiz”!
Sormayı bile kendime yakıştıramadığım ama eşiğine getirildiğimiz soru şu:
- Biz hangi cephedeyiz?
Bu ikilem öyle derin ki, feryat ediyor kalabalıktan biri:
 “Bizi Türk askeriyle karşı karşıya getirmeyin!”
Türk bayraklarından, Atatürk flamalarından, “Ne mutlu Türk’üm diyene”  sloganlarından “savunulan” şey bir  “Türk devleti” olabilir mi?

***
Devletin arkasına saklanmış sinsi!
Ve dünden sonra karşısında beni bile hizaya geçirdi...
Yola geldim, saygıyla eğiliyorum bu büyük başarı karşısında:
En büyük sensin!
Hitler’i bile geçtin!
O, insanları  “duş” kadar “odacık”larda, bilemedin kamyon kasalarında, hayvan vagonlarında boğuyordu!
Sen, spor salonundan bozma o mahkeme salonunda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük  “gaz odası”nı kurmayı başardın!
Auschwitz’i mumla aratan zulmün mimarısın!
Almanlar “soykırım” amacıyla kullanmışlardı!
Fransızlar savaş suçlularına uygulamışlardı!
İngilizler emre itaatsizlik edenlere!
Amerikalılar idam mahkumlarına!
Rakipsizsin; “hukuk devleti”nden  “adalet” isteyenleri gazlayarak tarihe geçtin!
Hitler bile, “Nürnberg kanunları”yla  “yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıflar”  ilan ettiği kesimlere göstermişti vahşetini; “müstahak”olduklarına dair bir  “yasal çerçeve” uydurmuştu;
Sen devletin “eşit vatandaşları”nı ezebilmek uğruna göğsünü gere gere  “suç” işledin!
Dilerim sonun Mussolini’ye benzemesin; bir gün o göğsü infazcına karşı germeyesin!

***
Bundan yıllar sonra bambaşka bir medeniyetin insanları ağızları iki karış açık, gözleri faltaşı gibi patlamış halde, bugün duruşma salonunda “hukuk” la, dışarıda cop, gaz, kumlu, çakıl taşlı suyla dayak atılan insanların feryatlarını hissederek, ürke ürke gezecekler Silivri’yi!
Zulmün bugünü değil yarını da titretecek!
Ve sen...
Hâlâ ne olduğunu anlamıyorsun değil mi?
Hitler’i bile geçtin;
 “Halkın ruhu kaynadı ve sonunda taştı” diyecek kimsen bile kalmadı!
 “Dur artık” diyecek...
Frenleri boşalmış bir kamyona dönüştüğünü söyleyecek...

***
Az kaldı;
Çarpacaksın!

***
Nereden mi biliyorum!

***
Bilmiyordum!
Dün  “yargının ne iş yaptığını”  anlamaya çalışırken gördüm sonun başlangıcında olduğunu!
Yerlerde sürüklenen insanlara...
Kalp krizi geçiren adama müdahale
izni vermeyen insafsızlığa... 6 aylık bebeğe “potansiyel terörist dölü”  muamelesi yapıp biber gazında boğmaya kalkışan vicdansızlığa bakıp  “bunu yapar” diyecektim;
Ama tazyikli su stokları tükendiğinde,  “gaz odası” nda bile geçiremiyor hükmünü...
Kaçıyor;
Bir sonraki duruşmaya!

Son kitabı ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı Şİrk’te, dine dönük “istila”yı anlatan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, “Camiler, Emevilerin beyin yıkama yerlerine döndü. İnsanlığa zarar veren mescitte namaz kılınmaz” diyor ve bundan sorumlu tuttuğu “dinciler”e soruyor:

Allah’a mı tapıyorsunuz yoksa Muaviye’ye mi!

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’le, “büyük sarsıntı yaratacak” dediği yeni kitabı Din Maskeli Allah Düşmanlığı Şirk’i konuşuyoruz. Neyi, neden, nasıl sarsacağına geleceğiz ama önce bunları yazmaktaki “gaye”si... “Hayatımın gaye kitaplarından biri” diye tanımlıyor Öztürk çalışmasını. Peki nedir eseri bu denli önemli hale getiren?
Dediğine göre, “Bin küsur yıldır üstü örtülen bir Kur’an gerçeğinin üstünü açıyor.”
 “Bunlar üstü örtülmüş hatta Kur’an’ın dediğinin tersi propaganda edilerek dinleştirilmiş gerçekledir. Önsözde ‘İmam Cafer Sadık’ın bin yıllık hasretine cevap getiriyorum mutluyum’ dedim. İşte bu nedenle gaye kitaplardan biridir.”
Öyleyse neymiş “İmam Cafer Sadık’ın hasreti” onu da öğrenmeli. Anlatıyor:
“İmam Cafer Sadık, bütün Müslüman ekollerinde -Nakşilik dahil- silsilelerde yer alan bir Peygamber torunudur, İslam irfan ve imanına damga vurmuş şahsiyetlerdendir; diyor ki ‘Bu Emevilerin İslam’a yaptığı kötülük bunların zulümlerinden değil. Esas kötülük tevhidi anlatmadıklarından değil şirki anlatmadıklarından.’ Şirk tanınmadan tevhit tanınmaz. Kur’an mesajının tanınmasını engellediler. Bin yıldır kimse girmemiş bu konuya.”


“Şirk” insanlığın en kuvvetli dinidir


- Neden? Ne sakıncası var “şirk”i Kur’an’daki gibi anlatmanın?
Şirki Kur’an’ın anlattığı gibi anlattığınızda, camilerin müşriklerle dolup taştığını görmek noktasına gelirsiniz. Korkutan, ürküten budur. Şirki anlatmadığınızda, insanlar müşrikleri dini inkar eden, Allah’ı, Kur’an’ı inkar eden adamlar olarak anlarlar. Münkir ile müşriki karıştırırlar. Münkir başka bir şeydir. Hristiyan, Musevi münkirdir, kâfirdir. Ama müşrik değildir.
Kur’an’ın anlattığı manada müşrik kimdir bu durumda?
 “İşte kitabın sarsıntı yaratacak noktası bu” diyor Öztürk:
 “İnsan namazlı niyazlı olduğu halde müşrik olabilir. İslam dünyası böyle maskeli müşriklerle dolu. Bunun altını açıyor kitap. Bugüne kadar ne dendi cami kürsülerinde? ‘Mekkeli müşrikler, Allah’ı inkar eden dinsiz kitapsızlar.’ Hayır, öyle bir şey yok. Kur’an bize gösteriyor ki, Mekke müşrikleri Allah’ı, Allah’ın yaratıcılığını, azametini, yüceliğini hepsini kabul ediyor. Nedir dertleri? ‘Allah ile aramızda şefaatçi, aracı, yaklaştırıcı putlar olacaktır’ diyor. Şirk, putperestlik değil. Putperest Allah’ı kabul etmez. Şirk, nevi şahsına münhasır bir beladır ve insanlığın en kuvvetli dinidir. Bütün peygamberlere kan kusturmuştur. Ebu Cehil, Kabe’ye sahip çıkıyor, tavafa sahip çıkıyor, hacca sahip çıkıyor, umreye sahip çıkıyor, oruca sahip çıkıyor. Nedir Muhammed’le kavgası?”


Tarikatlar Ebu Cehil’den de rezil


Öztürk, bugünkü cemaat-tarikat türü yapıları da aynı “kavga”nın devamı
sayıyor:
 “Ebu Cehil ’Yedek ilahlarımızı kabul edeceksin’ diyor. ‘Bunlar bizim şefaatçılarımızdır.’ Bugün tarikatların yaptığı bundan başka bir şey değildir. Tarikatların yaptığı bundan çok daha rezil ve akıl dışıdır. Müslümanlar, Müslüman diye müşrikleri kucakladılar bin senedir. Kendilerinin de şirke battığının farkında değiller. Kur’an diyor ki, ’Şirk’e bulaşmışsan ne yaparsan yap, iflah etmen mümkün değil, hepsi boşa gider.”
 “Şirk” tuzağından kurtuluşun çaresi mi? “Kur’an” diyor Öztürk:
“Kur’an’ı niye okutmuyorlar bu halka? Arapçasını oku, manasına karışma! Oysa Kur’an’da diyor ki ‘Beni telaffuz etmek okumak değildir. Beni, ne dediğimi anlayarak okuyacaksınız.’ Niye bunlar ‘Namaz, Kur’an’ın tercümesiyle kılınmaz’ diyor. İmam-ı Azam gibi bir adam ‘Kur’anın tercümesiyle namaz kılınır’ diyor. Peygamberimiz ‘Kur’an’dan bir şey okuyamasan da içinden geldiği gibi dua et’ diye sahabisine bu izni veriyor. Siz niye bunu yasakladınız? Kur’an’ın içindekileri öğrenmesin
diye millet.”
Soruyorsunuz haliyle, “Dinci neden istemesin ki dinin öğrenilmesini?”
“Saltanatları biter” diye özetliyor
Öztürk:
“Çünkü Kur’an insan haklarına tecavüz edenlerin, kamu hakkı yiyenlerin dini kitabı olmayacağını öğretecek. İnsan haklarına tecavüz aracı yapılan camilerde ibadet edilmeyeceğini söyleyecek. ‘Bunlar insanlığa zarar veren mescitlerdir. Bunlarda ibadet etme’ diyor Kur’an. Riyaya bulaşanların müşrik olduğunu görecek. Ne kalıyor geriye? Namazına riya bulaşanların o namazlarının lanet olarak geri döneceğini öğrenecek. Kuran namaz kılmayanları lanetlemiyor. Teşvik ediyor ‘Kılın’ diyor. Ama namaz kılıp da bunu menfaat aracı yapanları lanetliyor.”


Bu camilerde Hz. Muhammed’in öğrettiği namaz kılınmaz


Sohbet sırasında birkaç gün önce Anadolu Ajansı’nın servis ettiği bir haberden bahsediyorum Öztürk’e. Habere göre Yenice Müftülüğü, halkı sabah namazını camide kılmaya teşvik için bir kampanya başlatmış. Hazırladıkları bildiride “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan 27 derece üstündür...” yazıyor. Devamını okumama fırsat kalmadan “Yalan” diyor Öztürk;
 “Yalan... Hepsi sonradan uydurmadır. Emevilerin halkı camiye hapsedip, imam adıyla koydukları ajanlarına, halkın beynini yıkatmak içindir. Sahabe nesli Emevilerin camilerine gitmiyordu. Tıpkı benim gitmediğim gibi! Enes bin Malik gibi en büyük sahabilerden biri ‘Buralarda Muhammed’in bize öğrettiği namaz kılınmaz’ diyordu, ‘Buralar Emevilerin beyin yıkama yeri. Ben evimde kılıyorum namazımı’. Bunu Enes bin Malik o zaman diyor da ben bugün demeyecek miyim? Cemaatle kılarsan 27 derece bilmem ne... Cuma namazını da böyle 2 rekattan 16 rekata çıkardılar, hutbenin yerini değiştirdiler... Kuran’ın dışında bir din kuruyorlar. Kur’anı halk okursa ‘Bu ne’ diyecek, ‘Sizin dediğinizle Kur’an’daki uymuyor birbirine’.


Putperestliğin deklarasyonu


“Cuma cemaatle kılınır. Ben Müslüman’ım, namaz kılan bir adamım, cumaya gitmek istiyorum. Sen bu camileri peygamberimizin namaz kıldığı hale getirsene” diyen Öztürk, ibadeti peygamberin yaptığının dışına çıkarmayı “putperestliğin deklarasyonu” olarak nitelendiriyor:
“Gel bana ispat et; Peygamber hayatında iki rekatın dışında namaz kıldı mı? ‘Öyle alışılmış’ diyor. Ben putperest miyim alışılmışa uyacağım? Bu putperestliğin deklarasyonudur. Hz. Peygamber Cuma hutbesini namazdan sonra okudu, isteyen dinledi, istemeyen çıktı gitti. Sen şimdi Emevi’nin kafasıyla hutbenin yerini değiştirip namazdan öne aldın. Namaz farz, hutbe keyfe bağlı. Adam namazı kılmak için senin hezeyanlarını dinleyecek. Bunu Muaviye bu hale getirdi. ‘Eee biz şimdi bin yıllık şeyi mi değiştireceğiz?’ Sen Allah’a mı tapıyorsun geleneğe-tarihe mi tapıyorsun? 101 tane ayet var Kur’an’da ‘Sakın ecdadınızın kabullerini din yapmayın. Aklı ve hakkı öne çıkarın ve onları eleştirin’ diyor. Niye yapmıyorsun bunu? Açıkça peygamberin icraatına aykırı. İbadette içtihat olmaz. Peygamberden nasıl gördüyse öyle yapılacak. Sen Muaviye’ye mi peygamber diyorsun, Muhammed’e mi? Ben şimdi adama soruyorum bunu. Hangisinin dediğini yapacaksın? Bitti. Bunlara ilmi cevap veren biri gördün mü; sade sövüyor adam reformcudur, artist kılıklı, sakalı yok bıyığı yok. Ne sövüyorsan, 20 katını sana iade ediyorum.




Dinci diktatörlük kurulursa Türkiye’de çok kan akacak

Prof. Dr. Öztürk, dinciliğin heves ettiği diktatörlüğe ulaşması halinde “kan döküleceğini” ileri sürüyor:
 “Bunlar senelerdir içeride, dışarıda terörü açık veya örtülü beslediler. Gelecekte bundan yararlanacaklar. Oraya henüz getiremediler işi. Oraya doğru gidiyorlar şimdi. Toplumda istemedikleri hiçbir fikri ve kişiyi bırakmayacaklar. Hedefleri budur.”
- Halk arasındaki “Bunlar adamı kıtır kıtır doğrar” algısının temelsiz olmadığını düşünüyorsunuz öyleyse...
Doğrar ve ’ibadet ediyorum’ der. Hiçbir zulüm ideolojisi yaptığı zulme ’iyi’ demez. Yalnız din adına zulüm yapanlardır, yaptığı zulmü ibadet gösterip bir de ondan sevap bekleyen! Dünyanın bu zamanında Sivas’ta 37 insanı diri diri yakan bir zihniyet neyi yapmaz söyler misiniz? Sivas’taki o katliam, o neronik diri diri yakma, New York kulelerinin vurulmasından 40 kat daha önemlidir felsefi manada. Batı üzerinde durmuyor. ’Birbirlerini yesinler’ diyor; ’sonra ben gidip muhtarlık ederim’. Hiçbir ideoloji dini kullanarak zulmedenler kadar zalim ve kötü olamaz. En kötü ideoloji sizi nihayet evinizin kapısına kadar takip eder. Dinci zulüm sizi yatak odanızda, rüyalarınızda bile kontrol eder. Çünkü onun cini var, meleği var, şeytanı var, var da var... Sizi banyoda bırakmaz, yatağınızda bırakmaz, rüyalarınızda bırakmaz. Onun için insanlığın huzur bulma gibi bir hevesi varsa mücadele edeceği bir numaralı belanın dincilik olduğunu bilecek. Eğer dincilik hayalindeki hedeflere kısa sürede varırsa Türkiye bir cehenneme döner. Afgan cehennemine döndürmek istiyorlar diyorum; başka kötü örnek yok. Afganistan’dan da bin beter olur Türkiye.
- Tam olarak nedir kast ettiğiniz?
Bunları telaffuz etmek istemiyorum. Çok kötü olur. Böyle bir cehennem insanlık görmemiş olur. Ve Batı bunu tahrik ediyor; Türkiye’den bin yıllık intikam hırsı var.

Şirke düşeceklerine deist olsunlar

Kitabının diğer adını Şirke Tepkinin Felsefeleşmesi Deizm koymuş Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk. İkinci bölümde son dönem yazılarında da sıkça değindiği “deizm”i anlatıyor.
“Deist” tarifi kısa ve net:
“Allah’a olan imanını korumak için din adamlarının din diye anlattıkları safsatalara karşı çıkana denir.”
- İnançlarını koruyabilmek için dinden kaçıyorlar doğru mu?
Gayet tabii. Kur’an’ın dediği de budur. Kur’an diyor ki, ‘Din zulümle kirletilmişse onu yaşama. Allah’a imanını koru ben seni kurtaracağım.’ Deizmin öncülüğünü yapan Kur’an-ı Kerim. Tarihin ilk deistleri Müslüman mütefekkirler arasından çıkmıştır. İmam-ı Azam bile bu manada deisttir. Dedi ki, ‘Emevilerin zulmüne karşı çıkın ibadet odur... Emevilerle bir saat mücadele hacdan eftaldir.’ Kur’an bu kapıyı aralamış. Kur’an, dine musallat olmuş habis unsurların anlattığı din yüzünden, insanların Allah’a imanlarının zedelenmesini istemiyor. Çünkü ana gaye odur. ‘Allah’a imanınızı koruyun. Bunu korumak için ne yaparsanız yapın, ben bunu makbul göreceğim ve sizi kucaklayacağım.’
- Toplumda böyle kayma var mı?
Gayet tabii. Bunlar parayla, iktidarla, yal, mevki dağıtarak veya tehditle, insanları inanmadıkları şeyleri inanmış gibi göstermeye itiyorlar. Zaten müşrik oldu toplum. Riya şirktir çünkü; en tehlikeli, en zararlı şirktir. Bu yal ortadan kalkınca sen gümbürtüyü o zaman göreceksin. Biz insanların ateizme gitmesini önlemek için mücadele veriyoruz. Bırakın deist olsunlar. Kur’an bana diyor ki ‘İnsanların Allah’a imanlarını koruyun.’ Benim temel gayem budur.

Tarikat-cemaatler “yol”dan çıkarıyor

Tarikatlar, cemaatlerin, adı, yapılanma biçimi, görünürdeki ulvi misyonu ne olursa olsun yaptığının “tefrika” olduğu uyarısında bulunuyor Öztürk:
“Dinin en büyük sıkıntısı tefrikadır. Tefrika şirk olduğu için toplum açısından felakettir. Cenab-ı Hak ‘Şu benim yolum’ diyor; ‘Kitapta gösterdiğim bu yolu bırakıp diğer yollara sapma’ diyor. Çoğul kullanmış. Saparsanız benim yolumdan sizi uzaklaştırırlar. Bitti. Tarih boyunca da böyle olmuştur. İslam’ın Gazali’den beri maruz kaldığı en büyük felaket tarikatler tarafından beslenendir. Allah ile aldatan herkes Tanrı’yı vesayet altına alıyor demektir. Tanrı’yı kandırma aracı olarak kullanıyor. Hüküm makamında kendisi. Tanrı sadece halkı susturmak için araç. Mehmet Akif diyor ki “Bizi Allah ile iskata kalkışmayın, Biz buna teslim olmayız.” İskat susturmak demek. Mehmet Akif 1920’li yıllarda Türk Milletini “Allah ile iskata teslim olma” diye uyarıyor. Dincilerin yaptığı budur. ”



Vatan haini mi, İslam alimi mi - Selcan Taşçı

Sırf Kur’an’a iftiraları bile yeter o sarıklı zebaniyi idam etmeye

Onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in  “Cumhuriyetin bugüne kadar yazılmamış manevî manifestosunu vücuda getiren eser” dediği ‘Allah ile Aldatmak’ile birlikte ‘Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmam-ı Âzam’, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’, ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşına Bir Bakış’ kitaplarının da  “Türk-İslam düşüncesinde devrim” yarattığına inanıyor Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk. Ona göre, Din Maskeli Allah Düşmanlığı Şirk de bu zincirin halkalarından biri:
“Bu da onlar gibi Cumhuriyet devrimin eksik kalan yanını tamamlıyor...”
Nedir “Cumhuriyet devriminin eksik kalan yanı”?
Tereddütsüz cevaplıyor:
“Aydınlanma. Bakın ‘Atatürk’ün silah arkadaşları’ tabiri vardır. Hiç ‘Atatürk’ün fikir arkadaşları’tabirine rastladınız mı? Atatürk Cumhuriyet’in ‘savaş’ kısmını tamamlamıştır ama o aynı zamanda Türk-İslam aydınlanmasının da öncüsüdür. İşte orada arkadaşı yok Atatürk’ün. Orada arkadaşı benim. Başka olmadı ve yok. Türk Milleti bu kitapları okuyup, hazmedip icabını yapmazsa Cumhuriyet gider...”


Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlılar lehine çalıştı


Öztürk’le buluştuğumuz gün TBMM’de yer yerinden oynamıştı. CHP Milletvekili Ahmet Toptaş, ölüm yıldönümü dolayısıyla, İstiklâl Mahkemesi Başkanlığı da yapan Afyonkahisar Mebusu Ali Çetinkaya’yı  “rahmetle anmak” isteyince AKP’liler İskilipli Atıf’ı gerekçe göstererek “katil” diye bağırmaya başlamış, Genel Kurul salonu küfür ve hakaretlerle çınlamıştı. “Cumhuriyet devriminin eksik kalan yanı”nı konuşurken, laf döndü dolaştı o tartışmaya geldi haliyle. Derken “Kurtuluş Savaşı’ndaki dinci ihanet”e, İstiklal Mahkemeleri’ne:
“Ali Çetinkaya’nın ve İstiklal Mahkemelerinin diğer üyelerinin hataları olabilir. Bunları tartışmıyorum. Var ya da yok demiyorum. Olabilir. Ama hiçbirisi vatan haini değildir. İskilipli Atıf vatan hainidir! Yunanlılar lehine, Türkiye’yi kurtaranlar aleyhine çalışmış bir şerefsizdir. Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmış ve Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte, bütün Trakya bölgesinde Yunanlılar lehine çalışmıştır. Şapkayla mapkayla ilgisi yok. Şapka risalesi kanundan önce çıktığı için ’Bunu takip konusu yapamayız’dendi ve Giresun’da beraat etti. Sonra Ankara vatan hıyanetinden takibe aldı ve hainlikleri tespit edildiği için Babaeski Müftüsü ile aynı gün, aynı yerde asıldı.”
İskilipli’den söz ederken “sarıklı zebani” diyor Öztürk. İddiasına göre vatana ihanet etmemiş olsaydı da idamı gerekirdi. Bakın neymiş sebebi:
 “Ben İslam açısından da tetkik ettim İskilipli’yi. İlmi olarak değerlendirdiğimde bütün İslam ulemasına, İslam fıkıhına iftira eden, insan hakları düşmanı bir adam. Din anlayışı felaket. Kur’an dinine getirdiği iftiralar, izafe ettiği saçmalıklar, hezeyanlar yüzünden zaten idamı gerekir; kaldı ki vatana ihanetten asılmıştır.”
- “Son Devrin Din Mazlumları”ndan değil yani...
Hayır efendim. “Din adamını astı” diye, oradan Cumhuriyet’e ve Atatürk’e vurmak istiyorlar.


İstiklal Mahkemesi Elmalılı’yı da yargıladı


- Eleştirilerin odağı “din adamlarına yargısız infaz”. İstiklâl Mahkemeleri’nin yargılayıp da asmadığı din adamı yok gibi bir algı oluşturuldu...
Bu benim meşgul olduğum konulardan biri, yargılama yapılmıştır. Nice din adamını, Elmalılı’yı, Ahmet Hamdi Akseki’yi yargıladı İstiklâl Mahkemeleri. Adamlar kanın içinden, dehşetin içinden, istilanın postalından, ne mücadeleler, ne ıstıraplarla gelmişler. “Vatan hainliği” ithamını gördü mü babası olsa esirgemiyor; üstüne çullanıyor. Ama tetkik ediyor. Gerekirse özür diliyor. Elmalılı Hamdi gibi bir adam itham edilmiş, idamla yargılanmıştır. Sonra hakikat ortaya çıkmış, onu idamla yargılayan adamlar, o Meclis, o Mustafa Kemal, ona saygılarını ifade ederek Kur’an’ın tercüme ve tefsirini ona tevdi etmiştir.
Kurtuluş Savaşı’na desteğe çağrılan Anadolu halkını “Allah ile aldatmaya” kalkışanlar arasında anmadan geçemediği biri daha var Öztürk’ün; Mustafa
Sabri:
“Mustafa Sabri de aynı şerefsizlerin en önde gidenlerinden biridir. Namussuzdur bunların ikisi de. Gayet açık söylüyorum. Tartışmaya hazırım gelsinler. Mustafa Sabri, Mısır’da Türkiye aleyhine yayın yapıyor. Türkiye lehine bu yayınlara cevap verenler Arap mütefekkirleri! Müfessir adamlar, İslam alimleri; Meragi, Reşit Rıza, Tantavi. Mustafa Sabri Kurtuluş Savaşı’na “Bir isyan ve haydutluk hareketi” diyor. Asrımızda tefsir ilminin öncüsü sayılan Tantavi, 13 ciltlik tefsirinde Kur’an ayetlerinden birini izah ederken Kurtuluş Savaşını ‘peygamberlerin mucizelerinin devamı olan bir mücadele’ olarak gösteriyor. Arap oğlu Arap; ne Atatürk’ü tanır, ne Türkiye’ye gelmiş, bu adam bunu söylüyor. Biz bunu mu dinleyeceğiz yoksa gazete köşelerine tünemiş Amerika’nın beslediği, Kurtuluş Savaşı düşmanlığı yapmış babasının belli olduğundan rahatsız olan insanları mı? Mustafa Sabri hainliğini kabul etmiş, ülkeyi terk etmiş. Gittiği yerlerde de lanetlenmiş gebermiş
gitmiş.”


Anıtkabir’den kurtulmak uğruna Kabe’yi yıkarlar


Öztürk’ün, siyasal İslamcıların Atatürk düşmanlığının boyutunu izah için verdiği örnek çarpıcı:
 “Batılı emperyalistler ‘Biz Atatürk’ün Anıtkabir’ini ortadan kaldırır, O’nu her şeyiyle yok ederiz ama Kabe’yi de yok ederiz’ desinler. Ben bütün vicdanımla inanıyorum ki bunlar onu kabul ederler. Demezler ki ’Kabe, tevhid dininin mabedi, böyle bir şey olabilir mi? Bırakın Anıtkabir de dursun Kabe de.’Hayır. ‘Onu kaldırın’ derler. ‘Kabe’yi de yıkın’. Batılı bunu bildiği için Türkiye üzerine çullanmış...”
- Bu nefretin “ruh kökü”nde ne var?
Ebu Cehil var. Kur’an karşısında o ne yaptıysa bunlar da aynı şeyi yapıyor.

Brüksel’in talimatları ayetten önemli!


Malum son günlerin en sıcak tartışması “İslam inancı her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına almayı mı gerektirir mi? Milliyetçilik şeytani bir düşünce mi? Erdoğan’ın sözleri Veda Hutbesi ile açıklanabilir mi?”
“Hepsi yalan!” diye kükrüyor
Öztürk;
“Ben kavmiyetçi olabilir miyim? Ben Kur’an mümini bir insanım. Bugün Türkiye’de en melunundan her türlü kavmiyetçiliği yaparsınız. Bunlar alkışlanıyor. Ambargo ve yasak Türklük içindir. Türk olmak suç haline
getirilmiştir.”
Türk Milleti’nin 1071’den beri karşılaştığı en büyük ihanet bu Öztürk’e göre:
“Malazgirt ile Anadolu’ya gelen Müslüman Türk’ün o günden bugüne maruz kaldığı en büyük, sistematik, tertipli, şuurlu ihanet olayı bugün yaşanıyor. Bir benzerini tarihimiz boyunca yaşamadık. 1071’den beri intikam için uğraşıyorlar. Bugün, bu intikamı Haçlılarla işbirliği halinde alıyorlar. Bin yıl boyunca bu topraklarda Müslüman Türk şuurunu kimler korumuşsa evvela onların üstüne çullandılar. Olay budur. Olay basit bir siyasi mesele filan değildir. Sadece Cumhuriyeti değil bin yıldır bizi ayakta tutan ne varsa hepsini tasfiye ettiler.”


Haçlıya yamaklık politikası


- Kim bu tasfiyeciler?
Haçlı kodamanları ne diyorsa o yapılıyor Türkiye’de. Bu kadar basit. Ayrıntısına gerek yok. Türkiye bugün Haçlıların yönettiği bir ülkedir. Amerika’nın bir eyaleti gibi. Ankara’dan yönetilmiyor. Bakın Allah zinayı yasaklıyor. 10’a yakın ayet var. Bütün dinlerde suç. Kur’an’da da en rezil suçlardan biri. Brüksel’e çağırıyorlar. Diyorlar ki ’Bunu suç olmaktan kaldır’. Daha Türkiye’ye dönmeden beyefendi telefonla bildiriyor. ’Kaldırın’. Kaldırıyorlar. Ne oldu? Bir yanda Kuranın 8-9 ayeti, bir yanda Brüksel’in talimatı! Başka örneğe gerek var mı?
- Kur’an Hristiyanları, Yahudileri veli edinmeyin demiyor mu?
Onu da hafifletiyorlar. Veli edinmeyin değil, iki anlamı vardır “İşlerinin başına geçirmeyin” diyor. Geçirdiler.


***


Çıkış noktası Neo-Osmanlıcılık olan dış politikaya bir kimlik arıyoruz ama nafile. Pantürkist veya turancı olamayacağı aşikar olduğuna göre “panislamist” olabilir mi?
“Hayır, hiçbirşey değil” diyor Öztürk;
“Absürd. Aceze politikası. Hiçbirşey politikası. Haçlıya yamaklık politikası.”

Cumhuriyet’e “ahlaksız rejim” diyenler hareme baksınlar

Laf lafı açıyor; Erzurum Mebusu Ziyaeddin Efendi’nin Meclis kürsüsünde Cumhuriyeti “sadece ahlaksızlık getirmekle” suçladığı konuşmaya kadar geliyor. Bu konuda çok sert ve net Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk:
 “Cumhuriyet ahlaksız rejim diyenler hareme baksınlar. Halifelerin yaptıklarına baksınlar. Son 30-40 yıldır tarikatların ekranlara yansıyan rezilliklerine baksınlar. Sonra kendileri karar versinler. Daha merak ediyorlarsa İslam’ın şampiyonu geçinen arap ülkelerindeki çirkefliklere baksınlar.”


Engizisyon cellatları Şeyhülislam lakaplı
Ebussuud ve Yenişehirli’den daha haysiyetli kalıyor



Eh mevzu madem “harem”e geldi; “Muhteşem Yüzyıl”ı anmadan olmaz. “Bu diziyi esefle kınıyorum” diyor. Bu tepkisinin nedeni dizinin Ebussuud’u kutsayan yaklaşımı:
“Ebussuud dinci yobazların önde gidenlerinden biri. Şimdi onu getirdiler bu dizide kakalıyorlar. Neredeyse Kanuni’den yukarı çıkardılar. Ebussuud fetva veriyor, nezih, sufi meşrep insanları astırıyor. Gidiyor, şeriat adına idamları denetliyor. Mesela Beşir Efendi diye birini astırmış. Ne kadar temiz, ne kadar hizmet ehli, ne kadar pırıl pırıl bir insan, takva sahibi, 80 yaşlarında. Cellatlara diyor ki, ‘Sarığı başından alın sarığa saygısızlık olur.’ O günahsız adamın başını kestirmek saygısızlık değil, bir metre bez orada kirlenir diye ona saygısızlık. Böyle ciğeri beş para etmeyen insanlık düşmanı bir herif. Hele o Yenişehirli Abdullah Efendi diye bir şeyhülislam var, fetvalarını okuyun engizisyon mahkemelerinin baş cellatlarına rahmet okutur. Onlar bu şeyhülislam lakaplı adamlardan daha haysiyetli kalıyor. Dehşet verici. Böyle bir insanlık suçu olamaz.”


Müslümanlığın en büyük düşmanını ilk gören Atatürk oldu

- İntikamın kimler eliyle alındığını konuştuk ama meselenin bir de “kimin intikamı” tarafı var...
İngiltere’nin! Mustafa Kemal 1920’de söylüyor, ‘Müslümanların ve Müslümanlığın en büyük düşmanı İngilizler’ diyor. Ve onların da beyin mekanı İstanbul’dur. Bir şey daha söylüyor, ‘İngilizlerin siyasetlerinin esası İslam’ı İslam’la vurmaktır. Müslümanları Müslümanlarla vurmaktır.’ Bugünkü Amerikan zulüm politikalarının esas mimarı da İngiltere’dir. ABD’nin Huntington’un önderliğinde uyguladığı politikalar Toynbee tarafından belirlendi. Toynbee kimdir? İtiraf ederim ki 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri ama bir şey daha var. İngiliz istihbatının teorisyenidir. Büyük bir Atatürk düşmanıdır. İslam ve Türkiye düşmanıdır. Onun çizdiği stratejilerle, öğrencisi olan Huntington ‘Medeniyetlerin Çatışması’nı yazdı. İngiliz siyaseti Türk islamın en kararlı, en radikal düşmanıdır. Bunu tarihte ilk defa Mustafa Kemal gördü. Üzerinde güneşin batmadığı bir imparatorluk bugün bir balıkçı ülkesine dönmüş gayet tabii bunun hıncı var.

“Görülmüştür” damgalı zarflardan biri; Hasdal’dan.
Açıyorum...
Kendisini, “Sadece, kimin tarafından hazırlandığı belli olmayan, imzasız ve çıktısı alınmamış sahte bir dijital belgede (EK-A Görevlendirmede Yetkili Personel Listesi) adım geçtiği için 16 yıl hapis cezası aldım” diye tanıtan biri daha;
Bu kez Kurmay Albay İlkay Nerat “Adalet istiyorum göreniniz var mı”  diye haykıran.
Ve bakın nasıl anlatıyor “bu davanın kendileri ve aileleri üzerindeki hiçbir zaman onarılmayacak etkilerini”:
 “Ben bu dava yüzünden babamı kaybettim. Bu davanın başlangıcından itibaren yaşadığı üzüntüler sonucu kanser hastası olan rahmetli babam, her gün tahliye olacağımı bekleyerek, hükmün açıklandığı tarihten yaklaşık iki hafta sonra vefat etti. Aslında ceza sadece içeridekilere değil; en ağır şekilde eşlerimize ve çocuklarımıza da veriliyor. Tek dileğim artık bu davanın bizlere ve ailelerimize daha fazla zarar vermemesi için adaletin bir an önce tecelli etmesidir.
Elie Wiesel’in söylediği gibi, “Adaletsizliği önleyecek gücünüz olmadığı zamanlar olabilir ama adaletsizliğe itiraz etmeyi beceremeyeceğimiz bir zaman asla olmamalıdır.” Bu bağlamda, 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından açıklanan gerekçeli kararın ne kadar zorlama ile yazıldığını, önceden verilmiş karara nasıl gerekçe uydurulmak istendiğini ve Silivri duruşmalarının sanıkların yaptıkları savunmalarla kendilerini temize çıkarma yeri olmadığını sizlere bir kere daha vurgulamak istiyorum.
Mahkemede yaptığım savunmalarımda; 05 Mayıs 2002-22 Mart 2003 tarihleri arasında, Genelkurmay Başkanlığı’nın emri ile Kuveyt’te konuşlu Birleşmiş Milletler Gözlemci Misyonu’na yurt dış görevine gönderildiğimi anlattım. Ayrıca 05 Mayıs 2002 tarihinde ilişiğimi keserek Genelkurmay Harekat Başkanlığı emrine katıldığımı belirtmiştim. Bütün bu söylediklerim Genelkurmay tarafından Mahkemeye gönderilen resmi yazılarla da ispatlanmıştır.
Ancak tüm bu resmi belgelere rağmen, gerekçeli kararda benimle ilgili hukuki durumunun değerlendirilmesi bölümünde “Sanığın suç tarihinde 2. Kor. 8. Mekanize Tugay emrinde görevli olduğu” ifade edilmiştir. Devletin resmi makamlarınca gönderilen belge mahkeme tarafından dikkate alınmamış ve yok hükmünde sayılmıştır.

Hiçbir somut delil yok

Ayrıca Gerekçeli Kararın 1000’inci sayfasında, “EK-A listede yer alanların Balyoz Harekat Planından haberdar oldukları gerek seminer ses kayıtlarından gerekse hazırladıkları listeler ve bu listelerin dijital yollarından anlaşılmaktadır” şeklinde ifade edilmektedir. Benim gibi EK-A’da isimleri geçen birçok arkadaşımın, seminere katılmış olsun ya da olmasın, herhangi bir ses kaydı mevcut değildir. Ayrıca, listelerin bizler tarafından hazırlandığını gösteren bir bilgisayar kullanıcı yolu, adımıza imza bloğu açılmış yazılı ya da dijital herhangi bir belge ya da ek bir somut delil gerekçeli kararda da gösterilmemektedir.
Bununla birlikte, gerekçeli kararda;  “Sanıklardan bazıları yurt dışında veya açık denizde görevde olduklarını belirtmişler ise de, suç tarihinde teknolojinin ulaştığı aşamada, iletimdeki kolaylıklar dikkate alındığında, aralarında çok kolay bir şekilde belge alışverişinin olabileceği...” şeklinde genel ifadeler içeren bir gerekçe öne sürülmüştür.
(...)
EK-A’da isimleri geçen ve ceza alan sanıklara bu görevin nasıl tebliğ edildiğine ve sanıklar tarafından anılan görevin kabul edildiğine dair somut bir kanıt gerekçeli kararda yer almamaktadır. Diğer bir ifadeyle, yurt dışında görev yaptığım süre öncesinde, o dönemde ve sonrasında, 1’inci Ordu Komutanlığı’ndan herhangi bir kişinin, benimle, ne zaman ve nasıl irtibata geçtiğini, bu görevi kabul ettiğimi gösteren somut bir delil veya iletişim kaydı gösterilememiştir.

Canımı veririm, hakkımı helal etmem

Emile Zola’nın dediği gibi; “Gerçeği gömmeniz boşuna, toprağın altında yol alıyor. Bir gün her yerden fışkıracak.” Balyoz Davası’nda hayatlar zalimce yok ediliyor. Rönesans İtalya’sında “en düşük ağırlık birimine” vicdan adı verilmiştir. Tüm Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Mamak, Sincan ve Silivri’de yatan Balyoz Davası sanıklarının isteği çok şey değil. Kalmışsa biraz vicdan.
Arkadaşlarımızla birlikte bu vatan için canımızı seve seve vereceğimize omuz omuza yemin ettik, omuz omuza şehit olmayı da amaçladık ama omuz omuza haksız ve hukuksuz yere hapishanelere atılmayı ve tutsak edilmeyi hiç hak etmedik. Hakkımı helal etmiyorum. Canım bu ülke için feda olsun.”

Wesley Sneijder’in sözleşmeyi imzalayarak resmen Galatasaraylı oluşunun haberini birinci sayfanın en havalı mevkiinden; logonun hemen yanından duyurmuş Habertürk.
Başlık:
Karısı yürek hoplattı!
***
Haber Sneijder’in transferi. Amma velakin karısından yana olmuş gazetenin haber fotoğrafı tercihi!
Sanırsın Galatasaray, spor kulübü değil mankenlik-oyunculuk ajansı; ve Sneijder değil de karısının transferini yaptı!
***
Bir de editörün yorumlayış şekli, üslubu var tabii!
Victoria’s Secret defilesinden bahseden magazin yazarı sanki!
Yürek hoplatmış!
Atatürk Havalimanı’nda değildim, gidenler bir haber etsin Sneijder’in eşi uçaktan avuç içi kadar şort ve deri büstiyerle filan mı indi?
Yahut ne bileyim striptizle mi selamladı gazetecileri!
Ne oldu da yürek hoplattı?
Veya bu haberi yapan, yazan, yayınlayanların aklı nerede ki kadın görünce yürekleri hopladı?
***
Birinci sayfadaki anonsun altında baktım  “Ayrıntılar HT Spor’da” notu düşmüşler.
Gazetenin spor ekinde de Sneijder’den çok karısının resmi:
 “Yenge Yolanthe ilgi odağıydı”
 “Yenge büyüledi”
(Yenge, enişte, baldız, bacı konseptli özlü sözlerimizi bilse o dakika ilk uçakla geri dönerdi bence...)
Kadıncağız da -günler öncesinden çarşaf çarşaf yayınlanan pozlarının haberini mi aldı neyse- gayet mütevazı bir pantolon, bir tişört giyinmiş; atkılarla sarıp sarmalamış kendini. Ortada  “erotik” çağrışımlar yaratacak bir durum da yok yani!
Bu nasıl bir bakış açısı ki; futbolcu transferi haberi diye adamın karısının  “erkeklerin kalp atışları üzerindeki etkisi” ni yazıyor. Bu haberi yapan, yazan, yayınlayan arkadaşlar hayatlarında hiç mi kadın görmedi?
Issız adada yaşayan Robinson yapmaz böylesini!
***
Allah vere de Sneijder bu ağzının suyu aka aka yazılmış hissi uyandıran haberleri görmeye!
Galatasaray geç kavuştuğu futbolcusunu erken kaybedebilir aksi halde!
Adamın  “Nereye düştük biz böyle... Bu insanlar sapıtmış olmalı... Karımda gözleri kaldı...”  hezeyanları ile arkasına bakmadan kaçtığını düşünsenize!
Karısını yanında taşıdığı cinsel objeye dönüştüren, günlerdir hakkındaki tezviratla birleştirince neredeyse pornografik bu yaklaşımdan sonra  “haksız” diyebilir mi kimse?
Veya...
Ya Sneijder, Emre Belözoğlu yapısında biriyse!?
Ve ilk basın toplantısında, parmağını sallaya sallaya  “Sana ne oğlum benim karımdan”  diye bizim muhabir arkadaşlara bir temiz girişirse!?
Hakikaten elalemin karısından size ne!


Son kararınız mıTayyip Erdoğan’ın “Kürt sorununu Öcalan’la müzakere ile çözmek” konusunda kararlı olduğunu ve caymayacağını savunan Hüseyin Gülerce dün,  “Başbakan’ı eleştirebilirsiniz ama o kararını değiştirmeyecek” diye yazdı.
***
- Teröristle görüşmem...
- Görüştüğümü ispatlamayan şerefsizdir...
- Ben görüşmedim temsilcim görüştü...
- Görüşürüm kime ne...
- Kürt sorunu vardır...
- Kürt sorunu diye bir şey yoktur...
***
Sayın Gülerce bunlar size bir şey çağrıştırdı mı?
 “Başbakan’ın kararlılığı”  konusundaki son kararınız mı?

Silivri’de “Ergenekon”  adı altında birbirine eklemlenen 20 küsur davanın “temeli” , 12 Haziran 2007 günü Ümraniye’de bir gecekonduda 27 adet el bombasının bulunduğu iddiasıydı.
Soruşturmayı başlatanlara göre, bulunduğu iddia edilen bombaların sahibi gazi astsubay Oktay Yıldırım’dı. Ve yine soruşturmayı başlatanlara göre Ümraniye’de bulunduğu iddia edilen bu bombaların bazılarının seri numaraları ile 2006 yılı Mayıs ayında Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların seri numaraları aynıydı!
 “Cadı avı”nı andıran süreç böyle başladı.
Sonra gelsin ev baskınları, gözaltılar, tutuklamalar, telekulaklar, insanların yatak odalarını bile pervasızca ortalığa saçmalar, binlerce sayfalık iddianameler, milyonlarca veriden oluşan ek klasörler, ölüme tahliyeler, hastalananlar, intiharlar, dramlar...
***
Çabuk unutuyoruz.
Ulusal Kanal’da Soner Yalçın’ı izledim önceki gece.
Daha önce Oda TV’de, sonra Oda TV davası kapsamında iki yıla yakın tutuklu kaldığı Silivri Cezaevi’nde yazdığı kitabı Samizdat’ta çok net, çok açık, çok yalın biçimde yazdığı kimi gerçekleri hatırlattı.
Onlardan belki de en çarpıcısı:
“Ümraniye’de bomba yok!”
Ve bir çağrı yaptı:
 “Devlet bana Ümraniye’de bomba bulunduğunu kanıtlasın!”
***
Balyoz davasında gerekçeli kararın açıklanmasıyla bir kere daha çelişkileri, sahte CD’leri, şahıs-zaman-mekan tutarsızlıklarını, kurumların birbirinin tezlerini dolayısıyla da iddiaları çürüten beyanlarını tartışıyoruz ya...
Hepsi hikaye!
Bir adam  “var olduğu” dahi kanıtlanamamış el bombalarının sahibi olduğu gerekçesiyle beş buçuk yıldır cezaevinde tutuluyor bu ülkede!
Hem de tek başına bu bile yetiyorken o davalar heyulasını çökertmeye!
Cezaevinden yeni çıkmış bir adam, oğluna kavuşmuş, ne zoru var... Ama gazetecilik belası; ekranda bas bas bağırıyor işte:
 “Oktay Yıldırım benim babamın oğlu mu? Siyasi görüşümüz, her şeyimiz farklı. Bana ne! Keşke o el bombaları gerçekten var olsaydı. O zaman, ben de savcılığın iddialarının peşinden giderdim. Onlarla aynı tarafta mücadele ederdim. Ama yok. Ne yapabilirim, yok. Artık bu davaların savcısı olmayan Zekeriya Öz, en güvendiği dosya ile çıksın karşıma, canlı yayında tartışalım. Var olduğunu kanıtlasın. Ama yok.”
***
Duyan da yok!
***
Sorarım size:
Bir hukuk devletinde, yüzlerce insanın  “yok yere” cezaevinde tutulduğu, hem de kısık sesle, fısıltı halinde değil, bu kadar ayan beyan şekilde, canhıraş haykırışla iddia edilirken bir tek kurumdan bile ses çıkmaz mı?
Bir hukuk devleti, garantisi olduğu sistemin göz göre göre dehşet saçmasına, göz göre göre  “vatandaşları”nın hayatlarını çalmasına göz yumar mı?
***
Hukuk da koktuğuna göre;
Hikaye...
Akla ve vicdana sığmayan onca itiraz  “büyüklere masallar”  gibi geliyor demek ki bu ülkeyi yönetenlere.

Küçük bir rica
Geçtiğimiz salı gecesi TRT Haber’de katıldığı programda  “Bu ülkede 60 yıldır Türk’üm diyene faşist diyorlar...” diye feryat figan eden AKP Balıkesir Milletvekili Cemal Öztaylan’ı tanıyanlar (eşi-dostu bu satırları kim okuyorsa artık) kendisini uyarabilir mi; komik oluyor da!
60 yılı bilmem ama son 10 yıldır bu ülkede Öztaylan’ın kendi mensup olduğu parti ve etrafında menfaat halesi oluşturan sözde liberal-muhafazakar-demokrat-bölücü grupçuklar dışında  “Türk’üm” diyenlerle problemi olan kimse yok ki!
“Büyük Türkçü” Öztaylan (partilerarası transfer durumlarında çok da yadırgamamak lazım tabii) hangi çatı altında siyaset yaptığını unutmuş olabilir mi?
Öyleyse hatırlatalım:
Sayın Öztaylan, Türklüğünüzden onur duyduğunuzu söylüyorsunuz ama hali hazırda “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü  “ilkel”  bulup, her nereye yazıldıysa (taş, toprak, defter, kitap, dimağ) oradan silen siyasi anlayışın parçası durumundasınız!
Milletvekili olduğunuz iktidar partisi “Ne mutlu Türk’üm diyene” den sonra  “Türk’üm” demeyi de yasaklamanın eşiğinde! Bütün hesapları Anayasa’daki  “Türk vatandaşlığı” tanımı kaldırmak
üzere!
Herhalde bunlardan da bihaber olamazsınız!

28 Şubat soruşturması kapsamında Sincan 1 No’lu F tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Emekli Albay Alican Türk dosyaya bakan  “Özgürlük Hakimleri” ne yazdığı mektubun kopyasını yollamış; tam 31 sayfa. Özetlemek gerekirse 28 Şubat soruşturmasıyla Ümraniye, Balyoz, Odatv davalarının şekil olarak birbirleriyle ne kadar örtüştüğünü ortaya koyuyor.
Türk de o davalarda yargılanan çoğu insan gibi televizyondan öğrenmiş başına ne geldiğini! Mutfaktaki karısına  “Gördün mü şimdi de 28 Şubat kapsamında bir sürü askeri gözaltına almışlar. Üstelik Eskişehir’den de biri varmış”  diye seslenmesinden bir saat kadar sonra kapısı çalınmış. “O birinin” kendisi olduğunu anlamış.
Sabahın 5’inde savcının huzuruna çıkarıldığı anın tarifi:
 “Yerine geçip oturduktan sonra önce hafif sağa dönerek dirseğini masaya dayayan, derken sağ avucunu yanağına destek yaparak gözlerini kapatan, bir süre sonra başı önüne düşünce irkilip doğrulduğu için uyduğunu anladığım Hakim Bey’e durumumu anlatmaya çalıştım...”
Bilen bilir, Balyoz’da da “iddia makamı”nın  “uyku” hali, horlamaya başladığında anlaşılmıştı!
Arandıklarını öğrendikleri anda bulundukları şehirdeki ilk otobüse binip gelerek teslim olan emekli albaylar Cengiz Çetinkaya, Yahya Cem Özarslan, Hazar Denizi’nde gemi kaptanı iken “teslim olmak” için önce helikopter çağırtıp karaya çıkan, ardından ilk uçakla Türkiye’ye dönen Serdar Çelebi örnekleri de yine Balyoz Davası’nın kendi ayaklarıyla yargılanmaya gelen subaylarını hatırlatıyor. Dünyanın bir ucundan gelip kendisi teslim olmuş insanların tahliye taleplerinin ret gerekçesine “kaçma şüphesi” yazılmasına tepkili:
- Ayıp oluyor!
Davalar arasındaki bir başka benzerlk  “suç delili” . Türk de diğer davaların sanıkları gibi “adı, hukuksal anlamda delil sayılamayacak bir dijital dosyada (“Batı Çalışma Grubu (BÇG)’na Giriş İzin Kartı verilen personel” listesinde) geçtiği için”  tutuklu!
“Bu evrakı ilk defa bu dava kapsamında gördüm. BÇG’de hiç görev almadım. Ama bir BÇG elemanı olsaydım da bunu saklamaya tenezzül etmezdim... 28 Şubat konusunda günahıyla sevabıyla bir çok şeyi oturup tartışırım. Lakin ben BÇG’nin yasadışı bir oluşum olduğuna da zaten zerre kadar inanmıyorum” diyor.
Ve elbette en önemli benzerlik:
 “Ben niye cezaevindeyim” diye soruyor Alican Türk de!


***


Tutuklanmalarının hemen ertesi günü Erdoğan’ın  “Bugün sabrın selamete erdiği, mazlumun ahının aheste aheste çıktığı gündür” dediğini duyunca “yargıyı etkilemeye teşebbüs” ten dava açmayı düşünmüş. Sonra caymış; - Kimi kime şikayet etmiş olacaktım ki!
Yine de bir çift sözü var Erdoğan’a:
- Tarihin hakkınızda kullanacağı olumsuz ifadeler, olumlulardan daha fazla olacaktır. Bizim için söylediğiniz “mazlumun ahı” sözleri bumerang gibi dönüp size çarpacaktır.


***


Ve 28 Şubat operasyonunun  “özü” . Hayli soru işareti birikmiş kafasında. Erdoğan neden “bu dalgalarda ülke boğulur, bu iş bu kadar uzatılmamalı”  diye frenlemeyi denedi;
- Eşeledikleri toprağın altından kendi adamları çıkar diye mi? Sn. Gül’ün Bakanlar Kurulu toplantısında 28 Şubat kararlarının uygulaması hakkında attığı imzanın gündeme geleceğinden mi tedirgin oldu?
Hem neden o çok konuşulan “medya”, “iş çevreleri”, “sivil toplum kuruluşları” ve “üniversiteler” ayağının soruşturulmasından vazgeçildi? Vaz mı geçildi yoksa bilerek mi durduruldu? İş o boyutlara vardırılırsa örneğin medyanın da kendi arşivini ortaya dökmesinden mi korkuldu? Koskoca üniversite çevrelerinden bir tek Kemal Gürüz Hoca mı suçlu? Niye 28 Şubat Davası şimdi başlatıldı? Niye 2-3 yıl önce değil?
Türk’ün son soruya cevabı şu:
“Çünkü o dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın ölmesi beklendi. O sağken ucu Erbakan Hoca’ya dokunacak diye kimse buna cesaret edemezdi. (27 Nisan hakkında bir dava açılacaksa da ancak Yaşar Büyükanıt ölünce açılır/açılacaktır.)” Kim bilir belki de tam tersidir; Erbakan’a dokunmasından değil de Erbakan’ın onlara dokunmasından çekinmişlerdir!
Sorum Taner Yıldız’ı sollayarak Erbil’e gitmeyi başardıktan(!) sonra tutup  “Bu kadar petrol varken kim neden kavga etsin?” diye soran Aslı Aydıntaşbaş’a; Saf mısın, saf ayağına mı yatıyorsun?


Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı... Toplumun yüzde 50’sinin oyunu almış iktidar partisinin sağa sola Edebali’den edep nasihatları dağıtan  “dindar”, “muhafazakar”  Genel Başkanı:
- Kılıçdaroğlu (...) hani varya tam bahtsız bedevi misali...
***
İktidar olmak için debelenen Ana Muhalefet lideri...   “Atatürk’ün Partisi” nin dilinden  “aydın” kelimesini düşürmeyen Genel Başkanı:
- Suriye çöllerinde gezen sen değil misin. Libya çöllerinde gezen sen değil misin? Arabistan çöllerinde gezen sen değil misin?(...) O çöllerde gezerken aman ha kutup ayılarına dikkat et.
***
Bir de kalkmış  “seçilme yaşı 18’e düşürülsün” diyorlar!
Eflatun, Montesquieu, Comte, Hobbes, Engels...
Kaşgarlı, Gaspıralı, Ziya Paşa, Ali Şeriati, Akçura, Gökalp;
Hatta ve hatta Nizamülmülk...
Devlet işlerini düzenleme aracı olan “siyaset” kurumunun gelmiş geçmiş teorisyenleri, temsil ettikleri ekol ne olursa olsun dün itibariyle mezarlarında ters dönmedilerse ne olayım!
Siyaset düşmüş düşeceği kadar; bundan derin çukur yok!
 “18 yaş”  siyasetin “düşürüleceği”  değil zaten düşmüş bulunduğu  “bel altı”ndan çıkarılacağı bir seviyedir artık bu ülke için!
Aman diyeyim bulaşmayın; bari o pırıl pırıl, edepli, ahlaklı, terbiyeli, ağzından çıkanı kulağı duyan, derdini küfür ve hakarete başvurmadan anlatabilme kapasitesine sahip gençler milli değerler  “seviyesi” nde kalsın!
Tez elden gruplarınızın kapısına -hem de neonlarla-  “+18”  yazın...
Yetmez...
Meclisi  “poşete”  sarın ki oradan yayılan üslup toplumun yüzünü kızartmasın!
Millet “vekaleti”ni verdikleri yüzünden daha fazla kendinden utanmasın!

“Obama için bahse girer misiniz?”
Sami Kohen’in başlığını görünce içimi bir heyecan kapladı:
“Obama için bahse girer misiniz?”
“Oh be” dedim; “bizim ’anırma takip timi’nin amiri Karakaçan Bey sahalara dönebilecek sonunda...”
Daha ilk satırda sevincim kursağımda kaldı.
Kohen  “İlle de cevap vermek gerekiyorsa Obama için bahse girerim”  diyor ama  “Bir Mormon Amerikan başkanı olursa amuda kalkarım” türü bir iddia koymuyor...
Eee herkes Engin Ardıç mı,  “Adı Hüseyin olan biri Amerikan başkanı olursa anırırım” diye çıksın ortaya!
Bu arada;
Ardıç, siz bu satırları okurken,  “Adı Hüseyin olan biri ikinci defa Amerikan Başkanı olmuş olursa misliyle anırmayı” düşünür mü acaba?

“Ann”
ABD seçimlerine odaklanan dünkü gazetelerde, Mitt Romney’nin eşi Ann Romney’le ilgili haberlerin dili dikkat çekiciydi:
- Sempatik tavırları ve kırmızı elbisesiyle Cumhuriyetçiler’i büyüleyen 63 yaşındaki Ann...
- Mitinglerde tam not alan Ann...
- 42 yıllık eşi uğruna, mezhep değştirerek Mormon olma kararı alan Ann...
Sanırsın, her sabah Seda Sayan izleyerek kahve höpürdettikleri kapı komşuları;
“Ann” ne ya?
“Köşkteki harcamalarıyla takdir kazanan Hayrünnisa...”,  “Somalilerin kalbini çalmayı başaran Emine...” mi yazıyorsunuz iç politika sayfalarında?
Ön adla hitap Amerikan jargonunun parçası olabilir tamam da, siz Washington Post’ta, New York Times’da yapmıyorsunuz ki bu haberleri...
Amerika’dan Amerikanlaşmadan haber verilemiyor mu Allah aşkına!


Kanunla sağlanan nizamın yerini keyfiyet rejimi alınca böyle oluyor;
Herkes fetva makamı!
En son kadının biri ‘Aziz Müminler’e hitaben ‘Cumhuriyet Hutbesi’ yayınladı. Diyor ki;
‘’... cumhuriyet, tek parti sistemine geçmek, makamı hilafeti ortadan
kaldırmak ve kavmiyetçi bir devleti inşa etmek için gerekli zeminin oluşmasını sağlamıştır. Yoksa, başka şartlar altında, adil bir düzeni tesis etmeye muvaffak olabilecek bir beşeri rejim türü olabilir. O sebeple, bagajındaki tarihi yükü de nazarı itibara almak kaydıyla, 29 Ekim 1923 gününü hatırlamak lazım gelir.
Mübarek Ra’d suresi, 11. Ayeti kerimede geçen sözleri, bugüne nasıl geldiğimizi anlamak için, kendi tarihimiz ışığında tekrardan anımsamak gerekir:
‘Şüphesiz Allah, kendi nefslerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.’
Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı laik ülkemde, Kurban Bayramı’nın ikinci günü verilen Cuma hutbelerinde, halkımıza ‘cumhuriyet rejiminin faziletleri’nin anlatıldığından haberdar oldum.
Şayet, bir gün, dileyen imamlar, yukarıdaki gibi hutbeleri de dile getirecek özgürlüğe sahip olacaksa, sorun yok. Ancak o gün gelene kadar, devlet memurluğu itibariyle, 29 Ekim 1923’ü kutlayan imamlara ve onlara bu talimatı veren Diyânet kurumuna itiraz etmek gerektiği kanaatindeyim.’

***
Cumhuriyet’in ilanını takiben Atatürk’ten sonra TBMM kürsüsüne ilk çıkan Karahisar Mebusu Hoca Kamil Efendi’ydi.
Neden biliyor musunuz?
Dua etmek için!

***
Dedeleri de tıpkı bu kadın gibi Cumhuriyet’i ‘hilafet’le vurmaya çalışınca Atatürk Nutuk’ta onlara şöyle seslenmişti:
‘... Efendiler, yabancılar hilâfete saldırmıyorlardı. Fakat Türk milleti saldırıdan kurtulamıyordu. Hilâfete saldıranlar, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildi. Fakat Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman milletlerdi. Türk milletine kolayca saldırabilmek için korunup devam ettirilmesi tercih edilen hilâfetin ortadan kaldırılmasını “Türklük için bir intihardır” diyerek vasıflandırmak; “hilâfeti ortadan kaldırmak için biz Türkler teşebbüslerde bulunuyoruz” sözleriyle Cumhuriyet’in hedefini açıklayıp ilân etmek, elbette etkisiz kalmadı.
... Efendiler, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek nesillerin, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilân edildiği gün, ona en insafsızca saldıranların başında, “Cumhuriyetçiyim” diyenlerin yer aldığını görerek asla şaşıracaklarını sanmayınız! Aksine, Türkiye’nin aydın ve Cumhuriyetçi çocukları, böyle Cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek düşüncelerini tahlil ve tespitte hiç de kararsızlığa düşmeyeceklerdir.
Onlar, kolayca anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın, halife unvanını taşıyarak başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına imkân bırakmayacak şekilde korunmasını şart kılan bir devlet şeklinde, Cumhuriyet rejimi ilân edilse bile, onu yaşatmak mümkün değildir...’

***

Hiç boşuna kelime laf cambazlığıyla kendini paralama hanım abla;
Türkiye Cumhuriyeti’nin kıymetini en iyi, ülkenin dört bir yanında ezanlarını ‘Halife ile işbirliği halindeki’ Fransızların, İngilizlerin mermi izlerini taşıyan minarelerden okuyan imamlar bilir!
Cumhuriyet, bugün neredeyse ‘lanetleyin’ çağrısı yaptığın o insanlar için Uzunoluk mescidi imamı Ali’nin (Sütçü İmam) emanetidir!
Ve birçoğu Kur’an-ı Kerim ile birlikte Maraş kahramanı Ulu Cami İmamı Rıdvan Hoca’nın şu sözünü de hatmetmiştir:
‘Kalesinde bayrağı dalgalanmayan ülkede Cuma namazı kılınmaz!’

Tekirdağ bayram ediyor ama
Bütün sokakları kırmızı-beyaz giyinmiş bir şehirde geçirdim Kurban Bayramı’nı; devasa Türk bayrakları ve Atatürk posterleri kaplamış bütün binaları, meydanları... Her köşe başında bir bayrakçı... İnsanlar cıvıl cıvıl, heyecanlı. ‘Tekirdağ bayram ediyor’; şehrin her yanını kaplayan afişlerde bu yazılı...
Ordu-Millet-Devlet hep birlikte şehir meydanında Kıraç şarkılarıyla kutlayacaklarmış Cumhuriyet Bayramı’nı.
Lafın kısası, Ankara Valiliği’nin ‘zinhar yürütmem’ dediği on binleri sokağa dökebilmek için Tekirdağ Valiliği’nin uğraşı!
İyi de halka görkemli bir kutlama düzenlemek için Cumhuriyet Resepsiyonu’nu kaldırmak şart mı?


Babası Beyazıt Camisi’ni bombalamayı planlamakla suçlanan Gülşah Özçoban ile “olay mahalli(!)”nde
konuştuk...
Gülşah, Konya İl Jandarma Alay Komutanı iken tutuklanan Kurmay Albay Hüseyin Özçoban’ın kızı.
Konya, Zonguldak, Ankara; kimi zaman o da gezmiş babasıyla ama çoğunlukla  “babasız”  büyümüş. Babası Şırnak’ta, o Kilis’te dedesinin yanında...
1994’te Tunceli’de oturdukları lojman bombalanmış.  “Babamla fazla anım yok. Sabah öper işe giderdi, gece beklerdik; 11-12...  Gelmezdi uyurduk. Bir generalin eşi söylemişti ‘Biz postalsız askerleriz’ diye, kesinlikle doğru”  diyor.
Aydın Üniversitesi’nde  “hukuk”  okuyor Gülşah; 3. sınıfta. Bu süreç bir kaç yıl geç yaşanmış olsaydı, büyük ihtimalle o da babasının avukatı olarak başlayacaktı mesleğe.



Babamın suç ortağı annem!
Gülşah’ın babası Hüseyin Özçoban Beyazıt Camisi’nin bombalanmasının da yer aldığı iddia edilen  “Sakal”  Planı’nı hazırlamakla suçlanıyor. Tesadüf Gülşah ile buluşacağımız gün Sultanahmet civarında olmam gerekince espri olsun diye Beyazıt Camisi’nin önünde buluşmayı teklif ettim.
“Bilmiyorum ki yerini” 
dedi;
İçimdeki sanat tarihçisi harekete geçti;
 “O zaman kesinlikle orada buluşalım sen de babanın bombalamayı planladığı yeri bir gör, öğren!”
Tabii bu işin esprisi...
Espri, ironi onlar için artık yaşadıklarıyla başa çıkmanın yollarından biri.
Balyoz iddianamesine göre, o dönemde binbaşı olan Özçoban’ın hazırladığı plan doğrultusunda, içine tahrip düzeneği yerleştirilen bir çanta, şadırvanda unutulmuş havası verilecek ve cuma namazından 10 dakika önce patlatılacak!
Özçoban’lar aslında ailecek dahil edilmişler olaya;
İddiaya göre patlatılacak malzemenin kuryeliğini de Gülşah’ın annesi yapacakmış.
“Bu olay olduğunda biz Konya’daydık. Halkının  ne kadar muhafazakar olduğunu belki siz de bilirsiniz; orada kimse inanmadı babamın böyle bir şey yapabileceğine”  diyor Gülşah.
Konyalıların  “komik”  bulması boşuna değil; çünkü hem babası hem de  “suç ortağı” yapılmak istenen annesi beş vakit namazında insanlar. Gülşah bu konuda konuşmak istemiyor çok fazla;
 “Öğrendiğiniz, bildiğiniz için söylüyorum, babam operasyonda bile orucunu bozmazmış. Annem beş vakit namaz kılan bir insan. Duruşmada adının geçtiği gün ruh gibi geldi annem eve. Onu da bulaştırmaya çalıştıklarından beri her şeyi bekliyorum ve hiçbir şeye şaşırmıyorum.”



Bu ülkede hukukçu olmanın bir anlamı kaldı mı bilmiyorum
Gülşah’ın annesinin taşıyıcılığını yapacağı iddia edilen cihaz, planın hazırlandığı iddia edilen 2003 yılından çok daha sonra üretilmiş. Bu tutarsızlık davada tespit edilen 1500’ün üzerindeki “maddi hata”dan sadece biri.
Durumun garabetine dikkat çekmek için babasının tutuklandığı günden bir kareyi hatırlatıyor:
“Merkez Komutanlığına gittim. Herkes birbirine sizinle mi yapacakmışız darbeyi diye takılıyor. Çünkü orada tanıştılar.”
Hüseyin Özçoban hakkında da  “delil”  olarak ortaya konan şey sadece bir Word belgesi.
Bir hukuk öğrencisi olarak hukuki gerekçe bulamadığı için, “demokrasiyi ve TSK’yı yargılamak”  olarak değerlendiriyor Silivri’deki süreci;
 “Bir Türk ordusundan korkuluyordu. Bir de genç nüfustan... TSK’yı tasfiye ettiler. Harp Okullarından yeni mezun subayların hepsi kaygılı. Biz referandumda bunu görmüştük. İki madde yargıyı tamamen ele geçiriyordu. O iki madde için hayır denmeli diye çok anlattık. Referandumda evet çıktığı an Allah sonumuzu hayretsin dedim. Bu ülkeye mi hukuk okuyorum diyorum bazen. Derste ‘Bunları niye bize ne anlatıyorsunuz, gelin bir de uygulamayı  görün’der gibi gülüyorum. Komik geliyor...”



Öcalan ile çıkmayı yediremez
Balyoz soruşturması ilk başladığında, “Bunlar Öcalan’ı çıkaracaklar, Meclis’e bile girecek”  olmuş babasının yorumu. Hukuken bu işin içinden çıkmak mümkün olmadığından bir ‘Genel Af’ çıkarılacağına inanıyor Gülşah da;
“Süreç nasıl işler bilmiyorum ama babam yediremez bunu kendisine, kabul etmez diye düşünüyorum...”



İlk defa babamın ağladığını duydum
Yargılama esnasında defalarca gitmiş ama karar günü Silivri’de değilmiş Gülşah.
“Neden”  diyorum;
 “Babam istemedi. Böyle bir kararı bekliyordu. Ailelerin bundan nasıl etkileneceğini tahmin ediyordu. Onu dinledik ve üzülmesin diye gitmedik.”
Babası en başından itibaren  “en kötüsü”ne hazırlamış aileyi.  “Ama yine de insanın içinde bir umut hep oluyor” diye anlatıyor karar günü yaşadıkları heyecanı.
Peki ya karardan sonra?
Babası aramış;
 “Ben artık sana derslerine çalış, onu yapma, bunu yapma demeyeceğim. Sen artık evin reisisin dedi ve ağlamaya başladı. İlk defa ağladığını duydum. Ben de başladım tabii onunla birlikte...”
O bir anlık boşalmadan sonra ikisi de toplamışlar kendilerini. “Şimdi çok moralli”  diyor babasını anlatırken;
 “O bize siz iyi olun ben iyi olurum diyor. Biz de ona aynısını söylüyoruz.  Beni güçlü görsün diye, akşam ağlayıp sabah makyaj yapıp gittiğimi biliyorum yanına. Bu oyun aslında. İçimizde yaşıyoruz. İstiyoruz ki babam hissetmesin. Onların aklı gerçekten bizde. Kendilerini düşünmüyorlar. Sağlıklı olsun yeter bizim için.”
Sağlık, sadece babası için değil kendileri için de en büyük dilekleri. Mustafa Dönmez’in evlat acısını hatırlatıyor:
 “Bir gün biz de yaşar mıyız diye soruyor insan ister istemez. Bu duyguyla sırf babam için kendime dikkat ediyorum.”
Artık halk düşünsün...
Gülşah için ilk günler çok zor geçmiş;
 “Üniversitedeki ilk yılımdı. Babam buraya maça gelmişti. Okuldan geldim, baktım çantasını hazırlıyor. İfadeye vermeye gidecek. ‘Gelmeyebilirim’ dedi. Tutuklama kararı çıktığında yol yön kavramımı kaybettim. Orduevinde kalıyordum, Merkez Komutanlığına babamı görmeye gittim. Annem burada değildi. Ben İstanbul’da yeniydim. Sudan çıkmış balık gibiydim. Yargılama boyunca annem bir kardeşim Melikşah’ın yanına gidiyor, bir benim yanıma geliyor, evimiz Zonguldak’ta. Zordu.”
Ailede olaydan en çok etkilenen kardeşi olmuş.  “Konya gibi bir yerde, babası cami bombalanmakla suçlanan bir çocuk olduğunuzu düşünün. Melikşah çok sessiz sakin bir çocuktur. Annem korktu. Apar topar Kilis’e aldırdık kaydını...”
Babasının en zoruna giden ise “TSK’nın arkalarında durmaması”. Ekliyor;
“Bir de millete üzülüyor. ‘Biz bu adaletsizliğin bedelini ödüyoruz ama bundan sonra halk düşünsün’diyor. Yargıtay kararı onarsa örnek teşkil edeceği için artık herkesi etkileyecek çünkü bu
dava.”



Hz. Ömer adaletini tecelli ettireyim yeter
“Rövanş” en sık telaffuz edilen sözcüklerinden biri Balyoz sürecinin. Gülşah’ın bu kavrama bir yığın itirazı ve eleştirisi var:
 “12 Eylül 28 Şubat’ın rövanşı olarak görüyorlar. Biz çektik onlar da çeksin. O zaman size bunları çektirenlerden hesap sorun. Bu adamlar o zamanlar daha öğrenci. Kan davasına dönüştürdüler. Darbe yapanlardan sormuyorlar hesabını...”
Bir de  “intikam”  kavramına çok tepkili:
“Karardan sonra ‘o çocuklar ağlamasa bizimkiler ağlayacaktı’dediler.  Annem bana Hz. Ömer adaletini tecelli ettirmezsen analık hakkımı helal etmem der hep. Vebal. Ben doğrunun yanındayım. Vicdanım doğrultusunda karar vereceğim. Karar günü ‘İleride bu mahkeme heyetinin yakınları karşıma gelirse beni duygularımdan arındır ki ben de onlar gibi olmayayım’ diye dua ettim Allah’a. İntikam gibi bir hedef koymadım kendime. Allah’a havale ettik...”



Babam cami bombalayacak olsa Taksim’de kendimi asarım
Babasını tarif ederken hiç düşünmeden  “Benim babam vatanseverdir. Ailesinden önce vatanını milletini düşündü. Hala millet adına üzülüyor”  diyor Gülşah.
Kendisini anlatırken ise  “çok sorgulayan biri”  olduğunu vurguluyor. Nitekim babasıyla ilgili iddiaları da sorgulamış. Hatta yetinmemiş babasına sormuş. Tebessümle gelmiş cevap:
 “Sen beni tanıyorsun. Sen bu soruyu soruyorsan, demek ki iyi hazırlamışlar.”
Ekliyor;
 “Ama sorgulamamı sevdi. Babamın yanlış bir şey yapacağına inanmıyorum. İnsan babasına kötü diyemez. Ama kefil oluyorum. Babam gerçekten cami bombalayacak olsa Taksim’de kendimi asarım, bu kadar güveniyorum ona. Gelip davayı izleyenler düşüncelerini değiştirdi. Keşke daha çok insan görebilseydi. Yine de geç değil, iddianameyi okuyabilirler..”


Karar günü verilen arada, babasına sarılabilmek için avukatlara ayrılan sıraların üstüne çıkmaya çalışırken gördüm ona. “Aliiiş” diye sesleniyordu. Cevap geldi: “Kuzuş.”
Baba-kız birbirlerini böyle seviyorlarmış. İkisinin de yüzünde, içinde bulundukları koşulları düşününce anlaşılmaz sayılabilecek bir huzur vardı. Bir yanda sinir krizleri geçirenler, ağlayanlar, bayılanlar, bir yanda yüzlerindeki manidar tebessüm ile onlar. Hadi babası yıllarca çok zor şartlarda görev yapmış bir asker; antremanlı. Ya bu kız çocuğu?..


Vicdanımız rahat, devlete vereceğimiz yok
Karar günü sergilediği soğukkanlı duruşu konuşurken “Benimki ‘onlara bunu vermeyeceğim’ psikolojisiydi aslında” diyor Aslıhan;
“Tutuklama kararı çıktıktan sonra babam aradı, ‘Kuzuş’ dedi, ‘Tek yapacağın, dik duracaksın, annen sana emanet’. Kimsenin yanında ağlamadım. Niye çökeyim! Benim babam çok ciddi bir suç işler ‘nasıl yaptı’ diye kahrolurum. Allaha şükür vicdanımız rahat. Babamın hep söylediği bir şey var. ‘Geceleri yatarken düşünüyorum’ diyor ‘benim bu devletten alacağım çok ama vereceğim yok. O konuda çok rahatım’. Ben bu kadar onurlu, şerefli duran bir adamın kızı olarak burada ağlayamam.”
Bakın düşünmüş karar açıklandığında;
“Kar-kış olacak Silivri’ye sık sık gidip gelebilecek miyiz? Silivri çok soğuk olur, üşümesin; hemen kalpaklarını, montlarını götürmek lazım. Adanalı olarak etçildir babam, yemeklere alışabilecek mi?”


Çocukların gözyaşlarıyla intikam acizliktir
En büyük kızgınlığı Samanyolu TV’de yayınlanan bir habere:
“Habere göre o eşlerin, çocukların mahkeme önünde ayılıp bayılması ‘kasıtlıymış’. Talimat olarak verilmiş bunlar. ‘Makyaj yapmayacaksınız. Televizyona çıkıp halktan biriymiş imajı vereceksiniz. Toplumun milli hassasiyetlerini kullanacaksınız... ‘Yine bir televizyon programında dendi ki ‘Bugün onların çocukları ağlamasa yarın bizim çocuklarımız ağlayacak’. O laf benim çok canımı yaktı. Yaşar Nuri Öztürk, “günah intikal etmez” dedi geçenlerde. Faraza babam darbeye niyetlendi diyelim, sen onun çocuğunun gözyaşının üzerinden siyaset yapıyorsan çok büyük acizliktir. Ben sürekli tek telkinde bulunuyorum kendime, “Aslı kindarlaşma!”


Asrın davasında savcı horul horul uyuyordu
Evlat Aslıhan başka, avukat Aslıhan başka. Cüppesini giydikten sonra nasıl bakıyor bu davaya:
“20 ay mizansen oynanmış Silivri’de. Eğlenmişiz kendi kendimize. Kamu kurumlarından, müftülükten, belediyeden alınan belgeler hepsi boşuna boşunaymış. Yargıda silahların eşitliği vardır. Hiçbir hakim avukata ‘tamam, yeter, otur’ diyemez. Savcı ile avukat eşittir. Hatta savcı koltuğunun yüksek olmasına ‘marangoz hatası’ denir. Bu davada avukatlar yargılamayı tamamlamak üzere süje olarak kullanıldı. Bize ve mesleğimize hakaret edildi. Hakim bir kadın avukata, Şule Nazlı Erol’a ‘Öyle elin kolun oynamasın kendine gel’ dedi. Asrın davasında hakim ‘Siz ne diyorsunuz sayın savcım’ dediğinde savcı horulhorul uyuyordu! Askeri teamülde ast üste emir veremez. Astı babama emir verecek gözüküyor, böyle komik hatalar var iddianamede. Yassıada bile o zamanki teknolojiye rağmen yayınlamış. Bu dava canlı yayınlanmış olsaydı bugün halkın Balyoz’a bakışı farklı olurdu. Hakimler sokağa çıkamazdı. Ki ben şimdi de çıkabildiklerini sanmıyorum. Çok komik şeyler duyuyoruz. Mahkeme heyetindekilerin çocukları okula korumalarla gidiyormuş. Korkuyorlarmış! Çocukları onlarla aynı okullarda okuyan aileler ‘çocuklarımızın can güvenliği yok’ diye rahatsız olmaya başlamış. Şimdi de böyle bir imaj yaratıyorlar; bunlar bize zarar verecekler. Sanki biz PKK’lıyız!


Paşalar oruç tutmaz Paşam!
Sadece yargılama yayınlanmadığı için mi millet mesafeliydi bu davaya?
Türk Ordusu’nun “yalnız” bırakılmasını “imaj”ına bağlıyor Aslıhan:
“7-8 yıldır üzerinde çalışılarak ‘dinsiz ordu’ imajı yaratıldı. Ve bizim iki aydaolduğumuz şeyi anlatarak bu imajı değiştirmemiz çok güç. Babamın “Balyoz Davasının enleri”ne giren savunmasını paylaşıyorlar internette, yorumlara bakıyorum. ‘Acaba sorsak Amentüyü okuyabilir mi’ diye yazanlar var. Bir de bunlar bizimle aynı dünya görüşüne sahip olduğunu iddia eden insanlar. Demek ki bir şeylere inandırmışlar toplumu. Amiral bir abimiz ‘Türk donanması İslam’ın son donanması’ dedi. Bizim bütün fırkateynlerin en üstünde Kur’an-ı Kerim olurmuş. Deniz Kuvvetleri’nin bütün komutlarında “Bismillah” var. Bu yargılama başlayana, Hasdal’a o denizci subaylarla tanışana kadar biz bile bilmiyorduk bunu. Benim babam görevdeyken de sivil elbisesini giyer, şahsi arabasıyla teravihlerine giderdi. Tanıyanlar eline kapanırmış ‘Komutanım seninle saf tutmak onurdur’ diye. Bu ütopik bir şey değil ki. Senin ordunun generali bu adam. Senden farkı yok ki, senin gibi. Bilecik Tugay Komutanı’yken yaşadığı bir olay var babamın. Ramazan’da bir grup işadamı ziyaretine geliyorlar. Babam da usulen ‘Çay içer misiniz’diyor. ‘Yok paşam içmeyelim’ diyorlar. Sohbet uzuyor. Adamlardan biri ‘Paşam siz için çayınızı’ diyor. Babam ‘Efendi’ diyor, ‘Sen benim niyetli olmadığımı nerden biliyorsun.’ Cevap ne biliyor musunuz? ‘Paşalar oruç tutmaz!’ Bunun üzerine babam adamları alıp tugayın camisine götürüyor. İmama ‘Nasıl ceamatin’ diye soruyor. İmam ‘Cumalarda dışarıya battaniye atıyoruz’ deyince adamlar askeriye de cami mi olurmuş diye şaşırıyor. Tabi inandığını yaşamak başka takıyye başka olduğundan toplum bilmiyor bunları.


Harp gücü kırıldı
Aslıhan için Balyoz davasının tek anlamı “tasfiye”:
“Yargılananlar sosyal demokrat olabilir, ulusalcı olabilir, ülkücü olabilir. Ama hepsi mesleki anlamda çok dolu insanlar. Kurmay subaylar. Kendi devreleri içindeki en başarılı kurmay subaylar. Hepsini özel kılan bazı kritik anlar var kariyerlerinde. Engin Amca Apo’yu getirmiş, diğeri sorgulamış. Karacılar terörle mücadelede öne çıkan isimler. Denizciler içinde Milli Gemi Projesinde görev alan mühendis kadro var. Bu ne demek? Senin deniz kuvvetlerinin tamamen bağımsız olması demek.”
Bu niteliklere sahip insanlar savunmaya çalıştıkları devletten “terörist” damgası yiyince, “aman bize madalya vermeyin” gibi bir tepki oluşmuş henüz “sanık” yapılmayan muvazzaflar arasında:
“Güney Doğu’ya tayini çıkıp istifa eden bir çok subay var. Alan Paşa, Özarslan Paşa, Temizöz Paşa bunlar hep madalyalı askerler. Böyle olunca “Demek ki PKK ile mücadelenin hesabı soruluyor” diye düşünen çok asker var. Madalya teklif edilince “İstemiyorum” diyormuş insanlar. Askerin savaşma şevkini bitirdiler. Denizciler rütbe alsa da, doğayı tanıyıp pişmeleri gerektiğinden ustalık çıraklık vardır aralarında.
Gemi yüzdürecek komutan yok. En başarılı F 4 - F 16 pilotları içerde. Harp gücü
kırıldı.”


Vatan sağ olsun
Ya bundan sonrası?
 “Türkiye’de bir günde çok şey değişir” diyor Aslıhan. Oğuzhan araya
giriyor:
 “Demirel dedi ya ‘köprülerin altından çok sular akar’ manidar bir sözdü.”
Arayıp “Biz bu davaya inanabilirdik ama içinde Yörük Ali varsa inanmıyoruz” diyen öyle çok insan olmuş ki, moralliler. “Babam da çok moralli” diyor, “Kendini değil emekliliğini kazanmamış subayları düşünüyor. Annemden önce onları soruyor.”
Ve son sözleri, bana değil size söylüyor bunları:
“Kuzey Irak operasyonunda bir askeri kucağında şehit oldu babamın. Aşağı bölgesi tamamen parçalanmış. Babam çocuğa “Oğlum inanıyormusun” demiş, elini tutmuş, son bir defa kelime-i şahadet getirmiş ve asker şehit olmuş... Bunları dinleyerek büyüdük biz. Şehit haberlerinde annemin ayılıp bayılmalarına şahit olarak büyüdük. Ben rüyamda babamın şehit olduğunu gördüğüm için havale geçirdim. Lise 1 ve 2’yi Şırnak’ta okudum. Şehit haberi gelince halay çeken insanlar gördüm. Operasyona gidip günlerce dönmeyen babam GPRS’li telefonla arayıp “Kuzuşum iyiyim” deyip kapatıyordu. O iki kelimeyi söylerken ‘Çuvçuuv’ diye arkadan gelen mermi seslerini duyarak büyüdüm. O zaman iç rahatlığıyla ‘Babam vatan için çarpışıyor’ diyordum. Ama şimdi ‘Ne yaptı ki bunu reva görüyorsun’ diyorum. Darbe mağduru biri ne kadar darbeci olabilir. Babam Yörük çadırından, Ülkü Ocağı’ndan çıktığı gibi hâlâ, aynı terbiyeye sahip. Görev yaptığı yerlerde hep halkın içinde oldu. Kahvehanelerde genç yaşlı köylüleri dinledi. Operasyona kurban keserek bölge insanının duasını alarak gitti. Onun bu hali her dönemde rahatsız edici bulundu. Ama ben çok rahatım. Babam da çok rahat. Allah bu rahatlığı bize bunu yapanlara da nasip etsin diyorum. Çünkü onların bu kadar rahat olduklarını zannetmiyorum. Babam hâlâ şahsını düşünmüyor ‘İnşallah vatan millet için hayırlı olur’ diyor. Adamların yaşadığı hiçbir şey yokken bu ülkeye karşı bu kadar kinleniyor, biz ise bu kadar zulümden sonra hâlâ ‘Vatan sağ olsun’ diyoruz;
Vatan sağ olsun!”


Bingöl’de “Mehmedim” sesleri
Babasını her düşündüğünde gözünün önüne gelen bir fotoğraf var Aslıhan’ın. Yıllar öncesine ait, Bingöl’de
çekilmiş:
 “Hayatım boyunca en duygulandığım andır... Babam Bingöl Jandarma Komutanı. Bir operasyona çıktılar. Tam PKK’lıların ölülerinin ailelerine verilmesi yasasının çıktığı günler. Babamlar 6 veya 8 teröristle birlikte örgütün Diyarbakır bölge sorumlusunu öldürdüler. Babamın makamındaki asker anneme sürekli bilgi veriyor; ”Yenge 3 aldılar, 5 aldılar... “Lojmandaki herkes birbirini arıyor. Çok şükür şehit yok. İki yaralımız vardı, şehitsiz bitirdik o operasyonu. Pastalar börekler yapıldı. Jandarmanın bahçesinde masalar kuruldu. Osman Öztunç, Mehmedim, Azerin, Çırpınırdı Karadeniz, Mustafa Yıldızdoğan, Türkiyem çalıyor. Ben lisedeyim. Askerler geliyor, arabaların arkasına oturmuşlar. Annem gelen çocuğu alıyor, sarılıyor, oturtuyor pasta börek yediriyor elleriyle. Yüzleri gözleri toprak çocukların. Babam helikopterle ilk sortide gitmişti en son o geldi. Halini görünce çok ağlamıştım. Gözlükleri yüzüne oturmuş. Kulaklarındakirler katman katman. Toparlak bir adam benim babam. Tosun Paşa deriz biz zaten. Genç de değil o zaman, 48 yaşında filan. Tabur komutanı ‘Nasıl bir baban var senin’ dedi. Tabur komutanları ‘Geri çekilin’ demiş, dinlememiş, en önde girmiş çatışmaya. ‘Yeğenim’ demiş durdurmaya çalışanlara ‘Ben bu operasyonu arkadan komuta etsem bu Mehmetçik neye inanıp çarpışacak.’Normal insan mantığıyla şura sırasında generalliktesin ne işin var senin orada! Babamların mücadelesini sağlayan o ruhu yok ettiler. Düşünün o gün Bingöl’de, birliğin üzerinden alçak uçuşla geçen bir helikopterde, babamın komutanı olan paşa dev Türk bayrağı sarkıtıyordu aşağıya. Bugün askeri araçların, lojmanların bayrakları sökülüyor ‘tahrik olmasın’ diye.”


Babasının kızı...
“Çok yoğun bir ideolojik yükleme yaptı bize babam” diyor Aslıhan. Sırf babasının eseri değil aslında, Edebiyat öğretmeni olan ve ilk iki haftayı uzun uzun İstiklal Marşı ile Gençliğe Hitabe’yi anlatmaya ayıran annesinin de payı var bugünkü duruşlarında:
“4 veya 5 yaşındaydım, Ozan Arif’in ilk Türkiye konseriydi, Başbuğ’un elini öpmeye götürdüler beni. İlkokul 4’e kadar bütün Türk klasiklerini okuttu annem. 7. Sınıfa kadar dünya klasiklerini okudum. 7. sınıfta ideoloji okumaya başladım. Şiir yazardım. Börtü böcek değil hep vatan millet meseleleri...”
Yazdığı şiirlerden biri rahmetli Rauf Denktaş’a kadar ulaşmış:
“7. Sınıftaydım. Öğlen okuldan geldim. Resim ödevim vardı. Gittim salona televizyonu açtım. Ermeni Tasarısı ilk defa Fransa parlamentosunda görüşülecek... Mesut Yılmaz Kürtçe televizyon konusunu konuşuyor... Bütün bunlar şimdiki kadar sıradanlaşmamış o zaman. Çok doldum. İçeri girdim, “AB, AB dediniz / Başımızın etini yediniz / Mehmetçikler dağlarda vuruşuyor terörle / Öbür yanda milli duygulardan yoksun yönetici Kürtçe yayın istemekte” diye uzun bir şiir yazdım. Sonu da şöyle bitiyor:
İnsan hakları kim siz kimki bize ders verme çabasında
Daha yüz yıl önce Orta Doğu’da Afrika’dayaptığın işkenceleri unutma
Uyuma uyan Türk Milleti
Boz Avrupa’nın gizli niyetini...
Şimdi Ergenekon’dan tutuklu olan Levent Ersöz Paşa, Rahmetli Denktaş’a gösteriyor bu şiiri. Ben bir de Kıbrıslı Mücahitleri anlatan “Küçük Mehmetçikler” diye bir kitap okumuştum o günlerde. Kitapta geçen Kıbrıslı Zeynep içinde bir şiir yazdım. Rahmetli Denktaş şiirleri okuyunca ‘Böyle Türk çocuklarının olması bizi çok mutlu eder’ deyip teşekkür mektubu yollamıştı.”


Bitmiyor, sürekli yeni görüntüler geliyor gözümün
önüne...
Mesela tam hakim “babalık ve kocalık haklarından men” dediği an; bir çok baba arkasına döndü, eşi ve çocuklarını aradı kalabalığın arasında. Göz göze gelmeyi başarabilenler yumruklarını havaya kaldırıp “Baban hâlâ burada, kocan hâlâ burada, yıkılmadı, sen de yıkılma” dedi; bakışlarıyla!
Ve o babaların kızlarından biri, Ergun Saygun’un kızı Ece, bakın bütün çocukların paylaştığı duyguyu nasıl özetledi iki satırda:
 “10. Ağır Ceza Mahkemesi bana babamı reddetme hakkı vermiş. Ben mahkemeyi reddedip, babamı öpüp başımın üstüne koyuyorum!”

***

Aytaç Yalman Balyoz Davası’nda tanık olarak dinlenmediği için yapılan eleştirilere cevaben “Ben bu davada tanıklık yapmak istedim. Ancak mahkemeden bu yönde bir davet almadım” demiş Fikret Bila’ya.
Yapmayın Sayın Yalman, bu dava sayesinde hepimiz az buçuk hukuk öğrendik, siz davet beklemek yerine “Mahkemeye vereceğim bilgiler var” deyip kendiniz gitseydiniz, kulaklarını mı tıkayacaktı mahkeme heyeti? Ağzınızı mı bantlayacaktı?
Yaşasın Demokrasi!
Lafı hiç dolaştırmadan, Cengiz Çandar’ın dünkü yazısından aynen aktarıyorum. Diyor ki “Balyoz Davası’nın yürütülüş tarzı ve hukuki sonuçlarına bakıldığında “adaletin yerine getirildiği”ne ilişkin yabana atılmamış kuşkular da var.(...) Öne sürülen “hukuk ihlalleri”ne sağlam ve inandırıcı bir karşılık bulunmadığı takdirde, Balyoz Davası kararları “hukuken” ve “adalet” açısından “yaralı” olacaktır.”
Ve sonra...
“Yine de” diyor Çandar...
Yani karar hukuken ve adalet açısından “yaralı” olsa da;
“Balyoz Davası, evet, “Türkiye’nin Nürnberg’i”dir. Bundan böyle, “vatanı kurtarmak” gerekçesi ve bahanesiyle “askeri darbe” hesapları güden silahlı kuvvetler mensuplarının önünde Balyoz davası, bir “caydırıcı emsal” olarak yerli yerinde kalacak.”
Sabah gazetesinin önceki gün abidevi puntolarla “yaşasın” diye alkış tuttuğu “demokrasi” bu işte;
Hukuka uysa da uymasa da ne gam!
İyi oluyor ama...
Bu arkadaşlar “güç bizde artık” özgüveniyle, freni boşalmış kamyon gibi yazmaya devam etsinler böyle... Bugün olmasa bile, bir gün Balyoz sanıklarının dediği olur da “onları yargılayanlar/yargılatanlar da yargılanmak durumunda kalırlarsa”, zafer sarhoşluğuyla yapılan bu “hukuksuzluk” itirafları sayesinde epey kanıt birikmiş olacak delil dosyasında!
Selcan Taşçı
 BASINDAN SEÇMELER


Bingöl pususu müzakere için organize edildiHakkâri’de PKK şehirlerin etrafını ağır silahlarla doldururken kulağının üstüne yatan istihbarat birimlerinin amacı ile Bingöl’de düz ovada PKK’ya pusu kurdurtup asker yaktıran devlet aklının amacı aynı: Ankara’da bıkkınlık yaratıp ölümü gösterip sıtmaya, yani Oslo mutabakatına, razı etmek.
Bu süreçte CHP’nin bir panik hâlinde Oslo müzakerelerini yeniden gündeme taşımasının da bir hikmeti olmalı. CHP durduk yere neden Oslo müzakerelerini yeniden gündeme getirdi?“Müzakereci sol” yazarlar ile Selahattin Demirtaş’ın aynı anda ortaya çıkıp “Oslo mutabakatlar çok iyi, yapanları tebrik etmek lazım” demeleri de sadece bir düşünce egzersizi değil tabii ki. Kamuoyunu “Oslo mutabakatı iyiydi” düşüncesine hazırlamak.
Emrullah Uslu / Taraf

+++

Tarihi kararı kim nasıl yorumladıNedir iktidarı elinde tutanların ana hedefi... Ordunun güçlü ve geleceği parlak subaylarını tasfiye etmek, kendi ordusunu kurmak... Ama unutmayalım.. Ordular yalnızca darbe yapmazlar. Ordu ulusun ırzını, namusunu, taşını, toprağını, onurunu korumak için de vardır. Ordu düşerse pek çok şey birlikte
yıkılır...
Melih Aşık / Milliyet

***

Vicdana sığmayan kararlarla, askeri vesayeti kaldırabilirsiniz.
Ama herkes emin olsun ki; zedelenen bir adalet duygusunun demokrasiye vereceği zarar; Askeri vesayetinkinden kat kat fazladır.
Ertuğrul Özkök Hürriyet
***

Tüm bu olanları tarih kitaplarına koymayın... Çocuklarımız okuyup utanmasınlar...
Bekir Coşkun Cumhuriyet
***

Emrinde ordular ve silahlar olan generallerin hukuk önündeki vaziyeti; vatandaş olarak hepimizin güvencede olduğunun kanıtı değil mi?
Mümtaz’er Türköne  Zaman
***

Davanın başından beri ortada ne gerçek bir savcı, ne de gerçek bir mahkeme vardı.
Ezgi Başaran Radikal
***

Karar, demokrasi adına tarihsel önemdedir. “Türkiye’de artık darbeler dönemi kapandı” sözü retorik olmaktan çıktı. Yargı üzerinden hayata geçti!  
Derya Sazak  Milliyet
***

Balyoz davası geçmişi yargıladı. Fakat mesajı bugüneydi. Bugünkü orduya sesleniyordu. Senin koruyuculuğun bitti. Senin kollayıcılığın son buldu.
Necati Doğru Sözcü
***

Türkiye, darbecisini devlet başkanı yaptığı ülkeden, darbe teşebbüslerini yargılayan bir ülkeye evrildi. Artık geriye dönüş yok, bu yolda ilerleyecek.
Mustafa Ünal Zaman
***

Böyle olmamalıydı.. Kafalarda soru işareti kalmamalıydı, yargılama pırıl pırıl olmalıydı, şaibesiz olmalıydı.. Olmadı..
Mehmet Tezkan Milliyet***
Yapanın yanında kâr kaldığı için su-i misal emsal oldu. Yani kötü örnek, örnek alındı.  Balyoz davası ve kararları bu dönemin noktalanması açısından bir ilk.
Nazlı Ilıcak Sabah
***

330 kişiye ceza verildi deniyor. Yanlış. 330 kişiye ceza verilmedi. Ne kadar evlatları varsa... Ne kadar torunları varsa... 330 aileye ceza verildi.Çünkü... Baba’lıktan men edildiler.
Yılmaz Özdil Hürriyet
***

Türkiye için tabii ki, gelecek için, hukuk için, demokrasi için, düzülen insan hak ve özgürlükleri için.. yargı için, evete yargı için Kara Gün...
Orhan Bursalı Cumhuriyet
***

Bir darbe planı ilk kez hukuki bir karara bağlandı. Bu bir hukuk devrimiydi.
Mehmet Baransu Taraf

TRT müneccim istihdamına mı başladı
Londra Olimpiyatları Kadınlar Trambolin Yarışması.
TRT 3 spikeri tramboline doğru yürüyen Çinli Huang Shanshan’ı anons ediyor:
- Evet sayın seyirciler şu anda gümüş madalyayı alacak sporcuyu izliyorsunuz. Shanshan az sonra He Wenna’nın ardından gümüş madalyayı alacak!
Kulaklarıma inanamadım. Ama aynı cümleler tekrar, tekrar, tekrar yankılandı ekranda. Yanılsama olmadığına göre demek ki geleceği görebiliyor TRT spikeri!
Çünkü o bu anonsu yaparken He Wenna henüz yarışmış değil.
Ama spiker emin; yarışacak, en iyi dereceyi yapacak, olimpiyat şampiyonu olacak.
Anons ettiği Shanshan da yarışmış değil; ama TRT spikeri onun serisinin sonucundan da emin; iyi yarışacak ama ama Wenna kadar iyi olamayacağından ikincilikle yetinmek zorunda kalacak.
Tekrarını izledim, bu iki Çinli sporcudan önce yarışanları da pikniğe gelmişler gibi anons etmiş; hiç şansları yok ama işte olimpiyat havası almış olsun ezikler! Tavır aynen bu!
Merak ediyorum bir tek TRT yöneticisi arayıp da bu hık demiş Nostradamus’un burnundan düşmüş halli spikere sordu mu:
- Kardeşim kimin kazanacağını nereden biliyorsun; müneccim misin?
Hadi iyi kötü herkes tahminde bulunur, tahmini yorumlarda bulunur ama bu öyle bir şey değil; yarış başlamadan sıralamayı veriyor; şu birinci, şu ikinci, şu üçüncü olacak diyor.
Garantisi mi var?
Ya birinin başı döner, birinin ayağı kayar da düşerse!..
Ki aynen böyle oldu. TRT spikerinin şampiyon ilan ettiği He Wenna serisini muhteşem bir şekilde tamamladıktan sonra, herkes tam da “bitti bu iş” dediği sırada, son inişinde, bitirme hareketinde düşüverdi işte! Değil şampiyon üçüncü bile olamıyordu neredeyse; kılpayı çıkabildi kürsüye.
Altın mı?
Çok bilmiş spikerin “pikniğe gelmiş” muamalesi yaptığı sporculardan birine, Kanadalı Rosannagh MacLennan’a gitti iyi mi!


Atv’deki programda söyledikleriyle ilgili olarak “yine medyayı suçladı” diye eleştiriyorlar Erdoğan’ı. Erdoğan’a mı yoksa o medyaya yağıp esip gürlerken karşısında tasdik memuru gibi kafa sallayan  sözüm ona gazetecilere mi kızmalı!

+++

Senaryo yazsan reyting rekoru kırar
Dünkü yazısından sonra İhsan Dağı’nın gazete sayfalarında harcandığı kanaatine vardım.
“Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün mahkemede verdiği ifade beni eski günlere götürdü. Darbenin bizi alıp götüreceği günlere...”  diye başlayan yazısı tam şu satırlara ulaştığında “Ağlamak istiyorum” diye çığlık atma isteğine kapıldım:
“Nereden nereye? Ayışığı, Sarıkız veya Eldiven darbe planları gerçekleşse büyük ihtimalle aynı hücreyi paylaşacak insanlar birbirlerini ’pay’lıyorlar şimdi. Açıkçası ben bu günleri göreceğime o insanlarla bir ranzayı paylaşmayı tercih ederdim. Belki de paylaşacak bir ranzamız bile olmayacak, evlerimizin önlerinde sıkılacaktı kafamıza... ”
Başrolde “acıların çocuğu” var!
Mağduriyet edebiyatı var!
Ajitasyon dersen, nirvanaya ulaşmış!
Tam bizim “Genel İzleyici Kitlemiz”e göre!
Senaryo yazsa reyting listelerini alt üst eder
valla...

+++

Tarihe geçeli çok oldu
“Türkiye’de asker-siyaset, asker-sivil ilişkilerinde taşlar yerli yerine tam olarak oturduğunda, bu bakımdan Hilmi Özkök Paşa’nın demokrasi tarihimizdeki yerinin büyük harflerle yazılacağını düşünüyorum” diyen Hasan Cemal boşa dertleniyor. Hilmi Özkök adı tarihe, hem de devasa harflerle yazıldı: “Askerinin başına çuval geçirilen Genelkurmay Başkanı”

+++

Asıl tehdit dost bildiklerinizden...
Barzani’nin Türkiye’den toprak talep etmesine gıklarını çıkarmadılar, PKK’yı Türkiye Cumhuriyeti ile “eşitlemeye” dönük stratejisinde sakınca görmediler ama İran’ın dünkü açıklamasına pek içerlemişler.
İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi’nin sözleri “İran’dan Türkiye’ye büyük tehdit”miş, “Şok tehdit” miş, “Ağır tehdit”miş.
Firuzabadi ne demiş:
“Büyük Şeytan’ın (ABD) savaş planlarına yardımcı olmak, Suriye’ye komşu ülkeler için doğru bir temel değildir. Eğer onlar bu temelde hareket ediyorlarsa, o zaman şunu bilmeliler ki, bir sonraki seferde, sıra Türkiye ve diğer ülkelere gelecektir!”
İyi de günlerdir (hatta aylar, yıllardır) Türkiye’deki milli endişe sahibi bir avuç siyasetçi de, stratejist de, akademisyen de, gazeteci de, güvenlikçi de, asker de tekrarlayıp durmuyor mu benzer ifadeleri?
 “Uyarı”ları “tehdit” diye savuşturmaya kalkıp yüzüne karşı bas bas savrulan “tehdit”e kulak tıkarsan ortaya çıkan kanlı, yaslı, yaşlı, trajik sonuca şaşmamak gerekli!

+++

Karayılan Kandil’i ihaleye çıkarsın, işi Türkiye kapmazsa, yüzüme tükürün!..
Kafamıza çuval geçirdiler...
Teşekkür mahiyetinde, Kuzey Irak’taki Amerikan üssü’nü biz inşa ettik. Erbil Havalimanı’nı biz yaptık. Süleymaniye Havalimanı’nı da... Rahat gidip gelsinler diye, tarifeli uçak koyduk.
***
Şahane kampuslarıyla üniversiteler yaptık. Türkiye’nin güneydoğusu’nda dünyaya geldiysen, bu üniversitelere sınavsız kabul ediyorlar. Yurt ücretsiz.
200’er dolar harçlık veriyorlar.
***
İçişleri Bakanlığı binasını, Kültür Bakanlığı binasını, Merkez Bankası binasını, Kürdistan Başbakanlık Binası’nı biz yaptık.
Kuzey Irak’taki Amerikan
Elçiliği binası da bizim eserimiz.
***
Elektriği kim veriyor? E biz tabii... Üstelik, kendi vatandaşımıza kilovatsaatini 20 kuruştan veren hükümetimiz, Kuzey Irak’a 10 kuruştan veriyor. Kullandıkları “ampul” de bizden.
***
İçme suyu şebekesini, kanalizasyonu, arıtma tesislerini, sulama kanallarını, enerji iletim hatlarını, otoyollarını, demiryollarını, köprülerini, tünellerini, viyadüklerini biz yaptık. Plazalar, iş kuleleri, 14’er katlı apartmanlar, bahçeli, havuzlu villalar yapıyoruz.
***
Petrol ve doğalgazı bize satsınlar diye, kendimize, kendi ellerimizle boru döşedik.
***
Sosyal yaşam gelişsin diye, spor salonlarını, alışveriş merkezlerini, sinemalarını, kültür merkezlerini inşa ediyoruz. Çocukları mutlu olsun diye, sevabına oyun parkları kuruyoruz.
***
Yaralı pkk’lıların tedavi gördüğü hastanelerini biz yaptık. Erbil’deki hastanede çalışan bi Türk doktorun röportajı vardı geçenlerde, “buraları İstanbul’dan güvenli” diyordu.
***
Erbil caddelerindeki okaliptüs ağaçları savaş sırasında kurumuştu, vah vah, derhal devreye girdik, sosyal sorumluluk projesi kapsamında, para almadan, palmiye ağaçları diktik.
***
Türk müteahhitlerle ortak iş tutan peşmerge işadamı Hacı Süleyman’a mikrofon uzattı bizim televizyonlardan biri,  “geleceğin Dubai’si olacağız, açılımı destekliyoruz” dedi adam.
***
Çöpçülük de bizim... İnsanın koltukları kabarıyor. Belediye binalarıyla beraber, caddelerin, sokakların temizlik ve çöp toplama işini yapıyoruz, ne kadar gurur duysak azdır yani... Kamu hizmetlerindeki garsonluk ve  “uşaklık”  işine de talibiz, layık görülmemiz an meselesi.
***
2 bin 500 firmamız, 5 bin mühendisimiz, 100 bin işçimiz harıl harıl çalışıyor...
Ki, güzelleşsin Kuzey Irak.
Mesela, en son 7 yıldızlı bi otel yaptık Süleymaniye’de, ismi Güzellik Şehri!
***
Hal böyleyken...
Evlatlarımızı şehit edenler, elini kolunu sallaya sallaya nereden geliyor?
Oradan.
***
Karakollarımız nasıl?
Barakadan.
***
Bildiğin, briket.
Çatıları, teneke.
Gerek yok rokete...
Mermiyle süzgeç gibi oluyor tavan.
***
Bakın, iddia ediyorum...
Sınırdaki kampları, Kandil’deki mağaraları şöyle insanca yaşanır bi hale getirmek için ihaleye çıksın Murat Karayılan...
İşi Türkiye kapmazsa, yüzüme tükürün.
Yılmaz Özdil / Hürriyet

+++

Bu medyaya her şeyi yedirirsin...
bütün çözümlerin ekseninde etnik bir anlayış var.
Çünkü Kürtler, özerk bir yönetim yapısı istiyor...
Ortadoğu’da emperyalistler, kendileri dimdik ayakta iken ve ulusal bütünlüklerini sapına kadar korurken, farklı etnisite ve mezhep zenginlikleri olan ülkeleri (Türkiye dahil) bölüp parçalamaları, şüphesiz ki bu sürecin temel dinamizmidir. AKP iktidarı da bu konuda tam kördür. Yanıbaşında oynanan oyunları fark etmemesi mümkün değildir.. Acaba diyorum, bu emperyalist parçalama oyunundan kendilerine, Türkiye’ye de bir pay düşer, biçiminde bir ham hayal peşindeler mi?
Aslında, Davutoğlu- RTE ikilisinin Suriye gibi Ortadoğu ülkelerini ’bizim Osmanlı arka bahçesi’biçiminde veciz bir şekilde dile getirdikleri  “stratejik derinlik” politikası, Ortadoğu’da biraz da bu düşü barındırıyor. Türk-Kürt federasyonu laflarını anımsayın... CIA’cıların Ortadoğu’da büyüyen Türkiye pompalamalarını düşünün... Bir ülke kendi bütünlüğü için derin endişeler içindeyken... Yersen tabii... Ama bizim medyaya her şeyi yedirirsin!
Orhan Bursalı / Cumhuriyet

+++

The New York Times yazıyor: “AKP iktidarı Türk ordusunu evcilleştirdi.” Biz o kadarını bilmiyoruz... Bildiğimiz, cezaevcilleştirdiği...
Haldun Ertem / Milliyet (Açık Pencere)

+++

Amerikan tuzağı
Başbakan (...)  ülkeyi bu noktaya kimin getirdiğini es geçiyor...
-  Ucu açık bir “açılım” kampanyasıyla büyük beklentiler yaratıp bu beklentileri karşılamayarak...
-  Terör örgütü silah bırakmadan pazarlığa oturarak...
-  Ölçüsüz vaatler verip onları karşılamayarak...
-  ABD ve Irak’ı Kandil konusunda sıkıştıramayarak...
Terörün tırmanmasından hangi merciin sorumlu olduğunu açıklamıyor! Bir de şu son ve zavallı tabloya bakınız...
Türkiye ABD çıkarlarına uygun olarak Suriye’de hükümet darbesi düzenlemeye çalışırken, ABD kontrolündeki Irak’tan gelen teröristler de Türkiye’yi vuruyor. Kürt devletinin Türkiye ayağının inşası için de çalışmalar başlatılıyor.
Ankara ABD tarafından tuzağa düşürüldüğünü görmüyor mu, görmek mi istemiyor?
Melih Aşık Milliyet

+++

Barzani’den dost olur mu?
Ankara, kimin dost, kimin düşman olduğunu bile doğru ayırt ediyor mu, şüphelidir. Kuzey Irak’taki Kürt bölgesel yönetiminin başkanı Barzani dün PKK’nın Hakkari’de düzenlediği saldırıları kınayarak barış görüşmelerinin önünü açmak için iki tarafa da ateşkes çağrısı yaptıklarını söylemiş... Bu çağrı yetmiş milyonluk Türkiye’ye hakarettir. Oysa Ankara, TC Devleti ile PKK terör örgütünü eşit sayan Barzani’yi, şimdiye kadar hiçbir iyiliğini görmediği, ondan her fırsatta en azından hakaret gördüğü halde dost saymakta inat etmektedir.
Bu yalpalama sürdürülemez. Millet Meclisi ülkenin kaderine el koymalı, yapılan hataları saptamalı, tecrübelerin ışığı altında bir ulusal politikanın tayin edilmesini talep etmelidir.
Güngör Mengi / Vatan

+++

Erdoğan’ın “tanrı-imparator”larla ne alakası var

Ayasofya’da bulunan Constantin Monakomos ve Zoe
freski İnsel’in tarifine uyan hükümdarın en ünlü
örnekleri arasında...


Sezaro-papizm (Cesaro-papisme) kavramı 19. yüzyıl ortasında icat edildi. Hükümdarın ruhani görevleri de uhdesine alması, dünyevi ve ruhani iki meşruiyete sahip olmasını tanımlar. Hıristiyanlık öncesi pagan geleneğin Hıristiyan dünyasına taşınmasıyla hem imparator hem dini otorite olan iki başlı hükümdar geleneği oluştu. Papalık uzun bir dönem böyle bir devletti. Papa ile diğer siyasal otoritelerin rekabeti, kilise ile hükümdar, uhrevi ile dünyevi arasında bir fark yarattı. Bu çatışmanın olmadığı Doğu Roma coğrafyasında ise hem imparator hem dini otorite olan Bizans hükümdarlığı oluştu. Osmanlı İmparatorluğu’nda Bizans geleneğinin izleri devam etti. Daha sonra halife sıfatını da alan Osmanlı imparatoru, kâğıt üzerinde sezaro-papist rejime uygundu. Ama sultanlar din konusunda görüş beyan etmek yerine, dini otoriteyi atayarak bu ruhani meşruiyetlerini kullandılar.
Türkiye Cumhuriyeti de Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak bu geleneği hükümdarın şahsından bağımsızlaştırdı, kuruma atfetti. Böylece hem resmi dini olmayan hem de olan, kendine özgü bir laik cumhuriyet rejimi kuruldu. Diyanet, ’kilise gibi kutsal bir otoritesi olmayan’ ama ülkede fetva vermeye yetkili resmi kurum olarak dini otoriteyi temsil ediyor.
(...)
Dini temaları siyasete malzeme yapmanın adı değildir sezaro-papizm. Siyasal iktidar mevkiinde oturan kişinin dini konularda değerlendirmeler yapması, fikir yürütmesi hatta yargıda bulunmasıdır. Bugün Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın kişisel eğilimi nedeniyle böyle bir görünüm sergiliyor iktidar.
(...)
5 Ağustos’ta yaptığı söyleşide Alevilik konusunda, nasıl nerede ibadet edileceğini kesin hükümlerle tanımlıyor. (...) Müslümanlığa neyin uyup neyin uymadığını Başbakan olarak Erdoğan mı belirleyecek?
(...)
Başbakan, daha önce kendini ’İstanbul’un imamı’ olarak tanımladığı gibi, sanki şimdi kendini Türkiye’nin imamı olarak algılıyor hissi veriyor. Bir başbakan olarak kendini aynı zamanda Türkiye’nin imamı olarak hissetmek, böyle davranmaktan kendini alıkoyamamak, sezaro-papist kavramının tanımladığı durumun yeni zamanlara adapte olmuş bir versiyonu olarak değerlendirilemez mi?
Bu benzetme abartılı bulunabilir elbette. Bu abartıya neden olan ise bir endişedir. Tarihte sezaro-papist yönetimler siyasal muhalefetin kendini din ayrılığı üzerinden ifade etmelerine neden oldular. Din savaşlarına yol açtılar. Endişemiz bundandır.
Ahmet İnsel / Radikal

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget