Temmuz 2018
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Yenimahalle Belediyesi’nin Sünnet Şöleni
Yenimahalle Belediyesinin her yıl ihtiyaç sahibi aileler için geleneksel olarak düzenlediği sünnet şöleni Yakacık Mesire Alanı’nda 29 Temmuz 2018 de gerçekleştirildi. 758 Yenimahalleli çocuğun sünnet kesim işlemini ücretsiz olarak yapan Yenimahalle Belediyesi, çocuklar için coşku dolu sünnet töreni düzenledi.
Ankara’nın en geniş ve en muntazam mesire alanı olan Yakacık alanı 130 dönüm gibi geniş bir sahayı kaplıyor. İçinden geçen Yakacık deresinin etrafına boydan boya yüzlerce yapma barbukiler aileler için kolaylık sağlarken, aileler getirdikleri mangal ve öteki kumanyaları ile neşeli bir piknik keyfi yaşıyorlardı.

Yenimahalle Belediyesi’nin Sünnet Şöleni
2018 sünnet şölenine Yenimahalle Belediyesi Başkanvekili Mehmet Kartal, CHP Yenimahalle İlçe Başkanı Ferudun Güngör, CHP ilçe yöneticileri ve çok sayıda belediye meclis üyesi katıldı.
Yakacık Mesire Alanı’nda gerçekleşen ve TUBİL Halk Dansları Topluluğu’nun Adıyaman yöresine ait halk oyunu gösterisiyle başlayan büyük sünnet şöleninde, belediye ekipleri tarafından dağıtılan yemekler ve içecekler huzur dolu sofralarda yenildi. İkram edilen yemekleri yiyen çocuklar sonrasında kendileri için kurulan şişme oyun alanında gönüllerince eğlendi.
Yenimahalle Belediyesi’nin Sünnet Şöleni

Yenimahalle Belediyesi’nin Sünnet Şöleni

Yenimahalle Belediyesi’nin Sünnet Şöleni
Müziğin ritmine katılan gençler, o denli geniş bir halay oluşturdular ki, iç içe geçen halkalar şeklinde halay grupları ile eğleniyorlardı.
Hazırlanan zıplama alanı, müsabaka bölümü ve kaydırak alanında arkadaşlarıyla oyun oynayarak günün tadını çıkaran minikler, sahne alan yıldız sanatçıların şarkılarıyla birlikte aileleriyle de Ankara oyun havaları ve halaylar eşliğinde dans etti. Şölen alanında dağıtılan pamuk şeker ve horozlu şekerleri almak için uzun kuyruklar oluşturan minik Yenimahalleliler, palyaçoların düzenlediği animasyon ve oyun aktiviteleriyle günü dolu dolu yaşadı.
Şölen alanına kurulan sahne de usta sanatçılar Aysel Yakupoğlu, Evren Çelik, Ersin Perçin ve Coşkun Koyuncu Türk halk ve sanat müziği eserlerini Yenimahallelilerin büyük beğenisi toplayarak seslendirdi. Sanatçılar seslendirdikleri eserlerle ailelere ve çocuklara muhteşem bir gün yaşattı. Yenimahalle Belediyesi 2018 Sünnet Şöleni, sahneye çıkan sünnet çocuklarının hep birlikte hatıra fotoğrafı çektirmesiyle son buldu.
Yenimahalle Belediyesi’nin Sünnet Şöleni

Yenimahalle Belediyesi’nin Sünnet Şöleni

Yenimahalle Belediyesi’nin Sünnet Şöleni
Geleneksel olarak her yıl düzenlenen sünnet şöleninde konuşma yapan Yenimahalle Belediyesi Başkanvekili Mehmet Kartal, "Yenimahalleli yavrularımızla bir arada olmaktan ve onların sünnet törenini yapmaktan mutluluk duyuyoruz, diye Kartal konuşmasında şunları söyledi:
“-Sizleri Başkanımız Fethi Yaşar adına sevgi saygı ile selamlıyorum. Kendisi il dışında olduğu için katılamadı. Belediyemiz Sosyal İşler birimince düzenlenen Sünnet Şölenine katılmanın mutluluğunu yaşıyorum. Sünnet bizim kültürümüzde son derece önemli bir yer tutar. Erkekler adına değerli bir gündür, erkekliğe atılan ilk adım olarak çok önemli anlamlı bir gündür. Yenimahalle Belediyesi olarak çok çeşitli etkinlik ve faaliyet içerisindeyiz. Başkanımız Fethi Yaşar’ın bir sözü var, “İçinde halk olmayan, halkın katılmadığı hiçbir projeye imza atmadım atmayacağız” diye. İşte bu proje de onlardan biridir. Yenimahalle’nin dört köşesinde çeşitli etkinlikleri sürdürüyoruz, sürdürmeye de devam edeceğiz.
Bu daha başlangıç, çünkü yaptıklarımıza ek olarak Eylül Ekim aylarıyla birlikte çok önemli projelerin açılışını yapacağız. Çok büyük yüzme havuzları, düğün salonları, kültür merkezleri, parklar, bahçeler, yine Yenimahalle halkının her bölgesinde açacağımız büyük tesislerle Yenimahalle halkına hizmet etmeye devam edeceğiz. Çünkü biz önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ışığında yürüyoruz, onun aydınlık yolunda yürüyoruz, onun gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak için kültür merkezlerimizde, sinemamızda, tiyatromuzda, kültürümüzle, sanatımızla ve hepsinden önemlisi de yeşil alanlarımızda böyle mesire yerlerimizde Ankara’da örneği olmayan mesire yerlerimizle ayrıca guru duyuyoruz. Sizlere hizmet etmenin keyfini mutluluğunu yaşıyoruz. Çocuklarımız mutlu olsunlar hep yüzleri gülsün. İnşallah evliliklerinde de düğün salonlarımızda düğünlerini yaparız çocuklarımızın”.
Sünnet şöleninde halka kavurma, pilav, salata, ayran, sudan oluşan 2500 kişilik kumanya dağıtıldığı öğrenildi.
Ayrıca çocuklar için düzenlenen çeşitli luna park eşya ve araçlar çocuklara ayrı bir neşe katıyordu.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız

İyi Parti Ve Meral Akşener - Güner Yiğitbaşı
Meral AKŞENER, kelimenin tek anlamıyla çok çabuk pes etti.

Oysa, Meral hanım parti liderliği yarışına çok hızlı, hırslı, arzulu ve azimli bir şekilde başlamıştı.

İlk olarak, önceki partisi MHP'de olağanüstü kongre toplayarak MHP'nin genel başkanlığına soyunmuş,ancak koltuğu bırakmak istemeyen BAHÇELİ'nin direnişi ile karşılaşmış, BAHÇELİ'nin; AKP'ye biat etmesinin karşılığında yürürlüğe koyduğu yargı oyunlarıyla, MHP olağanüstü kongresini toplamayı başaramayan AKŞENER, sonunda çözümü yeni bir parti kurmakta görerek, büyük iddialarla İYİ PARTİ'yi hayata geçirmeyi başarmış, BAHÇELİ'nin ve onun biat edip desteklediği AKP'nin ayak oyunları ile 24.Haziran seçimlerine katılamamaktan, CHP ve liderinin milletvekili desteğiyle kıl payı kurtulan AKŞENER,81 milyonluk Türkiye'deki gücünü ve haddini bilmeden, ütopik ve büyük hedeflere kulaç atarak, biraz da yeni sistemden kaynaklı olarak, cumhurbaşkanlığına aday olmuş ve doğal olarak da kazanamamış, Cumhurbaşkanı adayı olduğu için milletvekili de olamayan AKŞENER; Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisinin, milletvekilliği seçiminde de partisinin, umduklarının çok altında oy almaları ve seçimler sonrasında kendisine yönelik ağır eleştirilere direnç gösterememiş, uğradığı büyük hayal kırıklığı sonucunda partisinin olağanüstü kongreye gitmesine ve yeniden genel başkanlığa aday olmamaya karar vermiş, adeta politikaya küsmüş ve evinde inzivaya çekilmiştir.

Bugün itibariyle evindeki inzivaya son vererek partisinin genel merkezine giden ve bir açıklama yapan AKŞENER'in; partisinin çok yeni ve katıldığı ilk seçim olması, seçimlerin eşit koşullarda yapılmaması gibi nedenlerle, çok normal olan bu seçim başarısızlığını ve bu seçim başarısızlığına yönelik eleştirileri mesele yaparak politikaya küsmesi, yaşadığı büyük hayal kırıklığını mesele yapması, eleştirilere tahammül gösterememesi, direncini ortaya koyamaması, genel başkanlığı bırakma kararını alması; bir atımlık barutunu ıskalayarak harcayan bir avcının, kendisini av olmaktan kurtarmak için, av alanından kaçışından bir farkı bulunmamaktadır.

AKŞENER ve Partisine; özellikle bayan kesiminden olmak üzere, beş milyon civarında oy verilmiş, 43 milletvekilliği kazanılmıştır. Yeni kurulmuş ve bin bir zorluklar içinde katıldığı ilk seçimde elde edilen bu sonuç, başarı sayılmasa da, bir mağlubiyet ve hezimet sayılamaz.

Bu nedenle, AKŞENER'in çabuk pes etmesi, asla bu nedene bağlanamaz. Bu pes etmede, bizim ve kamuoyunun bilemediği, bu aşamada  açıklanamayan çok önemli nedenlerin olması gerekir.

Şayet, bu pes edişte, bugün açıklanamayan başka çok önemli ve haklı nedenler yok ise; AKŞENER, bu tutumuyla iktidar olmak isteyen iddialı bir partinin lideri asla olamaz.

CHP lideri KILIÇDAROĞLU ne yapsın?


KILIÇDAROĞLU da, girdiği on'a yakın seçimde ve halk oylamasında, bütün çabalarına rağmen, bir türlü başarılı olamıyor ama, tadını kaçırsa da, aslında bırakıp gitmesinin gerekmesine rağmen, moralini bozmuyor ve başarısızlıklara karşı  direnmesini biliyor, pes edip kaçmayı düşünmüyor.

Biliyoruz, KILIÇDAROĞLU'nun yaptığı bu pişkinlik de çok fazla, onun liderliği bırakmama tutumunu da asla onaylamıyoruz ama, AKŞENER'in daha bismillah bırakıp kaçışını da; seçim kaybetti, demokrasinin gereği olarak genel başkanlığı bırakıyor diyerek, onaylayıp alkışlayamıyoruz.

İfrat ve tefrit ayrımını bir türlü yapamıyoruz. Yani her türlü aşırılıkların önüne bir türlü geçemiyoruz.

İYİ Parti yöneticilerinin ve bu partiye gönül verenlerin; partiye küsen ve çok çabuk pes eden AKŞENER'in evinin kapısında nöbet tutarak, onu kararından döndürmek ve yeniden parti genel başkanlığına aday olmaya ikna  için ağlaşmalarına ve yalvarmalarına ne demeli?

Anlamak mümkün değil.

İYİ Parti; ülkeyi yönetmeye talip olan iddialı bir siyasi parti midir, yoksa Meral AKŞENER'i Sevenler Kulübü müdür?

İYİ Parti; ülkeyi yönetmeye talip, iddialı ve gerçekten bir siyasi parti ise,İYİ Partililerin; aslında, AKŞENER'in bu akıl almaz ve savunulamaz, haksız ve yersiz tutumu karşısında sevinmeleri ve Tanrı partimizi, liderlik vasıflarını üzerinde taşımadığı ortaya çıkan AKŞENER'den tez elden kurtardı diye sevinmeleri gerekmez mi?

Son sözümüzü söylemek gerekirse; AKŞENER kararından vaz geçip, partinin genel başkanlığına yeniden seçilse de; şayet, açıklanmayan bilemediğimiz haklı gerekçeler yoksa, AKŞENER'in bu gafı, muhalifleri tarafından sürekli önüne konacak ve AKŞENER liderliğindeki İYİ Parti, bundan böyle  asla dikiş tutmayacaktır.

30/07/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Teşekkürler CHP! - Gündüz Akgül
Elli yedi yıllık seçmeni, 21 yıllık üyesi ve delegesi olduğum partim, sen mi? ben mi? kavgasına tutuşarak beni hayal kırıklığına uğrattığı için teşekkürler CHP!
24 Haziran seçimlerinden sonra değişen yönetim şekli sonucu, laik cumhuriyeti dönüştüren birçok olumsuzlukların gündemi oluşturması gerekirken, tüm yandaş kanallara CHP’nin karşıt görüşte olanlarının çıkarılarak vuruşturulmaları gündemin birinci sırasına oturduğu için teşekkürler CHP!
Parti içi anlaşmazlıkları kendi aralarında tartışıp halletmeleri gerekirken, kamuoyu önünde tartışarak partimizi savunmada bizi zora soktukları için teşekkürler CHP!
Ülkenin içinde bulunduğu koşullarda büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerine sıkıca sarılmak ve uygulamaya çalışmak yerine oy uğruna sağdan umut beklemek yanlışlığına düştüğü için teşekkürler CHP!
Yargıç denetiminde yapılmaya, yönetimde bulunanların etkisiyle yandaşlardan oluşturulan delegenin kullandığı oylarla, başarısız olsa da, yönetimin değiştirilmesini olanaksız hale getirdiği için teşekkürler CHP!
Kamuoyu önünde yapılan tartışmalarla, birbirlerine düşman iki hasım gibi birbirlerini suçlayarak tabanını kahrettiği için teşekkürle CHP!
16 yıllık AKP iktidarı döneminde kurucumuz büyük önder Mustafa kemal Atatürk ve laik Cumhuriyet aleyhinde söylenenleri söylevlerle geçiştiren, Gösteri ve Yürüyüş Yasasının sınırları içinde gerekli protesto hakkını kullanmayı becermediği için teşekkürler CHP!
24 Haziran seçimlerinde, taban tarafından takdir edilen partinin en çalışkan milletvekillerini aday göstermeyip (örneğin, Barış Yarkadaş, Haluk Pekşen, Eren Erdem… gibi) dışarda bıraktığı için teşekkürler CHP!
Yerel Yönetim seçimlerinde “beni aday göstermezseniz istifa ederim” tehdidinde bulunanları, kapının önüne koymayıp, bulunmaz Hint kumaşı gibi aday gösterdiği için teşekkürler CHP!
Yıllardır Parti Meclisinde bulunanların neredeyse tümü seçilecek yerlerden aday gösterilip, gençlerin ve yeni keşfedilecek değerlerin önünü kestiği için teşekkürler CHP!
Sosyal Demokrat Parti olmanın gereği üyelerle ön seçimi zorunluluğunu ve iki dönem seçilme kuralını getirmediği için teşekkürler CHP!
Kontenjanı, pati tabanı olamayan konularında uzman değerli bilim adamalarına kullanmayıp, Parti Meclisi ve MYK üyelerine kullandığı için teşekkürler CHP!
Partinin aynası ve yurttaşlarla birebir ilişkili olan yerel yöneticileri, sorunları çözen değil, tabana sorun yaratanlardan aday gösterdiği için teşekkürler CHP! (Örnek yönetici olanları ayrı tutarak, yöremde örnekleri çok)
Yerel seçimler yaklaşırken, parti üst yönetiminin denetiminde bu seçimlere odaklanmak gerekirken, sen, ben kavgasıyla zaman yitirildiği için teşekkürler CHP!
Tüm bunları sırf eleştiri olarak yazmıyorum. Bir an önce yanlışlardan vazgeçerek, hepimizin ayni düşünceleri savunduğumuzu, tarafsız bir seçimle yönetime kim gelirse gelsin, “ben neden olmadım” egosundan kurtularak hep birlikte gelen yönetimin arkasında durup, kurucumuz ve önderimiz büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerini ödünsüz bir şekilde savunup, parlamenter sisteme geçmemizin zorunlu olduğunun bilincinde olarak yazıyorum.
Çünkü gereği gibi savunup sahip çıkmadığımız laik Cumhuriyet elimizden kayıp giderken içim acıyor.
Ben değil, biz olmak dileği ile teşekkürler CHP

30.07.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

“Dalgalan Dolar gibi ey Suçlular!”

“Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak”
Bu şiir 2001 de AKP-RTE nin iktidara henüz gelmediği günlerde, dolarların ayakkabı kutularından çıkmadığı, bilmem kaç yüz bin liralık kol saati rüşvet verilmediği, kamyonetlerle evlerden para kaçırıldığı zamanlardan önce yayınlanmıştı.  Soygun düzeninden, doların şahlanmasından yakınan ozanın bu anlatmaya çalıştıkları ortam ne âlemde devam ediyor mu? Etmiyor mu? Bunu okuyucuya bırakalım.
Gerçi bu soygun vurgun düzeni Osmanlıda da vardı:
Devrin aydınlarında Tevfik Fikret devrin vurguncularını, soyguncularını, yiyicilerini mısralarında şöyle alaya alarak anlatmaya çalışıyordu.
“Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,               
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin”! Tevfik Fikret
(1867-1915)
Yine Osmanlının tarihe karışmak üzere olduğu son zamanlarda, Ankara’lı Yazıcıoğlu Fehmi Efe de şöyle yakınıyordu:
Asalet bir altın idi, pul oldu
Türlü türlü bedenlere çul oldu
İnsanın yolu keseden geçeli
Kimi pula, kimi kula kul oldu.
Bu dizeleri kitabından Aldığımız Lütfi Kaleli de, 2001 de yazdığı dizelerinde şöylece yakınmaktadır:
Ol Amerika’ya Başkan Buş oldu
Dostları yanına uçan kuş oldu
Hop diye dalgalı kura geçeli
Dolar karşısında lira tuş oldu.
“Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak”

14 Haziran 2001 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yazar Oktay Akbal, okuyucu Nurgül Şahballı’nın kendisine gönderdiği, aşağıda İstiklal Marşı’mızdan esinlenip günümüz üç kağıtlarını, vurgunlarını taşlayan şiiri yayınladı. İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’dan esinlenerek Türkiye’nin soygun, vurgun, talan düzenini fotoğraflayan Nurgül Şahballı’yı kutlayıp saygı duyarak bu şiiri kalıcı kılmak istiyoruz.
Türkiye’de asalaklar baş oldu
İşçi, memur, esnaf işi yaş oldu
Lider sultasıyla vekil seçeli
Vurguncular kapıp kaçan kuş oldu.
Namus, şeref it ağzında leş oldu
İyiler de kötülere eş oldu
Hortumculara dış kapı açalı
Hazine soyuldu içi boş oldu. Lütfi Kaleli (1939-…..)(sf  339)
“Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak”

Biz Osmanlı’dan günümüze bu dizelerle gelirken, İstiklal Marşımızdan adapte olan yukarıdaki Nurgül Şahballı’nın dizelerini bir kez de sizlere biz sunalım, bakalım günümüze uyan ortamı var mı yok mu siz karar verin.
“Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak
Dönmeyip Amerika’da arlanmaksızın yaşayacak
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak.
Çalma kurban olayım hepsini, ey hırsız çakal
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal
Hakkını vermezsen buradaki ortaklarını behemal…
Ben ezelden beri aç yaşadım, aç yaşarım
Hangi hükümet beni kurtaracakmış, şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım
Yırtsam da bir tarafımı hiç görülmez başarım…
Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten duvar
Benim “cağız”, “ceğiz”  diyen bir hükümetim var
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
Avrupa Birliği denen tek dişi kalmış canavar…
Arkadaş, çalışanları Meclis’e uğratma sakın
İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın
Gelecektir, belanı verecek günler Hakk’ın
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın…
Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda
Semizletin Apo’yu, mezarında olsun şüheda
Uydurma kanunlarla Meclis’ten getirin seda
On bin yıllık tarihe, yurdum ederken veda…
Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediğiniz herzelere başka ne demeli?
Oyuverin altını, iyice sallansın temeli
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli…
O zaman durur belki gözünden akan yaşın
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım
O zaman boşa gitmez yıllar süren uğraşım
Hesabını verip de gittiğiniz gün gardaşım…
Daldalan siz de dolar gibi şimdi ey suçlular!
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar
Hakkıdır garip yaşamış vatandaşın da gülmek
Hakkıdır ezilmiş milletimin aydınlık bir istikbal… Nurgül Şahballı  (sf 342-343)
Kaynak: Osmanlı’dan günümüze Vurgunlar-Kırımlar-İftiralar-İhanetler Lütrfi Kaleli Can Yayınları 2002
“Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak”“Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak”

Cevat Kulaksız

Derleyen Cevat Kulaksız  

“En çok satılan en çok satın alınan ama hiç kullanılmayan tek şey var bu ülkede din”. Prof. Dr. Niyazi Kahveci
“Hayatım boyunca bütün sektörleri tetkik ettim en karlısının din ticareti olduğunu gördüm”.  Osman Bölükbaşı

“İnsanların En Alçağı Din Kisvesi Altında Dünya Menfaati Sağlayandır!” “Abdullah Bin Mübarek 700’lü yıllarda yaşamış bir İslam bilgini

“Bu ülkede en çok alınıp satılan dindir”
Dinsel sömürüyü kınayan, eleştiren içerik taşıyan aşağıda Prof. Dr. Niyazi Kahveci’nin sözlerinin yazıya döküldüğü metni sizlere sunmadan önce, günümüzden 1300 yıl kadar önce 700 lü yıllarda İslam Bilgini Abdullah Bin Mübarek’in,(1) “insanların en alçağı din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır” sözü üstüne iktidar partisi liderinin açtığı davayla ilgili kısa bilgi vermek gerekti.
1300 yıl önce söylenmiş bir özdeyiş için RTE dava açmıştı.
08.02.2014 tarihinde yerel seçimler dolayısıyla, o dönem Başbakan olan Recep Tayip Erdoğan AKP’nin Kartal’da düzenlediği mitingde konuşma yaparken, Halkın Kurtuluş Partisi Kartal İlçe Örgütü’nün pencere camına “İNSANLARIN EN ALÇAĞI DİN KİSVESİ ALTINDA DÜNYA MENFAATİ SAĞLAYANDIR. Abdullah Bin Mübarek”  yazılı pankart asılıp, anlaşılamayan sloganlar attıkları ve böylece Başbakan’a hakaret suçunu işledikleri kanısıyla”, ilçe yöneticisi 4 kişi hakkında dava açılmıştı.
“Dinici kinci nesil yetiştireceğiz” diyen iktidarın temsilcisi, bütün politika ve uygulamalarında dinsel söylem ve eylemleri ön plana çıkararak dini siyasete alet eden tavrı nedeni ile dini sömürüyü eleştiren yukarıdaki Abdullah Bin Mübarek’in özdeyişini üzerine alması nedeni ile dava etmiştir. Yani, 1300 yıl önce bir İslam Bilgini tarafından söylenmiş bir özdeyiş, 2000 li yıllarda günümüzde dava ediliyor.
Sorgulama, yargılama derken 12 Şubat 2015 günü görülen davada Kurtuluş Partili Hukukçular suçlamayı kabul etmediklerine dair önceki beyanlarını tekrar ederek müvekkillerinin beraatlarını talep eder. Mahkeme, sanık avukatlarının “açılan pankart içeriğinin dini bir düşünürün sözü olduğu ve müşteki Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik bir ibare ve yazı olmadığı ve pankartın buraya olay tarihinden çok önce asıldığı gerekçesi ile sanıkların BERAAT ına kararı verdi”.(2)
Dini siyasete alet etmenin, bunun için söylenen “insanların en alçağı din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır” sözününböylece berat etmesinden sonra, şimdi asıl yazımızın konusu olan Prof. Dr. Niyazi Kahveci’nin konuşma metnine geçiyoruz.


İnsanlığın Düşünme Evreleri
02.01.2018 Günü KRT TV de Ferit Atay’ın sunduğu “Sorgulu Yorum” Programında “İnsanlığın Düşünme Evreleri” başlığı altındaki söyleşide Prof. Dr. Niyazi Kahveci ilginç konuşmasında şunları söyledi:
“-Bu ülkede en kullanılan en çok alınıp satılan din. Satanı çok, herkes alıyor, ama hiç kullanılmayan tek şey var din. Bunu satın alan halk problemdir, halkın zihinsel yapısı problemlidir ve bu problemlerin faturasını da ödüyoruz, gidiyoruz aynı kafa, bir adamı büyütüyoruz, ondan sonra öğretiyoruz, son kendimiz ona öldürtüyoruz. Bu kafa hastalıklı bir kafadır, bu kafa anakronik kafadır, bu kafa şizofrenik kafadır. On bin yıl önce yaşayan kafayla bugün yaşan aynı kafadır bu.
Biz neredeyiz, kiralık kapitalle kapitalizm kiralık felsefeyle aynı kafa. Çağ dışı malzemeyle çağdaş işler yapmak. Bir an önce bu insanımızı, hiç olmazsa bir kesimini, çağdaş zihniyetin aklına çapına ulaştırmamız şart. Varlığını sürdüremezsin, biz o icatları ne mabet, ne tanrı, ne şeytan kavramları, icatları bize mal edilmiyor, bilim tarihine felsefe tarihine gittiğin zaman. Yokuz yani, zaten bunu söylüyorlar, 20-30 yıl öyle, yakın da 30 yıl sonra ya teknolojik insan olacaksın, ya da gereksiz lüzumsuz insan olacaksın, bizde problem orada, arasındaki dini mezhepler hepsi düşseldir, teolojiktir. Bizdekiler siyasaldır, teolojikler arkadan meşrulaştırmak için
Burada bir tespiti yapmamız lazım, Sünnilik ve şiirlik; sunilikte düşünmenin (d) si yoktur. İsmi üzerinde tahammülcü, uygulamacı, Kuran’ın bütüncül bir çalışmasını yapmadığımız sürece şu soruyla, Kuran’ın hedefi nedir? Karakteri nedir, diye. Böyle bir çalışma bilimsel ve felsefi analiz yapılmadığı sürece Kuran’ı Kerimi olduğu haliyle alırsak 1500 senesinden önce kalırız.
Şunu söyleyeyim size, elin oğlu Allahtan parayla satıyor teknolojik icatlarını da, biz de sahip oluyoruz. Yani o satmasa ne yapacaksın. Nasıl sahip olacaksın onlara. Bizim atalarımızın hazır aldığı vatanı, ülkeyi kendi vücudumuz gibi bilmeliyiz. Üzerine ekleyen yok. Bir şey ekleyen yok, bir kuruş ülkeye kazandıran yok. Ama hepimiz geçiniyoruz, lüks içinde. Diyeceksiniz ki 150 milyar dolar ihracat yapıyoruz, o öyle hesaplanmaz, ülkenin geneli açısından baktığın zaman ithalatınız 300, ihracatınız 150 ise, siz ülke olarak iki liraya mal ettiğinizi, bir liraya satarak geçiniyorsunuz. O aradaki açık ne oluyor, dış borç. Kim ödeyecek bunu? Neyle ödeyeceğim? Yer altı kaynakları sattı bitti, gitti. Yer üstü işletmeleri de sattık gitti. Şimdi de arazi satıyor, yer üstü tarım arazileri. Şimdi o da bitti, havayı betonla doldurarak, bina satıp geçiniyoruz, biliyor musunuz? Havayı satıyoruz, nereye kadar.
Kim bunu dert ediyor. Ne gerek var, uydur kaydır, gel makamlara zengin ol. Haklı haksız, kazan!. Peki, niye sormuyorsunuz bu nimetler, şu icatlar, şu gelişmeler ülkemizde yapılsın, diye veriliyor, kim soracak. Kim kimin kimsenin kimseye sorma hakkı yok. Hiç kimsenin birbirinden farkı yok ki. Herkes aşağı yukarı aynı şeyi yapıyor. Elinde yetki olup imkânı olup da aynısını yapmayan yok. Yazık ediyoruz, tutamayız elde, şeyhlik kavramı beş milyon yıl önceki totelizmin insana dönmüş halidir. Onun için ben şeyhlik şundan bundan bahsedenleri duyunca okuyorum onları. Bu adam bilim okuyor, bu adam ilk vaka bununla yapabileceğiniz bir şey yok. Beş milyon yıl öncesinden eğer insanlar bir şeye kendi kimliğini, kişiliğini, varlığını bırakıp da, bağlanmışlar o da beş milyon yıl önceki tebanın bu günkü insana dönüşmüş halidir. Böyle okuyacağız, anca o zaman okuruz, olgu ve objeli olayı. Filozofların görevi bu. Sizin ülkenizin bir tane düşünürü, filozofu yok. Elin oğlunda binlerce var. Ve biz bu toplumun ne ekonomisini, ne siyasetini, ne sosyolojisini, ne dinini, ne sosyo-dini, ne sosyo objesini okuyamıyoruz ki. Biz Batılıları, Avrupalıları, Amerikalıları eleştiriyoruz, “onlar sömürgeci” diye.
Kardeşim, onlar ne siyasetçisi, ne şarkıcısı, ne iş adamı hiç biri kendi insanını sömürmüyor, biliyor musunuz? Bu ülkelerin insanları, istisna yapmamak istiyorum, çünkü realiteye uygun değil. Etrafımda çok az buluyorum, pek de karşılaşmadım, yabancıyı karışmıyorum, kendi insanını hepsi sömürüyor. İç sömürücü, en büyük vatan satıcılığı budur, vatan hainliği de budur. Ama dini kullanıyor, ama Allah’ı kullanıyor, ne yapıp edip kendi kaynağını kendi cebine akıtma peşinde. Bu böyle olmaz. Ama yüz tane düşünürü, filozofu olsa ve sizin gibi böyle kanallar olsa, bunları söyleseler sömürebilirler mi?
Fizik profösür ile konuşuyorsun konu dine geliyor, felsefeciyle konuşuyorsun konu komediye geliyor, dine tanrıya geliyor. Bunu zihinde halletmedikten sona biz beş milyon yılla bu günün arasından patinaj yapar dururuz.
Bu gün ilahiyat akademiyasına, profösörlerine baktığımız zaman bin yıl önceki din âlimliği ve ondan beş bin yıl önceki din adamı düzeyine geri gidildiğini gösteriyorlar. Bunu nereden görüyoruz, bir tane herhangi bir dini ilimde yeni bir kuram e kavram ortaya koyamıyorlar. İlk İslam din âlimleri, İslami formüle ettiler sistematikleştirdiler. O sistematiğini dışına bile çıkamadıkları gibi, yaptıkları iş ne biliyor musunuz? Bir cenaze namazı kıldırmak, yani din adamının yaptığı iş. Yani üç haftalık Kuran kursu eğitimiyle yapılabilecek iş olan bir cenaze namazı imamlığı yapılıyor. Cuma namazı hutbe okunuyor vaaz ediliyor. Hangi katmana hitap ediyorsun, senin hitabetliğin katman o mu? Kafa katmanın senin Şimdi görüyorum ki Pröfösör Refik Ümreler, Haçlar, kardeşim bu ülke size bize 20-30-50 sene bu kadar masraf yaptı, elektriğini, maşını, suyunu her şeyini ödedi. Bunun için mi yaptı, bunun için mi ödedi. Farabi’yi bile aşamadın, geri gittin, dört bin sene öncesindeki Sümer din adamları Kohenlerin aşamasına indin. Bunu yapmaya kimsenin hakkı Yok. Ama ne yazık ki bu ülkenin sahibi yok, entelektüel açıdan söylüyorum. Öbür açıdan beni ilgilendirmiyor, onlardan da yok da. O beni ilgilendirmiyor.
Bunu soran yok. Ben o nedenle bir proje hazırladım. “Felsefe Üniversitesi” kurmak diye.
Elin oğlunda her bir dalının felsefesi var: Fizik felsefesi, kimya felsefesi, tarih felsefesi, din felsefesi, sosyoloji zaten felsefe, sosyal bilimler tamamen felsefe (onu bilimlerin sınıflandırmasında söyleyecektim, neyse)
Bu felsefe olaylarını üç fakülte olarak planladım: Fen Bilimleri Felsefeleri Fakültesi, Sosyal Bilimleri Felsefeleri Fakültesi, Teoloji Fakültesi. Eğer hadisin felsefesi, tefsini felsefesi, fıkıh felsefesini yapamazsak boşuna ortalıkta dolanıp da aspirin makinesi üretmeyi, M. Akif Ersoy’u satmayalım, yani yapamazsınız. Tek yapacağın iş var bunu yapmak. Kim yapacak, bana yav, ben sorumluluğumu sürdüm, vebalimin yerine getirdiğime inanıyorum. Yapılırsa yapılır, ama ardaki bu çağın çizgisindeki insanlıkla arkamızdaki mesafeyi kapatmak mümkün değil de, kısaltmanın da yolu bu, başka bir yolu yok. Kesinlikle değil.
Bu ülkede 200 tane üniversite var bu ülkede yüz bin akademisyen var, bir tane felsefi fikir, bir tane bilimsel bilim bilgi icadı yok. “Niye yok” diye kim soracak, niye sorulmuyor? Ben pozisyonumdan utanıyorum, ben geç fark ettim, ama fark ettim, ama fark edilmiş değil ki halen. Profesör icat etmiyor, benim bir tane icadım yok, ben de profesörüm diye ortalıkta dolanıyorum oradaki de profesör. İnterneti icat ediyor, motoru icat ediyor, çok daha başka şeyler icat ediyorlar, yapıyorlar, üretiyorlar. Onu üreten de kafa, bizimki de kafa, mankafa deniyor bazen, asıl mankafalık bu. Başka bir zaman da şeytanlık, üçkâğıtçılık, mankafalık yaygın.
Akılcı düşünmeye geldik, 18. Asır. Dinsel düşünüş, akılcı düşünüş; akılcı düşünmeyi üreten kiliselerdeki papazlara saygı duyuyorum, onlar olmasaydı bu gün ne motor olurdu, ne sağlık cihazları ne tedavileri olurdu, ne motor olurdu, ne uçak olurdu, ne araba olurdu. Burada akılcı düşünen papazlardan bahsediyoruz, onların sayesinde, nasıl yaptılar, dini aşarak yaptılar. Papaz olduğu halde dini aşarak yaptılar, gizli.
Bakın mevcudu aşmadan hiçbir icat yapamazsınız, mevcudu aşmanın tek yolu, aklınızın çapını genişletmektir. Aklınızın mevcut çapını genişletmeden, mevcudun içerisinde icat yapamazsınız. Aklın mevcut çapını genişletmenin tek yolu var, zihinsel işlem olan düşünmek işlemi yapmaktır. Bu ülke daha düşünme kelimesini bilmiyor, “düşünce” diyor. Düşünce fikirdir, sen daha bunu bilmiyorsun. Yapısına çok uygun hepsini hazır aldığı için, aklı üreten işlerle işi yok. İsmini bile telaffuz edemiyorsun, düşünme yerine düşünce diyorsun. Düşünmenin Arapçası tefekkürdür. Düşünmenin Arapçası fikirdir. İşin garibi, bu ülkenin kafa katmanını işgal edenler bunun farkında değil. Boşuna uğraşıyoruz.
Monarşi tanrısal düşünceyi doğuranlar din adamlarıdır, bunlar o dönemde aynı zamanda kraldı. Halife de o dönemlerin ürünüdür. Demokraside, laiklikte, bu ülke laikliği de bilmiyor, demokrasiyi de bilmiyor. Laiklikte bir düşünedir, bir düşünme meselesidir, laiklik, düşünme tarağında bezi olmayanların ne laikliği anlaması, ne demokrasiyi, ne insan haklarını mümkün değildir.
Şunu söyleyeyim yaptığınız şeyin karşılığını hayattayken alırsanız, bunu bilin ki, o aldığınız şey sizin ölümünüzle beraber yok olup gidecektir. Ama yaptığınız şey insanlık ise, siz onun karşılığını öldükten sonra alırsınız ve o kıyamete kadar devam eder, işte filozoflar ve bilim insanları.
Onun için din satarak “millete hizmet ediyorum diyerek karşılığını alıyorsan senin ölümünle beraber yaptığın şey hayatınla sınırlı. Sen hayatından sonrasına şey yapacak, yansıyacak akacak hiçbir şey yapmıyorsun demektir.
En çok satılan en çok satın alınan ama hiç kullanılmayan tek şey var bu ülkede din. Satanı çok ama herkes alıyor ama tek şey var din. Yani bunu satın alan halk problemdir, halkın zihinsel yapısı problemlidir. Onun problemlerinin faturasını da ödüyoruz, ödemiyor muyuz.
Gidiyoruz aynı kafa bir adamı büyütüyoruz, ondan sonra da kendimizi ona öldürtüyoruz. Bu kafa hastalıklı bir kafadır. Bu kafa anakronik bir kafadır,  bu kafa şizofrenik kafadır. 10.000 yıl önceki kafayla bu gün yaşamaya çalışan bir kafadır bu. Bununla başka bir şey üremez ama ne yazık ki, bu toplum daha akılcı düşünce nedir nasıl yapılır bilmiyor.
Ondan sonra bilimsel düşünceye geçildi 19. Asırdan sonra. Akıl nedir nasıl çalışır, diye bir kitap yok Türkiye’de. Almanca, İngilizce binlerce var. Dinsel düşünce dönemi bitmiştir. Çağımız akılcı ve bilimsel düşünme dönemidir. Bunun birkaç sene sonra ne üreteceğini bilmiyoruz. Çünkü çalışmalar onu üretecek kimse bilmez.
Bu çağda ve bundan sonra dindar olunabilir, bunları iyi ayrıştıralım, dindarlık bambaşka bir şey, dindar olunabilir, güzel de olunabilir. Ben din adamı olarak konuşmadığım için burada, savunucu olarak söylemiyorum, ama felsefi olarak görüyorum ki, güzel olabilir, sistemliktir, düzenliliktir, ama bundan sonra dinsel düşünce dâhil, geçmiş eski düşünme biçimleriyle değil, ancak ve ancak çağımızın düşünüş biçimi olan akılcı ve bilimsel düşünmeyle dindar olunabilir ve varlık sürdürülebilir, bu ontolojik mesele. Var olmayla ilgili mesele.
Atatürk dini ruhuyla özüyle anlamış Hz. Peygamberin anladığı biçimde anlamış.
Kuran’ın geldiği dönem 7. Asır, hangi düşünme var, dinsel düşünme var o devirde. Yerine oturtacağım. Kuran’ı Kerim’de o gün var olan malzemeyi kullanmış ve o gün var olan insanların zihinsel düzeyini kullanmış. Kuran’da akıl falan var elbette, düşünme de var ama bunlar da iki türlüdür. Bir mukayyet akıl, biri de mutlak akıl diye bir şey var. Mukayyet akıl sınırlıdır, şartlı akıldır, tümden gelim uygular. O dönemde tümden gelim vardı. Bunlar birbiriyle tutarlılık arz eder. Onun için Kuran’daki akıl mukayyet sınırlı akıldır. Sınırsız mutlak akıl değildir. Bir kere söylediklerinin söylediği gibi kabul edilmesi şartını koşar.
Ama buradan Kuranı Kerimin karakterini tanımamız oraya gitmemiz lazım. Kuran’ın bütüncül bir çalışmasını yapmadığımız sürece, şu soruyla, Kuranın hedefi nedir? Karakteri nedir. Böyle bir çalışma bilimsel ve felsefi analiz, yapılmadığı sürece Kuran’ı Kerim’in olduğu haliyle kalırsa, 1500 senesinde kalırız.
İslam’da hiç bir değişme olmadı, bizde problem orada Müslümanlık altındaki dini mezhepler hepsi zihinseldir, teolojiktir, bizdekiler siyasaldır, teolojisi arkadan meşrulaştırmak için gelir.
Bakın burada bir tespiti daha yapmamız lazım. Sünnilikle Şiilik, sunilikte düşünmenin d si yoktur, ismi üzerinde teamülcü, uygulamacı ehlisünnet vel cemaatin bu günkü Türkçe karşılığını söyleyeyim, size. Ehli Sünnet velcemaat, sosyal halkçı demektir. Yani gelenekçi halkçı.
Sunniliğin bütün düşünme işi uygulamayı meşrulaştırmak üzere kuruludur.
Fakat Şiiliği bir farkı var burada, Şiilik uygulamada olmadığı için tümden yeniden felsefe teoloji üretmiştir. Onun için suniliğin kelamına var olanı okumaktır, Şiilinkinde hiçten yoktan üretmektir. Fakat onlar da bunu nereden ürettiler bin sene 1200 sene önce, Hıristiyanlıktan ürettiler, Hıristiyanlıktaki teolojiden ürettiler, ordan aldılar, ürettiler, işlem yaptılar.
Bu gün düşünme alanında İslam ülkelerinde en geride olanlar bizleriz. Niçin diyeceksiniz; Kuran’ı Kerim baştan sona 23 yıl bir diyalektirk düşünme içerir. Kâfirler dedi ki, Allah dedi ki, bak diyalektik var. Çünkü Kuranın yarısından çoğu kâfirlerin sözleri ve hileleridir; öbür yarısı da Allah’ın onlara cevabıdır. Diyalektik, kabul etmiş Kuranına koymuş bir şey demiyoruz. Bu gün bile Araplar, 23 yıl bir diyalektirk düşünme yılı yaşadılar. Bu gün bile Araplar Kuran’ı okurken anlamını anladıkları için zihinleri farkına varmadan düşünme diyalektik yapıyor. Farkına varmadan düşünme akıl çaplarını ve zihin çaplarını genişletiyor.
Şiiler de sıfırdan düşünme işi yaparak paradikma ürettikleri için, manifesto, felsefe onlarda da düşünme işi var.
Bizdeki Farabi gibi düşünme Şiilikle ilintilidir. Düşünme işi yapanların bir şekilde Şiilikle bir ilişkisi var. Bizim hiçbir şeyimiz yok.
İslam içinde tasavvuf nedir?  “Mistik düşünmedir. Sistematik, sofistik düşünme, aşağı doğru düşünme derinliğe doğru, bu yukarıya doğru düşünmedir. Ondan bir şey çıkmadı, çıkmaz da zaten, atmasyon, tutmasyon, rasyonalizme dönüştüremediğiniz sürece teknolojiye dökemiyorsunuz, üretemiyorsunuz, icat edemiyorsunuz. Bizde hiçbir zaman düşünme işlemi olmaz, halen de yok, o tarafta bezimiz olmamış yok. Ama 18. 19. Asıra kadar Allah vergisi kolla, elle iş yapmak mümkündü, atalarımız da onu kullanmış yapmış; bu arazileri almışlar.
Ama bundan sonra bedeni fiziği, Allah vergisi eli, kolu kullanarak hiçbir şeyi yapmak mümkün değildir. İletişim, ulaşım, tarım savaş bile artık bedenle yapılmıyor. Neyle yapılıyor, zihinle artık. Biz orda yokuz. Savaşta, tarımda beden yok artık, hayvancılık bedenle oluyor. Savaşta bile bedenimizin sadece şu parmağını kullanıyoruz. Elin oğlu onu da kullanmıyor, parmak uçlarıyla yapıyor. Yakında onu zihinsel sinyallerle kullanacak onu.
Biz neredeyiz? Kiralık kapitalle, kiralık felsefe bağımsızlık olmaz. En zor iş, çağ dışı malzemeyle çağdaş işler yapmaktır. Bir an önce insanımızı, hiç olmazsa bir kesimini çağdaş zihniyetin aklına ulaştırmamız şart, yoksa varlığını sürdüremezsin.
İlk aklı kullanma ne zaman başladı?
“Beş milyon yıl önce. İlk insan bu beşeri akıl doğuştan yok. Çocuk doğduğu zaman da yok, kaç sene eğitim veriyoruz ona. Niye veriyoruz, onun aklını mantığını geliştirmeye çalışıyoruz. İnsanlık beş milyon yılda yaptı bunu.
Biz icatların, ne mabet, ne mabut, ne şeytan, icatların hiç biri bize mal edilmiyor ki, bilim tarihine, felsefe tarihine gittiğin zaman. Yokuz zaten, söylüyorlar, 30 yıl sonra ya teknolojik insan olacaksın, ya lüzumsuz insan olacaksın.
Ronesansı insanlar yaptı. Birkaç kişinin çabası ile insanlar yaptı, Rönesans kendiliğinden olmuyor ki. Ona Ronesans dediler, onlar Ronesans olsun, diye yapmadılar ki. Ronesans 14. Asır, bin senedir düşünme var orada. Orada okudum, bilim insanlarının nasıl çaba göstermişler, nasıl katkıda bulunmuşlar, nasıl düşünme yapmışlar. Bakın akılcı ve bilimsel düşünmeyi öğrenmediğimiz sürece onunla oluşmayıp onunla ürün vermediğimiz sürece biz bundan sonra karnımızı bile doyuramayız. Bu kadar basit, bunu öğreneceğiz, yapacağız zor iş. Elin oğlu bu icatları nasıl yapıyor, bu ülkenin öyle bir araştırması var mı? Nasıl icat ediliyor. Bakın günde on saat okuyorlar, akılcı düşünme de odur zaten, on saat de üzerinde düşünüyor, her yıl. Biz profesör olana kadar on saat düşünme istenmiyor bizden, bu sefer de hiç istemiyor zaten.
Akılcı ve bilimse düşünce şudur, eğer akılla yapılabilseydi, bizden daha iyi yapan olmazdı maalesef bizde bu yok. Elin oğlu aldı bedenden, zihinden kendi ürettiği akla ve zihne taşıdı, onu yaparsan olur. Biz halen neyle meşgulüz, kul ile akıl arasında bir fark var. Bedensel bir şeydi mi, Mezopotamya bilgi beceri çağı kültürü, akıl bizim içindir. Akılcı ve bilimsel düşünce demek, üzerinde düşünce yapacağın konunun ilgili olduğu bilim dalının tespit ettiği bilimsel bilgileri alarak üzerinde düşünme yaparak akıl yürütmedir. Gündelik hayatta bile bu lazım. Bu gün şikâyet ettiğimiz şiddet, taciz, öldürmeler, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, dolandırıcılık, kandırmalar bunların hepsi animal biyolojik aklın düşünmesi sayesinde olan şeyler. Bunun karşısındaki bunu önleyecek olan beşeri akıldır. O bizde yok, akıldır o bizde yok ki. Onun için insanda her şey iki tanedir, düşünme iki tanedir, akıl iki tanedir, zihin iki tanedir, bilim de iki tanedir. Bakın biz bilim diyoruz, koca koca adamlar oturuyoruz, kaç çeşit bilim var, diyorum, bilmiyor. Elin oğlu loji diye bir kelime kullanıyor, nedir bu diyorum, bilmiyor, sayın diyorum bilmiyor. Elin oğlu sayınsı doğa bilimleri için kullanıyor. Doğada araştırma yaparsın var olanı çıkarırısın.
Ama doğada var olmayan bilimler var. Teknoloji bunlardan biridir. Onu nasıl icat ediyorsun, oturduğun yerde matematiği, fiziği ilgili bilim dallarını oturduğun yerde geliştiriyorsun. Onun için iki tane fizik var; onun için iki tane hakikat var, hakikat bir tane değil. Biri doğal hakikat, öbürü insanın ürettiği beşeri hakikat. Nasıl üretiliyor bunlar, canı çıkıyor insanların. Elin oğlu Allahtan parayla satıyor icatlarını da biz de sahip oluyoruz.  Satmasa ne yapacaksın? Nasıl sahip olacaksın onlara. Hazır ı aldığı vatanı ülkeyi kendi vücudumuzu yiyerek geçiniyoruz. Üzerine ekleyen yok, bir kuruş ekleyen yok, bir kuruşu ülkeye kazandıran yok. Ama hepimiz geçiniyoruz lüks içinde. Diyeceksin 150 milyar ihracat yapıyoruz, öyle hesaplanmaz, evet orada çalışıyorlar sağ olsunlar, ülkenin geneli açısından baktığınız zaman ithalatınız 300, ihracatınız 150 ise siz ülke olarak iki liraya mal ettiğinizi bir liraya satarak geçiniyorsunuz. O aradaki açık ne oluyor, iç borçla. Kim ödeyecek bunu, neyle ödeyeceksin?
Yer altı kaynakları sattık bitti, yer üstü işletmeleri de sattık bitti, arazi satıyoruz şimdi tarım arazileri, şimdi o da bitti havayı betonla doldurup satarak geçiniyoruz, havayı satıyoruz. Nereye kadar, kim bunu dert ediyor, ne gerek var; uydur kaydır gel makamlara zengin ol, haklı haksız, neye sormuyorsunuz bu nimetler, şu icatlar, şu gelişmeler, şu ürünler yapılsın, diye veriliyor. Üretiliyor mu diye niye sormuyoruz, kim soracak? Kimsenin kimseye sorma hakkı yok, birinin ötekinden farkı yok ki. Elide yetkisi, imkânı olup da aynısını yapmayan yok. Yazık ediyoruz.
Türk Toplumunun Düşünsel Boyutu Nedir?
Teknolojiyi döken gerçek anlamda açıklayan bir tane bilgi yok, bilgi. 18. Asıra kadar bilimin metodu da farklıydı, şimdiki farklı. 18. Asra kadar bilim elle deneme metodu idi. Eli kolla, çıplak beş duyu organlarıyla algılama yapılıyordu. Onun üzerinde atmasyon, tutmasyon, düşünme yapılıyordu.
Özellikle mikroskop ve makroskop’un icadından sonra, artık deney ve gözlem başladı. Bunları, o aletleri icat etmek bile akıl gerektiriyor. Bakın bu gün Türkiye’de bilim kafayla yapılmıyor elle yapılıyor. sanatsal bilimler düşünsel bilimler olursa, zanaatsal esnaftan farkımız yok ki, yani bilimi elle kolla yapıyoruz, nakliyecilik yapıyoruz, TIR şoföründen farklı bir iş yapmıyoruz. Tır şoförü de başkasın ürettiği malı taşıyor, biz de başkasının ürettiği bilim ve fikirleri taşıyoruz ve hiç birini de öğrenmiyoruz doğru dürüst. Derleme toplama.
Martin Lüther’in hareketi nedir, sorusuna, Prof.Dr. Niyazi Kahveci şu yanıtı veriyor:
“-Protestanlık hareketi. İLK PROTESTANLIK HAREKETİ KURAN’I KERİMDİR. Kuranı Kerim’in, bunları detaylı anlatmak lazım, yapmak istediklerini yapmıştır. Ne yaptı Martın Lüther, din adamlığı sınıfını kaldırmıştır. Kuran’da ayetler var kaldırıyor onu da, bir tane söyleyeyim fazlaya gerek yok. Hz. Peygamber namazları kendisi kıldırmasına rağmen, kendisinin arkasında namaz kılmayı farz yapmamıştır.
Fransız Devriminin özü nedir? Sorusuna Niyazi Kahveci şöyle diyor:
“Fransız Devrimi akılcı düşünmenin sonuncudur, kim yapmıştır bunu? Düşünürler, filozoflar, egemen kurumlar. Filozofun gücü ne, kafasıdır. Bu akıl çapı genişledikçe, bir önceki dönemin akıl çapının rasyonel gördüğünü, bir sonraki gelişmiş akıl çapı irrasyonel görünüyor. Bin yıl önceki Maturidin akıl çapı o dönemin akıl çapıdır. Şimdi çağımızdan Fransız Devriminden önceki akıl çapı, bedene fiziksel cezalar uygulamayı rasyonel görüyordu akıl çapı. Şimdi bedene fiske vuruyorsun, suç, o zaman suç değildi. Dolayısıyla 18. Asıra kadarki bütün kitaplarda, buna kutsal kitaplar da dâhildir, cezaları bu günkü akla göre irrasyoneldir ve suçtur. Geleceğiz tabi Kuranı ret etmek değil, oraya Kuran’ı tanımak gerekiyor,  Kuran kendisi diyor, “ben başlangıcım” diyor, “sonuç değilim ki” diyor. “Kuran anlaşılsın” diye kolaylaştırdık. O günün insanının akıl düzeyine indirdik. Bırakın 1500 öncesini, sonrasını, bin yıl, bir milyon sonraki insan aklının ulaşacağı çap Allahın son çapı bildiğimiz son akıl çapı. Biraz kafa yoracağın, düşüneceksin, sorgulayacaksın. Bir milyon yıl sonraki insan aklının çapı Allahın son çapı değildir. Sen bin beş yüz yıl önceki akıl düzeyine indirge Allahı da kendi aklın düzeyine indirge; Din iman, Allah haddini bil önce. Allah “haddini aşanları sevmez” diyor, haddini bil önce sen bir insansın, biraz hacmini genişlet, biraz çaba sarf et. Hiç emek sarf etmeden oturuyor, Kuran açıyor, anlıyor musun, hangi düşünce biçimiyle anlıyorsun. Hangi felsefe açısından, hangi akıl çapıyla sen onu anlıyorsun. Cahil bir insanın Kuranı Kerim’i anlayışıyla Allahın düzeyi nasıl anlaşılabilir. İnsanımızın düşünmeyi öğrenmesinin tavsiye ediyorum. BU gündelik hayatta da lazım olan bir şey, çocuklarımız için de çok lazım olan bir şey. Akıl çapı küçük olan ailelerin çocuklarının da hayata küçük alıl çapıyla başlayacaklarından dezavantajlı başlayacaklardır. Bu ülke içinde de dezavantaj ülke dışına çağdaş dünyaya gittiğiniz zaman tümden bir hurda ve bir insan molozu olarak kalıyorsunuz, yalnız. I0 yıl İngiltere’de kaldım, mastır doktoramı orda yaptım. Hava alanında indiğim zaman benim bittiğimi anladıydım, o zaman gittiğimde. Öyle değil bu işler. Bu gidişle ancak biz kendimizi yeriz, kendimizi tüketiriz, tükeniyoruz. Benim bir Web sayfam var, orada bazı yazılarım var. Orda okusunlar. Ulusal demokrasisi enstitütüsü. Org Hangi alanda olursan ol, o alanın önce bilim insanı, sonra da düşünürü ol diye. Başka çıkar yol yok. Birbirimizi yeriz.
İnsanlığın düşünsel olarak özlemi üzerinde konuştu diye”.
Not: Bu metin Prof. Dr Niyazi Kahveci’nin konuşmasından alındı, konuşma metni bulunmakta.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız  
SONNOTLAR
(1) Abdullah bin Mübarek: Tebe-i tabiînin büyüklerinden. Mücâhid bir zât olup, hadîs ve fıkıh âlimi idi. İsmi, Abdullah bin Mübarek bin Vâdıh Hanzalî Temîmî, künyesi Ebû Abdurrahmân’dır. Emevî halîfelerinden Hişâm bin Abdülmelik devrinde 736 (H. 118) yılında Horasan’da Merv şehrinde doğdu. 797 (H. 181) senesi bir gaza dönüşü, Bağdad yakınlarında Hît denilen yerde vefat etti. Türk asıllıdır.
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Islam-Tarihi-Ansiklopedisi/Detay/ABDULLAH-BIN-MUBAREK/12

(2)https://kurtuluspartisi.org/2015/02/13/abdullah-bin-mubarek-700lu-yillardaki-insanlarin-en-alcagi-din-kisvesi-altinda-dunya-menfaati-saglayandir-sozunden-beraat-etti/

Yargın Bağımsız Olmazsa Olacağı Budur
Türkiye’nin; ABD’li din adamı  Brunson’ı, tartışmalı bir şekilde ve sürpriz olarak ev hapsi koşuluyla cezaevinden tahliye etmesi, ABD'yi memnun etmeye yetmemiştir.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, Ankara'yı açıkça tehdit ederek, "Erdoğan ve Türk hükümetine mesajım var, "Ya şimdi serbest bırakın, ya da sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır olun!" deme cesaretini kendisinde bulabilmiştir.
ABD Başkanı Trump da , "Rahip Brunson uzun zamandır gözaltında tutulduğu için Türkiye'ye geniş çaplı yaptırımlar uygulayacağız. Bu masum inanç adamı derhal serbest bırakılmalı.'' diyerek, Türkiye'yi açıkça tehdit etmiştir.
Türkiye Cumhuriyetinin bir vatandaşı olarak, Amerikan yetkililerinin bu alçak tehditleri, bizi ziyadesiyle üzmüştür.
Ancak, bu alçak tehditleri yapan süper güç Amerika'yı suçlamaya kimsenin hakkı yoktur. Suçlanacak olanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Türk yargısını bu duruma getirerek, Amerikan yetkililerine bu cesareti veren ve bu tehditlerin kapısını aralayanlardır.
Ülkemizi yönetenler; Türk ekonomisini çökme noktasına getirir, ülkeyi dış borç batağına saplar, cari açığı sürekli büyütür, üretimi ve dolayısıyla da ihracatı artıramaz ve ülkeyi yabancı sermayeye muhtaç ve mahkum hale getirir, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırır. yasama, yürütme ve yargı erkini bir kişinin emrine veren bir tek adam düzeni kurar, yargıya doğrudan müdahale eder, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırarak, yargıdan dilediği kararı çıkarabilirse, olacağı budur.
Biz ve bizim gibi düşünenler niçin kuvvetler ayrılığının hakim olduğu, yargının tam bağımsız olduğu parlamenter sistemi savunuyoruz, anladınız mı şimdi?
Ülkemizi tehdit ederek, Amerikalı bir vatandaşının tahliye edilmesini, bizi yönetenlerden doğrudan talep etme küstahlığını ve cüretini gösterenler çok iyi biliyorlar ki; kendi ülkelerinde olan kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı, Türkiye Cumhuriyetinde yoktur, yargı yürütmenin emir ve talimatıyla iş görür, tüm yetkiler bir kişinin elinde toplanmış, o bir kişi isterse, bağımsız olmayan yargıya emir verir ve tutuklu Amerikalı'yı kolaylıkla serbest bıraktırabilir. Bunun örnekleri de vardır.
Amerika'nın, savurduğu tehditle yapmak istediği işte budur ve kendince haklıdır da.
Yargın bağımsız olmazsa, tüm devlet yetkileri bir kişinin elinde toplanır ve o kişinin iki dudağından çıkan her şey, sorgusuz ve sualsiz geçerli olursa, senin yargını kimse takmaz, saygı göstermez ve tehditle sonuç almaya kalkarlar, bu nedenle hiç kimse hamaset yapmaya kalkmasın beyler.
Ne ekerseniz onu biçersiniz.
Sen ülkeyi yöneten olarak, bağımsız bir yargı'ya tahammül edemezsen, yargı'yı adam yerine koymazsan, yargı'ya saygılı olmaz ve yargı'yı kendine bağımlı kılarsan, güçlü devletlerin böyle küstah ve alçak tehdit ve taleplerinin muhatabı olursun.

Güner Yiğitbaşı

27/07/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Rize'de kaza geçiren bir işçi, olayı ayrıntılarıyla anlatmak için şantiye şefine bir mektup yazmış ki, evlere şenlik. İtiraf etmek gerekirse, klasik Karadeniz fıkralarından biri sandım ama değilmiş. Bire bir gerçek bir hikâye... Olay şöyle:
"Sayın şantiye şefim, iş kazası tutanağında planlama hatası” diye yazmıştım.
Bunu yeterli görmeyerek ayrıntılı bilgi istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olan olaylar aynen aşağıdaki gibi olmuştur:
Bildiğiniz gibi ben duvar ustasıyım.
İnşaatın 6. katında işimi bitirdiğimde, biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık 250 kg olduğunu sandığım bu tuğlaları aşağıya indirmem gerekiyordu. Bunun için bir varil buldum.
Ona sağlam bir ip bağladım. İpin bir ucuyla 6. kata çıkıp, ipi bir çıkrıktan geçirerek, ucunu aşağıya saldım. Tekrar aşağıya inip, ipi çekerek varili 6. kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp, tekrar yukarı çıktım. Tüm tuğlaları varile doldurup aşağı indim. Tam ipin ucunu çektim ki, kendimi havalarda buldum. Ben yaklaşık 70 kiloyum.
250 kiloluk varil aşağı düşerken, beni yukarı çekti. Heyecandan ipi bırakmayı akıl edemedim. Yolun yarısında dolu varille çarpıştık. Sanıyorum sağ iki kaburgam bu sırada kırıldı. Tam yukarı çıkınca, iki parmağım iple birlikte çıkrığa sıkıştı.
Böylece parmaklarım da kırılmış oldu. O sırada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa dağıldı.
Varil hafifleyince, bu kez ben aşağı inmeye, varil yukarı çıkmaya başladı ve yolun yarısında yine varille çarpıştık. Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı.
Can havliyle ipi bırakmayı akıl ettim ve tabii yaklaşık 3 kat yükseklikten aşağıya doğru düştüm. Sol kaburgalarım, sol el bileğim de o zaman kırıldı sanırım. Başımı yukarı kaldırdığımda boş varilin hızla üzerime doğru geldiğini gördüm. Kafatasımın da böylece çatladığını düşünüyorum. Bu sırada bayılmışım.
Gözümü hastanede açtım. Allah'ın, herkesi böyle görünmez kazalardan korumasını diler, hürmetle ellerinizden öperim. Şimdi bu görünmez kaza mı, görünür sakarlık mı?

Cevat Kulaksız

Derleyen: Cevat Kulaksız  

Doktorlara yapılan saldırılar üstüne
Peş peşe doktorlara saldırıların olduğu şu günlerde, sizlere bu saldırıları hafife alan bir mühendisle bir doktorun, pek de nazik olmayan bir ifade ile g.. tlü mötlü atışmalarını aşağıda size sunmak istedim.
Gerçekten son yıllarda ve yurt genelinde doktorlara karşı ölümlere varan saldırılar olduğu hayretle görülmektedir. Bu saldırılar devam ettiği müddetçe bu çirkin olaylar bizi dünyada küçük düşürür, Türklük imajına zarar verir.
Sistemden gelen sorunlar nedeni ile hastalara karşı doktorlar da güç durumda kalmakta. Bu sıkıntılar hastalara kadar yansıyınca, hastaların tepkilerine yer yer de doktorlara taciz ve saldırılara neden olmakta.  
Öğretmenler Doktor eskiden el üstünde tutulurdu
İrtica, Cumhuriyet tarihi boyunca, öğretmenlere, sonra da doktorlara karşı direnmişler. Ben, bunu şuraya bağlamak istiyorum, şöyle ki. Atatürk zamanında öğretmenler el üstünde tutulurdu; öğretmenler köylere gidip halkı aydınlattıkça, dinsel bağnazlığa karşı çıktıkça, ileri gelen mütegallibe, gericiler öğretmenlere karşı önce dedikodu ile homurdanmaya, “komünist” falan diyerek suçlamaya başlarken, irtica böylece tırmandıkça öğretmenlere karşı saldırılar başladı. Bunu siyasiler, oy umudu ile halka şirin görünmek için kaşıyor, körüklüyorlardı. İşte bu ikilem içinde öğretmenlere saldırıları, öldürülen nice öğretmenleri anımsayınız.
Gelelim doktorlara, bütün doktorlar genel olarak aydın ilerici, genetik biliminden evrimci ve de cana can veren insanlar oldukları için halkımız doktorları el üstünde tutuyordu.
Ne var ki, Türk Tabipler Birliği (TTB), (Türkiye Barolar Birliği (TBB) ile birlikte) yönetimin haksızlıklarına ve hukuksuzluklarına karşı çıkınca, baskıcı bir yönetimle ülkeyi yöneten gerici iktidar, bu karşı çıkışlara, eleştirilere tepki vermeye, TTB eliyle doktorları eleştirmeye başladı. Hele MHP Genel Başkanı Bahçeli de “TTB kapısına kilit vurun gitsin” diyor. Ne ki bu iki demokratik kitle ve meslek örgütünün adından “Türk” sözcüğünü bile çıkarmak istedi. Bütün faşist yönetimler, eleştirilmeye, yönetimlerine karşı gelmeye (protestoya) hiç tahammül edemezler, bir biçimde onları susturmak, sindirmek isterler. Bir doktor kuruluşu olan TTB, siyasiler tarafından kötülenir, dışlanırsa, düşman, öcü gösterilirse saldırılara da maruz kalır kalmakta.
Yönetimin bu iki demokratik kitle örgütüne eleştirileri artan dozda devam ettikçe, bu sinyali alan saldırgan ruhlu yandaşlar da bu iki örgütün üyelerine saldırmaya başladılar.
(Son yıllarda bazı yargılamalarda avukatlara yapılan saldırıları düşünün)
Bu girişten sonra doktorlara saldırılara gelelim. 
Peş peşe doktorlara saldırıların olduğu şu günlerde, sizlere bu saldırıları hafife alan bir mühendisle bir doktorun, pek de nazik olmayan bir ifade ile g.. tlü mötlü atışmalarını aşağıda size sunmak istedim.
Gerçekten son yıllarda ve yurt genelinde doktorlara karşı ölümlere varan saldırılar olduğu hayretle görülmektedir. Bu saldırılar devam ettiği müddetçe bu çirkin olaylar bizi dünyada küçük düşürür, Türklük imajına zarar verir.
Sistemden gelen sorunlar nedeni ile hastalara karşı doktorlar da güç durumda kalmakta. Bu sıkıntılar hastalara kadar yansıyınca, hastaların tepkilerine yer yer de doktorlara taciz ve saldırılara neden olmakta.(1)
 Bu arada muayene için hastanelerde sıra bekleyen vatandaşların psikolojisini düşünün. Bunu birkaç kez duydum.  Muayene için sıra bekleyenler arasında muayene sırası geç gelenlerin, “şimdi doktorlara yapılan saldırıları anlıyor gidiyim” diye söylenenleri duydum. 
(Bazı Yargılamalarda Avukatlara Yapılan Saldırıları Düşünün)
Sağlık Bakanlığı verilerine göre son 6 yılda sağlık çalışanlarına yönelik kayda geçen şiddet vakası sayısı 68. 375... Veriler şiddetin en çok devlet hastanelerinde olduğunu gösteriyor. 2013-2017 arasında devlet hastanelerinde görev yapan 25.481 sağlık çalışanının sözlü ve fiziki saldırıya uğradığı öğrenildi. Türkiye genelindeki devlet hastanelerinde 62 bin 741 doktor, 96 bin 429 hemşire ve bin 493 acil tıp uzmanının görev yaptığı açıklandı. "Bu verilere göre Türkiye genelindeki devlet hastanelerinde görev yapan doktor başına 1.288 hasta düşerken, şiddet vakalarının en çok görüldüğü acil servislerde görev yapan acil tıp uzmanı başına 54.126 hasta düşmektedir" .
Doktora saldırı olayının olduğu, "nüfusu 1. 985.753 olan Şanlıurfa'da Sağlık Bakanlığı verilerine göre 13 devlet hastanesinde toplam 1.233 hekim, 2.130 hemşire, 3.476 yardımcı sağlık personeli ve 35 acil tıp uzmanı görev yapmaktadır. Bu rakamlar göstermektedir ki; Şanlıurda'da doktor başına 1.610, hemşire başına 932, adli tıp uzmanı başına 56.735 hasta düşmektedir."
"Bu zincir sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti yaratmakta ve körüklemekte"(2)
Tabip Odası Başkanı Konuşmak isteyince, Rektör Alanı Terk Etti           
Cumhurbaşkanı gibi Doktor ve TTB örgütünün dışlanmışına bir örnek verelim.
Harran Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde görevli doktor, hemşire ve sağlık çalışanları, hasta yakınının parke taşıyla yaraladığı Doktor Bahaddin Ahmet Yalçın için öğle saatlerinde hastane önünde basın açıklaması için toplanırlar.
Kalabalığın bulunduğu sırada açıklama yapmak isteyen Şanlıurfa Tabip Odası Başkanı Ömer Melik'in söz almak istemesi üzerine Rektör Prof. Dr Ramazan Taşaltın, "Üniversitemiz adına, sivil toplum kuruluşları adına bu görüşmeyi biz yapıyoruz. Bu arkadaşımızın görüşleri kendilerine ait bizimle ilgili herhangi bir görüşümüz değildir. Üniversitede görüş bildirmesi bizi ilgilendirmez. Bizim hiçbir şekilde alakamız yoktur" dedikten sonra alandan uzaklaştı.
Tabip Odası Başkanı Ömer Melik ise “meslektaşının uğradığı şiddetin kendilerini üzdüğünü belirterek, "Bizler bu olayın takipçisi olacağını belirtmek istiyorum. Burada güvenlik tedbirleri yetersizdir. Keşke burada yönetici arkadaşlarla aynı karede bulunmuş olsaydık" diye konuştu.(3)
Bu girişten sonra doktorlara saldırılara gelelim.  Pek çok taciz ve saldırılar varsa da bir kaç örnek verelim.
Doktora, “Eşek Gibi Bakacaksın” Deyince Para Cezasına Çarptırıldı.
Antalya'da, göz muayenesini yapmadığını öne sürdüğü doktora, "Eşek Gibi Bakacaksın" diyen hastaya, toplam 6 bin 580 TL para cezası verildi.
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göz Polikliniği'ne 2 yıl önce muayene için gelen U.S. “kendisiyle ilgilenilmediği gerekçesiyle poliklinikte görevli Dr. İbrahim Etem Ay ile tartışmaya başladı. Doktor Ay'ın sırası gelince bakacağını söylediği U.S. iddiaya göre 5-6 Kez, "Eşek gibi bakacaksın", dedi. Dr. Ay'ın Şikâyeti sonrası U.S. Hakkında, 'Hakaret' ve 'basit tehdit' suçlamasıyla kamu davası açıldı.
6 Bin 80 Lira Adli Para Cezası
Antalya 22. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın karar duruşmasına Sanık U.S. şikâyetçi İbrahim Etem Ay ve tarafların avukatları katıldı. U.S. üzerine atılı suçlamayı kabul etmedi. Mahkeme heyeti U.S.'yi, toplam 6 bin 80 Lira adli para cezasına mahkûm etti.(4)
**
Kahramanmaraş Tıp Fakültesi Hastanesinde Güvenlik Görevlisi olarak görev yapan Adem Abdurahmanoğlu bir hastanın doktoru darp etmesine engel olmak isterken bıçakla yaralanmıştır. Şu an tedavisi devam etmektedir.(5)>
**
Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde pediatri asistanına kaldırım taşıyla saldıran hasta yakınları, Dr. Bahattin Ahmet Yalçın'ı ağır yaraladı. Acil BT'si çekilen doktorun yoğun bakımda tedavisi sürüyor. Çok şükür ki yoğun bakımdan çıkarak tedavisi yapıldı.
**
Görevi başında öldürülen doktorun ailesine “pardon” şoku

Doktorlara yapılan saldırılar üstüne
Gaziantep’te 3 yıl önce çalıştığı Devlet Hastanesi’nde bir hastanın küçük yaştaki torunu tarafından bıçaklanarak öldürülen Doktor Ersin Arslan, sivil şehit sayılarak, ailesine şehit maaşı bağlanmıştı. Çalıştığı hastaneye de ismi verilen Ersin Arslan’ın ailesine bağlanan şehit maaşı 2015 yılının Haziran ayında kesilerek, "Kusura bakmayın memur hata yapmış. Yanlış oldu" denilerek, 3 yıldır ödenen 11 bin 896 TL geri istendi.
Haziran ayında şehit maaşının kesilmesinin ardından, "Kusura bakmayın memur hata yapmış. Yanlış oldu" denilerek, aileden ödenen paranın iadesi istendi. Aile, avukatı kanalıyla duruma itiraz edince evlerine icra gönderildi. Takibin durması üzerine SGK, takipteki alacağı için dava açtı. SGK iş mahkemesinde konuyla ilgili dava sürüyor.(6)
Doktora küfür
Bu tür saldırılar, sosyal yapısı geri olan illerimiz ve insanlarında daha çok bulunmakta.
20 kadar önce Gaziantep’te idim. Devlet hastanesinin bir polikinliğine vardığımda, dışarıda sırada bekleyen 50-60 yaşlarında bir adam sigara içiyordu. Adama, “duyuşuma göre sigara sağlığa zararlıyıymış,  dedim, adam bana, “ kim diyor onu”  dedi. Ben de, doktor söylüyor, dedim. Adam ne dedi biliyor musunuz, “doktorun a..na koyum”  dedi. Öyle bir şaşırdım ve sarsıldım ki, onu hiç unutamadım.(Demek ki herkesin sigara içtiği ortamda, bunu öylesine kanıksamış doğal karşılamış ki bu tür uyarı ve itirazları anormal buluyor olmalı). İşte yurdum insanı kültürüyle, küfürcüsüyle, doktora saldırısıyla böyle.
Doktorlar ve g..t meselesi 
(Bu argo söz için okuyucudan özür dileyerek ilgililerin aynı ifadelerini aldık)
Urfa’da bir doktora yapılan saldırıdan sonra Facebookta doktorlara sallayan (biraz da saldırılar rüzgârında) bir Jeoloji Mühendisi şöyle yazıyor:
“ARKADAŞ NEYMİŞ BU DOKTORLARDAKİ EGO YAAA. 2 GÜNDÜR 3 SATIR YAZIYI BİLE ANLAMAYACAK KAPASİTEDEKİ TİPLER SAÇMA SAPAN YORUMLAR YAPIYORLAR. BAKIN ARKADAŞLAR KONUMUZ DOKTORA GELDİĞİ İÇİN DOKTOR YAZDIM LÜTFEN KİMSE ŞAHSİ ALMASIN BAŞTAN SÖYLEYİM.
KİMSE KUSURA BAKMASIN AMA SİZ DOKTORCULUK OYNACAKSINIZ DİYE G..TÜNÜZDEKİ DONDA BİLE 100 LERCE İNSANİN EMEĞİ VAR. KULLANDIĞINIZ STETESKOPUN ÇELİĞİNİ 2000 DERECE SICAKTAKİ DEMİR FABRIKASİNDAKİ İŞÇİ O MADENİ ERİTMESE G..TÜNLEMİ DİNLEYECEKSİN O KALP ATIŞLARINI! YERİN 1000 METRE ALTINDA YA DA OKYANUSUN 100 LERCE KM AÇIKLARNDAKİ İŞÇİ O PETROLÜ ÇIKARMASA AKŞAM DERİ KAPLI LÜKS ARABANIN KOLTUĞUNA OTURUP LÜKS RESTORANDA YEDİĞİN ETİ BEĞENMEYİP GÖNDERIRKEN O HAYVANLARIN PEŞİNDE SICAK SOĞUK DEMEDEN GEZEN ÇOBANIN HAKKI VAR. BEĞENMEDİĞİN EKMEK İÇİN BİLE YÜZLERCE İNSANIN EMEĞİ VAR. O YÜZDEN DÜNYA DOKTORLARIN ETRAFINDA DÖNMÜYOR KİMSE KUSURA BAKMASIN. HER CANLI DİĞERİNE İLİKLERİNE KADAR MUHTAÇTIR. BİRİ OLMADAN DİGERLERİ DE OLMAZ.” Demiş.

Doktorun aynı üslupla cevabı
Kendisine Aşağıdaki Cevabı Yazdım. Yazının İçindeki Argo Kelimeler İçin Affınıza Sığınıyorum. Anladığı Dilden Yazmam Gerekiyordu.
“Sevgili Uğur Kardeşim;
“o yazdığın g..tten biraz da sende olsaydı da jeoloji mühendisliği değil tıp fakültesi kazansaydın!” Demek lazım. Ama demiyorum.
Aslından senin gibi sallayanların pek çoğunda o g..t olmadığını iyi biliyorum.
Olmayınca da fırsat buldukça o g..te sahip  olanlara sallayıp içlerindeki ‘isteyip de olamamış olmanın’ kompleksini gidermeye çalışıyorlar.
Şahsen senin sallarken dikkat etmeni beklerdim. Çünkü yazdığın o satırların çoğu konuştuğun dilin kurallarından bihaber!
Üniversite mezunu bir mühendis(!) İçin böyle mi olmalı?
Kendi alanın dışında bir şey bilmediğin ortada. Ortada çünkü ‘doktor olmak’  ile ilgili de bir şey bilmiyorsun. Okuduğum bu devletin sıradan okulu babamın, dedemin verdiği vergi  ile politikacıların çaldıklarından arta kalan paralarlan (paralarıyla) açıldı. Kimsenin lütfu değil yani!
Biz de o okulu okuduk.
Bir tek farkla! Sizler karı kız peşinde ya da zevk, keyif peşinde koşarken biz g..tümüzde pişik çıkana kadar ders çalıştık. Sizler g..tünüzü koyup iki saat ders çalışamazken biz saatlerce soru çözdük. 2 milyon kişinin girdiği sınavda %1-2 lik dilime girdik. Mühendis(!) Olarak sen daha iyi hesap edersin diye yüzdelik dilimi verdim. Bak bakalım kaç g..tü geçmişiz
sen üniversitede vize  ve final döneminde sadece bir kaç saat  g..tünü sandalyeye koyup ders çalışınca (diğer zamanlarda  yine karı kız peşinde koştun) “ off abi ya, ders çalışmaktan helak oldum” dedin,   biz 6 yıl boyunca  senin o g..tün  dahil bütün organlarının her şeyini öğrendik.
Sen doğru düzgün bir dil dahi konuşup yazamazken, biz İngilizcenin yanında Latinceyi de öğrenmek zorunda kaldık.
Sen dört yıl sonunda mesleğini eline alıp para kazanırken biz üstüne iki yıl daha senin g..tünü iyi öğrenelim diye hastanelerde hocalardan, asistanlardan uygulamalı “g..t hastalıkları nasıl iyi edilir” diye teorik, ve pratik sınavlara girdik. G..te girmeyi, g..t iyileştirmeyi bilemeyenler tekrar tekrar  aynı uygulamaları öğrenmek zorunda kaldılar.
Ha bu arada bir şey ekleyeyim; bütün bunlar için senin baban devlete bir lira verirken benim babam  3 lira harç verdi! Parası olmayanlar beyaz eşya fiyatına endeksli krediye borçlandı.
Yani iddia ettiğin gibi kimse  g..tümüzdeki dona para vermedi.!
Ama okul bitince devlet de senin gibi bizim ona borçlu olduğumuzu ileri sürerek “g..tünüzdeki dona para verdim. Gönderdiğim yere gidip 550 tam gün çalışacaksın” dedi. (sahi sen kaç gün mecburi hizmet yaptın hocam? Ama pardon yoksa  devlet senin okuduğunu okumak saymıyor mu?) Senin asla g..tünün yemeyeceği yere, yol olmayan, iz geçmeyen uzak köy ve kasabalara gidip orada  tam tamına 550 kesintisiz gün hizmet ettik. Gitmeye g..tü olmayan ama buradan sallayan pek çok g..t öyle yerlere gitmemek için bizim kapımızda sahte raporlar almak için eş-dost, hısım-akraba, siyasetçi-bürokrat devreye sokarken biz rapor da alamadık. Çünkü rapor aldığında o rapordaki gün kadar fazladan orada kalma zorunluluğu vardı.
Sen yeni işinde gücünde, o flört senin, bu bar benim gezerken, biz yine g..tümüzü sandalyeye koyup uzman olmak için çalıştık.
Uzman olmak için 20.000 doktorun girdiği sınavda ilk 1000 kişi arasına girmen gerekiyor. Ona da g..t ister değil mi?
O g..te sahipsen, askeri eğitimden beter disiplin ve hiyerarşinin olduğu bölümlerde, gün aşırı nöbet, teorik, pratik eğitimler ve ameliyatlarla en az 4 yıl (yazı ile dört)  ya da 7 yıl ( plastik cerrahi ve beyin cerrahisi) eğitim alırsın. Başarılıysan “uzman”olursun. Değilsen güle güle denilir.
Bitti mi? Hayır!
Devletin sana yine “bu sefer uzman oldun. G..tündeki donda benim emeğim var. Bana borcunu ödeyeceksin” deyip yine mecburi hizmete gönderir.
Muhtemelen “virus” gibi çoğalma ve sevişmek için, birden fazla kadınla evlenen, bunların dışında kafası başka hiç bir şeye çalışmayan (“bu çocuğa iyi bakabilecek miyim? Ona iyi bir eğitim verebilecek miyim? Bir işi olacak mı? Ona iyi bir gelecek verebilir miyim?” Gibi şeyleri asla düşünmeyen) insanların  olduğu bir yere gideceksin. İyi beslenemediği, iyi bakılmadığı için vücut direnci düşük hastalanan bir çocuk sana gelecek. Sen ona gereken tedaviyi uygulayıp bir kahve içmek, sıçmak veya işemek için bir kaç dakika ayrılınca “benim çocuğum neden hemen iyi olmadı? Diye sana kaldırım taşı ile saldıracaklar! Sen haşa Allahsın, Hızırsın ya, hemen bakar bakmaz iyileşsin diye bekliyorlar çünkü.
Hadi “onlar cahil, cühela, bilmiyorlar” diyoruz da sana ne oluyor? Nedir bu kompleksin be kardeşim? Sen mühendissin (ondan da emin değilim artık) bunları sen yapma bari. Okumak, bir meslek sahibi olmak kolay değil. Bunu en iyi bilenlerden olmalısın. Senin iki kadın alıp habire çocuk yapan sonra o çocuk hasta olduğunda kendi penisinden hesap sormak yerine doktorun kafasında kaldırım taşı parçalayan adamdan bir farkın olmalı.
Evet doktorlarda “kendini biraz büyük görme” durumu, bir “sıradışı”lık var. Olmak da zorunda. Sen sıradan biri olursan bir adamın kanser sarmış organlarını saatlerce uğraşıp temizleyemezsin. “bana ne amk. Kendine baksaymış, ben mi uğraşacağım” dersin. Sen karınla, sevgilinle romantik bir gecenin sonunda öpüşürken,  gelen telefonu sessize alıp ‘iş’ini bitirirken,  biz “açmam lazım, bugün ameliyat ettiğim hasta için arıyor olabilirler” der, kadını öylece bırakır telefona gideriz.
Hasta için aranıyorsan, ‘hastaya bir şey olmasın’ diye çoğu zaman kalkar sıcak yatağımızdan sevgilimizi, eşimizi o halde bırakıp gideriz. Gitmesek de artık kafa başka yere gittiğinden o ‘iş’i yapamayız. Sen hiç öyle bir durum yaşadın mı? Yaşadıysan kaç defa yaşadın?
Sen bir şeyi yaparken bozsan sorun olmaz, yerine yenisini koyarsın, olur biter. Biz de öyle bir şansın yok. Biz bir adamın organını bozduğumuzda yerime başka bir organı koyma şansımız yok. Sen 8 saat, yemeden, içmeden, sı..madan, işemeden  bir organı yerine takmaya çalıştın mı? Parça taktığın makinenin yanında, yakınında günlerce nöbet tuttun mu?
Evet, o yüzden biz biraz farklıyız.
Biz yaptığımız işin sıradan bir iş olmadığını biliyoruz. Malzememiz “insan” ve insana bir şey olduğunda geri dönüş mümkün değil! Bunun karşılığında da senin ve politikacıların en ufak bir fırsatta “doktorlar şu kadar kazanıyor” diye söylediğiniz kadar kazanmıyoruz. Alanımda Türkiye’nin en iyilerinden biri olmama rağmen ben kazanamıyorum. Çünkü bir kuyumcudan fazla vergi ödüyorum!
Türkiye’de kazanmıyoruz en azından. Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da bundan çok daha fazla kazanabiliyoruz. Üstelik oralarda canının istediğinde hemen bir “uzman”a görünemezsin! Almanya’da yakının varsa sor bakalım, “bir uzman doktora muayene olmak için kaç ay bekliyor”lar?
Türkiye’de her şey kolay; uzman’a muayene olmayı istemek bir kaç dakikaya bakar; zaten bu yüzden her şey ayakaltında ya. Bu yüzden herkes  g..tünden rahatça ‘uzman’a laf sallıyor!  Beş para etmeyen, g..tümdeki kıl kadar değeri olmayan bir sürü insan bize gelip g..tlük yapabiliyor! Bir sürü g..t “bak şu kadar para kazanıyorlar, deri koltuklu arabalara biniyorlar, pahalı restoranlara gidip yemek yiyorlar” diye sallarken onlara  “eee..  o zaman kolaysa, sende de o g..t varsa sen de ol be kardeşim!” Demek lazım. Lazım ama susuyoruz.
Susuyoruz çünkü g..tün çok da kontrollü olan bir organ olmadığını, bazen her şeyi saldığını da biliyoruz.
Sağlıcakla kal ve g..tüne dikkat et. Bir şey olunca bizim gibi salladığın g..tlere göstermek zorunda kalacaksın çünkü. Dr. Deniz Arslan
Bu saldırılar ve mühendisin yazısı üstüne doktor da epey kızmış olmalı ki, cevabı yazısı yer yer küfür hakarete varan ifadeler kullanmakta.
“Gaziantep’te 3 yıl önce görevi başında hasta yakını tarafından bıçaklı saldırı sonucu öldürülen Dr. Ersin Arslan’ın yakınlarına bağlanan şehit maaşı, 3 yıl sonra geri istendi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  
SONNOTLAR

(1)Https://Www.Gercekgundem.Com/Guncel/25736/Urfada-Doktora-Saldiran-Kisi-Hakkinda-Karar
(2)(CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi de son olayın ardından Sağlık Bakanlığı'ndan bilgi edinme kanunu kapsamında aldığı veriler)

(3)https://www.gercekgundem.com/guncel/25736/urfada-doktora-saldiran-kisi-hakkinda-karar
(4)https://www.anadolupress.com/asayis/kahramanmarasta-hasta-doktora-saldirdi-guvenlik-gorevlisini-bicakladi-h11616.html
(5)https://www.anadolupress.com/asayis/kahramanmarasta-hasta-doktora-saldirdi-guvenlik-gorevlisini-bicakladi-h11616.html
(6)http://www.milliyet.com.tr/gorevi-basinda-oldurulen-doktorun-ailesine-gaziantep-yerelhaber-1125731/

Sevgili dostlar,
Anıt kabirle ilgili bir arkadaşımın gönderdiği bilgiyi çok ilginç gördüğümden sizlerle paylaşmadan edemedim.
Mimarın bu harika projesi hakkındaki bu bilgi arşivlemeye değer.
Keyifli okumalar.

25.07.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Anıtkabir Hakkında İlginç Bir Saptama…
Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir.
Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir.
Anıttepe’nin yükseltisi 907 metredir. Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir.
Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.
Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir.
Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır.
Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır.
Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır.
26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük Taarruza ithaf edilmiştir.
 26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır.
Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler.
Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır.
104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.
Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir.
Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir.
Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır.
Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır.
Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.
Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır.
Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir.
TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir.
1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir.
Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir.
Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır.
Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir.
Atatürk’ün boyu 1.73 metredir. Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.
Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır.
Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir.
42 sayısını bir Maya asrı olan 104 ile çarptığımızda tören meydanındaki 373 kilim desenli alanın ölçüsü olan 4368 sayısını vermektedir.
Bayrak direğinin yükseltisini Atatürk’ün boyunun yüksekliğine böldüğümüzde 19,38 sayısı çıkmaktadır.
Bu sayı Atatürk’ün ölüm tarihi olan 1938’i göstermektedir.
Anıtkabir’de Orhun abidelerinin izlerini de görmek mümkündür.
Anıtkabir’in dış cephesinde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Onuncu Yıl Nutku’nun bulunması Orhun yazıtlarından esinlenildiğini göstermektedir.
Şeref salonu yer döşemlerinde, tavan ve iç kolon süslemelerinde çok sayıda ok, yay, yaba, koçbaşı, koçboynuzu, bukağı, bereket ve kurtağzı motifleri Hun ve Göktürk kurganlarındaki motiflerin aynısıdır.
 Mozole kaide planının uzun kenarı 72 metre ve kısa kenarı 52 metredir.
Böylece alanı 3744 metrekare ediyor.
3744 sayısı Maya takviminde 365 ile çarpılarak 1366560 sayısı elde edilmektedir.
Maya takvimine göre bu Güneş kendi yörüngesi etrafında 3744 yılda ya da 1366560 günde dönmektedir.
Şeref salonu ölçüleri 32-60 metre ölçülerindedir.
Böylece alanı 1920 metrekare etmektedir.
Yani TBMM’nin kuruluş yılı elde edilmektedir.
Anıt dış kolonat sayısı 40, köşe kolonat sayısı 4 ve giriş kolonat sayısı 4’dür.
Bunların toplamı 48 eder. 48’in karesi alınırsa 2304 eder.
Bu sayıyı 23-04 şeklinde okursak 23 Nisan’ı buluruz.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabında Anıtkabirle ilgili burada belirtemediğim onlarca gizemi bulacaksınız.

Gündüz Akgül

Dünyaca Ünlü Cezayirli Edebiyatçı Kamel Daoud Akp Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Açık Bir Mektup Yazdı 

“Siyaset her şeyi belirlemeye başladığı anda, o toplum çöker”.
Prof. Dr. Mehmet Altan
Cezayir’li yazardan “Erdoğan’a açık mektup”
“15 Temmuz darbe girişimini önceden bildikleri gerekçesiyle yargılandıkları davada kardeşi Ahmet Altan ve gazeteci Nazlı Ilıcak ile birlikte ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan, ancak Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali’ kararı gerekçe gösterilecek 21 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen gazeteci ve akademisyen Prof. Dr. Mehmet Altan, AYM since "tutuklanmasına bile gerek yok, hak ihlali var" demesi gecikmeli de olsa tahliye edilmişti. Tüm bu hukuksuzluğa rağmen, akademisyen Mehmet Altan, çalıştığı üniversiteden de kovulmuştu. Bu insan haklarıyla bağdaşır mı? İnsanlara hem zulüm ediyorsun, hem de yargılamadan işinden ekmeğinden ediyorsun, bu insanları isyan ettirir.
Cezayir’li Yazar Kamel Daoud’un mektubunda bahsettiği bizim Prof. Dr. Mehmet Altan’ı da içine alan, onun haksızlığa uğradığını belirten ve Türkiye Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığı,  R.T. Erdoğan’ın Cezayir’i ziyaretinden önce Erdoğan’a sert eleştirilerin yer aldığı Daoud’un Huffington Post’ta yayınlanan yazısının tam çevirisine bir göz atalım. Bakalım Cezayir’li yazarın doğruları yazıp yazmadığını bir de siz irdeleyin.
Fikir ve ifade özgürlüğünü de göz önüne alarak, bu mektubu Türkiye’de bir Türk yazarımız yazmış olsaydı, onun başına neler gelirdi acep. Görüş ve düşüncelerinin ne kadar isabetli olup olmadığını siz değerlendirin:
Cezayir’li yazardan “Erdoğan’a açık mektup”
“Tüm hapsettikleriniz, öldürdükleriniz ve işkence ettikleriniz adına söylüyorum Erdoğan. Ülkemize hoş gelmediniz.
Hayır, Erdoğan Cezayir’de istenmiyorsunuz.
Biz daha önce ülkemize halifeliklerini dayatmak isteyenler yüzünden kan ve gözyaşı döktük. Kendi fikirlerini bizim canlarımızdan daha değerli gören, çocuklarımızı esir alan, ruhlarımızı ve gelecek ümidimizi bizden çalanlara bedel ödedik.
Sizin geçim kaynağınız olan İslamcılık bizim hüznümüz oldu. Siz bize o günleri hatırlatıyorsunuz. Sizin «Babıali»nizde diz çökmemizi isteyenlere sadece kanat germiyorsunuz. Ayrıca, milletimizin bütün değerlerinin tam zıttını simgeliyorsunuz. Özgürlükten nefret ediyorsunuz. Bağımsız düşünceden nefret ediyorsunuz. Mitingleri ve yürüyüşleri seviyorsunuz. Din tacirliği yaparak bizim sırtımızdan bir halifelik hayal ediyorsunuz.
Bugün ülkemizdeki İslamcı partileri destekleyerek, onlara emrinizdeki şirketlerden hediyeler alarak, dernekler kurarak, camilerimizi kontrol ederek bu arzunuzu yavaşça gerçekleştiriyorsunuz. Bir taraftan tabutlarımızı kazarken öbür taraftan bize cenneti gösteren « Müslüman Kardeşler » örgütünün bilindik eski yöntemleri.
Hayır, Sayın Erdoğan, bir taraftan Kürtlere ve muhaliflerinize ölüm saçarken sizin bize yardımcı olmak istemediğinizi, özerklik hakkımızı savunmadığınızı çok iyi biliyoruz.
Ortadoğu’da mağdurla ağlayıp cellâtlarıyla iş antlaşmaları imzalıyorsunuz. Bizim haysiyetimizi değil kendi halifeliğinizi savunuyorsunuz. Zulümlerinizi, tasfiye listelerinizi, her gün daha fazla dolan korkunç hapishanelerinizi, Sarayınızın emrindeki yargınızı, küstahlığınızı ve palavralarınızı unutmayacağız.
Siz paylaşacağımız bir insanlık değil Osmanlı’nın kötü ve kanlı bir taklidini gerçekleştirmeyi hayal ediyorsunuz. İslam sizin için sadece bir basamak. Tanrı bir ticari ürünü, modernlik bir düşman, Filistin sadece bir vitrin, İslamcılar ise şaşkın dalkavuklarınız.
Tarih sizi iktidara tutunmak için yaptığınız hilelerle, kurgu darbelerinizle, farklı fikirlere ve halkınıza yürüttüğünüz cadı avıyla, öldürdükleriniz ve işkence ettiklerinizle hatırlayacak.
Tarih sizi bombalarınızla, savaşlarınızla, diyalog kurma acziyetinizle, kendiniz ve kendi kişisel hikâyeniz dışında kimseye hayat hakkı tanımamanızla hatırlayacak. BM’deki Kudüs oylamasını kendi ticari ürününüze çevirdiniz. Filistinlilerle birlikte size gülmemize müsaade edin. Filistin davası sizin için ticaretini yaptığınız bir ürün. Tıpkı diğerleri için olduğu gibi. Diz çökmüşlerin sırtına binmeyi çok iyi biliyorsunuz.
Biz Cezayir’de kendini Tanrı gören ve istediğine hayat hakkı verip istemediğine vermeyenlerden çok çektik. Onlar sizin ziyaretinizden mutlu. Biz değiliz. Cezayirli İslamcıların ve popülistlerin idolüsünüz. Onlar halifeliğinizle evlilik yapmadan iktidara gelmeyi hayal edemiyorlar.
Biz ülkemizi bir özgürlük ülkesi olarak hayal ediyoruz. Daha önce elimizden alınmış olsa da onurlu bir ülke hayal ediyoruz. Bunlar ne sizin hayaliniz, ne de sizin değerleriniz.
Güzel Türkiye’yi kendi yandaşlarınız, yakınlarınız ve hanedanınız için bir pazara ve muhalifleriniz için bir hapishaneye çevirdiniz. Ümit ediyoruz ki bu güzel millet sizin elinizden sağ kalarak kurtulacak. Mahkûmları, işkence mağdurları, bombalanan çocukları bunu da atlatacak. Siz sadece bir illüzyonsunuz. Sizde biliyorsunuz. Biz de.
Aşağılanmışlık duygumuza, sevdiğimiz değerlere, inançlara yatırım yapıyorsunuz. Kendinizi bir kurtarıcı olarak sunabilmek için. Oysa tam tersine bir mezar kazıcısınız. İlk önce kendi ülkeniz ve sonra komşu ülkeleriniz için. Türkiye, size hiç bir vefa borcu olmayan bir mucize. Bu mucizeyi bu ulusun Rönesans’ını sağlayan ve itibar kazandıran özgür ruhlu kadınlara ve erkeklere borçlu. Tıpkı ömür boyu hapse mahkûm ettiğiniz Ahmet Altan gibilere.
Tıpkı diğer İslamcılar gibi başkalarının zaferlerini çalmayı seviyorsunuz. Devrimlerin olgunlaşmasını bekliyorsunuz ve vakti geldiğinde kendiniz Tanrı’nın atadığı halife olarak tayin ediyorsunuz. Sizin popülizminiz bu güzel ülkeye çok şey kaybettirecek ve vaazlarınız suçlarınızı örtmeye yetmeyecek. Bizim İslamcılarımız ve popülistlerimiz Vahhabi para babalarını kaybettikten sonra sizi yeni bir cüzdan olarak görüyor. Bilin ki, onlar bizden değiller, sadece sizin ideolojik hareminizin mensupları.
Tarih sizin sebep olduğunuz ölümleri ve mahkûmları, tasfiyelerinizi, yolsuzluklarınızı, savaş uçaklarınızı, Sarayınızın emrindeki adalet saraylarınızı hatırlayacak. Buraya Osmanlı fatihi gibi, kurtarıcı Barbaros gibi gelmiyorsunuz. Kurtarıcı gibi gelen korsanların hikâyelerini iyi biliyoruz.
Biz güçlü, bağımsız ve ecdadınla gurur duyan bir ülke hayal ediyoruz. Farklılıklarını kabul eden, farklı din ve inançlara saygılı, çoğulcu ve herkesin mutluluk arama hakkına saygı duyan bir Cezayir hayal ediyoruz.
Dostlara ve müttefiklere ihtiyacımız var. Sizin gibi elini kana bulamışlara değil. Hilelerinize burada yer yok. Bu ülkedeki ajanlarınızın da uzun bir geleceği yok.
Fethedilmiş topraklarda değilsiniz. Sadece bir fetih illüzyonu yaşayacaksınız. Tıpkı eski sömürgeciler gibi”.(1)
Cezayir’li yazardan “Erdoğan’a açık mektup”
Mektupta adı geçen 21 ay tutuklu kaldıktan sonra yeni tahliye olan Prof. Dr. Mehmet Altan, bir söyleşide şunları söylüyordu:
“-Hukuk yoksa o davalara siyasi dava diyorlar Türkiye’de. Tüm dünyanın en büyük sivil toplum kuruluşları, AB Konseyi’nden BM’ye kadar herkes bu davayı izledi, dosyayı tercüme ettirdi. Olup biteni, tiyatro olarak nitelediler. İşte Ahmet de o tiyatronun içinde, içeride bulunan bir yazar, edebiyatçı, düşünce insanı” açıklaması yaptı.
Bir devletin, bir toplumun meşruiyetini anayasası sağlar. Eğer o devlet meşru, hukuki bir zemine dayanıyorsa kendi anayasası üstünden hareket eder. TC Anayasası‘nın 153. maddesi, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının yargı da dâhil devletin yasama, yürütme ve yargının da uyması gereken kararlar olduğunu teminat altına almıştır. AYM Genel Kurulu benim müebbet verilmiş dosyayla gözaltına dahi alınamayacağıma hükmetmişti. Ancak bana ceza veren İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi ve 27. Ağır Ceza Mahkemesi bu karara uymayı reddettiler. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilktir. Bir hukuk devletinin fiilen çöküşüdür. Hukukun kendi üyelerinin Anayasa’ya karşı işlediği suç nedeniyle 6 ay da  fazladan yattım. Bu durumu öyle somut ve net anlatıyor ki bundan öte anlatılacak bir şey yok”.
Hal böyleyken, yıllardır tek adamla yönetilen ülkemizde adalet ve hukuk hırpalanıyor, masumların canı yanarken, başka ülkelerin aydınları ülkemizin halini acı bir şekilde mektupla da olsa dile getiriliyor. Bilmem sonumuz nereye varır.(2)

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız  
SONOTLAR
(1) https://www.turkishnews.com/tr/content/2018.02.26/erdogana-agir-mektup/
(2)http://t24.com.tr/haber/mehmet-altan-siyaset-her-seyi-belirlemeye-basladigi-anda-o-toplum-coker,671017

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget