Kasım 2021
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Demokrasimizin Geleceği Adına Çok Tehlikeli Bir Oyun Oynanmaktadır Sanki
Ülkeyi tam yetkiyle tek başına yönetmeye kalkışan ERDOĞAN ve AKP iktidarı; ekonomideki çöküşün ve döviz kurlarındaki artış ve Türk Lirasındaki aşırı değer kaybının ve ona bağlı olarak da,  akaryakıttan iğne ve ipliğe kadar her şeye üst üste gelen ve artık takip etmekte zorlandığımız zamların ve pahalılığın sorumlusu olarak, yüksek faizi ve kim olduklarını somut bir şekilde  açıklayamadıkları dış güçleri göstermekte, ekonominin içinde bulunduğu çöküşün bir milli güvenlik sorunu haline geldiğini, bu nedenle ülkemizin bir ekonomik kurtuluş savaşı verdiğini açıklamaktadırlar. 

Artık klasikleşen, her zaman yaptıkları gibi, hiçbir sorumluluğu üzerlerine almamaktadırlar. 

Bu beylerin adetidir, onca yetkiyi ve devletin mali olanaklarını hiçbir engele ve denetime takılmadan tek başlarına kullanırlar, ama asla sorumluluk yüklenmezler. Paranın yazı ve  turası gibi, devlet yetkisi ve parası kullanan iktidarların kullandıkları yetkinin diğer yüzünün de sorumluluk ve hesap verirlik olduğunu,  kabul ettiremezsiniz bu beylere. Sorumluluk duygusu fıtratlarında yoktur bunların. 

Ülkeyi 19 senedir tek başlarına kendileri değil de muhalefet partileri yönetmiş, ülkenin vergilerden ve sattıklarından oluşan yaklaşık 2 trilyon dolarının altından girip üstünden çıkanlar, har vurup harman savuranlar, israf edenler, taşa ve toprağa yatıranlar, ülkenin ekonomik değerlerini;  amacı dışında,  yanlış yatırımlarda kullananlar, ülkeyi cari açık ve borç batağına gark edenler,  ERDOĞAN ve AKP iktidarı değil de,  muhalefet partileri sanki. 

Faiz sebep, döviz kurlarının artarak Türk Lirasının değer kaybetmesinin ve talebin azlığına rağmen durgunluk içinde yükselen hayat pahalığının bir diğer adı olan enflasyon ise, bu yüksek faizin sonucudur diyen ERDOĞAN,  büyük bir yanlışın girdabında sürüklenmektedir adeta. 

ERDOĞAN;  aynalara küs ve bu nedenle de,  hiç aynaya bakmıyor olmalı. 

Aslında,  ara da bir  aynaya baksa, ekonominin çöküşünün, Türk Lirasının yabancı paralar karşısında aşırı değer kaybetmesinin, hayat pahalılığının ve yüksek enflasyonun asıl sebebinin faizler olmadığını, asıl suçlunun kendisinin kötü yönetiminin  olduğunu,  kolaylıkla görecektir. 

Ekonominin evrensel  kurallarını çiğnemeye başladığınızda, ekonomi bir bozulmaya başladığında, ipin ucunu kaçırdığınızda, bir aşamadan sonra, enflasyonla faiz arasındaki sebep sonuç ilişkisinden artık bahsedilemeyeceğini, bir fasit daire ve sarmalın içine girilerek, tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan sorularına cevap aramanın saçmalığını, enflasyon mu yüksek faizlerden, yoksa yüksek faizler mi enflasyondan doğar sorularına cevap aramanın saçmalığı ve çaresizliği içine girersiniz. 

Faiz sebep,  enflasyon sonuçtur demek de, enflasyon sebep faiz sonuçtur demek de,  faydasız hale gelir artık. 

Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamı;  işte,  tam da bu son aşamaya gelmiştir. 

Bundan sonra,  çok köklü yapısal ekonomik reformlara, ülkenin ihtiyaçlar ve öncelik sıralamasına uyularak,  cari açığı giderecek,  üretimi ve ihracatı artıracak, ithalatı kısacak, bir tarım ülkesi olan ve dört mevsimi yaşayan ülkemizde,  tarım ürünlerini dahi dışarıdan dövizle ithal etme mecburiyetinden kurtulacağımız tarımı ve çiftçiyi destekleyen yatırımlara öncelik verecek planlı bir kalkınmaya ve tasarrufa gidilmeden,  bu ekonomik krizden çıkılamayacağını, faiz indiriminin asla çare olmayacağını, içinde bulunduğumuz ekonomik krizin, asla ve asla,  dış güçlerden kaynaklı olmadığını, ekonomik krizin nedeninin dış güçler olmadığını, krizin asıl sebebinin,  yanlış ERDOĞAN politikalarının olduğunu, dış güçlerin ise; ERDOĞAN tarafından ülkemizde yaratılan ekonomik kriz ve çöküşten, fırsatçılık yaparak yararlanmaya çalışan akbabalar olduğunu, bunun günah ve sorumluluğunun da,  bizaat ERDOĞAN'ın tek adama dayalı kötü ve yetersiz yönetimi olduğunu, en başta ERDOĞAN'ın kendisi olmak üzere, herkes kabul etmek zorundadır. 

Ekonomik krizin, enflasyon ve hayat pahalılığının gerçek nedenini doğru teşhis edemezseniz, gerçek nedeni, işinize gelmediği için görmek istemezseniz, bu krizin üstesinden gelemezsiniz, Sayın ERDOĞAN. 

Şu gerçek de,  asla unutulmamalıdır.  Krizleri;  krizleri yaratanlar,  asla çözemezler. 

Evet,  ülkemizdeki ekonomik kriz, milli güvenlik sorunu haline gelmek üzeridir.  Ancak, ülke için bir milli güvenlik sorunu haline gelme istidadı göstermeye başlayan bu ekonomik krizden; bu krize, kötü yönetimleriyle sebep olanlar; asla ve asla, siyasal iktidarlarını sürdürmek amacıyla yararlanmaya, ülkede zaten yok olan demokrasiyi ve insan hak ve özgürlüklerini daha da kısarak ve muhalefeti susturarak ülkeyi faşizmin karanlığına  mahkum etmeye kalkışmamalıdırlar. 

Siyasal iktidarın; ekonomik krize dikkat çeken, krizi milli güvenlik sorunu haline getirme çabasıyla Milli Güvenlik Kuruluna taşıması; bu krizi,  iktidarını sürdürme amacıyla kullanacağının işaretlerini vermektedir. 

25. Kasım'da, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında gerçekleştirilen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında,  ülkede yaşanan ekonomik kriz ele alınmış ve MGK toplantısı sonrasında yapılan açıklamada, ”Ekonomi politikalarını hayata geçirme sürecinde karşılaşılan tehditler değerlendirildi.  Hedeflere ulaşma kararlılığı teyit edildi” denilmiştir. 

Bu değerlendirmeyi yapan ve bir açıklama yapan Milli Güvenlik Kurulu'nun değiştirilen bugünkü yapısına bakıyoruz, Anayasanın 118.  maddesine göre; Milli Güvenlik Kurulu;  partili Cumhurbaşkanının başkanlığında, partili cumhurbaşkanının seçtiği Cumhurbaşkanı yardımcıları,  Adalet,  Millî Savunma,  İçişleri,  Dışişleri Bakanları,  Genelkurmay Başkanı,  Kara,  Deniz ve Hava kuvvetleri komutanlarından oluşmaktadır. Asker ağırlıklı Eski Milli Güvenlik Kurulunun yerinde yeller esmektedir. Milli Güvenlik Kurulu toplantısında çoğunluk sivillerden, yürütme organından oluşmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu toplantısının,  kabine toplantısından bir farkı yoktur bugün. 

Anayasaya göre, MGK'nın aldığı kararlar Cumhurbaşkanı tarafından değerlendirilir. 

Yine Anayasaya göre;  Millî Güvenlik Kurulunun gündemi;  Cumhurbaşkanı yardımcıları ve Genelkurmay Başkanının önerileri dikkate alınarak, sonuç itibariyle Cumhurbaşkanınca düzenlenir.  

Görülmektedir ki; Milli Güvenlik Kurulu'nun bugünkü yapısı içinde, tam bir evcilik oyunu oynanmaktadır. MGK'nın tartışacağı ve karar altına alarak Cumhurbaşkanının değerlendirmesine sunacağı gündemi; sonuç olarak,  Cumhurbaşkanı belirlemektedir. 

Kararları da,  bu gündeme göre; Cumhurbaşkanı ve atadığı bakanlar ve azınlıktaki komutanlar alıp imzalamakta ve Cumhurbaşkanının değerlendirmesine sunmaktadır. Yani,  Cumhurbaşkanının belirlediği konularda,  yine bizzat Cumhurbaşkanı ve  atadığı bakanlar ve komutanlar tarafından alınan ve imzalanan kararlar,  al değerlendir diye Cumhurbaşkanına sunulmaktadır. Al gülüm ver gülüm. 

Anayasanın 119.  maddesi uyarınca; Cumhurbaşkanı, ağır ekonomik bunalımın ortaya çıkması hallerinde yurdun tamamında veya bir bölgesinde,  süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir.  Milli Güvenlik Kurulu, ağır ekonomik bunalım nedeniyle olağanüstü hal ilanı için bir tavsiye kararı alabilir ve bunu cumhurbaşkanının değerlendirmesine sunabilir. 

İşte, içinde bulunduğumuz ekonomik krizin milli güvenlik sorunu haline geldiği gerekçesiyle, yürütmenin ta kendisi olan Milli Güvenlik Kurulunda tartışılarak alınması gerekli önlemler konusunda bir takım kararların alınmasının ve cumhurbaşkanının değerlendirmesine sunulmasının,  demokrasimizin geleceği açısından arz ettiği tehlikeyi,  bilmem anlatabildik mi? Değerli okurlar.  

Güner Yiğitbaşı

27/Kasım/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Yüzde 50+1 niçin sıkıntı ve kaos yaratacakmış?
Seçimler yaklaştı, anketler;  gidiyorsunuz, hazırlanın,  abbas yolcu demeye başlayınca, yirmi senedir seçim kazanarak balkon konuşması yapmaya alışanları,  bir korku sardı, 50+1 den şikayet etmeye başladılar, eski Adalet Bakanlarından her iktidarın vazgeçilmez elemanı hukukçu Cemil ÇİÇEK de, kendisinden  hiç beklemediğimiz bir şekilde,  50+1 sıkıntı yaratır,  kaos yaratır diye fetvalar vermeye başladı. 

Cemil ÇİÇEK;  sanki, soyup tuzlayarak afiyetle yemek için,  pazar tezgahından  salatalık seçiyor. 

Bilmiyor ki; seçilecek olan kişi, 84 milyon nüfuslu kocaman bir ülkenin,  T. C. Devletinin,  ATATÜRK'ün koltuğuna oturacak Cumhurbaşkanı, üzerinde geniş bir kitlenin onay vermesi ve anlaşması, üzerinde büyük bir consensusun sağlanması,  kendisine güven duyulması gereken bir kişi. 

Bu nedenle, geçerli seçmen sayısının salt çoğunluğu olan,  yüzde 50+1 oy oranının aranıyor olması,  çok doğal, demokratik ve gerekli. 

Anayasanın Cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen, anayasada 2007 yılında yapılan ve cumhurbaşkanlığının seçimini meclisten alarak, doğrudan  milletin oylarıyla seçilmesini öngören değişiklikle getirilen 101. maddesinin ilgili fıkrası aynen şöyle; ”Genel oyla yapılacak seçimde,  geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday,  Cumhurbaşkanı seçilir.  İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa,  bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır.  Bu oylamaya,  ilk oylamada en çok oy almış iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday,  Cumhurbaşkanı seçilir.  “

101. maddenin; şimdi burada yazmaya değer görmediğimiz sonraki fıkralarında belirtilen çok istisnai bazı durumlar hariç, kural olarak;  Cumhurbaşkanlığı seçimi,  ilk turda salt çoğunluğu, yani seçime katılan geçerli oyların yüzde 50+1'ini,  ilk turda salt çoğunluk sağlanamazsa, ilk turda en fazla oyu alan iki aday arasında yapılacak olan ikinci tur seçimde geçerli oyların en fazlasını alan adayın cumhurbaşkanı seçileceği,  çok açık net ve sade, cumhurbaşkanının seçimini kilitlemeyecek, sürüncemede bırakmayacak, kısa sürede sonlandıracak,  sade ve basit bir sisteme bağlanmıştır. 

Buradan Cemil ÇİÇEK'e ve ERDOĞAN'a soruyoruz, bu seçim şeklinin ve oranının neresi size dokunuyor?

Aynı yüzde 50+1 kuralı, cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak tüm adaylar için geçerli, sadece AKP adayı için geçerli değil ki. 

Bugüne kadar yüzde 50+1'i bularak seçildiğiniz gibi, kendinize güveniyorsanız, ilk turda bulun bu oranı seçilin, elinizi tutan mı var sizin?

İlk turda seçilemediniz, ikinci tura en fazla oy alan iki aday arasında kaldıysanız, ikinci turda yüzde 50+1 oranı aranmaksızın, geçerli oyların çoğunu alın seçilin. 

Alıştınız tabi devlet olanaklarını ve sarı basını kullanarak ve halkı aldatarak ilk turda kazanmaya. İkinci tura dahi kalamayacağınızı, kalsanız da en fazla oyu alarak seçilemeyeceğinizi nihayet anladınız. 

İlk oylamayı izleyen ikinci pazar günü gibi çok kısa bir zaman zarfında, ilk turda en fazla oy alan iki aday arasında yapılacak olan ikinci tur seçimde,  en fazla oy alanın Cumhurbaşkanı seçilerek,  seçimlerin sonuçlanacağı bir sistem,  niçin sıkıntı ve kaos yaratacak,  Bay Cemil ÇİÇEK?

Şu gerçeği de kimse unutmasın. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için,  geçerli oyların salt çoğunluğu olan yüzde 50+1 oy alma koşulunu zorunlu kılan anayasanın bu 101. maddesi, 2007 yılında kabul edilmiş olup; o tarihte,  henüz parlamenter sistem geçerli olup, Cumhurbaşkanı'na padişahlık yetkileri veren, kuvvetler ayrılığını kaldıran, Cumhurbaşkanını tek adam yetkileriyle donatan 2018 anayasa değişikliği yapılmamış,  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine gidilmemiş, yürütmenin tüm yetkilerinin başbakanda olduğu, Cumhurbaşkanı'nın yetkilerinin çok kısıtlı ve temsili olduğu, parlamenter sistemin geçerli olduğu bir dönemdir. 

2018 değişikliği ile yürürlüğe giren bugünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde Cumhurbaşkanının kuvvetler ayrılığı ilkesi yok edilerek tüm devlet yetkilerini üzerinde topladığı düşünüldüğünde, çok geniş yetkili,  tek adam konumundaki Cumhurbaşkanının;  bırakınız yüzde 50+1 salt çoğunluk, nitelikli çoğunluk ile seçilmesi, cumhurbaşkanı seçiminin daha da zorlaştırılması gerekirken, yüzde 50+1'i eleştirmek ve bu oranın ülkede sıkıntı ve kaos yaratacağını savunmak,  büyük bir aymazlıktır.  

Şunu açık söyleyin, ERDOĞAN;  seçim kaybet istemiyor, Saray'ında rahatı iyi, Sarayda oturmaya devam etmek istiyor desenize açıkça. 

Güner Yiğitbaşı

20/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Zor Dostum Zor
Dostum,  AKP Genel Başkanı Sayın ERDOĞAN; işin gerçekten zor. 

Zor dostum, hem de çok zor. 

Bu ülkeyi yönetemiyorsun. 

Boşa koyuyorsun olmuyor,  doluya koyuyorsun olmuyor. 

Kabahati başkalarında arama sakın. 

Düştüğün ve ülkeyi düşürdüğün bu zor durumun sebebi,  bizzat sensin. 

İlk hatanı, BAHÇELİ'nin aklına uyarak, tabi senin de işine geldiği için,  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucube sisteme geçerek,  ortak aklı tamamen yok edip,  devletin tüm yetkilerini elinde toplamakla yaptın. 

İktidara geldiğinde yanında bulunan aklı başında kişilerin tamamını,  etrafından kovdun. 

Can dostun ve yol arkadaşın Fetö ile yollarını ayırdıktan sonra, ister istemez Fetö'nün yetişmiş kadrolarından da mahrum kaldın. 

Etrafındaki yetişmiş kişileri boşalttığın gibi, boşalan kadrolara da,  gerçekten ülkeye yararlı hizmetler yapacak ehil ve liyakatli kişileri değil, kendi kafa yapına uygun liyakatsiz, tek yetenekleri sana itaat ve biat etmek olan bilgisiz ve kişiliksiz kişileri toparladın, toplumdan koparak kendini saray'a hapsettin, tek yetenekleri sana mutlak itaat olan sarayda topladığın bir avuç kişiyle ve son sözün her zaman  sana ait olduğu keyfi kararlarla, koskocaman Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetebileceğini, Türk Halkının her koşulda senin yanında yer alarak hayat boyu seni destekleyip saray'da oturtmaya devam edeceklerini sandın. 

Nehirleri tersine akıtabilecek kadar güçlü ve vazgeçilmez  zannettin kendini. 

Türk insanının iyi niyetini, sadakatini, sabrını, sessizliğini yanlış değerlendirdin, insanların sabırlarında da bir sınır olduğunu, er geç ayılarak senin bu ülkeye yarar değil zarar verdiğini er veya geç anlayacaklarını düşünemedin, bu milleti aptal zannettin,  ama yanıldın. 

En büyük yanılgılarından birisi de, CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU'nun bugün eriştiği performansını hiç ön göremedin. Onu, hep SSK Genel Müdürü Bay Kemal olarak küçük gördün. Şimdi,  Bay Kemal'in,  Millet İttifakının da desteğiyle,  seni seçim sandığında yeneceğini gördükçe, devlet yönetimindeki kontrolünü tamamen kaybettin, ne yapacağını bilemiyorsun. 

Halkı yanıltmak, gerçekleri anlayarak uyanmalarını önlemek için, düşünce ve düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğünü yok ettin. Özgür görsel ve yazılı medyayı devlet desteği ile ele geçirerek kendine bağladın, birkaç özgür gazete ve televizyon dışında,  halka gerçekleri anlatacak basın bırakmadın, tüm halkımızın vergileriyle beslenerek yayın yapan devlet televizyonu TRT'yi,  saray'ın borazanı haline getirdin. 

Eğitimi dinselleştirdin, dini cemaat ve vakıflar,  eğitime yön vermeye başladı sayende. 

Halkı dinlerine, mezheplerine ve etnik kökenlerine göre böldün ayrıştırdın,  toplumu kutuplaştırdın. 

Aslında,  anayasanın tanımına ve ettiğin yemine uygun,  tarafsız ve tüm Türk Halkını kucaklayarak temsil eden bir Cumhurbaşkanı olamadığın halde, Türk Ceza Kanununun tarafsız, yaptığı yeminine sadık, Türk Milletinin tamamını kucaklayan ve temsil eden Cumhurbaşkanlarını hakaretlerden korumak için getirilen,  Cumhurbaşkanına hakaret suçunun korumasını hak etmediğin halde, cumhurbaşkanına hakaret suçunu kötüye ve amacı dışında kullanarak, bırakın hakareti,  seni eleştiren kişileri dahi,  cumhurbaşkanına, yani kendine hakaret ettikleri gerekçesiyle,  mahkemelerde süründürdün. 

Ülkenin tüm kaynaklarını,  sanayi tesislerini,  özelleştirme adı altında sattın, buralardan elde ettiğin paraları,  üretime dönük yatırımlara harcayarak,  insanlara iş imkanı ve cari açığı kapatacak, ödemeler dengesini sağlayacak,  katma değerleri fazla ürünler üreterek ihracat gelirlerini artıramadın. 

Bu paraları;  lüks ithalatlarda,  geçiş garantili,  yap işlet ve  devret modeli ihalelerle yandaş mütahitlere  aktardın, verilen garantiler yüzünden geçilmeyen köprüler, yollar ve tüneller için devlet hazinesinden milyarlar çıktı, devletin paralarını taşa ve toprağa yatırdın. Çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini ipotek altına aldın. Adeta kapitülasyonları hortlattın. 

Saray'ın lüks, şatafat ve israfını devletin itibarı ile eşdeğer gördün. 

Hala,  diplomasını göremediğimiz, hangi üniversitede ve hangi deneyimli ve tanınmış ekonomi profesörü hocalardan eğitim ve feyz aldığını bilmiyoruz ama; ben ekonomistim,  faiz sebep enflasyon sonuçtur diyerek dile getirdiğin ekonomik saplantınla ve bir inat uğruna,  Türk Lirasını pula çevirdin, fiyat istikrarını sağlamakla görevli Merkez Bankasının işlerine müdahale ettin, talimatına uymayan Merkez Bankası Başkanlarını sık sık görevden alarak değiştirdin. Ülkenin ekonomisini,  deneme tahtasına çevirdin. Deneme yanılma metoduyla ekonominin yönetilemeyeceğini bir türlü kabul etmiyorsun. 

Dolar,  diğer döviz ve altın fiyatlarını patlattın, Türk Lirasının değeri sıfır oldu. Emme basma tulumbaya dönen döviz kurlarındaki iniş ve çıkışları izleyemez ve takip edemez hale geldik. 

Bankaların mobil uygulamalarından döviz alım satımı yaparken, satacağımız veya alacağımız dövizin miktarını ve hangi hesaptan ödeme yapıp, işlem sonucunun hangi hesaba aktarılacağını işaretleyene kadar geçen beş on saniye içinde,  döviz kurları sürekli değiştiği için;  insanlar, işleme tam onay vermeye hazırlandıklarında, kur değişikliği nedeniyle işleminizi yenileyiniz uyarıları almaya başladılar, esnaf ve sanayici döviz işlemlerinde ne yapacağını şaşırdı, sabit bir fiyat üzerinden alım satım yapma imkanlarını kaybettiler, bazen sattıklarına ve bazen de satın aldıklarına üzüldüler, kar mı yoksa zarar mı edeceklerini bilemeden, alım satımlarını körlemesine ve şansına  yapmaya başladılar ve bu durum kendilerinin ruh sağlığını bozdu. 

Bu çağın ticari hayatının ve devlet yönetiminin inkar edilemez bir gerçeği olan faizi kabul etmeyen, faizi;  faiz ödemeleriyle bütçeye ağır yük getiren, fahiş faizlerle dış kredi alan, bütçeye faiz ödemeleriyle ilgili milyarlarca liralık ödenek koyan, dinen yasak ise; tamamen sıfırlanması gereken faizi sıfırlayarak ekonomi yönetiminden tamamen kaldırmayan,  sanki bizlermişiz gibi, işine gelmediğinde,  faizi, dinen haram, yasak ve günah olarak gören bir kişinin, globalleşen  bu modern çağda, ben ekonomistim ben devleti yönetmeye talibim deme hakkı ve yetkisi yoktur. 

Kimse;  kimseyi,  siyaset yap, inançlarına aykırı olan faiz gerçeğini kabul ederek devleti yönet diye zorlamıyor. Bu koşullarda, laik bir ülkede dini esas alarak ben faize karşıyım diyerek , ülkenin ekonomik zor koşullarına rağmen,  faizi inadına indirmeye kalkışarak, ülke ekonomisini ateşe veremezsin, faize  gerçekten  karşıysan ve dinen günaha girdiğine inanıyorsan, yaşamımızdan gitmesi gereken faiz değil,  sensin Sayın ERDOĞAN. 

Seni zincirle koltuğuna bağlayan yok, faizle benim işim yok diyorsan, demokrasilerde istifa denen bir kurum var,  istifa eder gidersin, Türk Milleti olarak, tek yanlı irade beyanıyla yapacağın istifanı işleme koyarız. 

Estağfurullah, haddimize mi, koltuğu bırakman için; Türk Milletinden,  görevden affını  dilemene gerek yok. Af dilemeden,  doğrudan istifa edebilirsin, görevden affını dileme ve bunun kabul edilmesi gibi bir zorluğa ve hicaba muhatap etmez,  bu asil millet,  seni. 

Sayın ERDOĞAN; giderayak şu millete bir iyilik yap lütfen, bu ülkeyi ve milleti zerre kadar düşünüyorsan, 2023'ü beklemeden ülkeyi demokratik bir şekilde seçime götür, bunun şerefine ve mutluluğuna nail ol, mütedeyyin bir insan olarak,  hepimizden çok iyi biliyorsun, korkunun ecele faydasının olmadığını. 

Güner Yiğitbaşı

18/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kılıçdaroğlu'nun helalleşme açılımı ne anlama geliyor?
CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLUnun;  her biri hala kanayan yara olarak açıkta duran  bazı kesimlerin mağduriyetleriyle yüzleşerek,  onlarla helalleşeceklerine ilişkin beyan ve açılımı, kamuoyunda olumlu ve olumsuz çok büyük yankı uyandırdı. 

KILIÇDAROĞLU'nun bu helalleşme açılımına,  maalesef,  kendilerine çok güvendiğimiz kişiler tarafından dahi,  çok haksız eleştiriler yapıldığına, bu samimi, açılımın yanlış değerlendirildiğine tanık olduk. 

Yazımıza,  helalleşmenin terim olarak ne anlama geldiğini belirterek başlamak istiyoruz. 

Helalleşmek; dini bir kavram olarak kabul ediliyor olsa da, bize göre helalleşmek; kişi veya toplum veya devlet olarak, bir kişi veya kişiler veya bir zümre ve toplum kesimine yönelik olarak,  bilerek veya bilmeden yapılan ve sonradan farkına vararak içimizde yara olarak hissettiğimiz bizi kişi, toplum ve devlet olarak vicdanen üzen ve huzursuz eden bir hatamız ile yüzleşerek, bu hatamızı kabul ederek, hata işlediğimiz ve üzdüğümüz mağdur kesimin rızasını ve gönlünü, helalliğini alarak, karşılıklı olarak manen ve ruhen huzura kavuşma ve rahatlatma, yeni ve beyaz bir sayfa açma işlemidir. 

KILIÇDAROĞLU'nun helalleşme girişimi ve açılımı,  bize göre çok yerinde, doğru ve erdemli bir eylemdir. Bu nedenle, onun bu açılımını anlayamayarak onu ağır bir şekilde eleştirenleri,  anlayamıyoruz doğrusu. 

Bize göre,  KILIÇDAROĞLU; izlediğimiz kadarıyla, konuşmalarına, yapmak istediklerine ve en son helalleşme açılımına baktığımızda, adım adım Cumhurbaşkanlığı adaylığına soyunmakta, bunun hazırlığını ve alt yapısını oluşturmaya çalışmaktadır. 

KILIÇDAROĞLU; Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine ve tüm yetkilerin tek adamda toplanmasına, partili ve taraflı cumhurbaşkanına karşı çıktığı için, kafasında öyle bir Cumhurbaşkanı adayı profili çiziyor ki; Cumhurbaşkanı,  birikimli olsun, ülkenin ve halkının yararlarına öncelik versin, kendi yararına iş görmesin, tarafsız olsun,  partisiyle tüm ilişkisini koparsın ve sadece partililerinin ve kendisine destek olanların değil, kimliklerine, etnik kökenlerine, din ve mezheplerine partilerine ve aidiyet duygularına bakmadan,  herkesin Cumhurbaşkanı olsun,  84 milyonun tümünü kucaklasın, , toplumu bölmesin, ayrıştırmasın, anayasada yer aldığı gibi,  gerçekten Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil etsin istiyor. 

Bu özellikleri taşıyan, CHP Genel Başkanlığının yanısıra, Millet İttifakının lideri konumunda olan bir kişi, parlamenter sisteme dönüldükten sonra da, yetkileri çok daraltılacak olan temsili Cumhurbaşkanlığına razı olacak ve Cumhurbaşkanlığı süresinin sonlanmasından sonra da,  politikayı ve devlet adamlığını bırakarak köşesine çekilmeyi, AKP iktidarında bölünen ve ayrışan milletimizin birlik ve beraberliğini yeniden tesis ederek, yıllardan beri kanayan ve kapanmayan bazı yaraların sorumluluğunu, kendi iktidarları döneminde olup olmadıklarına bakılmaksızın, sadece CHP Genel Başkanı olarak değil,  T. C. Devletinin Cumhurbaşkanı adayı ve T. C. Devletinin önüne yeni ve beyaz bir sayfa açmak isteyen sorumluluk duygusu taşıyan bir kişi olarak, politika ve devlet adamlığı yürüyüşünü, onurlu bir şekilde ve ülkesine hizmet etmenin huzur ve  gururuyla Cumhurbaşkanı olarak  sonlandırmak arzusu içinde,  bugüne kadar görülmeyen büyük bir erdemle,  KILIÇDAROĞLU bu helalleşme açılımını yapmış bulunmaktadır. 

Hiç kimse,  KILIÇDAROĞLU'nun; CHP liderliği kimliğinin de üzerinde, partilerüstü bir düşünceyle,  ülkesini seven, Cumhurbaşkanlığına aday olmayı arzulayan bir kişi olarak,  T. C. Devleti adına tüm sorumluluğu üzerine alarak, helalleşme açılımında bulunmasının altında başka bir niyet aramaya kalkışmasın ve KILIÇDAROĞLU'nun açılımını anlayamamış olmanın utancını yaşasın. 

Evet KILIÇDAROĞLU; son salı grup toplantısında helalleşme açılımına açıklık getirerek, hangi kesimlerle helalleşileceğini örnekleriyle saydı, bu örneklerde eksik kalanlar olabilir, bu eleştiri konusu yapılmamalıdır. 

Evet, kanayan yara olarak gösterdiği helalleşmemiz gereken bazı istenmeyen üzücü olaylar CHP iktidarı döneminde vuku bulmamıştır, çok doğru, ancak bu ülkeye Cumhurbaşkanı olmak isteyen KILIÇDAROĞLU; parti ayrımını bir kenara iterek, koltuğuna oturmayı arzuladığı Cumhurbaşkanlığı makamının,  T. C. Devletini ve Türk Milletini bütünüyle temsil eden bir makam olması nedeniyle, parti ayrımı yapmaksızın hangi partinin iktidarı döneminde vuku bulmuş olursa olsun,  devlet olarak, cumhurbaşkanı adayı olarak bu sorumluluklarının tümünü üstlenerek beyaz bir sayfa açmak arzusunu dile getirmiştir. 

Helalleşmek; yasalar ve yargının önünde hesaplaşmak değildir, yasal olarak sorumluluktan kaçmak, sorumlularından yargıda hesap sorulmadan,  helalleşmek yoluyla sorumluluktan kurtulmak değildir. 

Sorumlular yargı önünde hesap vermiş ağır cezalar almış ve çekmiş olsalar, bundan sonra da sorumlularından yargı önünde hesap sorulacak olmasına rağmen, mağdurlarla yüzleşerek helalleşip,  manen tatmin olarak huzur bulmalarını sağlamanın ne zararı var da,  KILIÇDAROĞLU bazı kesimlerin ağır saldırılarına uğramıştır?

Bu haksız eleştiriler dahi,  ülkemizin ne kadar bölünüp ayrıştığını, her açılıma partisel yaklaşıldığını, açıkça göstermektedir. 

Bu nedenle; KILIÇDAROĞLU'nun helalleşme açılımı, bu ülkenin hiç alışık ve tanık olmadığı, herkesin göze alamayacağı değerde çok erdemli bir davranıştır.  

Yolun açık olsun,  başarılar Sayın KILIÇDAROLU.  17/11/2021


YAZARIN ÖZEL NOTU: Bilenler bilirler ama, yine de belirtmekte yarar var. Bu yazının yazarı bendeniz; CHP dahil,  hiçbir partinin üyesi değilim. Hiçbir partiye ön yargılı yaklaşmıyorum. Hukukçu kimliğimle,  bu ülkenin aydın bir vatandaşı olarak,  olayları elimden geldiğince objektif olarak değerlendiriyorum. KILIÇDAROĞLU'nu yerden yere vurduğumuz, istifaya çağırdığımız yazılarımız da arşivlerde durmaktadır. 

Güner Yiğitbaşı

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bu Millet Zannettiğiniz Kadar Budala Değildir
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı olduğunu iddia eden zat, katıldığı Memur-Sen Büyük Türkiye Buluşmasında yaptığı konuşmasında; ”Gezi olaylarında bay Kemal Taksimde değil miydi? Çünkü o da gezici. Bunlar değil miydi Bezmialem Valide Sultan Camii'nin içine bira kutularıyla girenler? Camiden Başbakanlık Ofisine kanal açarak gidenler bunlar değil miydi?” diyerek, çok trajikomik,  akıl ve mantık dışı,  camiden Başbakanlık Ofisine yeraltından kanal kazıp gittiklerini iddia etmiştir. 

Bu iddia ve sözler; mantık ve akıl dışı olduğu kadar, bu sözlerin muhatabı olan Türk Milletini,  adeta budala yerine koyan, yalan lafının dahi hafif kalacağı, söyleyenin akıl ve ruh sağlığından şüphe edilmesine yol açacak sözler olup, Türk Milletiyle adeta alay etmekle, onu budala yerine koymakla eş değer sözlerdir. 

Bu kanalı,  her gün camiye gelip giden namaz kılan onca cemaate rağmen, çok kısa sürede, kim ya da kimler, hangi araç ve gereçleri kullanarak açmışlar ve caminin altından  Dolmabahçe Sarayındaki Başbakanlık Ofisine gidebilmişlerdir?

Hayret doğrusu. 

Bu millet; bugüne kadar çok yalanlar duydu ama,  bu kadar kuyruklusunu asla duymadı, ilk kez duydu. 

Ana Muhalefet partisi genel başkanının da bu konuşmada ismi geçtiğine göre, iktidara soyunan CHP ve onun genel başkanı;  bu iddiayı ciddiye almalı ve olmayan bu kanalın peşine düşmelidir. 128 milyar dolar nerede diye sorduğu gibi, bu kanal nerede diye sormalıdır her gün. 

İmkansız ama, velev ki;  ERDOĞAN'ın bu kanal iddiası doğru kabul edelim, bugüne kadar,  bu iddianın faili olan,  camiden Başbakanlık Ofisine gizlice  kanal açarak Başbakanlık Ofisine giden kişiler bulunarak  haklarında  ne gibi bir işlem yapılmıştır? merak ediyoruz doğrusu. 

Bu iddia doğruysa,  ki; bizce doğruluğu imkansız, çok vahimdir. 

Bu iddia doğru değilse; durum çok daha vahim olup, Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminde büyük bir zafiyetin varlığının açık bir  ifadesidir.  

Bu iddianın sahibi; iddiasını,  görüntüleriyle kanıtlamak zorundadır. 

Aksi halde,  Türk Milletinden özür dilemelidir. 

Güner Yiğitbaşı

16/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Çok Ön Yargılı Bir Toplumuz
Özellikle siyasette,  çok ön yargılı bir toplumuz. 

Bu ön yargımızın bedelini,  çok ağır bir şekilde ödedik ve ne yazık ki; ödemeye de devam edecek gibiyiz. 

Peki, bu kadar tehlikeli ve zararlı olan ön yargı ne anlama geliyor?

İnternetten yapacağımız alıntılara göre; 

“Ön yargı;  bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir bilgi edinmeden,  önceden,  peşin bir karara varmış olma durumudur.  

Ön yargı,  insanların düşüncesizliğine bir kılıftır.  

En adaletsiz yargı ön yargıdır.  

Ön yargı bireylere,  düşüncelere,  belirli bir insan topluluğuna ya da nesnelere ilişkin olabilir.  

Ön yargılar kişinin,  topluluğun ve nesnenin karşısında olmak,  ya da yanında olmak biçiminde ortaya çıkabilir.  Ama genellikle olumsuz,  yani karşı olmak biçimi ağır basar. 

Eğer ön yargılar davranışa dönüşür ise,  artık bunun adı dışlamadır.  

Ön yargıların baskın olduğu toplumlarda,  kendini ifade edebilmek,  kurak topraklarda gül yetiştirmekten daha zordur.  

Zihnimiz böyle empoze ön” yargıların esiri ise hiçbir zaman gerçekleri göremeyiz.  “

Evet ön yargılar; bir kişinin, partinin karşısında olmak, ya da yanında olmak biçiminde ortaya çıkabilir. 

Bugün Türk siyasetinde hakim olan iki ayrı ana ön yargı söz konusudur. 

Birisi; AKP ve Genel Başkanı EROĞAN hakkında,  toplumun ve seçmenlerin  geniş kesiminde oluşan, AKP ve ERDOĞAN'ın yanında olmak biçiminde olumlu ön yargı, diğeri ise;  CHP ve onun genel başkanı KILIÇDAROĞLU hakkında,  yine toplumun ve seçmenlerin geniş kesiminde oluşan CHP ve KILIÇDAROĞLU'nun karşısında, yani aleyhinde olmak biçiminde,  olumsuz ön yargıdır. 

AKP ve onun genel Başkanı ERDOĞAN'ın;  aslında tüm başarısızlıklarına rağmen, 20 yıldır seçim kazanarak tek başına iktidar olarak ülkeyi yönetip, bugün ülkeyi getirdiği felaketin temelinde;  AKP ve ERDOĞAN'a yönelik toplumda oluşan olumlu, buna karşılık olarak da, CHP ve onun genel başkanları BAYKAL ve KILIÇDAROĞLU'na yönelik toplumun geniş bir bölümünde oluşan olumsuz ön yargılar, yatmaktadır. 

Bugün içinde bulunduğumuz ülkenin tüm kötü koşullarına rağmen;  AKP ve Genel Başkanı hakkında toplumun ve seçmenin çoğunluğunda oluşan olumlu ön yargı hala kırılamamış ve yapılan anketlerde, giderek azalsa da,  AKP ve lideri ERDOĞAN hakkında hatırı sayılır bir seçmen desteğinin hala mevcut olduğu  görülmektedir. 

AKP ve lideri ERDOĞAN hakkında oluşan olumlu ön yargının yok edilememesinin, taraftarları giderek çoğalsa da, ülkenin kötüleşen şartlarına rağmen, CHP'nin hala seçmen kitlesinin geniş desteğine ulaşamamasının en büyük nedeni de; CHP ve lideri KILIÇDAROĞLU hakkında toplumun geniş bir kesiminde oluşan, bitmez ve tükenmez, tüm olumlu çabalara rağmen bir türlü kırılamayan  olumsuz ön yargıdır,  maalesef. 

2023 seçimlerinin; ülkenin, demokrasinin ve özgürlüklerin geleceği için büyük önem taşımasına, aslında parlamenter sisteme dönülmesini, tüm kural ve kurumlarıyla demokrasinin ülkemizde yeniden tesisini amaçlamasına, cumhurbaşkanının bugünkü önemini yitirecek olmasına, karizmatik bir liderin cumhurbaşkanı seçilmesinin pratik hiçbir değerinin bulunmamasına rağmen, toplumun büyük kesimine hakim olan ve en adaletsiz yargı olan bu ön yargılar yüzünden; hala,  Millet İttifakının bileşenleri partilerin genel başkanları ve üst düzey yöneticilerinin perde arkasından oynayacakları rol ve onlara güven bir kenara bırakılarak, Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayının,  seçilmesi garanti olsun diye düşünülerek,  Ekrem İMAMOĞLU veya Mansur YAVAŞ olsun diyenlere ve bunda ısrarcı olanlara tanık olmaktayız. 

Bırakınız bu ön yargıları. Şayet;  İMAMOĞLU veya YAVAŞ Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı yapılmazlarsa, biz Millet İttifakına oy vermeyiz veya bunlar aday yapılmazlarsa,  Millet İttifakı olarak Cumhurbaşkanı çıkaramayız, yine EDOĞAN Cumhurbaşkanı seçilir ön yargısından kurtulun,  atın bu ön yargılarınızı zihninizden, lütfen. 

Tüm başarısızlıklarına rağmen ve hatta aslında Anayasaya göre aday bile olamayacak olan ERDOĞAN'ın;  hala Cumhurbaşkanı seçileceğine inanların,  bu ön yargıları yerin dibine batsın. 

Bıktık artık,  bu milletin akıl almaz ve bitmez tükenmez bu akıl ve mantık dışı ön yargılarından. 

Bir kenara bırakın artık, kurtulun artık bu ön yargılarınızdan, CHP ve KILIÇDAROĞLU'nu dışlayarak bir sonuca ulaşamayacağınızı, bilakis AKP ve ERDOĞAN'ın ekmeğine bilmeden yağ sürdüğünüzü asla aklınızdan çıkarmayınız. 

Bu satırların yazarı olan ben de;  KILIÇDAROĞLU hayranı değilim,  KILIÇDAROĞLU benim babamın oğlu değil,  kendisini ben de medyadan izliyorum ve tanıyorum, ama mevcutların iyisi, EDOĞAN'dan daha kötü değil en azından, elimizde bulunan malzemelerin en iyisi ve  en ehveni şeri bu kardeşim. 

Karnın açsa,  ölmemek için ekmek yemen gerekiyorsa ve taze ekmek bulamıyorsan,  bulduğun kuru ekmeğe razı olup, öncelikle yaşama tutunacaksın,  benim ön yargılı değerli kardeşim.  

Güner Yiğitbaşı

14/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Erdoğan Sadece Halk Tarafından Sandıkta Denetlenirmiş
Bakar mısınız şu çarpık, demokrasi ile asla bağdaşmayan otoriter ve dikta yönetim anlayışına. 

İşte,  tek adam esasına dayalı, kuvvetler ayrılığının yok edildiği, yasama yürütme ve yargının sarayda tek adamda toplandığı ucube Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminin en açık ve net izahı bu olmalıdır. 

ERDOĞAN'ın bu beyanı, var mı itiraz eden ve aksini savunan,  ben bu ülkenin diktatörüyüm demek anlamına gelmiyor mu? 

ERDOĞAN; seçim kazanarak sandıktan çıktıktan sonra,  beş yıl boyunca ben istediğimi yaparım, yasa,  anayasa tanımam,  ülkeyi keyfime göre yönetirim, devletin kaynaklarını istediğim kişi ve zümrelere aktarırım,  başıma buyruk yönetirim ama,  kimseye, hiçbir makama, meclise ve yargıya asla hesap vermem demek istiyor.  

ERDOĞAN;  yanılıyor, aslında yanılmıyor, halkı bilerek ve isteyerek yanıltıyor ve aldatıyor. Kendisi de çok iyi biliyor ki; seçim sandığı,  yönetenlerin aklandığı yer değildir. Seçim sandığı, seçmen tarafından verilen,  sen beni yönetebilirsin iznidir, sana verilen yönetme yetkisidir. 

Seçmen,  beni yönet diye sana yetki verirken, kafana göre değil, seçilirken mevcut anayasa ve yasalara uygun olarak beni yönet diye izin ve yetki veriyor, size. 

Halk sana oy vererek, ülkeyi yönetme yetkisi verirken, benim neyim varsa çal çırp yolsuzluk yap, hazineyi çarçur et, devletin hazinesini yandaş müteahhitlere, yandaş vakıflara aktar, beni işsiz güçsüz,  açlığa ve sefalete mahkum et, Türk parasını pula çevir, yasa ve anayasa dinleme,  diye yetki vermiyor, icraatlarında açık ve şeffaf ol, ticari sır kavramının arkasına sığınarak, gizlediğin hazineyi boşaltan anlaşmalara imza atarak bana zarar verme,  yürütme olarak;  Sayıştay'a, suç işlersen yargıya ve meclise hesap ver,  onlar tarafından denetlenmen koşuluyla sana yetki veriyorum diyor. 

Yok öyle yağma, ben seçildim,  beş sene anayasa, yasa tanımadan ülkeyi istediğim gibi yönetirim diyemezsin,  buna yetkin ve hakkın yoktur. Bunun adı,  demokrasi değil, diktatörlüktür. 

ERDOĞAN; madem ki,  beş senede bir yapılan seçimlerle,  beni ancak seçmenler denetleyebilir, beğenmezse yeniden seçmez ve beni cezalandırır görüşünü, savunuyor ve  kabul ediyorsun, bu görüşün,  muhalefet için de aynen geçerli olmalıdır. Muhalefet partileri, ana muhalefet partisi CHP de,  milyonlarca seçmenden oy alarak ana muhalefet yetkisini ve meşruiyetini aldığına göre, yargısız infaz yaparak, ne hakla CHP'yi suçluyor, terörize ediyor ve kapatılmakla tehdit ediyorsunuz, yandaş yazarlara bu konuda yazılar yazdırıyorsunuz? Bırak,  onun cezasını da yeniden oy vermeyerek halkımız versin o zaman. 

Sizin anlayışınıza göre, CHP'nin bir yasa dışı icraatı varsa, yönetim olarak bir suç işlenmişse ve vatana ihanet edilmişse, CHP ve yönetimi de,  seçimlerde halkımız tarafından oylarıyla denetlenerek cezalandırılmalıdır. 

Yok öyle bir şey.  Demokrasi karşıtı, seçimden seçime ancak  halk tarafından denetlenirim, halka hesap veririm anlayışına sığınmak. Bunun adı demokrasi olamaz. 

Seçilmiş olmak;  suç işleme ve hesap sorulamama özgürlüğü sonucunu doğuramaz. 

Kaldı ki; sandıkta halk tarafından denetlenerek cezalandırılmak veya ödüllendirilmek için, şeffaf bir demokrasi ve yürütmenin icraatlarını halkımıza açıkça duyurabilen, halkımızı aydınlatan özgür bir basın, düşünce ve düşünceyi açıklama, halkın haber alma özgürlüğünün olduğu,  gerçek, şeffaf bir demokrasi gerekir. 

Halkın haber alma ve basın özgürlüğünün, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğünün ve şeffaflığın olmadığı, seçimlerin adil ve eşit koşullarda yapılamadığı, devlet imkanlarının ve medyanın %90 nın iktidarın kontrolünde olduğu saray yönetiminde, halkın iktidarı  sandıkta denetlemesinin mümkün olmadığı, seçim sonuçlarının hak etmeyenler lehine sonuçlandığı da unutulmamalıdır. 

Sayın ERDOĞAN; seçim sandığında denetlenmek istiyorsan, hayalim dediğin Kanal İstanbul saçmalığın için de, halkın önüne koy bir referandum sandığı ve halkımızın onayını al, kendine güveniyorsan. 

Yine, biran önce  halkın önüne seçim sandığını koy ve halkın denetiminden geçip geçemeyeceğini bir kanıtla da, hep birlikte  görelim, ya siz,  ya da biz susalım. 

Güner Yiğitbaşı

11/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Şayet Atatürk Konuşabilseydi
“Ey Türk Milleti. 

Benim cansız bedenimi Anıtkabir’e defnettiniz, milli bayramlarda ve diğer özel günlerde, özellikle ölüm yıldönümüm olan 10. Kasımlarda, kabrime gelerek,  beni anıyorsunuz, mutlu oluyorum. Hepinize teşekkürler ediyorum. 

Ancak, ülkenin gidişatı beni çok endişelendiriyor, hiç huzurlu yatmıyorum. 

Herkesin ağzında bir ATATÜRK sözüdür gidiyor. 

Görünüşe bakarsanız; herkes,  beni seviyor ve ATATÜRK'çü olduğunu savunuyor. 

Ama ben, kimlerin ve hangi kesimlerin,  beni gerçek anlamda ve özünde samimi olarak sevmediklerini çok iyi biliyorum, inanın bana, bir kesimin beni sevmemelerine hiç de üzülmüyorum, hatta seviniyorum.  Herkesin beni sevmesini, ilkelerimi benimsemesini de beklemiyorum, bu benim için akılcı ve  gerçekçi bir beklenti olamaz. 

Kalben,  beni çok sevdiklerinden emin olduğum, bir araya geldiklerinde “Mustafa Kemal'in, ATATÜRK'ün askerleriyiz” diye slogan atıp bağırarak, sonra hiçbir şey olmamış gibi susarak, seslerini çıkaramayanlaradır,  benim asıl üzüntüm ve kızgınlığım. 

Ben sizlere;  halkın iradesine dayalı, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu, iktidarıyla muhalefetiyle,  çok partili demokratik, laik ve özgür bir devlet bıraktım, birilerinin beni sevmeme özgürlükleri de vardır tabi, ama hakaret etmeden. 

Duydum ki; devletimizin yönetim sistemi değiştirilmiş, parlamenter sistem rafa kaldırılarak,  kurtuluş savaşını yöneten,  kurucusu olduğum Türkiye Büyük Millet Meclisi,  işlevsiz bırakılmış, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi adı altında,  benim hiç duymadığım ve bilmediğim, ülkenin tüm kaderini sarayda oturan bir şahsın iki dudaklarının arasına bırakan,  ucube bir sistem tesis edilmiş ve sizler de oylarınızla bu ucube sisteme onay vermişsiniz. 

Beni çok yanılttınız, bu sisteme onay verenlerin çoğunlukta olduğu bir Türkiye Cumhuriyeti; benim kurarak sizlere ve Türk Gençliğine emanet ettiğim Türkiye Cumhuriyeti olamaz. 

Sizler ne biçim ATATÜRKÇÜ'sünüz,  bana söyler misiniz?

Bu ülkeyi; emperyalistlerden ve onların yerli işbirlikçisi, işgal altında bulunan İstanbul’daki Osmanlı Saraylarında oturan hainlerden kurtaran benim dahi, tek başıma sahip olamadığım, sahip olmak da istemediğim,  sınır ve denetim tanımayan yetkileri, hangi hakla ve akılla o tek adama verebildiniz?

Hangi hakla, benim kurduğum ve kurtuluş mücadelesinin mabedi gazi meclisi devre dışı bıraktınız, işlevsiz bir siyasi dernek haline getirdiniz, bu mudur sizin ATATÜRK severliğiniz?

Ben sizlerden;  sözde değil,  özde ATATÜRKÇÜ olmanızı, beni özde sevmenizi ve sizlere bıraktığım eserlere, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetine sahip çıkarak korumanızı istiyorum ve hatta emrediyorum. 

Benim, elimin tersiyle iterek onca mücadele vererek tarihin çöplüğüne attığım saray ve saray kültürünü yeniden dirilterek, benim emanetim olan Atatürk Orman Çiftliğini talan edip,  kaçak olarak gizlice yaptırılan, benim son verdiğim Osmanlı hanedanını, saltanatını hatırlatan Cumhurbaşkanlığı sarayı da ne demek oluyor?

Benim dahi oturduğum ve Türkiye Cumhuriyetini yönettiğim, o tek adama kadar, benim gibi ülkeyi yöneten tüm Cumhurbaşkanlarının oturup çalışmalarını yürüttüğü Çankaya Köşkü,  neyine yetmemiş o tek adamın, o tek adam, saraylarda doğup saraylarda mı büyümüş ve yaşamış? Soruyorum,  halkıma ve o tek adama. 

Soruyorum sizlere,  ben; saraylara yakışan, itibarını sadece ihtişamlı saraylarda oturmakta gören, itibar kazanmak için saraylarda oturan ve oradan ülkeyi yönetmeye çalışan,  sarayında rahat oturabilmek için düşmanla anlaşan, saraylarla özdeş saltanatı,  boşuna mı kaldırdım, benim canım yok muydu saraylarda oturmak için?

Benim ömrümün çoğu,  bırakınız saraylarda oturmayı, harp meydanlarında cephelerde savaşarak kıçım yer ve yatak görmeden toprak üzerinde geçti, ülkemi iç ve dış düşmanlardan temizleyerek,  Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurduktan sonra geri kalan kısa ömrümde de,  ölene kadar milletimin gönül saraylarında oturarak, ülkeme yararlı çalışmalarımı mütevazi Çankaya Köşkünden yürüttüm, milletimden uzaklaşmadım, sarayların kalın duvarları arkasında milletimden gizlenmedim,  milletimden korkmadım, kendimi uzun koruma konvoylarıyla koruma altına alarak özgürlüğümü kısıtlamadım, yaşarken öldürmedim kendimi. 

İş başındaki o tek adam saray yönetiminin; Osmanlı saray ve saltanat rejiminden dahi otoriter, can sıkıcı ve özgürlükler düşmanı olduğunu, devletin temeli olan adaletin yok edildiğini, adaleti sağlayan yargının,  saraydaki tek adamın emir kulu haline getirildiğini, insan hak ve özgürlüklerinin, basın özgürlüğünün yok edildiğini, herkesin saraydaki o tek adam gibi düşünmesinin istenildiğini, liyakatin değil,  itaatin,  saray yönetiminin önceliği olduğunu, anayasanın rafa kaldırıldığını, İstanbul belediye seçimlerinde olduğu gibi, millet iradesine saygının kalmadığını, Türk Milletinin yaklaşan seçimleri endişe ile beklediklerini görüyorum. 

Saraydaki tek adamın; halk oylaması ve anketlere göre, gidici olduğunu sarayı boşaltmak zorunda kalacağını bildiği için, bir arayış içinde bulunduğuna, muhalefeti ve demokrasi cephesini parçalamak için elinden gelen çabayı gösterdiğine, Türk Milletini etnik kökenine, dinine ve hatta aynı dinden  olsalar bile mezheplerine ve hatta cinsiyetlerine göre ayrıştırarak böldüğüne, ulus devleti rafa kaldırarak, kendine biat eden ümmet esasına dayalı, İslam temelli gayri milli bir din devleti kurmak için gayret sarf ettiğine, emrindeki, halkımızı dinen aydınlatmaları, İslam dinini doğru olarak anlatıp öğretmeleri için, iyi niyetlerle,  bizzat benim kurduğum Diyanet İşleri Başkanlığını, kendi partisinin arka bahçesi gibi kullandığına, amacına uygun fetvalar verdirdiğine, bu kurumun başına, bana ağır hakaretler eden, keşke Yunan galip gelseydi diyecek kadar alçalan, Fesli Kadir lakaplı vatan hainin dostu bir zatı getirdiğine, bu zat'ın bırakın beni sevip saymayı, adımı dahi ağzına almak istemediğine, Ayasofya’nın yeniden tümüyle ibadete açılması töreninde kılıçlı çıktığı hutbede bana lanet okuduğuna, Müslüman alevi vatandaşlarımızın dışlandıklarına, alevi bir gençle sünni bir genç kızın evlenmelerinin mümkün olmadığını savunacak kadar dinden çıkan şerefsizlerin baş tacı edildiğine, benim değer verdiğim ve sağlığımda cumhuriyetin ilk yıllarında çoğu devletten önce seçme ve seçilme hakkı tanıdığım Türk Kadınlarının;  dişi değil, toplumda erkeklerle eşit bir kişi ve yurttaş olarak tanınmadığına, her gün birçok kadının eşleri veya sevgilileri tarafından alenen boğazlanarak öldürüldüklerine, bunun önüne geçilemediği gibi, kadınlarımızın haklarını, can güvenliklerini korumak ve erkeklerle  eşit birey olarak kabul edilerek, toplumdaki hak ettikleri yere gelmeleri için imzaladığımız İstanbul Sözleşmesinin, tek adam tarafından gece yarısı çıkarılan bir kararnameyle, anayasaya aykırı olarak tek yanlı feshedildiğine, tek adam tarafından ülkede asla en ufak bir  muhalif sesin istenmediğine, çok partili hayatın, muhalefet partilerinin ayak bağı olarak görüldüğüne, ülkemin ve kurucusu olduğum Türkiye Cumhuriyeti Devletinin,  parti ve kişi devleti haline getirildiğine, devlete çöküldüğüne, aralarında benim de eserim olan ülkenin tüm ekonomi ve sanayi  tesislerinin satıldığına, buradan eşde edilen paraların çarçur edildiğine, ülkede üretimin durma noktasına geldiğine, benim efendimiz dediğim köylü ve çiftçi vatandaşlarımızın ihmal edildiklerine, ürettiklerinden para kazanamadıklarına,  fakirleştiklerine, şehirlere göçmeye başladıklarına, ülke kaynaklarının satıldığına ve mutlu bir azınlık yandaş arasında pay edildiğine,  demokratik seçimlerle bir iktidar değişikliğinin istenmediğine, bunun ayak seslerinin duyulmaya başlandığına, sarayın ve saraydaki tek adamın sözcüsü bir gazetenin başyazarı olduğunu söyleyen her devrin adamı ne olduğu belirsiz sözde bir yazarın, sanıyorum ki; saraydan aldığı talimatla,  ". . . . . . . bir bakarsınız,  Kemal Kılıçdaroğlu'nun yönettiği Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmış ve seçime girmesi yasaklanmış olabilir. . ”yazabilecek kadar cüret bulduğuna, benim;  daha sağlığımda,  genç Cumhuriyetin ilkelerinin, çok partili demokrasi bilincinin tam olarak toplumda yerleşip kök salmasını beklemeden, başarısızlıkla sona erse de,  iki kez denediğim, millet iradesine dayalı rekabetçi çok partili demokrasiye son verilmek istendiğine, benim kurucusu olduğum CHP'sini kapatarak,  seçimlere girmesinin yasaklanmasının düşünülüp planlandığına tanık olmaktayım.  

Ben, kurucusu olduğum CHP'nin  altı okundan birisi olan milliyetçilik ilkesini; bir üst kavram olarak,  Türk Milletini oluşturan tüm yurttaşların etnik, dinsel ve mezhepsel köklenenlerine bakmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çatısı ve bayrağı altında toplanan, yürekleri hep birlikte ve aynı amaçlarla, devletimizin, güzel yurdumuzun ve asil milletimizin  yararları doğrultusunda çarpan, ülkesinin yararlarını, kendi yararlarının üzerinde tutan insanların yüreklerinde hissettikleri bir değer ve güzel bir duygu olarak anlıyorum ve kabul ediyorum, bu nedenle, sizlerden de;  milliyetçiliği,  ayrıştırıcı değil,  birleştirici bir değer olarak kabul edip benimsemenizi istiyorum. 

Saraydaki tek adam'ın; anayasaya göre bağlayıcı ve uyulması zorunlu olan Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan hakları Mahkemesinin kararlarına uyulmamasını savunarak, mahkemeleri bu şekilde etkisi altına alıp, uygulanma bekleyen bağlayıcı yargı kararlarını uygulatmazken, anayasanın değiştirilmesi zamanı gelmiştir diye ortaya çıkmasındaki gerçek sebebi,  kavrayın istiyorum. 

Demokratik devletlerde,  anayasalar;  zaman içinde özgürlükleri daha da artırmak, genişletmek ve ülkeyi daha demokratik kılmak amacıyla değiştirilir. 

Saray yönetiminin; sarayın kalın duvarları ardından ülkeyi şeffaf ve denetim mekanizması olmayan antidemokratik usullerle yönettiğine bakarak; bu yönetimin,  milletin hayrına ileri ve özgürlükçü bir anayasa değişikliği yapmasının mümkün olmadığını, asla aklınızdan çıkarmayın ve bu değişiklik tekliflerine kulak asmadan,  yapılacak olan ilk seçimlerde birlik olun ve tek adam hakimiyetine dayalı bu saray yönetimine,  geldikleri gibi demokratik seçimlerle son verin. 

Saray yönetiminin yeni anayasa girişimi; seçim anketlerine göre sona erecek olan saltanatlarını devam ettirme arayışı ve gayretidir. Tek adama dayalı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi,  yine kırmızı çizgileri olacak ve bu ucube yönetim,  yerini parlamenter sisteme bırakmayacak, tavşana sunulacak bir iki göstermelik havuç karşılığında, cumhurbaşkanı seçim koşulları değiştirilerek,  yüzde elli,  artı bir seçim oranı terk edilerek,  en fazla oyu alan şahsın cumhurbaşkanı seçilmesi yolunun önünün açılması,  denenecektir. Asıl amaç budur. 

Mevcut darbe anayasasını dahi, Türk Milletine çok gören ve bunu dahi uygulamayan, sürekli ihlal eden, Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararını uygulatmayan saray yönetiminin iyi niyetine inanmak,  büyük bir gaflet ve hatta vatana ihanettir. 

İktidar böyle de,  sanki muhalefet hırlı mıdır?

Muhalefet de aklını başına toplamalı ve yaklaşan seçimlerin, kendileri ve ülkeleri için son şansları olduğunu,  akıllarından çıkarmamalı ve birlik olmalıdır. 

Etnik kökenleri Kürt olan seçmen vatandaşlarımız da; benim etnik olmayan  Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği anlayışımın bileşenleri olduğuna göre; hiç kimsenin,  kurtuluş savaşında yanımda savaşan ve bu vatan için canlarını feda eden Kürt kökenli vatandaşlarımı, oy verdikleri partinin üzerinden dışlayarak, itibarsızlaştıramaya,  hak ve yetkileri asla yoktur. 

İktidarıyla, muhalefetiyle aklınızı başınıza toplayınız, ülkenizi seviniz, birlik olunuz, ayrışmayınız, farklılıklarınızı zenginlik olarak kabul ediniz, ülkenizin yararını,  kendi yararlarınızın üzerinde tutunuz. 

En önemlisi de; mevcut otoriter tek adama dayalı iktidardan ve onun giderek artacak olan baskılarından korkmayınız, yılmayınız. Benim yaptığım gibi, demokratik yollarla barışçıl ve silahsız olarak her zaman ve ortamda mücadele ediniz, otoriter yönetimlerin aslında korkak olduklarını, güçlü duranlar karşısında geri çekilmek zorunda kaldıklarını,  benim yaptıklarımdan örnek alarak, unutmayınız ve umudunuzu asla kaybetmeyiniz. 

Ben bu ülkeyi iç ve dış düşmanlardan, Amasya Tamiminde açıkladığım gibi,  milletin kendi karar ve azmiyle kurtardım ve bu devleti ve cumhuriyeti kurdum, ben size sadece önderlik yaptım, bu sonuca ulaşabilmemizin asıl nedeni ve itici gücü;  Türk Milletinin birlik olup,  kararlı ve azimli duruşları ve yılmadan, umutlarını kaybetmeden ortaya koydukları mücadeleleri olmuştur.   

Beni üzmeyiniz. 

Aksi halde, gelmeyiniz yanıma ve beni rahat bırakınız. 

Olmadı, ayaklarıma,  çizmelerimi giymek zorunda bırakmayınız. ”

Der miydi sizce Aziz ATATÜRK?

Ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu AZİZ ve SEVGİLİ ATATÜRK'ümüzü;  yeniden doğduğu günün 83. Yıldönümü olan bugün, 10/Kasım/2021 de, her yıldönümünde olduğu gibi; yine,  şükranla, minnetle, sevgi ve saygılarımızla anıyor ve manevi huzurunda hürmetle eğiliyoruz. 

Güner Yiğitbaşı

10/Kasım/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

10 Kasım 2021 Atatürk'ün Ölümsüzleştiği Ve Yeniden Doğduğu Günün 83 Ncü Yıl Dönümüdür

Sevgili Mustafa Kemal ATATÜRK; 

1881 yılında Selanik’te doğarak bu fani dünyaya adımını atmış ve  Osmanlı Devletinin; 1914-1918 yılları arasında cereyan eden Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında,  en başta başkent İstanbul olmak üzere;  emperyalist devletler tarafından işgal edilip paylaşılması nedeniyle başlattığı kurtuluş mücadelesini kazanarak,  çöken Osmanlı Devletinin küllerinden,  bugünkü,  modern,  demokratik,  laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini kurup,  bugünlere ulaşmamızı sağlayan,  din, eğitim, hukuk, kılık kıyafet,  ekonomi ve sosyal alanda gerekli devrimleri yaptıktan sonra,  kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetini, en başta laiklik olmak üzere, tüm ilke ve devrimleriyle,  yarının büyükleri ve idarecileri olacak olan Türk Gençliğine ve Türk Milletine emanet ederek,  10. Kasım. 1938 tarihinde saat 09. 05 de bedenen aramızdan ayrılmıştır. 

ATATÜRK için, bilerek ölmüş demiyor ve sadece bedenen aramızdan ayrılmıştır diyoruz. 

Zira,  Sevgili ATATÜRK'ümüz;  ölmemiş,  her fani gibi,  sadece bedenen bu fani dünyadan göçüp gitmiş olup,  taht kurmuş olduğu Türk Milletinin gönlünde ve kalbinde,  eserleri, ilkeleri, devrimleri ve tüm benliğiyle yaşamaya devam etmektedir.  Dünya yerinde durdukça da,  yaşamaya devam edecektir. 

Bize göre,  10. Kasım. 1938 tarihi,  ATATÜRK'ün ölüm tarihi değildir. 10. Kasım. 1938 tarihi, Sevgili ATATÜRK'ün,  fanilikten çıkarak,  Türk Milleti için ölümsüzleştiği ve Milletinin kalbinde, gönlünde ve tüm benliğinde yeniden doğduğu gündür. 

Bu nedenle,  biz,  10 Kasım günlerinin,  ATATÜRK'ün ölüm yıl dönümü olarak anılmasını kabul etmiyor, 10 Kasımları ATATÜRK'ü doya doya yaşadığımız ve bu ülke yararına yaptıklarını anma ve şükranlarımızı sunma günü olarak kabul ediyor ve onu ve ilkelerini bağrımıza basıyoruz.  

Sevgili ATATÜRK'ümüz;  Gençliğe Hitabesinde öngördüğü gibi,  bazı harici ve dahili bedhahlar ve karşı devrimciler tarafından,  unutturulmaya,  yaptığı devrimler ve ilkeleri ortadan kaldırılmaya, kendisinin kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı koltuğunda oturan zat; ATATÜRK'e hakaret ederek,  galiz küfürler sarf eden, keşke Yunan galip gelseydi diyen vatan haini, insanlıktan nasibini almamış nankör insan müsveddesi Fesli Kadire methiyeler düzüp, ona resmi kıyafeti ve makam aracıyla vip ziyaretler yaparak hediyeler sunsa ve bağlılığını ifade etse, 10 Kasımlarda ve 29 Ekimlerde Cuma hutbelerinde ATATÜRK'ün adını anmasa ve  ondan  dua ve şükranlarını esirgese, ATATÜRK karşıtlığı ve düşmanlığı içeren bu davranışına,  ATATÜRK'ün koltuğunda oturmakta olan partili Cumhurbaşkanı tarafından dolaylı olarak güç ve destek sunulsa da, demokratik ve laik bir hukuk devleti olarak ATATÜRK'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin saygınlığı yok edilerek Cumhuriyetin temel değerleri yok edilse de, ülkemizde bukalemun gibi;  en solundan,  en sağına kadar,  şartlara göre sürekli kılık ve ideoloji ve görüş değiştiren her devrin adamı, şahsi çıkarından başka hiçbirşey düşmeyen,  iktidarın akıl hocalığını ve kılavuzluğunu yapan sözde bir yandaş yazar tarafından, bugün gazetesindeki köşesinden; ”. . . . bir bakarsınız,  Kemal Kılıçdaroğlu'nun yönettiği Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmış ve seçime girmesi yasaklanmış olabilir. ”sözleri, korkusuzca ve utanmadan rahatlıkla dillendirilse ve bu sözlerle,  iş başındaki seçimi kaybedeceği kamuoyu yoklamalarıyla adeta kesinleşen siyasal iktidara, bu ülkenin çıkarlarını ve ATATÜRK ve Cumhuriyet değerlerini savunan ATATÜRK'ün kurduğu, devletimizi kurucusu ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisini kapatabilirsiniz ve seçimlere girmesini yasaklayabilirsiniz önerisininde bulunma cüretini gösterse de; tüm bu  demokrasi, cumhuriyet, laiklik ve ATATÜRK düşmanlarına inat,  Sevgili ATATÜRK'ümüzü,  her zaman olduğu gibi,  dostlarımıza güven ve iç ve dış düşmanlara korku salacak büyük bir sevgi ve coşkuyla, içimizden gelen şükran duygularımızla 83.  DOĞUM (YAŞ) GÜNÜN de,  coşkuyla, şükran ve minnetlerimizle anıp kutlayacağız ve bağrımıza basacağız. 

Teşekkürler,  çok yaşa Sevgili ATATÜRK,  iyi ki doğdun ve iyi ki; sonsuza kadar varsın,  Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte ilelebet yaşayacaksın,  nice yıllara ve nice 10. Kasım doğum günlerine,  seni minnetle anıyor ve sana sonsuz sevgi, saygı ve şükranlarımızı sunuyoruz. 

Sevgili ATATÜRK; senin Gençliğe Hitabende büyük bir öngörüyle söylediğin gibi;  İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar,  bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.  Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş,  bütün tersanelerine girilmiş,  bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.  Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere,  memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar,  gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler.  Hatta bu iktidar sahipleri,  şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. 

Ama; 

Sevgili ATATÜRK; Türk milleti sana söz veriyor;  avuçlarını yalarlar. 

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.  

Güner Yiğitbaşı

10/Kasım. 2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Ülkemiz İnsanları Tam Bir Zaruret Hali Koşullarını Yaşamaktadır
Türk Ceza Kanununun genel hükümler 2. Bölümü, ”Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler” başlığını taşımakta ve ceza sorumluluğunu tamamen kaldıran ve kişilerin eylemi maddi olarak suç teşkil etse dahi,  failine ceza verilemeyeceğini hüküm altına alan, ceza hukukunda zaruret hali dediğimiz 25. maddesinin 2. fıkrası hükmü,  burada yer almaktadır. 

TCK. nun bahsettiğimiz zaruret halini düzenleyen ve kişinin ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldıran 25/2 maddesi aynen şöyledir;  “Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup,  bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.  “

Evet, kötü yönetim, yanlış yatırım tercihleri, yanlış vergi politika ve uygulamaları,  ülkenin gelirlerinin; vergiler yoluyla zenginden daha fazla alınarak, yoksul kesimlere dağıtılarak, milli gelirin adil dağıtılacağı yerde, tamamen tersi yapılarak, yoksul halkın belini büken vasıtalı vergilerin her geçen gün zamlanarak ve çoğaltılarak ülkede toplanan toplam verginin büyük bir bölümünü, adil olmayan zengin ve yoksuldan eşit olarak toplanan vasıtalı vergilerin oluşturulması, sosyal demokrat CHP Belediyelerinin yoksul halka yaptığı yardımların, kıskanç ve iş bilmez  iktidar tarafından engellenmesi, iktidarın; kendi emrindeki TÜİK'i alet ederek.  türlü entrikalar çevirerek enflasyonu olduğundan düşük gösterip, çalışanların ücretlerine ve asgari ücretlere  olması gerekenden çok düşük zamlar yaparak, çalışanın haklarını gasp etmesi,  işsiz üniversite mezunu gençlerin dahi yaşamlarını sürdürebilmek için başvurdukları çöplerden kağıt toplama işinin dahi yasaklanarak engellenmesi, ülkenin tüm kaynaklarının;  Cumhurbaşkanının yakın aile bireyleri ve yandaşları tarafından kurulan ve AKP'nin arka bahçesi olarak çalışan, AKP ideolojisine biat eden genç nesil yaratmak için kurulan TÜRGEV ve TÜGVA benzeri vakıflara aktarılarak gasp edilip çalınması, ülkenin gerçek ihtiyaçlarına, üretime, iç piyasaya olduğu kadar ihracata, ödemeler dengesini düzeltmeye yönelik yatırımlar yapılacak yerde, yoksul halktan toplanan vergilerle oluşan devlet kaynaklarının, hiçbir üretim sağlamayan, artı değer yaratmayan taşa, toprağa, oto yollara, tünellere, mevcut güzelim hastaneler  kapatılarak, onların yerine yeniden inşa edilen şehir hastanelerine yatırılması ve bu üretime yönelik olmayan ve ihtiyaç sıralamasında öncelik de taşımayan yatırımların,   şaibeli  ihalelerle,  yap işlet devret ve kar garantili yöntemle,  ülkenin üç beş yandaş müteahhidine verilmesi, yanlış ekonomi politikaları sonucunda Merkez Bankası rezervinin bilerek ve isteyerek tüketilerek eksiye düşürülmesi, bundan kaynaklı olarak, döviz açığını gidermek için borçlanma yoluyla alınan döviz kredileri için  fahiş oranlarda büyük faizler ödenmesi, hala akıllanmayan yönetimin tüm haklı uyarılara rağmen, ülke ekonomisine bırakınız yarar,  daha da büyük yükler getirecek ve İstanbul'un doğal yapısını bozacak Kanan İstanbul projesinde ısrarcı olması, iş başındakilerin gereksiz lüks ve şatafat harcamalarının,  her geçen gün azalacak yerde,  tırmanışa geçmesi, tek adam rejiminin burada saymakla tükenmeyen sair tüm kötülükleri ve olumsuzlukları sonucunda,  ülkenin fakirleştiği, çoğunluğu asgari ücretle hayatını devam ettirmek zorunda olan ve başka hiçbir geliri bulunmayan insanlarımızın yoksullaştıkları,  tamamen işsiz olan çoğunluğu da bunlara eklersek, ülkenin büyük bir nüfusunun;  açlığa, yaşayabilmesi için her gün alması gereken asgari temel gıdalardan mahrum kalmaya mahkum edildikleri, inkar edilemez bir gerekçe olarak karşımızda durmaktadır. 

Sorun ve koşullar;  gerçekten çok zor ve  ciddi olup, yaşam mücadelesi veren halk çoğunluğu perişan durumdadır. 

TCK. nun; yukarıda aynen yer verdiğimiz,  ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldıran ve cezasızlık öngören 25/2 maddesi ne demektedir?

“Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup” 

Yukarıda nedenlerini sıraladığımız içinde bulunduğumuz olumsuz ekonomik koşulların;  yoksul ve asgari ücret dışında hiçbir geliri olmayan, hatta işsiz olup eline tek kuruş geçmeyen, gece yatağa aç ve üşüyerek giren insanların,  vazgeçilemez yaşam haklarına yönelik ağır ve muhakkak bir tehlike oluşturduğu,  kabul edilmelidir. 

 25. madde ne demektedir?

“Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup,  bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ”işlenen fiilerden bahsetmektedir. 

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız, yoksul, işsiz ve aç insanlarımızın yaşam hakları için ağır ve muhakkak tehlikeler oluşturan içinde bulunduğumuz çok ağır ekonomik koşullara, (aklını kullanmayarak yanlış seçim yapmak dışında) bilerek ve isteyerek yoksul ve aç insanların kendilerinin neden olmadıkları, bu ekonomik kötü koşulları yoksulların yaratmadıkları da bir gerçektir. 

Halkımızı zaruret halinde bırakan ve gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelik ağır ve muhakkak tehlikeler oluşturan koşulların yarattığı zaruret içinde suç işlemek zorunda kalan insanların, zaruret halinden kaynaklı suç işlemeleri halinde, yasadaki zaruret halinden yararlanarak cezadan muaf kılınmaları için, zaruret hali koşularının, suçtan zarar gören ve mağdur olan kişilerin haksız eylemlerinden kaynaklı olması da gerekmemektedir. 

Bir örnekle izah etmek gerekirse; örneğin, kendisinin ve/veya aç bebeğinin  ve çocuğunun karnını doyurarak yaşama tutunmalarını sağlamak amacıyla, marketlerden süt, peynir, yumurta ve ekmek gibi yaşamsal temel gıda maddelerini, hırsızlık tanımına giren bir şekilde izinsiz olarak alıp çalmak zorunda kalan insanların; aslında,  ceza kanunumuza göre bir suç olan bu çalma fiillleri; kendilerinin ve çocuklarının yaşam haklarına yönelik, kendilerinin bilerek neden olmadıkları ve başka surette korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kendilerini ve çocuklarını kurtarma zoruyla işlenen ve TCK. nun 25/2 maddesinde düzenlenen cezai sorumluluğu kaldıran zaruret hali içinde işlenen fiiller olarak kabul edilmeli ve bu fiili işleyenlere ceza verilmemelidir. 

Verdiğimiz örnekleri çoğaltabiliriz. Bu örnek, simit ve çay hesabına göre dahi yaşanması imkansız evli ve çocuklu asgari ücrete mahkum edilen ve  başka hiçbir geliri olmayan bir çalışan için de geçerlidir. Bu koşullardaki bir çalışanın, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu eşi ve çocuklarının yaşamsal temel ihtiyaçlarını giderebilmek için, sırf bu temel ihtiyaçlarına acil bir çözüm getirebilmek amacıyla, cinsi ve miktarı itibariyle,  yaşamsal ihtiyacı için gerekli olan sınırı aşmayan  miktardaki suiistimalleri de, bu koşullarda cezadan muafiyeti gerektirecek zaruret hali olarak kabul edilmelidir. 

Biz, elli bir yıllık hukukçu olarak bu satırları üzülerek ve içimiz acıyarak yazıyoruz. Kimseyi, nasıl olsa ceza verilmeyecek, zaruret halinden yararlanacaksınız diyerek,  suç işlemeye teşvik ve tahrik gibi bir amacımız asla yoktur. 

Bu olumsuz durumdan; bizi bu yazıyı yazmak ve hakimlerimizin de dikkatlerini bu konuya çekmek zorunda bırakan kötü yöneticiler sorumlu olup, bu sorumluluktan utanmalıdırlar. 

Tekrar söylüyoruz, akıllı hırsız ev sahibini bastırır sözünü hatırlatırcasına, bizi yönetenler ve onların talimatıyla iş gören savcılar,  asla ve asla durumdan vazife çıkarmaya kalkışarak, bizi insanları suç işlemeye teşvik ve tahrikle suçlamaya kalkışmasınlar, sadece hicap duysunlar, oturup vicdan muhasebesi yapsınlar. 

İş başındaki siyasal iktidar; artık aklını başına toplamalı, barışçıl ve silahsız anayasal gösteri ve protesto haklarını, hükümete karşı darbe yapmaya teşebbüs gibi haksız suçlamalar ve polis zoruyla baskıladığı, yaşam şartlarından bunalan ve daralan fakir halkın sabrını daha fazla sınamaktan vazgeçerek, seçim sandığını halkın önüne koyarak demokrasinin önünü açmalı ve her sabrın da bir sonunun olduğunu asla ve asla unutmamalıdır. 

Güner Yiğitbaşı

06/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

A.Ü.Hukuk Fakültesi
1970 Yılının mezunu ve 1970 mezunlarının bir numaralı diplomasına sahip olmakla gurur duyduğum A.Ü.Hukuk Fakültesi, 05/Kasım/1925 tarihinde kurulup öğrenime açılmış bir Cumhuriyet kurumudur.

A.Hukuk Fakültesi 05/Kasım/2021 tarihinde, yani bugün, 96. yaşını kutlamıştır.

A.Ü.Hukuk Fakültesini önemli ve değerli kılan en büyük özelliği, kurtuluş savaşından sonra,tüm kurumlarıyla ve saltanatıyla köhnemiş ve yıkılmış Osmanlı'nın küllerinden yeniden kurulan Türkiye Cumhuriyetinin bir kuruluşu ve Cumhuriyetin ilanından hemen iki yıl sonra, laik ve çağdaş Cumhuriyet yasalarını uygulayacak hukuk adamlarını yetiştirmek üzere, büyük kurtarıcı ve devlet adamı ATATÜRK tarafından bizzat gerekli görülerek kurulup hizmete açılmış olmasıdır. 

Bu nedenle A.Ü.Hukuk Fakültesinden mezun olup 51 yıldır Türk hukukuna ve yargısına hakim, savcı ve emekli olduktan somra da avukat olarak hizmet etmiş, T.C.Yasalarının doğru ve adil  bir şekilde uygulanmasına katkı sunmuş bir hukukçu olmanın mutluluğunu ve onurunu yaşıyorum.

Bizler, hukukta okurken ve mezun olduğumuz 1970'li yıllarda; sadece, A.Ü.Hukuk Fakültesi ve bir de kuruluşu Osmanlı dönemine ait olan İ.Ü.Hukuk Fakültesi vardı.

Her iki Hukuk Fakültemizde de, çok değerli hocalarımız görev yapıyorlardı, bizleri o değerli hocalarımız yeteştirdiler, ölenlere Allahtan rahmet, halen sağ olanlara da sıhhat ve afiyetler diliyoruz.

Mezunu olduğum, katışıksız Cumhuriyet kurumu ATATÜRK'ün eseri A.Ü.Hukuk Fakültesinin öğrencisi olduğum yıllarda, İ.Ü.Hukuk Fakültesinin hocaları ve öğrencileri; Osmanlı'dan kalma bir kurum olmalarının ve kuruluşu itibariyle bir Cumhuriyet kurumu olan A.Ü.Hukuk Fakülteli olamamalarının ezikliğinden olsa gerek, biz Ankara Hukuklulara karşı, bu ezikliklerini, sözde beynelmilel olduklarını savunarak ve övünerek gidermeye çalışırlar ve bu iki güzide hukuk fakültemiz arasında tatlı bir çekişme yaşardık.

Daha sonraki yıllarda, özel vakıf üniversiteleri kuruldu, yeterli öğretim üyesi ve alt yapısı  olmadan, çeşitli ilerimizde lise ve orta okul açar gibi, plansız ve programsız bir şekilde siyasi yarar amacıyla açılan üniversitelerin bünyesinde mantar gibi açılan hukuk fakülteleri ile bugün sayısını dahi bilemediğimiz birçok  hukuk fakültesine paralel olarak, maalesef hukukçu kalitesinde büyük bir seviye kaybına uğramış bulunuyoruz.

Bugün ülkemizdeki siyasal iktidardan ve yürürlükteki yönetim sisteminden kaynaklı olarak, hukuk ve devletin temelini oluşturan adalet büyük yara almış ve yargı bağımsızlığı yok olmuş ise; bu hukukun irtifa kaybetmesinde, yara almasında ve yargının bağımlı hale gelmesinde, yetersiz hukuk fakültelerinde yetişen hukukçuların  kalitesinin düşmesinin de etkin rol oynadığı, yadsınamaz bir gerçektir.

A.Ü.Hukuk Fakültesinin 96.kuruluş yıldönümü, bu fakülteden mezun olan devre arkadaşlarım 1970'liler en başta olmak üzere, tüm A.Ü.Hukuk Fakültesi mezunlarına ve halen öğrenci olan kardeşlerime kutlu ve mutlu olsun, bizi yetiştiren öğretim üyelerimize teşekkürlerimizi ve şükranlarımızı sunuyoruz, tüm A.Ü.Hukuk fakültelilerine buradan selam olsun. Ne mutlu hepimize.

Güner Yiğitbaşı

05/Kasım/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

AÇIĞA ALINAN (GAZİ EDİLEN) ATATÜRKÇÜ VE CUMHURİYETİN DEĞERLERİNİ SAVUNAN KAYMAKAM'IN ATATÜRK'E ATFEN SÖYLEDİĞİ GİBİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ ŞEYHLER MÜRİTLER VE DERVİŞLER MEMLEKETİ OLAMAZ VE OLMAYACAKTIR DA


Açığa Alınanan Cumhuriyetin Değerlerini savunan Kaymakam
Geçtiğimiz günlerde kutladığımız Cumhuriyet Bayramında;  ilçe kaymakamı olarak yaptığı konuşmada, Cumhuriyet ve ATATÜRK ilkelerine sahip çıkarak; ”Tarih açık bir şekilde göstermiştir ki; büyük Türk Milletinin bekasının çağdaş Dünyada yerini almasının yegane biçimi Cumhuriyettir. Milletimize verilen bu büyük miras, her bir ferdi devletin tek ve en gerçek sahibi yapmıştır. Devlet yönetimini ailelere , şahıslara, zümre ve bir sınıfa bırakmamış, toplumumuzu millet olma bilincine ulaştırmıştır. Cumhuriyet sayesindedir ki; bugün, büyük bir millet ve devlet olmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Mustafa Kemal ATATÜRK'ün deyimiyle, Türkiye Cumhuriyeti ; şeyhler, müritler ve dervişler memleketi olamaz. En hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. ”beyanlarını dile getiren, gün boyu ilçede 10. Yıl ve İzmir Marşlarını çaldıran,  Cumhuriyet değerlerine ve ATATÜRK ilkelerine sahip çıkan Ordu İlimizin  Korgan İlçesi Kaymakamı Miraç AKBULUT'un, İçişleri Bakanlığınca hakkında inceleme başlatılarak görevden uzaklaştırılıp açığa alınmasına, asla şaşırmadık ve de üzülmedik. 

Bilakis,  çok memnun ve mutlu olduk. 

Zira; 

Yazdığımız makalelerde sürekli savunduğumuz gibi, iş başındaki AKP iktidarı;  ATATÜRK  ve Cumhuriyet sevdalısı kaymakamımızı bu konuşması nedeniyle görevden uzaklaştırarak açığa almakla;  laiklik karşıtı, Cumhuriyetin değerlerine ve ATATÜRK ve onun düşüncelerine karşı ve düşman olduğunu, açıkça teyit ederek ortaya koymuş ve bizi haklı çıkarmıştır. 

Devleti ele geçiren ve işgal eden, ülkemizde tesis etmek  istediği,  kendi siyasal İslam düşüncelerine sahip çıkmayan laik, demokrat ve ATATÜRK'çü kamu görevlileri istemeyen, devlet kadrolarını, liyakatlerine bakmadan, kendi kafa yapılarına ve ideolojilerine uygun, İmam Hatip kökenli, ATATÜRK ve laiklik karşıtı,  siyasal İslamcı kişileri dolduran AKP iktidarının;  mülakat yoluyla,  kaymakam adayı maiyet memurlarını seçerken gözünden kaçırdığı,  tüm engellemelere rağmen kaymakam olmayı başaran ve Ordu ilimizin Korgan ilçesinde kaymakamlık yaparken, geçtiğimiz günlerde 98. yılını idrak ettiğimiz Cumhuriyet Bayramında ilçenin en büyük mülki amiri olarak,  Cumhuriyet, laiklik ve ATATÜRK yanlısı bir konuşma yapan  genç ve cesur ATATÜRK  ve Cumhuriyet yanlısı, laik,  Korugan İlçesi kaymakamımız gibi kaymakamlara, sayıları az da olsa,  hala sahip olduğumuz için mutluyuz. Bize bu mutluluğu yaşatan ve geleceğimiz için umut aşılayan ve güvence veren  Kaymakam Miraç AKBULUT'a teşekkür ediyoruz,  kendisini  yürekten kutluyor ve alnından öpüyoruz. 

Kendisi lütfen üzülmesin, az kaldı bu siyasal İslamcı, Cumhuriyet değerlerine ve en başta laiklik olmak üzere, ATATÜRK ilkelerine düşman olan ve bu düşmanlıklarını eylem ve söylemleriyle dile getiren iş başındaki siyasal iktidar, son dönemini yaşamakta ve kamu oyu yoklamalarına göre abbas yolcu olup, erken ya da zamanında yapılacak olan seçimler sonucunda,  demokratik yolla iş başından uzaklaştırılacak ve bu genç kaymakamımız, layık olduğu koltuğuna ve daha üst makam ve koltuklara getirilecektir. 

Genç ve cesur kaymakamımızın görevden alınmasına neden olarak gösterilen,  “Bayramdaki hal ve hareketleri” gerekçesi, asla inandırıcı değildir. 

Cumhuriyet değerlerine ve ATATÜRK ilkelerine sahip çıktığı ve savunduğu demokrat, laik ve cumhuriyet ilkelerine bağlı bir kaymakama yakışan ve yapılması gereken çok güzel konuşması dışında, görevden alınmayı gerektiren hangi somut  hal ve hareketleri, görevden alınma sebebi yapılmıştır, somut kanıtlarıyla açıkça kamuoyu ile paylaşılmalıdır. 

Kaymakamın; Cumhuriyet bayramında, içinde ATATÜRK'ün isminin ve icraatlarının geçtiği 10. Yıl ve İzmir Marşlarını ilçede çaldırması ve yaptığı konuşma ile Cumhuriyet değerlerine ve laikliğe sahip çıkması,  bayram olarak 98. yıldönümünü kutladığımız Cumhuriyet sayesinde; bugün büyük bir millet(ümmet karşıtı) olmanın haklı haklı gurunu yaşadığımızı, devlet yönetiminin; ailelere, şahıslara bırakılmamasını, toplumumuzun millet olma bilincine ulaşmış olmasını, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün deyimiyle, Türkiye Cumhuriyetinin;  şeyhler, müritler ve dervişler memleketi olamayacağını, en hakiki tarikatın, medeniyet tarikatı olduğunu savunan konuşması, iş başındaki AKP iktidarı tarafından, kendi iktidarlarına açık bir  isyan olarak değerlendirilmiş ve kendilerine göre çok tehlikeli konuları dile getiren bu genç Cumhuriyet değerlerini savunan kaymakam,  büyük bir suç işlemiştir. 

Kaymakamın yaptığı konuşmanın içeriğine ve savunduğu ilkelere, konuşmanın zamanlamasına ve konuşmanın hemen akabinde görevden alınmasına, somut hiçbir neden ve delil sunulamamasına bakıldığında, bu görevden almanın hiçbir haklı izahı bulunmamaktadır. 

Laik Cumhuriyet sevdalısı, ATATÜRK'çü, yönetimdeki ümmetçi anlayışa, şeyhlere,  müritlerine, dervişlere ve onların günümüzdeki temsilcilerine, devlet yönetiminin;  ailelere, şahıslara bırakılmasına karşı çıkan, cesur ve örnek kaymakam Miraç AKB ULUT;  sana ve senin gibi azınlıkta olan  diğer kaymakamlara ve kamu görevlilerine, SELAM OLSUN.  

YAZARIN NOTU: Ben de Ankara Hukuk Fakültesinde okurken,  3.  ve 4. sınıflarda,  iki sene boyunca İçişleri Bakanlığından Kaymakamlık bursu aldım. Burs alanlar arasında sınıf arkadaşım 1970 mezunu Bülent ARINÇ da vardı. Ben mezuniyet sonrasında göreve başladım ama,  tarafsız görev yapanların, iktidardaki partinin ilçe başkanlarıyla belediye başkanlarının ve partililerin yasa dışı taleplerini yerine getirmeyen,  yasalardan ayrılmayan kaymakamların, iktidarlarca sürekli dışlandıkları ve sürüldükleri,  kaymakamlık  görev ve mesleğinin; doğrudan, haktan ve yasalardan yana, tarafsız ve asi yaradılışıma uygun olmadığını, bu koşullarda kaymakamlık mesleğinde ülkeme faydalı olamayacağımı anladığım için,  İçişleri Bakanlığına olan mecburi hizmetimi, İçişleri Bakanlığının izniyle,  Milli Savunma Bakanlığına naklettim ve İçişleri Bakanlığından ayrılarak  Deniz Kuvvetlerimizde Askeri Hakim oldum, dört yıl da Adalet Bakanlığı Bünyesinde İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinde Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptıktan sonra emekli oldum. Bu nedenle,  yasalara, anayasamıza saygılı, cumhuriyet değerlerine sahip çıktıkları için siyasal iktidarların hışmına uğrayarak mağdur edilen genç ve cesur kaymakamlara,  özellikle ilgi ve saygı duyarım, haksız bir şekilde görevden alınan Korgan Kaymakamının yaşamakta olduğu haksız uygulamayı görünce, onun şahsında,  idarecilik mesleğinde  kalsaydım yaşayacak olduğum olumsuzlukları gördüm ve yaşadım. Ve de çok duygulandım. 

Güner Yiğitbaşı

04/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bahçeli Senin Misyonun Belli Sana Ve Adamlarına Kimseler İnanmaz
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli,  partisinin grup toplantısında her zaman yaptığı gibi, CHP'yi hedef alarak;  "Tarihine sırt çevirmiş,  kökünden uzaklaşmış,  işgal edilmiş CHP'nin gerçek yüzünü her zeminde her yöremizde anlatacağız.  CHP'nin neye dönüştüğünü kimlere hizmet ettiğini,  kaynağından nasıl koptuğunu halka hizmet hakka hizmet şiarıyla izah edeceğiz. Bu günden itibaren yeni görevlendirmeleri yapıyorum CHP’nin gizli gündemini ağır kusurlu siyasetini halkımıza doğrudan aktarmak ve ifşa etmek amacıyla arkadaşlarımızı Anadolu'ya gönderiyorum.  Kabaran tehlikeleri alttan alamayız,  yerimizde sayamayız o nedenle erkenden yol almalıyız" demiş

Bay BAHÇELİ; sen,  önce ne ve neci olduğunu bu aziz millete izah etmelisin. 

Sen, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan ve amacı, siyasal sorumluluk yüklenerek,  iktidar olmak ve ülkesine hizmet etmek olması gereken,  muhalefetteki bir siyasi partisinin genel başkanı mısın, yoksa hiçbir siyasi sorumluluk yüklenmeden, asalak bir şekilde başka bir siyasi partiden, iktidardaki AKP'den  nemalanan, bu nedenle muhalefet partisi olduğunu unutarak iktidar partisinin şakşakçılığını, koltuk değnekliğini ve tetikçiliğini yapan, partisine ihanet eden, sorumluluk yüklenerek iktidar olmaktan korkan sözde bir politikacı mısın?

Bu ülkenin,  iktidar adayı, ana muhalefet partisi CHP ile uğraşmadan önce, bu konuda Türk Halkını aydınlatırsan,  memnun oluruz. 

CHP'nin gerçek yüzünü, gizli gündemini  her zeminde ve her yöremizde anlatacağınızı, ifşa edeceğinizi, bu nedenle yeni görevlendirmeler yaparak,  partili arkadaşlarını, bugünden itibaren Anadolu'ya gönderecekmişsin. 

Söyler misin,  hangi yüzle  ve hangi sıfat ve prestijle?

Sana ve arkadaşlarına kim inanacak bir düşündün mü?

Sizin,  halkın karşısına çıkarak söz söyleyecek, onlara CHP'yi şikayet edecek yüzünüz mü kaldı?

Size bir dost tavsiyesi, sakın halkın karşısına çıkmayın, siz halka CHP'yi şikayet etmeye başlamadan önce,  halkın ağır eleştiri ve protestosu ile karşılaşacağınızı,  asla unutmayınız. 

Bay BAHÇELİ; sez, yanlış anımsamıyorsam,  son mahalli idare seçimlerinde,  koltuk değnekliğini yaptığınız AKP adayının İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi için propaganda yapmak üzere,  İstanbul’a gideceğini söylemiştin ve sanırım gitmiştin ama,  seni hiç kimse sokakta halkın arasında göremedi, verdiğin sözü tutamadın,  seni kimse kaale almadı sanırım, geri dönmek zorunda kaldın. Bu fiyaskonu ne çabuk unuttun Bay BAHÇELİ. 

İnsanları kendine güldürme lütfen. 

Şeffaf, parti içi demokrasinin azami derecede var olduğu CHP'nin;  ifşa edilecek  gizli bir gündemi yok ki; neyi ifşa edeceksiniz?

Bay BAHÇELİ; sanırım yanılıyorsunuz ve CHP'yi, her icraatına kayıtsız ve şartsız destek vererek, şakşakçılığını yaptığınız iktidar partisiyle karıştırıyorsunuz, çok doğru bu ülkede gizli bir gündemi ve ajandası olan bir parti var sanırım, acaba o partinin destekçisi ve koltuk değneği olduğunuzun farkında mısınız?

Her eylemini ve söylemini beğenerek alkışladığınız, mecliste haricen destek ve omuz verdiğiniz iktidardaki AKP'nin, artık pek de gizliliği kalmayan,  gizli gündemini halkımıza açıklarsanız, bu ülkeye gerçekten hizmet etmiş ve kendinizi halkımıza affettirmiş olursunuz. 

Adamlarınızı Anadolu’da halkın arasında görmek,  pek eğlenceli olacak bizim için. 

Ancak, halkımız; Anadolu'ya göndereceğiniz adamlarınızı,  halkın arasında görerek eğlenip hoşça vakit geçirmek  için,  çok acele etmemeliler, her an  görüntü ve yayın  kesilebilir, adamlarınız geldikleri gibi, geldikleri yere geri dönebilirler.  

Güner Yiğitbaşı

03/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Havanda Su Döven Nafile Bir Görüşme
Ve nihayet,  BİDEN ile ERDOĞAN görüştüler. 

Diyeceksiniz ki; görüştüler de ne oldu?

Koskocaman bir hiç. Yine havanda su dövüldü,  ülkemiz yararına hiçbir somut sonuç alınmadı. 

ERDOĞAN;  ABD Başkanı BİDEN ile beş ayda ikinci kez ikili görüşme yapmış oldu,  sadece. 

ABD başkanı, lütfedip ERDOĞAN'ı muhatap alıp kabul etti. 

Bu, beyhude ve nafile,  ülkemiz yararına hiçbir olumlu sonuç doğurmayan görüşme ve görüşme aşkı,  bir Türk olarak bizi ziyadesiyle üzüyor. 

ERDOĞAN;  içeride ne kadar şahin ve kendine güven içinde konuşuyor, atıp tutuyor, son on büyük elçi olayında olduğu gibi, büyük devletlere kafa tutuyor, muhalefete kem sözler söylüyor ve tehditler savuruyor, ağzına geleni söylüyor, ana muhalefet partisi liderine Bay Kemal diye hitap ederek,  aşağılamaya ve onu değersizleştirmeye çalışıyor ve tehdit ediyorsa; yurt dışına  çıktığında, Uluslar arası arenalarda, ABD ve Batının büyük devletlerinin liderlerinin karşısına yüz yüze ve canlı olarak geldiğinde ise,  dut yemiş bülbül gibi sakinleşiyor, yumuşuyor, pamuk gibi oluyor, o dev ve uzun boyuna rağmen ezik bir vücut dili sergiliyor, yüz ifadesi yumuşuyor çok sevecen oluyor. Hani yanında olsak,  boynuna sarılıp şapur şupur öpesi geliyor insanın. 

İtalya'ya yaptığı G-20 ziyaretinde de, aynı sahnelere ve görüntülere tanık olduk. 

T. C. Devletinin imzaladığı, yasa ve anayasa hükmündeki anlaşmalara uymadığı için;  kendisini, Ankara’daki büyükelçileri marifetiyle uyarmak zorunda kalan ABD ve batılı devletlere kafa tutan ve elçilerini sınırdışı yapmaya kalkışan ERDOĞAN;  deplasmanda 180 derece dönüş yaparak,  birden uysallaşıveriyor. 

Bu iki ayrı değişik şahsiyet sergileyen bir devle adamı olarak,  etkinliğini,  inandırıcılığını ve saygınlığını yitiriyor. 

İçerideki, tek adam hakimiyetine dayalı, demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini,  yargının bağımsızlığını tanımayan otoriterliği, dış politikadaki; koşullara göre,  hem Rusya'ya ve hem de ABD'ye yanaşan iki yüzlü ve değişken istikrarsız tutumu yüzünden,  ABD ve batının ERDOĞAN ve iktidarını gözden çıkardığı, anlaşılıyor ve bu nedenle ERDOĞAN ile kerhen görüşmek zorunda kalan ABD Başkanı BİDEN, aramızda sorun olan hiçbir konuda ERDOĞAN'a umut vermemiş ve sorun çözen hiçbir sonuca ulaşılamamıştır. 

ERDOĞAN'ın S-400 konusunda verdiği yanlış  ve duygusal kararı,  başımıza bela olmuş, bu sebeple, parasını ödediğimiz halde F-35 alamadığımız gibi, F-35 ler için ödediğimiz 1. 4 milyar dolara karşılık razı olduğumuz yenileştirilmiş F-16 ların alımı konusunda dahi,  BİDEN kesin bir söz ve tarih verememiş ve topu ABD Kongresinin üzerine atmakla yetinmiştir. 

Fırat’ın Doğusu ve Suriye’nin Kuzeyinde kurulmaya çalışılan PKK/PYD Kürt Devleti oluşumuna,  askeri ve maddi  katkı veren ABD, bu katkısına devam kararından caydırılamamış, sadece ERDOĞAN tarafından bu konuda üzüntülerimiz bildirilmiştir. 

ERDOĞAN bize göre, yanlış yolda yürümektedir. Artık Fırat’ın Batısında ve İDLİP de Rusya, Fırat’ın Doğusunda da ABD'nin söz sahibi olduklarını, bu nedenle, ülkemizin güvenliği için,  Suriye’nin toprak bütünlüğünü ESAT dan daha çok gözeterek bu konuda ESAT ile müzakere masasına oturmak zorunda olduğunu,  bir türlü kabul edememektedir. 

ERDOĞAN;  bize göre,  hem kendisini ve hem de ülkemizi savuran bir dış politikada ısrar etmektedir. 

ABD ve Batı; seçimlerin ertesinde,  ERDOĞAN sonrası oluşacak, tekrar parlamenter sisteme dönecek olan, tüm kural ve kurumlarıyla, insan hak ve özgürlükleriyle,  bağımsız yargısıyla,  demokrasinin yeniden tesis edileceği Türkiye’yi ve oluşacak yeni yönetimi beklemekte ve ABD ve batı ile aramızdaki sorunların çözümü için, ERDOĞAN yönetimi ile her geçen gün,  ülkemiz aleyhine işlemektedir. 

ERDOĞAN'ın;  ABD Başkanı BİDEN ile görüşmesi,  bundan başka hiçbir anlam ve önem  taşımamaktadır.  

Güner Yiğitbaşı

01/11/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget