Makaleler "Ece Temelkuran"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

“Öyleyse Türkiye’nin islamlaştığını mı düşünüyorsunuz?”
Konuşmam ağırlıklı olarak Türkiye’nin iç politikalarının detaylı bir analizi olsa da izleyicilerden böyle klasik ve sığ bir soru bekliyordum. Geçtiğimiz hafta Viyana’da Bruno Kreisky Forumu’nda günün konusu Türkiye’de yükselen otoriter rejimdi. Ama sanırım Avrupalı izleyiciler için İslamlaşma hala kaçınılmaz olarak en çekici konu. Sadece sorması çok kolay ama cevaplaması hemen hemen imkansız bir soru olduüu için değil, Doğu Avrupa demokrasilerinden beklentileri o kadar düşük ki Türkiye hakkında konuşurken alışılagelmiş İslamlaşma korkuları üzerinden tartışmayı tercih ediyorlar. “Belki, belki de değil. Ama gerçek sorun bu değil” diye yanıtladım soruyu. Gerçekten de sorunun yükselen muhafazakarllık veya toplumun İslamlaşması olmadığını, ama ülke sathının “Dubaileşmesi” yani alışveriş merkezleri ile kaplanmasının bir sorun olduğunu düşünüyorum.
Hükümet alışveriş merkezlerini çok seviyor. Sadece refah içinde bir ekonominin parlak göstergeleri olarak sevmiyorlar bunları, yeni alışveriş merkezleri açılmasını ülkenin ciddi siyasi ve sosyal sorunlarına sihirli bir çözüm olarak varsayıyorlar. AKP’nin hükümette olduğu son on yıl içinde tüm Anadolu mantar gibi üreyen alışveriş merkezleriyle doldu. Parıltılı dışyüzleri ve içerideki sürekli çalan bangır bangır müziğiyle bunlar Kapitalizm’in kutsal iman merkezleri, şehirlerin atan kalbi halini aldılar. Ama sadece o kadar mı? Gezegenin diğer yerlerindeki diğer alışveriş merkezleri gibi yeni bir klişe yarattılar; sürekli alışneriş merkezleri arasında mekik dokuyan bir insan tipi. Gerçekten alış veriş yapmayan ama zamanını -hayatını da diyebiliriz- alışveriş yapmak hakkında düşünerek geçiren bir tip. Toplumun büyük çoğunluğu bu merkezlerde satılan ürünleri alabilecek olanaklara sahip olmadığından buralara alışveriş yapan insanları görmeye, ve “orada” olmak için, refahın sıcaklığına yakın olmak için gidiyor. Özellikle kentin dar gelirli mahallelerinden genç kızlar, genç erkekler gruplar oluşturarak üst sınıfların bu parıltılı dünyasına turistik geziler düzenliyor. Yeni alışveriş merkezleri yalnızca “agora”nın yeni bir versiyonu değil; -bu “çağdaş” türde müziğin sesinden ve boşluğun ekosundan kendi sesinizi bile duyamazsınız-   yeni alışveriş merkezleri sınıfları birbirinden ayrık yaşayan toplumda ziyaretçilerine bir tür güvenlik hissi veriyor. Sokaklar daha çok muhafazakarlaştıkça ve güvenliğini yitirdikçe alışveriş merkezleri herşeyin daha hijyenik ve daha az gerilimli olduğu bir paralel evren izlenimi veriyorlar. Asgari ücretle çalışan satış temsilcileri de dahil, insanların “zengin” kılığına girmesini sağlıyorlar. Tüketim özgürlüğü veya tüketim hayalinin yaşanması ile, buraların fakir gezginleriyle daha önce yaptığım bir röpörtajda da gördüğüm gibi, insanlar kendilerini “özgür” hissediyorlar. Böylece yeni bir tür insan yaratılıyor: sonsuz ürün sergileri karşısında şaşkınlığından sessiz ve parıltı alışkanlığından muzdarip. Aynı Dubai’de olduğu gibi.
Bütün bu nümayiş alışveriş merkezi, Kürt siyasi hareketinin merkezi ve en büyük Kürt şehri Diyarbakır’da olduğunda çok acıklı, ironik bir hal alıyor. Kentteki birçok alışveriş merkezi arasında özellikle bir tanesi içindeki “Kimlik” adında “büyük” erkek giyimi satan mağazasıyla ilginç. Hala “resmi kimlik”ten yoksun yaşayan Kürtler özgürce bu dükkana gidip tamamen zevklerine göre bir “kimlik” giyebiliyorlar.
AKP’li yetkililer ve Başbakan alışveriş merkezlerini refah içinde bir ülkenin sembolleri olarak görüyor. Bu paralel everinin ziyaretçisi değilseniz, tüketim özgürlüğü veya tüketim sanrısı ile bir sorununuz varsa sizde bir problem var demektir. Bu otomatik olarak toplumdan afaroz edilmeniz ve bize güzelce öğretildiği gibi, iyi gününüzde görünmezlik, kötü gününüzde de biber gazıyla taçlandırılmak demektir. “Kendi Dubaimize gelin” diyorlar, “Allahaşkına başka ne istersiniz?”
Bir toplumun Dubaileştirilmesi bir Türk icadı değil tabii. Körfez ülkelerinin muhafazakar toplumlarında paralel evrenler günlük bir gerçek. Şimdi Türkiye de bu işgalin altında. Hükümet desteğiyle gelen alışveriş merkezi işgali başta yetersiz toplum güvenliğinin bir sonucu gibi görünüyor. Ama daha yakından bakınca bunun bireyi omuzlarında biat eden tüketim toplumunu taşıyacak, muhafazakar değerlere sahip bir varlığa dönüştürmek amacıyla yürütülen bir sosyal proje olduğu görülüyor. Biz zamanlar “küçük Amerika” olması beklenen toplumun şimdi de “küçük Müslüman Çin” yapılma rüyası. “Türkiye modeli” büyük bir hevesle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya ihraç edilmeye çalışılırken Dubaileştirme Türkiye’nin sınırlarının ötesine taşacak gibi görünüyor.
Suriye de hala bir soru işareti. ABD’li yetkililer sorunun Türkiye’siz çözümünün imkansız olduğunu söylüyorlar. Eğer söylenmemesi gereken gerçekleşirse sonunda Türkiye dış güçlerle desteklenmiş bir “bölge lideri” haline gelecek ve bu model bütün Sünni dünyası için ekonomik ve sosyal bir proje olacak. Eğer bölgede iki süper güç ve onların söylemleri -biri Katar ve Türkiye, diğeri de İran ve Suriye tarafından desteklenen- bölgede bir çatışmaya girerse, bir başka büyük soru akla gelecektir. Çok kısıtlı ve çok akıllıca olmamakla birlikte Sünni dünyanın bölge için toplumsal ve ekonomik bir uluslararası projesi var. İran’ın nesi var?
 Ece Temelkuran
Bu yazı Al Akhbar İngilizce’de yayınlanan İngilizce orijinalinden  Efe Moral  tarafından çevrilmiştir.

Duyduk ki bozuk süt ihalesini alan sizmişsiniz, o bölgede dağıtan da sizmişsiniz. Oğrayaım da bu “sütü bozuklar” kimmiş bir görelim dedik. Yok yanlış anlamayın, tek suçlu siz değilsiniz, sizin gibilerin “badem bıyığına ve hacı yağı kokusuna bakarak ihaleleri “peşkeş” çektirenlerdir asıl suçlu.
Sütü bozuk insanların iktidar olduğu bir ülkede sütlerin bozuk olması normaldir.
Kaçacak yeriniz yok. Çünkü artık Redhack var!
Not: Aslında sizi hack’lemedik, ‘psikolojik’ olarak öyle görüyorsunuz.”
Bu ibare birkaç gün önce Türkiye’deki üç büyük süt üreticilerinin web sitelerinde belirdi. Redhack adlı anonim, iktidar karşıtı hacker grubu, bu firmaların sitelerini ele geçirdikten sonra grubun hatıra resmi ile birlikte bu alaycı notu bıraktı. Resimde tümü “V for Vendetta” filminde kullanılan maskelerle gülümsüyorlardı. Olay daha sonra sosyal medyada bazılarının grubu “Türk Robin Hood’ları” sözleriyle övmelerine neden oldu. Robin Hood yaftası birkaç süt üreticisinin web sitesine giren bir grup için abartılı bulunabilir, ayrıca bıraktıkları mesaj da Türkiye’de son günlerde yaşananları bilmeyenler için çok net değil. İşte bu yaşananların öyküsü: Üç gün önce “okul süt projesi”nin ilk günüydü. Planlanan okullarda milyonlarca öğrenciye ücretsiz süt dağıtmaktı. Herşey çok güzel başladı. Küçük süt kartoncukları dağıtımın ilk saatlerinde hükümetin gurur vesilesi oldu. Daha sonra 12 ilden haberler gelmeye başladı. Saatler ilerledikçe haber merkezleri bu illerden gelen ve giderek sayısı artan gıda zehirlenmesi haberleriyle bloke oldular. Gazeteciler kötü haberleri teyit etmek amacıyla yetkililelri aradıklarında valiler çok ilginç bir savunmayla çıktılar mikrofonların karşısına: “Çocuklar zehirlenmedi. Bütün olay psikolojik!” Bu söylem Redhack’e siteleri “psikolojik” olarak çökertmesi konusunda ilham kaynağı oldu. Valilerin resmi açıklamaları doğal olarak sosyal medyada kara mizah konusu oldu, küfürler gitti geldi… Günün sonunda 1193 öğrenci hastanelerde gözetim altındaydı.
Bir sonraki gün medya çok haklı nedenlerle, öğrencilerin psikolojisi dışında, en azından sağlık durumlarının açıklandığı sağlam bilgi beklentisi içindeydi. Ama hükümet sözcüsü Bülent Arınç podyuma basını daha da şoke edecek sözlerle çıktı: “Bu zehirlenme değildir. Süt çocuklara fazla gelmiş olabilir. Bazı hallerde ilk kez süt içildiğinde bu gibi durumlar gözlenebilir.” Sadece üç cümleden oluşmasına karşın bu beyanat yeni bir dizi kara mizah örneği, ve çok haklı bir isyanla sonuçlandı. Bu sözleri duyanların birçoğu resmi bir ağızdan çocukların “fazla dozda” süt almış olduğunu işitmeye mi yoksa Türkiye’de binlerce çocuğun sütle ilk kez ilkokulda tanıştığının itiraf edilmesine mi şaşıracaklarını bilemediler. Diğer ilgili bakanlarda da benzeri açıklamalar birbirini takip etti. Bazı yetkililer “çocukların çok aç” olduğunu bile bu zehirlenmelerin bir nedeni olarak öne sürdüler. Olanlara tepkiler sosyal medyada – doğal olarak anaakım medyada değil- ifade edilmeye başlanınca yetkililer bu büyük projeye gösterilen haksız tepkileri hemen protesto ettiler. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker “bütün provokasyonlara karşın” okul süt projesinin süreceğini açıkladı. Bu beyanattan sonra sosyal medyada hükümetin “kendilerini ciddi bir şekilde zehirleyerek hükümete karşı komplo kurdukları için” çocukları sorgulayabileceği konuşuluyordu. Bazıları daha da ileri giderek, sütlerde bir sorun olmadığını, sorunun çocuklarda olduğunu ve onların test edilmesi gerektiğini bile söyledi. Ertesi gün, süt dağıtım projesinin ikinci gününde bütün bu tepkilerin ardından daha dikkatli olunması beklenirdi. Ama böyle olmadı. Sabah saatlerinden itibaren yine haberler birbirini kovalamaya başladı. Yine yüzlerce çocuk hastanelere başvurmuştu. Sosyal medyadaki en alaycı yazarlar bile inanılması zor bu manzara karşısında dilsiz kesilmişti.
Hükümetin yol açtığı bu durumun bilerek yapıldığını söylemek insafsızca ve partizan bir tutum olur. Ama dağıtımın ikinci gününde Hürriyet şöşe yazarı Yalçın Doğan’ın yazdıklarından öğrendik ki mecliste hükümet hakkında CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından yakın tarihte okul sütlerine ve üretici şirketlere uygulanan standartlar konusunda bir soru önergesi verilmiş. Tabii bu önergeye ne o zaman ne de şimdi bir yanıt dahi verilmemiş. Sütleri üretilen şirketlerden de henüz bir açıklama gelmiş değil.
Geçtiğimiz Şubat ayında partisinin gençlik kollarına hitaben Başbakan Erdoğan çok heyecanlı bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmanın bir cümlesi özellikle akıllarda kaldı: “Dinine bağlı bir gençlik istiyorum! Kinine bağlı bir gençlik istiyorum!” Ama kinine bağlı gençler sadece onun gençliği olmayabilir bu gidişle. Hastaneye kaldırılan çocuklar zaten “fazla doz” almış olduklarından ve malum psikolojik sorunlarla boğuştuklarından büyüdüklerinde ne yapacaklarını tahmin etmek pek mümkün değil.

Ece Temelkuran - 05.05.2012

"Yangın çıkmıştır, yangının sebepleri şu anda çıkmış olan yangını geri getirecek değildir. Yanan ağaçlar orada kaybolan canları geri getirecek değil.. Sebebi bellidir. üç beş tane sebebi vardır. Yani yangın ya ateşle çıkar, ya bombayla çıkar ya roketle çıkar ya benzinle çıkar. Çıkar yani netice itibariyle yanmıştır, yakılmıştır. Yani sebebini araştırmak, sebebini söylemek bir şey ifade etmiyor şu anda.”
İşte Türkiye’nin İçişleri Bakanı! Evet, hep böyle şeyler söylüyor, biliyoruz. Yukarıdaki beyanatı 20 Eylül 2011’de Ankara’nın merkezinde patlayan bir bombanın ardından vermişti. Türkiye’de yayınlanan birçok haber sitesine göre yukarıda alıntı yapılan sözler “en iyi” gaflarından biriydi, ama hatırlarda en yer edecek hangisi acaba?
"Herkesin aklını başına alması gerekiyor. Bu ülke özgürlüklerin alabildiğince var olduğu ve doya doya yaşandığı bir ülke. O kadar ki özgürlükleri sonuna kadar yaşayıp bu ülkede hala özgürlük yok diyecek kadar özgürlüklerin yaşandığı bir ülke. Galiba bir eksiklik var. Var olan özgürlüklerin varlığını itiraf edecek kadar beyni aklı özgürlükten yoksun olan birtakım insanlar var. Bu gerçekle karşı karşıyayız."
Ama son sözleri İdris Naim Şahin’in en iyi gafları listesinin en üzerinde yer alacak. Büyük olasılıkla Türkiye onu “takla” sözcüğüyle hatırlayacak.
Bir süre önce Erzurum’da 5 TEDAŞ işçisi büyük ihtimal iş güvenliği yetersizliği sonucunda bir gölette boğularak öldü. İçişleri Bakanı incelemeleri denetlemek için olay yerini ziyaret etti. Erzurum’a vardığında kendine iş bulmak isteyen bir adam yaklaşarak:
“Sayın bakanım, sizi gördüğüm için çok mutluyum” dedi.
Şahin’in yanıtı kendine özgü “espri” anlayışını yansıtıyordu: “
Gerçekten mutlu olduğunu nereden bileceğim? Bir takla at veya danset de görelim!”
Adamcağız bunun üzerine bakanın alkışları eşliğinde oynamaya başladı. Beş işçinin ölümü ve “oynayan adam”ın umutsuzluğu karşısında bu “mutluluk dansı”ndan tek mutlu olan Şahinin kendisiydi. Ülkenin geri kalanı büyük bir utançla başını öteki tarafa çevirdi.
Bu son gösteriye kadar bakanın gafları sadece sinirli kahkahalara neden olmuştu. BDP üyesi Pervin Buldan’ın bakanın IQ testine tabi tutulması talebi de normal karşılandı. Çünkü “takla” olayının hemen ardından İdris Naim Şahin Meclis’te Kürt sorunu ile ilgili söz aldı. Bu konuda daha birkaç ay önce “etrafa bakıyorum, sonra tekrar bakıyorum ama bu Kürt sorununu bir türlü göremiyorum” demişti kendileri. Mecliste kürsüye çıkar çıkmaz PKK hakkında konuşmaya başladı ve PKK’nın BDP ve KCK ile iç içe olduğunu söyledi. Arkasından eline aldığı kesilmiş bir hayvan fotoğrafını milletvekillerine göstererek bunun bir domuz olduğunu iddia etti. Böylece dağlardaki PKK üyelerinin Müslüman olmadığını, sonuç olarak İslam düşmanı olduklarını iddia ediyordu. Sonra tüm Kürt siyasetçileri bu şemsiyenin altına sokarak: “Bu yapıda İslam inancı yoktur, yapının tek özü önce Müslüman olmamak, sonra hiçbir dine mensup olmamaktır, dinsizlik yapısıdır” dedi.
Şakacı Şahin artık İslam adına sürdürülen cadı avının liderliğine soyunuyordu. Daha önce Kürt muhalefete “biber gazı sağlığa zararlı değildir” buyurduğunda da komik değildi belki ama Kürtler aleyhinde nefret pompalamaya başlamıştı bile. Ayrıca meclisteki son konuşmasında hükümetin Kürt milletvekillerin telefonlarını dinlettiğini de itiraf edivermişti. BDP milletvekilleri bu konuda bir soruşturma talep etmişler ama diğer tüm partilerin itirazıyla karşılaşmışlardı. Sonuç olarak, Şahin’in domuz gösterisi kara komedinin bir örneği olarak tarihe yazıldı.
İçişleri Bakanı olduğu günden beri Türkiye onun gaflarına gülmeye çalıştı. Bunların ilki yüzbinlerce insanı kış koşullarında evsiz bırakan Van depreminden sonra gelmişti. Yardımlar zamanında ulaşmadığı için depremzedeler protestolara başlamış ve sonuçta plastik çadırlardan oluşan kentler kurulmuştu. Şahin bir çadır kenti gezerken koşulları alaya alarak “koskocaman sarayda oturuyorsunuz hiç gel dediğiniz yok” buyurmuştu. Depremzedelerin bu “şaka”ya gülme çabaları acı verecek kadar unutulasıydı.
Bundan birkaç hafta sonra bu kez binlerce Kürt siyasetçi, gazeteci ve öğrenciyi içeride tutan siyasi davalar hakkında yorum yapmaya başladı:
“Özgürlük olmadığından şikayet edip duruyorsunuz. Hapisteyken bundan neden şikayet ediyorsunuz? Bu dışarda özgürlük var demektir.”
Kendine özgün mantığı, bu sözleri söylediğinde zaten yeterince ünlüydü. Çünkü bu sözlerden önce kamuoyuna “terör teorisi”ni açıklamış bulunuyordu. Kendi sözleriyle bu “terörün arka bahçesi teorisi” şöyle birşeydi:
“Yani terörü yazdıkları şiirlerle, yaptıkları resimlerle destekleyenler var. Bu terörün arka bahçesidir.”
İdris Naim Şahin, İçişleri Bakanı olarak bugün halkın güvenliğinden ve refahından sorumlu. Umarım onu tanımaktan mutlusunuzdur. Eğer öyleyse, size inanması için bir takla atmanız yeterli. Bu yazı Ece Temelkuran’ın 20.Nisan.2012 tarihinde Al Akhbar’da İngilizce olarak yayınlanan yazısından Efe Moral tarafından tercüme edilmiştir .

Ece Temelkuran - 20.04.2012

Yazmam böyle şeyleri. Özel meseleler bunlar. Ama sanırım bu kez kayda geçmeli. Niye? Anlatacağım.
Sabah sekizdi galiba, belki daha erken. Uyuyorum. Telefon çalıyor, telefonda bir kadın hüngür hüngür ağlıyor:
"Yazını okuyorum şimdi onun mezarı başında. Bugün Yaman'ın ölüm yıldönümü."
Susuyorum.
Ağlarken şaşkınlığıma gülüyor:
"Meral Okay ben."
Yıl 2002'ydi. Irak'a savaş açacaklardı, Meclis'te harıl harıl fezleke çalışması. Mehmet Ali Alabora ile birlikte Savaş Karşıtları sözcüsü yaptılar ikimizi. Kafası kesik tavuk gibi koşturuyoruz, bir Ege Üniversitesi'ndeyiz, bir ODTÜ'de, hatta bir gece Ankara'da Roman mahallerinde davulcu zurnacı örgütlemekte. Geceleri sokaklarda binlerce insan beraber zıpladığımızı hatırlıyorum şimdi:
"Öldürmiycez ölmiycez! Kimsenin askeri olmıycaz!" Arjantin'den dönmüşüm. Kafam bir gönül meselesine bozuk, fena bozuk. O sebeple zaar, Arjantin eylemleri ile Irak işgali arasında, o hengamede yani, bir aşk yazısı yazmışım demek. Hatırlamıyorum şimdi hangi yazı. Bilmem numaramı nasıl buldu, telefonda Meral Okay o yazıya ağlıyor sarsılarak. Ben böyle tanıştım Meral'le. Aşk, o zaman, Yaman'a bir zamanlar yazdığı mektubunda söylediği gibi, "Her şeyin üzerinden atlayabiliyordu". Aşk yüksek atlayabildiği için belki, savaş Türkiye'yi geçip uzun atlayabiliyordu...
Aynı yıl. Sezen konserler veriyor. Ermenice, Yunanca ve Kürtçe şarkılar söylüyor, çocuklarla beraber sahnede. Yer yerinden oynuyor. Paşalar çıldırmış, vatandaş (!) ayakta. İzmir'de konser verilmiş, İstanbul'da verilecek. Fakat Sezen tedirgin. Bir yazı yazıyorum o zaman. Yazıyı sevmiş, Meral'den almış numaramı, Sezen arıyor bu sefer. Konsere davet ediyor. O günlerde de ne varsa, tansiyonum inip çıkıyor. Konser muhteşem. Meral kulise götürürken beni "Meral ben iyi değilim, tansiyonum yükseliyor galiba" dememle küüt! Kulisten içeri yuvarlanıyorum. Gözümü açtığımda sağ kolumda Sezen tansiyonumu ölçüyor, sol yanımda Cemil İpekçi nabzımı alıyor. Ayakucumda Mehmet Ali Birand, Zeynep Oral ve Güler Sabancı! Bir ölümlü bu ebatta bir absürdlüklükle sınanmamalı.
Ertesi sabah yine çok erken bir saatte -erken aramak bu ekibin huyu, böylece anlıyorum bunu- telefonda tanıdık bir ses:
"Bak ben sordum, keçiboynuzu yiyecekmişsin tansiyon için. Göndereyim mi keçiboynuzu!"
Duraklayınca ben:
"Sezen ben, Sezen!"
Çok güldüydük o telefonda ve sonra Meral'le. "Bana bunu yapmayın" dedim, "Gözümü açıyorum Sezen tansiyon alıyor, gözümü kapıyorum bir sabah sen arayıp ağlıyorsun! Sarsmayın beni arkadaş!"
Meral'in bütün gövdesini sarsan bir gülüşü vardı, dipten gelen. Yüzünün tamamıyla gülerdi...
O günler iyi günlermiş. Şimdi bakınca... Sonra Türkiye'ye ağır ağır bir şey olmaya başladı. Sinsi bir tür nefret başını çıkardı bütün duyguların arasından. Alaycılık bütün üslupların arasında belirginleşmeye başladı. "Başka şeyler söylemek lazım" diyenleri askerler değil, hayaletler kovalamaya başladı. Bizans entelejansiyası bir kalyon gibi gıcırdayarak yön değiştiriyordu. Meral, Yaman'ı anlattığı mektubunda söylemiş: "Herkes kendi bacağından asılan koyunlar tarifinde"! Sanki o gün yağan yağmurlar -bugünden bakınca bir kez daha- bu çamurları getirdi. Bu dönemi sonra anlayacağız. Şimdi anlamaya çalışanların başına iş geliyor, malum.
Yıl 2005. Beyoğlu'nda bir kahvede kırık Türkçeli bir adam yaklaştı. Gömlekli, kumaş pantolonlu ve gayetten özgüvenli. Beyefendinin sadece bir yıl sonra beni "Beynelminel" adlı filminde gazeteci rolüne çıkaracağını kim bilebilirdi? Sırrı, o filmde beni "artiz" yapıp, Meral'i de konsomatris rolüne çıkararak bir dönemi anlattı. Şimdi bakıyorum Meral'in yarım yamalak yazılmış biyografisine. Aceleyle hazırlandığı öyle belli ki. "12 Eylül döneminde yaşadıklarını Beynelminel filmine yansıttı" diyor biyografiler, kesip kesip yapıştırmış bütün siteler. TİP'in işyeri temsilciliğini yapmış, sonuna kadar her röportajında muhalif olduğunu hissettirmiş bir kadının, aşkını ve isyanını memleketiyle birlikte yaşadığı on yıllar öyle bir cümle ile... Neyse.
Sonra davalar başladı. Sonra Türkiye biraz daha değişti. Taşları bağladılar azizim, taşları sıkı sıkı bağladılar. O yüzden Meral ciğerinin derdine düşmüşken, o güzelim kadını, tehditler yüzünden ev taşımak zorunda bıraktılar. Muhteşem Yüzyıl'da Kanuni, Hürrem'i öptü diye ve bilmem hangi kutsallar zedelendi diye, kanser tedavisi sırasında Meral'i polis korumasına mahkum ettiler. Sübhaneke, dinimiz, amin. Taşları bağladılar azizim, geri kalan herkesi susturdular. Sadece ezberlettikleri şarkıları söyleyebilenleri ekranlara oturttular. Öpüşmeden aşık olanlar, kavga etmeden yenenler, cin olmadan adam çarpanlar ülkenin yeni kurallarını koydular.
"Bana bak! Söz ver bana. Konuşacaksın. Susmayacaksın"
dedi Meral. Şubat ayında, o delirmiş gibi kar yağan günlerden birinde, yine bir sabah telefonunda:
"Derhal buraya geliyorsun!"
"Kayda Geçsin" çıkmış, malum saldırılar başlamış. İşsiz kaldığımda da aramış, ama Meral o günlerde kesinlikle daha yakın temas gerektiğine karar vermiş.
Eve girdim, elinde televizyon kumandası, ekranda iki soytarı "Türkiye'de demokrasi ne güzel! Ah ne güzel!" makamından analiz manaliz bir şey yapıyorlar. Meral küfrediyor:
"Kardeşim sen kendini daha beter mi hasta edeceksin!" dedim.
"Yok yok" dedi, "Bana iyi geliyor. Küfrediyorum bol bol."
"Anlat bakayım, ne oluyor?" dedi. Anlattım. "Delirtecekler beni Meral" dedim, o zaman işte "Bak ben kibarlıktan kanser oldum. Sus sus sus... Sonra böyle oldum. Bana bak! Söz ver bana..." Sonra 12 Eylül'ü anlattı. Biraz Yaman'ı. Ölüm tehditlerini anlattı. Cüppeli cüppesiz tehditleri... "Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu" dedi.
Sonra Meral gitti...
İnsanın en çok asaletini hırpalıyor memleketim. Ne ümidini, ne inadını ama en çok yasının asaletini... Eti parça parça koparan alıcı kuşlar gibi. Yaşarken onu kanser edenler, daha son nefesini verir vermez yağlı yağlı sırıtmaya başladılar internet sitelerinden. Bir araba irin. Ayıptı eskiden böyle şeyler. Ama Meral'in dediği gibi, "Bir şey oldu memlekete."
Onu ilk tanıdığım günlerde yüzbin insan yürüyorduk Ankara'da. "Savaşa hayır!" diyorduk. Gazetelerde harıl harıl savaşa karşı yazıyordu yazarlar. Yazmayanı çok ayıplıyorduk. Şimdi bakıyorum, ayıplayacak pek insan bırakmadılar. Şimdi bakıyorum da Meral'in kanseri, ayıplanacaklar karşısında kibarlık gösterip susmaktan olan kanseri yani, bu memleketle ilgiliydi. Meral'i uğurladığımız gün Suriye ile savaşın çıkmasından yakın bir ihtimal olarak bahsedildiği bir gün. Kimse yürümüyor sokaklarda. Yürüyenler ekseriyetle voltada. Sonra "Aşk niye yok?" diye sorarsanız diye Meral söylemişti mektubunda:
"Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde.
Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk.
Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara."
Yazmam böyle şeyleri, özel meseleler bunlar. Ama bu kanserin bu memleketle ilgisi var. Bu aşkın olduğu kadar...
Kederim sana nur olsun Meral.

Ece Temelkuran'ın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde Cumhuriyet için kaleme aldığı yazı:

Seni bekliyorlar - Ece Temelkuran

Seni bekliyorlar...

Bakıyorsun, bakıyorsun, bakıyorsun... Sonra bırakıp elinden gazeteyi, düşürüp televizyonun kumandasını, şöyle diyorsun:

“Bundan daha fazlası olmalı!”

Pencerenden bakıyorsun hayata, memlekete, insanlarına. Kan gövdeyi götürmüyor, evet. Ama küf gibi, nem gibi bir şey var içten içe her şeyi çürüten. İnsanın içini sıkan bir sessizlik. “İnsanlar nerede?” diyorsun, “Bir ben miyim dayanamayan?” Hiç komik olmayan, dev bir şakanın içinde sıkışıp kalmış gibisin. “Bir şey olacak herhalde” diyorsun, “Eninde sonunda bir yerinden açılacak bu tuhaf hava... Herhalde.” Düşünüyorsun:

“Bu böyle gitmeyecektir herhalde” diyorsun, “Gidememeli.”

Bakıyorsun, bakıyorsun, bakıyorsun... Basbayağı da gidiyor işte. Pınar Selek’e müebbet istemiş savcı. Pozantı Cezaevi’nde tecavüze uğramış çocuklar, başka bir cezaevine gönderiyorlarmış evleri yerine. Profesör Büşra Ersanlı doktora bile gidemediğini söylüyormuş cezaevinden. Ragıp Zarakolu’na güç bela vermişler bir daktilo. Ahmet ile Nedim, yıllarca çıkmayabilir diye yazıyormuş yabancı gazeteler. Bir 12 Eylül yargılamasından bahsediyorlar, zalimin umurunda olmayan bir vızıltı. Öğrencilerin ümüğüne çökülmüş, gazetecilerin yerine palyaçolar koymuşlar ekranlara, palyaçolar ahlak dersleri veriyorlarmış, demokrasi dersi de var isteyene. Herkes teröristmiş meğer, sendikacısı, avukatı, öğretmeni, çocuğu, yaşlısı... Müjdeler veriyormuş muktedir, yeni cezaevleri yapıyorlarmış mis gibi betondan. Bütün dereleri satacaklarmış, bütün dağların karnını deşeceklermiş, trenleri devirenler nükleer santral kuracakmış, ekmekleri artık lütuf edeceklermiş yoksullara, yanlışlıkla öldürdükleri çocukları katır sırtlarında taşıyacaklarmış, ağlayanın da canına okuyacaklarmış...

Bakıyorsun, bakıyorsun, bakıyorsun... “Bir yerde bitecek herhalde bu saçmalık” diyorsun. Televizyon seninle dalga geçiyor, gazete tutmuş karnını gülüyor sana, radyo desen hep göbek havaları... Her şey sana aslında hiçbir şey olmadığını söylüyor. “Dert icat ediyorsun yok yere” diyorlar hep birlikte, “Deliriyorsun belki de”.

Sonunda yoruluyorsun, tek başınasın ya, ondan biraz da. Diyorsun ki “Canı ceheneme! Bakmayıvereyim, görmeyivereyim. Şu ahir ömründe, şu canına yandığım memlekette gördüm göreceğimi yeterince.” Kapatıyorsun televizyonu, gazeteyi kıvırıp koyuyorsun görünmeyecek bir yere, radyonun da sesini kısıverince, eh pencereyi de kapat oldu olacak, yum gözlerini de... Tatlı, ılık, karanlık bir sessizlik. Dursan duracaksın öyle. Hiç konuşmasan, hiç bilmesen... Ama işte durulmuyor. Duramazsın. Çünkü yaşamak gerekiyor ölmedikçe. Çünkü herkes, tıpkı senin gibi onlar da seni bekliyor kapatmış penceresini evinde. Seni bekliyorlar. “Yeter ulan!” diyeceksin diye.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget