Makaleler "Ruhat Mengi"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Ölen gençler için başsağlığı dilendi mi? - Ruhat Mengi
Polis şiddetiyle kaç gencimiz hayatını kaybetti ve hala komada olan, uyutularak yaşatılmaya çalışılanlar var. Karşılaşıp konuştuğum birçok vatandaşın aynı konuyu dile getirmesi dikkat çekici.. Diyorlar ki; “Bugüne kadar bu derece önemli olmayan konularda bile Başbakan ve bakanlar ailelere telefon açarak konuştular, polis kurşunuyla veya attıkları gaz fişekleriyle hayatını veya organlarını kaybeden gençlerimizin ailelerine ise başsağlığı diledikleri duyulmadı. Üstelik ‘devletin hatası, Hükümet’in yanlış kararlarıyla oluşan şiddet’ yüzünden hayatını kaybeden pırıl pırıl gençlerimizin ailelerine başsağlığı dilendi de biz mi duymadık?”..

Önemli bir konu ve yalnız Hükümet’i değil, valilerden, Emniyet Genel Müdürü’ne kadar bürokratları da ilgilendiriyor. Ortada çok fazla “şüpheli” olay olduğu gibi açık ve net polis kurşunu ve gaz fişeği nedeniyle ölümler var. Balyoz, Ergenekon gibi davalarda “sahte deliller, tutarsız iddialar” dışında suç bulamadıkları halde insanları “yapacaktınız, planlıyordunuz” benzeri iddialarla yıllarca cezaevine tıkmalarına “kaçabilirler” gerekçesi gösterildi. Bir tarafta şimdiki zamanda somut, gözle görünen olaylar, diğer tarafta gelecek zamana ait “ihtimaller, iddialar”..

Somut olay ve gelecek zaman..

Somut olaylarda, örneğin “palalı saldırgan” örneğinde suçlu kolayca yurt dışına çıkıyor, Öcalan’a bile “nefes darlığı var, 64 yaşında” diye iki odalı hücre sağlanıyor, “gelecek zaman iddiaları”nda üç-beş metrekare odalarda en az iki kişi kalan gazeteciler, yaşlı başlı rektörler, komutanlar.. Ve ülkenin bu onurlu insanları “kaçarlar” diye yıllar sonra ya hala “tutuklu” bekletiliyorlar ya da “sahte delillerle” mahkum ediliyorlar.

Adalet yok, bakanı var!

Eh, buna da “adalet” denmez, değil mi arkadaşım.. Denmez de, “adalet”in olmadığı yerde “Bakanı” neden var asıl anlaşılmayan o!

Burada bir yalan var!

Gezi gösterileri sırasında ve sonrasında “Cami’de içki, başörtülü kadına saldırı” gibi hiçbir görüntüsü bulunmayan, AB Bakanı Egemen Bağış’ın “onlara camideki olayın görüntülerini izlettik” dediği yabancı büyükelçilerin bile “biz görmedik” diye yalanladığı iddialar defalarca tekrarlanarak topluma beyin yıkama yapıldı.

“Gençlerin vurulduğu olaylar” ise gizlenmeye çalışıldı, polislerin kask numaraları kapatıldı, suçluların isimleri saklandı, ifade vermeye bile gönderilmediler. İstiklal Caddesi’nde polislerin yanında ve onların neredeyse yardımıyla “beyaz gömlekli, sakallı” bir saldırgan bir göstericiyi tuğlayla öldüresiye dövdü, TV’de yayınlandı, o suçlu cezalandırılmadığı gibi olay kapatılıverdi.. İki ayrı gösteride ortaya çıkan “Palalılar”da aynı tutum sürdü ki aynı akşam bir sopalının “ben sizdenim amirim” demesi meselenin özüdür.

Otel dediğin budur işte!!!

Eskişehir’de “eli sopalı bir grup” tarafından dövülerek hayatını kaybeden 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz olayında da suçlular bulunamıyor, çünkü tam onun dövüldüğü dakikalar MOBESE kameralarında ve olayın geçtiği sokaktaki otelin kayıtlarında yok (!). Şimdi, şehirde vatandaşın emniyetinden-güvenliğinden sorumlu Eskişehir Valisi dış kapının tokmağı havalarda “eylemciler kendi arkadaşlarını öldürmüş olabilir” şeklinde mümtaz bir cümle kurabiliyor, bu bir yana..

“Göstericiler polis şiddetinden otele doğru kaçınca hem şalteri indirerek elektriği kestiğini, hem de kapıları kilitlediğini” söyleyen Otel sahibi Erdoğan Gözseçen’in (işte “insaf” budur, otel isen “yalakalık yapmak, göze girmek için” canı tehlikedeki gençlere kapını kapatacaksın) verdiği ifadede çelişkiler var.

Nasıl anladın acaba?

Önce diyor ki; “Polisin göstericilere müdahalesi başlayınca otele doğru kaçtılar, şalteri kapattım, bu nedenle kamera o süre içinde kaydetmemiştir”.. Aynı açıklama içinde “Sivil polisler ve yanlarında sivil giysili bir kişinin göstericileri kovaladığını, sivil polisler belden aşağı copla vururken bu kişinin ‘elinde meşe sopayla’ başlarına vurduğunu, bu kişinin kendisini göstericilere ‘çeşitli partilerin gençlik kolları başkanı’ olarak tanıttığını ve “polise şişe atmalarını söylediğini” anlatıyor, ona “tam bir provokatördü” diyor.

Önce “polis” kovalamaya ve şiddete başladı (ki kaçtılar), sonra “sivil polis” oldu.. Sivil “polis” olduklarını anladığı yetmedi, diğer sivil giyimlinin “polis olmadığını” ve aslında polis olmayanın “Ali İsmail’in başına vurduğunu” da anladı. Ve bu şahsı nasıl tarif ettiğini incelerseniz, sadece “parti adı”nın eksik olduğunu da görüyorsunuz. Yani polisi suçlu olmaktan çıkarırken suçlunun “bir muhalefet partili” olduğunu işaret ediyor. Üstelik “başına öldürecek kadar vurulan genci” de öylece uzaktan seyretmiş.

Polis bulacak?

İsmail’in dayak görüntülerinin “MOBESE ve otel kameralarında olmaması” kesinlikle açıklanamaz, ayrıca bu otel sahibinin yalan söylediği de ortadadır. Tabii polisten bu yalanı anlamasını ve otel sahibi hakkında “yanıltıcı ifade”den işlem yapmasını veya “kameraların neden kapalı olduğunu” ortaya çıkarmasını bekleyecek kadar saf değiliz! Yazık oldu gençlerimize, ancak düşman bu kadar acımasız olabilir!

Örgüt üyesi olmak ne kolay! - Ruhat Mengi
Bugüne kadar gazetecisinden, Genelkurmay Başkanı’na, bilim adamından, rektöre kadar “terörist” suçlamasıyla karşılaşan yüzlerce insanın hayatından yıllar çalındığı, kendilerinin ve ailelerinin onurunun zedelendiğini gördük. Hem de “bilirkişilerin hatta dünya çapındaki Microsoft firmasının sahte olduğunu açıkladığı deliller”le, hem de “hukuka aykırı” olduğu söylenerek kaldırılan “özel yetkili mahkemeler”le..

Yufka yürek sızlamaz mı?

Şimdi de elinde “biber gazına önlem” olarak “dibinde birkaç damla bulunan (fotoğrafta görülüyor) sirke şişesi” taşıyan 17 yaşındaki kızı da “Molotoflu örgüt üyesi, militan” yaptılar ya, bu etiketin insan üzerine yapıştırılmasının ne kolay olduğunu sanırım bilmeyen kalmadı.
Ama asıl çelişki İstanbul Valisi’nin “Benim gibi bir yufka yürekliye faşist demelerini kabul edemem” sözünde yatıyor. “Bir yüreğe sahip olmak” tabii önemlidir ama valiler için daha önemlisi “vatandaşın demokratik haklarını bilmek ve onların güvenliğinden sorumlu olmak”tır. Duygudan önce “görev bilinci” gelir böyle işlerde..
Polisin kafasına yakın mesafeden attığı biber gazı fişeğiyle ağır yaralanan iki genç kızdan biri olan lise öğrencisi Dilan’ın babası “Kızımın herhangi bir örgütle ilişkisi olduğunu kanıtlayamazlar. Valinin onu suçlayan sözleri acımızı iki kat arttırdı. Kızımın terörist gibi gösterilmesinden sonra onun geleceğinden endişe duymaya başladım. Vali bu beyanları yaparken elini vicdanına koysun” diyor.
Acaba yufka vicdanlı Vali Mutlu Bey, kendisine söylenen sözü “kabul etmez”ken, daha 17 yaşındaki genç kızın ve ailesinin “terörist” suçlamasını nasıl kabul edebileceğini düşünüyor mu? Onun geleceğine silinmesi güç bir kara iz bırakmak “yufka yüreğini” sızlatıyor mu?
Sadece meraktan soruyorum, çünkü artık sorular bile bu olaylar karşısında anlamını yitirdi!


*****

Anayasa için kimin acelesi var?

TBMM Başkanı Cemil Çiçek yeni anayasa için; “Vatandaş sonuç bekliyor, işi geciktirme imkanı yok. Güneş batmak üzere. Karanlığa kalmadan bu iş bir an evvel yapılmalı” demiş. Tam bir bilmece-bulmaca gibi bu anlatım..

Güneş, karanlık, vatandaş!

Hangi güneş batıyor, hangi karanlıktan söz ediliyor? Yeni anayasa için hangi vatandaş bu kadar acele içinde?
Tamam yeni anayasa yapılacak ama “milletin iradesi” denilen Meclis, oradaki partiler hiçbir konuda bilgi sahibi değilken, PKK’lı Karayılan bile “çözüm diyorlar, çözüm nedir kimse bilmiyor, muhalefet partileri süreç dışı bırakılıyor” derken.. Ortada “getirilmek istenen başkanlık sistemi” gibi çok ciddi ve “Türkiye’ye uymayacağı ve tam baskı sistemine döneceği” neredeyse tüm hukukçular ve siyaset bilimciler tarafından açıklanan bir değişiklik varken anayasa aceleye getirilir mi?

Polemik değil,küfür-hakaret!

Meclis Başkanı’nın sözleri sadece “PKK’nın acelesi”ne yorulabilir ki onun acele ettiği konu elbette önce tüm topluma açıklanmalıdır. Anayasa her vatandaşın hayatını, ülkenin geleceğini yakından ilgilendiren bir toplumsal sözleşme olduğuna göre şimdiye kadar önemli değişiklikler çoktan açıklanmalıydı.
Bu yapılmıyor, süreç devamlı olarak Meclis içi kavgalarla, milletvekillerine ana avrat küfürlerle, partilere “bugünle değil, geçmişle ilgili” saldırılarla, birbiriyle tamamen zıt partileri “ilişkilendirerek puan kaybettirme” çabalarıyla yürütülüyor. Bir yanda “temiz siyaset”ten söz edilirken öte yanda hiç görülmemiş yalan ve iftiralar uçuşuyor.

‘İktidar anayasası’’ olmamalı!

Bence Cemil Çiçek tam aksine “Anayasa aceleye gelmemeli, toplum ne yapıldığını PKK’dan önce veya en azından PKK’yla birlikte öğrenmeli.. Başkanlık sisteminin Türkiye’nin mevcut siyasi yapısı ile bize uyup uymayacağı da iyi anlaşılmalı, bu hayati bir konudur, demokrasiyi-rejimi ilgilendirir. Yapılacak anayasa ‘BİR VEYA İKİ PARTİ’nin anayasası’ olmamalı, meşruiyeti tartışılır olmamalı” dese daha doğru olacaktı. O bunu söylemesi gerektiğini bilecek kadar deneyimli bir siyasetçi..
“Güneş veya karanlık” asıl bu tür hatalarla gündeme gelecektir zira!

*****

Görünmez kaza!

Bu da gerçekten görünmez kaza.. Cumartesi günü ilk yazımda ara başlıklardan birinde “milletvekili değilse?” içinde “millitvekili” olarak geçmiş sözcük.
Benim gönderdiğim yazıda bu hata yok ama büyük harflerle yazdığım ara başlıklar baskıya geçerken “küçük harf”e çevrildiği sırada harf hatası ortaya çıkmış.
Okurlarımdan ben özür diliyorum.

Başbakan Erdoğan yaptığı son konuşmalardan birinde neredeyse 5 yıldır sürmesine ve milletvekili seçilen tutuklular başta olmak üzere siyasi tutukluların “binlerce kez” hakim karşısına çıkıp ifade vermelerine rağmen bir türlü kesin suç delilleri ortaya konamayan “Ergenekon Davası”ndan, çok çocuk yapılması gerektiğinden ve içkiye yasakgelmesinin ilk adımından söz etmiş.

Halkın oylarıyla seçildiği söylenen hapisteki milletvekillerinin “seçilip de içeri girmediklerini, seçim yapıldığında zaten içerde olduklarını” söylemiş. Tarafsız gözle ve hakkaniyetle değerlendirme yapılacaksa hukuk “şahıslara göre” değerlendirilemez. Bunu söylediğiniz anda “seçim yapıldığında hakkında suç dosyası olan” insanların milletvekili seçildikten sonra dokunulmazlıkları nedeniyle rafa kalkandosyalarına da bakmak gerekir.

867 dokunulmazlık dosyası!

Şu anda TBMM’de tam “67 ayrı suçtan 867 dokunulmazlık dosyası” var bekleyen.. Bakanlık ve hatta daha üst görevlerde bulunanların “resmi ve özel evrakta sahtecilik, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, ihaleye fesat karıştırma, zimmet, kalpazanlık, sahte belge, panik yaratacak şekilde ateş etme, yargı görevi yapanı etkileme, seçim veya imar kanununa muhalefet” ve daha birçok suçtan dosyaları olduğu görülüyor. 4-5 yıldır cezaevinde “özel yetkililer hala suç delili araştırdığı için” hapis tutulan dünya çapında cerrahlar, profesörler, milletvekilleri, gazetecilerin bu şekilde dosyaları var mı?

Zenginler ve çok çocuk..

“Hükümete karşı suç işledikleri” iddiasıyla onlar 5 yıl tutuklu olarak duruşma bekletiliyorsa, örneğin 3 erkten biri olan “yargı”ya karşı suç işleyen milletvekilleri neden dışarıda? TBMM’de bekleyen dosyaların sahiplerinin hepsi bu suçları “seçildikten sonra” mı işlediler, yoksa çoğu “seçildiği için” mi yargıdan kaçabildi? Doğrusu bu cevabın da verilmesi gerekir değil mi?

Başbakan “zengin, para sıkıntısı çekmeyen” vatandaşları kastederek “Biz nüfus artsın istiyoruz, para var, neden çocuk yapmıyorlar” diye sormuş. Bunun cevabı da “demokrasi nedeniyle” olmalı.. Aklı ve eğitimi olan herkes, parası olsa da olmasa da “kaç çocuk istiyorsa, kaç çocuğa zaman ayırıp iyi eğiteceğini ve koruyacağını düşünüyorsa” o kadar çocuk yapar. Hükümetler kaç tane istiyorsa o kadar değil.. Bu soru herhalde dünyada ilk kez bir başbakan tarafından sorulmaktadır. Dünkü haberdi; “CIA Türkiye’nin nüfusunun kendi verilerine göre 80 milyona yakın olduğunu” açıklamış. Türkiye’nin istatistik kurumu TÜİK itiraz etmiş; “5 milyon fazla söylüyorlar” diye.. Ülkenin nüfusu hızla 100 milyona yaklaşırken, naylon barakalarda yaşayan insanlar, kıyafetiayakkabısı olmadığı içinokula gidemeyen çocuklar varken, cinayetten çocuk tecavüzüne hiçbir suç önlenemez iken, işsizliğin azalması için sorumluluk iş adamlarına devredilirken, asgari ücretli iş çağrılarına binlerce kişi koşarken Başbakan’ın zengininden yoksuluna her aileye “çok çocuk” taleplerini sürdürmesi nasıl yorumlanabilir acaba?

Üniversite olayları içkiden mi?

Aynı konuşmada dikkati çeken bir “içki vurgusu” da var.. “Alkolle Mücadele Yasası”ndan söz ederken “üniversiteye gelen genç kafayı bulup geliyor. Kafa kıyak, eline bilgisayar alacağına döner bıçağı alıp arkadaşına saldırıyor” dedi Başbakan. Hiç mi hiç akla gelmeyen bir örnek bu.. Üniversite okuyan herkes bilir ki zaman zaman karşıt görüşlü grupla arasında çatışmalar çıkıyor (tabii Dicle Üniversitesi’nde PKK ve Hizbullah taraftarları arasındaki gibi olanlar bunun dışında.). Ellere döner bıçağı alarak saldırma da yeni bir olay değil.. Çoğu şiddete pek meraklı, TV’deki aile dizilerinde bile kavgadan, silahtan, saldırıdan başka bir şey görmeyenbu millet yalnızca üniversitede bıçaklı saldırı değil aile içinde “elinde bıçakla kadınları doğrayan kocalar”ı izliyor her gün..

Siyasetçilerinin gazetecilere “çapulcu, köpek” benzeri sözel şiddet içeren konuşmalarını duyuyor. Şiddet şiddeti getirir, balık baştan kokar. Hele de “gerçek suçlular” cezasız kalıyorsa.. İçkiye yasak gelecekse nasılsa gelecek, yakında restoranlarda içkileri de sigara gibi kapılarda içecektir insanlar.. Ama üniversite olaylarını “kafaları iyi olduğu için” şeklinde yansıtmanın da geçerli bir örnek olmadığı kesindir!


Kadın eli sıkmayan akil!

Doğu Anadolu akillerinden Abdurrahman Dilipakkadın eli sıkmaz. Onunla birkaç kez aynı TV programlarına katıldığımız için biliyorum, her seferinde unutarak elimi uzatır ve öylece elim havada kalakalırdım. Demek ki dini anlayışına göre “erkeğin kadın eli sıkması” ve tabii aksi olan “kadının erkek eli sıkması” da dindarlık dışı bir davranış oluyor. Yani kadınların “başını örtmesi” de örneğin, onları “yeteri kadar dindar” yapmıyor. Bu anlayışına göre devletimizin en tepesinde olan Cumhurbaşkanı’nın veya Başbakan’ın eşlerinin “el sıkması”da Dilipak’a göre din dışı olmalı..

Nefret söylemi

Öcalan’ı “büyük önder Atatürk’le bile karşılaştırmaya kalkan” akil çıkmıştı, bu akil de onu Türkiye’nin 9’uncu Cumhurbaşkanı Demirel’le karşılaştırmış. “Öcalan’ın söylemlerindeki İslami referansları neye bağlıyorsunuz” sorusuna “Apo dini çevrelere mesaj veriyor, bence Çoban Sülü’den, Nurlu Süleyman’dan daha sahici bir dil kullanıyor” dediği cümlenin tamamını yazmıyorum. Ama eğer başkalarına “nefret söylemi” diye bir suçlama yapılabiliyorsa onun söyledikleri bu söylemin ta kendisidir.

Terörist yüceltilirken..

Aynı konuşmada; din gibi bir konuda Demirel’in konuşmalarını, görüşlerini değerlendirme hakkını (dinine bir baksın bu hakkı var mı) kendinde görürken diğer tarafta Öcalan’ın “Zerdüştlük, ateistlik iddialarına karşı dini değerlere saygılı olduğunu göstermeye çalıştığını” söylüyor.

Hakkında “ateist” iddiası olduğunu söylediği Öcalan’ı sempatik, Demirel’i antipatikgöstermeye çalışıyor, akilliği bu.. Daha kısacık süre önce Başbakan “BDP eğer terör örgütünün peşinden ayrılmazsa onlarla da görüşmeyiz”dememiş miydi? Kendi seçtiği akillerin, hem de Atatürk’e ve ülkenin 9’uncu Cumhurbaşkanı’na zarar verirken “terör örgütünün başı”nı bu kadar yüceltiyor olmalarına ne diyecek merak konusudur. Zıvanadan çıktı bu iş, konuşmasınlar bari!

Dün ülke genelindeki tabloya baktığınızda “Çözüm süreci” denen “PKK ile anlaşma” süreci konusunda tamamen birbirine zıt iki durum vardı.. “PKK ile anlaşma” diyorum zira bu sürecin asıl nedeni “terörün bitirilmesi, anaların ağlamaması” olduğuna göre olay “PKK’nın teröre son vermeyi kabul etmesi”dir, gerisi laftır.
“PKK’nın saldırıları hangi talepler sağlanırsa duracak” çözüm dediğimiz şey tamamen bu! Şimdi iki zıt durum nedir ona bakalım..

Geri çekilme yok!

Bu ara başlığı aynen daha önce de kullanmıştım, geçen sürede bir adım ileri gidilmemiş olmalı ki dünkü haberde “PKK’nın yönetim kadrosundan” Duran Kalkan “Şu anda terör örgütünün geri çekilmesinin söz konusu bile olmadığını, tam tersine Iraktaki PKK’lıların Türkiye’ye gelmek istediğini” açıklıyordu.
Hem de şu sözlerle: “Güney Kürdistan’daki (Kuzey Irak) gerillalar Kuzey Kürdistan’a gitmek istiyor. Geri çekilme yok, herkes yerli yerinde ve PKK ‘ateş kes’ konumundadır. O üretilen senaryoların, söz konusu iddiaların hiçbir geçerliliği yok. Ya ‘SOMUT ADIMLAR’ atılır veya önder Apo doğrudan girişimde bulunur. Gerillanın öyle kolay ikna edilmesi mümkün değil”.. Arkasından da “yönetimimiz bunları laf olsun diye veya siyasi üstünlük sağlamak için söylemiyor” demiş.

Kuzey Kürdistan’ın sınırları?

Kendimizi “akil” zannederek (Hükümet seçmezse sayılmaz) açalım; Türkiye’de Kuzey Kürdistan şimdiden ilan edilmiş sayılıyor. Tekrar edeyim; Kuzey Kürdistan’ın sınırlarını da tam çizsinler artık, akiller milleti “neye ikna edeceğini, hangi konuda ‘halkın duygularını öğrenmeye’ gittiklerini” kendileri bile bilmiyor hala..
Başbakan Erdoğan’ın çok emin konuştuğu “silahları bırakıp, sınırlardan geçip geri çekilsinler” konusu için, “barış süreci başarıyla yürüyor” iddiaları için; “üretilen senaryoların hiçbir geçerliliği yok” diyor, “bırakın çekilmeyi, tam aksine Irak’tan Türkiye’ye yeni PKK’lılar gelecek” diyor.
Zaten “çekildik” deseler, bunun doğru olduğunu, tamamının (istediği anda hemen dönecek şekilde) sınırları geçtiğini, Kuzey Irak veya Suriye’ye gittiğini nereden bileceksin? Sınırlarını kontrol edebiliyor olsan bu olaylar yaşanmazdı, değil mi? Ayrıca kim terörist, kim değil hangi ölçü aletiyle anlayacaksın?

Akiller yanlış içinde..

Yukarda (ve daha önce birkaç kez) söz ettiğim gibi; akiller bölgelere gönderildi ama halka neyi anlatacaklarını, “hangi somut çözüm konusunda halkın görüşünü alacaklarını” kendileri de bilmiyorlar, zira ortada çözüm yok, bu sürece başlanan noktada (hatta “daha çok PKK’lı Kuzey Irak’tan geleceğine göre” daha kötü durumda) olduğumuzu PKK açıklıyor.
Buna rağmen akiller “bizim işimiz halkın duygularını öğrenmek” diye dolaşıyorlar. Ege Bölgesi’nde görevlendirilmiş akillerin başkanı, iktidara yakın bir anketçi olan Tarhan Erdem bir gün önce İzmir’de “akillerden Baskın Oran”ın yanlış şeyler söylediğini “Baskın Bey’in kullandığı bazı kavramlar Türkiye için yanlış. Benim kanaatim ‘herkes kendi tanımını’ söylüyor” diyerek kabul etmiş.

Öcalan’ın bırakılmasına zemin..

Diyarbakır’daki akiller ise boyunlarına taktıkları hediye poşularla konuşmuş ve halkla görüşmelerinde “Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasının ön plana çıktığını” bildirmişler. Şimdi, bunlara baktığımızda daha ilk günden “akil” diye gönderilenlerin yanlış şeyler söylediğini, kendilerinin bile buna tepki gösterdiğini ve Öcalan’ın serbest bırakılması için bir zemin oluşturma gayreti olduğu görülüyor.
Bu “akil insanlar”ın gönderilme nedenlerinden biri zaten “anayasada yapılacak ve kabulü imkansız denecek kadar zor ve büyük değişiklikler” için halkı hazırlamak, iktidara tepkileri azaltmak.. Bir başkası; “milletvekilleri gitse onların karşılaşacağı tepkileri akillerin göğüslemesi”.. Ama..
Ama Tarhan Erdem’in “benim kanaatim herkes kendi tanımını yapıyor” sözü kabul edilemez bir durumu anlatıyor. Ülkenin her bölgesine gönderilen gruplar böylesine ciddi ülke sorununda “ÇOK CİDDİ” yanlışlar yapamaz. Kafasına göre takılamaz. Takılırsa sorun çözeceğine çok daha büyüğünü yaratır. Olup biten de aynen budur!

Tam bir hedef gösterme!

Ege Bölgesi akillerinden Baskın Oran’ın İzmir’de yaptığı ve Tarhan Erdem’in tepki göstererek düzeltmeye çalıştığı konuşmada öyle ifadeler var ki Oran’ın tek tek açıklaması gerekir. Somut bir suçu olmayan (bazıları sadece kitap yazdıkları için) yüzlerce kişi 4-5 yıl hapsedilirken “büyük kitlelerin hayatını tehlikeye atacak” konuşmalara göz yumulması kadar büyük çelişki olur mu?

Anayasadaki ‘özerk bölge’

Akillerden Baskın Oran “Ezilen başka toplum kesimleri silahlı mücadele etmedikleri için dikkate alınmadılar” derken (hangi kesim bu, onu da açıklamalı), “acaba kabahati işleyen; silahlı mücadele eden mi (PKK), yoksa silahlı mücadele etmediği için hakkı verilmeyen mi” de diyor.
Yani PKK terör yaparak, binlerce kişiyi öldürerek bir suç işlememiş, halka anlattığı bu..
Ve sonra “eğer PKK’ya istekleri verilmezse metro istasyonları ve AVM’ler her gün patlar” diyerek yeni terör hedefini gösteriyor. Aynı konuşmada “akiller yerine Hükümet ve iktidar partisi anlatsa oy kaybedeceği” konuyu laf arasında açıklıyor; “Güneydoğu Bölgesi ‘özerk bölge’ olacaksa, ‘bölge meclisi’ kurulacaksa İzmir de Ege Bölgesinin merkezi olacaktır.”
Kilit sözcükler “özerk bölge ve bölge meclisi”.. TBMM ile aynı haklara sahip olmak isteyen bölge meclisi bunlar.. Bırakın PKK yöneticilerinin artık “özerk bölge”yi de geçip doğrudan “Kuzey Kürdistan” demelerini, diğer bölgelerin böyle bir talebi hiç duyuldu mu?
Halk çok iyi izlemeli verilen mesajları!

Sinema ve dizi oyuncusu Ceyda Düvenci geçenlerde konuşma yaptığı bir toplantıda “Akil insanları arıyorsak asıl akil adamlar Silivri’de.. Gazeteciler, aydınlar, üniversite hocaları var aralarında.. Düşünceleri nedeniyle orada yatıyorlar. Fikirlerin özgürce savunulduğu, basının özgür bir ortamda ve hiçbir müdahale ile karşılaşmadan görevini yaptığı günlerin bir an önce geri gelmesini istiyorum” demiş. Ülke sanatçılarının, aydınlarının çoğunun karnından konuştuğu ve baskılara boyun eğdiği bir ortamda gerçek bir sanatçı tepkisi duymak ne güzel, bravo Ceyda Düvenci’ye.. Ülkenin en iyi yetişmiş insanlarını Silivri’ye tıktılar, 5 yıla yakın zamandır “tıkmalarına neden” arıyor ve bulamıyorlar. Mesela gazeteci-Yazar ve CHP Milletvekili Mustafa Balbay’ın yıllarını çaldılar, hala hayatının geri kalanını da hapiste geçirmesi için uğraşıyorlar, ailesinin, çocuklarının hayatını kararttılar ama “neden”leri yok!

Bir plaket verilmiş Balbay’a.. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu’nun 5’inci yıldönümü dolayısıyla yapılan etkinlikte kendisi bulunamadığı için (MİLLETVEKİLİ HAPİSTE), plaketi kardeşi Suat Balbay almış ve o sırada Mustafa Balbay’ın gönderdiği mesaj okunmuş;

“Silivri’den ne zaman çıkacağımızı bilmiyoruz ama nasıl çıkacağımızı çok iyi biliyoruz” diyor. Okuyunca iki anlam geliyor akla.. Ya “yaşlanana ve konuşamaz, yazamaz hale gelene kadar bizi buradan çıkarmayacaklar” demek istiyor.. Bu değilse “Öcalan bırakılana kadar çıkarmazlar”..

Kul hakkı yemek..

Bence 3’üncü bir durum daha var; bu yapılan eziyet,işkence eğer hukukta çözüm bulamıyorsa “Allah katında” bulacak ve “çözümü Allah gönderecek”tir, ben buna inanıyorum.. Bu kadar büyük bir günah, yüzlerce kulun hakkını yemek, özgürlüğünü, ailesiyle beraberliğini çalmak, o ailelere de hapsettikleriyle birlikte azap çektirmek cezasız kalmaz..

Sanki millet bugüne kadar dinini bilmiyormuş da, öğrenmeleri “bir siyasi parti sayesinde olmuş gibi” devamlı olarak dinden, inançtan söz edenler, laik bir ülkede siyasetle dini karıştıranlar herhalde “kul hakkı yeme”nin anlamını iyi biliyorlardır, bilmiyorlarsa hemen “OKU”sunlar! Silivri olayı, “özel yetkili” azabı, Türkiye tarihinde silinmeyecek bir kara leke olarak kalacak!

Suçluyu bırakırsanız ‘çocuk tecavüzü’ olur tabii!

İçim parçalanarak okudum yine.. Bu kez de Kocaeli Gölcük’te 13 yaşında ilköğretim okulu öğrencisine 29 alçak, 29 ahlaksız tecavüz etmiş.. İçinde zengin ailelere ait kişiler de varmış. Ve 29 kişiden sadece 8’i tutuklanmış.. Geriye kalan 21’ini tutuklamaya gerek görmemişler demek ki.. Neden acaba, ne verildi karşılığında?

Rezillerin kurbanı!

Vatandaş olarak ben böyle düşünürüm, savcısı-hakimi ya görevini kötüye kullanmış veya altında bir şey var. Gazetelerde haber “aynen N.Ç. olayı gibi” şeklinde verildi, tabii aynen olur, eğer N.Ç. olayı ve benzeri durumlarda “toplu tecavüz” sanıklarını serbest bırakırsanız, hem de ailelerinin utanmaz alkışları arasında bırakırsanız başka reziller de alkış ister. Toplumunuz, çocuklarınız o rezillerin kurbanı olur, suçluyu bırakıp “savcıyım-hakimim” diye dolananlar da seyreder. Kaç kez siyasete girmem için teklif yapıldı hatırlamıyorum ama DYP ve ANAP dahil en az dört beş kez olduğunu söyleyebilirim. Sadece Tansu Çiller defalarca “Sayın Mengi izin verin sizi Meclis’e taşıyalım” demiş ve ben de ‘hayır, ben tarafsız bir gazeteci olarak daha iyi hizmet vereceğime inanıyorum’ cevabını vermişimdir. Babamın döneminin saygılı siyaset anlayışı kalmadığını ve o ortamda çalışamayacağımı bilerek.. (Baba memleketim Adana’dan belediye başkanı adayı olmam için de Adanalılar’dan istek gelmiş, çok baskı yapılmıştır..)

Son zamanlarda giderek daha sık şekilde “keşke siz Dışişleri Bakanı olsaydınız, keşke şu-bu bakanı olsaydınız gurur duyardık, mutlaka siyasete girmelisiniz” sözlerini işitiyorum karşılaştığım insanlardan.. Ve kendimi şöyle yakalıyorum; hayır ben Adalet Bakanı olmalıydım, hele bu ortamda; hakim ve savcılar hakkında karar veren “HSYK tamamen Adalet Bakanlığı’nın yönetimine alınmışken” olsam kim bilir neler yapabilirdim.

Neden oradasın?

Mesela çocuk tecavüzlerinde en ağır cezaları vermeyen, “ensest”ten “toplu tecavüzlere” kadar tek bir suçluyu serbest bırakan hakime ‘neden yaptın kardeşim gel ve açıkla bakalım, burası Dingo’nun ahırı mı, medeni bir hukuk devleti mi? Görevini yapamıyorsan neden buradasın anlat’ derdim. Hakim ve savcılara dava açılmasını önleyecek yasanın kaldırılması için mücadele verir, sorgulanmalarını sağlardım.

Silivri’deki hukuksuzluğun bitmesi, adaletin ortaya çıkması için “ne pahasına olursa olsun” gayret gösterirdim.. İşte böyle mırıldanırken veya çevreme konuşurken buluyorum kendimi..

Adalet Bakanı Sadullah Ergin; Atatürk tişörtüyle okula alınmayan öğrenciler için “Gardrop Atatürkçülüğünü kabul etmiyoruz” demiş. Boş versin gardrobu filan, gençlerin idollerini, kahramanlarını göğsünde taşımasının anlamı bu değildir. O yukarda saydığım konularla ilgilensin, asıl görevi budur çünkü! 13 yaşındaki çocuğa tecavüz eden sapıkların tamamı (yaşına da bakılmadan) cezalandırılmalıdır!

(NOT: Sakın siyaseti düşündüğümü sanmayın, hala düşünmüyorum. Keşke benim gibi hisseden bir bakan olsaydı, tek hayalim bu!)

Bundan sonra “başkanlık” sisteminde artık “muhalefet partileri” tümüyle etkisiz hale gelecek, hatta tamamen ortadan kalkmaktan farksız olacaklar, orada hiç şüphe yok. Sadece onlar değil, hükümetin, yargının (ve elbette o baskı ortamında medya nın tamamının) karar vericisi de tek başına “başkan” olacak.
Okurlarımızdan Korhan Korman yorumunda “Merak ediyorum bu kadar AKP milletvekilinin hepsi mi huzurla uyuyor geceleri” demiş olup biteni kastederek..

Uykusu kaçanlara çözüm!!

Aynı gün, dün AKP “bu kararlar nedeniyle uykusu kaçacak milletvekilleri” için de hemen çözüm (!) üretmiş.. Anayasa oylaması TBMM’de “gizli oy”la yapılmayacak (ki uykusu kaçanların oyu da kaçmasın, ne oy verdikleri izlensin); “açık oylama ve iki tur oylama yerine tek tur”..
Sonra.. Sonra 330 oy “kabule yetmeyeceği” için “referandum”.. Ve üstelik Cumhurbaşkanı “veto” etse bile yine de Hükümet’e “referanduma gitme” yetkisi..

Milli irade ve robot yöntemi

Dün yazım ‘Bu oyunların başrolünde referandum var, unutmayın’ diye bitiyordu, anında doğrulanmış oldu.. Muhalefet partileri karşı çıksa da “milli irade tarafından bu görev için seçilmiş, hatalı kararların önünde durması gereken” bu partiler böylece sistemin dışına itilmiş, referandum “TBMM yerine geçmiş” oluyor.
Peki “milli irade”yi dilinden düşürmeyenler “milli iradenin seçtiği yüzlerce muhalefet vekilini” dışlıyorsa, bunun yanında “kendi partisinin tüm vekillerinin oyunu da ‘açık oylama’ ile baskı altına alıyorsa” demokrasi nerede kalmış oluyor?
Bırakın “başkanlık sistemi”ni, şu anda bile “tek kontrol edici”, kendi milletvekillerini bile açık oya zorlayarak “onları yeniden aday göstermeme” korkusuyla robot haline sokan Hükümet’in başı değil mi? Mevcut durumda cumhurbaşkanı yetkilerinin “gereğinden fazla” olduğunu Cumhurbaşkanı Gül söylemişken bu yetkilerin kat kat fazlasını bir “başkan”a vermek veya bir siyasetçinin bu kadar yetkiyi istemesi olacak şey mi?

Göstermelik TBMM!

Uzun lafa gerek yok; yeni anayasa ile getirilmek istenen sistemde sadece “başkan” ve “referandum” var.. Başkan (her kim olursa) canının istediğini yapacak, göstermelik olarak kalmış TBMM ayağa kalkarsa referanduma gidecek. Yani “referandum-halk oylaması” Meclis’in karşısında Demokles’in kılıcı durumunda.. Buna demokrasi deniyorsa “evrensel demokrasi tarifini” de AKP referandumla değiştirsin o zaman!.. Normal olarak diğer partilerin seçimlere hiç katılmaması daha doğru, AKP ile BDP-PKK birlikte yönetsinler ülkeyi.

Neden BDP’nin başkanlık sistemi için desteği şart? Çünkü hem BDP bu destek karşılığında yeni anayasada “Bölge yönetimi, bölge başkanı” diyerek istediği bölgeyi alıp ülke yönetiminde “TBMM’yle ortak” konuma yükselecek, Öcalan serbest bırakılacak, diğer talepleri yapılacak, hem de..

Kürt aday çıkmayacak

Hem de eğer referandumla başkanlık seçiminde (başka yolu yok zira) Erdoğan’ın karşısına bir Kürt aday çıkarılırsa, “gerekli oyu alması tehlikeye gireceğinden” bu tehlike ortadan kaldırılacak. Aynen “yargı reformu” diye yapılan geçen referandumda “BDP’nin katılmayarak oylarının AKP’ye akmasını sağladığı” gibi..
Seçilen akiller listesindeki isimlerin çoğu asıl görevinin “AKP’ye referandumu kazandıracak şekilde halkı ikna etmek” olduğunu biliyor, çünkü zaten iktidar partisinin propagandacıları gibi çalışan isimler.. Ama geri kalan (ve konu ile sonuçlarını bilmeden ortaya atılan) birkaç isim ki aralarında halkın sevdiği sanatçılar var, bunların “ne yapmakta olduklarını, ellerine verilen bilgilerdeki yanlışları” öğrenmeleri lazım.

TV’ciler nerede?

Mesela önce bu akiller listesine neden “tarafsız siyaset bilimciler ve hukukçular” yerine “iktidarın projesinin reklamını yapacak” kişilerin veya sanatçıların seçildiğini kendilerine sorsunlar. Bu gibi önemli olaylarda kapı kapı gezmek yerine “TV’lerde TARAFSIZ-DÜRÜST bilim adamlarını konuşturarak, onların diğer ülkelerdeki örnekleri anlatmasını sağlayarak” bir anda milyonlarca kişiyi aydınlatacak programcıların veya TV’de eleştiri yapacak tüm isimlerin neden ortadan kaldırıldığını (medya baskısını ve geride kaç haber programı kaldığını) düşünsünler.
Sonra da “başkanlık sisteminin Türkiye’ye neden uymadığını” anlatan (en iyilerden biri Doçent Dr. Ekrem Ali Akartürk’e ait) kitaplar ile “BDP’nin yeni anayasa önerisi”ndeki maddeleri dikkatle okusunlar. Yoksa akil seçildiklerine sevinirken sonunda “pişman” olacaklar.
İnanmazlarsa geçen referandum öncesi “Evet” için çalışıp da hemen sonra yargıda yapılanları görünce pişman olan Demokrat Yargı Derneği Başkanı Hakim Orhan Gazi Ertekin’in yazdığı “Yargı Meselesi Hallolundu-Yargıçların Eşekli Demokrasiyle İmtihanı” kitabını da okuyabilirler..
Bu pişmanlıkların geri dönüşü yok.. Baskılara boyun eğiveren medya grupları da aynı pişmanlığı ilerde paylaşacak!

Daha önce çıkan “akil adamlar” listesinde bir kadın vardı, ‘sadece erkekleri mi akıl sanıyorsunuz, komik’ dedik, neyse bu kez 63 kişilik listede kadınlar da var.. Ama bu kez daha büyük bir sorunla birlikte..
Geçenlerde “akil adamlar bu süreçte bölgeleri dolaşıp konuşarak neler olacağını halka anlatıp desteği arttıracak” dendiğinde ortaya çıkan isimlere bakarak bir meslektaşımız Hürriyet’te “meğer akil insan değil, yandaş arıyorlarmış” diye yazmış, “sorgulama yapamayacak, hiçbir konuda eleştiri getirmeyecek, Hükümet’in ideolojik aygıtı gibi çalışacak” kişilerin listeye konacağından söz etmişti..

Çoğu ‘taraf’ zaten!

Listede aralara konulan ve amacı da “bakın seçilenler tamamen taraf değil” yanılgısı yaratmak olan beş altı isim dışında özellikle gazeteci ve akademisyen isimleri tamamen “Hükümet’in tarafı” olarak çalışmış ve çalışacak kişiler seçilmiş akil insan olarak.. (Bazı isimler ise “akil buysa geriye kalan vatandaşları nasıl tarif edeceksiniz” sorusu sorduracak kadar alakasız..)
Birçoğu “Ermeni soykırım iddiası” konusu başta olmak üzere devlet için, Türkiye’nin geleceği için en önemli konularda “kendi ülkelerini haksız çıkarmak, örneğin ‘soykırımcı olduğu iddiasını’ yaymak” üzere uluslar arası çalışmış isimler.. Bunun yanında gazeteci dediğinizde gazetelerin büyük çoğunluğu dışlandığı ve “halkın tarafsızlığına inandığı gazeteciler”den tek bir kişi düşünülmediği halde aynı gazetede çalışmış 8 yazar birden (Taraf gazetesi) listeye alınıvermiş.
63 kişilik listede “akil adam”lığı kabul etmeyen ismin yerine ise hemen “Akit Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü” alınmış. Ama sözüm ona görevi “PKK ile Hükümet arasındaki görüşmeleri ve yeni anayasada bu yönde atılacak çok önemli adımları millete anlatıp tepkileri azaltmak” olan bu “akil” komisyonda ülkenin en akil, en deneyimli siyaset bilimcileri, “terör, özerk bölge” konularını uluslar arası boyutta araştırmış, İngiltere, İspanya gibi ülkelerde gelişme süreçlerini ve bugünkü durumları en iyi bilen uzmanlar yok.. Onların yerine çoğunlukla “konusu siyasetle tamamen ilgisiz olduğu için de bilgisi olmayan” ama Hükümet’in de sözünden çıkmayacak kişiler var.. Fazla anlatmak da gereksiz, alın isimleri internete yazın, görüşleri ve konuyla ilgileri olup olmadığı ama iktidar partisine “aday” olacak kadar yakınlıkları şak diye çıkar ortaya..

Herkes Özkök mü?

Tabii aslına bakarsanız “sizin bu konuda akil olduğunuza karar verdik” diye arandığında herkesin kendini “her konuda yeterince akil” bulacağı bir yana, tamamen taraf olmayanların “kabul etmiyorum” diyerek reddedecek, tepki çekecek cesareti göstermeleri bile zordur.
Oysa daha önce yazdığım gibi Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök, bu konunun uzmanı olduğu (ve PKK olayının sonunun gelmeyeceğini de pek iyi bildiği) için adı geçer geçmez reddetti ve “ben akil değil, makul adamım” dedi.. Herhalde bunu “konuşmam gereken konularda susmayı prensip edindim” diyerek yapmamıştır.

Bu soruyu sorsunlar

Bugün çoğu “iktidar partisinin akilleri” olan kişiler Dolmabahçe’de istişare toplantısı yapacaklarmış. Akiller bu toplantıda Başbakan’a; “Siz silahlarını bırakıp gitsinler” diyorsunuz, PKK ise “insiyatif bende, isteklerimin tamamı yapılmazsa silah bırakmam, geri çekilmem, kafamı bozmasınlar 50 bin kişiyle savaş çıkarırım” diyor, bu durumda halka neyi anlatacağız ki, yumurta atmazlar mı diye sorsalar fena olmaz sanıyorum!

Kuşları öldürmeyin!

Daha önce de duymuştum, geçenlerde hayvansever bir tanıdığımdan tekrar duyunca yazmaya karar verdim. Sokaklara atılan çiğnenmiş sakızları kuşlar yiyecek, ekmek zannederek hızla alçalıp kapıyorlar ve ağızları birbirine yapıştığı için açlık ve susuzluktan ölüyorlar. Sokaklar, caddeler ise yere yapışmış sakız izleriyle dolu.. Lütfen bunu aklınızdan çıkarmayın ve yere sakız atmamalarını çocuklarınıza da söyleyin. Onlara kendilerini “ağzı yapışmış kuşlar”ın yerine koymalarını ve empati yapmalarını önerin. Kışın zaten yiyecek bulmakta zorlanan kuşların katili olmayalım!

Konserve kutuları!

Bir de kızım Yasemin’in şahit olduğu tehlike var; Sabahın çok erken saatinde işe gitmek üzere evden çıkıyor, iki gün önce “kafasına bir konserve kutusu geçmiş halde” sokağın ortasında oturan bir yavru kedicik görmüş. Tabii hemen arabadan atlayıp kutuyu kafasından çıkarmış ama bütün gün aklından çıkmamış.
“Ben rastlamasaydım biri ona arabasıyla çarpabilirdi çünkü etrafı göremiyor ve kutudan da kurtulamıyordu” deyip durdu. Aman lütfen, özellikle et, balık gibi yiyecek (veya kedi maması) konservelerini “kutularını iyice ezmeden atmayın”. Kedilerin çöp kutularında yemek aradığını unutmayın.
Ve tabii, motorlara saklanan yavruların çıkması için “arabaları çalıştırmadan önce motor kapağına vurmayı veya açıp bakmayı” da.. Bunları yapmak sadece 2 dakikanızı alır ama hayat kurtarır!

Hemen her konuda o kadar ciddi çelişkiler içinde debelenip duruyoruz ki hangisinden söz edeceğini şaşırıyor insan.. Hemen bugün ortaya çıkan duruma bakın..
Ürdün Kralı Abdullah’ın “Atatürk’e duyduğu saygı ve sevgi nedeniyle” Anıtkabir’i ziyaretinde gözyaşlarını tutamamasını bile “yaptığı siyasi yoruma karşılık koz olarak kullanan” üst düzey siyasetçimiz “zaten ağlamasından ne olduğu belliydi” şeklinde değerlendirmeyi başarmıştı biliyorsunuz.. Şimdi de ABD’nin yeni Savunma Bakanı ilk basın toplantısında “Atatürk’e hayranlığından” söz etmiş. Onun “Ortadoğu’daki planlarında Türkiye’ye biçtikleri rol nedeniyle”, bize yaranmak için Atatürk’ü övdüğünü düşünsek bile..

Yabancılar takdir ederken..

Adam diyor ki “Atatürk dünyada hala devam eden çok önemli bir mirasa sahip, biz Batı’da Atatürk’ün yaptığını tam olarak takdir edemedik”.. Göz yaşartıcı bir çelişkili durum; o Batı’nın anlamamasından yakınıyor, oysa “gel de kendi ülkesindeki tabloya bak, sözleri 30 yıldır durduğu anıtlardan çıkarılıyor, Çanakkale savaşındaki kahramanlıkları ve neredeyse Kurtuluş Savaşı ve en önemli mirası, en büyük iyiliği olan “Cumhuriyet” unutturulmaya çalışılıyor.. Onun kurduğu Meclis’e ‘üzerinde fotoğrafı olan atkıyla’ girilemiyor, rozetini takmak bile cesaret istiyor” diyesi geliyor insanın.

Ne olacak şimdi?

Şu durumlara da bir göz atalım ve “ne olacak şimdi” sorusuna cevap bulalım.
-Diyanet İşleri Başkanı Görmez “İzmir’in farklı bir dindarlığı farklı. Onlara gerekli irfanı verecek bir müftü atadık” diyor, onun hocası olan eski İzmir Müftüsü İbrahim Acar “Sayın Başkan benim öğrencimdi... İzmir’de 8 yıl müftülük yaptım İzmirlilerin dindarlıklarını da, kendilerini de çok sevdim, İzmir halkının bu konularda hiçbir sıkıntısı yok” diyor.. (Görmez’in hocası da böyle dedikten sonra durumu kurtarma çabalarının anlamı yok tabii..)
-Adalet Bakanı PKK’lıların geri çekilmede serbestçe sınırlardan geçmesi ilgili olarak “Bu suçsa ben bu suçu işliyorum” diyor, Mehmet Başer isimli okurumuz yazdığı yorumda “Diyelim ki; işim yok, karnım aç.. Bakkaldan ekmek çaldım. Bence suç değil. O zaman kimse beni hırsız diye cezalandıramaz” diyor.
-Mesut Aydın isimli okurumuz ise “HSYK’nın başkanı durumunda olan Adalet Bakanı (ki açıkça “yargının siyasallaşması” anlamına geldiği için olmaması gerekir) yargıya emir, talimat anlamında söz söylememeli” diyor..

Cüppe çıkarma meselesi!

Devam edelim..
- Ziya Yalçın “Memur statüsünde olan Diyanet İşleri Başkanı bir parti lehine propaganda yaparak ‘tarafsızlık’ ilkesine aykırı davranmıştır. Diyanet, Savunma Bakanlığı’ndan sonra bütçeden en çok pay alan kurumdur. Bu kurumun başına ‘adam gibi bir adam’ ın gelmesi şarttır. O makamdan hemen ayrılarak iktidar partisinde yerini almalıdır” diyor. (Rektörler görüş bildirdiğinde “cüppelerini çıkarıp siyaset yapsınlar” diye paylanmışlardı, hatırlayalım. Diyanet Başkanı “dini siyasete alet ederek” koca bir ilin dinine-imanına iftira attığı halde nedense hiçbir siyasetçi rahatsız olmadı.)
-AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “vur de vuralım, öl de ölelim” sloganlarına verdiği “onun da zamanı gelecek” cevabı için “Bahçeli’nin evladı yok, evlat acısını bilmez” diyor. Bahçeli’nin (çocuğu olmaması ne hakla aleyhine kullanılabiliyorsa) bunu “terör devam etsin” anlamında söylemeyeceği, söylemediği belli, buna rağmen de bir parti başkanı bu tür konuşmalar yapmamalı, ama.. Ama Başbakan Erdoğan’ın 23 Nisan’da onun koltuğuna oturan çocuğa “Şimdi istediğini yaparsın, astığın astık, kestiğin kestik” sözüne ne demeli?

Milletvekili söylüyor!

Hüseyin Çelik ve Bahçeli’ye tepki verenler “şiddeti öneren, hükümet başkanlarının ‘asmak, kesmek’ yetkisi varmış gibi söylenen” bu sözlere tepki vermiş miydi?
-Uludere Komisyonu’nun “34 vatandaşın hayatını kaybettiği Uludere olayında devletin kastı yoktur” şeklindeki raporu tartışılırken MHP Milletvekili Yusuf Halaçoğlu “sınır dışı her operasyon mutlaka Genelkurmay Başkanı’nın emriyle olur” diyerek onun dinlenmesini istemiş. AKP’den milletvekili seçilen gazeteci Mehmet Metiner ise “Genelkurmay başkanlarını Silivri’ye tıktığımız zaman itiraz ediyorsunuz ama” cevabını vermiş.. Pardon, Genelkurmay Başkanı’nı kim Silivri’ye tıktı, Metiner’in partisi mi? AKP Milletvekili söylüyor bunu.. İnsanlara “özel yetkililerle” yıllardır azap çektirilen bu davalarda ortada yargı yoksa veya yargı “iktidardan emir alıyorsa” milletin bunu Metiner’den mi duyması gerekir?
Bu kadar çelişki ve saçmalık arasında hepimizin şaşkına dönmesinde de şaşılacak bir durum yok. Aklımız, fikrimiz Allah’a emanet doğrusu!

Çözüm aşağı, çözüm yukarı devamlı “çözüm” sözcüğü kullanılıyor da bir türlü “çözüm”ün ne olduğu söylenmiyor diyorduk hep birlikte.. Aynen uzun yıllardır “Kürt sorunu” diye tekrarlanıp tam olarak ne olduğunun söylenmeyişi gibi.. Nihayet herkes derin bir nefes alabilir. BDP’li bağımsız milletvekili Aysel Tuğluk Nevruz kutlamalarında hepsini söyledi.. Yine konuşmasında güç gösterisi yapmayı ve aralara sıkıştırılan “terör” tehditlerini unutmadan.. Aysel Tuğluk’un veya diğer BDP’li, PKK’lıların yaptığı konuşmalarla Başbakan Erdoğan’ın yaptığı arasında çok fark var, o “BDP veya PKK’lı olmayan herkese” eğer bu süreçle ilgili bir eleştiri yapıyorlarsa fena halde kızıyor.

Bir taraf panikte, diğeri rahat!

Hatta “BDP’lilerin sızdırdığı İmralı görüşmesini”i yazan Namık Durukan’a bile kızdı. Partisinin milletvekillerine konuşma yasağı bile getirdi.. Oysa onun bu haline karşılık BDP ve PKK çok rahat, hiçbir çekinceleri olmadan ağızlarına geleni söylüyorlar. Adeta “devlet” onlarmış gibi..
Yakında “olacaklarının” güveni midir bilinmez.. Zira Tuğluk beklenen Öcalan açıklamasından önce açıklamış, sürprizi (!) bozmuş. Söylüyor:
“Öcalan’a özgürlük.. Kürdistan’a statü”.. Türkiye’de de bir Kürdistan devleti kurulmuş,adı da konmuş.. Kurulmamışsa bile Güneydoğu’nun adı “Kürdistan” olmuş.. Nereden nereye kadar, onu da söylemişlerdi bir ara, yakında gelir tekrarı..
“Çözüm istiyorlarsa Öcalan’ı serbest bırakacaklar..”
“Kendi kendimizi yönetmek istiyoruz..” “Özerk Kürdistan kurulana kadar..”
“İçinde bulunduğumuz süreç mücadele sürecidir (..) İstediklerimizi gerçekleştirmezlerse tek bir seçenek kalıyor, direnişimizi yürütmek”.. Yani “teröre devam”!

Eyaletlere bölerek...

Şimdi artık besbelli ki; ya “başkanlık sistemi için böyle gerekiyor” diyerek veya “Yerel yönetimler Yasası’nda eyalet sistemi getiriyoruz, her eyalet kendini yönetecek” diyerek Türkiye ’ye yeni bir şekil verilecek.. Bir değil,birçok bölgeye bölününce fazla tepki çekmeyecek.
Sonra mı? Sonrası için “İspanya’da bitmeyen Bask ve Katalonya sorunu”nu bir zahmet okuyun bilgisayarlarınızdan.. Yıllardır örnek verilen buydu çünkü!

Ergenekon ve Balyoz fiyaskodur!

Lafı eğip bükmeye gerek yok, Türkiye’de korkudan söylenemeyenleri ABD’nin “The Wall Street Journal” gazetesi açıkça yazmış son kararlardan sonra.. Deneyimli analistlerin görüşlerine dayanarak “Mahkemenin bu kararlarının bağımsız bir yargı tarafından alınan kararlar olduğuna inanmanın güç olduğu, savcılığın sanıklara karşı sert muamelesi ve verilen kararların Erdoğan’a ‘eski müttefikleri bir kenara bırakmaması yönünde uyarı olduğu’ , Başbuğ için müebbet istenmesinin Başbakan’a yönelik güçlü bir sinyal olduğu” anlatıldıktan sonra “Erdoğan ile Fethullah Gülen arasındaki bağların yıpranması”ndan söz ediliyor.
Mesela Ergenekon davasının başlangıçta halk arasında destek bulduğu ama “uzun tutukluluklar”, “milletvekili seçilenlerin göreve başlamasına izin verilmemesi”, 31 “gizli tanığın” ifadelerine dayanan kararlardan sonra nüfusun geniş bölümünün “davaya karşı” tavır alması..

Bardağı taşıran damla

Halkın tepkisinde bardağı taşıran damlanın “PKK eski liderlerinden Şemdin Sakık’ın tanık olarak dinlenmesi” olduğu belirtilmiş. Biz tamamlayalım; Sakık tanık olurken İlker Başbuğ davasında tanıklık yapmak isteyen “eski üst düzey komutanlar”ın tanıklığının mahkeme tarafından reddedilmesi tam bir hukuk skandalıydı.
Hukuk skandallarının başında ise DGM’lerin yerine özel yetki, özel dokunulmazlık sağlanarak getirilen ve sonra “hukuka aykırı” bulunarak, “devlet içinde devlet oldular” denerek kaldırılan “özel yetkili mahkemeler” in Ergenekon ve Balyoz davalarına hala bakmaları geliyor tabii.

Yargı şahıs çekişmesi halinde

Bu “yargıda devlet içinde devlet mahkemeler” iddiası ise Wall Street Journal yorumunda görüldüğü gibi “iki kişinin ve onlara ait grupların çekişmesi” haline gelmiş. Biz söylemiyoruz, onlar söylüyor..
Şimdi sonuç olarak, Başbuğ’un dediği gibi “terör örgütü suçlaması aynen dururken” , Erdoğan bile “İlker Başbuğ’a terör örgütü mensubu diyenleri tarih affetmez” açıklaması yapmışken ona ve diğer tanınmış, saygın insanlara “hükümeti cebir ve şiddet kullanarak düşüreceklerdi” diye müebbet hapis cezası istemek hangi vicdana sığıyor? Kim inanıyor?

Silahla mı yakalandılar?

Rektör Fatih Hilmioğlu işini gücünü bırakıp darbeyle mi uğraşmış? Dünya çapında ilmi buluşlarıyla şöhret yapmış olan Prof. Dr. Haberal ne yapmış, silahla mı yakalanmış, eyleme giderken mi görülmüş? Mustafa Balbay “darbe toplantısı”na mı katılmış, Doğu Perinçek ve o da yetmiyor olmalı ki Türkiye’nin yararına yıllarca yabancı arşivlerde çalışıp kitaplar yazan oğlu Mehmet Bora Perinçek hangi somut suçu işlemişler Hükümeti indirmek için?

Öcalan’a affı bekliyor

12 Eylül darbesini yapan , 27 Nisan muhtırasını verenler, Balyoz döneminin asıl yönetim kadrosu serbest dolaşırken bu insanlara yapılan haksızlık hiçbir vicdana ve tarihe de sığmayacaktır.
Yıllarca Hükümet’le uyum içinde çalışmış olan, hala bugün Başbakan’ın bunu söylediği İlker Başbuğ’un darbe niyeti olduğunu Hükümet bile hissetmedi de, güç elinden gittikten, emekli olduktan sonra mı akla geldi “Hükümeti indirmek” istediği? Komedi filminde olsa ancak bu kadar güldürebilirdi yani! Bu hukuk cinayetleri sanıyorum “Öcalan’a getirilecek af” ile düzeltilecektir, yargıdaki güç kavgasıyla sürdürülmezse, onu bekliyor!

Ne çok meraklısı varmış ki Türkiye’de “hiçbir ülkede görülmeyecek kadar sık” kamuoyu (!) araştırması yapılmakta.. Üç gün geçmiyor ki “adeta seçim öncesi süreçte”ymiş gibi bir araştırma patlatılmasın. Beyinlere “yağlama-yıkama” yapılmasın..
Bugün bir araştırma (!) okuyoruz “AKP oyları PKK ile anlaşma sürecinde düştü” diye.. Yarın bir başkası geliyor; “CHP oyları son bir ayda düştü”.. Kimin çıktığı, kimin indiği belli değil, beğen beğen al.. Şirketlerin anlı şanlı isimleri var ama hangisi “hangi partiye yakındır, hatta kankadır” o da belli değil.. Hangisi “güvenilir”dir bilinmez..
(En çok bir veya 2’si dışında)..

Telefon mu, güldürme..

Bakıyorsun “700 kişiyle yüzyüze yapıldı” diyor, arkadan gelen “2000 kişiyle telefonla yapıldı” diyor.. Ben kendime ‘duy da inanma’ diyorum..
Hele telefonla yapılanlar.. Tüm telefonların dinlendiği, telefon konuşmalarıyla insanların yıllarca hapsedildiği ülkede.. Kim gerçek oyunu söyleyebilir ki?
Bu durumda, ya anket beyin yıkaması tümüyle kaldırlmalı (ki tesadüf bu ya, anketlerde ne çıkarsa 70 küsür milyonluk ülkede hiç şaşmadan seçim sonucu da aynı çıkıyor) veya her parti devamlı anket yaptırmalı.. “Sende böyle mi, al bende de böyle arkadaş” durumu..
Aksi takdirde partiler arası “fırsat eşitsizliği” oluyor açıkça!

Emre itaat tartışılmalı!

Askerlerin üstlerinden, komutanlarından aldıkları emirlere itaat ettikleri için tutuklanmaları ve uzun yıllar hapse mahkum edilmeleri insanın aklına bu soruyu getiriyor. Onların tek suçu “emre itaat” olduğuna göre acaba bundan sonra her asker emirleri sorgulamalı mı, bu mu gerekiyor.
Öyle ya, mesela Balyoz Davası ’nda kendi başkanlığı altında yapılan seminere Genelkurmay Başkanı olaya Fransız, Kara Kuvvetleri Komutanı sanki hiç ilgisi yok gibi susuyor.. Suçlanan ve mahkum edilerek özgürlüğünü, ailesiyle geçireceği geleceği kaybedenler kim; onların emrindeki ve seminere katılmaları istenmiş askerler.. Üstelik o sırada “dünyanın öbür ucunda olan” ve katılmayanlar (ama hakkında bir şekilde, sahte CD’ler vs ile alakasız suçlamalar yaratılanlar) bile dahil.. Eh, bu durumda askerlerin “verilen emirlere inanarak, gönül rahatlığıyla uymaları” bundan sonra mümkün müdür? Bence değildir ama başka seçenekleri yok.. Devlet tartışmalı değil midir bu adaletsizliği?

Niçin diye soruyorlar?

Tabii bundan sonra da her an Balyoz veya Ergenekon benzeri düzmece olaylarla aynı akibete uğrayabileceklerini düşünecektir TSK mensupları.. “Özel yetki” verilmiş birilerinin “tanık dinlemeden, sanık konuşturmadan, bilirkişi heyeti oluşturmadan, kafalarına göre tutuklayıp mahkum edebileceklerini” unutmayacaklardır.
Balyoz’dan 18 yıl ceza almış tutuklulardan Deniz Kurmay Albay Nihat Altunbulak bütün bu olayların arkasındaki nedenleri; örneğin “Niçin ana hedef Türk Deniz Kuvvetleri ve onun personelidir” sorusunu toplumun sorgulamasını istediği mektubunu şöyle bitirmiş; “Bugün bizler atmaz isek NİÇİN ateşine odunu, yarın hepimiz erir gideriz KEŞKE çukurunun içinde..”
Ben ise hep “emre itaat” sonunda geldikleri noktayı düşünüyorum.

Lise öğrencileri eşarp yapıyor!

Nasıl bayılıyorum, nasıl takdir ediyorum böyle farklı buluşları ve gençleri sanata yöneltecek gayretleri.. Vakko ile Saint Pulcherie Lisesi 3 yıldır birlikte özel bir projeyi gerçekleştiriyorlar.
Öğrencilerin resim dersinde tasarladığı desenler in “dereceye girenleri” eşarp tasarımı için Cem Hakko’nun sponsorluğunda ipek kumaş üzerine basılıyor. Ve sonra modacı ve sanatçılardan oluşan bir jüri bu tasarımları ödüllendiriyor.

Gelir AKUT’a..

Bu yıl ödül töreninden sonra öğrencilerin (Osmanlı motifli) tasarımlarının bulunduğu eşarplar Cem Hakko ’nun isteği üzerine Akut Derneği adına satışa çıkarılacak, elde edilen gelir derneğe kalacakmış. Bu ilginç geceyi izlemek isteyenler; 27 Mart Çarşamba akşamı 18.30’da Saint Pulcherie Lisesi gösteri salonunda olmayı unutmasınlar!

PKK elindeki “kaymakam adayı, polis, astsubay, uzman çavuş ve erlerden oluşan 8 kişilik rehine grubunu serbest bırakırken terörist lideri olan Süleyman Şahin’in “el sıkma” girişimi karşılıksız kalmış.
Düşünelim; 1.5 yıldan uzun süredir bir ayı ininden beter, yerin 100 m. altında bir mağarada, sağlıkları bozularak, 20-25 kilo kaybederek hapsedilmişler. Kendilerini hapsedenlere bir kötülük yapmış değiller ve terör örgütünün planları içinde “devlete şantaj” olarak kullanılmak üzere onlara cehennem hayatı yaşatılmış. Rehinelerden biri “annesinin uzun süre önce, o mağaradayken hayatını kaybettiğini ve kendisinin onu son bir kez göremediğini” bile bırakıldığı zaman öğrenmiş.

Başka güçler demişlerdi..

El sıkmak için elini uzatan terörist ise “Tokat Reşadiye’de 7 askerin şehit edildiği saldırının emrini veren” kişi.. Hani şu; saldırının arkasından Hükümet üyelerinin “PKK’nın yapmadığını, Ergenekon’u kastederek ‘başka güçlerin olduğunun tahmin edildiğini’ söyledikleri” Reşadiye saldırısından söz ediliyor. Bir iki gün sonra da PKK üstlenmişti saldırıyı..
Üstlenmeseydi “Ergenekon’un Türk askerlerini öldürdüğü” suçu da kafadan yapıştırılacaktı varlığı ispatlanamayan hayali bir örgüte.. Varlığı kanıtlanamadığı gibi, kendi açıklamalarıyla yüzlerce kişinin tutuklanmasına sebep olan haham Tuncay Güney’in “Ergenekon bir projeydi, bitti.. Devlet bana baskı altında bunları söyletti, vicdanım rahatsız, tutukluların hepsi serbest bırakılmalı” dediği örgüt.. Kimseciklerin hala çıkıp bu sözlere karşılık tek kelime etmediği ama gazetecilerin, bilim adamlarının, Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un hala içerde tutulduğu örgüt (!)..
Devam edelim, binlerce askeri ve polisi şehit eden örgütün başlarından biri; 7 askerin şehit edildiği saldırının da emrini vermiş ve sonra da dönüp askerlere, polislere el uzatıyor.. Ve hem de gülerek..

Silah bırakmayan örgüt!

Tamam, terör örgütünün bu rehineleri bırakması kendileri açısından çözüm için doğru bir adım (nasıl bir çözüm olacaksa daha TBMM ve hiç kimse bilmiyor ama herhalde Öcalan biliyordur), bununla birlikte tarifsiz acılar çekmiş askerlerin davranışı da onlara göre en doğru davranıştır, kimse aksini iddia edemez.. Ve Uzman Çavuş Zihni Koç’un uzatılan eli sıkmadığı anda yüzündeki “ne hakla şimdi bunu yapıyorsun” ifadesi de unutulmayacak bir ifadedir.
PKK gerçekten iyi niyet gösterecekse önce “silah bırakacağını ve bir daha kimseyi kendi amacı uğruna öldürmeyeceğini” açıklaması gerekir ki buna kesinlikle yanaşmadıkları defalarca ifade edildi.. Peki, yarın istedikleri olmazsa aynı kanlı eylemlere, hatta daha kötüsüne hazır oldukları bilinen bir örgüte “barış istiyor” demek kolay mıdır?
Serbest bırakılan rehinelere ve ailelerine geçmiş olsun, doğrusu kutlanacak bir cesaret ve onur duruşu sergilediler!


Yayın yasağı yetkisi AİHM’ye gitmeli!

Dün yazdığım bir konu bu ama akıldan çıkacak gibi değil.. Başbakan veya onun görevlendireceği bir bakana “medyaya yayın yasağı koyma yetkisi” veren bir yasa çıkarılıyor ve Anayasa Mahkemesi bunun iptali için yapılan başvuruyu reddediyor..
Demokratik yönetime sahip hiçbir ülkede görülmemiş, akla hayale bile getirilmeyecek bir yasadır bu.. Basın özgürlüğünün zaten kısıtlanmış olduğu, siyasi eleştiri yapan gazetecilerin işlerini kaybettiği, medyanın siyasi gücün baskısı altında olduğu bir ülkede ise artık “ifade ve basın özgürlüğü kısıtlamasında” varılacak son noktadır.
Bundan sonra gelecek hükümetler dahil hiçbir iktidarın böyle bir yetkisi olamaz..

Muhalefet yapamaz

Hukukçulara danıştım, “muhalefet partileri AİHM’ye başvuramaz mı” diye sordum, bu olamıyormuş. Ama medya mensuplarının böyle bir hakkı varmış. Anayasa Mahkemesi ülke içinde başvurulacak en üst mahkeme olduğuna, o da “özgürlüklerin kısıtlanması”na karşı çıkmadığına göre bunu gazeteciler yapabilir. Ülkenin medyasının, bağımsız gazetecilerin zaten hali hazırda ne sıkıntılarla karşılaştığı da ortadadır.
Ben kendi adıma “halkın çok sevdiği, hala izlemek için sabırsızlandığı TV programımın sebepsiz yere, siyasi baskı sonucu kaldırılması” ile medya özgürlüğümün yeterince kısıtlandığına inanıyorum. Bundan daha ötesini, hükümetlerin açıkça basına müdahale ve yayın durdurma yetkisini de AİHM’ye götürmeyi düşünebilirim. Geçen defa götürdüğüm davayı kazandım, bunu da kazanacağımı umuyorum. Bekleyip göreceğiz.

TKDF Başkanı’nın en zor günü!

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı, değerli dostum Canan Güllü ’nün Salı günü vefat eden annesi dün Ankara Kocatepe Camii’nde yapılan törenle ebediyete uğurlandı..
Kadın ve çocuk hakları ve uğradıkları şiddet olaylarının durdurulması konusunda, yıllardır mücadele veren, aynı mücadele içindeki çok sayıda kadın kuruluşunu yöneten Canan Güllü ve tüm ailesine başsağlığı, sevgili annelerine de Allah’tan rahmet diliyorum, nur içinde yatsın!

Cumhurbaşkanı Gül ’ün “başkanlık sistemi” denilen ve ABD’den başka bir ülkede başarılı olduğu görülmemiş “tek adam” sistemi ni onaylamadığı daha önceki konuşmalarından biliniyor.
Ama çoğu kez yapıldığı gibi “farklı görüş” ortadan kaldırılmaya veya “yumuşatılmaya” çalışılarak bu soru ona defalarca soruluyor. Yine soruldu ve Gül bu kez “Türkiye için uygun bir sistem olduğunu düşünmüyorum. Eğer demokrasiye yeni geçen bir ülke olsaydık anlaşılabilirdi ama Türkiye’de çok eskiden beri işleyen bir parlamenter sistem var ve ben bu sistemin doğru olduğuna inanıyorum. Zaten şu anda bile cumhurbaşkanı gereğinden fazla yetkiye sahip” demedi..

Dikkat çeken çelişki!

Yumuşattı açıklamasını; “daha önce bizim ‘Türk usulü’ demokrasimiz vardı ama noksandı. Buna benzer noksanlıklar olmaması lazım” dedi.. Okuyan ne anlıyor; “başkanlık sistemine karşı olmaktan vazgeçti de artık noksan olmamasını tartışmakta” .. Ama ( Taha Akyol röportajında) hemen arkasından “zamanı gelince tekrar cumhurbaşkanlığına aday olup olmayacağını oturup arkadaşlarıyla tartışacağını” da söylemiş.
Peki burada yeni bir soru işareti, daha doğrusu çelişki ortaya çıkmıyor mu? “Zamanı geldiğinde” cumhurbaşkanlığı zaten ortadan kalkmış, bugün “fazla” bulduğu yetkiler “başkan” da on kat daha fazlasına çıkmış olacak (Yani Gül için ‘zamanı’ bir daha hiç gelmeyecek).. Ayrıca bir cumhurbaşkanının konuşurken sözlerini ‘halkın kolayca anlayacağı şekilde, açık ve net hale getirmesi’ gerektiği gibi ‘daha önce yaptığı açıklamaları’ da birden unutmaması, hatta onları da net hale getirmesi gerekir.

‘Daha iyi demokrasi’ açıklanmalı

Mesela daha önce “parlamenter demokratik sistemin iyi işlediğini” anlatan bir konuşma yapmışsa ve arkasından “Türk usulü demokrasi eksikti, bu sistem de eksik olmasın” diyorsa bu eksiklerin “başkanlık sistemi gelirse nasıl tamamlanacağını”, eğer böyle bir ihtimal görüyorsa kendisinden dinlemek isteriz.
Defalarca yazdık, hukukçular anlattı ve zaten örneklerle ortada, bir baskı ve haksız yönetim söz konusu olduğunda gidilecek “bağımsız yargı” yok, bunları dile getirecek “bağımsız medya” yok, neredeyse tamamı yıllardır güçten yana “taraflı” yayın yapmakta..
Muhalefet partilerinin görüşleri hiç önem taşımaz hale getirilmiş, iktidarın istediği her şey ya kanunlarla veya olmuyorsa referanduma giderek sağlanıyor. Başkanın hatalı kararlarını durduracak “senato” yok.. Eyalet sistemi ve yetkileri paylaşan “eyalet valileri” de yok. Milletvekilleri ise bugünkünden beter “başkanın emrinde” olacak..
Tablo bu iken Sayın Gül acaba “muhalefet partilerini de tümüyle yok kılacak” başkanlık sisteminin, “Türk usulü demokrasideki eksikleri” nasıl tamamlayacağını açıklayabilir mi? Açıklarsa sanıyorum siyaset bilimciler , toplum ve hatta daha önce bu sistemin “denenip başarısız olduğu, diktatörlüklerle sonuçlandığı” ülkeler de fazlasıyla yararlanırlar.


Kafanıza ÇYDD kadar taş düşsün!

Bildiğiniz gibi Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği bugüne kadar her yıl ülke çapında“eğitim konusunda sıkıntısı olan” yüzbinlerce öğrenciye eğitim sağlamış olan en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri. “Çağdaş bir eğitim ve yaşam felsefesi” ile ülkenin her köşesinde yeni şubeler açarak, 2009’da 30 bin olan kız öğrenci burs desteğini 2012 sonunda 55 bine, üniversite burs sayısını 33 binden 69 bine çıkararak (bütün baskılara, baskınlara, bilgisayarlara el koymalara rağmen) yollarına devam ediyorlar.

Müthiş gelişme

‘Burslu’ öğrencilerin ‘mezun olan’ gençlerin, “Çağdaş Gençlik Birimi” nin yer aldığı yeni projeler, engelli çocuklara yönelik çalışmalarda yer alacak gençlerin yurt dışında eğitilmesi , yarışmalar , Doğu’da ve her köşede okul , yurt , eğitim evleri açılması ve daha sayısız gelişme içinde ÇYDD ..
Ama tabii bu ülkede “iyilik cezasız kalmayacak” ya, kötülükten nemalananlar susmuyor. Son olarak Derneğe destek için bağış yapan “TPF ve BTF” isimli derneklerin, “EVS ve AGH” nin yabancı dernekler olduğu imajı yaratarak “diğer ülkelerin maddi desteğini aldıklarını” öne sürüyor, “ABD’den gelen paralarla okul yapıyorlar” diyerek yıpratmaya çalışıyorlar.

Çamur tutmaz!

Oysa Turkish Philantrophy Fondation (TPF) ve Bridge To Turkey Foundation (BDF) ABD’deki Türklerin kurduğu dernekler.. EVS; Avrupa Gönüllü Sistemi , AGH; Avrupa Gönüllülük Hizmeti ..
“Johnson and Johnson” ise Türkiye’de Türk şirketi kurmuş bir yabancı firma ve bu Türk şirketi küçük çocuklarla ilgili ürün sattığı için “2 ana sınıfı” açarak destek vermek istemiş. Yani söylenen yalanlar tabak gibi ortada.
Kendisi ülkeye katkı için, “gençlere, çocuklara yardım” için küçük parmağını kıpırdatmayanlar, bir de dönüp çamur at izi kalsın yöntemiyle karalamaya çalışıyorlar.
İsteyen bu zavallı gayretlerini sürdürsün ama ÇYDD gibi dürüst ve onurlu dernekler , yöneticileri gibi dürüst ve onurlu insanlar çamur tutmaz, o çamur döner sıvamaya çalışana bulaşır sonunda! Başkan Prof. Aysel Çelikel ve tüm derneği 24’üncü yıllarında gönülden kutluyorum.

Urfalı Esranur Ağıç daha henüz 16 yaşındaydı.. Uluslararası “çocukların korunması” yasalarına göre “çocuk” sayılıyor.. Bizim de imza attığımız, onayladığımız yasalar bunlar.. Zaten zavallı Esranur’a bu nedenle “medeni nikah”yapılamamış, zorla ve imam nikahıyla “amcasının oğlu” ile evlendirilmiş.
Çocuk gönlü, başkasına aşıkmış kızcağız.. Amcaoğlu’yla evlenmeyi istememiş ama dinleyen mi var, “evleneceksin” denmiş, imam gelmiş, oldu-bitti! Bu ülkenin yasalarına göre de yasak, ayrıca medeni nikah olmadan evlenmek de yasak ama suçun cezasını uygulayan yok.. O nedenle zavallı çocuklar, üstelik çoğu kez başlık parası karşılığında kadın sayılarak ve “dedeleri yaşında” adamlara satılarak hayatlarını bu işkenceye katlanıp esir gibi sürdürmeye zorlanıyorlar.

Şimdi bi ‘şiddet’ mi?

Esranur evlendirildikten sonra sevdiği gencin “bıçaklanarak öldürüldüğünü” duymuş ve 9’uncu kattan kendini atarak canına kıymış. O genç acaba “Esranur onu sevdiği için” mi öldürüldü, başka bir nedenle mi bu bilinmiyor.
Ama önemi de yok bu memlekette. Hukukla alakasız uygulamalar yapılan, suçu söylenemeyen, delil gösterilemeyen insanların zindanlara tıkıldığı, hatta “olmayan deliller var gibi gösterilerek” hükümler verildiği ülkede kadınların ölümüne sebep olanlara, tecavüzcülere, katillere her tür anlayış gösterilir, her tür ceza indirimini uygulamak için yarışılırken böyle suçların lafı mı olur?

‘Aile Bakanlığı’ değil!

“Esranur’un ölümüne kim sebep oldu”, “sevdiği genci kim öldürdü”, bu soruların cevabını yargı aramalı ve gerekeni yapmalıdır. Ama aynı şekilde “Kadın Bakanlığı”nın, Adalet Bakanlığı’nın, STK’ların bu olayların takipçisi olması gerekir. Bu ülkede ailenin değil, “kadın ve çocuk”ların büyük sorunları varsa o bakanlığın adı “Aile Bakanlığı” olamaz, “Kadın ve Çocuk Bakanlığı” olabilir ancak..
Aynen bu olaylara “kadına şiddet” olayı denemeyeceği gibi.. Sözcükleri değiştirip “tecavüz”ü “taciz”, “vahşet”i “şiddet” yapınca felaketin boyutu değişmiyor, sadece kendimizi aldatıyoruz, bunu öğrenelim artık! Yazıktır bu çocuklara!

*****
Kozmik oda davası!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast iddiasından sonra aranan Genelkurmay’da “en gizli devlet sırlarının saklandığı” kozmik odalarla ilgili dava açılacakmış. Arınç ilk zamanlarda, 2009 yılında “bize suikast yapılabilir” derken son günlerde o bile “buna inanmıyorum” demeye başlamıştı.. Ve aradan geçen 3.5 yılda da kozmik oda aramalarıyla ilgili bir sonuç bildirilmemiş ve olay neredeyse unutulmuştu..
Başbakan Erdoğan’ın yargıya “uzun tutukluluklar”konusunda “elinizde delil varsa verin kararı, bitirin işi, yoksa böyle uzun tutukluluk olmaz” anlamına gelen açıklamasından sonra tam artık uzun süre “iddialarla”hapiste bekletilen insanların serbest kalacağı veya en azından “tutuksuz yargılanacağı” duygusu ortaya çıkarken Ergenekon davasıyla bağlantılı yepyeni bir “kozmik oda” davası başlayacağı görülüyor.

Proje ne oldu?

Zira Arınç’ın evinin önünde dolaştıkları için yakalanan iki subaydan birinin “kozmik odaya geçiş izni olduğu” ve bu odadan çıkan bilgilerde “siyasetçi, sivil toplum kuruluşu lideri” gibi isimler, Ümraniye’den çıkan silahlarla ilgili belgeler vs. bulunduğu söyleniyor.
Bu durumda doğal olarak yine sorular geliyor akla; Bu önemli belgelerin, isimlerin, suçlamaların ortaya çıkması 3.5 yıl mı aldı? Mesela Ergenekon olayını “müthiş ifşaatları” daha doğrusu sonradan kendisinin açıkladığı gibi “yalan ve iftiralarıyla” başlatan haham Tuncay Güney’in “Ergenekon bir projeydi, bitti. Devlet bana işkence altında yalan söyletti. Hapistekilerin bırakılması lazım” sözlerinin hemen arkasından ortaya çıkarılabilecekken neden bir süre daha bekletildi?

Adalete güven bitince..

Hele de başlatıldığında manşetlerden inmeyen kişinin son konuşmasının arkasından artık bu iddialar o kadar inandırıcılıktan uzak geliyor ki insan ne düşüneceğini bilemiyor. “Adaletin ve yargıya güvenin kaybolması” vatandaşı böyle ortada bırakıyor işte..
Bundan daha kötü ne olabilir ki?

Ertuğrul Özkök “Türklüğünden istifa ettiğini” yazmış. Bunu yapmasına neden olarak da birilerinin kendisini “Türk hassasiyetinden dolayı” “Kürt sorununun önündeki tek engel” olarak yazmalarını” göstermiş.. O birilerinin “başkaları” üzerinde nasıl baskı kurdukları bellidir, bunu yaparken bir de dönüp “ben hiç baskı hissetmiyorum, sen de hissetme” gibi parlak sözler de ederler üstelik.
Ama bu “alıştırmalar” ve o kapsamda yapılan baskılar Ertuğrul Özkök’ü rahatsız etse de genelde ne Türklere, ne de Kürtlere işler söylemiş olayım.
Türkler gibi Kürtler de “kendi milliyetinden istifa etme” orijinalliğini kabul etmeyeceklerdir. Neden etsinler ki, tam aksine mesela BDP bugüne kadar milliyetçiliğin en alasını yaparak geldi. Tamam, çözüm için herkes elinden geleni yapsın ama olanları, yapılanları tarihten silmek mümkün mü?
Eğer teröre çözüm getirilecek, bu mücadele bitecekse bunun öncelikle “özerklik” talebinin karşılanmasına bağlı olduğu açıkken milliyetinden istifa niye? Türklüğü anayasadan silmek mi sorunu çözecek? Hangi çılgın bu millete kimliğini unutturacak?

PARDON, MİLLİYETİNİZ NEDİR?

Yeni anayasadan “Türklük” tanımını çıkaracaklarsa bu da olacaktır ama kağıt üstünde çıkarılması insanların “Türküm” demesini engellemeyecektir. Bu anlayışa göre ABD vatandaşı olan 72 farklı orijinden insan “Amerikalı” olduğunu söylemesin, İspanyol “İspanyolum”, Fransız “Fransızım” , İtalyan “İtalyanım” demesin mi? Demiyor mu?
Sınırlardan geçerken bize verilen formlarda “hangi milletten olduğumuz” sorusuna (Nationality ) nasıl cevap verelim peki? Yoksa dünyaya da kendi hazırladığımız “Türkiyeli” yazan formları mı dağıtacağız?
Herkes milliyetiyle gurur duyarak birlikte yaşamayı öğrenmeli, yapılması gereken budur! Hiçbir çözüm insanı milliyetinden vazgeçiremez!

*****
Başbuğ oturup ‘paket’ mi bekleyecek?

Efendim “4’üncü Yargı Paketi”nde de tutuklu askerlerin serbest kalmasını sağlayacak bir düzenleme yokmuş. Demek ki başta Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere “terör örgütü, darbe hazırlığı örgütü vs” denerek tutuklanmış askerler için yine bir ümit yok..
İmzası olmayan, kimin hazırladığı belirsiz dijital veriler “gerçek delil” sayılarak 18-20 yıl hüküm giydirilenler için ise hiç mi hiç yok.. Yargıtay imkanı da kalkacağına göre, yerine getirilecek mahkemeye “bu davalar dışındakilere bakabilir” diye keyfi bir madde bile konabilir. Hakta, hukukta, çıkarılan yasa ve kararlarda keyfiyet de sınırsız malumunuz.

KANUN FABRİKASI!

En basit, ilk akla gelen örnekler; MİT’çilerin sorgulanmaması için acele çıkarılan yasa, özel yetkili mahkemelerin “hukuka aykırı bulunarak kaldırılmasına” rağmen Balyoz, Ergenekon, casusluk davası gibi davalara bakmaya devam etmelerinin sağlanması.. Ki bu keyfi yasa faaliyetlerine Meclis Başkanı Cemil Çiçek bile tepki gösteriyor.
“TBMM kanun fabrikasına döndü, bir ülkede bu kadar çok kanun çıkarılmaz” diyor.
Peki, bu durumda; 4’üncü Yargı Paketi de Başbuğ ve diğer tutuklu asker ve siviller, daha yıllarca hapiste oturup, “hangi nedenle alındığı” bile belli olmayan özgürlüklerine, ailelerine kavuşmak için “PAKET” mi bekleyecekler?
İktidar partisi isterse yeni bir paket çıkar, istemezse çıkmaz, yıllar böylece geçer gider. Bu mudur yani?

KİŞİYE ÖZEL KANUNLAR!

Tabii ki değildir, olamaz. Onun için bu durumun bir açıklaması olup olmadığını İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’a sorayım dedim ama sorarken “onun da aynı durumda olduğunu, şu sıralarda kendi başına gelen bir başka hukuksuzlukla mücadele etmekte olduğunu” hatırladım..
Buna rağmen sorumu kısaca cevapladı. Diyor ki;
“Kanunlar kişilere ve durumlara göre çıkarılmaz, objektif ve soyut olur. Türkiye’de kişiye özel, konjonktüre özel kanunlar çıkarıldığı için ortaya da yeni adaletsizlikler çıkıyor. Birini tutuklayacağınız zaman önce geçerli delili gösterip sonra tutuklayabilirsiniz. Türkiye’de son zamanlarda yapılanları ise akıl havsala almıyor. Bir Genelkurmay Başkanı’nı “terör örgütü yöneticisi” diye tutukluyor, onun mücadele ettiği teröristi ise gizli tanık yapıyorsanız bunun açıklaması yoktur.haberguncel.blogspot.com
Hukuki olmayan bir süreci hukukla açıklamaya çalışmak mümkün değil, yapılan hata bu!”
Gerçekten de sapla samanın birbirine karıştığı, istenen kişilere uygun suçların icat edildiği, sahte delillerin delil sayıldığı bir ortamda hangi haktan, hangi hukuktan söz ediyoruz ki?

Acemi elçi ve İmralı’ya ev!
ABD Türkiye Büyükelçisi Francis Ricciardone her nasıl oluyorsa (bu da bir denge sağlamak mıdır bilinmez) ABD’nin ses çıkarmadığı konularda açık ve net konuşup Türkiye’de son yıllardaki hukuksuzlukları anlatmasıyla tanınıyor.. Gazetelerin Ankara temsilcileriyle konuşurken son olarak yine “uzun tutukluluklardan, yıllardır hapis tutulan gazeteciler, milletvekillerinden, eski YÖK Başkanı’ndan” söz etmiş ve “generaller terörist suçlamasıyla hapsediliyorlar” demiş.
İki yıl önce benzer bir konuşma yaptığında Başbakan Erdoğan kızmış ve “sus bakalım ya, bir bak yargı ne yapacak, ne karar verecek.. İşte buna ‘acemi elçi’ denir” demişti.. Televizyonlarda Ricciardone haberi Başbakan’ın 2 yıl önceki tepkisiyle birlikte verildi ama medya özgürlüğü, TV kanallarının hali malum durumda olduğu için hiçbir yorum yapılmadı..

AYNI SÖZLER VE İSTİFALAR!

Oysa bir yorumu var tabii; mesela Başbakan Erdoğan’ın şu anda artık Ricciardone’ye veya bir başka elçiye ya da yabancı gazeteciye aynı tepkiyi veremeyecek, verirse de kendisiyle çelişkiye düşecek durumda olması.. Zira kendisi de kısa süre önce aynı şekilde yargıyı eleştirdi, “generallerin ve diğer tutukluların bu şekilde hapiste tutulmaması, yargının elinde yeterli delil varsa kararını vermesi, yoksa serbest bırakması gerektiğini” söyledi.
Artık bunun yaklaşan seçimler nedeniyle bir yumuşama hali mi, yoksa TSK’da ardı ardına gelen istifalar nedeniyle mi olduğu belli değil.. Ne kadar inandırıcıdır, arkası gelir mi o da belli değil.. Ama sonuçta 2 yıl önce “sus bakalım” dediği Ricciardone’yle aynı şeyleri söylüyor. Demek ki “acemi elçi” dedikleri adam gerçeği 2 yıl önce görmüş ve demek ki acemi filan da değilmiş.

SALONLU EV, EŞLE BULUŞMA..

Ve şimdi açıklanıyor ki İmralı’daki teröristler için disiplinli davranmaları nedeniyle ödül olarak “salonlu, mutfaklı özel ev” inşa ediliyor.. Sanki diğer 5 hükümlü için yapılıyormuş da, disiplinli davranırsa o da yararlanacakmış gibi ifade edilmesine rağmen aslında Öcalan için yapılıp bu havaya sokulduğu apaçık ortada..
Demek ki insanlar için ölüm emri vermiş veya bizzat kendisi öldürmüş kişiler (bundan önce hep diğer ağır suçlular için de “iyi hal” konusunda aynı şeyler yazılmıştır) iyi hallerinden, disiplinli davranışlarından dolayı Hükümet kararıyla ödüllendiriliyorlar.
Ve şimdi 5-6 kişi birlikte salon salomanje evlerde oturacakları gibi hiçbir konforları, TV’den sonra belki bilgisayarları ve her türlü iletişim imkanları, spor faaliyetleri eksik olmayacaktır.. Bir de “en geç 3 ayda bir” bir günlük “eşle özel görüşme hakkı” veriliyor. Daha ne olsun, bir “dışarı bırakılmamaları” eksik.. Yani “Kandil’e helikopter kaldırırlarsa” bir eksik kalmayacak..

GAZETECİLER DAHA MI TERÖRİST?

Tamam, diyelim ki “terörü bitireceklerine” söz veriyorlar. Karşılığında gerçekleştirilecek taleplerin sonu nereye gider bilinmez ama şu anda bu sözlere karşılık “ödüllendiriliyorlar” diyelim.. Peki Mustafa Balbay’ın, Tuncay Özkan’ın, bırak eşiyle özel buluşmayı “ölüm döşeğindeki anasını, karısını son bir kez görmesine” izin verilmeyen, ancak cenazesine gönderilen tutukluların (henüz hüküm giymemiş), ağır ve ölümcül hasta olduğu bilinmesine rağmen hastaneden adım attırılmayan profesörlerin, rektörlerin, generallerin, gazetecilerin günahı ne?
Tuncay Özkan’la Mustafa Balbay (özellikle teröristlere kıyasla) ne suç işlediler ki tuvaleti odanın içinde, sıcak suyu akmayan bir karış odalarda, eşlerinden-çocuklarından ayrı, nadiren spor yapmalarına-telefonda konuşmalarına izin verilerek yıllardır ceza çektiriliyorlar? BU “ÖZEL YETKİ”yi her kim vermişse o mahkemeler bunun sebebini, İmralı’daki durumla da karşılaştırarak ne zaman millete açıklayacaklar?
Ben bunların ve “İmralı’ya ev” haberi gibi haberlerin de onlara karşı bir tür sinir harbi olduğunu düşünmeye başladım. Varsa başka açıklaması anlatsınlar da herkes Ricciardone dahil - öğrensin!

*****
Dedikodu ve ruh hali!

Balyoz gibi hukuka uymayan kararlar verilen davalarda “Yargıtay bunun yapılması için son şanstır, adaleti sağlamalı” diyoruz ama Yargıtay’dan öyle haberler çıkıyor ki endişeye düşmemek imkansız.. Mesela Yargıtay 14. Ceza Dairesi “yengesine tecavüz eden kayınbiradere 20 yıl hapis veren” mahkeme kararını “Ruh hali tecavüzden mi, dedikodudan mı bozuldu” diyerek bozmuş. Öyle şok bir karar ki “tecavüz kurbanının ruh hali yediği bir yemekten bozulmuştur” da diyebilirlerdi diye düşünüyor insan.. Ortada defalarca tecavüz ve hatta hamilelik var ama hala “dedikodu”dan filan söz edebiliyorlar.haberguncel.blogspot.com
Yerel Mahkeme “Fark etmez” diyerek kararında israr etmiş, ben de helal olsun diyorum. Aslında tabii ki fark eder, Yargıtay’ın bu ifadesinin “ifade olması” bile olacak şey değildir, tecavüze uğrayan birinin ruh hali için böylesine anlamsız bir tartışma asla Yargıtay’dan duyulmamalıdır ama en azından bu şekilde kararları değişebilir umarım!

Hayret ki ne hayret, bugüne kadar susanların hepsi konuşmaya başladı ve üstelik öyle konuşuyorlar ki olayları en yakından takip edenlerin, ne söylenip neler yapıldığını bilenlerin bile “vayy, belki de ben yanıldım, yanlış duydum veya hiç söylenmedi de ben halusinasyon gördüm” diye şüpheye düşmesi işten değil.
Emrindeki yüzlerce subay, silah arkadaşı olan komutanlar “onun döneminde darbe hazırlığı yaptıkları ve bir seminerle de provasını gerçekleştirdikleri” iddiasıyla tutuklandığında (Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ “terör örgütü lideri olmak” gibi akla hayale gelmeyecek komiklikte bir iddiayla
-ki yabancı basın bile komikliğini yazmıştır- tutuklandığında da) yıllar boyu ağzını açmadan Fransız kesilen Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök konuşmuş..
Çok acıklı, duygulu bir konuşma.. Kendisine o tutuklamalar sırasında “neden sustuğu” sorulduğunda verdiği “kasaptaki ete soğan doğramam, manavdaki kerevize limon sıkmam” gibi muhteşem!! cevaplarla tarihe geçmişti, şimdi (Başbakan yargıyla ilgili eleştiri yapar yapmaz) kasaptaki etin “piştiğine” karar vermiş olacak ki soğan doğruyor, hatta salçayı bile koyuyor, bir “maydanoz” eksik.. Hatta dikkatle bakınca maydanoz da ortada..
Ve nihayet “tutuklu askerlerden büyük bir çoğunluğun hiçbir günahı, suçu olmadığını” söylüyor.

DEFALARCA SÖYLEMİŞ... MİŞ!

Daha önce her konuşmasında “tutuklananların bir şeyler yaptığını” bir şekilde ima etmiş olmasına rağmen toplumun hafıza zayıflığına güvenerek ve “daha önce defalarca söylediğim gibi” diye birkaç kez tekrarlayarak son yılların modası “ yanıltma”yı da eksik bırakmıyor..
Başbakan Erdoğan’ın “tutuklu askerlerin durumuna ilişkin” yaptığı açıklamayı desteklediğini belirterek başlıyor (Aferin, önce korkuyu sağlam temele yüklemek gerek).. Sonra yargıya aynen onun söylediklerini tekrarlıyor; “Kesin delil varsa ver hükmü, bitir işi.. Yok da yüzlerce subayı, astsubayı örgüt elemanı olmaktan veya örgüt kuran olarak, hele hele Genelkurmay Başkanı’nı bu şekilde değerlendirirseniz gerçekten TSK içindeki bütün moral değerleri altüst edersiniz” diyor..

YARGIYA MÜDAHALE!

“Böyle bir durumda sadece TSK değil, tüm ulus bu sıkıntıyı değerlendirme arzusuyla doludur. TSK’yı terörizmle ilişkilendirdiğiniz zaman işler çok değişir ve konu acıklı hale gelir. Durumun en kısa zamanda düzeltilmesi gerek, yasama-yürütme-yargı koordineli bir çalışmayla bu üzüntüyü ortadan kaldırmalı” diyor.. Hani kendisi daha önce aynı dava konusunda tutuklamalar ve dahi mahkumiyet kararları sonrasında “yargıya güvendiğini, verdiği kararları adil bulduğunu” söylemişti.. Hilmi Özkök’ün görüşlerinin “Başbakan’a paralel” olarak değiştiğini görmek o “tüm ulus”un ve TSK’nın moralini daha da fazla bozmayacak mı?
Yıllardır operasyonlar, tutukluluklar aralıksız sürerken sustu da şimdi mi aklı başına geldi ya da koskoca orgeneral o zaman korktu da şimdi mi cesaretlendi demeyecekler mi? Ayrıca, sadece “tutuklular”dan söz ediyor; madem ki yargıya müdahaleye karar vermiştir (ki “özel yetkili mahkemeler”in hukuk dışı olduğu ve bu nedenle kaldırıldıkları bilindiğine göre “yargı” bile sayılmazlar ama) acaba haklarında 18-20 yıl mahkumiyet kararı verilen subaylar, generaller için söyleyeceği bir şey yok mudur?

SAHTE DELİLLERE SUSTU!

Örneğin “sahte oldukları bilirkişi raporlarıyla kanıtlanan CD’ler, deliller gerçek kabul edilerek yanlış hüküm verildiği”ni, o sahte delilleri de “dönemin Genelkurmay Başkanı olarak” en iyi kendisinin anlayacağını çok daha önceden söyleyemez miydi? Bunu rahatça yazabilirim çünkü kendisi gibi “olayların dışında bırakılmış, tüm sanık taleplerine rağmen mahkemeye çağrılarak ifadesi bile alınmamış” olan Aytaç Yalman; “dönemimizde bir darbe hazırlığı yapılmışsa bu konuda sadece ben ve Hilmi Özkök konuşabiliriz, en iyi biz biliriz” sözlerini telefonda (kendisini programa davet ederken) bana söylemiş, ben de defalarca TV’den ikisine “neden bildiklerinizi açıklamıyorsunuz” diye sormuştum. (Aynen 27 Nisan muhtırası dillerden düşürülmezken muhtıranın sahibi Büyükanıt’ın kenara çekilmesi gibi..)
Bence hazır kasaptaki et soğanıyla pişerken biraz daha düşünsün, hatırladığı çok şey olabilir.. Malum ortamın ürkütücülüğü, sivil-asker yüzlerce insana yapılan hukuksuzluklar, yanlış mahkeme kararlarıyla topluma salınan korku, TSK’nın moral bozukluğu zirveden eleştiriliyor artık.. Her ne kadar mantığı olanlar “iyi de kim kimi eleştiriyor, kim istedi de oldu bunlar” diyorsa da kendisi konuşabilir..
Aman yemeği yakmadan!

*****
Başbakan’a öneri!

Bir de “gazeteci” kisvesi altında siyasi militanlık yapan, daha insanlar için tutuklama kararı çıkar çıkmaz ekranlardan-köşelerden onları mahkemelerden önce “darbeci” veya “terörist” damgası yapıştırıp mahkum eden, ailelerine-çocuklarına bir de bu üzüntüyü yaşatan, hatta bunları “kendi meslektaşlarına bile” yapan yüzü kızarmazlar var..
Şimdi de köşelerinden Başbakan’a “onlar sizi yasaklatacaklardı, kafanıza balyoz indireceklerdi, Hilmi Özkök dik durmasaydı şöyle olacak, böyle olacaktı. Yargının moralini bozmayın” diye öneriler getiriyor, tarihten, eski savaşlardan filan örnekler bularak onun değişen söylemine karşı çıkıyor, provoke etmeye çalışıyorlar.. Tamam, artık toplum ve şüphesiz Başbakan’ın kendisi de onları ve nasıl bir niyet ve kin içinde olduklarını gayet iyi biliyor ama bir nokta daha var..
“Dik durmasaydı” diye övdükleri Özkök de şimdi “Ben yürekten inanıyorum ki tutuklananların büyük bir çoğunluğunun hiçbir suçu, günahı yoktur” dediğine göre ne yapacaklar? Ondan da iyi bildiklerini söyleyerek Özkök’e de mi öneriler getirecekler?
Darbe karşıtlığı “darbeden farksız başka hukuksuzlukları, insan hakkı ihlallerini” onaylamak ve kendi de yapmak değildir. Yargısız infaz değildir, sahte olduğu bilirkişi raporlarıyla ispatlanmış delillerin “delil kabul edilmesi”ne göz yummak değildir.. Bu yaptıklarının adı da “gazetecilik” değildir!

Yanlış karar veren hakim hesabını vermelidir!
Önce ABD ’de “kız arkadaşına tecavüz eden” Metin Rıza Gürel’in hapis cezasını “mağdur yeterince direnmemiş” gerekçesiyle 16 yıldan 6 yıla indiren yargıç Johnson’a “uyarı cezası” verildiği haberiyle başlamak istiyorum.
ABD’yi karıştıran böyle bir yargı olayında suçlunun orada bile “bir Türk olması” çok üzücü, nasıl isterseniz öyle yorumlayın ama burada “Türk yargısının da, yasa yapıcıların da ders alması gereken” önemli bir tablo var ortada..

YARGI BÖYLEYSE YARGIDIR!

Tecavüze uğrayan genç kadın olay sırasında halen “sanığın kız arkadaşı” .. Buna rağmen “kadının isteği dışında zorla gerçekleşen” bir ilişkiye 16 yıl yerine sadece “6 yıl” hapis cezası verilmesi kabul edilmiyor ve yargıç uyarılıyor. İşte adalet ve gerçek yargı budur.
Türkiye’de ise kendisiyle hiçbir bağlantısı olmayan, sokakta görüp peşine düştüğü kadınlara, öğrencilere, öğretmenlere (ülkenin öbür ucuna kaçsalar bile izleyerek) tecavüz eden ya da tecavüz sonrası öldüren , hatta saldırısını sokakta yapan sapıklara , küçücük kızlara saldıranlara , küçük yaşta kızları başlık parası karşılığı yaşlı erkeklerle evlendirenlere , “çocuklara toplu tecavüz eden ahlaksızlara” bile her türlü hukuk dışı sebep ayarlanarak tekrar halk arasına salıveriliyorlar.

HUKUK DEVLETİYLE FARKIMIZ..

Böyle büyük bir suç işleyen, çocukların-kadınların ve ailelerinin hayatını mahveden hasta ruhlu kişilerin, “18 yaş altı olsalar bile” serbest bırakılması yalnızca adaletsizlik değil, “suçu önemsiz göstererek” yayılmasına, tekrarlanmasına yol açmaktır. Ki ABD örneğinde görüldüğü gibi derhal “uyarı cezası” almaları, hatanın devamı halinde “kendilerinin de yargılanması” gerekir.

Bugüne karda defalarca söyledik bunu ama Türkiye’de hakimleri devlet korumasına alan ve dava açılmasını önleyen bir yasa bile çıkarıldı. İşte “demokratik, gerçek hukuk devletleri” ile aramızdaki en önemli fark burada ortaya çıkmıştır! Bu durum derhal değiştirilmediği, toplum ile medya hala duyarsızca sustuğu ve izlediği takdirde daha yıllarca sapıkların çocuk ve kadınlara saldırmasını, bu “yargı destekli” tecavüz ve felaket olaylarını izlemekten kurtulamayacağız!
Şimdi ABD’deki haberden önce yazdıklarımı paylaşalım..

TEKRAR KOMİSYONA GELİYOR..

Geçen salı AKP İstanbul Milletvekili Alev Dedegil aradı, aynı hafta Pazar gün yayımlanan “Hadım Yasası Adalet Komisyonu’ndan geçti” konulu yazım üzerine konuştuk. Dedegil, Hadım Yasası teklifini Aşkın Asan’la birlikte hazırlayan milletvekili.. Bu haberi ben bir kadın örgütü başkanından gelen mail üzerine internetten araştırarak yazmıştım, oysa henüz tasarı Komisyonda kabul edilmemiş, bununla birlikte Alev Dedegil “Teklifin Komisyona bugünlerde geleceğini, yazılmasının ‘yaşananları ve daha önce yapılan yanlışları hatırlatması açısından’ iyi olduğunu” belirtti.

HADIM EN UYGUN CEZA!

Ülke çapında çok daha sık görülmeye başlanan kadın ve çocuk tecavüzlerinin önlenmesi, bu suçların cezalarının arttırılması, özellikle de tecavüz suçu işleyenlerin “ilaçla hadım edilmesi” konularında yoğun şekilde çalıştıklarını anlattı. Bu konu son derece önemli.. Çocuk ve kadın tecavüzleri konusu ele alınırken “aile içi tecavüz” ün artık gizlenmemesi, açık ve net şekilde tartışılması, verilecek ağır cezaların (öyle korkunç olaylar anlatılıyor ki hadım “aile içi tecavüz suçluları” için de uygundur) kararlaştırılması ve caydırıcılık açısından bunların topluma en iyi şekilde duyurulması gerekiyor. Aynen yıllarca “töre cinayeti” adı altında “namusunu temizleme” bahanesiyle kadın ve çocuk yaşta kızların hem tecavüz mağduru olup hem de öldürülmesine ilgisiz kalındığı, hafif cezalar verilerek neredeyse teşvik edildiği gibi aile içi tecavüz ve diğerlerine de sessiz kalınıyor.

YA ÇOCUKLARIN İNSAN HAKLARI?

Bunca felaket haberinden sonra hala “tecavüzcüye hadım cezası” dendiğinde bile ortaya çıkıp “ama efendim insan haklarına aykırı” diyen işgüzarlar görülebiliyor. Tecavüz suçu işleyenlere az ceza verilmesi için “kesik ve ani hareketlerle işlenmişse ceza indirilsin” saçmalıkları duyulabiliyor. Türkiye gibi “AB üyeliği isteyen, çağdaş olduğunu iddia eden” bir ülke bunları aşmak zorundadır artık. Dünyaya rezil olmak, çağdışı kalmış ülkeler arasında boy göstermek istemiyorsa, Meclis’i durumun ciddiyetini fark ediyorsa tabii! Bu kez TBMM Adalet Komisyonu ’nda aynı garabet haberleri duymayalım lütfen!
*****
Filozoflar kadar akıllı!

Çok sevdiğim ve benim tüm hayvanlar gibi kedileri de sevdiğimi ve koruduğumu bilen Deniz Adanalı yılbaşında bana küçük bir kedi takvimi verdi .. Günü geçince o sayfayı koparacağınız, ama üzerinde muhteşem kedi fotoğrafları ve onlarla ilgili çok hoş sözler olduğu için benim koparamadığım minnacık bir takvim.
Sokak kedileri o kadar korunmaya muhtaç ve o kadar bakımsızlar ki, öyle aç ve hasta kalabiliyorlar ki belki “onlara yardım edilmesini”, ne kadar “özel ve sevgi dolu hayvanlar olduklarının fark edilmesini” sağlayabilirim diye sizinle bu takvimi paylaşmaya karar verdim. Bundan sonra zaman zaman (mümkünse her zaman) kedilerle ilgili sözler ve resimler bulacaksınız burada..
İşte bunlardan ikisi; “Çok sayıda filozof ve kediyi inceledim. Kediler şüphe götürmeyecek şekilde sınırsız bir akla sahip. Hippolyte Taine”
“Burada kedilere nasıl davrandığımız cennetteki statümüzü belirleyecektir. Robert A. Heinlein”..
Tabii aynı şekilde sokak köpeklerini de korumamız gerekiyor. Evlerine aldıkları kedi ve köpekleri bile sıkılınca sokağa, parka atıveren sorumsuz ve bencil insanların çok olduğu bir ülkede, yüzlerce-binlerce kedi ve köpeğin ormanlara, dağlara atıldığı , yaz bitince yazlık yerlerde aç-susuz kaderine terk edildiği bir ülkede yardımsever, hayvan sever, sorumlu insanlara çok ihtiyaç var.

PET SHOP YERİNE EVLER..

İngiltere’de ülke çapında on binlerce hayvan sever aile birleşerek yıllar önce bir “kedileri koruma organizasyonu” kurmuşlar. Bahçesi veya evi müsait olanlar odlarına-bahçelerine bakıma muhtaç kedi yavrularını alıyor, sonra bunları internetten fotoğraflarıyla duyuruyor ve kedi almak isteyenler “pet shop” lardan alacaklarına bu evlerden kedi alıyorlar.
Bunun dışında o organizasyon yine ülke çapında yayılmış gönüllü şubeleriyle “milyonlarca pound” bağış toplayarak sokaklardaki tüm kimsesiz hayvanları korumak için de çalışıyor. Böyle olunca sokaklarda perişan yavrular kalmıyor ve ayrıca hayvanları küçücük kafeslere hapsederek, sıcak ve soğukta geceleri de bırakarak para kazanmayı düşünenler de bunu yapamıyor.
Keşke Türkiye’de de aynı şey yapılabilse.. İnsanlar yalnızca kendilerini düşünerek, “tüm dış etkilerden korunarak” steril hayatlara özenerek yaşamasa ve sokak hayvanlarına da yardım etse. Siz “yardım edenlerden” olun!

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget