Makaleler "Merdan Yanardağ"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bir hurma cumhuriyeti haline gelen Türkiye’de giderek sertleşen, ahlak ve sınır tanımayan, hukuku ve kamu düzenini altüst eden, çatışan tarafların suç ortağı olduğunu unutmamak gerekiyor. Siyasal İslamcı iktidarın her iki kanadı da dinci karşı devrimin, 12 yıllık karanlık dönemin; neo-liberal yağma düzeninin ortak sorumlularıdır.

Daha önce ortaya attığım ve mevcut durumu çok iyi açıkladığını düşündüğüm kavramla ifade edersek eğer; Türkiye yeniden fetrete düşmüş durumda. Merkezi otorite iki iktidar odağı arasında parçalanmış; oluşan siyasal otorite boşluğu bütün toplumsal dinamikleri harekete geçirmiş halde.

Bu fetret döneminde muhalefet güçlerinin kendi seçeneklerini büyütmek yerine, çatışan taraflardan birini desteklemesi ya da yedeğine düşmesi, oyunun dışında kalmaya, iktidar mücadelesini kaybetmeye yol açacaktır. Asıl aktörlerden kim kazanırsa kazansın, yedeklenen güçler her halükârda kaybetmiş olacaktır.


ŞEHZADELER SAVAŞINDA SOL
Sol ve CHP, bu şehzadeler savaşında kendi bağımsız hattını kurmak ve cepheden bir muhalefet çizgisi izlemek zorundadır. Eğer, örtülü de olsa, taraflardan birinin desteklendiği ya da yedeğine düşüldüğü takdirde, bu tutum siyasal felakete yol açar. Bunu yapan parti ya da hareket, intihar eder. Ne yazık ki, kendisini sol’da sayan iki büyük siyasal muhalefet gücü bu hatayı yapıyor.

Öyle anlaşılıyor ki CHP, bu kavgada Cemaati destekleme konusunda kararlı. Cemaat ve ABD desteğiyle iktidar olabileceğine ikna edilmiş görünüyor. Evet, belki bu yolla iktidar olunabilir ama o sizin hükümetiniz olmaz. Sizi iktidara taşıyan güçlerin elinde rehin olursunuz.

BDP ise AKP Hükümeti'ni “çözüm süreci” adına desteklemeyi sürdürüyor. Kürt siyasal hareketi, böylece dinci-faşizan bir rejimin inşa edilmesine destek verdiğinin farkında mı bilmiyorum, ama Türkiye’nin tarihsel, ilerici, aydınlanmacı ve devrimci birikiminden hızla uzaklaştığı açık. Gittikleri yerde 200 yıllık gericilikten ve emperyalizmle işbirliğinden başka şey bulamayacakları da kesin.

CHP, Cemaatin bugün AKP ile çatışsa da, iktidarın bir parçası olduğunun farkın değil! Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını birlikte tasfiye eden, cinayeti beraber işleyen 12 yıllık iktidar ortaklarından habersiz görünüyor! Ortada net bir oportünizm var.

İKİ KİRLİ KILIÇ

Cemaate karşı mücadeleyi yükseltmek, devlet içindeki “Yeni Gladyo’nun tasfiye edilmesini istemek neden AKP iktidarına ve yolsuzluklara karşı mücadelenin üzerini örtsün ki? CHP’yi yöneten anlayışın temel tezi bu. Afedersiniz ama siz iki işi birlikte yapamıyor musunuz? Biz aptal mıyız? Masonik, mafyatik bir çeteye; sola, yurtseverlere ve aydınlanmacılara karşı acımasız bir şekilde tertip kuran (elbette AKP Hükümeti'nin desteği ve katılımıyla) yeni tipte bir Gladyo yapılanmasına karşı mücadele ederken, neden yolsuzluklara karşı eleştirimizi geri çekelim ki?

Hem AKP’ye hem de Cemaate karşı mücadele, bugün aralarında çatışsalar da tek bir iktidar gücüne karşı savaşmak demektir. CHP siyasal bir intihar koşusunun içinde olduğunun farkında mı emin değilim ama tehlikeli bir oyun oynandığı ortada.

CHP birbiriyle çatışan iki kirli kılıçtan birisinin kabzasından tutuyor. Bugün neredeyse bütün eleştirilerini geri çektiği Cemaat, 2007’den itibaren kurulan bütün tertiplerin sorumlusudur. Evet AKP Hükümeti'yle birlikte yaptılar, ama operasyon gücü Cemaattir.

Ergenekon, Balyoz, Şike, Devrimci Karargâh, Oda TV, KCK, Askeri Casusluk gibi bütün davaları, bugün CHP’nin sahip çıktığı savcılar ve polisler tezgâhladı. Sahte dijital kanıtları üreten, insanların ev ve işyerlerine bunları koyan, telefonları dinleyen, şantaj kasetleri oluşturan, uydurma gizli tanıklar üreten, sahte ihbar mektupları yazan, toprağa muhimmat/silah gömen bu çetedir. Biliyoruz. Başbakan da itiraf ediyor.

Türkan Saylan’ı Kürt çocuklarına –ki onlara göre bütün Kürtler PKK’lı oluyor- burs veriyor, Harp Okulu öğrencilerine burs verdiği kızları gönderiyor diye iftira metni niteliğinde iddianameler yazan, CHP’nin bugün sahip çıktığı savcılar ve Zekeriya Öz değil midir? Zekeriya Öz, nasıl olur da “temiz eller” soruşturması yapar?


O KILIÇTA HRANT’IN KANI VAR
CHP’nin kabzasından tutuğu kılıç kirlidir. O kılıçta Hrant Dink’in, Necip Hablemitoğlu’nun, Danıştay Yargıcı’nın kanı var. Karşımızdaki, bir inanç hareketi değil aynı zamanda bir cinayet şebekesidir. Ben bütün bunları yazdığım, ortaya çıkarmak için mücadele ettiğim, gerçeğin peşinde koşan bir gazeteci olmaya çalıştığım için hapisteyim.

Kuddisi Okkır cinayetinin sorumlusu bu çetedir. Vicdansız ve acımasızdırlar. Ölüm yatağındaki insanları, o dinmek bilmeyen dinci-gerici kinleri ve intikam duyguları nedeniyle hapishanelerde tutmayı sürdürüyorlar. Bugün Suriye’de tekbir getirerek insan boğazı kesen, kestiği insan başlarını sergileyenlerin kininden farklı değil bu çetenin intikam ateşi.

Prof. Fatih Hilmioğlu, sırf Malatya İnönü Üniversitesi’ni bir El Ehzer Medresesi olmaktan çıkardığı ve oradaki dinci yapılanmayı dağıtıp çağdaş bir üniversite yarattığı için, acımasızca öldürülmek isteniyor. Türkiye’de neredeyse herkesin serbest bırakılmasını istediği, 10 yıl rektörlük yapmış bir insanın hapiste tutulması çetenin sıradan bir işidir. Kinleri böyledir.

Unutmayın ki, bu çetenin elinde CHP için de hazırlanan dosyalar, şantaj kasetleri ve dijital belgeler var. Böyle şantaj kasetlerinin olduğunu biliyorum, bunu bazı CHP yöneticileri de biliyor. Ayrıca Deniz Baykal’a yapılan siyasal amaçlı şantajın sonuçları ortada.

Sonuç olarak ortada Başbakan’ın itiraf ettiği, bir illegal yapılanma, gerektiğinde cinayet bile işleten bir çete, masonik bir örgüt var. Mafyatik yöntemler de kullanan, ahlaki hiçbir sınır tanımayan bir örgüt söz konusu.

YENİDEN YARGILAMA
Bazı CHP sözcüleri/yöneticileri AKP Hükümeti'nin hem bu çeteyi tasfiye konusunda hem de bu dönemde açılan davalarda yeniden yargılanmanın ve özgürlüğün yolunu açacak yasal düzenlemeler konusunda samimi olmadığını söylüyor.

Siyasette samimiyet testinin yolu, tam da bu konularda iktidarı sıkıştırmaktır. Samimi olmadıklarını ben de biliyorum. Ancak AKP, bugüne kadar görülmemiş ölçüde sıkışmış durumda.

CHP, iktidara “haydi” demeli, madem istiyorsun, gel özel yetkili mahkemeleri bütün sonuçlarıyla ortadan kaldıralım. Bu tutumun iki sonucu olacaktır ve her ikisinde de muhalefetin kazanacağı açıktır.

Ancak CHP, Barolar Birliği Başkanı Prof.Metin Feyzioğlu’nun önerisinde AKP kadar bile ilgi göstermedi. Bu, anlaşılır ve kabul edilir bir tutum değildir. Adil yargılanmaya destek verme konusunda bir tereddüt olmadığını, bu konuda Meclis’e bir yasa tasarısı sunulduğunu biliyorum.

Ancak bunlar düşük profilli ve yasak savmaya dönük girişimler. Türkiye gündemine taşıyacak, iktidarı silkeleyecek bir tutumla olayın üzerine gidecek yerde, usül tartışmaları yapmak, ince iktidar hesaplarına girmek anlaşılır değil.

Sonuçta öyle garip bir tablo çıkacak ki; söz konusu ahlaksız tertiplerin kurbanı olan insanlar zindanlarda kalacak, bunun faturası da CHP’ye çıkacak.

Olur mu, olur!

Ama bunun bedeli çok ağır olur. CHP’nin iki milletvekilinin bu ahlaksız tertiple 5 yıla yakın hapishanede tutulduğunu unutmaması gerekiyor. Asıl samimiyet testi budur.

İKTİDARI DÜŞÜRMEK ve DARBE

CHP ve muhalefet güçleri yüklense her an iktidar düşecek. Muhalefetin bunun için ne Cemaate ne de başka bir güce ihtiyacı var. Ülke ve toplum hazır.

Yolsuzlukların üzerine toplumsal dinamikleri de harekete geçirerek gitmek gerekiyor. Ortada gerçek bir iktidar yok. Hükümete el koymuş, bir tür saray darbesi yapan bir ekip var.

AKP bugün iktidarda işgalci durumundadır. Bütün meşruiyetini yitirmiş halde direniyor.

Polis yargı kararlarını uygulamıyor. Emniyet, hükümetin emrinde silahlı bir politik örgüt konumuna gelmiş durumda. Bu ülkede hükümetin ve AKP’lilerin yolsuzluk yapması serbest, soruşturmak ise adeta yasak.

Böyle bir iktidar fazla kalamaz. Muhalefet, kitleleri alanlara dökmeli. Sürekli eylem ve protesto gösterileriyle gayri meşru AKP Hükümeti'nin kendisini toparlamasına izin verilmemeli.

Bir yandan da devlet içindeki çetenin yani yeni Gladyo’nun tasfiyesi için bütün olanaklar seferber edilmelidir.

Türkiye çok özel bir tarihsel dönemeçten geçiyor. Hayatı ve siyaseti doğru okuyan,  ona uygun yol iz izleyenler kazanacak. Ancak CHP, yeni Gladyo ile işbirliği yaparsa, biter.

CHP Cumhuriyet’in kurucu kuvvetlerinden birisidir, sıradan bir parti değil. Dolayısıyla bütün Türkiye’nin, toplumun, Cumhuriyet’in sorumluluğunu alan bir yerden, tarihsel bir perspektifle hareket etmelidir. Böyle dönemlerde toplumun büyük kesimi, daha çok da CHP’ye oy vermeyenler, dönüp bu partiye bakarlar. CHP’nin buna bir cevabı olmalı.

Sanırım CHP’nin de Türkiye’nin de en önemli eksiği sol. Sol’u yeniden büyük siyasal güçler alanına/arenasına taşımak gerçek çare olarak görünüyor.

Bütün veriler Siyasal İslamcı AKP iktidarının çözülme sürecine girdiğini gösteriyor. Yeni kurulan ve henüz istikrar kazanamayan dinci-faşizan rejim beklenenden önce temellerinden sarsılır. Oluşturulmaya çalışılan siyasal, ideolojik ve kültürel hegemonya, bu yolda çok mesafe alınmasına karşın, kurumsallaşamadığı gibi, bütün menteşelerinden zorlanıyor. İktidar, medyanın yüzde 80’ini denetlediği halde toplumdan yeni bir siyasal ve kültürel onay/rıza üretmekte başarılı olamıyor.

AKP, devleti bütünüyle ele geçirdiği, bir tehdit unsuru olarak gördüğü TSK’yı teslim aldığı, polis-adliye tertibi ve terörüyle muhalif kesimleri sindirdiğini düşündüğü bir momentte, çok katlı bir krize sürükleniyor.
Çünkü iktidarın en güçlü olduğu ve bu nedenle karşı devrim programının açıkça ve tamamıyla yaşam geçirileceğinin sanıldığı an, paradoksal olarak onun en zayıf olduğu ve inişe geçtiği dönemi işaret ediyor.
Toplumsal ve siyasal fay hatlarında biriken gerilimi harekete geçiren ve bir depreme dönüştüren etken ise, bütün ülkeyi saran Haziran (Gezi)Direnişi ve isyanı oldu. İşte bu direniş, bütün koşulları hazır olan iktidardaki çözülmeyi tetikledi. AKP iktidarı siyasal şiddeti ve devlet (polis) terörünü çığırından çıkaracak düzeyde tırmandıran toplumsal tepkiyi bastırmak, yeniden istikrarı sağlamak ve böylece çözülmeyi durdurmak istedi. Olmadı. Çünkü AKP’ye yön veren kadro ve Başbakan Tayyip Erdoğan çok önemli bir siyasal ve tarihsel hesap hatası yaptı.

İSLAMCILARIN HESAP HATASI
Erdoğan ve AKP liderliğinin en önemli tarihsel ve siyasal hesap hatası, milletin çok büyük bir kesiminin Cumhuriyet ve laiklikle kavgalı olduğunu düşünmeleriydi. Böylece toplumda en fazla yüzde 8 ila 12 aralığında olan seçmen desteğine karşı, dar bir siyasal Siyasal İslamcı çevrenin dinci programını mutabakat ya da uzlaşma bile aramadan, hile, yalan ve sahtekârlık yaparak bütün ülkeye dayattılar.
Bütün hesaplarını “devlet-millet” kavgasının bulunduğu varsayımına dayandırdılar. Böylece milleti devletle barıştırma gerekçesiyle Cumhuriyet ve seküler kurumları tasfiyeye yöneldiler. İşte tam bu kırılım noktasında şiddetli bir direnişle karşılaştılar. Çünkü Cumhuriyetin ve 200 yıllık bir tarihsel derinliği olan aydınlanma ve modernite sürecinin tahminlerin çok ötesinde büyük bir kitle desteğine sahip olduğunu görememeleri yaptıkları hesap hatasının ikinci boyutunu oluşturuyordu.

Öyle ki, AKP’ye verilen ve büyük bölümü merkez sağdan gelen oyların önemli bir bölümü de bu iktidar Cumhuriyetin kazanımlarını imha etsin diye AKP’ye gelmedi. En büyük hesap hataları, tarihsel olarak ilerici ve büyük bir demokratik atılım olan Cumhuriyeti bir avuç seçkinin rejimi sanmalarıydı. İdeolojik ön yargılarına esir oldular.

İktidar gücünü iç dinamiklerden çok, dış dinamiklerden alan: çok özel koşulların iktidara taşıdığı; daha da önemlisi esas olarak bir ABD projesi olarak kurulan ve yönlendirilen AKP’nin, hem Türkiye’nin yakın siyasal tarihini yanlış okuduğu hem de kendisini iktidara getiren dinamikleri doğru değerlendiremediği anlaşılıyordu.
Çünkü AKP öngörülemiyor. Başlangıçta inkâr ettiği halde gizli bir ajandasının (programı, hedefleri) olduğu ortaya çıkıyor. AKP deyim uygunsa 2007'den sonra sürekli “suçüstü” yakalanıyor.

CUMHURİYET KAVGASININ ANLAMI
Siyasal muhalefetle toplumsal muhalefet arasında bir açı farkı oluştu. Bu makasın daha da açılma olasılığı yüksek. Çünkü halkın büyük bir kesimi Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını, insanlığın ilerici birikiminin sonuçlarını seküler değerleri, bilimi ve aydınlanmacı kurumlarını (ne kadarsa ve elde ne kaldıysa) savunmak için kitleler halinde sokağa çıkıyor. İktidarın polisiyle çatışmasını göze alarak mücadele ediyor. Ancak CHP dahil sol muhalefet güçleri ve sosyalistlerin çok önemli kesimi ısrarla bu olguyu görmezden gelmeyi sürdürüyor.
Oysa, önceki pazar (3 Kasım 2013) Yurt ’ta yazdığım gibi, bugün Türkiye’de tartışma, saflaşma ve çatışmanın merkezinde “Cumhuriyetin kazanımları” ve seküler değerler var. Sınıf mücadelesi de anti-emperyalist direniş de bu dolayım üzerinden gelişiyor.

(Bu konuyu, muhalif basının -hatta genel olarak medyanın- bir kazanımı olduğunu düşündüğüm bu kazanımda oynadığım rol nedeniyle mutlu olduğum, arkadaşım, sosyalist akademisyen Fatih Yaşlı da Yurt ‘ta benden önce -31 Ekim 2013'te- yazmış. Geç fark ettim, çünkü cezaevinde gazetelerin gelişi bazen aksıyor. Ayrıca yine Yurt ’un çok önemli başka bir kazanımı olan Mustafa Sönmez’in yazısında gördüm. Öneririm, web sitemiz üzerinden ulaşıp okuyabilirsiniz.)

Uzun süredir sokaklara, alanlara çıkan ve AKP iktidarını protesto eden kitlelerin ezici büyüklükteki bölümünü; Cumhuriyete ve değerlerine yönelik saldırılara tepki duyan, bu kurum ve değerlerin tasfiye edilmesine itiraz eden, ülkenin dinselleştirilmesini kabul etmeyen, seküler kurumların imha edilmesine karşı çıkan, yaşam tarzının tehdit altında olduğunu düşünen ve gündelik yaşamın muhafazakârlığın baskısı altında olduğunu gören toplum kesimleri oluşturuyor. Üstelik ağırlığını “yeni işçi sınıfı” diye tanımlayabileceğimiz, eğitimli ve kentli çalışanların oluşturduğu bu kesimler sola son derece açık bir kompozisyon oluşturuyor. Dahası kendilerini solda sayıyor. Eylem alanlarında solla ilişki kuruyorlar, devletin “terör örgütü ”diye nitelendirdiği grup ve çevrelerden bile hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Aksine birlikte aynı barikatta mücadele ediyorlar.

Saflaşma ve siyasal çatışma barikatı buradan kurulmuş durumda. Sosyalist solun bir bölümü bu barikatın çok ilerisinde duruyor. Öyle ki bu uzaklık bütün ilişkiyi koparacak düzeyde. Park forumlarına gelen insanlara ellerindeki Türk bayraklarını ve M.Kemal posterlerini indirmelerini (bazı yerlerde) söyleyecek düzeydeki bir kopukluk ve savrulma bu. İdeolojik ön yargılarına yaşamın zenginliğini feda etmekten başka bir anlam taşımıyor. Bu duru tarihin ve doğru eylemin ıskalanmasına yol açıyor.

CHP SAĞA DEĞİL SOLA YÖNELMELİ
CHP ise bu barikatın çok gerisinde duruyor Tuzağa düşmemeye çalışırken, dinci ideolojik-siyasal hegemonyanın yeniden üretilmesine katkıda bulunuyor. Gezi direnişçilerinin, kendilerine anti-kapitalist Müslümanlar diyen küçük grupların dahi seküler değerler ve Cumhuriyet için sokağa çıktığını, insanların yaşam tarzını savunduklarını göremiyor. Örneğin Mustafa Sarıgül, CHP’ye katılma töreninde, sanki bir Cumhuriyetçi ve Sosyal demokrat partiye değil de bir tarikata ya da muhafazakâr partiye katılıyormuş gibi konuşuyor. Halkçı toplumcu ve sol denebilecek tek bir söz söylemiyor. Böylece AKP ya da merkez sağdan oy alınabileceği sanılıyor. İşte bu sanı en büyük yanılgıyı oluşturuyor. AKP’ye benzeyerek veya sağcılaşarak, yani farkını silikleştirerek sağdan oy alınamaz. Kimse aslı varken taklidine destek vermez. İnandırıcı olamaz. Merkeze açılmanın yolu da kimliğini netleştirmekten geçiyor.

B. Ecevit liderliğindeki yeni CHP, 1973 ve 1977 zaferlerini daha önce sağa oy veren yurttaşların önemli bir kesiminin de oylarını alarak kazandı. Bunu da sağa yaklaşarak değil, partiyi daha sola çekerek ve yeni kimliğinin altını çizerek yaptı. Şimdi de benzer bir siyasal ortamdan geçiyoruz. Dünyada neo-liberal politikalar çöküyor ve sol yükseliyor. Siyasal İslam bütün bölgede büyük bir başarısızlık, yenilgi ve çöküş yaşıyor. Kriz AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın kapısını çalmış durumda.

CHP elbette merkez sağda, Cumhuriyetin değerlerine bağlı olan yurttaşların ve AKP’ye daha önce oy veren emekçilerin oyunu almaya çalışmalıdır. Ancak bu sağa kayarak ve dini uygulamalara, toplumu bir mengene gibi sıkmaya başlayan muhafazakâr düzenlemelere ve yaşam tarzlarına müdahaleye, “ tuzağa düşmeyelim” diye destek vererek değil, solculaşarak ve Cumhuriyetin değerleri üzerinden yaşanan saflaşmada doğru kararlı, etkin tutum alarak gerçekleştirebilir. Gezi eylemlerinin çağrısı ve bildirisi budur çünkü. Bu çağrıya uymak ve sol-Cumhuriyetçi kimliğin altını çizmek, neo-liberal politikaları reddeden halkçı ve toplumcu ekonomik politikaları öne çıkaran bir çizgi izlemek gerekiyor. Bu durumda CHP tahmin edilemeyecek bir sıçrama gerçekleştirebilir. Çünkü kitleler basit bir iktidar değişimini değil, dinci AKP iktidarının yarattığı yıkımı onararak ve ülkeyi ileriye taşıyacak daha köklü bir dönüşümü ve kararlı bir siyasal müdahaleyi bekliyor.

Bütün kamuoyu araştırmaları, bilimsel incelemeler ve İslamcı partilerin daha önce aldığı oy oranları (ABD’nin yaptırdığı son uluslararası araştırma da dahi) Türkiye’de şeriatla yönetilmek isteyen kesimin büyüklüğünü en çok yüzde 12 olarak veriyor. Ancak AKP’nin aldığı oy oranına bakılırsa -ki seçimlerde dijital hile yapıldığı yönündeki güçlü ve önemsediğim iddiaları bir yana bırakıyorum- bu partinin en büyük desteğini merkez sağ seçmenden aldığı anlaşılıyor.
Ancak bu sosyolojik tabloya karşın, AKP Hükümeti ve Erdoğan yüzde 8-12 aralığındaki bu kitlenin taleplerini esas alıyor. Kendi çevrelerindeki dar bir siyasal İslamcı kadronun programatik hedeflerini, milletin iradesi diye sunmaya, daha doğrusu, yutturmaya çalışıyor.

KOALİSYON BOZULUYOR
Aslında AKP bir koalisyon partisi. Merkez sağın yolsuzluk ve yağma çamuruna batıp 2002 seçimlerinde yaşadığı büyük çöküşün bıraktığı boşluğu doldurdu. Bu nedenle kendisini Müslüman demokrat değil, “muhafazakâr demokrat” parti diye tanımladı. Bu tarihsel fırsatı değerlendirdi.

Oysa AKP, muhafazakâr bir parti iktidarı değil, Siyasal İslamcı bir profil veriyor. Bütün gücüyle Cumhuriyetin tasfiyesine yöneliyor. Seküler değerlere ve kurumlara çirkin, aşağılayıcı ve düşmanca bir üslupla saldırıyor. Okulların üçte birini din okuluna çevirdiği gibi, bütün eğitim sistemini de dinselleştiriyor. İktidarın bütün uygulamaları daha önce ilan edilmemiş, toplumdan saklanmış bir programın yaşama geçirilmesi şeklinde gelişiyor. Dar militan bir profil veriyor.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik bu nedenle; “Biz bu düzenlemeleri 2004’te yapsaydık, AKP kapatılır ya da darbe olurdu” diyor. Böylece aslında gerçek hedeflerini gizlediklerini itiraf ediyor. Bu durumun açığa çıkması, çağın bütün ihtiyaçlarına karşın Türkiye’nin 200 yıllık birikiminin imha edilerek ülkenin kıytırık bir Ortadoğu devletine dönüşmesi olasılığı (en iyi haliyle Pakistanlaşma) parti içi koalisyonu da çözüyor.

AKP, çekirdek oylarına doğru daralma sürecine kaçınılmaz olarak giriyor. Bunun çok sayıda işaretleri ortaya çıkıyor. Üstelik, düzmece davalar ve sahte dijital kanıtlarla da önlenecek gibi görülmüyor. Bülent Arınç'la yaşadıkları tartışmayı tolere etmeye çalışırken bile “ düşmanları sevindirmeyelim” diyen Erdoğan hem kendisine oy vermeyenleri “düşman” olarak gördüğünü itiraf ediyor hem de bütün toplumun hükümeti ve Başbakanı olmak yerine, dar bir İslamcı fraksiyonun lideri gibi davranıyor. Hâlâ bir Ak-Genç'li gibi davranıyor. Örtünmeyi “dinin emri” saydığını ilan edecek, karşı çıkanları “cahillikle” suçlayacak kadar, bilgisiz ve ortaçağ mantalitesine sahip militan bir İslamcı olduğunu ortaya koyuyor. Kendi İslam yorumunu tek doğru, tartışılmaz ve kutsal din olarak görüyor. Dahası bu nedenle, kendi İslam yorumundan hareketle topluma yaşam tarzı dayatmayı, özel alana müdahale etmeyi meşru sayıyor. Buna hakkının olduğunu düşünüyor öğrenci evlerine ve karma yurtlara ilişkin müdahalesini “meşru olan ve olmayan ilişkiler” diye gerekçelendiriliyor. Sadece siyasallaştırdığı dini esas alıyor. Böylece toplumun yarısını ağır şekilde suçlama hakkını kendisinde buluyor.

KENDİLİĞİNDEN ÇÖKMEZ
Oysa kime ve neye göre meşru ya da gayrimeşru ilişkiler bunlar? İslamda çok farklı yorum ve akımların olduğunu bir yana bırakalım, Erdoğan kendi inancına göre, toplumsal yaşamı düzenleyeceğini kendi dini yorumuna göre insanların yaşam tarzı na müdahale edebileceğini ortaya koyuyor. Bunu doğal sayıyor. Yasaların kaynağını, kamusal düzenin ilkelerinin ve toplamsal yaşamın temelini seküler ve birleştirici pozitif hukuktan değil, tartışılmaz, sorgulanamaz ve değiştirilemez dinden ve kutsal değerlerden alınacağını ilan etmiş oluyor.

Bu tablo sadece liberallerle ve merkez sağ seçmenin bir bölümüyle AKP'nin yollarını ayırmıyor, parti içi koalisyonu da bozuyor.
Ancak AKP iktidarı ve dinci-faşizan yeni rejimin içine girdiği bu çözülme süreci nedeniyle bugünden yarına yıkılacağını söylemek ya da beklemek doğru olmayacaktır. Daha da önemlisi, artık zamanının geldiğini düşünerek bu çöküşün kaçınılmaz olarak hatta kendiliğinden olacağını sanmak da çok büyük yanlış olacaktır. Bu çözülmenin iktidarın çöküşüyle sonuçlanabilmesi, ancak muhalif güçlerin göstereceği etkinliğe bağlıdır. Doğru bir siyasal program ve mücadele olmadan AKP iktidarına son vermek kolay değil. Çünkü önümüzde herhangi bir merkez sağ iktidar değil, yeni bir rejim var. Bir diktatörlük...

İnsanların hayatlarında da, toplumların/ülkelerin tarihlerinde de öyle dönemler vardır ki, zamanın olağan bir seyir içinde aktığı dönemlerde bir yılda, on yılda, yüz yılda yaşanabilecek olaylar sanki bir güne sığar. Tarihin kırılma noktalarıdır o günler. Öyle her zaman insan hayatına denk gelmez, deyim uygunsa “bin yılda bir” yaşanır. Altüst oluş ve tarihsel dönüşüm dönemleridir o günler.

Gün, burada semboldür. Büyük olaylar ve dönüşümler bazen gerçekten bir güne, bazen de birkaç aya ya da yıla sığar. Toplumsal, kültürel veya siyasal bir olay olması da gerekmez, özel hayatlarımızdaki derinliğine yaşadığımız bir gün bile bizde bu duyguyu yaşatabilir. Çok katlı bir yoğunlaşma halidir bu ve biz zamanın bitmesini istemeyiz.

Böylesi dönemlerde zamanın ritmi hızlı, tarihin temposu yüksektir. Takvim farklı akar. Dönemin içindeki insanlar bunu önceleri fark etmezler. Ancak ardından öykü, şiir, roman, deneme vb. ile bütün bir edebiyat; kitaplar, makaleler, incelemeler, anılar, müzik ve sinema sökün ettiğinde anlarız bunu.

Oysa her şey birkaç günde veya birkaç ayda ya da birkaç yılda olup bitmiştir. Öyledir ama o günlere dair hikâyeler, anılar hiç tükenmez. Zengin, hem de çok zengin bir kaynaktır.

O büyük günlerde insanlar arasında bir-iki yaş büyük ya da küçük olmak bile ciddi düzeyde fark yaratırdı.
Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam kitabında, Nazım Hikmet ve kendisinin başından geçen ilginç bir olayı anlatır. Birinci Dünya Savaşı bitmiş Şevket Süreyya Aydemir, Nazım Hikmet ve Vala Nurettin Moskova’daki Doğu Halkları Üniversitesi’nde öğrencidir.

Sovyet Devrimi’nden sonra Rusya, Osmanlı Devleti ile savaşını bitirir. Bitirmekle de kalmaz, işgal ettiği topraklardan çekilir ve Doğu Cephesi’nde Türkiye’ye yardım etmeye başlar. (Kurtuluş Savaşı Doğu Cephesi’nin sağlama alınması sayesinde kazanılır.)

Osmanlı yenilip teslim olduktan sonra İttihat ve Terakki Hareketi liderlerinin büyük bölümü Sovyetler Birliği’ne geçer. Bu ülkede dostça karşılanırlar. Bunlardan biri de İttihat ve Terakki Fırkası’nın Merkez Yönetim Kurulu (Merkez-i Umumi) üyelerinden ve hareketin teorisyenlerinden Doktor Nazım’dır.

Şevket Süreyya ve Nazım Hikmet, Doktor Nazım’ı zaman zaman ziyaret eder ve uzun sohbetler yaparlar. Daha sonra onunla bir röportaj yapmaya karar verirler. Çünkü donanımlı bir lider, imparatorluk yönetmiş kadronun önde gelen bir üyesi ve dünyada olup bitenleri iyi analiz eden bir gözlemci ve dava adamıdır. Şevket Süreyya ve Nazım Hikmet’in amacı tarihe bir belge bırakmaktır.

Ancak röportaj sırasında Nazım Hikmet sürekli olarak Doktor Nazım ile onun anlattıkları üzerinden tartışmaya girer ve iş uzadıkça uzar. Günler süren bu röportaj denemesi başarısızlığa uğrar ve tamamlanamaz. Çünkü Doktor Nazım, bir aşamada “Bırakın benimle ilgilenmeyi de dışarıda, Moskova sokaklarında neler olduğunu anlamaya çalışın. Çünkü böyle şeyler tarihte bin yılda bir olur” der ve röportajı keser.

Doktor Nazım’ın yaptığı tespit çarpıcıdır. Durumu derinden kavrayan bir bakıştır. Çünkü farklı bir zemin ve programa sahip olsa da o da bir devrimcidir. Şevket Süreyya, “Heyecanlı şair yüzünden bu önemli çalışmayı bitiremedik” diye hayıflanır. Gerçekten yazık olmuştur.

John Reed’in eşsiz “Dünyayı Sarsan On Gün” kitabı da Doktor Nazım’ın sözünü ettiği “bin yılda bir yaşanacak” o günleri, zamanın ritminin hızlandığı dönemi, Sovyet Devrimi’nin sıcak günlerini anlatır.
Türkiye’de 1970’li yıllar da böyle özel bir dönemdi. Bu dönemi 1965-80 şeklinde biraz daha geniş alabiliriz. Başkaldırı, devrim ve entelektüel atılım yıllarıdır. Sanki her gün bir yıl gibi yaşanır. Zamanın ruhu da temposu da farklıdır.

Cengiz Aytmatov’un o güzel kitabının büyülü ismi gibi, günler uzamış yüzyıl olmuştur...
Günümüz Türkiye’sinde ise tarihin saati sanki tersine işliyor. Daha doğru bir betimlemeyle ağır şekilde de olsa ilerleyen bir trenin içinde akıl tutulmasına uğramış bir toplum geriye doğru koşuyor.
Ortada tarihin işleyişine, toplumsal ilerleme yasasına, insan doğasına, çağın ruhuna aykırı bir durum var. Dolayısıyla gericiliğin uzun vadede kazanması mümkün değil. Bu nedenle içinden geçtiğimiz günlerin, insanlığın büyük yürüyüşü içinde bir parantez olarak kalması kaçınılmaz.

Ancak, böyle de olsa toplumların ve ülkelerin tarihinde kısa ve orta vade diye nitelediğimiz zaman dilimleri, insan yaşamı ölçü  alındığında hiç de kısa değildir. Büyük acılar çekmek için yeterlidir.
Bu ülkenin yeniden büyük günlere, atılıma, zamanın ritmini tarihin akışına uygun biçimde düzeltmeye ve hızlandırmaya ihtiyacı var.

Tarihin bu çağrısına uymayanlar cezasına razı olurlar. Biz böyle bir cezayı 1980 dönemecinde çektik, bir kez daha izin vermemeliyiz.

MANKURTLAŞMAK

Daha önce de yazdım, Aytmatov’un ‘Gün Uzar Yüzyıl Olur’ romanındaki yan öykülerden biri çok sarsıcıdır. Mankurt... Kitaptaki bu öykü insanın adeta kanını dondurur. Anlatılan öykü, yüzlerce yıl önce Orta Aysa bozkırlarında yaşanan gerçek olaylardır.

Savaşçı bir kavimin esir aldığı insanlara uyguladığı özel bir işkence sonucu bilinci, belleği, düşünme yeteneği yok edilen, buna karşılık bir insanın bütün fiziki yeteneklerine de sahip olan, daha da önemlisi efendisinin emirlerine kayıtsız şartsız uyan insanlar yaratmanın öyküsüdür. Bunlar annelerini, babalarını, kardeşlerini ve kavimlerini bile tanımazlar. Bilinci ve ruhu ele geçirilmiş birer köle olarak efendilerine itaat eder, çalışır, gerekirse savaşır ve ölürler.

Aytmatov Orta Asya halklarının böyle kişilere “Mankurt” dediğini belirtiyor. Yazar yaşanan duruma da “mankurtlaşmak” diyor. Mankurtlaşan kişilerin en önemli özelliği şudur; onlar itiraz etmeyi, başkaldırmayı ve pasif de olsa itaatsizliği hiç düşünmezler. Doğalarından bu yetenekleri alınmıştır. Onlar sadece verilen emirlere sorgusuz sualsiz ve birebir uyarlar.

Aytmatov’un romanında olağanüstü bir çarpıcılıkta anlattığı bu “mankurtlaşmak” durumu, sosyolojik bir kavram olacak kadar önemlidir. Mankurt kavramı, aklı ve bilinci kuşatılarak teslim alınmış, tarihi unutturulmuş, efendisinin çıkarları için kendi değerlerine, ailesine, sınıfına, halkına ve ülkesine ihanet etmiş herkesi ifade eden bir kavram olarak kullanılabilir.

Öyle ki, kitapta yer alan o yan öyküde Yuan Yuan’ların mankurtlaştırdığı Nayman kavimine mensup genç, kendisini arayan ve bulan annesini tanımaz. Onu reddeder. Ancak Nayman anne oğlunu yeniden kazanmak için aylar süren bir çabayla ona yaklaşmaya çalışır. Ancak durumu fark eden efendisi genci uyarır ve gelen kadının düşmanı olduğu söyler. Sonuçta, genç Nayman, kendi annesini okla vurarak öldürür ve bunu yaptığı için hiç acı duymaz.

İşte uzun bir süredir bu ülkenin halkı da tıpkı Aytmatov’un eşsiz betimlemesindeki gibi, mankurtlaştırılmış gibidir.

Barış ya da İmralı Süreci diye adlandırılan siyasal girişime eleştirel yaklaşmak neredeyse “insanlık suçu” ya da “ırkçılık” sayılacak. Bu tutumu çok tehlikeli buluyorum. Dahası böyle baskıcı, dışlayıcı ve onur kırıcı bir yaklaşımın kendisinin “faşizan” bir tutum ve “barış olanağını” harcayacak sorumsuz bir şirretlik olacağını düşünüyorum.

Çünkü bu girişimden Türkiye’de adil, demokratik, onurlu bir barışın çıkacağından derin kuşkularım var ve bu kuşkularımı açıkça ifade etmek, tartışmak ve deyim uygunsa süreci devrimci bir eleştiri altında tutarak toplumun ve ülkenin doğruya ulaşmasına katkıda bulunmak istiyorum. Eğer yanılıyorsam bunun da gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle “Barış Süreci” de denilen bu girişime yönelik soldan gelen eleştirilere kapalı olmanın –ki şu ana kadar ortaya çıkan tablo bunu gösteriyor- çok tehlikeli sonuçlar yaratacağını görmek gerekiyor.  Türkiye’nin ‘Türk-Kürt İslam Sentezi’ diye tanımlayabileceğimiz gerici bir diktatörlüğe, dahası tek mezhep egemenliğine dayalı dinci-faşizan bir rejime teslim edilmesiyle sonuçlanabilecek tehlikeli bir yola girme olasılığı giderek büyüyor. Biliyoruz ki, İmralı ya da barış süreci, daha çok AKP iktidarının kendi siyasal ihtiyaçları ve gelecek planlamasına uygun olarak tasarlanmış bir girişim olarak görünüyor.

AKP, Amerikancı örtülü bir darbeyle iktidara gelen bir siyasi oluşum. Gerici diktatörlük anayasasını kabul ettirerek, uzun süredir gerçekleştirmeye çalıştığı Amerikancı ılımlı İslam rejiminin kuruluşunu tamamlamak istiyor. Rejim değişikliğini hukuksal ve siyasal güvencelere bağlamak için bu adımı attığını, önündeki en önemli engel olan Kürt siyasal hareketini yedekleyerek onu da gerici dönüşümün bir parçası haline getirmek istediğini düşünüyorum.

AKP samimi değil. Çünkü kapsamı açıklanmamış, toplumla paylaşılmamış, yasal ve hukuksal zemini yaratılmamış bir girişim bu... Bu sürecin nasıl işleyeceğini bilmiyoruz.

KCK Başkanı Murat Karayılan geçen perşembe günü (25 Nisan 2013) PKK’nın K. Irak’taki Kandil kampında beklenen açıklamayı yaptı ve örgütün İmralı Adası’nda devletle Abdullah Öcalan arasında varılan anlaşma gereğince, aşamalı şekilde ve silahlı olarak K. Irak’a çekileceğini ilan etti.

Bu açıklamada dikkat çeken iki olgu vardı; birincisi, çekilmenin koşulsuz olmadığı belirtiliyor, ikinci de silahlı olarak gerçekleşeceği vurgulanıyor. Sınır dışına çekilme altı aşamalı, çözüm süreci ise üç koşula bağlanıyor. Özellikle çözüm süreci için konulan ikinci koşul büyük önem taşıyor.

Henüz yolun başında bulunulmasına ve sürecin çok net koşullara bağlanmasına karşın, iktidar çevrelerinden öyle bir hava estirilmeye başladı ki, sanki Kürt sorunu bir daha gündeme gelmeyecek şekilde çözülüyor.

Ancak Murat Karayılan’ın açıkladığı çekilme ve çözüm şartları, AKP’nin ülkeye yaymaya çalıştığı “Bu iş bitti” şeklindeki havanın gerçek olmadığını gösteriyor. PKK, yasal zemini hazırlanmayan çekilme ve çözüm girişimine temkinli yaklaştığını, AKP’nin atacağı adımları gördükten sonra aşamalı şekilde ilerleneceğini ortaya koyuyor.  PKK, silahlarıyla sınır dışına çıktıktan sonra, AKP Hükümeti’nin atacağı adımları bekleyeceğini ilan ediyor.

Çözüm planının ikinci maddesinde (aşamasında) yer alan, “Eşit yurttaşlık, Kürt kimliğinin ve varlığının tanınması,

anadilde eğitim, Kürtlere statü sağlanması” gibi çok önemli siyasal düzenlemeler gerektiren taleplerin yanı sıra, Türkiye genelinde de “demokratik” reformlar yapılmasının bekleneceği belirtiliyor. Özellikle “demokratik anayasa” vurgusu dikkat çekiyor.

Karayılan silahlı olarak ‘Güney Kürdistan’a (Kuzey Irak) çekilerek, AKP Hükümeti’nin bu koşulları yerine getirip getirmeyeceğini gözlemleyeceklerinin altını çiziyor. Hatta, ABD, AB ve Rusya ile  Türkiye’deki barış yanlısı demokratik güçlere de çağrı yaparak bu süreci denetlemelerini istiyor.

Murat Karayılan’ın PKK ve KCK’nın ortak görüşleri şeklinde ifade ettiği bu koşullar ile Abdullah Öcalan’ın basına yansıyan İmralı Tutanaklarında ortaya koyduğu yaklaşım arasında büyük bir farkın bulunduğu dikkati çekiyor. Öyle ki, “demokratik özerklik” gibi talepleri barış sürecini sabote edeceğini belirterek geri çeken Öcalan, yerel yönetimlerin özerkliğinin genişletilmesi (AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki Türkiye’nin şerhinin kaldırılmasını bunun için yeterli buluyor) ve PKK’lı tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılmasını bir anlaşma için yeterli görüyor. Öcalan, AKP’nin hazırladığı anayasanın kabul edilebileceğini ve Tayyip Erdoğan’ın devlet başkanlığının desteklenebileceğini belirtiyor.

Belli ki, Kandil ile İmralı arasında “çözüm süreci” denilen yeni döneme ilişkin belirgin bir görüş farklılığı bulunuyor. KCK üst yönetimi ve PKK’nın dış liderliği AKP’ye Öcalan kadar güvenmiyor. Bu nedenle olsa gerek, Erdoğan’ın siyasal baş danışmanı, AKP teorisyenlerinden ve Ankara Milletvekili Doç. Yalçın Akdoğan, bir televizyon programında “Karayılan yanlış anlamış, süreci hatalı değerlendiriyor” diyor.

Aslında şu günlerde herkes Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. Maddesine göre suç işliyor. Yarın kalkıp bir savcı soruşturma başlattığı takdirde yapılabilecek fazla bir şey yok. Yasal olarak düzenlenmemiş, hukuksal güvencelere bağlanmamış bir süreç işliyor. Durum böyle olunca “çözüm sürecinin” nasıl evrileceği konusunda da kimsenin net bir fikri bulunmuyor. AKP, “Siz önce anayasaya, başkanlık sistemine evet deyin, sonrasına bakarız” diyor. Böyle şey olabilir mi?

AKP’nin asıl derdinin Cumhuriyeti tasfiye etmek ve bir Ilımlı İslam rejiminin kurulmasını tamamlamak olduğu anlaşılıyor. Dar ideolojik (dinci) programına, kökleri Soğuk Savaş dönemine giden siyasal terbiye ve örgütsel referanslarına sadakat gösterdiği izlenen Erdoğan ve AKP liderliği için öncelik laik Cumhuriyetin tasfiyesi oluyor. Gözleri hiçbir şeyi görmüyor ve bu nedenle çözüm için de “İslam birliği” yeterli bulunuyor.


AKP ve PKK arasında İmralı’da sağlanan mutabakatın yeni anayasa  ve başkanlık sisteminin kabulü üzerine kurulduğu anlaşılıyor. Oysa AKP’nin yeni anayasa ile kurmaya çalıştığı başkanlık sistemi, faşizan yetkilerle donatılmış bir tek adam rejimi olacak. Bu tek adamın siyasal olarak Türkiye’yi düzenlemesine imkân sağlayan bir anayasaya “evet” denildiği takdirde bu girişimin de sonuçlanacağı görülüyor.

Çünkü yasal zemini hazırlamayan AKP Hükümeti’nin yeni anayasanın kabulü ve başkanlık sisteminin yürürlüğe girmesinin ardından “kaytarma” ve sözlü mutabakatı bozmaya yatkın bir konumda bulunduğuna ilişkin derin kuşkular bulunuyor.

Bu nedenle AKP ucuz bir manevrayla CHP’yi ve diğer Cumhuriyetçi, yurtsever ve sol çevreleri bu sürecin dışında bırakmak için elinden geleni yapıyor. Aleviler sürecin dışında bırakılıyor. Kürt sorununun “gerici yoldan çözümü” için PKK üzerinde de baskı kuruluyor. Ortaya çıkacak bir Sünni İslam ekseni Ortadoğu’daki emperyalizmin işbirlikçisi Siyasal İslamcı gerici blokla buluşturulmak isteniyor. Türkiye’den çekilecek PKK silahlı güçlerinin PYD (Kuzey Suriye’deki PKK yanlısı Kürt partisi) ile birlikte Suriye’de Esad rejimine karşı savaşa sürülmesi planlanıyor.

Bazılarına fantastik bir komplo teorisi gibi gelecek ama AKP Hükümeti, PKK’yı (dolayısıyla PYD) yanına aldıktan sonra K. Irak’taki Barzani rejimiyle de anlaşarak gevşek bir Türk-Kürt Federasyonu kurarak (bunu Kürtleri himaye altına almak şeklinde formüle edecekler) sınırlarını genişletmeyi planlıyor. Böylece petrole uzanmak istiyor. Bazı Özgür Gündem yazarları bunu açıkça yazıyor.

Böyle bir plan, bırakın Kürt sorununun onurlu bir çözümünü, korkarız bütün bölgeyi kan gölüne çevirecek ve mezhep boğazlaşmalarına yol açacaktır. Suriye’ye yönelik müdahalenin sertleşmesi ve Kürt örgütlerinin bu kirli operasyona katılması bir bölge savaşını tetikleyecektir.

 
İnsanların barış özlemi istismar ediliyor. AKP gerici faşizan bir anayasayı ülkeye kabul ettirmek için toplumdaki barış istemini bir araç olarak kullanıyor. Sürecin aktörleri, “Siz evet deyin arkasından barış gelecek, biz uzlaşacağız, bu sorunu çözeceğiz” diyorlar.

Peki, sol olmadan, Cumhuriyetçilerin desteğini almadan, yurtseverleri dışlayarak, bu toprakların 200 yıllık derinliğe sahip ilerici ve aydınlanmacı damarını yok sayarak nasıl çözeceksiniz? Çözseniz bile kalıcı olacak mı? Toplumsal uzlaşmaya dayanmayan, ülkeyi aydınlığa çıkarmayan gerici bir çözümden kimseye hayır gelir mi?

Kandil ve İmralı arasındaki açı farkı işte bu çelişkiden kaynaklanıyor.

NATO’dan geçen yıl yapılan açıklamada, Suriye’ye yönelik doğrudan bir askeri müdahalenin içinde yer alınmayacağı resmen ilan edildi. Bu durumda Türkiye, ABD ve Batılı ortaklarının çıkarları ve baskısı nedeniyle tek başına Suriye ile savaşın eşiğinde geldi. Bu durum devam ediyor. Bu yazıda, Suriye’ye yönelik müdahalenin neden Irak, Afganistan ve bir ölçüde Libya’dan farklı olduğunu, bu farkın Türkiye ve bölgeyi nasıl etkilediğini değerlendireceğim.

ABD emperyalizminin bütün dünyada bir gerileme sürecine girdiği gözleniyor. Paradoksal olarak ABD’nin gücünün zirvesinde olduğu dönem, onun için aynı zamanda düşüşün de başlangıcı oluyor.

Görünür gelecekte olası bir küresel rakibinin çıkmasını önleme üzerine kurulu olan ABD’nin 21. Yüzyıl siyaset senaryosu (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) bir imparatorluk tasavvuruydu. Bu projeye göre ABD, küresel erişimine kapalı alanlara, kontrol dışı bölgelere ya da hâkimiyetini tanımayan veya sarsan yerel rejimlere ve devlet dışı güçlere gerektiğinde doğrudan askeri müdahalede bulunmayı öngörüyordu.

Ancak, küresel hegemonya ya da imparatorluk projesinin finansmanını sağlamakta zorlanan, dahası bunun orta ve uzun vadede gerçekleştirilemeyeceğini anlayan ABD, 1995-2010 yılları arasındaki dönemde bu açığını askeri güç kullanarak kapatmaya çalıştı. Amerikan dış politikasına 1960’lardan başlayarak giderek artan oranda yön veren, W. Bush’un Başkanlığı döneminde doğrudan iktidara gelen yeni muhafazakârların (Neo-Conservative) geliştirdiği ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’ de zaten bunu öneriyordu.

Neo-Con’ların ABD için geliştirdiği 21. Yüzyıl yönetim senaryosu, sadece dar bir entelektüel grubun siyasal ve ideolojik fantezilerinden oluşmuyordu. Bu senaryo, ABD’nin 21. Yüzyıl’da ihtiyaçlarına verilen bir yanıttı. Bu nedenle ABD’de Neo-Con’lar Barack Obama’nın iktidara gelmesinden sonra güç kaybetmekle birlikte, hiçbir zaman tam olarak etkinliklerini yitirmedi.

Nitekim, ABD Başkanı Barack Obama’nın geçen yıl (5 Nisan 2012) Pentagon’a gelerek Savunma Bakanı Leon Panetta, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Martin Dempsey ve diğer üst düzey komutanların katılımıyla düzenlediği basın toplantısında, “ABD’nin Küresel Liderliğini Sürdürmek: 21. Yüzyıl Savunma Öncelikleri” başlıklı strateji belgesini açıklayarak Washington’un yeni doktrinini dünyaya ilan etti.

Başkan Obama’nın açıklamayı doğrudan kendisinin yapması, söz konusu stratejinin önemini gösteriyor. Yeni strateji belgesi (Obama Doktrini) bir anlamda, “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” adlı bir önceki dönem stratejisinin güncellenmesi olarak da değerlendirilebilir. Belgenin ayrıntılarına bakıldığında bu durum açıkça görülmektedir.

Yeni strateji belgesine göre* ABD, 2020’li yıllara uzanacak yeni dış siyasetini ve bu siyaseti yürütecek askeri stratejiyi ilan etmiş oldu.

Belgeye göre ABD, “Uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” stratejisinden “Daha küçük, yerel ve konvansiyonel kara güçlerine dayalı müdahale sistemi” stratejisine geçtiğini de açıkladı. Bu belge ABD’nin ekonomik ve güvenlik çıkarlarının Asya-Pasifik hattına kaydığını resmen ilan etmesi bakımından da büyük önem taşıyordu. Belgede şöyle deniyor:

“ABD’nin ekonomik ve güvenlik çıkarları, Batı Pasifik ve Doğu Asya’dan Hint Okyanusu ve Güney Asya bölgesine uzanan gelişmelere ayrılmaz bir biçimde bağlıdır. Bu bölgelerde ortaya çıkan gelişmeler, zorluklar ile fırsatların bir bileşimini yaratmaktadır. Buna bağlı olarak, ABD Ordusu güvenliğe küresel çapta katkıda bulunurken, ihtiyaçlardan dolayı Asya-Pasifik bölgesinde yeniden dengeleme yapacaktır.”**

ABD yeni stratejisinin ipuçlarını Irak’tan askeri güçlerinin büyük bölümünü çekeceğini ilan ettiği sırada vermişti.

ABD, yeni küresel rakiplerinin yükseldiği Asya-Pasifik bölgesinde yeniden konumlanmadan önce Ortadoğu’da kesin bir hâkimiyet kurmak, istikrar sağlamak ve deyim uygunsa cephe gerisi sağlama almak istiyor. Bu nedenle bölgede kesin sonuç alacak bir “altın vuruş” peşinde olduğunu söylemek mümkün. Suriye düşürülürse bu vuruşun İran’a yapılacağı açık.

İran ve Suriye’nin varlığı, bölgede yalnız enerji havzaları üzerinde hâkimiyet kurulmasının önündeki engeller olarak değil, siyasal bakımdan da ABD’nin bölgesel ve küresel hedeflerini büyük riske sokuyor.

Ancak yeni dönemde ABD ve Batı, Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi doğrudan işgal ya da askeri müdahale yerine, yerel güçlerin harekete geçirilmesini esas alıyor. Obama Doktrini yerel ortaklarla işbirliği içinde bir küresel egemenlik stratejisi öngörüyor. Böylece hem maliyet yayılmış ve paylaşılmış oluyor hem de açık bir işgalci görüntüsü verilmiyor. Daha da önemlisi, yerel muhalif güçler harekete geçirilerek “özgürlük ve demokrasi getirme” gerekçesi için daha uygun bir ortam yaratılıyor.

Özetle Obama Doktrini esas olarak bölgesel ortaklarının desteği ve hedef ülkelerde işbirlikçi güçleri silahlandırarak, iç savaş çıkarma yötemine dayanıyor. Belgede şöyle deniliyor:

“Dünyanın başka yerlerinde ortaklık oluşturabilme kapasitesini kurmak da, küresel liderliğin maliyetlerini ve sorumluluklarını paylaşmak için önemini koruyor.” (a.g.e, 13)

Yukarıdaki alıntıda yer alan “küresel liderliğin maliyetleri” vurgusu dikkat çekiyor.

İşte bu nedenle ABD ve NATO Suriye’ye doğrudan bir askeri müdahale yerine, muhalifleri silahlandırarak, küresel cihatçıların bölgeye gelmesini sağlayarak ve esas olarak Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan arasında bir eşgüdüm kurarak Esad rejimini yıkmayı planlıyor. Kuşkusuz bu koalisyonun kilit ülkesi Türkiye oluyor.

Ancak aradan iki yıl geçmesine karşın Libya’nın tersine Suriye’de sonuç alınamadı. Baas rejimi beklenenden daha dayanıklı çıktı. Bu nedenle Obama İsrail ziyareti sırasında Natenyahu yönetiminin Mavi Marmara olayı nedeniyle Türkiye’den özür dilemesini sağlayarak Suriye’yi kuşatan koalisyonu genişletmeyi amaçladı.

Önümüzdeki dönemde Suriye’ye saldırının daha da şiddetleneceğini öngörebiliriz.

TÜRKİYE NEDEN FEDA EDİLDİ?


Suriye’ye karşı gerici ve emperyalist saldırının en etkin bölgesel taşeronu olan AKP Hükümeti, kendisini iktidara getiren ve orada tutan güçlere diyet ödemekten başka çaresinin olmadığını biliyor. Çünkü ABD ve Batılı ortaklarının destekleri olmasaydı, muhalefeti devlet terörüyle bastıran AKP değil 10 yıl, 10 ay bile iktidarda kalmazdı.

Başta Neo-Con hareket olmak üzere ABD’li ve Batılı siyaset yapıcıları, laik ve cumhuriyetçi Türkiye'nin İslam âlemini etkileyemeyecek kadar bu dünyadan uzaklaştığını düşünüyordu. Dolayısıyla Müslüman toplumlara model oluşturabilmek için bir ılımlı İslam ülkesi yaratmak gerektiği tezini işliyorlardı.

New York Times Gazetesi’nin uzun süre Ankara merkezli olarak Türkiye ve Ortadoğu temsilciliğini yapan Stephen Kinzer, geçen yıl yayımlanan kitabında, şunları yazıyor:

“Türkiye’nin modern tarihinin büyük bir bölümünde Müslüman dünya onu bir dönek olarak görmüştü. Atatürk’ün reformları Türkiye’yi İslam’ın o kadar uzağına taşımıştı ki dini meşruiyeti kaybolmuş gibi göründü. Türkiye yeni arzusuna karşı hemen hiç direnişle karşılaşmadı. (...) Osmanlı geçmişi ona büyük bir tarihi ağırlık vermektedir. Sadece göreli refahından dolayı değil ama aynı zamanda toplumun bu kadar özgür olmasından dolayı da cazip bir modeldir.”***

İşte Türkiye bu anlayışa ve stratejiye kurban edildi. Hazırlıkları süren gerici diktatörlük anayasası yeni rejimin, bir ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’ olarak tescil edilmesi anlamına gelecek.

* Tam metin için bkz. Teori Dergisi, Sayı 266, Mart 2012

** Teori, Sayı: 226, Mart 2012, S. 11

*** Stephen Kinzer, Ezber Bozmak / Türkiye İran ve Amerika’nın Geleceği, Çev. Sulhiye Gültekingil, İletişim Yayınları, Mart 2011 İstanbul, S. 217.

Hükümetin hazırladığı “Akil İnsanlar” listesi ağırlıklı olarak, “Yetmez ama evet” çizgisindeki liberallerle iktidarın organik bir parçası olan muhafazakâr, İslamcı ve diğer faydacı-yandaş isimlerden oluşuyor.
Hukuksal zemini hazırlanmamış, yasal çerçevesi oluşturulmamış, dolayısıyla siyasal güvencelerden yoksun olan bu girişimin diktatörlük anayasasının kabulü için toplumsal bir rıza/onay üretimi amacıyla kullanılacağı açık.
Oluşturulan bu heyet Türkiye’yi temsil etmiyor. Anlaşılan AKP muhalif toplum kesimlerinin, yurtseverlerin, cumhuriyetçilerin ve solcuların arasında pek “akil insan” bulamamış.  Durum böyle olunca bu girişimden ne adil bir barış ne de demokrasi çıkar. Bir ülkede ana muhalefet partisinin bile dışında tutulduğu bir “toplumsal barış” olabilir mi?
Heyette KESK Genel Başkanı Lami Özgen gibi bazı demokratik kitle örgütleri yöneticilerinin, solcu ve sosyalist kimliğiyle tanınan birkaç aydının ya da politikacının bulunması tabloyu değiştirmiyor. Listenin yüzde 90’ını iktidara yakın ya da AKP’nin izlediği politikaları destekleyen isimler oluşturuyor.
Listedeki isimler arasında kendisini solda tanımlayanlar, diktatörlük anayasasına “hayır” diyenler, yurtsever ve gerçekten demokrat olduklarını düşünenler varsa derhal heyetten çekilmelidir.
Çünkü AKP iktidarı soyut ve belirsiz bir “barış süreci” karşılığında, faşizan yetkilerle donatılmış bir başkanlık rejimine ve gerici anayasaya “evet” dememizi istiyor. Bu, müstehcen bir tekliftir. Şantajdır! Reddedilmelidir.
Türküyle Kürdüyle solcular, yurtseverler, cumhuriyetçiler ve gerçek demokratlar bu şantaja boyun eğmemeli, AKP’nin oyununa gelmemelidir. Çünkü bu girişim toplumsal muhalefeti teslim almayı hedefleyen bir operasyondur. Dolayısıyla “Akil İnsanlar” heyeti de bu oyunun sefil bir aracından başka bir şey değildir.
Gerçekte AKP, anayasa referandumundan sonra her an bu girişimden vazgeçecek bir çizgide durmayı tercih ediyor. Bu nedenle süreci hukuksal olarak düzenleyecek yasal ve kalıcı bir zemin hazırlamıyor. Meclisi devreye sokmuyor. Muhalefet partilerini içerecek bir adım atmıyor. Her şeyin iktidar partisi ve liderinin inisiyatifinde gelişeceği bir plan hazırlandığı anlaşılıyor. AKP, “Önce başkanlık rejimi ve yeni anayasa, sonra barış” diyor.
Bu tabloya bakıldığında Erdoğan’ın BDP’ye kazık atmaya hazırlandığını görmek için yüksek bir analiz yeteneğine sahip olmak gerekmiyor. AKP önce diktatörlük anayasasını geçirip, sonrası için “Allah kerim” diyor. Bu tutum hiç samimi görünmüyor.
Oysa yurtseverlerin, cumhuriyetçilerin, solcuların, sosyalistlerin olmadığı bir siyasal girişim ve “akil insanlar” topluluğu ile “barış” sağlayamazsınız. Bu girişimin sağlıklı yürümesi, Türk halkının ve kendilerini “Türk” sayanların da sürece dahil edilmesi ve desteğinin sağlanması halinde mümkün görünüyor.

Çünkü bu ülkeyi yalnız AKP ve BDP oylarıyla kabul edilmiş bir anayasa ile yönetemezsiniz.

Tayyip Erdoğan geçen hafta “Akil İnsanlar” ile Dolmabahçe’de yaptığı toplantıda, ‘İkinci Cumhuriyet’i gayri resmi olarak ilan etti. Yeni rejimin anayasasının çok kritik olan başlangıç maddeleri de önceki akşam basına servis edildi. Buna göre eski anayasanın laiklik, cumhuriyet ve egemenlik gibi ilkelerinin düzenlendiği bölümünün değiştirilmesinin dahi teklif edilmesini yasaklayan 4. Maddesinin iptal edildiği ortaya çıktı. Yürütme erki ise tümüyle “başkanlık” denilen yeni bir mevkiye bırakılıyor. Bundan sonra gelecek hamlenin ne olacağını tahmin etmek zor değil. Yeni anayasa kabul edildikten sonra laikliğin şeklen de kurucu metinden çıkarılması mümkün olacak.

                                                                                            ***

Ülke genelinde giderek katılaşan ve dışlayıcı olmaya başlayan koyu dinsel söylem, bugüne kadar AKP’nin siyasal hegemonyasını kurmasına destek veren bazı liberal çevreleri bile ürkütüyor. Kendi değerlerine ihanet ederek AKP iktidarına katkı sağlayanlar, yarattıkları sonuçtan korkuyor.
Kuşkusuz ortada inanılması zor bir aymazlık, aldatılmışlık ve bunun yarattığı bir hayal kırıklığı var. Ancak mevcut tabloyu sadece “aymazlık’ ile açıklamak da mümkün değil. Çünkü ortada sadece bir aymazlık yok, insanlığın ilerici birikimine, bu ülkeye ve topluma karşı bir ihanet de söz konusu.
AKP iç dinamiklere dayalı bir siyasal hareket olsa da, onun esas olarak ABD tarafından projelendirildiği, desteklendiği ve iktidara taşındığı fantastik bir komplo teorisi değil, artık bir olgudur. Çünkü AKP, ABD ve Batı ile çatışarak değil, ancak uzlaşarak iktidar olunabileceğini gören siyasal İslamcıların partisidir.  Erbakan’ı bu nedenle terk ettiler.
ANAP hükümetlerinde bakanlık yapan ve Süleyman Demirel döneminde Cumhurbaşkanlığı Danışmanı olan eski MHP’li Namık Kemal Zeybek, Bayburt’ta yaptığı bir konuşmada “Tarihi bir sırrı açıklıyorum” diyerek son derece çarpıcı bir tanıklığını şöyle anlattı:
"Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi kurucusu ve başkanı olarak görevimin başındayken, ABD Büyükelçiliği siyasi müsteşarı beni ziyarete gelmek istediğini söyledi. Yanında heyetle geldi. Bana üniversiteyle ilgili sorular sordu, cevaplar verdim ama asıl geliş sebepleri başkaymış. O zaman AKP diye bir hükümet yoktu, 57. Koalisyon Hükümeti vardı. ‘AKP diye bir parti kurulursa nasıl olur’ dedi. ‘İyi olmaz’ dedim. ‘Biz onu destekleyeceğiz, siz de içinde var olur musunuz’ diye sordu. Ben bu sırrı açıklamak için çok düşündüm. ABD ve yandaşları tarafından verilen bu görevle AKP iktidara getirildi." (Namık Kemal Zeybek, 9 Mayıs 2011, Bayburt)

                                                                                   ***

Bütün iktidarı isteyen ve sonuçta ele geçiren, ılımlı da olsa Batı'nın ve ABD'nin desteğinde İslami bir rejim kurmaya yönelen AKP, ‘I. Cumhuriyet’i sonlandırmış durumda. Liberallerin ürkmeye başladığı ve şaşkınlıkla izlediği eğitimin ve toplumun dinselleşmesi, totaliter eğilimlerin güç kazanması, devletin laikliği koruma refleksinin kırılması, salt AKP ve Cemaatin yarattığı bir sonuç değildir. Liberallerin nicel (sayısal) gücüyle ters orantılı olan etkisi, toplumdaki direniş refleksinin kırılmasında oynadıkları belirleyici rolden kaynaklanıyor.
Oysa liberallerin fark etmediği gerçek şu; Türkiye iddia edildiği gibi zaten “katı laik” bir ülke değildi. Bu iddia, entelektüel ortamı terörize eden İslamcıların hiçbir temele dayanmayan ve fakat sürekli olarak tekrarladıkları için genel kabule dönüşen palavranın ötesine geçemez. Tam tersine Türkiye zaten ılımlı bir İslam ülkesiydi. Bundan sonra ancak ya daha demokratik ve laik bir ülke olabilirdi ya da daha İslamcı bir devlet ve dinselleşmiş bir toplum... İkincisi oldu.
Türkiye, ucu iç savaşa kadar gidebilecek tehlikeli bir yeni çözülme ve çatışma dönemine giriyor. Çünkü ülkenin 200 yıllık bir derinliğe sahip ilerici, aydınlanmacı, cumhuriyetçi ve devrimci damarları kesilmek, toplum bir önceki çağın değerler dünyasına iade edilmek isteniyor. Kürt siyasal hareketi de bu toprakların ilerici ve aydınlanmacı geleneğiyle bağlarını koparıyor. Solla arasındaki mesafe derinleşerek bir uçurum boyutuna ulaşıyor. Daha da önemlisi, seküler bir karaktere sahip olan Kürt siyasal hareketi, Türkiye ve Ortadoğu gericiliğinin bir parçası olmanın eşiğinde duruyor.
Oysa Türk halkının, solun, yurtseverlerin, cumhuriyetçilerin içinde yer almadıkları ve destek vermedikleri bir barış sürecinin başarılı ve kalıcı olması mümkün değildir. Durumu “Akil İnsanlar” heyeti de kurtaramayacaktır.

AKP İktidarı Türkiye’nin Ilımlı İslam rejimi yönündeki dönüşümünü hukuksal bakımdan tamamlamak istiyor. Bu amaçla 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin bile yapamadığı bir anayasayı zorla topluma dayatmaya hazırlanıyor.

Bu nedenle çekirdek oyları yüzde 10-15 aralığında olan siyasal İslamcı sağ bir parti, her yöntemi kullanarak Türkiye’yi teslim almaya çalışıyor.

AKP İktidarı bütün ülkeye pusu kuruyor. Muhalif toplum kesimlerine, sola, aydınlara, demokratik kitle örgütlerine şantaj yapıyor. Kabaca, “Barış istiyorsanız, hazırladığımız anayasayı destekleyeceksiniz” diyor. Barış için demokrasiyi feda etmemizi istiyor.
Bu nedenle olsa gerek BDP yöneticileri de toplumsal muhalefeti ateşleyecek tek güç olan sola dönüp, “Bizi anlayın, barış var ama şimdilik demokrasi yok” diyorlar. Tam olarak tanımlanamayan bir “barış süreci” için dinci bir diktatörlük rejimine “evet” dememiz bekleniyor.

Öte yandan girilen yeni yolda çok sayıda tuzağın kurulduğu, hile ve siyasal sahtekârlıklara açık olduğu  çoık net görülüyor. AKP, tarihsel önemi tartışılamayacak bu süreci yasal güvencelere bağlamayı reddediyor.  TBMM’yi devreye sokacak en küçük adımdan bile kaçınıyor.

Dolayısıyla bu girişim kişilere, onların eğilimlerine, dönemsel hesaplara ve siyasal çıkarlara bağlı olarak götürülmek isteniyor. Durum böyle olunca, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ya da AKP Hükümeti’nin görüş değiştirmesi, siyasette bugünkü güçler dengesinin bozulması, kısa erimli siyasal hedeflerin gerçekleşmesi, süreci etkileyecek bölgesel ya da küresel bir gelişmenin olması halinde “barış süreci” denilen bu girişimin tersine dönmesi mümkün hale geliyor.

Çünkü yasal zemin hazırlanmadığı taktirde, bugün atılan bütün adımlar Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’na göre “suç” olmaya devam edecek. Yarın bir savcının çıkıp dava açması halinde başlayacak hukuksal süreci kimsenin durdurmaya gücü yetmeyebilecek.

AKP bu riskleri görmüyor olamaz. Ancak, hile ve şantaja dayalı siyaset yapmayı bir iktidar yöntemi olarak benimsedikleri için, yasal boşluk durumunu pazarlık aracı olarak kullanmayı seçtikleri anlaşılıyor.
AKP yine kurnazlık yaparak bu kez de Kürt siyasal hareketine ve sola yeni bir “kazık atmaya” hazırlanıyor. Yeni anayasayı ve başkanlık rejimini, deli gömleği gibi topluma giydirdikten sonra bir fırsatını bulup sözlü anlaşmayı bozma kapısını açık tutuyor.

Çünkü AKP yeni anayasayı referandumla topluma kabul ettirdiği taktirde bütün hedeflerine ulaşmış oluyor. Yeni anayasa yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki güçler ayrılığı ilkesini sonlandırıyor. Yargıyı yürütmenin emrine veriyor. Faşizan yetkilerle donatılmış bir başkanlık sistemi öngörüyor.
Özerk kurumları yok ediyor. Türkiye’yi; eğitimi dinselleşmiş, kamusal yaşamı dini kurallar tarafından belirlenen, üniversiteleri medreseye dönüşmüş, kadınlara kapanmaları telkin edilen, yarı laik, dinci ve kıytırık bir Ortadoğu ülkesi haline getiriyor.

Sonuç olarak Türkiye dinselleşmiş, aklın ve bilimin teslim alındığı, teolojik literatürün yükseldiği, niteliksiz ve vasat olanın öne çıktığı bir ülke haline geliyor. Toplum bir önceki çağın değerler dünyasına iade ediliyor.

Bu nedenle AKP’nin ve AKP iktidarının herhangi bir siyasal parti ve iktidardan farklı olduğunu görmemiz, gerekiyor. AKP herhangi bir muhafazakâr parti, AKP iktidarı da daha önce örneklerini gördüğümüz herhangi bir merkez sağ iktidardan nitelik olarak farklı özelliklere sahip.

AKP ku§rucu bir parti, AKP Hükümeti de kurucu bir iktidardır. Eskisini yıkan ve yeni düzen kuran bir siyasal kadro iş başındadır. Bu nedenle Ömer Dinçer, “Seçimi kaybetsek bile AKP iktidar olmaya devam edecektir” diyor.

AKP, emperyalizmle, özellikle ABD ve AB ile çatışarak iktidar olunamayacağını gören İslamcıların partisi olarak doğdu. AKP’yi kuran İslamcı kadrolar, iktidar için ABD ve AB ile uzlaşmayı kaçınılmaz sayan ve tercih edenlerin, dahası küresel mali sermayenin neo-liberal ekonomik politikalarını kayıtsız şartsız savunan İslamcıların kurduğu bir örgüt olarak ortaya çıktı. AKP’yi kuran kadrolar 28 Şubat 1997 sürecini kendi örgütlenmeleri için bir fırsat olarak değerlendirdiler.

Kısacası ABD ve AB ile çatışmak yerine, bu güçlerle uzlaşarak iktidar olabileceklerini görenler, 28 Şubat’tan sonra Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin kapatılması üzerine, hızla “Milli Görüş” hareketini terk ederek kendi partilerini kurdular.

YENİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Amerikan Dışişleri ve istihbaratının önde gelen Ortadoğu, Türkiye ve İslam uzmanlarından Graham Fuller'in 1990’lı yılların başından beri "ılımlı İslam" projesi üzerinde çalıştığı bilinir.

CIA’da Ortadoğu Bölge Şefliği ve Başkan Yardımcılığı yapan Prof. Fuller, Ortadoğu'daki anti-Amerikan radikal İslamcı akım­ları önleme ve geriletmenin yolunun, laik sistemleri desteklemekten değil, aksine radikal İslamcı partileri küresel kapita­list sistem içine çekecek ve onları dönüştürecek bir yaklaşı­mı benimsemekten geçtiği tezini yıllardır savunur.

Graham Fuller'in de aralarında olduğu etkili stratejistlere ve karar verici geniş bir çevreye göre, İslam ülkelerindeki laiklik konusun­da ısrarın hiçbir anlamı yok. Çünkü onlara göre İslam dün­yasında laikliğin tarihsel ve kültürel temelleri çok zayıf. Laiklik, Batı-Hıristiyan kültürüne özgü bir olgu… Ayrıca, Müslümanların günlük yaşamlarında dini nasıl yorumlayıp uyguladıkları ABD'nin stratejik çıkarlarını da hiç ilgilendir­mez. Önemli olan şey, bu ülkelerin ya da örgütlerin anti-Ame­rikan bir niteliğe sahip olmamasıdır. O da ancak, ılımlı bir İslami modeli geliştirmekle müm­kündür.

Bu nedenle AKP-Cemaat iktidarı eliyle Türkiye’de Cumhuriyetin bütün kazanımlarını tasfiye ederek bir Ilımlı İslam rejimi kurulmasının bütün şartlarını yarattılar.
Yine bu anlayıştan hareketle İslam dünyasında Türkiye’yi model alarak 1923’ü kendi ülkelerinde tekrarlayan bölgedeki bütün “Birinci Cumhuriyetleri” yıktılar. Son  laik ülke Suriye’yi de yıkmak için uğraşıyorlar.

Fuller'e göre, Fransız ekolü­nü izleyen laik Türkiye aslında "başarısız" bir örnekti. Laiklik nede­niyle İslam dünyasından, onları etkileyemeyecek ölçüde uzak­laşmıştı. Ancak yine de önemli (olumlu anlamda) bir laik birikime ve demokra­tik geleneğe sahipti. Bu durumda tarihsel ve kültürel bakımdan siyasal bir "ortalama" alınabilirdi. İşte alınmak istenen bu ortalama ılımlı İslam’dan bir şey değildi.(*)

Amaç, İslam köktendinciliğini dönüştürmek ve onu liberalleştirerek Batı, dolayısıyla emperyalizm karşıtı bir hareket olmaktan çıkarmaktı. Bu nedenle Fuller, Türkiye’nin en önemli sorunlarının Kemalizm’den kaynaklandığı konusunda ısrar ediyor. Devletçilik ve “liberal olmayan düzenin” Türkiye’nin demokratik dönüşümünü engellediğini ileri sürüyor.

Ilımlı İslam teorisini ve Kemalizm sonrası Türkiye tasarımını önemli ölçüde temellendirdiği, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli kitabında Fuller, Gülen Cemaati’ne ve AKP’ye övgüler düzüyor. Fuller, ülkeyi dönüştürecek bu gücün (AKP-Cemaat ikilisinin) Türkiye’yi bölgede model ülke haline getireceğini de ileri sürüyor. Bu arada Fuller’in kitabının adı da ilginç; “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”!

*Graham E. Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Timaş Yayınları, Çev. Mustafa Acar, 3. Baskı, Nisan 2008 İstanbul, S. 62-74.

Türkiye köklü bir gerici dönüşüm girişimi ile bu saldırıya direnen güçler arasında cereyan eden bir siyasal çatışma sürecinden geçiyor. Bu çatışma alanlarından biri de sistemi bütün menteşelerinden zorlayan Kürt sorunu ve Kürt siyasal hareketinin içine girdiği yeni yönelimdir.

Bilindiği gibi Amerikancı, piyasacı, muhafazakâr ve İslami referanslara sahip bir iktidar, Kürtlerin bu ülkenin geleceğindeki yerini tayin etmeye yönelik kapsamı bilinmeyen, içeriği açıklanmayan bir “süreç” başlattı. İktidarın sınıfsal ve siyasal karakteri bilinmesine karşın bu hamleye liberallerin tamamı ve solun bazı kesimleri ne yazık ki, yine sorgusuz sualsiz destek vermeye başladı.

Bu nedenle Kürt sorunu ve PKK hakkında daha önce çeşitli vesilelerle yazdıklarımı, yer yer tekrara düşmeyi göze alarak İmralı süreci bağlamında yeniden çözümlemek ve ‘tezler’ şeklinde paylaşmak istiyorum.

1- PKK, Kürt yoksullarına yaslanan, geleneksel aşiret düzeninin dışında oluşmuş, başlangıçta bölge aristokratlarını dışlayan bir örgütsel çıkışa, geleneğe ve yapılanmaya sahip. Cumhuriyet devriminin büyük etkisiyle, Ortadoğu’daki diğer Kürt gruplarından farklı olarak görece modern, aydınlanmacı ve laik bir çizgi izliyor.

Kürt kadınlarını özgürleştiren bir rol oynuyor. Bölgedeki feodal yapı üzerinde fiilen çözücü bir etki yapıyor. PKK üst düzey yöneticilerinin neredeyse tamamı Türkiye sosyalist hareketinden geliyor.

2- PKK, Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra programında ve başlangıç ilkelerinde önemli değişiklikler yapmasına karşın Kürt burjuvazisini, feodalitesini ve bölgede etkili olan İslamcı yapılanmaları hâlâ ürkütüyor.

3- PKK'nın toplumsal taleplerini geri çekmesi, hareketin milliyetçi karakterini daha belirgin hale getirirken, bölge egemenlerinin (toprak sahipleri, tüccarlar vb.) bir kesimin de yan örgütlerde yer almasını sağladı.

4- PKK, çizgisinde yaptığı önemli değişiklikle Türkiye'den ayrılmak istemediğini, birlikten ve üniter devletten yana olduğunu ilan etti. Öcalan, "Türkiyelilik" tanımını benimsediğini, hatta Kemalizm'i “birleştirici kültürel bir üst kimlik/anlayış olarak benimseyebileceklerini” açıkladı. Bunu “Demokratik Cumhuriyet” ismiyle kitap haline getirdiği savunmalarında da açıkça yazdı.

5- Gerek PKK gerekse Öcalan, İmralı süreci başlamadan çok önce (yaklaşık 10 yıl) yerel yönetim yasasında yapılacak bir değişiklik ile sınırlı bir özerkliğe "evet" diyeceklerini, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasakların kaldırılmasının yeterli olacağını açıklamıştı.

Bu nedenle İmralı tutanaklarında Öcalan’ın bir siyasal af ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki Türkiye şerhinin kaldırılmasını yeterli gördüğü yolundaki açıklaması gerçekte yeni bir durum değil. Öcalan’ın artık en aza indirdiği istekleri, aslında PKK’nın 10 yıl önce geldiği çizgiyle uyumlu. Ancak AKP, bu yeni çerçeveyi 10 yıl boyunca dikkate almadı.

6- Diğer taraftan PKK'nin 10 yıl önce güncellediği siyasal/kültürel talepleri, silahlı mücadeleyi gerektirmeyecek bir niteliğe sahip. Yerel yönetimlerin özerklik alanının genişletilmesi, anadilde eğitim ve savunma hakkı, tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması gibi talepler silahlı değil, barışçıl bir siyasal mücadelenin konusu.

7- Yukarıda da işaret edildiği gibi, ucunu açık bıraksa da ayrılık taleplerini uzun süredir geri çeken; orta vadeli politik programını sistem içi idari ve kültürel taleplerle sınırlayan PKK’nın zaten bu program için silahlı mücadele yürütmesinin anlamı kalmamıştı.

Çünkü, PKK'nın ilan edilen yeni amaçları ile kullandığı yöntem arasında derin bir çelişki bulunuyor. Amaç ve araç arasındaki bu çelişki giderilmediği için derin bir meşruiyet sorunu yaşıyor.

8- Çatışmaların durması, siyaset alanının kaçınılmaz olarak genişlemesi anlamına da gelecektir. Bu durumda sosyal taleplerin öne çıkması kaçınılmaz. Bu olgu hem Kürt milliyetçiliğini geriletecek hem de sınıfsal bir ayrışmaya yol açabilecektir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren egemen sınıflarla ittifak ve işbirliği içinde ülkeyi yöneten Kürt burjuvalarına, toprak ağalarına ve bölgedeki gerici şeyhlik düzenine karşı mücadele etmenin şartları da olgunlaşacak.

9- AKP iktidarı bir yandan Kürt sorununun negatif çözümünü zorlayarak, Türkiye’nin gerici dönüşümü için elverişli ortam yaratmaya çalışırken, diğer yandan da bu sürecin kontrolsüz bir demokratikleşme dalgasına yol açmasını önlemek istiyor.

10- Bu arada, İmralı sürecinin Türk milliyetçiliğinin yeni bir yükselişine yol açma olasılığı da yüksek. Kışkırtılan kitlelerin Samsun ve Sinop’ta olduğu gibi çatışmayı sokağa ve toplumun derinliklerine doğru taşıma tehlikesine karşı uyanık olunmalı. Milliyetçi saldırganlığın tırmanması, Kürtlerin çözüm heyecanı ve birlik duygularının yıkımına yol açabilir.

11- Öte yandan, Kürt sorununun onurlu bir çözümü de, genel olarak Türk halkının, özel olarak da Türk aydınları, emekçileri ve gençliğinin bu davaya kazanılmasıyla mümkündür. O nedenle Kürt politikacılar ve kanaat önderleri bu olguyu dikkate almalı, dillerini buna  göre kurmalıdır. Ancak, hakaret ederek bu desteğinin alınamayacağı görülmelidir.

12- Merkezinde PKK ve BDP’nin bulunduğu Kürt siyasal hareketi hızla Türkiye'nin ilerici tarihsel birikiminden ve aydınlanmacı damarından uzaklaşıyor. Bütün sınıfsal taleplerini geri çeken Kürt hareketi soldan da kopuyor. Durum böyle olunca ortada milliyetçi taleplerinden başka bir program kalmıyor. İmralı tutanaklarının ortaya koyduğu gibi, Öcalan ve PKK (dolayısıyla BDP) eğer solun şiddetle reddettiği yeni anayasayı destekler ve başkanlık rejimine destek verirse, Kürt sorununun gerici çözümüne de ‘evet’ demiş olacak.

Sonuç olarak Kürt hareketi, Türkiye’nin ve bölgenin tarihinde pozitif bir rol oynamak istiyorsa kendisini yeniden bu toprakların ilerici birikimi ile ilişkilendirmeli, onun bir bileşeni olarak konumlanmalıdır. Kürt siyasetçileri eğer bölgedeki emperyalist hesapların bir parçası olmak istemiyorsa, solla ilişkilerini hızla onarmalıdır.

Çünkü aksine her tutum Türk ayrılıkçılığını güçlendirmekten başka bir sonuç yaratmayacak, bir avuç provokatör için elverişli bir ortam oluşturacaktır.

Sürecin facia ile sonuçlanması, örneğin bu toprakların Yugoslavyalaşması uzak bir olasılık değildir. O zaman bizi "Bin yıllık kardeşlik" retoriğinin bile kurtaramaycağı acı şekilde görülecektir.
Hâkim ulus şovenizmini ve etnik milliyetçiliği geriletecek; ılımlı İslam projesini yenilgiye uğratacak, gerçek bir demokratikleşme dalgası yaratacak, Türklerin ve Kürtlerin kardeşliğini güçlendirecek; bölgedeki ABD hegemonyasını geriletecek bir çözüm için mücadele edilmelidir.

İlerici çözüm budur.

AKP İktidarının hiçbir uzlaşma aramadan, hiçbir öneri ve eleştiriyi dikkate almadan topluma dayattığı “Yeni Anayasa” ve İmralı sürecinin, Türkiye’de Kürt sorunundan sonra bir de “Türk sorunu”
yarattığı ortada. Türk olmak artık neredeyse ayıp sayılıyor. Barış sürecinin önünü tıkayan “ırkçılık” gibi sunuluyor.
Durum öyle bir hal alıyor ki, toplumu modern sosyal sınıflar üzerinden tanımlamak giderek imkânsız hale geliyor. Yurttaşlık bağları çözülüyor, toplum ufalanıyor. Bütün birleştirici zeminler parçalanıyor. İnsanlar etnik ve dinsel kimliklerine iade ediliyor. Toplumdaki milliyetçi bölünme sınıfsal çelişkilerin üstünü örtüyor.
Haftalık haber yorum dergisi Bağımsız’ın son sayısındaki kapak dosyasını okumanızı öneririm. Giderek
belirginleşen “Türk sorunu” ve “Türklük krizi” konusunun işlendiği dosyada, milliyetçilik tartışmaları mercek altına alınıyor.
Dosyanın tamamını dergide okuyabilirsiniz. Benim milliyetçilik türleri ile ulusalcılık ve yurtseverlik arasındaki farkları da incelediğim çerçeve yazımın bir bölümünü, konunun güncelliği nedeniyle buraya almakta yarar görüyorum.
Türkiye’nin modern tarihinde bir ideolojik akım ve bir siyasal hareket olarak milliyetçiliğin izi sürüldüğünde, birbirinden hayli farklı “milliyetçilik”lerle karşılaşılır. Bu farklı milliyetçilik anlayışlarının hem birbiriyle örtüşen yanları hem de birbirinden uzaklaşan uçları var.
Cumhuriyetin en önemli kurucu ilkelerinden biri olan milliyetçilik, modernist ve Batıcı bir karaktere sahiptir. Daha çok kültürel ve hukuki bir içerikle tanımlanmaya çalışılan bu milliyetçilik, Kemalist modernleşme projesinin taşıyıcı kavramlarından biridir. Kemalist milliyetçilik bu özelliğiyle, vatandaşlık hukukunu ve vatan bağını esas alan Fransız/Batı milliyetçiliği ekolüne yakındır. Ancak Kemalist milliyetçilik diğer ucuyla da Anadolucu bir Türkçülüğe, soy ve köken birliği arayışına açılır. Bu yanıyla da Alman/ Doğu milliyetçiliği ekolüne(etnik model) yaklaşır.
Resmi milliyetçilik, bu iki ekol arasında bir sentez oluşturmaktan çok, eklektik bir yapıya sahiptir. Bu nedenle sol yorumları bulunduğu gibi, ırkçı-faşist açılımlara da yol veren bir yapısı ve kurgusu vardır. Dolayısıyla manevra alanı hayli geniş bir resmi milliyetçilik anlayışından söz etmek mümkündür.
Kürt sorununun büyüdüğü dönemlerde Türkçü-etnik yanı öne çıkarıldığı gibi, Kürt sorununun görece geri çekildiği dönemlerde kültürel-sosyolojik bir tanıma dönüş eğilimi güçlenir. Ülkücü hareket, resmi milliyetçiliğin bu eklektik özelliğinden
sonuna kadar yararlandı. Onun etnisist yanını Turancı-Türkçü bir yoruma tabi tutarak uca taşıdı. Bu yanıyla ülkücü hareket, 19. Yüzyılın sonunda bir burjuva devrimci akım olarak doğan ve uluslaşma sürecini
ateşleyerek, tarihsel bakımdan ilerici bir rol oynayan klasik ya da demokratik Türkçülükle ciddi bir bağa sahip olmadı. Var olan ilişki de zaman içinde koptu.
Otantik Türkçülük, uygarlığın evrenselliğini benimseyen, kentli, aydınlanmacı ve kültürel bir millet tanımına yatkın olduğu halde, ülkücü hareket esas olarak taşra/kasaba milliyetçiliği üzerinden yürütülen muhafazakâr ve ırkçı bir yapıya sahip oldu. Bu yanıyla ülkücü hareket, cumhuriyet milliyetçiliğinin Batıcı ve modernist yanından uzak durarak muhafazakâr/gerici bir zeminde konumlandı. Bu nedenle ülkücü hareket, ideolojik evriminin belli bir aşamasında İslamcılığa doğru taşındı. Bu durum, her iki hareketin (ülkücü milliyetçilik ve İslamcılık) tabanları ve kadroları arasındaki geçişkenliğin de nedenini oluşturuyordu. Türkçülükten İslamcılığa doğru yaşanan bu serüven, “Türk-İslam Sentezi” de denilen gerici faşizan çizgiyi oluşturdu. Soğuk Savaş, sadece MHP milliyetçiliğini değil, devlet milliyetçiliğini de etkisi altına aldı ve dönüştürdü. Batıcı cumhuriyet milliyetçiliği yerini sol düşmanı gerici milliyetçiliğe bıraktı. Dolayısıyla Türkiye’de birer Soğuk Savaş gücü olan siyasal İslamcılık ve aktüel milliyetçiliğin kaynakları aynıdır. Bu nedenle Türkiye’de milliyetçilik, muhafazakâr, hatta gerici bir karaktere sahip oldu.
Son yıllarda “ulusalcılık” diye kodlanan bir akımdan sıkça söz ediliyor. MHP bu kavrama itiraz ederek, Farsça kökenli ‘millet’ ve ‘milliyetçilik’ yerine Türkçe-Moğolca ‘ulus’ ve ‘ulusalcılık’ kavramının kullanılmasını yanlış bulduğunu belirtiyor. Ancak bu farklılık, alfabe ya da dil sorunu olmanın çok ötesinde bir anlam ve derinlik taşıyor.
Kendilerini “ulusalcı” diye tanımlayan kesimlerin, gerici/muhafazakâr Türk milliyetçiliği ile aralarına mesafe koymak ve ayrı durmak istedikleri anlaşılıyor. Emperyalizme (ABD ve NATO’ya) karşı oldukları gibi, cumhuriyet devrimlerine bağlı, laiklik ve aydınlanmadan yana olduklarını vurguluyorlar. Genel olarak anti-sol değiller. Ancak Kürt sorununa bakışları eğemen milliyetçilikle yakınlık taşıyor.
Ulusalcılık, Soğuk Savaş sonrasında bölgesel ölçekte de olsa sıçrama yapmak ve bağımsızlık alanını genişletmek isteyen, “yerli” karakteri görece ağır basan çevrelerden oluşuyor. Belli bir merkezi ve örgütlenmesi bulunmuyor. Yerli sermaye çevreleri; kentli orta sınıflar, Avrasyacı asker-sivil cumhuriyetçi  bürokrasi ve önemli bir aydın kesimi kendisini “ulusalcı” olarak tarih ediyor. Böylece MHP milliyetçiliğinden kendilerini ayırıyor. Yurtseverlik kavramı ise hem milliyetçilikten hem de ulusalcılıktan nitelik olarak farklı bir siyasal, felsefi ve kültürel tutumu ifade eder. Daha çok sosyalistlerin tercih ettiği bir kavram olan yurtseverlik, etnisiteye dayanmadığı gibi, salt teritoryal bir tavrı da içerdmez. Emperyalizme karşı olmayı anlatır,

Tutanaklarının şifresi
Yurt Gazetesi’nde dün yazdığım ve İmralı görüşme tutanaklarının şifresini çözmeye çalıştığım analizin, kimi önemli noktalarına bir kez daha işaret etmekte yarar var. Çünkü tarihsel önem taşıyan bu tutanakların önümüzdeki dönemde daha çok tartışılacağı anlaşılıyor. Yapılacak ilk tespit şudur; İmralı süreci, Kürt sorununun ilerici çözümü yönünde değil, gerici çözümü yolunda ilerliyor. Ortaya bir AKP-PKK ekseni ya da daha doğru bir ifadeyle Tayyip Erdoğan-Abdullah Öcalan ittifakı çıkıyor. Belli şartlara bağlasa da Öcalan, Erdoğan’ın başkanlığını destekleyeceklerini ilan ediyor. Oysa AKP’nin öngördüğü başkanlık sistemi, yetkilerin tek elde toplandığı,yargıyı yürütmenin (başkanın) emrine veren, güçler ayrılığı ilkesini yok eden bir diktatörlük rejimine işaret ediyor. Öcalan, Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı, modernleşmeci ve demokratik tarihsel birikimiyle/geleneğiyle bağlarını koparacak bir adım atıyor. AKP ile uzlaşarak, Türkiye solunun ve demokratik muhalefetinin gerici ve faşizan iktidara karşı yürüttüğü mücadeleyle Kürt hareketinin bağını da kesiyor. Karşısında AKP dışında muhatap bırakmıyor. Öcalan, AKP’nin topluma dayattığı ve esas olarak gerici-faşizan dikta rejimini hukuksal olarak tamamlayacak yeni anayasaya da destek veriyor. Kendisi dâhil cezaevindekilerin özgürlüğü ve AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhin kaldırılması karşılığında bir diktatörlük rejimine evet demeye hazırlanıyor. Sonuç olarak bir kez daha altını çizerek belirtelim; Türkiye’nin batısında gerici ve faşizan bir diktatörlük varken güneydoğusunda özgürlük ve demokrasi olamaz. Öcalan’ın Türkiye’nin aydınlanmacı, cumhuriyetçi, laik toplumsal kesimleri ile sol muhalefetin duyarlılıklarını hesaba katmadığı görülüyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Balyoz davasından hükümlü olan ve kalp ameliyatı geçiren E. Orgeneral Ergin Saygun’u önceki hafta hastanede ziyaret etmesi geniş yankı uyandırdı. Yapılan yorumlara ve ziyaretin hemen ardından gelişen olaylara bakılırsa küçük bir siyasal depremin yaşandığı bile söylenebilirdi.

Nitekim artçı sarsıntıların gelmesi gecikmedi. Bu ziyareti AKP’nin askerlerle uzlaşma girişimi diye okuyan ve bu durumu kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılayan Cemaat,  Erdoğan’a yeni “28 Şubat” soruşturma dalgalarını başlatarak cevap verdi. Son bir hafta içinde çoğu emekli general olmak üzere 7 subay daha tutuklandı.

Erdoğan’ın ziyareti, hukuku katledenlerin cinayet mahalline dönüşü gibiydi. Samimiyetten uzak, suçu başkasının (ortağının) üzerine yıkmaya dönük ve ince siyasal hesaplarla yapılmış diplomatik bir ziyaretti.

Anımsanacağı gibi Başbakan Tayyip Erdoğan, bu hastane ziyaretinden önce katıldığı bir televizyon programında da Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk ve bu dönemde açılan benzer diğer davalardaki tutuklu yargılamaları, amirallerin /generallerin “teröristlikle” suçlanmalarını beklenmedik bir şekilde eleştirmeye başlamıştı.

Peki, ne oldu da Ergenekon, Balyoz ve bağlı diğer soruşturmalar için “Ben bu davaların savcısıyım” diyen Başbakan Erdoğan biden bire tavır değiştirdi? Davalara hukuk dışı bir müdahalede bulunarak, “Şimdi statükonun temsilcileri, darbeciler Silivri’de hesap veriyor” diyen kendisi değil miydi?

Cemaatle ittifak halinde, adliye ve poliste oluşturdukları yasadışı yapılanma ile Ergenekon, Balyoz vb. tertiplerini hazırlayan; muhalif aydınları, gazetecileri, politikacıları ve askerleri yıllardır zindanlarda tutan Madagaskar hükümeti miydi?

Böyle olmadığına göre, ortada çok önemli bir siyasal tutum değişikliğinin bulunduğu ortada. Dolayısısıla Erdogan'ın hastane ziyareti Türkiye’nin yeni bir döneme girdiğini gösteriyordu. Önemi de buradaydı.

Öyle anlaşılıyor ki, muhalefete ve cumhuriyetçi güçlere karşı hukuk ve ahlak dışı yöntemlerle saldıranlara, birileri ölçüyü kaçırdıklarını söylüyor. Bu nedenle AKP liderliği bütün kazanımlarının yitirilmesiyle sonuçlanacak sert bir kırılmanın gerçekleşmesinden korkuyor ve ortamı “normalleştirmeye” çalışıyor.

Bu nedenle Başbakan Erdoğan’ın bu tavır değişikliğinin siyasal sahtekârlık ve ahlak boyutunu bir yana bırakırsak eğer, AKP Hükümeti’nin eski rejimin unsurlarıyla örtülü bir uzlaşma aradığını siyasal/tarihsel bir durum olarak saptamamız gerekiyor.

***

Ergenekon tertibiyle başlatılan tasfiye ve rejim değişikliği sürecinin sonuna gelindiği ve Birinci Cumhuriyet’in işinin bitirildiği anlaşılıyor. Elbette bu sonlandırma Cumhuriyetten geriye ne kaldıysa tamamını kazıma anlamına gelmiyor. Durum daha çok, cumhuriyetin başlangıç ilkeleri ve kuruluş varsayımları ile siyasal İslamcı sağın dinci programı arasında ortalama almak şeklinde gelişiyor.

Kuşkusuz uzlaşma arayışının diğer bir nedenini de Suriye politikası oluşturuyor. ABD ve Batılı ortaklarına borçlu olduğu iktidarının diyetini ödemek zorunluluğunu duyan AKP, kendi ordusuyla daha fazla kavga ederek Ortadoğu’da iddialarını sürdüremeyeceğini fark etmiş görünüyor.

Türkiye’yi Suriye ile savaşın eşiğine getiren AKP, komuta kademesini ve savaş kapasitesini yok ettiği bir ordu ile bölgede daha fazla ileriye gidemeyeceğini anlıyor. Nasıl olsa rejim değişikliğini tamamladığını düşünen AKP Hükümeti, Emniyet Genel Müdürlüğü konumuna çekilmiş bir TSK yaratmayı amaçlıyor. Ancak bunu yapabilmek için ortamı yumuşatması gerektiğini de görüyor.

***

Cemaat, Erdoğan’ın yeni yöneliminden derin bir kuşku duyuyor.

Askerler ve AKP arasındaki olası bir uzlaşmanın, hukukun katledildiği ve örtülü darbeyle sonuçlanan bu karanlık dönemin bütün suçlarının kendilerine yükleneceğinden korkan Cemaat, bu uzlaşma girişimini önlemeye çalışıyor. Bu nedenle bir dizi sabotaj eylemi düzenliyor. Yeniden başlatılan son 28 Şubat tutuklamaları da bu anlama geliyor.

Diktanın destek ihtiyacı!

AKP’nin hazırladığı ve BDP’nin de destekleyeceği anlaşılan yeni anayasa, gerici-faşizan rejimin çerçevesini çizecek. AKP Hükümeti, yeni rejime geçişi hukuksal olarak tamamlamak ve geleceğini garanti etmek için, yukarıda da altını çizdiğim gibi başta askerler olmak üzere bir önceki dönemin güçleriyle uzlaşma arıyor.

Erdoğan, yeni hazırladıkları anayasanın toplumsal tabanını genişletmek ve başkanlık sistemi için asgari bir mutabakat zemini oluşturmak amacıyla ulusalcı-cumhuriyetçi çevrelerin muhalefetini yatıştırmak istiyor.

Başka bir anlatımla şiddetli bir muhalefetle karşılaşmaktan korkan AKP, toplumdan gelebilecek direnişi kırmak için yeni ittifaklar arıyor. Bunun için simgesel adımlar atıyor. İşte bu nedenle E. Orgeneral Ergin Saygun’u hastanede ziyaret ediyor.

Son günlerde yaptığı benzer bir dizi çıkışla, belli ki bazı ulusalcı çevreleri yedeklemeyi amaçlıyor. Verilen tepkilere bakılırsa, ulusalcıların bir bölümü de zaten iktidarla böyle bir uzlaşmaya hazır görünüyor.

AKP’nin Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yargı erkinde köklü değişiklikler yapılmasını öngören teklif bile, diktatörlük projesinin adım adım yürütüldüğünü gösteriyor.

Başkanlık rejimini (diktatörlüğü) tamamlayacak nitelikteki yeni paket, yargı erkinin bağımsızlığını tartışmasız şekilde yok ediyor. Yargı yürütmenin emrine sokuluyor. Yargıtay ve Danıştay ortadan kaldırılarak, yerine “Temyiz Mahkemesi” kuruluyor.

Öyle kaba ve pervasız bir düzenleme yapılıyor ki,  Anayasa Mahkemesi, Temyiz Mahkemesi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerinin en az üçte ikisi yeni devlet başkanı ve siyasi iktidar tarafından seçiliyor.

Erdoğan BDP’yi de yanına almaya çalışıyor. AKP, yerel yönetimlerin özerklik alanının görece genişletilmesi, Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşullarının hafifletilmesi, anadilde savunma ve eğitim konularında atılacak bazı adımlar ile bu amacın gerçekleşebileceğini düşünüyor.
 
Kimi tavizler koparabileceğinin işaretini alan BDP’nin Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da, “Bize en yakın parti AKP” diyor. BDP, koparacağı küçük bazı tavizler için Türkiye’nin laik, aydınlanmacı ve ilerici toplum kesimlerinden kopmayı göze alıyor. Gerici bir açık dikta rejimine “evet” diyor. 

BDP, Türkiye’nin batısında gerici-faşizan bir diktatörlük kurulurken, doğusunda demokratik bir rejim olamayacağını göremiyor. Yeni anayasada “kamuda türban” düzenlemesine destek veriyor.

Bu yol Tükiyeyi selamete değil felakete götürür.

Başbakan Tayyip Erdoğan, Balyoz davasından 18 yıla mahkûm olan, Birinci Ordu ve Genelkurmay eski İkinci Başkanı E. Orgeneral Ergin Saygun’u hastanede geçen Cumartesi günü ziyaret etti. Bildiğiniz gibi, hekimlerin "cezaevi koşullarında kalamaz" diye rapor verdiği ağır kalp hastası Ergin Saygun, uzun tutukluluk süresinden sonra, 18 yıla mahkûm edilmiş, tedavisinin dışarıda sürdürülmesi için yapılan bütün başvurulara karşın tahliye edilmemişti.

Erdoğan'ın ziyareti her bakımdan ilginçti. Öncelikle yapılması gereken gözlem şudur; bu ziyaret davanın fahri savcısının adeta infaz mahallinde inceleme yapması gibiydi. Dramatik bir tabloydu. Samimiyetten uzak, yeni politik dengelerin işaretini veren diplomatik bir ziyaret.

Oysa Ergenekon ve bağlı soruşturmaları işaret ederek, “Ben bu davaların savcısıyım” diyen Erdoğan’dan başkası değildi. Davalara açık ve kaba bir müdahale anlamına gelecek şekilde, “Şimdi statükonun temsilcileri, darbeciler Silivri’de hesap veriyor” diye yüzlerce konuşma yapan, gazete ve televizyon söyleşisi veren de yine kendisiydi.

Cemaatle birlikte adliye ve poliste oluşturduğu yasadışı yapılanma ile Ergenekon, Balyoz vb. tertiplerini hazırlayan; muhalif aydınları, gazetecileri, politikacıları ve askerleri yıllardır zindanlarda tutan sanki bir başkasıymış gibi davranması, tam anlamıyla politik bir manevra.

İki haftadır AKP iktidarının ve Başbakan Erdoğan’ın tavır değişikliğinin nedenlerini analiz etmeye çalışıyorum. Bu yazıda da AKP iktidarının üç dönemini Cemaat ve liberallerle ilişkileri bağlamında ele alarak tavır değişkliğinin nedenlerine farklı bir açıdan bakmak istiyorum.

İlk yapılacak tespit şudur; Cumhuriyetin tasfiyesini ve rejimin ılımlı İslam projesi temelinde dönüşümünü büyük ölçüde gerçekleştiren AKP, siyasal ve toplumsal hedeflerine ulaştığını düşünüyor. Ülkeyi ve toplumu daha fazla zorlamanın sert bir kırılmaya yol açabileceğini de görüyor. Bu nedenle, önceki dönemin güçleriyle, bu arada askerlerle de bir uzlaşma arıyor.

Cemaat ise, geri dönüş eşiğinin henüz aşılmadığını savunarak, bütün kazanımların yitirilmesine ve sert şekilde hesap sorulmasına yol açacak yeni bir siyasal ortamın oluşmasından korkuyor. Bu korku  başta adliye ve poliste olmak üzere, hukukta, siyasette, ticarette ağır suç işleyenlere özgü bir ruh halini yansıtıyor.

***

Şimdi gelelim AKP’nin iktidar dönemleri üzerinden son 10 yılı gerici muhafazakâr-liberal ittifakı/bloku bağlamında değerlendirmeye...

AKP-Cemaat iktidarının başarısı, soyut bir statüko ve devlet eleştirisi üzerinden somut bir iktidarın ve gerici dönüşüm projesinin desteklenmesini sağlamasında yatmaktadır. Bu başarının günümüze kadar sürdürülmesinde en büyük rollerden birini ise çoğu soldan devşirilen yandaş liberaller oynadı.

Bugün o liberallerin işinin bittiği ve buruşuk bir peçete gibi bir kenara atılmaya başlandığı anlaşılıyor. Liberal-muhafazakâr ittifakının etkisi, daha önce de değindiğim gibi, yapılan kaba bir ideolojik hileden kaynaklanıyor. Bu hilenin özünü Cumhuriyete yönelik ilerici ve devrimci eleştiri ile gerici eleştiriyi birbirine karıştırmak oluşturuyor. Böylece Cumhuriyete ve rejime yönelik her itiraz demokratik bir eleştiri olarak sunuluyor. Gerici eleştiri de bu yolla demokratik bir itiraz haline geliveriyor.haberguncel.blogspot.com

Oysa Cumhuriyete, daha doğru bir ifadeyle kurulu düzene yönelik sol eleştiri, tarihsel olarak ilerici, kategorik bakımdan ise devrimci bir itirazdır. Ancak Cumhuriyete yönelik eleştiri sadece soldan gelen itiraz değildir. bir de Cumhuriyete, aydınlanma ve modernleşme sürecine yönelik 200 yıllık gerici eleştiri var. İşte liberaller bu gerici eleştiriyi demokratik bir itiraz gibi sundular.

Dahası soyut ve sahte bir demokratikleşme adına İslamcılara yönelik bütün eleştirilerini geri çektiler. İşte bu tutum, AKP,Cemaat iktidarına paha biçilmez bir fırsat sundu.

Manevranın nedenleri

AKP, Cemaat ve liberaller arasındaki ilişkileri üç aşamada değerlendirmek olanaklı. Birinci aşama, Avrupa Birliği üyelik sürecinin baştan çıkarıcı vaatleri üzerinden kurgulandı. İkinci aşama, geleneksel iktidar blokunun ve Cumhuriyetin tasfiye edilmesi ve yeni rejimin “demokratikleşme” gerekçesiyle kurulma sürecidir. Üçüncü dönem ise AKP’nin devleti bütünüyle ele geçirmesi, kayıtsız şartsız iktidar dönemi ve liberallerin geçici yol arkadaşları olarak dışlanma aşamasıdır.

Üçüncü  dönem aynı zamanda AKP ve Cemaat arasındaki rekabetinin sertleşmesine işaret etmektedir.
AKP’nin hükümet olduğu ilk dönemde (2003-2007) iç dinamiklere dayalı bir iktidar kudretine sahip olmaktan çok, dış dinamiklere yaslanarak ülke içindeki iktidar alanını genişletmeye çalışan bir siyasal oluşum görüntüsü veriyordu. Bu durum salt görüntüden ibaret de değildi. Siyasal ve toplumsal güç dengeleri/dağılımı nedeniyle gerçek tablo da böyleydi.

İktidar referansını ABD ve AB’den alan AKP'nin başka çaresi de yoktu. Çünkü AKP, genel olarak Batı’yla, özel olarak ABD ile çatışarak iktidar olamayacaklarını gören ve bu nedenle ahlak sınırlarını zorlayan bir siyasal işbirlikçiliğe yönelen İslamcıların partisi olarak doğmuştu.

İlk döneminde AB sopasını kullanarak muhalefet güçlerini sindirme siyaseti izleyen AKP, ikinci iktidar döneminde siyasal şiddeti de kullanarak bütün devleti ele geçirecekti.

Hukuk ve yasadışı yöntemler kullanılarak yürütülen Ergenekon operasyonlarını, rejimi “ılımlı İslam” programı doğrultusunda dönüştürme ve rakiplerini tasfiye aracı olarak kullanan AKP iktidarı, 2013 Türkiye’sinden bakıldığında bu amacına büyük ölçüde ulaşmış görünüyor.

Bu nedenle AKP Hükümeti ve Erdoğan üçüncü iktidar döneminde başta askerler ve İstanbul sermayesi olmak üzere, eski rejimin güçleriyle ilişkilerini onarmaya çalışıyor. Hedeflerine ulaştığını düşünen AKP Hükümeti, yeni rejimi sağlamlaştırmaya ve geleceğini garantiye alacak yeni dengeler kurmaya yöneliyor. Bu nedenle Cemaatle ilişkilerini kesmese bile en aza indirmek istiyor.

Ancak, zafer kazanan komutan edasıyla bağışlayıcılığa soyunan Erdoğan, 10 yıllık iktidar pratiğinde sergilediği tutum nedeniyle kimseye güven vermiyor.

Bu uzlaşmanın kendilerinin tasfiye edilmesiyle sonuçlanabileceğinden korkan Cemaat ise, Erdoğan’a saldırıyor. Bu saldırıya eski solcu, günümüzün yeni muhafazakârı Şahin Alpay gibi Zaman yazarları bile katılıyor.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Anadolu’da Rumlara yönelik ‘etnik temizlik’ yapıldığı iddiasıyla başlayan ve İzmir Milletvekili Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” şeklinde özetleyebileceğimiz sözleriyle doruğa çıkan tartışmanın devam edeceği görülüyor.

Hüseyin Aygün’ün, hiçbir tarihsel ve bilimsel temele dayanmayan iddiaları gereksiz bir tartışmayı başlattığı gibi; genel olarak burjuva devrimleri, özel olarak da ulusal bağımsızlık mücadelesi ve Cumhuriyet Devrimi konusunda önyargılı olduğunu da ortaya koydu. Bu önyargı, yanlış bilgiye sahip olmaktan kaynaklanabileceği gibi, soruna ya da konuya dar ve “ideolojik” bir bakışın ürünü de olabilir.

Oysa bu ülkenin tarihinde “devrimci” ve “ilerici” olan ne varsa onlara saldırmak ya da lekelemek toplumu gericiliğe teslim etmek anlamına gelir.

Son yıllarda liberalizmle lekelenen Türkiye solunda ve entelektüel ortamda moda olduğu üzere, CHP’de de sınıfsal ve/veya toplumcu bir bakış açısıyla hareket etmek yerine, etnik ve dinsel kimlikler üzerinden siyaset yapmak solculuk sayılıyor. CHP için “sınıfsal bakışla siyaset” fazla bulunabilir, ama değil. Dünyanın her yerinde sadece sosyalistler değil, sosyal demokrat partiler ve kişiler de açıkça ifade etseler de etmeseler de sınıfsal gerçeklikten hareketle siyaset yaparlar.

Modern çağda toplumları ve insanları sınıfsal konumlarına ve mesleklerine göre tanımlamak yerine, etnik ve dinsel köklerine göre değerlendirmek sol değil, post-modern bir yaklaşımdır. Gerçekte bir önceki çağın değerlerine dayanan ve bu yanıyla “premodern” kavramıyla ifade etmenin daha doğru olacağı bu yaklaşım, yeni değil, sadece yeni gericiliktir.

İnsanları modern sınıfsal/sosyal aidiyetleri üzerinden değil, bir önceki çağın etnik ve dinsel kimlikleri üzerinden tanımlamak kurulu düzene paha biçilmez bir hizmet demektir. Bu anlayış kapitalizmi ve var olan dünya düzenini mutlak ve değişmez veri olarak alır.

Ayrıca insanları sınıfsal/tarihsel bir bakışla değerlendirerek yerine, etnik ve dinsel kökenleri üzerinden tanımlamak, toplumu bütün alt unsurlarına doğru daraltarak parçalamak demektir. Türkiye, bu tehlikeli yola sokulmuş durumda. Bu gidişle Türkiye’de insanların hemşeri derneklerinden başka gidecek yeri kalmayacak. Toplumlar ABD ve Batı tarafından dinsel ve etnik bakımdan homojen parçalara ayrılarak güçsüz, denetlenebilir ve yönetilebilir birimlerden oluşan bir dünya kurulmak isteniyor.

Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” şeklindeki sözleri, sıkça yapıldığı gibi akademinin diliyle kahvenin dilinin birbirine karıştırılmanın tipik bir örneğini
oluşturuyor. Bu sözlerin akademik olarak tartışılabilecek bir boyutu olsa bile, toplumsal algı farklı bir yönde oluştu, oluşmaya da devam ediyor.

Burada hemen belirtelim ki, Güler’in aldığı entelektüel ve akademik terbiye kadar, siyasal geçmişi de onun ırkçı olmasına izin vermez. Kavramların hangi anlamlarda kullanıldığının anlatılamadığı sınırlı zamanlarda, daha çok teorik ve bilimsel çalışmalarda izlenecek yöntemle konuşmak kastı çok aşan sonuçlara yol açıyor. Güler’in başına gelen budur. Ancak bu kayıtla yaklaşmak bile Ayman Güler’in sözlerindeki yanlışlığı ortadan kaldırmıyor. Yapılması gereken şey, bu yanlışlığı düzeltmektir.

***

CHP’ye karşı çok yönlü ve çok katlı bir operasyon düzenlendiği gözleniyor. Bunun iktidar güdümlü ve yükselen yeni muhafazakâr sermaye destekli bir operasyon olduğu da anlaşılıyor. CHP terbiye edilmek isteniyor. Bu stratejik planlama, liberaller üzerinden yürütülüyor. Ulusalcılar, yaptıkları dar milliyetçi ve tutucu çıkışlarla bu operasyonu kolaylaştırıyor. Bu operasyon AKP’lileşmiş, sosyal adaletçi ve halkçı yanı yok edilmiş bir CHP yaratmayı hedefliyor. Oysa biri demokrat, diğeri muhafazakâr da olsa Türkiye’nin iki liberal partiye ihtiyacı yok.

YURTSEVERLİK VE ULUSALCILIK

Ulusalcılığı, neredeyse “ırkçılık” ve “faşistlikle” özdeş gören muhafazakârlar ve sağlı sollu yandaş liberaller, Birgül Ayman Güler’in sözlerini fırsat bilerek, yurtseverlik kavramına ve yurtseverlere karşı yoğun bir  saldırı başlattılar.

Bu ülkede yurtsever olmak neredeyse ayıp sayılmaya başlandı! Emperyalizme karşı olmak “milliyetçilik” diye aşağılanıyor. Üstelik bunu söyleyenlerden bazıları eski solcular.

Oysa ne yurtsever olmak ayıp ne de emperyalizme karşı olmak suçtur. Dünyanın acımasız ve sorumsuzca talan edildiği, neo-liberal politikalar nedeniyle gezegenin geleceğinin tehdit altında olduğu bir dönemde, üstelik bölgemizde ülkeler işgal edilmişken anti-emperyalist olmayı etnik milliyetçilik diye nitelendirmek ya cehalettir ya da ihanet.

Çünkü günümüz dünyasında anti-emperyalist olmadan bırakın solcu olmayı, demokrat bile olmak mümkün değil. Yurtseverliğin bir kavram ve siyasal-felsefi tutum olarak aktüel ya da ırkçı milliyetçilikle hiçbir ilgisi yok. Yurtseverlik emperyalizme karşı olmak; ulusal özgürlükleri ve demokrasiyi savunmak; etnik kökeni ne olursa olsun bu ülkenin halkını severek hakkını ve hukukunu savunmaktır. Bu yanıyla yurtseverlik etnik değil, felsefi ve siyasal bir tutumdur.

Daha da önemlisi enternasyonal olmanın, ulusların eşitliği ve kardeşliğini savunmanın önünde engel değil, tam tersine onun bir gereğidir. Ulusalcılık ise ülkemizde yeni bir kavram... Emperyalizme karşı olmak, cumhuriyetin değerlerini savunmak, ülkenin birliğinden ve laiklikten yana olmak anlamında kullanılır. Kendilerini etnik ve Soğuk Savaş döneminden kalma gerici milliyetçilikten ayırmak isteyenler tarafından kullanılan bir siyasal sıfat. Bu yanıyla yurtseverliğe yakın anlamda kullanılan ulusalcılığı, ırkçılık ya da faşizmle eş değer göstermek ahmaklıktır. Türkiye’deki liberal-gerici operasyonun parçası olmaktır.

Türkiye’de siyaset yapanlar, gazeteciler, aydınlar, akademisyenler, kanaat önderleri eğer etnik milliyetçilik ile ulusalcılık arasındaki ayrımı göremiyor, sokaktaki insanın eğilimini dikkate almıyorlarsa işlerini doğru yapmaları mümkün değil. Çünkü bu gerçeklikten kopmak demektir. Kuşkusuz ulusalcılığın dar yorumu, kendisini Kürt sorununa bakışta ortaya koyuyor. Zaten ulusalcıları etnik milliyetçilerle aynı kaba koymaya yol açan da onların Kürt sorunu karşısındaki tutucu tavırları oluyor. Dolayısıyla ulusalcıların önemli bir kesiminin böyle bir sorununun olduğu ve bu sorunu aşamadıkları takdirde dar milliyetçilikle aralarına net bir sınır koymakta zorlanacakları açık.

Ancak, bütün sorunlarına karşın kendilerini dar milliyetçilerden ayırmak, aydınlanmacı ve laik olduklarını vurgulamak isteyenlerin “ulusalcı” sıfatını tercih ettikleri unutulmamalı.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget