Makaleler "Mümtaz Soysal"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

BAHARIN son haftaları, Meclis tatilinden sonra başlayacak olan siyasal dönemin gelişmeleri konusunda ilginç bazı ipuçları verebilir. O dönem, 2014 ve 2015 yılları boyunca kısa denebilecek aralarla üç önemli yarış öncesinde partilerin kendi içlerinde derlenip toparlanmalarını gerektirecek.
İlk yarış ya da sınav, gelecek yılın martına rastlayan yerel seçimler. “Yerel” deyip geçmeyelim; partilerin örgütlerine çekidüzen verecek olan o seçimlerdir. Arkadan gelen cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler konusunda hayli önceden bir fikir verebilecek olan da o yerel seçimlerdir.
Şimdiden partilerin güçleri ve elde edecekleri sonuçlar konusundaki tahminler o tarihe kadar yaşanacak durumlara ve çıkarılacak adaylara göre değişiklikler geçirebilir. Ayrıca, yereldeki başarı dereceleriyle genel seçimlerdeki başarılar birbirinden farklı olabilir. Bu bakımdan birbirine en yakın sonuçların AKP’de görüleceğini şimdiden söylemek pek yanlış olmaz. Partinin genel politikası doğrudan doğruya, nerede olurlarsa olsunlar seçmenlere verilecek hizmetlerin neredeyse maddi denebilecek niteliklerine dayalı olduğu için genel ve yerel seçimlerdeki başarı derecelerinin birbirine yakın olması doğaldır.
Buna karşılık iç güvenlik, terör, dış politika ve özellikle de adalet ve yargı hizmetleri bakımından AKP oyları arasında yer yer ve değişik nüfus kesimlerine göre değişen büyük farklar görülmesi de beklenmelidir.
Ama, iktidar partisi için yapılabilecek tahminlerden daha çok önem taşıyan ve buna karşılık önceden kestirilmesi de en zor olan, muhalefetçe alınacak oylardır. Hem ana muhalefet olarak hem de irili ufaklı öbür muhalefet partileri için.
Kısaca söylemek gerekirse, o yelpazenin kanatları açısından bugün görünen ve pek de parlak olmayan durumun değişmesi ve yakın gelecek açısından umut verici olabilmesi 2014 Mart’ına kadarki süreçte bu partilerin şimdiki kusurlarından sıyrılıp işsizlik ve geçim sıkıntıları gibi sorunlara ciddi çözümler getirmelerine ve onların gerçekleştirilmesi için ciddiyetle çalışacaklarına ilişkin bir güven izlenimi vermelerine bağlıdır. Ne yazık ki, bu kesim açısından en açık gerçeklik de bu ciddiyet ve güven eksikliğiymiş gibi yaygın bir kanı var. O giderilmezse büyük başarı da beklenemez elbet.

Mümtaz Sosyal'dan kritik çağrı
Türkiye’de AKP’yle birlikte gelişen politikalar üzerine aydınlar “Ulusal Seferberlik Çağrısı” adıyla bir metin yayınlayarak, bu metne katılanları imza vermeye çağırdılar.
Türkiye’nin küresel güçler tarafından çok yönlü bir saldırı altında olduğuna dikkat çekilen metinde, “Siyasal iktidar, bu tehlikeli durumu halkın gözünden kaçıracak her türlü propaganda ve baskı aracını en etkili biçimde kullanmaktadır” denildi.
Açıklamanın tam metni şöyle:
Cumhuriyetimiz, kuruluşundan bu yana en kritik günlerini yaşamaktadır.
Çok yönlü sinsi bir işgal ile küresel güçlerin örtülü sömürüsü sürdürülmekte ve ülke bütünlüğümüzü yıkıp ulusal birliğimizi parçalamak isteyenlerin çabaları yoğunlaşmaktadır. Siyasal iktidar, bu tehlikeli durumu halkın gözünden kaçıracak her türlü propaganda ve baskı aracını en etkili biçimde kullanmaktadır.
“CUMHURİYET VE ATATÜRKÇÜLÜK TASFİYE SÜRECİNE SOKULMUŞTUR”
Meclis’te muhalefet yok sayılmakta, Cumhuriyetin yansız ve koruyucu kurumları üzerinde sindirme ve yandaşlaştırma amaçlı her türlü tertip uygulanmaktadır.
Bizler, Prof. Dr. Mümtaz Soysal‘ın çağrısıyla, siyasal parti bağı olsun olmasın bir araya gelen kişiler olarak, bu saptamalar karşısında her yurtsever gibi gittikçe daha çok kaygı duymaktayız. Cumhuriyet ve Kemalizm; bu topraklarda yaşayan insanların bu vatanın sahibi olmasını, ondan eşit pay almasını ve yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmasını amaçlar. Buna karşın, Cumhuriyet ve Atatürkçülük tasfiye sürecine sokulmuştur. Sözde “serbest piyasa” adıyla azgın bir sömürü düzeni dayatılmaktadır. Özelleştirme talanıyla bağımsızlığın ve Cumhuriyetin temel ekonomik dayanakları ortadan kaldırılmış, Ülkemiz tarım ve sanayi üretiminden koparılarak her yönden dışa bağımlı duruma getirilmiştir. En önemli mal ve hizmet üretici kamu kuruluşlarımız, başta enerji, iletişim, bankacılık, sigortacılık ve madencilik alanlarında olmak üzere, yabancıların eline geçmiştir.
Yüklü dış borç, tehlikeli rakamlara varan cari açık, kaynağı belirsiz sıcak para kullanımıyla krizleri erteleme çabası gibi yanlış politikalar yüzünden ülke ekonomisi hızla tıkanmaya sürüklenmektedir.
“REJİM İSLAMİ FAZİŞME GİDİYOR”
Diktacı bir rejime (İslami faşizme!) gitmek, bu tıkanmanın çözümü olarak görülmektedir.
Süregelen işsizlik, yoksulluk ve açlık sınırı altındaki toplum kesimlerinin gitgide çoğalması, halkımızda, özellikle gençlerde gelecek kaygısının artması, bir karmaşa döneminin açık belirtileridir. Temel hak ve özgürlüklerin kullanılması, adil yargılanma ve savunma hakları, demokratik hak arama yolları yasa ve hukuk tanımaz biçimde ortadan kaldırılmıştır. Sağlık hizmetleri ancak parası olanların yararlanabileceği duruma getirilmiş, anayasal Öğretim Birliği (md. 174) bozulmuş, üniversitelerde siyasal kadrolaşma had safhaya gelmiştir.
Çok ciddi derecede zedelenen yargı bağımsızlığı; “yüksek yargının tek çatı altında toplanması” girişimiyle, tümüyle bağımsızlığını yitirerek siyasallaşacaktır.
Emperyalist güçlerin araçlarından biri olduğu artık açıkça anlaşılan bölücü terör örgütü ile ilişkiler, bölünmeyi meşrulaştıracak sözde “Açılım” girişimleri ile sürmektedir.
“BAŞKANLIK GÖRÜNTÜLÜ BİR DİKTA REJİMİNE GİDİLİYOR”
Dış siyasette ulusal çıkarlar bir yana bırakılarak Türkiye’miz, uluslararası güçlerin, ekonomik, siyasal ve askeri emellerine taşeronluk yapar düzeye indirgenmiştir. Tüm bu vahim girişimleri tamamlayıcı ve kalıcılaştırıcı bir son adım olarak başlatılan “Yeni Anayasa” tuzağının, Türkiye Cumhuriyeti’ni başkalaştırma, “Başkanlık” görüntülü bir dikta rejimine dönüştürme girişimi olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Yürürlükte bir anayasa varken yapılacak işlemin adı ancak “anayasa değişikliği” olabilir. O da, yürürlükteki anayasaca konmuş yöntemlere uyarak olur ve bunların başında, “değiştirilemez” oldukları vurgulanan hükümlere uymak zorunluğu yer alır.
Bu anayasal zorunluk ortadayken iktidar partisine mensup kimi hukukçuların belirttikleri gibi yürürlükteki anayasayı “ilga edilmiş“ -hukuksal olarak yok- sayıp “yeni anayasa” yapmaya girişmek düpedüz “sivil darbe” dir ve açıkça anayasa suçudur. AKP’nin, Meclis’teki 4 partinin katılımıyla kurulan “Uyum Komisyonu”nu, yeni anayasa yapma yöntemlerini kendisi belirleyerek bir “asli kurucu iktidar” sayma manevrasını kabul etmek; hukuksal olarak olanaksızdır.
“YENİ ANAYASA YAPMAK BU MECLİS’İN YETKİSİNDE DEĞİLDİR!”
AKP iktidarının kökü dışarıda bu politikaları pervasızca sürdürmesi durumunda, bir ulus-devletimizin, yurt bütünlüğümüzün, Cumhuriyetimizin, demokrasinin, toplumsal barışın kalmayacağı çok tehlikeli bir döneme girilebilir.
Artık açıkça görülen bu karanlık gidişin engellenmesi için; yurt bütünlüğü, ulusal birlik, laik-demokratik-sosyal-hukuk devleti ilkelerini benimseyen; emek, eşitlik ve özgürlük duyarlığı taşıyan siyasal partilerimizi ve demokratik kitle örgütlerini en kısa sürede güçlü bir birliktelik ve eylem için direniş ve dayanışmaya, öz olarak VATAN SAVUNMASINA çağırıyoruz.
21 Nisan 2013, Ankara.
ULUSAL SEFERBERLİK İÇİN YURTSEVERLER
Mümtaz Soysal öncülüğündeki “Ulusal Seferberlik Çağrısı”nı ilk etapta 112 isim imzaladı.
İşte o isimlerden bazıları:
Prof. Sina Akşin, Prof. Prof. Cevat Geray, İzzet P. Ararat, Sacit Somel, Prof. Dr. Taciser Onuk, Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, Prof. Dr. Ali Ercan, Yaşar Okuyan, Prof.  Dr. Sabri Çaklı, Mustafa Gazalcı, Şahin Mengü, Hasan Macit, Prof. Dr. Bige Sükan, Dr. Ali Nejat Ölçen, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Prof. Anıl Çeçen, Hızır Özcan, Niyazi Altunya, Erdal Çalı, Feyzi Coşkun...
NOT:   Metne ilişkin iletişim numaraları aşağıda yer almaktadır
0312-442 59 45
0535 861 43 47
0536 381 32 45
0532 311 33 63
Odatv.com

BOĞAZİÇİ üzerinde hayra alamet sayılamayacak bulutlar gezinmeye başladı: Milliyet’in önceki günkü haberine göre “Entertainment Development Partner” adlı bir “konsorsiyum” üç milyar dolarlık bir yatırım önerisiyle kapıda. Adından da anlaşıldığı gibi, eğlence kesimi ağırlıklı bir gelişme tasarımına ortak aramak için oluşturulmuş bir sermaye topluluğu bu. Kapısı çalınan Ekonomi Bakanı Sayın Zafer Çağlayan öneriden çok etkilendiğini söylüyor. Danışmanlık şirketi Pricewaterhouse Coopers’a yaptırdığı araştırmada 2016 Türkiyesi’nin filmcilikte dünyadaki ilk 10’a gireceği müjdelenmiş. Yatırım Konsorsiyumu’nun da vurgulandığını söyleyen Bakan, Los Angeles’ta muhabir Kadife Şahin’e “Onlar Türkiye, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar’da bu yüzden her türlü yatırımı yapmaya hazırlar” demiş. Yazıldığına göre, Boğaz’ın Avrupa yakasına film stüdyoları, tema parklar, oteller falan yapılacakmış...
Sayın Bakan’ın Türkçesi düzgündür ama onun açısından hayırlara vesile olması gereken bir konuyu açıklarken “bunun için, bundan dolayı” gibi olumlu deyişler yerine nasıl olup da olanca olumsuzluğuyla “bu yüzden” demiş olması endişe verici sayılmaz mı? Üstelik “her türlü” deyimi de “en iyiden en kötüye kadar” her çeşit olasılığı ister istemez akla getirmiyor mu? “Bu yüzden üzüldüm” dersiniz ama “Bu yüzden sevindim” demezsiniz herhalde.
Belki, sadece bir dil sürçmesidir.
Yoksa, pek hayırlara vesile olacakmış gibi gözükmeyen bir dev yatırımın söz konusu edilmesinden ileri gelen bilinçaltı bir sinsi isteksizlikten, hatta korkudan ileri gelen şaşırma mı?
çünkü baksanıza, yer ve şirket adlarına, kavramlara, para miktarına: Boğaziçi, Hollywood, eğlence, yatırım, üç milyar dolar…
Elbet, şom ağızlı olmanın sırası değil. İnşallah, yatırım gelir, istihdam artar. Ama Boğaziçi? Tepeler, koylar. korular, hisarlar, saraylar, yalılar?
Okyanus ötesinden gelen bu muazzam çullanışa karşı tek çare, Montreux Sözleşmesi’yle kaldırılan askersizleşmiş Boğazlar bölgesinin sınırlarını yeniden çizmek ve o bölgede hiçbir şeyin değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin önerilemeyeceğini ilan ederek anayasa hukukunda yapamadığımızı hiç değilse tarih ve doğa güzelliği konusunda yapabildiğimizi göstermek mi olabilir acaba?

BOĞAZINA kadar borca batmış ve hepsi parsa bekleyen yandaşlarca çevrilmiş mirasyediler her zaman ne yaparsa, PTT ve telefon hizmetlerini satmak isteyenler de öyle yaptılar.
Telgraf işletmenin sorunları zaten ileri teknolojiyle genel olarak çoktan çözülmüştü. Dolayısıyla interneti, telefonu da içermek üzere her türlü elektronik işletişimin gelirini yabancı sermayenin katılımıyla paylaşmak elbet çok kârlı olabilir ve yerli yabancı herkes kazançlı çıkabilirdi. Ama bizim öyle yapmamıza gerek var mıydı? Kendi başımıza daha da kârlı olabilirdik.
Türkiye’nin üniversiteleri ve hele savunma sanayinin elektronik alandaki gelişme düzeyi bu alandaki teknolojik zemini sağlayamaz mıydı? Ayrıca, sayısı iki yüze yaklaşmış üniversitelerin fen ve işletme fakültelerinde yetişen binlerce genç bu amaç için seferber edilemez miydi? Geliri çok yüksek böyle bir alanın kazancını ulusal kalkınma için kullanmak varken, o kazancı anlaşılmaz bir cömertlikle yabancı ceplere aktarmak pek mi akıllıca olmuştur?
Dikkat etmişsinizdir, böyle bir satış furyası başlar başlamaz, Batılı kurnaz sermayedarla kucaklaşmış Arap ve tatlı su Frengi ne kadar yabancı varsa hepsi Lübnan’dan ve Körfez emirliklerinden kalkıp Ankara’nın paylaşma kapılarına üşüşmüşlerdi.
Her şey başıbozuk bir gidişin, ulusal potansiyeli çarçur edişin, eğitimi ülkenin ve toplumun gereksinmelerine uygun biçimde planlayamamış olmanın sonuçlarını ortaya koymuş oldu. Cep telefonunu elinden düşürmeyen bir toplum bu konuya kafa yormadan ve akıllıca çözümler üretmeden nasıl durabildi?
Artık fark etmeliyiz ki; kendi elimizle ve kendi seçtiğimiz yöneticilerce başkalarının bizi soymasına, bizi oyalamasına, bizi aldatmasına yol açmış duruma düştük.
Büyük ayıbımız budur. Her aynaya bakışta utandıran.
Böyle olduğuna göre, bu durumu sürdüren bir iktidarı değiştirememiş olmak, yahut tersinden bakıldığında, bunca yıldan sonra onu değiştirebilecek bir ana muhalefet çıkaramamış olmak da hepimizin ortak ayıbı değil midir?

HABER, perşembe günkü Milliyet’ten. Bir toplantı için Amerika’ya çağrılmış olan muhabir, Washington’dan bildiriyordu: Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, Obama’nın seçildiği günden beri Beyaz Ev, yahut bizim deyişimizle Beyaz Saray’dan randevu istemişken beklenti ağırdan alınıyormuş, çünkü Başbakan’ın isteyebileceğinin aksine, o çevrenin Suriye konusunda “bir şeyler yapma” eğilimi yokmuş; “Erdoğan, bölgenin en istikrarlı ve en Batılı ülkesi olan Türkiye’nin en güçlü lideri olarak doğal partner sayıldığı” halde.
Üstelik, “Erdoğan geçmişte Irak Başbakanı Maliki’den yakınırmış”, oysa Amerikalılar “n’apalım, alternatifi yok” derlermiş.
Ayrıca, Türkiye artık “eksik demokrasi” sayılırmış orada, ama “insan hakları konusunda Türkiye’ye baskı yapma eğilimi yok”muş.
Obama çevresinin Ankara’daki muhalefete bakışına gelince, o konuda BDP şu ara CHP’den çok ilgi çekip daha “cazip” bulunuyormuş.
Acaba neden? Böyle günlerde “Ankara klasiği” olarak bir büyükelçilik kapısında yine bomba patlatıldığına göre, başlıktaki ilişkiye biraz daha yakından eğilmek vacip olmuştur.
Belli ki, ABD vaktiyle pek yararlı saydığı bu iktidarı, Türkiye de dahil bütün Batı’nın ortak çıkarlarına ters düştüğünü fark ettiği için, çizmiş ya da çizmek üzeredir. Genellikle, iktidarla ilgili böyle durumlarda doğal olan, önce ana muhalefete yaklaşmaktır. Yaklaşmıyorsa, neden?
Asıl neden, Washington haberinde vurgulandığı gibi CHP’nin ulusalcılığı ve Amerikan karşıtlığı mıdır, yoksa iktidara yürümekteki beceriksizliği ya da iktidara geldiğinde gerçek demokrasi ve cumhuriyetçilik açısından başarı olasılığının düşüklüğü mü?
CHP doğru bir çağrıyla toplayabileceği cumhuriyetçilerin ve yetenekli kadroların ağırlığını arkasına alıp iktidar kapısına dayanabilse, ABD yine şaşkınlaşır mı? O ağırlığı arkasına almış bir CHP iktidarında Türkiye’deki etnik iktidar hevesi dışta hâlâ sempati bulur mu?
CHP bilmeli ki, bu ülkede iktidar değişikliği bir parti sorunu olmaktan çıkmış, cumhuriyetin geleceği açısından tam bir zorunluluk olmuştur. Halı sahada futbol oynar gibi parti içinde siyaset oynama lüksü kalmamıştır kimsenin artık.

CUMHURİYET’İN dünkü manşeti şimdiye kadarkilerin en iyilerinden biriydi hiç kuşkusuz: “Oramiral aranıyor.”
Ama hemen eklemeliyim ki, karşı sütunda Bekir’in başlığı da birinci sınıftı: “Aferin Ey Halkım…”
Yok, yine olmadı. İçine “virüs” atılmış öyle bir ülkedeyiz ki artık, ne tutsanız elinizde kalıyor, ne söyleseniz gırtlağınızda düğümlenip nefesinizi kesiyor.
Sonucu bu olan bir işlem için bulunabilir tek sözcük; “günah!”
Evet, günah işleyenlerin diliyle söylemek gerekirse, sırası geldiğinde onlar çarpılacak günahkârlığın cezalarına. Bu “marifet”in “aferin”ini ya da “lanet olsun”unu, onlara değil de ne kadar çaresiz, varlıksız ve eğitimsiz olursa olsun, halka mı yükleyeceğiz?
O halk ki, kimilerince kınalı koyun gibi gözükse ve Nâzım Hikmet’in unutulmaz satırlarına benzer sıfatlarla sokulmuş olsa da özde o büyük başarıları ya da kötülükleri yapabilme gücünü ve fırsatını bir türlü bulamıyor, hatta en etkili silahı olan “oyu”nu bile demokrasi uğruna kendi bağrına saplayabilecek kadar bilinçsiz ve suçsuz. Kibritle oynarken ev ya da saray yakan çocuğu suçlayabilir, hatta azarlayıp dövebilir misiniz?
Dolayısıyla kabahat, bu binbir kusurlu sistemi düzeltmeden savunup uygulayan, öven, sonuçlarından yararlanan, onu eleştirenleri her türlü çarpıtılmış bahaneyle israfsızca dışlayanlarda, işten çıkarıp ekmeğini çalanlarda, suçlayarak hapsedip özgürlüğünden edenlerde, hatta asarak canını alanlarda değil midir?
Sistemi değiştirip daha hakça olabilmesi için ne yapabiliyorsanız “sevap” olan odur. Gerisi, ister istemez, şöyle ya da böyle, günah ya da sadakaya ve zaman kaybına girebiliyor. Öyle bir virüs atılmış ki siyasal ve sosyal düzenin içine, onurlu davranışlar bile ters sonuç verip haksızlıklara yol açabiliyor. Deniz Kuvvetleri’nin oramiralsiz kalışında da bir süre önce Balyoz davası dolayısıyla başka denizcilere yapılanların meslek onuruna zarar verdiğini ileri sürerek istifa etmiş bir başka oramiralin gururlu davranışından söz edilmekte.
Yoksa, “denizin bitişi”ni yaratan uğursuzluğa bembeyaz üniformalı ve hep güzel eşli bahriye subaylarının fiyakasını kıskanma gibi çok gayri ciddi ama gerçeğe hayli yakın bir başka neden aramaya mı mecbur olacağız?

BAŞKA yangınlarda da böyle oluyordur herhalde: Alevlerini kolay anlatılmaz bir hüzünle ekranda seyrettiğiniz yangını anlatan muhabir “Şimdi de büyük salonun tavanı çöktü” deyince içinizde çöken anılar niçin bunca çoğalıp, bunca canlı, iç burkucu ve üzüntü verici olabiliyor?
Belki herkes için; yerine, zamanına ve konusuna göre çok daha üzücü türleri de hep vardır bu duygunun. Yananın bir ev, okul, fabrika, tiyatro veya konferans salonu oluşuna tanık olunduğunda.
Bir geminin batışını, bir anıtın yıkılışını seyretmek gibi.
Hatta sevdiklerinizin ve asla unutamayacaklarınızın mezara indirilişine yaşlı gözlerle bakarmışçasına.
Yangın, belki kızıllığı yüzünden, böyle yürek yakıcı olabiliyor.
Ama bir yatılı okulun yatakhaneye çevrilmiş büyük salonundaki tavanın yanarak çökmesi yine de bir başkaydı. İlkokulu henüz bitirmiş çocuk, yatılılığın ilk gecesinde uyumadan önce yarı aydınlanmış o süslü tavana bakarken neler düşünmemişti ki.
Hele Boğaz vapurlarının üstteki damın camlı bölümünden içeri yansıyan projektör ışıkları yanıp söndükçe ve römorkör düdükleri Ortaköy tramvaylarının çançanına karıştıkça.
Evden ve evdekilerden uzaklaşmış çocuk hayata mı atılıyordu, yoksa hayat mı onun üstüne yığılmaktaydı?
Tavanın sultanlardan kalma süslü boyası belki renkli bir gelecek vaat etmekteydi ama İkinci Cihan Harbi’nin sıkıntıları, yoklukları ve yeni başlayan karanlık olayları sürüp gitmekteydi o sırada.
Yakın tarihten kalma ünlü binalar seyircisiz kalmış tiyatrolar gibidir. Ama onları canlandırmak için resmi salonlarda kalitesiz vodviller oynatmaya gerek yok. Cumhuriyet, o tür yapıların neredeyse hepsini her derecedeki eğitim kurumlarının kullanımına bırakarak çok anlamlı bir tutum sergilemiş sayılır: Saltanatın zenginliklerini öğretimin hizmetine sunmak ve büyük devrimin gençlikçe korunmasını her şeyden önce bilime emanet etmek. Böyle olduğu içindir ki, o yapılar hoyratça değil, bir tapınak kutsallığı korurcasına kullanılmalıdır.
Yakarak ve lüks otellere dönüştürerek değil.

TARTIŞACAK konumuz ve sorunumuz kalmamış gibi, şimdi de “Ay’a gidiş”i tartışmaktayız. Yok, Jules Verne’in “Ay’ın Çevresi” romanını değil, Atatürk’ün bir sözü söyleyip söylemediğinin tartışılması.
Karşı sayfadaki köşe komşumuz Emre Kongar dayanamamış, dünkü sütununda bu konuyu ele almış ve Atatürk’ün bir sözü çevresinde koparılmış fırtınayı kitaplarla, belgelerle ve mektuplarla anlatmaya çalışmış: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu vaktiyle “İnsanoğlu 2000 yılından önce Ay’a gidecektir” dedi mi demedi mi ya da aynen böyle olmasa da buna benzer bazı sözler etti mi?
Konu bu.
Eskişehir’in Büyükşehir Belediyesi Sabancı Uzay Evi’nin bir yerinde okunmuş sözlerden Dr. Jale Nur Süllü’nün “Türk Havacılık Kronolojisi”ndeki satırlarla Stuart Kline’ın kitap ve mektuplarındaki alıntılardan Turgut Özakman’ın açıklamalarına varıncaya kadar “öyle dedi demedi; Ay lafı etti etmedi” türünden lehte aleyhte bir yığın kanıt ortaya sürülmüş, ciddi Emre Kongar da, ne yapsın, Atatürk’ün “Bundan sonra insanlığın hizmetine girecek en büyük gelişmeler havacılık alanında olacaktır; hatta gün gelecek insanoğlu uzaya gidecek, başka dünyalara gidecek, Ay’ı ve benzeri gezegenleri bile fethedecektir, işte bu çağdaş savaşlar da göklerde üstün olan uluslar tarafından kazanılacaktır” sözlerine tutunarak çıkmış işin içinden.
Ay’dan söz etmedi diye konunun özünü bırakıp ayrıntılı çekişmelerin peşinden mi gitseydi?
Belki, yazının o sütunu meşgul etmesi, yani doğrusu işgal etmesi de böyle nafile çabaların anlamsızlığını göstermek içindi herhalde.
Zaten aynı sayfadaki “haber”ler de “yargı bıraktı, koca öldürdü; önüne geleni bıçakladı; anne ve çocukları katledildi; ölüm peşini bir türlü bırakmadı; anneye 60 bıçak darbesi” başlıklarıyla, asıl tartışılması ve üzerinde kafa yorulması gereken ve gitgide bozulan sosyal yapımızın “hal-i pürmelâli”ni başka açıklama istemeyen, yeterince açıklıkla sergilemiş olmuyor muydu?

HİÇ kuşkusuz çok komik bir milletiz biz Türkler. Durup dururken ve hiç gereği yokken kendi adımızı aramaya çıktık. Şimdi neyi niçin aradığımızı pek bilmeyen ve nasıl anlatacağını tam kestiremeyen bir milletvekilinin yazısından öğreniyoruz ki galiba Türk milleti olduğumuza ve vatandaşlığımızın da Türk vatandaşlığı olduğuna pek yakında yeni anayasayla karar vermiş olacağız. 
Aslında öyle yola çıkmamış mıydık?
Bir yerden kalkıp nereye gideceğini bilmeden bir şeyler aramak için dönüp dolaştıktan sonra aynı yere geldiklerine şaşıranların durumunu yaşamaktayız. Aylarca hatta yıllarca bir “yeni anayasa” peşinde koştuk. Sanki anayasalı bir Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı değilmişiz ve bu devlette vatandaşlara “Türk” dendiğini bilmezmişiz gibi.
Haydi sınır dışına hiç çıkmamış olanlarımız bilmese de yıllardır Avrupa’ya gidip gelen gurbetçilerimiz ya da Amerika kapılarında eşik aşındıran en büyüklerimiz yabancı hudut görevlisi “tabiyetiniz, uyruğunuz, milliyetiniz, nasyonaliteniz” diye sorduğunda kem küm etmeden hep “Türk” demiyor muyuz?
Yahut böyle diyeceğimize başka bir şeyler kekelediğimizde pasaportumuza bakan yabancı memur bir yere “Türk” yazmıyor mu?
O halde “yeni anayasa” yapmak üzere masa çevresine oturan koca adamlar “Türk” sözü etmeksizin bir anayasa metni yazabilmek için neden bunca ter dökmüş ve bin türlü laf cambazlığı etmek gereğini duymuş ya da etmeye zorlanmıştır?
Ne kadar beğenilmez olursa olsun yürürlükteki anayasa şu haliyle bile etnik kökenleri ya da kişisel başka niteliklerinden ötürü bireysel olarak ya da parçası oldukları topluluk yüzünden herhangi bir ayrımcı veya dışlayıcı davranışla karşılaşan vatandaşları büsbütün çaresiz mi bırakıyor? Mevcut hukuk düzeni, bu bakımdan en başta vatandaşların eşitliği olmak üzere çeşitli ilkelerle ve başvuru, düzeltme hatta cezalandırma yollarıyla dolu.
Demek ki yanlışlar bunların yokluğundan değil bunlara uyulmayıştan ya da bunların kullanılmayışından kaynaklanıyor.
Bu yanlışları giderici bir iktidar değişikliği hedefine yönelmeden kısır tartışmalarla kaybedilen emeklere ve vakitlere yazık oluyor.

DEMOKRATİK rejimler kusurlarını ve yanlışlarını kendi içlerinde çözebilir durumda olmak zorundadırlar. Yoksa, o rejimlerin iktidarları, yine demokrasi gereği, serbest seçimlerle el değiştirir ya da darbelerle, hatta ihtilallerle yıkılırlar. Parlamenter sistem ya da başkanlık ve yarı-başkanlık gibi yönetim sistemleri darbeleri ve ihtilalleri önlemek üzere vardır.
Cumhurbaşkanının genel oyla seçilir duruma getirilişinden beri yarı-başkanlığa biraz kaymış olan sistemimiz yine de özündeki parlamenter niteliğini sürdürmektedir; yani kuruluşu ve işleyişi parlamentonun güvenine dayanır. Parlamentoya yansıdığı varsayılan çoğunluğa dayalı bir iktidar, bu bakımdan halk yığınlarının gereksinimlerini, beklentilerini, sunulan hizmetlere ilişkin eleştiri ve yakınmalarını sürekli göz önünde tutmayı görev bilmelidir.
Böyle basit doğruları tekrarlama gereği şundan doğuyor: Bu günlerde iki önemli alanda haklılığı kolay yadsınamayacak tepkiler var halk yığınlarında: Eğitim ve adalet hizmetleri bakımından.
İlk ve öğretimde “dört artı dört”lü değişikliklerden uzun uzadıya söz etmeye gerek yok: Öğrenciler, öğretmenler ve ana babalar âleminin kargaşa, çalkantı, şaşkınlık ve ufuksuzluk yakınması hiç bitmiyor.
Adalet hizmetine gelince, yargıçlardan ve savcılardan yakınmanın ve onları suçlamanın anlamı ya da yararı yok: Yargıçların bağımsızlığına saygı göstermek zorundayız, savcılar ise yasalar çerçevesinde davranmakla görevli. Dolayısıyla, her şey iktidarın elindeki yasama çoğunluğunun tutumuna bağlı: Yasaları değiştirecek ve uygulayanları denetleyecek olan onlardır; sorumluluk da onların.
Böyle bir sorumluluk arayışının bağımsız yargıya karışmak ve üzerlerine baskı uygulamakla hiç ilgisi yok. Karışma ve baskı, olsa olsa yargıçlar ve savcılar üzerine değil, “mevzuat” üzerinedir. Dolayısıyla, mevzuatı oluşturanların ve değişmesi gereken yanlarını uygulamada tutanlar üzerine.
Demek ki, asıl çare sorumlu bakanların değiştirilmesidir.
Parlamenter sistem, bu tür değişiklikler yapılmadıkça ister istemez sonuçta seçmenlerin oylarıyla iktidarların değiştiği sistemin adıdır.

BÖYLE ortamlarda radyo ve televizyon muhabirleriyle spikerlerin işi zorlaşır. “Birkaç söz” rica edilen “çok önemli kişiler” zaman darlığının önemini pek bilmedikleri için onların sözlerini kesip sadede gelmelerini sağlamak kolay değildir.
Şu günlerin baş sorumlusu olarak, terörün ve dolayısıyla “Kürt sorunu”nun çözümünü “İmralı görüşmeleri”ne bağlamak izlenimi veren Sayın Başbakan görünmekte. Öyle bir konu ki bu, “ağzı olan herkes konuşuyor” ve konuşan susmak bilmiyor. Oysa, her konuşanın hep istediği de şu sıra kimsenin uluorta konuşmaması.
Çok duyarlı bir süreç söz konusuymuş, ama konuşulmamalıymış.
Peki, tam tersine çok konuşulacağı tahmin edilemez miydi? Hele bir müebbet hükümlüsüyle bir milli istihbaratçının adları geçiyorsa.
Böylesi, her zaman dünyanın her ülkesinde merak ve söylenti konusu değil midir? Bunu iyi bilmesi gereken bir politikacının bunu oraya atmış olması ilginçtir.
Son zamanlarda, her ülkede olduğu gibi bizde de dillerden düşmeyen “aktör” sözcüğü, durumları, olayları ve tutumları etkileyip birtakım roller oynayan kişileri ifade eden bir siyasal bilim terimi. Bunun bazı insanları, başlangıçta hiç öyle bir niyet beslemeseler de “artistik” sayılmamakla birlikte en azından etkili görünebilecek bazı tutumlara çekmediği söylenemez. Zaman zaman benzer belirtilere R. T. Erdoğan’da da rastlanabiliyor. O bakımdan, aslında bir süre daha gizli tutulabilecek bir sürecin erken açıklanması herhalde pek iyi hesaplanmamış bir adımdır. Böyle olunca, sürecin bundan sonra esrar perdesine büründürülmesi, yarar yerine zarar getirebilir ve Paris’teki “üç hanım cinayeti”nin devamı biçiminde olaylara yol açabilir.O halde, İrlanda ve İspanya gibi ülkelerin deneyimlerinden medet umarak o örnekleri taklide yeltenmeden, düpedüz sağduyunun, aklın ve ulusal hukukun meşruluğuna başvurmak gerekmez mi?
Kaldı ki, burası bir darbeden doğmakla birlikte sonradan hayli demokratikleştirilmiş bir anayasası ve güçlüklere karşın işleyen parlamentosu olan bir ülke. Böyle bir yerde gizemli Hollywood filmleri çevirmeye gerek var mı?

BATI dünyasında gelenektir, yeni yıla halk yığınlarını kucaklayan görkemli müzik şölenleriyle girilir. Genellikle klasik ama çok bilinen parçalarla süslenmiş konser programlarıdır bunlar.
Bizde de yerleşmeye ve gelenekleşmeye başladı bu gibi şölenler.
Ama her zamanki bölünmüşlükle, Batılı ve yerli müzikler olarak.
Cumartesi akşamı Devlet Opera ve Balesi’nin başkentte sunduğu şölen de elbet bunun bir istisnası olamazdı. Ne var ki anlamı ve geleceğe dönük olarak verdiği mesaj önlemliydi.
Bir defa, şölenin sunuluşu için seçilen yer, Ankara Ticaret Odası’nın yeni yaptırdığı Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’ydı. Büyüklüğü, ferahlığı, sahne, ses düzeni ve akustiğiyle, çağa uygun, nitelikli bir orta sınıfın artık bu ülkede de oluştuğunu göstermekteydi. Her yerde olduğu gibi sanatın gelişmesinde devlet gibi bu sınıfın da etkili olacağını kanıtlayan bir yapının seçilmesi anlamlıydı.
İkincisi, klasik Batı müziğinin, şimdilik en yaygın ve popüler yapıtlarıyla bile olsa, son derece yetenekli ve seçkin bir sanatçı kadrosunun elinde olduğunu doğrulayan bir program düzenlenmişti. Orkestranın emektar ve Türkiyelileşmiş Bujor Hoinic’ce yönetilmesi nihayet bir kadirşinaslık jestiydi ve hayli yüksek sayıda yerli ve çok seçkin yetenekli şeflerimizin de bulunduğu hep bilinmekteydi.
Zaten böylesine büyük bir orkestranın her zamanki düzgün icrası da bunun açık kanıtıydı. Hele Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının başarısı: Çiğdem Önol ile Sabri Karabudak ve arkadaşları başta olmak üzere operet solo ve düetlerini söyleyenlerle bale yapıtlarını canlandıranların ortak başarıları, geleceğe güvenle bakmayı sağlayan cumhuriyet ürünleri olarak gururla alkışlandı.
Elbet böylesi, imam hatipli, içe dönük ve belki de örtülü bir Türkiye’nin tam tersine bir yansımaydı. Aslında, ideal cumhuriyetçi tablo bunca ikilikli olmamalıydı. Bundaki bütünleştirme, kuruluşun başlangıç yıllarında “çoksesli müzik” ve onun ilk emekçileriyle başlamıştı, ama henüz tam anlamıyla başarılmış sayılamaz.
Böyle olunca, başarının eksikliği yoldan dönmek anlamına gelemeyeceğine göre, her kesimde olduğu gibi, herhalde müziği de içeren Türk sanat dünyasında yapılacak daha çok iş var demektir.

ASLINDA çözülmüş bir sorun için hâlâ “sorun” sözcüğü sürdürülüyorsa, birilerinin bu tutumda birtakım çıkarları var demektir.Ankara bu oyuna gelmemelidir.Evet, “Kıbrıs sorunu” lafını edenler hâlâ var. Hem de çok.En başta, Birleşmiş Milletler bürokrasisi. Lefkoşa’da bunun için bir özel temsilci bulunuyor; arada sırada kuruluşun merkezi olan New York’a gider gelir.Ada’da Birleşmiş Milletler’in bir “barış gücü” de var. Asker sayısı pek bilinmez ya da bildirilmez; sadece ona gerek duyulursa var olmak için vardır. Vaktiyle iki toplum arasında çatışma çıkınca tarafları birbirinden ayırmak, insanların sıkıntı çekmemesi, hatta ölümden kurtarılması için çok yararlı olduğu da yadsınamaz. Ama, gerçek şudur ki, birkaç küçük konu dışında artık böyle bir güce gereksinim yoktur. Çünkü barış var.Yıllardır iki toplum, daha doğrusu iki devlet arasında, bırakın savaş ya da çatışmayı, en küçük şiddet kullanımı bile görülmedi. İnsanlar ve arabalar iki bölge arasında rahatça gidip gelebiliyor. Doğrudur, belki Güney’in Rumları çok rahatça, Kuzey’in Türkleri az rahatça; ama yine de hiç değilse kavgasız, olaysız ve insanca.Kısacası, bir “barış gücü” gerektirecek türden gerilim kalmamıştır Ada’da. Gel gelelim, “çözüm” görüşmeleri devam etmektedir. Usanç verircesine, uzaktan seyredenleri bile bezdirircesine.Ama BM bürokrasisinin işi bitmemiştir; asıl iş, yani çatışmaların, ölümlerin önlenmesi işi bittiği halde. Gerginlik olsaydı, yine de “indelhace” gerginlik olunca müdahale etmek üzere böyle bir “güç” bulundurmanın yararlı olacağından söz edilebilirdi, ama öyle bir olasılık da yok.
Peki, ne var? Güney’deki Rum Yönetimi’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” unvanını gasp edip Türklerle devletlerini yok sayarak Birleşmiş Milletler’de sandalye kapması, statü edinmesi ve o statüyle geçmişle bugünün gerçeklerini saptırması var. Dahası, Avrupa Birliği’nin dünya hukuk tarihinde görülmemiş bir hata işleyerek öyle bir “devlet”i bağrına basması var.
Ankara’yı yönetenler, ha bire komşu Esad’a ders vermek için çırpınacaklarına, önce bu komediye son vermelidirler.

ADINDAKİ “eski” sıfatını soru işaretine dönüştürüp bunca çağdaşlaşmaya yönelen bir başka kent az bulunur. Anadolu’nun kuzeybatı köşesindeki Eskişehir’in bu yönelişi birçok açıdan hem ilginç hem de düşündürücüdür. Ama endişe vericilik anlamında değil, böyle bir kentin en iyi nasıl değerlendirileceğini doğru ve akıllıca saptamanın güçlüğü olarak.
Evet, ülkenin şimdiki durumunda bugünün Eskişehiriyle en doğru ne yapılabilir, kent ve il olarak?
Önünüzde akan Porsuk Çayı’nın kıyılar boyunca düzeltilip süslenmesine bakarak orayı daha da alımlı turistik merkez mi yapmalı? Önemli karayollarıyla demiryollarının kesiştiği noktada oluşan canlılığı daha da geliştirip bölgenin ve yurdun en büyük ticaret ya da lojistik merkezini mi buraya kurmalı?
Övülen teknik işçiliğini, atölyelerini, fabrikalarını göz önünde tutup zaten önde olan sanayiine daha da öncelik mi kazandırılmalı?
İlin ve civarın arkeolojik zenginliğini, mermerden lületaşına kadar neredeyse her şeyinin sanata dönüştürülüşüne bakarak Ege’ye bir rakip daha mı getirmeli?
Vaktiniz varsa daha da uzatabilirsiniz bu tür soruları.
Ama Eskişehir’de gerçekleştirilen önemli bir öğretim atılımını, şu aşamada bu ülkeye en yararlı olabilecek bir gelişmeyi, Anadolu Üniversitesi’nin “açık öğretim” sistemini unutmuşsunuz demektir.
Çağdaş dünyada geri kalmışlığımızın en kritik sorunu bilimsel ve teknolojik eğitimimizin eksikliği değil mi? Bütün çabalara karşın o konuda bir seferberlik gereksinimini karşılamaya eldeki klasik çareler yetmiyor. Yaklaşık yarım yüzyıl önce emekçi halk kitlelerinin her düzeydeki eğitim sorunlarını çözmek için İngiltere’nin başlattığı açık öğretim yöntemlerinde müthiş ilerlemeler yaşandı. Türkiye’de de bu işin yuvası Eskişehir’deki Anadolu Üniversitesi. O kent, kitlelerin yüksek öğretimi için örnek niteliğindeki bu girişim başta olmak üzere, pekâlâ benzer çabaların merkezi durumuna getirilemez mi?
Ama, böyle bir devasa seferberlik yüksek sayıda öğrenciye göre planlanmış bir üniversiteden başka, sağlıklı beslenme, gençleri kiracı sefaletine düşürmeyen yurtlar, çağdaş kültür edinme beklentilerine uygun il ve belediye yönetimleri ile ülkenin her yanından gelen gençlere kendi evlatları gibi bakan bir halk sıcaklığı ister.
Eskişehir, derece derece, bunların çoğuna zaten sahip olan ya da kolayca sahip olabilecek bir yer. Bütün öbür üstünlüklerine ek olarak “öğrenci cenneti” olmak da zamanı yenen kente yakışır.

GAZETENİZİN dünkü nüshasında “Minikler ağlıyor”u okuyunca içiniz burkulmuştur. Küçücük çocukları “Dört artı dörtler” tuzağına sıkıştırıp körpe zihinleri bir an önce “dindar gençlik yetiştirme” sürecine sokmanın sonuçları ortaya çıkmaya başladı.
Tahmin etmek zor muydu?
Ulusal eğitim sistemini temelinden bozarak gericilik yuvasına dönüştürmeye karşı aileler yeterli tepki gösteremedi ve eski okul-aile düzeninden de artık hiçbir şey kalmadığı anlaşıldı. Öğretmen kuruluşları Milli Eğitim Bakanlığı’nın büyük yanlışını ortaya koyup kamuoyunu ayağa kaldırmakta yetersiz kaldılar. Medya kuruluşları da kendilerinden bekleneni yapamadı. Oysa, henüz oluşmakta olan taze bilinçlerde izleri kolay silinemeyecek yaralar açılmaktaydı.
Piyasaların insafına bırakılan ekonomide durgunluk belirtileri ve teklemeler görülmeye başlandı. Karayolu ve biraz demiryolu yapımı dışında kamu yatırımından söz edilmiyor. Planlı bir karma ekonomi politikasının yokluğunda nereye sürükleneceği tam kestirilemeyen bir ekonominin huzursuzluğu kapıdadır.
Sanayi ve ticaret odalarıyla işçi sendikaları tepkisiz.
Hepsinden önemlisi, ekonomi bilimlerini öğreten ve araştırmalarını yapan üniversitelerden de hiç tepki gelmiyor.
Siyasal partiler ve TBMM dışında, sosyal ve ekonomik sorunları tartışıp iktidarı etkilemeyi ve yönlendirmeyi sağlayacak anayasal bir kuruma yönetim sisteminde etkili bir yer verilmemiş. “Yeni anayasa”cılar da böyle bir “ekonomik ve sosyal konsey” sözü etmiyor.
Tepkisizlik, ister istemez sahipsizlik kavramını gündeme getirir. O gündemin ilk maddesi ise hep “sivil toplum örgütü” denen kuruluşlardır. Resmi sıfatı olmayan ve vakitlerini, hatta kaynaklarını kamusal davalara adayan kuruluşlardan genellikle çok şey beklenir. Beklenti o kadar çok ve yoğundur ki, o yüzden asıl devletin ve onu yönetmek için yarışan siyasilerin sorumluluğu unutulur.
Ama, vatandaşların bu unutkanlığı ve siyaset dışında medet aramakta oluşu, bu sorumluluğu asıl duyması gereken partilerin ve en başta ana muhalefet partisinin görevini unutturmamalıdır.

Türkiye Vekilliği - Mümtaz Soysal
MECLİS’TEKİ dört partinin temsilcilerinden oluşan Uzlaşma Komisyonu “harika” çözümler üretmeyi sürdürüyor. Son ürün, önceki dönemlerde de ara sıra ortalığa sürülen “Türkiye milletvekilliği”dir.
Bunu eleştirmeye neresinden başlamalı ki?
Sayın üyeler çok önemli bir noktayı unutuyorlar galiba: Aynı düşüncenin daha önceki mucitleri gibi bugünkü üyeler de bilmiyorlar mı kendilerinin zaten milletin vekili olduklarını? Üstelik, bir bakıma, yalnız şimdiki vatandaşlardan oluşan milletin değil, geçmişi ve geleceğiyle çok daha yüce bir kavram olarak, soyut anlamda “bütün milleti” temsil ettiklerinin farkında değil midirler?
Zaten unvanlarının ikinci parçasını oluşturan ve şimdi sorumsuzca neredeyse herkesçe kullanılmaya başlanan “vekil” sözcüğü de açıklanmaya ve düzeltilmeye muhtaç. Milletvekili, müvekkilinden vekâlet alan avukattan farklı olarak, vatandaşı belirli bir talimat çerçevesinde temsil eden bir kişi değildir. Fransa’nın anayasa hukukundan esinlenen bizim anayasa hukukumuzda da parlamenter, onu seçenleri değil, bütün milleti temsil eder ve buna “emredici vekâlet yasağı” denir. Başka bir deyimle, milletvekili, hukuken yalnız “Size şu koşulla vekillik veriyoruz” diyen seçmenlerini değil, geçmişi ve geleceğiyle bütün milleti düşünerek oy verecektir.
İlk iki anayasamızda “icra vekilleri” için kullanılan “vekil” sözcüğü tek başına kullanıldığında “millet” kavramının yüceliğini taşımadığı için görevi ucuzlatıcı bir izlem yaratıyor. Bu açıdan bakıldığında, vaktiyle alay konusu edilen “saylav” sözcüğü, “say” hecesiyle biraz “saygınlık” esintisi getiriyordu hiç değilse!
Ama, asıl sorun bu da değil. Sorun, bir kısım parlamenteri “Türkiye milletvekili” olarak “nispi temsil”le seçme hevesinden doğuyor. Demek ki, dar ya da geniş bir “seçim çevresi”nde hep “en çok” oy alanları değil, aldıkları oy “oran”ına göre ayrı ayrı birkaç adayı daha seçerek daha renkli bir Meclis oluşturma özlemi var.
O zaman da, ister istemez şu sorulmaz mı: Madem daha renkli bir Meclis isteniyor, öyleyse dünyada eşi emsali olmayan bu yüzde onluk “yüksek baraj”la büyük partileri korumak neyin nesidir?

Enerji ve Tahtırevan - Mümtaz Soysal
BU ülkenin her bakımdan daha çok enerji kaynağına muhtaç olduğu, bilinmeyen bir gerçeklik değil. Bütçe açıklarında ve dışsatım-dışalım dengesizliğinde başlıca sorunun bu olduğu da kesin.
En büyük çıkmazımız enerji. Her alanı etkilediği için, üzerinde şimdikinden daha sıkı bir ısrarla durulması ve çözümü geciktiren alışkanlıkların toptan bırakılması gerekiyor.
Çözülmesi en çok duyarlılık ve en güçlü ikna çabası gerektiren sorun, enerjicilerle çevreciler arasındaki kopukluktur. Kısaca HES diye, baş harflerle özetlenen barajlı “hidro elektrik santrallar”la kömürlü ve gazlı termik santral yapımına yerel ya da ve ulusal düzeyde direnen çevrecilerle sürüp giden anlaşmazlık iyi hazırlanmış uzlaştırıcı çabalarla mutlaka sonuçlandırılmalıdır. Gelip giden bütün iktidarların önemli hatalarından biri, bu iki yakayı bir araya getirip anlamlı anlamsız direnişlerini sağlam mantıklı çözümlerle kıramamak oldu. Oysa, her iktidarın kabinesinde her iki yakayı anlayabilecek ve uzlaşmaya zorlayacak bakanlıklar ve bakanlar hiç eksik olmadı.
Başbakanlık ve başbakan böyle bir işlev için yok da başka işler için mi vardır? Güçlük, yerel düzeyde falanca proje ve ihaleyle filanca şirket çıkarları yüzünden karşı karşıya gelen kesimler arasında olduğuna göre, programlarında ve nutuklarında “ülke, vatan, millet, yurt, halk” kavramlarına sarılan partiler, karşıtları bu kavramlarla da uzlaştıramıyorlarsa sadece çıkar paylaşımıyla mı uzlaştıracaklar?
Enerji sorununun bir başka ucu dış politika ve dış ticaretle ilgili.
Yanlış, daha doğrusu “yanlı” bir tutumla Libya devletini ve halkını yaralayıp küstürdüğümüzden, petrol ve doğalgaz için az çok güvenebilecek sadece Rusya’yla İran kaldı. Yaşamsal enerji gereksinimi uğruna, bu iki ülkeyle her türlü ilişkide ve herhangi bir yayında herkesin son derece özenli davranması gerekiyor.
Dolayısıyla, entellik zevzekliği ya da ileri demokrasi fiyakası yüzünden içimizde tutamadığımız bazı kaprisleri enerji zengini olacağımız dönemlere ertelemeyi öğrenmeliyiz.
Bir de, şimdiki “yok”luk durumumuzda acil ihtiyaçlarımızı gidermeye “tahtırevanla gitmek”ten vazgeçip öncelikle düzgün ve doğru kapsamlı toplu taşımacılığı geliştirmeye hız vermeliyiz.

Kampanya - Mümtaz Soysal
SAYIN Başbakanı devlet başkanlığına yüceltme kampanyası başlamıştır. Ama, sistem değişikliği yapmak ve parlamenter sistemi başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemine dönüştürmek biçiminde.
Yalnız, dikkat: İlk bakışta sistem değişikliğinden ibaretmiş gibi görünen bu niyet her iki durumda da bir rejim değişikliği adımını içermekte: Cumhuriyetin temel niteliğini başkalaştırmak hedefine yönelik olarak bugünkünden hayli farklı ve dinsellik dozu arttırılmış bir otoriterlik. Tam totaliterlik olmasa bile.
Bilinçli olarak seçilmişe benzeyen ve şimdi açıkça belli olan strateji, her şeyi değil de çok şeyi değiştirerek önce bir kaos yaratmak biçiminde başlıyor. Örnekler, ilk ve ortaöğretim düzeninden kalkıp okul kılıklarına ve başörtüsü çıkmazını yeniden başlatmaya kadar varan kararlarla genel dağınıklığı, huzursuzluğu çoğaltıcı ve bir kurtarıcı beklentisini yükseltici nitelikte olmakta.
Ta ki, bir kişi daha yüksek düzeye çıksın ve etkili bir “yeni nizam” getirerek asıl hedefi gerçekleştirsin. Çünkü, “yeni anayasa” gerekliliğini ileri sürerek toplumu anayasa platformlarıyla falan oyalayıp takvimi kendi zamanlama hesaplarına göre ayarladıklarını düşünenler artık tam hedefe varmak için acele etmeye başlamışlardır.
Şimdi, iki vitesli bir girişimin ikinci aşamasındayız. Daha doğrusu, Partilerarası Uyum Komisyonu ve enkazı üzerindeki çalışmalar süredursun, sanki aynı çerçeve içinde eşzamanlı bir çabaymış gibi Sayın Başbakan’ın yakın ve “uzak” arka odalarındaki asıl çalışmanın ortaya çıkarılmasına sıra gelmiştir. O çalışma sondaj kuruluşlarının ve panel gruplarının son derece ustaca yürütülen yöntemleriyle içte ve dışta pazarlanacaktır.
Şaka değil, yeryüzünün en kritik coğrafyasında önemli ve çeşitli hesaplar için kullanılabilecek bir devletin geleceği söz konusudur.
Herhalde, tepkisiz seyredilecek bir gidiş değildir bu. Kemalist devrimin ilkelerine inananlar ülke geleceğini karartanlara hep birlikte “dur” diyebilecek bir toparlanmayı mutlaka sağlamak zorundadırlar.
Ne yapmalı ve nasıl? Vaktiyle ülkenin geleceği kararınca ilk ne yapılmışsa ve aynen öyle. Yani, kongreler toplayıp ret kararı alarak.

Zonguldak Yalnızlığı - Mümtaz Soysal
TÜRKİYE’NİN her ili hep ihmal edildiğini ve öbür illerin korunduğunu ileri sürer. Hoş görülecek, hatta sevindirecek bir yanı da yok değildir bu yakınmanın: Doğduğu yeri sevmek ve ona bağlanıp bütün vatanı sevip yüceltilmesini dilemek gibi. Kötü yanı ise bütün ülkeyi kapsayıp her köşesinde oturanı az çok eşit ödüllendiren ve refahı hakça paylaştıran bir ulusal plan yokluğundan doğan huzursuzluktur.
Ayrıca, ülke ekonomisindeki büyük yanlışların zaman zaman sadece bazı illerin başına patladığı da olur.
İsterseniz, ulaşım politikasındaki bir büyük yanlışı, yani yolcu ve yük taşımacılığında denizyollarının ihmal edilişini ele alalım. Hem de adında ve görevlerinde “ulaşım” sözcüğü bulunan bakanlıkların bile pek önem vermediği bir yanlış. Ama nutuklara “üç tarafı denizlerle” diye başlanan bir ülkede.
İngiltere, Yunanistan, Japonya, Avustralya, Filipinler gibi ada halklarının “denizci” olması normaldir de, bir yarımada halkının pek denizci olmayışı, hele bir adanın yarısını yöneten KKTC’de denizciliğin canlandırılmayışı anormal değil mi?
Bu açıdan bakınca, Zonguldak gibi ilin kenara itilip yalnız bırakılışını da son yılların ulaşım politikasındaki bir temel yanlışlıkla birlikte düşünmek öğretici olabilir.
Eskinin Zonguldak’ı, sadece mendirekli limanıyla değil, büyük ilçesi Ereğli’yle ve eski ilçesi Bartın’ın güvenli Irmakağzı’yla Karadeniz’in “yol üstü” önemli bir iliydi. Bir de, buharlı gemilerin vazgeçilmez yakıt merkezi olarak, Kırım Harbi’nden Harb-i Umumi’ye, deniz bağlantılı her savaşın uğrak iskelesi ve Köstence’ye, Batum’a, Hopa’ya gidip gelen gemilerin hep “kömür ikmali” için durdukları yerdi Zonguldak.
Şimdi ise çirkinliği ve israfıyla ünlü “Sahil Yolu”nun bile geçmediği ve para harcayıcı Rus türedilerle Ukrayna feribotlarının yanaştığı küçük bir liman. Bunlarla uğraşmaktan ilin asıl potansiyeline sıra gelmiyor. Böyle mi olmalıydı?
Zonguldak, her yönüyle, bütün Türkiye için önemli.

Öğretmenliği Öğretememek - Mümtaz Soysal
EN iyi öğrencisi kendisidir öğretmenin; hep çalışmak, hep öğrenmek zorundadır o. Merak ya da bilmek susuzluğunu giderme gibi çok aşikâr birtakım nedenleri bir yana bırakın, en azından öğrencinin gözündeki saygınlığını sürdürmek için bir bakıma “bencil” sayılabilecek bir nedeni de vardır bunun. Keşke bütün bencillikler böyle olsa; öğrettiğini iyi bildiğini göstermelidir öğretmen.
Saygınlığı da buradan gelir zaten. Kabul edelim ki, sık sık eleştirdiğimiz, kusurlarını hep yüzüne vurduğumuz ve bu bakımdan çoğu zaman haksızlık ettiğimiz halkımız her öğreticiye, dolayısıyla mesleği de zaten bu olan öğretmene saygıda asla kusur etmez; “hoca” sözcüğü bizde neredeyse kutsallık mertebesine yükseltilmiş değerini başka hiçbir kültürde kazanmış ve sürdürebilmiş değildir.
Böyle olduğu içindir ki, bir “Öğretmenler Günü”nde öğretmene saygıyı zedeleyen her karar, her “sözde reform”, her yanlış yasa ne kadar eleştirilir, gözden düşürülüp protesto edilirse yeridir. Son zamanlarda öğretmenlere danışmadan ilk ve orta öğretim sistemlerinin canına okuyanlara öğretmenliğin değerini yeniden öğretmek zorunluluğu ile karşı karşıya kalışımız en büyük ayıbımız.
Bilinsin ki, halkın yani analarla babaların gözünde bu ayıbı sürdürüp sorumlularını hâlâ işbaşında tutarak feci yanlışların sürüp gitmesine izin vermek, kendini en güçlü sayan ve gelecek seçimlerle de iktidarda kalmayı uman bir iktidarı bile yerle bir edecek yanlışların başında gelir. Öğretim sistemini altüst etmenin aile düzenleri açısından nasıl bir günah olduğu bilinmez mi?
Haydi diyelim ki, İstiklal Harbi’nin en kritik aşamasında işi başından aşmış bir Gazi Mustafa Kemal’in “muallim”leri toplayıp “maarif” işlerini konuşarak o konuda kararlar almasındaki hikmeti sezemediniz ve bunun “nihai zafer” inancı açısından ne anlama geldiğini okullarınızda sizlere öğretmediler; ama öngörü ve uzgörü sahibi olması gereken devlet adamları olarak, öğretmeni yok saymanın, yani öğretmenlere saygısızlığın oy hesaplarınızı nasıl altüst edeceğini düşünmeyecek kadar siyasetçilik sağduyunuz da mı yok?

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget