Makaleler "Oray Eğin"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bu Cumhuriyet 1923 yılında askerler tarafından kuruldu. Bu kurucu paye askerin 2011 yılına kadar bu topraklar üzerinde son söz sahibi olma yanılsamasını da beraberinde getirdi. Kurucu ideolojiden en ufak bir sapmada rejimi kuran asker rejimi kollama göreviyle devreye girdi.
Asker kendi kendisine 'son karar verici' payesini vermedi tabii ki; rejimi iç ve dış tehdide karşı koruma görevi Anayasa tarafından tanınmıştı.
Doğrusu, 'checks and balance' yani sistemin farklı kurumlarının birbirini denetlemesi ve böylece bir denge oluşması üzerine kurulu olmayan Türkiye Cumhuriyeti'nde bu eksiği de asker gideriyordu.
İşler yolunda gitmemeye başladığında bir şekilde asker devreye giriyor, eksen kaymıyor, rejim de bilindik yolunda ilerliyordu.
Ancak neresinden bakarsanız bakın çarpık bir denge mekanizmasıydı bu. Maalesef, halk tarafından da kabul görmüştü. 1982 Anayasası'na yüzde 92 gibi abartılı bir oranla evet demişti Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Hadi 'içi görünen' zarflara bağlayalım bunu, peki ya sonraki yıllarda her seferinde askerin en çok güvenilen kurum olarak araştırmaların zirvesinde çıkması?
Türk halkının geleneksel olarak demokratik bir talebi olmadığı ortada. Aynı şekilde 12 Haziran seçimlerinde de demokratik kaygıların seçmen tercihlerinde belirleyici olmadığı ortaya çıktı.
Türkiye'de demokrasi talebi, bu gerçeği kabul edelim etmeyelim, ağırlıklı olarak belli bir elitin telaffuzudur.
Ancak bu demokrasi anlayışı da en az Cumhuriyet'in üzerine inşa edildiği rejim kadar problemlidir. Kendilerine 'endişeli modern' ya da 'Beyaz Türk' diyeceğimiz, nispeten daha okumuş, geliri daha fazla olan, merkez sola oy veren seçmenin de özünde tam anlamıyla bir demokrasi arzusu yok. Çünkü bu seçmen de yıllarca sırtını askere dayayarak, bıçak kemiğe dayandığında Ankara'da Genelkurmay'da 'ışıklarını yakacağı' inancıyla bugünlere kadar geldi.
Halbuki rejim tehlikeye girerse, bütün demokratik sistemlerde olduğu gibi bunu koruma görevi halkta olmalı. Bu halkın sözcüsü, talepleri ve kaygıları dillendirecek kurumlar da muhalefet partileri, sivil toplum ve düşünce kuruluşları gibi 'silahsız kuvvetler'dir.
Muhalefetin erimesinde, hiçbir varlık göstermemesinde, son dokuz yıldır giderek güç kazanan iktidara alternatif oluşturmamasında da askere sırtını dayayan bu tembellik yatmıyor mu? Tıpkı İzmirli laik öğretmen teyzeler gibi, ana muhalefet partisi de bunca yıldır 'Fazla bir şey yapmamıza gerek yok, ne de olsa son kertede ordu devreye girer' deyip durdu.
Bugünlere böyle geldik.
Türk Ordusu'nun artık konuşacak takati kalmadı. Konuşsun, üzerine vazife olmayan işlere bulaşsın demiyorum. Zaten yıllar içinde onlara atfedilen gücün nasıl yozlaştığı, nasıl askerin asli görevini yapmak yerine insanları fişlemeye başladığı, yalan andıçlarla yan yollara saptığını gördük. Askerin açtığı propaganda amaçlı İnternet siteleri, 2007'deki e-muhtıra askerin üzerine vazife olmayan işlere karıştığının en güncel örnekleri.
Son yıllarda askere karşı yıpratma kampanyalarının nasıl sonuçlar verdiğinin, psikolojik savaşın orduyu nasıl yıprattığı da ortada ama. Bunun sonucunda asker savaşamaz hale de geldi. Yaşadığı psikolojik yıpranmanın ardından savaşamaz hale geldi asker, ama biraz da komutanlar keşke başka işlere harcadıkları vakti gerçek görevlerine harcasalardı. Büyükanıt biraz daha az maç izleseydi, Başbuğ biraz daha az basın toplantısı yapsaydı...
Neredeyse her Mehmetçik ölümünün ardından ucu askere uzanan bir skandal çıkıyor.
Genelkurmay Başkanları görevden alınır, ya da istifa eder. Askerin siyasetteki etkisinin kırılması iktidarlarla, dönemlerle, şahıslarla anılmayacak kadar önemli bir olaydır.
2011 bir milattır. İsterseniz 1923'te kurulan Cumhuriyet öldü, yeni bir Cumhuriyet kuruldu deyin. Şurası kesin ki bundan sonra artık Ankara'da ışıklar yanmayacak.
Ama bu aynı zamanda hem iktidar, hem muhalefet için de zor bir süreç.
Her zaman işe yarayan 'Asker elimizi kolumuzu bağlıyor' bahanesi tarihe gömüldü.
'Ne de olsa asker var' diyen tembel-endişeli-laik-modernlerin de ellerini taşın altına koyma, sivilleşme zamanı geldi.
Rejimin garantisi artık askerler değil insanlardır.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn
Alametifarika'nın deliği
Alametifarika ajansından Uğurcan Ataoğlu geçen gün yazdığım 'İskender' kitabının aşırma olduğu iddiasına yanıt vermiş şirketin blog'unda. İşi ironiye vurarak iddiayı reddetmeye çalışıyor. Ama görünen köy işte.
'Bu kapak bir ekip işi' demiş, en çok bu cümleye takıldım.
Keşke bunu herkese söylemeseydi. Bu kadar uyduruk bir kapak 'ekip işiyse' sanırım bu ajansla çalışan firmalar anlaşmalarını yeniden gözden geçirecektir. Koca ajans toplanıp ortaya ancak böyle bir kapak çıkarıyorlarsa bu çalmaktan daha büyük sorunları olduğunu da gösterir.
Ataoğlu bana 25 yıllık çalışmalarının yer aldığını kitabını da yollayacağını eklemiş. Zaten bir gün önceden haberim olmuştu, çünkü bir gün önce twitter'da 'Oray Eğin'e ortası 'delik' kitabımı yolluyorum' diye yazmıştı.
Aynen bu şekilde, çirkin imayla.
Bakmayın bunların çok modern göründüklerine, Touchdown'da ya da Otto'da 'Helvetica' belgeseli ya da Malcolm Gladwell kitapları üzerine bilgiçlik taslamalarına.
Bir insanın gerçek yüzü, terbiyesi, içinde gizlediği avam böyle durumlarda ortaya çıkıyor. Kendisine 'Al o deliği' diye başlayan bir dolu cümle kurabilirim.
Ama şimdilik sadece büyük Türk liberteri Serdar Erener'den yamağının kulağını çekmesini rica ederim. Zira benim vaktim yok, şu 25 yılın kitabına dalayım, bakalım nerelerden esinlenmişler.
Tam zamanında izlemişiz
Ertuğrul Özkök ve Kanat Atkaya'yla Kings of Leon'u canlı izlemeye ta şubat ayında karar vermiştik. Biletleri ayırttık, tarihleri önceden belirledik ve ilk kez planladığımız takvime uyup Berlin'e gittik haziranda.
Muhteşem bir konser izledik, tadı damağımızda kalan, 'Bir daha olsa bir daha izleriz' dedirten.
Galiba bir daha izleme fırsatımız olmayacak ama.
Kings of Leon'un solisti o gün Berlin'de sahneye çıkar çıkmaz 'Bu adam pek yaşamaz sanki' diye aramızda espri yapıyorduk. Yüzü çok sağlıksız gözüküyordu, sabahın köründe içmeye başlayan adamlar olur ya, öyle şiş...
Avrupa'dan Amerika'ya geldi grup ama geçenlerde turneyi iptal ettiler. Solist Caleb Followill bayağı dağılmak üzereymiş. Aşırı yorgunluk ve stres yüzünden... Hatta Dallas'ta 15 bin kişinin önünde 'Sesimin yüzde yüzü gitti' dediği bile duyuldu.
Bu aralar grubun bir daha bir araya gelmeyeceği bile konuşuluyor.
Tam da yeni U2 olmak üzere yola çıkıp erkenden havlu atan gruplardan bir başkası mı olacak Kings of Leon acaba?
Neyse ki biz tam zamanında izlemişiz.

Oray Eğin/Akşam

Amy Winehouse öldü diye neredeyse ulusal yas ilan edilecek ya, kendimi bu gözü yaşlı topluluğun dışında buldum bir kez daha. Öldüğüne üzülmediğim ya da 'Su testisi' diye düşündüğüm için değil. Kendisini pek tanımam, ondan. Bu yüzden de Michael Jackson'ın ölümünde olduğu gibi karalar bağlamadım.
Herkesin bildiği birkaç şarkısını dinlemiştim, beğenmişliğim, iPod'uma yüklemişliğim de var. Ama hiçbir albümünü satın almadım, baştan sona dinlemedim. Kısacası aşina değilim.
Geçenlerde New York Times yazarı Frank Bruni kendisinin Harry Potter fenomeninin dışında kaldığını yazıyordu. Arkadaşları sürekli Harry Potter'dan tutkuyla bahsedince, koştura koştura sinemada ilk seansı izlemeye gidince dışarıda kalmamak için 'biliyormuş gibi' davranıyormuş.
Bundan bir süre önce iTunes'da en çok indirilen albümlerin listesine bakmıştım, ilk 25'te tanıdığım bir tane isim bile yoktu. 'Günümüz müziği bana hitap etmiyor' diyebilirim ama eskiden, müzik kaynağımızın sadece Blue Jean dergisi olduğu o güzel geçmişte dinlemesem bile bilirdim. Belki kafamda boş bilgiye daha fazla yer vardı, kim bilir. Şimdi çoğu zaman yeni grupları çok ünlü olmadıkları sürece takip bile edemiyorum.
İtiraf etmeliyim ki müziğe harcadığım enerjiyi belki son yıllarda sinemaya ve televizyona kanalize etmeye başladım. Ama tıpkı Bruni gibi kendimi bu alanlarda da zaman zaman 'dışarıda' buldum.
Ben de hiçbir Harry Potter filmini izlemedim, kitapları da merak etmedim. Dövmeli kız hakkında da pek fikrim yok, sadece bir hacker olduğunu biliyorum ve David Fincher'ın filmini bekliyorum. 'Twilight' konusuna daha hakimim; Jacob ve Edward rekabetinde tercihimi Jacob'dan yana yapacak kadar hem de. 'Yüzüklerin Efendisi' üçlemesini izlemedim, çocukken etrafımdaki herkes kitabı okurken de merak etmemiştim.
Geçenlerde yarım bıraktığım ya da hiç başlamadığım televizyon dizilerini yazınca bir arkadaşım 'Senin de izlemediğin ne kadar çok şey varmış' dedi. Bu arada durmaksızın dizi izlemeye devam ediyorum ama benim takip ettiklerimle çoğunluk pek ilgilenmiyor herhalde. İncelmiş, marjinal bir zevkim olduğundan da değil. Çünkü genelde çok kolay tüketilecek, parfüm gibi uçucu dizilere takılır oldum. Başta da 'Glee'.
Oysa günümüzde 'Sopranos'u izlememiş olmak bir ayıp olarak anılıyor. 'The Wire' hakkında bir bilginiz varsa bazı sohbetlerden otomatik olarak eleniyorsunuz. Eskiden 'West Wing' dizisi böyleydi, ama çok çabuk unutuldu. En iyisi 'True Blood' konusunu hiç açmayalım.
Doğrusu bazı fenomenlere ucundan kenarından dahil olmak için epey çaba harcıyorum, üç-dört bölüm 'Lost' izledikten sonra sarmadı. Altı sezon takip edip o uyduruk finalde hayal kırıklığına uğrayanları görünce rahat bir nefes aldım. 'Sopranos'a da başlamıştım, ama nedense devamı gelmedi. Şimdi de çok eskidi.
Nasıl ki artık iki saatlik sinema filmi (çok özel istisnalar hariç) aşırı uzun geliyorsa, bazı dizilerin 45 dakikalık sürelerine de konsantre olamaz oldum. Hemen sıkılıyorum, dikkatim dağılıyor, başka bir şeyle ilgileniyorum. Sıkılma ve hayal kırıklığına uğrama korkusuyla pek çok fenomenin gerisinde kalıyorum. Çünkü son yıllarda başladığım pek çok şeyi böyle yarım bıraktım.
Ne varsa eskilerde var gibi gelmeye başladı. En korktuğum insan modeline dönüşüyorum galiba.
Hala hiç bıkmadan Bob Dylan'ı defalarca dinleyip sözlerini çözmeye çalışıyorum. En çok dinlediğim şarkılara baktım, bir tek yeni albüm, yeni isim yok aralarında. Televizyonda bilindik bir film görsem hiç sıkılmadan tekrar tekrar izliyorum.
Bütün bunlar 'erken yaşlanma' belirtileri mi acaba?
Neyse hemen 'Game of Thrones' izlemeye başlayayım hiç değilse.
Bir tarihi eser olarak Murat BardakçıZamanIn ruhu tuzaklı bir alan. Ya dışında kalıyorsunuz, ya da tam ortasında. Dışında kalınca kendinizi çok fena belli ediyorsunuz.
Murat Bardakçı hızın, iletişimin fazlasıyla gerisinde kalmış biri ne yazık ki. Bir de kötü bir huyu var, bilmediğini bilmiyor. Ancak o koca egosu da bilmediğini bir türlü kabul ettiremiyor.
Bakın dünkü yazısında ne diyor:
'Gazetede köşesi, TV'de programı ve geniş de bir çevresi olan yaşını başını almış gazetecinin, televizyoncunun yahut yazarın Twitter'da ne işi vardır? Yazdığı hemen her şey okunan, söyledikleri can kulağı ile dinlenen bir gazeteci ister erkek, ister hanım olsun neden hala bu gibi sitelerde bir şeyler gevelemek ihtiyacı duyar? Canının istediğini yazmasının ve ekranda aklına eseni söylemesinin ardında kendi görüntülerini Twitter'dan niçin milletin gözüne sokmaya çalışır? Beğenilme, takdir edilme ve hayran olunma merakından mı; kendi kendini kült haline getirmeye çalışma çatlaklığından mı yoksa ezel” bir doyumsuzluktan mı?'
Bir önceki yüzyılın anlayışıyla, o kafa yapısıyla aradığı sorunun cevabını bulamaz ne yazık ki.
Kendi görüntülerini insanın gözünün içine sokmak isteyenleri bilemem, ama gazeteciler ve televizyonculara laf atıyorsa kendisine 'hız' kelimesiyle yüzleşmesini öneririm.
İnternet sitesi, televizyon, gazete köşesi bazen yetmeyebiliyor. Bazen bu alanlarda paylaşılmak istenenlerin tamamını taşıyacak kadar geniş yer yok. Bir kere pratik değil: Her gün twitter'da paylaşılan onca link'i ertesi gün gazete köşesinde nasıl aktarabilirim?
Dahası, gazetecilik refleks işi. Sosyal medya da şimdilik bu refleksin yansıyacağı en önemli alan.
Amerika'nın önde gelen gazeteleri artık sosyal medyayı kullanmayan, twitter hesabı olmayan gazetecileri işe bile almıyor.
New York Times'ın başındayken sosyal medyayı küçümsemeye kalkan Bill Keller bu sene koltuğunu kaybetti. Yerine tam bir sene boyunca İnternet yayıncılığı üzerine çalışan, bunun için özel eğim alan, milyonlarca dolarlık araştırmalar yapan Jill Abramson getirildi.
Murat Bardakçı'yla aynı kuşaktan, belki ondan daha da yaşlı pek çok gazeteci twitter sayesinde kendilerine yeni bir ses buldu.
Meslek büyüğümüz çok ama çok yakın bir gelecekte hakkında 'Bir Murat Bardakçı vardı' diye bahsedilmesini istemiyorsa bir an önce hemen bir hesap açsın.
Uzun haftasonuYaz geldi, haftasonu tatilini Cuma'dan başlatsam iyi fikir sanki... Kısa bir seyahate gidiyorum, yarın yokum.

Oray Eğin/Akşam

Bundan birkaç sene önce Cihangir'de bir pastanede kahvaltı ederken birden şiddetli yağmur bastırdı. Bizim masa saçağın altında olduğu için korunaklıydık, o sırada yağmurdan kaçan birine de yer verdik.
Üzerimde rengini Jamaika bayrağından alan bir sweat-shirt vardı. Siyah üzerinde yeşil ve sarı şeritleri alan.
Masamıza davet ettiğimiz geçici gözlerini üzerimdeki kıyafete dikti ve 'Utanmıyor musun bunu giymeye' dedi.
İlk başta anlamadım. Bir an düşündüm, yine anlamadım.
'Nasıl yani, ne varmış bunda' dedim.
Benim Kürt propagandası yaptığımı, terör örgütünün renklerini üzerimde taşıdığımı söyledi. 'Utanmıyor musun' diyordu. Farkında bile değildim.
Dahası, üzerimde kırmızının eksik olması da onun için bir şey ifade etmiyordu. O kadar gözü dönmüştü önyargıdan.
Kaldı ki, rengarenk giyinmeyi seven biri olsam yeşil-kırmızı-sarı taşımaktan da hiçbir zaman çekinmem, bunun neden problem olacağını bir türlü anlamam. Yaradılışım böyle. Başka insanlar simgelere önem atfedebilir, ben dünyaya böyle bakmıyorum.
Önceki gün İsmet Berkan hepimizin içinde bir ırkçı olduğundan, bunun çeşitli zamanlarda hortladığından bahsediyordu.
Hiç üzerime alınmadım.
Ne yalan söyleyeyim, herhalde yaradılışım böyle, bir insanın 'farklılığı'nı gözüm ilk anda algılamıyor bile. Ten rengi, dini, aksanı, görüntüsü, mezhebi, adı... Dikkat etmiyorum bile.
Zaten nasıl bunlara takılabilirim? Kendimi bile yaşadığım toplumda bir azınlık olarak görüyorum. Azınlık olmak illa ki ırkla, dinle, dille de ilgili değil. İnsan bazen yaşayışıyla da kültürel azınlık oluyor. Beyaz, Sünni, erkek, Türk doğsanız bile...
Ben yine de şanslı olanlardanım.
Aşure gibi bir ailede büyüdüm. Bir yanım sekizde bir Kürt. Anne tarafımda Tatarlık var. Bir başka kökenime bakıyorum, kaçınılmaz Ermeni izlerimiz ortaya çıkıyor. Gürcülük de var. Yalçın Küçük'e sorulursa bir yandan da 'dönmelik' duruyor. Bir de birkaç sene önce 'kültürel olarak Yahudi' olduğumu söylemiştim ya... Alın size karmaşa.
İşin aslını hiç bilmiyorum ama, bu konular hiç konuşulmadı ben büyürken. Üzeri örtüldüğü için değil, hiç gündeme gelmesine, altının çizilmesine ihtiyaç olmadı.
Bu aralar en yakın arkadaşım adı aynı anda hem 'Ali' hem de 'Joon' olabilen beş yaşındaki çekik gözlü kuzenim. Geniş ailemizde Koreli bir gelinimiz var. İsveçli, Amerikalı yakın akrabalarımız da var. İnanan Müslüman da var, ateist de, Hıristiyan da. Bir kuzenim Yahudi bir kıza aşık. Çocukluğum Yahudi arkadaşlarımla geçti, sonradan en yakın arkadaşlarım Alevi oldu, hayatımın en güzel günlerini de Kürtlerle geçirdim.
Bütün bu karışım beni Türk yapıyor.
Hadi 'Türk' ırkçı çağrışım yapıyorsa, kullanılış şekli böyle olmamasına rağmen hiç tartışmayacağım. Türkiyeliyim derim, hiç gocunmam.
Benimki özel, eşi benzeri olmayan bir Türkiyelilik değil oysa. Bu ülkenin çoğunluğu kendi kökenini kazısa, kendi aile ağacını çıkarmaya kalksa sonsuz bir karmaşa içinde bulur kendisini. Nereden gelmişiz, nasıl karışmışız, kim bilir başka ne öyküler çıkar.
Hiçbirimiz 'ari ırk' değiliz sonuçta, hepimizin geçmişi zenginlik dolu. Bizi Türkiyeli yapan da bu iç içe geçmişliğimiz, bu mozaik.
Peki nasıl bu mozaik çatırdıyor? Zeytinburnu'nda kendilerine 'Türk' diyen bir grup sırf Kürt oldukları için başkalarına saldırabiliyor? İstanbul'un en medeni konser salonunda nasıl Kürtçe söylediği için bir şarkıcı, bir dil yuhalanıyor? Miting meydanlarında 'O adam Alevi' denince binlerce insan nasıl yuhalayabiliyor?
Sanki yolun başında bir yerlerde çok temel bir hata yapmışız gibi geliyor. İnkar ederek, yok sayarak belki.
Yazımın başında bahsettiğim Milli Eğitim'den emekli bir öğretmendi.
İlk simge nikahNew York Belediye Başkanı Michael Bloomberg kendi yetkilerini bizdeki meslektaşlarının aksine şova dönüştürmeyi seven biri değil. Nikah kıyma yetkisini de sömürmüyor. Bugüne kadar sadece iki nikah kıydı.
Dün ise üçünü çifti de evlendirdi. Ancak bu seferki nikah hepsinden farklıydı. Yaklaşık bir ay önce geçen evlilik eşitliği kanunu dün yürürlüğe girdi New York'ta. İlk gün evlenmek için de öyle çok başvuru oldu ki sonunda New York Belediyesi şanslı çiftleri kurayla belirlemek zorunda kaldı.
Michael Bloomberg bu süreçte tek bir torpil yaptı. Bir çiftin ilk gün evlenmesini sağladı, nikahlarını da bizzat kıydı.
New York Belediyesi'nin başdanışmanı John Feinblatt ve tüketici hakları sorumlusu Jonathan Mintz. Çift aslında iki kızlarıyla yıllardır bir aile hayatı yaşıyor. Bugüne kadar evlilik konusu evde açılmamış. Çocukları ne zaman kendi ailelerinin okulda gördüklerinden farklı olduğunu sorgulamaya kalktığında konu geçiştirilmiş.
'Baba siz evli misiniz' gibi sorular gelmiş tabii zaman içinde.
Feinblatt-Mintz çifti son derece konvansiyonel bir hayat yaşamalarına rağmen neden bugüne kadar eşcinsel evliliğine izin veren diğer eyaletlerde evlenmediklerini şöyle anlatıyor: 'Biz New York'luyuz, yaşadığımız yer burası.'
Aslında hemen evlenmek akıllarından yokmuş bile. Ta ki Michael Bloomberg bir gün danışmanına 'Jonathan'la evlenmek ister misiniz' diye sorana kadar. Belediye Başkanı'nın bu eşitlik üzerine bu kadar çalışmasında takdir edilecek bir taraf var kuşkusuz. İlk başta kendi danışmanını evlendirerek de destek mesajını en net şekilde vermek istiyor belli ki.
Çift çocuklarıyla beraber yüzük seçmişler, düğün pastası ise işin en eğlenceli kısmıymış.
Ne diyelim, bir yastıkta 'koca'sınlar.
İroni miBasın özgürlüğü konusunda sicili hiç temiz olmayan gazetelerden biri Vatan; çok kısa süre içinde iki yazarının yazısını basmadı, biri istifa etti, diğerinin de işine son verdi. Necati Doğru ve Mine G. Kırıkkanat olayları daha unutulmamışken geçen gün birinci sayfasında koskocaman MSNBC'nin işine son verdiği Cenk Uygur'un hakkını arıyor.
Haberdir, tabii ki yapılsın... Cenk Uygur'un da hakkı aransın.
Ama insana dön de bir aynaya bak denmez mi?


Oray Eğin/Akşam

Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton'ın Türkiye'ye gelirken aklında bazı gündem maddeleri vardı. Başlıkları özellikle seçmiş, titizlikle dersine çalışmış ve kiminle ne konuşacağını ustalıkla planlamıştı.
Dışişleri'ndeki iletişim ekibiyle bir strateji izledi.
Clinton, bir Amerikan yetkilisi olarak bağımsız seçilmiş hükümete doğrudan talimat verecek ya da kulağını çekecek bir pozisyonda olmadığını biliyor. Dahası bu tarz 'ağabey' diplomasisini de savunmuyor, bunun hoş karşılanmayacağının da farkında. Türkiye'ye akıl öğretmek gibi bir niyeti de hiç yok.
Fakat Türkiye'deki demokrasi eksikliklerine yönelik hem Amerikan hükümetinin, hem de kendi hassasiyetlerinin üzerinde duruyor. Bunu da kulak çekerek değil, diyalogla yapmaktan yana.
Özel olarak seçtiği turkuaz rengi kıyafetiyle de zaten ilk başta Türkiye'ye 'Sizin dostunuzuz' mesajı vermek istiyordu.
Basın özgürlüğü Clinton'ın önemli bir gündemi. Sadece Türkiye'ye özel bir durum da değil bu. İnternet özgürlüğü, gazetecilerin serbest bırakılması, basına yönelik hükümet baskılarını global ölçekte eleştiriyor.
Clinton, bu konunun Türkiye'de gündemden düşmeye başladığını düşündüğünden bizzat devreye girmek istedi bu sefer.
Amerikan sisteminde 'celebrity endorsement' çok önemli bir iletişim aracıdır. Angelina Jolie'nin dünyanın unuttuğu bir bölgesine gitmesi kendi ülkeleri dışında pek bir şeyle ilgilenmeyen toplumu, hatta eliti bile geçici de olsa o bölgeyle ilgilenmeye yönlendirir. Konu bu figürler üzerinden sıcak tutulur.
'Endorsement' bir reklam stratejisidir. George Clooney'nin içtiği espresso'nun tadı sanki daha güzeldir, Paul Newman'ın salata sosları gibi. Ronaldo'nun giydiği iç çamaşırları - neyse konudan sapmayalım.
Clinton da 'Ben bir konuya dikkat çekersem Türk kamuoyu da bunun üzerine atlar, basın da gündeme getirir' diye şaşmaz bir iletişim kuralını uygulamaya koydu.
Aslında Türk kamuoyuna ve gazetelere bir pas attı.
Kemal Kılıçdaroğlu'yla görüşmesinde bu konu gündeme geldi, Şirin Payzın'la yaptığı söyleşide özellikle basın özgürlüğüne getirdi lafı, bu soruların sorulmasını bekliyordu belli ki.
Fakat Clinton'ın da etkilendiği Madison Avenue'daki reklamcıların şaşmaz teorisinin tutmadığı yerler de varmış işte.
Ah biz çılgın Türkler; yüzyıldır denene denene başarıya ulaşmış teorileri bile yamultabiliyoruz...
Normal şartlarda, herhangi bir yerde, Hillary Clinton hapisteki gazetecilerini gündeme getiriyorsa yeri göğü inletmek gerekir. Basının bir anda onun arkasından, ondan aldığı gazla bu konuyu yeniden kamuoyu baskısı haline getirmesi beklenir.
Ama Washington'da durduğu gibi durmuyor işte. Artık herhangi bir alışıldık formül Türkiye'yi açıklamaya yetmiyor.
Clinton bu kusursuz zannettiği formülü uyguladı ama Türk kamuoyuna nasıl yansıdı bu olan biten?
'CHP umudu Clinton'da arıyor, bu ulusalcılar işlerine gelince Amerika'ya küfrederler ama şimdi de Amerika'dan yardım dilenirler...'
Veya 'Koskoca Clinton'ı bulmuşsun karşında ona Türkiye'deki basının durumu mu sorulurmuş.'
Evet evet, şaka değil. Türk basınında Clinton'ın asisti böyle taca çıkarıldı.
Dün, bir Amerikalı arkadaşım 'Siz Türkleri anlamak gerçekten zor' diyordu.
'Bana mı söylüyorsun' dedim, 'Ben bile anlamıyorum.'
Genç Türkler rahatsız
Bu sefer olay Amerika'da geçiyor. Ama kabak yine bir Türk gazetecisinin başına patladı.
MSNBC kanalında 'Young Turks' programını yapan, Demokrat Parti'ye ve Obama'ya çok ağır eleştiriler yönelten Cenk Uygur'un kontratı yenilenmedi. Alelacele yerine yeni bir sunucu, yeni bir program bulundu.
Cenk Uygur'a göre sebebi hükümet baskısı. Kanal yönetiminin kendisine 'Washington'da senden hoşlanmayan insanlar var, sen de bu kurumun bir parçasısın, bu kurum da medya düzeninin bir parçası, buna göre üslubunu ayarla' dediğini iddia ediyor.
Kanal yönetimi iddiaları reddediyor, Uygur'a haftasonu programı yapmasını önerdiklerini söylüyor. Haftasonu programı ikinci lig demek bu arada. 'Genç Türk' ise bu kızak önerisini kabul etmiyor.
Ya hiçbir yerde basın özgürlüğü yok... Ya da Türk gazetecilerine özgürlük yok...
Okan Bayülgen'in ikilemi
Bundan yıllar önce daha Kanal D'nin adı sanı anılmazken, Cem Özer'in 'Laf Lafı Açıyor' programına iki milyon dolara yakın bir para dökerek transfer etmişlerdi. O zamanlar Cem Özer bir rock yıldızı gibiydi. 'Laf Lafı Açıyor' da dönemin en çok konuşulan programıydı.
Bu transfer bir anlamda Kanal D'nin çıkışını sağladı. Tıpkı Güneri Cıvaoğlu'nun zamanında Sabah'a transfer olması gibi...
Çıkış arayan markalar kuvvetli bir isme yatırım yaparlarsa birkaç basamak birden atlarlar.
TV8 yıllardır bu basamakları atlamaya çalışıyor. Bir türlü başaramıyor. İkinci, üçüncü sınıf isimlerle birinci lig kanal olunamayacağını gördüler.
Sonunda silkindiler ve Okan Bayülgen'e teklif götürdüler. Eğer bu hamleyi yaparlarsa kanala tarihinin en büyük markasını katmış olacaklar. Bir Okan Bayülgen'in TV8'e katma değeri milyonlarca dolardan bile fazla olur.
Ancak şöyle bir durum var...
Okan Bayülgen'i bu saatten sonra para cezbedemez. Hiçbir zaman çok para için bu işi yapmadı zaten, sevdiği için yaptı. Zamanında programını beğenmediği için bir günde yayından bile çekmişti. İşin niteliği bu kadar önemlidir onun için.
Ama bakıyorum şimdi TV8'e gidebilme ihtimalinden söz ediyor.
Geçen seneki çizgisini düşünüyorum. Herkesin sustuğu bir dönemde alternatif seslere kucak açtı hep. İnternet'e filtre uygulamasını protesto etti, sınavlardaki yolsuzlukları dile getirdi, gençlerin sesine platform oldu, sokaklardaki isyanı ekrana taşıdı.
Şimdi TV8'e gitmeyi ciddi ciddi düşünüyorsa acaba önümüzde sezon kendi kanalında istediği gibi program yapamayacağından mı endişe ediyor?

Brooklyn'de bir çocuk öldü. Dokuz yaşındaki Leiby Kletzky o gün yaz kampından eve arabayla değil, yürüyerek dönmek istedi. Artık büyümüştü, diğer arkadaşları gibi eve tek başına gidecekti. Zaten Borough Park'ta oturuyorlardı.
Hasidikler burada yaşıyorlardı, geleneksel olarak böyle bir semtti zaten, bir Yahudi'den diğerine zarar gelmezdi.
Komşuları, arkadaşları hep kendi ailesinden gibiydi. 'Dini bütün' insanlar diyelim. Evlerinde televizyon olmayan, çocuklarını televizyonun bile sunduğu tehlikelere karşı koruyan muhafazakar aileler.
Ailesi de aynı fikirdeydi; bu insanlardan ne zarar gelebilirdi... Eve yürümesine izin verdiler. Birkaç sokak sonra köşede buluşacaklardı.
Leiby yolunu şaşırdı. Daha evvel hep arabayla gidiyordu, Borough Park sokakları aldatıcı oluyormuş demek ki. Biraz daha devam etti, sonra panikle karşısında yardımsever olduğuna inandığı bir adam gördü.
'Gel arabaya bin, ben seni götüreyim' dedi adam. Güvendi, biraz da çaresizlikten bu uzatılan yardım elini tuttu.
Üç gün sonra adamın buzdolabında Leiby'nin ayağı, birkaç blok ötedeki çöp kutusunda da vücudunun geri kalan parçaları bulundu.
Leiby'nin o üç gün boyunca ne yaptığı bilinmiyor. İddialardan birine göre adamla bir düğüne bile gitmiş, arabada beklemiş. Katili gündüz işyerindeyken o hayatında hiç izleyemediği ama hep özendiği televizyonun başına oturmuş.
Leiby'i her gece sokaklarda arayanlar sadece Yahudiler değildi. Borough Park'ın diğer göçmenleri, Müslümanlar da dokuz yaşındaki bu çocuğu bulmak için uğraştılar, omuz omuza.
Facebook profilinde Lady Gaga ve 'Glee' dizisini beğendiğini yazan katil Yahudi çıktı. Bir başka dinin mensubu olsaydı, zaten ancak birbirlerine kenetlenerek var olabilmiş, düşmanlığa karşı birarada durarak ayakta kalabilmiş bir halka yönelik nefret suçu tartışmaları başlayacaktı. Sıradan bir cinayet olmayacak, bambaşka bir anlam kazanacaktı.
Ancak bu sefer de Ortodoks Yahudiler 'Bir Yahudi bir başka Yahudi'ye bunu yapar mı' diye tartışmaya başladılar.
Konca Kuriş'in izini süren polis bir evin kapısını çalmıştı. Kapıyı kara çarşaflı bir kadın açtığında memurlar evi arama gereği duymadılar. Halbuki Kuriş kaçırılalı daha birkaç gün olmuştu ve her türlü ipucu çok önemliydi. 'Kara çarşaflı kadınlar bu işi yapamaz' diye döndüler o evin kapısından.
Halbuki Kuriş o sırada o evde, bir başka odada bağlı tutuluyordu. Kapıyı açan çarşaflı kadın bir Hizbullah teröristiydi. Polis girip şöyle bir baksa bile cinayeti önlemiş olacaktı.
Toplumlar tehlikeyi hep 'öteki'nde ararlar. Neredeyse kendi varoluşlarını sürdürmek için bir ihtiyaçtır öteki arayışı. Eğer o polis memurunun annesi, akrabası kara çarşaflıysa bilinçaltı karşısında gördüğünü onlarla özdeşleşir.
Leiby'nin kayıp olduğu üç gün boyunca da Borough Park sakinleri bir Yahudi'den şüphelenmedi.
Ama işte iyi Yahudiler de var, kötü Yahudiler de. İyi çarşaflılar da var, kötü çarşaflılar da. Bunun Yahudi ya da çarşaflı olmakla bir ilgisi yok: Bazı insanlar iyidir, bazı insanlar kötüdür.
Aynı şekilde iyi Türkler de var, kötü Türkler de. İyi Kürtler de var, kötü Kürtler de.
Terörün son 30 yıllık mazisi ne yazık ki Türklerin büyük bölümünde ötekileştirmeyi körükledi. Son 30 yılda teröristle Kürt birbirine eşit sayılmaya başlandı, Türkler kendilerini daha üstün bir ırkmış zannetmeye başladılar.
Oysa gördük işte, son 13 şehit arasında bir tane de Kürt vardı.
İnsan ırkının kötü doğasını ırkla açıklayamazsınız, ırka indirgeyemezsiniz. Kürt sorunu söz konusu olduğunda Türklerin acilen 'Türkler iyidir, Kürtler kötü' yanılsamasından, önyargısından uzaklaşmaları gerekiyor.
Leiby'nin ölümünden bize çıkacak ders budur.
Murdoch haberini nasıl atladıkSosyal medya artık öyle hızlı bir yere dönüşmüş ki, orada ifade ettiğiniz görüşleri gazeteye yazana kadar eskiyor. Geçen gün Rupert Murdoch ve oğlu James'in İngiltere'deki Parlamento sorgulamalarını izledim. Dünyanın birçok önemli gazetecisi de an be an, sanki maç yorumlar gibi olan biteni twitter'dan yorumladı.
New York Times gibi gazeteler anında kendi blog'larında haber yaptı, işin uzmanına duyurdu. Çoktandır zaten Amerikan basınında önemli haberler bir gün önceden İnternet'te patlıyor, ertesi gün daha ayrıntılı ya da aynı şekilde gazetede yer alıyor.
Gün içindeki başka gelişmeler de İnternet sitesine ekleniyor. Haber sürekli güncelleniyor. Tabii gazeteciler daha fazla çalışıyor.
Murdoch olayında da İnternet gazeteciliği müthiş bir refleks gösterdi, hemen yorumculara ulaştılar, olayı canlı tuttular. Haber beklemez kuralı vardır. Artık hiç beklemiyor. Gazeteler televizyonla yarışabilecek donanıma sahipler halbuki. Yeter ki ataletten kurtulsunlar.
Bizde birkaç İnternet sitesi ve gazeteler anında haberi verdiler, ama şöyle bir üzerinden geçerek. Ne yorum, ne derinlemesine analiz, ne de ayrıntı.
Bunun için gazeteyi beklemek gerekiyordu. Londra'da Rebekah Brooks'un ifadesi bittiğinde Türkiye'deki taşra baskıları dönmüştü bile.
Üç gün sonra olayı yorumlamışsın ne olacak?
Neden CHP'ye vuruyorumHiç öyle hükümete vuramamak, ya da onlara yaranmak gibi bir derdim yok. Başka hiç kimseyi eleştirememekten ya da CHP'ye vurmanın Türkiye'de bir yaptırımı olmamasından değil...
Hak ediyorlar da ondan.
CHP'yle kısa geçmişimi anlatayım.
Hatalarından, geçmişin yanlışlarından sıyrılan bir Deniz Baykal'ın Türkiye için bir şans olduğunu düşünüyordum, bunu defalarca vurguladım. Bugün Türk siyasetinde onun deneyiminde, birikimde ve eğitimde bir başka siyasetçi yok ne yazık ki...
Ama çok büyük bir hata yapınca Baykal'ı da savunacak durumum kalmadı.
Kemal Kılıçdaroğlu yeni bir rüzgardı, bir umuttu. İstanbul Belediye Başkanlığına aday olmasından, CHP liderliğine yükselmesine kadar kendisine destek verdim. Kılıçdaroğlu'nun neden CHP'nin başına geçmesi gerektiğini yazdım.
Daha ilk kurultayda, her önüne gelenin seçildiği Parti Meclisi listesinden bu işin altından kalkamayacağını anladım ama hemen infaz etmedim. Sonuçta benimki bir histi, belki yerine alıştıkça, Önder Sav ya da benzeri bahanelerinden sıyrılınca beni yanıltabilirdi. Emekleme aşamasındaki bir partiye biraz zaman, şans tanınması gerektiğine inandım
Bu süre 12 Haziran günü doldu. CHP bir sınava girdi ve başarısız oldu.
Siyasette 'loser' olmanın, kaybetmenin bir yaptırımı olmalıdır. Lise sıralarında herkesin alay ettiği ezik çocuktan bahsetmiyoruz ki 'Düşüne bir tekme daha vurmayalım' diye korumamız altına alalım. Türkiye'yi yönetmeye talip olan bir partiden söz ediyoruz. Bunu yapamayacakları anlaşıldı seçimde.
İktidar partisiyle aralarındaki oyu 10 milyona çıkartarak nitelikli muhalefet olma fonksiyonunu da yitirdiler.
Beceriksizliklerinin bedelini demokrasi ödedi. CHP'liler ne bekliyor? Bir de madalya mı takalım?
Geçenlerde bir kokart taktılar işte, onunla yetinsinler.

Bugün Batı'da herhangi bir konuyu Nazizm'le kıyaslamaya kalkarsanız muhatabınız büyük ihtimalle sizinle görüşmeyi keser. Söylediklerinizi ciddiye almadığı gibi bundan sonra da sizinle herhangi bir teması olmaz. Kibarsa belki uyarır.
Aynı şekilde bir rejimden, bir insandan bahsederken faşizm kelimesini telaffuz etmeniz de inandırıcılığınızı zedeler.
Diyelim ki Başbakan Erdoğan'a muhalifsiniz. Türkiye'nin gidişatından da endişe duyuyorsunuz. Ve bu şikayetinizi dünyaya duyurmak istiyorsunuz.
'Aynı Hitler dönemi gibi' diye lafa girerseniz dinleyecek bir kişi bile bulamazsınız.
Eğer karşınızdaki iyi niyetli birisiyle size neden saçmaladığınızı açıklar. Çok basit bir soru sorar ilk başta: 'Ölüm kampları mı var sizde?'
Ergun Poyraz gibi adamlar işte bu yüzden ciddiye alınmazlar, yaptıkları eleştirilerinin niteliği olmadığı daha kitaplarının kapağından, adından bellidir.
Ne Führer'i baba, sen ne diyorsun ya?
Bu tuzağa sık sık CHP düşüyor.
Erdoğan'ın demokrasi anlayışı problemli olabilir, ama bu ülkede son dokuz yıldır hiç kimse yakılmıyor, hiç kimseye karşı soykırım uygulanmıyor, hiç kimse trenlere bindirilmiyor. Tabii ki ölüm kampları da yok.
Ne yazık ki zaman zaman Başbakan'ın danışmanları da onu yanıltıyor. İsmet İnönü'ye sürekli yapılan 'faşist' ya da 'führer bıyığı' vurgusundan bahsediyorum. İnönü'nün totaliter eğilimleri olduğu gizlenemez, dünyada o dönem yayılan politik iklimden etkilendiği de ortada.
Ama İsmet İnönü de bir ara bıyıkları benzeşse de bir Hitler değil.
Birine Nazi, Führer, faşist, Hitler demenin sorumluluğu çok ağırdır. Bu kelimelerin altını dolduramıyorsanız, bu ağır sorumluluğu almaktan kaçınıyorsanız en iyisi hiç bulaşmamanız.
Dahası, Batı'da bu gibi ithamların çok ciddi hukuki yaptırımları var. Bu sistem yıllar içinde öğrenilerek, acılardan ders çıkartılarak oturmuştur.
Bugünlerde gazetelerde bir konserde sergilenen protestodan sonra faşist kelimesi bol bol kullanımda. Hızını alamayan Nazi de diyor.
Beyaz Türklerin bir kısmının bir konserde tepki göstermiş olması onları faşist yapmaz ne yazık ki. Hele Nazi hiç yapmaz.
Yaptıkları aptalca olabilir, gereksiz bir tepkidir belki, kınayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz. Haklısınız da. Ama faşizm ve Nazizm sözcükleriyle değil.
Bugüne kadar Beyaz Türklerin herhangi bir ırkı yakma girişiminde bulunduğuna, sistematik bir şekilde bir ırkı yok etmeye yönelik girişimde bulunduğu görülmüş mü? Bunu kim iddia edebilir?
Bu kelimeleri böyle kolay kullananların bu kavramların anlamlarını bile bilmediğine eminim. Faşizm ve Nazizm üzerine yüz binlerce sayfalık çalışma var, bunlar arka kapağını bile kaldırmadan kolayca slogan atıyorlar.
O zaman senin tribündeki fanatikten ne farkın var?
Nerede senin entelektüel duruşun?
Beyaz Türklerin içinde faşist ve Nazi sempatizanı var mıdır bilemem, ama bizim medya mahallesinde çok sayıda cahil olduğu ortada.
Aman güneş kremini unutmayınMehmet Tezkan dün 'yaz iyimserliğine' kapılmış olmalı. 'CHP'de son baharda önemli şeyler olacak' diye yazıyor, '1 Eylül'le beraber çok şey değişecek.'
Yeni CHP bu vaatleri medyanın önüne atıyor. Çocuk kandırdıklarını zannediyorlar.
Benim itirazım Tezkan'a ama... Keşke onun gibi kurt bir gazeteci bunu ciddiye almasa, inanmasa... Çünkü CHP'liler böyle şeyleri inandırıcı yazarlarda görünce kendilerini 'Önemli işler yapıyoruz' zannediyorlar.
Önceki gün Fatih Çekirge son yılların en basit ve ama en net yazısını yazdı.
Başbakan Erdoğan, seçimin ardından arkadaşlarına '1 Ağustos'a kadar tatil yapın, 1 Ağustos günü hepiniz seçim bölgelerine gidin çalışmaya başlayın' diye talimat veriyor. Kemal Kılıçdaroğlu ise '1 Eylül'de tatil bitsin' diyor.
Fark bu işte, diyor Çekirge.
Kaldı ki tatil çalışmanın ödülü değil midir? Yeni işe başlayanlara bile ilk sene dolmadan izin verilmez... CHP'liler hem çalışmadı, hem hiçbir şey başarmadı. Ne tatili bu böyle?
- - -
CHP'lileri tanıdığım için 1 Eylül'ü bile tutturamayacaklarını biliyorum.
Bir kısmı 'Aman ne 1 Eylül'ü, arada bayram var' diye bir hafta daha uzatır tatili.
Hurşit Güneş büyük ihtimalle Bodrum'dan o tarihe ucuz uçak bileti bulamaz.
Umut Oran, çiftliğinde keyif çatıyordur, rehavete kapılır.
Gürsel Tekin gazetecilerle bir yerde sohbete dalmıştır ve Türk siyasetini nasıl kurtaracağını, CHP'nin uzaya mekik yollayacağını falan anlatıyordur.
Sevgili arkadaşım Melda Onur da Bebek Kahve'deki muhabbeti bırakamaz bir türlü, 'Bir kahve daha içeyim bari öyle kalkarım.'
Akif Hamzaçebi'nin yoğunluğu zaten 'malum' aman bu sefer kaset çıkmasın da!
Sonuçta 1 Eylül sabahı Kemal Kılıçdaroğlu partiyi toplamaya gider, karşısında bütün hayatını disiplin üzerine kurmuş olan Oktay Ekşi'den başkasını bulamaz.
- - -
Ne yüzde 50'si, böyle ana muhalefet oldukça AKP daha fazlasını gerçekten hak ediyor.
Bir dakika... Bir dakika...Doğuş Medya Grubu'nun tepesindeki
Cem Aydın mealen diyor ki 'Biz Leyla Zana'yı ekrana çıkartma demedik, bir sonraki hafta çıkartalım ya da bant çekelim önerisi getirdik ama bunlar kabul görmedi.'
Banu Güven çok tartışmalı bir Vedat Türkali söyleşisi yapmıştı, belli ki NTV'ye epey tepki gelmiş bu söyleşiden sonra.
Kanal da tepkileri hafifletmek, bir görüşün propagandasını yapıyor gözükmemek için kendince bir 'editoryal denge' kurmaya çalışmış. Ortada bir sansür falan yok demek bu, sadece bir ayarlama var.
Cem Aydın'ın açıklamasına rağmen Banu Güven'e haksızlık yapıldığına hala inanıyorum. Ama hakkaniyet adına bu konuda kalem oynatmış biri olarak bu gerçeği de not olarak düşmem gerekiyor.
Yazlık hatalarım- Dünkü yazımda yer alan 'Türkiye hiçbir alanda olağanüstü bir dönemden geçmiyor' cümlesinin doğrusu 'Türkiye her alanda olağanüstü bir dönemden geçiyor'
olacaktır. Zaten ilki yazının bütün mantığına da aykırı bir hata...
- Geçen hafta Haluk Şahin'in medyayı bıraktıktan sonra Gökçeada'ya yerleştiğini yazmıştım. Doğrusu tabii ki Bozcaada olacak. Haluk Şahin hocamız adanın ilk 'yerlilerinden' sayılır.
- Son dokuz yılda bir şekilde siyasetin dokunduğu gazetecileri sayarken eski Radikal yazarı Türker Alkan'ı atlamıştım, atlamamam gerekirdi.
- Michael Jackson'la özdeşleşen şempanze Bubbles'ın 1993 doğumlu olduğunu yazmıştım, 1983 olması gerekiyor. Yaşını başını almış Bubbles'dan özür dilerim!

Bugün yere göğe sığdırılamayan Ahmet Kaya öyle politik bir insan değildi. Bunu bir küçümseme olarak söylemiyorum; sadece ilgisi yoktu. Bilmezdi, zaten düşünmezdi de. Ona politik kimlik kıyafetini giydiren kişi eşi Gülten Kaya oldu. Eşinde böyle bir potansiyel olmadığını biliyor ama entelektüel kabul bekliyordu.
Oysa bu zorlama kıyafetti. Pahalı Mercedes'le gezmek yetiyordu Ahmet Kaya'ya. Kürt milliyetçiliğinin sözcülüğüne oynamak gibi bir niyeti, altyapısı falan yoktu. Kürtçe bile bilmiyordu.
Bu yapaylığı ilk gören kayınbiraderi şair Yusuf Hayaloğlu oldu. Ahmet Kaya'nın birçok şarkı sözünü de yazan Hayaloğlu 'Sanat ve siyasete bakışımızda, Gülten, Ahmet ve benim aramda düşünsel farklılıklar vardı' diyerek yollarını ayrıldı. 'Kürt doğmak başkaydı, 'Kürtçü' davranmak başkaydı. Ben hiçbir zaman 'cı' olmadım.'
Bugün üzeri örtülen ve bir türlü konuşmaya cesaret edemediğimiz bir tabu Ahmet Kaya'nın politik kimliği.
Olayları kendi yaşandıkları zamanın şartlarıyla değerlendirmek gerekiyor. 90'larda ağzımıza attığımız her lokma televizyonlara yansıyan şehit haberleriyle boğamıza saplanıyordu.
'Düşük yoğunluklu çatışma' bu ülkenin yüzde 80'inin canını yaktı. Kendi çocuğunuz olmasa da komşunuzun, akrabanızın, tanıdığınızın, üst mahallede yaşayan birinin çocuğunun, arkadaşınızın şehit olduğu haberleriyle sarsıldı hayatlarımız.
Ahmet Kaya o günlerde 'Şarkılarım Dağlara' diye albüm yapıp safını belli ediyordu. Bugün 'Şarkılarım Dağlara' deseniz hiç kimse umursamaz, ne de olsa 'dağdakiler' bugün kıymete bindi artık, gazeteler 'Ve selamünaleyküm Apo' diye çıkıyor.
Peki ya 90'lı yılların en sıcak günlerinde? Bırakın, bir adam kalkıp da dağdakilere selam çakıyorsa o zamanlar birisi de ona 'Olmadı gözüm' diyebilsin. Geçen hafta Açıkhava'daki 'Suyun Kadınları' konserinde anadili Kürtçe türkü söylemekte ısrar eden Aynur Doğan yuhalandı. Ben bir insanı Kürtçe söylediği için yuhalayana sadece acırım, böyle bir insandan utanırım.
Ama birileri böyle bir kolektif tepki gösteriyorsa da nedenine bakmak isterim.  Açıkhava'da toplanan kalabalığın tepkisi Kürtçe'ye değildi, Kürtçe'nin bilinçaltlarında sembolize ettiği korku ve nefret algısınaydı. Hiç kimsenin Aynur'un terörist olduğunu düşündüğünü zannetmiyorum, normal şartlarda, şehit haberlerinin olmadığı bir ortamda bir tepki de verilmezdi.
Bundan bir süre önce Zülfü Livaneli'nin şarkıları etnik dillerde yorumlandı. Yer yerinden oynamadı, bir tepki, bir nefret hareketiyle karşılaşmadı. Bilakis, övgü ve alkış aldı. Müziğin evrensel dilinin bütün lisanların üstünde olduğunu gösterdi, aynı hisleri yaşattı bize.
Aynı şekilde Aynur Doğan yıllardır türkü söylüyor Türkiye'de, bugüne kadar böyle bir protestoyla karşılaşmadı. Belli ki Açıkhava'daki tekil bir olay.
Olağanüstü durumlarda insanlar olağanüstü tepkiler verir. Bizler duygularımızla davranan bir topluma aidiz, duygular kabardığında mantık da devreden çıkabilir, yaptıklarımız çocukça da olabilir. Bunlar dönemseldir ama bu hassasiyet kabarmasının altında ne yattığını okumadan yolumuza devam edemeyiz.
Sırf içlerinden geleni, düşündüklerini yazdıkları için meslektaşlarım İsmail Küçükkaya ve Murat Yetkin'e yönelik linç girişimlerini utanç içinde takip ediyorum birkaç gündür. İkisinin de 'Aynur da bir tane Türkçe söyleseydi' sözüne, bu mantığa katılmıyorum. Ama onların neden böyle düşündüğünü, bunu söylemeye iten motivasyonunun anlaşılması gerektiğine inanıyorum.
Faşist gibi telaffuzu çok ağır, sorumluluğu çok yüksek bir kelime ne kadar ucuza kullanılıyor, nasıl böyle basitçe söyleniyor Türkiye'de.
Bir süre önce Yılmaz Özdil vücuduna Atatürk dövmesi yaptırmak isteyenlerin sayısında patlama olduğunu yazmıştı. Normal şartlarda birinin dövme olarak Atatürk portresini seçmesi tuhaf karşılanabilir, hatta dalga bile geçilebilir belki. Ama binlerce insanı dövmeci kuyruğunda sıraya sokan bir başka motivasyon var. Kendini ifade etme isteği, Atatürk'e sahip çıkma, kendi hassasiyetleri için Atatürk'ten başka simge bulamama gibi pek çok açıdan bakabiliriz.
Türkiye hiçbir alanda olağanüstü bir dönemden geçmiyor. Birbirimizi damgalamak mı çözüm, konuşup birbirimizi anlamaya çalışmak mı? Ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de her alanda diyalog çabaları sloganların altında yok oluyor, gümbürtüye gidiyor.
Güneydoğu'ya şehitler anıtıPazar günkü New York Times'da Afganistan savaşını en iyi bilen gazetecilerden Sebastian Junger'ın çok önemli bir yazısı yayımlandı. Görev süreleri bittikten sonra askerlerin orduyla kontratlarını uzattığını, yeniden cepheye döndüklerini anlatıyordu.
Tanıdıkları arasında bunun bir tane istisnası olmuş, bir asker eve dönmeye karar vermiş.
Önceki gün akşam yemeğinde konuşuyorlar. 'Pişman mısın döndüğüne' diye soruyor Junger.
'Her anını özlüyorum' diye yanıt veriyor. Junger, buradan sözü Amerika'daki asker anıtlarına getiriyor. Bütün dünyada olduğu gibi, ABD de anıtları savaşta ölen askerlerinin anısına dikiyor. 'Bazı savaşlar haklı olabilir' diyor Junger, 'Ama İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikan bombardımanları Almanya'da on binlerce masum sivilin ölümüne neden oldu, bunu da unutmayalım.'
Anıtlarımızı sadece kendi askerlerimize değil, bütün ölen askerlerin anısına inşa etsek askerlerin savaşa geri dönme heveslerini nasıl etkilerdi diye soruyor Junger. Amerikan halkının savaşla ilgili algısı nasıl değişirdi?
Terence Malick 'İnce Kırmızı Hat' adlı başyapıtında savaşın doğada olduğunu, toprakla suyun bile savaştığını dolayısıyla 'savaş' fikrinin hiçbir zaman yok olmayacağını vurguluyor. Ama üç saatin sonunda da savaşa kazanan-kaybeden olarak bakılmasındaki çarpıklığa işaret ediyor.
Savaşlar her tarafa bir şeyler kaybettiriyor. Kazanana da kaybedene de... Tarihimize 'Çanakkale Zaferi' olarak yazılan savaşta kaç yüz bin Türk askeri öldü... Bu karşılık kaç İngiliz askeri, gencecik insanlar, hayatlarını oralarda kaybetti. Hayal benimki ama Çanakkale Şehitliği ölen bütün insanlara adansaydı acaba Türkiye tarihi boyunca savaşmaya bu kadar hevesli olur muydu? Türkiye Cumhuriyeti son 30 yıldır kendi topraklarında kazanamadığı artık çok belli olan bir savaşa milyarlarca dolar akıtıyor, bununla beraber son 30 yıldır binlerce gencimiz, Kürt ya da Türk, her iki taraftan da, bu sonucu kördüğüm savaşta kaybediyoruz. Kaç aile çatırdıyor, kaç hayat daha yol almadan bitiyor. Türkiye'de bütün ölenlerin ardından bir anıt, çok mu?
Çiçek Bar neden bittiYIllar önce, İstanbul'da gidecek bir yer bulamadığımız için bir 'müze' gezer gibi bazı klasik mekanları gezmeye başladık. Bir akşam yolumuz Çiçek Bar'a düştü. İçerisi kaybedenler kulübü gibiydi, herkes bazı büyük projelerinden, Türkiye'yi kurtarmaktan bahsediyordu. Hiçbirinin adım atacak hali yoktu, hepsi ömrünü tüketmiş, yaşlanmış ve eskimişti.
Bir gün sonra yeniden gitmemiz gerekti Çiçek Bar'a. Bu sefer kapıdan almadılar. O an şöyle düşündüm, galiba içerisi sadece kaybedenlere özel ve dışarıdan herhangi birinin gelip bu ortamı gözlemlemesini istemiyorlar.
Kapıdaki adama 'Neden almıyorsunuz, daha dün buradaydık' dedim.
'İşte dün girmişsiniz, bugün de girmeyin' dedi.
'Böyle bir mantık olur mu, siz ruh hastası olmalısınız, tedaviye ihtiyacınız var' derken tam yanımdan Mansur Beyazyürek geçiyordu. Marshall McLuhan'ın 'Annie Hall'da sinemada bir anda hakkında konuşan adamın yanında belirlemesi misali bir tesadüftü.
'Mansur Bey, beyefendiyi tedavi eder misiniz ayaküstü' dedim. Neyse ki arkadaşım içeriden Levent İnanır'ı çağırdı da, bu 'torpille' alındık. Torpili kes; Kadir İnanır bile değil...
Sinemasal Çiçek Bar'da, sinemasal bir sahne işte.
Ancak Çiçek Bar kaybedenler yüzünden bitmedi.
İnsanlar Çiçek Bar'a gitmeyi bıraktı. Çünkü sahibi Arif Keskiner bundan birkaç sene önce anılarını yazmaya başladı.
Müşteriler 'Acaba ileride bizi de yazar mı' korkusuyla elini ayağını çekti. Bir Tarık Akan bir Mustafa Alabora kaldı. 'Hayır'cı ve 'Yetmez ama Evet'çi iki sanatçı birbirine nefretle bakıp oturur oldu.

Vitrinde duran cansız mankene tecavüz eden, gece yarısı 'jimnastik' programlarına bakıp kendinden geçen, 'kırmızı noktalı' programları uykusuz kalmak uğruna izleyen, cinselliğini bir türlü tamamlayamamış Türk erkeğinin açlığının sonucu mu bugün Hilal Cebeci'nin yaşadığı '15 dakikalık' şöhretin açıklaması?
Can Dündar, geçen hafta Milliyet'te 'Panpiş Hareketi'ni askerdeki 'aç-aç güzellerine' benzetiyor ve 'Toplumsal ilkim alabildiğine muhafazakarlaşırken 'açılım yanlısı Panpiş hareketi'nin böylesine hızla yaygınlaşması, sokakta ve evde farklı maskeler taktığımıza, ikiyüzlü davrandığımıza dair bir ipucu vermiyor mu' diye soruyordu.
Evinde bilgisayar olmayan Türk gençleri için İnternet cafe'ler son yıllarda zamanında halı sahaların gördüğüne benzer bir işlev edindi. Gerçek sahaya inemeyen mahallenin futbolcusu halı sahada hünerlerini gösterirken, kamusal alandan dışlanan genç de İnternet cafe'ler sayesinde dünyaya açıldı.
Bu açılım çeşitli video oyunlarıyla şiddeti keşfetmek, bastırmakla başlayıp sohbet odalarında cinselliği keşfe kadar geniş bir alana yayıldı. 'Tık deposu' oldu İnternet gençliği: Sitesine 'galeri' koyanlar bu gençleri mıknatıs gibi çekti, bu tıklarla zirveye tırmandılar.
Bu mantığa bakınca Hilal Cebeci'nin de birkaç gün içinde on binlerce takipçiye sahip olmasının ardında ne olduğu yorumu yapılabilir.
İnternet cafe gençliği twitter'a akın etti mi emin değilim ama.
İnternet'in ilk yıllarında toplumbilimciler siber alemin eşitlikçi kamusal alanı kurabilme ihtimalinden söz etmişti. Halbuki İnternet, doğası gereği belli bir eşitsizlikle başlıyor: Her şeyden önce bir bilgisayarınız, bir de İnternet bağlantınızın olması şart. Bilgisayarı olmayanlar otomatikman bu 'kamusal alanın' dışına itiliyor.
Tıpkı hala sahaya inmek için 'kira parası' ödemeniz gerektiği gibi. Bu 'saatlik ücrete göre saha kiralama' sokak arasındaki topçudan hemen ayrılmanıza neden oluyor.
Twitter'ın İnternet içinde bile belli bir 'eliti' temsil ettiğini, içinde bulunduğumuz toplumu hiç yansıtmadığına dair yakın tarihli bir örneğim var.
Hemen seçimlerden önce bir sabah 'AKP'ye oy vermeyeceğim' etiketli bir kampanya başladı. Yazdıklarının sonuna #akpyeoyvermeyecegim etiketini ekleyen o kadar çok insan oldu ki bu başlık o gün sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada en çok konuşulan başlıklar arası-na girdi.
Oysa sandıkta Türkiye'nin yarısı Adalet ve Kalkınma Partisi'ne oy verdi.
Sosyal medyada çok kuvvetli kampanya yapanlar, buradan insanlara ulaşanlar ise neredeyse sandıkta varlık bile gösteremedi.
Bu açıdan bana twitter hep biraz 'Digiturk süper paket aboneleri' gibi geliyor; kendi alternatif mecrasını takip eden, bu alternatif hayatı yaşayan insanların oluşturduğu sınırlı bir kamusal alan.
Eminim, 'panpişler' arasında İnternet cafe gençliği de vardır. Arada sırada Hilal Cebeci'nin kendisine mesaj atanlar arasından seçip yayınladıklarına bakıyorum gerçi. Pek öyle 'abazanlar ordusu' gibi görünmüyorlar. Çoğu dalga geçiyor, gaza getiriyor, ironi yapıyor, Cebeci de pek anlamıyor ve övgü zannediyor sanki.
Bir de tabii ki Hilal Cebeci'yi büyük iştahla takip eden ben varım. Cebeci'in koyduğu fotoğraflar ya da yaptığı abuk sabuk yorumlar benim doğal olarak hiç ilgimi çekmiyor.
Ama cüretkarlığı bana inanılmaz çekici geliyor.
Herkesin hizaya getirilmek için uğraşıldığı bir ortamda, en ilericimizin bile 'ahlak, çizgi, sınır' diye lafa girmeye başladığı günlerde kural tanımazlığı acayip hoşuma gidiyor. Çoktandır unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz, artık gündelik konuşmalarda bile kendisine yer bulmayan 'çatlak kadın' dirilmiş sanki.
Ben arıza, çatlak, deli, sürüden ayrılan, yoldan çıkan insan severim.
Yeni bir nefes gibi Panpiş Hareketi.
Muhafazakarlığa, kendi içimize kapanmamıza, ayıp ezberlerimize karşı bir isyan hareketi sanki.
Hepimiz ahlak bekçiliği tuzağına düşüp 'Ne soyunuyorsun, kapat' diye üzerine bir saldıralım Hilal Cebeci'nin, onu engizisyona mı sürükleyelim.
Laissez faire et laissez passer!
Bırakalım soyunsun...
Emir büyük yerden
Geçenlerde Bağcılar'daki Doğan Medya Center'ın Posta gazetesinin bulunduğu katı ilginç bir görüşmeye sahne oldu. Satış rakamlarına bakıldığında Türkiye'nin tartışmasız en başarılı Genel Yayın Yönetmeni olduğundan hiç kimsenin şüphe duymayacağı Rıfat Ababay günlerdir içini kemiren bir konu hakkında sonunda adım atmaya karar verdi.
Kaç gündür 'Bunu nasıl söylerim' diye düşünüyordu. Canı sıkkındı.
Posta gazetesini bilenler orada Ababay'ın bir 'aile' havası yarattığını görmüştür. Hemen herkes işe neşeli gider bu gazetede, yıllardır birarada çalışıyorlar zaten. Bu ortamın mimarı da Ababay ve onun bıyıklarına bile yansıyan karizması, esprileridir.
Ama birkaç gündür Ababay'ın da yüzünden düşen bin parçaydı. Ara çözüm bulmaya çalıştı, idare etmek için uğraştı ama yapamadı.
Odasından çıktı, kendi kendine oflayarak gazetenin yazarlarından Yazgülü Aldoğan'ın yanına geldi.
'Yazgülü müsaitsen iki dakika görüşebilir miyiz' dedi... Yazgülü Aldoğan yüzünden hiç düşürmediği gülümsemesiyle 'Elbette' dedi...
'Lafı uzatmayacağım' diye söze girdi Ababay. Üslubundan ve bu iki kelimeden konuşmanın nereye gideceğini anladı tabii Aldoğan. Kolay mı, Yazgülü Aldoğan yıllardır üniversitelerde iletişim dersi vermiş, kaç yılını basına vermiş, ne ilişkiler görmüş, hatta darbeyi yaşamış bir gazeteci.
'Patronlar katının kesin talimatı var' diye devam etti Ababay, 'Kesin talimat var... Artık senden siyaset yazman istenmiyor. Bunu günlerdir sana nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum, ama beni anlamanı rica ediyorum. Bu benim tasarrufum değil.' Yazgülü Aldoğan ne desin ki...
Anladı tabii ki. Hepimiz anladık.
Çarpık bir ritüelmiş
Eyüp Can dünkü köşesine İtalya'dan bir fotoğraf koydu. İtalya'da yakalanan mafya lideri yakınlarına 'omerta öpücüğü'yle veda etmiş. İki erkeğin dudaktan öpüşmesi mafyada 'Sırlar aramızda kalacak' anlamına geliyor. Eyüp Can bu fotoğrafı 'Mafyadaki omerta kuralı futbola da yansımasın' diye koymuş. 'Bu çarpık ritüel futbola da yansımasın' istiyormuş... Güya ritüel diye 'Kol kırılır yen içinde kalır' geleneğine karşı çıkıyor. Ama ne kadar ustaca gizlemeye çalışsa da başaramamış, kelimeler insanı ele veriyor. Aslında bilinçaltında iki erkeğin öpüşmesini çarpıklık olarak gördüğünü ne yazık ki gizleyemiyor.
'Çarpık ritüel futbola sirayet etmesin'miş... Bastırılmış homofobi böyle zamanlarda fışkırıyor işte.
Neyse eminim benden önce Eyüp Can'dan bu satırın hesabını soracak epey kişi vardır Radikal'de. Kendisine kötü bir haberim var: O 'çarpık ritüel' dediği çoktan futbol dünyasına sirayet etti! Madem bu aralar fotoğraf yorumlamaya sardı, o zaman kendisine tavsiyem Wayne Rooney'le John Terry'le, Türk futbolcu Erhan Albayrak'ın soyunma odasında çekilen 'çarpık' fotoğraflarına bakmasını öneriyorum.

Berlin'in en büyük açık hava festivalinde Dersimliler derneğinin bahçesinde halay çeken diaspora Kürtleriyle sohbet ediyorum geçen ay, hemen seçimlerden bir gün sonra.
Bir kısmı Almanya'da doğmuş ama Türkiye siyasetiyle yakından ilgili. Kreuzberg'de yaşadıkları gönüllü sürgün hayatlarında yeni bir devletin, bir başka aidiyetin hayalini kurduklarını gizlemiyorlar.
Bir tanesi açık sözlü ve 'Elbette yeni bir devlet kurulacak, öyle geçici çözümleri geçtik' diyor.
Bunu Türkiye'de açıkça telaffuz eden hiç kimsenin olmadığını söylüyorum. İki dilli hayat tartışmaları yapılıyor, özerklik konuşuluyor ama bu hala bir tabu. Hatta bu ihtimali dillendirenlerin üzerine öyle gidildi ki, konu neredeyse kendiliğinden kapandı.
İkinci sorum: 'Peki ya Öcalan kendi özgürlüğü uğruna çok fazla taviz verirse, bir anlamda bu davayı satarsa, sırf dışarıya çıkmak için özerkliğe de, sınırların değişmesine de, hatta iki dilli hayata bile karşı çıkarsa?'
'O zaman bugüne kadarki hizmetleri için kendisine teşekkür ederiz, sonra yolumuza bakarız' diyor.
Dün, Kürt hareketinin bir kısmı kendi yoluna bakmaya başladı.
Abdullah Öcalan'ın bir an önce hapisten çıkıp yerli Nelson Mandela olmayı hayal ettiği ortada. Daha Türkiye'ye getirilirken devletin hizmetine gireceğini taahhüt etmişti zaten. Yıllardır da kendi kahramanlığının, Nelson Mandela olabilmenin pazarlığını yapıyor.
Ancak Diyarbakır'da hepimizin kanını donduran 13 şehitten, Aysel Tuğluk'un 'demokratik özerklik' açıklamasından da anlıyoruz ki kesinlikle homojen bir Kürt hareketinden söz etmek mümkün değil.
Dahası, Kürtlerin taleplerinin muhatabının Öcalan olup olmadığı da tartışmaya açık.
Devletin uzun süredir çeşitli kademelerde görüştüğü Öcalan bu temaslarının sonucu ne zamandır kendince 'uzlaşmacı' mesajlar veriyor. BDP milletvekillerinin yemin etmesi gerektiğinden bahsediyor, ancak sokakta olan BDP onun açıklamalarına rağmen boykotta ısrar ediyor.
13 şehit PKK'nın da artık Abdullah Öcalan'ın öngördüğü çizgiden ayrışma noktasına geldiğinin, gerekirse Öcalan'ı bile dinlemeyecek bir noktaya vardığının işareti mi?
Eğer İmralı'daki Öcalan ve dağdaki PKK devlete karşı 'iyi polis-kötü polis' oynamıyorsa dün yaşananlar Türkiye'nin Kürtlerle ilişkisinde bir milattır. Önünde baraj durmayan bir nehir gibi artık Kürt hareketi: Ya bu su hiç durmazsa? Ya Diyarbakır'dan bir Tahrir Meydanı çıkarsa?
Belli ki Öcalan bir baraj değil artık.
PKK da istediğini almak için en iyi bildiği yöntemi uygulamaktan çekinmiyor işte. Yine askerlerimiz hedef alındı. Bunu onlara Öcalan öğretmedi mi, son 30 yılda her istediğini silah tehdidiyle yaptırtmadı mı?
Bir süredir, özellikle hükümete yakın kaynaklarda Öcalan'a aşırı övgü ve BDP'lilere ağır eleştiriler göze çarpıyor. Bugüne kadar 'teröristbaşı' ve 'bebek katili' olarak anılan Öcalan şimdi bilge bir siyasi kişilikmiş gibi el üstünde tutuluyor, öte yandan seçilmiş vekillere neredeyse 'terörist' muamelesi yapılıyor. Ne çabuk unuttuk bu acıları?
Oysa müzakere masası İmralı'da değildir. Şu anda Diyarbakır'dadır. Diyarbakır'daki vekilleri Ankara'ya çekmenin gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Belli ki bazı Kürtlerde 'Öcalan davayı satıyor mu' soruları yükselmeye başlıyor, Öcalan'ın açıklamalarının samimiyeti sorgulanır hale geliyor.
Bunca zamandır 'Kürt sorunu Öcalan'sız çözülemez' diye İmralı'yla görüşme yapan Türk devleti muhatabın Öcalan olmadığı bir döneme hazırlıklı mı?
Başta şehitlerimizin yakınlarının, hepimizin başı sağ olsun. Türkiye böyle günleri atlattı. Bundan sonra da atlatacağını umalım.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn
Bu da benden Banu Güven'e mektup
Sevgili Banu,
Emin Çölaşan işinden atıldığında neredeydin?
Bekir Coşkun kovulduğunda hiç sesin çıktı mı?
Ruhat Mengi'nin programı kaldırıldığında bir şey söyledin mi?
Ya Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin görevden alındığında?
Necati Doğru'nun yazısı sansürlendiğinde programına çağırdın mı?
Peki ya Mine G. Kırıkkanat'ı?
Özdemir İnce'nin yazı sayısı düşürüldüğünde, Cüneyt Ülsever gönderildiğinde bir tepki gösterdin mi?
Haluk Şahin neden medyayı bırakıp Gökçeçada'ya taşındı, hiç düşündün mü?
Ya da Cem Dizdar, Serpil Yılmaz neden tazminatını alıp 'Artık gazetecilik yapılmaz' diye ayrıldılar?
Erdal Güven neden Radikal'den istifa etti?
Tufan Türenç'in köşesinin kalktığından haberin var mı?
Mirgün Cabas neden motosikletin üstünde 'Gezelim görelim' programı yapıyor şimdi?
***
Şimdi Başbakan'a mektup yazıyorsun, kendi başına gelenleri anlatıyorsun, yakınıyorsun. Basın özgürlüğü diyorsun.
Yukarıda saydığım son dokuz yılın çok ufak bir dökümü sadece.
Sen bu dokuz sene boyunca bir kere bile itiraz etmedin, bir kere bile sesini yükseltmedin. O zamanlar hiç aklına gelmedi tepki vermek. Basın özgürlüğünü illa ki kendi başına gelince mi hatırladın?
Davanda haklısın, o yüzden de sonuna kadar arkandayız. Ama bari tarihi kendinle başlatma.
Senden önce gazeteciler var.
Bugün biraz Fenerliyim
Futbolu darmadağın eden şike operasyonunda çok hoşuma giden bir dayanışma örneği gördüm. Bazı tanıdığım, bildiğim fanatik Galatasaraylılar, Trabzonsporlular (başta Nihat Genç) soruşturma kapsamında Fenerbahçe'nin ligden düşürülme ihtimaline şiddetle karşı çıkıyor.
Fenerbahçe'nin olmadığı bir ligin anlamını yitireceğini söylüyor.
Dört büyükler birbirini besleyerek büyüyorlar çünkü. Fenerbahçe'nin olmadığı bir ligde Galatasaray varmış ne yazar; bizim 'El Clasico'muz olmadan bu ligin tadı çıkar mı?
Taraftarlık bağları çok zayıf olan bir Galatasaraylı olarak benim içimde hala 6-0'ın acısı var. Yılda bir tane maç izliyorum zaten, o da Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Dayak yiyeceğini bilerek ringe çıkan tüy sıklet misali.
Ama belki yine bir Souness çıkar da bayrağı stadın ortasına diker diye ümitleniyorum. Ümit fakirin ekmeği... O ihtimal için bütün derbi maçlarını izlemeye değer.
Fenerbahçe varsa Galatasaray da vardır.
Keşke bu gerçek medyada 'onlar gitsin biz kalalım' diyenlere de örnek olsa.

Hayatımın azımsanmayacak bir bölümünü genç futbolcuların öykülerini yazma peşinde geçirdim. Sonra gün geldi, bu işin artık heyecan vermeyeceğini düşündüm. Başka heyecanlar, başka arayışlar peşine düştüm. Kendi kendimi de 'Artık öyküsü ilginç gelen futbolcu yok' diye avuttum.
Aynı şekilde futbola olan ilgim de yok olma derecesinde azaldı. Mehmet Ağar'ın şeref tribününde ağırlandığı, futbolcuların Sedat Peker'in hediyesi kol saatleriyle, arabalarla dolaştığı bir dünya kaldırabileceğimden daha kirli göründü gözüme.
Sonradan 'Başkalarının Sakatladığı Çocuklar' isminde bir kitaba dönüşecek futbolcu portrelerim 2003 yılında son buldu. O günden bugüne ise 'Keşke o kitapta olsalardı' dediğim iki futbolcu dikkatimi çekti sadece: Biri, hiç kuşkusuz Arda Turan. Diğeri İbrahim Akın.
Bugün adı şike soruşturmasıyla anılan, birkaç gündür bir hocaya 'Şike için para teklif ediyorlar, alayım mı' diye icazet sorması geyik muhabbeti yapılan İbrahim Akın.
Hakkında çok fazla şey bilmiyorum.
Ama bu soruşturmayı kaldıramayacak yapıda olduğunu biliyorum.
Bazı insanlar daha güçlü, bazıları daha güçsüz oluyor sonuçta. İbrahim Akın aşırı güçsüzlerden.
Geçirdiği ortakulak iltihabı yüzünden bütün hayatı etkileniyor. Sakatlıklar futbol hayatına darbe vuruyor, o dönemde yapılan eleştirilerden futbolu bırakma noktasına geliyor. Bahsettiğim epey bir öncesi, o da 1984 doğumlu. Düşünün işte, bu kadar dayanıksız.
İzmir doğumlu, babası futbolcu. Ama babası oğlunun büyümesine tanıklık edemeden hayatını kaybediyor. İbrahim Akın'ın hayatında hep büyük bir açık bu. Yıllar sonra evlenip, ancak çocuk, hatta oğul sahibi olunca bu açığı giderebileceğini düşünüyor. Zaten evlenmesi de, babalığı da bir tür güvenli liman arayışından.
Düzenli olarak gittiği psikiyatrdan 'abi' diye söz ediyor; ona 'sosyal fobi' teşhisi koymuş abisi.
İbrahim Akın kurtuluşu sadece bilimde, tıpta arayanlardan değil. O malum telefon konuşmasından da anlaşılıyor ki manevi bir rahatlamanın da peşinde. Genç yaşta iktidarla, parayla, şöhretle tanışan pek çok futbolcu gibi onun da dine yönelmesinde şaşılacak bir durum yok.
Zaten, futbol kulüpleri bu tür dini dayanışmalara imkan veren ortamlar. Yıllar içinde futbolcuların gündelik konuşmalarına bile yansıyan bir değişime bizzat tank olduğum için biliyorum: Amerikan filmlerinden doğrudan çeviri 'Kendine iyi bak'tan yerel ve daha manevi 'Allah'a emanet ol'a geçişlerinde.
Bu simgesel değişim yüzeysel görünebilir, ama İbrahim Akın'ın hocayla yaptığı telefon konuşmasında da bu genç insanların -en azından bir bölümünün- manevi dünyalarının kozmetik olduğu ortada. Sadece ahirette bütün günahlardan kurtulma arzusu değil futbolcunun dine sarılması; aynı zamanda bir dayanışma, kendini sağlama alma, kaybolmama, ait hissetme arayışının da sonucu.
Aklı başında hangi insan kalkıp da bir hocaya 'Şike için para öneriyorlar alayım mı' diye akıl sorar?
Ancak kafası karışık, yaşadığı hayatı tam anlamıyla anlamlandıramamış birinden böyle bir soru beklenir. Belli ki bu çocuklara dini öğretenler bir yerde hata yapıyor, bir aşamada verilen eğitim aksıyor.
Kim bilir kaç kişi birden İbrahim Akın'la dalga geçiyordur bu konuşma sızdığından beri.
Ortakulak iltihabı geçirdiği için bile hayatının karardığını düşünen birinin bu laftan etkilenmemesi imkansız. Onuru incinmiştir bir kere.
Gözaltına alınması, adının bu işe karışması zaten ruh hali sallantıda olan birine kuşkusuz daha da koyar. Hele bu insan hala çocuksa, çocukluğu, ne yaptığını bilmediği o şuursuz soruda bile ortaya çıkıyorsa.
Hemen her alanda Türkiye giderek insan üreten değil, yok eden bir makineye dönüşüyor.
Bahsettiğimiz de sadece bir 'haber' ayrıntısı ya da bir gözaltı istatistiği değil, bir insan.
Not: İbrahim Akın'la ilgili bazı bilgileri Sibel Arna'nın Hürriyet'te yayımlanan 'Beşiktaş'ın üç deli İbrahim'i' başlıklı röportajından aldım. (11 Şubat 2007)
Sayın İsa Gök...
CHP seçmeni değilim. Zaten Mersin'de de oturmuyorum. Hatta ben seçmen bile değilim, gazetecilerin oy kullanmaması gerektiğini düşünüyorum etik olarak.
Bu kuralı iki kere ihlal ettim. Bir kere o zamanlar gerçekten sosyalist olduklarına inandığım için ÖDP'ye oy verdim. Gençlik hatasıydı. Bir kere de İstanbullu olmanın sorumluluğuyla Kadir Topbaş'tan kurtulalım diye belediye başkanlığı seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu'na mührü bastım.
O kadar. Bundan sonra da çizgimi değiştirmeyeceğim.
Zaten bugüne kadar hiçbir vekilin, partinin benim hassasiyetlerimi, benim haklarımı savunduğunu görmedim.
Sizi hiç tanımıyorum, cehaletime verin. Adınızı da yakın zamanda duydum. Açıkçası 'AKP'ye diz çöktüreceğiz' lafınızdan dolayı da antipatimi kazanmıştınız. Siyaset diz çöktürme mesleği mi? Hem bu mesnetsiz iddia nereden geliyor? Dahası, CHP siyasetteki 'çirkin üslubu' değiştirme vaadi taşımıyor mu...
Neyse, bütün bunlar ayrı konu.
Fakat bugün alkışı hak ediyorsunuz. Partinizin omurgasızlığına, karaktersizliğine karşı tek başınıza isyan ediyorsunuz. Boykotu sürdürüyorsunuz.
Bazen tankın karşısında bir tek gencin durması dünyanın seyrini değiştirir.
Umarım siz, yüzüne doğru yöneltilen namludan korkup kaçmazsınız. Size ateş etmeye hazırlananlar arasında emin olun aynı sıraları paylaştığınız CHP'li vekiller oturacak.
Ne yazık ki Başkan Kılıçdaroğlu dahil hiçbir CHP'li adınızı yeni duyduğum sizin kadar olamadı. Ama siz belki gerçekten milletin vekili olursunuz.
Yolunuzdan dönerseniz ilk yumurtayı benden yiyeceksiniz.
Kokartlı muhalefet
Kemal Kılıçdaroğlu'na kim akıl veriyor gerçekten merak ediyorum. Eğer hiç kimse akıl vermiyorsa, derhal kendisine profesyonel bir ekip kursa iyi olur. Eğer birileri akıl veriyor bütün bunlar oluyorsa çok acı. Onları CHP'nin çirkin binasından fırlatıp atsın, emin olun aşağıda çarşaf açacak bir kişi bile bulunmaz.
'Sanki sen çok biliyorsun da konuşuyorsun' diyeceksiniz... Haklısınız, bilmiyorum. Zaten benim derdim de yüksek siyaset hakkında ahkam kesmek değil. Bu işi 'büyüklerimiz' yapsın. Ama en azından estetik nedir, bilirim.
Yemin törenindeki o kokartı gördünüz mü?
Koskoca ana muhalefet partisi göstermelik diploma alan anaokul çocuğu mu? Ona böyle uyduruk, fırfırlı, saçma sapan, çirkin, ne olduğu belirsiz bir kokart takılır mı? Bu kadar komik duruma düşürülür mü siyasette saygınlığıyla var olmuş bir lider?
Ne kadar çirkin ve ne kadar komikti o yakaya iliştirilen 'ucube'.
Hadi bir simge isteniyor: Neden Mustafa Balbay'ın, Mehmet Haberal'ın resmini yakalarına takmıyorlar?
Koca CHP'de bir kişinin bile aklına bu öneri gelmez mi...
Korkuyorsanız yazıklar olsun... Bunu bile düşünmekten acizseniz size oy veren yüzde 26'dan utanın...

Tarih 17 Şubat 2009. Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal'in başlığı 'One minute!' ve kamuoyundaki bazı tartışmalara ait kendince 'ezber bozan' görüşlerini yazıyor. Hasan Cemal'in ezber bozma çabaları ancak kendisine öğretilen ezberler üzerine kurulu olduğundan acınası bir durum tabii ki.
Değindiği konulardan biri yasadışı dinlemeler. Bakın Hasan Cemal o gün neler kaleme almış köşesinde:
'Kanunsuz dinlemeler konusu? İletişim özgürlüğü açısından kötü, özel hayatın mahremiyeti açısından çok kötü... Ama bu sorun yeni değil. (...) Evet, dinlemeyi eleştirelim. Peki ya konuşmanın içeriği... Konuşmayacak mıyız? (...) Ama aynı zamanda izin verin, konuşmanın içeriği üzerinde de bir çift söz söylensin. Bunda da kamu yararı olabilir çünkü.'
Tarih 8 Temmuz 2011. Aynı Hasan Cemal bu sefer İngiltere'de patlayan telekulak skandalına değiniyor. News of the World gazetesinin insanların telesekreterini dinleyip, buradan haber yapma merakını eleştiriyor.
'Özel hayatları parçalamış... Mahremiyeti delik deşik etmiş... Bunu da gazetecilik sanmış...' diyor.
News of the World'ün yaptığını savunacak değilim ama Hasan Cemal'in iki buçuk sene önceki yazısındaki kılavuza göre bu dinlemelerin de 'içeriğine bakmak' gerekmez mi? En azından 'kamu yararı' arayan Hasan Cemal tutarlılık adına bunu savunmalı.
Türkiye'de askerlerin, muhalif gazetecilerin telefonlarının dinlenmesi, bu konuşmaların İnternet'e sızdırılması, gazetelerin çarşaf çarşaf bu konuşmaları basmasını alkışlıyordu Hasan Cemal. 'Kamu yararı' diyordu, 'Evet çirkin ama içeriğine bakalım' diyordu. İnsanların 'kamu yararıyla' hiç ilgisi olmayan, izledikleri televizyon programları hakkında yaptıkları geyik bile dinlemelere takılıp gazetelerde yer almıştı.
Hasan Cemal itiraz etmediği gibi bunu yapan gazeteleri ve gazetecileri alkışlıyordu. Demokrasi yolunda adımlar attıklarını iddia ediyordu, övüyordu.
E belki News of the World'ün de kendince bir 'kamu yararı' kriteri vardır, kim bilir. Belki onlar da Hasan Cemal gibi 'yasadışı ama içeriğe bakalım' diyorlardır.
Aynı çarpık mantık...
Türkiye'de olunca Hasan Cemal alkış tutuyor.
İngiltere'de olunca Hasan Cemal kınıyor, büyük laflar ediyor, gazetecilikten, etikten söz ediyor.
Kendisini Murdoch üzerinden temize çekiyor...
Yemezler be Hasan Cemal.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn
Maaş için milletvekili olan CHP'li
Kemal Kılıçdaroğlu daha yeni 'Gerekirse dört sene sürer bu boykot' diyordu. Gürsel Tekin gazetecilere 'Faşizmle mücadele ediyoruz' diye 'off the record' sallıyordu. Daha yeni 'demokrasi manifestosu' yayınladılar.
Dünse kalkıp yemin ediyorlar.
Bu sürede ne değişti? CHP'liler boykotun, tavrın karşılığında bir şey kazandılar mı?
Hayır.
En azından 'Tutuklu milletvekilleri bütün Meclis'in sorunudur' cümlesini duymayı bekliyorlardı, bunu söyleyecek çaycı bile bulamadılar AKP'de.
Balbay ve Haberal belli ki seçilmiş olmalarına rağmen milletvekili olamayacaklar. CHP, tam anlamıyla tükürdüğünü yalamış olacak. Bu hamle ve zekasız eylem kitaplarda 'tükürdüğünü yalamak' maddesine örnek olabilir.
Başbakan Erdoğan'ın Türkiye'de hep haklı çıkmak gibi bir özelliği var, bu krizde de aynen ne dediyse oldu.
Müzakere masasından elinde koca bir sıfırla ayrılan CHP'ye bir başka siyasi utanç kaldı o kadar.
Eylem neden sürmedi peki? Başbakan'dan korktukları için mi? Ya da çaresiz kaldıklarından mı?
Hayır hayır... Hiç böyle değil...
Duyduklarım daha da aşağılık insan karakterlerini yansıtıyor: CHP'den yeni milletvekili seçilen bir 'çocuk' etrafındakilere 'Vallahi ben seçime girmeden önce kredi aldım, bu milletvekili maaşına ihtiyacım var' diyormuş. Bir başkası 'Bunca yıl hep liste dışı kaldım, baraja takıldım, birkaç kişiyle milletvekilliğini kaçırdım bari şimdi seçilmişken olayım' diyormuş.
Kemal Kılıçdaroğlu gruba hakim olamıyor. Siyaseti bu hale indiren isimlerle yola çıkan CHP'ye bravo; onlara ne kadar küfür edilse de az.
Not defterim
- Eskiden yazılarımı geç yazıyordum, yazar yazmaz gazeteye yolluyordum. Şimdi yazılarımı erkenden yazıp en fazla zamanı 'düzeltmeye' ayırıyorum. 'Aman şurasını hafifleteyim, şunu çıkartayım, bunu hiç kimse söylemiyor ben mi söyleyeceğim, boşver sileyim' demekle geçiyor vaktim. Bazen önce iki-üç yazı birden yazıyorum, ama hiçbirini yayımlamıyorum... Oturup sıfırdan başka bir şey kaleme alıyorum. Artık böyle bu iş, farklı yapılacağını iddia eden varsa o kahraman olsun ben de alkışlayayım...
- Habertürk'te en uyduruk dedikodu üzerine bile 'Medya grup başkanlığı' imzasıyla bir resmi açıklama yayınlanırdı. 'Avukat diliyle' kaleme alınmış bu açıklamalar anında İnternet sitelerine dağıtılırdı. Pazar günü Tuğçe Tatari harika bir bomba patlattı. 'Jöleliyi ısıran fare aşı olsun' esprisini yapan kişi Turgay Ciner'miş... Bu sefer bir 'açıklama' metni görmedik, bir 'avukat dili'yle muhatap olmadık...
- Çok üzüldüm, Alaçat Kırevi'nin iki sahibi yollarını ayırmış. Ve Alaçat Kırevi de satışa çıkmış. Halbuki oranın güzelliği Destina ve Ayşe Nur'un ortak enerjisiydi. Ne ilginç, daha Alaçatı patlamadan ve onlar orada bir cafe işletirlerken, işler büyümeden ortada hiçbir gerginlik yoktu. Olsa bile bu noktaya gelmiyordu. Ne zaman pasta büyüdü, o zaman sorunlar arttı demek ki... Büyümek iyi bir şey ama 'küçük' kalmanın da iyi tarafları var işte... Peki bu ayrılıkta benim merak ettiğim konu: Bu boşanmada sakallı bebek Haşo'nun velayetini hangi taraf aldı?
- Bayramda gazeteler çıkmayacak, diye bir haber okudum geçenlerde. Devamı gelmedi? Doğru mu, değil mi? Bize kimse bir şey söylemedi... Her sene ağustos ayında 'yıllık iznimin bir bölümünü' kullanıyorum; dünyada zamanın durduğu o aylak ay hiçbir şey yapmamaya, düşünmemeye çok uygun. Bir de bayramı ekleyip bir ay kaçabilir miyim acaba? Hepimizin hesabı kendine göre işte...
- Tamamlayamadığım dizi yığını önümde birikti, geri kaldım. 'Curb Your Enthusiams'da en az üç sezon gerideyim. 'Sopranos'u hiç seyretmedim, utanç verici. 'The Wire'a bile başlamadım hala. 'True Blood' hakkında hiç fikrim yok. 'Treme'ye sıra bile gelmedi. Ama 'Raising Hope'un ilk sezonunu bitirdim, devamı gelmese de olur. 'Park and Recreation' da bitti. 'Wilfred' yeni başladı zaten, çok iyi. Ve son olarak 'The Big C'ye sardım. Gayet güzel, biraz ana karakter haddinden fazla antipatikti, sonradan toparladı. Ama o ilk sezon finali nedir öyle: Gözyaşlarına boğdu.

Rupert Murdoch günahları da sevapları da olan bir medya patronu. Bu kadar büyük güce ve etki alanına sahip olan hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil sonuçta. Ayrıca bu medya yolunda hepimiz öyle ya da böyle kirleniyoruz. Dünyanın medya hükümdarı mı kirlenmeyecek? Nitekim Murdoch da şimdi bunun bedelini ödüyor.
İngiltere'deki Sun'dan Amerika'daki Fox'a kadar Murdoch gazeteciliği dokunulmayan hiçbir tabu bırakmayan, her şeyin mubah olduğu bir anlayış. Herkesle dalga geçilebilir, herkes hedefe konabilir. Bazen incitici de olunabilir. Taraf tutulabilir. Birden bu tutulan taraftan sapılabilir.
Dün 168 yıllık gazetesini kapatırken Makyavelyan anlayışının bedelini ödüyordu. Adı, ekibi son yılların en büyük telefon dinleme skandalına karışınca gazeteyi kapatmak belki de ödeyeceği en hafif bedel.
Öte yandan, Murdoch bir dahi. Bu da yadsınamaz bir gerçek. Medyayı çok iyi biliyor. Birkaç adımı önceden hesaplayacak kadar. İnsanların neyi aldığına, neyi okuduğuna, nasıl manipüle edildiğine hakim. Genel olarak insanların çok bilgili ve hatta zeki olmadığı inancından yola çıkıyor olmalı. Bu yüzden de yaptığı gazeteler milyonlarca tiraja ulaşıyor.
Geçen gün Londra'da çekilen bir fotoğraf gördüm.
Bir Rupert Murdoch kuklası hazırlamışlar, kuklanın eline bir başka kukla tutuşturmuşlar: Başbakan David Cameron.
Başta Cameron olmak üzere bütün İngiliz politikacılarının yıllar içinde Murdoch'ın ağzının içine bakmaları bu milyonlarca tirajlık güçten dolayı.
Birkaç gündür yorumlara bakıyorum, 'Fırsat bu fırsat' diye Murdoch'a saldırıyor siyasetçiler. 'Yıllardır onunla iyi geçindiğimiz yeter, hepimizi kendisine muhtaç etti' diye vurdukça vuruyorlar. Neredeyse rövanş gibi. Zamanında ondan destek bekleyenler şimdi karşı kampta. Halbuki zamanında alan memnun, satan memnundu...
E düşenin dostu olmazmış...
Aynı şey gazeteciler için de geçerli.
Geçen hafta Murdoch'a vuranlara Watergate skandalını ortaya çıkaran gazeteci Carl Bernstein da katıldı. 'Zaman zaman eğlenceli de oldu ama Murdoch'ın anlayışı mesleğe zarar verdi' diyor Newsweek'teki yazısında.
Murdoch, gazetelerin kendinden konuşturması gerektiğini düşünüyor. Buna göre bir yayıncılık veriyor ve her sabah elimizde tuttuğumuz kağıda ilgi çekici bir şey koyuyor:  Yolda, ofiste, evde, telefonda 'onun' hakkında konuşalım istiyor.
Dün kapanan News of the World'un son sayısı tam beş milyon adet basılmış. Normalde de haftalık gazetenin tirajı iki buçuk milyon civarında. Böylesi bir rakama ulaşmak Türk gazetecileri için hayalden de öte...
Sanmayın ki bütün dünya gazeteleri bu kadar satıyor. New York Times'ın bütün dünyadaki satışı 1 milyonu bulmuyor. Murdoch'ın Wall Street Journal'ı onu ikiye katlıyor, dahası üzerine de ekliyor.
Bernstein'le özdeşlemiş Washington Post iflasın eşiğinden dönüp duruyor, sürekli tiraj kaybediyor.
Açık söyleyeyim, Murdoch'ın yaygınlaştırdığı 'kendinden konuşturan' gazetecilik anlayışı olmasa medya bugün ayakta kalamaz. Size acı bir gerçeği söyleyeyim: Hiçbirimizin maaşını 'ciddi gazetecilik' ya da 'Anglosakson haberciliği' ödeyemez.
O zaman ne olacak; ne ilginç ki gazetecilik mesleğinin gidişatıyla ilgili en az kaygılanan kesim gazeteciler.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn
Rebekah neden vazgeçilmez
Rebekah Brooks sekreterlikten News Corp.'un en tepesine kadar yükselmiş hırslı bir gazeteci. Haber atlatmak için her şeyi yapanlardan; temizlikçi kılığında başka bir gazetenin binasına sızıp iki saat tuvalette saklanan, erken baskıyı çalıp aynen kendi gazetesinde yayımlayacak kadar hırstan gözü döndüğü de oluyor.
Rupert Murdoch'a yıllar içinde milyonlarca dolar kazandırdı ama. Sadece haberciliği değil, ilişkileri Rebekah Brooks markasının bir parçası.
Geçmişte Blair ailesinin yakınıydı, bu aralar David Cameron'la arasından su sızmıyordu.
'Bir Başbakan'ın görevi gazeteleri kimin yöneteceğini tayin etmek değil' diyor Cameron, 'Ama Rebekah istifasını vermiş, ben bu durumda kabul ederdim.'
Murdoch ise 'Masum insanları otobüsün altına atmam' diye Brooks'a sahip çıkıyor. Ona sahip çıkmak için gazetesini bile kapatmayı göze alıyor.
Bazı insanlar vazgeçilmezdir çünkü.
Murdoch da her patron gibi vefa, dostluk kriterlerini değil çıkarını gözetiyor. 'Bu çalışanın bana ne kadar faydası var' diye bakıyor. Belli ki ilerleyen dönemdeki News Corp. yatırımlarında onun beynine ihtiyaç duyuyor hala.
Başbakan'ın ağzından böyle bir söz çıktıktan sonra sahip çıkmaya devam eder mi, BSkyB'nin tamamına sahip olma girişimleri karşılığını bulmazsa Rebekah Brooks'un kellesi gider mi... Göreceğiz...
Ama Murdoch'ın neden bir kalemde Brooks'u harcamadığı üzerinde durmak gerek.
Medyada çalışan bulmak çok kolay, birçok gazeteciyi işe alabilirsiniz, bir sürü insanı yetiştirebilirsiniz.
Ama 'büyük beyin' bulmak en zoru. Yöneticilik makamına oturtulacak belli bir kıvrak zekaya, manevra kabiliyetine, özel yeteneğe, parıltılı beyine sahip olan vizyon sahibi insan çok az...
Birileri istemedi diye parıltılı isimleri harcayan medya patronlarının kulağına küpe olsun.
Bütün koltuklar doldurulur elbette, ama kimin doldurduğu da önemli.
Banu Güven olayından ne öğrendim
Anladım ki ne kadar izlenirsek izlenelim, ne kadar okunursak okunalım, çalıştığımız kurumla istediğimiz kadar özdeşleşelim, reklamvereni mıknatıs gibi çekelim hatta, çalıştığımız markaya sonsuz katma değer sağlayalım, bütün bunların hiç önemi yok.
Gün geliyor hepimiz kapının önünde bulabiliriz kendimizi.
Bizde böyle...
Milliyet'ten atıldıktan sonra Umur Talu'nun odasını boşaltması tam üç gün sürmüştü. O bana ders olmuştu: Odana asla bir kutuya sığacağından daha fazla eşya koyma, hatta mümkünse bir odan bile olmasın.
***
Bir de söylemeden edemeyeceğim... Banu Güven 'kovulma' kelimesinden hoşlanmıyor anladığım kadarıyla. 'Kararı önce ben duyurmak isterdim ama başkaları 'kendi kelimeleriyle' yazmış bile' diye sitem notunu gördüm. Yapma etme... Bu dönemde kovulmak göğsümüzde taşıyacağımız en önemli şeref vesikasıdır. Bu bir mesleki başarı tescilidir. Hem bak, bu aralar 'kovulan gazeteciler bahçesi' çok daha kalabalık, çok daha renkli.


Hayatını Huysuz Virjin kod adıyla bir travesti olarak kazanan Seyfi Dursunoğlu'nun pazar günü Ayşe Arman'a söylediklerinin ardından kıyamet kopmamasını anlamıyorum. Homofobi konusunda duyarlı derneklerden de bir ses yükselmedi henüz.

Oysa Dursunoğlu'nun sözlerinin yenilir yutulur tarafı yok. Bizzat travestiliği toplumda popüler kılan Seyfi Dursunoğlu eşcinsellerin görünür olmasına itiraz ediyor.

'Eşcinselsen evinde otur, kimsenin gözünün içine sokma' diyor.

Birkaç yıl önce kendisine peruğu çıkartıp hizaya getiren, 'Adam ol' diyenlerin de mantığı buydu. Bu haksızlığa tepki duyanlar arasında Dursunoğlu'nun pek sevmediği eşcinseller de vardı ama. Bugün kendisine artık hiç komik olmamasına ve modası geçmesine rağmen hala ekranda yer buluyorsa bunda eşcinselliğini evine yaşamayı reddedenlerin de payı vardır.

Yaşayamadığı her şey içinde kalan, bu yüzden de kendi yapamadıklarını hayata geçirenlere büyük nefret ve kıskançlıkla bakan Huysuz Dursunoğlu'na kötü bir haberim var.

Önümüzdeki 10 yıl dünya aile kavramının tanımının baştan aşağı değişmesine tanıklık edecek. Bu değişim kuşkusuz pek çoklarını rahatsız edecek, birçok itirazla karşılaşılacak ama eninde sonunda kabul görecek.

Eşcinsellik daha da görünür olacak.

Geçenlerde Amerika'daki nüfus sayımı istatistikleri açıklandı. İlk kez geçtiğimiz sene evlilik dışı beraberlik yaşayanların sayısı evli çiftleri geçti. Aynı evde yaşayan, çocuk sahibi olan, aile kuran ama kağıt üzerine evli olmayan çiftler çoğaldı.

Bir de istatistiklerin henüz içinden çıkamadığı bir aile yapısı var: Birbirini sevip beraber yaşamaya başlayan iki kadın, çocukları ve o çocukların 'babası' yani sperm donörü olan bir erkek aynı evde yaşıyor. Bu da bir aile sonuçta, çocukların keyfi yerinde.

New York'ta 'eşit evlilik kanununun' geçmesiyle beraber evleneceklerini açıklayanlardan biri Türkiye'de de çok seveni olan 'How I Met Your Mother' dizisinin yıldızı Neil Patrick Harris. Yıllardır açık bir gay olarak yaşayan Harris'in bir 'eşi' ve ikizleri var. Ailece şehirde çocuklarını gezdirdiklerini, diğer aileler ne yapıyorsa aynı aktivitelerde görmek mümkün.

Bu bir aile değil mi?

Önceki gün açıklanan yeni kabinede tek kadın bakan var. Aileden sorumlu Fatma Şahin. Kendisini hiç tanımamakla beraber, başta bizim gazeteden Özlem Çelik'in hakkında yazdıklarından sonra bu bakanlığın göstermelik olmayacağına, 'gelenin gideni aratmayacağına' ikna oldum.

İlk olarak kendisinden bir önceki bakanın ayıbını silecek bir adım, bir açıklama bekleyen tek ben değilim herhalde. Bir anda gökkuşağı bayraklarına dolanıp Cemil İpekçi'yle Bekir'i 'örnek çift' olarak göstermesi değil kastım.

Fatma Şahin'in atandığı bakanlık artık sadece kadından sorumlu değil, kapsamı genişletilerek 'aile' bakanlığına dönüştürdü.

'Aile' ise artık bildiğimiz gibi değil.

Toplumdaki en küçük kurumun bir anne, bir baba ve 'üç çocuk'tan ibaret olduğu günler bir önceki yüzyılda kaldı. Sadece 'yozlaşan' Batı toplumunda değil. Yasal hakları olmadan da kendilerine bu hayatı kuran, düzen onlara bu imkanı vermese de kendi aile kurallarına göre yaşayan insanlar Türkiye'de de var.

Aile bakanı bu dört sene içinde hiç değilse tek bir şey yapsa yeter: Bir gece akşam eşiyle evde oturup tam da bahsettiğim alternatif aileyi (iki kadın, iki çocuk, bir sperm donörü) çok güzel anlatan 'The Kids are All Right' filmini izlese... Hani arada Cumhurbaşkanı 'Film izledim çok güzeldi' diye açıklama yapıyor ya, ona benzer bir şekilde bir twit atsa, 'Çok güzel bir film izledik' dese yeter...

Bu bile büyük bir adım olur.

İnanın, 'görünür' olmasa bile böyle bir elin kendilerine uzatılmasını bekleyen çocuklar var.

twitter.com/orayegin

facebook.com/oryegn



Nimet Çubukçu'yu kim yaktı

Herkes en büyük şoku Nimet Çubukçu'nun kabine dışına atılmasıyla ilgili yaşıyor. Beklenmedik bir karar diyorlar. Hatta Çubukçu'nun bu dönemde daha da güçleneceği hesap ediliyordu.

Gerçi Çubukçu kendisine sunulan Milli Eğitim Bakanlığı döneminde pek bir şey yapmadığı gibi onun döneminde eğitim açısından en büyük skandalların patladı. Eli kolu bağlı olan biteni izledi o kadar. Bir teori Nimet Çubukçu'nun ÖSYM skandalının faturasını ödediği.

Benim bir de komplo teorim var...

Acaba Nimet Çubukçu'nun başını Nuray Mert'le arkadaşlığı mı yaktı? İkisi yıllardır çok yakın arkadaş, aralarından su sızmaz... Başbakan'ın seçimden önce Nuray Mert'e yönelik açıkladığı hisleri de biliniyor... Ne dersiniz, acaba 'Namerdin arkadaşının benim kabinemde yeri olmaz' demiş midir Erdoğan?



DERS: MURAT BELGE 101 Biat gençliği devrede

Bakmayın öyle modern, yenilikçi, devrimci göründüğüne. Murat Belge'nin içinde ciddi bir feodal yatar. 80'li yıllarda kendisini şeyh, etrafındakileri de mürit olarak gördüğü bir 'iletişim ordusu' yaratmıştı.

Bu mürit düzeni seçimle, elemeyle değil, gönüllülük esasına göre... Murat Belge etkili olduğu için, o çevrelerde var olmak, adını duyurmak isteyenler mecburen boyunduruğu altına giriyordu.

Sadece Murat Belge de değil ama... O dönem bütün entelektüel hayat kamplara ayrılmış, bütün sistem düzenin kodamanlarına biat etmek üzerine kurulmuştu.

Taraf'ta yazan Yıldıray Oğur yaşı itibarıyla bu treni kaçıranlardan... Parıltılı da bir beyin, ama hala kabul görmek için eski düzenin sürdüğünü düşünüyor.

Dün, Murat Belge'nin gönüllü avukatlığı görevini bu sefer o üstlenmiş. Halbuki bütün bunlara gerek yok. Bir yerlere kabul edilmek, muhatap alınmak, adından söz ettirmek için bir onay merciine ihtiyacı yok. O devir kapandı.

Bir süredir dikkat ediyorum, kendi gözünde zamanında çok büyüttüğü, belki zamanında hepimizin çok büyüttüğü isimlere haddinden fazla önem atfediyor. Onlara yaranmaya çalışıyor.

Bunun kısa vadeli ödülünü de alıyor herhalde. Bir-iki ev yemeğine davet ediliyordur, 'O çevrelere girdim' diye seviniyordur, Murat Belge sırtını sıvazlayıp 'Aferin çok iyiydi' deyince havalara uçuyordur.

Bundan eminim, çünkü aynı yollardan ben de geçtim. Aramızdaki tek fark şu: Ben o zamanlar 18 yaşında bir çocuktum.

Yıllar içinde o çevrelerin onayını reddetmeyi, kendi inandığından şaşmamayı da öğrendim, bu insanların ikiyüzlülüğünü de gördüm: Sen onlara biat ettiğin sürece varsın, birey olmaya kalktığında, biraz gözün açılıp onların yazdıkları ve vaazları sana yetmemeye başladığında, sürüden ayrılmaya kalktığında ise hemen seni ezmeye kalkarlar.

Yıllarca küfrettikleri solcu örgütlerde de böyle değil miydi?

Umarım Yıldıray Oğur'un bunu görmesi için bizzat yaşaması gerekmez.

***

Yeri gelmişken, dünkü AKŞAM'da Nihal Kemaloğlu'nun mükemmel Murat Belge analizini okumadıysanız lütfen arşivden bulun. Okuyun, okutun. Bu entelektüel tartışmayı diri tutmakla AKŞAM çok iyi bir iş yapıyor. Türkiye entelektüel yıpranma, gerçek gericilik nedir görüyor. Kemaloğlu'nun yazısı da bugüne yazılmış en net ve ufuk açıcı yorumdu.

Sonradan filme de çekilen Philip K. Dick'in 'Azınlık Raporu' öyküsünde insanlar henüz suç işlemeden tutuklanıyorlar. Diyelim ki karınızı öldüreceksiniz, niyetinizi merkez haber alıyor ve 'suç öncesi' timi sizi elinizde bıçakla eylemden önce enseliyor.
Bu sistem tam bıçağı saplayacakken vazgeçebilme ihtimalinizi hesaplamıyor elbette. İnfaz için niyet yetiyor.
Ancak 'Azınlık Raporu' gün geliyor kendi uygulayıcılarını da vuruyor. Ya merkezdeki ekrana 'Suç öncesi' timinden bir polisin tutuklanması gerektiği yansıyorsa?
'Masumiyet karinesi' bu yüzden önemli işte... Herkes suçu ispat edilene kadar masumdur.
Ahmet Altan'ın damadı, Vatan Gazetesi Spor Müdürü İbrahim Seten'in adı bugünlerde yürütülen futbolda şike soruşturmasında geçiyor. Seten, yıllardır futbolun içinde olan güçlü bir gazeteci. Bu piyasada yükselmesinin altında ilişkileri yatıyor: Kendisine çıkar sağlayan ilişkilerden bahsetmiyorum, haber kaynaklarıyla kurduğu ilişkiler sağlam. Zaten bu özelliği yüzünden futbol dünyasındaki pek çok özel haberi de o ve ekibi patlatıyor.
Bu konuşmalardan biri yüzünden Seten suçlanıyor.
Bazı siteler infaza hazır, basının geneli ise çok daha itidalli davranıyor bu soruşturma sürecinde.
Ama ortada bir şey yok zaten! Bir gazetecinin rutin telefon konuşmalarından öte bir kanıt olmadan infaz mı edeceğiz onu?
İbrahim Seten basında ve futbol camiasında çok seveni olmayan, insanların canını yakmış biri olsaydı ona bu adil muamele mi yapılırdı?
Aslında bütün bunlar Altan Ailesi'ne mesaj.
Son yıllarda aile çok zor günler geçiriyor. Kerem Altan'ın başına gelen tatsız olay, şimdi de damadın bu soruşturmaya karışması.
Bütün bu olaylardan ailenin çıkarması gereken bir ders var: Masumiyet karinesinin ne kadar önemli olduğu.
Bir İbrahim Seten'i düşünüyorum, bir de onunla benzer durumdaki başka gazetecileri. Ortada hiçbir somut delil yokken Ahmet Altan ve askerleri tarafından üzerlerine mermiler yağdırılan başka gazetecileri. Bizzat Ahmet Altan'ın 'görevli' diye hedef gösterdiği gazetecileri. Taraf'ın sayfalarında özel konuşmaları yayımlanan, çete şemalarında adları yer alan gazetecileri.
Onlar söz konusu olduğunda 'masumiyet karinesi' hiç göz önünde bulundurulmadı. 'Amca' bilip bilmeden televizyonda küfürler edip duruyor, gazetecileri örgüt üyesi olmakla suçlamaya devam etti.
Kaç tane yazı yazıldı böyle... Hala yazılmaya devam ediliyor. Kaç kişiye daha soruşturma devam ederken bizzat Ahmet Altan ve çevresi tarafından gazete sayfalarında hüküm giydirildi. Kaç 'özel yetkili' gazeteci görevlendirildi tetikçilik için.
Şimdi 'Allah'ın sopası yok, bak aynı şey kendi damadının başına da geldi' diye rövanş mı alalım? Zil takıp oynayalım mı? 'Bir sizden bir bizden' diye hesap mı yapalım.
Hayır.
İbrahim Seten olayı bize de bir sınav aslında: Taraf'tan, Ahmet Altan'dan daha iyi insanlar, daha iyi gazeteciler olduğumuzu göstermek için bir fırsat.
Ben İbrahim Seten'in bir an önce bu işten sıyrılacağına inanıyorum.
Masumiyet karinesi bir gün herkese lazım olur, Altanlar'a bile.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn
Kabine seçimi gösterdi ki
Artık AKP bir tek adam partisi değil. Bu partinin başarısında Başbakan Erdoğan'ın kişisel karizmasının, liderliğinin önemi büyük ama devam eden bakanlıklar seçmenin neden oy verdiğini de gösteriyor: Yapan adamlar bakanlık koltuğunda oturmaya devam ediyor.
Ve belli ki bir sistem kurulmuş, bu sistem aynı şekilde işliyor. Tek adam değil bir ekip işi algısı da oluştuğu için bu parti yüzde 50'lik oy aldı.
Kazananlar-Kaybedenler
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: Cumhuriyet tarihimizde 'muasır medeniyet seviyesi' diye Batı'yı işaret eden doktrini sıfır sorunla, stratejik derinlikle, Ortadoğu liderliğiyle değiştirdi, yepyeni bir hedef koydu Türkiye'nin önüne ve bunu hayata geçiriyor.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Tek başına en azından yüzde 10'luk oyu vardır Akdağ'ın. Sağlık sisteminde yaptığı yeniklikler, bütün bu yeniliklerin hep hastadan yana olması, herkesin sağlık hizmetlerinden faydalanması...
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım: Hiçbir şey yapmamış olsa bile sırf demiryollarına yaptığı yatırım alkışa değer. Son sekiz yılın en göze batan 'yapan adamı' Yıldırım.
Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç: Nihayet kabineye genç bir bakan girdi, nihayet yıllar sonra 'gençlik ve spor'dan hem genç hem de spordan anlayan biri sorumlu oldu.
Çevre ve Şehircilikten Sorumlu Bakan Erdoğan Bayraktar: Eski TOKİ Başkanı, Türkiye'yi beton bloklara, 'modern gecekondu'ya mahkum eden, herhangi bir şehircilik estetiği, mimari incelikle ilgilendiğini görmediğimiz Bayraktar'ın bakan yapılması: İronik mi? Şaka mı?
AB Bakanı Egemen Bağış: Aslında parti içindeki konumuyla kendisine verilen bakanlık kıyaslandığında kabinenin kaybedeni. Artık AB hedefi mi kaldı, AB'yle ilişkiler mi var sanki? Bu göstermelik bir bakanlıktır, Bağış'a da simgesel bir pozisyon verilmiştir.
Kültür Bakanı Ertuğrul Günay: Ne yazık ki hükümetin kültür politikalarını sadece bir vitrinden görme alışkanlığı sürüyor, yoksa Ertuğrul Günay gibi başarısızlığı kaç kere ispat edilmiş birine hala bu koltuk verilir mi? En iyisi Doğan Hızlan dışarıdan bakan yardımcısı olarak atansın.
Rolex kardeşliği
Nasıl unutmuşum o fotoğraf karesini; yıllarca çalıştığım masanın yanında asılıydı o kupür halbuki: Hakan Şükür ve Sedat Peker'in aynı denizde yüzdüğü fotoğraf karesi.
Dünkü Radikal'de Kenan Başaran 'arşiv unutmaz' lafının doğruluğunu ispat ederek bu fotoğrafı yeniden yayımladı. Futbolda çete soruşturması sürerken 'Benim hiçbir şeyden haberim yok' diyen Hakan Şükür'ün manidar bir karesi.
Ben Hakan Şükür'le Sedat Peker'in bir karesini daha hatırlıyorum.
Yıl 1999, yer Hilton. Başkasının davetiyesiyle Hakan Şükür'ün düğüne sızmıştım. Gelin ve damada hediye verenler arasında Sedat Peker de vardı: Rolex getirdi, damadın bileğine taktı.
Bir süre sonra bir gazete haberi daha: Sedat Peker bu sefer eski Fenerli futbolcu Tarık Daşgün'ün nikah şahidi olmuş, ona da Rolex hediye etmiş.
Rolex'i takip et!
***
Pazar günü başlayan şike soruşturmasını çok önemsiyorum. Yıllar önce bu kirlilik yüzünden futboldan soğudum, en sevdiğim spordan uzaklaştım adeta. Umarım bu soruşturma belli bir hedefe yönelik kalmaz ve herkese uzanır, kim bu işlere bulaştıysa cezasını alır.
Üzerimizdeki formaları çıkartarak soruşturmayı takip etmeliyiz.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget