Nisan 2024
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Hasta Gözlemiyle Kanıtlanan Prostat Hastalığıyla Yüksek Tansiyon Bağıntısı
Hasta gözüyle iyi huylu prostat hastalığı konusunda deneyim ve gözlemlerime dayalı olarak bir makale yazmış ve iyi huylu prostat hastalarının, idrar keselerinde normalin üzerinde idrar kalması halinde,  bunun insan vücuduna, özellikle böbrek ve mesaneye verdiği zararları ve bundan kurtulmanın tek radikal yolunun ameliyat olduğunu,  dilimin döndüğünce izah etmiş ve yaşadıklarımı siz okurlarla paylaşmamın benim için vicdani bir görev olduğunu belirtmiştim. 


Bu yazımızda iyi huylu prostat hastası olarak yaşadığım yüksek tansiyonumu her gün aldığım iki tansiyon ilacına rağmen kontrol altına alamadığım halde, prostat ameliyatı olduktan sonra geçen bir aylık süre zarfında,  aynı tansiyon ilaçlarımla, 15, 16 ve 17 lerde dolaşan ve hatta prostat ameliyatımın anestezi almadan belden aşağı uyuşturularak yapılmasına neden olan yüksek tansiyonumun 12 ve 13 lere düşerek kontrol altına alınabildiğini sizlerle paylaşmayı,  yine vicdani bir görev kabul ederek bu yazıyı yazıyor ve sizlerle paylaşıyorum. 


Evet değerli okurlar. Bir ay öncesine kadar iyi huylu prostat hastasıydım, her gün aldığım prostat ilacına rağmen idrarımı tam boşaltamıyor ve mesanemde çok miktarda idrar kalıyordu. İzmir Bayraklı Şehir Hastanesinin çok değerli üroloji uzmanı Prof. Dr. İbrahim Halil BOZKURT hocamın yaptığı başarılı ameliyat sonucunda,  bir taşla birkaç kuşu birlikte vurdum. Prostat illetinden kurtulduğum gibi,  normal idrar akışı sağlandığı için,  bozulmaya başlayan mesanem ve böbreğim kurtulduğu gibi, mesanede idrar kalmasına bağlı mesaneye ve böbreklere yönelik olumsuzluklar nedeniyle,  iki ilaçla kontrol altına alamadığım yüksek tansiyonum da Allaha şükür normale düştü ve yüksek tansiyonun  uzun vadede damarlarıma ve kalbe vereceği zararların da önüne geçilmiş oldu. 


Bu yazıyı yazmak için ameliyattan sonra bir ayın geçmesini beklememin nedeni, tansiyon ölçümlerime ve  gözlemlerime devam ederek sizleri yanıltmamak, doğru ve  kesin bilgiler vermeyi düşünmemdir. 


Evet, prostat hastalığı ve dolayısıyla mesanede idrar kalması ve bunun olumsuz etkilerine maruz kalan böbreklerle yüksek tansiyonun bağıntısı, benim şahsımda kanıtlanmıştır. Tabi yüksek tansiyonu tetikleyen ve ilaçlarla kontrol altına alınmasını engelleyen veya zorlaştıran başka nedenler de olabilir. Ben hukukçuyum,  doktor değilim, sadece kendi bedenim üzerindeki deneyim ve gözlerime dayanmaktadır benim burada yazdıklarım. 


Benim durumuma uyan binlerce prostat hastasının varlığını düşünerek, yaşadıklarımı paylaşıyorum. 


Ben yüksek tansiyondan dolayı birçok kalp doktoruna gittim,  yaşıma ve erkek oluşuma ve verdikleri ilaçlara rağmen,  tansiyonumu kontrol altına almakta zorlanan kardiyoloji uzmanları,  siz de prostat rahatsızlığı var mı? diye sormadı ve ürolojik bir muayene ve testten geçmemi önermediler. 


Hastalarına bu kontrolü yaptırıp gelmelerini öneren kardiyoloji doktorlarını ayrık tutuyorum tabi. 


Ben buradan,  yaşları altmışın üzerinde olup, aldıkları ağır ilaçlara rağmen tansiyonlarını kontrol altına alamayan erkek arkadaş ve okurlarıma, kardiyoloji uzmanları önermeseler dahi,  mutlaka bir üroloji uzmanına giderek,  esaslı bir şekilde ürolojik muayene olmalarını,  gerekli kan ve  işeme testlerini yaptırmalarını,  mesaneleri doluyken ve hemen sonra işeyerek tekrar ultrasonla mesanelerini kontrol ettirmelerini,  şayet mesanelerinde çok miktarda idrar kalıyorsa, bu prostat sorunlarını ameliyatla gidermelerini,  özellikle tavsiye ediyorum. 


Hepiniz sağlıklı kalınız.

28/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bunlar mı devlet adamı?

Aziz Türk Milleti!

Cumhuriyet Tarihimizin hiçbir anında bu kadar çapsız, cahil, geçmişinden ve özünden kopuk yöneticilerin birarada olduğu bir dönem görmedin!

Sanki Cenab-ı Allah tümünü bir çuvala doldurup, 2002 yılında ülkemizin üzerine dökmüş gibi! Al birini vur ötekine…

Önümüzdeki ilk seçimde, gerçekten Yerli-Milli, Atatürkçü, Çağdaş, 

öz evlatlarına görev verip, bu toptan temizliği yapmak zorundasın.

Bu borç, Atatürk’e-Devletimizi kuran tüm şehitlerimize ve Cumhuriyete olan borcundur. Bunu sen başaracaksın, başarmak zorundasın.

DOĞRU Parti ve kurulmakta olan ittifak ortakları olarak, sen yetki verirsen, neler yapacağımızı açıkça ve mertçe sana anlatacağız. Takdir senindir…

Aziz Türk Milleti, TİP’in Genel Başkanı Erkan Baş’ı bildin di mi?

Hani uzun boyu, bir çuval bıyığı olan, Boşnak Türkü olduğunu iddia eden çocuk! Dedi ki;

“109 yıl önce (1915) kadim Ermeni halkının katliamlarla, sürgünlerle, bu topraklardan sökülüp atılması, en büyük acılardan biridir!”

Ona sadece TİP’in ilk Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’ın, Fransız düşünür Jean Paul Sarte ile yaptığı görüşmenin zabıtlarını okumasını öneririm. Balkanlarda, 6 Milyon Türk’ün soykırıma uğramasını, ailesinin başına gelenleri bile görmeyen bu çocuk, YALANLARLA Ermeni Devletinin emrinde çalışan bir zavallıdır. Sosyalist Lider M. Ali. Aybar’ın ayakkabısının bağı olamayacak bu kişiyi, senin şaşmayan vicdanına havale ediyorum…

Aziz Türk Milleti, 27 yıldır MHP Genel Başkanı Bahçeli’yi bildin di mi?

Bahçeli, Ferdi Tayfur’un bir şarkısını fonda kullanarak, sözde mesaj verdi?

Dünyanın hiçbir Demokratik ülkesinde böyle saçmalıklar olmaz. 

Bu ilkelliktir, zavallılıktır. 

Dürüst siyasetçi, eğer bir fikri varsa, bir mesaj vermek istiyorsa söyleyeceğini açıkça ve mertçe yapacağı bir basın toplantısı ile duyurur.

Bahçeli, tam 76 yaşında! Bu yaşta biri, böyle meyhane köşesinden bağırır gibi mesaj verir mi? Allah ıslah etsin…

Aziz Türk Milleti;

Huber Apo’nun ve Bahçeli’nin arkadaşı Kılıçdaroğlu’nu ve onun yerine seçilen Özgür Özel’i bildin di mi?

Özgür Özel bu günlerde öyle şen ki!

Kolay mı, 22 yıldır ülkeyi yöneten ve Türk Devletinin, Cumhuriyetin tüm kurumlarını tahrip edip, Türkiye’yi “Siyasal Federe Ümmet” devletinin yamacına getiren AKP Genel Başkanı Erdoğan tarafından KABUL edilecek!

Bu ziyaretin provası TBMM’de yapıldı! CB Erdoğan altın kaplı koltukta tek başına! Türk Milletinin BİRİNCİ Parti yaptığı CHP Genel Başkanı ve RTE’ye biat etmiş çok sayıda eleman, Hüda-Par Genel Başkanı dahil hepsi “Menemen Bardağı” sıkış-tepiş dizilmişler RTE’nin ağzına bakıyor! RTE’nin topluma verdiği mesaj şu; “Sen birinci yaptın ama, bak o da benim adamım’”…

Kemal Bey, bir başka partinin Genel Başkanını eleştirir gibi, Kurultayda yenildiği kendi Genel Başkanını eleştiriyor?

Yakışanı şu değil midir? Eğer bu ziyareti doğru bulmuyorsan, asgariden telefonla düşünceni iletirsin ve aranızdaki çatışma kamuoyuna yansımaz!

Kemal Bey, ayrıca sen 15 Temmuz’dan hemen sonra yapılan “Yenikapı Mitingine” katılarak, AKP’nin yaptırdığı darbe girişimine meşruiyet kazandırmadın mı? Daha Ekmelettin-Diyanet Akademisi-MV Dokunulmazlığı gibi niceleri var. İkinizin de yaptığı, Türk Milletine hakarettir…

Aziz Türk Milleti, CB Erdoğan’ı artık tanıdın di mi?

23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı Törenlerine ve Anıtkabir ziyaretine katılmadı! Ya nereye katıldı? Kurulması, çalışması RTE’nin üzerine yemin ettiği Anayasa ile yasaklanmış bir tarikat liderinin cenaze törenine!!!

RTE, Tarikat liderinin cenazesine katılmakla, daha önce birçok kez yaptığı gibi Anayasanın Laiklik ilkesini çiğnedi. Başta, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Laik Cumhuriyetin Kurumları, Basın, Üniversiteler, Odalar, Sendikalar tek kelime ile itiraz etmediler!

Aziz Türk Milleti;

Yetki sende! Eğer sen DOĞRU Parti ve ittifak ortaklarına görev verirsen, tüm bu kanunsuzlukların hesabını hukuk önünde sorarız ve emperyal devletlerin kölesi olmuş “Siyasal Ümmetçiler ve İşbirlikçilerini” bir daha gelmemek üzere tarihe gömeriz. 


Sağlık ve başarı dileklerimle 27 Nisan 2024

Rifat Serdaroğlu

DOĞRU Parti Eş Genel Başkan

Aşık Daimî ölümünün 41 yılında türkülerle anıldı
Ölümünün 41 yılında Ünlü Halk Ozanı Aşık Daimî türküleriyle anıldı. Halk Ozanları Kültür Derneği’nin (Ozan Der) destek ve organizasyonu ile Petrol İş Sendikasının salonunda 27 Nisan 2024 günü anıldı. Salonu dolduran Aşık Daimi’yi sevenlerin ilgi ve beğenileri ile çeşitli amatör sanatçılar ve derneğin sanatçılarının sazları ve sözleri ile söyledikleri türküler deyişler çok beğenildi. Anma töreni sonunda dernek üyelerinin hazırladığı çörekler, pastalar izleyenlere ikram edildi.
Ozan Der Başkanı Kenan Şahbudak’ın tanıtım konuşmasından sonra, Araştırmacı Yazar Süleyman Zaman, Aşık Daimî ve aşıklık geleneği, halk ozanlığı topluma etkileri gibi konularda geniş açıklamalarda bulunuldu. Törende Aşık Daimi’nin kızı Yadigâr Ozan Daimî hakkında bazı açıklamalarda bulundu. Anma günüde şu ozan ve sanatçılar sazları, sözler, türküleri etkinliğe renk kattılar: Ozan Leşgeri, Özgür Özdemir, Battal Özdemir, Hatice Genç, Güler Ayyıldız, Hasan Öztürk İlhami Polat, Nurgül Ateş

Aşık Daimî ölümünün 41 yılında türkülerle anıldı


Aşık Daimî kimdir?

1932 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl adı İsmail Aydın'dır. Kökleri Erzincan'ın Tercan ilçesinden gelmektedir. Her iki dedesinin de saz şairi olmasının etkisiyle küçük yaşta bağlama çalmayı ve Davut Sulari'den aşıklık geleneğini öğrenmiştir.
Aşık Daimî, 1950 yılında İstanbul'dan ayrılarak Tercan'a yerleşmiştir. Özellikle bu yıllar, yörede duyulduğu ve sevildiği dönemdir. Aynı zamanda kendisinin de aşıklık geleneğini pekiştirmesini sağlamıştır. 1962’den sonra yeniden İstanbul'a dönen Daimî ölümüne dek orada yaşamıştır. İstanbul’dayken Âşık Beyhani ile tanışmıştır. Geçmişi dolayısıyla Daimî Baba, Tercanlı Daimî gibi adlarla anıldı.
Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Daimî daha sonra kendi deyişlerine ağırlık verdi. 1948 yılında "Bir seher vaktinde indim bağlara" dizesiyle başlayan ilk şiirini yazıp müziklendiren, yaşamı boyunca arşivlere yüzlerce türkü kazandıran Aşık Daimî, TRT tarafından açılan sınavı kazanarak kaşeli sanatçı olmuştur.
Anadolu’nun yetiştirdiği âşıklarda, insan sevgisi, hoşgörü, saygı, birlik ve beraberlik gibi duygular ana temalardır. Bu temaları eserlerinde en güzel işleyen âşıklardan biri de Daimi’dir. Onun hayata bakışını ve düşünce yapısını şiirleri kadar kızı tarafından aktarılan sözleri de yansıtmaktadır: “En güzel varlık insan ve tüm güzellikler insan içindir.”, “Kâmilin kemali cennet, cahilin cehli cehennemdir.”, “Vicdan, insanları Hakka götüren en büyük rehberdir.”

Aşık Daimî ölümünün 41 yılında türkülerle anıldı

İki dedesi de saz ustası olan âşık, ilk eğitimini Dursun Dede’den alır. Badeli âşıklardan olan İsmail Aydın, rüyasında Pir elinden bade içer. Rüyasında, adının “Âşık Dâimi” olduğu ve Yedi Ulu Ozan kervanına katıldığı bildirilir. Âşık 1948 yılında “Bir Seher Vaktinde İndim Bağlara” adlı eserini yazar ve besteler. 1953 yılında Behçet Kemal Çağlar ile birlikte TRT Radyosu’nda ilk programını yapar.

Mahlasını aldıktan sonra farklı bölgelerde sanatını icra eden âşık, birçok önemli isimle tanışır ve çalışır. Bu âşıklar arasında; Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet, Âşık Dursun Cevlanî, Âşık Davut Sularî, Âşık Beyhanî ve Âşık Mahzunî gibi isimler sayılabilir. İsmail Aydın’ın en çok etkilendiği isimler arasında karşılıklı şiir yazdığı Eyüp Dede İsyanî ve yine şiir yazdığı Potik Dede yer almaktadır.(1)

Aşık Daimî ölümünün 41 yılında türkülerle anıldı

Özellikle yaşamının son 20 yılında birçok genç ozanı etkilemiştir. Uzun yıllar birçok sanatçı ve ozana bağlama dersleri vermiştir. Türkiye ve Avrupa'nın çeşitli kentlerinde konserler vermiş, onlarca kaset ve plak doldurmuştur. Şiirlerinde sevgi, doğa ve her türden ayrımcılığı eleştiren, insan ögesini öne çıkaran konuları işlemiştir. Kızı Yadigâr Aydın Orhan tarafından hazırlanan Daimi'nin tüm şiirleri ve deyişlerinin toplandığı kitap "Aşık Daimî, Hayatı ve Eserleri" (1999) adıyla yayınlanmıştır. Sezen Aksu, Ahmet Kaya, gibi sanatçılar Aşık Daimi'nin eserlerini albümlerinde seslendirmişlerdir. Sezen Aksu; "Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım", Ahmet Kaya "Gitme turnam, gitme" adlı eserlerini başarıyla yorumlamıştır.

Aşık Daimî 17 Nisan 1983 tarihinde İstanbul'da ölmüş ve Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir.(2)

 

Aşık Daimî ölümünün 41 yılında türkülerle anıldı

Pek çok türküleri Türk Halk Müziğine kazandıran Halk Ozanının, her gün radyo ve televizyonlarda izleyip dinlediğimiz şu iki eseri Aşık Daimi’ye aittir.

Bir Seher Vaktinde

Bir seher vaktinde indim bağlara
Öter şeyda bülbül, dil yarelenir
Bakmaz mısın sinemde dağlara
Derdim dökmeye dil yarelenir

Boş geçirmeyelim gel bu çağları
Dolaşalım sahraları dağları
Bir gün gazel döker ömrün bağları
Eser sam yelleri dal yarelenir

Daimi’yim yanar aşkın çırağı
Dostun muhabbeti cennet otağı
Ancak şu dünyada derdim ortağı
Sazım figan eder tel yarelenir

Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahim

Ne ağlarsın benim zülfü siyahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Göklere erişti figânım âhım
Bu da gelir bu da geçer ağlama

Bir gülün çevresi dikendir, hardır
Bülbül gül elinden âh ile zardır
Ne de olsa kışın sonu bahardır
Bu da gelir, bu da geçer, ağlama

Daimî’yim her can ermez bu sırra
Gerçek âşık olan yeter o nûra
Yusuf sabır ile vardı Mısır’a
Bu da gelir bu da geçer ağlama. (3)

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com
Sonnotlar

(1) https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/daimi-ismail-aydin

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%82%C5%9F%C4%B1k_Daimi

(3) Aydın Orhan, Yadigâr (1999). Âşık Daimî Hayatı ve Eserleri. İstanbul: Can Yay

Erdoğan; ın Yeni Anayasa Topuna Girecek Olursa Özgür Özel Biter
Farkında mısınız, dikkatinizi çekti mi?


Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN;  Meclisin kurulduğu gün olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı için Anıtkabir ve Mecliste düzenlenen törenlere katılmadı ama, bir cemaat liderinin cenaze namazına katıldı. 


23 Nisan Bayramını yok sayan bu ERDOĞAN'ın; hayatın olağan akışına göre,  23 Nisan gecesi Mecliste verilen resepsiyona da katılmaması gerekmez miydi?


Gerekirdi tabi. 


Ancak,  ERDOĞAN;  Mecliste gece verilen resepsiyona katıldı. Neden acaba?


ERDOĞAN; bu resepsiyonu fırsata çevirmesini bildi ve CHP Genel Başkanı Özgür ÖZEL ile yakın temas kurarak birlikte çay içtiler ve Özgür ÖZEL'in yapmayı düşündüğü saray ziyaretinde mutabık kaldılar. 


ERDOĞAN'ın ağzı kulaklarına varıyordu, çok mutluydu bu yakınlaşmadan. 


Haksız da değildi. 


Bize göre,  yapılacak olan bu görüşme, ERDOĞAN ve ÖZEL ikilisi arasında bir bilek güreşi olacak. 


Özgür ÖZEL'in bu görüşmedeki ana amacı; kazanılan yerel yönetimler yoluyla,  halka daha fazla hizmet sunarak partisini güçlendirip,  2028 seçimlerinde iktidara yürümek, bu nedenle merkezi yönetimin vesayeti altındaki yerel yönetimlerin,  hizmet için gerekli finansı sağlamak, büyük projelere onay alabilmek için,  merkezi yönetimden,  yani ERDOĞAN'dan destek almaları,  onun engellemeleriyle karşılaşmamaları gerekiyor, işte ÖZEL bu nedenle, gerekli desteği sağlamak amacıyla ERDOĞAN'a yaklaşarak onunla görüşmek, ilişkileri sıcak tutmak istiyor. 


ERDOĞAN; ÖZEL'in kendisiyle görüşerek ilişkileri sıcak ve samimi tutmak isterken güttüğü bu amacın,  mutlaka farkında. ERDOĞAN; CHP ve lideri ÖZEL ile iyi ilişkiler içine girerek CHP'nin yerel iktidarına destek olduğunda,  bunun kendisine değil CHP'ye prim getireceğinin de çok farkında. 


Kimse bize ön yargılı demesin ama, artık 22 seneden bu yana ERDOĞAN'ı çok iyi tanıdık. Ülke yararına da olsa,  kendisine ve partisine yarar sağlamayacak hiçbir icraatın içine girmez ERDOĞAN. 


Peki o zaman ERDOĞAN;  Özgür ÖZEL ile görüşecek olmaktan dolayı niçin mutlu, niçin ağzı kulaklarına varıyor ve pozitif bir görüntü sergiliyor. 


Çok açık. Demokratik bir anayasadan asla yana olmayan, özgürlükleri halkına çok gören, Anayasa Mahkemesi kararlarını dahi uygulamayan, keza Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamayarak yok sayan, yargı bağımsızlığına karşı,  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yerine tekrar parlamenter sisteme dönmeye asla taraftar olmayan, birkaç kişinin anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü ve protesto haklarını kullanmaya kalkmaları halinde, göstericileri gözaltına aldıran ve bu hakların kullanılmasına tahammül edemeyen, özgür basına karşı, darbe anayasası olarak suçladığı birçok değişikliğe uğramış mevcut anayasayı dahi uygulamayan bir ERDĞAN; aslında,  mevcut anayasadan dahi daha antidemokratik, cumhuriyetin kuruluş ilkelerini ortadan kaldıracak, özelikle laiklik ilkesini anayasadan silecek olan kafasında planladığı yeni anayasa tartışmalarına,  ana muhalefet partisi CHP ve Özgür ÖZEL'i de dahil etmek ve yeni anayasa tartışmaları minderine çekmeyi amaçlıyor. 


Bu nedenle, Özgür ÖZEL'in dikkatini çekiyoruz buradan. 


Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı Can ATALAY ve KAVALA ve DEMİRTAŞ hakkında verilen ve diğer Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmadan, ERDOĞAN'ın;  yeni anayasa ve özgürlükler konusundaki samimiyeti,  bu şekilde test edilmeden, ERDOĞAN ile asla ve asla yeni anayasa konusunda tek kelimelik dahi bir diyaloga, görüşme ve tartışmaya girilmemelidir. 


Bu kararlı duruş mutlaka sergilenmeli ve ERDOĞAN bu konuda ısrarcı olursa, yani, yeni anayasanın  görüşme gündemine dahil edilmesinde ısrarcı olursa, hiç taviz vermeden,  ERDOĞAN ile başlayan görüşmeye o anda ve derhal  son verilerek toplantı yeri terk edilmelidir. 


2019 yerel seçimlerini kazanarak;  İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Mersin,  Muğla gibi belediyelerimizi yöneten CHP, merkezi yönetimin başı olan ERDOĞAN'ın desteğini almadan, onun kösteğine ve belediye meclisinde azınlık olunmasına rağmen başarılı hizmetler vermişler ve 31 Mart yerel seçimi,  bu başarılı hizmetler sayesinde fazlasıyla yeniden kazanılmıştır. Bu nedenle, ERDOĞAN'ın desteğini alacağız savıyla, yeni anayasa konusunda taviz verilerek,  ERDOĞAN ile görüşmekte ısrarcı olunması, halka hizmet için kaçınılmaz değil, bilakis vatana ihanettir. 


Buradan tekrarlıyoruz, ÖZEL sakın ola ki; ERDOĞAN'ın oyununa gelerek yeni anayasa masalına kanarak,  asla topa girmemelidir. ERDOĞAN tarafından,  yeni anayasa konusunun da,  görüşmenin gündemine alınmasının dayatılması halinde, görüşmeye derhal son verilmeli ve 2019 ruhuyla,  yerel iktidarda halka hizmet verilmeye devam edilmelidir. 


CHP de bu güç vardır.


24/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

23 Nisan'ın Anlamı Ve Önemi
Her 23 Nisan gününde; 23 Nisan 1920 tarihinde ATATÜRK tarafından açılan ve günümüzün,  hukukun üstünlüğüne dayalı laik ve modern Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşuna, saltanat ve halifeliğin kaldırılışına giden yolun ilk durağı olan, devrim yasalarını çıkaran Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşunun yıldönümünü, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak, büyük bir coşkuyla kutluyoruz. 


23 Nisan 2024 Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşunun 104. yıldönümünü kutladığımız tarihi ve anlamlı günlerimizden biridir. 


Her 23 Nisan günlerinde kutladığımız bu bayram; ATATÜRK tarafından çocuklara armağan edilmiş ve bu nedenle adında çocuk bayramı sözü varsa da; bu bayramın asıl anlam ve önemi;  saltanatın ve halifeliğin reddedilerek,  Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulup açıldığı ve egemenliğin, kayıtsız ve şartsız millete ait olduğunun kabul ve tescil edildiği kutlu günün 104. yıldönümü olmasıdır. 


Dünyada, yarının büyükleri olan çocuklara armağan edilen ilk ve tek bayram olmasının da,  ayrı bir anlamı ve önemi bulunmaktadır. 


Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN'ın; önceki yıllarda 23. Nisan gününü, salt çocuk bayramına indirgeyerek, bu günün anlam ve önemini hafife alması ve bu günü,  ATATÜRK'ü kabrinde ziyaret edip onu anmayarak, egemenliğin tecelligahı Türkiye Büyük Millet Meclisindeki özel oturuma katılmayarak, Türkiye Büyük Millet  Meclisinin bulunduğu devletimizin başkenti Ankara dışında, İstanbul ilinde çocukça ve çocuklarla, alternatif bir törenle kutlaması,  egemenliğin asıl sahibi, oylarıyla kendisini Cumhurbaşkanı olarak seçen Türk Milletine ve onun iradesine büyük bir saygısızlıktır. 


ERDOĞAN'ın bu bilinçli tavrı; milli iradeyi, milletin egemenlik hakkını yok saymak, reddetmek, egemenliğin millete ait olduğunu inkar etmek, kaldırılan saltanatın  hortlatılarak, Osmanlıda olduğu gibi egemenliğin tek başına kendi uhtesinde olduğunun dolaylı olarak ifadesidir. 


104. Kuruluş yıldönümünü kutladığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir diğer önemi; ülkemizin emperyalist devletlerle giriştiği kurtuluş savaşına karargahlık yapmış olması ve bu savaşın yönetilmesi ve kazanılmasında oynadığı etkin rolüdür. 


Bu nedenle; 1920 ve 1930'lu  ATATÜRK döneminin, ATATÜRK devrimlerinin gerçekleştirildiği,  Cumhuriyetin ilan edildiği, saltanatın ve hilafetin kaldırıldığı yılların Türkiye Büyük Millet Meclisine,  Gazi Meclis denilmektedir. 


Burada yeri gelmişken tekrar belirtmekte ve altın çizmekte fayda görüyoruz.  Özellikle,  AKP'nin iktidara geldiği yıllardan günümüze kadar geçen geçen süre içinde,  her görüşün temsil edilmesi gereken çoğulcu demokrasiye son vererek demokrasiyi çoğunluğun iradesine indirgeyen ve çoğunluğun iradesini mutlak ve üstün gören, meclisteki çoğunluğuna dayanarak,  muhalefeti yok sayıp,  sadece kendi çoğunluk iradesini hakim kılan,  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini getirerek Meclisi işlevsiz kılan, FETÖ denilen terör örgütünü bilinçli bir şekilde devletin kurumlarına yerleştiren, aynı menzile doğru beraberce yol alırlarken illegal FETÖ paralel yapı ile ihtilafa düşen AKP ve onun lider ERDOĞAN'ı devirmeye yönelik,  2016 Fetö darbe girişimi sırasında bombalanan günümüzün işlevi tamamen yok edilen ve içi boşaltılan Türkiye Büyük Millet Meclisine,  gazi meclis denilmesini şiddetle reddediyoruz. 


Bu ülkenin tek gazi meclisi vardır ve o da; kurtuluş savaşına karargahlık yapan, savaşın kazanılmasında etkin bir rol üstlenen, sonrasında Cumhuriyeti ilan eden, saltanatı ve hilafeti kaldıran,  kararların alındığı, çıkardığı yasalarla ATATÜRK devrimlerine imza atan,  1920 ve 1930'lu ATATÜRK döneminde faaliyet gösteren,  Türkiye Büyük Millet Meclisidir. 


FETÖ tarafından gerçekleştirilen darbe girişimi sırasında 15. Temmuz.  2016 günü gecesi bombalanan meclisin bombalanma nedeni, iktidardaki legal ve meşru yönetim ile devlet kadrolarına yerleştirilen illegal ve paralel yönetim arasındaki güç ve iktidar mücadelesi ve  kavgası olup, meclisin bu yüz kızartıcı nedenle bombalanmasından bir gazi meclis sonucu ve efsanesi asla çıkarılmamalıdır.  


Yasama, yürütme ve yargıdan oluşan ve kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olan ulusal egemenliğin en önemli erki olan yasama erkini,  Türk Milletini temsilen onun adına kullanan Türkiye Büyük Millet Meclisinin 104. kuruluş yıldönümünü;  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında Türk Milletine dayatılan ucube sistemin,  yüce meclisi işlevsiz bırakması, yasama yürütme ve yargı yetkisini tek adamda toplaması,  milletin egemenliğini reddetmesi  nedeniyle, bu sene de buruk bir şekilde kutlayacağız. 

Buruk kutlayacak olsak da; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, tüm ulusumuza ve çocuklarımıza kutlu ve mutlu olsun. 

Bizlere, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve bu bayramı kazandıran Yüce ATATÜRK'e ve tüm emeği geçenlere şükran ve minnetlerimizi sunuyoruz, hepsine Allahtan rahmetler diliyoruz, mekanları cennet olsun.


22/Nisan/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Olası Erdoğan Ve Özgür Özel Görüşmesi Ve Muhtemel Sonuçları
Yerel seçimlerden başarıyla ve birinci olarak çıkan,  birçok büyükşehir, şehir, ilçe ve belde belediye başkanlıklarını kazanarak yerel iktidarı eline geçiren CHP'nin yeni genel Başkanı Özgür ÖZEL'in; bir ezberi bozarak, ilk önce bayramda ERDOĞAN'ı arayarak bayramlaşması ve sonrasında,  önümüzdeki günlerde ERDOĞAN ile yüz yüze görüşme kararı alması ve bu görüşmeyi gerçekleştirecek olması, ülkenin karpuz gibi ortasından ikiye bölündüğü ve insanların  iki kutba ayrıştığı ve siyasetin had safhada gerginleştiği günümüzde, bu bölünmenin ve gerginliğin yumuşatılması adına çok isabetli ve yerinde bir karardır. 


Özgür ÖZEL'i,  bu siyasetçi olgunluğundan dolayı kutluyoruz. 


Dileriz bu görüşme;  ülkemizde genel, yani merkezi yönetimin başında olan  iktidar ile yerel yönetimin başındaki, yerel iktidarı kazanmış olan  ana muhalefet partisi CHP arasında,  ülke yararına bir işbirliğine vesile olur. Samimi dileğimiz budur. 


Ancak, ERDOĞAN'ın; 31 Mart seçiminden sonra çeşitli ortamlarda yaptığı,  kamuoyuna yansıyan konuşmalarından, 31 Mart yerel seçimlerindeki yenilgisini, CHP'nin seçim başarısını kabullenmediği, anayasal bir yönetim şekli olan yerel yönetimleri ve yerel iktidarı yok saydığı, ülkede tek bir iktidarın olduğunu, o iktidarın da genel ve merkezi yönetim iktidarı olduğunu, bu iktidarın sahibinin de, 14 ve 28 Mayıs seçimlerini kazanan kendisinin olduğunu savunduğunu görüyoruz. 


Anayasal bir gerçek olmasına rağmen,  yerel yönetimlerin ve yerel iktidarın  varlığını kabul etmeyen, ülke genelinde yerel yönetimlerin yüz de seksenini kazanan,  ülkenin insan sayısı ve ekonomisi olarak çoğunluğunu yerelde yönetme hakkını kazanmış bulunan CHP'nin bu başarısını ve yereldeki iktidarını içine sindiremeyen ve kabul etmeyen ERDOĞAN'ın;  bu kafa yapısı ve anlayışla,  Özgür ÖZEL ile yapacağı görüşmesinin,  ülkeye bir yarar sağlamayacağı, aslında, iktidarını ellerinde tuttukları yerel yönetimlerin, yani belediyelerin halka hizmet yarışında muhtaç oldukları kredi ve sair parasal kaynakların elde edilmesi ve bazı projelerin hayata geçirebilmesi için merkezi yönetimin,  yani ERDOĞAN'ın onayına ihtiyaç duyulmasından kaynaklı bir işbirliği arayışından dolayı zorunlu olarak ERDOĞAN ile yüz yüze  görüşmek isteyen CHP Genel Başkanı ÖZEL'in, özellikle bugün yerel yönetimler çalış tayında yaptığı güzel konuşmasında da açıkladığı gibi, CHP'nin yerel yönetimlerdeki olası başarılarını basamak yaparak,  2028 de yapılacak olan seçimlerde birinci parti olmayı hedefleyerek iktidara yürümekte olduğunu göremeyecek kadar akılsız olmayan ERDOĞAN'ın,  CHP ve Özgür ÖZEL'in bu iktidar yürüyüşüne izin vermeyeceği,  Özgür ÖZEL'in ülke yararına uzatmak istediği eli havada bırakacağı büyük bir olasılıktır. 


Açıkladığımız nedenlerle, ERDOĞAN Özgür ÖZEL'e randevu verecek ve makamında kabul ederek, basına poz verecek, KILIÇDAROĞLU'na karşı yaşayamadığı, Özgür ÖZEL'i ayağına getirme başarısını kazanan partili bir Cumhurbaşkanı olma hazzını yaşayacak ve bu görüşme bir protokol görüşmesi sınırları içinde gerçekleşecek ve kalacak, CHP'nin ve Özgür ÖZEL'in, yerel yönetimlerde başarılı olarak iktidara yürümesinin önünü kesmek için asla kalıcı bir işbirliğine dönüşmeyecektir. 


Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN, her zaman olduğu gibi ülkenin yararını değil kendi iktidarının yararını ve  geleceğini önceleyecektir. Aksi, ERDOĞAN'ın siyaset anlayışının doğasına aykırıdır. 


Ancak, bu ziyaret kalıcı bir işbirliğine dönüşmese de, Özgür ÖZEL;  ben,  ülkemin yararını düşünerek elimden geleni yaptım,  elimi uzattım,  ancak,  ERDOĞAN uzattığım eli havada bıraktı deme hakkını kazanacaktır. Bu dahi,  Özgür ÖZEL ve CHP adına olumlu ve artı bir adım olacaktır.


20/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Halk otobüsünde rastladığım şampiyon
16 Nisan 2024 günü Kızılay’dan Batıkent’teki evime gitmek üzere bir özel halk otobüsüne bindim. Sakallı birinin yanındaki boş koltuğa oturup gazetemi açarak okumaya başladım. 

Bir süre sonra yandaki adama bir göz attım, aman Tanrım birden şaşırdım, adamın yanımdaki adamın iki eli dirsekten biraz aşağısından olmak üzere kolları yoktu. Adama birden, “aman Allah’ım senin ellerin nerede” diyerek adama şaşkınlığımı dile getiriverdim. Adının Hamid Demir olduğunu ve engellilerde dünya yüzme şampiyonu olduğunu öğrendiğim bu sakallı adama daha çok şaşırıp hayranlık duymaya başladım. Hemen okumakta olduğum gazeteyi bırakarak iki elleri olmayan esmer ve sakalı ile Hazreti Ali’ye benzettiğim bu şampiyona yöneldim. 

İki elleri doğuştan olmayan Hamid Demir, Ankara Yenimahalle ilçesi Gazimahalle’de oturuyormuş. Otobüs bu mahalleden geçtiğinden ve durağa yaklaştığımız için yaşamı hakkında daha çok bilgi almak için de telaşlandım. 32 yaşında Çalışma Bakanlığında çalışıyormuş, kendisine acele sormamla şunları anlatmaya çalıştı:

 “Yüzmeyle uğraşıyorum milli sporcuyum, 95 tane madalyam var, Londra’da birinci oldum. Yeni evlendim, 20 yıldır sporla uğraşıyorum”. 

Engelli halini kendimce sorgulamak için, hani derler ya “çok yakın akraba ile evlilikten doğan çocukların sakat olma olasılığı daha fazladır”, diye bir düşünce var; ona annenle baban yakın akraba mı idi, dedim. O şöyle yanıtladı:

“Doğuştan engelliyim, annemle babam yakın akraba değildi. Bu engelli halimin neden olduğunu bilmiyorum, araştırdık ama nedenini bulamadık. Benden sonra iki tane kardeşim var onlarda bir engel yok”. Durak yaklaştığı için ona kısa kesik kesik sordum, o da kısa kısa şöyle yanıtlar verdi:

“Dünya şampiyonu olan bir arkadaşım var o da engelli. 95 madalyam var, uluslararası ülkemizde olmak üzere. Eşim ev hanımı. Öbür kardeşlerim de herhangi bir engel yok. Çalışma Bakanlığı Çalışma Genel Müdürlüğü’nde çalışıyorum. İş ve işverenle ilgili alanda çalışmalarımız var.  Gazi mahallesinde oturuyorum, Gazi Yüzme havuzu bize yakın orada antrenman yapıyorum.  Günde iki üç antrenman yaptığımız günler oluyor, mayomuz kurumadan havuza girdiğimiz anlar oluyor. 

Çalışma Bakanlığında çalışan sakallı Hamid Demir’i otobüsün içinde ilk gördüğümde, muhtemelen bu imam, diye düşünmüştüm. Bu kara sakallı şampiyona, bu sakallı halinizle Çalışma Bakanlığında çalışırken, bir engel teşkil etmiyor mu, diye sorduğumda, “yo bir engeli yok” dedi. Kendi kendime sakallılar, tarikatçılar kamuda toplumda yönetim eliyle arttıkça Talibanlaşıyor muyuz yoksa diye aklımdan bir düşünce geçiverdi. 

Bu engelli halinizle kendinizi iyi yetiştirmişsiniz, diye sorduğumda şöyle dedi: “Anne babama çok teşekkür ederim, onların büyük desteğini gördüm. Yeteneklerimi keşfetmekte her zaman yanımda oldular, her zaman beni desteklediler; şükür Allaha işimden de yaşantımla da memnunum, engel bence insanların vücudundan ziyade kafasında düşüncesindedir.”

Durakta inmeden önce, önümüzdeki bir genç kıza cep telefonumu vererek şampiyon Hamid Demir’le bir fotoğrafımız çektirdim.

Elleriniz olmadığı halde telefonla nasıl konuşuyorsunuz, nasıl arama yapıyorsunuz, diye sorduğumda, iki eli de olmayan ve engelli dalında dünya şampiyonu olan 95 madalyalı Hamid Demir, telefonunu çantadan ite kaka çıkardı, iki odun parçası gibi duran kolları ile telefonunu bu iki kol arasına ve göğsüne dayayarak, kolun bir kemik çıkıntısından tuşlara dokundu ve telefonunu açtı. Onun ineceği Gazimahallesi’ndeki durağa geldiğimizden vedalaştık o durakta indi.  Maharetine şaşıp kaldığım bu şampiyonumuza başarılar diledim. 

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com




Doğuştan bedensel engelli, 29 yaşındaki milli yüzücü Hamit Demir, yaklaşık 11 yıldır süren profesyonel spor yaşamına 92 madalya sığdırdı.


Siyaset bilimi üzerine yüksek lisansını tamamlayan ve engelli bireylerin anayasal hakları üzerine çalışmalar da yürüten Demir, gelecekte Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) çatısı altında milletvekili olarak mücadelesini sürdürmeyi hayal ediyor.


Hayatını birçok başarıyla zenginleştiren Demir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1992'de doğuştan engelli birey olarak dünyaya geldiğini, bunun kendisi için sadece bir farklılık olduğunu, bu nedenle de çok fazla üzerinde durmadığını söyledi. Demir, "Bu durumu kadın-erkek gibi cinsiyet farklılığı gibi bir başka farklılık olarak gördüm. Hepimiz birbirimizden farklıyız, ideolojilerimiz, yaşam tarzımız ve dünyayı algılayışımız her şeyimiz bir farklılıktan ibaret. Bedensel engelim de bunun gibi diğer bir farklılık olarak gördüm." diye konuştu.


Her zaman hayata pozitif yaklaştığının altını çizen Demir, "Neler yapamadığım değil ne yapabileceğim üzerinde durdum. 2015 yılında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldum. Yine 2020 yılında da Hacıbayram Veli Üniversitesi'nde Siyaset ve Sosyal Bilimler alanında yüksek lisansımı tamamladım. Akademik kariyerime de doktora yaparak devam edeceğim." dedi.


Yüzme sporu ile 2010'da tanıştığını aktaran Demir, yaklaşık 6 ay içinde yüzmeyi öğrendiğini söyledi. Demir, ilk su ile tanıştığında kendini boğulacakmış gibi hissettiğini belirterek, şöyle devam etti:


"Adeta havuz kazan gibiydi ve benim için daha zordu. Çünkü, fiziksel anlamda bir sürü dezavantajım var. Yüzme, bir meydan okuyuş. Çünkü, yer çekimine meydan okuyorsun. Yüzmek, benim için hayatımın olmazsa olmazı. Başarı ve madalyalar da bu sevincin ekstrası oluyor. Çalıştım ve sonunda birçok madalyanın sahibi oldum. 2013 yılında ilk kez milli sporcu olarak Brezilya'da Türkiye'yi temsil ettim."


Bugüne kadar katıldığı ulusal ve uluslararası yarışmalarda çok sayıda başarıya imza atan Demir, "Bugüne kadar 92 madalya kazandım ve 25 kere de milli mayoyu giydim. Onun dışında da farklı müsabakalarda yer aldım." diye konuştu.


"En büyük amacım milletvekili olarak milletin meclisinde yer almak"

Sporun yanı sıra akademik hayatta da başarılara sahip olan Demir, topluma karşı herkesin sorumlulukları olduğunu ve buna göre yaşaması gerektiğini söyleyerek, sözlerine şöyle devam etti:


"Birikim ve tecrübelerin aktarımı çok önemli. Ben başardım ama benim gibi keşfedilmeyi bekleyen bir sürü engelli birey var. Bu tecrübelerimi onlara aktarmak istiyorum. Benim gibi engelli olan bireylerin hak mücadelesinde onların yanında olmak istiyorum. En büyük hayalim ve amacım, benimle aynı kaderi paylaşan kişilerin sözcüsü olmak ve milletin meclisinde yer almak. Onun dışında da doktora eğitimime devam etmek ve sahip olduğum birikimleri, zorlukları aktararak, başkalarının bu zorluklar karşısında nasıl baş edebileceklerini aktarmak istiyorum. Ben, bunun en canlı örneğiyim."


İlk aşamada, doktora sonrası üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapmak istediğini dile getiren Demir, "En büyük amacım ise milletvekili olarak milletin meclisinde yer almak. Bunun dışında Sayın Cumhurbaşkanımızla görüşebilmek istiyorum. Kendisiyle konuşmak istediğim şeyler var. Uygun görürlerse görüşmeyi çok isterim." dedi.


Milli yüzücü, şunları kaydetti:


"En temel sorunlar, erişilebilirlik. Çünkü, tesislerin erişilebilirliği önemli. Bunun yanı sıra ehliyet ile ilgili sorunlar yaşıyoruz. Ulaşım büyük sıkıntı. Ben toplu taşımayı çok kullanamıyorum, çok zor oluyor. Ehliyete ilişkin yönetmelikte sorunlar mevcut. Bununla ilgili sorunlar aşılırsa çok mutlu oluruz. Erişilebilirlik herkesin hakkı, bunun pratik ve eylemsel olarak gerçekleştirilmesi gerekiyor."


Demir, engelli bireylere de şöyle seslendi:


"Yapabildiğiniz şeyleri keşfedin. Çünkü, hepimiz için hayatın bir başlangıcı ve bitişi var. Önemli olan bu başlangıç ve bitişte neler yapabildik. Bu çok önemli. Zorluklara takılıp köşeye çekilmek çok basit. Önemli olan zorlukları aşabilmek ve onlarla yaşayabilmektir. Bunun üzerine de bir şeyler ekleyip başarı elde edebilmektir. Herkesin bir potansiyeli var. Hayatın içinde yer alabilmek için birbirimize benzemek zorunda değiliz. Hepimiz, farklıyız ve toplumu zengin kılan şey de bu. Bu farklılığın bir parçası olarak potansiyelimiz ölçüsünde hayatın içinde yer almalı ve bir şeyler üretmeliyiz."


Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.


*

Paralimpik Milli Yüzücü Hamit Demir "İş'te Ben!" de bizlere en büyük başarının mücadele etmek olduğunu anlatıyor. 12 yıllık profesyonel yüzücülük yapan Hamit Demir, ulusal ve uluslararası alanda katıldığı yarışmalarda 95 madalya kazanarak ülkemizin adını dünyaya duyurmaya devam ediyor. Hep birlikte bu başarıyı içtenlikle kutluyoruz.


“yeni nesil” Laterna TV, entelektüel içerikleri eğlenceli hâle getirerek sunan dijital medya!


Hamit Demir:  

En Büyük Başarı Mücadele Etmek / İş'te Ben! - Paralimpik Milli Yüzücü 

2009 yılında yüzmeye başladım. 9 5 madalya aldım.

Kayıp Cüzdanım
Bu yazımda kaybettiğim cüzdanımla ilgili yazmak istedim. 

Yaşam Yokuşum adlı bir kitabım yayınlanmış, kitabımı isteyen eş dost yakınlarıma göndermek telaşı ile 1 Nisan 2024 günü, Zafer Çarşısı’ndaki yayınevinden yanıma her biri 500 sayfadan fazla beş tane kitabımı aldım, sırtımda çantam elimde kitaplar olduğu halde, Ulus Merkez PTT’den kitapları göndermek üzere Sıhhıye Köprüsünün altındaki duraklardan bir halk otobüsüne bindim. Elimdeki poşette ağır kitaplar olduğu halde boş bulunan en öndeki koltuğa zorlukla bindim. Yeni bir kot pantolon almıştım, panolunun arka cepleri pek derin değildi. Telaş ve yorgunlukla ve de zorlukla koltuğa bir iki ıkınarak bindim. Muhtemelen zorlukla bindiğim o koltuğa binerken cüzdanımı düşürdüğümü sanıyorum.

Ulus’a gelip PTT de kitap kolilerini torbalara konduktan ve adresler yazıldıktan sonra, ceplerimi bir aradım, cüzdanım yoktu. Cüzdanımda, kolileri gönderirken lazım olacak düşüncesi ile bir ATM den para çekmiştim, 500 lira civarında para, atmış beş üstü kartım, çeşitli banka kartlarım, kimliğim vardı. Cüzdanım kaybolduğu anlaşılmıştı, üzüntü içinde beri öte arandım, PTT memuru benim kitap kolilerimi bir yana itti, “geçmiş olsun parayı getir işlem yapalım” dedi.

Dışarı çıktım, üzüntüden ne yapacağımı bilemez halde, Posta Caddesinden yukarı doğru yürümeye başladım. Merdivenlerden aşağı indim, cami avlusuna doğru yöneldim. Şadırvanda abdest alanların yanındaki banka oturdum, yan bankta bir adam oturuyordu ona başımla selam verip oturdum ama ne yapacağımı ne konuşacağımı bilmez halde tanımadığım yanımda oturan adam kayıp cüzdanı anlattım. İçinde 500 civarında param, çok çeşitli kartlarım gitti. Adam “hiç para yok mu”, dedi.  Ben yok, dedim. Adam cebinden “şunu yol parası yap” diye cüzdanından 25 lira çıkarıp bana verdi. Ben telefon numaranı ver paranı ödeyeceğim, dedim. Adam geçmiş olsun, üzüldüm, vallahi olmaz, ben Allah rızası için veriyorum”, dedi. Adama teşekkür ettim, hemen metroya yöneldim, Batıkent’deki maaş aldığım bankaya gidip para alayım, kartlarımı iptal ettireyim diye üzüntü ve telaş içinde acele yürüdüm. 

Metroya geldim, 65 yaş üstü kartım yok, güvenliğe durumu üzüntü içinde “acele para almaya kartlarımı iptal etmeye gidiyorum” dedim. Görevli memur “geç” dedi ve metroya bindim. Batıkent’teki bankada kartlarımı iptal ettirdim, Ostim’de başka bir bankadan kartlarım vardı, onları da iptal ettirdim. Yanıma bir miktar para alarak cüzdan peşinde koşmaya başladım.

Ertesi gün, aradan üç dört gün geçmesine karşın, cüzdanımı kaybettiğim Sıhhiye Ulus arasında Opera’da bulunan Solmaz Kılıçtepe Polis karakoluna gittim. Bir ümit, oradaki polis karakoluna, bulunup verilmiş olabilir düşüncesi ile, kimliğimi, cüzdanımı, kartlarımı Sıhhıye Ulus arasındaki otobüslerde kaybettiğimi söyledim. Memur çekmeceyi çekerek beş altı tane para cüzdanı, bir tomar çeşitli kimlikler çıkarıp aramaya başladı. Benim gibi nice kimseler kimliklerini, cüzdanlarını kaybettiklerini gördüm. Demek ki, bir karakolda böyle ise, öteki karakollarda da böyle kayıp cüzdan ve kimlik vardır diye düşündüm.

Cüzdan ve kartlarımı kaybettiğimi oğlum Ümit Bülent’e bildirince, o hemen ilgili nüfus idaresinden ertesi günü randevu almış, sabahın 8.40ında randevu vermişler. Bu kimlik kayıplarında 300 lira alıyorlarmış, bir gün önce yatırdığımız 300 liranın dekontu ile Varlık Mahallesindeki nüfus idaresinde gittik. Orada on parmağın onunun da parmak izini alıyorlarmış; yaşım ilerlediği için benim parmak uçlarım düzleşmiş, memur bir türlü parmak izimi alamadı, yarım saatte zorlukla parmak izlerini alabildi.

Belki bulunur düşüncesi ile ilişikteki kayıp ilanını yazıp şoförlere verdim, belli noktalara yapıştırarak astım, şimdi kayıplarımı beklemeye başladım.

Dört gün içinde kimlik kartım gelince, banka kartlarını iptal edip yenilerini almaya başlayınca rahatladım. Ama öteki sosyal kurumlara giriş kartlarım da gitmişti. Muhtemelen cüzdanımı bulan kişi içindeki beş yüz lira civarındaki parayı alıp, kartlarımı da ya saklamış ya da çöpe atmış olabilir diye düşündüm. Çevreden bazı kimseler, “kartlarını polise tutanakla kaybettiğini bildir, gazeteye de “hükümsüzdür” diye ilan ver ki, senin adına kötü işlemler için bir delil olur” dediler. Bilmem sonuç ne olacak. İnanın para bir yana cüzdanın içindeki kartlarıma çok üzüldüm; temassız kartlarımla işlem yapılmaması için tüm kartlarımı iptal ettirdim, demek ki adam yani bulan kişi 500 lira civarındaki para için cüzdanımı tutmuştur.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Akşener Muamması
İYİ PARTİ serüveni zikzaklarla dolu olan ve  son yerel seçimlere tek başına ittifaksız  girerek ve ülkenin ana muhalefet partisini ve sevilen iki mensubu İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlarını yerden yere vuran,  onları korkaklıkla ve hırsızlıkla suçlayacak kadar küçülen, partisi İYİ Partiyi yerel seçimlerde büyük bir hezimete uğratan ve bu hezimeti  göz göre göre davet eden  AKŞENER;  bu akıl almaz siyasi hatayı niçin yaptı diye herkes kafa yorarken; bendeniz,  AKŞENER'in bu politik zikzaklarını yeniden akıl ve muhakeme süzgecinden geçirdikten sonra, bir iddia sınırını aşmamak üzere,  sanırım kesin olmayan bazı sonuçlara ulaştım ve bu yazımda bu konuyu işleyeceğim. 


Meral AKŞENER yılların poltikacısı onu kimse acemilikle suçlayamaz. 


AKŞENER; İyi Partiyi kurdu ve zamanın CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU'nun yerinde bir kararı ile CHP'den emanet olarak verdiği CHP milletvekilleriyle mecliste grup kurarak seçimlere katılabildi ve meclisteki yerini aldı. AKŞENER, CHP ve KILIÇDAROĞLU'nun bu jestinden çok memnun ve mutlu oldu ve sonucunda 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimlerine gidilen süreçte KILIÇDAROĞLU'nun ittifak çağrısına olumlu yanıt vererek,  oluşturulan altılı masanın CHP'den sonraki ikinci büyük partisi olarak masadaki yerini aldı. 


Altılı masanın ikinci büyük ortağı olan AKŞENER;  Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilen süreçte,  altılı masanın liderler toplantısının tümüne katıldı. Bu toplantılarda neler konuşulduğunun detaylarını tam bilmesek de,  bu toplantılarda konuşulanlardan,  AKŞENER'in; 14 Mayıs 2023 de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde, altılı masanın lideri KILIÇDAROĞLU'nun Cumhurbaşkanlığına aday olmak istediğini anlayamayacak kadar geri zekalı olması,  asla mümkün değildir. 


Kaldı ki;  o süreçte,  KILIÇDAROĞLU birçok projesini ve seçimi kazandıklarında yapacaklarını medyadan açıkça kamuoyu ile paylaşıyordu. Seçildiğimizde şunu yapacağız bunu yapacağız demiyor,  sürekli birinci tekil şahıs konuşarak yapacağım edeceğim diyordu. 


Seçildiğinde yapacağını halkımıza deklere ettiği vaatlerinden en önemlisi neydi? bir hatırlayınız lütfen. 


Döviz cinsinden,  kar garantili olarak yap işlet devret yoluyla  yapılan, devletimizin hazinesine büyük yük olan,  fakir halkın vergilerinden toplanan paraların transfer edildiği,  tırnak içinde KILIÇDAROĞLU'nun beşli çete dediği iktidar yanlısı şirketlerden,  haksız olarak kazandıkları,  hazineden çaldıkları  418 milyar doları kuruşuna kadar çatır çatır geri alacağını vaat etmiyor muydu, kendisinden korkan beşli çete tabir ettiği şirketlerin aracılar koyarak kendisine ulaşmak istediklerini,  ancak buna izin vermediğini her vesileyle açıklamıyor muydu?


Açıklıyordu tabi. 


Özetlersek, KILIÇDAROĞLU açıkça söylemese de,  birinci tekil şahıs konuşarak,  seçilirsek şunu yapacağım bunu yapacağım diyerek,  Cumhurbaşkanlığına adaylığının yan ısıra, seçildiğinde, insanları heyecanlandıran ve  beşli çete denilen şirketleri ve iktidarı korkutan hazinenin çalınan 418 milyar dolarını geri alacağı vaadini, kararlı bir şekilde dillendiriyordu. 


Geri zekalı olmadığı kesin olan,  yılların politikacısı AKŞENER;  KILIÇDAROĞLU'nun eylem ve söylemlerinden,  kesinlikle cumhurbaşkanı adayı olacağını anlamış ve biliyor olmasına rağmen, bu adaylığa açıkça karşı çıkma cesaretini gösteremediği için, KILIÇDAROĞLU'nun adaylığını itibarsızlaştırma  stratejini benimsemiş ve hem kendisi ve hem de partisinin ileri gelen kendisine yakın mensuplarını devreye sokarak, her vesileyle seçilebilecek bir kişinin aday olması gerektiğini söyleyerek KILIÇDAROĞLU'nun seçilemeyecek aday olduğunu kamuoyuna yaymaya çalışıyor, KILIÇDAROĞLU'nun yerine, onu karşı çıkmasına rağmen ve CHP'nin içişlerine karışma pahasına,  CHP'nin mensupları olan İNAMOĞLU ve Mansur YAVAŞ'dan birinin Cumhurbaşkanı adayı olmasını açıktan açığa talep ediyordu. 


İş altılı Masada aday belirlenmesine gelip çattığında,  altılı masanın beş bileşeni parti,  KILIÇDAROĞLU'nun adaylığı üzerinde ittifak ettiklerinde, AKŞENER altılı masayı kumar masasına benzeterek,  ya tarih yazacağız,  ya da tarih olacağız diyerek,  çok ağır ve sert açıklamalar ve ses tonuyla,  altılı masayı devirerek altılı masadan ayrıldı. 


Olabilir,  AKŞENER altılı masadan ayrılabilir, ancak,  hiç gereği yokken babasını öldürmüşler gibi, bu şiddet ve ağır suçlamanın gereği var mıydı? Aslında, normal koşullarda,  bu şiddet ve ağır suçlamanın hiç gereği yoktu. 


Ancak, AKŞENER; altılı masanın ve lideri Cumhurbaşkanı adayı KILIÇDAROĞLU'nun yıpratılarak halk ve seçmen nazarında itibarsızlaştırılıp kesin olarak seçilmesinin önüne geçilmeliydi sanırım. 


Artık seçmen nezdinde altılı masanın ve KILIÇDAROĞLU'nun itibarı zedelenmiş ve onlara duyulan güven sarsılmıştı. 


Sonradan masaya dönülse de kırılan vazoyu, masayı tamir etmek mümkün değildi. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. 


Bu nedenle,  AKŞENER; devirdiği masaya dönmesinin hiçbir yararının olmayacağını bildiğinden, masaya dönermiş gibi yaptı ve yine KILIÇDAROĞLU'nun seçilemez bir aday olduğunu kanıtlamak ve vurgulamak  adına, İMAMOĞLU ve Mansur YAVAŞ,  masaya dönme karşılığında,  KILIÇDAROĞLU'nu ayakta tutacak Koltuk değnekleri olarak cumhurbaşkanı yardımcıları olarak altılı masaya monte edildi. 


14 ve 18 Mayısta seçimler iki turlu olarak yapıldı ama kırılan vazo yapıştırılamadığı için, koşulların tümü ERDOĞAN'ın aleyhine olmasına rağmen, ERDOĞAN seçimleri kazanarak, hakkı olmadığı halde, üçüncü kez ve anayasaya aykırı olarak Cumhurbaşkanı seçildi. 


KILIÇDAROĞLU'nun Cumhurbaşkanı seçilememesi; sanırım,  KILIÇDAROĞLU'nun;  tırnak içinde,  beşli çete dediği yap işlet devretçi şirketlere derin bir nefes aldırdı. 


AKŞENER'in;  sayesinde  kaybedilen seçimlerden sonra hırçın davranışlarına,  CHP'ye KILIÇDAROĞLU'na, bir zamanlar yere göğe koyamadığı,  KILIÇDAROĞLU'nun adaylığını engellemek ve itibarsızlaştırmak için kendilerini piyon olarak kullandığı, benim Cumhurbaşkanı adayım onlardır dediği İMAMOĞLU ve Mansur YAVAŞ'a yönelik ağır eleştirileri  ve hatta hırsızlıkla suçlaması gerçekten hayatın olağan akışına aykırı ve dikkat çekicidir. 


Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tüm yaşananları başından sonuna alt alta koyduğumuzda, özellikle KILIÇDAROĞLU'nun seçildiğinde yapacağını vaat ettiği hazineden nemalanan şirketlere kaptırılan 418 milyar doları kuruşuna kadar geri alıp hazineye kazandırılacağına ilişkin vaadini boşa çıkaran Cumhurbaşkanlığı seçiminin kaybedilmesinin tüm günahlarını tek başına KILIÇDAROĞLU'na yıkan at gözlüklülerin,  seçimin kaybına biraz daha geniş bakacaklarını, AKŞENER'in;  CHP, KILIÇDAROĞLU, İMAMOĞLU ve MANSUR yavaşı ağır bir şekilde sebepsiz olarak eleştirerek ve partisini tek başına yerel seçimlere sokarak, kendisini ve partisini tarihin çöplüğüne atan siyasi intihar girişimini,  daha iyi ve objektif olarak değerlendireceklerini umut ediyoruz. 


Bu yazıda dile getirilen görüş ve yorumlar; her siyasinin, siyasete girerken göze alması gereken, eleştiri niteliğinde ve kesin kanıya dayanmayan, konuyu  okurların yorumlarına bırakılan, politik bir iddia ve değerlendirme olup, kimseye yönelik kesin bir suçlama,  itham ve yargısız infaz değildir.


08/04/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Avukatlar Günü
Bugün 5. Nisan. 2024 Avukatlar Günü. 


Her yılın belirli günlerinin,  vahşi kapitalizmin rant elde etmesi amacıyla paylaşılarak,  çeşitli isimler altında bazı özel günlere tahsis edilerek yerli yersiz kutlanmasına,  haklarını asla ödeyemeyeceğimiz,  şahsen ve toplum olarak kendilerine çok şey borçlu olduğumuz anne olsun veya olmasın tüm kadınlarımızı kapsayacak şekilde “Anneler Günü” kutlamaları dışındaki özel kutlama günlerine pek iltifat etmemekle birlikte;  demokrasinin ve tüm özgürlüklerin teminatı olan savunma ve hak arama özgürlüğünün hayata geçirilmesinin mümtaz neferleri,  uzun hakimlik ve savcılık görevinden sonra aralarına katılmakla gurur duyduğum,  yargının üç kurucu unsurundan bize göre en önemlisi olan savunma ayağının onurlu temsilcileri avukatlarımızın avukatlar  gününe de,  anneler günü gibi özel bir değer vermekteyim. 


Avukatlara verilmesi gereken önem ve değer, onların şahıslarına değil,  temsil ettikleri ve yerine getirdikleri savunmanın ve savunma hakkının  kutsallığından ve tüm özgürlüklerin teminatı olmasından kaynaklanmaktadır. 


Biz, yargının üç kurucu unsurundan,  iddia, savunma ve karar makamlarının tümünde oturan ve bu makamlarda görev yapan 54 yıllık bir hukukçu olarak,  diyoruz ki;  hakim olsun,  savcı olsun,  bir hukukçunun erişebileceği en üst ve son makam,  savunma,  yani avukatlık makamıdır.  


Bu nedenle,  sıfatı, makamı ve mevkii ne olursa olsun,  herkesin,  avukatlarımıza hak ettikleri değeri vermeleri,  savunma mesleğine saygı duymaları gerekir. 


Hiç dikkat ettiniz mi? Hakkında en küçük bir iddiada bulunulan herkes ‘in,  ilk önce kapısını çaldığı kişi avukatlardır.  Hatta,  suçlanan kişinin;  avukat, hakim ve savcı olması halinde dahi,  suçlanan o avukatın, hakimin ve savcının dahi,  kapısını ilk çaldığı kişi, bir avukat olmaktadır. Bu örnek dahi,  savunmanın ve avukatın önemini gözler önüne sermektedir. 


Peki,  ülkemizde savunma mesleğine ve bunu icra eden avukatlarımıza hak ettikleri gereken önem verilmekte midir?


Maalesef,  bu soruya olumlu bir cevap verebilmemiz mümkün değildir. 


Gerektiğinde Yüce Divanda yargılanan Başbakanların ve Bakanların dahi savunmalarını üstlenen avukatlara, daha dün diyebileceğimiz yakın tarihe kadar ülkemizde verilen değer,  üçüncü dereceden bir devlet memuruna verilen değerin dahi altındaydı. 


Bu örneği niçin veriyoruz? Niyetimiz üçüncü dereceden memura değer vermemek,  onu küçük görmek değildir,  yanılmıyorsak üçüncü dereceden itibaren,  3, 2 ve 1.  dereceye terfi eden devlet memurlarına, çok eski tarihlerden bu yana  yeşil pasaport verildiği halde,  avukatlarımıza;  yeşil pasaport dan yararlanma hakkı, mensubu olduğum İzmir Barosu dahil,  tüm barolarımızın ve Türkiye Barolar Birliğinin uzun yıllara dayalı uğraşıları sonunda,  hem de avukatların söz sahibi olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan bir yasa ile çok yakın tarihlerde tanınmıştır.  


Demokrasinin ilkelerini,  insan hak ve özgürlüklerini içlerine sindirememiş olan siyasal iktidarlar ve onların emir kulu olan emniyet güçleri,  avukatlarımızı,  bu ülkede potansiyel suçlu bir kitle olarak görmekte ve en küçük bir fırsatı yakalamaları halinde avukatlarımızı yerlerde sürükleyerek tartaklamayı kendilerine hak görmektedirler. 


Yargının üç kurucu unsurundan birisi olan ve avukatlarla birlikte görev yapan hakimlerimizin azımsanamayacak olan bir bölümü de;  maalesef,  savunma makamını ve avukatlarımızı,  görev yapmalarının önünde bir engel olarak görmekte,  savunma makamının hakkını vermeye çalışan ve üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirmek,  maddi hakikate ulaşmak,  adil yargılanma hakkını hayata geçirmek için çırpınan ve yeri geldiğinde hakim ile hukuki tartışmaya girmek zorunda kalan avukatlarımızı,  duruşmanın huzurunu bozdukları uydurma gerekçesiyle,  dışarı atmakla tehdit edebilmekte,  genellikle buna cüret edemese de,  avukatlarımızın asaplarını bozmakta,  dikkatlerinin dağılmasına neden olmaktadırlar. 


Bunda,  bazı avukatlarımızın,  temsil ettikleri savunma makamının hakkını veremeyerek, gerektiğinde  hakim karşısında dik duramayışlarının da büyük katkısının olduğu,  inkar edilemez bir gerçektir. 


Şu anda avukatlık yapan bu satırların yazarı olarak,  duruşmalarda başımıza gelen yaşadığımız canlı olaylardan bir örnek verecek olursak;  ismi lazım değil, İzmir ilindeki bir ağır ceza mahkemesinde,  avukat olarak savunma makamını temsil ederken,  ihsası rey anlamında ve hatta reddi hakim koşullarını taşıyan,  tarafsız bir hakime yakışmayacak beyanlarda bulunan mahkeme başkanıyla haklı olarak girdiğimiz tartışmaya tanık olan tanımadığımız ve o anda farkına dahi varmadığımız bayan bir stajyer avukatın,  duruşmanın bitiminde arkamızdan yanımıza gelerek,  bizi tebrik edişini,  savunma makamının hakkını veren ve gerektiğinde mahkeme başkanıyla sert tartışmalara girebilen avukatlara pek tanık olmadığını beyan edişini,  savunma makamının hakkını ve itibarını koruyan ve uyarılarıyla mahkeme başkanına hak ettiği dersi veren bizimle tanışmak istemesini,  üzülerek de olsa burada açıklamak zorundayız. 


Hakimlerimiz,  hiç unutmamalı ve çok iyi bilmelidirler ki;  ülkemizde yok olma noktasına gelen,  yerlerde sürünen yargının bağımsızlığını,  demokrasinin ilkelerini,  insan hak ve özgürlüklerini savunan kuruluşlar ve kişiler;  barolarımız ve aydın sorumluluğunu taşıyan avukatlarımızdır.  Hakimlerimizin,  emekli olduktan veya istifa ederek,  oturdukları kürsünün,  avukata göre daha rakımlı koltuğundan indikten sonra ilk çalacakları kapı,  avukatlık ruhsatı talep etmek üzere,  Barolarımız olacaktır.  Yukarıda bahsettik,  hukuk mesleğinin zirvesi ve en tepe noktası avukatlıktır. 

Nereden nereye,  bir avukatlar gününden de yine uzun bir makale çıkarmış olduk. 

Yazacak ve paylaşacak daha çok sorun var ama,  tadında bırakarak,  yargının savunma ayağının mümtaz temsilcileri olan tüm avukatlarımızın;  yargının tüm sorunlarının çözümlendiği, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu günleri görmek arzu ve  özlemi içinde,  avukatlar gününü kutluyor ve herkesi,  daha ihtiyaç duymadan,  savunma hakkına ve avukatlarımıza sahip çıkmaya ve saygılı olmaya davet ediyorum. 


05/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

İzmir Barosu Üyesi Avukat

Bağırsak gazı yanar mı?
Hepimizin öğrenciliğimizden kalma az veya çok ilginç anılarımız vardır mutlaka. Ben de bu yazımda öğretmen okulunda okurken, ilginç iki anımı, sakladığım arşivimden bir şey araştırırken rastlantı sonucu bulunca buraya aktarmak istedim.

Öğretmen okulu Kırşehir’e ilk kez 1961-1962 öğretim yılında açılmıştı, biz de okulun ilk öğrencileri idik. Öğretmenlerimizden Hacı Uysal, fizik, kimya derslerimize gelirdi. Kimyadan gazlar konusunu işliyorduk. Sanırım metan gazı söylenirken yanıcı olduğu vurgulanmış, “bağırsak gazlarında da bulunur” denilmişti. Arkadaşın birisi, “hocam bağırsak gazı nedir” diye bir ara sorusu sordu. Hocamız gülmeye başladı, “bilmiyor musun, koku veren gaz” falan deyince, sınıfta bir gülüşme başladı, biraz da saf olan arkadaşımıza   bir arkadaşımız yavaşça “ossuruk ulan ossuruk” diyerek dürtüklediler, soruyu soran arkadaşımız da anladı, “pardon” dedi. Ama sınıfın topluca gülüşmesi dersin sonuna kadar dalga dalga yayıldı.

“Bağırsak gazının kısmen yanıcı” olduğunu duyan, bunu kafasına takan biraz safça olan arkadaşımız, bu gazın yanıcılığını denemek ister. Sanırım bu arkadaşımız, Kaman’ın Çağırkan köyünden Fevzi Çöl’dü, veya İdris diye bir arkadaşımız mıydı. 

(Bu arkadaşımız öğretmen iken, köyden kasabaya dönüşen Çağırkan Belediyesi’ne yani kendi kasabasına yıllar sonra belediye başkanı oldu ve sonra da vefatla rahmete kavuştu).

Çağırkan demişken, sonradan 1980 li yıllarda Japonlar bu kasabada bulunan, (Türkiye’de ilk kez) Kalehöyük tepeciğinde arkeolojik kazılar yaptılar. 20 yıldan fazla süren bu arkeolojik kazılarda bulunan buluntular, şimdi bu kasabada Kalehöyük Japon arkeolojik müzesinde sergilenmektedir. Ayrıca çevresine Japonya’dan getirilen bitkilerle Japon bahçesi yapılmıştır}. 

Gelelim bağırsak gazının yanıp yanmadığını deneyen arkadaşımıza. Bu arkadaşımız, bağırsaklarımızdan çıkan gazın yanıcı olup olmadığını denemek için tuvalete gittiğinde eline bir kibrit alır, ıkındıkça kibriti yakar, gazın yanıcılığını denemek ister. Bunu da samimi bir arkadaşına anlatınca, bu gaz denemesi sınıfımızda dilden dile yayılmıştı. Bu arkadaşımızın bir bilim adamı edası ile yaptığı deneme gerçekten de ilginçti. Çünkü bilim adamları, bazen kendi canlarını da riske atarak böylesine çok ilginç denemeler yapmışlardı. Örneğin bir sıtma hastalığının nedenini bulmak için zamanın bilim adamları üç yüz yıl araştırma yapmışlar, bakmışlar ki sıtma bataklıklarda daha çok görülüyor, bataklığın suyunu bile içmişlerdi. Sonunda özellikle bataklık gibi yerlerde hızla üreyen sivrisineğin anofel denilen dişisinin sıtma mikrobunu yaydığını bulmuşlardı. (Kaynak modern biyoloji) 

Böylece bu arkadaşımızın cesurca denemesi, önceleri gırgır konusu olmuşsa da onun bilimin temel aracı olan deney uygulamasını yapması takdir konusu idi. Çünkü tüm bilimsel buluşlar yüzlerce denemenin sonunda buluşlara erişilmiştir.  


Kızlığı bozulan erkek arkadaşımız

Okulumuzdan bir grup arkadaşımız rehber öğretmenlerimiz eşliğinde, çevreyi, yurdu tanımak, sevdirmek amaçlı, sanırım Niğde’ye bir gezi düzenlemişlerdi. Geziye giden arkadaşlarımız, vardıkları şehirde rehber öğretmenlerimiz, öğle saatlerinde birkaç saatliğine şehri rahatça gezmeleri için izin verirler. Arkadaşlarımız grup şehri dolaşmaya başlarlar. Rastlantı sonucu genelevi yakınlarına gelirler. Gruptan birkaç bıçkın arkadaşlarımız, “arkadaşlar haydin genelevine gidelim” diye bir öneride bulunurlar; kafadarlar genelevine girmeye başlarlar. Böyle işlerden çok habersiz sanırım İdris adında saf bir arkadaşımız, “burada ne iş yapılır” diye arkadaşlarına sorar. O zamanları çoğumuz şehre çıkmamış sadece köyünü görmüş çocuklardık.   Öteki arkadaşları uygun biçimde cinsel tatminli bir yer olduğunu anlatırlar. Ürperen İdris, “yok arkadaşlar ben içeri asla girmem” der. Arkadaşları, “lan oğlum sen erkek değil misin, gel hadi” dedilerse de İdris, “yok arkadaşlar ben girmem, benim kızlığım bozulur sonra” diyerek içeri girmez. Böylesine saf temiz arkadaşlarımız da vardı, okulumuzda. 

Gezi dönüşü bu olay dilden dile kâh fısıltı şeklinde, kâh seslice teneffüslerde, yatakhanelerde yayıldı durdu. 

 Öğrenci arkadaşlarımız böylece saf iken, ya öğretmenlerimiz nasıldı? Aklımda kalan bir olay. Bir gün teneffüste iken, Aysel Özkeleş adında bir arkadaşımız olsa gerek, bu kız arkadaşımızla bir erkek öğrenci arkadaşımız okulun bahçesinde yan yana sohbet ederek yürürlermiş. Öğretmenler odasında veya müdür yardımcısı odasında öğretmenlerimizden biri (sanırım İsmet Gözpınar’dı), bahçede samimi bir hava içinde konuşan, yürüyen bu arkadaşlarımızdan erkek olanını, nöbetçi öğrenciyle çağırıyor. Bu arkadaşımıza, öğretmenimiz, “o kızla nasıl öyle samimi dolaşıyorsun, bir daha görmeyeyim, bir daha olmasın” diyerek adeta azarlıyor. Öğrenci arkadaşım da “öğretmenim bunda ne kötülük var, ders konularımızla ilgili bir konuşmamız vardı” diyor. Kalbinde bir kötülük olmayan bu arkadaşımız bozuluyor üzülüyor, dışarı çıkarken, yüzü kızarıyor. Bahçede konuştuğu kız arkadaşımız, niçin çağırıldığını merak ediyor, “ne oldu öğretmenimiz niye çağırmış, rengin bir tuhaf duruyor” diyor.  Erkek arkadaşımız da kız arkadaşından biraz uzak durarak, “ne olacak, seninle neden böyle konuşuyor muşum, öyle diyor”. İkisinin de kalbinde bir şey olmadığı için, ikisi de şaşırıyorlar, bundan sonra olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlar.

Görüldüğü üzere, o zamanları genelevi kapısında “kızlığım bozulur” diye içeri girmeyen arkadaşımız gibi, erkek öğrencinin kız öğrencisi ile arkadaşça okul bahçesinde gezinirken sohbetini yadırgayan öğretmenin de sosyalleşmeye gereksinimleri olduğu bellidir.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Kimse Hayale Kapılmasın Gerçekçi Olsun
Kayıtlı olmadığım,  ama sürekli oy verdiğim bir parti olan,  bana göre bugün için bir alternatifi olmayan CHP'nin 14/28 Mayıs 2023 seçimlerinde yarattığı hayal kırıklığından ve genel başkanının da değişerek yeni bir yüz ile seçime girilmiş olmasından kaynaklı olsa gerek, CHP dışındaki, onun elinde olmayan,  ondan bağımsız birçok nedenlerle kazanılan seçim başarısını kalıcı sanarak, %25 lik oy cam tavanını kırdık, Ecevit’in %42 lik oy başarısından sonraki en yüksek oy seviyesine ulaştık diyerek, yeni genel başkanı bu mucizeyi başaran kurtarıcı ve bu başarının mimarı olarak ilan edenler ve bunu sık sık tekrarlayanlar, bu başarının sair  birçok nedenlerine kafa yormak istemeyenler, aslında CHP'ye büyük zararlar verdiklerinin farkında değiller maalesef. 


Şimdi, yazımızın  bu ilk paragrafını okuyanlar, önyargılı bir şekilde,  beni Özgür ÖZEL aleyhtarı, KILIÇDROĞLU hayranı olmakla suçlayacaklardır. 


Beni tanıyan tanır, beni lütfen şucu,  bucu diye suçlamaya hiç kalkışmayın. 


Ben Özgür ÖZEL'i de, KILIÇDAROĞLU'nu da televizyonlardan tanır ve izlerim, her ikisi ile de hiç yüz yüze gelmedim,  tokalaşmadım bir kelam etmedim. 


Her ikisine de eşit mesafedeyim ve tarafsızım. Ben her ikisini, severim de, yeri gelince yazılarımla döverim de. 


Yazıma devam etmeden önce bu gerçeğin iyice  bilinmesini istedim. 


Seçim sonuçlarını değerlendirdiğim önceki yazım,  bazı kişilerce yanlış değerlendirilmiş ve KILIÇDAROĞLU hayranlığıyla suçlanmama neden olmuş. Yok öyle Bir şey. 


Evet hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, boş tencere, anayasaya ve yasalara saygısızlık, yargının tarafsızlığını yitirerek iktidarın mutlak emrine girmesi,  özgürlüklerin kısıtlanması, ağır vasıtalı vergiler, israf, ülkeyi yönetememe ve bunun dışındaki CHP'den bağımsız ve iktidardan kaynaklı  nedenler,  seçim başarısında etkili olmuş olup, seçimin kazanılmasındaki en etkili nedenlerden biri de;  KILIÇDAROĞLU'nun imzasını taşıyan 2019 yerel seçim başarısıyla elde edilen belediyelerin, KILIÇDAROĞLU'nun denetiminde ve koordinasyonunda sosyal devlet ilkelerine ve politikalarına göre halka sunduğu halkı rahatlatan sosyal hizmetleri başarıyla verebilmiş ve halkın gönlüne girebilmiş olmalarının yanı sıra;   


KILIÇDAROĞLU'nun,  ülkenin;  kültürel, sosyolojik, ekonomik ve dinsel seçmen tabanı koşullarına göre,  seçim kazanmak için olumlu bir katkısı olan ve CHP'nin sürekli eleştiri aldığı,  Altıok ilkelerinden,  özüne dokunmaksızın bazı tavizler vererek, CHP'yi katı ve doktiriner sol bir ideoloji partisi olmaktan çıkaran, adeta merkeze çeken ve anti laikler dışında,  demokrat ve laik inanç sahibi seçmenlerin dahi oy verebilecekleri bir yörüngeye oturtan politikaları da, 31 Mart seçimlerindeki öngörülemeyen başarıya en önemli katkıyı sunmuştur. 


Bu sayede, merkez sağ seçmen CHP fobisini üzerinden atmış, merkez sağdan  daha uzakta konumlanmış siyasal dinci,  anti demokrat ve anti laik, ATATÜRK düşmanı radikal sağ partilerin;  CHP'ye yönelik olarak ileri sürdükleri, örneğin;  bunlar,  camileri ahır yaptılar, ezanı yasakladılar, bunlara üç kaz ver kaybederler gibi önyargılı iftiraları ve haksız suçlamaları inandırıcılığını kaybetmiştir. 


Evet hiç kimse hayale kapılmasın ve inat etmesin, bu ülkede;  merkezin sağından da solundan da,  uca doğru uzaklaşarak marjinalleşen,  sağ  veya sol radikal bir ideolojiye saplanan hiçbir partinin,  bu ülkede seçim kazanma şansı yoktur. Ülkenin seçmen tabanı ve sosyolojik yapısı; merkez orijinli,  merkez sağa da,  merkez sola da hitap edebilen Cumhuriyetin kuruluş değerlerini benimsemiş ve saygılı, ATATÜRK takıntısı olmayan, özgürlüklere sahip çıkan, dine saygılı ama, dini siyasete alet etmeyen laik ve sosyal adalet ilkelerine saygılı bir parti olmayı şart koşmaktadır. 


Bu nedenle, CHP'nin;  yerel seçim başarılarını sürekli ve kalıcı kılabilmesi ve genelde de iktidar olabilmesi için, radikalleşmeyen ve marjinalleşmeyen merkez sağdaki ve merkez soldaki demokrat, laik ve sosyal adaletten yana olan seçmene kucak açması ve bu konumlanmaya uyan bir ideolojiyi sürekli kılması, planlı bir ekonomik gelişmeyi ve kalkınmayı, gelir dağılımında ve vergi toplamada toplumsal bir denge ve adaleti sağlayan ekonomi politikalarını seçmene sunarak seçmeni ikna etmesi zorunludur.


03/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bir Kere De Yenilgiyi Kabul Ediniz Ve Milli İradeye Saygılı Olunuz
Bunlar asla akıllanmazlar. 


Analarının karnından iktidar olarak doğduklarına, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olduklarına, kendilerinden başka hiçbir kişi ve partinin seçim kazanmaya haklarının asla olmadığına, seçmenin iradesi kendi aleyhlerine tecelli ederse, bu iradeye yargıyı da kullanarak dur demenin ilahi bir görev olarak Saray liderliğindeki AKP'ye verilmiş olduğuna gerçekten inanmışlar. 


İktidarın;  Adalet Bakanı tarafından uygulamaya koyduğu, artık süreklilik kazanan  anayasa ve yasa tanımaz davranışları karşısında,  biz bu kanaate vardık. 


31. Mart yerel seçimlerinden sonra yaptığı balkon konuşmasında dahi seçimi kaybettiklerini açıkça beyan edemeyen ve bu yenilgiyi bir irtifa kaybı olarak nitelendiren AKP Genel Başkanı ERDOĞAN;  seçim sonuçlarında ortaya çıkan milli iradeye saygılı olacaklarını beyan etmişse de, bu seçim yenilgisinin kabul edilemediğini, hazmedilemediğini, milli iradeye yine saygı gösterilmeyeceğini,  ERDOĞAN'ın,  her zaman olduğu gibi, söylediklerinin tan tersi uygulamalara devam edeceğini gösteren olaylar yaşamaktayız. 


Her yerel seçimden sonra, Kürt vatandaşlarımızın yaşadıkları yörelerimizde Kürt seçmenin hür iradeleriyle sandıkta seçtikleri yerel yöneticilerin yerine kayyumlar atanarak,  Kürt seçmenin iradesine saygı gösterilmediği gibi, 31 Mart yerel seçimlerinden sonra da Van ilimizde Kürt seçmenin oylarıyla seçilen Abdullah ZEYDAN'ın mazbatasına el koymak amacıyla, Şeytan'ın dahi aklına gelmeyen bir hukuk garabetine başvurularak, koşulları yasada açıklanan ve önceki yıllarda alınan bazı mahkumiyetlerin sonucu olarak ortaya çıkan yasakları kökünden kaldıran yasaklanmış hakların geri verilmesine ilişkin kesinleşmiş mahkeme kararının kaldırılması yoluna gidilmiştir. 


Bu girişimi yapan şahıs da, maalesef bu ülkenin Adalet Bakanıdır. 


Çok üzücü ve dehşet verici, Kürt seçmeni ayağa kaldıran bu akıl almaz uygulamadan kaynaklanacak demokratik tepkilerin ajite edilerek şiddete dönüşmesi riski dahi tüylerimizi ürpetmeye yetiyor. 


Siyasal iktidara soruyoruz. 


Sizlerin gücü, bu ülkenin eşit yurttaşları olan, bu ülkenin kurtuluşunda kanlarını döken, devletimizin kuruluşunun şerefini taşıyan Kürt Vatandaşlarımıza mı yetiyor?


Siz mi Kürt sorununu çözeceksiniz?


Siz mi enflasyonu önleyeceksiniz, ülkeyi düze çıkaracaksınız?


Siz mi demokratik ve özgürlükçü sivil bir Anayasa yapacaksınız?


Midenizden konuşmayınız, gücünüz ve cesaretiniz yetiyorsa; biz seçim meçim tanımıyoruz, demokrasiye son veriyoruz diyerek,  göstermelik demokrasi perdesini tamamen kapatınız, bunu da beceremediğinize, bu cesareti gösteremediğinize göre, tek yol kalıyor,  demokrasiyle geçinmeye alışınız.  


Yapmayınız,  bindiğiniz dalı kesmeyiniz, ülkenin huzurunu kaçırmayınız. Buna hakkınız yok. İktidar olarak sizin göreviniz,  ülkenin birlik beraberlik ve huzurunu bozmak değil, bilakis ülkenin huzurunu. birlik ve beraberliğini sağlamaktır. Ateşle oynadığınızın farkına varınız lütfen. 


31 Mart seçimlerinden galip ve birinci parti olarak çıkan CHP ve Genel Başkanı Özgür ÖZEL'in;  söylemli değil,  eylemli demokratik tepkisini merak ediyor ve bekliyoruz. Seçim zaferinin oluşmasında oylarıyla katkı sunan Kürt seçmen vatandaşlarımızın iradesine sahip çıktığı ölçüde ve ancak o koşulla,  CHP seçim zaferini gerçekten  hak edecek ve daha sonraki seçim başarılarını sürdürebilecektir. 


Kürt seçmenin iradesine sahip çıkmak, 31 Mart seçimlerinden sonra CHP ve Özgür ÖZEL'in ilk ve çok önemli demokrasi sınavı olacak ve bu sınavın sonucu, siyasi beceri kabiliyetini ve demokrasiye ve halk iradesine yönelik samimiyetini ortaya koyacaktır


İnanınız, 22 yıllık artık yıpranan ve halka hizmet sunamayan, ülkeyi perişan eden iktidarınızın devamı için hukuk dışı yollara sapmanızın,  ne ülkemize ne de sizlere bir yararı olacaktır. 


Artık, gerçekleri görerek, ülkeyi yönetme yeteneğini kaybettim diyerek iktidarı bırakmanız; en başta sizler olmak üzere, ülkemiz ve herkes için hayırlı olacaktır. 


Kürt kökenli vatandaşlarımızın seçme ve seçilme haklarına yapılan müdahale ve saygısızlık, Kürt vatandaşlarımızı dışlamak, onları PKK Terör Örgütünün kucağına iteceğinden, PKK'ya yardım ve yataklık suçunu oluşturmaktadır.


02/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Videoda Hasan Yiğit metro konusunda şunları anlatıyordu: 

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş
“Dostlar dünyanın üçüncü ilk üç metrosu bunlar hangisidir, bundan söz etmek istiyorum. Sanayi toplumuna 1750’lerden sonra geçilmeye başlanınca dünya nüfusunun yüzde 80-85’i köylerde otururken kentlerde oluşmaya başlayan fabrikalara köylerden insanlar akmaya ve işçi olmaya başladılar. Yeni bir sınıf doğarken kentler de kalabalıklaştı, kalabalıklaşan kentler elbette sanayi üretimine geçmiş kentlerin ülkeleriydi.

İngiltere sanayileşen ülkelerin başında geliyordu. İlk demiryolları İngiltere’de döşenmeye başlanmış, ilk tekstil fabrikaları açılmaya başlanmıştı ve Londra kalabalıklaştı ve mühendisler bu kalabalığa karşılık yer üstündeki yolların yetmeyeceğini düşündüler, yolları yer altına indirmeyi tasarladılar. Yollar yeraltına indiği yer altındaki yollara metro adı verildi. Artık taşıma araçları yer altında da gidip geliyordu.

İlk metro Londra’da 1862-63 yılında açıldı. Arkasından Londra metrosu ilk metro, ikinci metro 1867 lerde 68 lerde Amerika’da Nev York’ta açıldı. Böylece dünya yer altından ulaşımla taşınmaya başladı.

1867 yılındayız, yetenekli bir mühendis ve iş adamı olan bir Fransız İstanbul’a gezmeye geldi, iş adamı uyanıklığı ile mühendis merakıyla İstanbul’u inceledi. Karaköy’den İstiklal Caddesinin başlangıç noktasına şimdi Tünel meydanı dediğimiz yere yokuştan insanların zorlukla çıktığını Karaköy yokuşunu zorlukla çıktığını görünce saydı bekledi akşama kadar inen ve çıkanları saydı, yaklaşık 40 bin dolayında bir insan hareketi oluyordu, çünkü insanların çok uğradığı bir cadde vardı Karaköy’de o caddenin adı Voyvoda caddesi günümüzdeki adı Bankalar caddesi. Bu cadde üzerinde banka kuruluşları banka sigorta şubeleri ve bankerler çalışıyordu. Paraya ilişkin gidenler, başka amaçlar için gidenler gelenler bir insan hareketi düşündü bu Fransız Eugene Henri Gavand adlı mühendis dedi ki, bu ara Karaköy’den Tünel Meydanına giden ara çok uzun değil, 600 m kadar bir ara, ama yokuş dik insanlar zorlanıyor, buraya bir yer altı metrosu yapılırsa iyi para kazanılır, bu düşünceyi kafasında ölçtü biçti tarttı sonunda karar verdi, bir metro açacak. 

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş

Bunun için bir yandan metro tasarımını yaparken Türk mühendislerini de hazırlıklarını yaptırırken izin çalışmalarına başladı. Sultan Abdulaziz kendisinden metro izni istenince kararsız kaldı ve o arada Şeyhülislam da fetva verdi, verdiği fetvada “yeraltında arabalarda insan taşınması zinhar caiz değildir” diye fetvasını verdi. Abdulaziz bir süre kararsız kaldı ama Avrupa’ya gitmişti, İngiltere’yi dolaşmıştı oralarda yeniliklerle tanışmıştı ve döndüğünde de ülkesinde de yenilikler yapmak istiyordu. Bu nedenle “yapılsın” dedi, izin verdi. 1871-74 yılları arasında yapım başladı 1875 lere doğru metro atlı vagonların çekilmesi biçiminde çalışmaya başladı, ancak Müslüman insanlar iki yıl boyunca bu metro araçlarına binmediler “günah” diye, sadece hayvan ve yük vagonu da vardı üstü açık, orda hayvanlarını ve eşyalarını taşıdılar. Daha sonra iki yıl geçti üç yıl geçti alıştılar böylece metro kullanılmaya başlandı 150 yıl yaşındaki metro üçüncü metro olarak tarihteki yerini aldı”.

Görüldüğü gibi, insanların yer altında taşınmasını sağlayan metro İstanbul’a yapıldıktan sonra, “günahlığından” korkan insanlar, metroya iki yıl binmiyorlar, üstelik devrin şeyhülislamı da “insanların yer altında taşınması caiz değildir” diyerek fetva veriyor. Hayvanlar tarafından çekilen metro vagonlarıyla sadece hayvan ve eşya taşınıyor. İnsanlarımız, bilime ve bilimin getirdiği kolaylığa ne kadar ilgisiz kalıyorlar.  

Bilimsel buluşu bilimi cahil din adamları engellemişlerdi.

Günümüzden yaklaşık 150 yıl önce İstanbul’a gelen Fransız Eugene Henri Gavand adlı mühendis, küçük de olsa İstanbul’a metronun yapılıp yapılmadığı incelemek için oradan gelip geçen insanları akşama kadar bekleyerek saymış, çok insanın gelip geçtiğini görünce, oraya 600 m uzunluğunda da olsa tünel yapmaya karar veriyor, böylece İstanbul’a ilk kez 1875 yılında açılıyor. Dünyada üçüncü olarak 600m de olsa metro kazandırılıyor. Şeyhülislamın metroyu engelleyen fetvasında gördüğümüz gibi, Müslüman din adamlarının Osmanlının son yıllarına yıkılışına doğru üç yüz yıl bilimsel buluşlara engel olduklarına tanık oluyoruz. 

Çağdaş düşünemeyen bağnaz din adamlarının bilimsel çaba ve buluşlara karşı başka bir engelleme örneğini verelim.

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş

Osmanlı Padişahı III. Murad zamanında {(1546-1595) altı tane eşi vardı: Safiye Sultan Şemsiruhsar Hatun Mihriban Hatun Şahihuban Hatun Nazperver Hatun Fahriye Hatun)} Müneccimbaşı Takiyüddin'in tarafından 10 bin altın masrafı ile 1575 de gökyüzünü incelemek için rasathane kurulur. 1580 yılına kadar gözlem çalışmaları devam ederken, rasathane hakkında gerici insanlarca dedikodu edilmeye başlar. Tam o sıralarda İstanbul semalarında bir kuyruklu yıldız belirir. Rivayete göre rasathanede devrin ulemaları gözlem yaparlarken kuyruklu yıldızın görünmesi ile yıldızların gökyüzünde rahatsız edildiklerini ileri sürerlerken, bunun üzerine Sultan III. Murad Takiyüddin'den kehanette bulunmasını talep etmiş, o da “bu yıldızın bir mutluluk ve saadet devrinin habercisi olduğu” tahmininde bulunmuşsa da gericiler rasathane hakkında dedikoduya devam ederler. Şimdilerde nasıl ki Cumhuriyete karşı olan tarikatlar varsa, o devirlerde de bilime karşı olan tarikatlar vardır. O devirde zaman zaman oluşan depremler ve bazı salgın hastalıkların bu rasathanenin gökyüzünü izlerken gökteki melekleri kızdırdıklarını bu tarikatlar ve cahil halk ileri sürüp dedikodu etmeye ve bu rasathanenin yıkılmasını isterler. Ne ki rasathanede çalışan ulemanın gökyüzünü incelerken meleklerin bacaklarını gözledikleri iftirasını bile ileri sürerler.

Bu tarikatların dedikodulu karşı çıkışları ve halkın tepkisi ile Rasathane 1580 yılında, Şeyhülislam Kadızade'nin onaylayan fetvası ve padişah III. Murad'ın emriyle denizden topa tutularak yıkılmıştır. 

Oysa Avrupa o yıllarda Rönesansın aydınlatıcı gücü ile ilerlemeye başlamış, matbaa da bulununca şehir şehir matbaa makineleri kuruluyor, bilim kitapları basılıyor. Osmanlı uleması da Osmanlı yurdunda matbaanın kurulmasına karşı çıkıyor, “gavur icadı Kuran basılmaz” diyerek, dinsel baskılarını halkı cehalete sürükleyen, bilimi engelleyen tavırlarına devam ediyorlardı. Matbaayı engelleme 1727 yılında yurda getirildiği Lale Devrine kadar devam ediyor, böylece 270 yıl matbaanın yurda getirilişi engelleniyordu. 

Aynı zihniyetteki gerici tarikatlar ve gericilerin Kurtuluş Savaşımızda bile Padişah fetvası ile Kuvayi Milliye’ye karşı çıkıp isyanlar çıkardıklarını, Yunan yanlısı olduklarını anımsayalım. Şimdilerde bile aynı zihniyetteki “Fesli Deli Kadir’in “keşke Yunanlılar kazansaydı” diyen söylemini düşünelim. Böylece gerici tarikat ve kişilere ödün veren siyasi gruplar, siyasi iktidarlar oldukça Türkün gericilikle, gericilerle mücadelesi bitmez. O zaman fen liselerini es geçip imam hatip açan, okulları cemaat ve tarikatlara açan, 4-6 yaşındaki küçücük çocuklara din eğitim kisvesi altında tarikatçılık telkin eden (Avrupa’nın hiçbir ülkesinde 12. Sınıflara kadar çocuklara din eğitimi verilmez) gerici iktidarları başa geçirmemeliyiz.

Ne demişti Atatürk: “Milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar he din örtüsü altında küfür ve kötülükten gelmiştir”.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com    

Kaynak: Vikipedi, özgür ansiklopedi

Hasan Yiğit video yazısı

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş
Takiyüddin'in Rasathanesi (Dar-ü'r Rasad-ül Cedid), 1575 yılında Osmanlı bilgini Takiyüddin tarafından İstanbul'da Tophane sırtlarında kurulan gözlemevidir.

1571 yılında Osmanlı Sarayı'na müneccimbaşı olarak atanan Takiyüddin'in, Padişah III. Murad'a, astronom Uluğ Bey'in Semerkant'da hazırlattığì "Zic-i İlhânî" adlı astronomi gözlem ve hesaplarının eskidiğini belirten raporunu sunmasından sonra kurulmuştur. İstanbul Rasathanesinin yapımına kesin olarak ne zaman başlandığına dair kanıt niteliğinde herhangi bir belge bulunmamasına karşın, rasathanenin aletleri ve yapımı tamamlanmamış bile olsa 1575-1580 yılları arasında gözleme açık olduğu belirlenmiştir. 

 Rasathane 1580 yılında, Şeyhülislam Kadızade'nin onaylayan fetvası ve padişah III. Murad'ın emriyle denizden topa tutularak yıkılmıştır. 

Osmanlı Devleti'nde 16. yüzyılda namaz vakitlerinin belirlenmesi, kıble yönünün tayin edilmesi ve takvimin hazırlanması için gökbilim kullanılmaktaydı ancak kurulan küçük çaplı rasathaneler gündelik hayata yönelik oldukları için uzun ömürlü olmamıştı.1571'de Müneccimbaşı Mustafa Çelebi ölünce yerine Müneccimbaşılığa atanan Takiyüddin'i himayesi altına alana Vezir Sokullu Mehmet Paşa ve Hoca Sadettin Efendi, onun gözlemevi kurma isteği ile ilgilendiler ve onu desteklediler.

Uluğ Bey, Zîci'nin gününü doldurduğunu, günün ihtiyaçlarına uygun olmadığını ve yeni gözlemler ışığı altında yeni tablolar oluşturulmasının gerekliliğini açıklayan bir layiha hazırlayıp padişah III. Murat'tın huzuruna çıkan Takiyüddin, Padişahın adıyla anılacak bir zîc hazırlamakla görevlendirilerek rasathanenin kurulması için izin, yer ve ödenek aldı; rasathanenin müdürlüğüne atanarak inşasına nezaret etme görevi de kendisine verildi. 

Kaynaklara göre gözlemevinin kurulması için hükûmetin tahsis ettiği masraf on bin altındır; Bu tutar o dönemde büyük bir miktardır ancak Merâga ve Semerkand gözlemevlerinin masrafları göz önüne alındığında oldukça düşüktür. 

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş

Gözlemevinin yerleşim yeri için İstanbul'da Avrupa yakasında bulunan yüksek bir yer olan Tophane sırtlarındaki bir bölge seçilmiştir. Bu yer kimilerine göre "Galatasaray Mektebi'nin bulunduğu mevki civarında"; kimi kaynaklara göre Galata Kulesi'nde ve Galata Sarayı'da; kimilerine göre ise Galata Dağı'nın tepesindedir. 

Hüseyin Ayvansarayî'nin 18. yüzyıl sonlarında yayımlanan Hadikatü'l Cevami adlı eserinde, bir rivayete göre Galata Kulesi'nin Takiyüddin tarafından bir gözlemevi olarak yaptırıldığından; ancak bu gözlemevinin Padişah III. Murad tarafından Ocak 1580'de yarısına kadar yıktırılsa da kulenin yıkılmadığından bahsedilir. Aynı eserin başka bir yerinde ise Tophane'de yer alan kulenin, Hoca Sâdeddin Efendi'nin "astronomiyle uğraşan devletlerin kısa sürede yıkılması" yönündeki ifadelerinden ötürü yıktırıldığı ifade edilir. Tayyarzâde Ahmed Atâ'nın Tarih-i Atâ adlı eserinde, kulenin 1582 civarında Takiyüddin tarafından gözlemevi olarak kullanma amacıyla tamir ettirildiği belirtilir. Takiyüddin de Cedvel-i Esma-i Buldan adlı eserinde, Galata'daki bir kulede gözlemler yaptığından bahseder.[8][9] Mehmed Süreyya, bu gözlemevinin Galata Kulesi'nde kurulduğunu belirtse de Johannes Heinrich Mordtmann, Mehmed Süreyya'nın Tarih-i Atâ'da geçen "Tophane üstünde kulle-i cebelde" ("Tophane üstündeki tepenin zirvesinde") ifadesindeki "büyük bağ evi" anlamına gelen "kulle" sözcüğünün "kule" olarak yorumlanmasıyla birlikte "hatalı olarak" gözlemevinin Galata Kulesi'nde olduğu çıkarımında bulunduğunu ifade eder.[4] Kulenin, Takiyüddin'in gözlemevi olduğu yönündeki iddialar günümüzde geçerliliğini korumamaktadır; ancak Takiyüddin, gözlemevinin inşası öncesinde Galata Kulesi'nde birtakım çalışmalar gerçekleştirmiştir.

Yıkılışı

İddiaya göre rasathanenin tamamlanmasının üzerinden birkaç ay geçtikten sonra beliren bir kuyruklu yıldız nedeniyle Sultan III. Murad Takiyüddin'den kehanette bulunmasını talep etmiş, o da bu yıldızın bir mutluluk ve saadet devrinin habercisi olduğu tahmininde bulunmuştu. Ancak bunun tam aksine o devirde ortaya çıkan bir salgın hastalığın getirdiği felaket nedeniyle rasathanenin muhaliflerinin sayısında bir hayli artış olmuştu. Takiyüddin gözlemlerine bir iki yıl daha devam edebilmişti.


Bazı kaynaklar ise bilime muhalif bir tarikatın yıkım kararının alınmasında etkili olduğunu belirtmektedir. 

İlber Ortaylı'ya göre İstanbul'daki bir depremden sonra halk ayaklanmış ve depremin rasathane yüzünden olduğunu söylemişlerdir. Sarayın önünde büyük gösteriler olmuş, bunun üzerine III. Murat, denizden top atışı ile rasathaneyi yıktırmak zorunda kalmıştır

Kimi araştırmacılar[kim?] rasathanenin yıkılmasının gerçek sebebinin bir siyasal çekişme olduğu iddia edilmiştir. Rasathanenin kurulmasına önayak olan Hoca Sadettin Efendi’nin Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi ile farklı siyasi gruplarda yer alması ve bu gruplar arasındaki çekişmenin yıkıma sebep olduğu sanılmaktadır.[1]

Kullanılan aletler

Takîyüddîn, bu gözlemevinde dokuz gözlem aleti yapmış ve kullanmıştır:

Zât el-Halâk (Halkalı Araç), Zât el-Şubeteyn (Cetvelli Araç)

Zât el-Sak- beteyn (İki Delikli Araç)

Duvar Kadranı

Zât el- Semt ve'l-irtifâ (Azimut Yarım Halkası)

Rub-u Mıs¬tara (Tahta Kadran)

Müşebbehe bi'l-Monâtık

Zât el-Evtar (Kirişli Araç)

Saatler

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget