Ocak 2014
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

AKP'nin Teröristbaşının Ağzından “Soykırım” İftirasını Kabulü
Paralel devlet savaşları, kumpas itirafları, dünün yargısız infazcılarının “darbecileri, Ergenekoncuları”  kurtarma telaşı... Adeta bir mucize, bir sihirli dokunuşla herkesin birden bire “hidayete”  ermesi... Galiba “kumpasın”“manidar zamanlamanın” âlâsına düşürülüyoruz!..

Günlerdir “paralel devlet”  savaşlarına kaptırmış giderken, etrafımızda olanlara dikkat çekmeye, Türkiye’nin İran ve 2015’e göre dizayn edildiğini anlatmaya çalışıyorum. Kıbrıs, Irak, Suriye, Akdeniz, Ege... “Kırmızı çizgi”  mizgi kalmadı. Nihayet “Ermeni soykırım”  iftirası...

Ermeni isyanlarının babası Fransa’nın Cumhurbaşkanı Hollande bir koşu geldi, Cumhurbaşkanı Gül’ün gözünün içine baka baka, “soykırım”  iftirasını sahiplendi. Lâkin Gül MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu’nun vurguladığı gibi, “Önce siz Ermenilere Fransız üniforması giydirip, katliam yaptırdığınız için özür dileyin”  bile diyemedi.     

Hollande gitti, iktidarın “paralel ortağı”  teröristbaşının yazdığı mektup piyasaya sürüldü. Teröristbaşı, kelimesi kelimesine şunları söylüyor:

“Ermeni halkının içine düşürüldüğü durum tam bir soykırım gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin de bu olgunlukla meseleye yaklaşması ve bu acılı tarihle yüzleşmesi kaçınılmazdır.”

Teröristbaşının yazdığı mektupla AKP’nin ne alakâsı mı var? Ülkeyi beraber yönetmiyorlar mı? Teröristbaşı ne isterse yapmıyorlar mı? Teröristbaşı, “AKP’ye darbeyi ben durdurdum, Erdoğan’ı ben kurtardım”  demiyor mu?

Bitmedi. O mektubu Adalet Bakanlığı görmüş, ilgili yerlere ulaştırılmasına ve yayınlanmasına izin vermişse, bunun anlamı nedir? Teröristbaşının “Ermeni soykırım”  iftirasını en hafif ifadeyle "mâkul"  karşılamak değil midir?

Böylesi önemli bir konu, “Teröristbaşının da fikir özgürlüğü var"  diye geçiştirilebilir mi?

                       -Washington’daki Buluşma-

Teröristbaşının “soykırım”  mektubuyla, devlet bağlantısını anlatmadan önce önemli bir buluşmayı hatırlatalım:

Daha “paralel devlet”  savaşları başlamamış, o günlerde ülke “türban”a dolanmıştı. BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş başkanlığında bir heyet Ekim ayı sonlarında “Suriye Kürdistanı”nı görüşmek için Washington’a gitti. Bu arada azılı Türkiye düşmanı Ermeni teşkilâtı ANCA’nın bürosuna da uğrayıp, “Ermeni-Kürt ortaklığını geliştirme imkânlarını, Batı Ermenistan ve Kürdistan’ın demokratik hedeflerini”  konuştular.

O günlerde şunu yazdım:

“Soykırımcı ‘Büyük Ermenistan’ tezlerine göre, Batı Ermenistan bugünkü Ermeni devleti. Ya ‘Doğu Ermenistan’; Diyarbakır’ı bile içine alan harita. Diplomatlarımızı katleden Ermeni terör örgütü ASALA ile PKK’nın irtibatı malûm. Teröristbaşı yakalandığında İmralı’daki sorgusunu yapan, bugün Silivri’de tutuklu emekli kıdemli Albay Hasan Atilla Uğur’a 1982’de Beyrut’ta ASALA ile yaptığı görüşme hakkında şunları anlatmıştı: ‘Önce çok ilgilendiler, ama sonra detaylara girdiğimizde Kürdistan olarak belirtilen toprakların aslında Ermenilerin olduğunu, bu yüzden sıcak bakmayacaklarını söylediler. Ben şu aşamada şurası senin, burası benim tartışması yapmamızın sağlıklı olmadığını, öncelikle ortak düşmanımız olan Türkiye Cumhuriyeti’ne savaşımızı yaymamız gerektiğini söyledim. ASALA ile ilişkimiz bu çerçevede iken 1983 yılında bölündüler, sonrasında Atina ve Fransa’daki sorumluları öldürülünce örgüt dağıldı’... ‘Ortak düşman’ Türkiye Cumhuriyeti’ni hallettikleri zannıyla, ‘paylaşım masasına’ oturmaya hazırlandıkları ortada. Acaba BDP heyetinin Ermenilerle birlikte önünde poz verdiği harita nerenin haritasıdır?”

                      -11 Gündür İncelenen Mektup-

Gelelim mektubun sebeb-i hikmetine. Bir vakitler Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in “paralel yapılanma”  dediği KCK’nın eşbaşkanı Bese Hozat Ocak başında Paris’teki PKK cinayetlerinin yıldönümünde şöyle bir açıklama yaptı:

“Türkiye’de resmi devletin dışında bir de oluşan paralel devletler vardır. Mesela Fethullah Gülen cemaati paralel bir devlettir. İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri paralel birer devlettir. Paralel devletlerin birbiriyle ortaklaştığı ciddi bir çıkar ilişkisi vardır. Paralel devletlerin resmi bir hukukları, anayasaları yoktur. Görünürde resmiyete kavuşmuş bir orduları da yoktur, ama resmi olandan daha güçlü ve örgütlü bir güce sahiptirler... Paralel devlet Gladyo devletidir, NATO destekli cemaatin ve lobilerin illegal devlet örgütlenmesidir.”

Tabi PKK, BDP ve HDP içinde kıyamet koptu. Burada yer alan Ermeniler istifa noktasına gelirken, açıklamanın düzeltilmesini ve özür dilenmesini istedi.
   
11 Ocak’ta İmralı’ya giden BDP’li Pervin Buldan ve İdris Baluken ile HDP’li Sırrı Süreyya Önder konuyu tereröristbaşıyla görüştü. Teröristbaşı da, “19 Ocak’ta Ermeni vatandaşlara geniş kapsamlı bir mektupla seslenmeyi düşündüğünü"  söyledi.

O görüşmede teröristbaşının KCK eşbaşkanı Bese Hozat’a sahip çıkıp, “Beni en iyi Bese anlamış”  dediği de öne sürüldü. Ancak BDP-HDP heyeti hızlı bir açıklamayla bunu yalanladı.

Sonrasında teröristbaşının bahsettiği mektubu yazdığı, ancak Adalet Bakanlığı’na “takıldığı”  bildirildi.

İşte bugün Agos Gazetesi’nde tam metni yayınlanan mektup, Adalet Bakanlığı’na “takıldığı”  söylenen o mektuptur. Mektupta, “soykırım”  iftirası ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni tarihiyle yüzleşmeye”  çağırma dışında şunlar da var:

“Bu soykırıma rağmen Ermeni halkının trajedisiyle birlikte kendini bugüne taşıyabilmiş olması büyük bir mucizedir. Bu mucize, hiç şüphesiz mazlum Ermeni halkının büyük emekleri ve mücadelesi sonucu gerçekleşmiştir.”

“Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile Ermeni halkının acılarının sağaltılması, eşit haklara sahip yurttaşlar olarak bu topraklarda yaşama mücadelesi iç içe geçmiştir. Demokrasiyle taçlandırılmış bir cumhuriyet hem geçmişiyle hesaplaşmış hem de farklı bütün kimliklerin özgürce yaşadığı bir cumhuriyet olacaktır.”

“Bizler, sadece Kürt halkının değil; bu kadim coğrafyanın bütün halklarının ve inançlarının özgürlüğü için mücadele ediyoruz, diyebiliriz.”

“Zorlu koşullarıma rağmen sürdürmeye çalıştığım barış arayışının hiçbir halkın zararına ve aleyhine olmayacağı, olamayacağı 30 küsur yıllık mücadelemizin her anında saklıdır zaten. Bizler burada bütün halkların çıkarına amansız bir uğraş verirken bizi boşa çıkartmak için canla başla uğraşan bütün derin, açık, paralel yapılara, lobilere ve cemaat türü yapılara karşı herkesi daha dikkatli olmaya ve objektif bir bakış açısıyla meseleleri ele almaya davet ediyorum.”

Teröristbaşının hezeyanlarını değil, şunları soruyorum:

- Bu mektubu Adalet Bakanlığı veya MİT, yani “devlet”  gördü mü?

- Gördüyse bu “iftiralara”  nasıl ve neden göz yumdu?

- Görmediyse, o mektup İmralı’dan nasıl çıktı, kimlere nasıl ulaştı?

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler
Müyesser YILDIZ
30 Ocak 2014 

Fransa Cumhurbaşkanı F.Hollande Türkiye’yi ziyaret ediyor. Söylediklerine ve verdiği mesajlara dikkat eden yok.
Bunu sorgulayanları ise dinleyen yok.
Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu ağızlarını açıp tek kelime söylemezken, ben sorgulasam ne olur ki?
Yine de yazmak gerektiğini düşünüyorum.
Devlette devamlılık esastır.
Bu aynı zamanda Dış Politikada da devamlılık demektir.
Köklü ve demokratik ülkelerde, işbaşına hangi parti gelirse gelsin, belirlenmiş politikaları sürdürürler. Çünkü ülke çıkarları bunu gerektirir.
Fransa da böyle bir ülkedir.
Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, kendinden önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin politikalarını aynen sürdürüyor.
Sarkozy sağcı. Üstelik aşırı sağcı, ırkçı Le Pen’in taraftarlarını hitap edecek söylemleri ve uygulamaları olan bir sağcı.
Adam ne dedi?
“Zamanı geldiğinde, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için referandum yapıp Fransız halkına soracağız…”
“Türkiye Ermeni Soykırımını inkâr ediyor. İnkâr Yasası çıkarıp, inkârcıları cezalandıracağız…”
Sarkozy’den önceki, sağcı Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da, ondan önceki Solcu Cumhurbaşkanı François Mitterand da aynı şeyleri söylediler.
Hatırlayın lütfen, Sarkozy, birkaç yıl önce Ankara’ya geldiğinde, yukarıdaki görüşlerini bizim medyanın önünde, lafını hiç sakınmadan dile getirmişti.
Şimdi de Hollande geldi ve Sarkozy’nin sözlerini aynen tekrarladı.
Arada aksan farkı bile yok.
Oysa bizimkiler Hollande seçildiğinde çok sevinmişti.
Ortalık, “Adam solcu, ama AKP İktidarına iyi gözle bakıyor. Avrupa Birliği üyeliğimiz için en büyük destek o olacak” yorumlarından, açıklamalarından geçilmiyordu.
Hatırlayalım, bizimkiler iktidar olduklarında ne yaptılar?
Öncelikle “Devlette devamlılık esastır” ilkesi ile alay ettiler. Onu silip attılar.
Suriye, Irak başta olmak üzere birçok ülke ile olan ilişkileri, Türkiye’nin geleceğini kötü yönde etkileyecek şekilde değiştirirken, her iktidar döneminde üstüne titrenen, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi ile alay ettiler. Bu korkaklıktır diyerek, akılları sıra Atatürk’e çamur attılar.
“Biz büyük ülke olacağız. Korkaklıkla işimiz olmaz” anlamına gelen cümleler kurdular.
Bu köklü değişiklik ile Türkiye’nin başına açılan dertleri hemen her gün görüyoruz, yaşıyoruz.
Suriye, Mısır, Irak, İsrail ile ilişkiler ne zaman ve nasıl düzelir sorusunu iktidarın umurunda bile değil.
Bizim medya da, Sarkozy ve Hollande’ın “Devlette devamlılık esastır” ilkesindeki ortak yanlarını, özel hayatlarına bakarak, birlikte oldukları kadınlardan kaynaklanan magazin haberlerini hatırlatarak basite indirgemeye çalışıyor. Belden aşağısı ile ilgilenin, gerisini boşverin demeye getiriyorlar.
Hollande, tıpkı Sarkozy gibi “Devlette devamlılık esastır” ilkesini bizimkilerin gözüne, hem de Türkiye’de soktu.
Bizimkiler ise her ne kadar Türkçe’ye çevrilse de, Hollande Fransızca konuştuğu için olsa gerek, anlamamış gibi yaptı.
Yapmaya da devam edecekler.
Gürbüz Evren / Siyaset Bilimci
Odatv.com

Tüm bilimsel araştırmalar ortaya koymuştur ki, Yolsuzluk ve Rüşvet, en çok otoriter ve baskıcı iktidarların işbaşında olduğu ülkelerde görülür.
Peki, Türkiye böyle bir ülke midir?
“Allah'a şükürler olsun ki biz öyle bir ülke değiliz” desem, kim bilir bana nasıl kızarsınız.
Tüm bilimsel araştırmalar ortaya koymuştur ki, Yolsuzluk ve Rüşvet, en çok diktatörlerin ve diktatörlüğe eğimli olanların yönettiği ülkelerde görülür.
Peki, Türkiye böyle bir ülke midir?
“Şükürler olsun ki, Türkiye'de diktatör ve buna eğimlilerin kırıntısı yok” desem, bana söversiniz.
Tüm bilimsel araştırmalar ortaya koymuştur ki, Yolsuzluk ve Rüşvet, en çok dini ve manevi değerleri sömürenlerin işbaşında olduğu ülkelerde görülür.
Peki, Türkiye böyle bir ülke midir?
“Allah yar ve yardımcımız olduğu için Türkiye böyle bir ülke değil” desem, beni memleketten sürersiniz.
Tüm bilimsel araştırmalar ortaya koymuştur ki, Yolsuzluk ve Rüşvet, en çok medyanın baskı altında olduğu, gazetecilerin oto sansür uyguladığı ülkelerde görülür.
Peki, Türkiye böyle bir ülke midir?
“İftira ediyorlar, böyle bir ülke değiliz” desem, beni, arkamdan teneke çalarak kovalarsınız.
Tüm bilimsel araştırmalar ortaya koymuştur ki, Yolsuzluk ve Rüşvet, en çok kendi medyasını (yandaş medya) yaratmış, bol miktarda iliştirilmiş gazetecisi olan iktidarların yönettiği ülkelerde görülür.
Peki, Türkiye böyle bir ülke midir?
“Vallahi billahi Türkiye bu tür ülkelere benzemiyor” desem, herhalde yüzüme tükürürsünüz.
Kısacası otoriter, baskıcı iktidarların, diktatörlüklerin, dini ve manevi değerleri sömürenlerin yönettiği ülkelerde yolsuzluklar ortaya çıkmaz.
Bu ülkelerde, bilgi ve haber kaynakları kıt olan, tek taraflı bilgilendirilen, ayrıca baskı ve korku içinde yaşayan toplum, yolsuzlukları ve rüşveti görmez, göremez. Ortaya çıkanlara da inanmakta zorluk çeker, hatta inanmaz. 
Yolsuzluk ve Rüşvet, batılı ve çağdaş demokrasi ile yönetilen ülkelerde de görülür. Ama bu tür skandallar çok yaşanmaz. Çünkü o ülkelerde, demokrasi ile toplumsal bilincin gelişmiş olması, yolsuzluk ve rüşvet olaylarına engeldir. Ama hepsinden önemlisi, yolsuzluk ve rüşvet olaylarının üzerine gidecek bağımsız yargı ile bunları haberleştirecek özgür medyanın varlığı, yolsuzluk yapacaklar için caydırıcı unsurlardır.
Her şeye rağmen batılı ve çağdaş demokrasi ile yönetilen ülkelerde, az da olsa yolsuzluk ve rüşvet olaylarına rastlanır. Ama bunlar ortaya çıktığında ise kimse kalkıp, “Dış güçleri”, “Faiz lobilerini”, “Yabancıları” suçlama kolaycılığına kaçarak, “Bizi kıskanıyorlar” diyerek komik duruma düşmez. Bazen sorumlu bakan ya da başbakan, kimi zaman ise hükümet topluca istifa eder.
Kimse kalkıp yargıyı, emniyet teşkilatını hallaç pamuğu gibi atmaz.
Devletin en kritik noktalarına yerleştirdiği eski müttefiklerine “Paralel devlet” suçlaması yaparak, işin içinden sıyrılabileceğini düşünmez.
Peki, Türkiye gelişmiş bir demokrasi ve toplumsal bilincin olduğu, bağımsız yargı ile özgür medyanın bulunduğu bir ülke midir?
Maalesef böyle bir ülkede yaşamıyoruz diyenlerin arasındayım. Zaten, demokrasi, insan hakları, ifade ve medya özgürlüğü gibi alanlarda, uluslar arası kuruluşların yayınladığı listelerde son sırlarda yer aldığı hatırlanırsa, Türkiye'nin nasıl bir ülke olduğu anlaşılacaktır.  
Bunun içindir ki, Yolsuzluk ve Rüşvet ülkemizin gerçeğidir.
Toplumun önemli bir bölümünün bu gerçeği görmeyip, “Dik dur eğilme” demesi, ülkenin daha da acı bir gerçeğidir.
Bu gerçekleri yok sayıp, iktidarın güç kaybettiğini, yapılacak ilk seçimlerde, muhalefetin hükümet olacak oy oranına ulaşacağını sanan bazı kesimlerin durumu ise acının da acısı bir gerçektir.
Ülkenin sorunlarını anlatacak, iktidarın yanlışlarını, kötülüklerini dile getirecek, halkı ikna edecek politikalar ve söylemler üretemeyenler, hiç beklemedikleri bir anda, altın tepside sunulan fırsat olan, Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu sayesinde oy patlaması yapacaklarını sanıyorlar.
Aslında hükümet olmayı, “Armut piş, ağzıma düş” yöntemine bağlayanları gördükçe, ülkemin geleceği için çok üzülüyorum. 
Kanal B'de, Ekim 2004'ten bu yana Cuma akşamları hazırlayıp sunduğum Bekleme Odası programında, daha ilk günden başlayarak söylediğim ve sürekli tekrarladığım cümleyi hatırlatayım; “Türkiye'nin gerçek gündemi, İşsizlik, Yoksulluk ve Yolsuzluktur. Üretilen suni gündem maddeleri ile gerçek gündem örtülmektedir.”
17 Aralık 2013'ten itibaren yaşananlara bakanlar, 10 yıldır boş laf etmediğimi söyleyecektir.

Topal Osman ve Ali Şükrü Bey Olayı - Galip Baysan
Bu gün yine tarihimizin kıyısında, köşesinde kalmış bir konuyu ele alıyoruz. Mustafa Kemal’in Milli Mücadelenin o kritik dönemlerde Meclis üyelerine verdiği değerin en belirgin örneklerinden biri Ali Şükrü ve Topal Osman olayıdır. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey Muhalif grubun sözcü silahşorlarından biriydi ve fikirlerini sert tartışmalar yaparak savunması ile ün kazanmıştı.(1) Recep (Peker) Bey’e göre “çok temiz, mert ve vatanperver bir arkadaştır. Yalnız sinirlidir, coştu mu kabına sığmaz. Onun bu halini Gazi Paşa da beğenmektedir ve ondan “Herkes Şükrü bey gibi düşüncelerini, fikirlerini böyle pervasızca söylese, kimseden şüphe edilemezdi” şeklinde bahsettiğini kendisi duymuştur.”(2)
Giresun'da 1883'te doğan Osman Ağa, 1912'de katıldığı Balkan Savaşı'nda bacağından yaralanarak "Topal" lakabını aldı. 1915'te Ruslarla savaştı. 1918'de Giresun Belediye Başkanı olan Osman Ağa, 29 Mayıs 1919'da Havza'da Atatürk ile buluştu.1921'de Giresun Gönüllü Alayı'nı kurarak, Koçgiri İsyanı, Zara, Niksar, Kavak ve Merzifon yöresinde isyanları bastırdı.1921–1923 yılları arasında Atatürk'ün Muhafız Alayı Komutanı oldu.
Topal Osman Ağa Milli Mücadelenin en renkli ve yiğit mücadele adamlarından biriydi. Sakarya’da savaşmış, Milli Alay Kumandanı unvanını almış, Mustafa Kemal Paşa’nın koruyucu müfrezesinin başı olmuştur. Çeteler döneminin son halkası gibidir. Kılıç Ali Bey, Çerkez Ethem’in en güçlü olduğu dönemde Topal Osman’la ilgili bir anısını şu sözlerle anlatmaktadır:
 Ethem hastalık bahanesiyle bizimle beraber Eskişehir’e gitmek istemedi. Hacı Şükrü bey’le birlikte Ethem’in Taşhan’da ikamet ettiği odasına gittik. Kendisini ikna ederek yataktan kaldırdık, trene getirdik, hareket ettik. Trende Mustafa Kemal’in müfrezelerinden birinin (Giresun Müfrezesi) kumandanı Topal Osman da vardı. Rahmetli, Mustafa Kemal’e o kadar bağlı idi ki, Ethem’in şımarıklıkları karşısında her an bir hadise çıkarmak istiyordu. Yolda giderken trende Ethem’in hareket anındaki münasebetsizliği mevzu bahis olunca bunu Mustafa Kemal’e karşı bir hürmetsizlik, bir isyan sayarak beni ve Recep Zühtü’yü bir tarafa çekerek:
-              Ben bu Ethem’i muvafakat ederseniz bu gece yok edeceğim! Demişti.”(3)
İşte Milli Mücadele döneminin bu iki güçlü ismi; 27 Mart 1923 günü karşı karşıya gelmişlerdi. Olayın nedenleri arasında parti içi muhalefetin o günlerde çok sert bir tutum izlemesi, iktidar diyeceğimiz Müdafaai Hukuk Grubunun’da bu güçlü muhalefetin sesini kısmak arzusu duymasıdır. Herşey, Lozan görüşmelerinin 4 Şubat’ta kesilmesi ve barış heyetinin dönüşünden sonra 21 Şubat’ta Mecliste açılan görüşmelerde başlamıştı.
 Gazi Paşa, bu müzakerelere iştirak etmek üzere Meclise geldikleri gün, küçük riyaset odasında, aralarında çoğu muhaliflerden bazı zevatla birlikte oturuyordu. Müzakere çıngırağı çalmaya başladığı zaman Gazi hazır bulunanlara;
-              Haydi iş başına, diyerek ayağa kalktı. Yürümeye başladı. Odanın kapısından çıkarken, bir zat, Mustafa Kemal paşa’nın ellerini ellerinin içine alarak:
-              Paşam, sen bizim herşeyimizsin! Sen bu işe müdahale etme. İsmet Paşa ile Meclisi başbaşa bırak diye rica etti.
-              Bırakmam
Dedi. Odadan çıktı, içtima salonuna girdi ve yeri gelince duruma müdahale etti.”(4)
İsmet Paşa’nın çeşitli beyanlarına, Gazi’nin ve hükümetin yorulmadan yaptıkları açıklamalara, desteklemelere rağmen, ikinci grup müsamahasızdı. Tartışmalar gittikçe sertleşiyordu. 5 Mart 1923 günü (eski bir deniz subayı) Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey: “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer, Lozan’da heba edilmiştir. Bu murahhas heyetinin, sulh meseleleri üzerinde sözleri olamaz efendiler. Artık bunların vazifeleri bitmiştir” diye haykırınca, diğer sözcülerin de katkısı ile Meclisteki hava elektriklendi. İşte bu hava içinde Gazi söz istedi. Kürsüye çıktı. Bütün sorulara kendisi cevap vermeye başladı. Kürsüden inmiyor ve bütün yıldırımları kendi üzerine çekiyordu. İşte bu atmosfer içinde, Şükrü Bey’in sesi gittikçe yükseliyor:
-       Ben de söyleyeceğim, ben de söz isterim” siye bağırıyordu. Fakat Gazi de çok hiddetliydi. Bir taraftan Şükrü Bey’e;
-       Bir haftadır söylüyorsunuz, artık memlekete zarar veriyorsunuz diye bağırırken diğer taraftan ellerini cebine sokarak birden sert, şiddetli adımlarla Ali Şükrü Bey’in üzerine yürüdü.(5)
-       Birinci Büyük Millet Meclisi salonunda oturulacak siyah boyalı sıraların bir kısmı orta yerde başkanlık kürsüsüne karşı konulmuştu. Diğer sıralar ise bunların sağ ve sol tarafına karşı karşıya yerleştirilmişti. Sağdakilere hükümeti destekleyen, soldakilere de muhalif sayılan milletvekilleri otururlardı. Orta sıraları da tarafsız, yaşlı mebuslar işgal ediyordu. Öyle vakalar olurdu ki, sağ ve sol taraftakiler ayaklanıp birbirlerine karşı geldikleri vakit ortadaki mebuslar araya girer, hadiselerin önüne hemen geçerlerdi.(6) Bu defa ayırma olmayınca birinci ve ikinci grup milletvekilleri Meclisin ortasında dövüş için karşı karşıya geldiler. Başkanlık kürsüsünde Ali Fuat Paşa vardı, oturum gizli olduğu için Meclis emniyet kuvvetlerini de çağıramazdı. Tartışmaların kontrol dışına taştığını anladığı anda elindeki çanı birden iki tarafın arasına fırlattı. Ortalarına düşen bu çan sesinin yarattığı şaşkınlık tarafları durdurunca başkan tartışmalara ara verdi ve muhtemel tatsız olaylar böylece önlenmiş oldu.(7)

Topal Osman ve Ali Şükrü Bey Olayı - Galip Baysan
Ancak Ali Şükrü Bey’in 27 Mart akşamından beri kayıp olduğu 30 Mart günü Meclis kürsüsünden Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey tarafından ilan edilince, Meclis yeniden elektrikli bir hava içine girdi. Hükümetin sıkı takibi sonucu Ali Şükrü Bey’in Topal Osman Ağa’nın adamları tarafından öldürüldüğü anlaşılınca, Mustafa Kemal Paşa yasalara karşı çıkan bu kahraman çetenin yok edilmesini önleyemedi. Topal Osman, yaralı olarak ele geçtiyse de fazla yaşamadı. Mebuslar Topal Osman’ın cesedinin Meclis önünde asılarak teşhir edilmesi önerisini kabul edince de Topal Osman’ın (başı kesilmiş) cesedi), Meclis önünde kurulan bir sehpada sallandırıldı.(8)
Bu Meclis’in artık kendini yenileme zamanının geldiği anlaşılmıştı. 1 Nisan 1923’de Birinci Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar verdi, 15 Nisan’a kadar çalıştıktan sonra dağıldı.
Burada, yine bir hususun üzerinden biraz durmak istiyoruz. O da Mustafa Kemal ve Demokrasi arasındaki ilişkidir. 1920’den sonra Türkiye’de her yeniliğin mimarı olan bu General ; Halk arasında elde ettiği büyük prestijden destek alan ve her şeyi emirle (ve de kolaylıkla) yaptırmış, bunun için normal dışı yasalar, mahkemeler kurmuş bir aksiyon adamı, lider görünümü vermiş olabilir. Böyle düşünmek normaldir. Ancak gerçek böyle değildir. Bunun en güzel delili de yukarıdaki satırlarda belirttiğimiz güçlü muhalefetin mevcudiyeti, sesini, soluğunu istediği yükseklikte duyurabilmesidir. Unutmamak gerekir ki,   iktidar her yönetimde fakat güçlü bir muhalefet sadece Demokratik bir düzende yaşayabilir.(9)  

DİPNOTLAR:

(1) K. Özalp, Atatürk’ten Anılar, s.24
(2)  Feridun Kandemir, Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler, s.6 (İstanbul-1955)

(3)  Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, s.47-48
(4)  Aynı eser, s.94
(5)  Tek Adam-3, s.78, 79
 (6) Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, s.69-70
(7)  Bknz. Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralarım, s.260-290
(8)  Kandemir, Siyasi Cinayetler, s.8-57; Kemal Zeki Genç, Osman Devletini Kuran Meclis, s.54, 55 (Hürriyet Yayınları, İstanbul-1981), Topal Osman için bknz. A.E. Yalman, Turkey in My Tıme, s.118-119
(9)  Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, s.90

Hoca tuzağa düştüğünü anlayamadı!
CNN Türk’te “Aykırı Sorular” programını yapan Enver Aysever ilginç konukları ve sorularıyla daima gündemde kalmayı becermektedir.
Son programını Anayasa Prof. Burhan Kuzu ile yaptı.
Kamuoyunun yakından tanıdığı Burhan Kuzu, AKP milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanıdır.
Sayın Kuzu, tavırları ve konuşmalarıyla her şeyi bildiği havasında olup, keseri sürekli kendinden yana yontmakla da ünlüdür.
Ne var ki Sayın Aysever’in aniden ustaca sorduğu soruya yine bilgece! Yanıt vermesi gerekirken, bir anlık şaşkınla verdiği yanıtla tuzağa düştü.
Hoca ihtilallerin kime karşı yapıldığından, kimin mağdur edildiğinden dem vururken, bir ara konuyu solculara getirerek “solcuları boş ver onlar iflah olmaz” dedi.
Pası çok iyi değerlendiren Aysever, gole gitmenin kararlığıyla…
Hocam, "Neden solcular hep siyasi suçtan içeri giriyor da sağcılar hep rüşvet ve yolsuzluktan?" diye soruyu yapıştırdı.
Hoca “Deme çok ağır konuştun” dedikten sonra, "Adama sorarlar, solcular ne zaman hükümet olmuş ki? Bir adamın elinde para yoksa makam yoksa neyi çalacak, hükümet olunca bunlar ortaya çıkıyor.” Diyerek düştüğü tuzaktan kurtulmaya çalıştı.
Nafile.
Aysever, vazgeçmek niyetinde değildi.
Golü atmak istiyordu.
Bu kez  “Hükümet olunca çalmak mı gerekiyor?” dedi.
Hoca oldukça telaşlı, devirdiği çamın farkında vararak, düzeltme yollarını arıyordu.
Hoca, “Çalmak yok”,   Dediyse de iş işten geçmiş, ok yaydan çıkmıştı.
Yargıda tevil (değiştirici) yollu itiraf diye bir tabir var.
Hoca resmen, tevil yollu iktidarların çaldığını itiraf ettiğinin farkında bile değildi.
Hoca zordaydı, debelendikçe batıyordu. Neşeli bir izlenceyle karşı karşıyaydık.
Oldu mu Hoca?
Bir çuval inciri berbat ettin.
Tam gündemce çalma, çırpma, yolsuzluk savları havada uçuşurken bunlar söylenir mi?
Yoksa Allah mı söyletti?
Kolaylık diliyorum Hoca! Epey zora girdin, geleceğini tehlikeye soktun.
Sayın Aysever’e de bir çift sözüm var.
Koskoca! Anayasa Profesörü bu duruma düşürülür mü?

29.01.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

Yıl 2002 genel seçimler
İktidara geldiklerinde beraberdiler
Kimse ne çete, ne paralel yapı, ne haşhaşiydi…
Yıl 2007 genel seçimler.
Yine beraberler.
Hiçbir sorun yok
Kadrolar paylaşılırken ikisi de haberdar ve mutluydular.
Ortaklardan biri resmi, diğeri örtülü…
Ortak iktidar sorunsuz devam ediyor.
Yıl 2011 Genel seçimler.
Beraberlik ayni mutlukla devam ediyor
Sonuç yeniden iktidar
Yıl 2012 Anayasa referandumu.
İkisi tek güç, tek yumruk
“İmkân olsa mezardakilere bile 'Evet' oyu kullandırmak lazım” diyordu ortak.
Sonuç %58 Evet.
Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması tamam
Yargıçlar ve Savcılar Yüksek Kurulu Tamam
Bu Kurulun seçtiği Yargıtay ve Danıştay üyeleri tamam
Yargı bağımsızlığına rahmet…
Malum davalarda adil yargılama diye ses çıkaran Yargıçlara acele atama.
Aradan geçen 10 yıllık sürede hiçbir sorun yok.
Ta ki resmi ortağın MİT Müsteşarına dokunana kadar
Hafif yaylım atışlarıyla didişmeler başladı.
“Ne istediniz de vermedik, ne istediniz de yapmadık” denilerek sitem edildi.
Tarih 17 Aralık 2013
Yolsuzluk savı ile üç bakan çocuğunu gözaltına alınması…
Dört Bakan hakkında yolsuzluk savları…
Sonuçta, tutuklamalar ve istifalar…
Başbakanın oğluna soruşturma…
Öküz öldü ortaklık bozuldu.
Örtülü ortak, çete, paralel devlet ve haşhaşi oldu birden
Her iki tarafta ateş serbest dedi.
Ortaklık inkâr edildi.
Bülent Bey yine yapacağını yaptı.
İnkâr edilen ortaklığı açığa vurarak pişmek üzere olan çorbaya su kattı.
“Bursa'nın 17 ilçe belediye başkan adayının tanıtım toplantısında katılan Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Bursa'dan cemaate seslenerek, "Her şeyin garantisi biziz. O cemaatler beni çok iyi bilir. Ben onları çok iyi biliyorum. Bursa'dan bu cümleme dikkat etsinler; Biz varsak, siz de varsınız. Biz yoksak siz de yoksunuz" dedi.
Oldu mu Bülent Bey,
Başbakanına yine ters düştün.
Günlerdir inkâr edilen ortaklığı itiraf ediyorsun.
Hüseyin Çelik’i zor durumda bıraktın.
Bakalım bunu nasıl düzeltecek merak ediyorum.
Bülent Bey siz haklınız, görünen köy kılavuz istemez.
Herkesçe bilinen ortaklık inkâr edilemez.  

 26.01.2014
Emekli Cumhuriyet Savcısı

İşçi Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Doğu Perinçek Türkiye’nin ortaçağ karanlıklarına sürüklenmek istendiği, yolsuzlukların, rüşvetlerin ayyuka çıktığı, TBMM’sini uçan tekmecilerin, boksör bozuntularının, küfürbazların   işgal ettiği bir dönemde iki zafere imza attı.
1.Zafer
Sözde Ermeni Soykırımı ya da Asılsız Ermeni İddiaları bazı tarihçilerin, Osmanlı Devleti'nin 1915 yılında. Anadolu’da yaşayan Ermenilere karşı sistematik bir yok etme harekâtı ve soykırım yaptığı şeklindeki iddialarıdır.
1948 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarına göre de Ermeni tehciri soykırım olarak kabul edilmemişti.
Buna rağmen, zaman zaman aşırı milliyetçi Ermeni örgütü ANCA ve Ermeni tezlerinin en güçlü destekçileri tarafından ABD Hükümeti Ermeni Soykırımı’nı tanımaya çağırılır.
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi 10 Ekim 2007 günü yaptığı oturumda, 30 Ocak 2007 tarihinde Kaliforniya Senatörü Mr. Schiff ve arkadaşları tarafından verilen karar tasarısı önergesini 21 oya karşılık 27 oyla kabul etmişti.
Bunun üzerine hükümet adına Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada sadece “kınama” ile yetinilmişti. ABD’de tasarıya karşı lobi faaliyetlerini yürüten ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle temaslarda bulunan Egemen Bağış da yaptığı açıklamada “karşı oy kullananların sayısının 21′e çıkmasını” memnuniyet verici bulduğunu ve bunun yürüttükleri lobi faaliyetinin bir sonucu olduğunu matah bir şey gibi söylemişti.
Oysa iddia edilen soykırım aslında yer değiştirme idi. (tehcir)
Ne soykırımla ne de katliamla ilgisi vardı.
Düşmanla işbirliği yapan ve ülkenin birliğine zarar veren bir topluluğun zararlı faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla ve iç güvenlik nedeniyle başka topraklarda yerleşime zorlanması yönünde alınmış bir önlemdi.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, İngiliz ve Fransız ordularına karşı birçok cephede savaşırken, Ermeniler de doğuda Çarlık Rusya ordularıyla birlikte Osmanlı ordusuna saldırmaya başlamış ve Kayseri, Bitlis, Erzurum, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Ankara, Van, İzmit, Adapazarı, Adana, İzmir gibi pek çok şehirde isyanlar çıkartmışlardı.
Tehcir edilen Ermenilerin önemli bir bölümü, isyanları önleme girişimleri sırasında, savaşın zor şartları altında göç yollarındaki hastalık ve soygunlarda ve Osmanlı hükümetince kontrol edilemeyen bazı fanatiklerin saldırıları neticesinde yaşamlarını kaybetmişlerdir. Öte yandan Rus işgali ve Ermeni isyanları nedeniyle 1914-1915 yılları arasında yaklaşık 800 bin Türk de göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göç sırasında da binlerce Türk ölmüştür.
Doğu Perinçek’in oğlu Akademisyen ve Tarih Yazarı Mehmet Perinçek Rus arşivlerinde yürüttüğü titiz çalışmalar sonucunda bulduğu belgelerle, bu tartışmalara çok önemli katkılarda bulunarak ve sadece ülkemizde değil tüm dünyada tartışmalar yaratacak gerçekleri kitaplarında dile getirmiştir.( 150 Belgede Ermeni Meselesi)
                                            ***
2005 yılı dünyanın en demokratik, özgür ülkelerinin başında gelen İsviçre’de Ermeni soykırımının inkârının cezalandırılması için yasal düzenlemelerin yapıldığı bir yıldı.  Yasaya göre “ Ermeni soykırımı yoktur” demek yasaktı. Bunu her kim söylerse hapis ve para cezasına çarptırılacaktı.
Bu büyük yalana, utanmazlığa karşı Perinçek’i kimse tutamadı soluğu İsviçre’de aldı.
İnsan haklarına, ifade özgürlüğüne tamamen ters düşen yasa karşısında eğilip bükülmedi. Aslanlar gibi dik durdu ve hiçbir şeyden korkmadı.
Lausanne, Opfikon ve Köniz kentlerinde üç değişik toplantıya katıldı ve bu toplantılarda sırasında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermenilere soykırımı yapıldığı iddialarını Türk Devletinin yapamadığı büyük bir cesaretle “uluslararası yalan” olarak ifade etti.
İsviçre-Ermenistan Derneği de bu ifadelerin “ırkçı ayrımcılık” kapsamına girdiği gerekçesiyle Perinçek’ten davacı oldu.
Doğu Perinçek’i gözaltına alıp mahkemeye sevk ettiler.
Davaya ilk aşamada bakan Lausanne Polis Mahkemesi, davacı tarafı haklı bulmuştu.
Yargılama sonunda karar, 90 gün hapis cezası ve günlüğü 100 İsviçre Frank’ı tazminat cezasına mahkûm edilmişti.
Bu kararlar sonucu Türkiye’de yer yerinden oynamıştı.
Doğu Perinçek kamuda bir kahraman olmuş ve olay yakın takibe alınmıştı.
Mahkemenin gerekçeli kararında Ermeni soykırımının gerek İsviçre'de gerekse genel olarak kabul görmüş “tarihi bir olay” olduğu kaydedilmişti. Kararda, Avrupa Konseyi böyle bir soykırımı tanımamış olsa da tanımış gibi gösterilmişti
Daha sonra ceza paraya çevrildi ve İsviçre’ye 9 bin İsviçre Frank’ı ceza ödendi!
Perinçek’in Vaud Kanton Yargıtay’ı ve ardından İsviçre Federal Mahkemesi önündeki temyiz başvuruları da büyük ölçüde aynı gerekçe ve ifadelerle reddedilmişti.                                                                   
İsviçre yargısı önünde aradığını bulamayan Perinçek, kumpas olduğu iktidar tarafından da itiraf edilen düzmece Ergenekon davası ile demir parmaklıklar ardına hapsedilmiş olmasına rağmen bu çok önemli davanın ucunu bırakmadı. İfade özgürlüğünün ihlal edildiği teziyle 2008 yılında AİHM gündemine taşıdı. Sonuçta 5 yıl süren davada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Doğu Perinçek’e ceza veren İsviçre’yi haksız bularak tazminata mahkûm etti.
Bütün Avrupa ülkelerine emsal olacak kararda “İsviçre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüyle ilgili maddesini ihlal etti” denildi.
Doğu Perinçek Avrupa’yı dize getirmekle kalmamış, devletin yapamadığını büyük bir cesaretle yapmış hem kendi bir zafer kazanmış hem de Türkiye’ye kazandırmıştır.
Devletin yok edilmek, yargıya darbe yapılmak istenen bir süreçte bu büyük başarıya imz atmış olan Doğu Perinçek bugün ne yazık ki halen demir parmaklıklar ardındadır.
Zafer 2
Perinçek hakkında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün şikâyeti üzerine, Ergenekon davasının 30 Mayıs 2012 tarihli duruşmasındaki sözleri nedeniyle açılan soruşturma da takipsizlikle sonuçlandı.
Perinçek “Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan, 12 Eylül’ün çocukları ve esas Gladyo olanlardır. Yani Abdullah Gül’ler, Tayyip Erdoğan’lardır” demişti
Kararı Aydınlık’a değerlendiren Avukat Ümit Kaplan, Perinçek’in, “ABD planının enstrümanları” ve “Türkiye’yi bölmenin memurları” şeklindeki nitelemelerinin dayanağının Erdoğan ile Gül’ün kendi eylemleri ve açıklamaları olduğunu söyledi. “Sayın Perinçek gerçekleri dile getirmiştir. Erdoğan’ın BOP Eş Başkanı olduğunun itirafı, Gül’ün eski ABD Dışişleri Bakanı Powell’la yaptığını itiraf ettiği gizli anlaşma bu hususu kanıtlamaktadır” diyen Kaplan ayrıca  “Sayın Perinçek hakkında Ergenekon davasında yaptığı savunma nedeniyle, hâkimlere, savcılara, Erdoğan ve Gül’e hakaret ettiği iddiasıyla çok sayıda dava açılmıştır. Bu beraat kararı, o davalar açısından yol gösterici niteliktedir ”dedi.
Perinçek’in verdiği mücadeleler, elde ettiği bu başarılar onun ne kadar yürekli bir vatansever olduğunun kanıtıdır.
Perinçek’i yıllardır zindanlara kapatmalarının nedeni Gül’ün eski ABD Dışişleri Bakanı Powell’la yaptığını itiraf ettiği gizli anlaşmayı kamuya duyurması ve iktidarın
üzerine çok gitmesidir.
Perinçek ve partisi günümüzde Ana Muhalefet Partisi CHP’nin yapacağı ama ne yazık ki yapmadığı Atatürk ve İlkelerine sahip çıkmaktadır. Bunu kimse görmezden gelemez ve gelmemelidir.
Suçları vatanı sevmekten, hizmet etmekten başka bir şey olmayan Perinçek ve nice vatansever komutanlarımız, gazetecilerimiz, aydınlarımız bugün halen o kara zindanlarda çile doldurmaktadırlar. MHP kendi milletvekilini bile iktidarın pençesinden, zindanlardan kurtaramamış başarısız bir partidir bence.
Halen çok hasta olan ve mutlaka hastanede tedavi görmesi gereken başta Fatih  Hilmioğlu ve diğer sağlıkları bozulmuş olan tutsaklarımızın sağlıksız koşullarda  devlet eliyle ölmelerini  bekleyenlere, seyredenlere lanetler olsun.
Bugün gelinen nokta 11.11.2008 tarihinde “soykırımın inkârı” hakkındaki yasayı soran gazetecilere “aramızdan provokatörler çıkabiliyor” yanıtını veren bir cumhurbaşkanı ve devletin içinde paralel devlet olduğunu söyleyen yolsuzlukları, rüşvetleri örtmek isteyen, hukuka darbe yapmaya kalkan bir başbakan ve de iktidar ile
yönetilip yönlendirilmeye çalışılıyoruz.
Kurtuluşumuz sadece Atatürk’te birleşmek tek yumruk olarak güçlenmekten geçmektedir.
Şu sırada başbakan konuşuyor ve çok iyi hatip olduğundan mangalda kül bırakmıyor. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğluna saldırıya başladı. Tayyip Erdoğan’la ilgili bir şey varsa açıklayın diyor. Bilinmeyen ne kaldı ki?  Yine peygamberimizden söz ediyor.
CHP’in İst.adayı Sarıgül hakkında açıklama yapacağını söylemişti. Söyleye, söyeleye 2004 yılında CHP raporunu çıkartıp gösterdi. Yüzde ellinin beynini yıkamaya başladı. Neyse bakalım daha neler diyecek?
Başbakana acıdım doğrusu, çok çaresiz kalmış demek ki.
Dinlemek üzere burada kesiyorum.
Sevgiyle kalın.


1960’lardan sonra İstanbul, Ankara, 1970’lerden sonra da başta İzmir olmak üzere büyük şehirler öyle süratli büyüdüler ki, o zamana kadar şehrin oldukça dışında olan askeri okullar ve eğitim kurumları adeta şehirlerin merkezinde kaldı. Askerler ellerindeki sınırlı imkânları hiç zayi etmeden kullanmadaki başarıları nedeniyle okul, kışla ve garnizonlarını temiz ve bakımlı tutmaya mecbur gibidirler. Bu nedenle ziyaret ettiğiniz bir askeri kurum daima bol miktarda ağaçlandırılmış, çiçeklendirilmiş ve temiz tutulmuş bir görüntü verirler. Özetle belirtmek gerekirse büyük şehirlerde rantiyerlerin amansız saldırılarından kendini kurtarmış yeşil sahalar genellikle askeri bölgelerdir.
Bu bölgelere gözü takılan insanlar iki zıt düşüncenin etkisinde kalırlar. Gençlere fısıldanan en önemli görüş: “ Bu şehirdeki en güzel yerleri ne hikmetse hep askerler kapmışlar. Bu büyük bir haksızlık.” Evveliyatı bilen yaşlılarsa  “Askeri bölgelerde olmasa yeşile hasret kalacağız. Onlardan Allah razı olsun” derler.
Günümüz yöneticilerinin katı ve fanatik düşüncelerini anlamak mümkün değil. Her sahaya el atan, ellerine emanet edilen her değeri “babalar gibi satarım” diye gururlanan yöneticiler şimdi gözlerini Askeri Bölgelere çevirmişler, yandaşlarının ağızlarının suyunu akıtırcasına büyük bir çaba içine girmiş görünüyorlar. İddialar inşallah doğru değildir ama eğer doğruysa insan kocaman bir Yuuh! Çekmekten kendini alamıyor. Ayrıca bir konu net bir şekilde açığa çıkıyor. Türk Ordusu düşmanlığını tarikatlara veya Fettullah Gülenin adamlarına yüklemek geçerli değildir. Asker düşmanlığı; Derviş Mehmetlerin, Derviş Vahdetilerin, Anzavurların torunlarının genlerine işlemiş gibidir.
 İktidar 11 yıl gibi çok uzun bir süre halkın iltifatına mazhar olmuş ve mecliste elde ettiği çoğunluğa dayanarak her şeyi yapabileceği inancıyla hareket etmektedir. Galiba parti içinde bir komite Ordu düşmanlığı için görevlendirilmiş gibidir. Bu insanların bütün görevi tıpkı işgal güçleri gibi, hatta onlardan da beter bir şekilde Orduya nasıl kazık atarız arayışı içinde gibidirler. AKP’nin geçen 11 yıllık iktidarları süresince Türk Ordusu lehinde bir tek harekette dahi bulunmadıkları, buna karşılık yalan yanlış her fırsatı kullanarak Orduyu kötüleme, fırsat düştükçe aşağılama kampanyasına katıldıkları görülecektir.
Türk Komuta Grubu ve çağdaş sivil aydınların binlercesinin genel kanıya göre uydurma nedenlerle hapse atıldığını artık herkes açıkça görebiliyor. Başbakan MİT Müsteşarının soruşturması mevzubahis olunca hemen acele bir kanun çıkararak engelliyor da buna karşılık yıllarca beraber çalıştığı Genel Kurmay Başkanı hakkındaki soruşturmayı, Yüce Divan yerine Sivil bir mahkemede ve ısrarla tutuklu olarak yargılamaya destek vermesi ne demek istediğimizi anlatmak için yeterlidir.
Son, kutularla saklanan ve makinelerle sayılan milyonlarca dolarlık vurgun olayında gördüğümüz gibi, soygunu yapanlar yerine, soygunu ortaya çıkaranları cezalandırma peşinde olanlar şimdi kendilerine yeni bir talan alanı bulmuş olmaktan mutlu olmuşlardır. Bu vurgun yeşil alan düşmanı ve yeşil dolar hayranlarının rüyalarında bile göremeyecekleri fırsatlar sunmaktadır.
İstanbullular benim iki okulum Kuleli ve Maltepe Askeri Liselerinin, Bursalılar yine benim yetiştiğim okullardan biri olan Işıklar Askeri Lisesinin, İzmirliler yine benim gençliğimin geçtiği Narlıdere İstihkam okulunun, Antalyalılar Karpuz Kaldıran tesislerinin AKP yandaşlarına nasıl devredileceğini ve bu tarihi yapıların hiç acı duyulmadan yıkılıp yerine milyarlarca dolarlık oteller, alışveriş merkezleri yapıldığını görmeye hazır olmalıdırlar.
Bu olayın gerçekleşmesini sağlayan Milletvekilleri, Başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere bütün Hükümet Üyeleri, bu kıyıma izin vererek geçmiş ve gelecek silahlı kuvvetler mensuplarının haklarının gasp edilmesine karşı çıkmayıp izin veren, yine başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere bütün Kuvvet Komutanları hiçbir zaman rahmetle değil ama lanetle anılacaklardır.
Lanetle diyorum çünkü buna benim dönemimin subay ve Astsubaylarımızın hakkı gasp ediliyor. Biz ele aldığımızda bu gün cennet gibi görünen köşeler, özellikle askeri dinlenme tesisleri mevcut değildi. Bizler 25–35 sene bu arazileri ağaçlandırdık, çiçeklendirdik, çirkin yapılaşmalara izin vermedik ve bizden sonraki nesillere devrettik.
Çocuklarını askere göndermemek için bin bir oyun oynayan ve hatta eski ulema gibi askerlikten uzak olan bazı yöneticilerimiz bilmeyebilirler ama askerlik zor meslektir. Binbir mahrumiyet ve fedakarane çalışmayı gerektirir. Üstelik görevinizi yaparken Allahtan başka hiçbir yardım bekleyemezsiniz. Maddiyata düşkünlük sizi küçültecektir. Bu nedenle aldığınız maaş ne olursa olsun hiçbir şikâyet hakkınız yoktur.
Nato’da görev yaptığım yıllarda yardımcım Amerikalı bir albaydı. Maaşı 5.000 doları geçiyorken benim maaşım 500 dolar civarındaydı. Kiraydı, çocukların eğitim masrafları ve diğer giderler nedeniyle elde bir şey kalmıyordu. Bu nedenle çoğu benim durumumda olan arkadaşlarımla birlikte yemekhaneye gittiğimizde ana yemeklere hiç yüz vermez, daima bir çorba ve salatayla idare ederdik. Bir gün bir yabancı arkadaşım biraz çekinerek, biraz da üzgün bana şöyle dedi:
Sir, iki yıldır burada yakınınızdaydım, şimdi görev dönemim tamamlandı ayrılıyorum ama nedense sizi doğru dürüst bir şey yerken görmedim, hep midem bozuk dediniz, yani midenizin düzeldiğini bir türlü göremiyecekmiyiz? Çok sevdiğim bir gençti. Kulağına eğilip sana bir sır veriyorum, devlet bana bu maaşı verdikçe, iki değil on sene bile kalsan göremezsin” dedim.
Şöyle bir geriye bakmak istedim.1956 yılında Okuldan mezun olunca arkadaşlarımla birlikte İzmir’in Narlıdere Mevkiindeki Eğitim Merkezine gönderildik. Aybaşlarında sadece ilk beş gün süren hovardalık günlerinde biraz dans edip, eğlenmek için Barlardan birine giderdik. Dönüş tam bir felaket olurdu. Troleybüsler Üçkuyular’da kalırdı, gece yarısından sonra Üçkuyulardan 10-12Km. Uzaklıktaki Narlıdere’ye yürüyerek 2–3 saatte giderdik. İstihkam Eğitim Merkezinin arazisini sorarsanız; hatırımda kalan kısmen batak bir arazi ve bazen duvar gibi yüzümüze çarpan sivrisinek yığınları arasında biraz yeşillik ve zeytin ağaçları, o kadar.
İşte sayın milletvekilleri, Bakanlar, Komutanlar bu gün fırsatçıların ve Orduya nasıl bir kazık atarız arayışında olanların ağzını sulandıran bu Askeri okullar, kışlalar ve dinlenme merkezleri böyle yüz binlerce Subay ve Astsubayın fedakarane çalışmaları ve becerileri ile oluşmuştur. Dünyada bütün ülkeler askerlerinin görevlerini en rahat bir şekilde yapmalarını sağlamak için her türlü imkanı seferber ederken, Cumhuriyet Türkiyesi Yöneticilerinin Peygamber Ocağı kabul edilen Türk Ordusu mensuplarını rahatsız eden faaliyetlere girişmeleri, siyasi güçlerinden yararlanarak arazilerine, yandaşlarına peşkeş çekmek için el koymaları büyük vebaldir ve dahli olanlar için utanç vericidir. Artık herkes İstanbul un Harbiye ve Kuleli gibi tarihi binalarını tarikat yuvaları olarak görmeye hazır olmalıdır. 

Dr. M. Galip Baysan

Kemalist ideoloji esaslarına bağlı, ilerici, toplumcu ve devrimci sistem yeniden inşa edilmelidir. Yoksa harami ve canilerin verdiği acı ve sömürüler “bertaraf” edilemez. Her biri birer değer olan “namus erbabı” da cesaretlerine karşın, “namussuz” düzenin saldırısından kurtulamaz.

Faili Meçhuller: Neden ve Niçin? - Ertuğrul Kazancı
Günümüzdeki Türkiye’de hâlâ ortaya çıkarılmamış siyasal katliamların yıllara dayalı ağırlıkları vardır. İnsan hakları ihlalleri ve “iadei muhakemeler” gerektiren adil yargı özlemleri dile getirilmektedir. Sömürü ve yolsuzlukların diz boyuna Uğur Mumcu çıktığı manzara da ortadadır. Kısacası, halka düşman bir düzen aşılamamıştır.

Kamuya zararlı totaliter payandalı liberalizm, her karışıklığa kol atar.“Bir lokma, bir hırka” tuzağını teşhir ederek türlü haksızlıklara karşı dikilenler de çilelerden kurtulamazlar. İşte memleketimizin gerçeği budur. Eğer bir ülkede ideal devlet işleyişi yoksa cinayetlerden talancılıklara kadar tüm kötülüklere gizemli şallar atılır. Gizemli şalların ve rüzgârı da kapitalizmin tutucu, şoven, teokratik hurafe ve safsatalarıyla, yolsuzluklarından kuvvet alır.

Türkiye’de halk egemenliği esas alınarak kurulan Cumhuriyete duyulan saygınlık, saydamlığı yeğlemesi ve karanlık işleri dışlamasından ileri gelir. Türkiye Cumhuriyeti’ni sadece halkın kendisi yönetmiştir. Devrimci felsefe, içlidışlı “eşkıyayı” ulusumuzu ilgilendiren konulara yanaştırmamıştır. Rejim, örtülü eylemlerden “medet” ummamış, “devlet sırrı” safsatası ardına hiç gizlenmemiştir. Her şey apaçık yürütülerek suç ve ceza işleyişinde kamuoyu bilgilendirilmiştir.
Yergiler yöneltilen “Ebedi ve Milli Şef’ler” nitelemeli dönemlerde ne toplumsal güvensizlik,ne faili meçhuller ve ne de hesabı sorulmamış talancılıklar vardır. Kalkınmayı amaçlamış demokratik bir ülkedeki insanların yaşamlarından çekilen fotoğraf ve filmlerinden mutluluklar yansımaktadır. Atatürk’ün deyişiyle: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran yani ulus, gurur içindedir. “Kemalist” devlet işleyişine bir göz atınız. Hiçbir faili meçhul hal, bir tek gizlide kalmış siyasal cinayet var mıdır? Bunun yanı sıra, devlet yönetimindeki yolsuzluk “şaibeleri” de meçhulde kalmamış, üstleri kapatılmamıştır.

Sonrası
Siyasal cinayetlerden yolsuzluklara kadar her türlü sorunun ülkemizin başına gülleler gibi yağmasındaki sorumluluk, 1950’ler sonrasınındır. Atatürk devrim ve ilkeleri, “Bizi yutmak isteyen kapitalizm ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizmle” yer değiştirmiştir. İktidarlar ayırımcı, çıkarcı ve ezici odaklara bağlıdır. “Tam bağımsızlık” ve halkçı devletçi ekonomi terk edilmiştir.
ABD’nin CIA, İngiltere’nin MI6 örgütleri eliyle dünyada örgütlenen gizli kurumlar, Türkiye’de de konuşlanarak cirit atmaya başlamışlardır. Çünkü “dost ve müttefik” tanımlanan bir ülke, diğerlerine iktidarlar eliyle onlara kucak açmıştır. 1946 yılından bu tarafa 50’den Cavit fazla devlette hükümet darbesi ve 25 dolayındaki ülkede işgal yapanlar, daima yeraltı örgütlerinin kaos organizesiyle yola çıkmışlardır. Ayrıca Türkiye, çokuluslu şirketlerin yağmaladığı açık pazar konumuna düşmüştür.
Ülkelerdeki devrimci aydınlarla uğraşma işi, işte bu organizasyonundur. İlerici ve toplumcu her adım ve atılımın öncüleri hedef tahtası farz edilmiştir.
“Mc Carthy” kafasıyla iş gören yerli ve yabancı silahlı köstebekler, devlete güveni sarsmışlardır.
İnönü 1961-65 yıllarını kapsayan son başbakanlığında, ABD finanslı ve karanlık işlevli Özel Harp Dairesi’ni bütçe araştırmasıyla ortaya çıkarmıştır. Başbakan, “Bir talimat veriyorum. 5 dakika sonra ABD elçisi, bilgili olarak karşıma dikiliyor. Ben devleti böyle bırakmamıştım” derken, devletin geldiği durumu işaret etmektedir. “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünya içinde yerini bulur” yaklaşımındaki İnönü’nün, dış ve iç gerici-tutucu işbirlikçiler eliyle 1965’te güvenoyu alamayıp iktidardan düşürüldüğü de belleklerdedir.

Derin yapılanmalar
Sonraki yıllarda işbirlikçi derin yapılanmalar yeniden güçlenmiştir. Faili meçhullerdeki dış bağlamlı ve iç organizeli etmenlere zamanla akıl erdirilmiştir. Devleti eşkıya ile el ele tutuşturma politikalarına en yalın bir örnek “Susurluk” olayı değil midir? Nicesinin “devlet adına görevlendirildiği” öyküleri üst üste deşifre olmamış mıdır? 1974 yılında Başbakan Ecevit’in “Özel daireyi, Org. Semih Sancar’dan duydum” demesi de ayrı bir ilginçliktir.

Devletin görev ve sorumluluğu yurttaşın dirliğini koruyup, kollamaktır. Saygın bir siyasal iktidar, kamu düzenine kastedenleri arar, bulur ve cezalandırır. Ama ülkemizde İpekçi, Mumcu, Kışlalı, Aksoy, Üçok, Hablemitoğlu, Türkler, Dursun, Köksal, Karafakioğlu, Okkan, Doğanay, Emeç, Öz, Cömert,Kutlar, Özkan ve   diğerlerine ilişkin faili meçhuller aydınlanabilmiş midir? Eşref Bitlis konusu ne olmuştur? Orhan Tütengil’in yargıdaki yitik dosyası nerededir?

Sonuç
Kemalist ideoloji esaslarına bağlı, ilerici, toplumcu ve devrimci sistem yeniden inşa edilmelidir.Yoksa harami ve canilerin verdiği acı ve sömürüler “bertaraf” edilemez. Her biri birer değer olan “namus erbabı” da cesaretlerine karşın “namussuz” düzenin saldırısından kurtulamaz.

Ertuğrul Kazancı Eğitimci/Hukukçu


24 Ocak yalnız Türk basın tarihinin değil, ülkemizin de kara günüdür. O gün insanlık dışı korkunç bir tuzak gerçek bir yurtseveri, Uğur Mumcu’yu aramızdan aldı. Bu acı olayın utancını ve üzüntüsünü her yıl daha derinden yaşıyoruz. O, ilkelerinden ödün vermeyen bir inanç, onur ve erdem anıtı idi bizler için. Uğur Mumcu bu topraklarda bir sömürge aydını gibi dolaşanlara, Cumhuriyet düşmanlarına, siyaseti kendi çıkarları için kullananlara karşı kalemiyle savaştı. Ulusal bağımsızlığımızın, Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz savunucusu idi. Türkiye’ye egemen olmak isteyen küresel güçlerin oyunlarını ortaya çıkaran Uğur Mumcu’nun uyarılarından ders çıkarmayı başarabilseydik uluslararası ilişkilerde bugün içinde bulunduğumuz acıklı duruma düşmezdik. Atatürk’ün “tam bağımsızlık” inancına ve Kuvayı Milliye ruhuna yürekten inanan Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan 29 Ekim 1985 tarihli yazısında şöyle demişti: “Atatürk, ulusal kurtuluş devrimcisidir ve bu ulusal kurtuluş emperyalizme savaş veren bütün yoksul uluslar için bir kurtuluş ışığı olmuştur.”

“Ortadoğu, çokuluslu çıkarların, şaşırtıcı ittifakların yol açtığı bir kaygan ortamdır. Bu kaygan ortamda haritalar yeniden çizilecektir.” (Cumhuriyet, 7 Ocak 1993) Uğur Mumcu’nun ölümünden on altı gün önce yazdığı bu satırlar günümüzün kimi gerçeklerini yansıtmıyor mu?

Uğur Mumcu, 23 yıl önce şu öngörüde bulunmuştu: 
“Bugün ‘özerk Kürt devleti’ planının arkasında ABD ve İngiltere var. Bu yüzden Kürt ulusçuluğunun ‘antiAmerikan’, ‘antiemperyalist’ ve ‘antikapitalist’ bir özelliği yok. Batı, Kürtler üzerinde bir ‘manda’ yönetimine hazırlanıyor. ‘Tampon bölge’, ‘güvenlik bölgesi’ gibi projeler bölgede kurulacak Kürt devletinin temel atma törenleridir.” (Cumhuriyet, 20 Nisan 1991)

Karanlığın aydınlığa karşı amansız bir savaş verdiği bugünlerde bozuk düzene, yolsuzluklara ve haksızlıklara karşı bayrak açan Uğur Mumcu’yu saygı ve özlemle anıyorum. Bu dünyadan Uğur Mumcu geçti. Onu çok arıyoruz.

Daver Darende Emekli DiplomatYaza/Cumhuriyet

Bilmek zor. Tahmin belki: Uğur Mumcu, önce kimin öldürdüğü ile değil, ısrarla ve inatla kendisini ne için öldürdükleri ile ilgilenirdi.
Cinayetle hedeflenen kargaşa ortamından kimlerin, hangi çevrelerin, nasıl bir çıkar sağlayacağı üzerinde düşünür, araştırır ve buna kafa yorardı.
Müttefikler dahil çıkar çatışmamız olan ülkelerle siyasi, ticari ve “istihbari” ilişkilerin seyrini değerlendirirdi.
Bu ülkelerle kronik (Kıbrıs, Ege, AB, Kürt) sorunlarımızın kesiştiği, çatıştığı noktalar üzerinde düşünürdü.
Önceki cinayetler ile kendisininki paralellik veya zıtlıkların şemasını çıkartır bunun üzerinde çalışırdı. Ne yazık ki, ne kamuda ne meslektaşlar arasında bu kapasitede bir yaklaşım sergileyen çıkamadı. Her cinayet gibi, sadece “Kim?”in izi sürüldü. Sonunda kimi katil ve muhtemel katiller ele geçirildi.
Ama, Papa’yı vuranın Ağca, Kennedy’yi öldürenin Oswald, Hrant’a kurşun sıkanın Samast olması türünde “failler”- di bunlar! Ele geçirilmişlerdi.
Ama Mumcu cinayeti, onlarca (daha doğrusu binlerce) “faili meçhul”den biri olmaktan kurtulamadı!
***
Siyasi cinayet demek, iç içe geçmiş birçok amaç demek.
Temel hedef gündemi ele geçirmek. Bu hiç değişmiyor. 
● Kaos ve güvensizlik ortamı yaratmak.
●Güvenlik güçlerine, yargıya olan inancı yok etmek. 
●Ülkeyi topluca yılgınlık ve güvensizliğe sürüklemek.
***
Napolyon, “Coğrafya ülkelerin kaderidir!” demiş. Ortadoğu’nun parçası olmanın yazgısı bu.
Bu bölgede coğrafyasını “silah” olarak kullanmak isteyen iktidarlar da çıkabiliyor.
Ama bu silah çok geçmeden geri tepiyor. Çünkü “büyük güçlerin” elleri ayakları bu bölgede.
Tayyip Erdoğan’ın, Atatürk’ün yüzü Batı’ya dönük laik cumhuriyet devlet ilkesine sırtını dönüp BOP’çuluk ve bölge liderliği sevdasıyla Suriye batağına sürüklenmemiz yine de bir kader değil.
***
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1909’dan günümüze 69 “gazeteci” öldürüldüğünü listelemiş. Bunların üçte biri yani, 23’ü Mumcu’nun katledildiği 1991-1993 yıllarında gerçekleşmiş. (Bu sayıya Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, dahil değil.)
Demek o dönemde zamanın ruhu, Ortadoğu ve süper güç dengeleri bu tür cinayetleri gerektiriyordu. Şimdilerde ise şükür PKK’ninkiler dahil, cinayetlere ara verilmiş durumda.
Ama bu kez zamanın ruhu, “paralel devlet yavesi” ile kaos ve yılgınlık yaratmak üzere bir başka biçimde hortluyor, hortlatılıyor. Yani kargaşa, yılgınlık, güvensizlik bu kez kansız gerçekleştiriliyor.
Özet mi?
Cinayet nedeni not defterinde, bilgisayarında, telefon kayıtlarında boş yere arandı.
Uğur Mumcu, Uğur Mumcu olduğu için öldürülmüştü.
***
Yaşasa belki katilini bulacaktı. Ama “asli fail” hep karanlıkta kalacaktı. Tıpkı Ağcanın arkasındaki karanlık gibi...
Ve bugünlere ulaşsa hayatta kalacaktı...
Çünkü, artık halkta yılgınlık, güvensizlik yaratmak için başka enstrümanlar devrede..
Taralelli....
11 yıldır gül gibi geçinip gittiler...
Paralel paralel polisi, yargıyı, devleti paylaştılar...
Biri çıkıyorken öteki indi.
Biri götürürken öteki getirdi.
Tahterevallide gibiydiler.
Ne zaman, para sayma makineleri ile kasalar...
Tıka basa dolar dolu papuç kutuları ortalığa saçıldı..
Ucu oğullara - bakanlara dayandı...
Başbakan birden dellendi. Çünkü...
Paralelliğin sonu taralelli!
Keşke, Necip Fazıl da iki mısra attırsaymış...
Ama uyarı görevi “Agora Meyhanesi”nden Ümit Yaşar Oğuzcan’a kalmış: “Sen bana paralel...
Ben sana paralel...
Paralel paralel...
Paralelli...
Taralel taralel
Taralelli...”
***
Şimdilik yargı ile polis biraz da dolar...
Ama en çok da Başbakan taralelli!
Piyango kime?
Milli Piyango, en garip özelleştirmelerden...
Tam bir “Kamu parasını ben kullanamıyorum, al sen ye!” işlemi!.
İhalesi, şimdilik 20 Mayıs’a ertelenmiş.
Belli ki doların alıp başını gitmesi ve paralel deprem yüzünden yabancı alıcılar ortalıktan çekildi.
Milli Piyango neden satılıyor ki?
Amaç, “Milli”den kurtulmak ise iktidarın işi çok.
“Milli İstihbarat”tan “Milli Eğitim’e- Milli Savunma”ya, oradan “Milli Kütüphane”ye kuyruk çok uzun!..
Özelleştirme sahi niye ki?
Piyango ne işletme maliyeti gerektiriyor ne de ileri teknoloji...
Ama elden çıkarma kararı çoktan verildi:
Çünkü piyango kumar!
Günahı gâvurun boynuna olsun...
Kazancı bizim hazineye dolsun!
Piyango günahına karşı ilk önlem Refah iktidarında alınmıştı.
Biletlerin arka yüzünde yer alan ikramiyeye güvence veren Maliye Bakanı’nın imzası kaldırıldı.
Milli Piyango Genel Müdürü’nün imzası yeterli sayıldı.
Taş atıp kol yormayacak, işletme maliyeti, yatırım ve teknoloji gerektirmeyen muazzam bir kazanç kapısı sahi neden elden çıkartılıyor.
“Yeterince günahımız var, bir de kumardan yanmayalım!” diye düşünüyorlar.

Uğur Mumcu’ya Mektup - Hikmet Çetinkaya
Uğur Mumcu’yu yitireli bugün 21 yıl oldu...
Yıllar ne çabuk geçti!
Yazı masamın başına oturmuş, ne yazacağımı düşünüyorum...
Düşünürken şu soru geliyor aklıma:
“İnsanlığın özlemi nedir?”
Daha aydınlık, daha güzel bir düzene doğru yürümek.
Uğur, yaşamı boyunca bunun için çabaladı, devrimci kişiliğiyle gerçekleri aydınlatmak için uğraş verdi.
Pusulası o aydınlığı gösterdi hep!
2005 yılında bir yazıda, din pazarlamacılarını, Türkiye’de “devlet içinde devletin” nasıl oluştuğunu, tarikatların yargıda, poliste, eğitimde nasıl örgütlendiklerini yazmışım... (25 Ocak 2005)
1995 yılında Pakistan kökenli İngiliz yurttaşı Asaf Hüseyin’in İstanbul’a gelişini ve yaptığı konuşmaları...
Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Asaf’ı Türkiye’ye “İstanbul Organizasyon” adlı bir şirket getirmişti.
Kitapları Türkiye’de iki yayınevi tarafından yayımlanan Asaf Hüseyin, Londra Kraliyet Uluslararası İlişkiler Üniversitesi’nde sosyolog olarak görev yapıyor, köktendinci örgütler üzerine araştırmalar yapıyordu.

***
Uğur Mumcu öldürüleli iki yıl olmuştu...
Asaf, konuşmalarında şöyle demişti:
“İslamiyetin terörizmle bir ilişkisi olamaz. Ancak zulme karşı tarih yazarken kan dökülebilir. İslamı diriltmek için kan dökülmek gerekirse dökülebilir...”
Şimdi düşünüyorum Suriye, Pakistan, Afganistan, Irak’ta yaşananları...
Kelle avcılarını, insanların kılıçla kafasını koparıp, ciğerlerini söküp yiyenleri...
Asaf’ı merak etmiştim, kimdir bu kişi, diye...
Londra Kraliyet Akademisi’ni arayıp sormuştum...
Öyle bir kişi yoktu ve Londra’da kendisini tanıyan da yoktu...
9 yıl önce yazdığım “Uğur’a Mektup” başlıklı yazımda şöyle seslenmiştim:
“Türkiye nereye gidiyor anlat bana... Anlat bana seni uğurlayan kalabalıklar ne yapıyor 12 yıl sonra?” Bugün de aynı şeyi söylüyorum:
“Ankara’da 21 yıl önce seni son yolculuğuna uğurlayan milyonlar, bugün niye suskun ve yılgın Uğur, anlat bana!”
Şeyhlerin, vurguncuların, soyguncuların ülkesi olduk Uğur...
Ölümler gördük, acılar, hüzünler...
Gözyaşlarımızı kimse görmedi...
Zindanlar doldu Uğur, El Kaide, El Nusra sınırımıza yerleşti, kamplar kurdu, askeri eğitim aldı.
Laik demokratik Cumhuriyette, aydınlanma devriminin kazanımlarından geriye ne kaldı?
Tepeden tırnağa şaibeli devlet, yargı, polis, muhalefet, cemaat...
Milyonlarca yoksul insan, din bezirgânları, siyasal İslam tezgâhı...
Düzmece belgeler, bilgiler, tapeler...
Yaftalama, karalama, ezme!
Emekçileri ezerek, yoksullara nohut, mercimek dağıtarak, 12 yıldır haramileri kollayarak...
Vurguna, soyguna göz yumarak...
Telefonları dinleyerek, belden aşağı vurarak...
İnançları sömürerek, ayrımcılık yaparak...
Ayakta duranlar... Anlat bana arkadaşım Uğur Mumcu anlat...
Sen ne diyorsun?

***
Yaşamın boyunca, soyguncuların, talancıların gerçek yüzünü gösterdin...
Terörün arkasındaki gerçekleri araştırdın...
Başta Abdi İpekçi olmak üzere pek çok cinayetin perde arkasını, iç ve dış güçleri araştırdın...
Çetin Emeç, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Musa Anter, Vedat Aydın’ı öldüren “derin devlet”in peşindeydin.
Sen öldürüldükten sonra da pek çok katliam, cinayet işlendi...
Hrant Dink, Malatya Zirve Yayınevi, Gaffar Okkan, Hablemitoğlu...
Daha pek çok ad, asit kuyuları...
Bugün emperyalistler, bölgede acımasız bir oyun oynuyor, Büyük Ortadoğu Projesi hayata geçiyor, köktendinci Bağdat-Şam eksenli bir din devleti kurulmak isteniyor...
Kuvayı Milliye ruhuyla, şoven milliyetçiliği birbirine karıştıran bir siyasal hareket din bezirgânlarının işine yarıyor...
Sen, Kuvayı Milliye ruhuyla yaşayan bir yurtsever ve devrimciydin!
Şoven milliyetçiliğin her türlü güç tarafından nasıl kullanıldığını bilirdin sen!
Hayatın boyunca mücadeleyi bu yurtsever ve devrimci ruhla yürüttün!
Ne din, ne dil, ne ırk, ne de mezhep ve inanç ayrımcılığı yaptın...
Şimdi bizler 21 yıl önceki Türkiye’yi arar duruma düştük.


 Hikmet Çetinkaya

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget