Makaleler "Orhan Birgit"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Doğu'dan Batı'ya her ülkenin emekçilerinin kutladığı 1 Mayıs, İstanbul dışında Türkiye'de de olaysız geçti.
Avrupa ile Asya gibi iki büyük kıtayı birleştirme üstünlüğünü taşıyan İstanbul'da basiretsiz yöneticilerin telaşı yüzünden olanları sadece bu ülkenin insanları değil,  Batı'daki ünlü gazeteciler de şaşkınlıkla izliyor.
Dahası kınıyorlar.                                                                       
Toplantı ve gösteri yapma hakkı, her insanın için temel bir haktır. 1 Mayıs günü İstanbul'da bu haktan yararlanmak isteyenlerin dışında kentin tüm hemşerilerinin de burnundan getirileceğini söyleyebilen bir Vali, Taksim alanında yanına Emniyet Müdürü'nü de alarak demeç verirken bile, göstericilere aba altından cop ve gaz göstermek istemişti.
Geçmiş yıllarda ancak sıkıyönetim ilanı ile sonuçlanan büyük kalkışma olaylarında zorunlu olarak uygulanan köprü açılmaları, kent içi kara ve deniz ulaşımının  durdurulması gibi önlemler,  bu kez İstanbul Valisi'nin açıklaması ile 30 Nisan akşamından geçerli olmak üzere yürürlüğe girdiği için, işlerine gitmek isteyenler bile yollarda kaldılar. Bu kâbusun mimarı  olan Sayın Vali, Başbakan'dan aldığı talimatı yerine getirdiğini söylemek yerine, olaylarda başına bir polis memurunun gaz bombası attığı için beyin ameliyatı geçiren 17 yaşındaki Dilan Alp'i "militan bir örgüt üyesi" olarak ilan etti!
Sayın Hüseyin Avni Mutlu'nun açıklamasından öğreniyoruz ki, polis arşivlerinde  vatandaşlık numaralarının karşısında, "örgüt üyesi",  ya da "militan" kaydı işlenmiş olanların, bu tür olaylarda, devlet terörü ile yola getirilmesi mubahtır!
Açılım masalları ile nasıl demokratikleşmekte olduğumuzu anlatmak amacıyla yola düzülen Akil Adamlar devletin İstanbul Valisi'nin bu samimi itirafı karşısında ne düşünürler acaba?
Vali Bey'in "militan bir örgüt üyesi" olarak fişlendiğini söylediği Dilan kızımızın ailesinin suçunun, parasız eğitim isteyen arkadaşları ile bir gösteri yürüyüşüne katılmak gibi, kendisini ömür boyu bırakmayacak  bir sabıka kaydı olduğunu öğrenince, nasıl bir demokratik sosyal hukuk devletinin yurttaşları olduğunuzu daha iyi kavrayacaksınız!
Fişli bir devlette, Dilan ve öteki Dilanlar, Meraller, Hüseyinler,  Barışlar ömür boyu rahat edemeyeceklerini öğrenmelidirler.
Bir dönemin 1 Mayıslarında, siyasi polis, potansiyel suçlu olarak fişlediği insanları "tedbiren" toplar ve
göz altında tutardı. Günümüzde,  ifade özgürlüğünü kullanmak için silahsız, saldırısız  yurttaşlara  hadlerini bildirmek amacıyla  peşin olarak şiddetli davranma stratejisi uygulanıyor.
Cop, gaz bombası, tazyikli su sıkma türünden devlet teröründen nasiplerini alanların, niçin hedefte olduklarının gerekçesi ise, Emniyet'teki kayıtlarına düşülen  notlarla gösterilmek isteniliyor.
Vali Bey'den, Dilan'ın yasadışı bir dergi dağıttığı için marjinal grup üyesi olduğu, Meral'in ise sosyal devletin bir bireyi olarak parasız eğitim yürüyüşüne katıldığını öğreniyoruz!
Böylesine "vahim ve ağır"!"   sabıkaları olanlara reva görülen polis şiddetini savunmakta zorluk çekmesi gereken İstanbul Valisi, şayet gerçekten demokratik bir hukuk devletinde yaşamış olsak, bir gün bile görev başında kalamazdı.
Ama işte 2013 Türkiye'sindeyiz. Geceleri televizyonlarınızda Akil arkadaşlarımızdan "Büyüklere Masallar" dinlememiz için haber televizyonlarında açık oturumlara çıkanları izlemek için saatlerimizi ayarlamayı unutmayalım!
Önemli Not: 2013'ün 1 Mayıs'ında da  Harbiye-Taksim  arasında bir araya gelmek isteyen toplulukları gaz bombaları ile etkisizleştiren polis , bunlardan 70 dolayındaki bir bölümünü de gözaltına aldı.
3 gün sonra Çağlayan Adalet Sarayı'nda Cumhuriyet Savcısının sorguladığı şüphelilerin savcıya uğradıkları şiddeti gösterdikleri ve  bu durumlarını tutanaklara geçirttiklerini öğreniyoruz.
Bekleyin,  bugün yarın, olmazsa en geç salı günkü AKP Grubunda, Başbakanımızın dinler; ferahlar ve tribünlerdeki yandaşların "vur vur inlesin" haykırışlarına kulak veririz.
Yandaşlar "vur" dedikçe iktidarın polisleri de , o söylenenleri yerine getirmeyi görev biliyorlar!
Hoş geldin coplu gazlı faşizm'

Merak ediyorum.

Bugünkü Meclis grup toplantısında AKP Genel Başkanı, CHP ve MHP Genel Başkanlarını, bir kez daha Kürt sorununun çözümüne yanaşmamakla suçlayacak mı?

Yine parlamento binasının en büyük grup toplantı salonu olarak kullanılan eski senatonun kürsüsünden muhalefet liderleriyle böylesine yaşamsal bir sorun üzerinde mutabakat sağlamak yerine daha çok, izleyici tribünlerini dolduran yandaşlarının "Ver coşkuyu" beklentilerine mi yanıt verecek?

Ülkemin en eski politikacılarından birisi olarak, edindiğim tecrübe, kangrenleşmiş bir sorunun tedavisinde öncelikle çoğunluk partisi başkanının taşıdığı ağır sorumluluğun gereği olarak, muhataplarının kapılarını çalarak ılımlı görüşmeler yapmasını salık verir.

İktidarında 10 yılı doldurmakla kalmayan Meclis’teki çoğunluğu sayesinde gensoru ya da Meclis soruşturması türünden muhalefet partilerinin denetim önerilerinden kolaylıkla sıyrılabilen Erdoğan; bir tür tek kale futbol oynamanın da avantajı sayesinde, astığı astık bir oligark gibidir.

Benim bildiğim, milletvekilli Meclis çalışmaları dışında, başta seçim bölgesi olmak üzere tüm halkın nabzını dinlemek gibi, hayli ağır bir görevin yükünü taşıyan insandır.

İktidardaki 10 yıl, AKP için gerçi “yönetimde istikrar” gibi bir rahatlık sağlamış olsa da; temsilde adaletten uzak oluşmuş bir parlamentonun kürsüsünden, farklı görüşleri dinlemek mümkün olmamıştır.

Yüzde 10’luk baraj gibi 12 Eylül darbecilerinin seçim sandıklarından sadece 3 partinin adaylarına şans tanıyan bir ambargo yüzünden bugünkü CHP bile 1970’lerdeki “sosyal demokrat; ya da demokratik sol siyaset” konumunu unutarak kendisine tıpkı AKP gibi “kitle partisi” denilmesi karşısında sessiz kalmıştır.

Barajın indirilmesine karşı çıkan bir siyasal parti, bütün farklı renkleri ve marjinal sesleri kendi denetimine alarak adeta 1960 öncesinin vatan cephesine benzer bir görünümü hortlatmak istenmesinin ne kadar yanlış ve tehlikeli olduğunu hesap edemeyen sayın başbakanın, mesela Kürtlerden gelen talepler karşısında da “Gelin benim partime, hem bana başkanlık yolunu açın; hem de sesinizi tehlikesiz ve daha güçlü bir şekilde duyurun” anlamındaki tutumu çözümü değil, çözümsüzlüğü getirir.

Oysa, anamuhalefet partisi genel başkanının Hürriyet muhabiri Okan Konuralp aracılığı ile bir kez daha gündeme getirmiş olduğu “çözüm sürecine 17 öneri” en sağdan en sola kadar siyaset gündemimizin tüm sorunlarının tartışılacağı bir yuvarlak masa buluşmasını hak etmektedir.

Yüzde 10 seçim barajının kaldırılmasını ilk sıraya alan CHP lideri, uzun tutukluluk sürelerinin kaldırılması gibi toplumumuzda kangrenleşmiş olan sıkıntılı bir sorunun sonlandırılması için reçete sunuyor.

Tıpkı Erdoğan gibi kendisinin de sahip olduğu bir yetkiden vazgeçerek “Milletin vekillerini milletin kendisinin seçmesi gibi, partilerin adaylarının geniş tabanlı bir seçmen kitlesince belirlenmesinin günümüzdeki lider hegemonyasını sona erdirmesinin yolunu gösteriyor. Düşünce ve ifade özgürlüğünün güvence altına alınması, toplantı, gösteri ve örgütlenme özgürlüğü sağlanması, din ve vicdan özgürlüğünün, her  inanca eşit olarak tanınıp korunması, basın özgürlüğünün sağlanması, tutuklu öğrenci ve milletvekili ayıbına son verilmesi, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması, Nevruz’un milli bayram olması, Uludere katliamının çözülmesi, bu 17 maddelik paket içerisindedir.

Rahmetli Menderes ile İsmet İnönü bile zaman zaman aralarında bahar havası ilan ederlerdi.

Ne olur Erdoğan da bu 17 maddeyi sahibine sert sözler söyleyerek yok saymak yerine bir kez olsun, ülkede gerçek bir bahar ortamı yaratmak için kullanmış olsa.

Sevgili okurlarımın 1 Mayıs Emek Bayramı kutlu olsun.

KCK soruşturması nedeni ile 10 aydır tutuklu  kalan KESK'li  22 sendikacı, kendilerini serbest  bırakan mahkemenin kararını,  Başbakan’ın "Süreç ile ilgili politikasının sonucuna bağlı" olarak gördüklerini söylemişler.
Bir yıla yakın, evlerinden ve görevlerinden uzakta olan kamu emekçisi sendikacıların, "Tutuklanmamız da politikti; serbest bırakılmamız da" açıklamaları, Türkiye'de halkın adalete karşı en az güvenilir kurum olarak bakmasının nedenini de anlatmıyor mu?
10 yıldır iktidarda olan AKP’nin, kent ve kasabalardaki yargı kurumlarının konuşlandığı binaların görkemli birer saray konumunda olmaları için ne kadar uğraş verdiğini  görerek bir hakkı teslim etmek gerekir:
Bu küçüklü büyüklü sarayların girişlerinde "Gözleri kapalı elinde terazi tutan Adalet Perisi" heykellerinin bulunduğu mermer merdivenler.. Duruşma sırasını bekleyenlerin oturması için yapılmış kanepeler. Hatta kafeteryalar..
Ancak  özellikle siyasi davalarda yürütme erkinin gücü mü, yoksa bağımsız yargı erki mi egemen? Ünlü İngiliz edebiyatçısı Şekspir'in Hamlet'inde oyunun kahramanına söylettiği o muhteşem sözde olduğu gibi. "Olmak ya da olmamak? İşte asıl mesele bu!"
Daha açık olarak soralım: Bu tür yargılamalarda, yargıcın vicdanı tam olarak özgür hareket etmesine yeşil ışık yakıyor mu? Sadece KESK’li 22 sanığın adına yapılan açıklama değil, örneğin  Ergenekon davası adı ile  süren yargılama da bu tür soruların ardı ardına sorulmasını gerektiren evreler içinde geçiyor.
Davanın en yüksek rütbeli sanığı eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, şayet bir suç işlediği için tutuklanıp  yargıç önüne çıkartılacak ise görevli mahkemenin Yüce Divan yani Anayasa Mahkemesi olacağı görüşünde öylesine ısrarlı ki, Özel Yetkili Beşiktaş  Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmasını izlemek yerine, bir tür sivil itaatsizlik yaparak hücresinde kalmayı yeğliyor.
Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Engin Alan gibi halkın iradesi ile TBMM’ye gönderilmiş olan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına gerek duyulmadan tutuklulukları sürdürülüyor.
Cezaevinde gardiyanların "Sayın Milletvekilim" hitabı ile   diğer tutuklulara göre daha farklı ses verdikleri Balbay, Mahkemede Başkandan sık sık" Kısa kesin Mustafa Bey" diye uyarılıyor; savunması için sağlamak istediği dayanaklara aldırış bile edilmiyor!
Yargılanmasının altında politik nedenlerin bulunduğunu ısrarla söylemek isteyen Ergenekon sanıkları ile mahkeme başkanı arasında bitmeyen bir tekerleme tartışması var.
Başkan önündeki dava için hukuki diyor. Sanıklar ise siyasi nedenlerin geçerli olduğunda söz birliği halindeler.
27 Mayıs darbesinden sonra oluşturulan Yassıada Mahkemesi’nin Başkanı  Salim Başol, öyle anlaşılıyor ki "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor" dediği Bayar, Menderes, Koraltan gibi siyaset adamlarına kendi gerçek durumunu itiraf cesaretini olsun gösterirken, bir cezaevi yerleşkesinin de içinde bulunduğu Silivri mahkemelerinin posta adreslerinin Beşiktaş olarak bilinmesinden sayın yargıçlar hiç mi hiç rahatsız değiller.
Bakalım tarih onlar için neler yazacak?

Önceki gün Silivri mahkemesinde sergilenen görüntüler bütün canlılığı ile bugüne ertelenen duruşmaya yansırken, Bilge Adamlar Kurumu adını taşıyan bir nabız yoklama sitesinin  son anketinin sonuçlarını dikkatle değerlendirmek gerekiyor.
Sokaktaki adamın verdiği yanıtlara göre, hâlâ en güvenilir olan kurum TSK!
Niçin hâlâ?
Milliyetçiliğin, etnik ırkçılık olarak algılandığı, "Türk olduğunu övünçle söyleyen", Prof.İlber Ortaylı'nın TV programlarında  sorguya çekildiği, dahası Ergenekon ve Balyoz davalarının başlıca şüphelileri olarak TSK’nın en üst rütbeli komutanlarının yargılanmalarının  devam ettiği bir aşamada, sokaktaki adam fikrini değiştirmediği için!
Gerçi dün sabah otomobilin radyosundan dinlediğim NTV  haberlerine göre, halkın askere güven oranında eskiye göre küçükte olsa bir azalma var.
Ama o azalma, öteki kurumlara, örneğin parlamentoya, hükümete hele hele adalet kurumuna göre, yine açık farkı muhafaza ediyormuş.
Bir sınır ötesi tehlikenin bulunmadığı, dahası PKK’nın, hükümetin izlediği "Açılım" politikasını onaylayarak, sınır dışına çekilme kararını uygulamaya başlayacağı haberlerinin egemen olduğu bir ortamda,TSK’nın bu "ilk sıra"da yer almasına elbette anlam veremeyenler de olacaktır!
Onlar kendi idrak ölçütlerini değerlendiredursunlar! Benim üzerinde asıl durmak gerektiğini duyduğum derecelendirme ölçütlerinde adalet kurumu niçin en arka sıradadır. Dahası millet dediğimiz topluluk, kendi adına karar veren yargıya niçin yüzde 48’ler dolayında güvenmektedir?
Sorunun en taze yanıtını ,yürütmenin başı olan Başbakan Erdoğan'ın,
Silivri’de önceki gün CHP’li milletvekilleri ile  Olağanüstü Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı arasında geçen konuşmalar  sonrasında  yaptığı açıklamalarda bulmak mümkündür.
Başbakan salı günkü AKP Meclis Grubu’nun kürsüsünden, Anayasanın açık hükmünü göz ardı ederek, söz konusu parlamenterlerin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılabileceğini ima ederken, T.C. Anayasası’nın
83’üncü maddesini apaçık çiğnediğinin farkında değil midir?
Söz konusu maddenin son fıkrası "Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz" der.
Erdoğan’ın salı günkü AKP Meclis Grubu kürsüsündeki sözlerini,  Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dinler dinlemez, beş CHP milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması istemi ile Adalet Bakanlığı’na başvurması, "Yargı"nın nasıl bir emir komuta zinciri içinde hareket ettiğinin en canlı ve bir o kadar da en acı örneğidir!
Yoksa 83’üncü maddeye  "...TC’nin 61.  Hükümeti’nin Başbakanı hakkında bu yasaklar uygulanamaz" diye bir fıkra eklendi de bizim mi haberimiz olmadı?
Başbakanlığı, kendisi için küçümseyen ve bu nedenle de Başkanlık sevdası ile yeni bir yol haritasını bizlere empoze etmeye kalkışan Erdoğan, yasama ve yürütmeden sonra yargıyı da kendi denetimi altına alacak olursa nasıl bir Türkiye’nin yurttaşları olacağımızı görün.

Silivri- Meteoroloji, hava sıcaklığını 9 derece olarak gösterse de, şiddetli yağmur, Trakya'nın rüzgarı ile de karışınca, adı "Adalet Bakanlığı Silivri Ceza ve Tutukevleri Yerleşkesi" olan kocaman arazinin üstündeki  beş hapishane binası, bir cami, bir ortaöğretim okulu  arasına yerleşmiş olan iki duruşma salonunun çevresi binlerce insanla dolmuş.

Aralarında eski Genelkurmay Başkanı, Ordu Komutanları, rektörler, bilim adamları, milletin seçilmiş vekilleri olmalarına karşın,  beş yıldır bir zulüm hanenin demir kapıları altında toprağı, semayı ve yeşili bile görmekten mahrum 278 tutuklunun savunmalarını izlemek amacıyla yığınlar halinde gelen  ve araçlarının önü bir barikatla kesildiği için de  2 kilometre yürümeyi göze alan yurttaşlar bunlar.

O sert yağmur ve soğuğu  yeterli görmeyen siyasal iktidarın emrine uyan robocop giysili jandarma ve

polislerin püskürttüğü biber gazının kokusu, duruşma salonundakileri etkileyecek  kadar  yoğun!

İmralı da, PKK’nın başı Öcalan ile Erdoğan'ın kardeşi Fidan arasındaki iletişim köprüsünü, Kandil'de elleri şu anda da silahlı yöneticilerine kadar rahat hareket ettirecek ölçülere getirmeyi  görev sayan Adalet ve İçişleri Bakanları ile onların güdümündeki bürokratlar, yurttaşların "Silivri de Adalet Var mı?" merakını boşa çıkartmak amacıyla var güçleri ile çabalıyorlarmış gibi bir  davranış içindeler!

65 yıllık gazetecilik, 55 yılı bulan avukatlık yaşamım içinde, Yassıada duruşmaları, çeşitli sıkıyönetim mahkemelerindeki siyasi davaları izledim. Bazılarında savunman olarak bulundum.

Ama hiçbirisinde daha mahkeme kürsüsüne çıkarken, böylesine gerilmiş yüzleri ile pazar gününü pazartesiye bağlayan geceyi uykusuz geçirdikleri belli olan yargıçlarla karşılaşmadım.

Duruşma salonunda birer Hak Gözlemcisi olarak yer almış olan Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinin oturmaları için kendilerine yer aramaları karşısında bile  mahkeme başkanının asabi davranışları,  bu duruşmalar da tıpkı Yassıada davasında   olduğu gibi canlı yayınlanmış olsaydı, milyonlarca insan tarafından görülmüş olacaktı!

***

Sayın Adalet Bakanı’na, hatta kendisini ilk günden bu yana Ergenekon davasının savcısı olarak  lanse eden  Sayın Başbakana sormanın tam zamanıdır:

Böylesine önemli ve karmaşık bir dosyalar yumağının çözülebilmesi için  beş yıla yakın bir süreden beri  devam eden bu sürecin böylesine gaz bombaları, coplar altında devamının AKP’ye getirisi mi, yoksa AKP’den götürüsü mü vardır?

Bugün salı.

Yani partilerin grup toplantılarında liderlerin kürsü vaazlarının bir birini izleyeceği gün.

 Adalet aramak amacıyla   Silivri yollarında kilometrelerce yürümek zorunda bırakılan kadınların, yaşını almış erkeklerin, onca zorluk yetmezmiş gibi bir de gaz yağmuru altında bırakılmalarına Sayın Başbakan ne diyorsunuz?

11 Nisan’da da  Silivri yollarında aynı manzaralar mı sahnelenecek?

Yanılmak ta insan için demişler.! Ben de Başbakan terörün çözüme ulaşması için oluşturulacak "Akil Adamlar Komisyonu" için "Bilge Kişiler" tanımlaması yaparak peşin kredi açmış olduğumu görünce yanıldığımı anladım.
Öyle bir komisyon kurulacaksa, bunun yöntemi saygın sivil toplum örgütlerine baş vurarak temsilci belirlemelerini istemekten geçmeliydi. Ne ki, kendisini ülkenin en birinci akili sayan Erdoğan bu 63 ismi belirlemekle de yetinmedi! Her komisyonun başkanını, başkan vekilini hatta yazmanını da belirleyerek Dolmabahçe Sarayı’nda topladı.
Oval Masa etrafında oturanlar, öncelikle yöntem üstünde söz alarak, 7 komisyon için kimin başkan, kimin başkan yardımcısı ve sekreterlik yapacağını kendilerinin belirlemesi gerektiğini söyleyemeyecek kadar,Tek Adamın buyurduklarına "evet "diyecek kişilermiş!
Tam 55 dakika süren açış konuşmasını televizyonlardan izleyenler, biz sade yurttaşlara Açılım'ın erdemlerini anlatacak bu akillere verdiği öğütlerin bir bölümünü öğrenmiş olduk!
Çünkü daha sonra işin seremoni tarafı bitti. Kapalı kapılar arkasında tam dört buçuk saatlik görüşme kısmı başladı.
Neler konuşulduğunu , bu 63 akiller diye ilan ettiği 63 kişinin yanı sıra "Kardeşim" dediği  MİT Müsteşarı Fidan biliyor. Kapalı kapılar arkasından dün bazı gazetelere sızan konuşmasında, "Kardeşim Fidanı teslim etmedim. Bütün siyasi riskini aldım. Teslim olmaması için bütün adımları attım.  Bunu da açıkça söylüyorum." sözlerinin altındaki şifreyi çözerseniz, bu 60 birader ve 3 hemşiresine de üstlendikleri görev için güvence vermek gereğini  duyduğunu  görürsünüz.
Parlamenter demokratik yöntemle yönetilen bir ülkenin Başbakanı için gizli güvenlik örgütünün başkanlığını yapmakta
olan bir bürokrata ,öteki kamu görevlilerinden  ayrı bir  yer verilerek kardeş ilan edilmesi, hayli anlamlı olmalıdır.
Başbakan Yardımcısı  Beşir Atalay'ın sözde bilgilendirmek için telefonla aradığı CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu, kendisine anlatılanların gazete haberleri ile sınırlı olduğunu söylüyor.
Anlaşılıyor ki AKP-BDB Koalisyonu, Ana muhalefetle düpedüz dalga geçmek istiyor! Erdoğan galiba bu 63 isimden oluşan koroda  bulunan Tarhan Erdem'in hâlâ CHP Genel Sekreteri olduğunu sanıyor!
"Annem benim genelevde piyano çaldığımı bilmiyor" diyen ünlü reklamcı Segula'nın toprağı bol olsun!.

Otuz yıldır süren iç çatışmanın sona ermesini, akıtılan kan ve göz yaşının dinmesini kim  istemez ki?
Ama nasıl ve ne şekilde?
Bu otuz yılın son "10 Yıl"ının sorumluluğunu omuzlamış olan Erdoğan, Başbakanlık’tan kendisini Başkanlığa taşıyacak olan yolculuğa start verirken, MİT Müsteşarı ile İmralı arasında başlattığı görüşmelerden aldığı edinimlerin sonucunda, Barış ve Demokrasi Partisi yetkililerinin de aracılığı ile bir mutabakat metni oluşturmuş olmalı.
Bu metinde nelerin bulunduğunu, otuz yılın ağır yükünü omuzlamış olan kamuoyu tam olarak biliyor mu? Dahası milli iradenin tek ve yegane temsilcisi olan Parlamentomuzdaki partiler, hatta kendi Partisi AKP’li milletvekilleri biliyorlar mı?
Devre dışında bırakıldıklarının kanıtı dünkü Akşam Gazetesi’nde "Yasal Güvence" gerektiğini söyleyen eski Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın açıklaması ile de ortadaydı!
 14 yıldır birkaç kez ağırlaştırılmış  müebbet ağır hapis cezalısı olarak kaldığı adada, psikolojisinin etkilenmemesi mümkün olmayan bir kimsenin, bugün devlet ile oluşturulan görüşmeler sonucunda özgürlüğü için umutla beklediği "G" günü için kendi adına veremeyeceği ödün yoktur.
Kaldı ki, Öcalan ile Hakan Fidan arasında varıldığı söylenilen sözleşmenin bizzat örgüt başı tarafından  sızdırılmış olduğunu bölgenin en etkin gazetecisi Namık Durukan'ın kaleminden okuyanların izlenimleri ile Erdoğan'ın çizmeye çalıştığı resim arasında dağlar kadar fark vardır.
Ama öte yandan terör örgütünün  merkezi olarak bilinen Kandil'de örgütün komutanlığını yapan Murat Karayılan da, ikinci  adam olduğu söylenilen Cemil Bayık ta, bambaşka frekanslarda konuşmaktadırlar.
Fırat Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada çekilme için yasal güvenceyi şart koşan Bayık'ın "Erdoğan ve bazı hükümet üyeleri diyorlar ki, yasal güvence gerekmiyor.
Bu aslında sorun çözmemede direnmedir. Bizimle alay etmedir. Yasal güvence olmadan gerilla geri çekilmez. Meclis’in karar alması, çağrıda bulunması gerekiyor.1999’da yaşadığımız sorunları bir daha yaşamak istemiyoruz."
Başbakan’ın bu açıklamalardan anında haberi olmaması mümkün değildir. Buna karşın, eski görüşünde ısrar ederek bu kez devreye bir bilge adamlar ekibini sokmak istemesinin ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak zordur. O listede yer aldıkları söylenilen isimlerin hemen tümünün çözüm için Erdoğan'ın düşüncelerini bire bir paylaşanlar olduğunu televizyonlarda her gece dinleyerek görmüyor muyuz?
Ateş kesme ile silahları sürekli susturma kararları ayrı olgulardır. Özellikle silahlarını bırakarak sınırı terk etme koşulu ise daha başkadır.
Karşı taraf 'ben silahımı bırakmam 'derken, Dolmabahçe'yi mesken edinmiş olan Başbakan Erdoğan, bu söylenilenleri yok sayarak kendisine göre devreye soktuğu isimlerden hangi mucizeleri bekliyor ki?
Öncelikle bir bilge kişiler ekibi  oluşturulacak ise onların Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen partilerin ve ağırlığı olan sivil toplum kuruluşlarının da icazet vererek güçlendirilmesi gerekmez mi?
Erdoğan'ın icazeti ile devreye girecek bilge insanlara Tanrı yardımcı olsun! 

İpin Ucu Gizli Tanıklarda Olursa - Orhan Birgit
90 yıllık Cumhuriyet tarihimizde AKP iktidara gelinceye kadar, "Gizli Tanık" denilen bir kurum olduğunu  anımsamıyorum. Ne zaman ki, ardı ardına bir dizi komplo davası sahnelendi ve bu davalara bakmaları için kökü İstiklal Mahkemeleri’ne ya da Sıkıyönetim Mahkemeleri’ne uzanan Özel  Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri görevlendirilmeye başlayınca, bu mahkemelerde görülen davalar da bir de ‘Gizli Tanıklık’ kurumu oluştu.

Rahmetli Aziz Nesin hayatta olsaydı, o birbirinden ilginç gülmece öykülerinin kim bilir kaçında bu ‘gizli tanık’ olayını irdelerdi!

Pazar günü Ergenekon Davası şüphelisi olarak Silivri'de tutuklu bulunan Emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un, bir de Malatya'daki ‘Zirve Yayınevi’ davası nedeni ile tutuklu ya da hükümlü bulunan bir kişinin ‘gizli tanık’ olarak Savcılığa yaptığı başvuru üzerine 8’nci Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal'a yönelik bir suikast girişiminin eylemcisi olarak ifadesi alınmak üzere Ankara'ya götürüldüğü TV’lerin ilk haberleri arasında yer almıştı.

Emekli Orgeneral Tolon, sivil giysili jandarma erlerinin gözetiminde, uzun bir kara yolculuğundan sonra Ankara Adalet Sarayı’na ulaşmış ve görevli savcı kendisine  eski Cumhurbaşkanının, iddia edildiği gibi zehirlenerek öldüğü konusunda bilgisi olup olmadığını sormuş.

Meğer, Zirve Davası’nda ifade veren gizli tanık eski uzman çavuş İlker Sınar, Genelkurmay Başkanlığı’nda oluşturulan bir gizli ekibin varlığından söz ediyormuş! Tolon Paşa’nın başında olduğu bu ekip Zirve, Misyoner davaları gibi Malatya'daki Olağanüstü Yetkili  Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın ‘Ergenekon Örgütü’ adı altında Silivri'de beş yıla yakın bir süredir devam eden yargılama dosyaları ile ilişkisi araştırılıyormuş!

Ankara'daki görevli savcının dört saat boyunca 35 soru yönelttiği  Emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un sorgulanması ile ilgili haber, dünkü yandaş medya da "Özal'ın Ölümünde Ergenekon Şüphesi Mercek Altında" başlığı altında verilmişti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Tolon'un yanıtlarını yeterli görerek ikna olmasaydı, anlı şanlı Ergenekon Davası’nın 120 milyon sayfayı aşan tutanaklarının arasında bir de, beş yıldızlı gizli tanık  olarak ‘Özal’ bölümü yer alacaktı!

‘Gizli Tanık’ kurumunun adaletin ortaya çıkmasına,her zaman yardımcı olduğu söylenemez. Kuş bakışı bir internet araştırmasında , 1 milyon 100 haber arasında güncelliği ile öne çıkanlardan bir kaçı bile söz konusu kurumun nasıl dejenere edildiğini göstermeye yeterlidir:
*KCK davasında Ahmet Su kod adı ile görüntüsü ve sesi değiştirilerek   ‘gizli tanık’ olarak dinletilen kişinin Barış ve Demokrasi Partisi Sekreteri olduğu anlaşılmıştır.
*Diyarbakır da, bir polisin silahlı saldırı sonunda yaralanması ile ilgili davanın tutuklu sanığı 19 yaşındaki öğrenci Gülsüm Koç, 4 cü Ağır Ceza Mahkemesi’nde tek bir gizli tanığın ifadesi ile ömür boyu hapis cezasına hüküm giymiş, yaralı polisler daha sonra Gülsüm'ü kendilerine ateş eden kişi olarak  görmediklerini açıklamışlardır.
*En ilginç örnek Ergenekon Davasının 7 Kasım 2012 oturumunda dinlenilen gizli Tanık Deniz'in gerçek adının terör örgütü PKK adına işlenmiş onca cinayetin suçlusu Şemseddin Sakın oluşudur.
Sevgili Okurlar,gizli tanıklık  yapanların maaşlarının Adalet Bakanlığı yerine niçin Başbakanlık Örtülü Ödeneğinden ödendiğini hiç düşündünüz mü?

Mart ayının ikinci yarısı, Kuzey yarım küresinde yaşayan halklar için kış mevsiminden ilkbahara geçişi müjdeler.
Orta Asya ve Mezopotamya’da yaşayanlar, bu müjdeyi kendi örf, adet ve gelenekleri uyarınca kış mevsiminin bitişi ve baharın gelişinin bayramı olarak kutlarlar.
Ölümsüz şair Nazım Hikmet’in dizelerinde anlattığı şekilde, "Dört nala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e  bir kısrak  başı gibi”   uzanmadan önce biz Türkler, ata vatanımızda bıraktığımız bu geleneği, sadece Mezopotamya kökenli Kürt halkının tekeline mi terk ettik?
Bununla da kalmadık.
Gün oldu esen rüzgarlar ne dediyse, Kürt kökenli vatandaşların  21 Mart için düzenledikleri bu kutlamaları ya yasak etmeye; yada son yıllarda yer yer yapıldığı gibi "cılız bir öğrenci müsameresi olarak" sergilemeyi de düşündük!
 Birkaç yıl önce Sayın Muammer  Güler,  İstanbul Valisi iken Sultanahmet’te yakılan Nevruz ateşi üstünden Garnizon Komutanı bir general ile kol kola nasıl atladıkları hafızamdadır.
21 Martı, tıpkı 1 Mayıs gibi kırmızı çizgilerle çevrilmiş görmek, birincisinde güneydoğuda yaşayan Kürtleri, ikincisinde de bu emek bayramını alanlarda kutlamak isteyen insanlarımızı itip kakmak, aralarına  provokatörlerin girmesini  bahane ederek bayram coşkusunu burunlarından getirmek ne kadar ayıp idiyse; bugün de 21 Mart’ı ünlü "Açılım" Takviminin gereği  olarak sadece Mezopotamya halklarına mal etmek o kadar cehalet kokan ve dahası ırkçı bir girişimdir.
Başlangıcı Milattan beş bin yıl önce Hun Türklerinin 21 Mart’ı selamlamak için kırlara çıktıkları Nevruzun, günümüzde özellikle Orta Asya’daki Türki Cumhuriyetlerde resmi bir bayram olarak kutlandığı biliniyor. Bu kutlamaları görmek isteyenler 21 Mart sabahı erken saatlerde TRT’nin Avrasya Kanalını açarlarsa, Azerbaycan'dan  başlayarak, Özbeklerin "Nevruz", Türkmenlerin Newruz, Kazakların "Nauriz" ve Kırgızların "Newruz" diye  tanımladıkları bu günü ulusal bir bayram olarak  görkemli tören alanlarında nasıl coşku ile kutladıklarını ve bu törenlere Cumhurbaşkanlarının da   katıldıklarını da izlemiş olurlar.
AKP’nin "Açılım" adı altında başlattığı kalıcı barış sürecine, asıl niyetin ne olduğuna bakmaksızın destek olmaktan yanayım.
Ancak birçok işte olduğu gibi abartıya kaçmadan!
 Ve  PKK’yla, Avrupa ülkelerinde, masaya oturmak gibi bir zillete başvurulmadan!

Eskiler "Büyük lokma ye ama büyük söz söyleme" derlermiş
Cumartesi  günkü "Düzyazı" da bugün için "Milliyetçilik ya da öz Türkçe karşılığı ile Ulusalcılık" konusundaki tartışmaları sürdüreceğimi söylemiştim.
Erdoğan’ın  barış anlaşmasının koşullarını görüşmek amacıyla uzun süreden beri İmralı'da Milli İstihbarat Teşkilatı  Müsteşarı vasıtası ile  Öcalan'la  sürdürdüğü görüşmelerin  ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkması, ülke gündemini değiştirdi.
O zaman ben de o değişen gündeme ayak uydurmanın aklın yolu olduğunu bilerek  Çankaya'ya çıkmak için uykuları kaçan Başkan adayımızın,  Devlet ile PKK arasında silah bırakma anlaşmasının ayrıntıları üstünde durmayı, ulusalcılığımın gereği olarak algıladım.
Namık Durukan gibi, Güneydoğu Bölgesi’nin nabzını en iyi tutan başarılı bir gazetecinin, önceki gün Milliyet’te yayınlanan haberi, Erdoğan için tek kelime ile bir teslimiyet belgesidir.
Bu tür görüşmelerin sonuna kadar  gizli kalacağı  hesabı ile Hükümetle   PKK’nın başının arasında varıldığı ilan edilen mutabakat, elbette her şeyden önce anaların göz yaşının dineceği gibi masmavi bir ambalaj ile kamuoyuna sunulmakla kalınmış olsaydı, sağduyu sahibi  hiçbir yurtseverin itirazı olmazdı.
Ne var ki, Öcalan bir yandan Ada’dan bir an önce kendisini çıkartacak ortamın çok sağlam bir zemin olmasını şart koşmaktadır.
Bazılarımızın düşündüğü gibi, öyle üstündeki birkaç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis döneminin, göreceli bir şekilde hafifleştirilerek bir süre sonra, ev hapsine çevrilmesini ağzına bile almıyor.
"Ne ev hapsi, ne de af. Bunlara gerek kalmayacak. Hepimiz özgür olacağız. Başarılı olursam, ne KCK tutuklusu kalır ne başkası" diyor ve ardından  kendi şartlarının kabul edilmemesi halinde 5o bin kişilik bir gücün başlatacağı Halk Savaşından söz ediyor.
 Ancak bu onaylamadan sonradır ki örgüt Erdoğan'ın "müjde olarak' öne sürdüğü koşullar arasında tüm isteklerinin TBMM kararı ile onaylanması da var!
İpleri eline geçirmenin özgüveni içerisinde, şartlarını sürmeye devam ediyor. Onlar arasında herkesin içtenlikle beklediği, bölgedeki boşaltılmış köylerde bacaların yeniden tütmesi, evlere dönüşün sağlanması da yer alıyor.
Bu öneriye, boşaltılmış köylere dönecek hane halklarına Devletin üretici olma olanaklarını da sağlaması, öylelikle Güneydoğulu köylülerin feodal düzenin ezilmişliğinden kurtularak ayakları üstünde durabilecekleri, dağa çıkmayı, ellerine silah almayı hayal bile etmeyecekleri adımların Devlet tarafından bir an önce atılmasının eklenmesini  kim istemez ki?
Tam dişe dokunur bir şey söylediğini düşünmek isterken , 23 Nisan 1920’de Ulusal Bağımsızlık Savaşımızı yönetmek amacıyla Ankara'da toplanan ve günümüze kadar, o talihsiz darbe dönemleri dışında, Millet İradesinin gerçek temsilcisi olarak görev yapan Türkiye Büyük  Millet  Meclisi yerine Rusya'daki Duma gibi bir Meclis’ten söz ediyor. Dahası isim babalığını da yaparak Halk Meclisi adını da veriyor.
Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk milleti denir" tanımlamasını anlaşılan Apo da beğenmeyenler arasındadır ki, yeni bir vatandaşlık tanımına ihtiyaç duyuyor ve Sırrı Süreyya Önder'e "Özgür iradesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlılığını  ifade eden  her bireyin Türkiye Cumhuriyeti  vatandaşı olabileceğinin anayasada yer almasından söz ediyor.
 Yeni doğmuş bir bebeğin vatandaş olabilmesi için erginlik çağına gelmesini beklemek, tam anlamı ile saçmalamak değil midir? Uzun cezaevi yıllarında sayısız kitap okuyarak kendisini yeniden yarattığından söz edilen örgüt başının  vatandaşlık bilgileri demek ki bu kadardır!
Aslında Öcalan ve onun gibi düşünenler, kendilerini 1920’de istilaya uğramış olan Anadolu'yu kurtarmak için, Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz olarak ayırmayarak ; bu ülkenin öz evlatları olarak görmüş ve aynı safta savaşmışlardır. Aralarında şehit düşenlerin gözlerini kapatan, ellerini açarak Fatiha okuyan bu insanlar, bizim atalarımızdır.
Aralarına nifak tohumları sokmak isteyen saldırgan dış güçler, zaman zaman iç isyanlarla kışkırttıkları için, vatandaş ya da yurttaş olmanın bilincinden yoksun olanlar, ümmet sancakları altında kardeş savaşı vermişlerdir.
Ne yazık ki, bugün gündemde tartışılan ana soruna, medyamızın önemli bir çoğunluğu tek yanlı bakmakta; ekranlar aynı kişilerin tekelindeki sözde açık oturumlarla kamuoyunun beynini yıkamak isteyenlere teslim edilmektedir!
Sayın Başbakan, kendisinden Tayyip Bey diye söz edecek kadar, Devlet protokolünün üçüncü sırasındaki koltuğunu bile küçümseyen bir adama fazlası ile itibar ederek mi Başkan olmayı düşünüyor?
Teravih namazında ipleri mahalle bıçkınlarına bir kez vermiş olan İmamın hikâyesini düşünsün.
Ve öncelikle de  vatandaşlık kavramının ne anlama geldiğini, Atatürk milliyetçiliğinin bu toprakların çimentosu olduğunu unutmasın.

Amerika’da yayınlanan ünlü  Time Dergisi bu başlık altında bizim Silivri’deki Cezaevinden söz etmiş. Öylelikle İstanbul’un bir dönemler turizmi ve yoğurdu ile ünlü olan bu şirin ilçesinde resmi adı “Adalet Bakanlığı Silivri Ceza , İnfaz  Kurumları  Yerleşkesi” olan yüksek duvarlarla çevrilmiş beş hapishane binasının dışında, içinde bir orta öğretim okulu, camisi, lojmanları ve çarşısı da bulunan cezaevinin ünü okyanus ötesine kadar uzanmış.

Amerikan kamu oyunu, kendi ülkelerindeki ünlü Sing Sing ve Alcatraz  Hapishaneleri gibi ;azılı gangsterleri barındıran kurumların yerine kıtalar ötesindeki İstanbul’un 105 kilometre uzağında bulunan bir cezaevi ile ilgilendiren neden nedir?

Sorunun yanıtını Türk kamuoyundan daha çok, AB ülkelerinin ve Stratejik müttefikimiz ABD yurttaşlarının kolay kolay anlayamayacağı Silivri’deki zoraki misafirlerin kişilikleri kadar; söz konusu duruşmaları başlatan senaryoyu vizyona koyanları da  ilgilendiriyor olmalıdır.
Birisi TSK nın yakın zamana kadar Genelkurmay Başkanlığı sorumluluğunu da üstlenmiş, Kuvvet Komutanı orgeneraller ve oramirallerden  başlayarak ,ordunun hemen tüm üst rütbelerini apoletlerinde bulunduran 30 komutanın dışında emekliye sevk edilmiş olanlar ,artık bir zamanların “ yetmez ama  evet”çilerinin bile ilgi odağı oldular.

Aralarında Kemal Alemdaroğlu, Fatih Hilmioğlu Ergenekon yada Balyoz şüphelisi olarak Silivri’de, Kemal Gürüz, 28 Şubatçı suçlamasıyla  da ki Sincan cezaevindeler!

Yakın günlere kadar merkez medyasında bu yeni tutuklular sınıfına ilgi duyulmazken, son haftalarda Nagehan Alçı, Nazlı Ilıcak , Mehmet Baransu dışındaki merkez medya yazarları da ,Cumhuriyet ,Sözcü ve YURT gibi sorunu başından beri bir kangren olarak tanımlayan günlükler kadar olmasa da Mustafa Balbay , Mehmet Haberal ,Tuncay Özkanın durumlarını yazılarına yada tv  haberlerine  taşıyorlar.

  Dahası” Musanın Çocukları “adını taşıyan bir kitabı ile  Başbakana ağır eleştirilerde bulunduğu için Silivri’ye tıkılan ve yedi yıla yaklaşan bir süreden bu yana orada güneşe toprağa ve yeşile hasret kalan  Ergun Poyraz ,Ceza Yasamızın öngördüğü hakaret suçlaması ile değil; Ergenekon terör örgütünün kurucusu olarak orada tutuluyor.

İşin ilginç yanı Poyraz’ın yargılanıp yargılanmadığı da tam aydınlığa kavuşmuş değil. Zira kendisini duruşma salonunda görmek, dahası  niçin basın davalarına bakan bir Asliye Ceza Mahkemesinde değil de Özel Yetkili bir terör suçları yargılamasının sanıkları arasında görmenin mantığını çözmek olası değil.

Olsa olsa “İlahlar Böyle İstiyorlar” demekten başka!
Böyle bir traji komik olayın failinin de sakinleri arasında bulunan Silivri yargılanmalarında olup bitenleri izlemek amacıyla dün yine  binli aşkın yurttaş Mahkeme yolundaydılar.

Kalabalıkların 105 kilometrelik bir yolculuğu göze alar ak esas hakkında mütalaasını okuması beklenilen Savcıların neler söyleyeceği merakı ile oluşturduğu taşıt konvoylarını önlemek amacıyla jandarma güçlerinin aldığı önlemler tartışmalara yol açmıştı.
Yurttaşlar aleni bir duruşmayı izlemek amacıyla katlandıkları zahmet yetmiyormuş gibi, kurulan barikatlar nedeniyle de tartışmak zorunda kalmışlardı..

Sadece basın mensupları ile avukatlardan oluşan sınırlı sayıda izleyicinin 350 kişi kapasiteli duruşma salonuna alınması önlemleri ister istemez bina dışına taşmıştı.

  Bariyerlerle engellemek yetmezmiş gibi ,jandarma kuvvetleri tazyikli su sıkarak kalabalıkları caydırmaya yönelmişlerdi.
67 si tutuklu 275 sanığın dört yıldır yargılandığı 276 cı duruşmada Savcı,şüpheli Veli Küçük’ün avukatının o sırada salonda hazır bulunan Genelkurmay eski Başkanlarından emekli orgeneral  Işık Koşaner , Deniz Kuvvetleri  eski Komutanlarından emekli oramiral  Metin Ataç,Aydoğan Babaoğlu ve Atilla Işık’ın dinlenmeleri  taleplerinin reddini istemiş.

Demekki Sayın Savcı, bu davayı başlatan Haham bozuntusu Tuncay Güney’in  bir hafta önce SKY Türk Televizyonunda Hilmi Hacaloğluna  Kanada’dan bağlanarak“Ergenekon başarılı bir projeydi. Misyonunu tamamladı” sözüne canı yürekten inanmış olmalıdır.
Haham Tuncay’ın bu açıklaması, bana yıllar önce TRT Televizyonunda izleyenleri hem meraklandıran ,hem de düşündüren ünlü Amerikan yapımı “Görevimiz Tehlike” dizisini  çağrıştırıyor.

Silahlı Kuvvetlerimizde oluşan ve Erdoğan’ın bile geçte olsa dikkatini çeken erozyon, Pensilvanya’nın arzuladığı misyonun hedefine ulaştığını göstermiyor mu?

Partisinin İl Başkanları toplantısında  konuşan Erdoğan, yeni Anayasa için süren çalışmaların gecikmesinden ötürü şikayetlerini sıralıyor:

“ Bu Meclis sivil bir Anayasa  yapacak güce sahiptir. Biz uzlaşmanın ittifakın tarafı olduk” diyor ve  1982 Anayasası’nın bir darbe yasası olduğu için değişmesi gerektiğini söylüyor.

1982 Anayasası’nın 12 Eylül askeri darbesinden sonra oluşturulmuş bir Danışma Meclisi’nce hazırlandığı ve o dönemin Kurucu İradesinin görüşlerini yansıttığı doğrudur.

Ancak daha sonra özgür genel seçimlerle yeniden faaliyete geçen TBMM’de yanlış anımsamıyorsam 17 kez gerçekleştirilmiş görüşmeler sonunda bu anayasanın 102 maddesi yeniden ele alınmış ve değiştirilmiş değil midir?

Bu değişikliklerde elbette çoğunluk partisinin yani AKP’li milletvekillerinin düşünceleri de oyları da bugünkü anayasamızın biçimlenmesine yansımıştır.

Yine ancak AKP Genel Başkanı’nın  baştan aşağı yeniden yazılmasını istediği ve kendi partisinin dışında CHP, MHP , BDP’li üyelerle bağımsızların da karşı çıkmadığı “Uzlaşma Komisyonu”nda  Erdoğan’ın da kabul ettiği gibi 26 maddelik pakette de görüş birliği sağlanmıştır.

Başbakanın çalışmaların mart ayı sonuna kadar tamamlanmasını isteyen önerisine karşın   nisan sonuna sarkacağı da tahmin ediliyor.

İyi de Erdoğan’ın, komisyonun CHP ve MHP’li üyelerinden daha hızlı çalışmalarını istemesinin ve bu yüzden düne kadar şiddetle eleştirdiği BDP'lilerle bugün İmralı için de büyük ödünler vererek kol kola girmiş olmasının altında  yatan nedir?

Başbakanın Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, geceleri rüyalarından çıkmadığı anlaşılan  ve  Sayın Abdullah Gül’ü ekarte ederek Çankaya’ya çıkmak, dahası tüm yetkileri elinde toplamış bir Başkan olmak düşüncesi, önlenemez bir hırsa dönüşmüştür.

Erdoğan’ın istediği anayasanın, var olan anayasamızın 1 , 2 ve 3 maddelerindeki “değiştirilemez” hükümlerini  bay pass etmek, dolayısıyla Atatürk’ün adını ve ilkelerini yok saymak için 330 oyu bulmaktır.

Oysa Anayasa Mahkemesi’nin almış olduğu bir içtihat kararı gereğince Atatürk milliyetçiliği, bu topraklar üzerindeki halkın bir arada yaşama kararının ifadesidir. Erdoğan’ın Cumhuriyetin kurucusundan niçin Atatürk adını telaffuz etmeyerek Gazi Mustafa Kemal demekle yetindiğini bir başka yazıya bırakarak Anayasa Mahkemesi içtihatlarının, gerçek hukuk devletlerinde hangi anlama geldiğini hatırlatmak isterim.

Daha dün, ABD Senatosu’nda Başkan Obama’nın Savunma Bakanlığı’na getirmek istediği Chuck Hager’in göreve başlayabilmesi için  gerekli oyun sağlanamadığını Sayın Başbakanın da bilmesi ve dolayısıyla CHP ile MHP’li parlamenterlerin tutumları karşısında hiddetlenmekten vaz geçmesi gerekmiyor mu?

 Başkan Obama’nın Savunma Bakanlığı için yaptığı atama, ABD yasalarına göre hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’nun onaylaması koşuna bağlıdır.

Senato’nun Silahlı Hizmetler Komitesi’nde bu atama 11’e karşı 14 oyla kabul edilmiş ancak bu kararın yürürlüğe girmesi için 100 üyelik  Senato’nun Genel Kurulu’nda  Demokratların sahip oldukları 56 oyluk çoğunluğa karşın, gereken 60 oy sağlanamamıştır.

Obama’nın gerekli o beş oyu bulmak için nasıl çabaladığı dün ABD kamuoyunun birincil gündemiydi. Başkanın sadece Savunma Bakanı’nın atanması ile sınırlı kalmayan sıkıntılı durumu yeni CIA Başkanı’nın görev izni alması için aynı prosedürün gerekmesi karşısında daha da büyümektedir.

Tanrım, ABD’deki böylesine yasal ve doğal bir kriz karşısında Başkan Obama’ya verdiğin sabrın ve sükûnetin hiç değilse yarısını da bizim Başkan Baba olmak isteyen adayımızdan esirgeme!

                                                                             ***

NOT: 18 Şubat gecesi saat 21.30 da Başkent TV’de Can Cem Bektaş’ın konuğu olarak Evvel Zaman İçinde adlı kitabım üzerinde konuşacağız.

Cilvegözü Sınır Kapısı’ndaki  patlamayı  kim yapmış olabilir?
Salı günü yayınlanan gazetelerde  farklı seçenekler ve olasılıkları öne çıkartan haberler arasında Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun söylediklerinin altını çizmek gerekiyor.
Başbakanın bu konuda –şimdilik- yorum yapmaktan kaçınmasına karşın bölgenin türbülansa girdiğini söyleyen  ve  o arada patlama eyleminin Türkiye’nin üstünde kalmasını engellemeye de çalışan Dışişleri Bakanı’nın  açıklamaları şöyle:
Orada 2 yıldır bir iç savaş yaşanıyor. Çatışmayı sınır ötesinde tutuyoruz. Mültecileri kamplara yerleştiriyoruz. Bunlar kolay mı sanıyorsunuz?Bir haftada kaç olay önleniyor? Biz kaç geceyi uykusuz geçiriyoruz!
Davutoğlu ,14 kişinin öldüğü patlamadan Türkiye’nin  sorumlu tutulamayacağını da söylüyor .
AKP iktidara gelinceye kadar, Atatürk’ün “Yurtta ve Dünyada Barış”ilkesi doğrultusunda yönetilen dış politikamızın gereği, ülkemizin özellikle en uzun sınırı olan  ve Hakkari’den Hatay ilimize kadar uzayan güney sınırımızda da trafik kazaları dışında bir olaya rastlanmazdı.
Saddam’ı alaşağı ederek Irak petrollerini kontrolü altına almayı amaçlayan ABD, bu girişimine karşı çıkan  Ecevit’i başbakanlıktan düşürmek ve iktidarı Erdoğan’a teslim etmek için her yöntemi denedi.
O iktidarın 10. yılında aralarında Suriye çıbanı da bulunan bir dizi sorun bugün Türk dış politikasının önündedir.
Davutoğlu’na uykusuz geceler geçirten ve Ankara ile Şam arasında giderek kangrenleşen olaylar, Başbakanımızın “Hadi aslan. Şu Esed’e haddini sen bildir!”diye sırtını sıvazlayan; ama bölgede bozulacak düzenin karmaşası içinden El Kaide heyulasının çıkacağını görerek frene basan Batılı dış güçlerin senaryosunun gereğidir.
Güney sınırımızdan kendilerine “Özgür Suriye Ordusu” adını veren  isyancılara silah ve cephane taşınmasına  kimler aracılık etmiştir?
Önceleri bizim Sağlık Bakanlığımızın  ambulansları ile başlayan silah taşımacılığını dile getirerek bu çabaları önlemeye çalışanlara başta bölgenin önemli politikacılarından Adalet  Bakanı Sadullah  Ergin yalancı yaftası yapıştırmaya kalkmış; ama  yaptığı açıklamalar Hatay’da faaliyette bulunan sivil toplum örgütlerinin anlattıkları karşısında geçersiz  olmuştur.
Bugün bile, son sınır hareketlerini yerinde saptamak amacıyla Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’nın özel temsilcisi olarak görev yapmak isteyen CHP Kocaeli Milletvekili ve Parti Meclisi üyesi Hurşit  Güneş’e yasak uygulanmak istenilmektedir.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Savaşa girmeyiz” diyor. Ama Esad’ı alaşağı etmeyi kafasına koymuş olan Başbakan’ın bu doğrultudaki derin çalışmalarının da hâlâ sürdüğünü görmezden geliyor.
Topu topu bin kişiyi bulmayan ve çoğunluğu Afrika ülkelerinden getirilen paralı askerlerden oluşan isyancı güçlerin gecelerini Şanlıurfa, Mardin, Hatay illerimizin merkez ya da kasabalarında geçirdiklerini, sınırdaki istikrarsızlık yüzünden bölgede TIR taşımacılığının bittiğini gündeme getirmiyor.
Daha doğrusu getiremiyor.
İttihatçılar da açık açık Birinci Dünya Savaşı’na  girelim demiyorlardı ama iki Alman bandıralı savaş gemisinin Boğazlar’dan transit geçip  Çarlık Rusya’sının Sivastopol kentini bombalaması  Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu oldu.
 Güney sınırımıza Silahlı Kuvvetlerimizi alarm haline geçirterek yığacak kadar hangi dış tehlike var da savaş kararı alacak tek yetkili organ olan Türkiye Büyük Millet Meclisi dışlanıyor?haberguncel.blogspot.com
O Meclis’te Ana Muhalefet Partisi olarak görev yapan Cumhuriyet Halk Partisi’nin en yetkili organında da görev yapan bir milletvekiline  sınırda inceleme yasağı konuluyor?
Hem de paralı yabancı eylemcilerin delik deşik hale getirdiği Suriye sınırımızda sahte Türkiye pasaportlular cirit atarken..
Sayın Davutoğlu hamama girenin terleyeceğini önceden hesap etmeliydi!

İmralı ile devlet arasındaki görüşmelerin sonucu, Başbakan’ın kamuoyuna açıkladığı kadarı ile tam bir kafa karışıklığını anlatıyor:
Bir tarafta, devlet adına Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı, öte yandan PKK adına Abdullah Öcalan, kamuoyundan gizli olarak sürdürdükleri görüşmeleri şimdilik sonuçlandırmışlardır.
Devlet, akan kanın durmasını amaçlayan o görüşmenin içeriği hakkında, şehit aileleri dahil, hiçbir vatandaşa bilgi vermeyeceğini, bizzat Başbakan’ın ağzından ifade etmektedir.
Erdoğan, hangi adımları, nasıl ve ne zaman atacağını kamuoyunun izlemesi gerektiğini söylemekle birlikte, kendisine destek olmadıkları için öncelikle yazılı ve görsel medyayı da suçlamaktadır.
Başbakan’a göre, İmralı için ev hapsi ve hele hele bir af yoktur. Olmayacaktır da!
Aynı Başbakan, kendisine böylesine hayati bir sorun için destek vereceğini söyleyen ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu’na hem birlikte çalışma çağrısı yapmış hem de bu çağrı daha muhatabına ulaşmadan, “Sen nereye kredi vereceksin, sen krediye muhtaçsın. Hangi krediyi vereceksin?” diyebilmiş ve eklemiştir:
“Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerede kaldı gayrıya himmet ede?”
Ama yine de o “muhtacı himmet dede”den, üç CHP’liyi görevlendirerek üç AKP’li ile masaya oturmalarını istemiştir!
Dışarıdaki tipi mi gözümüzü alıyor? Soğuktan mı düşünme cimnastiğimizi tam anlamı ile yapamıyoruz?
Sevgili dostlar.
Bu işin içinden çıkmakta gerçekten zorluk çektiğimi itiraf edeceğim.
Ve bizi yönetenlere akıl fikir vermesini yüce Allah’tan içtenlikle dileyeceğim.

Başbakan geçen yılın son günlerinde Şanlıurfa’da yaptığı konuşmada, bu ilde yaşayanlara “Artık kaçak elektrik kullanmayın. Kaçak mal tüketmek haramdır” derken araç plakasındaki sıralamaya göre 63. olarak tanımlanan ilde oturanların yüzde 67.6’sına sesleniyor!
Bu yüzde 67.6’lık oran,“tüketim miktarına göre Şanlıurfa’yı en çok kaçak elektrik kullanan” iller arasında ilk sıraya oturtmuş!
Kimisi evlerinin yakınındaki direğin tellerine kanca atarak; kimi kapısının yanındaki saatin dönüşünü tersine çevirecek mahareti gösterebilen yurttaşlar, sadece Urfa’da yaşamıyor ki?
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki halkımızın, ulusal gelirin dağılımından aldığı payın adaletsizliği, onları bu duruma düşüren devlete bakış açılarındaki ters orantıyı eleştirebilir miyiz?
Şanlıurfa ya da Erdoğan’ın bu “haram” hatırlatan konuşmasından sonra TEDAŞ’ın kaçaklar nedeniyle her yıl vermekte olduğu açığı istatistiklerle gündeme getiren öteki iller de yine aynı bölgeden.
Şırnak, abone bakımından yüzde 81.6 ile en çok kaçak elektrik kullanılan ilimiz!.
Onu Mardin, Hakkâri, Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa, Ağrı, Muş, Bitlis, Siirt ve Van izliyormuş (01 Ocak 2003 Hürriyet).
TEDAŞ, bu kaçağı en aza indirebilmek amacıyla 629 bin abonenin peşine düşmüş!
Madalyonun kaçak elektrikle ilgili bir başka yüzünü, kaçırılan enerjinin bedelinin, borcunu muntazam ödeyen yurttaşlardan tahsil edilmesindeki haksızlığın da altını çizmek zorundayız.
Gelelim madalyonun öteki yüzüne:
Şanlıurfa’da Başbakan’ı dinleyenlerden birisi elini kaldırma cesaretini gösterip söz almış olsa...
Ve “Sayın Başbakan, evlerimize seçim öncesinde devlet baba adına teneke teneke yağ dağıtan, elektriğimiz bile yok mu var mı diye yoklamadan, buzdolaplarını dağıtmakla görevlendirdiğiniz valilere o emri veren siz değil miydiniz” dese...
Ve devam etse “Size oy verelim diye bizi bedavacılığa alıştıran da sizin iktidarınız oldu.
Şimdi seçim olsa yine kamyonlar kapımıza dayanacak. Valiler şoför mahallinden inip selamınızı söyleyecek, hediyelerinizi teslim edecekler.”
Gelmiş geçmiş başbakanlar arasında örtülü ödeneği daha mali yıl bitmeden tüketen ve sürekli ödenek transferi isteyen, Sayıştay’dan hesap kaçıran AKP iktidarı bu sorulara inandırıcı hangi cevabı verebilir ki?

Tüm üniversiteleri, bilim ve ifade özgürlüğü yönünden birer ortaöğretim kurumu haline döndürmek isteyen Erdoğan’ın, Göktürk 2’nin uzaya fırlatılışı törenini izlemek amacıyla gittiği Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde protesto gösterileri ile karşılanışının travması devam ediyor.
Kimi meslektaşlar, tıpkı Ankara Emniyeti gibi öküzün altında buzağı aramayı sürdürerek yorumlar yaparken ODTÜ öğrencilerinin arasına sızmış provokatörlerden söz ederek, üniversitenin itibarını(!) aklamaya niyetleniyorlar.
Oysa Türkiye’nin bilim ve eylem özgürlüğü açısından en önde gelen ODTÜ, Rektörü ve de öğrencilerini yalnız bırakmak şöyle dursun, arkalarında olduklarını iftiharla söylüyor, öteki üniversite adındaki irili ufaklı kurumlara da bir tür ders vermiş oluyorlar.
Belki onların o soğukkanlı davranışlarının da etkisi ile Ankara polisinin alacakaranlıkta düzenlediği ev baskınlarıyla gözaltına aldığı on bir öğrenci tutuklama istemi ile çıkarıldıkları mahkeme tarafından serbest bırakılıyorlar.
Ama tüm bu olup bitenleri, “Beni kim nasıl protesto etmeye kalkışırmış?” havasında olan Başbakan’ın havsalasına sığdırabilmenin çok zor olduğu anlaşılıyor.
Göktürk 2 uydusunun uzaya fırlatılışını Çin’den naklen TV ekranlarından izlemek için ODTÜ laboratuvarlarına giderken Sayın Cumhurbaşkanı’nın asıl onur konuğu olması gerektiğine sessiz kalabilen Başbakan; tepkiler yönelttiği bilim kurumunun sıradan bir üniversite olmadığını bile fark etmemiş demektir.
Her il merkezinde en az bir üniversite levhası taşıyan bir bina bulmak, popülist politikacı için en kolay yöntemdir. O levhanın hak ettiği bilimsel kadroyu, laboratuvarları, kitaplıkları ile oluşturabiliyor musunuz?
Dahası, “…Üniversitesi” adını verdiğiniz kurumda tam özgür öğretim kadrosunun bulunup bulunmadığına özen gösteriyor musunuz?
Daha açıkça soralım: Öyle bilim adamlarının olmasına, seslerini yükseltmesine tahammülünüz var mı Sayın Başbakan?
Bugün 25 Aralık.
Rastlantıya bakınız. Sizin adeta düşman bellediğiniz ulusal kahramanımız, gerçek devlet adamı İsmet İnönü’nün aramızdan ayrılışının 39’uncu yıldönümü.
Benim gibi milyonlarca kadirbilir yurttaşın minnet duyguları ile rahmetle anacağı o büyük insan, Atatürk’ün en yakın arkadaşı İsmet İnönü ile birlikte,1972’de öğrenci olayları ile kaynayan ODTÜ’nün açılışına katılmıştık.
Deniz Gezmiş gibi dönemin efsane öğrenci liderinin polisten saklandığı bir dönemde İnönü, gençlerle diyalog oluşturmanın en yararlı yol olduğunu biliyordu.
Açılış töreninden sonra verilen yemekte Rektör Prof. Dr. Kemal Kurdaş’ın sağ yanında onur konuğu olarak oturacaktı.
Bana da yanında yer ayrılmıştı. Öğrenci Birliği Başkanı İskender Odabaşı’yı aldı ve sol yanında yer verdi.
Yemek sona erdiği zaman, Odabaşı tam anlamı ile bir İsmet Paşa dostu, hatta hayranı olmuştu.
İşte iki politikacı arasındaki o büyük fark.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sık sık tekrarlanan kararında politikacıların eleştiriler ve tepkiler karşısında hoşgörülü olması gerektiğini vurguluyor.
Kaçımız, Erdoğan hakkında yazdığı “Musa’nın Çocukları” kitabından dolayı Silivri zindanında sorgusu bile yapılmadan beş yıldır tutuklu bulunan Ergun Poyraz’ın adını duydu?
Hatırını sordu.
2012 bitiyor ve 2013 geliyor. Ergun Poyraz’ı sorgusuz sualsiz zindanda tutanlar hiç düşündüler mi acaba?
Muhteşem Erdoğan için bu durum ileride yazılacak bir film senaryosunda nasıl bir konu olur?

Ankara haftanın ilk gününe, İran Cemahiriyesi Reisi’nin yapacağı resmi ziyaret için hazırlanmış iken, Ahmedinejad’ın yoğun işleri nedeniyle gelemeyeceğini öğrendi.
Kendi kamuoyumuza önemli hiçbir şey olmamış gibi davranmak, belki başarılı bir diplomatik yöntem olarak algılanabilir. Ancak Türkiye ve komşusu İran’ın; Ortadoğu ülkeleri içinde, yaşadıkları coğrafyanın en iddialı iki büyük devleti olduklarını bilenler, bu ani “iptal” kararının ardında sıradan bir olay olmadığının farkındadırlar.
İran’ın o “kirli sakallı, ütüsüz kostümlü” siyasi lideri Ankara’da beklenirken uçağının rotasının birden Bağdat’a çevrilmiş olmasını ve Maliki ile buluşmasını acaba Sayın Gül ve Erdoğan nasıl değerlendirmektedirler?
Gerçekten tuhaf değil mi? Bu sorunun iktidar yetkililerince yanıtlanması beklenirken, Erdoğan kabinesinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de kamuoyunun merakını aydınlatma yükümlüsü olarak İran liderini görmüş olmalı ki sosyal medya aracılığı ile “Niçin gelmedi? Niye gezisini iptal etti? Açıklamalı” türünden sorular yöneltmiştir.
Ahmedinejad’ın geziyi o anda çıkan büyük bir mazereti gerekçe göstererek iptal etmediğini de kayıtlara geçirerek, buluşmanın ertelenmediğini de söyleyelim.
Mesela, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin, 14 Ekim’de Türkiye’ye yapacağı ziyaretin tarihini, rahatsızlığını gerekçe göstererek aralık ayının ilk haftasında gerçekleştirmiştir. İran ise rotayı Bağdat’a çevirmiş ve Ankara ile arasında soğuk rüzgârlar esen Şii Başbakan Nuri el Maliki ile buluşmayı öne almıştır.
Aynı tarihlerde Irak’ın görevinden düşürülmüş olmasının dışında ayrıca üst üste idam kararları da verdiği eski başbakanı Haşimi’nin Türkiye’ye sığındığı ve MİT’in konuğu olarak bilinmeyen bir yerde olduğu da gerçek bir olgudur.
Ahmedinejad, acaba sadece ABD’den talep ederek güney sınırlarımızın yakınlarında konuşlandıracağımız Patriotlar nedeni ile mi bu iptal kararını almış oldu?
Yoksa bir başka gerekçe daha mı vardır iptal kararının ardında?
Patriotların üçüncü dünya savaşı çıkarabileceğini söyleyen İran Genelkurmay Başkanı Firuzabadi, kendi ülkesinin atom bombası yaptığını unutmuş olamaz.
Dışişleri Bakanlığımız, ne yazık ki bu doğrultuda küçük bir bilgi aktarma gereğini bile duymamıştır. Oysa Ahmedinejad’ın Türkiye’ye yapacağı ziyaret, İran için de çok değeri olan Mevlana Celaleddin Rumi’nin Şebi Arus gecesine de denk geleceği için Konya’daki ünlü törenlerde de Erdoğan’ın konuğu olarak iç ve dış ülkelerin medyasına bol resim ve haber de aktarılmış olacaktı.
On yıl önce komşuları ile sıfır sorunlu bir Türkiye’nin Başbakanı’nın o çok kullandığı bir deyim ile “neredeen nereeyee” gelmiş olduğunu göstermek açısından 17 Aralık buluşmasının iptali bir hayli önemlidir.
Bakarsınız bugünkü grup konuşmasında bu iptal kararı için ne düşündüğünü Başbakan’ın ağzından öğrenmek mümkün olur.
Okurlarıma Not: Cuma günkü yazımda yanlışlıkla “merhum halefiniz Adnan Menderes” demişim. Dikkatli bir okurum haklı olarak halef değil selef olduğunu söyleyerek beni uyardı.

Meclis’te 2013 Mali Yılı Bütçesi görüşülüyor.
Öylelikle, çoğunluğuna güvenerek Meclis İç Tüzüğü’nü istediği biçimde değiştirme hakkını kendisinde gören ve yorumlayan iktidarı yılda bir kez de olsa denetleme olanağı, grubu bulunan partilerin hakkı oluyor.
Önceki gün başlayan ve 10 gün sürecek olan görüşmeler, bu açıdan liderler için de uzun soluklu bir maraton koşusu gibiydi.
Yılda bir kez Meclis Televizyonu’ndan iktidar partisi genel başkanına ayrılmış süre kadar vatandaşlara seslenme olanağını bulan liderler, birer Kırkpınar başpehlivan adayı gibi kürsüyü kullanabildiler.
BDP, MHP, CHP ve AKP’nin birinci ağızlarından “Manzarai Umumiye”mizin nasıl görüldüğünü izleme imkânını bulduk.
Doğrusu etnik sorunların çıkmazında zaman yitirmez de bir Türkiye partisi olmanın avantajlarını iyi kullanabilirse BDP’nin de sadece Doğu ve Güneydoğu’dan değil, kendisine bugünkü ayıplı baraj sistemini bile aşırtacak bir oy potansiyeli bulabileceği görüldü.
Merkez muhalefet partileri olarak MHP ve bir türlü sosyal demokrat olarak kendi geçmişine sahip çıkamayan CHP’nin genel başkanlarının Başbakan’a yönelttiği soruları, Erdoğan’ın tam 66 dakika süren yanıt konuşmasında pas geçmesi dikkat çekiciydi.
Özellikle Kılıçdaroğlu, “3 Y”yi, “yoksulluk, yasaklar ve yolsuzluklar”ı bitireceklerini söyleyerek iktidara gelen AKP’nin zam, zulüm ve zindanı yarattığını ileri sürdü.
Başbakan, ana muhalefet liderinin bu somut suçlamaları karşısında 3 maymunları oynamayı yeğledi.
Yani bu somut eleştirileri, hiç yapılmamış gibi görmemiş, duymamış, bu yüzden de ağzını açmamış olma rolünü oynadı.
Ve önceden hazırlattığı metni okumayı yeğledi.
Asıl mesleği hesap uzmanlığı olan Kılıçdaroğlu’nun, Erdoğan’a yönelttiği somut eleştirilerden birisi de Sayıştay’ın 2012 yılı içindeki kamu harcamaları ile ilgili “Kesin Hesap Cetveli”ni hazırlamadan gelecek yıl bütçesinin TBMM’ye getirilişindeki aksaklığı kürsüye getirmesiydi,
Sanırım, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yine bir anayasal kurum olan Sayıştay’ın denetiminden kaçırılmış bir Devlet Bütçesi, AKP’nin onuncu iktidar yılında görüşülmektedir.
Böylesine birbirinden önemli ülke sorunları için somut yanıtlar bekleyen ana muhalefet lideri, “tek adam”dan istediği yanıtları alamadı.
Başbakan ne hazindir ki, kendi deyişi ile on yıllık ustalık döneminde, seçilmiş parlamenterlerin hâlâ zindanda tutuklu olmalarını içine sindirebiliyor.
Bütçe görüşmelerinin başladığı 11 Aralık 2011 tarihini taşıyan ve Merkezi New York’ta bulunan CPJ’nin “Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi” en yeni raporunda, tutuklu Türk gazetecilerinin sayılarındaki artış İran ve Çin ile birlikte sıralanıyor.
Başbakan’ın ülkesi Türkiye’den “Parmaklıklar ardında 49 gazeteciyle dünyanın gazeteci hapseden ülkeleri arasında en kötüsü olan” diye söz edilmesi, Erdoğan tarafından umursanmaz olarak mı değerlendiriliyor?
“..Düzinelerce Kürt muhabir ve editör, terörizmle ilgili suçlamalarla ve diğer bazı gazetecileri de hükümet karşıtı komplolara iştirak suçlamasıyla içeride tutuluyor. Türkiye’de hapsedilen gazetecilere dair 2012 yılında geniş bir araştırma gerçekleştiren CPJ, daha önceki sayımlarda yer almayan pek çok davanın gazetecilikle alakası olduğunu kesinleştirdi ve böylece ülkedeki toplam rakam önemli ölçüde yükseldi.
CPJ, kapsamı geniş tutularak yazılmış terörle mücadele ve ceza kanunlarının Türkiyeli yetkililere yasadışı gruplara dair haber yapmayı ve hassas konuları incelemeyi doğrudan terörizm veya devlet karşıtı kapsamına alma imkânı sağladığı bulgusuna ulaştı” deniliyor.
Siz, acaba siz bu açık suçlamalar karşısında ne diyeceksiniz Sayın Başbakan?
Hani olimpiyat yarışmalarında dereceye girenler, dördüncüden birinciye doğru bir şeref kürsüsünde yer alırlar ya!
2012 ömrünü tamamlarken öyle bir “Parmaklık Arkasındaki Gazeteciler” yarışmasını düşünmek için lütfen bir dakika olsun gözlerinizi kapatın.
Dördüncü sırada yer alan Eritre, cezaevindeki 28 gazeteciyle kürsünün hemen yanında yer alıyor. 3’üncülük merdiveninde 32 gazeteci ile Çin var.
Parmaklıklar arkasına “gazeteci hapis etmek”te 2’nci ülkeye ayrılan basamak 45 gazeteciyi tutuklayan İran’a ayrılmış.
Yarışı kimseye kaptırmadan birinci bitiren Türkiye ise ne yazık ki en üst merdiven basamağında yerini alıyor. 49’u Kürt 76 meslektaşımızın parmaklıklar arkasında tutulduğu Türkiye’yi izninizle, on yıllık AKP iktidarının ustalık dönemini maharetle geçirmekte olan anlı şanlı Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan bütün haşmeti ile temsil ediyor.
Bu yazıyı tamamladığım sırada gözüm masamın üstündeki gazetenin manşetinde yazılı olan “Umudun adı TÜRKİYE” başlığına takılıyor.
Dünürün gazetesi de kendisine verilen misyonu yerine getiriyor. Tabii uluslararası medya kuruluşları tarafından kullanılmış olanlar hanesinde hak ettiği sıfatı taşıyarak.

Başbakan’ın bu ülkenin ulusal bağımsızlığı için Atatürk ile birlikte cephe savaşlarından başlayarak kurtuluşu için omuz vermiş olan İsmet İnönü’ye bir düşmanmış gibi kin beslemesinin bir nedeni olmalıdır?
Her ağzını açtığında, “Milli Şef”in zamanında camilerin ahır olarak kullanıldığı iftirasından başlayan bir dizi asılsız söylem ile hınç kusan Erdoğan, üç gün önce de İkinci Dünya Savaşı’ndaki emsalsiz politikası ile Türkiye’ye kıvılcım sıçratmayan İkinci Cumhurbaşkanı’nı, Hitler ve Mussolini ile eşdeğer tutmaya kalkıştı.
İhtiyacı olduğu anlaşılan Erdoğan için öncelik ile basit bir tarih dersi:
Sözünü ettiği o iki faşist diktatör de halklarını popülist demokrasi vaatleri ile kandırarak iktidara gelir gelmez maskelerini çıkarıp sadece Almanya ve İtalya’yı değil, tüm dünya uluslarının kaderlerini altüst etti.
Kıta Avrupası’nı aşarak Afrika, Asya ve Amerika’yı da yangın yerine çeviren İkinci Dünya Savaşı’ndan bir tek bireyinin burnu kanamadan çıkan tek ülke Türkiye oldu.
O emsalsiz mahareti gösteren Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’nın ta kendisiydi.
O yıllarda devlet gemisine kaptan olmak gibi bir rastlantıyı, yaşı elverse de Recep Tayyip Erdoğan üstlenmiş olsaydı, Türkiye’nin hali nice olurdu? Çevremizde gerçek dost tek ülke bile kalmadığını görerek bir yargıya varmak zor değildir.
Oysa Atatürk bir Balkan Devletleri Paktı’nı hayata geçirmeyi kararlılıkla istiyordu. Yurtta ve dünyada barış ilkesinin gerçek bir temsilcisiydi.
1950’li yıllarda da aslında Atatürk karşıtı olup da açıktan Ulusal Kurtuluş Savaş’ının başkomutanına söz söylemekten çekinenler İnönü’yü savaş yıllarında ekmeğin ve bazı temel gıda maddelerinin karne ile verilmesinden de sorumlu tutarlar.
Paşa’nın, bu sorumluluğunu yüzüne karşı da söylemesi için görevlendirilen bir kız çocuğunun çenesini okşayarak “Duydukların doğrudur yavrum. Ama seni babasız bırakmamak için zorunluydu o önlemler” dediği kulaktan kulağa söylenirdi.
Keza camileri ahır yapmak abartısı da Trakya’nın ünlü soğuklarında, bölgede yığınak yapan askeri birliklerimize yaratacak yer olarak kasaba ve köylerde ancak ibadethanelerimizin elverişli olmasından gelen bir söylemdi.
Öyle ya da böyle.
İnönü o yılların koşullarında çekilen tüm sıkıntıların bedelini, yargıç güvencesinde tek dereceli ve özgür seçim yasasını çıkarıp uygulatarak ödedi.
Muhalefet lideri olmayı içine sindiren bir demokrasi öğretmeni olarak da ülkesine ayrıca hizmet etti.
İşte o dönemlerde bir adam, yetenekli bir şair fakat aynı zamanda “Büyük Doğu Mefküresi (ülküsü)” olarak adlandırdığı Türk-İslam Birliği’ni savunan Necip Fazıl Kısakürek de sahne aldı.
Çıkardığı Büyük Doğu dergisinin yaydığı görüşleri savunanlarla oluşturduğu görüşü, bir politik dernek ve ileride parti olarak yaşatmak isteği ile Atatürk devrimlerine ve doğrudan Atatürk’e de vaziyet almaya cesaret edemediği için de Kısakürek’in başlıca hasmı İnönü olamadı.
1 Mayıs 1959’da Uşak istasyonunda DP’li bazı kendisini bilmeyenler tarafından atılan taş ile İnönü’nün başı yaralandığı zaman çıkan Büyük Doğu dergisinde hatırımda kaldığı kadarı ile “O büyük leşi yere devirecek gülleden ne haber?” kapak manşetinin sahibine Cumhuriyet Halk Partisi’nin açtığı davanın avukatı olarak bana “pişmanlık duyduğunu ve İsmet Paşa Hazretleri ile parti açılan davaları geri alırsa bu servisi bir daha yapmayacağını” söyleyen bugün RT Erdoğan’ın izinde yürüdüğü Kısakürek’ten başkası değildir.
Nöbeti devralarak üstelik ülkenin seçilmiş iktidarının başı olmadığının fırsatlarını da değerlendirerek bir Türk-İslam Birliği İdeolocyası uyguluyor.
İsmet İnönü günümüzde hayatta olsaydı kendisi ile nasıl başa çıkacağını da elbette biliyor olmalıdır.
Mazisini, “kendisini ‘yeni’ olarak takdim etme sevdası ile unutmuş olan” Cumhuriyet Halk Partisi ile özellikle İnönü Vakfı ve İsmet İnönü’nün mirasçıları bu kepazeliği nasıl ve niçin içlerine sindiriyorlar da adaletin kapısını çalmıyorlar?
Anlamak gerçekten çok zor.

Haber ajanslarına dün öğlene doğru düşen Tel Aviv kaynaklı bir haber, İsrail’in başkentindeki THY ofisine, bu ülkenin mali polisi tarafından yapılan bir baskını duyurdu.
Gelenler, THY’nin Tel Aviv büro müdürü ile muhasebe şefini vergi kaçakçılığı kuşkusu ile gözaltına almışlar.
Defterlere el koymuşlar.
Daha sonra da iki vatandaşımızı serbest bırakmışlar.
Umarım, dünyanın sayılı üç havayolu arasında bulunan ulusal havayolları kuruluşumuzun yurtdışındaki görevlileri kısa sürede aklanırlar.
Zaten zimmetlerine para geçirme gibi bir iddia ortaya salınmış olsa, bu iddianın doğru ya da yanlış bir yönü vardır diyelim. Ama yurtdışında önemli bir kamu kuruluşumuzun iki temsilcisinin bulundukları ülkeye şirketleri adına verilmesi gereken vergiyi kaçırarak, hem Türkiye’ye; hem de THY’ye leke getirmeleri bir tür akıl tutulmasıdır.
Yapılanın Başbakan’ın ülkemizin dış politikasını, artan bir ivme içinde Müslüman Kardeşler eksenine oturtmak için yürüttüğü çalışmaların bir tepkisi olduğunu düşünmek gerekiyor.
Anlaşıldı. İsrail out olmuştur.
O zaman herhangi bir İslam ülkesini alarak; onunla kardeş sarması olup olmadığımıza bakalım.
Onlardan hangileri, o moda deyim ile “in”?
Heyhat! Yine dün aynı saatlerde, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Enerji ve Doğal Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın Erbil’de yapılacak bir toplantıya gitmek için bindiği uçağa Irak hava sahasının kapatılmış olduğunu bildiren habere ne diyeceğiz?
Bakanımız, Erbil’de yapılacak uluslararası bir toplantıda bulunmak, orada yürüteceği ilişkiler sonucunda da öteden beri hakkımız bulunduğunu ileri sürdüğümüz Kerkük petrollerinden pay almak istemek gibi yerinde bir görevi yapmak istiyor.
Koskocaman ülkesi, emrine THY’nin GAP uçağını vererek devletimizin gücünü de dosta düşmana göstermek istemiş.
Enerji Bakanı dün GAP ile Atatürk Havaalanı’ndan kalkacak, doğruca Erbil’e inecek.
Gelin görün ki; Bağdat, bırakın Kuzey Irak bölgesindeki Erbil’i, Taner Yıldız’ın Irak’ın başkentine iniş yapmasına bile izin vermemiş! Nedeni, Başbakan Maliki’ye karşı Başbakan Erdoğan’ın soğuk tavrı.
O tavır, Erdoğan’ın kendi mezhep anlayışının koyu örtülerinden sıyrılamayan bir Sünni Müslüman olarak; devletin dış politikasını da aynı sekter ölçülere göre idare etmek istemesinden geliyor.
Bununla da kalmıyor Erdoğan Türkiyesi..
Ankara’nın bütün komşularımız ile yürütülen geleneksel dış politikasını terk edip, komşularımızın içişlerine tıpkı Suriye’ye olduğu gibi burnumuzu sokmak istiyoruz.
Şam’ı acımasız bir diktatör olduğu gerekçesiyle Esad’dan kurtarmak için iki yıla yakındır, bu ülkedeki iç savaşa benzin döküyoruz.
Putin’in, kullanılma süreci dolmuş olan Esad’a karşı böylesine sekter bir müdahaleye kalkışılmasaydı Suriye’deki iç savaşın bu kadar kayıp vermeyeceğini diplomatik bir dille, artık Ankara’yı başkent olmaktan çıkarmaya kararlı İstanbul dükasına da söylediği anlaşılıyor.
AKP’nin Şam politikasını desteklemeyeceğini açıklayan ve bu doğrultuda İran ile ilişkilerini giderek sıklaştıran Maliki elindeki uyarı kozunu, dün anlı şanlı Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanının uçağına iniş izni vermeyerek göstermiştir.
Elimizde kala kala Yüce Tanrı’ya yalvarıp yakarmak kaldığı anlaşılıyor:
Allah bu iktidarın başının yürüttüğü dış politika ile encamımızı hayırlara vesile etsin.
Veladdalin amin.
***
Sevgili Okurlarım,
Önceki gün yine Silivri’de tutsak meslektaşlar Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Deniz Yıldırım, Soner Yalçın ve Turan Özlü’yü ziyaret görevindeydim.
Tüm yurttaşlarımızı 13 Aralık’ta Silivri’de yapılacak duruşmalarına bekliyorlar.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget