Ankara Makine
Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler
Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl
kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı
olarak Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar
ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve
direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdaheleler),
Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa
sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz
(anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.
İlk Konuşmayı
yapan Hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğlu, konu hakkında şunları söyledi:
Tarikatlar ne
zaman ön planda ve etkin bir şekilde karşımızda. Örgütlenme etkinliğinin çok
uygulanamadığı her alanda tolumun örgütlenerek öne çıkamadığı hak ve
özgürlüklerin etkin bir biçimde kullanamadığını gördüğümüz zaman işte
tarikatların olabildiğince etkin bir biçimde topluma nüfus ettiğini, kendi
değer yargılarını ve düşünceleriyle toplumu biçimlendirdiğini ve
yönlendirdiğini görüyoruz. Temel sorun burada toplum ne kadar çok örgütlenirse,
örgütlenme özgürlüğünü ne kadar etkin kullanırsa tarikatların alanı etkinliği o
kadar daralıyor etkisizleşiyor. Bu Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hep
önümüze çıkan bir sorun olduğunu söyledim.
1925 yılında
tarikatların cemaatlerin dağıtılmasına yönelik 677 sayılı yasa çıktı ama, çıkan
bu yasaya rağmen tarikatlar dağıtılabildi mi? Dağıtılamadı ve daha sonra çok
partili siyasi yaşama geçildiğinde özellikle tarikatların toplumun nüfus ettiği
alanlardaki gücünden yaralanmak isteyen, Cumhuriyetin değerlerini
benimsenmediği partiler tarikatların gücünün yanlarında ellerine geçirerek de
hareket etmek isteyince tarikatların gücü hiçbir şekilde eksilmeden toplum
yapısı içerisinde devam etti. Ve üstelik hem sermaye gücünü ele geçirerek hem
kamuda nüfus sahibi olarak bu şekilde etkinliklerini daha da artırarak devam
ettiler.
Bugüne
geldiğimizde aynı şekilde iktidar partilerinin ve özellikle AKM döneminde
iktidar partisinin tarikatların gücünden olabildiğince yararlandığını, hatta
tarikatların kim daha güçlü olacak şekilde birbirleri ile sistem içinde yarışır
hale geldiğini görür, işte “birisi gidiyor gerisi geliyor diyemeyeceğim her
biri aynı sistem içerisinde olabildiğince kim daha etkin olacak şeklinde
birbirinin önüne geçme mücadelesi veriyorlar.
Burada
tarikatları geri plana atmanın yolu, az önce örgütlenme özgürlüğünü söyledim.
Örgütlenme özgürlüğünün temelinde de bütün özgürlüklerin temelinde de olması
gereken laiklik, laiklik özgürlüklerin özgürlüğün temelidir” diyoruz. Diyoruz
ama laikliğin en temel, en genel, doğru tanım sanırım, din işlerinin devlet
işlerinden ayrılması gibi çok yüzeysel çok soyut bir tanım değil, laikliğin en
doğru tanımı “egemenliğin kime ait olduğu, egemenliğin kim tarafından nasıl
kullanıldığı şeklindeki tanım, eğer egemenlik millet tarafından halk tarafından
kullanılıyorsa egemenlik halka aitse halkın koyduğu kuralların geçerli olması”
demek. Eğer egemenlik halka ait değil, gökyüzüne Tanrıya ait ise, bu sefer
Tanrının oyduğu kurallarla yönetilmek bütün alanların Tanrının koyduğu
kurallarla yönetilmesi yürütülmesi, kul olmaktan çıkılamaması demek. Böyle bir
tabloda özgürlüklerin ne ölçüde kullanılabileceği de doğal olarak en önemli
sorulardan birisi. Yani egemenlik eğer halka ait ise millete ait ise, milletin
koyduğu kurallara göre bir yönetim söz konusu ise, burada elbette laik bir
yönetimden söz edebiliyoruz.
Türkiye’de aynı
şekilde tarikatların etkinliğinin çok partili siyasal yaşamla daha da öne
çıktığından bahsettik. Laikliğe yönelik saldırılar da doğru orantılı olarak bu
şekilde devam etti. Tarikatların sistemde etkinliği doğal olarak laikliğe
saldırıların da olabildiğince arması anlamına geliyor.
Laiklik
dediğinizde en önemli sorunlar hiç kuşkusuz ki eğitim alanında sorun. Hiç
kuşkusuz ki, işte 3 Mart Devrim yasaları var. 3 Devrim yasası bunlardan bir
tanesi Tevhidi Tedrisat Yasası, işte eğitim alanındaki sorun, bir başkası
laikliğin temel anlamında kurulan Şeriye Vekaletinin kapatılmasıyla kurulan
tarikatların cemaatlerin dinsel kurumları ele geçirilip orada toplumu
biçimlendirmesi amacıyla kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet İşleri
Başkanlığı bir devrim kurumu olarak kurulmuş, ancak bu gün kuruluş amacının
tamamen dışına çıkmış, laikliğe aykırı eylemleriyle merkezi haline gelmiş,
bütçesi ile olanaklarıyla faaliyetleriyle. Bir başka laiklik dediğimiz zaman
öne çıkan konulardan birisi de tartışmasız hukuk alanı, eğitim, diyanet ve
hukuk dediğimiz zaman laiklik konusunda en çok üzerinde durmamız gereken
konuların başında gelen bu üç temel konu.
Evet bugün bu konuları
tartışıyoruz ama, herhalde Türkiye gibi bir model bir ülke dünyada bir başka
yerde yok. Neden yok, anayasamızda laiklik değiştirilemez, değiştirilmesi
teklif dahi edilemez bir ilke. 1937 de Anayasamıza girmiş. Ancak değiştirilmesi
teklif edilemez bir ilke olmasına rağmen, laiklik böyle bir tabloda laikliği
benimsemeyen bu çerçevede hareket etmeyen bir örgütün, bir partinin gelip de
bir ülkeyi yönetmesi ancak ve ancak bir darbeyle olabilir. Hukuk içerisinde
demokrasiyle, demokratik yöntemlerle asla ve asla söz konusu olamaz. Ancak
bugün Türkiye’de hukuk dolanılarak Anayasa etkisiz anayasa anayasallaştırarak
değil, laik ve demokratik Cumhuriyet’e aykırılığı olan bir siyasi parti
tarafından yönetilen bir ülke konumundayız. Böyle bir parti bu aykırı
eylemlerin sonlandırmak yerine olabildiğince artırarak yoluna devam ediyor. Bu
Anayasa Mahkemesince verilmiş bir karar ve 2008 yılından bu yana laikliğe
aykırı eylemlerin her geçen gün saymakla bitmiyor, böyle bir tabloda laik olmayan
programı her şeyiyle “kutlu dava” diyerek de bunu açıkça ifade eden bir siyasi
parti yönetimindeki bir ülkede ne derece laiklik yaşanılabilir. Her geçen gün
kadın haklarıyla ilgili sorunlar her geçen gün aklımıza ne gelirse her alanda
hukuk dolanılarak yapılan düzenlemelerle, işte imamlara nikah yetkisi verilmesi
bugün baktığımda sayılar yüzde ikiye kadar çıkmış, gibi algıda standartlar gibi
hukuk her alanda dolanılarak laik olmayan bir parti tarafından yönetilen ama
adımıza kendimize laik bir ülke dediğimiz konumdayız. Ve bu her geçen gün
sorunları artırarak gelmiş durumda.
Türkiye
Avrupa’da İnsan Hakları hukukuna en önemli kazanımı laikliğe aykırı bir
partinin demokratik bir yönetim yönetip yönetemeyeceği Refah Partisi kapatma
davasıdır bu dava İspanya’ya model olmuştur, diğer ülkelere model olmuştur,
amma onun çok daha ötesine geçilerek bugün o İnsan Hakları Mahkemesi kararı
görmezden gelinerek laikliğe aykırılığı zirveye taşıyan, demokrasi ile
kendisini bağlı hissetmeyen bir siyasi parti yönetiminde öyle bir sorunlarla
karşı karşıya kalmış konumdayız. Laikliğe bağlı olmayan bir partide de millet
egemenliğinin, halkın egemenliğinin ne derece etkin olacağı da hiç tartışmaya
gerek yok”.
Oturumun ikinci konuşmacısı Gamze Yücesan (emek ve direnişler) konusunu anlatırken şunları söyledi:
“Cumhuriyeti nasıl kazanacağız. Bu soru bizi geçmişe ve geleceğe bakmaya çağırıyor, geçmişte Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını ilerici ve devrimci birikimini sahipleniyoruz.Bugüne baktığımızda ise Cumhuriyete yönelik ciddi
saldırılar var. Karşı devrimci günlerdeyiz, Cumhuriyete dönük saldırılar emekçi
halka emekçi halkın çalışma ver yaşam koşullarına yönelik saldırılardan asla
ayrı düşünülemez ve geleceğe bakıyoruz, çünkü gelecek için bizim mücadelemiz
Cumhuriyeti tarihsel hatırasını yaşatmak değil, Cumhuriyeti emekçilerin
ellerinde yeniden kazanmak.
Bugün konuşmamda üç konuya değinmek istiyorum, ilk olarak
Cumhuriyeti toplumsal konularla düşünmek. İkincisi Cumhuriyeti kim kazanacak ve
son olarak nasıl bir Cumhuriyet olacak.
Cumhuriyeti toplumsal sınıflarla düşünmek dediğim zaman
neyi kastediyorum. Cumhuriyet tarihte atılmış, ileriye doğru atılmış çok önemli
bir adım. Saltanattan halk egemenliğine, tabaklıktan yurttaşlığa, gericilikten
laikliğe doğru devrimci ve ilerici bir adım. Bunu sahipleniyoruz. Ama güne
baktığımızda bugün Cumhuriyet milletin kazanımlarına yönetim kazanımlarına
yönelik tüm saldırılar bu ülkenin emekçilerine, emekçilerin çalışma ve yaşam
koşullarına yönelik saldırılardır. Laikliğin tasfiyesi, kamusal eğitimin
aşınması, sağlığın piyasalaşması, kamusal varlıkların özelleştirilmesi, sosyal
hakların geriletilmesi ve yurttaşlığın içinin boşaltılması bu ülkenin
emekçileri için en büyük tehdittir. Yani Cumhuriyetin bağımsızlıkçı kamucu ve
laik birikimi takviye edilirken emekçilerin de hakları güvenceleri ve
kazanımları hedef alınmaktadır. Dolayısıyla bir kez daha Cumhuriyetin
getireceği emekçi ile düşünmek zorundayız.
Bugün memlekete ciddi bir işçileşme süreci yaşıyoruz.
Türkiye’de her on çalışandan yedisi ücretli çalışan, yani şimdi Türkiye artık
emekçi toplumu ve Türkiye’deki emekçi toplumun karşısındaki en büyük yara
işsizliktir. İşsizlik çalışmak zorunda bırakılan, çalışmaya muhtaç bırakılan ve
ondan mahrum bırakılan büyük kitleler anlamına geliyor. İşsizliği en çok
kadınlar ve gençlerde görüyoruz. Eğer işsizliği aşıp işe girebilirse işçi
sınıfının büyük çoğunluğu kendilerini düşük ücretler, uzun çalışma saatleri güvencesiz
koşullar bekliyor.
İşçi sınıfı bugün Türkiye’de çalıştıkça çok daha uzun
saatler çalıştıkça yoksullaşıyor. Her geçen gün daha çok çalışan ve yoksullaşan
maktan bahsediyoruz. Biz buna “çalışan yoksulluğu” diyoruz. Uzun saatler
çalışmak hem bedensel hem zihinsel yıpranmadır. Sermayenin sürdürebilme bir
araya gelince her gün bir iş cinayetine uyanıyoruz. B unu kanıksıyoruz.
Ücretlere baktığımızda ise bugün Türkiye’de asgari ücret toplumudur. Her
çalışandan biri asgari ücretlidir. ASGARİ ÜCRET ŞU ANDA AÇLIK SINIRININ
ALTINDA. Dolayısıyla gerçekten geçim sıkıntısının içinde olan milyonlardan
bahsediyoruz.
Bugün Türkiye’de insanlar derin bir yoksulluk karşısında
emekliler ömür boyu çalışmışlar, bir gelir güvencesini sağlayamıyorlar. Gençler
iş bulamıyor, kadınlar bir yanda kötü çalışmak zorunda kalarak düşük ücretle
çalışırken bir yandan da evin bakım sorumluluğunu omuzlarında taşıyor. Çocuklar
okula ya aç gidiyor ya da eğitim hayatından çekilip çalışma yaşamına katılmak
mesleklere mahkûm olmak zorunda.
Şimdi bir kere daha söylüyorum ki Cumhuriyetin
geleceğinin işçi sınıfının ve emekçilerle birlikte kuracağız. Çünkü biz
Cumhuriyeti yalnızca kazanımlarını savunmuyoruz onun tarihsel sınırlarını da
tanımak zorundayız. Eşitlik olmadan Cumhuriyet eksik kalır.
Peki bu Cumhuriyeti kim kazanacak.




Yorum Gönder