Makaleler "Yaşar Nuri Öztürk"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Allah İle Aldatanların Kurtuluş Savaşı'nı Kirletme Operasyonu
Askeri sonucunu 30 Ağustos 1922 Büyük Taarruzu'nun zaferle taçlandırdığı Türk Kurtuluş Savaşı, sadece bir askeri zafer değildir; bir büyük milletin aydınlanma hareketinin de başlangıcıdır.

Kurtuluş Savaşımızı şu veya bu şekilde eleştiri konusu yapan, orasından-burasından tırtıklayarak kirletmeye çalışanlar, iki hedefi birden vurmak peşindedirler:

1. Kurtuluş Savaşı'nın maddi kazanımlarını yıpratıp yok etmek,
2. Türk aydınlanma devrimini kirletmek ve bu aydınlanmayı bir karşı devrimle boğup Türk milletini tekrar geriye-karanlığa götürmek.

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı mücadelenin sonucu olarak kuruldu. Bu haliyle İslam dünyasında tektir. Ve böyle olduğu için de Haçlı Batı'nın temel saldırı hedeflerinden biri olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Müslüman devletlerin hemen tamamı emperyalizm tarafından kurulmuştur. Bugünkü Irak'ta da yine emperyalizm tarafından devletçikler oluşturulmaktadır Kuzey Irak Kürt devletçiği bunlardan biridir.

'Emperyalizme karşıyı, 'emperyalizmle birlikte'ye çevirme mücadelesinde Haçlı Batı'nın en emin ve güçlü desteği, Atatürk devrimleriyle hesaplaşmayı varoluş nedeni bilen siyasal İslam kadrolarıdır.

Müslümanlara yönelik hiçbir emperyalist tahrip, sarıklı ve takkeli ihaneti bir biçimde yanına almadan başarılı olamamıştır, olamaz.
Kurtuluş Savaşı'nı kirletme operasyonunun dinci ekipler eliyle yürütülmesi yarım asrı aşkın bir zamandır sürüyor.

Atatürk Cumhuriyeti'ne düşman dinci ekipler, hem Haçlı Batı tarafından hem de 'muhafazakar sağ' denen siyasetler tarafından sürekli okşanıp desteklendi.

Tipik bir örnek vermek istiyorum:

Atatürk'e, Cumhuriyet'e, Cumhuriyet devrimlerine saldırı ve hakaretleriyle ünlü, siyasal İslamcı bir adam, 1970'li yılların başlarında kaleme aldığı 'Osmanoğullarının Dramı' adlı kitabında Kurtuluş Savaşı için aynen şöyle demiştir:

"Bu savaş; iddia ve ifade edildiği kadar ehemmiyetli bir mevkii haiz değildir. Aşağı yukarı müsavi kuvvetlerle Yunanistan gibi küçük bir devlete karşı gerçekleştirilmiştir."

Kurtuluş Savaşı'nda mağlup edilen Yunanistan o kadar önemsiz ve küçük bir kuvvet idiyse, taparcasına yücelttiğin Vahdettin ve Damat Ferit onların Anadolu'nun göbeğine kadar girmelerine neden engel olamadı? Onlar engel olamadıkları halde 'büyük' adam oluyorlar da Yunan'ı Ankara önlerinden sürerek İzmir'de denize dökenler nasıl 'ehemmiyetsiz' oluyorlar?
Kin, gaflet ve dalalet dolu Haçlı artık ve atığı bu hezeyanlar, 'muhafazakar sağ' denen politikanın simsarlarınca ödüllendirilmiştir.

Damat Ferit, Mustafa Sabri, Dürrizade gibi, istiklalimiz için savaşan kadrolar aleyhine bin türlü alçaklık sergilemiş katmerli ve damgalı hainlerin rotasında seyreden bu kişi, anılan kitabında, Kurtuluş Savaşı'nı veren Kuvayi Milliye erleri için, İngiliz Haçlı ajanlarının bile tevessül ve tenezzül edemeyeceği şu sözleri de söyleyebilmiştir:

"Za'f-ı iman ile ma'lul bir avuç insanın yüce milletimize niçin ve nasıl musallat olabildiğinin, onun namına ve fakat ona rağmen icray-i saltanat edebildiğinin esbabını kavrayabilirsin..."

Demek oluyor ki, bu adama göre, Kurtuluş Savaşı'nı verip Cumhuriyet'i kuranlar, milletimize musallat olmuş bir avuç imansız.
Cumhuriyeti ve aydınlanmayı seven herkes, tam bir vicdanla bilmelidir ki, Allah ile aldatan dinci siyasetin, Atatürk Cumhuriyeti ile ilgili temel tezi budur. Açıkça söylenemeyen, bir kin cehennemi gibi içte tutulan, ama icapları bir bir yerine getirilen karşı-devrimci mürteci tez işte budur.

Şimdi dikkatli durun:

Kurtuluş Savaşı'na ve Kuvayi Milliye erlerine ağır hakaret ve sövgülerle saldıran bu meşum satırların sahibine 1974'te, başında 'Türk' ve 'milli' kelimelerinin bulunduğu bir vakıf tarafından 'jüri özel ödülü' verilmiş ve bu ödül, o yılların ünlü 'muhafazakar-sağcı' partisinin ünlü bir devlet bakanı tarafından takdim edilmiştir.
İslam dünyası, böylesi büyük bir nankörlüğü tarihte ilkin kendi Peygamberinin evladına karşı sergilemişti. İkinci olarak, Ehli Salib'in asırlık hücumlarını kıran Osmanlı'ya karşı sergiledi. Şimdilerde ise, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı uyarıcı ve kurtarıcı reçeteleri getiren bir evladına, Mustafa Kemal'e reva görmektedir.
Kurtuluş Savaşı'nı kirletme operasyonu, ABD ve İngiliz gizli servisleriyle eşgüdümlü çalışan Haçlı strateji merkezlerinin çizdiği rota ve belirlediği program çerçevesinde çok sinsi ve şeytani bir süreç izlenerek yürütülmektedir.

Önünde secdelere eğildikleri ABD işte böyle yapıyor Bunu yapana 'stratejik müttefik' mi denir, yoksa 'stratejik sömürgeci' mi? Bu soruyu kim soracak? Özel çerçevede aydın, genel çerçevede ise basın soracak. Ne yazık ki, basının 'ulusal' denen holdingleşmiş kısmı, 'stratejik sömürgeciliğin öncü kuvveti, mandacı, mütarekeci' lakaplarıyla anılır bir duruma gelmiştir.

Bu basın, İslam'ın büyük vicdanı Mehmet Akif in dediği gibi:

"Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bol para ver, Hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder."
Akif, büyük bir öngörüyle, Türkiye'de aydın denen birçok karanlık tipin mülkiyet ve şahsiyet belgesini önümüze koyuyordu.

2000 yılı Ekim ayında ABD Temsilciler Meclisi gündemine gelen ve Türk kamuoyundan saklanan 'Ermeni soykırımına İlişkin ABD Kayıtlarının Teyidi Kararı'nda şöyle deniyor:

"Ermeni soykırımı, 1915 ile 1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp gerçekleştirilmiştir."

Böylece, Kurtuluş Savaşı'nın Doğu ve Güney cephelerindeki harekat da soykırımla suçlanmıştır. Aynı tasarının 2. maddesinde ise 'Yunan ırkına karşı işlenmiş suçlar' adı altında Yunanlılara da soykırım uygulandığı dile getirilmiş, yani Kurtuluş Savaşının Batı Cephesi de soykırım icra etmekle suçlanmıştır. Tasarıda, Kurtuluş Savaşımız, 'İnsanlık karşıtı suçun bir örneği' olarak gösterilmektedir.
(Cumhuriyet, 15-17 Nisan 2005)

Öte yandan, üyesi olmak için nemiz varsa tümünden vazgeçmeye hazır olduğumuz AB'nin en büyük ülkesi Almanya'nın istihbarat şeflerinden Türk ve Atatürk düşmanı Tessa Hofmann, 1994 yılında yayınlanan Ermeniler ve Ermenistan' adlı kitabında şu akıl dışı kinci iddiaları öne sürüyor:

"İttihatçılar, gözlerini kan bürümüş ırkçılardı. Mustafa Kemal ise iki milyonu aşkın Ermeni ve Rum'un katilidir. Van, Erzurum, Bitlis ve Trabzon Ermenilerin yurdudur."
Bu arada, Avrupa Parlamentosunun 18 Temmuz 1987 tarihli Soykırım Kararını da unutmayalım. Türkiye bu kararla, Ermeni Soykırımı yapmakla suçlanıyor ve bunu itirafa çağrılıyor.

Kurtuluş Savaşı, ABD açısından, Huntington tezini yalandığı için, AB açısından da kendilerini tokatlayıp hayallerini yıktığı için, kirletilmesi gereken bir 'düşman olay'dır. Bilindiği gibi, Huntington, daha doğrusu ABD, medeniyetleri çatıştırmak ve Doğu'nun Batı uygarlığından yararlanmasını engellemek peşindedir. Huntington'a göre, Batı'nın bugün temsil ettiği değerler sadece Batı'nındır; dünyanın ortak malı değildir. Batı bu değerleri üretmede tek ve biricik olduğu gibi, bunlardan yaralanmada da tek hak sahibidir. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, bunun faturasını ödemek zorundadırlar Bu değerleri Batı'ya fatura ödemeden yararlanma alanına sokmak hiç kim-senin hakkı ve haddi değildir. İslam dünyası, Haçlı Batı'ya tüm servet ve kaynaklarını verse de (ki büyük ölçüde vermiştir) bu olgu ve iddia değişmez. Atatürk bu savı, bu inadı, bu egoizmi kırmıştır.

Şunu göstermiştir ki:

Evrensel bilim ve fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardı. Atatürk bu değerlere 'ınaneviyat' diyor ve 'Doğu maneviyatı' tabirini gündeme getiriyor. Atatürk'e göre, biz esasında Doğu maneviyatına bağlıyız.

Atatürk'ün Pakistan'daki fikirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal (Atatürk'le aynı yılda öldü), bu noktanın altını çizerken şu yolda konuşuyor:

Batı'nın bugün sahip bulunduğu ve kendisini öne çıkaran değerleri biz ondan almaya kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın malını-mirasını geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı'daki evrensel değerleri alırken aşağılık kompleksine düşmeye mecbur değiliz. O değerler, temelde bizim atalarımızın ürettiği ve Batı'ya kaptırdığı değerlerdir.

Ne yazık ki, Müslüman atalarımızın yarattığı ve asıl sahibi oldukları bu değerler bugün Batı'nın kontrolüne girmiş ve Batı bunlar üzerinde hegemonya kurmuştur. Bu hegemonya, emperyalist Batı zulmünün besleyicisi olarak insanlığın aleyhine kullanılıyor.
Bu değerler Batı'dan geri alınmalı ve ardından da Batı'nın zulüm ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır.
Atatürk bunun teorisini yapmakla kalmamış, uygulamasını da göstermiş ve tam başarıyla uygulamıştır. Bu gün bu işi, bir ölçüde Çin yapmaktadır. Atatürk'ün Çin'de yıllardan beri ders gibi okutulması boşuna değildir. Çin dehası, reçeteyi tam göbekten yakalamıştır. Yakalamış ve getirişini elde etmiştir. Çin, esas değerler sahibinin Doğu olduğunu ispatlama noktasına gelerek, Atlantik İmparatorluğunu bunalıma sokmuştur. Atatürk, işte bu oluşumların ilk ve unutulmaz öncüsüdür.

Attila İlhan, bu noktaya parmak basarken şöyle diyor:

"Türklerde, kurtuluşu Doğu'da gören ilk ihtilalci, Mustafa Kemal idi."

Atatürk'ün Batı'yı çıldırtan yanı işte budur. Batı, Atatürk'ü işte bunun için asla hazmedemiyor, asla hoş göremiyor.
Kurtuluş Savaşı, Batı'nın sadece rüyalarını, hayallerini yıkmış olmakla kalmıyor, geleceğe yönelik ümitlerini de karartıyor.
Bunu gören Batı, şu hedefi öne çıkarmıştır:
Atatürk'ün bize ve hayallerimize indirdiği darbe, Batı emperyalizminin canına okumadan, Kurtuluş Savaşı karartılmalı, kirletilmelidir.

BOP projesi ve Türkiye'nin AB müzakere sürecinde sokulduğu 'sorgulama odası' işte bu kirletmenin uygulama göstergeleridir. Bir yandan BOP, öte yandan AB Müzakere Süreci, Türkiye'yi bir federatif din devletine çevirmenin peşindeler. Kamu Yönetimi Kanunun Tasarısı denen çokhukukluluk taslağı ile 'başkanlık sistemi' denen örtülü padişahlık sistemini servise sunmalarının arka planında bu var.

Mustafa Kemal'e ve onu ölümsüzleştiren Kurtuluş Savaşı'na Batı'dan yönelik şiddetli düşmanlığın arka planında bu anlattıklarımız var.
Batı biliyor ki, Mustafa Kemal, Müslüman kitleler tarafından bir öncü ve kurtarıcı olarak algılandığı sürece, İslam dünyasına yönelik işgalci-sömürgeci politikaların başarıya ulaşması mümkün değildir.
Mustafa Kemal'in etkisizleştirilmesi ise Türk Kurtuluş Savaşı'nın kirletilmesiyle sağlanabilir.

Yaşar Nuri Öztürk - Allah ile Aldatmak sayfa 356..362)

Allah İle Aldatma Aracı Olarak Korku - Yaşar Nuri Öztürk

Allah İle Aldatanların Şeriat Oyunu - Yaşar Nuri Öztürk

Allah ile Aldatmanın Sosyal Demokrasiye Karşı Kullanılması

Allah ile aldatanların korkulu rüyası: Türk Ordusu

Allah ile aldatmanın Arapçılık ayağı - Yaşar Nuri Öztürk

Allah ile aldatmanın en aldatıcı maskesi: Muhafazakarlık

Allah ile aldatmanın aforoz mekanizması

İkiniz de Haşhaşisiniz! - Yaşar Nuri Öztürk
2002 yılından beri Türkiye’nin başına kara bir bela gibi çöken Allah ile aldatma ve zulümler koalisyonunun Türkiye’deki başı, yeni bir haykırışla çıktığı meydan yerinde, eski zulüm ortağını itham ederek dedi ki: “Bunlar, devlete sızmış virüs; bunlar Selçuklular döneminde devleti kemiren, düşmanlarla işbirliğine girebilen gözü dönmüş haşhaşîlerin bir devamı.” (15 Ocak 2014 tarihli gazeteler)
Zulüm koalisyonunun buradaki başının, suyun ötesindeki başı için söylediklerini bir kenara koyarak, işin ilmî-tarihî gerçeğine bakalım: Allah ile aldatanların tümü haşhaşîdir, yani insanları uyuşturup akıllarını çalışamaz hale getiren zalimlerdir. Akıl işlemez hale gelince, ne olur? Kur’an’ın cevabı şu: “Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik indirir.” (Yunus Suresi, 100)
Kur’an; aklı uyuşturan, aklın işletilmesini bir biçimde dumura uğratan her şeyi yasaklamaktadır. Bu yasağı sadece alkole, hele hele sadece şaraba hasretmek tamamen Kur’an dışıdır. Yasaklanan: ‘hamr’dır. Hamr; ‘aklı örten, onun işlemesini engelleyen şey’ demektir. O halde alkol de dahil, aklın işlemesine zarar veren her şey haramdır. Hamr; alkol olduğu gibi, haşhaş, kokain, esrar veya aklı uyuşturan, akılcı düşünmeyi dumura uğratan tarikat hezeyanları da olabilir.
‘Haşhaşîler’ diye bilinen tarikat ekibi, aklı uyuşturmak ve insanların aklı işletmelerini engellemek için, hem tarikat hezeyanlarını hem de haşhaşı kullanmış olabilir. Tarikat hezeyanlarını kullandıkları kesin de, haşhaşı kullandıkları sadece bir rivayettir ve büyük ihtimalle de iftiradır. Çünkü bu haşhaş kullanma iddiası lejander (menkıbevî) bir bilgidir ve Batılı gezgin Marco Polo’nun hikâyelerine dayanmaktadır. Sünnî iftiracılığın işine yaradığı için, egemen Sünnî güç tarafından tarihsel bir gerçekmiş gibi öne çıkarılmıştır.
Gerçek olan şu ki; Haşhaşîlerin önderi sayılan Hasan Sabah (ölm. 518/1224) bir tarikat şefiydi ve geleneksel ölçüler içinde son derece ‘dindar’ bir adamdı. Oğullarından birini şarap müptelası olduğu için, bir diğerini ise haksız yere adam öldürdüğü için idam ettirmiştir. Sünnî egemen gücün iftira borazanları işin bu yanına hiç değinmezler.

TÜM TARİKATLAR HAŞHAŞÎDİR

Daha doğrusu; Allah ile aldatan tüm zalimler, şurada dikkat çekilen anlamda haşhaşîdir. 2000’li yılların Türkiye’sinde, şeyhinin emriyle küçük oğlunun kafasını kesen tarikat meczubu, haşhaş filan içmiyordu; beş vakit namazlı, ağzına alkol koymayan Sünnî bir müritti. Sivas’ta 35 insanı gün ortasında diri yakan dinci kudurmuşlar haşhaşla değil, tarikat putlarının telkinleriyle uyuşturulmuşlardı.
Tarikatlarda insanları uyuşturup gütmek için haşhaş kullanılmaz, çünkü tarikat hezeyanları buna ihtiyaç bırakmadan uyuşturmayı zaten sağlar. Bu ocaklarda uyuşturma işini raiyyelik, müritlik ve abdi memlûk olmak sağlamaktadır. Kur’an’ın insan hayatından kovmak istediği bu uyuşturucu belalar üzerinde ayrıca duracağız.
Kur’an, bir yandan hamrı yani aklın çalışmasını dumura uğratan maddeleri yasaklarken bir yandan da raiyyeliği, müritliği, abdi memlûkluğu yasaklamaktadır. İşin özeti şu: Tarikat kazığı yemiş ve tarikat şeflerini rab edinmiş her robot-insan haşhaşîdir. Yani uyuşturulmuştur. Biri bir yerden, öteki başka bir yerden yemiştir haşhaşı. Birinin putu bir renk ve desendedir, ötekininki başka bir renk ve desende. Ortak özellik; Allah ile aldatılıp uyuşturularak insanlık ve hak aleyhine kullanılmaktır.

Cahiliye şirki bu kadar rezil değildi - Yaşar Nuri Öztürk
Giriş olarak şirk konusunun temel ayetlerinden ikisini vereceğim:

“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah’ın berisinden yedek ilahlar edinirler de onları Allah'ı sevmiş gibi severler.” (Bakara, 165)

“Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktir!” (Tevbe, 28)

Sadece bizim tarihimizin değil, İslam tarihinin en rezil şirke batma olaylarından birini şu günlerde yaşadık. Talan, yalan ve yolsuzluk dosyalarıyla günlerdir ülkeyi taciz eden iktidar partisi AKP’nin, hem de imam hatipli bir milletvekili (Fevai Aslan), belediye seçimleri için propaganda yaptığı sırada ‘liderleri’ni överken, ona iki sıfat verdi: Birincisi, ‘dünya liderliği’, ikincisi ‘Allahlık’. (18 Ocak 2014 tarihli gazeteler)

Birinci sıfatı dünyanın takdirine bırakalım ama ikinci sıfatla ilgili olarak söylememiz gerekenler var. O gerekenleri söylemez isek Tanrı bizi hesaba çeker. Vekil efendi şöyle dedi:

“Başımızdaki lider Recep Tayyip Erdoğan, Allah’ın bütün sıfatlarını kendisinde toplayan bir liderdir”.

Aman Tanrım! Kur’an böyle bir yüceliği, vahyin muhatabı olan Hz. Muhammed’e bile vermiyor. Bu söz, bir adamın ‘Allah’lığını ilan etmenin en pervasız, en cüretkâr ve en rezil perdesidir; tevilsiz, tartışmasız bir şirk deklarasyonudur. ‘İmam hatipli’ bu adam, söylediğinin, katmerli bir şirk olduğunu nasıl olur da bilmez. Belli ki bu adam ‘arka bahçe imam hatiplisi’. O arka bahçeye bir kez girdin mi, Allah belanı verdi demektir. Ne ilim kalır, iman kalır; ne din, ne Kur’an kalır, ne İslam. Yağcılık, uşaklık, kutsallaştırma denen imansızlık ve ahlaksızlıkların bini bir paraya düşer.

Şirk deklarasyonunun yarattığı infiali görünce, bilinen şeytanlıklarına başvurarak şöyle demeye başladılar: “Onu demek istememiştim”… Öyle mi? Bir de “Evet, öyle demek istemiştim” mi diyecektin! Elbette ki kıvıracaksın. Hep böyle yapıyorsunuz. Yahu, siz bu milleti ahmak veya eşek mi sanıyorsunuz? Yoksa bu milletin vücut aynasında kendinizi seyrediyorsunuz da farkında mı değilsiniz?

DİNLE, EY MİLLET!

Ey millet! Kur’an bize bildiriyor ki, müşrikler Allah’ın düşmanıdır. Onların diğer bütün yapıp ettikleri isabetli ve makbul de olsa, hüsrandan kurtulamazlar. Peşlerine takılanlar da hüsrandan kurtulamaz. Temel buyruk şudur:

“Yemin olsun, sana da senden öncekilere de şu vahyedilmiştir: Eğer şirke düşersen amelin kesinlikle boşa çıkar ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer suresi, 65)

Ey millet! ‘Zümer Suresi - 65. Ayet’in sana söylediği şudur: Sen bu maskeli şirk zihniyetine prim ve paye verdikçe, Allah da senin belanı verecektir. Bu zihniyetteki kadrolara itibar edip sonra da haram paralarla kurduğun binalarda ‘namaz’ adı altında boşuna yatıp kalkma; o yatıp kalkmalarının sana lanetten başka bir şey getirmeyeceğini Kur’an bildiriyor. Aç da, bir kere olsun Mâûn Suresi’ni oku. Bak bakalım, insan haklarına tecavüz edenlerin namazları nasıl lanetleniyor. ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ kitabını yazdım diye bana kızacağına, aç da oku! Kur’an’ın temel ibadeti okumaktır. Oku, ey millet; oku!

‘Konuşan eşek’ olmaktan kurtulmanın tek yolu; okumaktır.

Yaşar Nuri Öztürk: 'Dershaneler Kavgası' Üstüne (1) Gezi Direnişi nasıl bir tarihsel terim haline gelip ulusal ve evrensel gündemi damgaladıysa ‘dershaneler kavgası’ da aynen öyle tarihsel bir terim haline gelip ulusal ve evrensel gündemi damgaladı. Bu iki tarihsel damganın omurgalarındaki temel kavram, zulümdür. Birincisi zulme direnişin yarattığı bir damgaydı, ikincisi ise zulmün kendisini deşifre edişinin yarattığı bir damga oldu. Belli ki, artık Türkiye’de bundan sonra gündeme oturan birçok şey zulümler ve zalimlerle ilintili olacak.

Bu kavganın temel koordinatını, ana şifresini ben Kur’an’da tespit etmiştim. Sonucunu bekliyordum, tecelli etti. Tecellinin iki ayağı veya iki aşaması var. Bu olup biten birinci ayak, birinci aşamadır. İkincisi daha ibretli, daha azametli olacağa benziyor. Sabredelim!

Koordinatı veren Kur’ansal beyyine, En’am suresinin 129. ayetidir:

“İşte böyle! Biz, zalimlerin bir kısmını bir kısmına, kazanır oldukları şeyler yüzünden dost/yardımcı/yönetici/önder yaparız.”

Kur’an’ın terminolojisi, semantiği ve tefsir ilmi açısından baktığımızda bize hitap eden anlam şudur: Biz, zalimlerin bir kısmını bir kısmına önce destekçi, yönetici, önder yapar, sonra da ikisini birbirine musallat ederiz.

Dershaneler kavgasında olan aynen budur; bu ayetin bir tecellisidir. Tecellinin devamı gelecek midir? Eğer iki başlı zulmün kahrına maruz kalan kitlenin günahı dolmuşsa tecellinin devamı gelir, aksi halde hiç kimse göbek filan atmasın, bir sabah bakarsınız her şey sükûnete ermiş, sular durulmuş, iki taraf, işbirliklerine kaldıkları yerden devam kararı almışlardır.

Çok çetrefil mi konuştuk? Açıklayalım:

Önce bir şifre okuyalım: Başbakan RTE ne dedi: “Cemaat bugüne kadar ne istedi de vermedik!” RTE fikriyatının sacayaklarından biri olan Bülent Arınç, basına sızdırılan 15 Ağustos 2004 tarihli MGK kararıyla ilgili olarak ne dedi: “MGK’da cemaat aleyhine karar alınmış olabilir ama önemli olan o değildir; önemli olan hükûmetin onu uygulamamasıdır.”

Elbette, karar alınır, çünkü ileride lazım olabilir; ama uygulanmaz, çünkü ortak saldırı hedefi henüz yok edilmemiştir, tehlike ve korku devam etmektedir, işbirliğine ihtiyaç vardır. Böyle olduğu içindir ki, MGK kararını bugün deşifre eden ‘cemaat elemanları’ yahut yandaşları, o gün böyle bir şey yapmamışlardır. Yapsalardı bu, sadece ‘ortak düşman’ın işine yarardı ve Allah korusun, ‘dava’ya büyük darbe vururdu. Beklemek lazımdı. Beklediler, meydan düşmandan boşaltılıp kılıçlar birbirlerine karşı çekilince yani En’am suresi 129 tecellisi uç gösterince ‘belgeler’ ortaya dökülmeye başlandı.

Kavganın mahiyetini ve iki tarafın ortaklaşa yürüttükleri zulüm ve kahrın dehşetini bundan daha güzel anlatan tanıklıklar bulunamaz. Önem açısından ikinci sıraya koyabileceğimiz tanıklık ise öteki ekibin başı tarafından telaffuz edilen şu sözdür: “Komutanları hapishanelere doldurup suçu bizim üstümüze atmaya kalktılar. Benim elimde olsa o insanların hepsini serbest bırakırım.”

Şu pişkinliğe bakın! Sanki, o içeri tıkılanları büyük bir şehvetle oralara gönderen anlı şanlı savcılar başka bir cemaatin adamlarıydı.

Tarihin diyalektiği, böylesine erken çok az konuşmuştur. Demek ki, bugünün kavgacılarının kitleye reva gördükleri zulüm, tarihin tahammül sınırlarını zorlamıştır. İtiraflarına bakıp da dehşete düşmemek mümkün mü?

İnsanlığa rahmetle bakmak - Yaşar Nuri Öztürk
Kur’an’ın Allah’ı, kendisini ‘rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan kudret’ olarak tanıtır. (A’raf, 156) Kur’an’da yirmiye yakın ayette ‘Rahmet’ olarak adlandırılır. Kur’an’ı insanlığa tebliğ eden Peygamber de ‘Âlemlerin Rahmeti’ olarak tanıtılmıştır. (Enbiya, 107)

Bunları alt alta yazarak bir saptama yapalım: Kur’an’ın dini, rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan bir Tanrı’nın, rahmet olarak gönderilmiş peygamberinin tebliğ ettiği rahmet bir kitabın dinidir. Yani Kur’an’ın İslamı’nda Allah da, peygamber de, kitap da rahmettir. Yani bu, dinde bütün yolların bir biçimde rahmete çıkması gerekir. Çıkmıyorsa; ya Allah yanlış algılanmıştır, ya Peygamber, ya kitap, yahut da bunların üçü birden…

Şimdi bir Kur’an’ın bu söylediğine bakın, bir de adına ‘İslam dünyası’ (!) dedikleri coğrafyaların durumuna; oralarda olup bitenlere, oralarda insana reva görülenlere bakın!..

Bu bakışı gerçekleştirdiğinizde, eğer insan vicdanı taşıyorsanız, şu iki şeyi hemen söyleyeceksiniz:
1) Bu Kur’an denen kitabın dinini şu Müslüman yaftalı kalabalıklardan değil, bu kitabın kendisinden öğrenmeliyiz. Başka bir deyişle; İslam’ı yeniden keşfetmeliyiz.
2) İnsanlığın onlarca dert ve acıyla kıvrandığı bir dünyada, böyle bir kitap ortada dururken; bu kitaba kayıtsız kalmak, onda nelerin olduğunu merak etmeden yaşamak, insana yakışan bir davranış değildir.

Bir şeye daha dikkat çekelim:

Yüzyılımızın ‘Hadis Allâmesi’ diye bilinen Nâsıruddin el-Elbanî’nin 30 ciltlik şaheseri el-Ahâdîs’inde Peygamberimizin şu iki sözü art arda verilmiş:

“Allah’ın, insanlık için kalbine rahmet koymadığı kul, her şeyini kaybetmiş, hüsrana uğramıştır.”

“Güzel düşünüp güzel şeyler üretenin güzelliğine, çirkin düşünüp çirkinlikler üretenin de kötülüğüne tanıklık edin.” (Elbanî, el-Ahâdîs es-Sahîha, cilt 1, kısım 2, no: 456, 457)

Dikkat edilsin; rahmet de, tanıklık da ‘insanlık’ için istenmiştir. Peygamber sözünün özünü taşıyan kelimeler iki tane: Rahmet ve beşer. Rahmet; Arap dilinde şu üç anlamı taşır: Sevgi, şefkat, merhamet. Geleneksel saltanat dinciliği bu üç anlamın ikisini yok etmiş, sadece merhameti bırakmıştır. Onu da son tahlilde, emeği ve alın teri ihanete uğramış kitlelere makarna ve kömür dağıtmaya indirgeyerek, Kur’an’ın bu en önemli kavramını işlemez hale getirmiştir. Şimdilerde makarna ve kömür merhametçiliğinin karşılığı oydur. Oyunu, yani onurunu ve geleceğini ver; makarna ve kömür al. İşte dinciliğin işlettiği tezgâh budur. Bu tezgâha din mi dersiniz, dinsizlik mi, orasına siz karar verin.

Peygamber sözünde kullanılan temel sözcüklerden ikincisi: ‘beşer’dir, ki insanlık ve insan demektir. Bırakın birinci sınıf, ikinci sınıf dindar kaydını, Müslümanlık kaydı bile konmamıştır. Meslek, mezhep, bölge, renk ve ırk kaydı hiç konmamıştır. İnsan veya insanlık diye bir ‘en üst kavram’, bir ‘temel adres’ getiriyor Yüce Peygamber. O kavramdan kutsalı, yücesi yok. Gayelerin gayesi o. Böyle olduğu içindir ki; Kur’an, “İnsan din için değildir, din insan içindir” ilkesinin açılımı olan bir kitaptır. Ancak, bu açılımı görmek için, Kur’an’ı mezarlıktan kurtarmak lazım. Bir de, dincinin sevgi ve aydınlıktan yoksun kafasından.

Zorbalara karşı çıkmayanlar mümin olamaz! - Yaşar Nuri Öztürk
Zorbalığa ve zorbalara tepki vermeyerek onlara itaati meşrulaştıran, hele bir de bunu dinleş-tirenlerin Allah’ın düşmanı olduklarını bize öğreten tek kitap Kur’an’dır. İslam ümmetine ve Anadolu halklarına ilk kez bu satırların yazarı tarafından gösterilen bu gerçeğin ayrıntılarını, yeni çıkan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden lütfen okuyun.
Tam bu noktada, insanlığın önünde dev bir meşale yakan Zühruf suresi 54-56. ayetleri gör-mekteyiz:

“Firavun, toplumunu küçümseyip horladı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yol-dan sapmış bir toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık; hepsini suya gömüverdik. Onları, sonra gelecekler için bir selef ve bir örnek yap-tık.”


Bu ayetleri, tefsir kurallarını (semantik ve hermenötik incelikleri) dikkate alarak değerlen-dirdiğimizde şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekiyor:

1. Firavunların yani diktatörlerin horlayıp ezmesi ile toplumun ona itaati arasında bağlantı vardır. O itaat olmasaydı bu horlayıp ezme de olmayacaktı.
2. Firavunların horlayıp ezmesine isyan yerine itaatle karşılık verilmesi Tanrı’yı öfkelendirir; Tanrı bunun üzerine o itaatçı kitleden intikam alır.
Bu Kur’ansal gerçekler, zulme ve şirke karşı çıkışın ölümsüz önderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından şöyle ifade edilmiştir:
“Dünyada her millet, icraatına ortak olduğu hükûmetin mesuliyetine ortak sayılır.”
Kur’an, bir kitlenin içinden birileri zalimlerle işbirliği yapmadıkça o kitlenin zulüm ve istilaya yenik düşmeyeceğini bildirmektedir. Kur’an, Zühruf 54. ayette kullandığı sözcüğü kullana-rak kendisini tebliğ eden Peygamber’e şu emri vermektedir:
“Gerçeği hakkıyla göremiyor olanlar seni asla küçümsemesin/ezip horlamasın!” (Rum, 60)

HZ. MUHAMMED NEYİN SEMBOLÜ?

Mesele gelip gelip şurada düğümleniyor: Hz. Muhammed, özgürlüklerin ve esaret tanıma-mamın sembolü müdür yoksa daha çok namaz kılmanın, daha görkemli sarık sarmanın sembolü mü? Kur’an, birinci şıkkı onaylıyor. Hz. Muhammed bu şıkka göre yaşadı ve onu miras bıraktı. Emevî, bu mirası yozlaştırıp ‘özgürlüklerin Peygamberi’ni ‘daha çok namaz kılmanın, daha görkemli Arap sarığı sarmanın sembolü’ haline getirdi.
Bu saptırma ve yozlaştırmaya ilk büyük isyan İmamı Âzam Ebu Hanîfe’den geldi. Arap fistanı ile Arap saltanatlarını dinleştirenler, İmamı Âzam’ı ‘namazsız ve isyancı bir din’ kurmakla, ‘ümmeti kana ve kılıca bulaştırmak’la suçladılar. İmamı Âzam, Hz. Peygam-ber’i özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü olarak öne çıkarmanın faturasını başıyla ödedi. Ve İslam tarihi asırlarca Emevî zihniyetiyle yürüdü hâlâ da o zihniyetle yürümektedir.
Ahzâb 57. ayete göre, “Allah’a ve Peygamber’e eziyet edenler lanetlenmişlerdir.” Pey-gamber’e eziyeti anlamakta zorluk çekilmez ama “Allah’a eziyet nasıl olur?” diye sorulmak-tadır. Zühruf 55. ayet bu sorunun cevabını getiriyor: Zulüm karşısında pasif kalarak zalim-lere dolaylı destek vermek, Allah’a eziyet etmektir. Allah bundan öylesine rahatsız ol-maktadır ki bunu bir intikam sebebi sayıyor.
Despotlara itaat, Allah’ı öfkelendiren tek kötülüktür. Hûd suresi 59. ayet bunu, ‘inatçı zorbaların emrine uymak’ şeklinde tanımlıyor.

İnanç, bilinç ve ıstırabın direnişi - Yaşar Nuri Öztürk
Günlerdir süren büyük halk direnişindeki ‘kitlelerin öfkesi’ni görüyorum ama ben bu yazıları öfkeyle yazmıyorum. Çünkü ben bu yazıları bir siyasetçi olarak yazmıyorum, bir ilim ve fikir adamı olarak yazıyorum. Aktif siyasetle işimi bitireli yaklaşık dört yıl oldu. Siyaseti bıraktım ama insanlığın ve ülkemin meseleleriyle ilgilenmeyi asla bırakmadım. Bu ve benzeri yazılarımı, işte bu haysiyeti taşıyan bir ilim ve fikir adamının vakar ve sorumluluğu ile yazıyorum. Herkesin ama herkesin yararlanmasını temenni ederek yazıyorum.

Yakın tarihin en anlamlı, en vakur ve en görkemli halk direnişini izliyoruz. Direnişe, şu an itibariyle, on milyonu aşkın insan katılmıştır. Direnişin omurga mekânı olan Taksim’den yayınlanan görüntülere bakıyorum, direnişçi gençler yerlere çökmüş kitap okuyorlar.

Hareket, Taksim Parkı’ veya ‘polisin şiddet kullanmasına tepki’ ile izah edilemeyecek bir anlam ve çaptadır. Belli ki halkın zihninde, ruhunda çok ama çok büyük bir birikim var, sitem var, öfke var. Direnişçi kitlelere bakın, başı türbanlı hanımlar dikkat çekecek kadar çoktur. İktidarın öncelikle ve ivedilikle bunu görmesi gerekirdi.

MODERN FÜTÜVVET TABLOLARI


Ben bu direnişteki bilinç ve samimiyete hayran oldum. Hem hayran oldum hem bu bilinci görerek içimde coşan ümitlerle âdeta kanatlandım. Kargaşa ve karmaşanın üniversiteleri allak bullak ettiği bir dönemde İstanbul gibi bir kentte, biri Hukuk Fakültesi olmak üzere iki fakülte okumuş bir insan olarak söylüyorum: Ben böyle anlamlı, böyle ruhlu, böyle ufuklu ve böyle imanlı bir direnişe ilk kez tanık oluyorum. Katılımcıların bir kısmı namaz kılıyor, öteki bazıları, namaz kılanların çevresinde duvar oluşturarak onları biber gazına karşı korumaya alıyor. Bu insanların siyasal yelpazedeki yerleri tamamen farklı ama bu direnişteki imanları bir ve aynı. Tasavvufta bu ruha, bu bilince fütüvvet denir. Fütüvvet; mert, yiğit, fedakâr gençlerin paylaşım ve dayanışma ahlakı demek.

Direniş, gösteriye katılmanın ötesinde bir ‘suçu’ olmayan bazı gençlerin ölümleriyle de

tarihselleşmiştir. Direniş sırasında sopa darbeleri altında ölen bir genç, Abdullah Cömert “Bu yolda öleceğiz” diyerek can vermiştir. Sıradan bir işçiydi bu genç. İnançlı bir cumhuriyetçi, samimi bir Atatürk çocuğuydu. Cebinde Atatürk resmi taşıyordu.

Uğruna can verdiği değerlere bakarak Abdullah Cömert’in ‘hükmen şehit’ olduğunu söyleyenler görmekteyim. Tarihin diyalektiği, bu tür söylemlere asla ilgisiz kalmaz.


İnternette milyonların okumakta olduğu şu satırlara, direnişi gerçekleştiren kitlelerin sesi olarak kulak verilmelidir kanısındayım:

“Bu direniş, bu halkın isyanı sadece Gezi Parkı için değil, şunlar içindir: 1. Kutlayamadığımız millî bayramlar için, 2. Hapisteki aydınlarımız, gazetecilerimiz için, 3. Yurdumuzu ‘açılım’ adı altında böldüğünüz için, 4. Laikliği yok ettiğiniz için, 5. Halk açlık sınırında yaşarken, sizlerin milyar dolarlarla dünyanın en zengin listelerinde olduğunuz için, 6. Atatürk’e dil uzattığınız için, 7. Size oy verenlere ‘Müslüman’, vermeyenlere ‘gâvur İzmir’li dediğiniz için, 8. Şehitlerimize ‘kelle’, terörist başına ‘sayın’ dediğiniz için, 9. Komşu Müslüman ülkeleri yok etmek için kâfirlerle el ele olduğunuz için, 10. Irak’ta binlerce Müslüman katledilirken sessiz kaldığınız için, 11. Birkaç torba makarna ve kömürle hayatları satın aldığınız için, 12. Gençlerimizi ‘dindar’ ve ‘kindar’ diye ayırdığınız için, 13. En önemlisi, artık sizin kulunuz olmak istemediğimiz içindir.”

Olup bitenler ve olmaya devam edenler, iktidar için bir siyasal bozgundur. İktidar sarhoşluğuna tutulduğu ortaklaşa ifade edilen hükûmet de şu ana kadar muhalefet yerine ‘muvafakat’ partisi gibi çalışan partiler de bu bozgunda paydaştır. Siyaseti ‘parti içi kavga sanatı’ haline getiren CHP de paydaştır, ‘vefalı stepne’ gibi köşede bekleyip her sıkışma noktasında iktidarın imdadına koşan MHP de paydaştır. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama modern fütüvvet tabloları sergileyen direniş kitlesi böyle düşünüyor…

İbadet kavramını doğru öğrenelim! - Yaşar Nuri Öztürk
Yaratanla yaratılanın diyalogu, yukarıdan aşağı, yani Allah'tan insana doğru olan şekliyle vahiydir. Diyalogu aşağıdan yukarı, bir başka deyimle insandan Allah'a doğru düşündüğümüzde, karşımıza ibadet veya dua diye andığımız faaliyet çıkıyor. Nereden bakarsanız bakın, ibadet edenle ibadet edilen (âbidle mâbud), bir daire üzerinde, bir noktada kucaklaşacaktır. Esas olan da bu kucaklaşmadır. Bu nokta, Japon profesör Toshihiko İzutsu tarafından, ‘Kur'an'da Allah ve İnsan’ adlı eserde çok güzel incelenmiştir.

Kur’an’ın ibadet anlayışı meselesinde düzeltilmesi gereken çok ciddi ve tarihsel bir hata vardır. Kur’an’daki ibadet, ubûdiyet (kulluk), âbid (ibadet eden), abd (kul) kelimelerini geleneksel kabule uygun olarak ‘kulluk’ eksenli sözcüklerle Türkçeleştirmeyi sürdürmekteyiz. Bu tümden yanlış değildir ama işin yarısıdır.  Gerçeğin bir diğer yarısı, ibadet sözcüğünün etimolojisinde saklıdır.

İbadet sözcüğünün semitik menşei İbranice'deki ‘aboda’ dır. Aboda iş yapmak, değer üretmek, birisi adına çalışmak demektir. Bu durumda Kur’an’daki ibadetin esas anlamı, iş yapmak, değer üretmek olur. Abd veya âbid bu işi yapan kişidir.

İbadetin bu anlamı Kur’an’daki amel (iş yapmak, değer üretmek) kavramıyla birlikte düşünüldüğünde iyice yerine oturmaktadır. İnsan, sürekli amele yani iş ve üretime çağrılmakta, ölümsüzlüğün temel şartı olarak amel gösterilmektedir. Dahası, Kur’an, mensuplarına “Allah’ın yardımcısı olun” (Saff, 14) emrini vermekte ve “Allah, kendisine yardım edene elbette yardım edecektir” (Hac, 40) demektedir. Tüm bunlar üst üste konduğunda Allah’a kul olmak sürekli amel yani sürekli iş ve üretim olarak karşımıza çıkar.

Şimdi, insanların ve cinlerin yaratılma amaçlarını gösteren temel ayete bir göz atalım: “Ben cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri dışında bir şey için yaratmadım.” (Zâriyât, 56 )

Arapça karşılıkla, ibadet sözcüğünün esas kaynağındaki aboda karşılığını birleştirirsek bu ayetin bizim için sonuç anlamı şu olur: “Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/ benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”

Kur’an’daki ibadet ve ubûdiyet öyle sanıldığı gibi basit bir kölelik ve köleleşme değildir; hür ve atılgan bir benliğin Yaratıcı ile bütünleşerek varlık ve oluş bünyesinde faal bir rol almasının ifadeye konuluşudur. Böyle olunca, ibadet belirli bir mekâna hapsolup tespih çekmek veya irade ve düşünceyi tabularla prangalayıp uyuşmak değil, tüm yeryüzünü bir mabede dönüştürerek insanlığın hayrına ve hayatın tekâmülüne hizmet amacıyla sürekli değer üretmektir. Bunun Kur’ansal ve ilkesel sonucu şudur:

Tüm yeryüzü mabet, tüm meşru fiiller ibadettir. İbadetin Kur’ansal ruhu, ölümsüzlüğü yakalamak için sürekli iş yapıp değer üretmenin kutsallaştırılmasıdır.

İBADETLERİ ŞİRKE DÖNÜŞTÜREN BELA: RİYA

Müfessirler (Kur’an’ı yorumlayan bilginler), ibadetin üç derecesinden söz ederler: Bu derecelerin en basitinde bile riya, yani Tanrı’dan başkalarına ibadet ettiğini gösterme düşüncesi olmamalıdır. Aksi takdirde, şekliyle ibadet adını alan davranış, hakikati bakımından şirk yani Allah'a ortak koşmak olacak ve Mâûn suresinin açık beyanıyla, yapanın lanetlenmesinden başka bir işe yaramayacaktır. İş buraya geldiğinde dehşet verici bir tablo ile karşılaşıyoruz:

Şunu asla unutamayız, unutturamayız: Namaz kılmayanları lanetlemeyen Kur’an, namazında Tanrı rızası dışında bir şey bekleyenleri veya namazı birtakım çıkarlara araç yapanları lanetlemekte, hatta dini inkârla itham etmektedir.

Kıldıkları namazlar sadece lanet vesilesi olanların kimlikleri ve belirtileri hakkında ayrıntılar için bizim ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimiz okunmalıdır.

Kur’an’a göre helal gıda - Yaşar Nuri Öztürk
Kur’an, helal gıdayı belirlemede üç egemen ilkeyi öne çıkarmaktadır:
1. Gıda, Mâûn ihlalinden arınmış olacak,
2. Gıda doğal olacak,
3. Gıda, yasaklanan yiyeceklerden olmayacak. Örneğin domuz eti…
 Mâûn ihlalinden arınmış olmak, gıdanın, başkalarının hakkına, emek ve gayretine tasallutla elde edilmiş olmaması demektir. Başkalarının emek ve alınterinin ürünü olan değerlere mu-sallat olanların bu yolla elde ettikleri gıdalar, hükmen domuz eti niteliğindedir. Böyle olunca da bu hükmî domuz etlerini yiyenler hükmen domuz sayılırlar. Bunların bu haram gıdaları yemeye başlarken besmele çekmeleri halkı aldatmaktan başka bir işe yaramaz. Bırakın besmeleyi, Mâûn suresi, bunların kıldıkları namazları bile lanet vesilesi olarak tescil ve ilan etmiştir.
Demek ki, gıda, başkalarının hak ve emeği aşırılarak elde edilmişse, özellikle kamu haklarına tasallutla elde edilmişse sadece haram hale gelmekle kalmaz, yiyenleri ve yenmesine bir biçimde kolaylık sağlayanları din inkârcısı, müşrik durumuna düşürür. Böyle bir gıda ile beslenenlerin kıldıkları namazlar onlara Allah’tan bir lanet olarak geri döner.
Gıdanın doğal olmasına gelince, doğal gıdanın tanımı, Kur’an’ın kendine özgü üslûbuyla şöyle verilmiştir: ‘Tanrı’nın elinden çıkan yiyecekler.’ Temel buyruk şudur:
“O'nun ayetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah'ın adı anılmış olanlardan yiyin! Size ne oluyor da üzerine Allah'ın adı anılmış olanlardan yemiyorsunuz? Birçokları ilimsiz bir biçimde kendi keyiflerine uyarak halkı şaşırtıyorlar. Üzerine Allah'ın adı anılmayan-lardan yemeyin!” (En’am, 118, 119, 121)
 Geleneksel kabule göre, bu buy­ruk, üze­ri­ne Al­lah’ın adı anıl­ma­dan ke­si­len hay­van­la­rın etlerinden ye­me­yi ya­sak­lı­yor. Ayette hayvandan ve etten bahis yoktur. Buyruk, müşriklerin putlara adadıkları hayvanların yenmemesini de içerebilir. Hatta iniş sebebi bu olabilir. Çünkü Kur’an’ın indiği zaman, insanlığın, doğal gıda-doğal olmayan gıda diye bir meselesi yoktu. Ancak, temel tefsir kuralını unutmayalım: “Bir ayetin özel bir sebeple ve özel bir konuda inmiş olması, buyruğun genelliğine engel değildir.” Özgün ifadesiyle, “Sebebin hususiyeti nassın umumiyetine engel değildir.”
O halde, “Üzerine Allah’ın adı anılmamış şeyleri yemeyin” ayetinin esas anlamı, do­ğal ni­te­li­ği­ni kay­bet­miş gı­da­ların ye­nil­me­mesi, özellikle, genleri değiştirilmiş hormonlu gıdaların, örneğin, GDO’lu buğdayların halka yedirilmemesi olacaktır.
Üze­ri­ne Al­lah’ın adı anıl­mak, eş­ya üze­ri­ne Al­lah’ın is­mi­nin oku­nup üfü­rül­me­si de­ğil­dir, ni­met­le­rin Al­lah’ın ya­rat­tı­ğı do­ğal hal­le­riy­le kullanıma sunulmaları demek­tir. Kur’an, bu gıdaları ‘tayyib’ (temiz, leziz, taze) diye anmakta ve beslenmenin, bu niteliği taşıyan yiyeceklerle sağlanması gerektiğine defalarca vurgu yapmaktadır. (2/57, 168, 172; 5/88; 7/160; 8/69; 16/114; 20/81; 23/51)

Emek ve artık değeri belirleyici ilan eden kitap
Kur’an, insanoğlunun varoluş sebebini ‘değer üretmek’ olarak gösterdiği gibi, varolma şartını da değer üretmek olarak göstermiştir.
Kur’an’da geçen ve ‘kulluk’ diye tercüme edilen ‘ubûdiyet’ kavramının esas anlamı kulluk değil, iş yapmak, değer üretmektir. Bu kelime İbranicedeki ‘aboda’ kelimesinden türemiştir ve aboda, az önce verdiğimiz anlamlarda bir kelimedir. Değer, bizzat üretilecektir. Yani birinin ürettiği değer, bir başkasını yüceltmez:
“Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur.” (Necm, 39)
“Kim inanmış olarak barışa/hayra yönelik işlerden bir şey yaparsa, onun gayretine nankörlük edilmez. Biz, böylesi lehine kâtiplik ederiz.” (Enbiya, 93)
“Her benlik kendi kazandığının bir karşılığıdır.” (Müddessir, 38)
Kur’an, kapitalin emeği boğmasına izin verilmemesini istemektedir. Yaratıcı-motor güç kapital değil, emektir. Kapital, sömürücü güçtür. Kapital, yaratıcı cevher değildir, bir manipülasyon aracıdır. Tam bu noktada bir devrim gerçeğinin daha altını çizmeliyiz: Kur’an, zenginin malında fakirin hakkı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Zâriyât 19. ayet şöyle diyor:

“Onların mallarında, ihtiyaç sahibi için, yoksun ve yoksul için bir hak vardır.”

Aynı hak, En’am 141. ayette ‘Allah’ın hakkı’ olarak anılmaktadır. Böylece Kur’an bir yandan zenginin malında yoksulun yani emek sahibinin hakkı olduğunu bildirirken öte yandan, emek sahibinin hakkını ‘Allah’ın hakkı’ olarak tescil ederek Tanrı’nın, emeğin yanında olduğuna vurgu yapmış, emeği bir yaratıcı güç olarak öne çıkarmıştır.
 “Ürünler olgunlaştığı zaman yiyin ve hasat gününde O’nun hakkını da verin. Onun bunun hakkını zalimce saçıp savurmayın; Allah, israf edenleri sevmez.”
Zenginin malındaki emekçi hakkını aynı zamanda Allah’ın hakkı olarak belirleyen ayet, bunu ‘O’nun hakkı’ diyerek bir zamirle yapmaktadır. Bu zamir, geleneksel Emevici-kapitalist anlayış tarafından bütün tefsirlerde, çeşitli oyunlarla başka yerlere gönderilmekte ve ‘Allah’ın hakkı’ tabiri yok edilmektedir.

 
ARTIK-DEĞERİ İLK TELAFFUZ EDEN KİTAP

Artık-Değer’i ilk telaffuz eden Kur’an’dır.

Zenginin malında yoksulun yani emekçinin hakkının bulunduğunu ilan, artık-değerin ilanıdır. Karl Marx (ölm. 1883) felsefesinin en önemli kavramlarından biri, belki de birincisi olan artık-değer (surplus value), ücreti ödenen emekçinin, çalıştıranın (anamalcının) malında-gelirinde kalan ‘karşılığı ödenmemiş fazla değer’dir.
 Artık-değerin, işverenin lehine işlemesi sermayenin hızla büyümesine ve böylece üretimin aralıksız artmasına yol açar.
Artık-değer yüzünden bu durum hep öyle devam ettiği için zaman geçtikçe patron daha çok servet sahibi olur, işçi de daha çok yoksullaşır.

Kur’an, işte bu ‘değişmez kader’in değişmesini sağlayacak devrimleri getirmiştir. Bu devrimlerin omurgasında, ‘kapitalin emeği boğmasının durdurulması’ yatar. Kur’an, bir ideoloji veya hukuk kitabı olmadığından ve bir devlet biçimi getirmediğinden ‘olması gerekenler’in evrensel ilkelerini koyarak insandan gerekeni yapmasını istemektedir. Kur’an’dan anlaşılan odur ki, ‘gereken’,  ne Marx’ın söylediği gibi özel mülkiyeti ilgadır ne de Kapitalist-liberalist zihniyetlerin söylediği gibi bireye sınırsız mülkiyet hakkı vermektir; ‘gereken’, toplumcu-devletçi yanı ağır basan bir karma sistemdir. (Bu konunun ayrıntıları, yakında çıkacak olan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimde yazılmıştır).
Netice olarak, Kur’an, artık değerin varlığını, yerini, önemini Marx’tan asırlar önce insanlığa tanıtarak da bir devrim yapmıştır.

Dinci tahakküme karşı çıkışın prototipi olarak Ebu Zer
Kur’an’ın getirdiği din, insanoğlunu iki tahakkümden kurtarmayı amaçlamaktadır: 1. Servet tahakkümü, 2. Saltanat tahakkümü.
Kur’an bu iki tahakkümü dışlayacak ilkeyi iki kelimeyle koymuştur: “el-mülkü lillah.” Yani toprakta mülkiyet ve saltanat Allah’ındır. Bu ilke, Kur’an’ın bildirdiğine göre, bütün peygamberli dinlerin esasıdır. Bu dinler adına gündem yapılan ne varsa, bu esasa yaradığı sürece makbuldür. Arap-Emevî dinciliği, bu esasa dayalı kaydırılmış bir ‘sözde İslam’ yarattı ve Müslümanların kaderini bu ‘sözde İslam’a bağladı.
İslam mesajının esası, ezilenlerin ezenlere karşı korunmasıdır; ezmeyi dine dayandırmak için Allah ile aldatmak değil. Bu gerçek, daha ilk günden anlaşıldığı için, Kur’an mesajına ilk karşı çıkanlar, Mekke oligarşisi yani Mekke’nin müşrik kodamanları oldu.
“Müşrik kodamanlara ‘diğer insanların inandığı gibi siz de inanın’ dendiğinde onlar, ‘Düşük seviyeli, beyinsizlerin inandığı gibi biz de mi inanalım?’ demişlerdir.” (Bakara, 13)
Kur’an müşrik zihniyete karşı mücadelesinin esasını ve insanlık dünyasına gelişinin amacını ifadeye koyarken bir varlık yasası halinde şunu söylemektedir:
“Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim. Ve yeryüzünde onlara imkân ve kudret verelim.” (Kasas, 5-6)
Hz. Muhammed’in Kur’an mesajı etrafında, Mekke kodamanlarının aşağıladığı ezilip itilmiş mazlum insanlar toplandı. Bu çaresiz insanlar, Mekke oligarşisine vücut veren servet babası kodaman takımın karşısına dikiliyordu. İslam mesajı başarılı olup Kur’an dini bütün Arap Yarımadası’na yayılınca, bu dine kılıçlarıyla ilk karşı çıkan Mekke oligarşisi de yeni dine katıldı. Ve doğal olarak, İslam’ın ilk bağlıları olan ezilmiş kitle ile İslam’a zaferi gerçekleştikten sonra girenler, daha doğrusu girdiğini söyleyenler birbirine zıt iki ayrı cephe oluşturdu.
Bu iki cephenin, ilk Müslümanlar olan ezilip horlananlar ekibinin başını Ali çekmekteydi. Ali, ilk günden itibaren ve bütün İslam tarihi boyunca, ezilip horlananların önderi, ilham kaynağı olarak benimsendi. Bu ezilip horlananların tam karşısındaki eski aristokrat yeni ‘sözde Müslüman’ ekiplerin başını ise başlangıçta Ebu Süfyan, daha sonra da onun oğlu Muaviye çekti. Bir de bu iki zıt kitle arasında ‘orta kitle’ vardı ve onu Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde bin el-Cerrah temsil ediyordu.

EBU ZER KİTABIMIZIN DEVRİM NİTELİĞİNDEKİ VURGUSU

Üçüncü halife Osman, Ebu Süfyan-Emevî ekibinin mümessili olarak rol aldı. Emevî ekibi, İslam’a ilk günlerinde savaş açmış olanlar ekibiydi. Manzaranın bugüne kadar sürüp gelen şekli, İslam’ı bir dinsel Arap ideolojisi olarak algılayan Arapçılar ve Arapçılıkla, İslam’ı bir evrensel hak ve insanlık dini olarak algılayan Antiarap unsurlar arası mücadele tablosudur. Unutmayalım ki, bu tablonun bir yanı olan Ali-Ehlibeyt ekibi, İslam’ın ilk zamanındaki insanî ruhunu temsil edenler ekibidir. Bu ekibin öncü isimleri arasında, ilk on Müslüman içinde yer alan Ebu Zer, Ammâr bin Yâsir ve Selman Farisî de vardır. (Ayrıntılar için Kâmil Mustafa Şeybî’nin el-Fikru’ş-Şîî ve’n-Nezeâtu’s-Sûfiyye adlı eseri okunmalıdır.)

Bin yılı aşkın bir zamanlık Müslüman tarih, Arap-Emevî idealini İslam perdesi altında sürdürenlerin galibiyet, egemenlik, tahakküm ve büyük ölçüde de zulümleriyle öne çıkan bir tarih oldu. Ne yazık ki, Müslüman Türk tarihi diye andığımız tarih de büyük kısmıyla bu tarihin bir uzantısıdır. Ve bu tarih, aynı karakterini büyük ölçüde bugün de sürdürmektedir. Bu sözde İslam’a karşı sosyal düzendeki yozlaşmayı hareket noktası yaparak mücadele verenlerin ilham kaynağı, prototipi, öncüsü Ebu Zer el-Gıfârî’dir.

Ebu Zer’in, Ali ve Ehlibeyt önderlerinde olduğu gibi siyasal bir talebi olmadığı için, bize göre, onun Emevîliğe karşı çıkışı Ali ve Şiasının karşı çıkışından çok daha önemlidir.

Duayı tüm halk olarak yapmalıyız - Yaşar Nuri Öztürk
Çok ilginç bir mektup aldım. Funda Teyze Çekim Yasası Öğretmeni ve Öğrencileri tarafından yazılan mektup, bana, haddimi aşan ve beni zor durumda bırakan nitelikler ve görevler yüklemektedir. Önce o  ‘ilginç mektup’u okuyalım:
“Sayın Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Hocamız!  ‘Kalb-i Sûzan’ makalenizde yayınladığınız mektubu da tüm diğer makaleleriniz gibi aklımızda ve kalbimizde hissederek ve  yaşayarak okuduk. Ancak bugün size yazma sebebimiz sadece o mektuptaki duygu ve düşüncelere katılmak değil, sizden bir ricada bulunmaktır.”
“Siz ülkemize, milletimize Allah'ın lütfettiği bir büyük armağansınız.  Bizler, Funda Teyze ve öğrencileri olarak, ülke olarak Allah'ın bize bu armağanının değerini bilememiş olmamızın ağır yükünü hissetmekteyiz.”
“Martin Luther de bir zamanlar aynı sizin gibi, Allah'ın Avrupa'ya bir lütfu olmuş. Gerçi siz ikilik yaratmamak ve bölmemek çabalarınız sebebiyle Martin Luther’den çok farklısınız ama dini özüne döndürme çabalarınız açısından amacınız ve eserleriniz bir benzerlik arz ediyor. Luther de, dini özüne döndürmek için gelmiş. Ancak milleti onun değerini bilemeyince ve Türkler Avrupa'ya doğru yola çıkınca, kendisi milletine ve yöneticilere şöyle seslenmiş:
“Türklere direnmeyin, onlar aramızdaki bağnazları temizlemek için Allah’ın gönderdiği bir kamçı.” Bu sözleri, Allah'ın lütuflarını göremeyen, değer bilemeyen insanlar için söylemiş.”
“Allah'ın lütuflarının, armağanlarının değerini bilemeyen bir toplum, tez zamanda cezasını buluyor.  Siz de bize Allah'ın bir armağanı, bir lütfusunuz. Değerinizi bilemedik.”
“Şimdi, duanıza ihtiyacımız var. Affınıza ihtiyacımız var. Başımızdaki belaların tez zamanda bitmesi, çekilmesi için, lütfen milletinize acıyınız! Sizin Allah'ın bize bir lütfu olduğunuza, sizin duanızın kabul göreceğine inancımız tamdır. Gerçeklerin üstünü kim kapatmaya çalışırsa çalışsın, tarih, Allah'ın izniyle sizin hakkınızda da gerçekleri er veya geç ortaya çıkaracaktır. Bu millet sizin değerinizi eninde sonunda anlayacaktır. Ancak şimdi, duanıza ihtiyacımız var.”
“Lütfen milletimizi affediniz! Allah'tan bizim için yardım dileyiniz! Allah da bizi affetsin. Bize yardım etsin.  Allah sizi bize bir kapı yapmıştır. Her ne kadar bu kapının hakkı tam verilemese de... Lütfen, sırf Kalb-i Sûzan hatırı için, sizi seven, size güvenen, sizi sayanların hatırı için, milletimizi affediniz ve milletimiz için Allah'tan af ve yardım rica ediniz!”
“Aslında sizin bu affı ve duayı yaptığınıza da inanıyoruz. Sizin bu millete aşık olduğunuzu, bu milleti çok sevdiğinizi de biliyoruz. Her halükârda, Allah'a sığınıp dua ederek lütfen bizi ve milletimizi duanız ile kurtarınız!  Sonsuz saygılarımızla!”

BEN ANCAK HAKLARIMI HELAL EDEBİLİRİM

Mektupta sayılan nitelikler de görev de sadece benim değil, bütün milletimizin, bütün halkımızındır. Hem niteliklere sahip çıkalım hem de görevlerimize. Yapılması gerekeni birlikte ve bir şuur ve eylem bütünlüğü içinde yapmadıkça kurtuluş söz konusu değildir.
Ben ancak haklarımı helal edebilirim, yıllardır bana zulmedenleri affedebilirim ama tek başıma yapacağım duaların kurtuluş getirmesi beklenemez. Böyle bir beklenti Allah’ın yasalarına aykırıdır. Halkın, kitlenin bir iman ve şuurda birleşerek dua etmesi gerekir. Bunun için de kitle olarak tövbe etmek, ıstırap çekmek gerekir. Bu halk bunu yapmıyor. Otuz yıldır, bunu yapması için didiniyorum ama yapmıyor.
‘Hep birliktelik şartı’ yerine getirilmediği sürece acı çekmeye devam edeceğimizi asla unutmayalım!

Ebu Zer’in düşündürdükleri - Yaşar Nuri Öztürk
Yoldaki kitaplarımdan biri olan ‘Sosyal Adalet Fikrinin Öncüsü Ebu Zer’ üzerinde çalışıyorum. Daha doğrusu kitabın son rötuşlarını yapıyorum. Bu münasebetle birkaç söz söyleyeceğim. Bunu Ebu Zer konusunda ister ‘ağzınıza bir parmak bal çalmak’ olarak alın, ister ‘vicdanınıza bir sızı akıtmak’ olarak…

İslam Peygamberi’ne inananların dördüncüsü olan Ebu Zer insan hakları, sosyal adalet ve hakça paylaşım konularında Müslüman tarihin ilk büyük savaşçısıdır. İslam Peygamberi’nin “Güneş, Ebu Zer’den daha dürüst ve doğru bir adamın üstüne doğmadı” diyerek yücelttiği Ebu Zer, Emevî Arabizmine karşı savaştığı için Emevîci Müslüman aydınlar (!) tarafından unutturulmuştur. Bilinmelidir ki, Ebu Zer, bizzat dindaşları tarafından kahır ve işkenceye uğratılıp dışlanmış, ‘sivri fikirli’ bir fesatçı olarak damgalanıp kenara atılmıştır.

Şimdi birileri çıkıp, “Müslümanların, sosyal adalet, toplumculuk, paylaşım gibi değerlerle ilgili hangi fikri, hangi mücadelesi var?” diyerek cehalet pazarladığında ‘muhafazakârlığa’ (emperyalizm muhafızlığına) dokunmamayı din bellemiş birtakım adamlar iki şeyden birini yapmaktalar: Ya “Bizim de sosyal adaletçilerimiz var, onlar da sosyalist ve komünist düşüncelere sahipler” gibi laflar ederek Ebu Zer’i komünistleştirmek ya da Ebu Zer’i, sosyal adalet fikrinde işi çığırından çıkarmakla itham edip etkisizleştirmek.

Bu tatlı su aydınlarını dinleyenler, Ebu Zer’in Marx, Engels gibi sosyalist teorisyen ve eylemcilerden sonra yaşadığını, onları izleyerek sosyal adaletçi fikirler geliştirdiğini mi düşünüyorlar? Böyle düşünüyorlarsa, tarihi tersinden okuyorlar, bin yılı aşkın bir zamanı yok sayıyorlar demektir.

Şu gerçeği görmeyecek miyiz: Ebu Zer, bir büyük Kur’an mümini olarak, en eski Batılı sosyalistlerden yaklaşık bin yıl önce yaşamış ve paylaşımcılığın, sosyal adaletin hem ilk mücadelesini vermiş hem de metafizik dayanaklarını ortaya koymuştur. Eğer bu konuda birilerini birilerine uyduracaksak, Batılı sosyalistleri Ebu Zer’in çömezi yapmamız gere-kir. Tarih de vicdan da bunu emreder. Hal böyle olunca, paylaşımcı bir mutluluk toplumunu Marx ve şürekâsında değil, Ebu Zer ve dayandığı ölümsüz ilkelerde aramalıyız. Tarihe, insana, gerçeğe, devrimciliğe, hakka saygı bunu gerektirir.  ‘Solcular’ın çuvalladıkları yer işte burasıdır. Dahası var:


DİNCİ BAŞARININ SIRRI

Yakalarına taktıkları rozetlerle ‘Atatürkçülük’ hegemonyası kuran ama esasında Atatürk’ün iman ve dehasından zerre kadar nasibi olmayan birtakım ‘basireti tutuk adamlar’ın hüsran sebeplerinin başında da andığımız o ‘solcu’ zihniyete teslimiyeti görmekteyiz. O solculukla bu Atatürkçülük ele ele vererek, Türkiye’yi çöküşün eşiğine getirdi. Nasıl mı?

Türkiye’yi çökertmek isteyen haçlı emperyalizmle onlara içeride ‘Atatürk düşmanlığı’ adına kulluk eden dincilik ekiplerinin bir numaralı enerji kaynağı, ‘basireti tutuklar’ın sergiledikleri akıl almaz tutarsızlıklardır. Türkiye’nin geldiği yeri uzaktan seyredenler de sanıyor ki, dinciliğin giriştiği büyük işleri kotaracak bir zekâsı veya dehası vardır. Hayır! Hayır!

Dinciliğin bütün şansı, solculuk ve Atatürkçülük adına hezeyan ve hüsran sergileyen ekiplerin yanlışlarıdır. Dincilik, bu yanlışlardan yararlanmada, işbirliği yaptığı haçlı emperyalizmin hünerli stratejlerinden, toplum mühendislerinden büyük yardımlar aldı ve haçlı emperyalizmin büyük desteğine mazhar olduğu için, ötekileri pestil gibi çiğneyip dümdüz etti. Olan, muhteşem iki mirasa oldu: 1. Kur’ansal düşüncenin yarattığı antiemperyalist akılcı miras, 2. Atatürk aydınlığının yarattığı antiemperyalist akılcı miras.

Bu iki mirasın şaşmaz ve ortak özelliklerinin başında zulme karşı çıkış gelmektedir. Dincilik, çok büyük bir zulüm olduğu için bu iki miras dinciliğe de temelden karşıdır. Bu hayatî meselenin ayrıntılarını biz, ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’ adlı eserlerimizde ortaya koyduk. Dışarıdaki haçlı emperyalistlerle onların içerideki dinci muhafızlarını aynı anda rahatsız edişimiz biraz da bundandır.

Ahlak ve fotoğraf, gerçek ve slogan - Yaşar Nuri Öztürk
Sadece devlet başkanı değil, aynı zamanda bir düşünce adamı olan Ali İzzet Begoviç, eserinde, Kur’an’ın temel mesajlarından birini ifadeye koyarken şöyle diyor: “Kur’an’da, imana gel ki iyi insan olasın denmiyor, iyi insan ol ki iman etmiş olasın deniyor.” (Begoviç; Doğu ile Batı Arasında İslam, 158) Begoviç bu sözüyle, ahlakı, slogan ve iddianın üstüne çıkaran Kur’ansal diyalektiğin aşağıdaki ayette ifadeye konan ruhunu çok güzel dile getirmiştir:

“Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz hayırda erginlik/dürüstlük değildir. Hayırda erginlik/dürüstlük o kişinin hakkıdır ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır; akrabaya, yetimlere, çaresizlere, yolda kalmışa, yoksullara, özgürlüğüne kavuşmak gayretinde olanlara malı seve seve verir, namazı/duayı yerine getirir, zekâtı öder. Böyleleri söz verdiklerinde ahitlerine vefalıdırlar; bolluk ve bereket zamanı kadar, zorluk, sıkıntı ve şiddet zamanında da sabırlıdırlar. İşte bunlardır özüyle sözü bir olanlar. İşte bunlardır takva sahipleri.” (Bakara, 177)

Ahlak halinde yaşanmayan din şekil ve slogana, şuur haline gelmeyen iman ise iddia ve inatçılığa mahkûm olur. Slogan, değer üretmekle övünme imkânı bulamayan benliklerin, değer üretenleri övme veya sövme hedefi yaparak tatmin bulmalarının aracıdır. Slogancılığı, şekli ilahlaştırma tutkusu izler. Ve bu tutku yerleşince de din, hayat olmaktan çıkar, nefsin iştah ve kinini tatmin aracı haline gelir.

İmanın, daha geniş bir çerçevede dinin gerçek anlamda yaşanması nasıl olmalıdır? İslam’ın muazzez peygamberi bu sorunun cevabını, ölümsüz bir ifadeye büründürmüştür: “Ben, ahlaksal güzellikleri tamamlamak için gönderildim.”

AHLAK MI, FOTOĞRAF MI, KUR’AN MI, ARAP ÖRFLERİ Mİ?

Din ve ona bağlı olarak Peygamber bir ahlak idesidir, bir görüntü modeli değil. Aksini yaparsanız; Peygamber, Kur’an’ın tebliğcisi değil, Arap örflerinin temsilcisi olursunuz. Böyle olunca da Kur’an’ın yerini Arap örfleri alır. Bugün gelinen nokta da işte bu ikincisidir. Felaketin temel sebebi de budur.

Muvahhit fakîhlerin kullandıkları bir deyimle, Hz. Peygamber bir tahalluk (ahlaklanma) konusudur, bir teşekkül (şekillenme) konusu değil. Şekil ile ahlakın bağlantılı olduğu noktalar elbette vardır. Bunlar vahyin tespitleriyle açıklanmıştır. Vahyin şekil belirlemediği hususlarda dini ve Peygamber’i bir ahlaksal model olarak almak, dinden hayır görmenin biricik yoludur. Bu yol, Arap fistanı giymekle yürünemez; çile, aşk, ıstırap ve hizmet gerektirir.

Bir peygamberi gösteri ve resim modeli olarak almanın ucuzluğundan kurtulup onu yeni bir dünyanın yapılandırılmasında bir iman ve aşk modeli haline getirmek için, örfü ilahlaştırmaktan vazgeçmek şarttır. Bu gerçeği çok iyi yakalamış olan Peygamber eşi Âişe, kendisine

“Peygamberimizin ahlakını bize anlatır mısın?” diyenlere şu ‘ilke cevap’ı vermiştir: “Kur’an’ı okuyun. Muhammed’in ahlakı Kur’an’dı”

O halde, Peygamber’i tanımak için Kur’an’ı esas alacağız, Kur’an’ı tanımak için Peygamber’e mal edilmiş rivayetleri değil. O rivayetleri Kur’an’ın önüne geçirenlerin yolu şirke çıkar.

Bugünkü Müslüman dünyanın en büyük talihsizliklerinden biri, belki de en büyüğü, Hz. Muhammed’i, bir ahlak modeli olmaktan çok, bir şekil ve görüntü modeli halinde algılamasıdır. Bu yanlış algılama sadece bizi vahyin ruhundan uzaklaştırmakla kalmıyor diğer kitlelerin Kur’an’dan yararlanmasını da engelliyor.

Sonuç şu oluyor: Bizler, ahlaksal zemini tahrip edilmiş, değerleri birkaç karelik görüntüden ibaret hale getirilmiş bir anlayışı insanlığın geleceğini kurmaya, hatta ona yarınların cennetini vermeye aday göstermek gibi bir tutarsızlığın temsilcileri durumuna düşürülüyoruz. Ve insanlık ısrarlı ve haklı bir biçimde şunu soruyor: Bugünü ve bu dünyayı cehenneme çevirenlerin yarınki cennet vaatlerine nasıl inanalım?

Batı’nın gasp ettiği Kur’ansal değerler - Yaşar Nuri Öztürk
Bu gasp edilen değerlerin bir listesini vermek bile ürperticidir. Bunların bazıları bizim eserlerimizin sayfalarına aktarılıp ayrıntılanmıştır. (Bu konuyla ilgili olarak özellikle ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimizin okunması gerekir.) Bu liste, muhafazakârlığı din yaparak yenilikçi ve yaratıcı Müslüman beyinlere düşman, şirk ve şeytana uşak olan siyaset ve saltanat dincilerinin asırlardır nasıl bir insanlık suçu işlemekte olduklarını çok iyi göstermektedir.

‘Batı tarafından gasp edilmiş Kur’ansal değerler’in şu ana kadar tespit edebildiğimiz listesi şudur:

1. Artık değer,

2. İhtiyaç fazlası malın paylaşımı (sosyal adalet),

3. Sınıfsız toplum ideali,

4. Servet azgınlığı ile mücadele,

5. Dinler tarihinin eleştirisi,

6. Din sınıfının eleştirisi ve ilgası,

7. Dinin kitleleri uyuşturan bir morfine dönüştürülebileceğinin ilanı,

8. Telaffuz Edilmeyen Tanrı (dincilerin içlerinde tuttukları menfaat tanrısı),

9. Varlığın aslının enerji olduğu.

10. Laikliğin metafizik-ilahî dayanakları,

11. Köleliğe karşı kitlesel savaş,

12. Kuvvetler ayrılığı ilkesi,

13. Evrim teorisi,

14. İzafiyet teorisi,

Bu kavram ve teorilerin temel dayanaklarının kaynağı Kur’an’dır. Bunların ilk 10 tanesi, Kur’an tarafından doğrudan doğruya telaffuz edilmekte, hatta bazıları sistemleştirilmektedir.
Bu ve benzeri söylemler her gündeme geldiğinde şu karşı çıkış da (biraz da haklı olarak) gündeme gelmektedir: “Bunlar Kur’an’da vardı da Müslümanlar neden bunları bulmakta başarılı olamadılar?”

BUGÜNKÜ BİLİMLERİN KURUCULARI MÜSLÜMANLARDIR

Batı, Müslümanlarca keşfedilip temelleri atılan bilim ve felsefelerin geliştirme ve hayata geçirme devresinde başarılı oldu. Bunda da şaşılacak bir yan yoktur. İlim insanlığın ortak malıdır ve Kur’an’ın muhatabı bütün insanlıktır, sadece kendisine ‘Müslüman’ adı verip kimliğine bu damgayı vuranlar değil.
O halde, tanrısal kitaptaki bir kavram veya gerçeği şu veya bu kimliği taşıyan bir insanlık evladı keşfedebilir. Bu olguyu, ‘Müslüman’ kimliği taşıyanlara sataşmak için vesile yapmak çok ucuz bir ukalalıktır.
Önemli olan, gerçeklerin fark edilip insanlığın yararına devreye sokulmasıdır. Kim fark ederse etsin; onur ortaktır ve bütün insanlığındır. Onurdan en büyük payı elbette ki, Yaratıcı’nın kitabında insanlığa verilen kod ve koordinatları en iyi okuyanlar alacaktır. Bu da aklı işletmekle olur, daha çok namaz kılmakla değil. Esasen, bir Müslümandan söz edeceksek, o, gerçeği fark ederek gereğini yapandır. Yapan kimse, Müslüman odur; nüfus kâğıdı hegemonyası kuranlar değil.
O halde, “Bunlar Kur’an’da vardı da Müslümanlar neden keşfedemedi?” lafı, mesnetsizdir. Tam tersine, bahis konusu edilen birçok meselede, ‘ilk keşfeden’in Müslümanlar olduğunu görürüz. Batı’nın geliştiricilik, hedefine vardırıcılık yeti ve becerisini inkâr etmiyoruz ama hakka saygının bir icabı olarak söyleyelim ki, bugünkü insanlığın övündüğü keşif ve teorilerin hemen tümünün ‘ilk fark edicisi’ Müslümanlardır. Yukarıda verdiğimiz liste bu ikinci kısma örnek oluşturan değerlerin listesidir.

Allah ile Aldatmanın Sosyal Demokrasiye Karşı Kullanılması
Allah ile aldatma tezgahı, günümüzün evrensel-ortak insanlık değerlerinden biri olan sosyal demokrasi kavramını etkisizleştirmek için de kullanılıyor.
Sosyal demokrasi Türkiye'de, üç karmaşanın (veya saplantının) gölgesi altında bulunuyor. Bu üçlü karmaşa, sosyal demokrasinin, kitlelerin mutluluğuna kaynaklık edecek bir insanlık gerçeği olarak hayata girmesini ve küresel sömürünün önünde bir engel oluşturmasını önlüyor; sürekli zihin bulandırıyor.

Bu üç karmaşa şu başlıklar altında verilebilir:

1. Dinci karmaşa (Allah ile aldatma veya siyaset dinciliği),
2. İdeolojik karmaşa (solculuk),
3. Sömürgeci karmaşa (küresel sömürü).

SOSYAL DEMOKRASİYE DİNCİ TASALLUT

Sosyal demokrasinin hayata geçmesine engel karmaşalardan en yıkıcısı, dinci karmaşadır.
Bir zamanlar, Türkiye'yi, Yeşil Kuşak İslamı denen Amerikan marka bir İslam ile kullanan ABD, bugün aynı oyunu Ilımlı İslam ve BOP söylemiyle yürütüyor. Bu son oyunun önemli sloganlarından biri de "Sosyal demokrasi bir sol söylemdir" iddiası olmaktadır.

Ne garip kaderdir ki, paylaşımın, fedakarlığın, sevginin tarih içindeki en büyük disiplinlerinden biri olan tasavvufun temel bilinçaltını oluşturduğu, İbn Arabileri, Hacı Bektaşları, Mevlanaları, Yunusları yetiştirdiği Anadolu coğrafyasında sosyal demokrasinin güdük kalmasında en büyük aldatma aracı olarak İslam dini kullanılmıştır.
Sebep, sömürgeci-emperyalist emellerin hesabıdır. Bu hesap, ABD istilacı dehasının ürettiği sahte İslamlarla düz getirilmektedir. Ilımlı İslam oyunuyla varılacak hedeflerin düşürülmesi için faşizm karşı umacısının yerine başka şeylerin konması gerekiyor. Bu 'başka şeylerden biri' de sosyal demokrasidir.
Bugün, okyanus ötesi politikaların hizmetinde yol alan dinci aldatılmışlar, Türkiye aleyhine sergiledikleri takkeli-sarıklı hıyaneti "Sosyal demokrasi solculuktur" sloganıyla da pazarlamaktadırlar. Arkalarındaki güç, Yeşil Kuşak'ın arkasındaki gücün ta kendisidir.

Yeşil Kuşak İslamı veya Ilımlı İslam şeytanlığına takılmadan baktığımızda gerçeğin şu olduğunu anlamakta gecikmeyiz:
Kur'an'sal ve Muhammedi çehresiyle, yani özgün şekliyle İslam, tam anlamıyla bir 'sosyal demokrat din' olarak önümüzdedir. Önümüzdedir ama hayatımızda değildir. Hayatımızda olmasına Haçlı odaklarla onların Müslüman coğrafyalardaki hizmetkarları izin vermiyorlar.
Aşını işinden kazanıp eşini işiyle besleyecek insanlar topluluğunun, ancak çağın sosyal demokrat insan ve devlet anlayışıyla mümkün olacağını, dinin kazandırdığı ruh yapısıyla herkesten önce anlaması gereken Müslüman'a, sosyal demokrasinin solculuk ve dine aykırılık olduğunu sürekli telkin eden uluslararası sömürgecilik ve onun içerdeki işbirlikçileri egemenliklerini pekiştirerek sürdürüyorlar. Sürdürmek için de sosyal demokrasinin yerini alacak bir 'sadaka kültürü' inşa ediyorlar. AKP bu inşa işinin baş taşeronudur.

SOSYAL DEMOKRASİYE SOLCU TASALLUT

Sosyal demokrasiye musallat karmaşalardan biri de kronik sol saplantıdır.
Küresel sömürü çarkına çomak sokan, yani ülkenin nimet ve imkanlarından, öncelikle ülkenin sahiplerinin yararlanmasını esas alan bir kavram, duygusal kitlelerin zihinlerinde, devri bitmiş, kullanım tarihi geçmiş 'sol' ve 'solculuk' ile eşitlenerek halkların mutluluk ve refahına yol açacak bir anlayış etkisizleştirilmektedir. Bu sistemin ağına düşmüş, sözde aydın bir yığın insanın sosyal demokrasi dendiğinde koro halinde, "solcu, solculuk!" diye yaygara koparması ne büyük bir talihsizliktir!
Sol anlayışı ekonomide fren gibi gören Allah ile aldatma yanlısı sağcı-dinci iktidarlar, sola sataşma adı altında sosyal demokrasiyi hırpalayarak ülkenin tüm sosyal dengelerini bozdular.
Sosyal demokrasi bugün artık bir ideolojik kavram değildir. Bir zamanlar onu sol ideolojinin pankart yapmış olması, sosyal demokrasi ile ilgili bugünkü gerçeği değiştirmez.

Bugünkü gerçek şudur:
Çağdaş, müreffeh Batı ülkelerinin en "sosyalist" sayılanları ne kadar sosyal demokrat iseler, en kapitalist sayılanları da aynı derecede sosyal demokrattır. Finlandiya, Norveç, İsveç nasıl sosyal demokratsa, Fransa, Almanya, İngiltere, İsviçre de aynı şekilde ve aynı oranda sosyal demokrattır. Bu ülkelerde kimsenin soldan, solculuktan falan söz ettiği yok. Çağdaş devletin, olması gerekenleri tespit edilmiş, durması gereken yeri belirlenmiştir. Vazgeçilmez gerçek, sosyal demokrasidir. Günümüz Avrupa sosyal demokrasisi, örneğin, Alman sosyal demokrasisi kendini artık 'marksist' olarak tanımlamıyor. Kökeni öyle olsa da öyle tanımlamıyor. Çünkü o kabuktan kurtuldu, kabuğun içindeki özü aldı. Bırakın Avrupa'yı, ABD ve Japonya'da bile sosyal demokratların talepleri, projeleri, yöntemleri etkili oldu, hayata yön verdi.
Çağdaş dünyada kalkınma ve refahı sağlayan ortak bir doğum vücut buldu.
Başka bir deyişle, kapitalist-sağ model sosyal devlete, sosyalist-sol model ise serbest piyasaya kapı araladı ve bir ortak kalkınma modeli doğdu:
Sosyal demokrasi.
Anılan kaynaşmanın yarattığı yeni-ortak-evrensel modelde ilginç görünümler var:
Günümüzün OECD üyesi kapitalist ülkelerinde, 20. yüzyılın başlarında devletin sosyal harcamalarının ulusal gelire oranı %10 civarında idi. Sosyal demokrat modeli hayata geçiren aynı OECD ülkelerinde bugün, anılan oran % 50-55 düzeyindedir.
Hukuk ve refah devletinin olmazsa olmazı sayılan sosyal demokrasi, iyi niyetli kapitalizm ile iyi niyetli sosyalizmin evliliğinden doğdu. Berlin Duvarı'nı yıkan da işte bu evliliktir.
Anılan evlilikte, sağın toplumculuk eksiğini sol, solun özgürlük eksiğini sağ tamamladı. Bu, bir anlamda, demokratik sosyalizmin, piyasa ekonomisine yer vermeye başlaması idi.
Bugünkü dünyada da, küreselleşmenin yürüttüğü ve bizzat Birleşmiş Milletler in de şikayetçi olduğu sömürüyle mücadelede öncülük sosyal demokratlarındır. Günümüz sosyal demokrasisi ve sosyal demokratları, insanlığa ufuk açacak yeni bir kavramı hayata sokmak için gayret göstermekte, Birleşmiş Milletler i bu yeni kavramı kurumsallaştırmak üzere faaliyete zorlamaktadırlar. Bu yeni değer-kavram, 'Küresel Kamu Malları Kavramı dır.
Artık şunu görmek zorundayız:
İnsanlık, bir ortak-evrensel refah modeline ulaştı. Bugün, bir tek ilerlemiş ülke gösterilemez ki sosyal demokrasiyi dışlamış olsun. Sosyal demokrat bir siyaset ve yönetim, ideolojik açıdan solcu olabileceği gibi sağcı da olabilir.
Modern Batı ülkelerine, o arada ABD'ye baktığınızda görünen o ki, günümüzde sosyal demokrasiyi hayata geçiren ülkelerin büyük çoğunluğu ideolojik eksen bakımından sağcıdır.

SOSYAL DEMOKRASİYE KÜRESELCİ TASALLUT

Türkiye'de sosyal demokrasinin hayata geçmesine engel olan karmaşalardan üçüncüsü, 'küreselci tasallut'tur.
Batı'nın bu topraklardaki emellerinin sadık takipçisi olan kozmopolit-liberal kesimin izlediği ve biricik kurtuluş reçetesi gibi öne çıkardığı küresellik, Hıristiyan Batı sömürgeciliğinin modern görünümü olarak sahnededir. Bu modern sömürü düzeninin en büyük rahatsızlığı ise sömürü hedefi seçilen ülkelerdeki merkezi otorite (güçlü devlet) ve ulusal bilinçtendir. Buradaki 'ulusal'ın veya ulusalcılığın şovenizmle, kavmiyetçilikle hiçbir ilgisi yoktur. Buradaki ulusalcılık, ülke içindeki nimetlerin ülkenin sahiplerince kullanımını esas alan bir anlayışın adıdır. Kan, ırk, kafatası, dinsel inanç gibi öğeler belirleyici değildir. Buradaki ulusalcılığın anlamı, sömürü ve emperyalizme karşı olmaktan başkası değildir. Atatürk ulusalcılığı da işte budur.
Küreselleşme, sosyal devleti hayata geçirmek isteyen sosyal demokrasiye çok yönlü zararlar vermektedir. Küreselleşmenin tahrik ettiği kapitalist tüketim iştahları, sosyal demokrasinin bir başka sıkıntısıdır.
Modern dünyada, kamu harcamalarının artması (sosyal devleti finanse etmenin pahalılaşması), özellikle nitelikli sosyal hizmet ihtiyacının büyümesi de sosyal demokrasinin yürütülmesini ciddi biçimde zorlaştırmaktadır. Bu zorluğun çözümü, bize göre, 'ahlaki bireyin inşası' (veya bireyin ahlaksal yapılanması) ile kolaylaşır. Bu reçete, modern ekonomik sistemlerin telaffuz etmediği, birçoğunun belki de tanımadığı bir değerler sisteminin insanlığın önüne konmasını gerekli kılabilecektir.
Şunu asla unutamayız:
İnsanlığın büyük ıstırapları sadece matematik hesaplar ve finansal grafiklerle çözülemez.
İnsanlığın, matematik hesaplar ve finansal grafiklerle çözülemeyecek ıstırapları da vardır. Ve galiba, en büyük ıstıraplar da bunlardır.
21 Eylül 2004 günü toplanan ve 'Küreselleşmenin Sosyal Boyutu'nu tartışan BM Genel Kurulu, sosyal demokrasinin anlam ve önemi açısından ürpertici açıklamaları insanlığın önüne koymuştur. Bu dikkat çekişte Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac'ın sözleri iyice anlamlıdır.
Şöyle diyor Chirac:
"Sosyal dengeleri ve çevreyi yok eden, yoksulları ezen, insan haklarını reddeden bir küreselleşmenin geleceği yoktur."
Jacques Chirac, huzurlu bir dünya için yeni bir dengenin kurulması gerektiğine dikkat çekti.
Yaşadığımız dünya, şöyle bir dünya:
Mevcut nüfusunun %60'ı, hijyenik temizlik olanağından yoksun. Bu nüfusun temel gıda ve koruyucu sağlık harcamaları için yılda 13 milyar dolara ihtiyaç var. Bu böyle iken, Avrupa ve ABD'de evlerde beslenen hayvanların yemleri için yılda 17 milyar dolar harcanmaktadır. Yine Avrupa ve ABD'de, kadınların parfüme harcadıkları para, yoksul ülke kadınlarının doğum ve sağlık harcamaları için gerekli olan 12 milyar dolara eşdeğerdir.
BM'in, az önce andığımız açılışında Brezilya ve Fransa liderlerinin sunduğu 'açlık ve yoksullukla mücadele tasarısı'na destek vermeyeceğini açıklayan tek ülke ABD oldu. Bunun anlamı üzerinde elbette çok düşünmek gerekiyor.
Özellikle bizim ülkemizde, sosyal demokrasiden vazgeçmek istemeyen yaklaşımların, ahlaki bireyin inşası teklifinin altını çizmeleri yaşamsal önemdedir. Ne yazık ki, Yunusların Mevlanaların torunları, İslam'ın bu konudaki geniş laboratuarından insanlığa reçeteler çıkarmak yerine, kapitalist emperyalizmin 'türban' adıyla ayağımıza dolandırdığı bir metre bezle otuz yıldır uğraşıyoruz. Kim bilir belki bir otuz yıl daha uğraşacağız.
Allah ile aldatma tezgahının ödüllü öncülerinden biri olan RT Erdoğan, sosyal demokrasi ile peygamberler mirası arasında irtibat kuran birkaç cümle söylediğim için miting meydanından savcılara seslenerek, benim milletvekili adayı olduğum partinin kapatılmasını istemiştir. Manzaranın ortaya koyduğu vehameti, gazeteci-yazar Arslan Bulut, kendine has ince ferasetiyle yakalayıp deşifre etmiştir.

Köşe yazısında şöyle diyor:

"Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, CHP den milletvekili adayı olmuştu. AKP'yi destekleyen medya, Öztürk aleyhinde haberler uyduruyor, söylediklerinin, yazdıklarının tam tersini ona mal ediyordu. Bu arada Yaşar Nuri Öztürk, bir konuşmasında 'Sosyal demokrasinin esin kaynağı peygamberlerdir' dedi. AKP medyası, bu sözü, 'Yaşar Nuri Öztürk, bütün peygamberler sosyal demokrattı' dedi' diye yansıttı."
"AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, elindeki kozun CHP'ye kaymakta olduğundan endişelenmiş olacak ki 24 Ekim 2002'deki Elazığ mitinginde sesini yükseltti. Erdoğan dedi ki, 'Ben buradan bir duyuru yapıyorum; peygamberlerin sosyal demokrat olduğu kararını bir milletvekili adayının meydanlarda istismar etme yetkisini hangi yasaya, hangi anlayışa sığdırıyorsunuz? CHP hakkında kapatma davası açılmalıdır!"

"Erdoğan, partisi laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmaktan yeni kapatılmış ve yeni parti kurmak zorunda kalmış bir politikacıydı. Dolayısıyla o sıkıntı içinde CHP hakkında da kapatma davası açılmasını istemiş olabilir. Ancak, bugün 'Demokrasilerde parti kapatılmaz' görüşünü savunuyor. Çünkü iktidarda olmasına rağmen, son partisi hakkında da kapatma davası açılmıştır. O gün Yaşar INuri Öztürk'e iftiralar atan kalemler de bugün demokrat kesilmiştir!"
(Yeniçağ gazetesi, 28 Mart 2008)

TÜRK ANAYASASI VE SOSYAL DEMOKRASİ

Bizim için sosyal demokrasi, bir ideolojik yaklaşım değildir; tam aksine, anayasal bir talebin öne çıkarılmasıdır. Türkiye Anayasası'nın ikinci maddesi aynen şöyle demektedir:
"Türkiye Cumhuriyeti... demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir."
Demek olur ki, Türk devletini yönetmeye talip siyaset ve zihniyetler şu üç gerçeği dikkate alacaklardır:

1. Demokrasi,
2. Laiklik,
3. Sosyal devlet anlayışı.

Bu talebi siyasal bildirgelere aktarmayı, siyasal bildirgelerde bu talebe tercüman olmayı solculukla ilgilendirmek ya bir saptırmadır yahut da bir dikkatsizliktir. Bu saptırma veya dikkatsizliğin yukarıda sıraladığımız karmaşa odaklarınca sömürülmesi ise doğaldır

Yaşar Nuri Öztürk /Allah İle Aldatmak-256-263

Evet, muhafazakârlık şirktir! - Yaşar Nuri Öztürk
Muhafazakârlık denen şirk irinine Kur’an neşteri vurmamız birilerini çok rahatsız etti. Haçlı emperyalizmin zurnalığını yapan fikir ve ilim cüceleri sağdan soldan hırlamış. Neymiş efendim, Yahudi stratejistlerin düdüklemesiyle öne çıkardıkları ‘muhafazakâr demokrasi’ denen ABD-Siyon marka müşrik damgaya bindirme yapmışız.
Bindirmeyi ben yapmadım, Kur’an yapıyor. Ben ilim, fikir ve iman adamıyım ve pusulamı akıl,  koordinatlarımı Kur’an belirler. Emperyalizmin atıklarından yal yemediğim gibi, birilerinin alın terinden artanları da yemem. Cennetmekân babam ve hocam olan zâtın ifadesiyle, bir kartalım ki, bırakın başkalarının av artıklarını, kendi avımın bile bayatlamışını yemem. Başkalarının avına, eskinin bayatlamışlarına ölsem dönüp bakmam. Rehberim olan Kur’an’ın buyurduğu gibi, “Her an yeni bir iş ve oluştayım.” (Rahman suresi, 29) Tevfik Fikret’in ölümsüz dizelerinde ifadeye konan şahsiyet yapısı benim şahsiyet yapımın tam ifadesidir:
“Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr u bâl,
Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim.
İnhina, tavk-ı esaretten girandır boynuma,
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.”
Fikret’in bu kıtası, son mısradaki ‘şair’ sözcüğünü ‘âlim’ olarak değiştirmek şartıyla,  benim imzamdır.
Emperyalizmin muhafazakârları (muhafızları) bu şahsiyete, dünyaya üç dört kez daha gelseler yine ulaşamazlar. Çünkü ezel nasipleri sıfırdır. Sadece yal ve leş nasipleri boldur. Zaten fikir ve ilim vadisinde muhafazakârlık, leş yiyenlerin meslek ve meşrebidir.
Ben, fikrin kartalıyım, leş ve yal yemem. Ürettiğim eserlere, dünya önünde hak ettiğim vakarlı markaya bakın, anlarsınız. Sizin asla olamayacağınız şeylerdir bunlar,  ey ‘emperyalizm muhafızları!’


KARTAL ZİRVELERİNDEN DERS


Gıybet izbelerine tüneyen fikir ve ilim cücelerine, kartal zirvelerinden biraz daha ders verelim: Kartal bakışına tahammül edemeyen cüceler öncelikle ‘Kur’an’ın Temel Kavramları’ adlı eserimin ‘Ecdatperestlik’ maddesini okusunlar.  Ve şu söyleyeceklerimi not etsinler:
Gelenekçi dinin borazanları (Kur’an mümini hanîf aydınlar değil) tam bir miras yedidir. Hepsi hazır bulduğunu yer. Bunun için de eskiyi kutsallaştırıp dokunulmaz kılmak onların pis  kaderidir.
Şunu da unutmayalım: Eskiyi dokunulmaz kılanlar, İslam’ın eski mirasının tümünü dokunulmaz kılmıyorlar; eskinin, Kur’an ve akıl dışı Arapçı kabullerini dokunulmaz kılıyorlar. Eski mirasın, akılcı devrimcilerini dışlıyorlar. Yani eskinin yanlışlarına karşı çıkmış kimler ve neler varsa onları, kutsadıkları eskinin içine koymuyorlar, dışta tutuyorlar.
Emperyalizm muhafızları için, akıl düşmanlığına, Kur’an dışı dinciliğe, haçlı emperyalizme, sömürüye problem çıkarmayan her şey ‘dokunulmaz eski’ içindedir. Aklın, Kur’an dininin, antiarabizmin, sosyal adaletin, insan haklarının, antiemperyalizmin, emeğe saygının, paylaşımın önünü açan ne varsa bunlar, tarihleri ne kadar eski olursa olsun, emperyalizm muhafızları nezdinde yeni sayılır ve düşman hanesine dahil edilir. Eğer bu dahil edilenler içinde açıkça karşı çıkmanın risk oluşturduğu birileri veya bir şeyler varsa onlar ustalıklı oyunlarla
tanınmaz hale getirilip esas mesajlarının üstü örtülür. Ebu Zer, İmamı Âzam, Hallâc-ı Mansûr ve bir dizi Mûtezile düşünürüne yapılan bu ikincisidir.
Evet, ey haçlı emperyalizmin zurnaları! Muhafazakârlık, Kur’an’ın açık beyanıyla şirktir. Kur’an’ın bu hükmünü beğenmeyenin canı cehenneme!

“Ordumuz, her zaman, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi olmuştur.”
Mustafa Kemal Atatürk

Allah ile aldatanların korkulu rüyası: Türk Ordusu
Batı'nın Türk Ordusu'na öfkesi, tarihin tanıdığı en amansız öfkelerden biridir. Bu öfke sadece Avrupa'daki silahlı güçlerde, siyasetçilerde değildir. Avrupa'nın en hümanist aydınları, filozofları, şairleri, edipleri, ressam ve heykeltraşları da, Türk ordusuna duyulan bu müthiş öfkenin taşıyıcıları arasındadır. Luther'den Kant'a, Dante'den Engels'e, Hugodan Marx'a, Voltaire'den Byron'a kadar... Melherbe, Ronsard, Boileau, Hegel... gibi isimler de bu öfke listesinde yer alanlardan bazıları.

Birkaç örnek verelim:
Fransız yazarı Hugo, Osmanlı'dan 'katil imparatorluk' diye söz eder ve “Bundan yakamızı kurtarmalıyız, bağnazlık ve zorbalığı susturmalıyız!” diye ekler. Engels'e göre, Osmanlı Türk İmparatorluğu 'ayak takımının egemenliği'dir.

Engels'in beklentisi şudur:
“Bu egemenlik er-geç sona erecek, Avrupa'nın en güzel toprakları ayak takımının egemenliğinden kurtarılacaktır. Zaten Türkler devlet ve asker gücünü ellerinde tutmasalardı çoktan yok olup giderlerdi. Ama artık güçsüzlüğe doğru gidecekler. İşin doğrusu şu ki, Türkler'in ortadan kaldırılması gerekir.”

Marx'a göre, İstanbul, Doğu ile Batı arasındaki altın köprüdür. Batı uygarlığı, bir güneş gibi bu köprüye uğramadan dünyanın çevresinde dönemez. Osmanlı Sultanı'nın İstanbul'u elinde tutması, gerekli devrimin yapılmasına kadar olacaktır.
Bu asırlık Avrupa düşünün gerçeğe dönüşmesinin tarihsel talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal'in komuta ettiği ordu ve millet tarafından yırtılıp çöpe atıldı. Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmamak gerekir.
2000'li yıllardan itibaren, Türkiye yeniden 'Hasta Adam' haline getirildi. Düyunu Umumiye yeniden yaratıldı. Sevr'in şartlarını, çeşitli gerekçelerle sineye çekilir bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.

Yaşadığımız günlerin ABD ve AB'sinde, Türkiye ile ilgili ilk hedef Türk Ordusu'nu budamak olarak dikkat çekiyor. Tabii önce MGK, sonra da devamı... MGK bunların, âdeta biricik korkulu rüyası oldu. Çünkü MGK, ürettiği bakış açıları ve kararlarla, Türkiye adına “Hayır!” diyebilen bir tavır sergilemekte, teslimiyetçiliği kırmaktadır. MGK bunu, keyif olsun diye yapmıyor.

Devleti yönetme mevkiinde olan sivillerin büyük çoğunluğu ne yazık ki, hiçbir devlet adamlığı eğitimi almamış kişilerdir. Lise mezunlarının, hatta gece lisesinden terk kişilerin ve hatta ilkokul mezunlarının yer aldığı kabinelerimiz az değildir. Bu insanların, devlet bürokrasisinden gelen bazıları müstesna, devlet adamlığında, yönetsel yetkinlikte, dünyayı ve bölgeyi tanıyıp değerlendirmede affedilemez eksikleri, açıkları, yanlışları vardır. Günübirlik iş yaparlar ve genellikle, iyi yetişmiş rakiplerinin güdümüne girerler.
Bu zatların; siyaset, hukuk gibi kısmen devlet adamlığı yetkinliği veren disiplinlerden gelenleri de fazla değildir.

Kurmaylık eğitimi alanları ise hiç yoktur. MGK, işte bu noktada bir boşluğu dolduruyor. MGK, devlet adamlığı, jeo-politik, jeo-strateji eğitimi almış yüksek rütbeli kurmayların katkılarıyla, ülkenin meselelerini ülkenin çıkarlarına uygun olarak rapora bağlıyor ve bir tavsiye olarak ülke yönetiminin önüne koyuyor.

Türkiye, devlet adamı yetiştiren zihniyet ve eğitim sistemlerini kurup Batı ülkelerindeki standartlarda siyasetçi ve yönetici yetiştirme noktasına geldiğinde MGK'nın durumu gözden geçirilebilir. Ama bugünkü Türkiye'de MGK'yı işlevsiz kılmak, ülkeye kötülük etmekten başka hiçbir anlama gelemez.

MGK'nın, Kopenhag Kriterleri bahane edilerek budanması AB yasaları açısından gerekli değildi. Çünkü benzeri güvenlik birimleri AB ülkelerinde de vardır. Üstelik AB ülkelerinde, Türkiye'nin boğuştuğu temel sıkıntıların hemen hiçbiri de yoktur. Bütün bunlar bilindiği halde, Türk Ordusu'ndan rahatsızlığı, ABD ve AB'den pek geri kalmayan içteki dinci ekipler, MGK'yı budayıp kuşa çevirmiş, arkasından da, “Gün bu gündür” zihniyetiyle TSK'yı yıpratmaya devam etmişlerdir.

1999 Körfez Depremi'ni hatırlayalım. O acılı günlerimizde Batı, konuşacak başka bir şey kalmamış gibi, fırsatı ganimet bilerek, sürekli ve çok vicdansız bir biçimde Türk Ordusu'na saldırdı. AKP'ye açılan kapatma davası münasebetiyle Türk yargısını 'onursuz' diye niteleme onursuzluğunu gösteren eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Türkiye'ye karşı ilk onursuzluğunu depremin kahırlı günlerinde (Eylül 1999'da), Alman Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada göstererek şöyle demişti.

“Türkiye'de Ordu karşıtlarını güçlendirelim.”

Aynı tarihlerde, Almanların önemli basın organlarından biri olan Die Welt, Türk askeri için şu hayasız ifadeyi kullanıyordu:

“Maskara ve rezil askerler...” (Hasan Bögün, ABD ve AB Belgeleriyle Türk Ordusu, 20)

Türkiye'nin AB serüveni, bir anlamda, Türk Ordusu'nun, AB'ye üyelik nakaratıyla yıpratılma serüveni olarak anılabilir. Allah ile aldatan Atatürk karşıtı unsurların, senelerce ana-avrat küfrettikleri AB'ye, iktidarları döneminde can havliyle sahip çıkmalarının arka planını iyi düşünmemiz gerekmiyor mu?

TSK'yı yıpratmada kullanılan bir numaralı araç da yine dindir, Allah ile aldatmadır. Bu aracın taşıdığı tehdit ve tehlikeyi en iyi gören ve gelişmeleri ciddi ve ısrarlı biçimde takip eden temel Cumhuriyet kurumu da TSK'dır. Batı bunu çok iyi bilmekte ve TSK'ya zarar vermede Türkiye içi temel desteğin Allah ile aldatan siyasetlerden geleceğinde en küçük bir kuşkusu bulunmamaktadır. Son yıllarda, bir dinci ve ABD'ci cemaatin TSK'ya sızma yolunda ne oyunlar çevirdiğini ve bu cemaatin Batılı güçler tarafından nasıl desteklendiğini tam bu noktada bir kez daha anımsayalım.

Biz bütün vicdanımızla şuna inanmaktayız: Batılı güç odakları, Allah ile aldatan siyasetlere verdikleri desteği artırdıklarında bunun Türk Ordusu'na vermek istedikleri zararı da artıracakları anlamına geldiğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Türkiye'nin kaderi, tarih boyunca hep olduğu gibi, bundan sonra da TSK ile daima bağlantılı ve bitişik olacaktır. Bu coğrafyanın ve Türk milletinin varoluş diyalektiği bunu gerektirmektedir. Bundan kuşku duyulduğu anda Türkiye ve Türk milleti çöküşe gider.

Sözün özü şudur: Türk Ordusu, bin yılı aşkın bir zamandır Ehlisalip (Hıristiyan emperyalist) güçlerin temel hücum hedefi ve en korkulu rüyasıdır. Türk milletini Allah ile aldatan dış güçler, son yüzyıl boyunca bir yandan Türk Ordusu'nun gücünden yararlanmak için çırpınırken öte yandan bu büyük gücü çökertmek için her türlü oyunu sergilemişlerdir.

Şöyle de denebilir:

Hıristiyan emperyalizmi için Türk Silahlı Kuvvetleri, kendilerine yaradığı (kriz bölgelerinde ölüme sürülmek gibi), hizmet ettiği sürece 'mucizevi bir güç' olarak yüceltilen, kendilerine engel olucu tavırları sezildiğinde ise çökertilmesi için ne gerekiyorsa yapılan bir kurumdur. Hangi yönden bakarsanız bakın, Batı için Türk Ordusu 'Türkiye'nin en değerli ihraç malı' ve 'temel kudreti' olarak görülmüştür. Bu temel güç ya onlarla birlikte olur ya da çökertilir.
AB'ye üyelik ve BOP sürecinde Türk Ordusu'nun, 'en büyük engel' olduğu kanısına varıldığı için zayıflatılıp tasfiye edilmesi gerektiğine karar verildi. Bu kararın uygulamaya konması için Türkiye içinde Ordu'dan rahatsız olan ve onun etkisizleştirilmesini isteyen bir iktidar lazımdı. O da bulundu: AKP. AKP'nin bugün başbakan sıfatını taşıyan 2002 yılındaki yasaklı genel başkanı RT Erdoğan, ünlü mektubunda Paul Wolfowich'ten Türk Ordusu ile kendisinin arasını uyuşturmasını istemekteydi.

4 Temmuz 2003 günü, Kuzey Irak'ta Süleymaniye kentinde askerlerimizin başına çuval geçiren ABD güçlerinin savunmasını yapan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, çuval olayının mazeretini bizzat RT Erdoğan'a (başkasına değil) şöyle açıklamıştır:

“Askerinizin başına çuval geçirme olayı hükümete karşı değil, hükümetin emrini dinlemeyen bazı unsurlara karşı yapılmıştır.”

Rumsfeld gibi kurt bir politikacı, bu sözleriyle, Türk Ordusu'na düşmanlığını açıkladığı kişiyi de memnun ettiğini düşünmeseydi böyle bir açıklamayı yapar mıydı?

Yaşar Nuri Öztürk (Allah ile aldatmak sayfa:296-300)

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget