Makaleler "Özdemir İnce"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Töredir, Suikastçı Öldürülür - Özdemir İnce
Rusya Federasyonu Büyükelçisi’nin öldürüldüğü günün gecesinde AKP milletvekili Burhan Kuzu, bana göre, hayatında ilk kez doğru bir şey söyledi ve “Saldırgan keşke öldürülmeseydi” dedi. Ama töredir: Örgütlü suikastlerde suikasti yapan kişi canlı yakalandığında konuşmaması için kendi örgütü tarafından mutlaka öldürülür. Bu işi yapacak ikinci bir tetikçi vardır olay yerinde. Kennedy suikastinde sanık Oswald’ın öldürülmesini hatırlayın. Suikastçi kurtulup kaçamazsa mutlaka öldürülür. Gerçek olaylardan, romanlardan ve filmlerden gelen ilhamla, olayın ilk görüntülerini televizyonda  görür görmez, Ülker’e “İnşallah öldürmezler!” dedim.

Suikastlerde en önemli kanıt ve bilgi kaynağı bizzat eylemin failidir. Bu nedenle israf edilmemesi, korunması gerekir. Şimdi 20.12.2016 tarihli Hürriyet gazetesinden olayın oluş akışını aktaralım:

[RUSYA’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, büyükelçiliği ile Çankaya Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenen “Gezgin Gözüyle Kaliningrad’dan Kamçatka’ya Rusya” konulu fotoğraf sergisinin açılışına katılmak için Çağdaş Sanatlar Merkezi’ne geldi. Saat 18.30’da açılışı yapılan sergide Büyükelçi Karlov, konuşma yapmak için kürsüye çıktı. Saat 18.56’da arkasında duran siyah takım elbiseli, kravatlı bir kişi önce havaya ateş açtı, ardından Büyükelçi’yi hedef alarak arkadan 4 el ateş açtı. Ensesine ve sırtına 4 kurşun isabet eden Karlov, kanlar içinde sırtüstü yere yığıldı. Saldırgan yerde yatan büyükelçiye 2 el daha ateş açtığı öğrenildi. Sergideki davetliler etrafa kaçışarak kendilerini yerlere attı.
Elinde silahla Altıntaş, önce Arapça El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin sloganı “Biz cihada biat edenleriz” diye bağırdı. “Allah’u ekber” diyen Altıntaş ardından Türkçe, “Halep’i unutmayın, Suriye’yi unutmayın. Beldelerimiz güvende olmadıkça sîzler güvenliği tadamayacaksınız. Beni buradan ancak ölüm alır. Bu zulümde payı olan kim varsa hepsi tek tek hesabını verecek” diye bağırdı. Saldırgan bu sırada sergideki sivilleri dışarıya çıkarttı ve büyükelçinin başında beklemeye devam etti.

Saldırgan, olayın ardından Karlov’a müdahale edilmesine izin vermedi. Büyükelçi’nin içeride ağır yaralı olduğu haberlerinin gelmesi üzerine özel harekât ekibi, keskin nişancılarla gelerek operasyon başlattı. Özel harekât ekibi, saldırgana silahını bırakıp teslim olmasını istedi. Saldırganın, “Ben buradan ölmeden teslim olmayacağım” diyerek ateş açmaya başladığı öğrenildi. Yaklaşık 15-20 dakika süren çatışmanın ardından suikatçı Altıntaş, Büyükelçi’nin yanında öldürüldü. Büyükelçi Karlov’a ilk müdahale olay yerinde yapıldı, kalp masajı ile hayata döndürülmeye çalışıldı. Ancak bilinci kapalı halde yakındaki Güven Hastenesi’ne götürüldü. Karlov’un olay yerinde hayatim kaybettiği açıklandı.

Saldırganın polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş olduğu belirlendi. 24 Haziran 1994 Aydm Söke doğumlu, Manisa Şehzadeler nüfusuna kayıtk Altıntaş’ın Söke Cumhuriyet Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra, 2012’de İzmir Rüştü Ünsal Polis Okulu’na girdiği, mezun olduktan sonra ise çevik kuvvet polisi olarak göreve başladığı öğrenildi. Altıntaş’ın 2.5 yıldır Ankara Emniyet Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görev yaptığı belirlendi.]

Suikastçı Altıntaş, önce Arapça El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin sloganı “Biz cihada biat edenleriz” diye  bağırmış, sonra “Allah’u ekber” diyen Altıntaş ardından Türkçe, “Halep’i unutmayın, Suriye’yi unutmayın. Beldelerimiz güvende olmadıkça sîzler güvenliği tadamayacaksınız. Beni buradan ancak ölüm alır. Bu zulümde payı olan kim varsa hepsi tek tek hesabını verecek” diye bağırmış.

Bu sahneden çıkartacağımız iki sonuç var: 1. Suikastçı bir Al Nusra militanı; 2. “Beni buradan ancak ölüm alır” demiş ki eyleminin sonunda ölmeye kararlı olduğu belli… Öldürülmezse, intihar edecek. Bunun için kendisine “Teslim ol!” ihtarında bulunan keskin nişancılarla sonucu belli bir çatışmaya giriyor. Yani keskin nişancıları tuzağa düşürüyor ve kendini öldürterek amacına ulaşıyor.

Profesyonel silahşör olması gereken keskin nişancılar işte bu tuzağa düşmemeli ve onu yaralayarak yakalamalıydılar. Acaba aralarında saldırganı yok etmekle görevli tetikçiler de mi vardı? Olayın oluşum öyküsü beni böyle düşünmeye zorluyor. Sağ  ele geçirilseydi, şimdi ailesinden, şundan bundan bilgi almak zorunda kalınmazdı. Kuklacıyı bulmak çok zor artık.

Olay akşamı, Haber Türk televizyonuna bağlanan bir gazeteci (?!),  suikastçı Altıntaş’ın Fetöcü olduğunu yemin billah ederek iddia etti. Bilemem! Katil Al Nusra selamı çakıyor; gazeteci onun Fetöcü olduğunu iddia ediyor.

Katil Altıntaş neci olursa olsun, bu adam Fetöcü olsa da AKP dış politikasının ürünü, Al Nusracı olsa da öyle. AKP, PKK’nın kurulmasından sorumlu değil ama iktidara geldiğinden bu yana PKK’nın eylemlerinden sorumlu. Ama FETÖ ile İŞİD ve AL NUSRA’nın  ebeliğini yaptı.

1923 Cumhuriyeti’ni gözden çıkarmış olan AKP, içine bilerek girdiği cehennemden kendi devletini kurarak çıkamaz. Buna ne Türk halkı ne de karşılarına geçip “Eyyyyyt!” diye meydan okuduğu düvel-i muazzama izin verir. Türkiye parçalanırsa, ona “Sırtlan Payı” bile kalmaz!

Özdemir İnce/ozdemirince.com

20 ARALIK 2016

Anahtar Teslimi Kişiye Özel Devlet - Özdemir İnce
Türkiye Cumhuriyeti sanki batan gemisinin malı, haraç mezat parça parça  satılıyor. İflas etmiş AKP hükümeti tarafından!  Ele geçen parayla damada ısmarlama başkanlık takımı diktiriliyor. Alay etsen ne olacak, küçümsesen ne olacak?! Gerçek şu ki ülke gerçeklerinden habersiz, hırstan dumanaltı olmuş, sorumluluk bilincinden yoksun haramiler alev makinesiyle benzin tankerine saldırıyorlar.

Terörün tek bir hedefi var: Türkiye! Türkiye’yi dize getirerek istediğini almak! Şerefsiz terörden kendine pay çıkarmak kimseye onur getirmez. Şehitler daha toprağa verilmeden, biri kalkmış, kendine yontarak “Türkiye ne zaman olumlu bir adım atsa cevabı hemen terör örgütleri eliyle geliyor!” diyor. TBMM’ne verilen Anayasa değişiklik paketi imâ ve kast ediliyor. Bense, bu paketin Cumhuriyet’in boynuna geçirilen yağlı cellat kemendi olduğunu düşünüyorum. Ne olacak şimdi?! Hezeyandır bunlar!

Ama biz şimdi 1876 Kanuni Esasisi ile AKP hükümetinin anayasa değişikliği taslağını (2016) karşılaştıralım. Aradan  tamı tamına 140 yıl geçmiş.        

OSMANLI DEVLETİ 1.MEŞRUTİYET KANUNU ESASİSİ (1876)

 -Yürütme Organı

Kanun-u Esasînin kurduğu yürütme organı ikili yapıdadır. Bir tarafta devlet başkanı olarak Padişah, diğer tarafta da Hükûmet vardır. Padişah yürütme organının başıdır.

Görev ve Yetkileri.- Padişahın yürütme organının başı olarak birçok yetkileri vardır. Kanun-u Esasînin 7’nci maddesinde Padişahın görev ve yetkileri sayılmıştır: Bakanların tayin ve azli, rütbe ve nişan verilmesi, para basılması, uluslararası andlaşma yapma yetkisi, “harb ve sulh ilânı”, kara ve deniz kuvvetlerinin komutanlığı, kanun ve şeriat hükümlerinin uygulanması, “nizamnamelerin tanzimi”, cezaların hafifletilmesi ve affı, Meclis-i Umumînin toplantıya çağrılması ve tatil edilmesi, Heyet-i Mebusanın üyelerinin yeniden seçilmesi kaydıyla Heyet-i Mebusan fesih hakkı, vb. Keza 29’uncu maddeye göre, Bakanlar Kurulunun önemli kararları icra edebilmesi için Padişahın iznini alması zorunludur

Fesih Hakkı .- Padişahın Parlâmentoya karşı da önemli yetkileri vardır. Meclislerin çalışma takvimini (toplantıya çağrılması, tatile girmesi, vaktinden evvel açma, içtima müddetini uzatma ve kısaltma) (m.42, 43, 44) belirleme yetkisi Padişaha aittir. Keza Padişah Meclis-i Umumîyi feshedebilir. Padişahın fesih hakkı iki ayrı yerde öngörülmüştür. 7’nci maddede Padişahın takdirine kalmış bir “ledeliktiza (gerektiği zaman) fesih” hakkı vardır. 35’inci maddede ise Hükûmet ile Meclis arasında ortaya çıkabilecek bir uyuşmazlığı çözmek için bir fesih müessesesi öngörülmüştür. Bu maddeye göre, Heyet-i Vükelâ ile Heyet-i Mebusan arasında bir konuda “ihtilaf” çıkarsa Heyet-i Vükelâ, bu konuda “ısrar” ederse Heyet-i Mebusan da bunu iki defa ard arda reddederse Padişah, Heyet-i Vükelâ “tebdil (değiştirme)” veya Heyet-i Mebusanın “fesih” edebilir. Fesih yolunu seçerse belirli bir sürede Heyet-i Mebusan seçimleri yenilenmelidir.

Heyet-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu).- “Heyet-i Vükelâ” bir nevi bakanlar kuruludur. Heyet-i Vükelânın başkanı sadrazamdır (m.28). Heyet-i Vükelâda sadrazamdan başka şeyhülislâm ve diğer vekiller bulunur. Sadrazam ve şeyhülislâm doğrudan Padişah tarafından atanır (m.27). Diğer vekiller de, sadrazam tarafından değil, Padişah tarafından atanırlar (m.7, m.27). Keza bunların azli de yine Padişaha ait bir yetkidir (m.7). Bu şu anlama gelmektedir ki, sadrazam, şeyülislâm ve vekiller Padişaha karşı sorumludurlar.

Heyet-i Vükelâ Meclis-i Mebusan karşısında sorumlu değildir. Kanun-u Esasîde güven oylaması usûlü yoktur. Meclis-i Mebusan gensoru verip Hükûmeti düşüremez. Hükûmeti denetlemenin bilinen yollarından (soru, genel görüşme, meclis araştırması, meclis soruşturması, gensoru) sadece “soru (sual)” (m.38) ve vekillerin cezaî sorumluluğunu başlatabilecek ve dolayısıyla bir nevi meclis soruşturması olarak görülebilecek bir vekilin “Divan-ı Âliye havalesi” usûlü vardır (m.31). Özetle Kanun-u Esasînin kurduğu Hükûmet, Meclisin güvenine dayanmaz; ona karşı sorumlu değildir. Bu nedenle Kanun-u Esasînin kurduğu Hükûmet sistemini “parlâmenter sistem” olarak nitelemek oldukça güçtür. O halde, Kanun-u Esasînin kurduğu sistemi kuvvetler ayrılığı esasına dayalı bir sistem olarak görmek pek doğru olmayabilir. Yukarıda Padişahın sahip olduğu olağanüstü yetkiler de göz önüne alınırsa, Kanun-u Esasînin bir “parlâmenter monarşi”, bir “sınırlı monarşi” kurduğunu söylemek oldukça güçtür.  (Türk Anayasa Hukuku Sitesi’den)

***

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASINDA DEĞİŞİKLİKLER YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ

 MADDE 7- Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır.

 MADDE 104- Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir.

Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder.

Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapar.

Ülkenin iç ve dış siyaseti hakkında Meclise mesaj verir.

Kanunları yayımlar.

Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderir.

Kanunların, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açar.

Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atar ve görevlerine son verir.

Üst düzey kamu yöneticilerini atar ve görevlerine son verir.

Yabancı devletlere Türkiye Cumhuriyetinin temsilcilerini gönderir, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul eder.

Milletlerarası andlaşma akdeder ve yayımlar.

Anayasa değişikliklerine ilişkin kanından gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunar.

Milli güvenlik politikalarım belirler ve gerekli tedbirleri alır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığım temsil  eder.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verir.

Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile kişilerin cezalarım hafifletir veya kaldırır.

Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.

Cumhurbaşkanı, kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilir.

Kararnameler ve yönetmelikler, yayımdan sonraki bir tarih belirlenmemişse, Resmî Gazetede yayımlandıktan gün yürürlüğe girer.

Cumhurbaşkanı ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

 Madde 105- Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Meclis, önergeyi en geç bir ay içinde görüşür ve üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir.

Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her siyasi parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclis Başkanlığına sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona bir aylık yeni ve kesin bir süre verilir.

Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde Genel Kurulda görüşülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk karan alabilir. Yüce Divan yargılaması üç ay içerisinde tamamlanır, bu sürede tamamlanamazsa bir defaya mahsus olmak üzere üç aylık ek süre verilir, yargılama bu sürede kesin olarak tamamlanır.

Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen Cumhurbaşkanı seçim karan alamaz.

Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanının görevi sona erer.

Cumhurbaşkanının görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da bu madde hükmü uygulanır.

MADDE 106 – […] Cumhurbaşkam yardımcıları ve bakanlar, Cumhurbaşkanına karşı sorumludur. Cumhurbaşkanı  yardımcıları ve bakanlar hakkında görevleri ile ilgili suç işledikleri iddîasıyla  Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeye soruşturma açılması istenebilir. Meclis, önergeyi en geç bir ay içinde görüşür ve üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir.

Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her siyasî parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır.  Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclis Başkanlığına sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona bir aylık yeni ve kesin bir süre verilir.

Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde Genel Kurulda görüşülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alabilir. Yüce Divan yargılaması üç ay içerisinde tamamlanır, bu sürede tamamlanamazsa bir defaya mahsus olmak üzere üç aylık ek süre verilir, yargılama bu sürede kesin olarak tamamlanır.

Bu kişilerin görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da bu madde hükmü uygulanır.

Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakanın görevi sona erer.

Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, göreviyle ilgili olmayan suçlarda yasama dokunulmazlığına ilişkin hükümlerden yararlanır.

***

ELEŞTİRİLER:

 Kanun teklifi metninde  bir gözbağıcılık yapılarak “Cumhurbaşkanı” sözcüğü kullanılmaktaysa da aslında bu tasarıda sunulan görev ve yetkiler  Başkan ve Başkanlık’ı işaret etmektedir.

Yukarıda okuduğunuz Başkanlık yetkileri Osmanlı İmparatorluğu padişahlarının yetkilerinin fersah fersah üzerindedir. Demokratik bir yönetimde bu yetkiler tek kişinin elinde toplanamaz. Toplanırsa,  mutlak despotizmle sonuçlanır.

1- Başta R.T.Erdoğan olmak üzere AKP yandaşları kurulacak başkanlık rejiminin Türk devlet geleneğine uygun olduğunu ileri sürülmekteydi. Türk devlet geleneğinde bir Sadrazamlık (Başbakanlık) makamı bulunmasına karşın bu taslak öneri ile bu makam kaldırılmakta ve iktidar tek kişinin elinde toplanmaktadır. Meşrutiyet döneminde de sadrazamlık makamı bulunmaktadır.

2-Başkanlık kararnameleri padişah fermanlarından farksızdır.

3-Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı günde yapılması seçmene  kurulmuş bir tuzaktır.

4- Başkanın atayıp görevlerine son vereceği üst düzey kamu yöneticilerinin makamları nelerdir?

5- Bir padişahtan çok daha fazla yetkilere sahip, ayni zamanda parti başkanı da olan cumhurbaşkanını, tasarının 105.maddesinin içerdiği koşullara göre, ne suçlamak, ne de yargılamak mümkün. Tasarının 105. maddesi Başkan’a bir tür sorumsuzluk zırhı olmaktadır. Bu maddeye göre Başkan ya da Cumhurbaşkanı, tıpkı bugünkü gibi, anayasa ve yasaları dilediği zaman çiğneyebilir ve kimse kılına dokunamaz.

6- 106. maddeye göre, TBMM Başkan Yardımcılarının ve Bakanların kılına dokunamaz.

7- 17. maddeye göre, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üyelerinin yarısını Cumhurbaşkanı, öteki yarısını TBMM genel kurulu seçiyor. TBMM’de iktidar partisinin de genel başkanı olan kimse aynı zamanda cumhurbaşkanıdır.  Dolaysıyla,  HSYK’nın bütün üyelerini Cumhurbaşkanı seçmiş oluyor. Sonuç olarak:  Yürütme, Yasama ve Yargı’nın patronu Cumhurbaşkanı olmakta! Kuvvetler ayrılığı dediğin işte böyle olur (!) Demokrasi de kızoğlan kız ama altı aylık gebe!

8- Seçilme yaşının 18’e indirilmesi gayri ciddi bir havailiktir!

9- Başkan, bakanlık sayısını keyfine göre belirleyecek.

10- Başkan, merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, görev, yetki ve sorumluklarını kararname ile düzenleyebilecek. Yani canı isterse bir Feva ve Şeriat Kurumu kurabilecek, medreseler açabilecek, imamlara nikah kıyma yetkisi verebilecek.

11- Başkan, vergilerle ilgili oran ve işlemleri keyfine göre değiştirebilecek.

12- Başkan, ikinci dönemi sona ermeden istifa ederse üçüncü kez seçilebilecek, canı isterse ömür boyu saltanat sürebilecek.

13- Netice-i kelâm: Tam anlamıyla R.T.Erdoğan’ın ölçülerine göre biçilip dikilecek bir saltanat kaftanı. Tüccar terzi Devlet tarafından!

 ***

GELELİM MHP’YE:

 MHP’nin “Anayasa’nın ilk dört maddesi hassasiyeti” bir fantaziden ibarettir. AKP ile yapılan işbirliğinin kurtuluş şamandırası olmaktadır.

Aslına bakılacak olursa: Cumhuriyet devrimleri karşıtı ve mağduru (!) Milliyetçi-Mukadesatçı tarlada yetişen MHP ile AKP tek yumurta ikizi olup Komünizmle Mücadele Cemiyetleri’nin ürünüdürler. Ancak Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurucu, öncü ve yazarlarının[i] düşünsel yapılarını irdelediğimizde, karşımıza Cumhuriyet Karşıtlığı ve Mağdurluğu çıkar. Bu nedenle Komünizmle Mücadele Dernekleri aynı zamanda Cumhuriyetle Mücadele Dernekleri de olmuştur. Milliyetçi sağcı MHP tarihi boyunca hep İslamcı sağcı iktidarları ya dışardan desteklemiş ve onların sokaktaki gücü olmuş ya da onlarla koalisyon yapmıştır. Bu durum (ipucu), Devlet Bahçeli neden R.T.Erdoğan’ı destekliyor sorusunun cevaplarından biri olabilir. Komünizimle Mücadele Dernekleri’nin fikir ve finans kaynağının 1945’ten itibaren antikomünizmin finansörü ABD olduğunu hatırlamamız da bir işe yarayabilir. Ülkücü Hareket’in 12 Mart ve 12 Eylül  öncesi silahlı eylemleri de meraklılara ilham kaynağı olabilir.

Hesaplar tutar ve Türkiye’de Başkanlık rejimi kurulursa, MHP’nin görev ve işlevi tamamlanacak ve ana rahmine geri dönecektir. Böylece: Cumhuriyet ve devrimleri arkadan vuran hançer kınına girip  gerçek yuvasına kavuşacaktır.

Hesaplar tutmaz da Türkiye’de Başkanlık rejimi kurulamazsa, ikiyüz yıllık İslamcı Mukadesatçı & Irkçı Türkçü Mukadesatçı hamasi koalisyon sona ermese de temelleri çatırdayacaktır!

Bu konuda maruzatım elbette bu kadar değil: Yukarıda “MHP’nin ‘Anayasa’nın ilk dört maddesi hassasiyeti’ bir fantaziden ibarettir. AKP ile yapılan işbirliğinin kurtuluş şamandırası olmaktadır” demiştim. AKP, ilk dört maddenin koruması altındaki devrim yasalarının ırzına geçerken MHP  gözcülükten başka ne yapıyordu? “4+4+4” yasasına, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesine, AKP’nin despotik iktidarına kim “kirvelik” etti? Öte yandan: Anayasa ve yasa iplememeyi alışkanlık haline getirmiş olan bir şahsın, yeni anayasanın pamuk ipliği hükmünde olan engelleyici maddelerine saygı duyacağını sanmak budalalık olmaz mı?

Unutmayalım ki MHP’nin Başbuğ’u ile AKP’nin Başyüce’si de aynı kişiliktir!

Özdemir İnce/ozdemirince.com

16 Aralık 2016

———————————————–

 [i] Hüseyin Nihal Atsız,  Eşref Edip, Hasan Basri Erzurumi, Fethi Tevetoğlu,  Bekir Berk, Necip Fazıl Kısakürek, Nejdet Sancar, Nurettin Topçu, Peyami Safa, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Recai Kutan, Osman Turan, Erol Güngör, Osman Yüksel Serdengeçti, İlhan Darendelioğlu, Fethullah Gülen, Remzi Oğuz Arık, Ahmet Kabaklı, Tekin Erer.

Chpnin İçindeki Truva Atı : Mehmet Bekaroğlu - Özdemir İnce
17 Haziran 2016 tarihli Aydınlık gazetesinde Zihni Erdem imzalı ve “CHP’nin İsmail Kahraman’ı” başlıklı bir haber yayınlandı. Zihni Erdem haberinde CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu’ndan söz ediyor ki muhteremin geçmişi ve bugünkü haliyle pek güzel örtüşüyor. Muhterem mürteciyi silkelemeden haberi okuyalım:

[CHP’NİN İSMAİL KAHRAMANI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Parlamentodan Sorumlu Başdanışmanı İstanbul Milletvekili Mehmet Bekâroğlu, CHP milletvekillerine çok tartışılacak bir mektup gönderdi. Bekâroğlu 22 sayfalık “Tarihi dönüm noktasında CHP” başlıklı mektubunda Alt Ok’u hedef aldı, “Anayasa’da laiklik olmamalı” diyen Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a benzer bir “laiklik” önerisinde bulundu.


TEMEL SORUN ALTI İLKE

Bekâroğlu, “Bu tespit rahatsız edeci olabilir; hemen ‘CHP’nin siyasi ilkeleri bellidir, altı temel ilke ortada, CHP bu kurucu ilkeler çerçevesinde soysal demokrat bir partidir’ denebilir. Deniliyor da zaten. Esasen CHP’nin en temel sorunu da budur” dedi.

ÖZERLİK ÖNERDİ

Bekâroğlu, “Kürt meselesi” ile ilgili iki radikal adım atılmasına ihtiyaç bulunduğu belirterek, “Birincisi, vatandaşlık tanımını yeniden yaparak eşit vatandaşlığı hayata geçirmek. İkincisi ademi merkeziyetçi bir idari yapı ile merkezi hükümette toplanan yetkilerin bir kısmının yerel yönetimleri devredilmesidir” ifadelerini kullandı. Mektubun “millet” başlıklı bölümünde “Tamam ‘Türk Milleti’ hiçbir zaman ırk temelinde tanımlanmadı. Ama, bundan böyle hiçbir Kürt’e ‘Türk’üm’ dedirtemezsiniz. Bunun için ‘Türkiyeli’ kavramı en doğru seçenektir” görüşünü savundu.

Bekâroğlu, ulus inşa projesinin geçmişte kaldığını da iddia ettiği mektubunda, “Dün Türkiye’nin birliği için anlamlı olan tek tip ulus inşa projesi bugün Türkiye’yi parçalamaya doğru sürüklemektedir” dedi. Kürtlerin 21. yüzyılda ayrı bir ‘milliyet” olarak tarihin sahnesine çıktıklannı görüşünü savunan Bekâroğlu şunları söyledi:

“Türkiye’de Türkler ve Kürtlerin iki halk olarak birlikte yaşacaklannı formülünü bulmak zorundayız. Bu toprakların geleneğinde tekçilik değil, çoğulculuk, birlikte yaşama tecrübesi var”.

LAİKLİKLE YENİ BİR DİN YARATILDI

Laiklik kavramının da yeniden tanımlanması gerektiğini kaydeden Bekâroğlu şöyle dedi: “Devlet, kendinin olduğu inandığı kamusal alana kayıtlar koydu, kurallar koydu, halkın düşünce ve inançlarını ifade etmesini kısıtladı. CHP, eğitimde ve yaşamın her alanında ‘özgürlükleri öne çıkarmalıdır,” Bekâroğlu şu önerilerde bulundu: “Devlet seçkinlerin, yurttaşlannın bir kısmına yaşam tarzı dayatması, inançları tercihine göre tanımlaması, devlet imkanları ile bu tamımı insanlara empoze etmesi laikliğe aykırıdır. Bir devlet partisi olarak CHP bunu yapmıştır.” CHP’nin “Camileri ahır yapmadık, din eğitimini yasaklamadık, imam hatipleri biz açtık…” şeklindeki savunmalarını AKP’nin iddialarını güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını iddia eden Bekâroğlu, “CHP, bir özeleştiri de yapıp geçmişteki yanlışlıklara ‘bunlar yanlıştı’ demeli” görüşünü dile getirdi.]

***

CHP’ye “Aranıyordun belânı buldun demekten başka çare yok! Oh olsun! Bre gafil bu mürteci adamın  yazdığı mektuptaki görüşleri on yıllarca savunan bir İslamcı olduğunu bilmiyor muydun ? Saf oğlan! Bu kadar gaflet ihanetin tek yumurta ikizidir.

Bre gafil,  İslamcının solcusu, sosyalisti, 6 Okcusu olur  mu? Bu ne cehalet, bu ne zihinsel munkabızlık!

Bu zihinsel ünlü ve tescilli mukabızlığı bildiğim için 17 Temmuz 2012 günü Aydınlık gazetesinde “CHP,  MÜSLÜMAN  SOSYALİSTLERLE  NASIL İŞBİRLİĞİ YAPACAK?” diye bir yazı yayınladım. Seni (CHP’den söz ediyorum) kaç kez uyardığım yazılardan biri! Bir kez daha oku bakalım!

[CHP,  MÜSLÜMAN  SOSYALİSTLERLE  NASIL İŞBİRLİĞİ YAPACAK?
Dünkü yazım şu cümleyle bitiyordu: “15 Temmuz 2012 tarihli Aydınlık gazetesinin 7. sayfasında “CHP gözünü Bekaroğlu’na dikti!” diye bir haber var. Gazetenin yanıldığını temenni ederim. Yoksa, “o göz” kör olur!”

Gün boyu, bu satırların ağır kaçıp kaçmadığını düşündüm. 15 Temmuz 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesini okuyunca bu kaygım geçti.

KURULTAY ÖNCESİ

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “Hizipler bitecek” demiş, “İkinci adamların önü açılmalı” demiş, “Temiz işadamları PM’ye girecek” demiş… Önemli değil! “Altı ok tartışılmaz!” demiş. Önemli! “Sosyalist İslamcılara kapımız açık!” demiş… Çok önemli!

CHP’yi  “Armut’un sapı, üzümün çöpü” bağlamında eleştir(e)mem. Bu partiyi korumam gerektiğini düşünürüm. Ancak,  kimsenin tartışamayacağı 6 oku, sosyalist İslamcılar sadaklarına (okluklarına) nasıl koyacak? İslam şeriatına biat etmiş bu insanlar laik CHP’yi içlerine sindirebilecekler mi?

“Kürt partisi HEP ile seçim ortaklığı yapan CHP’nin mandepsiye nasıl bastığını söz konusu bile etmiyorum. Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet etmeyi düşündüğü Mehmet Bekaroğlu ve İhsan Eliaçık’ı, şimdiye kadar yazıp söylediklerini, yapıp ettiklerini yazı konusu yapmıyorum.

1 Mayıs yürüyüşünde “İnşallah sosyalizm gelecek” pankartına sahip çıkmayan Müslüman (İslamcı) Sol ile mi işbirliği yapacak CHP?  29 Haziran’da yayınlanan yazımı hatırlatırım.

SOL İLAHİYAT VE İLK YANLIŞ

Unutmayalım: İslam’ın ilkelerini siyasete sokan, onu referans yapan her Müslüman artık “İslamcı”dır. Bu nedenle bu yazımda geçen Müslüman ve İslamcı sözcükleri eş değerdedir ve örtüşmektedir.

Müslüman Sol’u, Kurtuluş Teolojisi ya da Sol İlahiyat bağlamında önümüzdeki günlerde irdeleyecektim ama Kılıçdaroğlu’nun mandepsiye basmaya hazır aculluğu bu konuya biraz değinmemi gerektirdi bugün.

Ama 1 Mayıs’ta öne çıkartılan “Mülk Allah’ındır!”, “Hırsız Müslüman istemiyoruz!” pankartlarından yola çıkacağım.

Bu sloganlardan yola çıkan bir Müslümanın CHP’de işi ne? CHP’nin solculuğunun, sosyal demokratlığının, (hayal bu ya) sosyalistliğinin ilham kaynağı İslam değil ki… Somut ve nesnel gerçekler. Sağcı ya da solcu, bir birey ya da topluluk adının önüne “Müslüman” sıfatını koyduğu anda iş biter. Referansı İslam’ın ilkeleridir, Kuran’dır.  Gerçekten sol ve gerçekten laik bir parti İslam’ın ilkelerini kendisine referans yapamaz. Yapanlarla da ayni parti yapısı içinde bulunamaz! Yaparsa ve bulunursa Cumhuriyet’e ihanet etmiş olur.

İKİNCİ YANLIŞ

Bir  Müslüman sosyaliste “Gel bizimle birlikte siyaset yap!” demek  ne demek? Böyle bir davet, “Seni sosyalist yapan referanslarını da birlikte getir, onlara sahip çıkacağım!” anlamına gelir. Bir birey ya da topluluk, kuşkusuz, bir dinin ilkelerinden yola çıkarak solu ve sosyalizmi bulabilir. O zaman yapacakları ilk iş, kendileri gibi düşünen bir siyasal partiye koşmak olmalıdır. Böyle bir parti yoksa, parti kurmaları gerekir. Bunların hiçbiri olmuyorsa, bir laik partide siyaset yapmak zorunda kalmışlarsa, bu partiye Müslüman kimlikleriyle değil sadece solcu kimlikleriyle gelebilirler.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet ettiği kişiler Müslüman kimlik ve referanslarını kapının önünde bırakabilecekler mi?

ÜÇÜNCÜ YANLIŞ

Dağın taşın tapulandığı, tapusuz araziye rant gecekondusu yapıldığı bir ülkede, bir Müslüman sosyalist “Mülk Allah’ındır!” dediği anda çağın dışına düşer ve çağının çağdaşı bir politika yapamaz. Çünkü hesaplaşması Mahşer Günü’ne kalmıştır.

2012 yılında “Mülk” Allah’ın değil artık! Kimse bana “Mülk”ün İslami açıdan ne anlama geldiğini açıklamaya kalkmasın. Mülk, topraktır, arazidir, binadır, gökdelendir, fabrikadır, holdingtir, hisse senedi ve paradır! Günümüz dünyasında mülk ya bireyin ya da kamunundur! Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana sadece bireyin! Ayetlere dayanarak, yeryüzü eylemleri ayetlerin mihenk taşına vurarak solda sol  siyaset yapamazsınız. Müslümanlar ayetlere saygılı olsalardı, şeyhlerin, imamlarının tamamı solda olurdu!

GERÇEKLERE GELELİM

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet ettiği, etmeyi düşündüğü, Mehmet Bekaroğlu ya da İhsan Eliaçık genel olarak Cumhuriyet Laikliği, özel olarak  CHP için ne düşünüyor? 6 Ok için ne düşünüyor? CHP’nin gerçekleştirdiği Cumhuriyet Devrimleri için duygu ve düşünceleri ne? Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kabul ediyorlar mı? İmam-hatipler için ne düşünüyorlar: Bu okulların asıl görev ve sorumluluğu sadece din hizmetlisi, imam ve hatip yetiştirmek değil mi? İmam-hatip mezunlarına bütün üniversitelerin kapısını açmak ve Harbiyelerin kapılarını açmayı tasarlamak karşı devrimcilik ve  Cumhuriyet karşıtlığı değil mi?

CHP bu konulardaki ilkelerinden vazgeçmez ise, ne Bekaroğlu ne de İhsan Eliaçık CHP’ye gelir.

Kılıçdaroğlu, davet için, CHP lehine bir ilkesel uzlaşmayı, uzun vadeli bir evliliği değil de sadece önümüzdeki seçimleri düşünüyorsa, buna adıyla sanıyla “oportünizm” denir. Bir İslamcı Müslüman sola katkıda bulunmak, hizmet etmek için laik bir partinin ilkelerini kabul ederse dinden çıkmaz mı?

CHP, İslam konusunda hiçbir Müslümanı ikna etmek zorunda değil. Bu türden aşağılık duygularından, hurafelerden kurtulması gerek. AKP’’nin postmodern İslamî siyasetine karşı olan ve dünyevî sola gereksinim duyan bir Müslüman için CHP’den TKP’ye kadar bütün sol partilerin kapıları açık olmalı. Ancak, sol ideolojinin ve politikanın sırat köprüsünden geçtikten  ve “dinsel inancı dışında” arındıktan sonra.]

***

İçtenlikle bir itirafta bulunacağım:  CHP artık bu Cumhuriyet’e layık değil! Ama ben (huyum kurusun) ona bir kez daha iyilikte bulunacağım:  Dr.Reşit Galip’in 10-17 Mayıs 1931  tarihinde yapılan CHP Kurultayında yaptığı ve 6 OK’u açıkladığı konuşmasını günümüz Türkçesiyle yayınlıyorum. Bu yazı yitip gitmeyecek. Çünkü CUMHURİYET’İN ÜÇ FEDAİSİ adlı kitabımın :  “Dr.Reşit Galip” bölümüne girecek.

[ULUSAL ÜLKÜ PAROLASI
(“Uygarlık  safında en ileri!..Milletimizin almaya mecbur olduğu merhaleler büyüktür. Ulaşılması gereken zorunlu hedefler  çoktur. Hiç kuşkusuz bu merhaleler alınacak, en nurlu hedeflere varılacaktır. Onun için birbirimize vereceğimiz işaret: İleri! İleri! Daima ileridir!

«Gazi, Konya söylevi, 18 Ekim 1925»)

Türk ulusal ülküsünün Gazi tarafından ilkeler halinde saptanan  çözümleme ögeleri Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Lâiklik, Devletçilik ve  Devrimciliktir. Bunların hepsini birleştiren bireşimsel sonucu Türk milletinin «Uygarlık safında en ileri olmak!»  istek ve özlemidir.

En emin, en tez, en doğru ileri yürüyüş ancak en seçkin önderlerin yönetimi altında yapılabilirdi. Önderlik hakkını kökten veya anayasaların veraset hükümlerinden değil, yurt toprağı denilen karakter  örsü üstünde cefa ve mihnet çekici ile döğüle, döğüle çelikleşmiş olmaktan alan önderlerdir ki, milletlerini yönetmek  ve en çabuk ileri götürmek işinin haklı ve gerçek eri olabilirler. Türk Ülkücülüğü bu nedenle “Cumhuriyetçi“dir.

Türk milletinin refah ve saadeti için çalışmak bütün insanlığın refah ve saadetine hizmet neticesine varır. Bundan dolayıdır ki, Türk ülkücülüğü  «Milliyetçi» dir.

Türk devriminin siyasî, iktisadî ve toplumsal inançlarının kaynağı Türk halkının ortak vicdanıdır. Bu itibarla devriminin  adalet ilkesi sınıf mücadelesini reddederek bütün halkın, bütün meslek ve san’at zümrelerinin çıkarlarını uzlaştımayı benimser ve hiçbir birey, aile veya zümre için halkın genel hakları dışında  hak ve ayrıcalık  tanımaz.  Devrimin «Halkçılık» gücü  yalnız bir sınıfın organizma  zararına hacmini artıran marazî  urlar gibi şişmesini, ulusal yapı  içinde keneleşmesini, ahtapotlaşmasmı kabul etmez. Milleti bütün cihazları ve hücreleri sağlıklı, normal bir organizma  halinde ileri götürmeyi ve yükseltmeyi güder.

Türk milletini binlerce yıl şerefle tuttuğu en ileri saftan birkaç asırdır geri atan siyasî etkenlerin  en suçlusu din ile dünya işlerinin muhafazakârlık ve taassup lehine biribirine karıştırılmış olmasıdır. “Lâiklik“in  devrim ilkeleri  içinde büyük önemle yer tutmuş olması bundandır.

Devlet ve bireyin  çalışma alanları belli sınırlar içinde ayrılmakla beraber, kaybedilmiş mesafenin çabuk kazanılması için bütün Devlet  güçlerinin gerekli alanlarda yükseliş gayesi emrine ve hizmetine verilmesi zorunludur. Onun için Türk ülkücülüğü  “Devletçi”dir.

Devrimciliğin  dinç ve atılgan ruhu hasta, soysuz ve kararsız gelişimci ruhla sonsuz bir çarpışma halinde olmadıkça dünya yürüyüşünde ve milletler yarışında ön safa varmak ve onu dünya durdukça tutmak mümkün değildir. Buna inanaraktır ki, bugünkü Gazi nesli «Devrimci»dir ve bundan sonrakiler de öyle olacaklardır.

Gazi Mustafa Kemal idealizmi; bu ana yollarda fikir aydınlığı, bilgi yüksekliği, ahlâk sağlamlığı ile kuşkusuz  her milletten daha çevik, daha atılgan, daha hızlı, daha sebatlı yürünmesi demektir.

Gazi idealizmi; ilim ve san’atta, teknik kudret ve kabiliyette beden ve ruh sağlığında Türk milletini örnek millet mertebesine çıkarmak demektir.

Türk devrimini batıya veya doğuya bakarak, batıdaki veya doğudaki  sistemler  ve okullarla karşılaştırarak  hangisine uyduğunu araştırmak ve herhangi birine uydurmaya çabalamak boştur. Türk devrimi özgündür; kuram olarak başlıbaşma bir siyasî sistem, uygulama olarak  da başlıbaşma bir sistem, dinamik gelişim yeteneğine en üst düzeyde sahip  bir sistemdir.

Türk devrim felsefesi «ütopya»dan, hayalperestlikten hoşlanmaz. Bu felsefenin metodu en büyük ve en canlı hakikat olan milletin her sahada realist gözle incelemesine dayanır. Millî hayat hakikatlerine sırtını dönmüş olduğu halde millî hayata kanal açmak dâvasını güden kuramlar  ve felsefelerle Türk devriminin  kaynaşması imkânsızdır.

Ülkücü  ruhu, iyimserliği savunan  maddî hırsı, kötümserliği, bozgunculuğu topluma karşı işlenmiş ağır suçlar olarak mahkûm etmek Türk devriminin ahlâk esaslarındandır.

Türk devrim ülkücülüğünün  cennetine ancak toplumla içten ve özverili ruhla hizmet yolundan gidilir. Türk devrimcisinin hayatta ve ölümde umduğu en büyük ödül toplum  tarafından: — «Benim için çalıştı!» diye anılmaktır. Bu mazhariyete ermek için en uzun ömrü yetişmiyecek diye az bularak, en uzun günleri yetmiyor diye gecelere katarak çalışmak, gücünün sonuna kadar çalıştıktan sonra dahi görevinin emrettiği kadar çalışamamış olanların üzüntüsünü duymak Türk devrim ülküsünün en önemli ayırt edici özelliğidir. . Gazi devrimcileri zevk ve saadeti bu üzüntüde bulurlar ve bunun içindir ki, maddeci  tembel ruh Türk devrim ahlâkından kaçar.

«Uygarlık  yolunda en ileri!» ülküsü Türk kuşaklarının hayatını hor görürcesine çalışmayı savunur. Bu uğurda ölümü  savaş alanındaki ölümden daha az şeref, daha az yerinde saymaya kimsenin hakkı yoktur.

Dr.Reşit Galip]

Özdemir İnce/ozdemirince.com

Yavuz Hırsız Olarak Dinbaz Siyaset - Özdemir İnce
İstanbul Fatih Camisi’nde   CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına gelenleri düşünerek, failler için “Bunlarda Allah korkusu yok!” diye hüküm vermek, tam anlamıyla görkemli bir saçmalık olur. Bütün dinlerde, müminlerin (inananların)  büyük bir çoğunluğu Allah’tan kesinlikle korkmaz. Siyasetle uğraşanların tamamı Allah’tan korkmaz. Dinbaz siyasetçilerin Allah’ı, Kitap’ı, Peygamber’i yoktur. Tersi olsaydı, Türkiye’yi yöneten dinbaz siyasetçiler, artık taşıyamadıkları suçların faili olarak Cumhuriyet Halk Partisi ile onun liderini gösterebilirler miydi?  Dinbazlık, siyaset dejenerasyonun doruk noktasıdır, Everest tepesidir.

Yazının iyice anlaşılması için (patenti bana ait) üç tanım yapalım:

Doğal Müslüman : İslam dinini bilmediği için bir hurafe tarzı olarak Allah’tan korkar. Geceleri tırnak kesmez, külün üzerine işemez, başı açık ve ayakta su içmez, güneş battıktan sonra komşudan soğan-sarımsak istemez ve bundan dolayı, Allah’tan, Şeytan’dan ve cinlerden korkar, meleklere sığınır. Tarih boyunca, dünyanın dört bir köşesinde, Koyunca (Koyun dili) konuşan mümin sürüleri oluşturmuş olup dinbaz siyasetçilerin güdümünde yaşamışlardır.

Dindar Müslüman : Hem korkar, hem korkmaz. Kılıfına uydurur. Evinden çıkmaz, siyasete karışmaz ama dinbaz siyasetçiye tercümanlık ve taşaronluk eder.

Dinbaz Müslüman:  DİN ve İMAN’ı MASA ve  KASA’ya ulaşmak  amacıyla siyaset yaptığı için kesinlikle Allah’tan korkmaz. AKP kadrosunun tamamı Dinbaz’dır.

Allah’tan korktukları için namuslu ve adil olanların her zaman baştan çıkması mümkündür.Namus ve adalet dünyevi, dünyaya ait bir nitelik ve erdemdir. Bireyseldir! Allah korkusu, vadeli ve kredili bir korkudur. Bir suç ve günah işleyen mümin bunun bedelini gelecekte herhangi bir iyilik ve sevap işleyerek ödeyebileceğine inanır. Her şey soyut ve yapıntıdır (fiktiftir, kurgusaldır). Bundan dolayı ve bundan yararlanarak  namuslu ve adil davranmayabilir.

Oysa, insanların yaptığı yasa somuttur, vatandaşları ertelenmeyen  yaptırımlarıyla engeller ya da cezalandırır. “İyilik” ve “Kötülük” arasında birinci erdemi seçenler üzerinde kuşkusuz yasanın da bir etkisi vardır ama temel etken dünyevi ve bireysel “akıl” ve “vicdan”dır.

VİCDAN, kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlaki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir. (Vikipedi) Bu tanım eksik ve belirsiz bir tanım. Oysa Fransızca tanımda VİCDAN ile BİLİNÇ ‘in eşanlamlı olduğu yazıyor. Bilinçsiz bir vicdan olmaz. Bilinçsiz vicdan geleneklere dayanır. Geleneklerin sınırları dışında, yeni durumlar karşısında apışıp kalır. Bilinçsiz vicdanın siyasal bilinci yoktur. Oysa insan varlığının en önemlı ve en vazgeçilmez niteliği bilinçtir. Bilincin Fransız kaynaklarındaki tanımı şöyle:  “BİLİNÇ, kendi varlığını algılama, özdeşleşme, düşünme ve  uyumlu davranmak yeteneğidir Hissetme ve kendini, başkasını ve dünyayı bilme biçimidir. Bu anlamda, deneyimlerimizin öznel değerlendirilmesi ile gerçekliğin nesnel algılanmasını kapsar.

Görüldüğü gibi BİLİNÇ yüksek bir entellektüel düzeyi ifade eder. Bilinçsiz AHLAK da olamaz.

***

Geçenlerde, Ahmet Hakan, CHP lideri Kılıçdaroğlu’na “Halk için bunca olumlu program ve önerileriniz var ama seçmen size neden % 25’ten fazla oy vermiyor?” diye soruyordu. Ahmet Hakan, sanırım, vicdan ile bilinç arasındaki sıkı ilişkiyi bilmiyor ya da Kılıçdaroğlu’nu tahrik ediyordu. Kılıçdaroğlu, kuşkusuz, CHP’ye oy vermeyen seçmenleri bilinçsiz oldukları için nesnel gerçekleri değerlendirecek vicdana sahip olmayan “ilkeller” olduğunu söyleyemezdi ama benim söyleyip yazmam için hiçbir sakınca yok.

AKP, içgüdüsel olarak, kendine oy veren yığışımın kendi gerçekliğinin, dünya gerçekliğinin bilincine sahip olmadığını biliyor ve bunu sömürerek yararlanıyor. Bilinçsiz yığışım, kendisine yalan söylendiğini bile bile, küçük çıkarlar karşılığı olarak AKP’ye oy veriyor. Böyle bir yığışım için en yüksek değer hurafeye dönüşmüş dinsel inançtır. Bu hurafe-dinin kendisini iğdiş ettiğinin farkında bile değil. Bunu çok iyi bilen AKP ve liderleri işte bu nedenle bunca pervasız. Bu nedenle, yalan söylerken hiçbir kaygıları yok.

Bir AKP iktidarı  ki yaptığı yolsuzluklar ayyuka çıkmış, ama seçmeni bu durumu çok doğal karşılıyor. Çünkü içeriğini bilmediği dinden başka dünyevi bir değerler ve ahlak sistemine sahip değil.

Düşünsenize, AKP iktidarının 14’üncü yılını yaşıyoruz, maaşallah, çevremizdeki bütün dost ülkeleri düşmana çevirdi. Suriye’nin mahfına sebep oldu, 3 milyon Suriyeliyi başımıza (Ensar uydurmacasıyla) bela etti. İŞİD diye bir vebayı kendi elleriyle besledi.PKK’yı kendi elleriyle büyüttü. Daha sonra da PKK’ya ders vermek için kasabaları, ilçeleri, kentleri dümdüz etti. PKK ile masaya oturup dalavere çevirirken kimseye danışmadı. Terörü kendi elleriyle besledi. Sonunda faturayı CHP’ye fatura edecek kadar pervasızlaştı. Çünkü, AKP ile AMPUL partisinin aynı parti olduğunu bilmeyen yığışımdan hiçbir tepki gelmeyeceğini iyi biliyor. Ve kasıla kasıla bu yığışıma saygı gösterilmesini istiyor. Ve R.T.Erdoğan “mahşere kadar”  mücadele edeceğini ilan ediyor. “Mahşere kadar mücadelenin anlamı “mahşere kadar şehit gelecek” değil mi? Bunu söylerken hiç korkusu yok, çünkü cevabı hazır: “Memleketin bölünmesini mi istiyorsunuz?”

Hayır ama sizin uyguladığınız siyaset ülkeyi bölüyor.

Durmadan büyük projelerden, havaalanlarından, köprülerden söz ediyorlar. Ama Devlet büyük projeler, havaalanları, köprüler temeli üzerinde durmaz  Devlet, hukuk temelleri üzerinde durur, ama bu ülkede artık hukuk yok. Cami avlusunda Kılıçdaroğlu’nun ayaklarına atılan kurşun R.T.Erdoğan’ın, Başbakan’ın (adı aklıma gelmiyor) ayaklarına atılsaydı, fail ossaat orada infaz edilirdi.

Bu konu, kitap olacak kadar doğurgan ama ben burada kesiyorum.

TBMM eski başkanlarından Hüsamettin Cindoruk 9 Haziran 2016, perşembe akşamı, HALK TV’nin “Köyün Delisi” programında, “Atatürk her zaman kazanır, her zaman kazandı. Tecrübeyle sabittir!” diyordu.Doğrudur! Ama insanlarımızın öteki yarısında da BİLİNÇ eksikliği var. CUMHURİYET, bir yavuz hırsız olan dinbaz siyaseti bozguna uğratamazsa sen sağ ben selamet.

***

Son Kutsal Kitap ve son  Peygamber inancı müslümanların ebedi trajedisi ve yaşadığı çağla uyumsuzluğunun ve bozguna uğramasının nedeni olmuştur. Bu nedenle benmerkezci ve anarşik zihniyete sahiptir. Sorunlarını gerçek dünyanın gerçeklerini ve doğrularını reddederek çözümlemek zorundadır. Kendi zihniyetine uymayan şeyler, olgular, gerçekler, evrimler, değişimler, devrimler yanlış ve batıldır. Örneğin Kabe yönünde namaz kılma zorunluluğunun putperestçe bir inanç olabileceğini kabul etmesi olanaksızdır. Çünkü biçimcidir. Dinin özüyle ilgilenmez. Tıpkı “son olmak” ütopyası gibi bu  biçimcilik de onu kötürüm etmiştir. “Son olmak”ın programında, müfredatında olmayan her şeye karşı uyumsuz ve bağımsız  davranmak özgürlüğüne sahip olduğunu sanır. Bu nedenle çağının etiğiyle  çelişen bir ahlaka sahip olmak rahatsız etmez onu.  Son din ve peygamberin mensubu olduğu için onun ahlakı da ebedi ve son ahlaktır. Köle olarak yaşamaya razıdır yeter ki  farazi  (varsayımsal) dinini bir ütopya olarak yaşayıp uygulayabilsin. Müslüman dünyasındaki yaygın ve meşrulaşmış ahlaksızlığın ve sapkınlığın kaynağı işte bu farazi ve ütopik inançta bulunuyor. Bir “İmam ve Hatip” olan Ahmet Hakan işte bu nedenlerledir ki CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun karşısında “İyi de oyunuz neden % 25’in üzerine çıkmıyor?” diye horozca soru sorabilmektedir.

Bu son paragrafta tasvir etmeye çalıştığım toplumsal bağlam içinde, AKP zihniyetinin kendine özgü bir etik, ahlak, hukuk, adalet, iyilik ve kötülük ilke ve kuralları ve de bunları yorumlayan, fetva veren dinbaz, yobaz, madrabaz ulema, imam ve hoca kadrosu var. Bu kural ve ilkelerin evrensel olmamasının hiçbir önemi yoktur onun için. Evrensel ahlakın hırsızlık ve yolsuzluk saydığı şeyler onun farazi değerler dünyasında hırsızlık ve yolsuzluk değil. AKP ile seçmeni arasında böyle bir klan ilişkisi var. AKP’nin her şeye karşın seçim kazanmasının hikmeti işte budur.

***

Ahmet Hakan 6 Haziran 2016 tarihli Hürriyet Gazetesi’de tuhaf  bir şekilde ve insan çatlatırcasına:  “REZA ile ilgili olarak diyeceğim şudur: Amerika’nın bütün savcıları elbirliği edip Reza üzerinden Tayyip Erdoğan’ı alaşağı etmeye kalksa…

Zerre kadar bir etkileri olamaz.

DİPLOMA ile ilgili olarak diyeceğim şudur: Kanıtlanmadı ama şu diplomayla ilgili ortaya atılan tüm iddialar, sonuna kadar kanıtlansa bile…

Zerre kadar bir etkisi olamaz.

Ey muhalifler! Olmayacak dualara amin demekten ne zaman vazgeçeceksiniz?” diye yazıyordu.

Gazeteci denen adam saçma da sadece olsa soru sorar; yazar ise  sorulan bütün sorulara cevap arar. Sabahtan bu yana AKP seçmenin neden geçirgen olmadığını (impermeable)  yazıyorum. Gerçirgen olmadığı için gerçeklerden etkilenmez. Hic de övünülecek bir nitelik değil. Utanç verici!

***

[ERDOĞAN, ‘GEÇERSİZ EVRAK’LA CUMHURBAŞKANI OLMUŞ (Mustafa Mutlu, Aydınlık gazetesi, 12 Haziran 2016)
Yüksek Seçim Kurulu, Cumhurbaşkanı’nın diploması konusunda nihayet sessizliğini bozdu. Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığına aday olurken verdiği diplomanın noter onaylı örneğini açıkladı.

Ancak bu açıklama tartışmaların  bitireceğine, kuşkuların daha da artmasına yol açtı. Çünkü:

Marmara Üniversitesi Rektörü bir süre önce bir açıklama yaptı ve Erdoğan ’ın diplomasının aslını kaybettiğini, bu yüzden 2011’de kendisine DUPLİKATA (yeniden düzenlenen imzasız diploma örneği) verildiğini söyledi.

Bu durumda yasalara ve yönetmeliklere göre, bu konudaki diğer tüm eski belgelerin hükmünü yitirmiş, yani kullanılamaz hale gelmiş olması gerekir.

Yani Erdoğan’ın, 2014’teki Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ne katılmak için vermesi gereken diploma 2011’de aldığı, “Duplikata…”

Oysa o, 2011’de geçersiz kılınan eski diplomanın 1995’teki noter onaylı örneğini bir başka noterden bir daha örnek çıkartarak YSK’ya vermiş…

Üzerine basa basa söylüyorum:

Erdoğan’ın YSK’daki diploma örneği, “yasal geçerliliği” olmayan, hükmünü kaybetmiş bir “kağıt parçasından ibaret…

Böylece YSK’nın bunca zamandır açıklama yapmamasının nedeni de ortaya çıkmış oldu:

Çünkü “suyunun suyu” ve geçersiz bir belgeyi kabul ederek görevi ihmal suçu işlenmiş…

Okunan okul ile diplomanın verildiği üniversitenin farklılıkları, tarihler konusundaki çelişkiler ve diğer tüm kuşkular bir yana…

Erdoğan’ın “geçersiz” bir evrakla “cumhurbaşkanı” olduğu ortada…

Takdir kamuoyunun!]

***

Kamuoyu kamuoyu olsa, halk gerçekten bilinçli halk olsa, adalet kurumu gerçekten adalet dağıtsa, yasal geçerliliği olmayan diplomayla cumhurbaşkanı olan kişi, bu ünvanını kaybeder; bu işte sorumluluğu olanlar çoktan hapis damına girerdi.

***

13 Haziran 2016 tarihli Sözcü gazetesinin birinci sayfası manşeti şöyle:

[“Yıllarca haine yüz verdiler, şimdi muhalefeti suçluyorlar: YAP YAP, ÇAMURU MUHALEFETE AT! İktidar “açılım adı altında PKK’ya öyle tavizler verdi ki; bedelini bugün askerimiz, polisimiz canıyla ödüyor… AKP, şimdi sorumluluktan kaçıyor ama millet, hafızasına kazınan ihanet adımlarını unutmuyor. İŞTE ONLAR:
-Habur’da 34 teröristi, çadır mahkemesi kurup affettiler, onlara şov yaptırdılar.

-Oslo’da PKK elebaşlarıyla devleti “pazarlık masası”na oturttular.

-HDP milletvekillerinin, İmralı’dan Kandil’e mesaj taşımasına izin verdiler.

-Apo istediği için “Andımız”ı yasakladılar… T.C.’yi ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü indirdiler.

-Askeri kışlaya, polisi karakola kapattılar. Haine (karşı) operasyon için izin vermediler.

-PKK’nın Güneydoğu’yu cephaneliğe çevirmesine, sözde asayiş timi kurmasına, kışladaki Türk Bayrağı’nı direkten indirmesine seyirci kaldılar.

-Bebek katili Apo’ya “sıkılmasın” diye plazma TV verdiler… “Yalnız kalmasın, ping-pong oynasın” diye yanına PKK’lı mahkum gönderdiler. “Devletle işini halletsin” diye sekretarya kurdular.

-Apo’nun sözde barış mesajını Nevruz zamanı Diyarbakır’da okuttular. Bunu yandaş kanallarda canlı yayınlattılar.

-Erdoğan, Kürt şarkıcı Perver’le, peşmerge başı Barzani’yle ve HDP’lilerle kol kolaydı.

-Son olarak Apo’yla vardıkları ihanet mutabakatını, Dolmabahçe’de Atatürk tablosunun altında halka açıkladılar.]

Amma ve lâkin bütün suç CHP ve Kılıçdaroğlu’nda! (İMİŞ !…)

***

Ey ahali, bu ne iştir?

AKP iktidarı ele geçirdiği 2002 yılından bu yana, yandaşlarını yemlemek için sadece bina,ve yol yapmaktadır. Cumhuriyet’in 70-80 yılda yarattığı bütün sanayi kurum ve kuruluşların neredeyse tamamını (aralarında stratejik kuruluşlar da olmak üzere) yabancılara satıp eline geçen parayı kumara bastı. Ekonomi 14 yıldır yerinde sayıyor. zenginler ve fakirler hızla artıyor.Ülke sadece kara para sayesinde ayakta kalmakta. AKP’liler din ve imanı kullanarak masa ve kasayı ele geçirdi; hayatları boyunca sadece şehir hattı vapurlarına binmiş kasaba uşakları birkaç yıl içinde armatör olup filolara kumanda etmeye başladılar. Süslümanlaşan ümmi ve uçkuru gevşek müslümancılar sapkınlıklarıyla temayüz ettiler.

Sayelerinde, karada, denizde, havada memleketin  tek bir dostu kalmadı  ve buna değerli yalnızlık madalyası taktılar. Başyüce R.T.E.’in ün ve şöhreti (aynı anlama gelmelerinin bir sakıncası yok) Arabistanlara, Afrikalara sınır tanımadan yayıldı. İngiliz’in  Kraliçası, Coni’nin başkanı, Fransız’ın yarım başkanı, Alaman’ın madaması Akkondu külliyesine yatıya gelmek için randevu kuyruğuna girdi.

Bu kadar yalanla başa çıkmanın olanağı yok, çünkü alıcısı hödük çok mu çok! O hödüklerdir ki Akkondu’da kendilerini oturduğunu sanırlar. O hödüklerdir ki Ampul Partisi’ne oy verirler de AKP’ye zırnık koklatmazlar.

Sayelerinde melmekete kıran girdi, melmeket yılkı atına döndü. “Ne olacak melmeketin hali?” diye soran idraksiz âdem çok ama aklına sahip çıkıp “ortak akıl”a isyan eden yok!

Benden bu kadar! Yazıyı siz tamamlayın!

Özdemir İnce/ozdemirince.com

14 HAZİRAN 2016

Bir kez daha “Yaşasın Cumhuriyet”! - Özdemir İnce

Şimdi hesaplaşma zamanı! Geçen yazımızdan bir alıntı yaparak bugünkü yazımızı takdim edelim: “Sami Selçuk’un, Adam Sanat dergisinin ekim 2004 sayısında yayımlanan “Laiklik” başlıklı yazısına birkaç itirazım var. Sami Selçuk’un Yargıtay Birinci Baş­kanı olarak laiklik konusunda yaptığı konuşmalara, yayımladığı yazılara itirazım çok daha fazlaydı. Örneğin, İkinci Cumhuriyetçilerin ve İslamcıların laik cumhu­riyeti ve savunucularını aşağılamak için kullandıkları laikçilik sözcüğünü artık kullanmıyŞimdi hesaplaşma zamanı! Geçen yazımızdan bir alıntı yaparak bugünkü yazımızı takdim edelim:

“Sami Selçuk’un, Adam Sanat dergisinin ekim 2004 sayısında yayımlanan “Laiklik” başlıklı yazısına birkaç itirazım var. Sami Selçuk’un Yargıtay Birinci Baş­kanı olarak laiklik konusunda yaptığı konuşmalara, yayımladığı yazılara itirazım çok daha fazlaydı. Örneğin, İkinci Cumhuriyetçilerin ve İslamcıların laik cumhu­riyeti ve savunucularını aşağılamak için kullandıkları laikçilik sözcüğünü artık kullanmıyor. Artık kullanmadığı bir başka sözcük de sekülarizm, anglo-sakson sekülarizmi… Eskiden anglo-sakson sekülarizmini demokrasiye daha yakın bu­lur, Türkiye’nin Fransız tarzı laikliği bırakıp ABD sekülarizmine geçmesini salık verirdi.

Sami Selçuk’un bu türden düşüncelerinin yer aldığı “1999-2000 Adlî Yılı Açış Konuşması” metnini Adam Sanat’ta yayımladığım bir yazı ile eleştirmiştim. Söz ko­nusu yazı daha sonra Yaşasın Cumhuriyet (Telos Yayıncılık, 1999) adlı kitabımda önsöz olarak yer aldı.”

 Bu insanlar Cumhuriyet’e, onun devrimlerine karşı neden bu denli zalim oldular? Düşmanlıktan mı? Mümkündür! Mükemmeliyetçilikten (!) mi? Mümkündür? Ailevî ve aşiretî  kuyruk acısından mı? Mümkündür! Titizlikten (!)  mi? O da mümkündür! Malumatfuruşluktan mı? O da mümkün!  Düşünsel ayrılıktan mı? O da mümkün!

 Ama şimdi hesaplaşma zamanı: Delillerin yok edilmesine ve unutturulmasına izin veremeyiz. “Dün dündür, bugün bugündür”e göz yumamayız.  Herkes bahşişiyle birlikte hesabını ödeyecek!

 Ama şimdi hesaplaşma zamanı: Çok ağır da olsa, artık tutumlarını, “işgalciyle işbirliği yapmak” olarak tanımlamak zorundayız.

Bu insanlar “Requiem”de yer alamazlar.

 Kuru deriden bal çıkartmıyorum. “Neden böyle oldu, bunlar başımıza neden geldi?” sorularına cevap bulunmasına yardımcı olmaya çalışıyorum: Diktatörlerin bugünkü türedi ve sözde düşmanları geçmişteki dostlarıdır. Onların yardımı olmasaydı diktatör olamazdı.

 Bu adamlar, 90’lı yıllardan itibaren “Laikçi!” diye sıfatlandırarak benimle dalga geçmişlerdi. Şimdi benimle aynı fotoğrafta yer almalarına izin veremem!

Özdemir İnce

11 Mayıs 2016

 ***

 YAŞASIN CUMHURİYET (ÖNSÖZ YERİNE)[i]

Yargıtay Birinci Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk’un “1999-2000 adlî yıl açış konuşması”nın metnini, konuşmacıyı resmî ve akademik ünvanlarından arındırarak, Adam Sanat dergisinde zaman zaman yazı yayımlamaktan hoşlanan bir aydının ürünü olarak okudum.

Sami Selçuk olay yaratan konuşmasında Atatarkçülüğün türleri, çağcıl demokrasi, çoğulculuk, kültürel kimlik, yansız devlet, özgür halk, hukuk, güçler ayrılığı, bağımsız yargı, hukukun üstünlüğü vb. konularda çok yeni, şaşırtıcı ve öncü düşünceler ileri sürmüyor. Söyledikleri, 1960’tan, özellikle de 12 Eylül 1980’den bu yana, Türkiye’de başta sol olmak üzere değişik kesimler tarafından savunulan düşünceler. Laiklik konusunda söyledikleri de yeni değil. «”İyi niyetliler bölücülere ve gericilere istemeden çanak tutuyor” biçimindeki komik ve çirkin teknik bir kez daha devreye sokulmaz»[ii]

türünden eleştiri kırmayı amaçlayan kurnazlıkları ciddiye almadan, Sami Selçuk’un Türkiye laikliği çevresindeki söylediklerinin II. Cumhuriyetçi ve ıslamî kesimlerin düşünceleriyle örtüştüğünü çekinmeden söyleyebiliriz.

Sami Selçuk bu konuşma metnini, her zaman yapmak inceliğini gösterdiği gibi unvanlarını kullanmadan, sadece “Sami Selçuk” imzasıyla Adam Sanat dergisinde yayımlanmış olsaydı, daha önce yayımladığı yazılarda olduğu gibi basının ilgisini çekmez, belki benim gibi birkaç yazarın eleştiri yazılarına konu olabilirdi. Demek ki konuşmanın ilgi uyandırıp tepki çekmesi, çok özel bir günde ve bir unvan altında yapılmış olmasından kaynaklanıyor.

Ben, bu yazımda, Yargıtay birinci başkanının ve doçent doktorun değil, benimle aynı dergide yazılar yayımlayan bir aydın yazarın, sadece laiklik, cumhuriyet ve demokrasi üçgeninde odaklanan düşüncelerini eleştireceğim.

Sami Selçuk, kendi deyimiyle, “üstünlüğün hukuku”nun egemen olduğu Kara Avrupası ülkelerini değil, “hukukun üstünlüğü” ilkesinin egemen olduğu Anglosakson ülkelerini beğeniyor. Ve “ışte Türkiye’nin talihsizliği, hukukun üstünlüğünün yeşerdiği ülkeleri değil, hukuk devletinin uç verdiği ülkeleri örnek almasıyla başlıyor. Demokrasimiz tökezlendikçe, dünya üstümüze geldikçe, kendi konumumuzu Anglosakson demokrasilerine göre değil, ufuk daraltarak Fransız Cumhuriyeti’ne göre değerlendiriyor, ülkemizi aklamaya çalışıyoruz” diyor.

Sami Selçuk, konuşmasının 32. sayfasında Türkiye’nin durumunu şöyle betimliyor:

Türkiye Batı’ya en yakın ülke. Ama, feodal yapıdan sıyrılma, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi ortak kültürünün dışında kalmış. Bireyleri, özgürlükçülük, çoğulculuk, eşitlik, demokrasi, sekülerleşme, laiklik gibi kavramlara yabancı kalmış. Ödünç aldığı evrensel/küresel kavramların içlerini boşaltıp kendince doldurmuş.

Aslında, Sami Selçuk’un konuşmasının bu cümleyle bitmesi gerekiyor: feodal yapısını sürdüren, Batı’nın büyük oranda ortak geçmişini oluşturan Rönesans, dinsel Reform, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi’ni yaşamamış bir ülkenin bireylerinin, bunları yaşayıp biriktirmiş toplumların bireylerine benzememesi çok doğal. Böyle bir durumda, “Böyle bir ülkede ne cumhuriyetin, ne demokrasinin, ne de hukukun üstünlüğünün sözü edilebilir” deyip kürsüden inmek gerek. Ama Sami Selçuk böyle davranmıyor, Türkiye’yi birçok bakımdan eleştiriyor. Demek ki Türkiye her konuda bir şeyler yapmış, iyi ya da kötü bir şey üretmiş.

Sami Selçuk, konuşmasının 33. sayfasında “Cumhuriyet yönetimine en yakın rejim olan demokrasi, onu kazanarak onun üzerine kurulması gerekirken, demokrasi ile cumhuriyet sanki karşı karşıya. Demokrasi cumhuriyeti yönlendirecek yerde, cumhuriyet demokrasiyi yönetiyor. Cumhuriyet epistemolojisinden demokrasi epistemolojisine geçişin sancıları bir türlü dinmiyor, bitmiyor” diyor.

Cumhuriyet yönetimine en uygun (“yakın” değil) rejimin demokrasi olduğunu anladım da cümlenin gerisini anlamadım. Anlamamamın nedeni benim yetersizliğim değil, cümlenin bulanıklığı. Ancak, anladığım kadarıyla, Sami Selçuk bir bakıma haklı. Ama haklı olmak yetmez, sorunu da doğru tanımlamak gerekir: Türkiye’de olanlar Batı toplumlarında olanların tersine gelişmiş; Batı toplumlarında (hepsinde değil bir kesiminde), toplumların nesnel ve öznel koşulları sonucunda ortaya çıkan demokrasi rejimi kendisine en uygun yönetim biçimi olarak cumhuriyeti seçmiş. Türkiye’de ise durum tersine: önce, bir antiemperyalist kurtuluş savaşından sonra ve altı yüzyıllık bir monarşinin kalıntıları üzerinde bir cumhuriyet kurulmuş ve bu cumhuriyet demokrasiyi oluşturmak görevini üstlenmiş. Ters bir durum, ama tarihsel bir zorunluluk ve bir gerçek. 1950’den sonrası için söylemem, ama Kemalist Cumhuriyet 19231950 arasında demokrasiyi kurmak için ciddi ve içten bir çaba göstermiş. Batı toplumlarının bin yıllık toplumsal mücadeleler tarihini doğal olarak bilmesi gereken Sami Selçuk’un demokrasinin ha deyince kurulmadığını bilmezden gelmesi çok şaşırtıcı. Kendisinin Anglosakson demokrasisini Kara Avrupası demokrasisine yeğlediğini dikkate alacak olursak, birbirine epeyce benzer gelişim süreci yaşamış olan bu toplumların, en azından, neden iki tür demokrasi ürettiklerini merak etmemiz gerekiyor. Bir başka soruyu da sormak zorundayız: başta Fransa olmak üzere Kara Avrupası toplumları neden Anglosakson demokrasisinin bir benzerini üretememiştir? Üstelik bu toplumların toplumsal gelişim tarihleri aşağı yukarı birbirine benzemekte. Ama benzemeyen yanları da var.

Sorunu daha iyi kavramak için, isterseniz, tarih içinde bir yolculuk yapalım:

ıngiltere’de Magna Carta’ya (Büyük Ferman) kadar gitmemiz gerekiyor. Bilindiği gibi, Kral Yurtsuz John tarafından, başkaldıran ıngiliz baronlarına haklar tanımak üzere, haziran 1215’te çıkartılan bu ferman ilk anayasal belge sayılmış ve ıngilere’nin temel özgürlüklerinin simgesi haline gelmiştir. Ama burjuva demokrasisine kavuşmak için ıngiltere daha yüzyıllar bekleyecektir. Sami Selçuk’un mantığını kendimize yol gösterici yaparsak, kendi temel özgürlüklerini gündeme getirecek 1789 devrimini yapmakta 574 yıl geciken Fransız burjuvazisini suçlayabiliriz.

Ne yapalım ki, Fransa’nın Ulusal Kurucu Meclisi (9 temmuz 1789  30 eylül 1791) ınsan Hakları Bildirgesi’ni yayımlamak ve bir tek yasama meclisi ile bedelli seçim sistemine dayalı liberal ve burjuva bir anayasa yapmak için, ülkelerinin kendine özgü koşulları gereği, 574 yıl gecikmiştir.

Burada, Avrupa’nın öteki ülkelerinin durumunu inceleyecek değiliz. Ama buna karşın, örnek olarak ıngiltere, Fransa ve Almanya gibi toplumların ve bunların devlet örgütlerinin yerel Kiliselerine ve Roma’da bulunan Papalık’a karşı verdikleri mücadeleye kısaca göz atmamız gerekmektedir. Çünkü bu mücadelenin tarihi tek tek bu ülkelerin demokrasiye geçiş tarihleridir.

Fransa’da XIV. yüzyılın başında başlayan Kilise karşıtı mücadele, 2 kasım 1789’da Kilise’nin mallarına ulus adına el koymayla yeni bir evreye ulaştı.

Kral VIII. Henry, Papa VII. Clemens’le bozuştuktan sonra İngiltere Kilisesi bağımsızlık kazandı. Kral, karısı Aragonlu Catherine’den boşanmak istemiş ve papa buna karşı çıkmıştı. Bunun üzerine kral, kendini ıngiltere Kilisesi’nin yüce yöneticisi ilan etti (1534 Egemenlik Yasası). Ama Anglikan Kilisesi’nin kuruluş mücadelesi devam etti.

Almanya’da, Romalılar kralı olan Bavyeralı Ludwig’in (öl. 1347) papa tarafından aforoz edildiğini biliyoruz. İşte Papalık iktidarına karşı mücadele veren Alman prenslikleriyle ilgili küçük bir örnek:

Mücadele, yerel devletlerin Papalık iktidarına karşı verdikleri mücadelelerle sınırlı değil. Almanya’da Otuz Yıl Savaşı (16181648) tipik bir din savaşıdır. Otuz Yıl Savaşı’yla salgın hastalıkların kırıp geçirdiği ülkede, kırsal nüfusun yüzde 40’ı, kentsel nüfusun yüzde 30’u yok oldu. Mezheplere ve tarikatlara bölünmüş Alman toplumu yüz yıl süren din savaşlarından sonra bir ölçüde hoşgörüyü tanıdı, ama Alman Protestanlığında tarikatların gücü eksilmedi. Öte yandan Alman demokrasisi ancak ıkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kuruldu.

XVI. yüzyılda şiddetli din savaşları Fransa’yı kırıp geçirdi. Tarafların birbirlerine dönem dönem üstünlük sağladıkları bu savaşlar, SaintBarthélemy Katliamı’yla (1572) doruk noktasına ulaştı.

Avrupa tarihinin bin yılı köylü ayaklanmalarıyla, din savaşlarıyla, sınıf mücadeleleriyle doludur. Avrupa demokrasisi ve laikliği bu kanlı mücadelelerin ürünüdür ve her ülkenin özel niteliklerini taşımaktadır. Bu mücadelelerin sonunda Anglikan ıngiltere sekülarizmi, Katolik Fransa ise laikliği keşfetmiştir. Bu nedenle, Anglosakson sekülarizmini Fransız laikliğine tercih etmeden önce, tarihin determinizmini de düşünmek gerekir. Fransız Katolik toplumu Anglosakson tarzı bir sekülarizm yaratamazdı. Aydınlanmayı yaratmış, zihninde bunca büyük filozof ve düşünürü barındıran Fransız kültürü aklını başına toplayıp biraz gecikmeyle de olsa, şimdi neden Anglosakson demokrasisini kendine örnek almıyor? Bu türden soruların yanıtı tarihin içindedir. Dinsel reform geçirdiği için Protestan olmuş toplumlara özgü özellikleri, Calvin’e karşın reform geçirdiği pek ileri sürülemeyecek bir toplumda (Fransa’da) aramak düşünsel ciddiyetle bağdaşmaz. Ancak, bunun böyle sürmeyeceği söylenebileceği gibi, gelecek konusunda bilicilik yapmak da olanaksızdır.

Sami Selçuk’un, yazımın başında andığım cümlesine dönelim: “Türkiye’nin talihsizliği, hukukun üstünlüğünün yeşerdiği ülkeleri değil, hukuk devletinin uç verdiği ülkeleri örnek almasıyla başlıyor.” Sanki Türkiye, Anglosakson modeli ile Fransız modeli arasında seçim yapmak için yazı tura atmış gibi. Oysa bu seçimin gerekçesini birkaç sayfa sonra (44. sayfa) kendisi açıklıyor: “Kurtuluş Savaşı’nda din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının, o dönemde dini denetim altında tutmaları anlaşılır ve gerçekçi bir tutumdur.”

Atatürk ve arkadaşlarının yazı tura atmadıkları ve Kurtuluş Savaşı’nda çok çektikleri için Fransız modelini seçmedikleri çok kesin. Çağının evrensel kültürünü özümsemiş ve yüksek düzeyde tarih bilinciyle donanmış Mustafa Kemal ile entelektüel düzeyleri epeyce yüksek olan arkadaşlarının, beğenmedikleri ve eleştirdikleri Osmanlı toplumunu ulusal ve çağdaş bir topluma dönüştürecek gücün nasıl bir güç olduğunu falcıya sormadıkları da kesin. Osmanlı Ortaçağ toplumunu dönüştürecek gücü ararken, Anglosakson demokrasisinden ve sekülarizminden habersiz olduklarını kim ileri sürebilir? Hele Amerikan mandasını önerenler varken. Onlar Ortaçağ topluluğunu çağdaş topluma dönüştürebilecek “öğretmen devlet”i arıyorlardı ve bunun örneğini Fransa’da buldular. Söz konusu toplum Anglosakson demokrasisiyle hiçbir yere varamazdı. Onların kurdukları devletin şekli öğretmen cumhuriyettir. Anglosakson sekülarizmi bu cumhuriyete destek değil köstek olacağı için, Aydınlanmacı pozitivist düşüncenin ürünü olan Fransız usulü laikliği bilinçli olarak seçtiler. Bu seçimlerinde yanılmış olduklarını ileri sürmek, Osmanlı toplumunun ve ıslam’ın özellikleri dikkate alınınca, epeyce hafiflik olur.

Bir başka önemli nokta: Cumhuriyet’in ulaştığı olumsuz sonuçlardan ve ülkenin boğazına kadar battığı sorunlardan Kemalizmi ve Kemalist Cumhuriyeti sorumlu tutmak için onlara karşı tarafsızlığı yitirmek gerekir. Kemalizm ve Kemalist Cumhuriyet 14 mayıs 1950 günü Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle sona ermiştir. Günümüzün demokrasi bozgununun sorumlusu “toprak ağası, taşra mütegallibesi ve aşiret reisi” kökenli, dinci ve anti laik merkez sağ ile milliyetçi ve ıslamcı sağdır. Demokratik cumhuriyeti ancak laik burjuvazi ile laik işçi sınıfı kurabilir.

Sami Selçuk, konuşmasının 44. sayfasında şöyle diyor:

Fransız laikliği, daha doğrusu laikçiliği, kendi aşırılığı tarafından bozguna uğratılmıştır. Çünkü çığırından çıkmış bir laiklik, kendi içinde bir “kendini yıkma” tohumu taşır.

Bu cümlede, bir ABD’li siyaset bilimciyi, Zbigniew Brezinski’yi tanık tutuyor. Amerikan tarzı bir toplum ideolojisinin bakış açısı içinde Fransız laikliğini ancak böyle eleştirirsiniz. Fransız tarzı laikliği Fransız düşünürler, felsefeciler eleştirmiyor mu? Kuşkusuz eleştiriyor. Ama Fransız toplumuna sorun bakalım, bağnaz Katolikler dışında, ülkelerinin laiklik anlayışı için olumlu mu yoksa olumsuz mu düşünüyorlar? “Olumlu düşünüyorlar” yanıtından emin olmasaydım böyle bir soru sormaya cesaret edemezdim. Anglosakson sekülarizmi ve demokrasisi her türlü eleştirinin üzerinde mi? Kim demiş!

Sami Selçuk şöyle diyor:

“Benim için iki Fransa var. Biri giyotinli, anayasasını insan derisiyle kaplamış, Baudelaire’i cezalandırmış, yargı öncesi insanları giyotine gönderen Savcı Foulquié’yi çıkarmış Jakoben Fransa. Ben bu Fransa’nın karşısındayım. Öbürü Descartes’ın, Montesquieu’nün, Voltaire’in, Balzac’ın, Sartre’ın, Camus’nün, Foucault’nun, Lyotard’ın, Lacan’ın, Morin’in, Baudrillard’ın Fransa’sı. Benim sevdiğim bu ikinci Fransa’dır.”

Aklı başında hangi aydın bu cümleye karşı çıkar? Kimse! Ama bu cümlede akıl almaz bir sığlık var: mukayese yapmak için geçmişi bugüne taşıyamazsınız. Sami Selçuk’un karşı olduğu birinci Fransa ikinci Fransa’yı yaratmıştır. Aynı yöntemi Anglosakson toplum ve siyasetine uygulayan biri, hiç yorulmadan şu soruları sıralayabilir Sami Selçuk’a: “Amerika’nın yerli halkını kim kırdı, bu halkı günümüzde özel bölgelerde yaşamaya mahkûm eden kim? Afrika kökenli vatandaşlarına ırk ayrımcılığını kim uyguladı ve uygulamakta? Haklarını arayan işçileri kim yaktı? Mafya adalet örgütü işbirliği hangi ülkede? Hangi ülkede ikili alternatif çoğulculuk sayılıyor? Hangi ülke şair Ezra Pound’u önce demir kafeste güneş altında tutup sonra tımarhaneye kapattı? Romancı Henry Miller’in yapıtlarını hangi ülke yasakladı? Oscar Wilde’ı eşcinsel diye kim zindana kapattı? ıkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünist avcılığını hangi ülke yaptı?”

Bu soruların ve benzeri yüzlerce sorunun yanıtını Sami Selçuk elbette biliyor. Yansız ve iyi niyetli bir yazar, nalıncı keseri gibi her şeyi kendine yontmaz. İki Fransa’yı karşılaştırarak inandırıcılığını yitiriyor Sami Selçuk.

Sami Selçuk, “Cumhuriyette devlet dinden etkilenmez. Demokraside devlet dinden, din devletten etkilenmez” türünden özdeyişlere meraklı. Konuşma metninde bu türden onlarca “niçinsiz, nedensiz, gerekçesiz, kanıtsız” dogmatik cümle var:

“Cumhuriyetin insanı akılcı, demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir.”

“Cumhuriyette hukuku devlet üretir. Devleti memurlar yönetir. Demokraside hukuku halk üretir. Devlet hukuku yönetir.”

Eğer durum Sami Selçuk’un dediği gibiyse cumhuriyetin adam olma ihtimali yok: cumhuriyetin insanı demokrasinin insanı gibi akılcı ve üretici olamayacağına, cumhuriyette hukuku halk üretemeyeceğine ve devleti hukuk yönetemeyeceğine göre.

“Cumhuriyet eğitir. Toplumu okula benzetmeye yeltenir. Demokrasi öğrenim verir. Okulu topluma benzetmeye çalışır.”

Eğitimin ne zararı var? Demokrasi gibi cumhuriyet de neden öğrenim vermesin?

Tuhaf bir mantık!

Sami Selçuk’un sevdiği ikinci Fransa’nın oluşturucuları ve temsilcileri olan Sartre, Camus, Foucault, Lyotard, Lacan, Morin, Baudrillard öğretmeyen (?) ama eğiten Fransız Cumhuriyeti’nin temel kaynağı olan laik devlet okullarının (écoles publiques) tornasından çıkmadılar mı? Nasıl oluyor da XX. yüzyılı etkileyen bu en büyük kafalar tek tip insan yetiştiren bu ilkel okulların ürünü olabiliyor?

Dedim ya tuhaf bir mantık! Savların kendilerinden başka dayanakları ve gerekçeleri yok.

Konuşma metnini okudukça, daha doğrusu birkaç kez okuyunca, Sami Selçuk’un 55 sayfalık konuşma metnini şu aktaracağım cümleyi söyleyebilmek için kaleme aldığı izlenimi uyandı bende:

“Laik devlette, devlet dinlere eşit uzaklıkta olduğundan hiçbir dinî inancı dışlayamaz ya da kayıramaz; akçalı vb. biçimlerde destekleyemez. Din okulları açamaz. Ancak, toplumların din okulları açmasını da önleyemez. Din derslerine engel olamaz; bunların önünü açar. Ne var ki bu dersler, beyin yıkayıcı olmayacak, çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara göre olacak, bireyler dinler arasında seçimini özgürce yapacaktır. Din dersleri zorunlu olmayacak, ancak her an ilgilinin buyruğuna hazır bulunacaktır. Devlet bu okulları, kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu ahlakı, kamu sağlığı açısından denetleyecek, uyuşmazlık çıkarsa sorunu bağımsız yargı çözecektir.”

Yukarda yaptığım alıntıda, Fazilet Partisi’nin, açık ve gizli siyasal İslamcıların Sami Selçuk’u alkışlamasına yol açan düşünce yer alıyor: laik devlette devlet din okulları açamaz; ancak toplulukların din okulları açmasını önleyemez. Günümüz Türkiye’sinde devletin bütün dinlere karşı eşit uzaklıkta olmaması, Fazilet Partisi’nin ve siyasal ıslamcıların umurunda bile değil, onlar ağacı yaşken eğebilmek için çocuğu anaokulundan itibaren eğitmek istiyorlar. Devleti ele geçirip şeriat devletini kurabilmenin, belki biraz uzun ama en emin yolu bu. Bu nedenle arka çıkıyorlar Sami Selçuk’a. Devlet din derslerini topluluklara (“Topluluk”tan kasıt ne, dinsel topluluklar mı, tarikatlar mı?) bırakmalıymış. Bu topluluklar (örneğin Aczimendîler, Fethullahçılar vb.) din derslerinde beyin yıkayıcı olmadan çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara uygun derslerle din öğreteceklermiş; bu derslerde din eğitiminden (öğretiminden) geçen bireyler dinler arasındaki seçimini özgürce yapacakmış. Bu bana ham hayalden de öte görünüyor. Düşünce yuvarlak sözcüklerle dile getirildiği için anlamakta güçlük çekiyorum. Çoğulcu, agnostik (hele agnostik), kuşkucu esaslara uygun din dersleri dünyanın neresinde, hangi dinde var? Din, din okullarında ancak bir dogma olarak öğretilir. Hangi din, hangi mezhep, hangi tarikat kendi kabuğunun dışına çıkıp öteki dinler, mezhepler ve tarikatlarla birlikte kendi özüne karşı eşit uzaklıkta durur? Hiçbiri. Çünkü her din, her mezhep, her tarikat birer siyasî partidir, kendi ideolojisi vardır. Ve bundan daha doğal bir şey de olamaz. Bu nedenle 1789 öncesinde sınıf mücadelesinin içinde yer aldığı için taraf olan Kilise’ye karşı tedbir alıp onu dünyevî iktidar mücadelesinin dışına çıkarmak isteyen Fransız Devrimi ile Kurtuluş Savaşı’nda din sömürüsünden çok çeken ve bu nedenle dini denetim altında tutmak için laikliğe sarılan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını kim haksız bulabilir?

Hıristiyanlık ve ıslam’dan, aynı terminolojiden yararlanarak konuşmak çok zor. İslam’dan söz ederken, Kilise ve “papaz sınıfı” (le clergé) sözcüklerinin benzer anlamlılarından yararlanılmıyor. Kurtuluş Savaşı’nda din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşları dini değil, “cami”yi ve din adamlarını (hocaları) denetim altına almak istemişlerdir. Cumhuriyet ıslam dinine karşı olmamıştır, ancak dini “kullanan” hocalara karşı olmuş, başta siyaset olmak üzere dinin kendisinden başka amaçlar doğrultusunda kullanılmasına engel olmak için camiyi denetim altında tutmak istemiştir. Laiklik bunları sağlayacak mekanizmadır. Laik devletin yalnızca dinlere karşı eşit mesafede olması yetmez, hiçbir dinî inancı dışlamaması, kayırmaması yetmez; başka bir tanımlamaya göre inançları güvence altına alması da yetmez, laik devletin, dinlerin dünyevî saldırısına karşı kendini, bireyi ve toplumu koruması gerekmektedir. Günümüzde, Protestanlığın reform geçirdiği için gündelik politikadan çekilmiş olduğunu söylemek mümkün. Modern devlet karşısında gerilemiş olan Katoliklik ve Ortodoksluk için aynı kesinlikle konuşmak çok zor. İslam’a gelince gündelik politikadan hiç vazgeçmedi: ya iktidarda, ya iktidarı paylaşıyor ya da Türkiye’de olduğu gibi cihat saplantısından kurtulmamış sert bir muhalif. Bu muhalefeti bağımsız müminlerin hepsine yaymak kuşkusuz yanlış olur. Bu nedenle, din eğitim ve öğretimini, Sami Selçuk’un arzu ettiği gibi din okulları açacak topluluklara bırakmak Cumhuriyet açısından olanaksız. Zaten, Türkiye’deki ıslamî kesim nesnel din bilgisi derslerine karşı; ıslam’ın tıpkı ımamHatip okullarında olduğu gibi teorisiyle, pratiğiyle öğretilmesini istiyor. Müslüman bir ailenin çocuğunu tam anlamıyla Müslüman olarak yetiştirmek istemesinden daha doğal ne olabilir? Cumhuriyet devleti, laik olduğu, demokratik olmaya çalıştığı, toplumun bireylerinin dinsel kimliklerine saygılı olması gerektiği için, bir Müslüman ailenin çocuğunu tam anlamıyla Müslüman olarak yetiştirmek istemesine kuşkusuz karşı çıkmaz. Ama ıslamcılık siyasî partiye dönüşmüşse ya da herhangi bir siyasî partide ıslamcı siyaset anlayışı egemense ve çocukların dinsel eğitimi bu eksen üzerinde yapılacaksa ne olacak? Ailelerin masum istekleri siyasal ıslam, köktendincilik ve tarikatlar tarafından istismar edilir ve tam zamanlı ya da yazlık din okulu öğrencileri Cumhuriyet düşmanı militan olarak yetiştirilirse (ki ımamHatip okullarının ve kaçak Kuran kurslarının durumu bu kuşkuyu yoğunlaştırmaktadır) ne olacak? Konuşmacıya göre devlet bu okulları, kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu ahlakı, kamu sağlığı açısından denetleyecek, uyuşmazlık çıkarsa sorunu bağımsız yargı çözecektir. Bu denetim de acaba evrensel laiklik ilkesine aykırı olmayacak mı? Bu türden örnekler, nedense, reform geçirmiş (Anglosakson) ve kendini bir ölçüde çağa uyarlamış (Katolik) Hıristiyan toplumlardan veriliyor, ama ıslam’ın başından bu yana reform geçirmediği ve kendini çağa uyarlamaya yanaşmadığı düşünülmüyor. Reforma, çağdaşlaşmaya yanaşmayan kuşkusuz ıslam’ın kendisi değil, fakat cami ve varlığı teorik olarak yadsınan ama gerçekte var olan din adamları (ruhban) sınıfı. Bu gerçekler unutularak, Cumhuriyet’in tehlikeyi göze alıp uzlaşması (yani ödün vermesi) isteniyor, ama aynı uzlaşma ve ödün iradesi ıslam’dan beklenmiyor.

Sami Selçuk’un Diyanet ışleri Başkanlığı’nın kaldırılarak din eğitiminin cemaatlere bırakılması görüşüne konunun uzmanları sert tepki gösterdi:

Türkiye’de tarikatlar ve dinî gruplar, ıslam ve çağdaşlık konusunda, gece ile gündüzün farklılığı kadar farklılıklar taşıyorlar. Din eğitimini bunlara bıraktığınız takdirde ülkeyi kaosa sürüklersiniz. Örneğin bugün Almanya’daki Millî Görüşçüler, Cemalettin Kaplancılar başta olmak üzere tüm dinî iddialı gruplar birbirleriyle kanlı bıçaklıdırlar. Karşı tarafın camisinde bile namaz kılmıyorlar. Ülkemizde, Diyanet korunmalı ve gerçek ıslam’ın öğretilmesinde yönlendirilmelidir. Sayın Yargıtay başkanının sözleri, Batı ve Batılı değerler açısından doğrudur. Ama ıslam coğrafyası, bir Aydınlanma, bir Rönesans süreci yaşamadığı için henüz taraflardan hiçbirisi, bu tarz bir öneriyi ve uygulamayı kaldıramaz.” (ısmail Nacar, Hürriyet gazetesi, 10 eylül 1999)

Hürriyet gazetesinin 12 eylül 1999 tarihli sayısında Sedat Ergin, Muğla Üniversitesi rektörü ve ilahiyat profesörü Ethem Ruhi Fığdalı’nın görüşlerini aktarıyor:

Türkiye’deki grupların her biri çoğunlukla ahkâm ayetlerinin de aynen uygulanmasını istemektedirler. Bu isteklerini Kuran’ın “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirdirler” ayetine dayandırıyorlar. Bu ayeti esas almak suretiyle Kuranı Kerim’deki her ayetin, her cümlenin, her hükmün mutlaka bir değişikliğe uğratılmaksızın uygulanmasını istemektedirler. Oysa laikliğin temel kuralı hukukun din kurallarına göre değil, insan aklına göre düzenlenmesidir. Çelişki buradadır. Bu grupların çoğunluğu, kendi doğrularını ortaya koymayı bir cihat gibi değerlendirip, kendi doğruları dışındaki görüşlere hayat hakkı tanımama eğilimindedir. Bu anlayıştan hareketle başkalarının haklarını kısıtlamayı, cihadın yani dinin bir gereği olarak görmektedirler. Sayın Selçuk’un yanıldığı, göremediği konu budur. Kendisinin önerdiği anlamda laiklik modeli, bu özgürlükten yararlanan insanların dini değişmezlik içinde tefsir ederek başkalarının haklarını kısıtlama taleplerine, dayatmalarına zemin hazırlayacaktır. O nedenle önerdiği model yüzeyseldir, gerçekçi değildir ve özünde laikliğe ters düşmektedir.

Bu iki örnekten sonra örnekleri çoğaltmayı, din adamlarının ve ıslamcı politikacıların Marmara depremine ilişkin yorum rezaletlerini örneklemeyi ve Sami Selçuk’a yöneltilen çeşitli suçlamaları aktarmayı gerekli görmüyorum.

Gerekli görmüyorum, çünkü Sami Selçuk, Sedat Ergin’le yaptığı görüşmede (Hürriyet, 14 eylül 1999) demokraside ve devlette olduğu gibi dinde de reformun şart olduğunu, Türkiye’de dinin siyasallaştırıldığının inkâr edilemeyeceğini kabul ediyor ve şöyle diyor:

ıslam kendi kendini reforme etsin… Reforma mecburlar. İslam, laik, çağcıl demokrasinin gereklerine kendini uydurmak zorundadır. Devlette de, demokraside de, dinde de reforma ihtiyaç vardır.2

Bunları okuyan insanın aklına hemen şu geliyor: “ıyi ama bu görüşlerine neden söylevinde yer vermedin kardeşim?”

Türkiye’de laikler de, laikçiler (!) de yıllardır ıslam’ın reform geçirmesi, çağdaşlaşması gerektiğini ileri sürmüyorlar mı?

Sami Selçuk’un Hürriyet gazetesinde yayımlanan görüşlerine söylevinde de yer vermemesi akıl almaz bir sorumsuzluk örneği. Camus ve Sartre’ı kendisine örnek almış bir Descartes öğrencisine böyle bir sorumsuzluk yakışır mı?

Sami Selçuk’un söylev metni sorumsuzluk örneği ilginç tanımlamalar bakımından çok zengin:

Din, özellikle de ıslam, sosyolojik olarak, Türk kültürünün en önemli parçasıdır. Ulusal birliği sağlamada bu tutkaldan yararlanmanın yollarını arayalım.

Acaba böyle mi, Türk halkı acaba kendini nasıl tanımlıyor? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kendilerini nasıl tanımladıkları konusunda birçok araştırma ve bu araştırmalara dayalı birçok istatistik ve yüzdeler yayımlandı. Bunlar, anımsadığım kadarıyla, birbirlerine çok benziyorlar. Ben elimin altındaki bir Fransızca kaynaktan (Laicités en France et en Turquie, CEMOTı, No. 19, 1995) yararlanacağım. Vatandaşlar “Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtlıyorlar:



Türk                                                     % 34

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı           % 26

Türk Müslüman / Müslüman Türk      % 20

Müslüman                                            % 13

Kürt                                                     %   4

Başka                                                   %   3



Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yüzde 80’i şu ya da bu şekilde kendilerini “Türk” olarak tanımlıyor.

Aynı kişilere ulusal kimliği oluşturan öğelerin neler olduğu sorulduğunda alınan yanıtlar şöyle:

Din ve inanç                                % 63

Aynı toprağı paylaşmak              % 25

Kültür                                          % 18

Dil                                               % 15

Tarih                                            % 12

Başka                                          %   4

Bu yüzdelere bakarak değişik sosyolojik yorumlar yapılabilir. Ama önemli bir soru var: laik bir devlet, ulusal kimliği, epeyce kaypak “din ve inanç” kavramı üzerine oturtabilir mi? Aynı kişilerden “Türklük ve vatandaşlık” ile “din ve inanç” arasında bir seçim yapmaları istense alınacak yanıt nasıl olurdu? Başka bir soru: Araplar neden Osmanlı ımparatorluğu’ndan ayrıldılar? ıslam dini neden Arapların birliğini sağlayamıyor?

Sami Selçuk’un çelişkisi şu: yazar sorumluluğu (belki de sorumsuzluğu) ile laik bir devletin Yargıtay başkanının sorumluluğunu birbirine karıştırıyor. Bu öyle bir “usturanın keskin ağzı” noktası ki “Yargıtay birinci başkanı” kimliğini Sami Selçuk’tan ayırmaktan vazgeçmek zorunda kalıyorum. Sami Selçuk’un Hürriyet gazetesinde yayımlanan “düzeltici” görüşlerinin, artık her türlü ıslamcı ve köktendinciye referans olacak olan söylevinin yanında büyük bir önemi yok. Çünkü asıl metin bu söylev metni. Bu nedenle, Sami Selçuk’un “ideolojik laikçiliği, teokrasiyi bırakıp laikliğe dönmenin” dördüncü koşulu olarak ileri sürdüğü görüşünü (“teokrasi” saçmalığına değinmeksizin) buraya aktaracağım:

Herkesin bir yolu, ideolojisi, yöntemi vardır. Allah sizleri sınamak için böyle yaptı. Hayırlarda (tercihlerde) birbirinizle yarışın, “Doğu da Batı da Allah’ındır. Nereye dönseniz Allah karşınızdadır” diyen, dinlerin çeşitliliğini ve 124 bin peygamberi kabul eden bir Tanrı, bir din hiçbir topluluğa düşman olamaz. Bağımsız kararı (içtihat), danışmayı (şûra), oydaşmayı, uzlaşmayı (icma: consensus) benimseyen din çağcıldır, kanımca çoğulcudur, laikliğe elverişlidir. İslam’ın bu damarını işleyerek onu laiklikle bütünleştirebiliriz.

Gerçek laikliğe dönmek için Kuran’ı (Bakara, Maide, Fâtır ve Mü’minûn) referans alan, kimliği kuşkulu bir Müslüman düşünürü (S. Ahmet Akbar) tanık gösteren bir Cumhuriyet aydını ve Yargıtay başkanı! Sadece yüreği “karmakarışık duygularla yüklü” değil, aynı zamanda kafası da son derece karışık bir insan! Konuşma metninde bir yığın alıntı ve referans var; konuşmacı “küreselleşmenin ve postmodernizmin gündeme taşıdığı” sorunlar üzerinde irdeleyici, çözümleyici ve bireşimsel (sentezli) bir çalışma yapacağına, sanki, tıpkı bir Dadaist şair gibi alıntı cümleleri bir torbaya doldurmuş, bunlarla bir zihinsel tombala oynamış. Konuşma metni yayımlanmak üzere bana gönderilmiş olsaydı, bir editör olarak “inandırıcı bir bütünlük oluşturmadığı” gerekçesiyle söz konusu metni yazarına iade ederdim.

Bu gerekçeyi yazdıktan sonra, Atatürk’ün “gazilik” unvanını kabul etmesinin dini dışlamadığını kanıtladığını ve onu (yani dini) katalizör olarak kullandığı savını, ciddiyetten uzak olduğu için tartışma konusu yapmayacağım; “laisizm”i “laikçilik” olarak dilimize çevirmenin iyi niyetli bir davranış olmadığını kanıtlamaya kalkışmayacağım. Ancak şu cümledeki bir kavrama değinmemezlik etmeyeceğim:

Aslında çelişki, çatışma, toplumsallaşma biçimidir (Simmel). Bundan korkulmalı, buna özendirilmelidir. Zira demokrasi bir üstdildir (métalangue), farklılıkların katılıklarını çoğulculuk sayesinde eritir. Demokrasinin çokluk ayırdına varılmayan dehası da işte buradadır.

Ülkemizde, laik cumhuriyetin rakibi olarak gösterilen demokrasinin türlü tanımlarını okudum, ama onun bir üstdil (métalangue) olarak tanımlandığına ilk kez tanık oluyorum. Ülkemizde aralarında dilbilim, göstergebilim terimleri (örneğin “söylem”) olmak üzere birçok bilimsel terim ve deyimin gerçek anlamlarından arındırılarak yanlış bağlamlarda kullanıldığını bildiğim için yanında parantez içinde “métalangue” açıklaması olmasaydı “üstdil”in üzerinde durmazdım. Bilindiği gibi “métalangue” ya da “métalangage” bir mantık ve göstergebilim terimi olup “langue” sözcüğünün önündeki “méta” önekinden dolayı “üstün dil”, “değerli dil” gibi bir anlam oluşturmaz sanıldığı gibi; karşılığı “üstdil”dir. (Bkz. eski Türk Dil Kurumu’nun Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü.) Gerçek bağlamı içinde “üstdil”in anlamı şudur:

Doğal dili ya da konudili inceleyip betimlemek için oluşturulmuş araç dil, dili anlatan dil. (Örn. Dilbilim terimleri bir üstdil oluşturur.) Yani “üstdil” terimi bir üstdildir. Doğal dilin göndergeleri, dil dışı gerçeklik düzleminde yer alır; oysa, üstdilinkiler dilsel niteliklidir, konudilin göstergelerine ilişkindir.
Doğal dil kullanılırken bildiriye açıklık getirmek için başvurulan tanım, söz, yapılan açıklama. (Örn. Bir sözcüğün hangi anlama geldiğini söyleme… “Demek istiyorum, bir başka deyişle” gibi kullanımlar üstdil işlevine bağlanır.)
Görüldüğü gibi demokrasinin üstdille hiçbir ilişkisi yoktur. Yazınsal eleştiri ve metin incelemelerinin üstdilsel işlevi vardır. Yani üstdilin nesnesi yalnızca yazılı metindir. “Demokrasi” ne zamandır metin incelemesi yapıyor?

Bu can sıkıcı açıklamayı konuşma metninin nasıl bir özentili mantıkla hazırlanmış olduğunu göstermek için yaptım. “Üstdil”in yanlış bağlamda kullanılması kaynak yazar Connolly’den kaynaklanabilir. Ama bu da Sami Selçuk’un yanlıştaki sorumluluk payını azaltmaz.

Sami Selçuk’un kimi kavramlara, sözlük anlamlarının dışında yeni anlamlar yüklemesi, bir tür anlam neolojizmi (uydurması) yapması da çok ilginç. Bu nedenle, daha önce değindiğim ancak yeterince açıklamadığım “agnostik” sözcüğüne bir kez daha uğramak istiyorum. Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Ansiklopedisi’ne göre bu sözcük ıngiliz düşünür Huxley tarafından Yunanca “bilinmez” anlamını veren “agnôstos” sözcüğünden türetilerek kendi öğretisini adlandırmak için kullanılmıştır ve pek yenidir. Terim, daha sonra bütün bilinemezcilik öğretilerini kapsamıştır. Bilinemezcilik, tarihsel olarak, bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak belirmiştir… Antikçağ Yunan felsefesinde şüphecilik biçiminde ortaya çıkan bilinemezcilik akımı Kant’tan, Auguste Comte’dan, Spencer’dan, William James’tan geçerek Sartre’a, Camus’ye kadar gelmiştir. Çok karmaşık ve çift ağızlı bir bıçağa benzeyen bu kavramı dinsel bağlamda kullanmak çok tehlikelidir. Çünkü bu terim, bağlamına göre bazen dogmanın, bazen de kuşkunun yanında yer alır. Metafiziğe göre gerçek olmayan şey yok demektir ve yok olan şey de elbette bilinmez. Bu varsayımı “Tanrı” kavramına uygulayın bakalım nasıl bir sonuca varacaksınız? “Tanrı bilinemez çünkü yoktur.” Agnostik kuşkucular ya şüphe ettikleri için bir şeyi bilinmez sayıyorlar ya da bilinmez saydıkları için o şeyden şüphe ediyorlar. İki uçlu kuşku dizgesinin dogmaya dayanan dine uygulanmasına kim izin verir? Ne papaz, ne rahip, ne haham, ne de hoca… Hiç kimse! Ama Sami Selçuk kendi Güneş Ülkesi’nde uygulanacak din öğretimini şöyle tanımlayabiliyor:

Bu dersler, beyin yıkayıcı olmayacak, çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara göre olacak, birey dinler arasındaki seçimini özgürce yapacak.

Ütopyacı toplumculuğun ünlü düşünürlerinden olan Tommaso Campanella’ya (15681639) özenmek hiç de ayıp değil. Unutulmaması gereken şu ama: Güneş Devleti, İtalya’da değil Paraguay’da kuruldu ve 1773 yılına kadar otuz yıl yaşadı. Sami Selçuk ütopik din öğretimi projesini varsayımsal bir ülke için değil ama somut bir Türkiye için sunuyor. Ben kendi adıma din öğretiminin Sami Selçuk’un önerdiği gibi yapılmasını sevinerek kabul edebilirim, ama bu projeye Abdurrahman Dilipak ne der bilemem. Ne diyeceğini elbette biliyorum: Vahiy’den kuşku duyulmaz, ona koşulsuz olarak iman edilir! Sami Selçuk’un önerdiği program taslağını, kaldırılmasını istediği Diyanet ışleri Başkanlığı da gerçekleştiremez.

Durum böyleyken, şeriatçılar ve köktendinciler neden Sami Selçuk’un söylevine sahip çıktılar? Bunu kendisi düşünsün. Ama bence durum şu: din öğretimi hele bir tarikatlara bırakılsın, gereken sonra yapılır. Haklılar! Dogmayı öğretmek mi kolay, yoksa dogmanın öğretildiği okulları kimi varsayımsal ilkelere göre denetlemek mi? Onlar işlerini bilirler, ama Sami Selçuk ne yazık ki abesle uğraşıyor.

Yazımı bitirirken, Olivier Roy’un Siyasal İslam’ın İflası (Metis Yayınları) adlı kitabının 90. sayfasından iki cümle alıp bunları Sami Selçuk’a ithaf etmek istiyorum:

İslam’ın getirmek istediği reformlar, sadece vaazlarla gerçekleştirilemez. Bunları gerçekleştirmek için siyasal iktidar zorunludur. (Hurşid Ahmed)

Bir Müslüman’ın İslamî bir yaşam modeline uyma niyetini, ıslamî olmayan bir hükûmet sisteminin otoritesi altında başarıya ulaştırması imkânsızdır. (A. Mevhudî, Jihad in İslam)

“Keşke yapılmasaydı” diye düşündüğüm bu yanlış konuşma, ne yazık ki bundan böyle ıslamcı ideolojinin ve köktendinciliğin bir savunma ve saldırı silahına dönüşecektir. Daha şimdiden dönüştü bile. Bu konuşma metni laik Cumhuriyet’in temellerini dinamitlemek için kullanılacaktır. Böyle bir sorumluluğun altından hiç kimse kalkamaz. Çok yazık!

Varlık dergisinin ağustos 1999 sayısında yayımlanan “Gerçek ve İmge” başlıklı yazımdan, İtalyan senatör Ludovico Corrao’yla konuşurken söylediğim şu cümleleri alacağım:

Türkiye’nin güncel sorunu laik Cumhuriyet’in yapısını korumak. Laik Cumhuriyet, bizler için, önünüzdeki şarap bardağı(dır), bardağın içindeki şarap da demokrasi, eğer bardak kırılırsa demokrasi memokrasi kalmaz Türkiye için; aynı şey İtalya için de geçerlidir. Bu nedenle bütün önyargılardan sıyrılıp Türkiye’yi anlamaya çalışmalısınız.

Hukukun üstünlüğüne yaslanan bir devlet özlemini çeken herkes düşünce olarak eşsiz bir sanat yapıtına, billur bir şarap bardağına benzettiğim laik Cumhuriyet’i her şeyden sakınmak zorundadır. Hiçbir tutku bu bardağın kırılmasını bağışlatamaz!

Öyleyse: Yaşasın Cumhuriyet!

Cihangir, 15 eylül 1999

[i] 1.Özdemir İnce, Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayınları, 1999

2.Özdemir İnce, Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005

[ii] Ta­ha Par­la, “Yar­gı­tay başka­nının ko­nuşma­sı üze­ri­ne”, Ra­di­kal İki, 12 eylül 1999.
Özdemir İnce/ozdemirince.com

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget