2019
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Bunları Ben Söylemiyorum
-İngiltere, Almanya, Fransa ve şahsım dörtlü zirve yaptık
-Fransa’da, bir bakıyorsunuz bir kadını yerde sürüklüyorlar, nerede insan hakları? Almanya da da   böyle, bizde böyle bir şey göremezsiniz.
-Nobel Türkiye'den bir teröriste ödül vermiştir.
-Libya'ya asker gönderebiliriz.
-Ve daha nice inciler.
Bu inciler bana ait değil, olamaz da zaten.
Ben bu sözleri söylesem, avukatlık ruhsatımı elimden alırlar sanırım.
Bu ülkede, insanların mal kadar değeri yok.
Belli bir yaşın üzerindeki insanlardan, tapu idareleri akıl sağlığı raporu istiyorlar. Alt tarafı bir gayrimenkul satışı yapılacak. İnsan hayatı, toplumun huzuru, güveni ve geleceği, ülkenin menfaatleri söz konusu değil.
Bu ülkede politikacı olmak, ülkeyi yönetmek çok kolay ve ayrıcalıklı, sandıktan çıktın mı tamam.
Demokrasi bu olmamalıdır.
Demokrasinin, insanların ve ülkenin geleceği ve menfaatlerinin, mal kadar değeri yok.
Ben yetmiş yaşındayım aklım başımda ama, elimde doktor raporu olmadan işlem yapmak için tapu dairesine giremiyorum, politikacı olsaydım mecliste de sarayda da görev alabilecektim.
Ülkenin hali, her şeyi, bütün çarpıklıkları, tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Başka söze gerek yok sanırız.

Güner Yiğitbaşı

13/12/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Devlet Mafyası - Rifat Serdaroğlu
Devleti yönetenler, milletin yararını değil de kendi çıkarlarını düşünüyor ve ona göre hareket ediyorsa, orada düzen tutmaz.
Topluma korku-kaos-kargaşa hakim olur ve çöküşe gidilir.
AKP destekçisi ve ortağı MHP’nin bir Milletvekili şunu diyor;
“Bu ülkede Mafya Babaları, polis eskortu ve Çakarlı Araçla dolaşıyor, milletvekilleri Çakarlı Araç kullansa ne olur?”
Bu sözler, devletin güvenlik güçlerinin “Suç Örgütü” liderlerine polis koruması verdiklerinin ve kimin emrinde olduklarının itirafıdır.
Türkiye’de İçişleri Bakanı var mı?
İzmir’in Çiğli İlçesi Akiş Öğütçü Ortaokulunda “Seccadem Beni Özler mi” adlı bir konferans düzenlendi!
Bu ülkede Cumhurbaşkanı “Hayatın merkezine İslam’ın hükümlerini yerleştireceğiz” derse, okul müdürü de böyle konferans yaptırır!
Türkiye’de Milli Eğitim Bakanı var mı?
Nevşehir Eğitim-Bir Sen Şube Başkan Yardımcısı ve Yunus Emre İmam Hatip Ortaokulu Müdürü İskender Çınar;
“İlk Lâik şeytandır. Dünyada ne kadar hırsız, pezevenk varsa lâiktir, 2024’te hilafet geri gelecek” diyerek hem Anayasa ihlal suçu işledi hem de Türk Milletine ağır hakarette bulundu.
Türkiye’de Milli Eğitim Bakanı, Nevşehir’de “Devletin Valisi” var mı?
Ankara Büyükşehir Belediye Eski Başkanı Gökçek, Moldovyalı bir masözü
(Kadın Masajcı) belediyede işe aldı. Masözü kendi evinde çalıştırdı. Hem kendisi hem ailesinin tüm mesajlarını yapan kadının maaşını, Ankara Belediyesi ödedi.
Erdoğan’ın kendi Başbakanını, Bakanlarını yolsuzluk ve dolandırıcılıkla suçladığı ortamda, Gökçek konusunda sessiz kalması çok ilginçtir.
Değerli Okurlar;
Bu kötü örnekler ve yüzlercesi vatan sathında her gün cesurca yapılıyor.
Erdoğan’ın tüm bu olaylardaki tutumu, sessiz kalması, anayasanın kendisine yüklediği görevlerini yapmaması ülkeyi her bakımdan tıkanma noktasına getirdi.
Türkiye, çok zor durumda!
Ülkenin Cumhurbaşkanı-yakınları ve eski yeni bazı bakanları “Yurtdışındaki mal varlıkları” konusunda, çok ağır suçlama altındalar. Maalesef suçlanan kişilerden inandırıcı bir açıklama görmedik.
AKP’nin, özellikle Suriye politikasındaki ve dış politikadaki yanlışları sebebiyle, hür dünya önünde de yalnız bırakıldık.
AKP’nin ekonomik politikadaki tercihleri nedeniyle ülke, ekonomik olarak zora girdi!
Önümüzdeki günlerde;
AKP’nin borcu borçla kapatmakta çok zorlanacağını,
Kambiyo kontrol rejimine geçilebileceğini,
Sağlık sistemindeki, açıkların korkunç ve sürdürülemez hale geleceğini,
SGK açıklarının sürdürülemez olacağını,
Sağlık kuruluşlarının, üniversite hastanelerinin iflas edebileceklerini, görebiliriz.
Bu durum Türkiye için çok ciddi sonuçlar doğurabilir. Uzmanlara göre emekli maaşları bile zamanında ödenmeyebilir…
Cehaletin ve ihanetin Türkiye Cumhuriyeti’ni 18 yılda ne hale getirdiğini birlikte gördük. Temennimiz şudur;
Türk Milleti bu kez doğru seçim yapar ve;
Cumhuriyetin temel değerlerini yıkmaya çalışmış AKP’ye ve onun içinden çıkmış tarikat ve cemaat artıklarına yüz vermez.
Denenmişi, tekrar deneme yanlışına düşmez.
Kendi içinden çıkan, Atatürk İlke ve devrimlerinin koruyucusu, deneyimli, bilgili, aydın kadın ve gençlerimizden oluşan Çoban Ateşi Hareketinin oluşturacağı Siyasi Partiye güvenir ve destek olur.
Takdir Büyük Türk Milletinindir.
Ne Mutlu Türküm Diyene…
Not;
Yarından itibaren yine yollardayız. 15 Aralık Pazar günü saat 13.00’te Funda Toplantı Salonu-Sakarya’da, binlerce vatanseverle buluşacağız.
Gelin ve siz de hem bir çayımızı için hem de Çoban Ateşine bir odun atın!
Sağlık ve başarı dileklerimle

13 Aralık 2019
Rifat Serdaroğlu

MERKEZ BANKASININ İSTANBUL'A NAKLİ KESİNLEŞTİ.BİZİM SÜREKLİ MAKALE YAZMAYA BAŞLADIĞIMIZ 2008 DE DE BUNUN DEDİKODUSU ÇIKMIŞTI VE BİZ MERKEZ BANKASI BAŞLIKLI İLK MAKALEMİZİ YAZMIŞTIK.23/01/2008.BU TARİHİ MAKALEMİZE,AYNEN AŞAĞIDA YER VERİYORUZ.
12/12/2019 
Güner YİĞİTBAŞI

Merkez Bankası

Merkez Bankası - Güner Yiğitbaşı
Sayın Başbakan Recep Tayyip EDOĞAN’ın, bugün içinde bulunduğu ruh halini anlamak, gerçekten zor. İstanbul Büyük şehir belediye başkanlığı görevine seçilmeden önce, kendi partisinin İstanbul İl Başkanlığını yapmış olsa da, partisinin mensupları dışında, ülke çapında tanınan, karizmatik bir kişi olmadığı yadsınamaz. Yanlış hatırlamıyorsak, diğer partilerin, İlhan KESİCİ ve Zülfü LİVANELİ gibi,ülke genelinde kamu oyunun yakından tanıdığı ve sevdiği kişileri aday göstererek, oyların bölünmesi sonucunda,bugün başbakanlık koltuğunda oturan sayın Recep Tayip ERDOĞAN, aradan sıyrılarak,İstanbul Büyük şehir Belediye Başkanı seçilmiş olup, bu seçim başarısı,kendisini T.C. Başbakanlığına ve bugünkü karizma’ya ulaştıran yolun açılmasına vesile olmuştur.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığındaki performansını, İstanbul’da yaşamadığımız için bilemiyoruz.AKP adıyla kurmuş olduğu yeni partisi ile girdiği 2002 genel seçimlerinden başarı ile çıkıp tek başına iktidar ve başbakan olduktan sonra,kendisini daha yakından tanımak fırsatı doğmuş ve 2007 genel seçimlerinde oylarını daha da artırıp,tek başına yeniden iktidara gelerek ikinci kez başbakan olan Recep Tayip ERDOĞAN,bazı iyi işlere imza attığı gibi,daha çok,kamu oyunu şaşırtan icraat ve davranışların odağında olmaktan da hiç geri kalmamıştır.2007 seçimlerinin resmi olmayan sonuçlarının alınmasından hemen sonra,seçimi kazanmanın rahatlığı ve sevinci içinde yaptığı konuşma ile kendisine oy veren veya vermeyen herkesi kucaklayarak,bu anlayış içinde görev yapacaklarını belirterek büyük bir demokratik olgunluk sergilemiş,hatta seçim sonrası yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde, muhalefetin görüşlerini alarak bir aday belirleyeceklerini açıklamasına rağmen,hiçbir uzlaşma yapmaksızın,önceki adayları olan Sayın Gül’ü yeniden aday göstererek, Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamıştır.Yine seçimlerden hemen sonra,önceki iktidar dönemlerinde,bir bilim heyetine hazırlattıkları yeni bir Anayasa taslağı ile kamu oyu önüne çıkarak,Anayasa gibi bir temel yasanın değiştirilmesi konusunda, sadece kendisinin ve partisinin insiyatifi ile hareket etmek suretiyle,seçim gecesi yaptığı ve demokratik bir olgunluk olarak nitelendirdiğimiz konuşmasıyla taban tabana zıt, anti demokratik bir tavır sergilemekten geri kalmamıştır.Anayasa taslağı halen,kamu oyunun tartışmasına dahi açılmamıştır.Bu günlerde üniversiteye türbanlı girilip girilemeyeceği tartışmasını gündeme getirmiş ve üniversitelere türbanla girme yasağının,Anayasa değişikliğine eş zamanlı olarak kaldırılacağını beyanla,kamu oyunu şaşırtmaya devam etmiş,yine son günlerde,sürpriz bir şekilde,T.C.Merkez Bankasının merkezinin İstanbul iline taşınması konusundaki ciddi niyetlerini Türk kamu oyuna açıklamıştır.
Sayın Başbakanın arka arkaya gelen ve büyük tartışmalara yol açan bu sürpriz çıkışlarının nedenleri, kanımızca,İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığına seçildiği andan itibaren başlayan önlenemez yükselişin, başbakanda oluşturduğu ruh halinde gizlidir.
Biz bu yazımızda; sayın başbakanın, Merkez Bankasının merkezinin İstanbul iline taşınmasına ilişkin girişiminin,hiçbir haklı gerekçesinin olamayacağını,bu girişimin gerisinde,kamu oyundan saklanan, gizli niyetlerin olduğunu izah etmeye çalışacağız.
Her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki;Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası,diğer özel veya yarı özel bankalar gibi,halktan para toplayıp para satmak suretiyle,sadece kar amacıyla kurulmuş ve ticari piyasada faaliyet gösteren klasik ticaret şirketi konumunda bir banka değildir.Bu nedenle;kar amaçlı ticaret şirketi olan diğer bankalar gibi,merkezinin,finans ve ticaret başkenti olan İstanbul iline taşınması zorunluluğu yoktur.
T.C.Merkez Bankasının kuruluş yasası olan 1211 sayılı yasanın 1.maddesine göre,Merkez Bankası;Türkiye’de banknot ihracı imtiyazına münhasıran sahip olmak ve yine özel yasasında belirtilen görev ve yetkileri yapmak ve kullanmak üzere,”Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” unvanı altında anonim şirket olarak kurulmuş olan ve tabir yerinde ise,Türkiye Cumhuriyetinin hazinesi konumunda bir bankadır.
1211 sayılı kanunun 4.maddesine göre; Bankanın temel amacı;fiyat istikrarını sağlamaktır. Banka, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisi belirler.
Hükümetle birlikte Türk Lirasının iç ve dış değerini korumak için gerekli tedbirleri almak ve yabancı paralar ile altın karşısındaki muadeletini tespit etmeye yönelik kur rejimini belirlemek, Türk Lirasının yabancı paralar karşısındaki değerinin belirlenmesi için döviz ve efektiflerin vadesiz ve vadeli alım ve satımı ile dövizlerin Türk Lirası ile değişimi ve diğer türev işlemlerini yapmak,Bankaların ve Bankaca uygun görülecek diğer mali kurumların yükümlülüklerini esas alarak zorunlu karşılıklar ve umumi disponibilite ile ilgili usul ve esasları belirlemek,reeskont ve avans işlemleri yapmak,Ülke altın ve döviz rezervlerini yönetmek,Türk Lirasının hacim ve tedavülünü düzenlemek, ödeme ve menkul kıymet transferi ve mutabakat sistemleri kurmak, kurulmuş ve kurulacak sistemlerin kesintisiz işlemesini ve denetimini sağlayacak düzenlemeleri yapmak, ödemeler için elektronik ortam da dahil olmak üzere kullanılacak yöntemleri ve araçları belirlemek,finansal sistemde istikrarı sağlayıcı ve para ve döviz piyasaları ile ilgili düzenleyici tedbirleri almak,mali piyasaları izlemek,bankalardaki mevduatın vade ve türleri ile özel finans kurumlarındaki katılma hesaplarının vadelerini belirlemek,merkez bankasının temel görevlerindendir.
Tek elden Türkiye'de banknot ihracı imtiyazı,Hükümetle birlikte enflasyon hedefini tespit etmek ve buna uyumlu olarak para politikasını belirlemek,tek başına para politikasını uygulamak,fiyat istikrarını sağlamak amacıyla bu Kanunda belirtilen para politikası araçlarını kullanmak, uygun bulacağı diğer para politikası araçlarını da doğrudan belirlemek ve uygulamak, Merkez Bankasının başlıca temel yetkileri olup,ayrıca Merkez Bankası;Hükümetin mali ve ekonomik müşaviri, mali ajanı ve haznedarıdır. Bankanın Hükümetle ilişkisi, Başbakan aracılığı ile sağlanır.Merkez Bankası,müşavirlik görevinin gereği,finansal sistemle ilgili olarak istenilecek hususlarda Hükümete görüş verir,bankalar ve uygun göreceği diğer mali kurumlar hakkındaki görüşlerini ve tespitlerini Başbakanlık ile bu kurum ve kuruluşları düzenleme ve denetleme yetkisine sahip kuruluşlara bildirebilir.
Merkez bankasının kendi özel kuruluş yasası olan 1211 sayılı yasanın 4.maddesinde yer alan ve yukarıda özetlediğimiz,temel kuruluş amacı,temel görevleri ve temel yetkileri,mali ve ekonomik konulardaki hükümete yapacağı müşavirlik görevleri dikkate alındığında,Merkez Bankasının,merkezi hükümetin görev yaptığı Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olan Ankara’da görevine devam etmesi,yasal bir zorunluluk olup, İstanbul’un, finans ve ticaret merkezi olması,Merkez Bankasının merkezinin,bu ile nakledilmesinin haklı ve yasal nedeni olamaz.
Biz,banka merkezinin İstanbul’a nakli’ne ilişkin, sayın başbakanın asıl niyeti konusunda komplo teorileri üretmeden,başbakan’ın, konunun üzerinde yeniden ve daha sakin kafa ile düşüneceğini umarak,başbakan olmadan önce İstanbul ilinde oturması ve bu ilde Belediye Başkanlığı yaparak,başbakanlığa kadar uzanan önlenemeyen yükselişinin bu il’de filizlenmesi nedeniyle,İstanbul iline olan diyet borcunu ödemek amacıyla böyle bir girişimde bulunmak istemiş olabileceğini düşünmek istiyoruz.

23.01.2008
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Pakistan Taliban ağına nasıl düştü.

“Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir.” Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz; görürsünüz ki, sıkıntılı dönemler hep din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıktan gelmiştir. Onlar her hayırlı hareketi dinle karşılarlar. Halbuki hamdolsun hepimiz dindarız, artık bizim dinin icaplarını, dinin yasaklarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur!”  Mustafa Kemal Atatürk

Pakistan’da öldürülen devlet adamları

Laiklikten sapan, dinsel bağnazlığa ödün veren toplumlar irticanın, gericiliğin batağına saplanırlar. Afganistan neyse işgale uğramıştı, ama İran ve Pakistan dinsel bağnazlığa ödün verdikleri için, “bize bir şey olmaz” vurdumduymazlığı içinde umursamaz tavırları yüzünden ülkelerini geriliğin, irticanın bataklığına sürüklemişlerdi. Türkiye de 17 yıldır AKP-RTE iktidarında gıdım gıdım aynı dinsel bağnazlık süreci içinde bocalayıp durmaktadır. Bir ülke, dinsel bağnazlığa ödün verdikçe asla sağlıklı bir demokrasiye ulaşamaz, çağdaşlaşamaz.
Bu yazımızda okumakta olduğum yazılı bir kaynaktan, Pakistan’ın nasıl Taliban denilen dünyanın en gerici terör bataklığa sürüklendiğini örneklerle açıklamaya çalışacağız.
Pakistan, Büyük Britanya (İngiltere) sömürgesi iken Muhammed Cinnah (1876-1948) önderliğinde 1947 yılında bağımsızlığını ilan etti.
Bu bağımsızlıktan sonra Pakistan sancılı bir devlet yönetimini yaşadı, demokrasiye adapte olamadı; Pakistan demokrasisi darbeler, suikastlarla öldürülen devlet adamları ile çalkantılı bir süreç yaşadı. Sık sık yapılan darbeler bir yana, bazı devlet adamları ve cumhurbaşkanları ya suikastla ya da idam edildi.Zülfikâr Ali Butto (1928-1979), General Ziya ül Hak'ın askeri rejimi tarafından  “cinayete teşebbüs”ten suçlu bulundu, 1979 de idam edildi. 
1951 de Pakistan’ın ilk Başbakanı, bugünkü anayasasının mimarı olan Hedefler Kararı’nın mimarı Başbakan Liyakat Ali Han(1895-1951) Revalpindi’de suikast sonucu öldürüldü.
Müslüman bir ülkeyi yöneten ilk kadın Başbakan Benazir Butto (1953-2007) Pakistan'ın ilk kadın başbakanıydı. 27 Aralık 2007'de Taliban’ın talimatı ile Bilal adında 15 yaşındaki intihar bombacısı tarafından öldürüldü. Butto, Pakistan'ın demokratik yollardan seçilen ilk başbakanı Zülfikâr Ali Butto'nun kızıydı. Cinayetten sonraki birkaç hafta içinde cinayete yardımcı olan beş zanlı, 15 yaşındaki Bilal'e Pakistan Talibanı ve El Kaide adına yardım ettiklerini itiraf etti.
Taliban'ın destekçilerinin yaşadığı bir bölgedeki Butto'nun cinayetine karışan öğrenciler farklı tarihlerde öldürüldüler. İntihar saldırganı Bilal'in Butto'ya ulaşmasını sağlayan iki kişinin 15 Ocak 2008'de bir kontrol noktasında vurularak öldürüldü.
Butto'nun önde gelen korumalarından Khalid Shahenshah ise 22 Temmuz 2008'de Karaçi'deki evinin önünde öldürülüyor. (1)
Butto'nun davasını inceleyen savcı Chaudhry Zülfikar Ali de 2013 yılında İslamabad'daki evinin önünde, motosikletli saldırganların açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti.
Tüm bu siyasi cinayet ve darbelerin arkasında Taliban, El Kaide ile öteki şeriat yanlısı dinsel örgütlerin organize ve telkinleri bulunuyordu.
Tartışmalı “Hudud Yasası” Ziya ül Hak’ın onayıyla yürürlüğe girdi. Yasa, ülkedeki İslamlaşma sürecinin bir parçası olarak değerlendirildi ve ceza hukukunun Kuran ile daha uyumlu hale getirilmesini ön görüyordu.
1982 de Ziya ül Hak, ülkedeki mevcut İslamlaştırma politikalarıyla ilgili bir referandum düzenledi. Kendisine bağlı hükümet, oyların yüzde 95’inden fazlasının politikalara destek verdiğini açıkladı. Bizim Kenan Evren’le Ziya ül Hak hemen aynı yıllarda görev yaparken, Kenan Evren Türkiye’deki “imam hatip okullarının devlet liselerinden daha iyi olduğunu, devlet dairelerine yönetici alımlarında imam hatip mezunlarının tercih edilmesini” isterken, kendi gibi dinci aynı kafadan olan şeraitçi Ziya ül Hak için “kardeşim Ziya” diyordu, tıpkı şimdiki RTE nin “kardeşim Esat” dediği gibi.   
Ziya ül-Hak Pakistanlı general ve devlet adamı. 1924 senesinde Cullundur’da doğdu. 17 Ağustos 1988 günü uçağına yapılan bir sabotajla öldü.
1991: Ulusal Meclis, İslami kanunların Pakistan’ın yargı sistemine girmesine neden olan Şeriat Yasası’nı çıkardı.

Afganistan’ın işgali

Afganistan 27 Aralık 1979’da Sovyet askerleri tarafından işgal edilmişti. 15 Şubat 1989’a kadar süren bu işgalde 1,5 milyon kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.
Bu on yıl süren Komünist Rusya’nın Afganistan’ı işgaline karşı, ABD leri ve Batı’lılar, komünizmi İslam’a karşı “öcü” gösterip bir İslam devleti olan Afganistan ve Pakistan’ın savunması için dinci radikal güçleri işgalci Komünist Rusya’ya karşı savaştırmak için devreye soktular.
Binlerce on binlerce Taliban, El Kaide ve daha başka ne kadar dinci terör grubu varsa bu İslami terör güçleri ABD tarafından Ruslara karşı eğitilip donatıldılar,  ABD uçakları ile Afganistan’a taşındılar.
Daha sonra bu dinci terör grupları, bir yandan güya Ruslara karşı koyarken, bir yandan da Afganistan ve Pakistan’da katı bir İslami Şeriat kuralları için gizli gizli çalışma ve örgütlenmeye başladılar. Bu İslami örgütlenme, Rus işgali kalkmış olmasından sonra artan bir oranda şeriat için dinci yapılanma günümüzde bile devam etmekte.  İşte Afganistan ve Pakistan’da, başta Taliban olmak üzere çeşitli dini gruplar Şeriat yönetimi için seçimle gelen iktidarları, liderleri suikast ve baskı ile saf dışı edip dinci yapılanmayı sürdürmekteler. 
Sovyetler Birliği Afganistan’dan çekildikten sonra, Taliban ve öteki dini gruplar, iki ülkede Afganistan ve Pakistan’da, dini yapılanmayı öylesine artırdılar ki, kız çocuklarının okula gitmesini engelliyorlar, laik devlet kurumlarına baskı hatta saldırılarda bulunuyorlardı, ne ki Pakistan’daki devlet adamlarına yapılan suikastların hemen hepsi dinsel kökenli idi.
Başta Taliban olmak üzere, öteki dinci gruplara, Afganistan’ın ve Pakistan’ın kuzey taraflarındaki dünyanın en sarp dağları, vadileri onlar için biçilmiş bir geçit ve sığınma yeri idi.  NATO bile devreye girdiği halde bir türlü dinci Taliban’ın saldırı ve baskıları önlenemez hale gelmişti. Hemen hemen Afganistan’a hâkim olan Taliban, dünyanın her yerine dinci terör yetiştiren bir melanet yuvası olmuştu. Pakistan’da da Ziya ul Hak gibi şeriat yanlısı yöneticilerin dinci uygulama ve zaafları yüzünden Pakistan artık dinci teröristlerle mücadele eder hale geldi. Ama günümüzde bile Taliban’ın komşu Pakistan üzerindeki baskı ve propagandası köylere, mezralara kadar uzanmış, devam edip gitmekte. Bu baskı ve propaganda öylesine etkili oluyordu ki, polisler bile yanlı davranıyor, öteki yöneticiler bile etki alanında kalıyorlardı. Pakistan ve Afganistan’da tanık olduğumuz gibi, laik devletten ödün veren, dinci militanlara göz yuman bir devlet ve yöneticiler eninde sonunda Şeriatın, irticanın, geriliğin zehirli ahtapot kollarına düşmekte, çağın gerisinde kalmaktadır. Atatürk’ün laik devlet rotasından sapmaya başlayan Türkiye de, 1950 den beri yavaş yavaş, hele son 17 yıldır da hızlanan bir ivme ile dinci, gerici, bağnazlığın ağına düşmek üzeredir. RTE nin açıkça söylediği gibi devlet katında “dinci kinci nesil yetiştirme” çabası doğrultusunda, Türkiye’nin 17 yıldır yönetiminde bulunan AKP-RTE iktidarı, tıpkı Ziya ul Hak gibi, söylev, davranış ve uygulamaları ile cemaatleri, vakıfları, imam hatipleri ile dinci devlet oluşturma çabasındadır.

2014 Nobel Barış ödülü alan Malala

İrticaya ödün verenler ülkeye felaket getirir
Bu girişten sonra, Nobel ödüllü Malala adlı Pakistan’lı genç kızın anlatımlarından Pakistan’da yaşanılan Taliban’ın yaptıklarından bazı örnekler vermek istiyorum.
Bilindiği gibi Taliban gerek Afganistan’da gerek Pakistan’da kız çocuklarının okutulmasını istemiyordu. Buna direnç gösteren Malala Taliban fedaileri tarafından okula giderken aracın içinde başından vurulmuş, İngiltere’de uzun tedaviden sonra sağlığına kavuşmuştu. Kendisi ve ülkedeki kız çocuklarının okuması için mücadele veren, bu yüzden Taliban tarafından başından kurşunla yaralanan Malala adlı Pakistanlı kız, kızların okutulması konusunda verdiği mücadele ve yazdığı “Ben Malala” adlı kitap da yazan 16 yaşındaki Malala 2014 yılında Nobel Barış ödülüne laik görülmüştü.
Taliban. “din öğreticisi” anlamına geliyor. Sözde din öğreticisi olan bu kanlı kinli örgüt, dünyanın her yerinde en vahşi terör vahşeti yaşatmaktadır.

İrticaya ödün verenler ülkeye felaket getirir
Taliban imam ve örgütleri, köy ve kasabalarda öylesine dini propaganda yapıyorlarmış ki, din yolunda savaşıp ölen her Müslüman’a öbür dünyada Cennet’te “yetmiş iki bakire kız verilecek diyorlarmış. Bu söyleme kanan saf bazı Pakistan’lı Müslümanlar şöyle dua ediyorlarmış: “Allah’ım ne olur Müslümanlarla kâfirler arasında savaş çıksın, ben de senin uğruna ölüp şehit olayım”. İşte böylece beyni yıkanan insanlar arasından rahatlıkla nice Taliban ve canlı bombacılar çıkar, akla hayale gelmeyen suikastlar yapar. Nitekim ülkemizde bile pek çok canlı bombacıların yüzünden yüzlerce vatandaşımızı kaybettik.
Pakistan’ın bütün köy ve kasabalarında, Talibanlar öylesine haber ve mesajlar yayıyorlarmış ki, “kız çocukların okula gönderilmemesini, erkek öğretmenlerin kız öğrencileri okutmamalarını, bayan öğretmenlerin erkek öğrencilerin dersine girmemesini, kadınların kız okulu, kız medresesine bile gidip okumalarını istemediklerini” belirten ilanlar, beyannameler yayıyorlarmış. Ayrıca Pakistan’da medreselerin hızla yayılmaya başladığını, medrese inşaatlarında tüm erkeklerin gelip köy köy sırayla çalışmaları istenmiş, bu propagandaya uyan nice erkekler ücret almadan köy köy yollara düşerek medrese inşaatlarında çalışmaya başlıyorlar. Yapılan Taliban Fazlallah’ın propagandasına halk öylesine etkileniyorlar inanmaya başlıyor ki, kadınlar medrese inşaatın ayardım için altınlarını, bileziklerini vermek için sıraya giriyorlar, böylece Taliban eliyle Allah’ı memnun edeceklerini sanıyorlardı. (Ben, Malala sf 150)
Bu sefer Taliban militanları devletin resmi okulun değil, Taliban’ın açtığı din eğitimli medreselere gitmeleri gerektiği yaymaya başlıyorlar.(2) Bu baskı ve propagandalara kanan öğretmenlerden bayanlar erkek çocukları, bay öğretmenler kız çocuklarını okutmamaya, ne ki Taliban’ın medreselerine gitmeye çalışıyorlar. Taliban militanları bildiriler dağıtarak, “filan kız öğrenci, öğretmen okulu bıraktı onlar Cennete gidecek”  diye bildiriler dağıtıyorlarmış. (Malala sf 51)
Yörede müritler tarafından lider bilinen Fazlullah adlı Taliban imamı, her gün yeni ferman ve fetvalar yayınlayarak, güzellik salonlarının kapatılmasını, erkeklerin sakal kesmelerini yasaklıyor, kadınların pazara gitmemelerini istiyor; bilezik, halhal satışlarını yasaklıyor, kadınların her yerlerini yüzlerini bile kapatmalarını istiyor, kadınların marketlere, pazarlara gitmeleri halinde saldırıya uğrayacaklarını duyuruyordu. Ayrıca CD-DVD dükkânlarını kapattırıyordu. Taliban İmamı Fazlallah ve yandaşları devletin resmi okulları aleyhinde vaazlar veriyor, “okula giden kızların cehennemi boylayacaklarını” yayıyorlardı. Öylesine baskılar artıyordu ki, tek bir Taliban militanı tek başına bir köyü sindirebiliyor, talimatla hâkim oluyordu.(Ben, Malala sf 152).

Taliban yerel mahkemeler kuruyordu

İrticaya ödün verenler ülkeye felaket getirir
Taliban- Fazlallah Pakistan köylerinde yavaş yavaş dinsel baskıyı artırıyor, “şura denilen”  yerel mahkemeler kuruyordu. Pakistan’ın resmi mahkemelerinde uzayıp giden davalar, bir anda Fazlallah’ın mahkemelerinde bir anda davalarını çözebiliyorlardı. Saf Masum halk, “yıllarca devlet mahkemelerinin çözemediği davamı Taliban mahkemesi çözüverdi” diye Taliban mahkemelerini öven sözler söylüyorlardı.
Taliban Pakistan’da devletin göz yummasıyla böylesine irticayı tırmandırıyor, halk arasında nüfuz ediyordu. Fazlallah’ın yerel mahkemesinde halkın gözü önünde, Pakistan halkının hiç görmediği, toplumun gözü önünde kırbaçlama cezası vermeye de başlamıştı. Taliban’ın adamı Fazlallahın karargâhının yanına bir sahne kurulmuş, halka zorla onun Cuma vaazlarını dinledikten sonra, suçluların dövülerek cezalandırılmasını izlemek için toplanıyor, her darbeden sonra topluca “Allahuekber” diye bağırıyorlardı. Bu olaylar büyükşehirlerin uzağındaki dağ köylerinde uygulanıyordu.
Taliban Fazlallah’ın adamları, sağlık görevlilerin çocuk felci aşısını yapmasını yasaklamıştı; “bir hastalığı daha başlamadan iyileştirmek şeriat kanunlarına uymaz”  diyorlardı.
Tıpkı Afganistan’da Taliban’ın ahlak polisi gibi, Fazlullah’ın adamları da sokaklarda devriye geziyor, koydukları kurallara uymayanları arıyorlardı. (Ben, Malala sf 153)
2007 de Taliban Fazlallah Kurban Bayramında bir ilan yayınlayarak, “bu Kurban bayramında iki bacaklı hayvan kurban edilecek”  diyor. Bu garip ilanın ne anlama geldiğini halk, Taliban adamları, laik ve ulusalcı partilerden, Avami Ulusal Parti’sinden (ANP) siyasi aktivistleri öldürmeye başlayınca anlayabildiler.
Pakistan’ın bu dağlık ücra köylerinde Taliban militanları köyler arasında kontrol noktaları kurmuş, bayramlaşmaya giden halkı azarlayarak bayanlara “ayıp ediyorsunuz burka giymeniz gerek” diye tehdit ediyorlardı. (Ben, Malala sf 155)
Kurban Bayramı sonunda öğretmen ve öğrenciler okullarına döndüklerinde kapıya asılmış bir pusula pusula-mesaj bulurlar:
İşlettiğiniz okul Batılı ve kâfirdir. Kızlara ders veriyorsunuz ve İslam’a uygun olmayan üniformanız var. Buna bir son verin, yoksa başınız derde girecek ve çocuklarınız sizin için ağlayıp ağıtlar yakacaklar”. İmza, “İslam fedaileri”.
İşte ABD nin “Ruslarla savaşsınlar” diye eğitip donattığı Taliban militanlarını uçaklarla Afganistan’a gönderdiği binlerce dinci Talibanlar Afganistan’ı ele geçirdiği gibi, komşu Müslüman devleti Pakistan’ı da böyle adım adım ele geçirmeye devam ediyordu.
İrticaya ödün verenler ülkeye felaket getirir

Taliban çeşitli yerlere medreseler açarken, 2008 e gelindiğinde yaklaşık 400 devlet okulu Taliban tarafından yıkılmıştı. (Ben, Malala sf 182) Taliban emirlere uymayan köylerin kasabaların elektriklerini, gaz borularını bombalıyordu. (Malala 183)
Taliban imamı Fazlullah işi öylesine ileri götürüyor ki, öylesine baskı ve taşkınlık yapıyordu ki, camilerde vaaz verirken, “bir kında iki kılıç olmaz, bir ülkede iki yönetim olmaz, devlet mi Taliban mı”  diyerek devlete meydan okuyordu. Yine vaazlarda, “ Pakistan mahkemeleri İslam dışıdır; Batı demokrasisi İslam dışıdır, kâfirlerin dayattığı bir sistemdir, İslam, demokrasiye ya da seçimlere izin vermez”,  deniliyordu. Onların Talibanları demokrasiyi böylece yadsırken, kötülerken bizim Taliban kafalılar da, Atatürk’ün Laik TC inde “demokrasi bizim için tranvaydır”  diyerek çeşitli seçim hileleri ile seçtiği yandaş YSK ile iktidarda kalmanın her türlü hile yollarını kullanmıyor muydu? Zaten dünyada ne kadar tek adam yönetimi varsa, orada seçim de hileli olur, başkan da iktidarda kalmak için her türlü şeytani planları uygular.
Taliban kırsal kesimin bütün bölgelerinde şeriat mahkemeleri kurmuştu ve camilerde gençleri kendilerine katılmaya çağırıyordu. Artık alenen televizyonları, resimleri, DVD leri, CD leri, kasetleri toplayıp yakıyorlardı. (Ben, Malala sf 217)
Pakistan’ın bazı şehir ve kasabalarında Taliban tarafından müzisyenler, dansçıların evleri basılıyor, evdekilerin hepsi öldürülüp sokağa atılıyordu. 2009 da olan bu olayda sokağa atılan cesetlerin üzerine “şu saate kadar cesetlere dokunmayın yoksa sıra size gelir” gibi yazılar yazılıp cesetlerin üzerine konuyordu (Ben, Malala sf 186)
Taliban’ın Pakistan’da ilerleyişi karşısında Başkan Obama Afganistan’a Pakistan sınırına 21.000 asker gönderme kararı alıyordu. (Ben, Malala sf 218)
Taliban artık Pakistan yöneticilerine baskı yapmaya başlarken, Taliban sözcüleri Pakistan hükümetinin Hıristiyanlardan, Yahudilerden gelen yardımları ret etmesini istiyordu; İslamabad’daki Dünya Gıda Programı ofisi bombalanmış, beş çalışanı ölmüştü. (Ben, Malala sf 249)
Artık Pakistan da Afganistan gibi Taliban’ın ağına düşmüştü
Pakistan polis ve jandarma güçlerinden onlara karşı sempati duyanlar olduğu için şikâyetler doğru düzgün incelenmiyordu bile. Pakistan yönetiminin zafiyeti nedeni ile devletin resmi laik ulusal okulları varken, ona paralel güya dini eğitim veren çağ dışı açılan medreselerin açılması Taliban zihniyetinin gelişmesine yerleşmesine neden oldu. O nedenle Taliban kökenli terör elinde kâh canlı bombalarla, kâh dinsel kökenli suikastla Pakistan boğuşup durmakta. Taliban bu tür sindirme, korkutma saldırı ve eylemleri karşısında Pakistan kolluk kuvvetleri önce göz yumarken, sonra da aciz durumu düşüyordu.
Pakistan’ı dinsel bir yapı ile yönetmek isteyen Ziya Ulak öyle katı yasalar getiriyordu ki peygamber, din gibi kutsal değerlere sataşanlar için “Kutsal Değerlere Hakaret Yasası” çıkarmış, bu yönde davranışı olanlara idam ya da ömür boyu hapis cezası veriliyordu. Bu yasa hükmünce idam edilen Hıristiyan bir dul kadının başına gelenleri aktaralım.

Asılarak ölüme mahkum edilen Hıristiyan bir kadın Asia Bibi

Pakistan’da 2010 yılında, Asia Bibi adında, asılarak ölüme mahkûm edilen Hıristiyan bir kadınla ilgili olarak gazetelere de yansıyan şöyle bir olay yaşanmıştı: Asia, Pencap’ta geçimini sağlamak için meyve toplayan, beş çocuklu bir Hıristiyan kadındı.
Sıcak bir günde, beraber çalıştığı arkadaşlarına su getirmiş ama bazıları onun Hıristiyan olduğunu, bu yüzden suyun pis olduğunu söyleyerek içmeyi ret etmişlerdi. Müslümanlar olarak, onun suyunu içmeleri halinde kirleneceklerine inanıyorlardı. İçlerinden biri Asia’nın komşusuydu. Kadın öfkeliydi çünkü Asia Bibi’nin keçisinin onun su yalağına zarar verdiğini söylüyordu. Sonunda aralarında tartışma çıkmıştı ve elbette tıpkı okulumuzdaki kavgalar gibi, kimin ne söylediği belli değildi. Bir iddiaya göre, Asia Bibi’yi İslam’a dönmek konusunda ikna etmeye çalışıyorlardı. Asia, “İsa’nın Hıristiyanların günahları için çarmıha gerilerek olduğunu” söylemiş. “Hazreti Muhammed’in Müslümanlar için ne yaptığını” sormuştu. Meyve toplayanlardan biri onu bölgenin imamına şikayet etmiş, imam da polise haber vermişti. Asia, mahkemeye çıkarılmadan önce bir yıl hapiste tutulmuş, sonra da idama mahkûm edilmişti.

Pencap Valisinin öldürülmesi. İmam cenaze namazını kıldırmadı

Pakistan’da o sıralarda uydu yayınlarına izin verilince birçok TV kanalları Asi Bibi olayı bütün dünyaya duyuruldu ve bu olay yüzünden dünya öfke içinde idi. Bütün TV larda tartışılır hale geldi.
Asia Bibi için sesini çıkaran birkaç kişiden biri, Pencap Valisi Selman Tasir idi. Tasir, Asia Bibi’yi hapiste ziyaret etmiş, Başkan Zerdari’nin onu affetmesi gerektiğini söyledi. Vali Tasir, “Kutsal Değerlere Hakaret Yasası’nı kara bir yasa”  olarak değerlendirdi ve bu ifadesi televizyonlarda bazı haber programları tarafından ortalığı karıştırmak için tekrar tekrar kullanıldı. Sonrasında Cuma namazlarında Ravalpindi’nin en büyük camisindeki imamlar valiyi kınadılar.
İki gün sonra 4 Ocak 2011 de, Vali Selman Tasir, İslamabad’da yemekten sonra korumalarından biri tarafından vuruldu. Adam ona 26 el ateş etmişti. Sonra da “bunu, Ravalpindi’deki Cuma vaazını dinledikten sonra Allah için yaptığını” söylemişti. (Görüyorsunuz dinsel tahrik neler yaptırıyor). O kadar çok insan, Vali Tasir’i öldürdüğü için katile alkış tuttu ki aydınlar şok oldular. Mahkemede avukatlar bile adamın başından aşağı gül yaprakları serptiler. Bu doğrultuda Pakistan acı bir şekilde Taliban ve canlı bomba terörü ile boğuşup durmaktadır. (Türkiye’de bile nice insanlar mafya katillere “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkış tutmadılar mı?)
Bu arada, merhum valinin camisindeki imam onun cenaze namazını kıldırmayı reddetti. Başkan da cenazeye katılmadı.(3) Bu arada Pakistan’da Taliban’ı, imamlarını eleştirenlere ölüm tehditleri gönderiliyordu.

İsterseniz bir de Türkiye’ye ayna tutalım.

Bir ülkede dincilik yarışı başladı mı sonu gelmez, o ülke için felaket başlar. Bu olaylar çok eski değil, bizim dinci iktidar AKP-RTE nin sürecinde 2011 yıllarında oluyordu.
Türkiye’de de Pakistan’ın ilk yıllarındaki gibi aynı paralelde “dinci kinci nesil” istemi doğrultusunda 17 yıllık AKP-RTE iktidarının destek ve göz yummaları ile aynı dinsel süreç içinde medrese açılma, imam hatip sayısını artırma, cemaat yurt ve okulları dinsel devlet özentisi devam etmektedir. Hele din işlerinin ilkin bir genel müdürlük gibi kurulan Diyanet İşlerinin bütçesine bir bakın, yatırımcı nice beş altı bakanlığın bütçesinden daha fazla bir bütçeye sahip. Ülke kalkınmasında kullanılması gereken bu paralarla, oraya buraya lüks camiler, lüks saraylar yapılıyor. Ama öte yandan devletin borcu TC tarihinin en büyük borcuna yükselmiş 500 milyar dolara yaklaşmış. Bu bütçe ile Cibuti’ye kadar başka devletlere camiler yapıyoruz. Acaba çağdaş Avrupa, şimdiki ekonomik ve sosyal refaha oraya buraya kilise yaparak mı ulaştı? Oysa TC devletinin çağdaş okul ve üniversiteleri varken, çağ dışı medrese açmak irticaya davetiye çıkarmaktan başka bir şey değildir.
Öyleyse, anayasasında Laikliği ön plana çıkaran Atatürk Türkiye’si, Talibanlı dinci terör yıkımına uğramamak için, Atatürk’ün çizdiği, hedeflediği laik çağdaş Türkiye hedefine doğru, millet egemenliğine, parlamento öz yönetimine geri dönülmelidir. Böylesine dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan çağ dışı başkanlık yönetimi ülkeyi çıkmazlara sürükler.(4) Halk anlatımıyla “Evliyaullahı” da başkan yapsanız, tek adam mutlaka yanılır, ülkesini yanlış yönlere sürükler (şimdilerde aynı süreci yaşıyoruz). O nedenle devlet yönetiminde en erdemli, en doğru yönetim gerçek bir demokrasi yönetimidir, halkın temsilcisi olan mecliste ülke sorunları tartışıla tartışıla gerçekler bulunur, bunun dışındakiler ülkeleri felaketlere, sıkıntılara götürür.

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız 
Sonnotlar
 
(1) Owen Bennett Jones BBC News 27 Aralık 2017
(2)(Pakistan’da kayda geçmiş 18015, kayıt dışı 30 bin civarında medrese olduğu görülmüştür. Değerler Eğitimi Dergisi cilt 10, No 24, 101-126 Aralık 2012)
(3) Maltepe Camisinde, ölen Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenaze namazını da imam kıldırmak istemediğini de anımsayınız, (tıpkı Taliban gibi).1967 adli yılı açılış konuşmasında Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in irticaya değinen konuşması sağ cenahta şiddetli bir yankı uyandırmıştı. Sağ basın çileden çıkmıştı. İmran Öktem konuşmasında; “Türkiye’de İslam devleti ve hilafet rejimi kurmak, Türk milletini dini esaslara dayanan bir hukuk düzenine sokmak isteyen ve bunun için gizli ve açık çalışan bir avuç mistik meczup ruh hastası ve dini kazanç metaı haline getirmiş kimseler, saf ve cahil yurttaşın varlığını, imanını geçim vasıtası yapmış olan bezirgânlar daima hüsrana uğrayacaklardır” demişti.
Gerek sol kamuoyunda gerekse yargının üst kademelerinde iktidarın din sömürüsü yaptığı söylemleri, dinci çevrelerde tepkilere yol açmıştı. Öktem konuşmasında Voltaire’in “Tanrı’yı da insan yaratmıştır” sözünü alıntılaması, iktidarın himayesindeki dincilerin tepkilerini iyice yükseltmişti. Öktem daha sonraki açılış konuşmalarında da irtica tehlikesine vurgu yapmış ve ayrıca haklı fukarayı haksız ve güçlü zengine karşı savunacak erdemli ve yürekli hâkimlerin bulunduğunu” ifade etmiştir. Bugün de olduğu gibi AP’nin (AKP nin de) iktisadi politikası halkın hızlı bir tempoyla bilinçlenmesini sağlıyor ve bilinçlendiği ölçüde onlara oy vermeyeceği endişesi büyüyordu. Bunun için de AP irticai, gerici unsurlara hep yeşil ışık tutmuştur. Hem de 1961 Anayasası’nın 19. maddesinde, “kimsenin dini ve dini inançları siyasi amaçlarla istismar edemeyeceğini, bundan kişisel çıkar sağlayamayacağını” kesin bir dille ifade etmiş olmasına rağmen. Oyla iktidara gelen hükümetin anayasa doğrultusunda hareket etmesi bir zorunluluktur. Bizim sağ siyasiler iktidar varlığı ve meşruiyetini yalnız sandıktan çıkan oylar üzerine inşa ettikleri için demokrasiye tekâmül edememişlerdir.
İmran Öktem 1 Mayıs 1969’da ölmüş ve 3 Mayıs’ta cenazesi Maltepe Camii’nden kaldırılırken bir grup “Allahsızların namazı kılınmaz” diye gösteri yapmıştır. Camide namazı kıldıracak imam bulunamamıştı. İsmet İnönü, namaz kılınmadan camiden ayrılmayacağını söyleyince, imam olduğunu belirten İzzet Gözübüyük namazı kıldırmıştı. Namazın ardından gericiler İnönü’nün üstüne doğru yürüyünce cenazede bulunan bir tuğgeneral “geleni vururum” diyerek silahını çekip İnönü’yü kurtarmıştı.
İşin garibi, Başbakan Demirel Yargıtay Başkanı’nın cenazesine gitmemiştir. Olayla ilgili Meclis’e verilen soru önergesi üzerine yaptığı konuşmada, “olayların bir irtica hareketi olarak değerlendirilemeyeceğini” söylemiştir. İnönü’yü koruyan general için de “Hiç kimse kendisine verilmeyen bir görevi üstlenemez” diye tepki göstermişti.
İşte bugünlere böyle gelindi.
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/36377/imran-oktem-olayi.html
(4)Kaynak: Ben Malala Epsilon Yay. 2016

Hırsızlar İmparatorluğu - Rifat Serdaroğlu
Hırsızlıkta rekor üstüne rekor kırılıyor!
AKP, hırsızlık ’ta devrim yaptı! Hırsızlıkta çağ atladı!
AKP, “Hırsızlıkta Yeni Buluşlar” dalında, Nobel’e aday gösterilmeli!
Ne zaman bu kadar ustalaştılar, nasıl becerdiler, bilen yok.
Dünyanın herhangi bir Müslüman ülkesinde deprem, tsunami, sel gibi doğal felaket meydana geldiğinde, bazı bademler bayram eder.
Hemen “Yardım Kampanyası” açılır. Devletimizin başları, Diyanet İşlerinin sünnet çocuğu kıyafetli yetkilileri, en üzgün suratlarını takınıp tv’lere koşarlar;
“Ey Ümmet-i Müslüman! Gün dayanışma günüdür. Yardım edelim. Ne verirsen elinle, o gelir seninle” diye başlayan ve ölenler için Fatiha okunmasıyla sona eren nutuklar atılır.
Felakete gerçekten üzülenler, para yardımı yapıp kendilerini rahatlatırlar!
Peki, toplanan paralar ne olur?
Modern toplumlarda, yardımlar yerine ulaştırılır ve hem yardım yapanlara hem de kamuoyuna, nereye ne kadar yardım yapıldığı açıklanır.
Bizde nasıl mı olur? Hadi, tarihten inciler dizisi gibi anlatalım;
Dönemin Milli Görüşçüleri yani “AKP’nin Babaları” tarafından yüzlerce “Müslüman Hatip !” Yurtdışında Türklerin yoğun olarak bulundukları yerlere birer “İslam Alimi” edasıyla gönderildi.
“Türkiye’de şirketler kuruyoruz, ortak olun ki, yurda temelli döndüğünüzde sizin veya çocuklarınızın bir işi olsun” diye camilerde konuşmalar yapıldı ve milyonlarca Mark (O zaman Avro yoktu) toplandı.
Yimpaş-Kombassan gibi şirketler kuruldu. Bu arada Avrupa’ya para toplamak için birkaç tur daha yapıldı. Sonunda ne şirketler kaldı ne paralar!
Para verenler kazıklandı, para toplayanlar zıkkımlandı…
Bosna’da, dünyanın en vahşi soykırımı Sırplar tarafından yapılınca, AKP’nin babaları, çeşitli yardım kampanyaları açtılar. İlgilenenler “Mercimek-Beşir Darçın” adlarını incelesinler. “Bosna’ya Yardım” diye milyonlarca Mark topladılar. İnsan ölümü üzerinden dolandırıcılık yapan bu namussuzlar, tabii ki paraları iç ettiler…
Deniz Feneri e.V Almanya’da on milyonlarca Mark para topladı. Bu paraların bir kısmı orada pavyonlarda yendi. Büyük kısmı Türkiye’ye gönderildi. Bugünkü AKP’nin en önde gelenleri tarafından “Kanal 7” TV kuruldu ve kalan para siyasette Muaviye ve İhvan kadrolarını güçlendirmek için kullanıldı.
Alman Savcılar dava açtı. Sanıklar suçlarını itiraf etti ve mahkum oldular.
Alman Mahkemesi dava için “Asrın Yardım Soygunu” dedi.
Soygunun Türkiye ayağı için dava açılmasını istedi.
Ama AKP’liler davayı sulandırdılar. Dava dosyası ve tüm evraklar Almanya’dan üç yılda gelemedi. AKP’li Adalet Bakanları, davaya bakan Savcıları sanık haline getirdiler. Bir Türk Savcı; “Ankara’da bu hırsızları koruyan bir var. Biz ona Hırsızlar İmparatoru diyoruz” dedi.
Sonra bu kadro, uluslararası hırsız FETÖ ile birlik oldu. 11 sene ülkeyi beraberce soydular. Cumhuriyetin tüm eserlerini kira parasına satıp peşkeş çektiler. Fabrikalarımızı, Bankalarımızı, Ormanlarımızı, Madenlerimizi sattılar.
Devlet İhalelerinden pay almak için 5 liralık işi 20 liraya ihale ettiler, bir de hazine garantisi verdiler.
Yıllarca çaldılar, çaldılar, çaldılar bir türlü doymak bilmediler.
Tüm bu hırsızlıklar, soygunlar yapılır rüşvetler alınırken, içlerinden bir kişi bile çıkıp ta “Devlet-Millet soyuluyor, bu işe isyan ediyorum, bu hırsızlığa ortak olamam ve istifa ediyorum” demedi! (Abdüllatif Şener hariç) Başka bir kişi bile çıkmadı…
Hırsızlıkta çağ atlamak ve dünya rekoruna imza atmak yine AKP’ye nasip oldu!
2016 yılında İstanbul-Beşiktaş’ta terör saldırısı sonucu 46 insanımız öldü. Ölenler için 52 milyon tl tutarında yardım toplandı. Paranın 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kurulan (Kurucuları belli değil) Türkiye Şehit Yakınları ve Gaziler Dayanışma Vakfı’na devredilmesine karar verildi.
Aradan 3 yıl geçti. Türk Milletinin verdiği yardım parası buhar oldu, uçtu ve yok oldu! Sadece paralar yok olsa iyi. Çünkü AKP iktidarında yardım paralarının yok olmasına zaten alışmıştık! Fakat paralarla beraber vakıf da kayboldu iyi mi? Koca vakıf toz oldu, yöneticiler yok, binası yok…
Bu yüzsüzlerin sonu sülalece ibretlik olacak. Göreceksiniz. Dünya görecek…
Sağlık ve başarı dileklerimle

12 Aralık 2019
Rifat Serdaroğlu

AKP'nin İslam Anlayışı - Rifat Serdaroğlu
Erdoğan; “Hayatımızın merkezine, İslam Dininin hükümlerini yerleştireceğiz.”
E. Erdoğan; “Yeryüzünde halife olmanın sorumluluğunu taşımaktan mesulüz.”
Bu iki ifade de, “Anayasa İhlal suçudur” ve AKP’nin kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dava açılmasını gerektirir.
AKP’nin gerçek arzusu ve planı, T.C Devletini bir din devletine dönüştürmektir. Bunu görmemek için ya AKP’li olmak ya kör ve sağır olmak ya da ihanet içinde olmak gerekir.
Peki, AKP Türkiye Cumhuriyeti Devletini, İran benzeri bir din devletine dönüştürebilir mi?
O kadar çapsızlar ki, o kadar beceriksizler ki kendi başlarına kalsalar yapamazlar, fakat ülkeye çok zarar verip, ağır bedeller ödetirler!
Sayın İhsan Eliaçık, bir yazısında şöyle diyor;
İslam’da 4 hakiki bir de mecazi ceza vardır.
Öldürmeyeceksin-Çalmayacaksın-Zina Yapmayacaksın-İftira atmayacaksın, mecazi ceza olarak ta Kendine Servet yapmayacaksın…
Öldürmeyeceksin;
AKP, “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı” olarak, Irak’ta-Libya’da-Suriye’de-Mısır’da diğer eş başkanlar tarafından gerçekleştirilen ölümlerden sorumlu değil mi?
Mavi Marmara Gemisinin gitmesine izin verip, günahsız insanların ölümünden sorumlu değil mi?
FETÖ’yu besleyip, büyütüp darbe yapacak hale getirdikten sonra,
15 Temmuz’da ölen 251 insanımızın öldürülmesinden sorumlu değil mi?
Boğaz Köprüsü üzerinde, silahsız askerlerin kafalarının kesilerek öldürülmelerinden sorumlu değil mi?
Yandaş Vakıfların öğrenci yurtlarında yanarak ölen çocuklarımızın ölümlerinden sorumlu değil mi?
Şimdi hangi Müslüman bize “AKP’nin bu işlerde sorumluluğu yok” diyebilir ki?
Çalmayacaksın;
AKP Genel Başkanının ve bazı eski-yeni Bakanlarının Türkiye dışında mal varlıkları olduğunu, reddeden birini gördünüz mü? Örneğin Erdoğan
Ne malı? Benim yurt dışında ne malım ne mülküm ne de param var, araştırın” dediğini duydunuz mu?
Erdoğan’ın, kendi Başbakanı ve Bakanları için dolandırıcı dediğini, onların da Erdoğan mal varlığını açıklasın dediğinin ne anlama geldiğini anlamayan var mı?
Zina Yapmayacaksın;
Irak’ta-Suriye’de, Erdoğan’ın “sağ salim ülkelerine dönmeleri için dua ettiği” Amerikan Askerlerinin, tecavüz ettiği yüzbinlerce Müslüman kadının çektikleri ızdıraba, hangi vicdan hangi yürek dayanabilir ki? Zina yapmakla, zinaya izin verme arasında bir fark var mı?
İftira Etmeyeceksin;
Hiç kimse bu konuda AKP’nin eline su dökemez. Kendisine oy vermeyen Türk Milletinin yarısından fazlasını “Terörist” diye damgalayan, dün şerefsiz diye iftira ettiği kişi ile bugün birlikte olan bir parti sadece haram havuzunda değil, iftira havuzunda da yüzmektedir.
Kendine Haksız Servet Yapmak;
ABD Temsilciler Meclisinin kararına, Davutoğlu’nun ima ettiklerine, Binali’nin sessizliğine, Vatansever-Hayırsever Reza Zarrab’ın dediklerine bakmak yeterlidir…
Sözün Özü;
AKP, “Hayatımızın merkezine İslam dininin hükümlerini yerleştirecekse, önce bu günahları işlemediğini açık olarak ispat etmelidir.
Yoksa AKP, bu kirli elleri ve işlediği çok ağır günahlarıyla, yerleştirse- yerleştirse kendisini ancak esfel-i safilin’e yerleştirir…
Çoğu gitti azı kaldı!
Şimdi esas mesele, AKP’nin yerine “Çakma AKP’yi mi koyacaksınız yoksa Türk Milletinin namuslu-bilgili, yürekleri Atatürk sevgisi ile dolu gençlerinden oluşan Çoban Ateşi Hareketinin Partisini mi koyacaksınız?
Ya da şöyle soralım;
Çözüm sürecinin ve Arap Milliyetçiliğinin Akil İnsanlarını mı, yoksa
Türk Milletinin “Memleket Delisi” olmaya razı öz evlatlarını mı seçeceksiniz?
Nasip Allah’tan, takdir Türk Milletinden…
Sağlık ve başarı dileklerimle

11 Aralık 2019
Rifat Serdaroğlu

Günaydın sayın Erdoğan!...
AKP Genel Başkanı zorda.
ERDOĞAN; başka partileri yok edip, onların bit pazarına düşen liderlerini kendi partisine dahil ederek, onlara “U” dönüşü yaptırmaya, eskiden AKP için söyledikleri en ağır sözleri yalatmaya alıştığı için, bu sefer AKP'den koparak  AKP'ye rakip olabilecek yeni parti kuran, eski başbakan ve bakan seviyesindeki arkadaşlarını yemeye ve onları yolsuzlukla, dolandırıcılıkla suçlamaya başladı.
Dinime söven Müslüman olsa bari.
Neymiş efendim, Şehir Üniversitesini kuran Bilim ve Sanat Vakfına İstanbul Kartal Cevizlideki TEKEL arazisini bedelsiz devretmişler ve Halkbank'dan kredi kullanmalarına olanak sağlamışlar.
Aslında bu araziyi,2009 yılında adı geçen üniversiteye bilmem kaç yıllığına bedelsiz tahsis eden bizzat ERDOĞAN'ın kendisi.
Bu tür değerli  kamu arazilerinin, bedelsiz olarak vakıflara tahsisi yanında, bedelsiz devri için yetki veren yasayı 2014 yılında çıkaran da AKP meclis çoğunluğu. Kamu arazilerinin bedelsiz devrine yetki veren bu yağma Hasanın böreği yasasının çıkarılmasından ERDOĞAN habersiz midir?
Asla.
AKP'de; milletvekilleri, ERDOĞAN'dan habersiz bırak yasa çıkarmayı, ERDOĞAN'dan habersiz su içemezler.
Bu arazinin devrini başbakanlığı döneminde, Özelleştirme İdaresi Başkanı olarak gerçekleştiren DAVUTOĞLU; zamanında ERDOĞAN'ın güvenini kazanan ve onun tarafından partinin başına getirilerek başbakan atanan kişi.
DAVUTOĞLU, gerçekten başbakan gibi hareket etmeye başlayınca, her konuda ERDOĞAN'a biat etmeyince yolları ayrıldı ve başbakanlık görevinden alınarak parti içinde itibarsız ve yetkisiz kılındı, dışlandı ve bugünlere gelindi.
DAVUTOĞLU; yeni parti kurarak politikaya devam kararı alınca, ERDOĞAN'ın aklı başına geldi birdenbire.
ERDOĞAN; kendisinin sıkça başvurduğu, yüzlercesini yaptığı, kamu arazilerinin vakıflara tahsisi ve devri, kamu bankalarından kredi kullandırılması  işlemlerini suç ve dolandırıcılık olarak görmeye başlayarak, kendi bindiği dalı kesti.
Tam bir çifte standart uygulama.
ERDOĞAN yaparsa meşru ve hukuki, siyasi rakibi haline gelen çırağı DAVUTOĞLU yaparsa gayrimeşru ve dolandırıcılık.
DAVUTOĞLU baskın çıktı ve derhal bir yazılı mesaj yayınlayarak hodri meydan dedi.
Bugüne kadar aynı yöntemlerle vakıflara bedelsiz devredilen kamu arazilerini ve kamu bankalarından kullandırılan kredileri mercek altına alalım, hayattaki eski ve yeni cumhurbaşkanlarının, başbakanların, özelleştirmeden sorumlu bakanların ve bürokratların, birinci derece akrabalarının mal varlıklarını, mecliste bir komisyon kurarak araştıralım dedi.
Ne güzel bir teklif değil mi?
Madem ki usulsüzlüklerin ve dolandırıcılıkların üzerine gidilecek, DAVUTOĞLU'nun belki de kendisini dahi suçlu kılacak bu önerisi bulunmaz bir fırsat deil midir?
Bugün bakıyoruz, AKP adına konuşan AKP yetkilileri, DAVUTOĞLU'nun bu önerisine Fransız.
Her söylenen şeyin peşine mi düşeceğiz diyerek, yan çizmeye başladılar.
Bu araştırmanın, kim ya da kimlere dokunacağını en iyi onlar biliyorlar tabi.
Ne demişler büyük lokma ye ama, büyük konuşma.
Önümüzdeki günlerde politik ortam çok ısınacak ve şenlenecek gibi.
Haydi hayırlısı, ülkede ileriye dönük çok hayırlı işler olacak gibi.
Allah’ın sopası yok, insanlar bazen kendi sopalarıyla kendilerini de dövebiliyorlar.
Allah tüm insanlara, kendi söylediklerini öncelikle kendi kulaklarının duymasını nasip etsin.

Güner Yiğitbaşı

09/12/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Önlenemeyen Kadın Cinayetleri
Gün geçmiyor ki, ülkemizde bir kadın öldürülmesin.
Bugüne kadar, nişanlısı, sevgilisi, boşandığı veya boşanma aşamasındaki eşi tarafından sokak ortasında öldürülen kadınlara alıştırılmıştı bu toplum.
Son Ceren cinayeti gösterdi ki; aramızda hasta ruhlu caniler dolaşıyor, hiç tanımadıkları kadınları öldürmekten zevk alan.
Bu son cinayet, toplum olarak insanların ruh hallerinin ne kadar çok bozulduğunu ortaya sermektedir.
Asla tasvip etmiyoruz ama; hadi, eski eşi, aşkına karşılık bulamayan eğitimsiz sapık sevgilisi tarafından öldürülen kadınları anladık da, hastalıklı ruhunu tatmin etmek ve toplumdan intikam almak için, toplumsal bir kin ve nefret duygusuyla, rast gele seçtiği ve hiç tanımadığı, kendisinden güçsüz ve savunmasız bir kadını takip edip tenha bir yerde kıstırarak hunharca öldüren canilerin aramızda serbestçe dolaştıkları bir toplum olduk adeta.
Herkes, bu cinayetlerin, polisiye tedbirler ve ağır cezalarla önlenebileceği yanılgısı içindeler.
Bize göre çok yanlış bir teşhis. Kadına yönelik şiddetin polisiye tedbirlerle ve ağır ceza tehditleriyle önlenmesi, asla mümkün değildir. Her kadının başına bir polis dikecek değiliz.
Daha geçtiğimiz gün bir mahkemenin, bir kadın cinayetinin failine iyi halden indirim yaparak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını müebbet hapse çevirmesi, toplum tarafından ağır eleştiri aldı. Nasıl olur da, iyi halden, ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbete çevrilirmiş. Duyan da zannedecek ki; cinayet işleyen kişi sanki beraat ettirilmiş ve salıverilmiş.
İşte, teşhis ve çözüm yollarında ne kadar geri ve yanılgı içinde olduğumuzu bu örnek de göstermektedir.
Siz, müebbet hapsi niçin küçümsüyorsunuz.765 sayılı eski Türk Ceza Kanununa göre; cinayetten, bazı ağırlaştırılmış vasıflı cinayet fiilleri dışında, müebbet hapis dahi veremiyordunuz.
Biz diyoruz ki; cezalar asla hafif değil, müebbet hapsi dahi küçümser hale geldik ama, buna rağmen cinayetleri önleyemiyorsak, toplum olarak çok iyi düşünmemiz gerekiyor.
Hiçbir cani, çok ağır ceza alırım ve hapislerde çürürüm korkusunu aklına getirmemektedir. Tanrı'nın verdiği bir canı alma aşamasına gelecek kadar gözü dönmüş, vicdanını ve ruhsal sağlığını kaybetmiş bir insan; asla, fiilinin cezai sonuçlarını düşünemez. Bunu düşünebilse, cinayet işlemez zaten.
Gelişmiş ülkelerde; aynı cezalarla, bizim ülkemizde olduğu kadar fazla, kadına yönelik şiddet ve cinayet eylemi görülmüyorsa, bunun bir nedeni olmalı tabi. İşte biz toplum olarak, bu nedenlere inmeden, kadına yönelik şiddetin asla önlenemeyeceğini kabul edemiyoruz, her kadın cinayetinden sonra, havanda su dövüp duruyoruz.
Son Ceren cinayetinin faili, uzun süre cezaevlerinde yatmış, cezaevinin sıkıntılarını yaşamış olmasına rağmen, hala nadim olamamış ve ceza evinden kaçarak gözünü kırpmadan yeni bir cinayet işlemiş, toplum olarak bu adama ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası versek ne olacak ki, bu eylemlerin nedenlerine, kökenine inmedikten, bu bataklığı kurutmadıktan sonra.
Nasıl tıp'da hastalığın yanlış teşhisinde, hastalığın gerçek nedenini bulamadığımızda sağlıklı bir tedavi yöntemi bulunamıyor ve hasta iyileştirilemiyorsa, toplumsal bir hastalık haline gelen ülkemizdeki kadın cinayetlerinin önüne geçilebilmesi, kadınlarımıza yönelik şiddet ve cinayetlerin kesin bir çözümüne ulaşılabilmesi için, kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin temel nedenlerini, iyi tespit edip teşhis etmemiz zorunludur.
Son birkaç sene içindeki, cinayete kurban giden, şiddete maruz kalan kadın sayısındaki giderek artış ile ülkenin; sosyo ekonomik, politik, kültürel, eğitim ve dinsel kötüye gidişi arasındaki paralelliği unutmamak, polisiye ve cezai tedbirlerden önce, kadına yönelik şiddete karşı alınması gereken, sosyo ekonomik, politik, kültürel, eğitim ve dinsel tedbirleri, ivedilikle tespit ederek hayata geçirmek zorundayız.

Güner Yiğitbaşı

06/12/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

İtirazım var...- Gündüz Akgül
Günlük yaşamımızda o kadar anormal ve can sıkıcı olaylarla karşılamaya başladık ki itiraz etmemek olası değildir...
-İnsanların birbirlerine tahammül etmemelerine ve sürekli sorun çıkarmalarına itirazım var.
-Din, dil, ırk, mezhep farklılığı nedeniyle başkasının yaşamına karışanlara itirazım var...
-Eğitimcilerin nasıl kaliteli eğitim veririm diye çaba harcamaları yerine, üstüne görev olmayan konularda ahkam kesmesine itirazım var...
-Kamu alanında nasıl davranılacağı ve hangi kıyafetle gidileceği yasalarla belirlenen ortak bir alan olmasına karşın, yasaların arkasından dolanarak çeşitli bahanelerle buna uyulmamasına, dolayısıyla devlet memurlarının görevleri sırasında gençlere örnek olacak şekilde giyim ve kuşamlarına dikkat etmeleri gerekirken, saç, sakal birbirine karışmış, kravatsız, türbanlı bir şekilde görev yapmalarına itirazım var...
-Siyasette ayrıştırıcı ve kırıcı bir dil kullanılmasına itirazım var...
-Ben merkezli siyaset yapılmasına, ben yoksam partide yoktur diyen ilkesizlere itirazım var...
-Adam kayırmaya, liyakate önem vermeyerek mevki dağıtmaya, parti, dernek cemaat ayırımı olmaksızın, körü körüne yandaş olmaya itirazım var...
-İnsan olmak varken, insan gibi davranmayanlara itirazım var...
-Doğaya, milli değerlere sahip çıkmayanlara itirazım var...
-Kadın cinayetlerine, tacizlere, yolsuzluğa itirazım var...
-En önemlisi Türkiye Cumhuriyetinin kurucu felsefesine, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ilke ve devrimlerine sahip çıkmayanlara itirazım var...
Şimdilik benden bu kadar...
Söylediklerime sizin itirazınız var mı? 

06.12.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalizm - Yılmaz Özdemir
Bir takım kişiler Kemalizmin çağın gerisinde kaldığını ve 1930’ların bakış açısıyla bu günlere çözüm üretilemeyeceğini söyleyerek sözde yeni bir dünya söylemiyle köhneleşmiş emperyalizme payanda olmaya çalışıyorlar.

Kendisini ideolojik anlamda Kemalist tanımlayan birisi olarak diyorum ki;

Her türlü aşiret ve tarikat mensubiyetini reddederek feodalizmin yerine çağdaşlığın temsilcisidir KEMALİZM.

Kalıplaşmış düşünceler yerine çağın gereklerine göre sürekli yeniliği ve devrimi savunmaktır KEMALİZM.

Türk Milleti'ni dünya milletler ailesinin eşit ve onurlu bir üyesi yapmanın adıdır KEMALİZM.

Bu topraklarda olan zenginliklerin yağmalanmasına karşı "Sömürüye Hayır" demektir KEMALİZM.

Kadını alınıp satılan ya da sadece namus bekçisi gören değil, toplumun erkekle eşit ve özgür bireyi gören sistemin adıdır KEMALİZM.

Misakı Milli sınırları içinde yaşayan herkesi eşit yurttaş kâbul eden düşüncedir KEMALİZM.

Yönetimi altında yaşanan her olumsuzluğun hesabını vermenin adıdır KEMALİZM.

Emperyalist yayılmacılık yerine ‘’Yurtta barış, dünyada barış’’ diyerek bütün devletlerin egemenlik haklarına saygı duymaktır KEMALİZM.

Kalkınmayı dış borç alarak değil kendi öz kaynaklarıyla yapmaktır KEMALİZM.

Eğitimden sağlığa, savunma sanayinden dış politikaya, ekonomiden tarıma devlet yönetiminde her alanda Tam Bağımsızlığı savunmaktır KEMALİZM.

Şeyhlerden, pirlerden medet beklemek yerine bilimin ve akılın öncülüğünü rehber edinmektir KEMALİZM.

Dış güçlerin tavsiye ve telkinlerine sığınmak yerine kendi öz gücüne güvenmenin adıdır KEMALİZM.

Emperyalizmi yenip bağımsız bir ülke kurarak bütün mazlum uluslara umut olmanın adıdır KEMALİZM.

Kısacası Kemalizm çağın gerisinde kalmış bir düşünce değil tam tersi vahşi kapitalizmi ve insanlığı sömüren emperyalizmi yer yüzünden silecek olan ve gelecek çağlara da umut olan düşünce sistemidir.

Son olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri belki de Kemalizmi en iyi tarif ediyor.

‘’İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!’’
Yılmaz Özdemir

“Dünyanın en büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk’tür”.

Nutuk (Söylev) kitabı konferansı
Dostluk grubu yöneticisi Hüsnü Merdanoğlu konferansın açılış konuşmasında şunları söyledi:
“-Biz dost grubu olarak dost söyleşileri yapıp, dostluğumuzu pekiştirip, bilmediklerimizi öğrenmek, bildiklerimizi yinelemek için konunun uzmanlarından rica ediyoruz, böyle toplantılar düzenliyoruz. Daha önce bu toplantıları daha önce Memur Emeklileri Derneği salonunda yapıyorduk. Bu kez de Yüksek Ticaretliler Konferans salonunda yapıyoruz, siyasi bir amacımız, siyasi beklentimiz yoktur”.
15 günde bir Salı günleri yapılan bu konferansın 3.12.19 günlü konusu “Atatürk ve Söylev”di. Konuşmacı olarak Hüseyin Önder “Nutuk” diye bilinen Atatürk ve Söylev hakkında niçin yazıldığı, nasıl yazıldığı konusunda geniş açıklamalarda bulundu, sunumunda (özetle) şunları söyledi:

Nutuk (Söylev) kitabı konferansı
“-Türk edebiyatının, Türk yazımının başyapıtı olan, önemi yeterince anlaşılamayan bir eseri yapıtı, betiği koşacağız, adı Söylev. Yazarı kim, neden yazma gereksinimi duymuş, Söylev nerede ne zaman yazılmıştır, söylevin dili, içeri ve özellikleri, söylevden bazı yol gösterici bazı örnekler vereceğiz.
Söylev’in yazarı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Söylev hakkında 20 binin üzerinde kitap yazılmış, yüz binin üzerinde makale yazılmış, dünyada yaşamı en fazla araştırılan kişi 20 nci yüzyılın en büyük önderi.
İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik elektronik bölümü emekli öğretim üyesi Prof. DR. Münir Örgül anılarında diyor ki, 1049 yılında Einstein’i ziyaret etmek istemiş. Einstein onun Türk olduğunu anlayınca derhal kabul etmiş, (Einstein herkesle görüşen bir insan değil) Münir Örgül kapıdan girince ona şunu söyler: “biliyor musunuz dünyanın en büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk’tür”. Amerika’lı Profesör Arnold Gring 20 nci yüzyılda 18 yıl süreyle iki binin üzerinde özel hakkında araştırma yapmış ve 200 kadar ölçüde göre 1 den 31 e kadar puan vermiş, tam puanla 20 nci yüzyılın önderi olarak Mustafa Kemal uygun görülmüş, işte Söylev’in yazarı bu kişi. Bu güne kadar önemi anlaşılamayan bir eser. Bu güne kadar yazılmış olan bir kitap bu güne kadar hiçbirciddi incelemeye konu olmamış ve bu eserin önemi yeterince anlaşılamamış.
1974-1980 arasında Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Söylev’i Türkçeleştirdi. Kitaplaştırdı, önsözünde diyor ki, “Atatürk’ün Söylev’ini ömründe ömründe bir kere okumamış sözde aydın ulusalcı kişilere çok rastladım, ne yazık ki bunların arasında öğretmen ve öğretim müfettişleri de var”. Az okunduğu için önemi anlaşılamamış bir kitap.
Atatürk’e suikast planı


Nutuk (Söylev) kitabı konferansı
Mustafa Kemal Söylev’i neden yazma gereksinimi duymuştur? 7 Mayıs 1926 da Mustafa Kemal bir Batı Anadolu gezisine çıkar. 13 Haziran’da Balıkesir’e gelir, 14 Haziran’da İzmir’e gidecek, 15 Haziran’da İzmir’de olacak ve 15 Haziran’da kendisine İzmir’de suikast planı hazırlamışlar. 13 ünde Belediye Başkanı Hayrettin Karan Mustafa Kemal’e diyor ki, “Paşa bu gün Balıkesir’de sizin için bir balo düzenledik. Mustafa Kemal diyor ki, “Balıkesir Balo 1926”. (bizim yedi ciltlik kitabımız var Atatürk öyküleri diye, bu öykü orada anlatılıyor). Mustafa Kemal ilk defa seyahat planını bozuyor ve o gün akşam Balıkesir’de kalıyor, o baloya katılıyor. Balo ile İzmir’e gitmesi bir gün erteleniyor. Bir gün ertelendiğinden İzmir’de suikast planlarını yapanlardan suikastçıları taşıyacak sandalcı kendini kurtarmak için gidiyor vilayete, bu suikasttan haber alındığı inancıyla gidiyor ihbar ediyor ve bu şekilde İzmir suikastı önleniyor. Bu suikast olayı ülkede büyük bir nefrete neden oluyor Atatürk bunun üzerine, “benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat TC ilelebet payidar kalacaktır” sözünü söylüyor.  9 Temmuza kadar İzmir’de kalıyor. 9 Temmuz akşamı Ankara’ya gitmek üzere trene biniyor, trende Kurtuluş Savaşı’nın nasıl yapıldığı konunda halka bir hesap verme gereğini duyuyor ve trende Söylev’i (Nutuk’u) yazma kararı alıyor.
Söylev’de “tarihi yaşadığımız gibi yazdık” diyor.
Nutuk (Söylev) kitabı konferansı

Ankara’ya gelince Söylev’i yazmaya başladı. Zaman zaman yazarken yazan kâtipler yorgunluktan bayılıyorlardı, masalarda belgeler dolu idi. Mustafa Kemal 32 saat aralıksız çalıştığı oluyordu.
Gençliğe sesleniş bölümü İstanbul’da yazıldı. Bittikten sonra TBMM de CHP nin ikinci kurultay toplantısında 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında 36.5 (otuz altı buçuk) saatlik bir konuşma ile söylev Türk Ulusuna okundu.
Söylev’in içeriğinde neler var. Milli Mücadele nasıl yapıldı, Cumhuriyeti nasıl kurduk, 1927 ye kadar olan devrimleri nasıl yaptık, Söylev’in içeriğinde bunlar var. Sonunda da bunu Türk Gençliğinin koruyuculuğuna bırakıyor. Milli Mücadeleyi tasarlayan yapan da Mustafa Kemal’dir, yazan da Mustafa Kemaldir” ve kendisi, “tarihi yaşadığımız gibi yazdık” diyor.  .
Nutuk (Söylev) kitabı konferansı

Konuşmacı konuşmasında Söylevin içeriği hakkında geniş bilgiler verdi, “bu kitabın gençlerin başucu kitabı olması gerektiğini” söyledi.
Daha sonra yanındaki yakın arkadaşları anılarını yazdılar. Rauf Orbay, diyor ki, “Mustafa Kemal olmasaydı Milli Mücadele olmazdı”.
Hüseyin Önder, bundan sonraki açıklamalarında Söylev’in değeri, yazımı, değişik süreçteki yaşantılarla ilgili uzun açıklamalarda bulundu. Atatürk ve Söylev konusunda yerli ve yabancı siyasi ve kültür adamlarının övücü sözlerinde oluşan geniş açıklamalarda bulundu.
Dostluk grubu Ankara’da her 15 güne bir topluma yararlı bilgi ve kültürel konferanslar vermekte.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Cumhurbaşkanı'nın Vetosu
Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; geçtiğimiz gün mecliste AKP ve MHP'li vekillerin oylarıyla kabul edilerek yasalaşan, termik santrallerin bacalarına filtre takılması zorunluluğunu iki buçuk yıl daha erteleyen maddeyi veto etmiş, bu veto haberini AKP sözcüsü kamuoyuna açıkladı.
Sizler, bu vetoda bir samimiyet emaresi görebiliyor musunuz?
Kimse kusura bakmasın ama, ERDOĞAN'ın bu vetosu; bize göre, asla samimi ve inandırıcı değildir.
Bu veto bize göre, ya bir kurgudur veya kamuoyunun ağır eleştirileri karşısında bir geri çekilmedir.
ERDOĞAN; mevcut sisteme göre, parlamentonun da üzerinde, ülkenin tek söz ve yetki sahibi güçlü bir konumdadır. Dediğim dedik ve ağzından çıkan yasadır.
AKP ve onun küçük ortağı MHP gruplarının, ERDOĞAN'ın istemediği ve karşı çıktığı bir düzenlemeyi mecliste kabul ederek yasalaştırmaları, imkansızdır.
Bu nedenle, ilk ihtimal; bacalara filtre takılmasını iki buçuk yıl erteleyen düzenleme, ERDOĞAN'ın bu düzenlemeyi veto edeceği bilinerek ve önceden kurgulanarak meclisten geçirilmiş ve ERDOĞAN'a ilk kez veto yetkisini kullanmanın yolu açılarak, ERDOĞAN'ın meclis çoğunluğu üzerindeki mutlak hakimiyetinin üzeri örtülmeye ve meclisin ERDOĞAN'dan bağımsız ve  onun istekleri dışında yasa çıkarabileceği, kanıtlanmaya çalışılmıştır.
İkinci ihtimal olarak da; bacalara filtre takılması zorunluluğunu iki buçuk yıl erteleyen yasa maddesi, ERDOĞAN ve meclis çoğunluğunun ittifakı ve anlaşmaları üzerine kabul edilerek yasalaşmışsa da, muhalif basın ve kamuoyunda ağır bir şekilde eleştirildiği için ERDOĞAN geri adım atarak bu yasal düzenlemeyi veto etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Her iki ihtimal de, AKP iktidarının insan sağlığına önem vermediği gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır.

Güner Yiğitbaşı

02/12/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Ankara Barosu Cumhuriyet Kurulu’nun organize ettiği -Anayasa değişikliklerinden kaynaklanan rejim sorunları- sempozyumu Ankara Barosu salonunda 22.11.20119 günü düzenlenmiş, Yekta Güngör Özden ve Sabih Kanadoğlu konuşmacı olarak katılmışlardı. Bu konuşmaları içeren yazımızın birinci bölümde, Prof. Dr. Anıl Çeçen’in konuşmasını da yazımızın bu ikinci bölümünde burada sunmuştuk.

Metin uzun olduğundan okuyucuyu sıkmamak için bu değerli konuşmacıların görüşlerini ayrı ayrı vermek zorunda kaldık.
Salonu dolduran çeşitli sivil toplum kuruluşu temsilcileri, stajyer avukatlar, öteki seçkin dinleyicilerin izledikleri konuşmacılar, ilginç önemli açıklamalarda bulundular. Biz de bu güzel ve uyarıcı mahiyetteki konuşmaların dört duvar arasında kalmaması, geniş kitlelere yayılmasını sağlamak amacıyla konuşmaları çözerek yazma gereğini duyduk. Umarız yaralı olur.
Panelin son konuşmacısı Süheyl Batum’un sunumu:        
 “Türkiye bilinçli bir şekilde hiçbir şeyi, tartışmıyor.


Anayasa değişikliklerinden kaynaklanan rejim sorunları 3
Yazımızın bu üçüncü bölümünde 24. Dönem CHP Milletvekili-Atatürkçü Düşünce Derneği 2018-2019 Dönem Başkanı Prof. Dr. Süheyl Batum’un (1) konuşmasını sunuyoruz.
“Bu ülkede 20 yıldan beri bilinçli olarak bütün bir kavramları ortadan kaldırma için içini boşaltma uygulanmaktadır.
“AYM sini bitirdiler”.
“Hakların günce altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığı uygulanmadığı bir toplumun anayasası yoktur”.
“Bu ülkede 20 yıldan beri bilinçli olarak bütün bir kavramları ortadan kaldırma için içini boşaltma uygulanmaktadır. Kesinlikle hiç kimseye bunu tartışma imkânı vermiyorlar.
“2007 yılına kadar, Türkiye’deki kadar korkunç seçimleri dünyanın hiçbir ülkesinde göremezsin”.
“Bir kişi TC ni yönetemez, kuvvetler ayrılığı şarttır, sadece TC ni değil, Osmanlı’yı bile tek kişi yönetemedi”.
“-Anayasa değişikliklerinin getirdiği rejim sorunları dediğimizde hiç tartışma yok. BU anayasa net olarak sadece bizlere değil, burada kime sorarsanız sorun, siyasal rejim dediğiniz şey esas itibarıyla siyasal iktidarın kullanan ya da güç kullanma tekelini ve karar alma sürecini, kullanan, elinde bulunduran organların birbirleri arasındaki ilişkileri belirlenir. Yasama, yürütme, yargıya göre ilişkiye göre belirlenir. Bu yönden baktığımızda da, dünyada şu ana kadar bilinen dört tane yöntem vardır, her biri de birinin uzantısıdır, parlamenter, başkanlık, yarı başkanlık, Meclis hükümet sistemi. Uygulanıyor, uygulanmıyor, az uygulanıyor, çok uygulanıyor bu dört tane sistem, her biri de başkanlık, parlamenter rejim deyin, güçlü başkanlık deyin, güçsüz başkanlık deyin ne derseniz deyin bu dört tanenin bizim 2017 de getirilen sistem bunlardan hiçbir tanesi değildir. Dolayısıyla hiç biri değildir. Ya diyorlar ya nevi şahsına munasırdır, o zaman nevi şahsına muasır da olması için bir şey vardır. Bunların hepsi bir sistem içerisinde anlam kazanır, rejim de sistem içerisinde anlam kazanır. Hangi sistem, bir ülkede ya demokratik sistemi benimsersin onun için de anlam kazanır. Ya da demokratik olmayan bir sistemi benimsersin onun için de kazanır.
Demokratik sistemler dediğiniz zaman kuvvetler ayrılığı çok önemlidir. Buna dayanmıyorsa, sadece buna değil ama bu bir sitemimize bizim, sistemimizi bizim demokratik sistemi ortadan kaldırdığı konusunda bence bir tereddüt yok. Yani rejim ne rejimi, ne başkanlık rejimi, ne yarı başkanlık rejimi, ne parlamenter rejim, ne Meclis hükümeti sistemi hiç biri değil.  Zaten onu da bildikleri için bir takı akademisyenler, kerameti kendinden makul akademisyenler bir süre sonra şöyle dediler: “Canım bu cumhurbaşkanlığı sistemi Türkiye’ye özgü Cumhurbaşkanlığı sistemi”; yani bu şu demekti, “abi patron başka bir şey istedi, biz de onu yaptık, ne yapalım yani aslında bulun, dedi bulamadık, böyle bir şey uydurdukdu”. Ama sistem önemlidir.
Şimdi sisteme geldiğimizde, ben bu dönemde parlamenterlik de yaptım, Meclis’te de bulundum, akademisyenlik de yaptım, hala yapıyorum, şunu özellikle vurgulamak istiyorum, Türkiye bilinçli bir şekilde hiçbir şeyi, tartışmıyor. Türkiye ciddi bir ülkedir, anayasa yapmada ciddi bir birikime sahiptir, etrafımızdaki yüzlerce ülkeyle karşılaştırın veya onlarca ülkeyle karşılaştırın hepsinin içerisinde çok ciddi bir birikimi olan önemli bir ülkedir. Ta Osmanlıdan gelen, Cumhuriyeti yüz yıl yaşatmış, 1808 den beri bu gün beğenelim ya da beğenmeyelim anayasal denge yapan toplumdur, bir birikimdir. Dolayısıyla baktığınız zaman bu ülkede 20 yıldan beri bilinçli olarak bütün bir kavramları ortadan kaldırma için içini boşaltma uygulanmaktadır. Kesinlikle hiç kimseye bunu tartışma imkânı vermiyorlar. Bunun içinde siyasal partiler de var. Bir ara Türkiye’de 367 tartışılıyordu. Şimdi 367 yi tartışırken, şimdi kaçtı yurt dışına, o zamanları iktidarın en sevdiği adamlardandı, Can Dündar O zamanlar program yapardı NTV de, her akşam beş adam çıkartırdı. Belki yüz program yaptı, beşle çarp 500, 500 kişiden 367 nin olabileceğini söyleyen ya iki kişi çıkarmıştır ya üç kişi. Neyi tartışıyoruz biz, en iyi konulardan bir tanesi. Bu ülkede, hatta şu salonda da Osman Can’ı izledim. Osman Can şimdi akademisyen, “Türkiye’de hiç sivil anayasa yapmadık, ilk kez 2010 da yapıyoruz” diyen. “İlk kez anayasa da yapıyoruz”, ben de vardım, Osman insaf dedim. “Hocam biz öyle görüyoruz kusura bakmayın” dedi. O günkü ortam öyle olduğu için herhalde “Süheyl Batum uyduruyor”, dediler. “Hiç sivil anayasa yapmadık” dedi. Kim diyor bunu, 1921 de bu ülke işgal altında iken tamamı burada Ankara’da, Anadolu’ya kaçanlarla, Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nini gönderdiği adaylarla anayasa yapan ülkede söylüyor ve oturanların yüzde 60 da “Allahım ne güzel söylüyor” dediler. Biz uydurduk yalan söyledik; en önemli edebiyatçılarımızdan bir tanesi Adalet Ağaoğlu aynen şöyle demedi mi 2010 da, ben küçümseyerek söylemiyorum, ama bilmeniz lazım, “Allahım ne güzel şeyler söylüyor ne yakışıklı çocuk değil mi” dedi, TV da, Kim, dediler,  “Osman söylüyor, ağzından bal damlıyor” diyor. “O yüzden ben hayır değil evet vereceğim” dedi, Adalet Ağaoğlu, yani bir sanatçı.
Hiçbir şeyi tartışmıyoruz, her şeyi palavra, sistem, rejim, başkanlık, yarı başkanlık, her şey yalan. Genç arkadaşlarımdan istirhamım, lütfen bu siyasal rejimi böyle tartışalım bakın şuraya geldik biz hiç fark etmez, kim olursa olsun hocalar da söyledi. Bu ülkenin bir bakanı çıkıyor diyor ki, “biz en demokratik ülkeyiz” diyor. Neden diyorlar, “seçimde katılım çok yüksekti” diyor. Seçimlerde katılımın çok yüksek olduğu eskiden bütün demokratik olmayan bilinen ülkelerde de vardı. 1982 Anayasasında da çok yüksekti katılım vardı. Hiçbir demokrasinin ölçüsü değildir. Aynen şöyle, “boş ver yav” diyor, “nasıl olsa burası Türkiye söylerim nasıl olsa beni alkışlayanlar çıkacak” diyor. “Biraz da para verirsem daha da alkışlarlar” diyor “daha ne anlatacağız” diyor.
Ciddi hiçbir ülkede bu geçmez, Türkiye’de de geçmezdi. Türkiye çok ciddi değişiklikler yaptı. 61 Anayasasını yaptı bu ülke, sonra da 95 değişimi, 2001 de yapıldı. 2010 a geldiğimizde kerameti kendinden menkul birtakım adamlar çıkıp dediler ki “hiç sivil anayasa yapmadık ilk defa sivil anayasa yapıyoruz” dediler. Onu iktidar bile beklemiyordu, dedi, “ne bulduk, bunu bile bulabildik” dedi. Biri çıkar der ki, “hayır, siz uyduruyorsunuz” der onu da konuşuruz, sadece o mu? Orhan Gazi Ertekin’ler, şimdi bir yerlerde yargıçlık yapıyor Selamlar, Türkiye’yi getirdikleri noktada “Allah’ım ilk defa sivil anayasa yapılıyor, iktidar yaptı”, bizler de karşı çıkarken hepimiz şöyle dedi, “bunlar istemiyor bunlar 82 ile kalmak istiyor” dedi. Şimdi yargıçlığını sürdürüyor, kitap yazdı ama onu da söylemek lazım. “Eşekli demokrasi” diye dedi ki  “Osman bizi kandırdı” dedi. “Her birimize elma şekeri vaat etti, sopası bizde kaldı elmayı o yedi” dedi. Aynen böyle kitap yazdı. Biz de sevindik, “aman ne güzel özeleştiri yapıyor” diye.
Şimdi rejim sistem konusunda şunları söyleyeceğim, Eski Yunan’da Platon, “iki dünya vardır” diyor, bir tanesi algılar dünyası, bir tanesi gerçekler dünyası” diyor. Mağara örneğini veriyor, mağarada oturan insanlar, biz şimdi mağarada oturuyor gibiyiz. Birileri bize sadece bir şeyler anlatıyor ve biz buna inanıyoruz. Hâlbuki inanmıyoruz bizler de, bunların söylenen tamamı yanlış.
Şimdi oradan şuna geleyim, bakın üç tespit yapacağım.
1-Anayasa Mahkemesine gittiğimiz zaman Zühtü kardeşimin AYM sine geldik. Çok net söylüyorum, 25 yıldır bu ülkede “Olağanüstü Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) denetlenmez” derken Kenan Evren ve arkadaşlarına AYM “Hayır, hukuk devleti ise ben denetlerim” diyordu. Anayasaya uygun olarak da mecburen belli bir denetimle sınırlı kalmak zorunda kalıyordu. “Ben şekilde denetim yapıyorum” diyordu, muhteşem bir şeydi. Zühtü kardeşim AYM başkanı yapıldı ilk şeyi “aa biz denetleyemeyiz, iktidardır yüce bir makamdır, istediği her şeyi yapar, ben mi uğraşayım” dedi. 25 yıl sonra değiştirdi ve biz hala şimdi, “ama geçen gün bir karar verdi, güzeldi vallahi karar nasıl” falan diyoruz. 25 yıllık bir birikimi, AYM sini geldiği yeri söylüyorum, çok net, benim içeride arkadaşlarım da var, akademisyen olan Yusuf AYM sini bi-tir-di-ler. “Yoksa bu tutukluluk üç ay mı sürsün beş ay mı sürsün”. Sistem sitem, AYM nin iktidarın bütün işlemlerini, “efendim kusura bakmayın talimat böyle” dediği yerde zaten neyin rejimini tartışacaksın. Sistemi tartışmamız lazım.
2- Bu ülke 1961 Anayasasını hazırladı. O zaman şöyle denirdi, “Allah kahretsin böyle şey olur mu? Halkın gücünü elinden aldı, bürokratlara verdi” filan falan.
Acaba mı derdim, sonra dünyadaki bütün anayasalara baktım, “halk dediğin, kral dediğin o tanrının yeryüzündeki temsilcidir, Allah onu oturttu oraya” dediğinde anayasalar gücünün sınırlamak için yapılmış zaten. Oralarda da çıkmış bunlar gibi cins insanlar, “aa bak Allahın gücünü sınırladı, Tanrının gücünü sınırladı, Tanrı oraya oturtmuştu o karlı, onun gücünü sınırladı” diye, ama anayasa hareketi bu.
Bizdekiler de halkımızın parlamento, bir kral yanlış yapma lüksüne sahip değilse, parlamento da yanlış yapma lüksüne sahip değil. Hukukun üstünde KHK yapıyorsa, lastikleri ya da bilmem ne yıldır süren askeri okulları kapattım yav canım sıkıldı, yöneticisini de ben belirleyeceğim, şeyini de ben belirleyeceğim, ben kendim istiyorum, ben arkadaşımı koyacağım imam hatipten” demez, diyemez, dememelidir. Derse AYM çıkar.


Anayasa değişikliklerinden kaynaklanan rejim sorunları 3
Başka biri de çıksın, “benim bilmem ne lisesinden arkadaşım, desin o da olmuş. O da olmaz, şimdi damat desin o da olmaz, AYM orada devreye girmek için var.
1961 Anayasasında bir tek şey söyleyeceğim,  61 Anayasasını hazırlayan ekipte partilerden temsilciler var, en büyük eksiklik maalesef o dönemde Demokrat Parti’nin (DP) devamı niteliğinde olduğunu iddia eden partilerin temsilcilerinin yer almaması. İşte “intikam” dedi, işte orada o intikam hatalı yaptı, yaptı 61 Anayasasını hazırlayanlar. Onlar da olmalıydı görüşünü açıklamalıydı, onlar kendi anayasası saymadı. Ama şu var, derneklerden sivil toplum bilinir miydi, ben soruyorum 61 öncesinde iş adamı bile böyle derdi, “bu sanduka mı mandukam mı bir şey diyorlar kardeşim bu bizim işimize karışıyor” derdi, sendika.
Şimdi sendikalara seçim yaptırıyorlar, temsilcilerini, bir sendikayı unutuyorlar. Üç kişiden oluşan Spor Yazarları Sendikası, hem de büyükleri var da bir taneyi unutuyorlar. Mahkemeye gidiyor Anayasa değişikliği yapılamadan, “ben katılmadım” diyor. Bana çağırıda bulunmadılar. Mahkeme o seçimi iptal ediyor, bir daha gidiyorlar, onlar da temsilci gönderiyor ve anayasa kurulunda görev alıyorlar.
Bir de 2017 değişiklikleri. Elimizi vicdanımıza hepimiz koyalım, yani Cumhurbaşkanımız falan da konuştu, dokuz gün Meclis’te görüşüldü ve gece on birle sabah altı arasında. Ben artık anayasacıydım uyuyordum, kızım beni sabah altıda uyandırıyor, sabah on madde görüşeceğiz, bırakacağız” diyordu kızım sabah altıda “baba 25. Maddeye geldiler” diyordu. Biz dokuz günde anayasa yaptık. Şimdi tartışıyoruz anayasa mı değil mi, acaba cumhurbaşkanımız kızar mı? Kızmaz mı ne anayasası, ne değişikliği, anayasa dediğiniz toplumsal toplu sözleşmedir. Birileri istiyor, diye uydurduk bir şey getirdik oraya, ne anayasanın değişikliği, yazık ki, bu birikimi olan bu ülkede,  bir yabancıya gidip bunu söylediğinizde aynen şöyle diyor: “Eh normal, Türkiye’siniz sonunda” diyor. Anlatıyorsunuz 1808 den beri anayasa yapıyoruz, dalga mı geçiyorsunuz,  “boş ver bizim sizden beklediğimiz budur” diyor.
Neden bazı kişilerin en sevdiği iktidar bu gün AKP veya yöneticileri, çünkü Türkiye imajına çok uygundur. Öyle diyorlar, “ne anayasası bunlar anayasa mı yapar yav, ne olur bunlar yüzer yüzer ölse” aynı şeyi, Irak için, İran için düşünmüyorlar mı?
Şimdi en son şunu söyleyeceğim, yapılabilir mi bir şey, tabi ki yapılabilir, yapılabilmesi gereken şu olmalı:
1-Bir kere şu algılar dünyasından vaz geçeceğiz.
2-Anayasa yapmak kadar kolay bir iş dünyada yok. Hele 21. Yüzyılda, bana göre neden, çok basit. Eskiden oturup nasıl yapacağız mirim, bu maddeyi koyalım mı koymayalım mı vb. Şu anda bir ülkede farklı farklı kategoriler, farklı tabakalar var. Kadınlar var, işçiler var, işverenler var, çeşitli gruplar var, birliğimizi sağlayacağız tabi, her birinin ama bu özgün kategorilerin, her birinin birtakım hakları var. Kadınlar eşitlik ilkesini ister, temsilde adalet ister, rahat rahat çıldırttı karım beni, iki yerinden bıçaklayıvermişim, şöyle de durunca “aha yavrum zavallı yüzde yüz bir şeyi vardır”. Hakim falan düşünülmüyor, “asansöre binmeyin kanlan” diyor; “yedi yaşından büyük çocukla asansöre binmeyin” diyor. Bu adamın hâkim olduğunu düşünün, dolayısıyla net şunu söyleyeceğim, bunların hakları var, mügrem ihtiyaçları, bunları alt alta yazarız, bunlara güvence getirecek bir yargı sistemini koyarsın; bir de burada karar alabilecek mekanizmaları yazarsın başkanlık, parlamenter sistemmiş, futbol sistemi gibi, bazen diyorlar 3-4-2, 4-2-4 filan adamları işlev yapabileceğin gibi diz. Parlamenter rejim, başkanlık rejimi, yarı başkanlık rejimi. Siz bunları sağlarsanız, mutlaka iyi bir anayasa yapabilirsiniz, mutlaka dünya da bunu yapmaya çalışıyor, açın bakın beğenmediğiniz o Meksika, beğenmediğiniz ülkeler,  Güney Afrika bu yöntemle anayasalarını yaptı. İlk önce herkesin ne hakkı var, şöyle demediler bizim genelde yaptığımız gibi, “kadınlar merak etmeyin bende o iş, ben size her türlü hakkı vereceğim”. Ne demek, neden vereceksin, neden vereceğim orada eşit temsili getirisin, ha bir dönem, iki dönem üç dönem orada doğru dürüst bir anayasa haklarını yazar, ondan sonra dersin ki, “tamam abi artık böyle bir şey yazmayalım” dersin. Yani hakla olacak, ama hani neyi yapacağız bana, net söylüyorum dört tane şey vardır, anayasada. Anayasanın bunları koruması lazım. 1789 bildirgesinden beri var. Diyor ki, “hakların günce altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığı uygulanmadığı bir toplumun anayasası yoktur”. Bir kuvvetler ayrılığını sağlayacaksın, hakları güvence altına alacaksın, saymayacaksın, güvence altına alacaksın. Özellikle neden güvence; 2007 de Ergün Özbudun vardı, hoca, onu AKP çağırdı, dedi, “beş kişi bul, anayasa yap, bize göre” dedi. Ergün Özbudun da bir anayasa yaptı.

Bir baktık anayasaya, anayasada haklar yazılmış, “nasıl yazdık” diyorlar, “anayasada hakları yazmak ne var zaten millet aptal mı,   AİHM de ne kadar İHS varsa on iliştirirsin  şöyle ona iliştirirsin, işte anayasamız budur” dersin. Birinci maddeden 800. Maddeye kadar haklar varsa, 801 den itibaren de kim anayasayı yazarsın, onu nasıl güvence altına aldın hoca bir bak” demiştik. Anayasa mahkemesi kimlere kurduruyorsun, sekiz kişiyi doğrudan doğruya cumhurbaşkanına atattırıyorsun, dokuz kişiyi de başkasına atattırıyorsun, bunlardan birini alsa adam dokuz sekiz önde. Allah var Ergün Özbudun bile görevini başarıyla başaramadı. Sonra gelenler 15 üyenin 15 ini de cumhurbaşkanına seçtirebildiler. Bravo orada biraz eksik kaldı Ergün Hoca, ama net söylüyorum, kuvvetler ayrılığı güçler.

Hegel ne diyor. “Anayasa geliştirilmiş ve gerçekleştirilmiş akıl demektir”, diyor. “Kurallar kaideler kademesinde gerçekleştirilmiş, geliştirilmiş akıldır, anayasa”, diyor. “Ama bunun anayasa olabilmesi için iki üç koşul vardır”, diyor.

1-Anayasa devlet etkinliğini, yani devlet işlemlerini, kurallarını, kurumlarını kendi içinde ayırabilmek zorundadır, diyor.
2-İşlevsel olarak yönetebilecek, kanun yapabilecek ve yargılayabilecek, yargılama yapabilecek bir sistem oluşturmalıdır, diyor.
3-Her halklın kendisine uygun, kendisine ait bir kültürü benimseyen, yansıtan bir anayasası olması gerekir”, diyor. Yani bizim kültürümüz, konuştuğumuz gibi bir demokratik, çağdaş, Cumhuriyet kültürü ise bunu yansıtacak, demokratik, çağdaş, sosyal bir hukuk devletini bunu benimsetecek kurallar koyacaksın. Bunun dört tene şeyi nedir:

1-Bir anayasada mutlaka siyasal katılmayı güvence altına alacağız. Aksi halde demokratik olması mümkün değil, ulusal katılmayı yani halk ya doğrudan, ya temsilcileri aracılığıyla, hem oluşmasına devletin, kurumların hem de işleyişine katılacak, ama işleyişine ve oluşmasına katılacak diyorum. Bizde seçimleri nasıl yaptığımız ortada, iktidarın kaybettiği seçimleri bir kere daha yaparak. YSK nun iktidardan başka kimsenin kaybetmesi için organize edildiği ve kullanıldığı ve o işlevi yapmaktan başka hiçbir işlevinin olmadığı kurum. Türkiye’de yaşıyoruz hepimiz ben 2007 yılına kadar, Türkiye’deki kadar korkunç seçimleri dünyanın hiçbir ülkesinde göremezsin. TV ların 23 saatini 23 buçuk saatinde bir görüş, akşamları TV da o Ahmet Hakanlar, filan dahi yedi kişi çağırıyor, altı tanesi onlardan bir tanesi de dışarıdan, i şte bir tane de çıkardı Ekrem İmamoğlu’nu, bir saat diye çıkardı, hadi hadi kardeşim bitti bitti kızıyorlar, dedi. Sonra bize ne var, istediğim saatte keserim” dedi. Dolayısıyla ne seçimi,

2- Sadece seçim değil katılacak, temel hak ve özgürlükler güvenceli olacak. Güvence için bir tek söyleyeyim, hani Barolar birliği başkanımızın da bayıldığı bir yeni yargı reformu var, “Allahım böyle ben yaptım” dediği. O reformda bir madde ver biliyorsunuz, diyor ki, “bundan böyle düşünce açıklaması niteliğinde ve eleştiri mahiyetindeki açıklamalar terör suçu olarak kabul edilmeyecektir”, diyor. “Bu güne kadar yapıyorduk attık milleti içeri ama şimdi vaz geçtik yav” diyor.

Biz de diyoruz ki, “Allah’ım ne demokratik bir iktidar”. Nasrettin Hoca fıkrası gibi, eşeği kaybedip sonra buldurmak gibi bir şeydir. Yav neden öyle uyguladın, Türkiye’de olamadığı şekilde korkunç uyguladın. Türkiye şah değildi, ben 1999 lardan sonra ama artık düşünce özgürlüğü suçu gibi şeylerin olmayacağını düşünüyordum. AYM si güzel kararlar veriyor, 99 sa kadar değil, o süreç içerisinden itibaren diyorum, bir baktım hiç böyle bir umudum falan kalmamıştı. Gene şimdi biraz daha var. Teme ki iki temel hak ve özgürlükler, güvenceli olacak, öyle ama gevşek değil, ciddi yargıç güvencesi, sevgili Metin Feyzioğlu güvencesi ya da Sayın Adalet Bakanımızın güvencesi değil, ciddi güvenceler. Buradan hiçbirini değil, “ben güvencesiyim” hadi oradan. Yargı güvencesi var mı?

3- Bu ülkede hukukun üstünlüğü olacak. Hukukun üstünlüğün de bir sürü uydururuz, yargı olacak dağıtılacak o da yargı denetlenecek, sadece yönetilenler bağlı olmayacak devletin kendisi de bağlı olacak. Bu bağlılık yargı organları tarafından da yönetilecek, bu yargı organları bağımsız olacak. Şu Danıştay ı 154-155-159 baktığında neyin bağımsızı, hangimizi atasa, düşünün şurada pırıl pırıl genç bir arkadaşımız hâkim oldu atandı, savcı oldu atandı, önünde ne kadar karar var, 25-35 35 senesi var, bir adamın iki dudağının arasında,  bu gün o gider ama öbür adamın dudağının arasında, iki dudağının,  neyin yargısı, bizim yargıçlarımız çok mu kötü, ama her birini atayan bir tek kişi var. Aynı zat parti başkanı olan, Sayın Recep Tayyip Erdoğan, yarın başka biri olur, Ahmet olur, Ayşe olur, Fatma olur, bir kişi. Neyin bağımsızlığı, hukuk devleti olacak bunu sağlayacak anayasada.

4- Çoğulcu olacak. Bu çoğulculuk da sadece ve sadece, ideolojik çoğulculuk değil, o zaten düşünce özgürlüğün saydık. Kurumsal bir çoğulculuk da olacak. Hegel demiş bunu, “devlet etkinliği kendi içinde ayılması gerekir” yani devlet faaliyetlerine hadi Türkiye. Şunu ayırmak lazım, her şeye bir kişi karar verir mi?

Osmanlı büyük bir imparatorluktu. Ciddi, sonunda kaybetti tamam, yarı sömürge durumuna düştü, ama önemli değil, bir devletti, bu devleti en sonuna kadar bir devlet hep karşı karşıya kalmadı, iki devlet üç devlet istisnalar dışında işte Avusturya bir taraftan, Prusya bir taraftan, Rusya bir taraftan, ne zaman yıkıldı ama, yarı sömürge oldu, partilerden üç kişiye şey verdiler. Avrupalılar çok sevdi bu işi, Türkiye’yi,  ne dediler Osmanlıya “Enverland”-Enver’in ülkesi, Enver Paşa’ya dediler ki “merak etme Yavuz’la Midilli’yi al, şuraya Goben’le Breslav’ı al, sen oradan gir bir bombalat bunları, biz de öbür taraftan geliyoruz, bitti bu iş, savaşı kazandık, sana da ekmek çok”.

Enver Paşa çok iyi bir insandı, hiç vatan haini falan değildi, çok zeki bir insandı, ama bir kişi (padişah) Osmanlıyı yönetemedi. Battı. Şimdi şaşıyoruz, “açılım” projesi yapıyor, vaz geçiyor, hendek politikası diyor oradan vaz geçiyor, normal, hangimizi koysak tek başımıza oraya koysak, etrafında da “sen memleketimizin şanısınız, dik dur eğilme” diyen,  bakacak bakacak “Enver Paşa kimmiş yav, ben tek başıma Enver’in dört katı oldum, diyecek ve diyor mu diyor.

 İşte böyle bir anayasa demokratik olamaz, çoğulculuk ilkesi. Ben bunu Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a söylemiyorum, ben bunu AKP Genel başkanına söylemiyorum, ben bunu hangimizi alsalar bir kişi TC ni yönetemez, kuvvetler ayrılığı şarttır, sadece TC ni değil, Osmanlı’yı bile tek kişi yönetemedi.

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız 
Sonnotlar
(1)Prof. Dr. Bedii Süheyl
Doğum Yeri : İstanbul
Doğum Tarihi : 6.5.1955 -
Cumhuriyet Halk Partisi'nden TBMM 24. Dönem Eskişehir milletvekilidir.
Süheyl Batum, 6 Mayıs 1955 tarihinde istanbul’da doğmuştur. Tam adı Bedii Süheyl Batum’dur. Annesi Rezan Güloz, babası eski senatör Mehmet Sadık Batum’dur. 1966 yılında Galatasaray Lisesi'nin ortaokul kısmında okumaya başladı, 1975 yılında lise kısmından Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. 1979 yılında Paris 1 Panthéon - Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden diplomasını aldı.
1980 yılında İstanbul Üniversitesi'nde Anayasa Hukuku kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. 1985 yılında "Siyasal Katılma Aracı Olarak Referandum" konulu tezi ile doktorasını yaptı. 1990 yılında "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasal Sistemine Etkileri" başlıklı teziyle doçent oldu. 1996 yılında "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye" isimli teziyle Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Profesör oldu.
1997-2000 yılları arasında Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığı görevinde bulundu, 2000-2003 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı ve 2003-2007 yılları arasında iki dönem Bahçeşehir Üniversitesi Rektörlüğü görevleri yaptı.
Ayrıca İstanbul Üniversitesi'nde, Galatasaray Üniversitesi'nde, Bilgi Üniversitesi'nde, Marmara Üniversitesi'nde ve Bahçeşehir Üniversitesi'nde ve Okan Üniversitesi'nde Anayasa Hukuku dersi verdi.
2003 yılından 27 Mayıs 2010 tarihine kadar Vatan gazetesi ve Cumhuriyet Gazetesi'nde de köşe yazarlığı yaptı. 2003 yılından beri köşe yazarlığı yaptığı Vatan Gazetesi'nden, Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi'ndeki görevi nedeniyle 27 Mayıs 2010 tarihinde ayrıldı. Yayınlanmış 5 kitabı, çok sayıda makalesi bulunmaktadır.
Süheyl Batum, Oya Batum ile evlidir. Oğlu (d.1985) ve Gizem (d.1990) adında kızı olmak üzere iki çocuğu vardır.
22 Mayıs 2010 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi 33. Olağan Kurultayı'nda CHP üyesi oldu. 23 Mayıs'ta da delegelerin oylarıyla CHP Parti Meclisi üyeliğine seçildi.
29 Mayıs 2010 tarihli Parti Meclisi'nde CHP Merkez Yönetim Kurulu'na (MYK) seçildi.
3 Kasım 2010'da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından Önder Sav'dan boşalan Genel Sekreterlik makamına getirildi.
18 Aralık 2010 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi 15. Olağanüstü Kurultayı'nda 1089 oyla yeniden Parti Meclisi üyeliğine seçildi.
25 Aralık 2010'da toplanan Parti Meclisi'nin kararıyla Seçim ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı oldu.
12 Haziran 2011'deki Milletvekili Genel Seçimlerinde, CHP Eskişehir Milletvekili olarak TBMM'ye girdi.
31 Ekim 2014 tarihinde CHP.den istifa eden Emine Ülker Tarhan'ın ardından 4 Kasım 2014 tarihinde Süheyl Batum'un Emine Ülker Tarhan ile aynı yolda, aynı düşünceleri paylaştıklarını belirterek, istifaların süreceği mesajını verdi. Ve Batum, Muharrem İnce, Emine Ülker Tarhan, Ümit Kocasakal, Metin Feyzioğlu, Tuncay Özkan, Umut Oran, Birgül Ayman Güler gibi isimlerin yeni bir değerlendirme için bir araya gelmelerini istedi.
Bunun üzerine 5 Kasım 2014 tarihinde Süheyl Batum, CHP Parti Sözcüsü Prof. Dr. Haluk Koç tarafından; kesin çıkarma cezası istemiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na sevki kararlaştırıldığının bilgisini vermiştir.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget