2019
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Darbelere Karşı Olmak
Ne güzel bir laf değil mi?
Darbelere karşı olmak.
Darbenin her türlüsüne karşıyız demek.
Peki, gerçek anlamda darbelere karşı olmak ne anlama gelmekte, kimler gerçek anlamda ve samimi olarak darbelere karşı sayılmalıdırlar, hiç düşün dünümüz mü?
Bize göre de darbeler; demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsız ve tarafsızlığına aşık, ülkesini ve vatanını seven hiçbir demokrat kişinin arzu etmediği ve benimseyemeyeceği bir insanlık suçudur, darbeciler ve darbe yanlıları, alçak ve vatan hainidirler.
Darbelere karşı olmak; fiilen gerçekleştirilen veya gerçekleştirmeye teşebbüs edilen  bir darbe girişimi eylemine ortak olmamakla, sözde ona karşı olduğunu beyan etmekle anlaşılamaz.
Darbe karşıtı olduklarını beyan ve iddia eden kişi veya kişiler; cebir ve şiddet kullanarak, bizzat bir darbe eylemiyle  iş başına gelmeyip, demokratik seçimlerle iş başına gelmiş olsalar dahi, ellerine geçirdikleri devlet yetkilerini, güçlerini ve otoritelerini kötüye kullanarak sergiledikleri söz, eylem ve yönetim biçimleriyle, silahlı maddi cebir ve  güç kullanarak darbe yaparak iş başına gelenleri dahi aratacak şekilde, darbeci olabilirler.
Özellikle Dünyada ve ülkemizde örneklerini gördüğümüz, elinde tuttuğu silahlı gücü kötüye kullanarak darbe yapan silahlı kuvvetlerin; mevcut yasal iktidarı devirerek, seçimsiz olarak iktidarı devralıp iş başına geçebilmeleri için tek yol, ellerinde tuttukları silahlı gücü kötüye kullanarak, maddi bir cebirle, klasik darbe diye nitelendirebileceğimiz, gerçek anlamda bir darbe yapmalarıdır.
Bu klasik darbe modelinde, darbeciler kelle koltukta bir eyleme başlarlar ve darbe eylemini tamamlayarak başarılı olurlarsa kellelerini kurtarırlar, kendi düzenlerini kurarlar, halk özgürlüklerinden yoksun kalır, demokrasi rafa kaldırılır.
Klasik, silahlı güce, maddi cebre ve zora dayalı darbe; yapanlar için risklidir, darbenin muhatabı olan  halk, büyük zarar görür, özgürlüklerini kaybetmişlerdir, ama bilirler ki; başlarında darbeci olduklarını inkar etmeyen demokrasi düşmanı olduklarını gizlemeyen, yönetime silah zoruyla maddi cebirle geldiklerini açıkça bildikleri faşist bir yönetim vardır.
Özgürlüklerinin darbeciler tarafından askıya alındığını ve özgür olamadıklarını açıkça bilen halk, yaşantılarını buna göre ayarlar ve bu faşist yönetime alışmak zorunda olduklarının bilinci içinde ,çaresiz bir rahatlık yaşarlar hiç değilse.
Demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığına, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına saygılı oldukları için değil de, iktidardan düşürülme korkusuyla, demokrasi adına değil, sadece kendi siyasal iktidarlarının devamı için cebir ve şiddete dayalı klasik darbelere karşı olmak zorunda olan, demokrasiyi, seçimleri, araç olarak kullanarak iş başına gelen, gerçekte insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, kuvvetler ayrımına, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına saygılı olmayan, anayasa ve yasaları delik deşik eden,, hukuken var olsa da fiilen rafa kaldırılan anayasa ve yasalara rağmen ve silahlı maddi bir cebir ve şiddet kullanmasa da, iktidar olmaktan kaynaklı elindeki işine gelen anayasal, yasal ve devletin parasal imkanlarını, devlet gücünü ve otoritesini kullanarak, demokrasiyi kemiren ve yok eden yolsuzlukları, yasakları ve yoksulluğu egemen kılan, buna karşılık kendilerinden yargı önünde hesap sorulamayan  yönetimlerin ve iktidarların, darbelere gerçekten karşı olduklarını kim savunabilir?

Güner Yiğitbaşı

20/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Otobüste rastladığım ozan
19 Ağustos 2019 günü Batıkent’ten İstanbul Yoluna 500-600 metre yürüyerek duraktan, Kızılay’a doğru gitmekte olan EGO otobüsüne bindim. Koltuğa oturur oturmaz gazetemi açtım okumaya başladım.
Karşımdaki koltukta oturan 75-80 yaşlarındaki bir adam, bana doğru yaklaşarak, “gazeteler hiç bilimden bahsetmiyor, onun bunun dedikodusunu yazıyorlar” dedi.  Ben de, gazeteler bilim kitabı değil ki, günlük olayları, haberleri yazar, dedim. Meğer bu yaşlı adamın kendisi, kendi çapında bir halk ozanı imiş.  Mecbur kalarak gazeteyi bırakıp onunla konuşmaya başladık, daha doğrusu o konuşmaya başladı.
Bu yaşlı adama (telefonumun ses alma bölümünü açarak nerelisin, kimsin, kendini tanıt bana dedim.  Otobüsteki yaşlı adam şöyle anlattı:
“-Ben Ali Mazlum, Devlet Su İşlerinden emekli, Samsun Ladik’liyim, Amasya’da oturuyorum, beş çocuğum var, 19 torunum var. Kendim şiir yazarım, 240 kadar yazım var. Yazılarımı müftülükte arkadaşlar daktiloya çekiyorlar, bunun için onlara 400 lira verdim” dedi.
Bunları söyledikten sonra bu yaşlı adam, ilkokul çocuklarının acele şiir okudukları gibi, peş peşe mısraları sıralamaya hızlı hızlı aktarmaya başladı, ancak şu dizeleri seçebildim:
“-Ağaçlar açtı yaprak,
Anam babam oldu toprak
Ben de olacağım toprak
Gelin dostlarım gelin.
Gelin ahbaplar gelin
Benim tenim naziktir
Mezarım üzerine
Usul usul atıp toprak
Mezarımın altına
sermeyin yeşil yaprak
Çürütmesin beni kara toprak
Yatayım mezarımda Allah diyerek
Seçmişler beni başa
ne albay oldum ne paşa
Getirdiler dört adam
omuzda koca bir daşa
Yaşasam ne yaşam
yaşamazsam ne yaşarım
Sigara içen gardaş çok
Sıra sıra yazarım
Çok yazarsam seni üzerim
Bir gün olur aranızdan
çeker kabre giderim
Türk malı okuyamadım,
kitabım var açıp okuyamadım
Gülüm var koklayamadım,
meyvem var toplayamadım
Topukla koklayamadım.
Ah meresciler ah bana neler yaptı neler.
Cebimde ne para bıraktım ne pul,
ciğer bıraktım ne kavak,
Kendine etme merak sigarayı bırak.
Dünyayı gezdim yol bulamadım
Çalıştım çalıştım ayağıma şal alamadım
Saçlarım döküldü tarayamadım
Anamı kaybettim babamı aramadım
Tarla buldum darı bulamadım,
Petek buldum arı bulamadım
Kavanoz buldum balı bulamadım
Mutfak buldum hanım bulamadım
Kazan buldum aşı yok
Çocuk yapmış işi yok
Mezarı var başı yok
İnsanlar olmuş yokuş
Ahret için insanlarda hazırlık yok
Tepeye çıktım iniş yok
İnsanlarda diriliş yok
Gel oğlum çalışalım dizdize
Konuşalım yüz yüze
Çalışırsak çıkarız düze
Çalışmazsak işlerimiz kalır güze
Benim oğlum gider size
Oğlum ben yaşlandım gidiyorum
Sen çalış çalış çok çalış
Babana ocağın sefil
alacağın on metre kefin”
Emekli Âşık Ali Mazlum gezdiği yerleri şiir okur gibi peş peşe şöyle sıraladı, (bazılarını kaçırdım yazamadım):
-Bağdat, Moskova, Romanya, Bulgaristan, Suudi Arabistan, Gürcistan, Türkiye, Amasya, Çubuk, Hirfanlı, Kesikköprü, DSİ Genel Müdürlüğü, Amasya DSİ, Kayseri, Bünyan, Develi, Yeşilhisar, Sarıoğlan, Gemerek, Mucur, Ürgüp, Yahyalı, Tomarza”
Bu arada,  Ali Mazlum ile karşı karşı karşıya otururken, yanımızdakilerden rica ederek yan yana oturduk, birinden rica edip, cep telefonumu eline verdim, bu lafazan âşıkla fotoğrafımızı çektirdik. Âşık Ali Mazlum fotoğraf çektirirken şöyle dedi:
1-Yalnız ben resim çektirirken ücret alıyorum, bil bakıyorum ne ücret alıyorum, “Allah razı olsun ücreti”.
Ulus, durağına gelince o otobüsten indi. İnerken, “sen gel benim misafirim ol, sana neler anlatacağım” dedi.
Otobüste rastladığım ozan

Metro ile Kızılay, Beşevler’e devam ettim. Metrodan çıkarken, turnikelerin dışında yerde dört tane kızlı erkekli gençler bağdaş kurmuşlar hepsi de telefonları ile meşgul olarak gördüm. Oysa hiç olmazsa bir iki tanesi gazete kitap okuyor olmalarını beklerdim.
Bahçelievler’de oturan ve ameliyat olan torunumu ziyaret için Beşevler durağında metrodan indim, yürümeye başladım. Baktım merdiven basamağının altında bir yüz TL gördüm. Parayı elime alıp yolda yürürken, “Kızılay’a mı versem, Mehmetçik Vakfına mı versem, torunuma mı versem, Lösemi Çocuklara mı versem vb diyerek yardım kurumları kafamdan sıralarken, önümden gelen ilk adama dedim ki:
Arkadaş bir dakika, senden bir ricam var, yolda gelirken bir miktar para buldum, sahibini bulmam mümkün değil, bunu hangi yardım kurumuna versem, diye sordum. Adam yüzüme baktı baktı, tek gözünü kapatarak, “bravo hemşerim, Mehmetçik Vakfına ver, bak çocuklarımız bir bir genç yaşta şehit oluyorlar, Mehmetçik Vakfına ver”, dedi.
Teşekkür edip üç beş adım attım sol tarafta baktım bir banka gördüm. Bankaya girip bulduğum yüz lirayı Mehmetçik Vakfına yatırdım.
Bu günüm böyle geçti, yarın bilmem ne olur.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Barolar Birliği Başkanına Açık Mektup
Sayın başkan duyduk ki, sarayın çatısı altında düzenlenecek olan yeni adli yılın açılışı törenine katılma kararı almışsınız.
Geçtiğimiz yıllarda sarayın çatısı altında yapılan törenlere, kuvvetler ayrılığı ilkesine ve yargının bağımsızlığına zarar vereceği görüşüyle, haklı olarak katılmazken, ne değişti de bu seneki adli yıl açılış törenine katılma kararı aldınız?
Biz söyleyelim, siz zahmet buyurmayınız.
Yargıtay Başkanının; size, on beş dakika ile sınırlı olarak bir konuşma hakkı tanıma lütfunda bulunması ve bir de çok değer verdiğiniz ve kendinizi hayal aleminde zannettiğiniz Yargı Reformu Strateji Belgesinin, Ekim ayında yasalaşacağı konusundaki ham hayal beklentiniz, bu kararı almanıza etken oldu.
Diyorsunuz ki; kimse kimsenin vesayeti altında değildir. Barolar Birliği de Baroların vesayeti altında değildir.
Siz, Baroların üst kuruluşu olan ve seçiminizde söz sahibi olan baroların vesayeti altında olmasanız da, yüzlerce avukatı temsil eden ülkenin en büyük barolarının, bu törene katılmama konusunda almış oldukları karara ve haklı gerekçelerine kulak kabartmak ve alınan bu kararlar sizi hukuken bağlamasa da, alınan bu haklı karara saygı gösterme konusunda manevi ve etik bir yükümlülük ve sorumluluk altındasınız.
Sayın Başkan, size rüşvet olarak sunulan 15 dakikalık çok kısa sürede, ülkenin hangi genel ve hukuki sorununu dile getirecek ve çözüm yollarınızı önereceksiniz?
Siz,15 dakika ile sınırlanan ve size lütuf olarak sunulan bu konuşma hakkından memnun musunuz?
Sizden önce konuşacak olan Yargıtay Başkanı da, sizin gibi 15 dakika ile sınırlı olarak mı konuşma yapacak?
Bize göre Yargıtay Başkanı 15 dakika ile sınırlı konuşmayacak, Sayın Başkan bu konuşma süresindeki eşitsizlik sizi hiç mi rahatsız etmeyecek?
Ben bir avukat olarak, Yargıtay Başkanı ile sizi mevkidaş olarak görüyorum ve bu eşitsizlik, sizi bilmem ama, beni ziyadesiyle üzüyor ve alçaltıyor.
Sayın Başkan, bir gerçeği de size açıklamayı görev sayıyoruz. Bize göre, size tanınan 15 dakika ile sınırlı alçaltıcı konuşma hakkı, size Yargıtay Başkanı tarafından tanınan bir lütuf da değildir. Yargıtay Başkanının; Cumhurbaşkanının, size olan eskiye dayalı husumeti nedeniyle, kendi özgür kararıyla bu konuşma hakkını size tanıdığını zannediyorsanız bunda da yanılıyorsunuz. Yargıtay Başkanının, Cumhurbaşkanı ile görüşerek onun icazetini aldıktan sonra,15 dakika ile sınırlı olma koşuluyla bu konuşma hakkının size tanındığından emin olunuz lütfen.
Bu gerçekleri nasıl içinize sindireceksiniz, merak ediyoruz doğrusu. Bu durumdan siz mutlu olsanız da, biz avukatları mutsuz edeceksiniz.
Sayın Başkan; gelelim adalet reformuna ve bu reformun yapılmasından kendinize çıkaracağınız olumlu pay konusuna.
Sayın Başkan, siz çok safsınız, yani iyi niyetlisiniz.
Bu ülkede, bu iktidar döneminde, hak, hukuk, adalet, anayasanın üstünlüğü, insan hak ve özgürlüklerine saygı, basın özgürlüğü, ifade ve ifadeyi açıklama özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığına saygı, var mı da, siz adalet reformunun gerçekleşeceğini bekleyebiliyorsunuz?
AKP iktidarının ve onun tek yetkili genel başkanının, yukarıda belirttiğimiz demokratik değerlere, demokrasiye bakış açısına, on yedi yıllık uygulamalarına şöyle bir baksanız,2014 yılında Danıştay da konuşma yaparken başınıza gelenleri bir hatırlasınız, adalet reformu beklentinizin, ham bir hayal olduğunu anlayacak ve saraydaki törene katılsanız ve elinizi uzatsanız da, elinizin havada kalacağını çok iyi anlayacaksınız, ama iş işten geçmiş olacak tabi.
Sayın Başkan; kırk yıllık Kani, olur mu yani, bir düşünsenize.
Sayın Başkan; sizin beklediğiniz, adalet reformu ismiyle bir yasa çıkarırlar, sadece isminde yer alır adalet reformu, içindeki maddelere baktığınızda, reform ve yargı bağımsızlığı adına önerdiklerinizi, mercekle arar ama bulamazsınız. Bu iktidarın olağanüstü hal kanun hükmünde Kararnamelerini hep birlikte gördük, sadece ismi vardı, içeriğinde ise; olağanüstü halin ilanına neden olan konular dışında, olağan her şey vardı, bu gerçekleri ne çabuk unuttunuz.
Sayın Başkan; adli yılınız ve yapacağınız 15 dakika ile sınırlı güdümlü konuşmanız, şimdiden size hayırlı olsun!

Güner Yiğitbaşı

18/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Saraya sığınan ve biat eden bir yargı istemiyoruz!...
Anayasamıza göre, egemenlik kayıtsız şartsız Milletin olup, Türk Milleti; egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır, egemenliğin kullanılması hiçbir surette bir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz.
Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Bugün yürürlükte olan sisteme göre partili olabilen ve iktidardaki AKP'nin Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı; anayasaya göre Türk Milletini temsil etse ve tarafsızlık yemini etmiş olsa da, yürütme organına dahil olup, Türk Milleti adına sadece yürütme yetkisini kullanır. Bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı organının yetkilerini kullanma ve yargı organını temsil etme, onu himayesine emir ve talimatı altına alma işlevi ve misyonu olmadığı gibi, yargının kendi himayesinde, emir ve talimatı altındaymış gibi bir görüntü verme hak ve yetkisi de yoktur.
Aynı şekilde, Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yargı organlarının temsilcileri de, bu kişi ülkenin cumhurbaşkanı da olsa, yürütme organının himayesinde, emir ve komutası altında olduğu şüphesini dahi doğuracak olan olumsuz davranışlardan kaçınmak ve uzak durmak zorundadırlar. Aksine bir davranış, zaten kalmayan yargıya olan güveni tamamen yok edecek olup, bu tür taraflı ve bağımlı  davranış sergileyen, Cumhurbaşkanının ve sarayın uzantıları gibi hareket eden yargı mensupları, hele bu yargı mensupları Yargıtay gibi bir yüksek mahkemenin başkanı ve hakimleri iseler; adlarına yargı yetkisi kullandıkları Türk Milletine ihanet etmiş, onların emanetlerini kötüye kullanmış sayılacaklardır.
Sanırım, yazının bu girişinden sonra, ne demek istediğimizi anlamış olmalısınız.
Yargıtay Başkanlığı,2/9/2019 tarihinde Ankara’da yeni adli yılın açılışı nedeniyle düzenlediği töreni, Cumhurbaşkanlığı Sarayının salonlarında düzenleme kararı almış ve bu törene katılmaları için, Baro Başkanlıklarına da davetiyeler göndermiş olup; bu durumu, İzmir Baro Başkanlığının, bu davet için Yargıtay Başkanlığına gönderdiği, davet edildiği bu törene katılmama karar ve gerekçelerini içeren, sosyal medyaya da yansıyan yazılarından anlıyoruz ve İzmir’den  sonra bazı baroların da almış oldukları bu katılmama kararlarını, yargı bağımsızlığı adına yerinde buluyor ve bu barolarımızı yürekten kutluyoruz.
Cumhurbaşkanına olan yakınlığı çok iyi bilinen, Cumhurbaşkanıyla birlikte çay toplayan şu anda görevdeki Yargıtay Başkanının; adli yılın açılışı törenini, Suriyeli bir sığınmacı gibi, Sarayın Salonlarında kutlama ihtiyacı duymasını, asla yadırgamıyoruz, kendisinden aksine bir davranış da beklemiyorduk.
Ancak, Yargıtay Başkanının Cumhurbaşkanına biat anlamına gelen bu tören yeri seçiminin, bizim için sürpriz olmaması, bizim bu konudaki ağır eleştiri hakkımızı kullanmamızı asla engelleyemez.
Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yerel mahkemelerin kararlarını denetleyen bir üst mahkeme konumundaki Yargıtay; anayasal bir kuruluş olup, bu kuruluşun başkanı ve hakimleri, mahkemelerin kadıya mülk olmadığının, bu makamların gelip geçici olduklarının bilincinde olarak, bu kuruluşun saygınlığına, bağımsız ve tarafsızlığına, anayasal görev ve yetkilerine uygun davranış sergilemek, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını ayaklar altına alan, saraya biat eden bir görüntü dahi vermemek zorundadırlar.
Yargıtay'ın, adli yıl açılış törenini yapacağı bir salonu yok mudur?
Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılmadan önceki tarihlerde de, bir çok açılış törenleri Yargıtay'ın salonlarında görkemli bir şekilde yapıldı. Yasama ve yürütme organlarının temsilcileri Yargıtay'a gelerek bu törenleri onurlandırdılar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, bu törenler için Yargıtay binasına geldiler, Yargıtay başkanları, görev icra ettikleri Yargıtay binasında, adli yılın açılışı münasebetiyle Yargıtay Başkanına yakışan, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını savunan ve yargının içinde bulunduğu sorunları açıklayan konuşmaları, kendi evlerinde bulunmanın rahatlığı ve huzuru içinde, yürütme organından bağımsız, sığınmacı ve biat eden psikolojisi taşımadan, hür bir şekilde yaptılar.
Şimdi ne değişti de, Yargıtay olarak, adli yılın açılışı törenini bir sığınmacı ve biatçı  gibi, sarayın salonlarına taşıma ihtiyacını duyuyorsunuz?
Yargıtay Başkanlığı ve üyeliği, sizlere yeteri kadar şerefli gelmiyor mu, sizleri şerefli kılmıyor mu, bu şerefe nail olmak için saraya yaranmanız, yakınlık duymanız, saraya şirin gözükmeniz, biat etmeniz, sarayın iltifatlarına mazhar olmanız, sarayın lüks ve şatafatlı salonlarında tören yapmanız mı gerekiyor?
Öyle düşünüyorsanız, bu şerefli görevi hak edenlere bırakmak üzere istifa ediniz ve arzuladığınız ve  layık olduğunuz size yakışan şerefi; Yargıtay'ın ve Türk yargısının  saygınlığına, tarafsızlığına ve bağımsızlığına daha fazla zarar vermeden,  başka kapılarda arayınız lütfen.
Şimdi, bazı insanlar bana, ne var bunda, Yargıtay'ın, sarayın salonlarında tören yapmasıyla, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yok mu olacak? diye sorabilirler.
Evet, bu bir şekil gibi gözükmekteyse de, yargının kendi salonlarını bırakarak, yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanın sarayında, onun himayelerinde adli yıl açılış töreni yapmaları, görüntü olarak, işin esası olan yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını en azından şüpheye düşürür. Bu konuda, seksen milyon yurttaştan ufak bir azınlığın dahi şüpheye düşmeleri, yargıya olan güveni yok eder.
Törene, yargıya, Yargıtay Başkanı ve üyelerine değer ve anlam katacak olan şey; törenin, saray da yapılmasından ziyade, burada söylenecek olanların, içerikleri ve bu içeriklerin, ülke gerçekleriyle ve ülkemizdeki yargı uygulamalarıyla bire bir örtüşmüş olmalarıdır.
Yasama organının; örneğin 1.Ekim.2019 günü yapılacak olan açılış töreninin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin genel kurul salonu yerine, Sarayda yapılmasının mümkün olmaması gibi; yargı organının, 02/09/2019 tarihinde yapacağı adli yıl açılış töreninin de, Yargıtay’ın kendi salonları dışında, sarayın salonlarında yapılması, bize göre asla savunulamaz.
Yargının üç kurucu unsurundan biri olan savunma ayağını temsil eden avukatların üst kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği Başkanının; saraydaki tek adam istedi diyerek, bu törenlerdeki konuşma hakkının elinden alındığı bir törenin, sarayda yapılmasından da öte, bize göre yargısal hiçbir değeri ve anlamı asla yoktur.
Egemenlik hakkının gerçek sahibi olan Türk Milletinin bir ferdi olarak, Yargıtay'ın adli yıl açılışı münasebetiyle yapacağı töreni, sarayda yapacak olması nedeniyle, büyük bir üzüntü duyduğumuzu ve bu kararı alanları kınadığımızı ve yargının gerçek temsilcileri olamayacaklarını açıkça belirtmeyi, elli yıllık bir hukukçu olarak, kendimize bir görev ve sorumluluk sayıyoruz.
17.Ağustos.1999 depreminde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı da, bu vesileyle, rahmetle anıyoruz.

Güner Yiğitbaşı

17/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güvenli Bölge Aldatmacası
Fırat’ın doğusu, güvenli bölge, barış koridoru sözlerini sıkça duyuyoruz ve bu gidişle daha uzun süre duymaya devam da edeceğiz.
Siyasal iktidarın başındaki güçlü zat'a kalsa, Fırat’ın doğusuna askeri harekat yapacağız ve oradaki PKK/PYD/YPG Kürt oluşumunu kökünden kazıyarak yok edeceğiz, artık çok geç, hepimize geçmiş olsun, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti.
ERDOĞAN bu tehlikeyi, Amerika’nın ipiyle kuyuya inmeden, hiç yoktan burnunu Suriye sorununa sokmadan, Esat yönetimini karşısına alarak onu devirmek isteyen sözüm ona Özgür Suriye güçlerine arka çıkarak hata üstüne hata yapmadan önce düşünecek ve Esat'ın güçsüzleştirilmesi ve bunun sonucunda  Suriye’nin toprak bütünlüğünün yok edilmesi halinde, Suriye Kürtlerinin bunu fırsat bilerek, bölgede güçsüz ve parçalanmış bir Suriye görmek ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek isteyen en başta Amerika olmak üzere yayılmacı devletlerin de desteğiyle, parçalanmış ve toprak bütünlüğü yok edilmiş Suriye’de, yeni bir yapılanmaya gidebileceklerini öngörebilmeliydi.
Bu basireti gösteremediler, elbirliğiyle Esat'ı güçsüz kıldılar, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını yok ettiler, bunu fırsat bilen Amerika, Rusya ve İran bölgeye inerek, güç elde ettiler. ABD; Suriye Kürtlerini, IŞİD'le savaşıyorlar aldatmacasıyla maşa gibi kullanarak silah ve askeri eğitim desteğiyle iyice güçlendirdi ve Suriye’nin Kuzeyinde ve ülkemizin güneyindeki bu çıban başı oluştu.
Bizi yönetenler de Amerika’nın gerçek ve nihai amacının ne olduğunu, korkunun ecele faydasının olmadığını çok iyi bilmelerine rağmen, rahmetli Erbakan'ın tabiriyle, pansuman tedavi diyebileceğimiz güvenli bölge aldatmacasıyla içerideki taraftarlarını aldatarak kendi safında tutmaya çalışıyor.
Buradan soruyoruz,30-40 Km derinliğinde, hem de Türk Askerinin mutlak kontrolü altında bir güvenli bölge kurulmasına ABD'yi ikna etseniz ve böyle bir güvenli bölge, güvenlik koridoru oluşmasını sağlasanız ne olacak ki?
ABD, aklına koymuş ve planlarını yapmış, Suriye'yi parçalayacak ve Fırat’ın doğusuna ve ülkemizin güneyine isabet eden Suriye topraklarında bir kukla Kürt oluşumunu hayata geçirecek.
Gözleriniz kör mü, ülke olarak bizim tüm karşı çıkışlarımıza rağmen, hala stratejik ortağımız olarak kabul ettiğiniz ABD;  Fırat’ın doğusundaki Kürt oluşumuna, ağır silah ve askeri eğitim desteğini artırarak sürdürüyor, bu gerçeği hala niçin görüp kabullenemiyorsunuz? IŞİD ile mücadele sonlandığı halde, Suriye’nin kuzeyindeki kürt yapılanmasına askeri desteğini sonlandırmayan ve bu desteğini daha da güçlendiren ABD'nin, bölgede  yapmak istediği bir şey, nihai ve kalıcı bir emeli var demek ki.
Bu gerçekler karşısında; siz, ABD'nin ülkemiz için de hayırlı olmayan  bu nihai planını engelleyemediğiniz, artık imkansız da olsa, Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için hiçbir çaba sarf etmediğiniz, kimse alınmasın ama, bunu bir Türk Vatandaşı olarak çok üzülerek yazmak zorundayız, Esat'ı muhatap alarak, onunla doğrudan görüşmediğiniz, ondan özür dilemediğiniz, tekrar kardeşim Esat diyerek bağrınıza basmadığınız ve hatta, Esat yönetimine siyasi ve askeri destek sunmadığınız sürece, 30-40 kilometre değil,50 kilometre derinlikte bir güvenli bölge sağlamayı basarsınız ne kıymeti olacak ki?
Sağlayacağınız 30-40 kilometrelik güvenli bölge, bizim değil oradaki Kürt oluşumu için bir güvenlik kalkanı oluşturacaktır.
Bu güvenli bölge girişiminizle, bugünden, Suriye’nin toprak bütünlüğünün yok edilerek parçalanmasına, Kuzey Suriye’de ve ülkemizin 30-40 kilometre güneyinde, şimdilik sadece PKK ve PYD/YPG unsurlarından oluşan bir Kürt yapılanmasına razı ve onay vermiş, meşrulaştırmış, ülkemiz için daha kötü sonuçlar doğuracak olan sonraki oluşum ve gelişmelerin önünü açmış olmayacak mısınız?
Macun tüpten çıktı beyler. Ülkemizi, kırk katır mı, kırk satır mı? tercihiyle baş başa bıraktınız. Ne kadar övünseniz azdır!
Ne dersiniz?
Değerli okurlar, ülkemizin bu iç ve dış devasa sorunları arasında bayram kutlamak neyimize ama, yine de hepinizin Kurban Bayramını en iyi dileklerimizle kutluyoruz.

Güner Yiğitbaşı

10/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Haydi girecekseniz giriniz artık!...
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; yaklaşık, bir seneden bu yana, ülkemizin çıkarları ve bağımsız bir devlet olmamızın gereği olarak, güney sınırlarımızda Suriye'nin Kuzeyinde, PKK/PYD unsurlarından oluşan özerk bir Kürt yapılanmasına asla razı olamayız sloganı ile (ki böyle bir yapılanmayı biz dahil, ülkesini seven hiç kimse istemez) sürekli olarak Fırat'ın doğusuna askeri harekat yapacağımızı ve bu unsurları oradan söküp atacağımızı meydanlardan haykırmış ve bu günlere gelmiş bulunuyoruz ve bu aynı sözleri hala duymaktayız.
Çok önceleri, seçimlerden önce, bu harekatın çok yakın bir tarihte olacağını belirtmek için, belki yarın belki yarından da yakın, bir gün ansızın gelebiliriz dahi demişti.
Biz, ülkesini seven ATATÜRK ve barış yanlısı bir kişi olarak, ATATÜRK'ün; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine sıkı sıkı bağlıyız, komşu devletlerle aramızda oluşan önlenemez sorunlarımızın, savaşla değil, diplomatik görüşmelerle ve sulh yoluyla çözülmesinden yanayız.
Biz ayrıca, bağımsız bir devlet olarak, Amerika ve sair yayılmacı devletlerin dolduruşuna ve sözlerine güvenerek ve kanarak, komşumuz olan devletlerle aramızda var olan hazır barışı bozup, sonra da; ülkenin, kendi ellerimizle bozduğumuz huzur ve çıkarlarını yeniden eski haline getirebilmek için kıvranmaktan, bu uğurda savaşı dahi düşünür hale gelmekten yana da değiliz.
Suriye sorunu ve onun sonucundaki ülkemizin güney bölgesinde oluşan PKK/PYD Kürt yapılanması sorununu, basiretsiz yönetimleriyle başımıza bela eden bu AKP iktidarı, Suriye'nin içişlerine karışarak, Suriye'nin meşru güçleriyle savaşan terör örgütlerine destek vererek, Şam’da cuma namazı kılmak, İslam Ümmetinin lideri olmak, sözüm ona Suriye’deki Esat yönetimini devirerek Suriye'ye demokrasi ve özgürlük getirmek(sanki demokrasi ve insan haklarına önem veriyorlarmış ve ülkemizi demokrasi ve özgürlük cenneti haline getirmişler gibi) iddialarıyla ABD'nin dümen suyuna girerek, ülkemizi Suriye bataklığına sürüklemiş, bugünkü Fırat'ın doğusundaki yapılaşmanın mimarı olmuş, daha sonra  olanları görmüş ayağı yere basmış ve ABD ile ters düşerek, bu sefer İran ve Rusya'ya sığınmak zorunda kalmış, o kadar ki, Nato Üyesi olmasına rağmen, Rusya’nın ve lideri Putin'in sempatisini kazanıp devam ettirebilmek adına, hava savunmamız için ABD'yi istenen düzeyde zorlama gereğini duymadan, sen vermiyorsan ben de Rusya’dan alırım demek suretiyle, ABD'ye nispet edercesine Rus S-400 füzelerinin satın alınması yoluna gidilerek, baştan hatalı bir Suriye politikasının, ülkemizin başına ne çoraplar ördüğünü, gözler önüne sermiştir.
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Yaklaşık bir yıldır gireceğim dediğiniz Fırat'ın doğusuna, biz karşı olmamıza rağmen, girmeyi düşünüyorsanız, ülkenin itibarını ve güven duygusunu daha fazla sarsmadan, hazırlıklarınızı tamamlayarak biran önce giriniz lütfen. Yok, ABD yeşil ışık yakmıyor, ABD'yi ikna edemedik, daha yeni bildiri yayınladılar ve Fırat'ın doğusuna yapacağımız harekat için, yapmamamız konusunda bizi uyardılar, bu şartlarda harekat yapamayız diye düşünüyorsanız, ülkenin itibarı adına, susunuz lütfen.
Ülkenin itibarı;
Lüks saraylar ve tüyler ürperten israf derecesindeki harcamalar ile değil, ülkeyi yönetenlerin; ancak yapabileceklerini Dünya kamuoyu ile paylaşmaları veya paylaştıkları bu sözlerini yerine getirmekle, tek başına yapamayacakları işleri Dünya kamuoyu ile paylaşmamakla ölçülür.
Biz, böyle bir harekat istemiyoruz, ancak bu konunun dillendirilmesinden sonra hareketsiz kalınmasını da, ülkemizin itibarı adına, içimize sindiremiyoruz.

Güner Yiğitbaşı

06/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Memur Kafasıyla Ekonomi Yönetilemez
Yazı başlığımız nedeniyle, en başta memurlarımızdan özür diliyoruz.
Memur örneğini şunun için veriyoruz. Emeklilik yaşı gelen memurlarımız; genellikle, emekli olmadan iki veya üç ay sonra maaşlarında bir miktar artış olacak olması nedeniyle, biraz daha fazla emekli ikramiyesi alabilmek için, emekliliklerini iki üç ay erteleyerek, sözüm ona kazanç elde edeceklerini zannederler ve bu iki veya üç ay içinde bizim gibi ekonomisi istikrarsız bir ülkede kaybedeceklerini, paranın alış gücünün düşmesi nedeniyle, emekli ikramiyelerindeki miktar artışının kendilerine bir fayda sağlamadığını, bir an önce emekli olarak alacakları ikramiyelerini değerlendirmeyi düşünemezler ve zarar ederler ya, işte bu nedenle, memur örneğini vererek yazımıza başladık.
Konuyu, ülkemizdeki yerli, daha doğrusu büyük oranla montaj otomobil sektöründeki durgunluğa getirmek istiyoruz.
Bu sabah, televizyon izlerken, otomobil sektöründeki 2019 Temmuz ayı toplam satış oranın, geçen yıl temmuz ayına nazaran, neredeyse yüzde yetmişe varan oranda azalarak daraldığı haberini duyunca, bu makaleyi yazmayı planladık.
Bu daralmadaki ana sebepler;
Türk parasının sürekli değer kaybederek, büyük ağırlığı montaja dayalı yerli otomobil girdi maliyetlerinin sürekli artışı, otomobiller üzerinden devletin aldığı katma değer, özel tüketim gibi vergilerin oranlarının çok yüksek oluşu, artan hayat pahalılığı nedeniyle, otomobil alıcılarının ekonomik güçleri zayıfladığı için, maliyetleri ve fiyatları artan otomobile olan taleplerinin önemli derecede azalması, otomobil kredi faizlerinin çok yüksek oluşu, otomobili aldıktan sonra da, akaryakıt, yedek parça, servis ve bakım masraflarının aşırı pahalı olması nedeniyle, satın alınan otomobili yürütebilmenin çok zorlaşması, şeklinde sıralayabiliriz.
O zaman, özellikle yerli otomobil sektörünün satışlarında canlanma sağlayabilmek için ne yapılmalıdır sorusuna; ekonomiyi yönetenler, memur kafasını bir kenara bırakarak, akıllı cevaplar ve çareler üretmelidirler.
Otomobil, ülkemizde hala lüks bir ihtiyaç olarak görülmektedir. En büyük yanılgı da budur. Oysa ki, Otomobil sahiplerinin ve trafikteki otomobil miktarının çoğalması, bir ülkenin medeniyet ve gelişmişlik kriteri olarak değerlendirilmektedir.
Otomobil deyip geçmeyiniz. Otomobil; sadece satılırken, Devlete katma değer ve özel tüketim vergisi olarak gelir sağlamamaktadır.
Otomobili satın alan kişi, alırken ödediği fahiş katma değer ve özel tüketim vergisi ödemekle kalmıyor ki, bu vergilere yüklenerek otomobil satışlarını daraltıyorsunuz. Asıl satıştan sonra, bir otomobil üzerinden Devlet olarak kazanılan ek vergileri, ekonomiyi yönetenler niçin göremiyorlar?
Otomobili aldınız, onu yürütebilmek için sürekli akaryakıt alacaksınız, akaryakıt fiyatlarının yarıdan fazlasının devlete ödenen vergi olduğunu niçin düşünemiyorsunuz?
Aynı şekilde, otomobilin belirli sürelerde servis bakımları var, yedek parça ve lastik değişimleri var, tüm bu işlemler nedeniyle de, Devlet otomobil sahibinden katma değer vergisi, bu işlemleri yapan iş adamlarından da gelir vergisi almaktadır. Bir de otomobil sektörünün canlı olmasının istihdama olan katkısını, bu sektörde çalışanlardan alınan gelir vergisini bir düşürsenize.
Bitmedi daha, bu ülkenin baş belası ve ekonomik kamburu olan, kar garantili yap işlet devret rezaleti var biliyorsunuz. AKP iktidarı, yap işlet devret yoluyla köprüler ve yollar yapıyor ve bununla övünüyor, bunları yapan müteahhit firmalara, köprü ve yollardan geçiş için garantiler veriyor ve verdiği garantinin altında geçiş yapılması halinde, aradaki farkı, o tamah ederek artırdığı katma değer ve özel tüketim gibi vergi kazançlarından ödüyor.
Devlet olarak; süreklilik arz eden, tüm bu vergi gelir  zincirlerini düşünmeden, tamah ederek, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez politikasını uygulamayarak, otomobil satışlarının üzerindeki katma değer ve özel tüketim vergilerini azaltmak bir yana, sürekli artırırsan, katma değer vergili otomobil fiyatı üzerinden, özel tüketim vergisi alırsan, yani verginin de vergisini alırsan, otomotiv sektörünü felç edersen satışların daralmasını kendi ellerinle sağlarsan, yukarıda saydığımız satış sonrası vergi gelirlerinden mahrum kaldığın gibi, yap işlet devret modeliyle yaptırdığın yol ve köprüler için ödemek zorunda kaldığın kar garanti ödemeleriyle, hazineyi boşaltırsın, en kötüsü de, satışları düşen otomobil fabrikalarında çalışan işçilerin toplu işsiz kalmalarına, işsizler ordusunun daha da kabarmasına, son aşama olarak da fabrikaların kapanmasına, altın yumurtlayan tavuğun ölümüne neden olursun, ama iş işten geçmiş olur.
Nasıl, enflasyon düşsün diye Merkez Bankasına baskıyla faiz oranlarını düşürtüyorsanız, altın yumurtlayan otomotiv sektörünün yaşaması ve Devletin vergi geliri kaybına uğramaması için, özellikle ülkemizde üretilen (yarı yerli) montaj otomobiller üzerinden alınan katma değer ve özel tüketim vergilerinde, makul bir indirime gitmek zorundasınız.
Aklın yolu birdir ve  budur. Biz, ekonomist değiliz hukukçuyuz ama, az da olsa Hukuk Fakültesinde ekonomi okuduk, hukukçu mantığımızı da kattığımızda, bu doğruları görebiliyoruz.
Devletin anlı şanlı Ekonomi ve Maliye Bakanları ve bakanlık bürokratları bu gerekçeleri niçin göremiyorlar, acaba diyoruz, görüyorlar da saray'a mı söz geçiremiyorlar?
Bizden söylemesi, biz sadece otomobil sektörü için bu doğruları yazmaya çalıştık, akıllı bir vergi ve maliye politikası uygulanmazsa, saray'ın rutin ve lüks masraflarını karşılamakta dahi zora düşersiniz.
Demedi demeyiniz.

Güner Yiğitbaşı

04/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Milletvekilleri geçinemiyorlarmış!...
Günün konusu, milletvekilleri, yasal bir çok maddi avantajlarına ve ülkenin koşullarına göre aldıkları yüksek  maaş ve yolluklarına rağmen geçinemiyorlarmış.
Meclis Başkanı ŞENTOP;22.200 TL alan vekiller için, ”kirada oturuyorlar, mecliste misafirlerini ağırlıyorlar, makam aracı verilmiyor, geçinemiyorlar” demiş.
Vah zavallılar, Cuma günleri, ihtiyaç fazlası olan camilerimizin önlerinde mendil açacak durumdalarmış da, haberimiz olmamış.
Meclis Başkanına uyarsak, her vekile bir ev ve bir de lüks makam otomobili vermemiz gerekecek, işte bu millet o zaman gerçek anlamda yandı. Şu anda mevcut olan, Meclisteki ve diğer bakanlık ve kamu idarelerindeki lüks araba saltanatına ve israfına  ilaveten, bir de o kadar milletvekiline lüks makam otomobili tahsis edildiğinde, bütçedeki açığı ve kara deliği, sizler tahmin ediniz artık.
Efendi, geçinemiyorlarsa, onlara kim milletvekili olun diyor, onları vekil olmaları için kulaklarından tutarak zorlayan mı var? Vekil olup, boş yere yoksulluk çekmesinler, olsun bitsin.
Asil, yani millet olarak kalmaya devam etsinler, asgari ücretten maaş alıp geçinmeyi bir denesinler ki, hanyayı  Konya’yı bir anlasınlar.
Madem geçinemeyecek derecede az maaş alacaklar, mali sıkıntı çekecekler, bunu önceden bile bile, milletvekili adayı olmak için ERDOĞAN'ın karşısında dokuz takla atmaya, şirin gözükmeye, milletvekili olduktan sonra da, iradelerini, şahsiyetlerini bir kişiye kiraya vermeye, emanet etmeye değer mi?
Parlamenter sistem sonlandığına, milletvekillerinin; parlamenter sistem döneminde hukuken var olup da, fiilen kullanamadıkları, parti liderlerinin ipoteğindeki yetkilerinin dahi, tüm yasama, yürütme ve yargı yetkisinin tek kişinin elinde toplandığı yeni düzende hiçbir etkinliklerinin kalmadığına, milletvekillerinin bakanlarla dahi görüşemediklerine, kendilerini vekil seçen milletin dert ve ihtiyaçlarını mecliste dile getiremediklerine, bakanlara ulaştıramadıklarına, ERDOĞAN'ın karşısında bir kelime edemediklerine göre; insanlar, niçin milletvekili olmak için kuyruğa girip dokuz takla atmayı göze alabiliyorlar?
Olmasınlar efendim.
Milletvekilliği; bir meslek, kazanç elde etmeye yarayan bir iş değil, hizmet etme yeri efendiler.
Milletvekilliği; aslında, fahri, ücretsiz olmalı ki, gerçekten kendine güvenen ve iş yapacak olan birikimli fedakar, kendi çıkarlarını düşünmeyen kişiler, daha kolay milletvekili olup, milletine hizmet edebilsinler.
Şimdi; bizim, vekillik maaşsız, fahri olsun görüşümüze karşı, hemen, o zaman milletvekilleri kazanç elde etmek geçinebilmek için yolsuzluk ve iş takipçiliği yaparlar, itirazını duyar gibi oluyorum.
Ben bu itirazı kabul etmiyorum, milletvekilinin yolsuzluk yapmayacağını yapmaması gerektiğini düşünüyorum. Kaldı ki, bu sistemde yetkileri ve etkileri kalmayan vekillerin, yolsuzluk ve iş takipçiliği yapmaları da imkansız.
Millet de; milletvekillerinin, kıtalardaki bir onbaşı kadar, iş başarabilecek yetkilerinin ve etkilerinin olmadığını çok iyi biliyor.
Ülkeyi; bir kişi, yasamasıyla, yürütmesiyle ve yargısıyla tek başına kuzu kuzu yönetiyor, aslında bu sistemde milletvekillerine ne gerek var?
Bu itibarla; milletvekili maaşlarının, milletvekillerinin bu maaşla geçinip geçinemediklerinin sorgulanmasından önce, bu kadar fazla milletvekiline ihtiyaç olup olmadığının sorgulanması gerekmez mi?

Güner Yiğitbaşı

03/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Bu hafta Cuma namazını (2-8-2019 da)  Sıhhiye Kavşağında Celal Bayar Bulvarının altındaki Osmanlı Camisinde namaz kılmak istedim. Köprünün altına doğru camiye yaklaşırken, hoparlörden dışarıya da verilen sesten vaaz veren cami imamının kendi sesinden şu cümlesini duydum:
“-Alnı secdeye değmemiş adam İlahiyat Fakültesine profesör olmuş,”. Bu sözü duyunca biraz irkildim. Hem de aklıma neler geldi, bilemezsiniz; bu ilkokul mezunu imam, (belki de ortaokul mezunu) ilahiyat profesörlerini suçlamaya kalkıyor, “alnı secdeye değmemiş” derken onun namaz kılmadığını diline dolayarak dinsizliğini mi ima ediyor ki, ne kadar da çirkin ve tehlikeli bir söz. İşte imamın bu sözü beni nerelere götürdü. Adam ibadetini yaparken sana bana mı gösterecekti ki…
İlkokul mezunu bile olmayan imamlar, imam hatip mezunlarını küçümserdi.
Gerek köyde ilkokulda okurken, gerekse ilk kez öğretmen olduğum yıllarda, (1955-1960 lı larda) ilkokul mezunu bile olmayan köyün imamı, imam hatip mezunu imam adaylarını beğenmez, kötülerdi, ne ki köydeki öğretmenleri bile “komünist” falan diyerek suçlarlar aşağılarlardı, tıpkı aydınlıkla karanlığın kavgası gibi idi bu dışlanmışlık. Açık anlatımla bilgisiz imamlar, kendilerine göre, kendi itibarları için bilgili yetişen imam hatip mezunlarından korkuyor onları kötülüyorlardı, bağnazca bir düşünceyle enstitülü öğretmenlerin aleyhinde durmadan dedikodu üretiyorlardı. Nice enstitü mezunu öğretmenler saldırılara maruz kalmışlardı.  Bu “komünist” suçlaması ile kapatılan köy enstitülü öğretmenlerin köyde çalışmaları sırasında daha yoğundu. Bu biraz da okumamışların, okumuşları hor görmesinden kaynaklanmaktadır.  Eğer okumamışlar çoğunlukta, okumuşlar azınlıkta ise, okumuşlar aleyhinde söylenti dedikodudan başlayarak okumuşlar dışlanır. Ne demişti gerici AKP iktidarının dinci bir vakıf profesörü, “biz cahillerin ferasetine güveniyoruz.” Cahillerden medet uman bir toplum çağdaş olabilir mi?
Bu Rus köylerinde de aynı idi; köy papazı köyün öğretmenini küçümserdi, onu hemen hemen dinsiz olarak görürlerdi.
Ya Osmanlı’da; Osmanlının son yıllarına doğru, ordu içinde “mektepli” ve  “okullu” ayırımcılığı vardı. Yeni askeri okullar açıldıkça verdikleri mezunlar da azınlıkta olduğu için, eski ve çoğunlukta olan “alaylı subaylar” tarafından mektepli subaylar” beğenilmez, küçümsenirdi. Oysa okullu (yani okuldan- “harbiyeden mezun”) subaylar, alaylı subaylardan çok daha aydın ve bilgili idiler.  Alaylı subaylardan Yedi Sekiz Hasan Paşa, okuma yazma bilmediği halde sadrazam bile olmuştu. Aynı liyakate uymama şimdiki AKP-RTE hükümetlerinde bile görülmekte.
Onun için 31 Mart Vakasında, alaylı subayların kışkırtması ile mektepliler subaylara saldırılar olmuş, “mektepli subaylar” katledilmişlerdi, gericilerin baskısı yüzünden katledilen mektepli subayların cesetleri günlerce alınamamıştı.
Sizi bilmem ama o cami imamının Cuma vaazındaki, ilahiyat profesörünü küçümsemesi beni işte buralara götürdü.
Neyse biz camideki cemaate dönelim. Ayakkabımı çift katlı 98 numaralı ayakkabı dolabına koydum, alt salonda, gerilerde askılıklara çantamı şapkamı astım, yakın bir yere oturdum. İmam Cuma vaazında kurban kesmenin şart olduğundan, namaz kılmaktan bahsediyordu. (Oysa kurban ne farz, ne sünnet, vaciptir)
Takma ayaklı adam:

Yine Cuma Camisinde
Oturduğum safın (sıranın) yanımda bağdaş kurup oturan orta yaşlı bir adamın ayaklarına baktım, ayağının biri bir çeşit, öteki bir çeşitti. Aman Tanrım çok şaşırdım, bu nasıl bir ayaktı. Dikkatle baktım, diz kapağından beri, pantolonun altında inceli kalınlı, budaklı falan sezilen yumrular vardı. Anladım ki adamın diz kapağından başlayarak, alt kısmı-kaval kemiği ve ayak takma idi. Ama takma ayak öteki ayaktan daha kirli idi. İlk defa öyle bir takma ayak görmüştüm.
Baktım birçok kişi telefonu ile oynuyor, ben de tam sırası diyerek, telefonumla oynuyormuş gibi yaptım, ayaklarının üç kez fotoğrafını çektim, sizin için.

Şimdi imamın vaazını dinlemeye devam ediyorum. Aklımda kalanı anlatıyorum. İmam namaz kılmanın önemini anlatırken şöyle bir örnek veriyor: “komşu çocuğu okula gidiyor. Okulda namaz konuşuluyor, öğrenci öğretmenlerine soruyor “kim namaz kılıyor, kim kılmıyor” bayan öğretmen namaz kılıyor, erkek öğretmen namaz kılmıyormuş.  Çocuk eve geliyor, anne namaz kılıyor baba kılmıyor. Bu erkek çocuğun kafasına yerleşiyor. Okulda öğretmen çocuğa namaz kılıp kılmadığını soruyor, öğrenci, “erkekler namaz kılmaz” diyor. İmamın böyle konuşmaları vardı, bu aklımda kaldı.


Yine Cuma Camisinde
Hutbede imam, “namazdan sonra filan yerdeki cami ve 4-6 yaşındaki çocuklar için yapılan Kuran Kursu adına yardım toplanacaktır, yardım etmeleri” isteniyordu. Birçok camide buna rastladım. 4-6 yaşındaki çocukları bir araya toplayıp dinsel bilgiler verilmesi çocuk hakları sözleşmesi ile bağdaşmaz, Batı’nın hiçbir ülkesinde bu yaştaki çocuklara zorla dini telkin ve bilgi verilmez.
Pantolonu düşmek üzere olan adam
Neyse o camiden çıktım, asansörle üst kata-caddeye geçtim. Kaldırıma çıkıp yürümeye başladım. Önümde yürüyen orta yaşlı bir adamın pantolonunun paçası ayakkabısının üstüne yığılmış, kemer kayışı olduğu halde, pantolon kemeri kalçasından aşağı düştü düşecek, arada bir yukarı çeker gibi yapıyor yani pantolonu düşmek üzere. Bu neyin nesi diye merak ettim, fotoğrafını arkadan çektim, hızlanarak adamın yanında yürümeye başladım, adamın yüzü ölü yüzü mü desem, mumya gibi mi desem öyle garip bir hali vardı ürperdim, “hemşerim pantolonun düşmek üzere dedim,  o “he ya” dedi. Anladım ki adamın psikolojik sorunu var, hızlanıp yürüdüm.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kırmadan İncitmeden Sevin
Meslektaşım ve Facebook arkadaşım Sayın Muazzez İLTER hanımefendi; sayfasında, Can YÜCEL'den bir şiir paylaşmış, sevgi üzerine.
Şiirde, özetliyorum;
Ömür dediğin nedir ki?
Çay bardakta soğuyana dek geçen zaman
Çayınız bardakta soğumadan tadıyla için hayatı
Soğutmadan sevgileri
Soğutmadan sevdaları
Yaşayın doyasıya
Kırmadan incitmeden sevin insanı demiş. Harika güzel sözleri içeriyor.
İçerdiği bu güzel sözler, insanı mutlu kıldığı kadar düşündürüyor da tabi.
Usta şair Can YÜCEL, insan ömrünün, çayın bardakta soğuyana kadar geçen çok kısalığına işaret ederek, sevgilerinizi, sevdalarınızı doyasıya yaşayın, insanı kırmadan incitmeden sevin demiş.
Gerçek, saf ve temiz bir sevgide; kırmak, dökmek ve incitmek olamaz ve olmamalı da. Çok güzel bir duygu olan sevgi ile kırmak, dökmek ve incitmek kavramları asla yan yana gelemez ve gelmemelidir.
Ancak, özellikle bizim toplumumuzda, sevgi hep tek yanlı olarak kabul edilir ve değerlendirilir. Herkes, ben kırılmadan incinmeden kayıtsız ve şartsız sevileyim, ama bu sevgi ilişkisinde, benim hiçbir sorumluluğum ve fedakarlığım olmasın ister.
Ancak, işin aslı öyle değildir ve öyle olmamalıdır.
İnsanlar arasındaki, özellikle duygusal içerikli aşk anlamındaki sevginin; iki taraflı olduğu, bu ilişkinin iki tarafa da bazı sorumluluk ve fedakarlıklar yüklediği asla unutulmamalıdır.
Bir sevgi ve aşk ilişkisinde, seven taraf olduğu gibi, bir de karşıda sevilen taraf vardır.
Aslında her iki taraf da, diğerine göre, hem seven ve hem de sevilen kişidir.
Usta şair Can YÜCEL; sanırım, kırmadan incitmeden sevin derken, sadece seveni değil, sevileni de uyarmak istemiştir.
Kırmadan, incitmeden ve kırılmadan ve incinmeden  bir aşk ve sevgi yaşamak isteyenler; bu sevgiden, kırılmadan ve incinmeden haz duymakta, bu güzel duyguyu mutlu bir şekilde yaşamakta, gerçekten samimi ve kararlı iseler; bu sevginin kırılmadan ve incinmeden devam edebilmesi için zorunlu olan, karşı taraftan bekledikleri sorumluluk ve fadakarlıklara karşılık olarak, kendilerine düşen sorumluluk ve fedakarlıkları da yerine getirmek zorundadırlar.
Unutmayınız, aşk ve sevgi ilişkisi; iki taraflı, karşılıklı sorumluluk ve fedakarlıkları olan bir sevgi kontratıdır.
Can YÜCEL'in dile getirdiği, “kırmadan, incitmeden sevin” dizesini  bu şekilde anlamak ve yorumlamak gerekir.

Güner Yiğitbaşı

02/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Atatürk Gençliğe Hitabesinde O Kaymakamı da İşaret Etmiştir
Bugün SÖZCÜ Gazetesinde yer alan bir haber; şüphesiz, tüm ATATÜRK severlerin yüreğini burkmuş, üzmüş ve sinirlendirmiş, bu kadarı da olamaz artık dedirtmiş olmalıdır.
Olay şu; Rize Fındıklı Belediyesi, ilçedeki adı “Millet Bahçesi” olan parkın bu adını ATATÜRK PARKI olarak değiştirmiş, ancak ilçe kaymakamı bu isim değişikliğine onay vermemiş ve Belediye Başkanının bu değişiklikte ısrar ederek ,parkın ATATÜRK PARKI olarak değişen yeni ismini parkın girişine asması üzerine, buna sinirlenen ilçe kaymakamı, parkın girişinden bu ismin ivedilikle indirilmesini isteyen bir uyarı yazısı göndererek, bu isim değişikliğini Belediye Kanununun 81.maddesi uyarınca onaylamadığı için, bu isim değişikliğinin yürürlüğe giremeyeceğini, parkın girişine ATATÜRK PARKI yazılmasının kanuna aykırı olduğunu, bununla da yetinmeyerek, bu davranışın kamu düzenini bozan bir suç teşkil ettiğini bildirmiştir.
Kaymakam kisvesindeki şu densiz adama bakınız, kaymakamın onaylamadığı bu isim değişikliği, Belediye Kanununun 81.maddesine aykırı olduğu gibi, aynı zamanda kamu düzenini bozan bir suçu da oluşturmaktaymış.
Kaymakam kılıklı adam, başına ATATÜRK kadar taş düşsün senin.
Bu ülkeyi emperyalistlerin işgalinden kurtararak, Osmanlının küllerinden demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran,0 kaymakam geçinen nankörün de bu ülkede özgürce yaşamasını sağlayan, bu ülkenin kurucusu ve gerçek sahibi ATATÜRK'ün isminin, isim değişikliğiyle ilçedeki bir parka verilmesi, kamu düzenini niçin bozacakmış, bu değişiklik kamu düzenini değil, Osmanlı ve ümmet hayranı Millet ve milletçilik kavramlarından hoşlanmayan, Müslümanlığı da belirli bir mezhebe indirgeyen, laik ve demokratik Cumhuriyet ve ATATÜRK düşmanlarının huzurunu ve düzenlerini bozmaktadır.
Bu Kaymakam, derhal görevden alınmalıdır, bu kaymakamı görevden almayanlar da bu kaymakamın  ATATÜRK ve laik cumhuriyete yönelik kin ve düşmanlığına aynen ortak olacaklardır.
Belediye Kanununun 81.maddesinde;Cadde, sokak, meydan, park, tesis ve benzerlerine ad verilmesi ve beldeyi tanıtıcı amblem, flama ve benzerlerinin tespitine ilişkin kararların, mülkî idare amirinin onayı ile yürürlüğe gireceği belirtilmiş ise de; burada söz konusu olan husus, ATATÜRK adına ilişkin değildir, Belediye Meclisleri; cadde, sokak meydan ve benzeri yerlere gelişi güzel, ahlaka, örf ve adetlere, kamu düzenine aykırı, adı suça ve kötü işlere karışan beldede iyi anılmayan kişilerin isimlerini verirlerse, bu isimlerin derhal geçerlilik kazanarak yürürlüğe girmesinin önüne geçebilmek için, merkezi yönetimin idari vesayeti uygun görülmüş ve mülki amirin onayı aranmıştır.
Bu isim değişikliğinde ise, üzerinde hiçbir tartışmanın yapılamayacağı ATATÜRK ismi söz konusu olup, yerel yönetimin seçilmiş ve en yetkili organı olan  Belediye Meclisi bu değişikliğe karar vermiş ve parkın adını ATATÜRK PARKI olarak değiştirmiştir.
Burada, ilçe Kaymakamının Belediye Kanununun 81. maddesine sığınarak, ATATÜRK düşmanlığı yapma hak ve yetkisi asla yoktur. Hukukta hakkın kötüye kullanılması yasaktır. Hakkın kötüye kullanılmasını hukuk himaye edemez, bu yasal bir zorunluluktur, hukukun en temel genel bir ilkesidir.
Kaymakam, yasadan doğan onay yetkisini kötüye kullanmış olup, bir suç işleyen varsa o da bu haddini bilmeyen kaymakam kılıklı adamdır, bu kaymakam görevini kötüye kullanmak suçunu işlemiştir.
Buradan, ATATÜRK PARKI isim değişikliğini onaylamayan ve Belediye'ye, ATATÜRK PARKI ismini taşıyan tabelayı ivedi indirmesi için yazı göndererek görevini kötüye kullanan Fındıklı Kaymakamı hakkında, alenen suç duyurusunda bulunuyoruz.

Güner Yiğitbaşı

01/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Barolar birliği başkanı hayal mi görüyor?
Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan ve ilk bölümünün Temmuz ayında Meclis tatile girmeden çıkarılacağının sözü verilen yargı reformu paketine ne oldu?
Türkiye Barolar Birliği Başkanı, bu konuda çok umutluydu.
Yargı reformu paketini büyük bir iddiayla açıklayan Cumhurbaşkanını, hepimizden iyi şekilde yakından tanıma fırsatı bulan Sayın Barolar Birliği Başkanı, yargı reformu paketinin Temmuz ayında çıkacağından çok umutlu bir şekilde; basının karşısına çıkarak, “Yargı reformu paketi, Türkiye’nin önünü açacak bir başlangıçtır, top meclisin önündedir, Adalet Bakanının öncülüğünde, çoğulcu katılımcı demokrasi anlayışına uygun reform paketini hazırladık, bu paketi gece ve gündüz çalışarak hazırlayan hakim, savcı, avukat, Adalet Bakanlığı bürokratları ve akademisyen binlerce hukukçu kişinin emeği var, hepsine teşekkür ediyoruz, bu yargı paketini, Sayın Cumhurbaşkanımız, Türkiye’nin en üstünde ve en yetkili kişisi olarak açıkladı ve ilan etti ve dedi ki; temmuz ayında meclis kapanmadan ilk kısmını çıkaracağız, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Cumhurbaşkanının sözünü havada bırakmaya hakkı yoktur, bu söz verilmiştir siyasi sorumluluk alınmıştır. ”şeklinde beyanatta bulunmuştu.
Seçim öncesi verilen sözler unutuldu ve bu paketin çıkarılması, sözüm ona ve inşallah tatil sonrasına bırakıldı.
Türkiye Barolar Birliği Başkanı; ya çok saf, yani çok iyi niyetli veya kendisini demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işlediği, Almanya veya İngiltere’nin Barolar Birliği Başkanı olarak hayal ediyor olmalıdır.
Yaşadığı ülkenin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle yönetilen Türkiye olduğunu, bu ülkede; kuvvetler ayrılığı ilkesinin yok edildiğini, parlamenter sistemin denge ve denetim sisteminin yok olduğunu, Meclisin etkinliğini ve işlevini yitirdiğini, yargı bağımsızlığının ve yargıç teminatının kalmadığını, tüm devlet yetkilerinin tek kişide toplandığını, her şeyin bu tek adamın iki dudağının arasında olduğunu, tek adam konumundaki Cumhurbaşkanının yıllarca uğraşarak bin bir zorlukla kazandığı yargı üzerindeki mutlak hakimiyetini, yargıyı siyasi muhaliflerine karşı silah olarak kullandığını ve bu reform ile yargı üzerindeki etkinliğini asla kaybetmek istemeyeceğini, partili cumhurbaşkanının iktidardaki partisinin çoğunluğundan oluşan Meclisin, Cumhurbaşkanının iradesi ve istemi dışında bu yargı reformu paketini çıkarma gibi, hür bir iradesinin bulunmadığını bilmiyor mu Sayın Barolar Birliği Başkanı?
Sayın Barolar Birliği Başkanına bir sözü buradan hatırlatmak isteriz. Yargı reformu paketini çıkarmak için size söz veren ve bu sözüne güvendiğiniz siyasi iktidar ve onun mutlak liderinin; 17 senedir yaptıkları, söylemleri, tutmadığı vaatleri, yanılgıları, kandırıldık çıkışları, bundan sonra yapacaklarının garantisidir Sayın Başkan.
Sayın Başkan ne diyor?
“Türkiye’nin en üstünde ve en yetkili kişisi olarak açıkladı ve ilan etti ve dedi ki; Temmuz ayında meclis kapanmadan ilk kısmını çıkaracağız, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Cumhurbaşkanının sözünü havada bırakmaya hakkı yoktur, bu söz verilmiştir siyasi sorumluluk alınmıştır.”
Sayın Başkan, aynı zamanda AKP Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı, bundan önce de ne sözler verdi, bir hatırlayınız. FETÖ konusunda aldatıldık dedi, Dolmabahçe mutabakatı için haberim yoktu dedi, Yargıya değer vermediğini, savunmaya hiç tahammülü olmadığını, Barolar Birliği Başkanı olarak sanırım Danıştay’daki bir toplantıda maruz kaldığınız itibar kırıcı size yönelik davranışını, Barolar Birliği Başkanı olarak Adli Yılın açılışında teamül haline gelen konuşmanıza getirilen engelleri unutmuş olmanız, size hiç yakışmıyor.
Bu olup bitenlerden sonra, siz; kendinizden çok emin bir şekilde, “Cumhurbaşkanımız, Türkiye’nin en üstünde ve en yetkili kişisi olarak açıkladı ve ilan etti ve dedi ki; temmuz ayında meclis kapanmadan ilk kısmını çıkaracağız, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Cumhurbaşkanının sözünü havada bırakmaya hakkı yoktur” şeklinde beyanat verebiliyorsunuz?
Sayın Başkan; unutmayınız, hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir, bu söz meclisin duvarlarında yazılı olup, millet iradesinin tecelli ettiği yer, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Bu nedenle, sizin sarf ettiğiniz, “Büyük Millet Meclisinin, Cumhurbaşkanının sözünü havada bırakmaya hakkı yoktur” sözünüze katılmıyoruz. Meclis, Cumhurbaşkanının buyruğu altında olamaz. Bugün, Millet için hayırlı bir yargı reform paket için bunu söylemiş olsanız da; yarın veya bir gün, Milletin hayrına olmayan bir yasa için de; Meclis, Cumhurbaşkanının buyruğunu yerine getirmek zorunda mı olmalıdır?
Sayın Başkan bu talihsiz sözünüzden dolayı sizi kınıyoruz.
Bu konuda çok iddialıyız ve diyoruz ki; bu ülkede, düşünce, düşünceyi açıklama, basın, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüklerini tanımayan, muhaliflerinin sesini kısmak ve korkutmak, ülkeyi dikensiz bir gül bahçesi gibi, kolayca idare edebilmek için, yargıyı bir silah olarak kullanma alışkanlığı içindeki AKP iktidarı ve onun lideri; iktidarda kaldığı sürece, yargının tam bağımsız, yargıçların tam teminatlı kılınacağı, düşünce ve düşünceyi açıklama, basın ve toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüklerini teminat altına alacak, demokratik bir yargı reformu paketini asla çıkarmaz.
Aslında bir gerçek varsa, yargı reformu paketinin Temmuz ayında çıkarılmamış olması; AKP Genel Başkanının, bu paketin çıkarılmaması konusunda Meclisi uyarmasından kaynaklıdır. Barolar Birliği başkanı bir bakıma doğru söylemiştir, Meclis, Cumhurbaşkanının bu paketi henüz çıkarmayınız sözünü havada bırakmamış ve bu söze uyarak, paket Temmuz ayında çıkarılmamıştır.
17 yıllık yaşanan tecrübelerle ve uygulamalarla sabit olan  bu yalın gerçeklere rağmen; Barolar Birliği Başkanının, AKP iktidarının seçim yoluyla iktidardan uzaklaştırılamadığı sürece, bu ülkede asla ve asla, demokratik bir yargı reformunun yapılamayacağının ayırdına varamamış olmasına hayret etmemek mümkün değildir.

Güner Yiğitbaşı

31/07/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Bir Genç kız gitarı ile
Metro ve camide - Cevat Kulaksız
Batıkent Metrosuna binmek için merdivenle aşağı doğru indiğimde, alt geçitte ilk kez bir genç kızın, üç otuz harçlık elde etmek için gitarı ile metro girişinde müzik yaptığını gördüm, ve takdir ettim. Şimdiye kadar gerek sokakta, gerek metroda harçlık için müzik yapanların hep erkekler olduğunu görüyordum. Fakat bu gün ilk kez bir kız öğrencinin tek başına harçlık için müzik yaptığını görüyordum. Ona nerelisin, dedim, “Kayseri’liyim”  dedi. Kayserililer ticarette yaratıcı oluyorlar, canım diye söylenerek yola devam ettim.
O da ne, birkaç ay önce EGO nun böylesine “amatörlerin müzik yapsın” diye renkli bir köşe ayırdıkları kısmın kaybolduğunu gördüm. Demek ki belediye “gelip geçenleri rahatsız ediyorlar” diye kaldırmış olmalılar, diye düşündüm. Oysa, yerel yönetimler bu tür kültür etkinliklerine olanaklar tanımalı, yardımcı olmalı idiler.
Otobüste:
Ulus’tan EGO otobüsüne bindim yanımda genç bir türbanlı kız oturuyordu, onunla konuşmaya başladık. Öğrencimisin, nerede okuyorsun, gibi sorularımdan sonra, ülke yönetimi konusunda konuşmayı sürdürüyorduk. Sıhhıye’yi geçtik,  Kızılay duraklarına varırken, ben konuştuğumuz konuya devam ederken kıza, -bakar mısın dünyada 57-58 Müslüman devletleri var, söyler misin hangisinin durumu iyi, hepsinin durumu iyi değil, hepsi de gâvur dedikleri Batılılara muhtaç- dedim.
Durağa yaklaşırken, önümde oturan 50-60 yaşlarında bir adam geriye döndü, “kavga kabartan” bir tavırla, ne sıkıştırıyon lan kızı” dedi. Bunu birçok kişi duymuş olmalı ki, herkes bize bakıyordu. Bize bakanlar, “kızı taciz ediyor” sanısını uyandıracak bir durum doğmuştu. Bu kötü niyetle söylenmiş bir sözdü. Orada yolcular bana tepki gösterebilirdi. Ben de yanımdaki kız da şaşırdık, ben, seni ilgilendirecek bir durum yok, sana ne sen niye karışıyorsun, dedim”. O geriye dönüp konuşan adam, “ben bilmem  …..derneğinin başkanıyım, karışırım” gibi falan laflar etti. Ama tüylerim diken diken oldu, durağa geldik kapılar açıldı yolcular inmeye başladı, ben de inmek zorundaydım. Aşağı indim, sinirimden soğuk terler döktüm. O anda bu abartılı tahrik karşısında, vurun kahpeye” misaliaraçta bulunanlar bana tepki gösterebilirdi. Kendi kendime, nice geçmiş olaylarda insanları böyle yalan, abartılı söz ve davranışlarla saldırıya itiyorlar, diye düşündüm.
Gerek otobüslerde, gerek metrolarda böylesine konuşmalar yapıyoruz, yakınlık bulduğum insanlarla. Ben konuşurken, adamlar “aman yavaş konuş ne olur ne olmaz” gibisözler söylüyordu. Öyle ya, ülkede başta gazeteciler olmak üzere, en küçük eleştiride bile “Cumhurbaşkanına hakaret” falan diyerek davalar açılıyor. 
Cuma Camisinde
Metro ve camide - Cevat Kulaksız

26 Temmuz 2019 günü Cuma namazı için Maltepe Camisinde idim. Vaiz Cuma vaazı için, ezandan-namazdan önce hutbede konuşuyor. Konuşurken, bir adam oturduğu yerden kalkarak elindeki 100 lirayı vaaz veren imama doğru yaklaştı, parayı imama verdi. İmam, “bir arkadaş yüz lira bulmuş, sahibi namazdan sonra gelsin alsın” dedi.
İmam konuşmaya devam ederken, üç beş dakika sonra başka bir adam, yine elinde yüz lira ile vaaz veren imama yaklaştı, parayı ona verdi. İmam “bir yüz lira daha bulunmuş, görevli arkadaşa teslim edeceğim sahibi gelsin alsın” dedi. İmam devamla, “bu gün de para bulan bulana” dedi.
İmam vaazına devam ediyor, sağ tarafıma baktım, benim yanımdakinden sonraki üç siyahî adam Zenci midir, Arap mıdır, yan yana oturuyorlar. Kendi aralarında konuşuyorlar, arada bir gülüşüyorlar. Baktım biri ayağını uzatmış, sere serpe oturuyor muydu, sanki yatıyor muydu? Hemen cebimi çıkarıp selfiye fotoğrafını çektim. Birkaç dakika sonra, o ayağını topladı, bana yakın olanı ayaklarını uzattı. Onu da çekeyim, dedim. Sol tarafıma baktım, benden bir sonraki kişi de siyahî bir adam, bana dik dik bakıyordu. Çekindim, bir daha çekmedim.
Namazda konuşan adam:
Aynı camide giden hafta da böyle bir ilginç olaya tanık olmuştum. Hava güzel, dışarıda cami bahçesinde insanlar geldikçe, yan yana naylon hasır kilimler seriliyordu.  Ezan okundu, namaza başladık, farz namazı kılınırken, birinci rekatta, yanımdan ikinci sırada bulunan bir adamın telefonu çalındı, adam telefonu eline aldı, “alo, yav parayı gönderdim, seni bulamamışlar, parayı nereye göndereyim, hem namaz kılıyorum, sonra konuşalım”,  gibi bir şey anlatıyordu. Telefonu kapattı, cebine koydu, namaza devam etti.
Aklıma gelen bir namaz fıkrası:
Bu fıkrayı, internette bir konu araştırırken rastlantı sonucu, birinin canlı anlatımından duydum. Bir Rize’li, bir Bayburt’lu, bir Gümüşhane’li üç kafadar açık havada bir yerde namaz kılıyorlarmış.  Allahü Ekber deyip namaza başlamışlar; Rizeli namazın ortasında, “Allahü Ekber, namazda konuşulmaz ama bende bir araba var satmak istiyorum alır mısınız” diyor.
Bayburt’lu cevap vermiş, “Allahü Ekber, namazda konuşulmaz ama arabanın fiyatı kaçadır, kaç model”.
Rizeli demiş, “Allahü Ekber, namazda konuşulmaz ama 30 bin lira, iki bin model”.
Neyse rekât sonu secdeye gidiyorlar, ayağa kalkıyorlar. Bayburt’lu demiş, “Allahü Ekber, namazda konuşulmaz ama ben o arabayı almak istorum”.
Rize’li demiş ki, “Allahü Ekber, namazda konuşulmaz ama ben oni Gümüşhane’liye sattım.
Bayburt’lu merakla sormuş: “Allahü Ekber, namazda konuşulmaz ama ula ne zaman sattın?”
Rize’li cevap vermiş, “Allahü Ekber, namazda konuşulmaz ama demin secdeye vardığımızda sattım”!
Metro ve camide - Cevat Kulaksız

Bu kez engelliler müzik yapıyorlardı.
Neyse o gün işimi bitirdim, metro ile eve yöneldim. Sabahki müzik yapan öğrenci kızın müzik yaptığı yerde bu kez üç dört tane gözleri görmeyen görme engelliler ellerinde çeşitli sazları ile coşkulu bir şekilde müzik yapıyorlar, üç otuz da para alıyorlardı.
Cevat Kulaksız 

“İtibar”mı dediniz!
Saray’daki daha “itibarlı” olsun diye, ülkemiz ekonomik sıkıntılara sokularak, saray üstüne saray yapılıyor. Hem de o kadar müsriflik karşısında “itibardan tasarruf olmaz” deniliyor. Gırtlağına kadar borçlanmış, her malı dışarıdan almak zorunda olan, üretim yapmayan bir devletin itibarı olamaz.
İtibarımız artıyor mu, geriliyor mu, onu vatandaş olarak gözlemleyelim. “İtibar” için ekonominin gittikçe bozulmakta olduğu, çarşı pazar fiyatlarına bakarak acı bir şekilde öğreniyoruz. Prof. Dr. Ali Ercan’ın bir konferansından öğrenmiştim,  ülkemizde 2008 de fert başına düşen gelir 10200 dolar iken, şimdilerde fert başına düşen gelir 8000 dolara düşmüş. Demek ki fert başına düşen gelir 2000 dolar gerileyerek fakirleşmişiz. Bunu giden yılki fiyatlarla şimdiki fiyatları kıyaslayınız, rahatlıkla bunun doğruluğunu fakirleştiğimizi göreceksiniz.
Peki, ekonomi açık bir şekilde gerilerken, ülke borç batağına saplanırken halk fakirleşirken, oraya buraya lüks saray yapmanın ne gereği olduğunu siz düşününüz, 1150 odalı sarayın ne gereği vardı. Çankaya’daki Atatürk köşkünü hepimiz biliriz, geniş bir bahçenin içinde, bahçe değil geniş bir orman gibi koruluğun içinde,  Başkent Ankara’ya hâkim en güzel bir yerde bulunan, Atatürk Köşkü’nün ayrıca Kurtuluş Savaşı orada planlanmış, zafer kazanmış manevi değeri varken, milletin kesesinden “itibar” diyerek saray yaptırmanın ne gereği vardı.
Atatürk döneminde Türkiye itibarı      
İtibar konusuna değinirken bir örnek vermek istiyorum. Emekli TRT Yapımcısı Nazmi Kal’ın “Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar” adlı kitabını okuyordum. Orada itibar konusunda hiç duymadığım ilginç bir örneğe rastladım. Nazmi Kal kitabında şöyle anlatıyor:
“-Çankaya’da bir komşum vardı, Mühendis Ata Ambarcıoğlu. Almanya’da Hitler döneminde 1934-1940 yıllarında Almanya’da mühendislik tahsili sırasında yaşadığı bir olayı şöyle anlatmıştı:
“-Almanya’da öğrenci idim. Zaman zaman kahvelerde oturur, sohbet eder, oyun oynardık. Sık sık kahvelere Nazi polisler gelir yabancı işçi, öğrenci, kaçak insan araştırması yaparlardı. Kahveye girer girmez de “pasaportlar” diye sertçe seslenirlerdi.
Herkes cebinden pasaportları çıkarır gösterirdi. Yugoslav, Yunanlı, İtalyan, İspanyol gibi ilke insanlarının pasaportlarını polis dikkatle, uzun uzun, sayfa sayfa incelerdi.
Bize yani Türklere sıra gelince pasaportu uzattığımızda, ilk sayfayı açtıklarında Türk bayrağını görünce derhal pasaportu kapatır, selam veriri ve pasaportlarımızı iade ederlerdi. Atatürk döneminde Avrupa’da böyle bir saygınlığımız vardı”.
Günümüzde kırmızı pasaportlu diplomat ve parlamenterlerin üstlerinin arandığını hatırlamak bile istemiyorum”. İtibar da ekonomi ve üretimle ne kadar bağlantılı olduğunu dünyada yaşayarak öğreniyoruz.(1)
80 yıl sonra itibarımız

“İtibar”mı dediniz!
Yukarıdaki Nazi polisinin Türk vatandaşını ve pasaportunu kontrol etmeyip selam verişinden 80 küsur yıl sonraya 2017 yılına AKP dönemine gelelim. Aynı ülke Almanya’nın Türk Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Almanya’ya gelmesini engellediğini görüyoruz. Ona komşu Hollanda ise, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'nın Türk konsolosluğuna girişine izin verilmediği gibi, polis eşliğinde Bayan Bakanımız Hollanda’dan Almanya’ya zorla götürüldüğünü, zorla sınır dışına çıkarıldığına tanık olmuştuk. Bu Cumhuriyet tarihinde hiç görülmemiştir, gördünüz mü itibarı!

“Almanya’nın Türk bakanlara getirdiği yasağın ardından Hollanda, dün akşam Rotterdam’da Türk vatandaşlarıyla bir araya gelerek konuşma yapmayı planlayan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun uçuş iznini iptal etti. Hollanda Başbakanı Rutte, gerekçe olarak “kamu düzeni” ve “güvenliği” gösterdi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'nın Türk konsolosluğuna girişine izin verilmedi. Diplomatik skandal saatler sürdü. Bakan Kaya sabaha karşı 03.00'ten sonra polis eskortuyla bölgeden ayrıldı. Böyle itibar olur mu? (2)
İtibar farkını gördünüz mü?            
Bir ülkenin itibarı her alandaki üretim, bilim ve teknolojisi artması ile büyük olur. Örneğin söz konusu ettiğimiz Hollanda, yaklaşık 42 bin kilometre kare ile Konya şehri büyüklüğünde.
Avrupa’nın en küçük ve en yoğun nüfusuna sahip olan Hollanda’nın tarım alanları Türkiye yüz ölçümünün yedide biri kadar ama 2014’te gerçekleştirdiği tarımsal ihracat 80.7 milyar Euro (90 milyar Dolar) seviyesinde. (3)
Koskoca tarım ülkesi olan Türkiye buğday ithalatından başka, soğandan samana, canlı hayvandan, ete kadar ithal etmeye başladı. İtibar bunun neresinde?
Bir de Türkiye’ye bakın, yatırıma yönlendirilmesi gereken ulusal gelirimizle, oraya buraya lüks saraylar, camiler yapıyoruz. Bilimi, sanatı, tarımı, ekonomisi geri olan ülkenin dünya karşısında itibarı yoktur. Hollanda oraya buraya lüks kilise, saray yaparak mı, okullarını imam hatip gibi din okuluna çevirerek mi o ihracata, teknolojiye, zenginliğe ulaştı. Bilimi, laikliği bırakıp dine sarılan ülkenin sonu hüsrandır. Ama ne yazık ki iktidarın profları bile “cahillerin ferasetinden” medet umar duruma düşmüştür.
“İtibar”mı dediniz!

Her şey gözümüzün önünde, dünyadaki 50 den fazla Müslüman ülkeler var, söyler misiniz, hangisinin ekonomisi, demokrasisi çağdaş. İçlerinde bir tek Türkiye vardı, iyi kötü demokrasi ile yönetilen ülke. Son yapılan ve ülkeyi tek adamlığa götüren, “uçacağız, kaçacağız” diyerek halkı kandırarak referandumla da o yarım yamalak demokrasi de gitti. Böylece, ekonomisi, yönetimi çağdaş evrensel olmayan, demokrasiden uzak ülke kalkınamaz, aydınlanamaz ve dünyada itibarı da olamaz. İşte şimdilerde Batı ile bu süreci yaşıyoruz.
Son zamanlarda başka AKP iktidarı olmak üzere, hemen bütün partiler, çeşitli sorunlarda Avrupa’nın yanlı görüş, tutum ve davranışları karşısında Avrupa’yı “ikiyüzlü, Haçlı zihniyetinde olduklarını” ileri sürmekteler. Söyler misiniz, bizim, gerek adaletimizin yapılanması, yönetim biçimimizin tek adamlığa evirilmesi Avrupa’nın hangi ülkesinde var. Avrupa’nın hangi ülkesinde Türkiye’deki AKP yönetimi kadar dinci yapılanma var, hangi ülkede laiklikten sapma var, hangi Avrupa ülkesinde böylesine çifte çifte saraylı israf var, hiçbir ülkesinde böyle bir bozuk, geri, israflı yönetim uygulaması yoktur. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde olmayan, demokrasi literatüründe görülmeyen bir ucube “Türk Tipi Başkanlık” sistemi ile her alanda gerileme içindeyiz.
Avrupa’nın hiçbir ülkesinde 3-5-6-8 yaşlarındaki çocuklara dinsel eğitim öğretimi şartlandırılamaz; ülkemizde dalga dalga yayılan 3-6 yaş çocukları için ayrı Kuran kursları binaları yapılıyor, açılıyor. Bu küçücük çocuklara dinsel baskı çocuk hakları sözleşmesine de uymaz. Sonra dünyada dinle kalkınmış, çağdaşlaşmış tek bir ülke yok, görüyoruz 57-57 Müslüman devletlerin perişan hallerini. O zaman başımızdaki gerici AKP-RTE iktidarı, bu dinsel baskılı uygulamaları ile yanlışlıklar içinde, ülkeyi geriye götürme aymazlığı içinde bulunmakta.
Bırakınız Türkiye’nin demokratik değerlerden sapmasını, aynı yanlış yönetim anormallikleri Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde de olsa, demokratik Batı, o ülkeye de aynı tavrı koyar. O zaman kısaca Türkiye, tek adam yönetiminden çağdaş bir anayasa getirerek demokratik devlet yönetimine yönelmelidir. Çağdaş Avrupa laik devlet yönetimi, gerçek demokrasi ile şimdiki refaha ulaşmıştır, o nedenle laiklikten asla ödün vermez, dinci yapılanmaya meydan vermez. Bir de kendimize bakalım.
Yürütmedeki bu çarpıklık bir yana, Cumhuriyet tarihinin en müsrif, saçıp savuran bir yönetimi ile karşı karşıyayız. Bu israfı eleştirenlere, tasarruf önerenlere karşı “itibarda tasarruf olmaz”  diyerek akıl dışı “ucube” yanıtlar verilmekte. Bunu söylerken borcumuza, bütçemize bakalım. Gırtlağına kadar borca batmış bir ülkenin itibarı olmaz.
Cumhuriyet’in bütün ulusal varlıklarını satıp savan, tarımını, yatırımını, sanayisini ihmal eden bir yönetim 1150 odalı dünyanın en büyük sarayını yapıyor. Yetmedi, Marmaris’e Otluk Koyu’na 300 odalı yazlık saray yapıyor, (2019 da bitecekmiş). Yetmedi, Bitlis’in Ahlat ilçesinde Van Gölü kıyısına Cumhurbaşkanlığı Köşkü yapılıyor. (Yazımı sonlandırırken Anayasa Mahkemesinin (AYM) Van Gölü kıyısına saray yapmayı durdurduğunu öğreniyoruz)  Bu dev inşaatlarla büyüyen Beştepe’deki “Külliye”, Okluk Koyu’na yapılan yazlık saray ile Ahlat Köşkü, Cumhurbaşkanlığı’nın yatırım harcamalarında dev artışlara neden oldu.  Çankaya Köşkünden başlayıp tüm bu saraylardaki aydınlatma, ısınma vb giderleri bile bütçeye milyonlara varan harcama gerektirir. Bu lükse, bu israfa hiçbir bütçe dayanamaz. “Ak Saray’daki israf ve harcama padişah saraylarını bile kat kat geçmekte.
İsraf ve itibar derken, TC Cumhurbaşkanlığına Kadar tarafından hediye edilen 500 milyon dolarlık uçakla birlikte, Cumhurbaşkanlığının 13 uçağı olduğunu gazeteler yazmakta.  Dünyada hiçbir cumhurbaşkanının böylesine fazla sayıda uçağı yoktur. Artık araba sayısını bilmiyoruz. İsrafla itibar elde edilir mi? Halk arasında müsrif olan gelin için, gelin halına göre salın”derler, yani “yorganına göre ayağını uzat” demektir.(4)
“İtibar”mı dediniz!

 “Erdoğan’ın geçen yıl 20 ülkeye 22 ziyaret düzenlediği, ‘Ak Saray’da da 265 programa katıldığı bilgisi verilen açıklamada, şu istatistikler paylaşıldı: “Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde, yine 2016 yılında, toplantı ve tören vesilesi ile 9.106 vatandaşımız, 7468 muhtar, 52’si hükümet ve devlet başkanı olmak üzere 1.321 yabancı konuk, yurt içi resmî kabuller çerçevesinde ise 21.273 kişi ağırlanmıştır.”  Yüzlerce binlerce muhtarı saraya toplayıp üç beş gün masrafla ağırlayıp ülkenin hangi ekonomik sorunu konuşuldu da halledildi. Bu toplantılar ağırlamalar, siyasi propagandadan başka bir şey değildir.(5)
 Cumhurbaşkanının sık sık yurt dışı gezilerine çıktığını hepimiz biliyoruz. Abdülaziz dışında hiçbir padişah yurt dışı gezilerine çıkmamış, daha sonra Atatürk de hiç yurt dışına Cumhurbaşkanı olarak gitmemiş; en az geziye çıkan Cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer;(Sezer, 7 yılda 49 ülkeyi ziyaret ederek, en az dolaşan Cumhurbaşkanlarından biri oldu)
Avrupa’nın armadası en büyük ekonomisine sahip Almanya Başbakanı bir apartman dairesinde oturmaktadır. Her şeyi ithalata dayalı bir ülke için bu saraylar, köşkler ülke için israf değil mi?  Böyle müsrif tavırlı insanlar için şöyle bir halk deyişi vardır, “kel başa şimşir tarak”  diye.  Artık borcu borçla kapatan bir ülke olduk. Vatandaşımız da öyle oldu, cebinde üç beş kredi kartı var, birinden alıp ötekine yatırarak geçiştiriyor birçok vatandaş.  Osmanlı da böyleydi, borçlanır, borç para alır saraylar yaparmış.
“Türkiye'nin dış borç stoku, 31 Mart 2019 itibariyle son üç yılda 40 milyar dolar artarak 453.4 milyar dolara, net dış borç stoku ise 277.3 milyar dolara yükseldi”. (6)
Kısaca ülke düze çıkmak istiyorsa, yönetimini daha demokratik hale getirmeli, adalet mekanizmasını daha tarafsız hele getirmeli, israftan kaçınmalı, aşırı dinciliği bırakıp bilim, teknolojiye sanata daha çok değer vermelidir. O zaman refah da artar, itibar da artar. Bunun dışındaki yanlış uygulama ülkeyi daha çok geriye götürür, itibarı da kalmaz.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız
SONNOTLAR
(1) Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar, Nazmi Kal 2016 sf 385-386

(2)http://www.hurriyet.com.tr/dunya/son-dakika-hollandada-skandal-bakan-kayayi-konsolosluga-sokmadilar-40392174

(3)https://businessht.bloomberght.com/piyasalar/haber/1072193-tarimda-hollanda-mucizesi

(4)https://www.mynet.com/devletin-ve-cumhurbaskanligi-nin-kac-ucagi-var-erdogan-a-hediye-edilen-ucakla-birlikte-son-envanter-rakamini-portakal-acikladi-110104400194

(5)http://www.diken.com.tr/ak-saraydan-bildik-butce-savunmasi-itibarda-tasarruf-olmaz/

(6)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1461229/Turkiye_nin_dis_borcu_453_milyar_dolara_yukseldi.html

Keşke Yunan Galip Gelseydi, Ümmeti Bölmeye Hakkınız Yok, Biz Denize İnsan Dökmedik,30 Ağustos Halkın Genelini İlgilendiren Bir Bayram Değildir


30 Ağustos Halkın Genelini İlgilendiren Bir Bayram Değildir
Bu ülkede Fesli lakabıyla ün yapan örümcek kafalı bir vatan haini vardı ya hani, AKP iktidarının çok sevdiği ve el üstünde tuttuğu, koruyup kolladığı, yakın zamanda ölüp giden bu vatan ve millet haini, kurtuluş savaşımız için ne demişti?
”Keşke Yunan galip gelseydi”
Bu ülkenin aynı zamanda Cumhurbaşkanı seçilen, AKP Genel Bakanı olan zat, yeni bir parti kuracakları gündeme gelen ve AKP'den istifa eden eski AKP'li bakan BABACAN'a ne demişti?
“Ümmeti bölmeye hakkınız yok”
Ordu Belediye Başkanı bir pankart asarak ne söylemiş?
“Biz, denize insan dökmedik, biz denize  taş dökerek, Avrupa'nın tek havalimanını inşa ettik”
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunu işgal eden aymaz ve vatan haini ne demiş?
“30 Ağustos Halkın Genelini İlgilendiren Bir Bayram Değildir”
Bu sözlerin ortak paydasında Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milleti ve milliyetçiliği kavramı yoktur.
Bu sözlerin ortak paydasında ve odağında, Türkiye Cumhuriyeti ve bu cumhuriyetin insan unsurunu oluşturan Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği kavramı yerine, din unsuruna dayalı, Müslüman dinine mensup olan yeryüzündeki tüm insanları ifade eden ümmet ve ümmetçilik kavramı yer almaktadır.
AKP iktidarının kafa yapısını, nihai amacını ve ideolojisini ortaya koyan bu sözler; Türk Milleti ve milliyetçiliği esasına dayanmayan, halkı ümmet olarak kabul eden Osmanlı'nın, emperyalist düşman devletler tarafından işgal ve parçalanarak yok edildiğini kabul etmeyen, Osmanlı'nın; ATATÜRK tarafından yok edildiğini kabul eden, düşmanın bozguna uğratılarak denize döküldüğü 30 AĞUSTOS ZAFERİ sonrasında, Osmanlı'nın küllerinden, ümmetçiliğe son vererek, Türk Milleti ve milliyetçiliği temeline dayalı olarak ATATÜRK tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyetine, Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliğine yönelik bir direnişi sergilemektedir.
Bize göre, resmi bir devlet dini bulunmayan, her dinlere eşit mesafedeki, halkının çoğunluğunu Müslümanlar oluştursa da, her dinden vatandaşı bulunan ve Türk Milleti kavramı altında bir araya gelen Türkiye Cumhuriyetinde;30 Ağustos, halkın tümünü ve  genelini ilgilendiren bir bayramdır. Asıl dini bayramlar, Türk Milletini oluşturan farklı dinlerdeki halkımızın genelini ve tümünü ilgilendiren bayramlar değildir. Bu böyle bilene.

Güner Yiğitbaşı

23/07/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget