2019
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız
Emekli Memurlar Derneği, ülkenin çeşitli sorunları konusunda siyaset ve bilim adamları, konunun uzmanı seçkin kişileri davet ederek, çoğunluğunu öğretmen, subay, mülkiyeliler gibi çeşitli kurumlardan emekli memurlara panel ve konferanslarla 15 güne bir kültür etkinliğinde bulunulmakta. 16 Ekim günündeki etkinlikte sunucu Hüsnü Merdanoğlu konferans açıklamasında şunları söyledi: “Merkezi bir yerde konunun uzmanlarından dinleyerek güncelleri yakalamak, bilgimizi, zihnimizi tazelemek bağlamında bir aktivite sürdürüyoruz. Bu günkü konuşmacımız gerçek bir yurtsever, yurtseverlik sözde değil, eylemleriyle ve yaptığı yapıtlarıyla kanıtlayan biridir. Kendileri emekli vali Güngör Aydın. Genç bir kaymakam iken TC nin kuruluş ilkeleri doğrultusunda hareket etmiş. 1978 de 80 öncesi ötekileştirme sonucu ülkemizin birlik ve bütünlüğünü bozmak ve Türkiye’nin güvencesi laikliği olarak bilinen Alevi yurttaşlarımızın Elazığ’da bir kırım gerçekleştirmek üzere gerici grupları önlemekle “SÜPER VALİ” unvanını almıştır. Siyasilerin değil, TC nin yasaların verdiği yetkilerle görevini yerine getirmiş, 12 Eylülüne karşı Aydınlanma dilekçesi ve benzeri demokratik kitle örgütlerine katkı vermiş, katkı vermeyi de sürdürüyor. 12 Eylül döneminde Mülkiyeliler Birliği Başkanlığını yaparak demokratik Türkiye’nin varlığından birliğinden üniter yapısından yana olanların bir barınağı merkezi olarak orayı da yönetmiş”.
16 Ekim 2019 günkü konferansta Emekli Valilerden Güngör Aydın, “Siyaset Felsefesi” konulu sunumunu izleyicilere sundu. Emkl. Vali Aydın’ın ilgi ile izlenen sunumu ve konuşması şöyle idi: 
ŞU ANDA TÜRKİYE’DE HİÇBİR PARTİNİN SİYASET FELSEFESİ YOKTUR.

“ŞU ANDAKİ PARTİLERİN HİÇ BİRİ TÜRKİYE’Yİ YÖNETMEYE EHİL DEĞİLDİR. VE TÜRKİYE’Yİ YÖNETEBİLME YETENEĞİNDEN YOKSUNDUR.
“TÜRKİYE’DEKİ, ÇOK ACIDIR, ASKERSEL, DİNSEL VE FEODAL GÜÇLERİ İKTİDARIN DIŞINA ÇIKARILAMAMIŞTIR. ÇIKARAMIYORSANIZ DEMOKRASİ FİLAN OLMAZ”.
KENAN EVREN ,“ÜLKEYİ İMAM HATİP MEZUNLARI İLE YÖNETMEK ZORUNDAYIZ”, DEMİŞTİR.
KURMAY ALBAY OSMAN KÖKSAL’A DİYOR Kİ CEVDET SUNAY, “ÇOK SIKINTIDAYIZ BU TERÖR GÜÇLERİ DÜZ LİSELERDEN ÇIKIYOR, ÖYLEYSE BÜTÜN ÜST YÖNETİMDEKİ İNSANLARI İMAM HATİP KÖKENLİLERİ YAPMAK ZORUNDAYIZ”
TÜRKİYE’DE ASKERLER NE YAZIK Kİ CEVDET SUNAY DA DAHİL KENAN EVREN DE 1971 DEN İTİBAREN 1997 YE KADAR 26 YIL SÜREYLE ÜLKEYİ KARANLIĞA GÖMMÜŞLERDİR.
-Bu günkü konumuz siyaset felsefesi. O zaman şöyle başlamamız gerekir, siyaset felsefesi nedir, neden Türkiye’nin bir siyaset felsefesine gereksinmesi vardır, niçin yeni bir siyaset felsefesi yürütülmelidir.
Siyaset felsefesini nasıl tanımlayabiliriz ve Türkiye’de siyaset felsefesinin üretilmemiş olmamasının nedeni siyasi nedenlerin kanalların tıkanmış ve çürümüş olmasını saptayarak burada felsefenin içeriğini ayrıntılı olarak irdelemeye çalışacağım.
Önce bir siyasal partinin bir tanımından başlayalım. Siyaset biliminde aynı siyasal dünya görüşünü savunanların politik örgütlenmesidir. Demek ki ortada bir dünya görüşü olacak, politik örgütlenme için, dünya görüşü başka bağlamda bir siyaset felsefesi olacak, bir başka anlamda da ideoloji olacak. Yani ben Konuşmalarımda siyaset felsefesi ideoloji dünya görüşünün aynı anlamda kullanacağım. Ama benim öne çıkardığım tat tartışılmaz sonucu onun amacı siyaset felsefesidir. Siyaset Felsefesi tanımı son derece tanımı zor olmakla beraber siyaset felsefesinin devletin ve toplumu yönetmek alanında ilkeler, hedefler, normlar, yaklaşımlar, yöntemler bütünü olarak bir sorgulama ve akıl yürütme etkinliği yani bir dünya görüşüdür. Eğer bir partinin siyaset felsefesi yoksa o parti doğmamış demektir. ŞU ANDA TÜRKİYE’DE HİÇBİR PARTİNİN SİYASET FELSEFESİ YOKTUR. Oysa siyaset felsefesi bir partinin iktidara taşınabilmesinin ve halk desteği sağlayabilmesinin ön koşulu bir siyaset felsefesinin üretilmiş olmasıdır. Ön koşulu ve temel unsuru, iki unsuru daha var, biraz sonra söyleyeceğim. Bu felsefeyi iyi üretmiş, ya da iyi özümsemiş türdeş ve tümleşik kadrolaşma ikinci unsurdur. 1- Yani bir partinin iktidara taşınabilmesinin iki ön koşulu bir siyaset felsefesinin üretilmiş olması. 2- Bu siyaset felsefesini üretmiş ya da özümsemiş kadroların bir artı birlerden oluşan kadrolardır.
Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız

Şu anda partilere bakıyoruz, hiç birinin ciddi bütünleşmiş türdeş ve tümleşik kadroları yok. O nedenle ŞU ANDAKİ PARTİLERİN HİÇ BİRİ TÜRKİYE’Yİ YÖNETMEYE EHİL DEĞİLDİR. VE TÜRKİYE’Yİ YÖNETEBİLME YETENEĞİNDEN YOKSUNDUR. Bu nedenle halk desteği sağlayamamaktadır. Ancak şunu hemen belirtmeliyim,  hiçbir siyaset felsefesinin dünya görüşünün ya da ideolojinin olduğu gibi kitlesel sol her türlü siyaset siyasi oluşumların da aynı uygulanabilir şablon bir modeli yoktur. Dünyanın en büyük düşünürlerinden Macar Felsefecisi İgor Lugas’a göre “hiçbir felsefenin aynen uygulanabilir olması hiçbir ülkede modeli yoktur”. Onun ifadesini aynen okuyacağım:
“-Her siyaset felsefesi ya da dünya görüşü ya da ideoloji ancak o ülkenin ortam ve koşullarına, toplumsal durum ve yapı özelliklerine uyarlanarak yani teknik ulusallık ve özgünlük kazanarak uygulanabilir ve  halka taşınabilir olunacak, ancak o zaman o ülkenin gelişim ve oluşum ve dinamikleri yakalayabilecek nesnel ve özel koşullara uyarlanmış bir siyaset felsefesine dönüşebilecek ve halk hakkaniyeti sağlayabilecektir”.
Demek ki bir felsefeniz yoksa halk desteği sağlayamazsınız Şu anda var olan despotik, dinsellik  iktidarının halk desteği bir tepki üretiminin sonucudur. Hiçbir partinin şimdiye kadar felsefe üretememiş olmasından kaynaklanan bir tepki olarak bunlar bizim de dinimizi biliyor, din konusunda da daha çok önem verdiğimiz konulara önem veriyor, öyleyse bir tepki olarak oylarımızı verelim, bu iktidarın bile felsefesi yoksa veya el yordamıyla bir dinsel güçlere dayalı, biata dayalı ve ABD nin Ortadoğu’da öngördüğü Müslümanı birbirine kırdırmak politikasının ürünü olan siyasal İslam iktidarı ise onun bir anlamda siyasal İslam gibi akaik dinsel bir temelinin olduğu söylemeyebiliriz.
Çünkü bu iktidar özgür bireylere dayalı olarak oluşum değildir. Biata dayalı dinsel güçlerin örgütlenmesidir, despotik dinsel diktatörlük tek adam yönetimidir.
Bir partinin iktidara taşınabilmesinin üç ögesi var:
1-Ulusal, özgün, ülkenin ortam ve koşullarına uyarlanmış halkın destek ve değerlerine önem veren bütünsel sistematik ve demokratik bir felsefe. Bunu ben söylemiyorum, bütün Avrupa’da, Kuzey ve Güney Amerika’da bir rüzgâr gibi esen Gramşigil düşüncesi (Antonyo Gramşigil) şu anda bütün Avrupa’da, bütün demokratik ülkelerde bir Gransigil rüzgarı esiyor. Antonyo Gransil 1891 de Sicilya’da doğmuş 1924 de İtalya Komünist Partisi’nin başkanlığını ele geçirmiş, ancak Mussolini tarafından bu beynin işlemesini 20 yıl durdurmak üzere bir yargı kararı almış bu beynin işlemesini 20 yıl durdurmak üzere bir yargı kararı almış ve Mussolinin hapishanelerini boylamıştır.
Ancak Garnsigil, hem İtalyan Mussolini Faşizmin hem de Sovyetler Birliği komünist partisine girerek  tepkilerini alacaktır ve Sovyetler Birliği Komunist Partisi Lenin ve Stalin de bunu ret etmeye yönelmişlerdir ürettikleri için. Sovyetler Birliği Komünist felsefesi, hem Musolini onu cezaevinde tutmuşlar birlikte, ülke diyorum paslaşarak ve oradan ölmeden çıkmasını sağlamışlardır 1938 de Musolini hapishanelerinde ölmüştür 39 yaşında. Gramşi çok iyi anlaşılamamış. Ansak 20. Asrın son çeyreğinde dünya onu anlamaya başlamıştır. Önce İngiltere bir Gramşi Enstitüsü kurmuştur, sonra bütün Alman, Fransa hepsi Gronsi enstitüleri kurmuştur.  Ve bütün Avrupa sadece sol değil, sağ düşüncede Grasil öğrenmeden yüksek siyasete soyunmamıştır. Antonyo Garnşi’yi bilmeyen Avrupa’da siyaset yapamaz. Yalnız Avrupa’da mı Obama “Grinsi bilmeseydim başkan olamazdım” der. Hugo Şavez Gramşi bilmeseydim başkan olamazdım” demiştir. Sarkozy Gatrnşi öğrenerek cumhurbaşkanı seçilmiştir. Şu anda Çipras onu sürekli savunuşudur, 49 yaşında Yunaistan’ın yönetimini ele geçirmiştir. Makkerenji İtalya’da 39 yaşında iktidarı ele geçirmiştir. Ve Podemus şu anda İspanya’da Garamşi’nin hem güçlü savunucularından İspanya yönetimini ele geçirmek üzeredir. İngiltere’de Van Korvit sol düşüncenin önderi Gramşi düşüncesi ile iktidarı değiştirmek üzeredir.  AMA TÜRKİYE HENÜZ GRANŞİDEN HABERSİZDİR. Gramşi önde gelen sayılan insanlarından bir olarak yeniden Gramşiye gönderme yapacağım. Şimdiden biraz sizlere tanıtmaya çalıştım. Gramşi şu anda dünyada adını çağımıza veren siyaset dünyasında Gramşi adı verilmiştir yüz yıla ve de 1975 ten itibaren 21. Yüzyıla.  Gramşi adını vermekte kalmamış, şimdi Gramşi düşüncesi Türkiye’de yavaş yavaş yayılmaya başlamıştır. Ona gönderme yapmak zorundayım çünkü demin size bir siyasal partinin halk desteğini sağlayabilmesinin temel koşulunun üç temel öge olduğunu belirtmiştim. 1-Siyaset felsefesi,
2-kadro 3 Aracı kadroları kazandırılması.
Şu anda partilerin siyaset felsefesi olmadığı için neden halk desteğini sağlayamıyorlar, ortaya atmak zorundayız.
Gramşi diyor ki: “ birinci unsur siyaset felsefesi,  ulusal olacak ülkenin ortam ve koşullarına uyarlanmış. Halkın değer sistemlerine ekonomik ortam ve koşullara göre belirlenmiş bütünsel iç bütünlüğü olan sistematik yani dizgesel yani yeni deyimle bilgesel değilse iç bütünlüğü olamaz.  Ve nihayet demokratik olacaktır bir siyaset felsefesi. Beş altı tane temel özelliği var.
Şimdi dünya tarihine ilişkin kısa bir değerlendirme yapmalıyız. 1789 Fransız İhtilalinden önce devletlerin ya da ülkelerin siyasal güçleri veya egemen güçleri askersel, dinsel feodal güçlerden oluşuyordu. Askerler, kilise ve feodalite; 1789 da Fransa halkı ya da halk sahneye çıkarak, ilk kez halkın sahneye çıkması Fransız ihtifalindedir. Halk sahneye çıkarak bu üç gücü yenik düşürmüş,  askersel dinsel feodal güçleri ve 200 yılık mücadelelerden sonra bu günkü demokrasilerini Avrupa oluşturmuştur. Uzun mücadelelerden geçmiştir, zaman zaman yeniden askerler ayağa kalkmıştır, dinsel güçler ayağa kalkmıştır. Dinsel güçler fazla yağa kalkamamış, çünkü kilise tepelenmiş. Ancak zaman zaman askersel güçler ve feodal güçler ayağa kalkmışlardır. Uzun mücadelelerden sonra özellikle 1945 ten itibaren Avrupa ve bütün Batı dünyası tam bir demokrasiye yönelmiştir.
TÜRKİYE’DEKİ, ÇOK ACIDIR, ASKERSEL, DİNSEL VE FEODAL GÜÇLERİ İKTİDARIN DIŞINA ÇIKARILAMAMIŞTIR. ÇIKARAMIYORSANIZ DEMOKRASİ FİLAN OLMAZ. MUSTAFA KEMAL OLAĞANÜSTÜ BİR ÖN GÖRÜYLE, GRAMŞİ’DEN HİÇ HABERİ YOK, GEREK DE OLAĞANÜSTÜ DEHASI VAR, GRAMŞİ’NİN SANKİ ÜRETTİKLERİNE BİRBİRLERİNDEN HABERSİ BİÇİMDE, PARALEL BİÇİMDE OLAĞANÜSTÜ DEMOKRASİNİN KANALLARINI AÇMIŞTIR. NASIL YAPMIŞTIR, ULUSAL EGEMENLİĞİNİ, OSMANLININ  GASP ETTİĞİ ULUSAL EGEMENLİĞİNİ YENİDEN HALKA VERMİŞTİR.  Osmanlı bir Türk Beyliği olarak kurulmuştur ama, kısa sürede halkı saf dışı etmiş, bir dinsel şeriat düzeni, özellikle Yavuz Sultan Selim’in 1514 Halifeliğin Osmanlıya taşıdıktan sonra Türkiye karanlığa gömülmüştür. Bu durum da Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla sonuçlanmıştır. Çünkü Fransız İhtilai ile birlikte bütün Avrupa Rönesans ve Reformla din savaşlarını bitirmiş, büyük bir aydınlanma sağlayarak olağanüstü bir çağdaşlaşmayı gerçekleştirmiş, sonucunda Avrupa demokrasilerini Fransız ihtilalı ile birlikte kurmuştur.
Orta Doğu’da özellikle İslam dünyasından pardon, Ama Türkiye bunu yapamamıştır. Mustafa Kemal olağanüstü biçimde bir Ulusal Egemenliğin padişah despotizminden almış, halka vermiştir, TBMM ne vermiştir.
İki çok önemli Osmanlının gasp ettiği Türk ulusal kimliğini yeniden üretmiştir. Türk ulusuna dayalı,  Türk ulusunun siyasal veya toplumsal kimliğine dayalı onun Türk Milleti tanımı “Anadolu’da TC ni kuran ahaliye Türk milleti denir” diyor. Hiçbir ayırım göetmiyor, ne Türk, ne başka hiçbir ayırım gözetmeden bütün halkların ortak kurucusu olarak Türk ulusal kimliğine katılımını alıyor, son derce önemli.
Demek ki ulusal egemenliği yeniden halka veriyor, TBMM siyle Osmanlının saltanıtının gasp ettiğini Türk Ulusal kimliğini Türkiyeyi yok sayan kimliğini üretiyor, Şeriat düzeninden laiklik düzenine geçiyor, saltanattan Cumhuriyete geçiyor. Ve de Türk Ulusal kimliğpine dayalı olarak yeni Cumhuriyetini oluşturuyor.  Böylece demokrasinin alt yapısını bütün gerekleriyle yerine getiriyor ama daha önemlisi dünyada yapılm ış en büyük devrim nedir biliyormusunuz, dünyada 3 Mart 1924 devrimidir, Türkiye’de değil, Fransız İhtilaslinden de, 1917 Sovyet Devriminden de en önemlisi 3 Mart 1924 devrimidir. Neden mi? Çünkü Osmanlının biat ettiği bütün İslam dünyasını sözde kucakladığı Halifeliği kaldırıyor. Halifeliği kaldırmak öyle olağanüstü bir devrim dir ki, dünyada eşi benzeri yoktur. Çok büyük acılardan geçerek, çok büyük atılımlar yaparak sağlamıştır. Çarlık Rusyasını devirmekten öte Leninin daha büyük devrim yoktur, Çarlık Rusyasını devirmiştir, ona da dvim denmiş. Papalığa dünyadan ne Fransız ihtilali,  başka devrimler dokunamamıştır. Papalığın İslam dünyasnındaki değeri olan Halifeliği kaldırmıştır. Bu devrimin üzerine başka devrim yoktur.
Ancak bununla kalmamış, çok önemli, Hayriye ve şeriye vekaletlerini de kaldırarak dinsel ve askersel güçleri siyasal ve iktidar alanın dışına çıkarılmıştır. Bu son derece önemlidir.
Askersel güçlerin siyasi alan dışına çıkarıyor, ya siyaset ya askerlik” diyor. Askerliğe gidenleri ayırıyor, siyasete girenleri yanına alıyor. Böylece askerleri siyasetten uzaklaştırıyor.Sadece askerleri mi dinsel güçleri de uzaklaştırıyor. Vatanını kullanarak İslami isimleri kullanmalarına izin vermiyor, kaldırıyor, Diyanet İşleri Başkanlığını kuruyor, yani devlet denetimi altına alıyor, dinsel güçleri. Ama diyeceksiniz, devlet denetimi doğru mudur, din üzerinde. O konuda hiç üç görüş var, benim görüşüm var bir raporla CHP ye sundum. Din üç türlü tanımlanabilir. Şeriat dini, devlet dini, halk dini. Mustafa Kemal ister istemez şeriatın yıkıcılığınıştır ve korkunç bir karanlık içinde kalmasını din sömürüsünü kaldırmak için ister istemez Diyaneti ve dini devlet denetimi altına almıştır, ne zamana kadar demokrasi gerçekleşinceye kadar.  Ondan sonra ne olacaktır, siyaset felsefesine dönelim, nasıl yürütülür, neden din gereklidir, neden başka türlü uygulamanın olnağı yoktur.
Mustafa Kemal Atatürk 3 Mart 1924 de ülkeyi tarihsel bir noktadan çıkarıp demokrasi bülokuna taşımanın yollarını açmıştır. Şimdi nedir bu tarihsel blok? Onu da Graşi belirtiyor. Tarihsel blok, duyuyorsunuzdur belki zaman zaman, tarihsel blokunun aynı görüşün aynı yasayı  savunanların başka bir bloka geçmeyi engelleyen kendi aralarındaki danışmayla biribirinin seçeneği olan asla birbirini başka bir bloka geçmesini önleyen felsefeye tarihsel blok deniyor. Yani askerse dinsel savurgan güçlerin egemen olduğu felsefenin adı statik tarihsel bloktur. TÜRKİYE ŞU ANDA DESPOTİK TARİHSEL BLOK TARAFINDAN YÖNETİLİYOR.
 Mustafa Kemal’in bütün çabalarına rağmen despotik güçler, bunlar despotik güçler birbirlerinin seçeneği oldular. Askerler önce 1980 de geliyor, sonra görevi kine devrediyor biliyor musunuz, dinsel güçlere. Bunlar birbrilerinden beslenirler, birbrilerinin seçeneğidirler. ABD Emperyalizmi 12 Eylül ve 12 Mart’ta askerleri dinsel güçlerin önünü açmak için kullanmışlardır. 12 Eylül’ün derhal Rabıta örgütlenmesinin önünü açmıştır, biliyorsunuz, Muta örgütlenmesini. Bir yönetmelik yayınlanmıştır ve Rabıta örgütünün Türkiye’de örgütlenmesinin önünü açmıştır. Rabıta örgütü nedir? Rabıta örgütü Şeriat örgütü, Suudi Arabistan’la İngiltere’nin birlikte yönettiği Rabıta örgütü. Rabıta aynı zamanda KENAN EVREN ,“ÜLKEYİ İMAM HATİP MEZUNLARI İLE YÖNETMEK ZORUNDAYIZ”, DEMİŞTİR. Çünkü diğer sivil liselerden çıkanlar teröre açık oluyor” diyor.
(Salondan birileri Cevdet Sunay da deyince) konuşmacı devam etti: “ Cevdet Sunay’ı geçeceğim, Cevdet Sunay daha önce ünlü KURMAY ALBAY OSMAN KÖKSAL’A DİYOR Kİ CEVDET SUNAY, “ÇOK SIKINTIDAYIZ BU TERÖR GÜÇLERİ DÜZ LİSELERDEN ÇIKIYOR, ÖYLEYSE BÜTÜN ÜST YÖNETİMDEKİ İNSANLARI İMAM HATİP KÖKENLİLERİ YAPMAK ZORUNDAYIZ” diyor.  Yani Türkiye’de askerler ne yazık ki Cevdet Sunay da dahil Kenan Evren de 1971 den itibaren 1997 ye kadar 26 yıl süreyle ülkeyi karanlığa gömmüşlerdir. Ve siyasal eksotik dinsellikte güçlerinin önünü açmışlardır. Oysa askerler Cumhuriyetin kuruluşunda kurucu güçler arasında yer almıştır. Demek ki en büyük ihanet 12 Mart ve 12 Eylüle askerlerden gelmiştir.
Şimdi bu güçler 12 Eylülün alanını gözü gibi koruyor. YÖK ünden Siyasi Partiler Yasasına kadar. Korumak zorundadır, bir lideri gelir bunların; şimdi ABD Mürsi’yi gönderdi, Sisi’yi getir, ondan önce ünlü bir Hranşi uzmanı profesör Türkiye’de en öne geçtim, ona bir soru sordum cevap veremedi, ünlü bir İngiliz profesör. Gramşi çağını yazan, dedim Mürsi bir dinsel seçenektir, bunun askersel bir seçenek takip etmeyecekmidir dedim. Yani Sisi gelmeden bir ideolojisi, dediler arkadaşlar, yahu “kahin misin” dediler. Kahin filan değilim, Gromşi biliyorum arkası öyle gelecek dedim. Şimdi Türkiye’de bu süreci kırmak zorundayız. Nasıl? Cumhuriyet ve demokrasi güçlerinin ortak siyaset felsefesini ve kadrolarını üreterek Başka çıkışımız yoktur.
Bu girişten sonra Siyaset felsefesi nedir? Bir de şunu eklemek zorundayım, siyasal güçler arasındaki mücadele alanın siyaset felsefesidi. Şu anda iiyi Parti’den Saadet Partisi, CHP den, sol partilerden söz edebilişriz küçük küçük hiç birinin felsefesi yoktur, felsefe yoksa kadro da yokytur. Çünkü kadro aynı felsefeyi savunanlardan 1+1 lerden oluşan türdeş ve tümleşik insanlarıdır, türdeş ve tümleşik. O nedenle CHP nin felsefesi olmadığı için çoğunluğu sağlayamıyor, yüz yıllık bir parti olmasına rağmen.
Biraz sonra söyleyeceğim CHP yi iktidara taşımak için siyaset felsefesi ideoloji taslağını partiye sundum, oralı bile değildir. Ne zaman Ekim 2012 de. Bakınız son derece Gramşinin yaklaşımını söylemek zorundayım. Gramşi diyor ki, bir sorun çözümünün belirtileri ortaya çıktığında anlaşılır, algılanır. Daha CHP ana sorununun ayırdında ve bilincinde değildir; yani bir siyaset felsefesi üretmenin zorunluluğunda ve bilincinde değil. Kurşun askerlerden oluşan şeylerle, kurultaylarla, kurşun askerlerden oluşan çıkarcıları birbirleri ile sen ben yarışması içinde olan, rant peşinde koşanları parlamentoya taşımaktadır. Şimdi bunun sorumluluğu çok büyüktür. Önce eğer mümkünse CHP Yİ DOĞRU YOLA TAŞIMAMIZ LAZIMDIR. DEĞİLSE KEMALİST ÖZLÜ CUMHURİYET DEVRİMİNİ BU GÜNE UYARLAYAN BİR SİYASET FELSEFESİ ÜRETMEK ZORUNDAYIZ. Bu var elimizde. Nasıl var, önce size önce sunmak zorundayım. Siyaset felsefesi üretilmiştir 2007 de, biz 2007 13 Nisan tarihinde bir siyaset felsefesi, Türkiye’de ilk kez olmak üzere ürettik ve kamuoyuna sunduk, 41 imza ile ilk defa. 
Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız

Şu anda siyaset felsefesinin kelimesine dokunmaya gerek yoktur, aynen geçerlidir. Bir bölümünü okuyuvereceğim çok kısa:
“ Cumhuriyet ve demokrasi güçlerine iki çağrı yayınladık. Bir 22 Ocak 2009 bu 13 Nisan 2007 de, 2007 de dört dörtlük bütün gerekleriyle bir siyaset felsefesi ürettik, bunun üretimini metni ben hazırladım. Önce Erdal İnönü’ye götürdük ilk iş olarak, Erdal İnönü’yü ikna ettik, 7 Şubat 2007 de Erdal İnönü ile çok uzun bir görüşme yaptık, Erdal İnönü tamam” dedi.
İkinci imzalarda bütün Altan Öymen’den, Aydın Güven Gürkan’a, Karayalçın’dan bütün CHP ve Sosyal Demokrat Parti’nin SHP nin yönetimine gelmiş önderlerin görüşlerine açtık. Ancak Erdal İnönü söz vermiş olmasına rağmen 2007 Şubatında yaptığımız görüşmede, beni son gün, yayınlamak üzereyiz, evden aradı Erdal İnönü, “sayın valim yeniden aktif bir politikaya girmiş gibi olacağım beni bağışla” dedi. Dedim, siz yeniden politikaya girmiyorsunuz demokrasi savaşımının önderliğini üstleniyorsunuz, politikaya girmeye gerek yok, o nedenle ilk imza size ayrılmıştır. Bak ben üretmiş olmama rağmen ilk imzayı hiç düşünmedim. Ben ikinci sıraya yerleştirdim kendimi ama baktım olmayınca Server Tanilli gibi demokrasi gibi dünya çapındaki büyük bir düşünürün birinci imza olarak yazıldı. Manisa’dan buldum kendisini görüştüm, Kabul etti ve imzaladı, gönderdim metnini imzaladı ilk imza onundur. Tarık Akan’dan Rütkay Aziz gibi pek sanatçılar da vardı. Beş tane eşi öldürülenin imzası var. Özdal Mumcu, Şengül Haplemitoğlu, Sezen Öz, Nillüfer Kışlalı ve Yurdakul beşinin de imzası var. Bunlar sıradan bir olay değil, aylar önceden tek tek görüşerek, onları ikna ederek yapılmıştır. Tek tek görüşmeler 2006 yılında başlamış bu çalışma.
2007 de bu günüaynen görerek bir siyaset felsefesi hazırladık. Cumhuriyet ve demokrasi güçlerine çağrı yaptık, Cumhuriyette tam sayfa iki sayfa yayınladık. Başlık “Cumhuriyet ve demokrasi güçlerine çağrı, Cumhuriyeti koruma ve yerleştirmek için güç birliği projesi,” sol demokratik iktidar seçeneği oluşturmak için siyaset felsefesi yönünde ideoloji çerçevesi”.
Sol demokrat Sosyal demokrat değildir. Bütün demokrasi güçlerini toplayan bir felsefe üretilebilir mi. Şimdi oradan da daha ileriye giderek Cumhuriyet ve demokrasiyi savunan tüm güçlerini toplamalıyız. Yani bu demokrat sahada da olabilir, yeter ki, demokrasi yelpazesinin içinde yer alsın. Demokrasi yelpazesinde yer aldığı sürece fark etmez, hepsini ile bir araya gelmeye razıyız. Ama şu anda ne yazık ki iki tane uydurma, çok uydurma son derece ilkesiz, tutarsız iki bağlaşma yapılıyor, yani ittifak, yani güç birliği. Kim bunlar Cumhur-millet, bunlar son derece ilkesiz. Bakınız bir bağlaşma yapabilmek için ittifak yapabilmenin beş ana koşulu var.
Niçin, kimlerle, hangi ülkelerle, hangi tür, nereye kadar bu beş ilkeye yanıt vermeyen bir şeyin hiçbir değeri yoktur, fasa fisodur, dağılır gider. Çünkü gerçekten bir bağlaşma yapmak istiyorsanız önce demokrasi için mi yapıyorsunuz, bu felsefede bu ürettiğimiz çağrıda hepsi var.
Nasıl yapılır bir bağlaşma ve yine dünya düşünüründen bir cümle vereceğim, “demokrasi savaşımı bir bağlaşıklar sorunudur”,   (Viladimir Bonev). BU da dünyanın en büyük düşünürlerinden biridir. Ben 1979 da Antalya’da Vali iken beni ziyarete geldi, kitabını imzalayıp verdi. “Birleşik cephe vatan cephesi halk cephesi” kitabını imzalayıp bana verdi. Türkiye’de valiliklerimde de bu güç birliğini sağladığım için, “Türkiye’de bunu yapabilecek tek insansınız” diye 1979 da valiliğimde bana kendi kitabını imzalayıp verdi.
40 yıldır bununla uğraşıyorum, bu konuyu çalışıyorum, 40 yıldan fazladır.
2002 de bir platform sağlamaya çalıştım sosyal demokrat güçler arasında şey oynayacak diye, bir iktidar seçeneği bulunmadığı için Ecevit almıştır, öbürleri gitmektedir. ABD emperyalizmi Ecevit’i dağıtarak bunları iktidara getirmek için 99 da vermiştir. O nedenle bunlar gitmek üzereyken, öyleyse bunları sosyal demokratları birleştirelim diye Mülkiyeliler Birliği üç eski genel başkanı hali hazır genel başkanın da bulunduğu toplantıda bütün sosyal demokrat güçlerİ toparladım, aklınıza gelen kim onları Aydın Güven Gürken, Altan Öymen, Murat Karayalçın, Bülent Ecevit, Deniz Baykal, Sema Pişkinsüt, Mumtaz Soysal vb ama üç tanesi kaçtı. Baykal kaçtı, Ecevit “her türlü işbirliğine karşıyım” dedi kaçtı, Erdal İnönü “kaçmıyorum ama sizinle beraberim bekliyorum, beni temsilen Yiğit Gülöksüz katılsın” dedi.  Güçlü bir topluluğu vardı o anda “Tarhan Erdem, Yiğit Gülöksüz, İlhan Tekeli bunlardan biri beni temsil etsin” dedi. Benim başkanlık ettiğim toplantıda olağanüstü bir toplantı yaptık Soyla Demokrat Platformu için. 2002 29 Haziranında. Ama bunu hisseden ya da bilen emperyalist güçler, derhal devreye girdi 15 Temmuz’da Bahçeli’ye bir erken seçim bildirgesi verirdiler, daha bir buçuk yıl var seçime. Oysa biz bilmiyoruz tabi planlanmış, ABD Emperyalizmi kendi uzantısı olan Bahçeli’ye verdiriyor. Ve kendi anlaşma imzaladığı Abdullah Gül ve Erdoğan’la birlikte 1999 da Vortan Abronoviç’le  ünlü diğer ikinci, CIAE Başkanı imzalamışlar, “2002 de sizi iktidara getireceğiz, bir milyar dolar ayırdık” diyor. Ve Yüksek Seçim Kurulunu da satın alarak Uzan Partisini kurduruyorlar, solu parçalamak için; Uzan’ın seçimlere girme hakkı yok; YSK nun yeni marifeti değil bu. Onu sokuyor ve AKP yi iktidara taşıyor.
Siyasi yelpaze nasıl oluşuyor. TAİM in bir açıklaması var, TAİm diyor ki, “az gelişmiş ülkelerde, şimdi en çok Türkiye’de ABD emperyaliminin CIAE seçimlere karışmaktadır, yüzde 10 oyunu istediği gibi oynatmaktadır”. 
Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız

Siyaset felsefesini az çok anlatmaya çalıştım. Bir de bunun başlıklarını sunayım, bitirelim.
CHP yi iktidara taşımak için Siyaset Felsefesi ideoloji içerisinde demokratik Bölümü:
“Ulusal özgün bütünselde dizgeli sol demokratik iktidar seçeneği oluşturulması için önerilen felsefe, ideoloji çerçevesi genel ilkeleri genel hedefleri:
“1-Özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, insan haklarına dayalı bir insan merkezli bir demokrasi, barışı savunma, yerleştirip uygulama tutarlı ve hazırlıklı olma.
2- TC indeki en büyük engel grubu demokrasi öncesinin kayıp iktidar güçleri olan askersel, dinsel, teosel olan güçler tarihsel bloğunun bütünüyle politik iktidarın dışına çıkarılmasını savunma birlikte bulunan antidemokratik 12 Eylül felsefesi ve kurumlarına karşı olomak.
3-Cumhuriyet ile demokrasiyi ortak bir felsefede özgünleştirmeyi devletin yönetim felsefesini bu doğrultuda yeniden üretmeyi ülkenin temel sorunlarının demokrasi içinde ve demokratik yöntemlerle çözmeyi hedeflemek.
4-Demokrasinin tabanını genişletmeye demokrasiyi yalnızca bir genel oy sorunu olarak görmeyip dinamik bir süreç içinde genel katılım süreci olaraktan algılamaya, uygulamaya, derinleştirmeye genel felsefe haline getirmeye çağcıl ileri demokrasiler düzeyine ulaştırmayı inançlı ve kararlı olmak.
5-Ekonomik, politik, kültürel, ulusal bağımsızlıktan yana olma.
6-ABD Emperyalizmini saldırgan Orta Doğu politikalarının aracı olmamak.
7- Hukukun ve sivil yönetimin üstünlüğünü savunmak.
8-Laikliği ödünsüz savunma ve savunmasız uygulamaya kararlı olmak.
9-Halkın emeği ile geçinen demokratik yönden güçsüz geniş yığınların ülkenin yönetiminde ve yönetimin denetiminde güçlendirilmelerini ve ağırlıklarının artırılmasını savunma.
10- Örgütlenmede sol yelpazenin sosyal demokrasiyi savunan amaçlayan ve özümseyenleri ile şiddeti dışlayan tüm kesimleri kavramak.
Bu sunumdan sonra salonda bulunan izleyenlerin soruları ve katılımları ile toplantı bitti.
Cevat Kulaksız 

Bizim Dönemimizde Yargıç Olma Ve Koşulları…
Bizim dönem, 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe sonrasında 1960 yılı Eylül ayında fakülteye başlayan dönemdir.
Dönemimizde Fakülteye kaydolabilmek için merkezi sınava henüz başlanmamıştı. Her fakülte alacağı öğrenci kontenjanı için sınavını kendisi yapıyordu.
Bizler, darbeden sonra ülkenin en önemli hukukçularının hazırladığı ve Kurucu Meclis tarafında kabul edilen 1961 Anayasasının özgürlükçü ortamında, fakültede Atatürk ilke ve devrimlerini özümseyerek okuduk.
Sadece İstanbul ve Ankara’da Hukuk Fakültesi vardı
Hukuk Fakültesi mezunu olmayanlar Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olamazlardı.
Dersliklerimiz, hocalarımız ve verdikleri hukuk eğitim harikaydı.
Dekanlarımız Hukuk Fakültesi hocaları arasından seçilirdi.
Yurt sorunumuz yoktu.
Ekonomik durumunun iyi olmadığını belge ile kanıtlayan her öğrenci Kredi ve Yurtlar Kurumundan, mezun olduktan iki yıl sonra ödemek üzere kredi alabiliyordu.
Dönemimizde askerliğini yapmayan Yargıçlık stajına başlayamazdı.
Staja başlamak için sınav değil, sıraya girmek söz konusuydu.
Torpille, adam kayırmayla, Cemaat veya tarikat mensubu olmayla, Yargıç adayı olunmazdı. Hak etmeyenlerin Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı adaylığını kazanmalarının alt yapısı oluşturan sözlü sınav (mülakat) denilen ucube sistem söz konusu değildi.
Pekiyi derece ile fakülteyi bitirenlerle ve Adalet Bakanlığından burs alanlar, sıra beklemeksizin hemen staja başlayabiliyorlardı.
İyi ve Orta derece ile mezun olanlar ise staj sırasına girerlerdi.
Orta dereceliler daima iyi derecelilerin sonunda sıra alabiliyorlardı.
Sonraki yıllarda mezun olan iyi dereceliler bile, önceki yılların sırada olan orta derecelilerin önüne geçmeleri kuralı olduğundan, neredeyse orta derece ile mezun olanların Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olma şansları yoktu.
Fakülte başarısı ve bu başarı sonucunda alınan derece sırayı belirler ve sıraya girmek için de, sabıkasızlık kaydı ve her bölgede görev yapabilecek kurul sağlık raporu yeterli tek koşuldu.
Dönemimizde meslek lisesi mezunlarına henüz Hukuk Fakültesine kayıt olanağı tanınmamıştı.
Terör ve kargaşa sıfırdı. Bu nedenle okumanın ve başarmanın dışında bir sorunumuz yoktu.
Her Yargıç ve Cumhuriyet Savcısının bir siyasi düşünce vardı.
Fakat siyasi düşüncesini görevine sokanların sayısı %1-2’yi geçmezdi.
Yurttaşlar güven içinde yaşadıklarından, böyle davranan Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı hakkında ilgili Kuruluna yakınmada bulunmaktan çekinmez ve mutlaka gereği yapılırdı.
İşte bu ortamda okuyup Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olanlar, ağabeylerinin yaptığı gibi yargıya güveni %80-85’ler çıkarmayı başarmışlardı.
Bu gün yargının geldiği durum, bizlerin içini acıtmaktadır.
Bu güne baktıkça eski günleri özlemle anıyorum.
Yargıç güvencesi sağlanmadıkça, yargı üzerinde siyası etki kaldırılmadıkça, tarikat ve cemaatlerin eli yargıdan çekilmedikçe, sadece Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarından kahramanlık beklemekle bu durum düzelmez.
Acilen;
1-Yargıç adaylarının belirlemesinde torpilin (ve yukarıda belirtiklerim diğer nedenlerin) kaynağı olan sözlü sınav derhal kaldırılmalı…
2-YARGI BAĞIMSIZLIĞI ve GÜÇLER AYRILIĞINI sağlayacak bir düzenleme hemen yapılmalı…
3-Yargı, her türlü etkinin dışında tutularak, Yargıç ve Cumhuriyet Savcıları vicdanları ile baş başa bırakılmalıdır.
4-Özetle yargı, yargıya bırakılmalıdır.
Diyorum.
Siz ne dersiniz?

Gündüz Akgül

16.10.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Esad İle Diplomatik İşbirliğine Girmek Şart
Keşke, güvenilmez ortak ABD'nin dolduruşuna gelerek en baştan Suriye'nin içişlerine hiç karışmasaydık ve başımıza gelen sınırımızdaki bu terör belasına yol açmasaydık.
Ama, olan oldu artık, hiç değilse bundan sonra doğru yolu bularak ESAD ile doğrudan görüşerek, diplomatik barış elini uzatabilmeliyiz.
Harekatın adına ne derseniz deyiniz, askeri başarı kazansanız da, Barış Pınarı harekatı; sonuçları itibariyle, kalıcı bir çözüm getiremeyecektir.
Bize göre, ülkemizin menfaatlerine en uygun çözüm, ESAD yönetimi ile derhal doğrudan ilişki kurularak, Suriye'nin toprak bütünlüğünü sağlamaya yönelik diplomatik çözüm yollarını denemektir.
Barış Pınarı harekatı nedeniyle, ABD ile Avrupa Birliği ülkelerinin ve Arap aleminin ülkemiz aleyhine takındıkları düşmanca tavır ve almaya çalıştıkları yaptırımlar bir yana, bize göre asıl tehlike, Suriye meşru ESAD yönetiminin YPG ile uzlaşarak, YPG ile birlikte bize karşı, silahlı bir karşı koyma ve ülkesini savunma askeri harekatını başlatma riskidir.
Silahlı Kuvvetlerimizin harekat yaptıkları ülke toprakları, Suriye'nin toprak bütünlüğüne dahil topraklardır.
Şu anda, Fırat’ın doğusunda, bizim güneyimizde ve Suriye’nin kuzeyinde kalan bölgedeki, harekatın uygulanmakta olduğu topraklarda, YPG terör örgütünün fiili bir işgali ve yapılanması mevcut ise de; YPG'nin ABD'yi arkasına alarak gerçekleştirdiği bu fiili işgali, bu toprakların Suriye'ye ait olduğu gerçeğini ortadan kaldıramaz.
Şu anda, bizim başlattığımız askeri harekat, uluslararası hukuka göre, ülkemize yönelik muhtemel terör saldırısı nedeniyle, meşru müdafaa gerekçesiyle meşru ise de; şayet, Suriye'nin meşru ESAD yönetimi ile anlaşmazsak, Suriye'nin YPG işgaline uğrayan bölgesini, Suriye yönetimi ile işbirliği halinde temizleyerek, ülkemizin sınır güvenliğini bu yoldan ve kalıcı olarak sağlamada gecikirsek, YPG'nin; Suriye'nin meşru ESAD yönetimiyle anlaşarak, bizim harekatımızın meşruiyetine gölge düşürme riskinin varlığı unutulmamalıdır.
Suriye'nin meşru ESAD yönetimi; ben YPG ile anlaştım, onları ben etkisiz hale getireceğim, size yönelik saldırılarını ben önleyeceğim, bu konuda size garanti veriyorum, onlara orada muhtariyet tanıyacağım, ülke benim değil mi, size ne, çekilin topraklarımdan, aksi halde sizi işgalci olarak Birleşmiş Milletlere şikayet edeceğim derse ne yapacağız?
Çok geciksek de; her sıkıştığımızda başvurduğumuz Putin'e koşarak, ESAD ile doğrudan diplomatik görüşmelere başlama isteğimizi iletip, uygulamaya koymalıyız.

Güner Yiğitbaşı

14/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

(Dikkat hepimizin başına gelebilir)

Araba satışındaki ilginç şeytani dolandırıcılık
“Hepimizin hiç ummadığımız zamanda başımıza gelebilecek bir öykü bu.  Çeşitli dolandırıcılık görmüşsünüzdür ama böylesine bir çakallık ne görmüşsünüz ne de duymuşsunuzdur; öyle bir çakallık ki her şeyi kitabına uydurmuşlar.
Mahkemeye çıkarıyorsunuz ortada suç yok, sütten çıkmış ak kaşık. Daha da kötüsü, dolandırılan masum vatandaş dolandırıcılıktan hapse girecek. Öyle böyle değil… Allah hiç birinizin başına böyle birisini musallat etmesin, diyelim.
Bir vatandaş elindeki arabayı satıp üzerine de üç beş daha koyup arabanın modelini yükseltmek istiyor. Onun için de arabanın satışını internetten bildiğimiz o malum sitelerden birine koyuyor.  Telefonla bir sürü alıcı çıkıyor, pazarlıklar yapıyorlar. İçlerinden bir tanesi diyor ki,  “söylediğin gibi arabanız temizse ben o arabayı almak istiyorum, ama ben sıkı pazarlıkçıyım, ona göre”.
Nerede buluşalım, falan yerde.
O falan yerde bunlar buluşuyor,  arabayı alıp bir ekspertize götürüyorlar, arabada hiçbir şey çıkmıyor. Alıcı, “tamam kardeşim ben bunu beğendim”, “alaşağı ver yukarı” bunlar bir pazarlığa tutuşuyorlar. 75 bin liralık arabayı 72 bin liradan anlaşıyorlar.
Adam diyor ki “al şu bin lirayı sana kaparo aman kimseye satma bunu, ben şimdi bir iki saat içinde hesabına para göndereceğim, sen ver bana şu hesap numaranı”.  Veriyor hesap numarasını araba sahibi. Telefonlarını alıyorlar, haydi güle güle diyorlar”.
Derken aradan iki saat geçiyor geçmiyor, bir telefon; bakıyor ki demin konuştuğu adam, yani arabaya talip olan kişi.
Adam diyor ki: “Hesabına bak, parayı yolladım, 59 bin lira yolladım, bin lira da vermiştim, geri kalan on iki bin lirayı kardeşim o sana verecek, çünkü ben bu arabayı kardeşim için aldım, benim gelmeme gerek yok, gereken satış işini yaparsınız, kalan on iki bin lirayı verir, el sıkışırsınız biter, eyvallah iş biter”.
Araba sahibi bilgisayara bakıyor, gerçekten hesabına 59 bin lira gelmiş, oh ne ala . Bir süre sonra telefon yine çalıyor, bu sefer başka bir ses, diyor ki, ben sizin konuştuğunuz kişinin kardeşiyim, falan yerdeyim, gel buluşalım notere gidelim işleri halledelim”. Eyvallah bu da güzel.
Hemen çıkıyor araba sahibi, buluşuyorlar, noter işlemlerini tamamlıyorlar, 12 bin lirayı da alıp cebine koyuyor arabayı da anahtarını veriyor, “hayrını gör kardeşim”, o da “sen paranın hayrını gör”. Görünüşte satış tamam, alan da memnun satan da memnun… Acaba öyle mi?
O paranın hayrını gör ha,  o para arabasını satan adamın başına nasıl bela olduğunu göreceğiz.
Kumpas kuruluyor
Aradan birkaç gün geçiyor, sabahın erken saati, adam işe hazırlanıyor, kapı çalınıyor. “Kim o”, polis, “ Allah Allah polisin ne işi var ki, “ diye adam söylenir. Neyse adam kapıyı açıyor.
Giriyor polisler,  bizim araba satan adama “ sizi savcı beye götüreceğiz, savcı bey istiyor sizi ”  derler.
Adam şaşırıyor, “ benim savcıyla ne işim olur ki”  diyorsa da,  polisler, “ bilmiyoruz onu savcı beyden öğrenirsiniz”.
Haydaa, tabi eşi telaşlanıyor, çocuklar daha uykudan uyanmamış. Neyse bunlar takılıyorlar polislerin peşine. Gidiyorlar, savcının karşısına çıkıyorlar. Savcı arabasını satan adama şöyle diyor:
-Arkadaş sen 60 bin lira bir vatandaştan para almışsın, adamı dolandırmışsın, arabayı satıyorum sattım demişsin, arabayı telsim etmemişsin, arabayı vermemişsin, kaç gün geçmiş sonunda vatandaş şikâyetçi, hatta öyle bir şikâyette bulundu ki senin hakkında kamu davası açmak zorundayız. Çünkü bu nitelikli dolandırıcılığa girer.”
Arabayı satan adam:
 “-Nasıl olur, savcı bey ben arabayı teslim ettim, hatta 60 bin değil 72 bine anlaşmıştık paranın tamamını aldım, noterden de satışını yaptık”.
Savcı arabayı satan adama diyor ki:
-Madem arabayı sattın, şu evrakları getirin de görelim”.  Yanındaki karısı,“ ben hemen gider bir koşu evrakları alır gelirim, diyor.
Karısı eve gidip arabanın satış evrakları getiriyor, savcı evraklara bakıyor, inceliyor. Savcı diyor ki:
“-Sen arabayı bu adama satmamışsın ki, ne adı ne soyadı tutuyor, sen başka birine satmışsın”.  Arabanın satışını yapan adam:
“-Nasıl tutmaz, bunlar kardeş değil miydi, savcı ben bunu kardeşine sattım” diyor. Savcı:
“-Görüyorsun soyadı tutmuyor, bunlar kardeş filan değiller, zaten adam diyor ki, “kendim almak isterim, kendim paramı ödedim, daha arabamı alamadım” diyor”.
Eyvaah, arabayı satan adamın dişine taş değiyor, , alan adamın soyadına dikkat etmediği için dolandırıldığını anlıyor. “Bunlar kardeş değillerse bana niye bu parayı verdiler”.
Eyvaah ki ne eyvah, müthiş bir dolandırıcılıkla karşı karşıya kaldığını anlıyor adam. Yani soyadları farklı olan 60 bini verenle 12 bini verip arabayı alan iki yabancı kişi müthiş bir dolandırıcılık, kumpas kuruyorlar. Alıcıların soyadına dikkat etmeyen, arabayı satan adamın her şey aleyhinedir.  Adam sinir, üzüntü için yalvar yakar savcıya izah etmeye çalışıyor,  kurulan kumpas tuzağını ayrıntıları ile anlatır. “Sayın savcım ben bunların kardeş olduklarını zannediyordum, soy isimlerine de dikkat etmedim.  Zaten parayı da tıkır tıkır ödeyince hiç aklıma gelmedi bunların bir oyun oynayacağı”.
Karısının iki gözü iki çeşme, ağlıyor,  durmadan ağlıyor, savcıya yalvarıyor.  Savcı bey etmeyin, gitmeyin, benim kocam böyle şeyler yapmaz, bu güne kadar böyle bir şey görmedik, duymadık, bizim başımıza gelmedi, bize yardımcı olun”.
Savcı diyor ki, biraz sakin olun, ben bir şeye bakacağım”  diyor, savcı bilgisayara giriyor, bir şeylere bakıyor, dolandırılan adama diyor ki:
“-Bak kardeşim şimdiye kadar adliye ile bir işin olmamış, icralık dosyaların var mı diye onlara da baktım, icralık da bir şeyin yok, sen tertemiz bir adamsın. Ben sana güveniyorum, şimdi git, bir tane avukat bul kendine, ben bu adamların arasında bir ilişki var mı, onu araştıracağım, eğer bunlar arasında bir ilişki varsa ne ala kurtarırsın, yırtarsın. Ama bunların arasında bir ilişki yoksa nitelikli dolandırıcılıktan seni mahkemeye çıkarmam lazım, hatta tutuklamaya sevk etmem lazım, hapsi boylarsın, ona göre, bana yalan söyleme”.  Adam savcıya yalvar yakar:
-Vallahi de yalan söylemiyorum, ne olur bu adamların arasındaki ilişkiyi bulun”,  yalvarıp yakarıyor. Neyse savcının yanından çıkıyorlar.
Hemen ahbaplarını arayarak, “aman ocağına düştüm bana tanıdığın bir avukat bul” . Avukatı buluyorlar.
Araba satışındaki ilginç şeytani dolandırıcılık

Bunlar bir yerde buluşuyorlar avukatla, avukata olanı biteni, meramını anlatıyor. Avukat diyor ki:
“-Madem savcı öyle dedi,  biraz bekleyelim, o ikisin arasındaki ilişkiyi buluncaya kadar bekleyelim, bulursa zaten problem yok, bulamazsa bizi mahkemeye çıkaracaklar o zaman bakarız”.
Arabası, parası dolandırılan adam bekliyor beklemesine de diken üstünde bekliyor.Kulağı sürekli kapıda, zil çaldı çalacak, böyle aradan günler haftalar geçiyor, ne ki üç aya yakın bir süre geçiyor. Ne arayan var, ne soran. Biraz da, “her halde bunları yakaladılar, bunların aralarındaki ilişki ortaya çıktı, ben de bu işten sıyırdım galiba”, diyerek kendi kendine teselli vermeye çalışıyor. “İnşallah, bu davanın düştüğüne dair belge gelir”, diye beklemeye başlıyor.
Dava düştü haberi beklerken, bir gün kapı iki kere çalıyor, gelen postacı, postacı buna bir zarf uzatıyor, “mahkeme celbiniz var”.   Açıyor zarfı, “hakkınıza açılan dava için falan gün mahkemeniz var, mahkemeye gelmeniz gerekiyor”,  yazısını okuyor.
Otomobillerin yaşantımıza girmesiyle bu alandaki dolandırıcılıklar da artmaya başladı. Belki sizin de başınıza gelir düşüncesi ile görülmemiş bir araba dolandırıcılığını size de sunmak istedik.  Okuyun şaşıracaksınız. Bu olay bire bir yaşanmış olaydır.
Kumpas devam ediyor, arabanın parası 60 bin lira  satıcıdan isteniyor
Kumpasta görüldü gibi, arabanın parası arabayı satandan istenecek. Arabayı satıp başına bela alan adam,  hemen avukatı arıyor, avukat, diyor ki, “ biraz durum karışık gibi görünüyor, ben gidip dosyayı bir incelemem lazım.”
Neyse mahkemenin günü geliyor bunlar mahkemenin karşısına çıkıyor. Karşı taraf yok tabi, sadece bir avukat var. Ne de o suçlu değil davacı ya! Bizim gariban suçlu! Duruşmada hakim diyor ki:
“­Sen falan kişiden 60 bin lira para almışsın, -araba satacağım-, demişsin, ama arabayı teslim etmemişsin, parayı da geri iade etmemişsin, üstelik de arabayı bir başkasına satmışsın. Adamlar davacı, sen nitelikli dolandırıcılıkla suçlanıyorsun. Eğer yeni bir deliliniz yoksa ben seni tutuklamak zorundayım, çünkü bu ağır bir suç”.
Arabayı satan adamın avukatı çabalıyor, çırpınıyor, yeni bir delil sunamıyorlar. Arabayı aşlan o iki arasında hiçbir ilişkiye rastlamamışlar. Ne bir telefon görüşmesi yapmışlar, ne bir araya gelip buluşmuşlar, ne akrabalık ilişkileri var, aynı yerde bile bulunmamışlar hiçbir zaman. Öyle görünüyor. Ne olacak şimdi. Hâkim diyor ki:
-Sen iyi birine benziyorsun, ben seni suçlu görmüyorum ama kanunlar var, kurallar var ben bunların dışına çıkamam. Sana bir önerim var, sen şimdi bu parayı ödersen (60 bin lirayı) “onlar da şikâyetlerinden vazgeçerlerse biz davayı düşürürüz, bir şekilde. Ama sen de sonra karşı tarafı dava edersin, ya paranı ya arabanı geri alırsın”.
Avukatına soruyor, avukat hâkimden izin istiyor, hâkim ara veriyor, bunlar dışarı çıkıyor. Avukat diyor ki: 
Hâkimin dediği doğru, yoksa hapse gireceksin, tutuklanacaksın, eğer bu para sende duruyorsa bu parayı verelim, karşı taraf da davadan vaz geçerse en azından hapse girmekten kurtulursun. Daha sonra da tekrar dava açarız, muhtemelen de alırız bu parayı”.
Adam çaresiz, “aldığı 60 bin lirayı iade edeceğini” söylüyor.
Neyse aradan günler geçiyor, para iade ediliyor, karşı taraf davadan vaz geçiyor, hâkim de davayı düşürüyor.
Daha sonra da bunlar karşı dava açıyorlar, hala de dava sürüyor, ne olacak belli değil. Karşı tarafı bulabilecekler mi o da belli değil.
75 bin liralık arabayı 72 bine indirdi, bir de pazarlık yapıyor adam. Dolandırıcı niye yaptı bunu tabi şüphe çekmemek için. 12 bin lirayı da vermeyebilirdi, 72 bin liranın tamamını dolandırabilirdi ama işi biliyor uyanık, ikinci bir şeye para yatırmayacağı için şüphe çekebilir.
Bizimki der ki mesela, “ben parayı senden aldım ben sana satış yapacağım”.  Mahkemede de şüphe uyandırabilirdi. Hâkim davacıya “sen almadığın arabanın parasının tamamını niye verdin” diye sorardı. Bunları bile düşünmüşler.
Arabayı satan adamın hatası neydi sizce. İki tane temel hatası vardı:
Banka hesap numarasındaki o isme dikkat etmemesi. Havale gelen bankadaki hesaptaki soyadına dikkat etmiş olsaydı notere gittiklerinde ikinci kişinin soyadı ile tutmadığını, kardeş olmadıklarını görecekti. Ama kardeşiz demişti, ortada bir yalan var, şüphelenecekti.
Noterlerde bir şablon vardır.  Der ki, “falan plakalı aracımı filan kişiye şu paraya sattım, parasını da peşinen aldım” dersin. Demek ki bunu da yapmak doğru değil, deseydi ki oraya, “falan kişiden şu kadar havale geldi, ikinci kişi şu kişiden şu kadar para aldım ve ben bunu sattım” demiş olsaydı. Bunlar başına gelmeyecekti. Çünkü bunu mahkemeye delil olarak sunabilecekti.
Bu dolandırıcılık hepimizin başına gelebilir, parayı tam olarak alsak bile bu ayrıntılara dikkat etmemiz gerekir.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
Kaynak: Otomobilin Mesut Abisi Youtube

Kimsenin Bir Felaketi Fırsata Çevirmeye Hakkı Olamaz
Bu yazı, Fırat'ın doğusuna yönelik Barış Pınar'ı harekatını övme veya yerme'ye yönelik değildir.
Bu harekat, gerekliydi veya gereksizdi, onu da irdeleyecek ve tartışacak değiliz.
Bugün gelinen şartlarda, ülkenin ileriye dönük menfaatleri ve varlığı için zorunlu bir harekat olsa dahi, bu harekat'a, önce eşeğini kaybettirip sonradan buldurma harekatı diyebiliriz.
Bu harekata karşı olduğunu, suç oluşturmayan, makul ve insani nedenlerle açıklamak; açıklayanın, suçlu ve vatan haini olarak yaftalanmasını haklı kılamaz. Harekatı desteklemediklerini açıklayanlar da, kural olarak, bu ülkeyi seven insanlardır.
Bu harekat'dan siyasi yarar elde etmek ve harekatın bu amaçla yapıldığına yönelik toplumda bir şüphe ve algı yaratan eylem ve söylemlerde bulunmak, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük olup, etik dışıdır.
Sayın ERDOĞAN'ın; harekatın başladığı günün hemen ertesinde, AKP Genel Başkanı şapkasıyla yaptığı, halkın kendi partisine katılmasına yönelik çağrısı, büyük bir talihsizliktir.
Harekat kararını alan ve uygulamaya başlayan siyasal iktidar; çuvaldızı harekat karşıtı olanlara batırmadan önce, iğneyi kendisine batırmalıdır.
Siyasal iktidar ve destekçileri; şu veya bu makul  nedenlerle, harekata karşı olduklarını açıklayarak demokratik haklarını kullanan insanlarımızı dışlayan ve onları vatan hainliği ile yaftalayan, kendilerini kutsayan beyan, söylem ve eylemlerden uzak durmalı ve ülkenin güvenliği ve yüce menfaatlerini düşünerek bu harekata karar verip uyguladıklarına halkımızı inandırmalıdır.
Ülkenin içinde bulunduğu bu ekonomik ve askeri zor ortamında, etnik kökenlerine, mezheplerine, inançlarına, siyasi düşüncelerine göre bölünerek paramparça olan halkımızı; bir de, harekatı destekleyenler ve harekata karşı çıkanlar olarak bölerek ayrıştırmaktan, en başta siyasal iktidar olmak üzere, herkes vazgeçmelidir.
Ülkemizin birlik ve beraberliği ve ilelebet payidar kalabilmesi; millet olarak, bu olgun ve sorumlu tutumu sergileyebilmemize bağlıdır.
Unutmayınız;
Zaman, ayrışma, ayrıştırma ve açıkça suç oluşturmayan eleştirel düşünce ve düşünceleri açıklama özgürlüklerini baskılama ve herkesi harekatı beğendirmek için baskı altına alma değil, şeffaf ve her zamandan daha fazla özgürlüklere saygılı olma zamanıdır.
Dikkatimiz çeken bir hususu da burada dile getirmek istiyoruz.
Televizyonlardan izlediğimiz kadarıyla, bu harekat; saraydan, neredeyse ilgili ilgisiz tüm bakanların da hazır oldukları bir merkezden idare edilip izlenmektedir. Eski Genelkurmay Başkanı da olsa, siyasi bir kişilik olan Milli Savunma Bakanı, fiilen genelkurmay başkanının görevini üstlenmiş, genelkurmay karargahı ve harekat merkezi dışlanmıştır. Askeri bir harekat'ın, adeta sivil siyasiler tarafından yönetilmekte olduğuna ilişkin bir görüntü yaratılmaktadır. Ben, hala genelkurmay başkanının ve kuvvet komutanlarının adlarını duyamadım bu harekat boyunca.
Bu ilginç görüntüyü de, kamuoyunun dikkatlerine sunuyoruz.

Güner Yiğitbaşı

11/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu 

Barış Pınarı Harekatı ve ABD'nin şeytani planı
Elinize Suriye haritasını alın.

Terör örgütü PYD/PKK ve müttefiki ABD’nin işgalindeki alana bakın.

Söz konusu bölgede Haseke, Rakka ve Deyr Ez Zor gibi önemli merkezlerin olduğunu göreceksiniz.

Ayrıca bölgenin, halen Suriye yönetiminin kontrolündeki alan kadar büyük olduğunu göreceksiniz.

Haritada, Mehmetçiğin, Barış Pınarı Harekâtı ile teröristlerden temizlenecek 30 kilometre derinliğe sahip alana da bakın.

İşte bu alanın güneyinde, ABD ile müttefiki PYD/PKK’ya devasa bir bölge kalıyor.

Hızla yanlarından ayrılıp, Rusya-İran-Çin birlikteliğine dümen kırdığını gördükleri Türkiye’nin baskılarına dayanamayan ABD kurmayları, 30 Km derinliği olan bölgeyi Barış Pınarı hareketine izin vererek gözden çıkardılar.

Yani büyük hesapları zarar görmesin diye elden çıkarılabilir olduğunu düşündükleri küçük alanı bıraktılar.

Çünkü geride kalan, Deyr Ez Zor, Rakka ve Haseke’nin içinde olduğu devasa bölge Amerikalıların Suriye’de yapmak istediklerine ve kuracakları PKK Karargâh Devletçiğine fazlasıyla yetiyor.

ABD, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı ile terörden temizlediği alanın dışına artık geçemeyeceğinin garantisini aldığı için operasyona yeşil ışık yaktı.

Şimdi lütfen dikkat edin, ABD ve ortakları 1991 yılında 36 Paralel yasağını başlatmışlardı.

Bu, Irak savaş uçaklarının 36 paralelin kuzeyinde uçmalarını yani Barzani bölgesine operasyon yapmalarını yasaklıyor, aksi takdirde vurulmalarını öngörüyordu.

İşte o bölgede, 36 Paralel yasağı sayesinde adım adım Kuzey Irak Kürt Federe Devletini Kurdular.

İşte sıra şimdi 37 paralel uygulamasına geldi.

Türkiye’ye birkaç gün önce Suriye’nin kuzeyindeki uçuşlarda bilgi paylaşımı yapmayacağını açıklayan ABD, bu kararından 30 km derinliğindeki bölgeden özetlemeye çalıştığım hesaplarından dolayı vazgeçti.

Trump’ın operasyonu kast ederek, Türkiye’ye, “Bundan daha fazla ileri gitmeyin. Yoksa kötü olur” mesajı nedense ülkemiz medyasında görülmedi.

Amerikan Başkanı bu sözleriyle daha şimdiden 37 paraleli işaret ederek, gelecekte bizi bekleyen gelişmeleri anlatıyor.

Bekleyin ve görün, ABD işi daha da garantiye almak için bir zaman sonra 37 Paralele ilişkin uçuş yasağı getirmek için düğmeye basacak.

Bakmayın siz ABD’nin 50 asker çekme şarlatanlıklarına, aksine bu bölgedeki varlığını daha da güçlendirecek ve tıpkı Barzani bölgesinde olduğu gibi Suriye’nin bu coğrafyasında da adım adım PKK Karargâh Devletçiği, bilemediniz PKK Özerk Bölgesi kurmak için elinden geleni yapacak.

Ayrıca bunca silah verip donattığı Amerikan emperyalizminin paralı askeri yaptığı PKK'lıların Türkiye tarafından telef edilmesini önleyip, onları İran'a karşı kullanmak üzere saklama planını da unutmayın.

Irak’ta işleyen sürecin benzerinin önüne ne Rusya ne İran ne de Suriye yönetiminin geçmesi şimdilik pek mümkün görünmüyor.

Ve İsrail gerçeği… Geçmişte 36 Paralel konusunda perde arkasında en etkin ülke İsrail’di.. Şimdi de aynen öyle olacak.

“Harekât konusunda neden yazmıyorsun, senden yazı bekliyoruz” diyenleri duydukça, kendimi “Eşofmanlı Şevket Hoca” gibi hissediyorum.

Çünkü olacakları bundan tam 7 yıl önce 4 Ekim’de yazmıştım.

O yazıdaki bazı isim ve yerlerin adını değiştirin, tam da bugünü anlattığımı göreceksiniz.

Gürbüz Evren

Gürbüz Evren

Barış Pınarı Harekatı Üzerine
Dün itibariyle, nihayet Fırat'ın doğusuna harekat başlatıldı.
Ülkemiz ve Dünya barışı için hayırlı ve uğurlu olmasını diliyoruz.
Türk Silahlı Kuvvetlerine başarılar diliyoruz, inşallah burunları dahi kanamadan tümü başarı ile ülkemize dönerler.
Bu harekat; ülkemizin, başka bir bağımsız devletle girdiği topyekün klasik bir savaş değildir.
Adı üzerinde, ülkemize yönelik olduğu iddia edilen muhtemel terör saldırılarının önlenmesi, kaynağında yok edilmesi için başlatılan, terörist bir gruba yönelik büyük bir askeri operasyondur.
Önemlidir. Fakat, özgürlüklerin tamamen askıya alınmasını, harekatı eleştirenlerin hain olarak ilan edilmelerini, harekat muhalifleri hakkında anında soruşturmalar açılmasını gerektirmemektedir.
Suriye'ye barış getirme ve sınır güvenliğimizi sağlama iddiasındaki bir harekat; eleştiri sınırlarını aşmayan, harekata insani düşüncelerle itiraz eden, ancak harekata katılan ordumuzun azim ve şevkini kırmayan, bu harekata karşı, düşünce özgürlüğü çerçevesinde insani düşünceler açıklayan, bu harekatın yapılmasını zorunlu hale getiren iktidarın, önceki hatalı Suriye politikasını haklı olarak eleştiren kişiler üzerine, ceza ve soruşturma tehditleriyle gidilerek, ülkemizdeki toplumsal barışın bozulmasına neden olmamalıdır.
Yasal bir parti olan, hakkında Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından kapatma davası dahi açılmadığı için, hukuken yasallığını muhafaza eden, etnik bir parti olan HDP'nin; harekatı desteklemeyen, ancak açıkça somut bir suç teşkil etmeyen beyanları, asla abartılmamalı ve HDP hedef tahtasına oturtulmamalıdır.
Bu harekat nedeniyle, eleştiri, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü hudutlarını aşan ve somut bir suç teşkil eden eylem ve beyanlarda bulunan kişiler hakkında, C. Savcılarımızın yasal gereğini yapmaları görevleridir. Ancak, bu yazıyı yazarken bir il savcılığımızın yaptığı açıklamayı da uygun bulmadığımızı belirtmeliyiz.
Savcılıklar, basında ve sosyal medyada harekatla ilgili olarak suç teşkil eden düşünceler açıklayan kişileri tespit ederek gereğini yapmalıdırlar. Ancak, kişlerin düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüklerini olumsuz etkileyecek ve onları suç teşkil etmeyen düşünce açıklamalarından dahi otokontrol yoluyla vaz geçirecek açıklamalarda bulunmamalıdırlar.
Örneğin biz, bugüne kadar yazdığımız onlarca makalelerimizde, siyasal iktidarı Suriye politikasının yanlışlığı nedeniyle bir çok kez ağır şekilde eleştirdik, ülkemiz doğru Suriye politikası izleseydi, Suriyenin bağımsızlığına saygı göstererek, ABD'nin dolduruşuyla Suriye bataklığına saplanmasaydı, öncekilere ve dün başlayan Barış Pınarı Harekatına gerek kalmayacaktı.
Bu tür eleştirileri yapmak, her Türk vatandaşının demokratik yasal hakkıdır. Bu eleştiriler, bugün yapılmakta olan Barış Pınarı Harekatına yönelik olmayıp, bu harekatı haklı ve zorunlu hale getiren siyasal iktidarın kınanmasından ibarettir.
Bu nedenle, bu harekatın kaçınılmaz hale gelerek başlatılmasını desteklemelerine, harekat aleyhinde  beyanda bulunmamalarına rağmen; bu harekatı, yanlış dış politikalarıyla zorunlu hale getiren siyasal iktidarı eleştirenlerin üzerlerine gidilerek, siyasal iktidarın yandaşlığına soyunmak, ülkenin huzuru içi büyük bir tehlikedir.
Ülkenin birlik ve beraberliğini, T.C. Devletini, milletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanının, partili ve taraflı olmasının ve bundan doğan olumsuzlukların faturası, suç teşkil etmeyen  düşünce açıklayanlara çıkarılmamalıdır.
Partili ve taraflı Cumhurbaşkanı; bugün, Barış Pınarı Harekatı ile ilgili televizyonlarda yayınlanan bir açıklama yaptı. Bu açıklamaya AKP Genel Başkanı şapkasıyla başladı ve bu harekattan yararlanarak AKP'nin propagandasını yapan beyanlarda bulundu, harekatı siyasi ranta çeviren bir görüntü sergiledi.
Bu nedenle; bu kritik dönemde, asıl sorumluluk, harekatı siyasi ranta çevirme anlamına gelecek konuşmalardan uzak durma, tüm milleti kucaklama görev ve sorumluluğu Cumhurbaşkanına  düşmektedir. Onun, AKP Genel Başkanı sıfatıyla, taraflı ve harekattan partisi lehine rant çıkarmaya yönelik konuşmalar yapması, buna karşılık halkın ve muhalefet partilerinin susmalarının istenmesi, anti demokratik haksız bir uygulamadır.
Harekat nedeniyle halkımızdan anlayış ve sorumlu davranış bekleyen siyasal iktidarın; bu harekat dolayısıyla, kendilerine siyasal rant elde etme gayreti içine girmeyeceklerini, buna yönelik beyan ve açıklamalarda bulunmayacaklarını, muhalefetin eleştiri haklarına saygı göstereceklerini, düşünce açıklamalarında bulunan ve bundan sonra da bulunacak olan kişiler hakkında işlem yapma hazırlığında olan Cumhuriyet Savcılarımızın da; demokratik bir ülkenin ve Cumhuriyetimizin savcıları olduklarını gözeterek, yasalarımızı zorlamadan, görevlerini yasalar çerçevesinde tarafsız olarak yapacaklarını, umuyor ve bekliyoruz.

Güner Yiğitbaşı

10/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“Kardeşimi Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın şoförü ve arkadaşları öldürdü”
Adaletten adalet bulamayınca,  sokakları dolaşan vatandaş, “adam” arayan eli fenerli Diyojen gibi dolanıyor adalet arıyor.
7 Ekim 2019 günü Kızılay’da metroya binmek üzere merdivenden inip yürürken karşıma uzay adamı gibi parlak beyaz naylon varı bir giysi içinde olan bir adama rastladım.  Neyin nesi diye ilgimi çeken bu adamın yanına yaklaştım, ne yapıyorsun, bu kıyafet de ne, neden böyle giyindin diye sordum:
“Adalet arıyorum, adalet” dedi.
“Kardeşimi öldürenlerin içinde CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın şoförü de var”.
*
“Yedi kişilik bir çete İstanbul’da işyerinde kardeşimi katlettiler,  onun adaletini arıyorum” dedi, bu garip giysili adam.
Feto’cu  bir savcının hileli tavrı, ihmal ve yanlı yargılama sürecinde Serhat Arıcan,  2015 de öldürülen 24 yaşındaki kardeşi Gökhan Arıcan’ın katillerinin cezalandırılamadığı için üzüntüsünden şehir şehir, sokak sokak dolaşarak adalet arıyor.  Adaletteki yanlı uygulamaları protesto etmek amacıyla ilginç kıyafetiyle dolaşıp duruyor, “adaletteki adaletsizliği protesto ediyorum, adalet arıyorum” diyor. “Olayın savcısı Mehmet Allı Feto’culuktan tutuklandı, görevinden alındı” diyor,  Serhat Arıcan
Bir çete tarafından öldürülen Kardeşi Gökhan Arıcan’ın  yargılama olayında adaletsiz işler yapıldığını iddia eden  Serhat Arıcan, “kardeşimi öldüren çetenin içinde CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın şoförü de var” diyor.
Kardeşi öldürülen Serhat Arıcan cinayet olayını anlatırken sonradan ablası olduğunu öğrendiğim Perihan Arıcan adlı bir bayan,  biraz sonra da bunların adalet masumiyetine üzülen İstanbul’dan bir arkadaşı olduğunu söyleyen Uğur Balan adında bir bayan geldi, resim karesine ikisi de katıldı. Üçünü yan yana getirip fotoğraflarını çektim.
İstanbul Kağıthanede’de araçlara çakarlı siren sistemi monte eden bir şirketin yöneticisi Gökhan Arıcan, 25 Aralık 2015 tarihinde aracın içinde kafasına kurşun sıkılarak öldürülüyor.  Anlatıldığına göre olay, önceleri  “kaza”  süsü verilmek isteniyor.   Yedi kişilik bir çete tarafından öldürüldüğü Gökhan’ın yakınları tarafından söylenmekte.  Ayrıca bu cinayetin içinde, öldürülen Gökhan Arıcan’ın eşi Özlem Arıcan da olduğu ve öldüren kişi ile arkadaşlık kurduğu Serhan Arıcan tarafından söylenmekte.
Öldürülen Gökhan Arıcan ile ilgili davadaki katil ve işbirlikçilerinin davası Yargıtay’da olduğundan şimdilik dava kesinlik kazanmadı. 
Ama şimdilerde Serhat Arıcan, uzay adamını andıran kıyafeti ile İstanbul ve Ankara’da caddelerini dolaşarak yollarda ve sosyal medyada adalet arayışını sürdürmekte.
Yine Serhat Arıcan’ın anlatımına göre,  öldürülen kardeşi “Gökhan’ın eşi Özlem Arıcan, kardeşimin iş yerinde dört yıldır çalışan katil zanlısı Ercan Pala ile telefon kayıtlarından aylarca telefon görüşmeleri yaptığı, gece geç saatlerde konuşmuşları yanında birkaç kere de olay öncesinde otellerde ve başka yerlerde buluşmaları, ortaya çıkıyor”.  “Biz mahkemeden telefon görüşmelerinin dökümlerinin tespitini istiyoruz mahkeme ret ediyor”. Serhat Arıcan’ın avukatı tarafından mahkemeden kamera kayıtları talep etmiş, mahkeme reddetmiş.  Bunları gören Serhat Arıcan, “yargılamada, hakim de  Feto’cu kumpascı Savcı gibi yanlı hareket ediyordu” diyor. Üstelik mahkemede ileri sürdüğümüz delillerin araştırılmasını istediğimizde bunu ret ederken zaman zaman yaşlı annemi bile azarlıyor, sanıklarla esprili konuşuyordu”  diyor.
Kardeşi öldürülen Serhat Arıcan, bu konuda şunları anlattı:
“- Öldürülen Kardeşim Gökhan arabalara çakarlı siren takıyor, şirketi vardı çok tanınan biri idi, alanında uzman bir kişi idi. Seyrantepede idi işyeri vardı.  Yaklaşık dört yıldır kardeşimin yanında çalışan zanlı ile maalesef ölen kardeşimin karısı Özlemin de işin içinde olan yedi kişilik bir çete tarafından bir tuzak kuruldu kardeşime, katledildi.
“Kardeşimi Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın şoförü ve arkadaşları öldürdü”

Cinayetinn işlendiği araç çakarlı siren takılması için iş yerine getirilen CHP Milletvekili Gamze Akkuş Aylin Nazlıaka’nın aracı. Yaptıran Gamze’nin şoförü ve koruması.  Araç bu milletvekiline ait olduğu halde bu kadın bize bir başsağlığı bile demedi. Adalete yardımcı olmadı, önce “araç benim değil” dedi, sonra kabul etti.  Milletvekilinin aracını şoförü kardeşimin işyerine getiriyor, kardeşim de o aracın siren ve çakarlarını takıyor, aracı dışarı çıkarıyor. Kardeşimin yanında çalışan ve olayın içinde olan şahıs başka bir araçla geliyor. Bir süre sonra Kağıthane’de tenha bir yer var Arıcılar denilen yerde, karanlık bir yer. Mahkemede mobesse görüntülerini istedik, zanlıları çapraz sorguya alınmasını istememize rağmen mahkeme bizim isteklerimizi ret etti. Hâkimin ret etmesine gerekçesi de yok. Bununla ilgili suç duyurusunda bulundum ben. Cimer’e Adalet Bakanlığına yazdım. Adalet Bakanlığı bana diyor ki, “biz mahkemelere şöyle böyle yapın” diye mahkemelere emir veremeyiz” dediler Ama ben öyle bir şey söylemedim, araştırılması için müfettiş istedim.
Bizim avukat ilkin iyi savunma yaptı ondan sonra hiç savunma yapmadı. Niye savunma yapmadı, çünkü benim verdiğim belgelerin hiç birisini mahkemeye sunmuyor, Mehmet Söğüt adındaki bu avukata istediğimiz gibi savunma yapmadığına göre karşı tarafınca satın alınmıştır. Ben başka gönüllü avukat buldum, bütün delilleri yeni avukat istedi. Adli tıp raporu da, adliye emanetindeki silahın raporunun da sahte olduğunu söyledik. Niye sahte, Feto’dan tutuklanan savcı hepsini aykırı olarak ona göre ayarlamış. Şu anda cinayyetn tutklu olanın da en kısa zamanda serbest bırakılacağını vaad etmişler. Savcının ismi Mehmet Allı Feto’dan tutuklanıp görevden alınmış.
Şu anda tutuklu olan şahsın elinde herhangi bir barut izi çıkmıyor. Montunda var deniyor, fakat montu giyen de başkası Olay yerinde, görüntülerde bu şahsın üzerinde mont görünüyor. Kardeşimin yanındaki bu şahız arabadan iniyor başka arabaya binip hızla uzaklaşıyor. Arabayı sürenin bulunmasını istedik o da ret edildi. Hakimin de onlarla işbirliği halinde olduğunu düşünüyorum, çünkü verdiğimiz sunduğumu haklı isteklerimizin hiç biri kabul edilmedi, hakim onların söylediklerinin ortaya çıkmaması için çaba sarfetti. Olaya karışanlarla ilgili mobese kamera görüntülerinin tespitini istiyoruz, hakim onu da ret ediyordu. Yani hakim de kumpasın içinde. Kardeşimin karısı da sanık. Duruşmada hâkim sanıklarla şakalaşıyor, bizimkileri azarlıyordu, mağdur olan bizim taraftakileri hakim dışarı atmakla tehdit ediyordu. Mahkemede inanılmaz şeyler dönüyordu.
“Kardeşimi Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın şoförü ve arkadaşları öldürdü”

İşin içinde kardeşimin karısı Özlem Arıcan’ın da rolü var, o da sanık onu da dava ettik.
Kardeşimin öldürülmesinde yedi kişilik bir çete var, kardeşimin karısı Özlem de bu kumpasın içinde.
Kardeşime arkadan ateş edilerek öldürülmüş, öldürme işinde bu yedi kişinin ortak kumpası var. Özlem Arıcan bu kumpastaki kişilerle kardeşim ölmeden önce defalarca telefonla konuşuyor. Üstelik cinatten tutuklu Ercan Peker’in kardeşinin adına telefon alıp kendi kullanıyor. Başkalarının telefonun dinlemesiyle söylediğine göre Özlem telefonda “ eğer ben yanarsam hepinizi yakarım” diyor; bunu duyanlar anlatıyor.
Cinayet silahını getiren Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın şoförü. Kısaca kardeşim yedi kişilik bir çete tarafından kumpasa getirilip öldürüldü. Doğru düzgün araştırma, soruşturma, belge tespiti yapılamadı.  Şimdi gerçek adaleti arıyoruz”.
“Kardeşimin katilleri görevden alınan Feto’cu savcı Mehmet Allı’ya 300 bin lira vermişler” diyenSerhat Arıcan, Yargıtay’da olan dava için buna benzer çeşitli iddialarda bulundu.
İngiltere’de çalışan Serhat Arıcan, 2015 de öldürülen kardeşi Gökhan Arıcan için adalet aramaya devam ediyor. İstanbul’da ve Ankara’da, uzay adamına benzeyen kıyafeti, göğsüne, sırtına kardeşinin adını ve resmini yerleştirdiği ilginç kıyafeti ile Diyojen’in sokaklarda dolaşıp “ışık arıyorum” dediği gibi adalet aramaya devam ediyordu. Biz de onu rastlantı sonucu görüp tanıtmaya çalıştık.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Ah Kılıçdaroğlu ah!...
Ah KILIÇDAROĞLU ah, çok yazık, sana da ülkemize de!

Bir seçim kazanıp iktidara gelemediğin gibi, muhalefet görevini de yapamadın şu ülkeye!

KILIÇDAROĞLU; On yedi yıldan bu yana, bu ülkeye olumlu ne yaptın ki!

Ülkenin dış borçlarını, üçe beşe katladın.

Yol arkadaşın, aynı menzile kol kola yürüdüğün Gülen Cemaatinin; devletin ordusunu, emniyetini, yargısını ve tüm kurumlarını ele geçirmesine göz yumdun, göz yummak bir yana, kendi ellerinle devletin kurumlarını Gülen Cemaatine teslim ettin ve bir cemaatin silahlı terör örgütü haline gelebileceğinin en canlı örneğine imza attın.

Kendi ellerinle koruyup kolladığın ve yetiştirdiğin Gülen örgütünün, ele geçirdiği Türk Yargısını kullanarak, Türk Silahlı Kuvvetlerine kumpaslar kurarak, kumpas davalarla Türk Silahlı Kuvvetlerinin içini boşalttın, bu da yetmiyormuş gibi, senin eserin olan Gülen Silahlı Terör Örgütünün, sana savaş açarak, seni devirmek amacıyla giriştiği 15.Temmuz darbesini dahi fırsata çevirerek, ilan ettiğin olağanüstü hal den yararlanarak çıkardığın amaç dışı KHK'larla, ülkenin yerleşik tüm kurumlarını yerle bir ettin.

Şu anda savaş açtığın bölücü PKK Terör Örgütü ile müzakere masalarına oturdun mutabakatlar imzaladın, PKK ile barış ve açılım süreçlerine girdin, PKK'nın; Güneydoğuda adeta fiili bir yönetim kurmasına, vergi toplamasına, gençleri askere alarak dağa çıkarmasına, trafik ve asayiş kontrolleri yapmasına izin verdin, göz yumdun, İl Valilerine, barış sürecine ve açılımlarına zarar verir gerekçesiyle, PKK'ya yönelik operasyon yasakları getirdin, seçimde tek başına iktidarı kaybedince, o panikle yüz deksen derece dönüş yaparak PKK silahlı terör örgütüne gecikmiş bir savaş açtın.

Korkulu rüyan olan Atatürkçü Türk Silahlı Kuvvetlerinin vesayetinden kurtularak, kendi gizli ajandanı rahatlıkla uygulamaya sokabilmek için, Avrupa Birliğine yanaştın ve girmek istiyormuş gibi yaptın, müzakereleri başlattın ama, Avrupa Birliği üzerinden elde etmek istediklerine kavuşunca, Avrupa Birliğine sırtını döndün.

Ülkenin tüm ekonomik kazanımlarını özelleştirme adı altında, değerlerinin çok altında sattın ve buradan elde ettiğin milyar dolarları; yollara, köprülere, tünellere, inşaatlara yatırdın, ithalat patlama yaptı, lüks ve israfla devletin artan cari harcamalarıyla sıfırı tükettin, şu anda zam üstüne zam yapıyorsun.

Ülkenin sanayisini, tarımını ve hayvancılığını yok ettin, üretmeden tükettin, ihracat ve ithalat dengesini bozarak, cari açığı büyüttün, dışarıdan et ve tarım ürünleri ithal etmek zorunda bıraktın ülkeyi.

Sayın KILIÇDAROĞLU; ülkede işsizliği ve pahalılığı patlattın, Türk Lirasının değeri düştü pula döndü. Enflasyon tavan yaptı. Enflasyonu, ekonomik tedbirlerle değil, ancak İstatistik Kurumunun enflasyon rakamlarında tahrifatlar yaparak halkımızı kandırmak suretiyle tek haneli çakma rakama  indirebildin.

Getirdiğin, partili cumhurbaşkanı ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adlı bir örneği Dünyada olmayan sistemle, kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını, özgürlükleri yok ettin, meclisi işlevsiz kıldın, yasama, yürütme ve yargıyı tamamen kendine bağladın ve tek adamlığını ilan ettin, tüm bunlara rağmen, hala halinden memnun değilsin.

Dış politikaya gelince, hiç sorma Sayın KILIÇDAROĞLU;

Ülkemizi, tüm yakın ve komşu devletlerle düşman ettin. İktidarın, ERDOĞAN'ın; aklı selime ve büyük devlet adamlığına dayalı olarak yaptığı tüm uyarılarına (!) kulağını tıkadın, Amerika'nın dolduruşuna gelip, Suriye'nin içişlerine burnunu sokarak, partinin kurucusu ATATÜRK'e ihanet edercesine, Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesini çiğneyerek Suriye'ye savaş açtın, Ortadoğu bataklığına girdin!

Sen Şam'daki Emevi Camisine girip cuma namazı kılacağını söylemene rağmen, Şam'a giremedin ama, Suriye'nin dört milyon vatandaşı, sığınmacı olarak senin ülkene girdi, onlara şimdi milyar dolarlar harcamak zorunda kaldın.

Suriye'nin toprak bütünlüğünü kaybetmesinde rol üstlendin, Suriye'nin toprak bütünlüğünü ve ülkemizin güvenliğini sağlama adı altında, nafile harekatlar yaptın ve şimdi de Fırat'ın Doğusunu PYD yapılanmasından temizleme iddiasıyla, Fırat'ın Doğusuna harekat başlatmak zorunda kaldın, asıl yapılması gerekeni yapmıyorsun, Suriye'nin yasal ve meşru lideri Esad ile doğrudan görüşme yapmamakta direniyorsun, yanlışlarına bir yanlış daha eklemek üzere olduğunun farkında değilsin.

Evet KILIÇDAROĞLU; özetle, ülkenin on yedi yılda getirmiş olduğun  kötü manzarası bu!

KILIÇDAROĞLU; bir Türk vatandaşı ve aydını olarak sizden rica ediyorum, ülkeye ve partine daha fazla zarar vermeden bırak şu koltuğu ve  politikayı, inan ki; sen gidince, ülke rahatlayacak ve kendine gelecek, tekrar eski huzuruna kavuşacaktır!

Çekileceğin köşende, sen de bu huzurdan bir pay alsan kötü mü olur Sayın KILIÇDAROĞLU!

Güner Yiğitbaşı

09/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Ulus kaldırımda bir aç gezen köpek
7 Ekim 2019 günü, evdeki “Badi” adlı köpeğimizin maması bittiği için Ulus yakınlarında bir marketten mama aldım.  Elimde mama poşeti Ulus Metrodan inip heykele yukarı yürümeye başladım.  Ankara Palas’ın karşısındaki İlk TBMM binası önüne doğru yaklaşırken, sokakta oraya buraya sarkan beyaz renkli bir köpeğe rastladım. Başını gelip geçen insanlara doğru uzatan bu köpeğin yanına iyice yaklaşıp,  başını okşamaya başladım, “ağzın var dilin yok küçüğüm aç mısım tok musun diyerek hem konuşuyor hem de başını sırtını okşuyordum. 
Baktım her yanımı kokluyor sanki bir şey istiyor gibi geldi, elbette onun istediği yiyecek veya içecek olmalı diye düşündüm,  ona, “küçüğüm bende maalesef üzgünüm yanımda yiyecek yok, dedim başını okşamaya devam ettim.
Kaldırımdan gelip geçenler sevecen tavırlar bakıyor, tebessüm ediyorlar ve yollarına devam ediyorlardı.
Birden köpeğim Badi için aldığım mama aklıma geldi; hemen poşetten çıkardığım mama poşetini yırtıp, eski Meclis binasının dış duvarına bir avuç döktüm, saldırırcasına yemeye başladı.  O yerken ben seyrettim, sağa döndüm, kaldırım kenarındaki çöp kutusuna, içinde küçük paket olan poşet asılı olduğunu gördüm. İçinde ekmek gibi bir yiyecek olduğunu tahmin ettiğim için hemen poşeti alıp içindeki kâğıda sarılı yiyeceğe baktım.  İçinde sıcağı üstünde bir kere ısırılıp atılan köfteli ekmek gördüm.  Vay garibimin nasibine bak diyerek bu beyaz köpeğe doğru getirdim. Ekmeği aralayıp köfteli ekmeği köpeğin önüne koydum.  Garip mamayı bırakıp köfteye yöneldi.
Ona, sen gelme ben gidiyorum, dedim oradan uzaklaştım.  Baktım arkam süre gelmeye çalışıyor,  gelme gelme mamanı ye diyerek elimle git işareti yaptım. Benim başka işlerim olduğu için onu bırakarak heykele doğru yürümeğe başladım, arkamdan köpek gelmiyordu.
Aradan iki saat geçti, işimi bitirdim, evden siparişler verilmişti, onları alıp otobüse binmek için köpeğe rastladığım kaldırımdan aşağı doğru yürümeye başladım.  Köfte verdiğim yere geldiğim zaman köpek yoktu, bir ekmek parçasının altında bir köfte kalmış duruyordu.
Ben köpeğe rastlarım ümidiyle yürüdüm, baktım en alt köşede dolmuşların durduğu yerde köpek köftecilere bakıyor, başını uzatıyordu.  Yanına vardım, başını okşadım beni tanıdı sanırım, kuyruk sallayıp beni koklamaya başladı. Ona, garibim gel dedim,  tekrar geldiğim ve gördüğüm köfte tarafına doğru gerisin geriye yürümeye başladım, köpek de beni takip ediyordu.  Elimde dolu poşetlerle tek köfte için yukarı doğru yürüyorduk.  Köftenin yanına gelince o tek köfteyi gösterdim, hemen yedi ve geri aşağı doğru yürüdük. Dolmuşların yanına yaklaşırken beni takip eden köpeğe döndüm,  garibim gelme seni otobüse alamam gelme diyerek elimle işaret yaptım, ama o geliyordu. Israrla gelme gelme diyerek biraz da azarlayarak işaret yaptım, o durakladı arkam süre melül mahzun baktı, orada kaldı ben hızla arabaların arasından durağa doğru yürümeye başladım. Geriye dönüp baktım artık gelmiyordu.
Lütfen siz de evinizin önüne, kaldırımlara, ağaç diplerine boş bulduğunuz yerlere birer kap su yanında bir de mama koyunuz.  Özellikle çöplere atılan beş litrelik pet şişelerin ortasından kesip bir kap yaparak deneyin lütfen. Onlar da doğanın süsü Tanrının bizimle yarattıkları can dostlarımızdır.  İnanın bir köpeğin başını okşayıp sevdiğiniz zaman o da sevgisini bir biçimde size gösteriyor.
Ulus kaldırımda bir aç gezen köpek
Parka atılan ekmekler

Aynı gün köpek olayından sonra eski İstanbul Yolu Batıkent kavşağında otobüsten inip eve doğru yürümeye başladım.  Evimize yakın Rajiv Gandi Caddesi kıyısındaki parka kocaman bir poşet içine 40-50 kadar yuvarlak küçük rol ekmek gördüm. Demek ki yakındaki işyerlerinin birinden bayatladığı için çöpe atılmıştı. Üzüntü içinde onu da yanıma aldım; sık sık çöpe atılan ekmekleri alıp bir ağacın dibine ufalayıp attığım yere getirdim, naylon poşetlerin içinden her birini çıkarıp üçe beş barçalara ayırıp dağıttım. Bu ekmekleri attıktan sonra hemen başta güvercinler olmak üzere serçe, sığırcık, üveyik gibi kuşlar gelip yiyorlar.
Ülkemizde maalesef ekmek israfı korkunç boyutlardadır.  Duymuşsunuzdur,  her gün Türkiye’de milyonlarca ekmek çöpe atılıyor ve günde bir buçuk milyar ekmek israfı oluyormuş. Bu korkunç bir israf değil mi? Ne yazık ki halkımız da israfçı,  “Saray”daki de israfçı.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Hedefteki Adam Kılıçdaroğlu
İktidar ve onun yavru ortağı; CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU'nun haklı ve yerinde olan demokratik eleştirilerinden iyice bunaldılar, bu nedenle KILIÇDAROĞLU'nu hedef tahtasına koyarak yemek ve onun eleştirilerinden kurtulup rahat bir nefes almak istiyorlar.

Bu konuda, üstüne vazife olmadığı halde, sözde bir muhalefet partisinin başı çekmesi, demokrasimiz ve demokrasimizin geleceği adına üzüntü ve utanç verici bir durumdur.

MHP artık bir karar vermelidir, Cumhur İttifakına rağmen, bir muhalefet partisi olduğunu hatırlamalı veya Olağanüstü bir kurultay yaparak AKP'ye iltica etmelidir.

MHP'nin tüzüğündeki kuruluş amacı arasında; mutlaka, seçim kazanarak tek başına iktidar olup ülkeyi yönetmek vardır. Ama görüyoruz ki; MHP bu açıdan tüzüğünü ihlal etmekte ve kuruluş amacına ihanet içindedir, iktidar olma gibi bir hesabı, niyeti ve çabası yoktur.

MHP;CHP lideri KILIÇDAROĞLU ile uğraşacağına, partisinin ve liderinin içler acısı bu durumuna bakmalı ve çare aramalıdır.

MHP, savcılığa soyunmuş ve KILIÇDAROĞLU'nun konuşmalarıyla suç işlediğini iddia etmekte ve onu hedef göstermektedir, bu konuda komisyon oluşturmuşlar ve KILIÇDAROĞLU'nun suç teşkil eden konuşmalarını belirleyeceklermiş.

Demokrat Parti döneminin Tahkikat Komisyonunu hatırlatan bu girişim, siyaseten çok sakıncalı ve tehlikelidir.

Siyasal iktidar ve onun yavru ortağı; demokrasinin en doğal gereği olan, muhalefetin iktidarı eleştiri hakkına ve özgürlüğüne ilişerek, demokratik muhalefet görevini yapan ve iktidarı eleştiren beyanlarından dolayı KILIÇDAROĞLU'nun dokunulmazlığını kaldırıp onu susturarak zindana attırma planlarından vazgeçmelidir.

Aklın ve demokrasinin  yolunu bularak kendilerine çeki düzen vermeleri, demokrasinin ve kendilerinin siyasi geleceği için zorunludur.

Güner Yiğitbaşı

07/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Atatürk Ve Cumhuriyet Savcıları…
Sevgili Dostlar,
Emekli bir Cumhuriyet Savcısı olarak 2001 yılından beri amatörce yazıyor ve yazılarımı siz dostlarımla paylaşıyorum.
Bu yazımda çok yurttaşın bilmediği büyük önderin Cumhuriyet Savcıları hakkında düşüncelerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

1-SAVCILARA CUMHURİYET UNVANININ VERİLMESİ
Lozan'da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından “Hukuk Reformu” yapmakla  görevlendirilen Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Savcılara verilen “Cumhuriyet Savcısı”  unvanının isim babasıdır.
Ata'nın huzurunda “Hukuk Reformu” için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt
çok tepki alır ve sıkıştırılır:
Neden sadece Savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı, Cumhuriyet Bakanı, Cumhuriyet Müsteşarı, Cumhuriyet Valisi, Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da…

Neden Cumhuriyet Savcısı?

Savcılara neden bu imtiyaz?
Atatürk, Bozkurt'a, “Ne diyorsun?” diye sorar.

Bozkurt'un cevabı çok net olur:

“Çünkü öyle zaman olur ki, Cumhuriyeti korumak için Başbakandan, Bakandan, Müsteşardan, Validen, Büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı'dır.”
Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder. “Devam et Bozkurt” der.

Cumhuriyet Savcısının bu Cumhuriyeti korumak ve kollamak yetkisi hukuk reformuna ve Atatürk'ün yorumuna kadar uzanır.

2-CUMHURİYET SAVCILARINA DEVRİMLERİ KORUMA GÖREVİ VERİLMESİ
Tüm yurttaşlar büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabesinde en büyük devrim olan Cumhuriyeti koruma görevini gençlere verdiğini bilmektedir.
Ancak çok yurttaş devrimleri koruma görevinin de Cumhuriyet Savcılarına da verildiğini bilmemektedir.
Cumhuriyet Savcılarına verilen bu görevi, Büyük önderin 09 Ekim 1925 tarihinde Cumhuriyet Savcılarına sesleniş konuşmasında görüyoruz.
Bu konuşmadan Cumhuriyet Savcılarına verilen görevi birkaç paragrafla bilginize sunmak istiyorum.
“Her uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türk Cumhuriyeti Adliyesinde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak üzere tanırım. Devrim Savcılarının, kendilerine verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli ve çalışkan olmaları konusunu, adliyemizin başarı ve üstünlüğünün en önemli etkenlerinden sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın uluslara yaşama ve yükselme yeteneğini veren en son ve en uygar ilkelerinin bir ifadesi ve Türk Ulusunun büyük fedakârlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelesinin eseridir. Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla, ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibariyle de Türk Ulusunun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Savcılarımızın, devrimin gerekleri etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmalarını, asıl görevlerinden sayarım. 
Düzen ve işleyiş, halk cumhuriyetlerinde, ulusal egemenlik ve ulusal çıkarlar gibi en yüksek yetkinin bir gereğidir. En son hukuk kurallarına dayanan bu gerçekleri, Türkiye Cumhuriyeti Savcılarının, bir an için bile gözden uzak tutacaklarına ihtimal vermem. Yasalarımızın uygulanmasında, bu yönlerin önemle ve mutlaka dikkate alınmasını talep ederim.
Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz bir birey yoktur. Cumhuriyet, böyle bir kavramı asla kabul edemez. İnsan hakları, yasalarımızın güvencesi altındadır. En güçsüz ve en kimsesizlerin yardımcısı devlet ve onun kamu hukuku temsilcileri olan Cumhuriyet Savcılarıdır. Kendilerini kimsesiz görenlerin, yanlarında her an haklarını aramakla görevli Cumhuriyet Savcıları bulunduğunu asla unutmamaları ve bundan emin olmaları gerekir. Zayıf ama haklı olanların en güçlü durumda olmaları, adliyemizin en belirgin özelliği ve ülküsüdür. Cumhuriyet Adliyesinin yükselmesini bir onur meselesi saydıklarından hiç kuşku duymadığım çalışma arkadaşlarıma bu onurlu görev alanında mutlak ve muhakkak olan başarılarını coşkuyla dilerim efendim.”
Mustafa Kemal Atatürk.

Değerli dostlar.
Büyük önderin Cumhuriyet Savcılarına verdiği bu görevi, 32 yıllık kamuda ki hizmet süremin 28 yıllını Cumhuriyet Savcılığı görevinde geçirirken, laik Cumhuriyet, Atatürk ilke ve devrimlerini içselleştirmiş biri olarak eksizsiz yerine getirdiğimi düşünüyor ve bunun huzurunu yaşıyorum.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyeti koruma görevini verdiği gençlik ile devrimleri koruma görevi verdiği Cumhuriyet Savcılarının bu görevlerini tam yapım yapmadıklarının yorumunu da siz dostlarıma bırakıyorum.

Gündüz Akgül

07.10.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget