Makaleler "Mustafa Sönmez"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Kürtler ve Cemaat; RTE’nin iki ringde boks maçı - Mustafa Sönmez
AKP rejimini dört bir yandan sıkıştıran basınç, RTE’yi zorluyor ve son günlerde iki cepheden nefes penceresi açmaya çabalıyor. Abandone olmamak için, iki ringde boks maçı yapan boksör gibi… Bir ringde Kürt siyasetinin basıncına karşı koymaya, ötekinde koalisyon ortağı F. Gülen Cemaati’ne sağlı sollu yumruk sallama gayretinde…

BARZANİ İLE DANS
 RTE, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim (IKBY) Başkanı Mesut Barzani ile Başkent Ankara’da değil, Diyarbakır’da (Amed) buluşuyor. Türkiye'ye uzun yıllardır ayak basmayan ve PKK ile arası şeker renk olan Siverekli sanatçı Şivan Pervver’in buluşmaya ‘renk katması’ şovun bir başka ayağı.

RTE-Barzani buluşması, hem de Diyarbakır’da, neyin nesi? Bu yakınlaşma kime gözdağı? Tabii ki PKK’ye, yeni Türkiye Kürt siyasetine ve onun müttefikleri Suriye’deki PYD’ye, hatta Barzani’nin rakibi Talabani’nin KYD’sine. Bu kesim, 4 parçadaki Kürt hareketleri içinde sola daha yakın duran ve geneldeki Kürt siyasetine hakim olma kapasitesi daha büyük bir blok. Bu durum, Barzani’yi endişelendiriyor.

‘Irak Kürdistanı’nda petrol odaklı kapitalizm geliştikçe, Kürt nüfus  arasında sınıfsal ayrışma, gelir farklılıkları arttıkça, Barzani’nin ayrıcalığı iyice ortaya çıkıyor. Demokratikleşmeden uzak, sağ siyasete daha yatkın KDP, kendisine bölgede müttefik olarak AKP rejimini görüyor. Zaten, ihtiyacı olan mal ve hizmeti genellikle Türkiye’den sağlıyor. Dış ticaret istatistiklerinde birinci sıradaki Almanya’ya olan ihracatı geçmek üzere olan Irak ihracatı, aslında Irak Kürdistan’ına yapılan ihracat. Bölgede gelişen kapitalizmde, Türk firmalarının petrol ve inşaat odaklı yatırımları önde gidiyor… O nedenle Barzani, hem geleceğini garantiye almak hem de Kürt coğrafyasında kendisine en büyük rakip olarak gördüğü Öcalan’a karşı, RTE’ye her fırsatta daha da yaklaşıyor.

SINIFSAL
RTE ise, Barzani ile fotoğraf çektirerek el altından PKK’ya sopa gösteriyor, yaklaşan yerel seçimlerde Kürt siyasetine alan kaybettirmek için, Barzani’yi bir seçenek olarak kullanmayı düşünüyor. Bir süre önce, Kemal Burkay’ı Türkiye’ye getirerek de bunu yapmak istemiş ama oyun tutmamıştı. Şimdi aynı hedefe ulaşmak için Barzani’yi deniyor.
Kürt siyaseti (PKK) bu oyunu uzaktan ve dişlerini gıcırtarak izliyor. Barzani’yi PYD’yi çelmelemekle eleştiriyor. Barzani, PYD için Esad’ın adamları ifadesini kullanarak RTE’ye jest yapıyor. Büyük Kürt fotoğrafındaki bu ayrışma, Kürt siyasetindeki ‘ulusalcılığın’ da iflası aynı zamanda. Bölgede kapitalistleşme geliştikçe; sınıfsal ayrışma, ulus öğesinin önüne geçiyor ve ulus ortak şapkası çıkarılıp, sınıf şapkası ile saflar belirleniyor. Doğrusu ve hayırlısı da bu…

İKİNCİ RİNG
RTE, bugünlerde bir başka ringde kadim koalisyon ortağı F. Gülen Cemaati ile kapışıyor. Malum; Cemaat kaç zamandır rejimi birlikte inşa etmelerine karşın, iktidarın kendileriyle yeterince paylaşılmadığından yakınıyor. Bunu medyadaki gazete ve televizyonları ile dile getiren Cemaat’in, RTE’nin kanadı altında tuttuğu MİT’e geçen yıl tehlikeli salvolar yaptığı hatırlarda. İki taraf da, hep karın boşluğunu kolluyorlar ringde ve sürekli birbirlerine karşı gard alıyorlar.

RTE’nin karşı tarafı zayıflatmak için son hamlesi, dershanelerin kapatılması… Dershaneler üstünden hem parasal birikim sağlayan hem de genç kadrolar yetiştiren, bunları Emniyet, Yargı gibi önemli organlara yerleştiren Cemaat için bu hamle, fideliğin kurutulması demek ve günlerdir sert bir kampanya yürütülüyor bu operasyona karşı. Bir yandan da, yaklaşan seçim maratonunda AKP ile yolların ayrılabileceğinin tehdidi savruluyor. En son Cemaat’in sesi olarak bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, ‘Hizmet’in doğrudan bir parti kurma niyeti olmadığını belirtmekle beraber, aba altından şu sopayı göstermeyi ihmal etmiyordu; “Câmia’nın bir ‘parti kurmayacağı ve herhangi bir partiye angaje olmayacağı’ ilkesi ile Hizmet’e gönül vermiş kişilerin bireysel tercihleriyle aktif siyaset yapabileceği konuları birbirine karıştırılmamalıdır”… Bunun, “Cemaat partiye dönüşmez ama Cemaatçiler parti kurabilir ya da ittifaklara girebilir” şeklinde tefsiri hiç de yanlış olmayacaktır.

Bu tehdit RTE’nin kafasında sallanırken, RTE boş kalır mı? Cemaat’in can damarı dershanelerin kapatılacağı ile ilgili tasarı Milli Eğitim Bakanı’nın önüne sürüldü. Buna da hemen karşı kampanya başlattı Cemaat.

MÜTTEFİKLER
Cemaat kampanyaya AKP’nin içinden ve muhalefetten destek arıyor. Zaman’a yapılan açıklamalarda, Meclis Başkanı Cemil Çiçek, “Dershaneler ihtiyaçtan doğdu, ihtiyaç bitmediyse sıkıntı çıkar; ister devletin ister gönüllülerin yaptığı bu dershaneler terör, alkol, uyuşturucu sorununa olumlu tesir ediyorsa, bunları desteklemek lazım” derken CHP’li Erdoğan Toprak “… dershaneleri kapatmak popülizmdir. Ailelerimiz, o dershanelerle eğitim farkını kapatıp üniversite imtihanlarında çocuklarına biraz şans tanımak istiyorlar. Kimsenin bu şansı gençlerimizin elinden alma hakkı yoktur” diyerek Cemaat’e omuz veriyordu. MHP’den Zuhal Topçu da, “Eğitimin bu kadar sorunu varken, onlarla uğraşmak yerine, onlara çözüm üretmek yerine dershanelerin gündeme alınmasını samimiyetsizlik olarak görüyoruz” diyerek ittifaka katılıyordu.

MİT’E ZEYTİN DALI
Bu arada Cemaat, geri adım atma esnekliğini de gösteriyor ve MİT’e zeytin dalı uzatması dikkatlerden kaçmıyordu;  Samanyolu Haber'de yayınlanan bir haberde, Fidan'a şu övgüler diziliyordu; "Irak ile ilişkilerin düzelmesi ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sürece dahil edilmesiyle ilgili önemli adımların atılmasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın rolü dikkat çekiyor.

Çözüm süreci başta olmak üzere; Suriye, Mısır gibi birçok alanda hükümetin politikasının uygulanmasında büyük rol sahibi olan Fidan'ın sürecin kesintisiz devam etmesi için yürüttüğü mekik diplomasisi önemli görülüyor.
Gerek terörün sona ermesi için ortaya konulan çaba, gerekse Irak ile ilişkilerin kazandığı yeni seyirde Fidan'ın rolü Türkiye için kazanç olarak değerlendiriliyor.”…
İki ringdeki maçın nasıl seyredeceği ve sonucu elbette merak konusu…

31 Mart 2014 Yerel Seçimler, ardından Cumhurbaşkanlığı ve 2015 Genel Seçimi… Üç seçimlik bir maratona girerken, AKP rejimi kitlelere şirinlikler yapar, mavi boncuk, seçim rüşvetleri dağıtır mı? Maratonun start çizgisine yaklaşıldıkça, IMF’sinden iş dünyasına, onların medyadaki muteber sözcülerine kadar herkes “Aman ha!” diye uyarıyor; Sakın, yanılıp da seçim popülizmine kapılmayın. AKP rejiminin ekonomi bakanları da onları yatıştırıyor; merak etmeyin, şimdiye kadar yapmadık, şimdi de yapmayız, diye.

BABACAN GÜVENCESİ
18 Eylül’de IV. İstanbul Finans Zirvesi’nde konuşan Ali Babacan bakın bu noktaya nasıl değiniyordu; “Bu ara yorumlar yapılmaya başladı. İşte seçimler geliyor, hükümet yine kesenin ağzını açacak. Bu, bizim girdiğimiz ilk seçim dönemi değil ki. Türkiye 2007 yılında ve 2011 yılında genel seçimlerden geçti. 2004 yılında ve 2009 yılında yerel seçimlerden geçti, referandumlar yaptık ve bunların hiç birinde biz mali disiplinden asla taviz vermedik. Bu önümüzdeki dönemde de aynı disiplin devam edecek, bundan hiç kimsenin endişesi olmasın”
Bakan, 2009’dan bu yana, kamu borcunun milli gelire oranının yüzde 46,1’den, yüzde 36’ya düştüğünü hatırlatarak; bu 3 yılda 10 puanlık bir düşüş sağladıklarını ve önümüzdeki dönemde de bu bütçe disiplininin devam edeceğini belirtiyordu.

KAMUDA NEOLİBERALİZM
AKP rejiminin icraat yıllarına bakıldığında, IMF-Kemal Derviş operasyonlarından devralınan ekonominin en önemli boyutu olan ‘bütçe disiplini’nin sık sıkıya korunduğu gözleniyor. ‘2001 Krizi’ni aşmak için IMF’den alınan borçlarla; kamunun borç yükünün milli gelire oranı 2002 sonunda yüzde 74 iken, izleyen yıllarda borçlar geri ödenerek ve yeni borçlanmaya gerek kalmadan bugün yüzde 35’e kadar indirilmiş durumda. Peki nasıl olmuştu da, yeni borca gitmeden borçlar geri ödenebilmişti? Basit: Dış kaynakla sağlanan büyüme, vergi gelirlerini de artırmıştı. Vergi sistemi; KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilere dayanıyordu. İç tüketim ve ithalat arttıkça, vergi gelirleri de artmıştı. Yanı sıra, önceki hükümetin altyapısını hazırladığı ve toplamı 50 milyar doları aşan özelleştirmelerin hasadını yapmak AKP’ye kalmıştı. Yetmemiş; kamu arsalarına, gelecek gelirlerine varıncaya kadar her şeyi militanca özelleştiriyordu AKP İşsizlik Fonu’nu bile kemiriyordu.
Harcama ayağında ise; dünyada faizler düşük seyrettiği için, ucuz borç bulunabiliyor ve faiz gideri de düşüyordu. Ayrıca; kamu sektörü, yatırımcı olmaktan çıkarılmıştı. Sanayi yatırımları sıfırlanmış, enerji yatırımı neredeyse kamuya yasaklanmıştı. Eğitim, sağlık gibi temel sosyal hizmetler bile ticarileştirilmiş; yerel yönetimlere neoliberal belediyecilik hakim kılınmıştı. Sosyal harcamalar devede kulak bile değildi. Kamu personel politikasında yine neoliberal ilkeler uygulanıyor, büyüyen pastadan memurlara koklatılmıyordu. Sonuç: 2002’de milli gelirin yüzde 10 olan kamu açığının 2013’te yüzde 1’lere gerilemesiydi.

ÇİFTE AÇIK KORKUSU
Bakan Babacan, bütçe disiplininden neden sapmamaları gerektiğini açıklarken, işin püf noktasını da açık ediyordu: “Bir yandan cari açığınız, bir yandan da yüksek bütçe açığınız varsa; bu çifte açık, ülke ekonomileri açısından en önemli tehlike. Bizim cari açığımız yüksek. Bunun yanında, bir de bütçe açığını eklersek, Allah korusun, o zaman Türkiye’nin ekonomik istikrarı, finansal istikrarı zarar görebilir”. Aslında, Babacan, “Allah korusun dış sermaye girişi kesilir” demek istiyor. Çünkü, AKP ekonomisinin temel dayanağı yabancı kaynak girişi. Yabancı yatırımcı açısından da, Türkiye’nin vitrinindeki en çekici unsur: kamu maliyesi... Yani kamu borçlarının düşüklüğü, açıkların indirilmiş olması. Bu gösterge birçok yükselen ülkede yok. Cari açığı rekor düzeyde olsa da; yatırımcı kamunun ayakta olmasına güveniyor; bir yangın çıkarsa, su tankında su olması onu rahatlatıyor.
Ne var ki, bu cazibeye rağmen yabancı kaynak, FED’in sinyaliyle geri durmaya başladı zaten, Türkiye gibi ülkelerden. Bu tehdit, bütçeyi tavsatmamak gerektiğini iyice hatırlatıyor. Gelin görün ki, geçmiş seçim dönemlerinde bütçeden harcama yapmaktan uzak duran AKP için, bu seçim maratonu öyle değil. Dünkü yazımda belirttiğim gibi, dört yandan bir basınç altında iktidar. Bu basıncı biraz azaltmak için popülistlikten uzak durur mu? Bekleyip göreceğiz. Ama, bu konuda son sözü RTE söyler. Durum kritik ise, ekonomiyi boş verip kesenin ağzını açabilir de.
Bu arada, akçeli olmayan popülizmden de elini hiç sakınmayacak AKP. Mesela; bazı vergi afları, SGK afları ya da başka aflarla ve başka ‘cin fikirler’ ile kamu kesesinden bir şeyler dağıtmayı deneyecektir.

2013 baharı, RTE’nin AKP’sinin tarihine bir kırılma anı olarak geçecek. Hem 10 yıllık iktidarında arkasında duran dış egemen odaklarla, hem içerideki müttefikleriyle, ama daha çok da sindirdiği muhalefet ile olan ilişkileri açısından… AKP, bu kırılma anından itibaren, dört bir yandan basınç altına girdi, dört yandan sıkıştırılıyor. Bunlar:
1- Dış egemenlerin basıncı,
2- Müttefik Cemaat’in basıncı,
3- Gezi bileşenlerinin ve Kürt hareketinin basıncı,
4- Ekonomik kırılganlık.

Tek tek üstünden gidelim…

DIŞ VE İÇ MÜTTEFİKLER
Dış egemen ABD, AKP rejiminin Orta Doğu’da kendi başına buyruklaşma, sözde bölgesel güç, ‘Yeni Osmanlı’ olma heveslerini, Suriye ve Irak politikalarından sezince; nisan ayında Washington’da beyzbol sopalı Obama fotoğrafı ile ilk ikazını yaptı. RTE, ABD’den süklüm püklüm döndü. O zamandan beri araları şeker renk. İktidarın Mısır’daki tutumu ise, bunların üstüne tüy dikti.

İç müttefik Gülen Cemaati ile daha erken başlayan didişme bir türlü yatışmıyor. İktidarın nimetlerini hep kendine yontmakla eleştirilen AKP kanadına ,Cemaat her fırsatta yükleniyor . AKP ise; Cemaati , kontrolüne aldığı ‘Emniyet’ ve ‘Yargı’dan tasfiyeye çabalıyor. Karşılıklı hamleler bitmiyor. RTE ile Gül arasındaki düşük profilli iktidar savaşında da Cemaat, yeri geldiğinde Gül’ün yanında yer alarak basıncı artırıyor.

GEZİ VE KÜRTLER
2013 baharında en tarihi kırılma Gezi Direnişi’yle yaşandı. Rejimin yıllardır sindirdiği, ezdiği muhalefet, özgürlük eksenli Gezi Eylemleri ile birdenbire AKP rejiminin ve RTE’nin kimyasını bozan bir ortak kalkışmayı başardı. Rejimin; direnişi polis vahşetiyle bastırma çabası ise hem iç, hem dış imajını yerle bir etti. Misal; Umberto Eco’nun BM’deki Gezi ile ilgili son demecini hangi imaj kampanyası düzeltebilir ki?.. Dış dünya ile, özellikle AB ile olan ilişkiler, Batı medyası üstünden tüm dış alem imajı, Gezi sonrası ağır yara aldı. Ama daha önemlisi; içeride tüm muhalif güçler korku duvarını aştı ve Gezi direnişinin verdiği moral üstünlük ile gündem belirler duruma geçti.

İç muhalefetin en önemli bileşenlerinden Kürt siyaseti ile ilişkilerde de, 2013 baharı ve sonrası AKP için parlak seyretmedi. Barış süreci adıyla 2013 başlarında başlatılan görüşmeler, Kürt siyasetinin onca iyi niyetine, adımına karşılık; iktidardan cevap görmeyince, tavsadı. ‘Demokratikleşme Paketi’ adı altında getirilen cafcaflı pakette dağ, fare doğurunca, Kürt siyaseti tarafından “Süreç bitmiştir” sesleri yükselmeye başladı.

EKONOMİDE…
2013 baharında bir başka kırılma daha yaşandı ve yeni bir basınç odağı oluştu. Küresel ekonomideki durgunluğun etkisiyle, Türkiye’ye de akan dış sermaye ve sağladığı ekonomik büyüme, onun kitleleri oyalayan rüzgârı kesildi. ABD’nin yeniden büyüme için ayağa kalkma zamanı sinyalleriyle, dış sermaye birçok ülkeden olduğu gibi, Türkiye’den de çekilmeye başlayınca; ekonomi de yeni bir iklime geçti ve soğuma başladı. Döviz kurundaki ani tırmanış, büyük açık pozisyonu olan Türkiye ekonomisinin kırılganlığını iyice gözler önüne serdi. Yılın ilk 4 ayında ortalama aylık 11 milyar dolar olan sermaye girişi, Mayıs-Ağustos döneminde aylık 2 milyar dolara kadar düştü. Yabancı yatırımcılar açısından Türkiye ekonomisinin kırılganlığı iyice sivrildi. Bunun etkileri 2014’te daha da belirginlik kazanacak.

SEÇİM SINAVLARI
2014’teki Yerel Seçimler ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi ile 2015’teki Genel Seçim konjonktürüne bu dörtlü basınç altında giren AKP rejimi, bu dönemden en az zayiatla, tek parça nasıl çıkacağının hesaplarını yapıyor. RTE’nin amacı; Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne çıkmak ama geride de AKP’nin iplerini elinde tutmak. Başkanlık hedefinden özellikle 2013 baharında yaşadığı bir dizi iç ve dış muharebe yenilgisi ile şimdilik vazgeçen RTE, Gül’den Köşk’ü devralırken AKP’yi iktidarda tutmak, ama başbakanlığı da yönlendireceği bir emanetçiye verme niyetinde. Bunu ne kadar başarabilecek? Basınç yediği odaklar neyin peşinde, oradan gidelim.

ABD, RTE rejimine had bildirme peşinde. Dış politikada ABD’nin işini zorlaştıracak hamleler yapmasını, çizgi dışına çıkmasını istemiyor. ABD, bunun için hem sopa, hem havuç gösteriyor. Sopa versiyonunun son örnekleri MİT Başkanı’na dönük salvolar. Sopa ile ‘tecrit’ tehdidi savrulurken, AB üstünden de havuç gösteriliyor. AB, son ilerleme raporunda fazla gürlemedi, Gezi vahşetinden dolayı askıya aldığı müzakereleri de yeniden başlatacağını açıkladı. Dış egemenler, RTE’yi terbiye etmeyi, olmuyorsa tasfiyeyi ve RTE’siz bir AKP’yi iktidarda tutmayı bir seçenek olarak ajandalarında tutuyor gibiler.

İç müttefik Cemaat de, aynı paralelde; RTE’yi, iktidarı kendileri ile paylaşmaya zorlamanın peşinde. Seçimler yaklaştıkça bu basıncı koyulaştıracakları söylenebilir.

SEÇİMLERDE MUHALEFET
AKP’nın geçmişteki dış ve iç müttefikleri, terbiye edilmiş bir AKP’yi iktidarda tutmayı gönüllerinden geçirirken, esas mesele muhalefetin ne yapacağında. Özellikle yerel seçimlerde alacağı sonuçla AKP’yi sarsmayı hedefleyen ana muhalefet CHP’nin bunu başarması, Kürt siyaseti dahil, Gezi bileşenleri ile birlikte yürüteceği bir mücadelenin başarısına bağlı. CHP, bu tarihi anın önemini görmez ve işbirliğinden, eylem birliğinden uzak durursa, büyük bir şansı kaçırır ve parti olarak büyük gerileme gösterir.

Kürt siyasetinin, dar programatik hedeflerinden uzaklaşarak, tüm Türkiye demokrat güçleri ile özgürlük, kimlik, emek mücadelesini birleştiren bir hatta, birleşik bir eylemlilik içinde yol alması, menfaatine. Gezi Direnişi, bunun yolunu açtı ve hiçbir dönem olmadığı kadar Türk-Kürt demokratik güçlerinin ortak paydada ilerlemesinin zeminini hazırladı. Bu şansın da harcanmaması gerekir.

Son olarak; 2014 ve 2015’in ekonomik iklimi, AKP’nin işini kolaylaştıran değil, zorlaştıran bir faktör olacak. Hem varlıklı sınıflarda hem de alt sınıflarda, AKP’ye oy vermiş kesimlerde ciddi bir hoşnutsuzluğa yol açacak yangınları, AKP’nin şimdilik müsait bütçe imkanları ile yatıştırması kolay ve uzun ömürlü olmayacak. Sızlanmalar, özellikle 2015 genel seçimlerinde yükselebilecek ve sandık sonuçlarına etki edebilecektir.

Dinci siyaset, ‘Milli Görüş’ adıyla toplum sahnesinde yer aldığı 1980’li ve 1990’lı yıllarda, Milli Gazete,Yeni Asya vb gazetelerle medya alanında boy gösteriyordu.  Fethullahçılar, Zaman’ı çıkardılar ve onu inşaat iskelesi gibi kullanıp örgütlendiler; özel televizyonun serbest bırakıldığı 1990’larda art arda kanallar kurdular. 1994 Yerel Seçimleri’ni alınca, siyaseten manevra alanları da genişledi ve medyaya biraz daha önem verdiler. Ama esas sıçrama, ‘Milli Görüş’ten neoliberal muhafazakarlığa, onun partisi AKP’ye yöneldiklerinde yaşandı.

İKTİDAR MEDYASI
Cemaat bir yandan, RTE-Gül çevresi bir yandan; 2003’ten itibaren hem basın hem de yayın organlarında genişlediler. Yine de toplamda hakimiyet ‘Ana Akım Medya’daydı. Uzanların çökertilmesiyle, ‘Ana Akım Medya’nın ‘Star’ grubu el değiştirdi. Star TV, Doğan’a satıldı; Star Gazetesi AKP’li bir gruba. Etibank’ı hortumladığı için hapse atılan Dinç Bilgin’in kurduğu  Sabah-ATV, TMSF’nin elindeydi. 2007’den itibaren huruç harekatına girişen AKP, bir yandan bu grubu hegemonyasına kattı, bir yandan  da yeni medyalar kurdurarak kitlelere erişim kapasitesini genişletti.

Sabah-ATV, ihaleye kimse sokulmadan, RTE’nin damadının yönettiği Çalık’a, hem de kamu bankaları kredisi ve Katar sermayesi desteği ile verilirken, yeni kanallar da kuruldu. Cemaat de bir başka yandan medyada erişim kapasitesini genişletti. Kanaltürk’ü Tuncay Özkan’dan alan Cemaatçi İpek Grubu, yanına Bugün’ü ekledi. Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında çok işe yarayacak Taraf, bir başka tezgahla devreye alındı, işi bitince de kaderine terk edildi. Ulaşılan medya erişim kapasitesi, RTE otoriterleştikçe, genişletildi. TRT ve AA, yani kamu iletişimi iyice kontrol altına alındı, aletleştirildi. Yerelde birçok tv ve radyo istasyonu kuruldu.

REHİN ALMAK
AKP rejimi, ‘Ana Akım Medya’nın hakkından gelmek için de, bilek burkma yolunu seçti. Doğan’ı mülksüzleştiren, vergi ve satmaya zorlama (Star TV, Milliyet, Vatan) operasyonları ardı ardına geldi. Diğerlerini rehin almak ise zor olmadı. Doğuş, Ciner ve irili ufaklı holding medyası, direnmek yerine biadı seçti. Son hamle Çukurova’ya yapıldı; medyası, Ciner ile Sancak yandaşlara paylaştırıldı. Ana akımın içindeki liberal tayfa ”Yetmez ama Evet”çiler” zaten iktidara payandaydı. RTE, bunlarla yetinmedi, Doğan medyasına Akif Beki benzeri adamlarını yerleştirdi. En ufak muhalefete bile tahammül edemiyordu. Medyadaki erişim kapasitesini genişlettikçe genişletmeliydi.

Reklamcılar Derneği’ne göre; reklam taşıma potansiyeli bulunan medya kuruluşları olarak 16’sı ulusal, 15'i bölgesel, 229’u yerel ölçekte yayın yapan 260 televizyon kanalı var; bunların 53’ü kablolu. 30 ulusal, 108 bölgesel 1062 yerel yayın yapan 1.200 radyo istasyonu var ve tüm ülkede dağıtımı yapılan 32 gazete ve 85 dergi bulunuyor. Bu medya yığınının erişim kapasitesinin ağırlıkla AKP rejiminin eline geçtiği söylenebilir. Ancaaaak...

GEZİ İLE MEDYA
Medya üstünden kitlelere erişme kapasitesini elde etmek, her zaman erişmeyi başarmak anlamına gelmiyor. Gazete, dergi basarsınız; bedava da verseniz, okumazlar! Televizyon, radyo kanalından yayın yaparsınız; reklam geliri masraflarınızı karşılamaz, yüz binlerce doları cepten harcarsınız ama dinleyici, izleyici bir tuşla sizi siler, ‘zap’lar! TRT ve AA ile her türlü manipülasyonu yaparsınız, inandırıcı olmak gibi bir sorun çıkar karşınıza… O zaman, bütün sahip olduğunuz o erişim kapasitesi atıl duruma geçer, etkisizleşir. Sanayide kapasite kullanım oranının düşmesi gibi, medyada kapasite kullanım oranı yerlerde sürünebilir. Buna medyada erişim krizi diyorum ki, AKP rejimi bugün bu krizi derinden yaşıyor.

AKP rejimini bu atalete sürükleyen ise Gezi direnişi oldu. Çünkü kitleler dışarıda, sokakta kıyamet koparken, haber haklarının nasıl ayaklar altında olduğunu o gün gördüler. Ekrana haber yerine penguen belgeseli, yemek programı, dizi koyan medyanın maskesi düştü. Erişim krizi orada patladı işte! O zamandan beridir, rejim kitlelerden rıza almakta çok zorlanıyor ve hızla ayağının altındaki toprağın kaydığını fark ediyor.

İNANDIRAMAMAK
Bu kadar medya niceliği ve kapasite hacmine hükmetmelerine karşın, o dev donanımdan inandırıcılık üretemedikleri için, kitlelere erişemedikleri için boşluktalar.
Rejimin bunca medya kapasitesi pek bir işe yaramazken; bir avuç, dar olanakla faaliyet gösteren muhalif medyaya ilgi, oradaki erişim etkinliğinin yüksekliği, morallerini iyice bozdu.

Bir de, RTE’nin deyimiyle baş belası sosyal medya var. Kitleler haber alma hakkını Facebook, tweeter üstünden kullanıyor; alternatif portallar, internet siteleri çatısı altında örgütleniyor… Kitleleri teslim almaya yarayacağını umdukları teknolojinin farklı kullanımıyla, o silah ters tepiyor.
Araç teknolojiden, medya donanımından önce önemli olan, gerçekler. Kimler gerçeği dile getiriyor, kimler aldatıyor?..

AKP’nin dev yalan değirmenleri artık boşa dönüyor, inandıramıyor. Rejimin erişim krizi hızla büyüyor.

Sosyal tarihçiler şöyle yazacaklar; Devrim isimli ahu, 2013 Haziran’ında İstanbul tepelerinde görüldü. Taksim Meydanı'na indi, ağacı korumak için isyan eden gençlerin ve onların sürüklediği milyonların, dalga dalga büyüyen Türkiye halklarının kapısını çaldı. Çocuklar hemen kapıya koştular. Ama ne yazık ki, kapının mandalını çevirmeye boyları yetmedi, uzandılar, zıpladılar kapıyı açamadılar. Devrim isimli ahu, güzel gözleriyle aralıktan onlara baktı ve süzülüp gitti, adeta tekrar görüşürüz, diyerek…

Gelmez, buralara hiç uğramaz denilen devrim, Gezi direnişiyle geldi, elle tutulacak kadar yaklaştı. Ama heyhat !...Onu gördük, elimizi uzattık ama yetişmedi boyumuz, büyümemiştik daha. Momenti kaçırdık. Ama hayıflanmaya gerek yok, yine gelir, yine kapıyı çalar, yeter ki bu kez hazırlıklı olalım…

BÜYÜK LEGO

Türkiye siyasi tarihinin bu en büyük eyleminin aktörlerini yan yana getiren, karşı karşıya bulundukları rejimdi elbette. İktidar demiyorum “rejim” diyorum. AKP, her düzeyde , siyasi, ekonomik, kültürel tüm düzeylerde hegemonya inşasını sürdüren, bunun tüm gereklerini yerine getiren bir akım. Bunu yaparken toplumun çok farklı kesimlerini sindirdi, sindiriyor. Etnik, dinsel, cinsel, sınıfsal, kentsel, bölgesel …bir dizi “öteki” yarattı ve kendi hegemonyasının inşasında milyonları buldu mağdurlar. AKP, sıradan “merkez sağ” bir iktidar olsa, bu kadar mağduru olmazdı, farkı anlamak gerek.

Ancak toplumun çok farklı sınıf ve tabakalarından olsalar da, gerçekten AKP rejiminin mağduru olanlar, bu niceliksel fazlalık ve çeşitliliklerine karşın yan yana gelemediler. Hiçbir siyasi akım, parti de bunu beceremedi. Oysa siyaset, tam da buydu. AKP rejiminden herkes birkaç yönlü mağdurdu elbette ama herkesi dikine kesen bir şey olmalıydı, herkesi altında toplayacak. Meğer o bir ağaçmış. Simge olarak Gezi’nin ağacının dalları tüm AKP mağdurlarını altında toplamaya yetti. Kentin yeşili, kamusal varlıklar öyle talan halindeydi ki, bu üstelik herkesin gözüne sokularak RTE’nin tüm küstah ve azarcı tavrıyla öylesine fütursuzca yapılıyordu ki, Gezi’nin ağacı herkesi bir araya toplayan muazzam bir çekim gücü oldu. Birinin tam da buradan, hem de en meşru halkadan direnişi başlatması yetti. O direnişe gösterilen polis terörü tüm mağdurların ayaklanması için yeterli oldu. Kavgayı duyan geldi. Stadyumda polis copuyla hesabı olan taraftar geldi, köprüye Yavuz Selim adının verilmesiyle derdi olan Alevi geldi, emekçisi, memuru, işsizi geldi, güvencesizi geldi, feministi, eşcinseli, anti-kapitalist Müslümanı…derdi olan kim varsa koştu geldi. Dili baskıyla tutulan herkesin dili çözüldü, konuşmaya, bağırmaya başladı. Çoban ateşi etrafına tüm üşüyenleri topladıkça ateş büyüdü, oradan Ankara’ya, İzmir’e öteki Anadolu şehirlerine yayıldı.

Y KUŞAĞI

Kente, kentin ağacına sahip çıkmak, bundan dolayı da polisten zulüm görmek etrafında ifadesini bulan büyük isyana, bildik sol partiler, gruplar, sendikalar, hareketler anında omuz verdi ama hareketin rotasını belirleyen ve kendini gösteren “Y (WHY) kuşağı” diye adlandırılan, çoğu beyaz yakalı , iyi eğitimli yaş ortalamasının 28 olduğu rivayet edilen kesim oldu. Bu kuşak üstüne çok “efsane” yazılıyor ama unutulan bir şey var; Bu motor gücün bir kısmı, anneleri babaları, yakınları12 Eylül zulmü yaşamış ve onların mağduriyetleri, hikayeleri ile büyümüş bir grup. Bir kısmı hiç de apolitik değil, inadına politik, ama akacak nehir yatağı bulamadığı için “apolitik” görünüyor. Sürükleme güçlerine gelince, onun üstüne iyi düşünmek gerek. Lenin, 20’nci yüzyılın başında devrimi sürükleyecek gücün metal işçileri olduğunu yazar. Neden? Çünkü metal, o dönemin hegemonik sektörü ve metal işçileri en nitelikli işçilerdir. Bugünün en nitelikli “işçileri”nin iletişim, finans, sağlık, eğitim , diğer servis sektörlerinin “Y kuşağı” olduğunu bir tez olarak öne süremez miyiz?

ORKESTRA ŞEFİ
Bu muhteşem kalkışmaya katılan bileşenlerin, iki haftayı aşkın deneyimleri boyunca etkili bir merkeze(orkestra şefine) ne ihtiyacı oldu, ne zamanı. Oysa, her şey öyle hızla gelişiyordu ki, bir anda memlekette “ikili iktidar” oluştu ve devrim gerçekten de kapıyı çaldı. RTE’yi ve rejimini ürküten, çileden çıkaran, “yüzde 50’sini” sokağa sürmekle tehdide yönelten, kimyasını bozan da bu oldu. Kitleler olağanüstü bir sinerji yaratarak her şeyi değiştirmenin eşiğindeydiler ama değişimde orkestrasyonu üstelenecek bir “merkezi irade” yoktu. Böyle bir “hegemonik merkez”, (farklı bir parti), kapıyı çalan devrimi içeri buyur etmek için kapının mandalını çevirebilirdi. Ama ne yazık ki, yoktu, oluşamadı.

Ama hayıflanmaya gerek yok. Mağdur çok, mağduriyet çok. Çok farklı renkten, kimyadan bileşen yan yana gelebildi ve birlikte eylemliliğin ne olduğu öğrenildi bir kere. Gezi deneyiminin verdiği muazzam özgüven ve sorun çözme kapasitesinin keşfi ile artık bu da yapılabilir. Devrim kapıyı her zaman çalar, yeter ki, o geldiğinde kapının mandalını çevirecek kadar büyümüş olsun devrimciler…

Türkiye, 56 üyeli Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, AGİT’in üyelerindendir ve örgütün işlevleri arasında hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı da vardır.

Türkiye genelinde 29 Mayıs’tan beri polisin göstericilere yönelik tazyikli su ve biber gazı kullanımı sonucu 4 kişi hayatını kaybetti, 2000’den fazla kişi yaralandı. Yetkililerin, barışçıl protestoculara yönelik aşırı güç kullanımını derhal durdurmaları, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü haklarını güvence altına almaları, aşırı güç kullanımına dair hızlı, bağımsız ve tarafsız soruşturma başlatması ve protestoculara ve diğer bireylere kötü muamelede bulunan kolluk kuvvetlerinin adalet önüne çıkarılmasını sağlaması gerekirdi.

Hiçbiri yapılmadı. Kimse kusura bakmasın, buna baş engel olan RTE sınıfta çaktı…Marjinaldi, illegaldi, bunu kimseye anlatamaz. Bunu Avrupa’ya anlatamaz, bunu dünyaya anlatamaz. Anlamazlar çünkü, illegal ne demek, marjinal ne demek? Böyle bir şey kaldı mı diye sorarlar…Bizzat Çağlayan Adliye’sinin göbeğinde onlarca avukatı tekme tokat gözaltına almayı kimseye anlatamaz. Ağır bir mağlubiyettir RTE’nin ve AKP rejiminin aldığı.

NASIL SAVAŞSIN?

Bu ülkede , halkın vergilerinden her yıl 9-10 milyar dolar polise harcanıyor. Polis kadrosu 300 bine yaklaşıyor. Bununla savaşmak değil, elbette Gezi direnişçilerinin hedefi. Direnişçiler şiddet makinesi devlet ile çıplak elleri, taşlarıyla nasıl baş etsinler, niye etsinler? Polisle çatışmak amacıyla işgal etmediler ki Gezi’yi…Yeşili, parkı rant yağmacılarından korumak için siper ettiler kendilerini polis copuna, tekmesine, gazına. 10 milyar dolar bütçeli, 300 bin polisli şiddet makinesini kendi halkının, vergi mükelleflerinin üstüne doğrultan acizdir, mağluptur.

En ufak hak arayışını kendisine tehdit olarak gören, onun altında hemen illegal örgüt arayan ve topluluğa hemen illegaller, marjinaller/apolitikler ayrımı yapıp mıha vuruyorum diye arada nala da çakan acizlik, kazançlı olamaz, mağluptur. Üstelik bütün bunları İstanbul’da karargâh kurmuş dünya medyasının önünde yaparak, kazandıklarını, “sokağı püskürttüklerini” sanıyorlar. Böyle mi yatışacak RTE’nin korkuları? Sanmıyorum. Yine uykuları kaçacak, yine umacılar görecek, bunlar değil, “faiz lobisi”, şu bu demeye devam edecek, komplo teorileri yaratacak.

DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE

Dünyanın artık gözü bu coğrafyada. Kimse kusura bakmasın, kimse , “onların işi bize ne canım” diyecek durumda değil. Sokağı hakladım, diye boşuna sevinmesinler, bu eylemleriyle maskelerini düşürdüler, bütün anti-demokratik, bütün otoriter, çirkin yüzleri ortaya çıktı. Ve şimdi, her platformda, her düzeyde bedel ödemeye başlayacaklar. Misal; AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri Stefan Füle, geçen hafta katıldığı konferansta ,“Saygı ve kapsayıcı diyalog isteyenlere el uzatma fırsatı kaçtı, hayal kırıklığına uğradım” demiş ve şöyle devam etmişti; “Hak ve özgürlüklere saygı gösterilmeli. Parlamentodaki çoğunluk tarafından temsil edilmediğine inanan kesimlere polisin aşırı güç kullanmasına yer yoktur. Bunu hükümetin bile kabul etmesinden memnuniyet duyuyorum. Şeffaf bir inceleme değil ,sorumluların hesap vermesi de gerekiyor. Demokrasi için tartışma, istişare ve uzlaşma gerekir.” 11 Haziran Salı günü girişilen hunhar polis saldırısının AB’de nasıl karşılanacağını hesaba katmış mıdır RTE? Umurunda mıdır? Umurunda olsa iyi olur. Çünkü her şey bir yana, ekonomik olarak ümüğü onların elindedir her an sıkabilirler. Biraz ekonomiden gidelim; neler kaybedilmiştir, anımsatmak için…

EKONOMİK BEDEL

2013’ün ilk çeyrek büyümesi yüzde 3 olarak belirlendi. Ama sevinmesinler, faizi indirerek yeniden canlanan tüketim ve devletin harcamaları sayesinde gerçekleşen bu büyümenin arka yüzünde yine büyük cari açık var.

Böylece bu yılın ilk dört aylık döneminde cari işlemler açığı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 3,6 milyar dolar arttı ve 24,3 milyar dolara yükseldi. Bu parayı bulma derdi var. Ama bu kadar gerilimli, bu kadar kutuplaşan ve çatışan, devleti bu kadar baskı uygulayan bir ülkeye gelmiş sermaye kaçar, yenisi de niye gideyim diye sorar. Ortalığı dümdüz ettik, sorun yok diyerek kimseyi kandıramazsınız. Kimse böyle bir ülkeye doğrudan yatırım yapmaz, elini taşın altına sokmaz. Böyle bir ülkenin devlet kağıtlarına yatırım yapan risk primini yükseltmeden almak istemez. Bunlar hep maliyet. Bunlar hep kayıp.

Kaybettin Tayyip, kimse kusura bakmasın…

Gezi Parkı direnişi, bir anda tüm İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, diğer tüm Anadolu kentlerinde, kırsalında destekle, dayanışma ile beslendi, güçlendi, dalga dalga yayıldı. Gezi’de, barikatların arkasında yeni bir gündelik hayat var. Oradaki genç yaşlı, Kürt-Türk, Alevi-Sünni , sosyalist, sosyal demokrat, yurtsever tüm politik görüşleri, tüm kültürleri, renkleri barındıran muazzam zenginliğin pratiğini görmek, ona şahit olmak için akın akın insan geliyor Taksim’e. Hem de hiç korkmadan, barikatların içinden süzülüp geçerek. Lise öğrencileri, hatta ilkokullular, bazen de öğretmenleriyle boy gösteriyorlar gruplar halinde meydanda.

GEZİ RUHU…

İnsanları direnişin merkez üssüne , isyancıların işgal ettikleri Taksim Meydanı'na, Gezi Parkı'na çeken ne? Asıl merak, bunu yapan, buna katılan ve dalga dalga katılmakta olan isyan ruhu. Mümkün olsa da o ruh ele tutulup gözle görülebilse…Yeni bir insan tipi… Unuttuğumuz, yok olmaya başlayan insanlık, yeni bir formatta zuhur ediyor direnişin içinden…

Gelip görülmek istenen şey, yüz binlerin dayanışması, yan yanalığı, kardeşliği, en önemlisi haksızlığa, baskıya karşı direnişi ve kararlılığı…Bu ruhun şimdilik zirve yaptığı yer Gezi Parkı. Ama aynı ruh, İstanbul’un her köşesinde, Gazi Mahallesi'nde, Bağdat Caddesi’nde, Çiçekçi’de, Sancaktepe’de, her yerde... Vapurlar martıların eşliğinde iskelelere yanaşırken herkes birbirini slogan atarak selamlıyor, çığlık, artık ağızlara sığmıyor. Baskıdan sinmiş, küçük düşmüş, neredeyse kendisine olan saygısını yitirme noktasına gelmiş insanlar şimdi bağırmak, bağırmak ve korkmadıklarını haykırmak istiyorlar. Dahası, değiştirmek istiyorlar. Bugüne kadar neye itiraz ediyor, neyi haksız, adaletsiz, yanlış görüyorlarsa, onu değiştirmek istiyorlar.

YAZ OKULUMUZ, GEZİ…

Bugünün acil hedefi, Gezi Parkı’nı korumak, oradaki saldırıyı, tehdidi defetmek, ama Gezi özelinde artık herkes kentine, dolayısıyla kendine sahip çıkmayı alıyor gündemine. Kenti sahiplenmek, aslında ortak yaşamı sahiplenmek. Kentin kamusal alanının ticarileştirilip metalaştırılmasına karşı çıkarken sıkışıp kente saldıran neoliberal kapitalizme cephe açıyorsun aslında. Kente sahip çıkarken kentliyi müşteri gibi gören neoliberal belediyeciliğe bayrak açıyorsun aslında. Kent için hâkim sınıfa, onun iktidarına karşı mücadeleye dönüşüyor her şey…Bu mücadelenin karşısında saf tutan medyayı sorguluyor, dahası edepli olmaya davet ediyor, kim, hangi yapı, kurum halka karşı duruyorsa onu silkeliyorsun. Onu meydanda slogan atarak, twitter üstünden silkeliyorsun.

Gezi Parkı aynı zamanda direnişçilere “bir yaz okulu”…Soran, sorgulayan, olan biteni “doğru anlamaya” , daha sonra da “değiştirmeye” yönelenlerin okulu. Çok kısa sürelerde de olsa, genci yaşlısı eğitim veriyor, eğitim alıyor bu okulda. Kitaplar okunuyor, tartışmalar, konuşmalar yapılıyor, sanat üretiliyor…Dil değişiyor, davranışlar değişiyor. Bu okulun mezunları, geleceği omuzlayacak, ülkesini ve dünyayı değiştirecek ordunun neferleri olacak sonuçta…

RUHU TAŞIMAK…

Bu ruh halinin Taksim Meydanı'nda kalmaması gerek. Herkes bu ruhu yaşadığı mahalleye, caddeye, işe, ofise taşımalı. Haksızlıklar, adaletsizlikler bir tek Taksim’de değil ki…Sağımız solumuz, mahallemiz, işyerimiz, çevremiz, kentlerimiz, köylerimiz bunlarla dolu. Bizi kuşatan adaletsiz ve eşitsiz koşulları değiştirmek için bu ruh halini, bu kolektif direnme ve değiştirme kapasitesinin her yere taşınması, oralarda da yaşanması gerek. Gezi, içimizdeki cevheri yeniden keşfetmenin sahnesi oldu, o enerjiyi, coşkuyu kaynağını koruyarak haksızlığın, eşitsizliğin olduğu her yere taşıyıp oralarda yeni kitlelerle büyütmek gerek. Gezi fidanlığından alınan fidanları tüm topraklara dikmek, geliştirip büyütmek gerek. Onlardan muhteşem ağaçlar yetiştirmek demek bu.

DAYANIŞMA KOMİTELERİ

Mahallelerde, ofislerde, fabrikalarda, okullarda, çarşılarda “dayanışma komiteleri” biçiminde örgütlenmeli. Bu, hem daha da azgınlaşması muhtemel AKP rejiminin saldırılarına karşı savunma için hem de haksızlıklara karşı demokratik direnme, protesto, gösteri hakkını örgütlü biçimde kullanma, yaşam şartlarını örgütlü bir biçimde değiştirme, yeni bir hayatı kurmak için gerekli. Gezi’de deneyimlenen direnme, savunma, üretme, değiştirme eylemliliği her yere taşınmalı. Politika yapmak, aslında budur. Politika, 4-5 yılda bir sandığa gidip oy kullanmak değildir sadece. RTE, neden politikanın sandık boyutunu yüceltiyor, buna sahip çıkıyor? Çünkü bu güdük hali, onun işini kolaylaştırıyor, insanlar gündelik hayatlarında yaşamasınlar istiyor politikayı. Karar süreçlerine ikide bir katılsınlar istemiyor. Verdiniz ya bana yetkiyi, kesin sesinizi, demeye getiriyor. Ama yağma yok! Politikanın ne demek olduğu öğreniliyor artık ve hem öğrenilecek hem öğretilecek. Seçme seçilme, denetleme, protesto, gösteri hakkı, sadece seçim dönemlerinde kullanılmakla kalmayacak, işyerinde, okulda, semtte sürekli yaşayacak ve yaşatılacak. Üstelik kim iktidar olursa olsun. İsterse AKP gitsin, CHP gelsin, halk kendi dayanışma komiteleri ile demokrasiyi gündelik , sürekli, canlı yaşamalı. Bu, örgütlü toplum demek, dayanışarak güçlenmek demektir ki, bunun karşısında hiçbir diktatörlüğün, zulmün, sömürünün durması mümkün değildir.

Beklendiği gibi oldu; Merkez Bankası “politika faizi” adı verilen haftalık repo faizini yüzde 5’ten yüzde 4,5’a indirdi. Gecelik faiz oranı, borç verme faizi de yarım puan düşürüldü. Merkez Bankası, gerekçesini de açıkladı;  “Yurt içi nihai talep sağlıklı bir toparlanma sergilerken, ihracat zayıf küresel talebin etkisiyle yavaşlamaktadır.”

Yani ? Faizde indirimin nedeni şu; 2009 krizinde yüzde 5’e yakın daralan ekonomi 2010 ve 2011’de yüzde 9 gibi parıltılı bir büyüme performansı gösterdi ama cari açık duvarını da yıktı geçti. Bunun üzerine 2012’de  hedef yüzde 4’e çekildi ama frene fazla basılınca büyüme yüzde 2 dolayında gerçekleşti. Acı bir fren..Peki sonrası? 2013-2015 döneminde 3 seçim var…Maliyeti ne olursa olsun, bu dönemde seçmene yüzde 4-5 büyümüş görünmeli ekonomi.

İŞTAH KESMEK

Faizi indirmenin bir nedeni daha var; O da dış para girişinin iştahını azaltmak? Neden peki? Her şey gibi, fazla dış döviz girişi de zarar. Dış kaynağın, faiz ile iştahı kabarık ve geldikçe döviz arzı artıyor, böylece döviz kuru yerinde sayıyor, enflasyon kadar bile fiyatı değişmeyince TL, aşırı değerlenmiş oluyor. Aşırı değerli kur, ithalatı ve dışarıdan borçlanmayı çekici hale getiriyor. Faizi indirerek yabancının iştahını biraz kesmek gerekiyor. Nitekim karar açıklanır açıklanmaz, yabancının keyfi kaçtı ve çıkış başladı, dolar kuru birkaç saat içinde  1.84 TL’ye kadar çıktı.  MB, rezervden döviz satarak aşırı gördüğü artışı dengeler, rezervden döviz kaybını ise yine bankaların bulup getirecekleri döviz karşılıklarla telafi etmenin de önlemlerini koymuş pakete.

UMUT İÇ TALEP

TCMB de açıkça söylüyor; küresel krizin etkisiyle dış talep düşük, ihracat zaten rekabette zorlanıyor. İhracatın yarısı AB’ye yapılıyordu. AB’nin özellikle güney ülkeleri şiddetli bir daralma yaşayınca, Türk mallarına olan talep de azaldı. O pazarı telafi edecek Orta Doğu pazarları sığ; İran, Rusya, Çin ise satıyor ama almıyorlar. Almamalarının altında Türkiye’nin “Yeni Osmanlıcılık” oyununa duydukları tepki de yok değil…Peki ne olacak o zaman ? Mecbur, iç talebe çark edildi. Umuluyor ki, faizler düşünce, tüketici kredileri  de indirilsin ve halkımız yeni krediler alsın ve tüketsin, yeniden kredi kartına davranıp tüketsin.

Dahası, madem seçime iç pazara abanarak büyüme gerçekleştirilip gidilecek, o halde devletin bütçesini de kullanmak lazım…AKP’yi, kamuya yeni yandaş personel alırken, yeni bina yaptırır ya da kiralarken, harcamaları arttırırken izleyebilirsiniz. Bütçe açığını birkaç puan arttırma pahasına kamu harcama ve yatırım kalemlerinde bir bonkörlük izleyebiliriz yakın zamanda.

Ama unutulan bir şey var; Nüfusun ağırlıklı kısmını oluşturan alt-orta sınıflarda borçlanma takati kalmadı. Halen 275 milyar TL’lik tüketici kredisi ve kredi kartı borcu var hanehalkının. Şimdiye kadar “batak” diye nitelenen kredi tutarı 10 milyar TL’ye yaklaşıyor ve kara listeye alınmış borçlu sayısı 2,5 milyonu bulmuş durumda. Buna rağmen hanehalkının borçlanma kapasitesinin henüz sınırına gelmediğini, hane gelirlerinin yarısı kadar bile borçlanma gerçekleşmediğini düşünüyorlar. Avrupa’da hanelerin, gelirlerinin yüzde 100’ünü bulan oranda borçlandıklarını, Türkiye’de daha gidecek çok yol olduğunu hesap ediyorlar.

ENFORMEL BORÇLAR

Ama hanehalkının sadece bankalardan borçlanmadığını, geleneksel borç kanallarını da kullandıkları unutuluyor ..Eşten dosttan, mahalledeki mağazadan yapılan, faizi haram sayanların cemaat içi  borçlanma miktarı bilinmiyor.

Dahası yapılan beklenti anketlerinin sonuçları da iyi sinyaller vermiyor. 2009 krizinde dibe vurduktan sonra 2010 ve 2011’de iyileşen beklentiler yeniden aşağı seyretmeye başladı. Örneğin halka işini kaybetse yeniden iş bulabilme umudu sorulduğunda, artıyor değil, azalıyor diyor. Yine tüketiciye ekonomiye güveni sorulduğunda pek iştahla artıyor demiyor. Satın alma gücünün artmasını bekliyor musun diye sorulduğunda umutlanamıyor, azalma bekliyor.

Kısacası, çarşıdaki hesap eve pek uymuyor…

İlk 3 ayın, büyüme belirtileri iç açıcı değil. Bakalım iç talebin dibini kazımakla ne olacak… İç talebe yüklenirken başını kaldıran cari açığın ne olacağı sorusunu sormadık bile…Milli gelirin yüzde 6-7 sini taban yapan cari açık hastalığı ile bünye yaşamaya alıştı diye düşünüyor olabilirler.

Suriye’de, Irak’ta baş gösteren hayal kırıklıkları, şaşan hesaplar,  ekonomide de yaşanabilir.

ABD’nin 2003 Irak işgalinden Iraklı Kürtler kazançlı çıktı. Hem Saddam belasından kurtuldular hem de ABD’nin himayesinde özerk bölge yönetiminde güçlendiler. Dahası, topraklarındaki petrolü çıkarma ve geliştirme şanslarını önlerinde buldular. Ne var ki Bağdat ile bu konuda tam bir uyum sağlanamadı. Etnik ve mezhepsel kutuplaşmalar “uyum”u getirmeyince emrivaki ile petrole el atmaya yöneldiler.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY)’nin bu eğilimi, 2002 sonrası dış dünyadan olağanüstü sermaye çeken ve Ortadoğu’ya  bir “bölgesel güç” imajı satma becerisi gösteren AKP Türkiyesi’nin, daha doğrusu Türkiye kapitalizminin, Irak pazarına, Irak Kürdistan’ına nüfuz etme çabaları ile aynı döneme denk geldi.

ERBİL’E AYRILMA DESTEĞİ

AKP rejimi, Maliki yönetimiyle büyük zıtlaşmayı göze alarak adeta Irak Kürtlerini, ayrılma yolunda cesaretlendirdi. Giderek işi, KBY ile bağımsız bir petrol boru hattı inşası anlaşmasına kadar götürdü. AKP rejiminin Irak’ın toprak bütünlüğünü bozma ve parçalamaya vardıracak bu cüretine, ABD, sürekli uyarı gönderiyor. Neden? Obama yönetimi endişeli. Çünkü, Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulmasının, Şii eksenini güçlendirip İran’ın Irak’taki hakimiyetini artıracağını düşünüyor.
AKP, yabancılara ödediği yüksek kâr ve faiz karşılığı, dünya kapitalizminden 10 yılda 400 milyar dolar çekti, borçlandı ama çarçur etti. Şimdi, içeride inşaat sektörü, dışarıda da Kürt petrolü, can simidi. Toplam ithalatının yüzde 25’ini bulan enerji faturası karşısında Kürt petrolü, 60 milyar dolarlık cari açığa derman olur diye düşünülüyor. Gelin görün ki Kuzey Irak pazarı üzerine esaslı planlar yapmanın önünde hep PKK engeli duruyordu. Sünnilik ekseninde bütünleşmeye çalışan AKP-Barzani ve Sünni Iraklı Araplar karşısında, PKK, gerektiğinde AKP’nin çatıştığı Şam ve Tahran ile hatta Bağdat ile Şii ekseninde yan yana gelebiliyordu. Bir de bunların üstüne, iç savaşı derinleşen Suriye’de PYD, PKK himayesinde bir aktör olarak ortaya çıkınca, PKK’nin eli güçlendi, AKP’nin uykuları kaçtı.

PKK’YA TEKLİF

ABD mi ikna etti, kendileri mi göze aldılar, bilinmez, sonunda AKP rejimi, MİT eliyle PKK’nın kapısını çaldı ve çatışma yerine, işbirliği önerdi.  Görüşmelerin ardından Abdullah Öcalan’ın (AÖ) “Türkiye’yi güneye yaymak” projesine bir itirazı olmadığı anlaşılıyor. Sıkışmış Türkiye kapitalizminin petrol odaklı bu yayılmacılık hayalini, kendisinin “Mezopotamya su birliği” projesiyle destekleyen AÖ,  Kürt Bölgesel yönetimi ve Suriye Özerk Bölgesi biçiminde statüleri belli iki bileşenin yanında, nasıl bir statüde anlaştı?
Hayal edilen şey aslında şu; Bağdat’tan kopmuş bir Irak Kürt bölgesi, Esat’tan kopmuş bir Suriye Kürt Bölgesi, Türkiye’ye federe ya da özerk yapılar olarak eklemleniyorlar. Financial Times’ın yazarlarından David Gardner, buna “Turkosfer’e alınmak” dedi. Cengiz Çandar gibilerin pek hoşuna gitti bu kavram… Bu “katma” operasyonu, haliyle Şam ve Bağdat, hatta Tahran ile çatışmayı da göze alıyor olmalı. Fiili durumdan ve demeçlerden anlaşılıyor ki PKK bu projede, PYD’yi Esat’ın karşısına çıkarmak, PJAK’ı da İran’ın karşısına dikmek, doğallıkla Maliki karşısında da Barzani ile müttefik olmak rollerini üstlenmiş bulunuyor. Ya da fiiliyatta kendisini bu durumda bulacak.  Bütün bunlar, Türk ordusuyla da birlikte hareket etmek demek. Ortadoğu’da bir anda Sünni Türk-Kürt-Arap ittifakı ile Şii eksen çatışmasının patlak vermesi, hiç ihtimal dışı değil!..

BİZİM KÜRTLERE NE VAR?

Peki bütün bunların karşılığında PKK’ya, AKP rejimi ne verecek? Güneydoğu’da bir Kürt özerk bölgesi mi? PKK öteden beri, Kürt nüfusun neredeyse yarısının İstanbul ve diğer Batı illerinde yerleşik olduğu gerçeğinden hareket ederek, Güneydoğu’da “Kürt özerkliği” istemediğini, Türkiye’nin 20 özerk bölgeli bir reforma tabi tutulmasını talep ediyordu. Nitekim 27 Nisan tarihli gazetelerde yer aldı; Kandil’de konuşan Murat Karayılan, hâlâ bunu söylüyor; Irak’ta bağımsız Kürt devletini doğru bulmuyor, Türkiye ile federasyon kurmasını öneriyor, Türkiye’de de bölge parlamentoları, seçimle gelen bölge valilerinin yöneteceği, merkezin birçok yetkisinin yerele devredildiği demokratik özerk bölgeler biçiminde bir idari reform beklediklerini ifade ediyor.
Evdeki hesaplar çarşıya ne kadar uyar? Yarın devam ederiz.

                                                                                          ***
Marksizmin maraton koşucusu sevgili dostum Nail Satlıgan'ı kaybettik. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Adına kısaca “süreç” denilen Kürt hareketi ile “barış”a gidişin, Türkiye’ye ait, bir iç siyaset meselesi gibi ele alındığı ya da oraya sıkıştırıldığı gözleniyor. Oysa gerçekte 3 parçanın, Türkiye’nin, Irak’ın, Suriye’nin Kürtlerini (belki daha sonra İran’ın) kapsama alanına alan bir süreç yaşanıyor. Türkiye iç siyaseti ile ilgili olduğu kadar, bölgesel, giderek küresel bir süreci yaşamaya başladık. Dolayısıyla, neler olup bittiğini anlamak için büyük fotoğrafı hiç gözden kaçırmamak gerekli. Özellikle Ortadoğu’yu, onun içinde yer alan Irak, İran ve Suriye’yi, dahası, ABD ve İsrail’i yakından izlemek gerekiyor.

2008 KRİZİ VE DÜNYA

Olan biteni anlamak için 2008 küresel kriz depremini hatırlamadan olmaz. Kriz, imparator ABD’yi fena vurdu, AB ile birlikte, kan kaybı sürüyor; buna karşılık Çin, Rusya yükselen güçler, İran yükselen bölgesel güç…Hindistan, Brezilya diğer yükselenler ve dünyada yeni bir hegemonya mücadelesi var. Üçüncü dünya savaşı göze alınamazken hegemonya mücadelesi, kâh ticaret,  kâh sıcak bölgesel (iç) savaşlar biçiminde sürdürülüyor. Başta petrol, doğalgaz olmak üzere, stratejik mineraller, su kaynakları ve tarım arazilerinin kontrolünü ele geçirmek isteyen global tekeller ile onların arkalarındaki iktidarları, rakipleriyle kaynak paylaşım kavgasını tırmandırıyorlar. Paylaşım kavgası Ortadoğu, Batı ve Orta Asya Türk Cumuriyetleri petrol ve doğalgaz kaynaklarını, Afrika, Kutup bölgeleri ve Orta ve Güney Amerika dahil tüm dünya coğrafyasını kapsıyor. Krizle inişe geçen ABD, yükselenlerin, özellikle de Çin’in, hammadde kaynaklarına erişimini engellemeye odaklı bir strateji izliyor.

IMF verilerine göre,  2012’deki kısmi soluklanmaya karşın ABD bu yıl tekrar durgunluğa giriyor. Avrupa’da da durum parlak değil. Yükselen dev Çin, 2012’de vites küçültse de önceki iki yıl yüzde 9-10’luk tempo ile büyüdü. Hammadde kaynaklarına erişim için silahlanmasını sürdürüyor; yanına da Rusya’yı alarak...

ORTADOĞU’DA HÂKİMİYET

Karasuları ile kıta sahanlıkları dâhil olmak üzere Ortadoğu, paylaşım kavgasının neredeyse merkezi. Arap Baharı adı altında Mısır, Tunus , Libya’dan sonra, şimdi Suriye ve giderek Irak’ta etnik ve mezhep farklılıkları kışkırtılıyor, sahte bir demokrasi söylemi kullanılıyor, kiralık katillerden, serüvencilerden oluşan örgütlerle, yeri ve zamanı geldiğinde de yüksek tahrip gücüne sahip silahlı kuvvetlerle boy gösteriliyor...

Ortadoğu’da üretim alanları kadar, petrolün ve doğalgazın deniz ve karayolu ile ulaşım yollarını denetlemek de önemli. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, Ortadoğu, dünya petrol rezervlerinin yüzde 26’sına sahip ve bunların yaklaşık 42 yıllık bir üretim ömrü var. Bölge ülkelerinden İran ve Irak ise sahip oldukları rezerv ve mevcut üretim şartlarında, 96 ve 140 yıl gibi oldukça uzun bir üretim ömrüne sahipler. Ortadoğu, doğalgazda ise dünya rezervlerinin yüzde  54’üne sahip ve ortalama üretim ömrü 115 yılı buluyor.

PETROL VE KÜRTLER

Ortadoğu’da İran ile birlikte, en büyük petrol ve doğalgaz rezervine sahip Irak’ın kaynaklarının önemli bir bölümü kuzeyde, yani Kürt bölgesinde. Ancak bu kaynaklar işletilse bile  uluslararası pazarlara ulaştırılması bir sorun. Merkezi Irak Hükümeti (Bağdat) ve Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY, Erbil) arasında kaynakların kullanımı konusunda anlaşmazlık var ve tırmanıyor. Bağdat, Erbil’e 2005 Anayasası’nı hatırlatıyor ve Bağdat’ın inisiyatifi dışında petrol faaliyetinde bulunmamasını istiyor. Irak Kürtleri ise tarihin önlerine çıkardığı fırsatı kullanıp petrole dayanarak bağımsızlaşma peşindeler. Bu konuda Barzani yönetimine en büyük desteği, Kuzey Irak pazarını parselleyen Türkiye sermayesi veriyor.

Kuzey Irak petrollerinin üretilmesi ve taşınması, buradan doğacak hasıla ile K.Irak’ta ve onun üstünden Güneydoğu Anadolu’da, Suriye Kürdistanı’nda kapitalizmi derinleştirmek isteyen Türkiye büyük sermayesi, KBY ile ilişkileri iyice güçlendiriyor. Dahası AKP rejimi, Irak’ta Şii-Sünni, Kürt-Arap gerilimine doğrudan müdahil olarak Sünni Kürt, hatta Sünni Arap nüfusa hamilik vaat ediyor.

Irak Kürdistanı Bağdat’tan bağımsızlaşma planları yaparken Suriye’de Esat’a karşı iç savaş, Suriye Kürtlerine geniş bir alan açtı ve buradaki PKK etkisinde gelişen PYD, yine PKK’nin omuz vermesiyle yeni bir aktör olarak sahne aldı.  Suriye Kürtlerinin yaşadığı topraklar, belki pek enerji rezervi içermiyor ama Irak petrol ve doğalgazının Akdeniz’e ulaştırılmasında kullanılacak topraklar… Esat, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) isimli muhalefete katılmalarını da önlemek amacıyla, Suriye Kürt inisiyatifinin kendisine Suriye’de alan açıp özyönetim kurma girişimlerine göz yumdu. Sonuçta, 2012 yazında PKK, PYD ile birlikte bölgedeki Kürt toplulukları içinde ağırlıklı aktör durumuna geldi. ABD ve Türkiye için,  Şam-Bağdat-Tahran eksenine daha yakın duran PKK’yı, bu eksenden çekip almanın tek yolu vardı; onunla anlaşmak…Çatışmadan müzakereye böyle geçildi. Arkası, yarın.

AKP rejimi tarihe, Türkiye’yi farklı bir düzleme taşımak mümkünken bunu yapamamış, son 10 yılda  oluk oluk akan, 400 milyar doları bulan dış kaynağı doğru yönetememiş beceriksiz bir rejim olarak geçecektir. Ve yine, özellikle iktisat tarihçileri, analistler teslim edeceklerdir ki, bu yönetim, ele geçen fırsatı iyi değerlendiremediği gibi, Türkiye’nin geleceğinden de çok önemli yılları çalmış, Türkiye’nin adeta kemiklerini eritmiş, gelecek yıllarına da önemli ipotekler yüklemiştir.

OLUK OLUK KAYNAK

AKP rejimi, 2001 krizini aşmak için, topluma çok ağır bedeller ödeten, ama bu arada kendisi de 2002 seçimlerinde oy sandığına gömülen 57’nci Hükümet’in mirasını hovardaca harcadı. Derviş-IMF döneminin restore ettiği “mali disiplin”i sağlanmış kamu maliyesi ve çürüklerden ayıklanıp sermaye yapısı güçlendirilmiş bir bankacılık sistemi, AKP rejimine kalan en önemli miraslardı. 2002 sonrası dünya ekonomisinde de likidite bolluğu vardı, milyarlar, gidecek yer arıyordu. İşte hem içeride rektifiye edilmiş bir ekonomi hem de dışarıda adres arayan bol sermaye, AKP Türkiye’si için bulunmaz fırsattı ve o tarihten itibaren dış kaynak oluk oluk aktı. Kâh özelleştirilen KİT’lere, satılan bankalara aktı, kâh borsaya, kâh devlet kâğıtlarına aktı. Ya da özel sektöre oluk oluk kredi olarak aktı…Sonuçta 2003-2012 döneminde yaklaşık 400 milyar dolar dış kaynak girişi gerçekleşti.



Gelen dış kaynağın büyüklüğünü ve Türkiye için kaçan fırsatı anlatmak için AKP rejimini, kendisinden önceki 1980-2002 dönemiyle kıyaslayalım. Bu 22 yıl boyunca gelen dış kaynak ne kadardır biliyor musunuz? Toplam 35 milyar dolar!...Yani AKP rejimine gelenin 10’da 1’i bile değil.

GELDİ DE NE OLDU?
Kendisinden önceki Özallı, Demirelli, Ecevitli 22 yılda gelen dış kaynağın 10 katı daha büyük dış kaynak kullanan son 10 yılın AKP rejimi, bu kaynakla acaba ne yaptı? 2003-2012 döneminin büyüme ortalaması yüzde 4,6’dır.  Yani, AKP rejimi, bu giren dış kaynağı kullanarak ekonomide-2009’da yüzde 5 küçülme dışında- bazı yıllar daha yüksek,  bazı yıllar daha düşük de olsa ortalama yüzde 4,6 büyüme gerçekleştirdi. Yine bir kıyaslama yapalım. 1980-2012 döneminin yaratılmış milli gelirinin (1998 fiyatlarıyla) yüzde 20’si 1980’li yıllara (1980-1990), yüzde 32’si 1990’lı yıllara (1991-2002) ait iken yüzde 48’i AKP rejiminin 2003-2012 dönemine aittir.

Son 32 yılda giren dış kaynağın yüzde 92’sini kullanan AKP rejiminin  aynı dönemin milli gelirinde ancak yüzde 48 pay sahibi olması, dış kaynağın büyümeye odaklandırılamadığını da gösteriyor. Nitekim Asaf Savaş Akat, 25 Nisan tarihli Vatan’daki yazısında buna dikkat çekiyor ve sermaye girişinin “iktisat politikaları”nda da kullanıldığını belirtiyor. Tartışmayı sonraki yazısına bırakan Asaf Hoca’nın ne diyeceğini kestirmek zor değil; AKP’nin ekonomi yönetimi, 2012’de olduğu gibi, ekonomik tempo düşükse ve  cari açığı ziyadesiyle karşılıyor boyutta ise  bile, gelen dış kaynağı geri çevirmiyor, rezerve yığıyor ve bu sayede döviz kurunu aşırı değerli halde tutuyor, bütün ekonomi politikalarını da bu düşük kur üstünden kurguluyor. Böyle olunca sermaye girişinin aksamaması, hem büyüme için hem de diğer dengeler için, özellikle borç çarkının sorunsuz döndürülmesi için hayati önem taşır hale geliyor. Hatta dış kaynağı dert etmede, büyüme saikının bundan sonra daha da arkaya düşmesi mümkün.

SAKAT KİMYA


AKP rejiminde gerçekleşen tarihi dış kaynak ile beklenen büyüme gerçekleşmediği gibi, büyümenin kimyası da sorunlu. Yine 1980-2012 döneminde görüyoruz ki, dış kaynak, ağırlıkla iç pazara dönük büyüme için kullanılmış, bunun sonucunda da ihracat ile ithalat makası alabildiğine açılmış. 1980’den bugüne AKP rejiminin ihracatta payı yüzde 50, ithalatta yüzde 50, 32 yıl boyunca gerçekleşen toplam cari açıktaki payı da yüzde 92!...Demek ki, AKP rejimi, gerçekleşen tarihi sermaye girişini “döviz kazandıran” bir ekonomi inşasında yönetmede büyük başarısızlık göstermiş, sonuçta ekonomiyi alabildiğine döviz tüketen ve dış kaynağa daha çok bağımlı bir zafiyete  sürüklemiş durumda.

Tarihi sermaye girişinin AKP rejiminde hovardaca kullanımının diğer sonuçlarını ve geleceği nasıl ipotek altına aldığını, izleyen yazıya bırakıyorum.

Yıllar sonra, ciddi ciddi bir grev konuşuluyor. THY çalışanları çetin bir engelli koşunun ardından grev kararını astılar. Ama henüz grev çadırları kurulmadı. “İleri demokrasi”de grev yok!…AKP rejiminde, yılda 2-3 bini bulmuyor bile greve çıkan… 16 milyon ücretli olan bir ülkede, yılda ancak 2-3 bin kişi grev hakkını kullanabilmiş…Hatta sıkı durun, Çalışma Bakanlığı verilerine göre, 2011 ve 2012’de greve çıkan işçi sayısı 550’ye düşmüş…
12 Eylül darbesini planlayan ve uygulatan büyük sermayenin istediği tam da buydu zaten. 1980 öncesinin DİSK’i, ağırlıkla özel sektör işyerlerinde örgütlüydü ve büyük holding şirketlerinin kâbusuydu. En dişli işveren sendikası metal işkolundaki MESS idi ve  başında da Turgut Özal vardı. 1970’lerin sonuna doğru tıkanan iç pazarı ihracata yöneltmek, bunun için de emek maliyetlerini düşürüp, emeği uysallaştırmak gerekiyordu. Bu nedenle DİSK’in defterini dürmek ana hedefti. Demirel iktidarı, 24 Ocak 1980 Kararları’nı, Başbakanlık Müsteşarlığı’na getirdiği Turgut Özal ile hayata geçirmeye başlamıştı. IMF’den takdir ve destek alınmıştı ama sendikal mücadele ayağa dolanıyordu ve 85 bin işçi, grevdeydi.

GREVSİZ DÜZEN


Demirel’in emek engelini aşamayacağına inananlar, onu iktidardan indirirken ilk işleri  grevleri yasaklamak oldu. DİSK kapatıldı, yöneticileri, kadroları tutuklandı. Türk-İş’in faaliyetleri durduruldu ve ortalık birden dikensiz gül bahçesine döndü. O anti-sendikal düzen, 12 Eylül şeklen bitse de, değişmedi ve 1982  Anayasası’nda kurumlaştırıldı. 1990’daki saman alevi gibi parlayan işçi hareketleri dışında, sınıf, kendini toparlayamadı. Sınıf toparlayamayınca sol siyaset de ayağa kalkamadı.
12 Eylül’den AKP rejimine kalan ve üstünde tepindiği de bu anti-sendikal mirastır. Nüfus 75 milyona ulaştı. Kapitalistleşme son 30 yılda doludizgin ilerledi. Nüfusun dörtte üçü kentlerde yaşıyor, dörtte üçü tarım dışında çalışıyor. Ücretli sınıf, niceliksel olarak ikiye katlandı. İşi olanların üçte ikisi ücretli sınıftan ve bugün sayıları 16 milyon. Ama ya nitelik, örgütlülük?  Son açıklanan istatistikler, kayıtlı işçi sayısını yaklaşık 11 milyon, buna karşılık sendikalı sayısını 1 milyon gösteriyor. İşçilerin yüzde 10’u bile sendikalı değil. Bu 1 milyon görünen sendikalıların da, son 2 yılda ancak 350 bini, toplu sözleşme hakkını kullanabilmiş.

THY DİRENİYOR


Sendika, toplu sözleşme, grev hakkının fiilen budandığı ve insafsızca bastırıldığı bu neoliberal sömürü döneminde, THY çalışanlarının hak mücadelesi önemli. THY işvereninin hak gaspları saymakla bitmiyor; Kural dışı mesai ve görevlendirmelerle baskı ve riske sokulan uçuş emniyeti…Eksik personelle yürütülen uçuş operasyonu, arttırılan iş yükü, angarya…Düşük ücretli ve daha kötü koşullarda çalışan part-time personelle iş yürütme…Cezaya ve işten çıkarma tehditlerine dayanan keyfi bir yönetim tarzı …Enflasyonun altında ücret artışları… Bu haksızlıklara direniyor Hava-İş’te örgütlü çalışanlar.
THY işvereni pervasız da; Yönetim, 1 yıl önce, tam 1 yıl geciktirilen toplu görüşmeden grev kararı çıkacağı sırada AKP milletvekillerini devreye soktu ve grev yasağı talep etti.  Bu istek anında karşılık buldu. Direnen 305 çalışan ise  hukuksuzca işten çıkarıldı. Ama direniş inatla sürdü, sonunda hukuksuz  grev yasağı kaldırıldı, grev hakkı yeniden kazanıldı.  Hava-İş, 305 işçinin işe alınmasını istiyor öncelikle .  Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, boynunu uzatıyor aradan,  “THY yalnız değildir “ tehdidini savuruyor. İktidar kavgaya davet ediyorsa, çalışanlara “davetleri kabulümüzdür” demekten başka yol kalıyor mu? İstikbal hem göklerde, hem grevde…

Doğu ve Güneydoğulu nüfusun göç eğilimlerini konu alacağım. Başlığa aldanıp bu nüfusun tamamının Kürt etnisi olduğunu kastetmediğim, bilinsin isterim. Bölünme korkusu (!) ile bu ülkede “anadiliniz ne?” sorusunun sorulduğu nüfus sayımları yapılmıyor. Aslında yapılsa iyi olur. Daha doğru önermeler, tezler üretmeyi mümkün kılar. Bu tür veriler olmayınca, eldekiyle yetinip illerin nüfuslarından yararlanarak el yordamıyla bir şeyler söylemeye çalışıyoruz.

2007’den bu yana Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi ile nüfus ve nüfus hareketleri her yıl güncellenebiliyor. Bu sayımlarda, nüfusa kayıtlı olduğunuz yer ve ikamet ettiğiniz yer ayrıştırılıyor. Diyelim nüfusunuz Konya’ya kayıtlı ama İstanbul’da ikamet ediyorsunuz. Bu sayım verilerinden Konya’ya kayıtlı kaç kişi olduğunu ve onların kaçının Konya’da, kaçının başka illerde ikamet ettiğini anlayabiliyorsunuz. Bu, nüfusun göçü hakkında da bilgi veriyor.

KÜRTLERİN GÖÇÜ

Merak ettim, 2007’den 2012’ye Kürtlerin ağırlığını oluşturduğu 21 Doğu ve Güneydoğu nüfusunun ülkeye dağılımında bir değişiklik oldu mu, nereye doğru oldu, diye…
 
Güneydoğu ve Kuzeydoğu’daki 21 il doğumluların nüfusu 2007-2012 döneminde yaklaşık 18 milyondan 20 milyona çıkmış. Son 6 yılda bu bölgeden yurttaşlarımızın sayısı yüzde 11, ya da 2 milyona yakın artmış. Diğer bölgelerde aynı dönemdeki artış yüzde 5,5. Doğurganlık, Doğu-G.Doğu’da daha yüksek, bu biliniyor.

İkinci sonuç şu; 2007 bitiminde bu 21 ilimiz doğumlu nüfusun yüzde 44’ü, doğduğu ilin dışında ikamet ediyordu. 2012’nin sonuna gelindiğinde bu oranın yüzde 47’ye çıktığını görüyoruz. Yani, göç eğilimleri artmış; özellikle de Marmara, Ege, Akdeniz illerine göç devam etmiş.

Süren göçlerin ardından 2012 sonu itibariyle Doğu-G.Doğu doğumlu yurttaşlarımızın fotoğrafına baktığımızda bazı illerden göç oranının olağanüstü boyutta, bazılarında ise daha düşük tempolu olduğunu görüyoruz.

KİMLER DAHA GÖÇMEN?

Göçün ana nedeni belli. Geçim derdi, iş, aş… Başka etkenler yok mu? Var elbette. Mahrumiyet bölgesinden uzaklaşmak, kan davasından kaçmak, can-mal güvensizliğinden, doğal afetlerden yılmak, daha iyi olanaklarla yaşamak, sermayedar için işini büyütmek vb…Kuzeydoğu illeri daha göçmen ve bu özellikleri kaybolmuyor. Ardahan doğumluların yüzde 81’i , Tuncelilerin yüzde 76’sı, Erzincanlıların yüzde 73’ü, Karslıların da yüzde 66’sı doğdukları topraklardan uzakta yaşıyorlar.

Güneydoğu illerine inince, Arap kökenli yurttaşların da yoğun olduğu Siirt doğumluların yüzde 61’e yakınının Siirt dışında yaşadıklarına tanık oluyoruz. Benzer profildeki Mardinlilerin de yüzde 51’i aşmış göç edenleri…Seçimlerde BDP’ye yüksek oyların çıktığı illerdeki nüfusun göstergeleri, 2007 öncesinde nüfusun içine kapandığı izlenimi veriyordu(*). Son 5 yılda bunun da değişme eğilimi gösterdiği gözleniyor. Bu illerden göç etmişlerin oranı yüzde 30’larda ama durmuyor, artıyor. Örneğin Diyarbakır doğumlu 2 milyona yakın nüfusun üçte bire yakını Diyarbakır dışında ikamet ediyor. Durum Şanlıurfa için de aynı.  Van, depremin de etkisiyle çok göç verdi ve Van doğumluların da yüzde 30’u il dışında. Bu oran 2007’de yüzde 25 idi.

Bölge nüfusundan yüzde 47’sinin bölge dışında ikamet etmesi gösteriyor ki, ilden ile farklı tempolarda yaşansa da göç yavaşlamıyor ve önümüzdeki yıllarda da tersi kolay olmayacak. Çünkü, Doğu’da ve Güneydoğu’da bu eğilimi yavaşlatacak önemli bir ekonomik ve sosyal cazibe dinamiği yaratılamıyor. Barış süreci üstüne kafa yoranlar, eğer yeni bir Türkiye kuracakları iddiasına sahip iseler, her şeyden önce, Kürt nüfusun nerelerde ikamet ettiğini ve etme eğiliminde olduğunu iyi saptamalıdırlar. Göçlerin sürmesi, aynı coğrafyada, aynı topraklarda birlikte yaşama arzusunun, hem de tüm linç vb. tehditlerini göze alarak ülkeyi birlikte yaşama arzusunun beyanı aynı zamanda. En önemli mesaj bu. 

Yarın da İstanbul ve öteki büyük illere Kürt göçünü  konu alacağım.

Savaşan timsahın milyarlık gözyaşları - Mustafa Sönmez
Yeni borsanın açılışında demiş ki RTE, “Biliyorsunuz, yapılan bir hesaplamaya göre, terörün Türkiye'ye son 29 yıldaki maliyeti yaklaşık 300 milyar dolardır. 350 diyen de var ama ben biraz insaflı konuşayım… Terör, canlar gibi ekonomiye de ağır faturalar yükledi.”
Sanırsınız ki mübarek, yeni iktidara gelmiş, sütten çıkmış AK kaşık… Sormazlar mı, bu 29 yılın 10 yılı sizin döneminiz değil mi? 300 küsur milyar dolar dediğiniz kaybın ne kadarı sizin sorumluluğunuz? Siz neden izin verdiniz bütün bu can ve mal kayıplarına?
Dökülenler aslında timsah gözyaşları… 

SAVAŞIN EKONOMİSİ
Savaş da sınıfsaldır. Her sınıfı farklı etkiler. Kamu bütçesinde toplanmış vergiler, öldürmek için akıl dışı kullanılınca, sosyal alanda bir mahrumiyet doğar. Ordu için üretilen silah, sanayi çarklarını çevirir, milli geliri artırır artırmasına ama ya topluma faydası? Doktorum, ilacım yok ama güçlü ordum var!.. Güçlü ordun olur ama vergilerin savaş sanayisine gider. O anlamda “savunma” maskeli silahlanma, toplumun önemli bir kısmı için kayıptır. Silah harcaması silah sanayicileri için, savaşan devlete borç para veren bankalar için kazançtır, vergisi silaha harcanan halk için kayıptır.



Kaynak:TÜİK,Merkez Bankası veri tabanı

Türkiye’nin askeri harcamalarının boyutları şaibelidir (Bunu ayrı bir yazı konusu yapacağım). Ama, NATO kaynakları Türkiye için, milli gelirin yüzde 4’ü kabul ediyorlar. Kürt savaşını başlangıç alırsak 1984’ten 2012’ye Türkiye milli geliri, yıllık 330 milyar dolar olarak gerçekleşti. Askeri harcamaların bu dönemdeki yıllık ortalaması da bunun yüzde 4’ü tutarında, yani yılda 13 milyar dolar. Ama bu savaş yıllarını AKP rejimi öncesi ve sonrası diye ayırmak gerek. Çünkü AKP rejiminde, özellikle dış borç kullanılarak hızlanan milli gelirle beraber askeri harcamalar da arttı. AKP öncesi yılda 7.5 milyar doları bulan askeri harcamalar AKP rejiminde yüzde 220 artışla yıllık 24 milyar doları buldu. Dolayısıyla RTE, savaşan iktidarların şahıdır. Kendi iktidarı öncesinde yıllık 2 milyar doları bulmayan dış kaynak girişini (borçlanmayı) kendi iktidarında yıllık yaklaşık 40 milyar dolara çıkarınca, ekonomi büyüdü, vergi arttı, asker bütçesi de… Daha fazla ithalat, dolayısıyla daha fazla ölüm silahları, uçakları, radarlar alma imkanı doğdu.  Türkiye’nin dış borç kamburu, savaş için ithalat nedeniyle de büyüdü. Kürt savaşına, askeri harcamaların toplamında üçte bir pay verelim. Kürt savaşı olmasaydı, 30 yılda en az 130 milyar dolar kaynak, sivil amaçlarla kullanılabilirdi. Ya da bu oranda Türkiye’nin dış borç kamburu düşük olurdu. Ama bu savaş kamburunun da yüzde 62’sinin şerefi (!) RTE dönemine ait.

SAVAŞ YERİNE BÜYÜME OLSAYDI…

Savaşın ekonomiye negatif etkisi, büyümeyi geri çekmesi. Yani, RTE’nin ifade ettiği “Yapılamayan yatırımlar, kapanan kepenkler, ekilmeyen tarlalar” meselesi… Burada da AKP iktidarının vebali büyük.
1984 sonrası savaşta köy boşaltmaları ile tarım ve hayvancılığın yıkımı sonucu bölgenin milli gelir üretimi daha da geriledi. Bu, AKP rejiminde düzelmedi. Kırdan kente göçlerin hızlanması ile tarım iyice kurudu. Bölgeden batıya sermaye ve emek göçü hızlandı. GAP yatırımları, enerji öncelikli yapılırken sulama ertelendi. Dışarıdan kaynak bulmak isteyen Kürt illeri belediyelerine Hazine garantör olmadı. Genelde hem bölge insanı için hem de bölge dışından gelebilecek özel ve kamu girişimlerine “yatırım ortamı” sağlanamadığı için de bölge, AKP rejiminde hasıla büyütemedi. Dahası özelleştirme azgını AKP rejimi, bölgenin tutunacak tek dalı, kamu kuruluşlarını satıp savarak bölgeyi iyice kuruttu.
Oysa savaşın önü çok önceden alınsaydı ve gerçekleşmiş yıllık büyüme oranlarına her yıl yarım puan bu sayede eklenebilseydi, bu 29 yılın tamamında Türkiye’nin milli gelir pastası yaklaşık 500 milyar dolar daha büyümüş olurdu. Eğer savaş yaşanmasaydı, mevcut format içinde bile 10 bin 500 dolar olarak ölçülen kişi başına gelir 500 dolar fazla olur ve 11 bin doları geçerdi. Bu 500 milyar dolarlık artı milli gelirin dörtte birinin vergiye dönüşüp bölgeye kamu yatırımı olarak dönmesi bile bölgenin kaderini radikal biçimde değiştirirdi. Ama olmadı. Bu da uzaylıların değil, savaşçı AKP rejiminin marifeti.
Artık barış süreci ile askeri harcamaların azalacağı ise tamamen bir safsata. ABD taşeronu olarak Suriye, Irak ve İran ile didişen bir rejimin askeri harcamasını azaltmasını değil, artırmasını bekleyin. Haki şiddetin yanına mavi şiddeti takviye eden AKP rejiminin polis harcamalarını nereye vardırdığını ise ayrıca analiz etmek gerekir.

Şu fakir yazarınız, 1970’lerin başlarında solculuğa, yazıp çizme merakına kapılmadan önce, acar bir futbolcuydu. Hem fiziğini hem topçuluğunu Arjantinli Mario Kempes’e benzetirlerdi (!). Hâlâ, kulağında hocasının kulübeden yükselen şu çığlığı yankılanır; “ Hep mi defans, sol kanat!..Çıksana kardeşim!...”

Futbol ile sınıf mücadelesi arasında hep paralellik kurarım. İyi takım, iyi örgüt değilsen, hep defansa çekilirsen, baskıyı yersin. Bizim Türkiye sol siyasal kanadının karakteri de defansif. İnsana hep, “Çıksana kardeşim” dedirtiyor. Hep savunma halinde, başkalarının oyunlarına karşı kendini koruma, tuzağa düşmeme, gol yememe üzerine kurulu bir siyaset anlayışı…Gol yedikten sonra bile beraberlik için atak yapmak yerine, fark yememek için yine defansa çekilme zaafı var bizim takımın…Hiç mi kendi oyunun yok ? Hiç mi sen oyunu karşı sahaya yıkıp karşı defansı bunaltmayacaksın? Ne zaman oyun kuran, inisiyatifi ele alan sen olacaksın? Ne zaman gol atacak,  maç alacaksın, ne zaman ?

“SÜREÇ”İN DEFANSÇILARI

Alalım şu meşhur “Barış süreci” meselesini… Bir yanda, AKP’nin dolmuşuna binmeyi alışkanlık haline getiren, kudurmuştan beter alışmış sol liberal takım var. ‘Yetmez ama evet’ten sonra, şimdi de ‘her şeye rağmen evet’e hazırlar. Süreci sorgulayanların da şu soruyla zıplatıyorlar sinirlerini;  “Ne yani, barışa karşı mısın?”… Lâhavle çekmekten bir hal oluyor insan…

Bu alışmıştan beter kudurmuşların öbür ucunda da katı defansçı kanat var. ‘Bu, bir AKP-PKK (hatta ABD) prodüksiyonudur, tuzaktır, uzak durulmalıdır’, diyenler… Sürekli bir komplo kokusu alırlar, hep bir “Büyük Kürdistan komplosu” ile Kürt fobisi besler ve yayarlar. Sorsanız, onlar da Kürt sorunu diye bir sorun olduğunu kabul etmektedirler ama her nedense PKK’yi Kürt siyasetinin temsilcisi olarak zinhar kabul etmezler. Peki kiminle çözülmelidir, konuşulmalıdır sorun, diye sorarsanız, “Bu memlekete komünizm gerekirse onu da biz getiririz” diyen Ankara Valisi Tandoğan’a bile  rahmet okuturlar…Bu memlekette Kürt sorunu çözülecekse, onu Kürtlerin siyasi temsilcileri ile değil, neredeyse kendi kendilerine çözmeye hazırdırlar. Nasıl? Görmezden, inkârdan gelerek herhalde…Bunca yıl yaptıkları gibi…

CHP’DEKİ DEFANS...

Bu kısır, defansif  zihniyet, tehlikeli biçimde, sadece solun bir kesiminde yerleşik ve boy atmakta değil; merkezde, CHP’nin bir kanadına da hakim. Kürt sorunu ile ilgili bir çözüm planı, bir “oyun kurgusu” olmadığı gibi, Kürt siyaseti ile görüşmeyi bile zül addedenler, CHP’yi de felçli hale getirmiş durumdalar. CHP için, ‘çözüm ile ilgili hiçbir şey üretemeyen parti’ algısının müsebbibi bu defansif  kanattır ve partinin büyüyüp gelişmesi önünde adeta bir tıkaçtır bunlar. Dahası, bu defansif  kafa, özellikle Batı illerinde bir Kürt düşmanlığının, toplumsal kutuplaşmanın değirmenine, istemeyerek de olsa, su taşımak gibi ağır bir sorumluluğun altına girdiğinin de farkında değil.

HANGİ KÜRT SİYASETİ?...


Sormadan edemiyor insan; Kürt siyaseti, AKP’nin müzakere çağrısını karşılıksız mı bırakmalıydı? Belli hedefleri olan hangi hareket bunlara ulaşmak için masaya oturmaz? Ama masaya oturmak, ille de AKP rejimine teslim mi olmaktır? “Ver Kürdistan’ı, al başkanlığı” anlaşması yapılmışmış !…Kim, nasıl inanıyor böyle şeylere, akıl alır gibi değil.

Gelgelelim… Kürt siyasetinde de bu fobiyi, kuşkuyu, soğukluğu besleyen davranışlar, beyanlar  yok mu? Ne yazık ki, var. Bir kısmını taktiğe verelim ama bir kısmı da Kürt hareketine bulaşık liberallerin, dincilerin, Kürt milliyetçilerinin marifeti. Birçok kez ifade ettim; Kürt siyaseti de, birçok siyasi parti ve hareket gibi “pür” bir hareket değil; bir koalisyon. İçinde dominant olmasa da Barzanicisi, gizli AKP’lisi, Türk burjuvazisinin müttefiki toprak ağası, işbirlikçi tüccarı da var. Onların da kendilerine göre hesapları var. Ama Kürt siyasetine hâkim olan, sol-sosyalist damardır. Türkiye solunun dayanışacağı da bu ilerici kanattır. Üretici, çözümcü bir CHP’nin de, sol-sosyalist parti ve hareketlerin de yan yana durmaları gereken bu Kürt hevallerdir. Onların demokratik taleplerini, Türkiye’nin genel demokratik programının bir parçası olarak anlamamız, iş, aş, özgürlük mücadelesinin, ortak mücadelemiz olduğunu kabul ederek omuz omuza olmamız gerekmez mi?  Kürt hevallerimize karşı kuşku ve mesafe, onları AKP karşısında güçsüzleştirirken Kürt siyasetine bulaşık sağ eğilimlere alan açmaz mı?

Geniş anlamda, demokrat, sol kanadın, Kürt fobisinden kurtulması şart. İlerici, demokrat Kürtlerle, onların asgari programını da sahiplenen ofansif, oyun kurucu ve oyununu karşı sahaya yıkan bir  eylemlilik, güçler ittifakı, hele ki bugün, çok daha acil ve önemlidir.

Dünyanın gelmiş geçmiş en flaş futbol takımı Barselona üstünden Katalunya, Katalunya üstünden İspanya, derken Kürt sorununu konuşmaya başladık. 7 Ekim 2012’de,  köşesinde Deniz Kavukçuoğlu’nun “Barselona İzlenimleri” ne, Ali Sirmen, 11 Ekim tarihli köşesinde yorum getirdi, konuyu Kürt meselesine bağlayarak… Deniz abinin yazısı, daha çok izlenim ve enformasyon ağırlıklı. Türkiye’de Kürt sorununa çözüm ararken belki de en çok ders çıkaracağımız örnektir İspanya. Büyük oğlum Nehir (31), bilgisayar mühendisliği ile ilgili doktorasını Barselona’da tamamladı ve orada yaşıyor. Bu vesile ile orada olan bitenleri biraz daha yakından görme, izleme ve dinleme şansım oluyor.

İspanya’nın 3 bölgesinde etnik sorun baskın; Bask ülkesi, Katalunya  ve Galiçya. Bu sonuncusu, hemen Portekiz’in kuzeyinde, diğerlerinin daha gölgesinde kalmış. Bizden farklı olarak Bask ülkesi ile Katalunya, İspanya’nın en zengin bölgeleri. Basklıların kişi başına geliri 32 bin Avro ile İspanya ortalamasının yüzde 33 üstünde. Katalunya’nın da  kişi başına geliri 28 bin Avro ve ortalamanın yüzde 20 üstünde. Ekonomik gelişmişlik, hem Bask ülkesinde hem de Katalunya’da nüfusu bir arada tutmuş, İspanya’nın diğer yerlerine göç vermek yerine, göç almışlar. Öyle ki, bugün Katalunya’da resmi dil olarak hem Katalanca hem İspanyolca kullanılırken, yapılan son demografik sayımda 15 yaş üstü nüfusun yaklaşık yüzde 40’ı resmi dil olarak Katalancayı, yüzde 55’i ise İspanyolcayı kullandığını açıklamış (Institut d'Estadística de Catalunya). Bu nüfus homojenliği ve ekonomik gelişmişlik hem Bask hem Katalunya bölgelerinde, özerklikten de öte, bağımsız devlet olma projelerini hep canlı tuttu, ancak Madrid, kâh tavizlerle kâh baskı ile buna izin vermedi bugüne kadar. Özerkleşme taleplerine çözüm 1978 tarihli Anayasa’da bulundu ve sadece özerklik talebindeki bu iki bölgeye değil, tüm İspanya’ya demokratik özerklik tanıyan bir düzenlemeye gidildi, adına da “Café para todos” (Herkese kahve) denildi.  Böylece 17 özerk bölge ve 5 özerk ilden oluşan bir yönetim biçimiyle yönetilegeldi İspanya bugüne kadar. Merkezin yetki ve sorumlulukları belirlendikten sonra, yerele bırakılan yetki ve sorumluluklar da birer “statü” ile tanımlandı.

***

2008 krizi ile birlikte şimdi işler değişiyor. Ülkenin kendi içinde bizdeki kadar olmasa da bölgesel dengesizlik ciddi sorun. Ülkenin kuzeyindeki bölgeler Bask ülkesi, bitişiğindeki Navara, Madrid ve Katalunya, bizim İstanbul ve çevresine benzerken güneydeki Murcia, Castilla-La Mancha ve Endülüs’ün kişi başına gelirleri ülke ortalamasının dörtte üçü kadar. Dolayısıyla, merkeze aktarılan vergilerin çoğu Kuzey’den geliyor ama sosyal devlet olma gereği, Güney’e kaynak aktarılıyor. Böylesi kriz dönemlerinde, herkes sıkıntıdan nasibini almaya başlayınca ,”Nereye gidiyor bizim vergiler?” sorusu yüksek sesle sorulmaya başlar, derken bağımsızlaşma sesleri yükselir. İspanya’da da tuzu görece kuru olanlar, gemiyi terk etme arayışında. Ama bu sanıldığı kadar kolay değil.

***

Ali Sirmen ise yazısında şöyle diyor, “Bilinen odur ki etnik talepler bir kez yeşerdi mi, ekonomik durumun düzeltilmesi, demokratik hakların verilmesi, ilk başta nihai bir talepmiş gibi görünen anadilde eğitim, demokratik özerklik gibi ayrıcalıklar (dilerseniz haklar deyin) bağımsızlık isteklerini durdurmuyor illa ki. Bütün bunların tanınması da bağımsızlık taleplerini engelleyemeyebiliyor(….) bu gerçeğin hatırlatılması, tabii ki Kürtlerin varlıklarının inkârı ve asimilasyon politikasının sürmesini tavsiye anlamı da taşımıyor. Yine gereken yapılmalı, ama bu arada gerçeğin ne olduğu da iyi bilinmeli!...”

Burada, Kürt siyasetinin, belli talepleri karşılandıktan sonra, günün birinde bağımsızlığı gündemlerine alıp ülkeyi bölmeyeceklerine “kefil” olacak halimiz yok elbette. Ama şunu hatırlatmamıza izin verilsin; Türkiye Kürtleri, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü koruyarak birlikte yaşamaya mahkûmdurlar. Onları bu topraklara mecbur  kılan Türkiye’deki demografik, sosyal, kültürel ve ekonomik realitedir. Türkiye’deki Kürtler, Katalanlar ya da Basklılar gibi bir coğrafyada homojen bir nüfus olarak yaşamıyorlar. Hele ki refah içinde hiç yaşamıyorlar. Nüfusları da sermayeleri de Batı illerine göç etmiş durumda. Sadece 13 milyonluk İstanbul’da, Doğulu nüfus 3.5 milyon. Yani İstanbul’un dörtte biri. Oran, Adana ve Mersin için de aynı. İzmir, Kocaeli ve Yalova’da yüzde 20 (Kaynak: TÜİK, Adrese Dayalı Nüfus Sayımı). Kürtler de bunun farkındalar ve tüm istekleri bu “mahkûmiyeti” eşit yurttaşlar olarak yaşamak.

Kırılamayan yanlış bir algı da şu; Demokratik özerklik sadece Kürt siyasetinin, Türkiye’nin belli bir bölgesi için istediği bir yönetim biçimi değil, Türkiye’nin tümünü kucaklayacak yepyeni bir yerinden yönetim reformudur. Bu, sadece Kürt siyasetinin değil, tüm demokrasiden, katılımdan, özgürlüklerden yana olan siyasetlerin ortak talebi olmalıdır. Keşke CHP de bu yönetim biçimi üstüne biraz kafa yorup, Türkiye genelini ilgilendiren tüm sorunların çözümünde bu öneriden nasıl yararlanabileceği üzerine çalışsa! İspanya’da 1978 Anayasası ile özerk bölge sistemine geçişin formülasyonuna ve icraatına  en büyük katkıyı sosyal demokrat partiler yaptı. CHP niye yapmasın? Bütün ihtiyacımız olan şey, önyargılardan arınmak, Türkiye gerçeğine ve çözüm önerilerine biraz daha cesaretle, bölünme-parçalanma kaygılarına kapılmadan yaklaşabilmek…Zor mu? 

(*) Bazı yazılar vardır ki, yeniden vakitleri gelir. 13 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet’te yer alan bu yazımın bugün yeniden okunmasını istedim.

Hayatı, şiiri, aşkı ve ölümü paylaşmış iki gencin, Muzaffer Tayyip Uslu’yla Rüştü Onur’un kelebek ömrü kadar kısacık hayatlarını anlatan “Kelebeğin Rüyası”, usta işi bir Yılmaz Erdoğan filmi... Bizim Sungu Çapan, geçen cuma, sayfasında “insan, insan kokan” bu filmi tanıtırken şöyle yazdı; “Kelebeğin Rüyası, 2. Dünya Savaşı’nın ürkünç gölgesinin düştüğü, 1941’in yoksul ve yoksun Türkiyesi’nin kömür merkezi olan, işçi kenti Zonguldak’ta başlıyor, zincirlenmiş mahkûmların Nazi toplama kampından farksız bir şekilde madene götürüldüğü, dehşetengiz bir sahneyle...”
CHP’nin, tek parti rejiminin kente hükmettiğini resmeden filmin arka planında “Mükellefiyet Zonguldak’ı” ve maden işçileri var. Ama prangalı işçileri, jandarma kontrolünde madene indirilen “mükellefleri” izleyiciye ne kadar anlatabildi film, kuşkularım var. Filmin bitiminde gençlere kulak misafiri oldum; “Kemalizm böyleymiş işte, zorla çalıştırmışlar insanları, Naziler gibi” diyordu birisi…
Milli Koruma Kanunu (MKK)
‘Çalışma Mükellefiyeti’ de, ‘Varlık Vergisi’ gibi tarihimizin büyük tartışma yaratan konularından biri. Ama bu tartışmaları yaparken, içinde yer aldıkları büyük çerçeveyi, dönemin sosyal, ekonomik şartlarını anımsamadan olmaz. Mükellefiyet, ilk önce Osmanlı döneminde 1865’te başlatılmış ve 1880’e kadar uygulanmıştı. Bahriye Nezareti’ne bağlanan Zonguldak madenlerinin başına getirilen Dilaver Paşa, hazırlattığı nizamnamede 12 gün aralıklarla nöbetleşe çalışacak yöre insanlarının çalışma şartlarını düzenletmişti. Sanırım, o da uygulamayı emperyalist İngiltere’den öğrenmişti.
1940’lardaki, mükellefiyet de ikinci uygulama olacaktı. “Milli Şef” İnönü, ülkeyi savaşa sokmamak için çabalarken erkek nüfusun önemli bir kısmı silah altına, hem de 4 yıllığına, alınıyor, ama bir yandan da ekonomik çarkın dönmesi gerekiyordu. Demiryolu yatırımlarının, askeri fabrikaların, şileplerin, vapurların, elektrik santrallarının, fabrikaların kömür ihtiyacının aksamaması gerekiyordu. Kömürün merkezi Zonguldak, sonra Soma’ydı. Nüfusun dörtte üçünden fazlası köylerde yaşıyordu. Madenlerde, yol, liman inşaatlarında çalışacak işgücünü tedarik sorunu vardı. Önce sıkıyönetim ilan edildi 1940’ta ve 1947’ye kadar sürdürüldü. Ekonomik ve sosyal yaşamla ilgili sıkıyönetim içinse 26 Ocak 1940’ta Milli Koruma Kanunu çıkarıldı. Bu yasa, hükümete fiyatları saptama, ürünlere el koyma, devletleştirmelere gitme gibi geniş yetkiler tanıyor ve “çalışma mükellefiyeti”ne de yer veriyordu. Mahkûmlar da çalışmaya mecbur bırakılıyordu. Bazı yörelerde kadın ve çocuk emeği de bu kapsamda kullanıldı.
Zonguldak’ın ‘Mükellefleri’
Orhan Veli’nin, “Siyah akar Zonguldak’ın deresi/Yüz karası değil, kömür karası/Böyle kazanılır ekmek parası” diye tarif ettiği Zonguldak’ta 1850’den bu yana kömür üstüne kuruludur hayatlar, hikâyeler, şiirler... İngiliz, Fransız, İtalyan sermayesini takiben İş Bankası’nın işlettiği madenler, 1940’ta, yani MKK ile birlikte devletleştirildi. Üretim yetersizliği bir gerekçeydi. Ama daha önemlisi stratejik sektör görülüyordu madenler, limanlar, demiryolları... Ve devlet işletmesi altına alınarak riskler azaltılmalıydı. Hepsi devletleştirildi.
Armutçuk, Kozlu, Üzülmez, Karadon ve Amasra’dan oluşan 5 ana üretim alanı, Ereğli Kömür İşletmeleri’nce işletildi. 1948’de A. Ali Özeken Ereğli havzasında 25-30 bin çalışan işçiden sadece 5 bininin rızasıyla işçilik yaptığını, geri kalanların “Mükellefiyetle” çalıştırılan işçiler olduğunu yazıyordu. Çoğu Karadenizli olan ve nöbetleşe madene çağrılan ‘Mükellef’ işçi havuzu 60 bini buluyordu. Çalışma süreleri toplamı askerlikten sayılıyordu. O dönemde havzada çalışan Turgut Edingü, “Kömür Havzasında İlk Grev” (1976) adlı kitabında, köylülerin gruplar halinde nasıl jandarma eziyetiyle alındığını ve 1.5 ay süreyle nöbetleşe, zor şartlarda çalıştırıldıklarını yazar. Havzanın silahlı, özel üniformalı bir “Kömür Alayı”, işletme bünyesindeki “Ekonoma”lardan alışveriş yapmak için kullanılan özel bir parası bile vardı. İşçiler düşük ücretliydiler; çok zor şartlar altında çalışıyor, barınıyorlardı. Yılda ortalama 100 işçi madende hayatını kaybediyordu. İş kazalarında yaralananların, iflah olmaz hastalıklarla kırılanların kaydına bile rastlanmıyor.
Sıkıyönetim altında, her tür örgütlenme ve sosyal haktan yoksun çalışma koşullarını, dönemin özel sektörü de tepe tepe kullandı. MKK’ye rağmen karaborsa, stokçuluk, tefecilik savaş ikliminde başını almış gitmişti. 1942’de Varlık Vergisi ve kuruyla yaşın birlikte yakıldığı o trajik icraat da bunun ardından geldi zaten...
Şartların zarureti
Olan biteni açıklamada “zaruret” ana gerekçedir, ama sonuçlar içini acıtır insanın. Tıpkı Nâzım’ın dediği gibi: Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların/ zaruri neticesi bu!/ deme, bilirim!/ O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim./ Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek./ O, “Hey gidi kambur felek,/ hey gidi kahpe devran hey,”/der.
Genç şairler Muzaffer’le Rüştü’nün filminin en güzel repliklerinden birini Zonguldak’tan Heybeliada Sanatoryumu’na giden vapurda, dünya savaşının başladığı haberinin ajanslardan yayılmasıyla duyarız. Behçet Necatigil (Yılmaz Erdoğan), veremle savaşan Muzaffer Uslu’ya (Kıvanç Tatlıtuğ) şöyle der; Aldırma bunlara sen Muzaffer/ Senin savaşın, sana yeter...
Filmin kahramanlarından Rüştü Onur’un (Mert Fırat oynuyor) yaşadığı şehre, kömürün karasıyla Karadeniz’in yeşilinin buluştuğu o güzel şehre olan aşkını anlattığı şu dizeleri de filmde dinlemek isterdim: “Sen aziz şehrim/Uykusuz yaşadığımı bilmelisin/Bütün işçilerin/Saçak altında uyuduğu bir saatte/Ben mızıka çalarak geçiyorum sokaktan/Sen aziz şehrim/Ellerim, gözlerim kadar benimsin...”

Aç Tavuğun Kürt Petrolü Rüyası (1)
Laiğiyle, şeriatçısıyla RTE’nin arkasında saf tutan Türkiye burjuvazisi, 2012’de 60 milyar doları bulan enerji ithalatı karşısında, cari açığa denk gelen bu kamburu azaltmak için, Irak Kürdistanı’ndaki petrole kafayı fena halde takmış durumda. Buna, 2012 ortalarından bu yana birkaç yazımda değindim. Merkez Bağdat ile dünyanın en büyük 6. petrol yataklarını işletmede uyum içinde olmayan ve emrivaki ile petrol faaliyetleri yürüten Erbil’e, yani Irak Kürt Bölgesi Yönetimi’ne her geçen gün biraz daha yaklaşan Türkiye burjuvazisi ve siyasi temsilcisi olarak AKP rejimi, “büyük hamleler” peşinde olduğunu artık gizlemiyor. Aç tavuğun darı ambarı rüyasına benzer tarzda, Irak Kürdistanı’ndaki petrolün; bölgede arama ve üretim izni almış Exxon gibi dünya devleriyle birlikte; Bağdat’a rağmen üretilip Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ihracı için şirketler bile kurulmuş, örtülü bir anlaşma bile yapılmış. “Büyük hamle”den murat, bir taşla iki kuş vurmak; hem Kürt petrolünden nasiplenmek hem de PKK meselesini, Irak Kürtlerini Türkiye’ye eklemleyerek “çözmek”...
Hamle, kulağa hoş geliyor, hele ki büyük burjuvazinin bazı kesimlerini mest ediyor. Medyadaki yalaka takımına girmiyorum bile... Böyle bir hamlenin başarı şansını rejim tartıyor mu, dünya enerji satrancı tahtasının en önemli karelerini oluşturan Irak bölgesindeki güçleri iyi hesaplayıp, en önemlisi kendi haddini biliyor mu bilmem, ama Türkiye’nin dünyanın neresinde durduğunu, sulandığı petrole kimin ne kadar ihtiyacı olduğunu hatırlatmakta fayda var.

***

2012 verilerine göre dünya hasılası kabaca 71 trilyon $. ABD ve AB, dünya “merkez”leri olarak her biri, bu dünya pastasından yüzde 22 pay alıyor. Onlarla birlikte saf tutan Japonya’nın yüzde 8’lik payını ekleyince bu 3 merkezin payının yüzde 52 olduğunu görüyoruz. Kanada, Avustralya, Norveç, İsviçre gibi diğer zenginleri ve petrolcü Arapları da eklersek, pay yüzde 60’ı buluyor. Özellikle 2008 krizi sonrası dünya güç dengesini kendi lehlerine çevirme fırsatı yakalayan “yükselen ekonomiler” ile diğer “çevre ülkeler” ise dünya hasılasından yüzde 40 pay alıyorlar. Bu kanadın başını çeken Çin, dünya hasılasında şimdiden yüzde 12 pay sahibi. Rusya, Hindistan, Brezilya’nın her biri yüzde 4 dolayında pay sahibi. Türkiye ise bütün bu dünya pastasında yüzde 1 pay sahibi!..
Dünya hasılasına hâkim bu az sayıdaki merkez ve yükselen ekonomi, haliyle, üçte ikisi petrol ve doğalgazdan oluşan dünya enerjisini de dünya hasılasındaki büyüklükleri ile orantılı olarak kullanıyor. Ama enerji sektörlerinde kimi net ithalatçı, kimi yarı ithalatçı, kimi de net ihracatçı durumda.

Türkiye, dünya hasılasındaki yüzde 1’lik payını üretirken 240 milyar $’lık ithalat yapıyor ve bunun dörtte birini enerji ithalatı oluşturuyor. Üstelik bu ithalatı finanse edebilmek için de dış kaynak kullanmak zorunda olan kırılgan bir ekonomi. Yani hem payı yüzde 1’den ibaret, hem dış kaynağa bağımlı hem de ithalata, özellikle enerji ithalatına bağımlı. Ama bu kel ve fodul haline bakmadan içeride ve dışarıda, “AB yoksa, Şanghay’a giderim” afra tafrasından da geçilmeyen bir “kifayetsiz muhteris” rejimin yönetiminde. Bunca kırılganlık ve kofluğa rağmen, sırf jeopolitiğinden dolayı ABD’den taşeronluk kapmış bir rejimin, buna güvenerek dünya güçlerinin gözden çıkaramayacakları Irak Kürdistanı petrollerine hükmedecek bir kapasitesi, dirayeti olabilir mi? Cuma günü devam ederiz.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget