Makaleler "genel"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

İncili Çevirdi Diye Ateşte Yakıldı
Gericiler ve dinciler nasıl ezanın Türkçe okumasına, ana dilde ibadete karşı çıkıyordu iseler, Orta Çağ’da Hristiyanlar da İncil’in ana dile, herkesin kendi diline çevrilmesini istemiyorlardı. Çünkü Hristiyan din adamları devrin kralları ile birlikte din adına halkı sömürüyorlar, kendi refahları için saraylarında refah içinde yaşıyorlardı. İncil’in Latince ’den kendi dillerine çevrilmesini asla istemiyorlar, “günah” diye şiddetle karşı duruyorlardı. Çünkü İncil’in öğütleri emirleri başka, papazların söyledikleri farklı olduğundan, din adamları İncil’in çevrilerek gerçekleri halkın öğrenmesini istemiyorlar çevirmek isteyenleri “engizisyon mahkemesi” denilen din mahkemelerinde, (Müslümanlarda Şeriat mahkemeleri) cezalandırılıyorlardı. Gerek Hristiyanlıkta gerekse Müslümanlıkta kutsal kitapları olan İncil ve Kuran’ın böylece ana dile çevrilmesi kesinlikle istenmiyor, din adamları tarafından kutsal kitabın çevrilmesini “Allah’ın kelamı çevrilmesi günah” diyerek yasak konuyordu.
Özellikle Orta Çağda 1450 yılında matbaanın bulunması ile kitap basımı hızla artmaya başlarken, Rönesans ve dinde reformun aydınlatma çağını başlatmıştı. İncil hızla ülkelerin ana diline çevrilince Avrupa Hristiyanları baktılar ki, papazların halkı sömüren tavır ve öğütleri ile İncil’in söylediklerinin farklı olduğunu görünce toplum hızla uyanmaya aydınlanmaya başladı. Arkasından gelen matbaa, rönesans ve reform ivmesi sanayi devrimi ile Avrupa hızla ilerlemeye zenginleşmeye başladı. Burada İncil’i ilk kez Latinceden İngilizceye çeviren William Tyndale adlı bir Avrupalı aydının başına gelenleri almak istedik.
William Tyndale(1) (1484-1516) adlı bir Hristiyan İncil’i Latince’den İngilizceye çevirdiği için kilise tarafından aforoz(2) edilerek sapkın ilan edildi. Tyndale “papa devleti değil kiliseyi yönetsin” diyerek laik bir tutum sergiledi. İncil’in Latinceden başka bir dile çevrilmesi “din düşmanlığı” olarak damgalandı. Ancak onu sevenler ona “Allah’ın dilmacı” dediler. O, Allah’ın iletisi olan İncil’i İngilizceye çevirerek adeta Allah’a tercümanlık yapmakla nitelendirildi ve övgülendi. Ama kilise böyle düşünmüyordu. Kiliseye göre o, Allah’ın iletisini bozan bir kafirdi. Bu nedenle de yokluğunda yargılanıp hakkında ölüm cezası verildi. Daha sonra yakalanıp önce hapsedildi. Sonra da bir direğe bir direğe bağlanıp boğuldu. Ardından cesedi ateşe verilip yakıldı. Takvimler 6 Ekim 1536 yı gösteriyordu. Onu Allah adına öldürdüler. Kitabından alıntıladığım Cemil Kılıç şöyle soruyor, “peki, Allah bundan memnun olmuş muydu acaba”?
İşte böylece kutsal kitapların gerçek anlamda söylediklerinin anlaşılmasını istemeyen din sömürücüleri, kutsal kitabın herkesin anadiline çevrilmesine yüzyıllarca şiddetle karşı çıkmışlardı.
Avrupa’da sonunda zorla da olsa İncil her milletin diline çevrilince toplum uyanmaya aydınlanmaya başladı, laikliği özümseyerek şimdiki refaha ulaşıldı.
Orta çağ boyunca kilisenin-papazların Allah adına halka bilim adamlarına yaptıkları baskı ve zulümlerin, İncilin ana dile çevrilmesiyle azalmaya başladığı süreç içinde bilim ve uygarlık, kilisenin gücünü azaltmaya başladığı görülür. Kilisenin gücü azaldıkça da kendiliğinden laik anlayışın yayılmaya başladığı açıktır. Bugün Avrupa’nın Batı’nın bilim ve uygarlık alanında ulaştığı zenginlik Hristiyanlık nedeniyle değil, tam tersine Hıristiyan gericiliğine karşı Batılıların verdiği laiklik mücadelesi nedeniyledir. Öyleyse Batılılaşmayı çağdaşlaşmayı Hıristiyan dinine özenme olarak nitelemek çok yanlıştır. Kısaca Batılılaşma çağdaşlaşmanın özünde laiklik vardır, günümüzde bile dinin toplum bilim üzerindeki baskısı azaldıkça laik anlayışla toplumlar ileri gider.
Ne yazık ki, bütün Müslüman ülkelerde dinin bilim ve toplum üzerindeki baskısı kırılamadığı için, bütün Müslüman ülkelerde laiklik gelişememiş ve o toplumlar ülkeler çağın erişinde kalmışlardır. Günümüzde bile laik T.C. nin bütün anayasalarında laiklik yazılı olduğu halde, devletimiz üzerinde siyasal İslami partilerin laikliği özümsememeleri ve laikliğe özen göstermedikleri için dinin bilim ve sanat üzerindeki hurafeli dincilerin baskısı altındadır, yıllardır ülkemiz bunun sancısını çekmekte ve ileri gidememektedir. Dincilerin devlet ve toplum üzerindeki dinsel baskıları Batıdaki gibi kırılmadıkça yani laikliği özümsemedikçe asla ileri gidemeyiz. Kısaca çağdaşlaşmanın bilimde ileri gitmenin özün de laiklik vardır.
Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

(1) İngiliz bir İncil bilgini ve dilbilimciydi. İncil'in büyük bir kısmını İngilizceye çevirmesiyle tanınır

(2) Aforoz, dinî bir topluluğa mensubiyetten mahrum etme ya da çıkarılma anlamında kullanılan dinî bir kınama şekli. Kelime tam olarak “herhangi bir kimseyi iletişimin, toplumun dışına çıkarma” anlamına gelir.

“Ben sizi aç susuz bıraktım ama anasız babasız bırakmadım". İsmet İnönü

“Ekmek karnesi” mi dediniz

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan’ın CHP’yi eleştirirken, İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1940 ların kıtlık yıllarında, halka ekmeği herkese yetecek kadar vermek için her aile ve kişiye verilen ekmek karnesini değişik yıllarda halka gösterdiğini hem de defalarca gösterdiğini medya organlarından izlemişsinizdir.

CHP iktidarı döneminde savaş yılları ve kıtlık olduğu için ekmeğin karne ile verildiği doğrudur, ancak bunu söylerken o zamanki savaş koşullarını da düşünmek gerekir. 1939-1945 arasında devam eden İkinci Dünya Savaşı sırasında tek adam yönetimli ülkeler Almanya (Hitler), İtalya (Mussolini), Rusya (Stalin) yüzünden Avrupa kana bulanmış, saldırgan Hitler Almanya’sı Avrupa’yı baştan başa Yunanistan’a kadar işgal etmiş, Türkiye sınırına dayanmıştı. Almanlar tarafından Türkiye’ye, “bizimle birlikte Rusya’ya karşı savaşa gir” diye baskılar yapılmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın her yönden iyice zayıfladığı yıllarda 1914 de gereksiz yere savaşa sokulmasını unutmayan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kanlı savaşa girmesini siyasi manevralarla önlemiştir. İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin en fazla insan kaybının olduğu savaştır. Yine de Türkiye’nin kendi iradesi dışında savaşa girmesi halinde tedbir olarak büyük bir ordunun hazırda tutulması gerekti ve T.C. iki milyondan fazla asker beslemek zorunda kalmıştı.

“Ekmek karnesi” mi dediniz

Bir yandan da Yunanistan’ı işgal eden Almanlar, “İstanbul’u da bombalar Türkiye’yi savaşa zorlar” endişesi ile Cumhurbaşkanı İnönü olağanüstü tedbirler alır; geceleri İstanbul’da uçaklara karşı karatmalar yapılır, fotoğrafta görüldüğü gibi minarelerin şerefelerine uçaksavar makineli tüfekler yerleştirilir. 

Öte yandan Türkiye’nin kalkınma hamleleri, Osmanlı’dan gelen borçlar ve mali sorunlar, 1929 Mali buhranın etkileri ile ülke zor durumdadır. Savaşa katılma olasılığı karşısında askerlik dört yıla çıkarılır, yetişen en verimli genç insanlar askere alınınca ekip dikecek kişiler azaldığı için tarımsal ürünlerde düşüş olur ve ülkede sıkıntılar ile kıtlık başlar. Bu uygulama doğrultusunda ekmek üretiminde tasarruf yapılması adına una %15 oranına kadar arpa koyulması belirtilmiştir. Bu rakamlar sonradan %20 arpa ve %30 çavdar olarak değiştirilmiştir.  Tek tip ekmek uygulaması bir miktar tasarruf sağlamış olsa da un ve hububat kıtlığının önüne geçmek pek mümkün olunmamıştır. Bu sebepten ötürü ekmek karnesi uygulamasına geçiş yapılmıştır. Bu zor sıkıntılı zamanda bile Almanlar tarafından işgal edilen Yunanistan’a bile hükümet yiyecek-buğday yardımında bulunmuştu.

“Ekmek karnesi” mi dediniz

Zamanın Başbakanı Refik Saydam hükümetince 2. Dünya Savaşı sürecinde yaşanan ekonomik sıkıntıların önüne geçmek doğrultusunda Ocak 1940’da Milli Koruma Kanunu’nu çıkardı. Bu kanun doğrultusunda çıkan kararnameler savaş ekonomisini doğrudan yönlendirdi. Milli Korunma Kanunu hükümete fiyatları saptamak, ürünlere el koymak hatta zorunlu çalışma yükümlülüğü getirebilmek gibi sınırsız yetkiler tanınmıştı. Hükümet, Milli Korunma Kanunu’na dayanarak ilk olarak enflasyon ve karaborsacılığı önlemek için narh uygulaması ve fiyat mukabelesi gerçekleştirdi. İkinci olarak bazı ekmek gibi temel malların karneyle dağıtılmasına geçildi. 1942-1946 yılları arasında zorunlu olarak 4 yıl süreyle karne ile ekmek satışı yapıldı. Karne ile ekmek satışının bitiminden sonra bazı vatandaşlar Cumhurbaşkanı İnönü’ye, “bizi aç bıraktın, bazen ekmek bulamıyorduk paşam” diye sitem edince, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün şu unutulmaz sözü belleklerden hiç çıkmaz oldu: “Ben sizi aç susuz bıraktım ama anasız babasız bırakmadım". Böylece ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, savaşın insan kaybının, insanların anasız babasız kalmanın acısını ve önemini vurguluyordu. 

Türkiye savaşa girmediği halde savaş ekonomisinin koşullarını tüm ağırlığıyla yaşadı. Yetişkin nüfusun büyük bir bölümünün askere alınması ile üretim gücü büyük ölçüde yitirildi, örnek olarak savaş yıllarında buğday üretiminde %50’ye yakın bir gerileme yaşanmış olması söylenebilir.  O savaş yıllarında ekmeği tasarruflu kullanma endişesi ile devlet vatandaşa karne ile ekmek dağıtmak zorunda kalırken ve her yerde tek tip ekmek çıkarmayı zorunlu kılar. Ekmek dağıtımını, üretimini ve satış fiyatını düzenlemek adına 1942-1946 yılları arasında Ekmek Karnesi uygulaması uygulanmıştır. Eşit koşullarda ekmek tüketimini hedefleyen uygulama suistimaller, karaborsacılık, evrakta sahtecilik gibi adli hadiseler ile karşılaşmıştır. Bu gibi suçları cezalandırmada Milli Korunma Kanunu kapsamına giren bütün suçları yargılamak adına kurulan Milli korunma mahkemeleri zamanının büyük bir kısmını bu hususa harcamıştır

“Ekmek karnesi” mi dediniz

Ülkenin bu sıkıntılı durumunu düşünmeyen, hesaba katmayan 1950’den sonra gelen gerici iktidarlar, ellerine aldıkları ekmek karneleri cahil halka göstererek “kıtlık getirdi” diye CHP’yi insafsızca eleştirmeye kötülemeye devam edegelmişler.

Devlet yeterli silolar olmadığı için halktan aldığı buğdayı koyacak yer bulamaz, o sıralarda az kullanılan camilere buğdayı koymak zorunda kalır. O koşullarda her devlet adamı bu tedbirleri almak zorunda idi. 1950 de CHP’den sonra gelen Cumhuriyet, demokrasi, Atatürk karşıtı iktidarlar günümüze kadar bunları dillerine dolamışlar, “CHP kıtlık getirdi, CHP camileri kapattı” diye acımasızca insafsızca CHP’yi kötülemişlerdi. Böylece ülkenin kurucu ve zor günlerin partisi CHP 1950’den sonra asla doğru düzgün iktidara gelememiştir. İşte ülkemizde “tek adam” yönetiminin başında bulunan R. Tayip Erdoğan da böylesine 1940 lı yılların kıtlık günlerinin ekmek karnesini eline alıp insafsızca CHP’yi eleştiriyordu.  

  Kaynak:

BAKAR, Bülent, “İstanbul’da Ekmek Karnesi Uygulaması, Karne ve Ekmek Suistimalleri (1942-1946)”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, Cilt:12, 2013/2, s.1-60.

BORATAV, Korkut, Türkiye İktisat Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, 2005.

DOKUYAN, Sabit, “İkinci Dünya Savaşı Sırasında Yaşanan Gıda Sıkıntısı ve Ekmek Karnesi Uygulaması”, International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Cilt: 8, 2013, s.193-210.

KAYRA, Cahit, 1923-1950 Devletçilik Altın Yıllar, Tarihçi Kitabevi, İstanbul, 2015.

METİNSOY, Murat, İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017.  

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Kendine hakaret eden öğrenciyi Atatürk nasıl affetti

Cumhurbaşkanına hakaret davaları hakkında
Son Cumhurbaşkanımız Sayın R.T. Erdoğan’ın vatandaşlar hakkında açtığı davaların sayısı binleri bulurken, Cumhuriyet tarihinde hiçbir Cumhurbaşkanı, vatandaşları hakkında böylesine açtığı hakaret davalarının sayısı bu kadar değildir.  Değil Türkiye’de, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde vatandaşları hakkında böylesine açılan hakaret davaları kadar dava da yoktur, belki de dünyada yoktur.
Açılan bu hakaret davaları hakkında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi verdiği emsal kararlarında bu ceza davalarını ret ederken şöyle ifadeler kullanmaktadır:
“…Halkın oyu ile seçilen siyaset adamları, yöneticiler, halkın en ağır eleştirilerine tahammül etmek zorundadır, o nedenle açılan hakaret davaları hukuki değildir”.
Cumhurbaşkanları konuşma ve davranışlarında ister muhalefette olsun ister başka muhalif olsun, vatandaşlarını kucaklayan bir ruhla her vatandaşına karşı eşit davranmasını vatandaş olarak isteriz. Her eleştiren hakkında dava açarak susturmaya çalışılırsa, o yerde gerçekler farklılıklar birbirine karışır, toplumda kaos olur. Basından derlediğimiz şu hakaret davalarına bir bakın.
“1994- 2014 arasında, “Cumhurbaşkanı'na hakaret” suçlaması ile hakkında dava açılan kişi sayısı bin 138 oldu. 2014–2020 yılları arasında Erdoğan döneminde ise bu sayı adeta zirve yaparak 38 bin 581'e ulaştı.
2018'de ise 6 bin 270 sanıktan 2 bin 775'i, 2019'da 13 bin 990 sanıktan 4 bin 291'i, 2020'de ise 9 bin 773 sanıktan 3 bin 655'i hakkında mahkûmiyet kararı verildi.
Döneminde en çok dava açılan cumhurbaşkanları şöyle sıralandı:
Erdoğan:38 bin 581
Abdullah Gül: 848
Kenan Evren: 340
Turgut Özal: 207
Ahmet Necdet Sezer: 163
Süleyman Demirel: 158”
Cumhurbaşkanına hakaret davaları hakkında

Cumhuriyet tarihinde hiçbir Türkiye Cumhurbaşkanı, vatandaşları hakkında açtığı hakaret davalarının sayısı veya eskilerin açtığı davaların sayısı şimdiki Cumhurbaşkanı RTE nin açtığı davaları kadar değildir.(1)
Yazdığım bir yazım nedeni ile hakkımda Cumhurbaşkanına hakaret davası açıldığı için bu konuda bazı yazma gereğini duydum. İnternette dolaşan bir yazımda hiçbir hakaret küfür olmadığı halde sadece fikir ve ifade basın hürriyeti hakkım doğrultusunda eleştiride bulunmuştum. Buna benzer en küçük eleştiride bile vatandaşlarına dava açan sayın cumhurbaşkanı eleştiriler karşısında daha hoşgörülü olgun davranışta bulunurlarsa çok daha saygınlık kazanacaktır. Bu konuda yani Cumhurbaşkanına hakaret konusunda ilk Cumhurbaşkanımız G. M. Kemal Atatürk ile 9. Cumhurbaşkanımı Süleyman Demirel’in bu konuda affedici tavırları saygıyla anılacak iki anıyı alıyorum.
Atatürk’ün affettiği öğrenci
Atatürk zamanında Muğla’lı Nail adlı bir lise öğrencisi Konya’da lisede yatılı okumaktadır. Edebiyata meraklı olan bu 17 yaşındaki öğrenci “Halka Doğru” adlı amatörce bir dergi çıkarmaktadır. Çıkardığı dört yapraklı küçük dergide, bu öğrenci “Alev Yağmur” başlığı ile bir şiir yazdı.
Şiirin bir yerinde “derebeyi” sözcüğü geçiyordu. Bu “derebeyi” sözünü Muğlalı bazı ağalar için kullandığı sonradan anlaşıldı.
Fakat bunu bazılarınca “Mustafa Kemal’e hakaretle “derebeyi” diye suçlanıyordu. Devrin emniyetince hemen gözaltına alındı. Her nasılsa bu lise öğrencinin gözaltına alındığı Atatürk’e kadar ulaşır. Öğrenci Nail gözaltındaki ifadesinde şunları söylüyordu:
“-Mustafa Kemal benim tartışmasız liderimdir, o bizim dehamız, hakaret etmeyi aklımdan bile geçirmem, Muğla’lıyım, ben bu şiirle Mustafa Kemal’i değil, Muğla’daki ağaları eleştiriyorum”, diyordu ama, nafile.
Sorgudan sonra emniyet müdürünün odasına alındı. Adliye’ye gönderilecekti.
O sırada telefon çaldı, Konya Emniyet müdürü açtı. Ahizenin öbür ucundaki bağırıyordu:
“Bırakın çocuğu ayıptır”.
Telefonla arayan Mustafa Kemal’di.
Lise son sınıf öğrencisinin kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alındığını öğrenmiş ve bizzat telefon etmişti.
Lise öğrencisi Nail derhal bırakıldı.
Nail adındaki Muğla’lı lise öğrenci, liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi okuyup mimar olmuş, doğayla inşaatı bütünleştiren projeleriyle, 1983 yılında Türkiye’ye Ağa Han Mimarlık Ödülünü getirecek olan Nail Çakırhan’dı.(2)
          
Kendine hakaret eden vatandaşı affedip tahliye ettirdi
1979 tarihinde rahmetli Demirel Başbakan iken Antalya’nın deniz sahilindeki küçük bir ilçesinde vatandaşın biri, bir kahvehanenin ortasında Rahmetli Demirel’e açıkça sövüp saymış. Başbakan olduğu için o zamanki Ceza Kanunu’na göre, savcı resen soruşturma başlatmış. Ağır hakaret olduğu için soruşturma açılmış, adam suçüstü haliyle yakalanmış içeri atılmış.
Başbakan Süleyman Demirel her sabah avukatını çağırır, günlük olaylar yanında davalarla ilgili bilgi alır. Antalya’nın bir ilçesinde vatandaşın birisi kahvehanede Başbakan Süleyman Demirel hakkında ağır hakaretlerle galiz küfürler eder. O vatandaş yerel kolluk kuvvetlerince hemen tutuklanır. Suçüstü mahkemesinde hâkim Demirel’in avukatını arayarak “davacı mısınız” diye sorar, avukatı da durumu Başbakan Demirel’e olduğu gibi iletir.
Gönlü vatandaşı için engin bir sevgi taşıyan Süleyman Demirel avukatına hemen şöyle der:
   “-Bu hâkim ve savcı arkadaşlar da bazen kantarın topuzunu kaçırıyorlar. ‘Başbakan’a hakaret etti’ diye bir vatandaş tutuklanır mı? Biz burada oturuyoruz, haberimiz olmuyor. Yaptığımız uygulamalarla kim bilir adamı nasıl bunalttık ki, canını sıkmışız ki bize galiz küfürler etmiş” der ve avukata dönerek şunları söyler:
- “Hemen Antalya’ya, o ilçeye git ve o vatandaşı hapisten çıkar, tahliye et gel. Sevaba girersin. Durup dururken bir ülkenin vatandaşı Başbakanına sövmez. Yaptığımız işlerle kim bilir adamın ne kadar canını sıkmışız, nasıl bunaltmışız ki adam sövmüş!”.
Demirel’in avukatı Antalya’ya gidip asliye ceza hâkimine, davaya müdahale kabulünü ister; “sanığın tahliyesini talep ediyoruz. Müvekkilim Başbakan Demirel bana, bir ülkenin vatandaşı Başbakanına sövmez. Biz kim bilir adamı ne kadar bunalttık ki, küfretti” diyor. Hâkim şaşırır, duruşmaya ara verir. Hâkim Demirel’in avukatını özel olarak çağırır ona der ki: “Kusura bakmayın, bu Demirel nasıl bir adam? Gazeteler tamamen tersini yazıyor. Bu kadar hoşgörülü, geniş gönüllü insanı biz ne kadar yanlış, tanımışız” diye hayıflanır.
Duruşma başlar, Demirel’e küfür eden sanığın tahliyesine karar verilir. Hâkim sanığa dönerek, “Demirel yok, ama avukatı var, elini öp” der. Sanık çok şaşırır, “hâkim Bey, bu bana hayatımın en ağır cezası. Avukatını beni tahliye için gönderen bir insana dilim kopaydı da böyle bir adama hakaret etmeseydim. Eli ne kelime ayağını öpeceğim” diyerek pişmanlığını tekrarlar.(3)

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com
Sonnotlar

(1)Kaynak://www.cumhuriyet.com.tr/haber/carpici-rapor-cumhurbaskanlarinin-actigi-dava-sayilari-belirtildi-1863927

(2)Kaynak: Anka Kuşu Yılmaz Özdil sf 115-116

(3)https://www.yeniasya.com.tr/roportaj/demirel-kendisine-hakaret-eden-kisiyi-tahliye-ettirdi_419084

“Çılgın Türk” Turgut Özakman ölümünün 9. Yılında anıldı
Şu Çılgın Türkler, Diriliş-Çanakkale 1915, Cumhuriyet- Türk Mucizesi kitaplarının yazarı, edebiyat ve tiyatro dünyasının önemli ismi Turgut Özakman, ölümünün 9’uncu yılında Yenimahalle Belediyesi Nazım Hikmet Kongre ve Sanat Merkezi’nde 28 Eylül 2022 günü düzenlenen etkinlikle anıldı.

Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar’ın ev sahipliğinde Eğitim Dostları Vakfı, İnönü Vakfı, ANAÇEV, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Tohumluk Vakfı tarafından düzenlenen program, Hanri Benazus’un “Atatürk’ün Fotoğrafları” sergisi ile başladı.

"Gelecek Kuşaklara Çok Önemli Bir Miras Bıraktı"

Turgut Özakman’ın eşi Ayla Özakman ve ailesinin de bulunduğu programda, açılış konuşmasını gerçekleştiren Eğitim Dostları Vakfı Başkanı Özgün Ökmen, eserlerinde Türk milletinin emperyalist işgalcilere karşı verdiği özgürlük mücadelesini anlatan Özakman'ın gelecek kuşaklara çok önemli bir miras bıraktığını söyledi.

Anma Programında Ali Nihat Yavşan’ın sunumunda Eğitim Dostları Vakfı Başkanı Özgün Ökmen, Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar açılış konuşmalarını yaptılar. Daha sonraki konuşmalarda seçkin kişiler Turgut Özakman’la ilgili anılarını, görüş ve düşüncelerini, İstiklal Savaşı, Atatürk ve günümüzdeki olumsuz siyasal yaşantımızdan örneklerle konuşmalarını sürdürdüler.

Anma programı boyunca Yekta Güngör Özden- Anayasa Mahkemesi Onursal Başkanı, Özden İnönü Toker-İnönü Vakfı Başkanı, Hanri Benazus-Yazar, Yılmaz Büyükerşen Eskişehir Belediye Başkanı, Leyla Serpil ANAÇEV Kurucu Üyesi-Yazar, Aytunç Ürkmez-ADD Kültür Kurulu Temsilcisi, Mustafa Hüsnü Bozkurt-Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı konuşmalarını sundular. Program sonunda Pınar Ayhan sunumu “Şu Çılgın Türk” müzikali anlatıldı.

"En Kıymetlimizin Cumhuriyet Olduğunu Öğretti"

Özakman’ı minnetle andığını ve eserlerinin çok değerli olduğunu dile getiren Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar, “100 yıllık geçmişimizle ilgili birkaç tane dışında kayda değer bir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili film, dizi, tiyatro oyunu, müzik eseri yapamadık. Hâlbuki Kurtuluş Savaşı millet olarak gururlanacağımız, özgüvenimizi artıran, birbirimizi sevmeye ve anlamayı sağlayan en büyük tutkalımızdır. Tüm dünyanın takdir ettiği bir insanı biz kendimiz belki de yeteri kadar anlamadık veya anlatamadık. İşte Turgut Özakman bu büyük eksikliğin giderilmesinde büyük rol oynayan bir insandı. Onun yüzlerce baskısı yapılan kitaplarıyla, milyonlarca insanımız nerelerden nereye geldiğimizi, milletçe en kıymetlimizin Cumhuriyetimiz olduğunu öğrendi” dedi.

“Çılgın Türk” Turgut Özakman ölümünün 9. Yılında anıldı

Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen de Özakman'ın kendisinin hocası olduğunu söyleyerek, Özakman’ın Türk tiyatrosuna ve öğrencilik yıllarında kurdukları amatör tiyatroya verdiği destekten bahsetti.

İstiklal Savaşı’mızın destansı romanı “Şu Çılgın Tükler”i yazan “Çılgın Türk” yazar Turgut Özakman, ölümünün dokuzuncu yılında Yenimahle. Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde geniş katılımcı ve konuşmalarla anıldı.

Kültür Merkezi’ndeki salon girişinde Yazar Hanri Benazus’un (92) “Atatürk Fotoğraflar Özel Kolleksiyonu” sergisi beğeni ile izlendi. 

Savaşımızı Yaşayarak Yazmış"

“Çılgın Türk” Turgut Özakman ölümünün 9. Yılında anıldı

Konuşma yapan bir diğer isim İnönü Vakfı Başkanı Özden İnönü Toker, Özakman'ın eserleriyle Türkiye'nin yakın tarihine ışık tuttuğunu ve ülkenin geleceği olan gençlerin yolunu aydınlattığını vurguladı.

Özakman’ın Millî mücadeleyi Çanakkale Savaşı'ndan alıp Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar eserlerinde anlattığını belirten Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı Mustafa Hüsnü Bozkurt da "Turgut Özakman, adeta ulusal bağımsızlık savaşımızı safha safha yaşayarak yazmış. Bu inanılmaz bir edebi güç. Kendisini rahmetle yad ederken bize bıraktığı eserlerin hepsi için ona ömrümüz boyunca ödeyemeyeceğimiz kadar borçlandığımızı düşünüyorum" diye konuştu.

“Çılgın Türk” Turgut Özakman ölümünün 9. Yılında anıldı

Hayatı "Şu Çılgın Türk" Müzikali ile Anlatıldı

Anadolu Çağdaş Eğitim Vakfı (ANAÇEV) Kurucu Üyesi Yazar Leyla Serpil ise köşesinde yazdığı hikayelerini kitaplaştırmak için çeşitli yayınevleriyle görüştüğünü ancak olumlu sonuç alamadığını ve yazarlığı bırakma noktasındayken, Özakman’ın kendisinin elinden tuttuğunu anlattı.

Etkinliğin sonunda sanatçı Pınar Ayhan’ın sunumuyla Özakman’ın doğumundan ölümüne kadar olan hayat hikayesi "Şu Çılgın Türk" adlı müzikal anlatı ile gözler önüne serildi.

Program sonunda Başkan Yaşar tarafından tüm katılıcılara çiçek, İnebolu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Kerim Daşçı tarafından ise Turgut Özakman'ın eşi Ayla Özakman'a plaket takdim edildi.

TURGUT ÖZAKMAN

Turgut Özakman (1 Eylül 1930, Ankara- 28 Eylül 2013, Ankara), Türk bürokrat, yazar ve avukat.

1 Eylül 1930 tarihinde Ankara'da dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir süre avukatlık yaptı. Köln Üniversitesi Tiyatro Bilimi Enstitüsü'ne devam ettikten sonra Devlet Tiyatrosu'na dramaturg olarak girdi. TRT'de Merkez Program Daire Başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı; Devlet Tiyatrolarında Genel Müdür Başyardımcılığı ve 1983-1987 yılları arasında aynı kurumda genel müdürlük yaptı. 1988-1994 yılları arasında Radyo-Televizyon Yüksek Kurulunda üyelik ve başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu. Uzun yıllar Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nde (DTCF Tiyatro) kadrolu öğretim görevlisi olarak çalıştı ve dramatik yazarlık dersleri verdi.

28 Eylül 1998'de, üstün hizmetleri nedeniyle Anadolu Üniversitesince, 2006 yılında Ege Üniversitesi'nce ve 2007 yılında, mezun olduğu ve uzun yıllar görev yaptığı Ankara Üniversitesince 'fahri doktor' unvanı verilen Özakman, sayısız esere imza attı.

Nisan 2002'de Eskişehir Belediye Başkanlığı, açtığı ikinci tiyatroya 'Turgut Özakman Sahnesi' adını verdi. 2006 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Özakman'a Üstün Hizmet Ödülü verdi. 2005 yılında piyasaya sürülen, 50 yıla yakın bir sürenin emeği olan ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı romansı bir dille anlatan Şu Çılgın Türkler (Bilgi Yayınevi) adlı belgesel-romanı, Uğur Dündar'a göre cumhuriyet tarihinin en çok satan kitabı oldu. Haftalarca çok satanlar listelerinde ilk sırada kaldı.

Kaynak:

1-https://tr.wikipedia.org/wiki/Turgut_%C3%96zakman

2-https://ankahaber.net/haber/detay/turgut_ozakman_yenimahallede_anildi_105163

Cevat Kulaksız

 Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

“Her kim ki din sömürüsünü kullanır, bir süre yararlı olur belki ama mutlaka seçim sandıklarında yenilgiye uğrar” Uğur Mumcu
23 Haziran 2022 günü Çankaya Doğan Taşdelen Kültürü Merkezi ile İsmet İnönü Pembe Kök’te Dünden Bugüne Köy Enstitüleri Çözüm sempozyumu düzenleniyor. Sempozyuma, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu, CHP li bazı milletvekilleri, akademisyenler, Finlandiya, Küba Büyükelçileri, eğitim uzmanları konuşmacı olarak katılacaklar.  Gün boyu sürecek sempozyumda, Köy Enstitülerinin Güncelliği, Uluslararası Deneyimler, Cumhuriyet ve Köy Enstitüleri, Demokratik Öğretmen Mücadelesinde Köy Enstitüleri Rolü; Dün, Bugün ve Yarın, Köy Enstitülerinin Eğitim Mirası, Ne yapmalı gibi konu başlıklarında toplantı ve oturumlara katılan akademisyen, eğitim uzmanları, Kılıçtaroğlu ve bazı milletvekilleri aydınlatıcı konuşmalar yapacak.
Öte yandan aynı gün İsmet İnönü’nün Pembe Köşk’te aynı konular ve anılarla Köy Enstitüleri ve İsmail Hakkı Tonguç gibi Köy Enstitülü eğitimciler konuşmalar yaparken, Köy Enstitüsü çıkışlı Emekli İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan yönetiminde çeşitli etkinlikler yapılacak.
Biz de 30 yıl kadar önce bu konularda konuşma yapan Uğur Mumcu’nun günümüze ışık tutan, 30 yıl ilerisini gören konuşmasını bir video banttan çözerek okuyucuya sunmak istedik. Gerçekten de ileri görüşlü, en seçkin Gazeteci Yazar Uğur Mumcu’nun görüş ve düşünceleri, endişeleri günümüzde bire bir olgu ve gerçekliği ile bizi aydınlatacak biçimde ışık tutuyor.
Uğur Mumcu, yanında Aziz Nesin’in de oturduğu, Köy Enstitülerinin kuruluşunun yıldönümü panelinde, bugün başımıza gelecekleri o gün görmüş gibi, konuşmasında şu acı gerçekleri anlatıyordu:
“­- Biliyorsunuz Türkiye Cumhuriyeti bir “Hukuk Devrimi yaptı. Hukuk Devrimi Batılı yasların resesyon yoluyla Türkiye’ye getirilmesi demektir. İtalya’dan Ceza Yasası aldık, Fransa’dan idare hukuku ilkeleri aldık, İsviçre’den medeni hukuku aldık, Almanya’dan ceza yasası hukukunu aldık. Bir gülme genelgesindeki şu tanım olayları yeterince sergiliyor. Türk vatandaşı hanımına diyor ki, Türk ne demektir? Türk vatandaşı kimdir, Türk vatandaşı, İsviçre Medeni Kanununa göre evlenen, İtalyan Ceza Yasasına gör cezalandırılan, Alman Ceza Yasası hukukuna göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir. Böyle yasaların alınması zorunluydu çünkü toplum bir yol ağzındaydı ya Batılı laik sistem ya Şeri hukuk. Mustafa Kemal ve bütün arkadaşları Batılı ve laik sistemi benimsediler.
1928 yılında Anayasadan devletin İslamcı devlet olduğunu belirten maddesi kaldırıldı. 1930 yılında da okullardan din dersleri, 1939 yılında da köy okullarından din dersleri kaldırıldı. Bunlar niçin yapıldı laiklik için yapıldı. Çünkü dünyada ya olayları teokratik açıdan göreceksiniz böyle bir eğitim anlayışınız olacak, ya da laik anlayış olacak. Karma ekonomi gibi laik ve İslam anlayışı olmaz ya laiklik ya İslamcılık, eğitim bu.
Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları laisizmi benimsediler. Köy Enstitüleri olayını bu süreç içinde değerlendirmek gerekir. Köy Enstitüleri 40 lı yılların başında çıktı, 40 lı yılların ortalarına ve sonlarına doğru kapatıldı, yıkıldı. Niçin, çünkü Türkiye 40 lı yıllarda da bir yol ayırdındaydı. Dünyada büyük savaş yaşanmaktaydı. Nasyonal Sosyalist seçimlerle Markasız rejimler ve burjuva demokrasileri arasında, bunlar ordular arasında sıcak savaş yaşanıyordu. Türkiye bu sıcak savaşta bu savaşa katılmama siyaseti gütmekte idi ve bir çeşit duyarlı siyasetle iki tarafın gelişimini izlemekteydi ve bir gece politikası izliyordu.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Köy Enstitülerini destekledi. Köy Enstitüleri fikri, bugün önemi daha çok anlaşılan TONGUÇ Baba’nın çalışmalarıyla ve düşüncesiyle ideolojisiyle ortaya çıkmıştı. Saffet Arıkan’ın bakanlığı döneminde genel müdürlüğe getirilen İ. Hakkı Tonguç daha sonra Hasan Ali Yücel’le birlikte çalıştı. Hasan Ali Yücel bugün bakıyoruz, yeniden değerlendiriyoruz, oğlu Can Yücel’in şiirinde yazdığı gibi, “çağın en güzel gözlü Maarif vekiliydi”, gerçekten toplumun özlediği hümanist ilerici bir aydın.
Hangi iktidar din sömürüsüne dayanmış mutlaka yıkılmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı 49 yılında din derslerini kabul etti yıkıldı, kurtaramadı bu ödün, DP 1957 de Saidi Nursi’nin cübbesini bayrak yaptı ne oldu yıkıldı, Süleyman Demirel 1960 ların ortasında Nurcuların tarikatların, Süleymancıların sakallarını okşadı yıkıldı, Hac seferleri düzenleyen ANAP ne oldu yüzde 20 ye indi. Altı oka güvenmek gerekiyor. (Uzun uzun alkışlar) “HER KİM Kİ DİN SÖMÜRÜSÜNÜ KULLANIR, BİR SÜRE YARARLI OLUR BELKİ AMA MUTLAKA SEÇİM SANDIKLARINDA YENİLGİYE UĞRAR, HALK AFFETMİYOR, DİN SÖMÜRÜSÜNÜ AFFETMİYOR HALK. Bu çok önemli bir olgu çok önemli bir sonuç, çok önemli bir gerçektir.
Köy Enstitüleri üretim içinde eğitim, eğitim içinde öğretim ilkesinin benimsemiştir ve köy çocuklarını Atatürk Devrimlerinin ve Kemalizm in toplumsal yapısını kurmakla görevlendirmişlerdi. Açıkça şimdi ne oluyor, şimdi aynı köy çocukları Köy Enstitüleri yerine imam hatip okullarına gidiyorlar. Gidiyorlar da ne oluyor? 1983 rakamlarına göre Diyanet İşleri Başkanlığında 46 bin personel var. BU 46 bin personelin 23 bini ilkokul mezunu. Peki o zaman bu İlahiyat Fakülteleri ne işe yarıyor? BU İslam Enstitüleri ne işe yarıyor? Bu imam hatip okulları ne işe yarıyor? Ne işe mi yarıyor? Bunlar imam hatip olmuyorlar, hukuk fakültelerine gidip yargıç ve savcı oluyorlar. Siyasal Bilgiler Fakültesine gidip kaymakam oluyorlar. Yapılan bir araştırma kaymakam yetiştiren bölümün öğrencilerin yüzde 41’nin ilahiyat kökenli olduğunu kanıtlıyor. Hukuk fakültesinde okuyup da daha önce imam hatip mezunu olanlara burs veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız yargıç ve savcı oluyorlar. 2000 yılına doğru baktığımızda vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak.
Yurttaşın oyuyla bu iktidarı değiştirmek ve devleti tepeden tırnağa ileri düşüncelerle donatmak, ancak o koşulla köy enstitüleri kurulabilir. Bugün çeşitli siyasal rejimler depremler yaşıyor, bu depremler düşünceleri inançları yeniden değiştiriyor. Ama biz şu 21. Yüzyıla girerken şunu görüyoruz ki, Türkiye’de bugüne kadar sonuç almış en güçlü örgüt, Türkiye’de Kuvayı Milliye örgütüdür, Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır. Kuvayı Milliye toplumun en önemli sivil örgütlenme modelidir. İkincisi 40 lı yıllara rastlayan Köy Enstitüleridir. İkisi de sivil toplumun vazgeçilmez kurumlarıdır. İdeolojide Kuvayı Milliye tam bağımsızlık ilkesi, eğitimde Köy Enstitüleri, iki hedef bu. Bir genç de o ak saçlı delikanlılardır hepsini de saygıyla selamlıyorum, düğme ilikliyorum önlerinde”.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Köy Enstitülerinin kuruluşunun 82 Yıldönümü kutlandı
Köy Enstitülerinin 82. Kuruluş yıldönümü, az sayıda kalan Enstitüsü mezunu öğretmenlerin, enstitüden yetişen öğretmen yakınlarının çoğunluğunu teşkil eden izleyicilerle Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesinde 17 Nisan 2022 günü okul anılarını kapsayan konuşmalarla anıldı.
Programa başlarken, Köy Enstitülerinin yaşantılarından, Çanakkale savaşlarından oluşan müzik ve görüntülerle slayt gösterileri izlendi.
Anma programını hazırlayan Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı yaşı 80 aşmış emekli İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan, konuşma ve çaldığı çeşitli müzik aletleri ile programa ayrı bir renk katarken izleyicilerin beğenisini alkışlarını aldı. Mehmet Ayhan program boyunca piyano, keman, davul gibi müzik aletleri çalarken, “köy enstitülerinde müziğin önemini” vurgularken, Gönen Köy Enstitüsü bahçesindeki mandolin heykelinin olduğunu söyledi. Program boyunca Köy Enstitüsü çıkışlı ve hayatta olmayan bazı Köy Enstitülü öğretmenlerin çocukları yakınları ilginç anılarını anlattılar. Özellikle müzik öğretmeni Melike Bozkuş’un Mehmet Ayhan’ın keman, piyano, davul eşliğinde söylediği şarkılar, Köy Enstitü çıkışlı Avukat Ali alp Metin’in mandolinle köy enstitüsünde öğretilen şarkılar, İbrahim Bilgenoğlu’nun bağlaması eşliğinde Yüksel Bilgenoğlu’nun söylediği Ege türküleri çok beğenildi.  Ayrıca Dede Mehmet Ayhan’ın kemanı eşliğinde torunu Sema Aydın’ın söylediği türküler seyircilerin takdirini kazandı.  Yaşı 80 geçmiş Pazarören Köy Enstitüsü çıkışlı Öğretmen-Yazar “Şeker Ahmet” lakaplı Ahmet Özdemir’in esprililerle dolu konuşması salonda alkışlarla karşılandı.
Köy Enstitülerinin anma günü programında açılış konuşmasını yapan, kutlama programını organize eden Emekli İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan şunları söyledi:

Köy Enstitülerinin kuruluşunun 82 Yıldönümü kutlandı

“Eğitime gönül vermiş olanlar, sizler Halkçı Eğitimci grubumuz ve Öğretmen Okulları Öğretmen Liseleri, emekli Eğitimciler Derneği Grubumuz hepinizi içten selamlarım. Halkçı Eğitim Girişim demek, Köy Enstitüleri Einstein’ın dediği gibi “halkın, insanın değer yargılarını değiştirmek cehaletini yok etmek atomu parçalamaktan zordur” der. Köy Enstitülerinin bu misyonlarının devamı olan çekirdeklerinin devamı olan halkçı eğitim girişimi de bu misyonu yüklenmiş durumdadır. Bizler yedi kişi yönetim kurulu olarak ve başkanımız ekranda görmüş olduğunuz sayın Mehmet Budak Milli Eğitim Müfettişi olarak bu programı düzenlemiştik ve sayın Budak, burada açılış konuşmasını yapacaktı.
İnsanın günden güne hangi sağlık sorunu ile karşılaşacağı belli olmadığı için bu sabah bana “sağlık sorunu nedeni ile evinden bile çıkamayacak durumda” olduğunda sizlere selam ve saygılarını gönderdi.
Düşünün ki şimdiye kadar ki TC’nin aydınlık çağı Çanakkale ile başlar, Çanakkale’de emperyalizme diz çöktüren Gazi M. Kemal Atatürk bir seri devrimlerinden sonra Türk Ulusuna onurlu bir yaşam bağışlamıştı. Bu onurlu yaşamdan düştükleri badireler veya yoksunlar için el kapılarına çalışmaya giden gençlerimiz orada M. Kemal Atatürk’e ve yurtlarına özlem duymaktan geri kalmadılar. Londra’da 18 Mart Çanakkale zafer gününde bu mesajı yayınlayan gencimiz orada İngilizce öğretmeni olan gencimiz bugün uçakla bu programımızı izlemek için gelmiştir. Buraya davet edeyim, Eylem Uğurlu. Eylem Uğurlu şunları söyledi:
“…Burada olmaktan çok büyük onur ve mutluluk duyuyorum. Benim Atatürk sevgim ve vatan aşkım ailemle başladı. Ben çok küçük yaşta dana çobanlığı yapmış köy okulunda okumuş bir çocuğum. Babam beş buçuk yaşıma geldiğinde bana okum ayazma öğretti. Beş buçuk yaşıma geldiğimde okula gitmek için aileme inanılmaz derce zorluk yaşattım. O yaz yaşımın çok küçük olduğunu söylediler okula göndermediler ama okul müdürü ile anlaşarak okula gönderdiler beni. Sıra arkadaşım Tonguç diye iri bir çocuk ve sınıfta öğretmenim Hasan öğretmen, Akçadağ Köy Enstitüsü olarak kurulan, daha sonra Akçadağ Öğretmen okuluna dönüştürülen okuldan mezun bir köy çocuğu. Tonguç Babanın zafer güneşinin son şifreleri vatanın uç köşelerine kadar uzandı diyen ve ozan çok değerli bir öğretmenim. Ben onun ışığında yetiştim.

Köy Enstitülerinin kuruluşunun 82 Yıldönümü kutlandı
Köy Enstitülerinin kurucusu olan İsmail Hakkı Tonguç ve en büyük destekçilerinden olan Hasan  Ali Yücel, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü onların ışığında açılan 21 tane Köy Enstitüsünden büyük ışıklar, büyük aydınlıklar yükseliyor. Hatta Hasan Ali Yücel, bir konuşmasında köy enstitülü gençler için şöyle diyor: “Hedef güneşe varmak değil, hedef güneş olmaktır”. Tabi 21 güneşten yayılan ışıktan gittikleri yerlere aydınlık, sağlık, mutluluk her şey götürüyorlar. Hepsi vatanın “muasır medeniyetler üstüne çıkması” için uğraşan Atatürk’ün izinde ilerleyen değerli insanlardır. Bu toplantı için bizi davet eden Gönen Köy Enstitüsünün yetiştirdiği ışıklardan Mehmet Ayhan’a çok teşekkür ederim”.
Burada anma programını yöneten Mehmet Ayhan şunları söylemeye devam etti:
“-Bu arda neden köy enstitüsü? Bunun için Atatürk şunu söylemişti: “Bir milletin yüzde 85 i okuma yazma bilmez, cahildir, bundan utanmak gerekir”, demişti. Onun için, gelişmemiz için ulus olarak birlik beraberlik içerisinde gelişmemiz için öncelikle kırsal kesim, köy kesimi ele alınmıştır ve onun için “köy” denilmiştir.
Niçin “enstitü”? Bu kuruma “köy yurdu, köy kışlası” gibi isimler de konulmak istenmişti. Fakat böyle terimler “köy enstitüsü” kapsamını kapsamıyordu, çünkü köyün çok sorunları vardı. Köye sadece öğretmen yetiştirmek değildi, bu kurumların görevi işlevi. Köyün sağlık sorunu vardı, zira ev sorunu vardı, kalkınma sorunu vardı, el sanatları sorunu vardı bütünsel skolastik zihniyetten kurtulmak sorunu vardı ve eğitim öğretim sorunu vardı. Bütün bu sorunların bilimsel bir tutumla masaya yatırılması, sorunların saptanması, sorunların uygun ve etkili çözüm yollarının bulunması için bilimsel bir çalışma gerekiyordu. Bilimsel çalışmanın adı da “enstitü” idi. Onun için “köy enstitüsü” denmiştir.
Köy enstitüsüne başlandığında bazı sataşmalar olmuştur. Demişlerdi ki, “efendim sınıf ayırımı yapıyorsunuz”, ama köy enstitüsüne köylüye olan kişiler bunu şu şekilde yanıtlamışlardı: “Efendim biz sınıf ayrımı yapmıyoruz, bilakis var olan sınıfı kaldırmaya yok etmeye çalışıyoruz, onun için “köy enstitüsü” ve köye gönül veriyoruz, çabalarımız bu amacı gerçekleştirmek içindir” deniyor.
Köy enstitüleri operadır, opera her türlü sanat dalını içine alan, kapsayan görsel sanat işitsel sanat, renk sanatı, beden sanatı bale vs gibi sonları kapsayan aynı zamanda tasarım yaratan, üretim yaratan bir toplumsal sıcak ilişki yaratan geniş kapsamlı bir yelpazedir. Bu yelpazeye biz ne diyoruz, opera diyoruz. Köy enstitüsü operası, ne zaman başlamıştır bu? İşte az önce izlediniz, Çanakkale ile başlamıştır, çünkü Çanakkale’de rüştünü ispat edemeyen bir Mustafa Kemal olmasa idi. Kurtuluş savaşı sayılmazdı. Kurtuluş Savaşı olmasaydı, başarıya erişilmese idi, Atatürk orada demişti ki, “cephelerde savaştığımız ve kazandığımız zaferin kıymeti harbiyesi yoktur. Ta ki bunlar eğitim zaferiyle de, ekonomik zaferlerle taçlanmadıkça bunların hiçbir değeri yoktur. Bizim kazandığımız zaferler bu zaferlerin kazanılmasından teşkil etmektedir”, diyordu. T.C. kuruduktan sonra sırasıyla eğitim öğretim yasasının birleştirilmesi. Harf Devrimi, Millet Mektepleri, Eğitmenler kursu, Köy öğretmen okulu denemeleri ve sonunda, bu enemelerin sonunda Türk Ulusuna özgü, Türk’e özgü bir eşsiz benzersiz bir kurum olan Köy Enstitüsü kurumu oluşmuştur. Tabi ki, ilerlemenin sonunda Türk ulusunun aydınlığa kavuşacağını ve ona buna kendisinin herhangi bir şekilde oyuna getirilmeyeceğini anladıkları için bu kurumların kapatılmasını istemişler ve “su uyur düşman uyumaz” dedim, halen de bu sözümün oluşumu günümüze devam etmektedir”.
Bu arada, programı yöneten Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı Mehmet Ayhan, “köy enstitüsünde bize mandolin, bağlama, piyano gibi sazları çalıp söylemeyi öğrettiler” dedikten sonra piyanoya geçerek torunu Sema Aydın ve Müzik Öğretmeni Melike Bozkuş ile köy enstitülerinde öğretilen, şarkı, türkü ve marşlardan oluşan müzik gösterisi sundular. Yine Köy Enstitü çıkışlı Avukat Ali Alp Metin mandolinle köy enstitülerinde öğrendikleri şarkı ve türküleri sundu.

Köy Enstitülerinin kuruluşunun 82 Yıldönümü kutlandı
Müzik konusunda Mehmet Ayhan şöyle dedi: “Bize Köy enstitülerinde müziği şöyle öğretirlerdi: Her türlü duygu ve düşünceyi ölçülü seslerle kulağa hoş gelecek şekilde anlatan bir bilim ve bir sanattır; demek ki bir müziği icra edebilmek için öce akort lazım. Akort demek düzen ve ahenk demektir, uyum demektir. Akortlu uyumlu toplumda neşe vardır, onun için Batı’daki parçalar daha neşelidir, bizdeki parçalar ise hüzünlüdür, çünkü akort, düzen yoktur. Düzen olan yerde hak, hukuk, adalet vardır, bunlar sanatın gelişmesine taban teşkil edecek en önemli kavramlardır”.
Pazarören Köy Enstitüsü çıkışlı emekli ve 90 yaşında bir öğretmeni şöyle mikrofona çağırdı:
“Şimdi Pazarören Köy Enstitüsü çıkışlı çok değerli arkadaşımız büyüğümüz, onu “Şeker Ahmet” diye tanıyoruz, o eskiden garsondan bir çay isterken, “bana bir müstehcen çay getirin” der, garson şaşırır, ne demek müstehcen çay, açık çay demek istiyor, Ahmet Özdemir öğretmenimizi konuşmak için kürsüye davet ediyorum”.
90 yaşındaki öğretmen yazar Ahmet Özdemir mikrofona gelince esprili konuşmasına başlarken şöyle dedi:
“Kusura bakmayın, sağdan geldim, soldan gelecektim”, alkışlar. Ahmet Özdemir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
Köy enstitüleri konusunda çok şeyler söylendi, ben de yazdım çeşitli dergilerde, kitaplarımda. Ben onlardan bahsetmeyeceğim. Ben 25 yılımı bu okullarda okumuş, bu okullarda görev yapmış biri olarak mutfağın içinde bazı anılarla hareket ederek anlatmaya çalışacağım. 1950 yılında geldim, yalnız ondan önce, bilinir ki bu evrende özellikle de dünyamızda her şeyin bir görevi vardır. Mesela koyun süt verir, asma ağacı üzüm verir, nar ağcı nar verir. Meslekler de öyle Harbokulunda subay çıkar, tıp fakültesinden doktor çıkar, ziraat fakültesinden mühendis çıkar. Öğretmenin de öğretmen okulundan çıkması gerekirken, çok kıs sürede kapattılar. Bu 15-20 yıl sürse idi, daha başka olurdu. Çünkü ben 1950 yılında ayaklarında çarık, bacağında şalvarla köy enstitüsüne girdim. Pırıl pırıl bir okuldu, benden önceki öğrenciler yapmıştı o okulu, lojmanları. Orada kaldık.
Herkesin bir mesleği vardı, beni marangozluğa ayırdılar. Arıcılık vardı, duvar ustalığı vardı, besicilik vardı, çiftliği vardı 10 km ileride, orada kalan da vardı. Fakat o zamanları 1950 yılıydı. Hükümet değişmiş, yeni bir hükümet kurulmuştu. Tevfik Geri (affedersiniz) Tevfik İleri Mili Eğitim Bakanı olmuştu. Millî Eğitim Bakanlığınca öğretmenler de göndermişlerdi, bize. Onlardan bir tanesi kırmızı suratlı soğuk bir adamdı, elinde bastonu vardı, Müzik Öğretmeni Veysel Arseven’di dünyaca ünlü. Müzikle arasının iyi olmadığını düşünürdük, mandolin çalınırdı, ben mandolin çalamazdım, müziği ben ezberleyerek gam yaparak hallemeye çalıştım.  
“Sol do si do, Ankara’nın taşına bak. Notalarını söylerdim, dört buçuk beşi zor almıştım. İmrendim arkadaşıma” (mandolin çalana) “hareketli bir gündü. Herkesin bir görevi vardı arada şurd burda öğretmenler.

Köy Enstitülerinin kuruluşunun 82 Yıldönümü kutlandı
O sırada Kayseri’den kişiler gelirdi konferans vermeye. “Burası komünis okulu vatan millet üzerine”. Bir Hasan Salkan vardı Beden Eğitimi öğretmeni, bize bir şeyler getirirdi, Bozkurtlar kitabı vermişti, sık sık Kayseri’den gelen vardı. Bir de Kore olayı ve Kore Kahramanı Tahsin Yazıcı’yla, o zaman meclis başkanı geldi, heyecanlı biz de coştuk. Türkçe Öğretmeni İsmet Yarım dedi ki, “yavu sen de çık şurada bir iki şiir oku” dedi. Aman hocam ben bunlardan korkarım” dedi. “Yok sen Dadaloğlu Türkmen oymağından geliyorsun, bilirsin” dedi. Ben de çıktım onların arasında konuştum. Bizim Pazarören Torosların karşısında, “dumanlıdır Toroslar, kardan boradan yine bir haber var Sakarya’dan Kore’den, Gözüm kaldı Kafkasya’da Kırımdan hıncımı alamazsam yatamam mezarda” ben bu şekilde şiir okuyunca adamla gözlerimden öptü “aferin çocuğum böyle olacaksınız” falan dediler.
Neyse uzatmayayım, bu müzik şöleninde o yıl mezun oldum, ir sınava gireyim” dedim. Sınıf hem sözlü hem yazılı oluyordu; sözlüsü Ankara’da oluyordu, fakat bilgiye dayanıyordu, şimdiki, gibi mülakat yoktu. “Mülakat bize kat” bilgiye dayalı olarak anlatıyorlardı. Mustafa Özel, Vasfı Mahir Kocatürk gibi hocaların karşısında oluyordu. Bizi Bursa’ya gönderdiler, biz mezun olduk, kura çektik, oradan Cılavuz Öğretmen okulu, Cılavuz Öğretmen okulu Rus askeri kışlasıymış. Kazım Karabekir Paşa Rusları kovunca öğrenciler oradan temizlik yapmışlar, okul yeni binalardan o tarlayı konferans salonu yapmışlar, birisini yemekhane yapmışlar. Müthiş bir okuldu Kars’tan, Rize’den Artvin’den gelen çocuklar vardı. Yiğitçe çocuklardı, çok vatansever insanlardı. Orada da bir Rus köyü vardı, Alahan köyü, merak ettik, Ruslar nasıl üç ayaklı mı, dört ayaklı mı, gittik onu gördük. Hiç de öyle değillerdi. Sonra İsmet Paşa Başbakan olduğu söylendi, o köyden Rusya’daki bir köyden değiştirdiler.
Kurmay Asteğmen
Kars’tan sonra tabi vatan borcu askerliği bitirdik, oradan bir anekdot atayım.
Bölükte sıkı çalışırdım, bölükte bana “Kurmay asteğmen” diyorlardı. Beş dakikada bölüğü alarma geçirirdim. Bir gün bölükteydim, bir telefon, kimsin dedi, ben dedim Kurmay Asteğmen Özdemir. Ne, dedi, ben de kurmay asteğmen dedim. Komutan, “sen buraya gelsene” dedi. Sen kimsin dedim, “ben Kurmay Albay Rıfat Bingöl”. O zaman katıksız hapis de vardı. Gittim selam verdim, bir siville oturuyor. Otur evladım, dedi otırdum. Ne alırdın, yok dedim, yok, bir şey içeceksin” dedi. İşte orda dedim “müstehcen bir çay” diye. O, o ne demek dedi, çay geldi içtim bir şey demiyor. Ayağa kalktım bir asker selamı verdim, komutanım bir emriniz mi var, dedim. “Yok evladım”, dedi, “bir kurmay asteğmen nasıl oldur diye merak ettim”, dedi. Beni tıpışladı, kurtuldum. Biraz kalp pilim var ama tekliyor, kusura bakmayın.
Ondan sonra kura çektik askerden, bölük komutanım nereye çektin dedi, Haruniye Düziçi, deyince, “yav sen bayrak yırtılan yere gidiyorsun; o zamanlarda Haruniye’de bir bayrak olayı olmuş, bayrağı yırtmışlar. Öyle deyince çok zoruma gitti, havalar soğudu, ben o çocukları tanıyordum. Haruniye’deki Hatay’dan, Antep’ten, Maraş’tan, Maraş daha o zaman kahraman olmamıştı kanunen. Ben Adana’dan gelen çocuklarda “hiç öyle şey olur mu? Şaşırdık bunu içeri bile tuttum, gittim orada göreve başladım. Fakat bu iş hiç aklımdan çıkmıyordu. Çukurova sözünü icat edenler de Çukurova Türkmenleridir. 26 tane Türkmen boyu var, Antik çağda Çukurova’da asis önemli misis önemli, Adananın dai Çukurovanın da cıvıl cıvıl şirin olması bu Türkmenlerin gelmesi sayesinde olmuştur. Hepsi Türkmen çocukları idi, çok sevimliydi, içlerinde öğrencilerim de var”, (bir H2O (su) isteyecektim ben) dedi, gülüşmeler su geldi). “Merak ettim o çocuklara bayrak düşüldüğü zaman biz müzik atölyesine gidiyoruz, tuu diye bir ses, arkamıza bakıyoruz, bayrak yırtığı, ordan işliğe gidiyoruz atölyelere, bir ses arkamızdan duruyoruz, bakıyoruz yırtık bayrak orada var. Bizden önceki ilk mezunlar ezilmiş, horlanmış bu duygular içinde, bir türlü aklım almadı, nasıl olur falan derken, benim bir öğrencim vardı Uğur Köseoğlu, Fazıl Köseoğlu, onun babası da polisti. O layı tekik etmeye gelenlerden birisi, bir komserdi, her akşam içerdi, ağzında piposu vardı, tatlı bir adamdı, ondan sorayım dedim. Bir gün okul kantininde aradım, yav hocam dedi, burda o konuşulmaz falan dedi. Bir başka zamanda da konuştuk, onun dediği şuydu,” dahiliye vekaletinden gelen bir yazıyla amirlerimiz bu olay üzerine bizi buraya görevlendirdi, sivil resmi 30 kişiden fazla idik, yukarıda merkez ilkokulunu karargâh olarak kullanıyorduk, o zamanları okulda enstitücüler ve Altaycılar diye iki gruba ayrılmıştı, o olay bu iki grubun sürtüşmesi sonucu olmuştu. Altaycıların başında Öğretmen Zeki Sofuoğlu vardı, Zeki Sofuoğlu bir ara MHP’den milletvekili de oldu fakat kazanmadı, sonra Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığında bir daire başkanı mı, bir dikdörtgen başkanı mı ne oldu. Birileri gece özel bir çocuk getiriyorlar, genç bu bayrağı indirirken görüyor, ama birkaç gün sonra da genç bir yerde öldürülüyor. “Zaten uyur gezerdi geceleyin damdan düştü öldü” diyorlar. Olayı inceleyen bakanlık müfettişi Kara Vasıf bununla ilgili rapor hazırlamış, daha sonraki yıllarda Kara Vasıf Bursa’ya yerleşti, yazdığı raporda duruyor, kimse bakmıyor, ilgilenmiyor, olayı böyle anlatmıştı.
O zamanları Köy enstitüleri çok çalışkandı, bir şeyler yapıyor, bir şeyler icadediyor. Hatta o zamanları da Amerikalılar da aya adam göndermek için Apollo projesi için çalışıyorlardı. Fakat proje bir türlü ilerlemiyor, o zamanki CIA teşkilatı başkanı “Apollo projesi yapan adamların başına geliyor, ulan daha bitiremediniz mi, elinizi çabuk tutun, siz aya vardığınız zaman sizden önce orda Köy Enstitüsü çocukları görürseniz şaşırmayın” dedikleri söylenir.
Bu işte ister ironi olsun ister gerçek olsun bu işte bir gerçeği açıklaması bakımından önemlidir”.
Bu tören için Antalya’dan gelen İbrahim Bilgenoğlu (bağlama) ve eşi Yüksel Bilgenoğlu’nun (solist) muhteşem konseri ile tören sona erdi.

Cevat Kulaksız 

Sadece Cumhur İttifakı Doktorları, Ttb Ni Eleştiriyor
Türkiye’de tüm sağlık kuruluşlarına bir göz atın, özellikle büyük hastanelerin poliklinik önü ve acil servislerinde, sanki hapishane bekler gibi coplu, kelepçeli, ne ki silahlı güvenlik görevlilerinin dolandığını, sanki bir darp saldırı olayı olacakmış gibi pür dikkat beklediklerini görürüsünüz. 
Bu durum son yıllarda doktor ve öteki sağlık çalışanlarına yapılan darp ve saldırılardan kaynaklı olduğu üzülerek ne ki utanarak izliyoruz.
Sağlık çalışanlarına yapılan bu utanç verici, çağ dışı barbarca saldırlar, darp olayları yetmiyor muş gibi, sağlıkçıların bir de maaş ödenek sorunları olduğu sağlıkçıların protesto ve eylemleri ile ortaya çıktı. Sağlık çalışanları darp ve maddi sorunlarla boğuşurken, sorunlara çare bulması gereken iktidardaki Cumhur ittifakı partilerinin sağlık çalışanlarını yaralayıcı üzücü bir şekilde eleştirdiklerine tanık oluyoruz. 
Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla, Saray'da kadın muhtarla buluşan AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasında doktorları hedef alarak "açık konuşuyorum, gidiyorlarsa gitsinler" diyen sözleri tüm sağlık çalışanları üzmüştü. Erdoğan aynı konuşmasında şunları söylemişti:
"En az alan doktor ne alıyor dedim, '8-9 bin' dediler. En fazla alan ne alıyor dedim, '25-30 bin' dediler. Özel sektör çok veriyormuş, oraya gidiyorlar. Açık konuşuyorum, varsın gidiyorlarsa gitsinler. Bizler de üniversiteyi yeni bitiren doktorlarımızı istihdam ederiz. Biz asistan doktorlarımız ile buralarda devam ederiz. Daha da ileri gidiyorum; yurtdışından dönmek isteyenlerin dönüşünü sağlar, buralarda görevlendiririz."(1)
O sözlere tepki
Erdoğan'ın sözlerine, başta Türk Tabipleri Birliği (TTB) olmak üzere birçok hekim, siyasetçi ve ünlü isim sosyal medyadan yaptıkları paylaşımlarla tepki gösterdi. Kimi doktorlar, “biz, topluma adanmış bir mesleğin onurlu üyeleri olarak buradaydık, buradayız, burada kalacağız! Bir hekim olarak, bugünden sonra, dedelerimin kanlarıyla alınan bu topraklardan gitmek kelimesini asla ağzıma almayacağım. İnadına burada ve görevimin başındayım. Bu ülke benim”. “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” diyen Ata’mın başka bir sözü ile cevap vermek gerekirse; geldikleri gibi giderler, gideceksiniz, az kaldı, gibi sözlerle tepkilerini dile getiriyorlardı.
Bir hekim olan ADD Genel Başkanı Dr. Hüsnü bozkurt tepkisini şöyle dile getiriyordu:
Sevgili meslektaşlarım! “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” diyen Atatürk’ün güvenini boşa çıkarmayacağız. Mesleğimizden de hastalarımızdan da yurdumuzdan da asla vazgeçmeyeceğiz”.

Daha Önce Devlet Bahçeli de eleştirmişti
Bahçeli TTB kapatılsın çağrısı yapmıştı TTB Korona kadar tehlikeli” dedi.
Türk Tabipleri Birliği'nin (TTB) COVID-19 salgınına dair duyarlılığın ve tedbirlerin arttırılması için 14-18 Eylül 2020 tarihlerini “Yönetemiyorsunuz, Tükeniyoruz Haftası" ilan etmesinin ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den “TTB kapatılsın” çağrısı geldi.
Konu ile ilgili Tifter aracılığıyla mesaj yayınlayan Bahçeli, şöyle mesaj yayınlamıştı: "Türk Tabipler Birliği Korona kadar tehlikelidir, tehdit saçmaktadır. Üstelik, hükümete yönelik 'Yönetemiyorsunuz, ölüyor, tükeniyoruz' eylemi haince bir tertiptir Çağrım şudur: Türk Tabipler Birliği, bugünkü hassas dönemde, insan ve toplum sağlığı hakkında asılsız şaibe ve şüpheleri körüklemektedir. Bu nedenle sadece adında Türk bulunan Tabipler Birliği derhal ve gecikmeksizin kapatılmalıdır. Yöneticileriyle ilgili adli işlem yapılmalıdır" ifadelerini kullandı.
Bahçeli mesajında, Türk Tabipleri Birliği ile ilgili şu ifadeleri kullandı: "Türk Tabipler Birliği isimli ihanet oluşumu sözde artan vakalara, hayatını kaybeden insanlarımıza ve sağlık çalışanlarımıza dikkat çekmek maksadıyla tüm sağlık kurumlarında siyah kurdele takacakmış. Bu teşebbüs zehirli ve zillet bir komplodur.”
TTB'nin çağrısı üzerine, tabip odaları bulundukları illerde siyah kurdele takma, yürüyüş ve saygı duruşu gibi eylemler gerçekleştiriyor. “Yönetemiyorsunuz! Ölüyor, Tükeniyoruz!” yazılı döviz ve pankartların taşındığı eylemlerde yapılan açıklamalarda, COVID-19 salgın sürecinin bilimsel yöntem, şeffaf veri ve ilgili tüm kesimlerin katılımı ile etkin ve koordineli bir anlayışla yönetilmesi gerektiği vurgulanıyordu.(2)
Cumhur İttifak mini ortağı BBP Genel Başkanı Mustafa Destici de 14 Mart Tıp Bayramı için yayımladığı mesajda Türk Tabipleri Birliği’ni (TTB) hedef aldı. Destici şöyle diyordu: “İçinde TTB’nin de olduğu bazı meslek kuruluşlarının yöneticilerinin, ülkemize ve milletimize düşmanlık etmeyi görev edinmiş odakların sözcülüğünü üstlenmeye çalışmalarının Türkiye’nin önemli meselelerinden biri olduğunu düşünüyoruz”.(3)
İktidarı oluşturan Cumhur İttifakı partilerinin TTB ve doktorları acımasızca eleştirileri karşısında, Bülent Eczacıbaşı da bu eleştiriler karşısında doktorları savunurken bir sosyal paylaşım sitesinde dolaşan yazısında şunları söylüyordu:
“…Kafasında fesle dolaşan “tımarhanelik” herif, yandaş televizyonlara çıkıp devlet yönetimine dair her türlü fikrini söyleyebilecek, Cumhurbaşkanı sarayında bilim adamı olarak ağırlanacak… Memleketin en önemli “psikiyatri” profesörlerinden biri olan Türk Tabipler Birliği başkanı fikrini söyleyemeyecek öyle mi? Fikrini beğenmeyebilirsin. Ben de senin fikrini beğenmiyorum. Beğenmek zorunda mıyız?
…..
Fikirse mesele… “Barutun kokusu düştü burnuma, dört bir yanı istiyorum dibinden patlatayım, adamlar gibi dağlara düşeyim, tutmak istiyorum Kürdistanımı, ya ölüm ya kurtuluş, artık savaş zamanıdır” diyen Şivan Perver'e “barış güvercini” muamelesi yapacaksınız, AKP mitinginde kürsüye çıkartacaksınız, düet yaptıracaksınız, çok duygulanıp ağlayacaksınız. Sonra da Türk Tabipler Birliği'ne “terörist seviciler” diyeceksiniz öyle mi?
Eğer, cehalet seviyesinde Avrupa şampiyonu olan bir ülke, sırf düşüncelerini söyledi diye hekimlerini hapse tıkmaya çalışıyorsa, o ülke hastadır”.
Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 2019’da 46 bin 276 kişi Beyaz Kod kullanmışken 2020 sonu itibarıyla bu sayı 72 bin 158 oldu. 2021’de ise sağlıkta şiddetin tablosu daha da giderek ağırlaştı.101 bin 984 sağlık çalışanı Beyaz Kod alarmı verdi.
Ne yazık ki, Türkiye’de sağlık çalışanlarına saldırı darp her geçen gün artarken, iktidar da, doktorların örgütü olan TTB liğini ve doktorları eleştirmekteler, eleştirildikçe sağlıkçılara saldırılar adeta artıyor.
Türkiye’de sağlık yasasındaki maddi ve manevi sorunların çözüme kavuşmasını isteyen doktorlar ve aile hekimleri, 14 Mart Tıp Bayramı’ndan itibaren 3 gün iş bırakma kararı aldı.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) 14-15 Mart'ta, Hekim ve Diğer Sağlık Çalışanları, Sağlık ve Sosyal Hizmetler Sendikası (HEKİMSEN) ile Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF) ise 14-15-16 Mart tarihlerinde grev yapacağını duyurdu.
Hepimiz herkes zamanı gelince hasta oluruz, hasta olunca da doktorlara başvurmak zorunda kalırız. Doktorlarımıza sahip çıkalım, onların gelir durumlarını artırıp, onlara yapılan darp ve saldırıları önlemek için her türlü yasal, idari önlemleri almalıyız.

Cevat Kulakısz

Doktorlarımıza sahip çıkalım, onların gelir durumlarını artırıp, onlara yapılan darp ve saldırıları önlemek için her türlü yasal, idari önlemleri almalıyız.
Sonnotlar

(1)https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/doktorlara-gidiyorlarsa-gitsinler-diyen-erdogana-tepki-yagdi-1914317

(2)https://www.dw.com/tr/bah%C3%A7eli-ttb-kapat%C4%B1ls%C4%B1n-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1-yapt%C4%B1/a-54956075

(3)Cumhuriyet 13.03.2022

“Kısık Sesle Saraylarda Değil, Gür Sesimizle Alanlardan Haykırıyoruz”
Eğitim İş ve Birleşik Kamu-İş sendikalarının yönetim ve üyeleri, ellerinde pankart, dillerinde sloganlarla iktidarın ekonomik politika ve uygulamalarını Ankara Ulus Meydanında 29 Aralık 2021 günü protesto ettiler. Bu doğrultuda bir gün okullarda derslere girmeyerek bir günlük boykot kararı da alan Eğitim-İş Genel Sekreteri Cengiz Sarıyer yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“-AKP iktidarı ekonomik krizin yükünü tamamen emekçilerin sırtına yıkan, gelir adaletsizliğini derinleştiren ve yoksullaşmayı artıran politikalar yürütmeye devam etmektedir. 

Ağustos 2021 de yandaş sendikayla imzalanan sözde toplu sözleşme ile kamu emekçilerinin ve emeklilerin geleceğine el konulmuş, adeta sefalete mahkûm edilmiştir.

Hükümetin oluşturduğu bütçe ve cari açığın bedeli milyonlarca emekçiye KDV ve ÖTV olarak dönmüş ve çarşıda pazarda kendini göstermiştir. 2022 bütçesinden; memura, dar gelirliye, esnafa, çiftçiye, emekliye, işçiye, vergi, zam, açlık ve yoksulluk çıkmıştır.

Türk lirası hızla değer kaybederken kurdaki dalgalanmalar biz emekçilerin belini iyice bükmüştür.

Bu karanlık ekonomik tablo karşısında, aylardır meydanlarda çağrıda bulunuyoruz. “Zam”, Kriz, Yoksulluk; Tükeniyoruz!” diyerek peş peşe yapılan zamları, yaşadığımız ekonomik kriz ve derin yoksulluğu haykırıp, siyasi iktidarı önlemler almaya çağırıyoruz.

Ancak tüm çağrılarımıza ve taleplerimize yanıt verilmediği gibi her gün biraz daha yoksullaşıyoruz, emeğimiz ucuzluyor.

İnsan onuruna yaraşır bir yaşam daha da imkânsız hale gelmişken, AKP iktidarı sadece yandaşların özgür ve refah içinde olduğu bir ülke yaratmıştır.

Devletin fabrikalarını yıllar içinde bir bir elden çıkaran, tarımı emperyalistlerin ambargolarıyla baş başa bırakan, sanayiyi teşvikten yandaşı kalkındırmayı anlayan iktidar, 20 yıl içerisinde üretmeden tüketen, birçok mal ve hizmeti dışarıdan almak zorunda olan bir ülke yaratmıştır. Ülkemizdeki işsizlik oranı ise tavan yapmış, işsiz sayısı, 7 milyon 870 bin kişiye ulaşmıştır.

Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitimi, kalkınmayı, sosyal ve ekonomik ilerlemeyi birbirinden ayırmadan var ettiği Türkiye, daha gencecik bir Cumhuriyet iken bile Avrupa ülkelerine parmak ısırtan, şimdi tepetaklak haldeki ekonomisiyle, Dünya Sefalet Endeksi’nde 156 ülke içinde 21. Sırada yer almıştır. 

İktidarın asgari ücrete yaptığı zam da boş çıkmıştır. Marketlerdeki fiyatlar, yeni vergi zamlarıyla birlikte asgari ücretin zamlı hali bile geçen sene aynı sahip olduğu alım gücünden çok aşağıda kalmış, zam şimdiden erimiştir. Bu erişmeyi çeyrek altınla, dolarla anlatma safhasını çoktan geçtik: Geçen yıl maaşıyla 7000 yumurta alabilen asgari ücretli, şimdi ancak 3700 yumurta alabilmektedir.

Zengini daha zengin, emekçileri ise daha yoksul hale getiren bu eziyetten, eğitim emekçileri de payını en ağır biçimde almıştır. Sözde toplu sözleşme görüşmelerinde kamu çalışanlarına reva görülen iki yıllık zamlar yıl bitmeden erimiş, enflasyon ve artan vergi dilimi ile kamu emekçisinin alım gücü yerle bir edilmiştir. Eğitim emekçileri, daha ayın başında ayın sonunu kara kara düşünür hale gelmiştir.

Üstelik bu tablo daha da ağırlaşıyor. TÜİK ezbere bildiğimiz yalanları söyleyedursun, Konfederasyonumuz Birleşik Kamu-İş’in aralık ayı araştırmasına göre; dört kişilik bir ailenin insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşayabilmesi için yapması gereken zorunlu harcamaları gösteren yoksulluk sınırı 13 bin 598 liraya, açlık sınırı ise 4 bin 652 liraya yükselmiştir.

Bir yılda tüketilmesi zorunlu olan tüm gıda maddelerine yüzde 100 ü aşan oranlarda zam gelmiştir.

Peki, bu şartlar altında fedakârca üreten, yaşama tutunmaya çalışan biz eğitim emekçilerini payına ne düşüyor:

-Tiyatrodan ibaret olan toplu sözleşme görüşmelerinden gelen trajikomik ücret zamları ve peşi sıra gelen sefalet.

-Liyakatsizce atanmış yöneticilerin hadsizlikleri; azar, keyfi disiplin cezaları, mobing, sürgünler…

-Kadrolu, sözleşmeli, ücretli adı altında kategorize edilerek, ayrıştırılarak sömürülme.

-İş güvencemizi ortadan kaldıracak, öğretmenler odasını bir kez daha bölecek olduğu halde bize müjde gibi sunulmaya çalışılan Öğretmenlik Meslek Kanunu.

-Gericileştirilmiş, piyasalaştırılmış bir eğitim sistemi.

“Kısık Sesle Saraylarda Değil, Gür Sesimizle Alanlardan Haykırıyoruz”
Bu böyle gitmez, gidemez! Bugün bizim halimizi görmezden gelenler, isyanımıza kulağını tıkayanlara karşı üretimden gelen gücümüzü kullanıyoruz! Bugün derslere girmeyerek bir günlük iş bırakma eylemimizle sesimizi herkese duyuruyoruz. Unutulmaz sendika önderimiz Fakir Baykurt’un dediği gibi ders veriyoruz, ders vermeye de devam edeceğiz.

Bugün dünyada “Başöğretmen” unvanı taşıyan bir liderin kurduğu tek ülke olan Cumhuriyetimizde, öğretmenlere ve öğretmenliğe pranga vurulamayacağını göstereceğiz.

-İnsanca yaşamak için tüm eğitim emekçilerinin maaşlarına yüzde yüz zam istiyoruz!

-Sistematik ve hadsiz saldırılar altındaki meslek onurumuza tekrar kavuşmak istiyoruz!

-Tüm eğitim emekçileri için kadrolu, güvenceli çalışma ve insanca yaşam şartları istiyoruz!

-Nitelikli eğitimin sürdürülmesinde en önemli paydaşlar arasında olan idari, yardımcı ve teknik personellerin taleplerinin yerine getirilmesini, Öğretim Yılına Hazırlık Ödeneğinin ayrım gözetilmeksizin eğitim çalışmalarının tümüne ödenmesini istiyoruz.

Eğitim Çalışmalarının görev tanımlarının yapılmasını, angarya çalışmaya son verilmesini istiyoruz.

-Üniversitelerimizde bilimsel, idari ve mali özerklik istiyoruz.

-Atatürk’ün bize emanet ettiği yeni nesiller için laik, bilimsel, adil ve kamusal bir eğitim istiyoruz.

Ve şüpheniz olmasın ki alacağız! Bu yoksulluk, bu sömürü artık yeter! Gün umutsuzluğa kapılma, kendini çaresiz ve güçsüz hissetme günü değildir. Gün birlik günüdür, gün dayanışma günüdür, mücadele günüdür. Üreten emekçileriz, sesimiz, söyleyecek sözümüz var. Hep birlikte güçlüyüz ve güçlü kalacağız.

Biz eğitim emekçileri olarak, bugünün gerçeklerini TÖS’ten, TÖB-DER’den, Köy Enstitülerinden devraldığımız tarihsel mirasla yoğuracağız. Ve büyük usta Nazım’ın dediği gibi “ağır ellerimizi toprağa basıp doğrulacağız”.

Bugün burada bulunan ve iş bırakma eylemlerimize destek olan tüm eğitim emekçilerini de selamlıyoruz. Mücadelemizi tüm haklarımızı elde edene kadar, eğitim emekçilerine insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayana kadar, ülkemizi laik, demokratik ve bağımsız bir ülke haline getirene kadar sürdüreceğiz”.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz.

Yaşasın Eğitim-İş

Yaşasın Birleşik Kamu-İş”    

İki sivil toplum örgütünün basın bildirisi ile eylem olaysız bitirildi.

 Fotoğraflar Ankara Ulus Meydanındaki eylem görüntüleri.

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız.

İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
10 Aralık Dünya İnsan hakları gününde, Sosyal Demokrasi Derneği (SDD) nin Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Kültür Merkezinde organize ettiği törende İnsan Hakları ödülü Türk Tabipler Birliği (TTB) ne törenle verildi. Törene CHP li Bülent Kuşoğşu, CHP li ilçe başkanları, CHP li meclis üyeleri
10 Aralık 2021 günü aynı kültür merkezi salonundaki törene CHP Milletvekili Bülent Kuşoğlu, dernek üyeleri ve öteki misafirlerin katılımları ile çeşitli konuşmalar sırasında TTB Başkanına plaket ve ödül verildi. Açılış konuşmasını yapan SDD Genel Başkanı Sami Doğan yaptığı açılış konuşmasında İnsan haklarının tarihsel sürecini, insanlık için önemini belirtirken şöyle dedi:


İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
“…Ülkemizde insan hakları çeşitli uluslararası antlaşmaları ile koruma altına alınmasına karşın, özellikle yaşam hakkı, işkence ve ifade özgürlüğü gibi konularda sorunlar ve tartışmalar artarak sürmektedir. Bugün ülkemiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) yıllardır Rusya ile birlikte en çok davası görülen ülke konumundadır. İnsan Hakları Evrensel bildirgesinin kabul edilişinin üzerinden tam 73 yıl geçti. Ancak tüm dünyada savaşlar bitmedi ve insan hakları ihlalleri devam etmektedir. SDD olarak herkes için özgürlüğün barışın eşitliğin ve kardeşliğin tesisi için mücadelemiz sonuna kadar devam edecektir. İnsan haklarının tarihçesini, haklarımızı, uluslararası ilişkileri düzenlemeleri ve Türkiye’nin insan hakları karnesini bugün sizlere derneğimizin önceki başkanı Avukat Kemal Akkurt’tan dinleyeceğiz.
 SDD olarak biz her yıl, insan hakları konusunda yaptığı çalışmalar ve mücadeleleriyle öne çıkan kişi veya kuruluşlara yönetim kurulu kararıyla SDD insan hakları ödülü vermekteyiz. SDD 2021 yılı SDD nin insan hakları ödülünün oy birliği ile Türk Tabipler Birliği (TTB) ne verilmesini kararlaştırmıştır. TTB insan hakları konusundaki duyarlılığı, insan haklarından taviz vermeyen duruşu ve mücadelesiyle tüm kamuoyunun vicdanında yer edinmiş çok değerli bir meslek örgütümüzdür. 2022 yılından itibaren herkesi etkileyen pandemi (salgın) döneminde en büyük yük ve sorumluluk sağlık çalışanlarımıza düşmüştür. İnsanüstü büyük bir mücadele büyük bir özveri ile yerine getiren sağlık emekçilerimizden çok sayıda kişinin salgından etkilenerek görevleri başında hayatlarını kaybettikleri bir gerçektir. TTB bu süreçte tüm engellemelere karşın en önemli yaşam hakkı olan büyük bir mücadele vermiştir. Bu yılki ödülü meslek ödülü olarak yaşam hakkı için verdikleri mücadele ve pandemi dönemindeki özverili çalışmaları nedeni ile tüm sağlık emekçileri adına TTB ne vermekten onur duyuyoruz.
2023 sürecine giderken tek adam rejiminin demokratik bir şekilde sonlandırılması ve yeniden güçlü bir parlamenter sistemi kurulması için biz SDD olarak da yılmadan, korkmadan umudu büyüterek çalışmalarımıza devam edeceğiz”.


İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
CHP Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu törende yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Hakikaten sıkıntılı günlerden geçiyoruz, Türkiye’de kuruluş, kurtuluş mücadelesine katılmamış bir zihniyetin temsilcileri 20 yıldan beri iktidarda olmasının çok önemli bir etkisi var. Bunlar ne kurtuluş ne kuruş mücadelesine katılmış değiller hep eleştirdiler Cumhuriyetimizi, 80 yıl eleştirdiler. Cumhuriyetin çok önemli katkısı onlara iktidar şansı verdi 20 yıldan beri de iktidardalar. Ekonomi ile de büyük sıkıntılar var, teknolojideki bir değişim sürecindeyiz. Çok önemli bu değişimde hangi yöne doğru evrilecek bunları bilemiyoruz, dünya bilemiyor, bundan büyük sıkıntılar var. Küresel güçlerin dünyada büyük mücadelesi var; o mücadele içinde Türkiye’nin büyük konumu var, jeo politik olarak, o mücadele Türkiye’ye yansıyor. Hepsi bir araya geldi maalesef çok sıkıntılı karanlık günlerdeyiz, ancak umutsuz olmamız lazım. Sosyal demokrasi bunun için var. Sosyal demokrasi büyüme ve kalkınmadan önce insan önceliklidir, önce insana değer verir, insanın rahatı, huzuru mutluluğu olmasıyla uğraşır.
İnsan haklarıyla ilgili önemli bir gündeyiz. Her şeyin tüketildiği bir toplumdayız, tam bir tüketim toplumu olduk. Maalesef çok önemli değerleri de tüketiyoruz, çok önemli konuları da tüketiyoruz. İnsan hakları çok önemli bir konu bu da 73. Yıl gelip geçecek, geçmememiz lazım, ne kadar önemli olduğunun farkında olmamız lazım. Bunun ne kadar önemli olduğunu gelecek kuşaklara bildirmemiz lazım. AİHM de Rusya’dan sonra en fazla davası olan biziz ama, ne mutlu ki hakkımızı aralayabiliyoruz, diğer toplumlar gibi, böyle hakkının bile olduğunun farkında olmayan toplumlar var. Öyle değiliz, Türk toplumu olarak biz, bir taraftan da farkındalığı yüksek aklı başında insanların olduğu Atatürk Cumhuriyetinin yetiştirdiği kişiler olarak bunun farkında olan insanlarız. Onun için umutsuz olmamamız lazım. Bu mücadeleyi veriyoruz, bu mücadele içerisindeyiz ve başarılı olacağız. Bu karanlıkları yırtacağız, bu karanlıkları hep birlikte dağıtacağız”. (Alkışlar) “Bu tabi ki siyasetin işi. Bunlarla uğraşacağız ama hep beraber sizin gibi Atatürk Cumhuriyet çocuklarıyla, kuşaklarıyla birlikte olacak.
İnsan haklarıyla ilgili olarak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde “bütün insanların eşit olduğu aynı hakka ve haysiyete sahip olduğu yazar ve devletlerin görevi bu eşit olmayı devam ettirebilmektir. Doğuştan olan bu eşitliği de devletlerin görevi de devam ettirmektir. T.C. için de en önemli görev budur. Bu dönemde maalesef bu haklar, bu haysiyet eşitlik sağlanabilmiş değildir, bu iktidar tarafından. Ama bu mücadeleyi vereceğiz, rahmetli Ecevit, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bizim için kanundur” demişti. Kanundur, biz o kanunu yerine getireceğiz”.


İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
Bu arda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun başarı dileyen kutlayan mesajı okundu. Sahneye SDD Genel Başkanı, TTB Genel Başkanı Şebnem Korur Fincancı sahneye çağırıldı. Ona SDD nin ödül plaketi TTB Merkez Yönetim Kurulu Balkanı Ş. K. Fincancı ’ya sunuldu. Ş.K. Fincancı TTB adına ödülü alırken şunları söyledi:
“-Nazım Hikmet’in yaşamaya dair sözünü bilirsiniz, yaşamayı ciddiye almak üzerine ve beyaz önlüğümüzle bir de laboratuvarda insanlık için ölmenin de aslında ölümü ciddiye almaya dair olduğunu hepimiz biliriz. Evet meslektaşlarımız tüm sağlık çalışanları yaşamı ciddiye aldıkları için özveriyle çalıştılar ve özellikle de bir pandemi döneminde 523 sağlık çalışanını ne yazık ki bu pandemide kaybettik ve bu özverinin sonucu yaşamı ciddiye aldıkları için kaybettik. Yaşamı ciddiye aldığımız için bu yaşamanı ne kadar az olduğunu göstermesi açısından aldığımız en kıymetli ödüllerden birisi, gerçekten hepimiz için çok anlamlı. Özelikle İnsan Hakları günüde bunu alıyor olmamızdan da başka bir anlam taşıyor. Yaşam hakkını bu salgın sürecinde ciddiye almayanlar, milli mücadele gütmeyenler ve uygun denetlemeler yapmayanlar gerçekleştirdi. O nedenle biz de sağlık meslek örgütleri olarak, sağlık meslek örgütü sendikası İnsan Hakları örgütleri İnsan Hakları Derneği olark bugün bir suç duyurusunda bulunduk. Yaşam hakkı ihlalinden sorumlu oldukları için Sağlık Bakanlığından, Çalışma Bakanlığından ve Sosyal Güvenlik Bakanı hakkında ve ne yazık ki sistemin değişmesi ile birlikte salgın konusunda sorumlu kılınan Cumhurbaşkanlığı gıda kurulluları hakkında bunun hep beraber takipçisi olacağız ve sorumluluklarımda bu salgında sorumlulukları nedeni ile hesap vermelerini çalışacağız. Bu anlamlı ödülü TTB meslek örgütümüz meslektaşlarımız adına SDD ne teşekkür ederiz.
uSDD kurucu başkanı Av. Kemal Akkurt’un İnsan Hakları sunumu (özet)
İnsan Hakları Evrenseldir-
 
İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edildiği 10 Aralık 1948’den bu yana 73 yıl geçti. Ancak bildirgenin istediği insan hakları düzeyinin çok uzağındayız.

 İnsan hakları, ulusal değil, ulusal üstüdür. Gerek uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mahkemeler de ulusal üstüdür. Bu nedenle, insan hakları ihlallerinin yaşandığı ülkeler, “Bu benim iç işimdir, kimse karışamaz” diyemez. Yaşanan insan hakları ihlallerine karşı, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, demokrasiden ve insan haklarından yana olan kuruluşların müdahalesi, iç işlere karışmak olarak görülemez. Bu durum, insan haklarının evrensel niteliğinin sonucudur.
Sistematik Sorun
AİHM’nin her yıl yayımladığı istatistiklere göre, insan haklarını en çok ihlal eden ülkelerin başında Türkiye geliyor. En fazla ihlal kararı da haksız ve usulsüz tutuklamalarla ilgili. AİHM’ye göre Türkiye’de tutuklamalarla ilgili sistematik ve yaygın bir sorun var. Bu sorun da kısmen yasalardan, ama daha çok uygulamalardan ve yargının işleyişinden kaynaklanıyor. Bu sonuçlar, hükümetin AİHM ilkelerine uyum sağlamak için gereken çabayı göstermediğini de ortaya koyuyor. Son yıllarda yazarlara, düşünürlere, gazetecilere, siyasetçilere ve insan hakları savunucularına karşı yoğunlaşan usulsüz aramalar ve tutuklamalar nedeniyle de Türkiye’nin AİHM’de mahkûm olacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
Dünya’da 70 ülkede insan hakları uygulamalarını izleyen İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) her yıl hazırladığı insan hakları raporlarında, polis ve savcılık sorguları ile mahkeme dosyalarından hareketle, Türkiye’de polisin aşırı güç kullandığı, başta yaşama hakkı olmak üzere, işkence ve kötü muamele konularında ülkemizin insan hakları karnesinin Avrupa ülkelerinin tamamından daha kötü durumda olduğu vurgulanıyor.

İnsan Hakları Ödülü TTB Ne Verildi
Uluslararası İş Birliğinin Önemi
Şubat 2009’da Ankara’da, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği ve Avrupa Birliği Komisyonu tarafından ortaklaşa düzenlenen “Kolluk Kuvvetlerinin Güç Kullanımı” başlıklı uluslararası bir seminer düzenlenmişti. Avrupa Birliği’nden, Avrupa ülkelerinden ve Türkiye’den çok sayıda hukukçu, insan hakları uzmanı, Emniyet müdürü, jandarma ve subayın katıldığı seminere, ben de Türkiye Barolar Birliği’ni temsilen katılmıştım. İki gün süren seminerde, Türkiye’nin insan hakları sorunları ve uygulamadaki aksaklıklar masaya yatırılmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıcı Rıza Türmen de seminerde Avrupa İHM’nin uygulamalarını anlatarak Avrupa ve Türkiye ili ilgili verilen örnek içtihatları anlatmıştı. Benim de uygulamalar konusunda kısa bir sunumum olmuştu. Türkiye, insan hakları alanında 2009 yılının da çok gerisine düşmüştür.
İnsan hakları çalışmalarında tek yol gösterici; BM Genel Kurulu’nda 9 Aralık 1998 tarihinde oybirliği ile kabul edilen “BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi” ve ekleridir. Türkiye’nin de imzaladığı bu bildirge ile ülkelerin görevi, insan hakları savunucularını korumak ve bu kişilere karşı olası eylemleri engellemektir. Yani işlerini kolaylaştırmaktır. Ülkemizdeki uygulamalar ise tam tersine işlemektedir.
Bildirgeye göre, taraf devletlerin özellikle ırk, renk, cins, dil, din, politik ve diğer düşünce, ulusal ve sosyal köken, mülkiyet, soy ve tüm diğer durumlara dayanan ayrımlar gözetmeksizin, uluslararası toplumun tüm üyelerinin, birlikte ve tek tek, herkes için insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirme ve teşvik etme yönündeki önemli yükümlülüklerini yerine getirmeleri gerekir. İlaveten, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi için uluslararası işbirliği yapmanın önemi de vurgulanmıştır.
Devletin Sorumluluğu
İnsan hakları ve temel özgürlükleri koruma ve geliştirme konusunda temel sorumluluk ve ödev, devletlere düşmektedir. Bildirge ile devletler, bireylerin, grupların ve derneklerin insan hakları ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirme ve bu hakları ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtma hak ve sorumluluğuna sahip olduklarını taahhüt etmişlerdir. Uluslararası sözleşmelere ve mevcut anayasaya rağmen, devletin şiddet içermeyen barışçıl etkinliklere müdahale etmesi, soruşturmalara ve yargılamalara meydan verilmesi, tek başına insan hakları ihlalidir.   
İnsan, haklarıyla birlikte insandır. Bu nedenledir ki insanlık tarihinde insan haklarının her koşulda korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmaları engellemek mümkün olmamıştır. Çünkü insan hakları, günü geldiğinde bu hakları ihlal edenlere de lazım olacaktır...”

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/insan-haklari-evrenseldir-av-kemal-akkurt-1891489

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget