Makaleler "Ahmet Tan"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Aşağısı Kasımpaşa yukarısı hilafet-Ahmet Tan
“Öğretmenler günü” diye kutluyoruz.
Oysa 24 Kasım daha kutlu ve daha kutlanmaya değer bir gün!
TBMM’nin halife seçtiği Abdülmecit’in göreve başladığı... Ve Türkiye Devleti’nin kendisine “biat ettiği” gün (24 Kasım 1922).
- Devlet, kişiye biat eder mi?
- Arkasında TBMM gücü varsa elbette eder!
“Bana 400 vekil verin!”in sırrı da zaten burada!
“Beni milletim seçti!” diye kasım kasım sergilediği Kasımpaşalılığının...
Ve daha başka “açık sırlar”ının: “Ümmetin önderi”... “Hedef 2013”... Kimine göre bunlar zevzeklik. Ama 14. yıla girdik... Halkın yüzde 49.5’i için bu laflar ne yazık ki “En hakiki mürşit!”
***
Tarih başladık, tarih ile devam:
Ankara Hükümeti, çıkardığı yasayla 1 Kasım 1922 günü saltanatın kalktığını ilan etti.
17 gün sonra da Vahdettin bir Ingiliz zırhlısı ile ülkeyi terk etti. Saltanat yetkisi TBMM’ye geçti. Hilafet makamı boşaldı.
Anayasadaki “devletin dini İslamdır” hükmü nedeniyle yeni bir halife gerekli idi. En demokratik halifeyi elbette Meclis seçerdi. Mustafa Kemal’in başkanı olduğu, 347 üyeli Meclis’te üç şehzade aday oldu. Katılan 162 üyeden 148’inin oyunu alan Sultan Aziz’in oğlu Abdülmecit Efendi ilk turda halife seçildi. (II. Abdülhamit’in oğulları Selim ve de Abdülrahim’e ise toplam 5 oy çıktı.)
Böylece Hz. Ali’den sonra tarihte ilk kez bir halife seçimle göreve gelmiş oldu.
Refet Paşa başkanlığında bir TBMM heyeti Istanbul’da giderek, Topkapı Sarayı’nda yeni halifeye Halifelik Mazbatası ile Kutsal Emanetler Dairesi’nin anahtarlarını sundu.
Birlikte Hırkai Şerif ziyaret edildi ve geleneksel “biat merasimi” böylece tamamlandı (Tarih 24 Kasım 1922). Cumhuriyet ilan edilince çıkartılan “TBMM’nin manevi şahsında mündemiçtir!” hükümlü bir yasa ile halifelik kaldırıldı (3 Mart 1924).
***
Dillinden düşmeyen “Hedef 2023” ne ola ki?
Ya da çoğu kişiye ipe sapa geliyor olsa da başkanlık ihtirası dünyanın malumu.
Ve cebren ve hile ile değil resmen ve göstere göstere adım adım başkan oldu zaten. Halk seçiyor. G20’de de dünya âleme “başkanlığını fiilen tescil ettirdi”.
Niye başkan olmak istediğini hiç açıklamıyor. Şu anda Obama’dan Putin’den hiç eksiği yok fazlası çok. Hangisi kendi elcağızı ile parlamentoya başkan seçtirebiliyor? Başbakan ile birlikte ikisinden birden “müşavir” olarak hizmet alabiliyor?
***
“Hedef 2023”ün hedefi, elbette Cumhuriyetin 100. yılını kutlamak kutsamak olamaz.
Cumhuriyete metelik vermediğini, Cumhuriyetin değerlerine gösterdiği ilgi ile çoktan kanıtladı...
Peki, “Hedef 2023” ne?
Hedef artık uzak da değil zor da değil.
Böyle muhalefet ile hiç değil. Sadece 8 yıl iki seçim aldı. Meclis çoğunluğu zaten cebinde!
HDP’yi her an yanına alacaktır. Onların da benzer ihtirasları var.
“Al eyalet sistemini ver başkanlık sistemini”...
En doğal en demokratik ittifak hali!
Eyalet sistemi demek. Kendi valini, kendi yargıcını, kendi meclisini kendinin seçmesi demek. Tam demokrasi yani! Atla “tramvay”a önce biri “başkanlık” öteki “özerklik durağı”nda insin gitsin... Sonrası Allah... Pardon halife kerim...
Başkan olmak demek halifeliğe yatay geçiş demek.
“Ümmetin önderi” pankartları boşuna değil!

 Ahmet Tan /Cumhuriyet

Bilmek zor. Tahmin belki: Uğur Mumcu, önce kimin öldürdüğü ile değil, ısrarla ve inatla kendisini ne için öldürdükleri ile ilgilenirdi.
Cinayetle hedeflenen kargaşa ortamından kimlerin, hangi çevrelerin, nasıl bir çıkar sağlayacağı üzerinde düşünür, araştırır ve buna kafa yorardı.
Müttefikler dahil çıkar çatışmamız olan ülkelerle siyasi, ticari ve “istihbari” ilişkilerin seyrini değerlendirirdi.
Bu ülkelerle kronik (Kıbrıs, Ege, AB, Kürt) sorunlarımızın kesiştiği, çatıştığı noktalar üzerinde düşünürdü.
Önceki cinayetler ile kendisininki paralellik veya zıtlıkların şemasını çıkartır bunun üzerinde çalışırdı. Ne yazık ki, ne kamuda ne meslektaşlar arasında bu kapasitede bir yaklaşım sergileyen çıkamadı. Her cinayet gibi, sadece “Kim?”in izi sürüldü. Sonunda kimi katil ve muhtemel katiller ele geçirildi.
Ama, Papa’yı vuranın Ağca, Kennedy’yi öldürenin Oswald, Hrant’a kurşun sıkanın Samast olması türünde “failler”- di bunlar! Ele geçirilmişlerdi.
Ama Mumcu cinayeti, onlarca (daha doğrusu binlerce) “faili meçhul”den biri olmaktan kurtulamadı!
***
Siyasi cinayet demek, iç içe geçmiş birçok amaç demek.
Temel hedef gündemi ele geçirmek. Bu hiç değişmiyor. 
● Kaos ve güvensizlik ortamı yaratmak.
●Güvenlik güçlerine, yargıya olan inancı yok etmek. 
●Ülkeyi topluca yılgınlık ve güvensizliğe sürüklemek.
***
Napolyon, “Coğrafya ülkelerin kaderidir!” demiş. Ortadoğu’nun parçası olmanın yazgısı bu.
Bu bölgede coğrafyasını “silah” olarak kullanmak isteyen iktidarlar da çıkabiliyor.
Ama bu silah çok geçmeden geri tepiyor. Çünkü “büyük güçlerin” elleri ayakları bu bölgede.
Tayyip Erdoğan’ın, Atatürk’ün yüzü Batı’ya dönük laik cumhuriyet devlet ilkesine sırtını dönüp BOP’çuluk ve bölge liderliği sevdasıyla Suriye batağına sürüklenmemiz yine de bir kader değil.
***
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1909’dan günümüze 69 “gazeteci” öldürüldüğünü listelemiş. Bunların üçte biri yani, 23’ü Mumcu’nun katledildiği 1991-1993 yıllarında gerçekleşmiş. (Bu sayıya Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, dahil değil.)
Demek o dönemde zamanın ruhu, Ortadoğu ve süper güç dengeleri bu tür cinayetleri gerektiriyordu. Şimdilerde ise şükür PKK’ninkiler dahil, cinayetlere ara verilmiş durumda.
Ama bu kez zamanın ruhu, “paralel devlet yavesi” ile kaos ve yılgınlık yaratmak üzere bir başka biçimde hortluyor, hortlatılıyor. Yani kargaşa, yılgınlık, güvensizlik bu kez kansız gerçekleştiriliyor.
Özet mi?
Cinayet nedeni not defterinde, bilgisayarında, telefon kayıtlarında boş yere arandı.
Uğur Mumcu, Uğur Mumcu olduğu için öldürülmüştü.
***
Yaşasa belki katilini bulacaktı. Ama “asli fail” hep karanlıkta kalacaktı. Tıpkı Ağcanın arkasındaki karanlık gibi...
Ve bugünlere ulaşsa hayatta kalacaktı...
Çünkü, artık halkta yılgınlık, güvensizlik yaratmak için başka enstrümanlar devrede..
Taralelli....
11 yıldır gül gibi geçinip gittiler...
Paralel paralel polisi, yargıyı, devleti paylaştılar...
Biri çıkıyorken öteki indi.
Biri götürürken öteki getirdi.
Tahterevallide gibiydiler.
Ne zaman, para sayma makineleri ile kasalar...
Tıka basa dolar dolu papuç kutuları ortalığa saçıldı..
Ucu oğullara - bakanlara dayandı...
Başbakan birden dellendi. Çünkü...
Paralelliğin sonu taralelli!
Keşke, Necip Fazıl da iki mısra attırsaymış...
Ama uyarı görevi “Agora Meyhanesi”nden Ümit Yaşar Oğuzcan’a kalmış: “Sen bana paralel...
Ben sana paralel...
Paralel paralel...
Paralelli...
Taralel taralel
Taralelli...”
***
Şimdilik yargı ile polis biraz da dolar...
Ama en çok da Başbakan taralelli!
Piyango kime?
Milli Piyango, en garip özelleştirmelerden...
Tam bir “Kamu parasını ben kullanamıyorum, al sen ye!” işlemi!.
İhalesi, şimdilik 20 Mayıs’a ertelenmiş.
Belli ki doların alıp başını gitmesi ve paralel deprem yüzünden yabancı alıcılar ortalıktan çekildi.
Milli Piyango neden satılıyor ki?
Amaç, “Milli”den kurtulmak ise iktidarın işi çok.
“Milli İstihbarat”tan “Milli Eğitim’e- Milli Savunma”ya, oradan “Milli Kütüphane”ye kuyruk çok uzun!..
Özelleştirme sahi niye ki?
Piyango ne işletme maliyeti gerektiriyor ne de ileri teknoloji...
Ama elden çıkarma kararı çoktan verildi:
Çünkü piyango kumar!
Günahı gâvurun boynuna olsun...
Kazancı bizim hazineye dolsun!
Piyango günahına karşı ilk önlem Refah iktidarında alınmıştı.
Biletlerin arka yüzünde yer alan ikramiyeye güvence veren Maliye Bakanı’nın imzası kaldırıldı.
Milli Piyango Genel Müdürü’nün imzası yeterli sayıldı.
Taş atıp kol yormayacak, işletme maliyeti, yatırım ve teknoloji gerektirmeyen muazzam bir kazanç kapısı sahi neden elden çıkartılıyor.
“Yeterince günahımız var, bir de kumardan yanmayalım!” diye düşünüyorlar.

“Dilimiz açık bir istila altında!”
Böyle demişti. Keşke istila altında olan sadece dilimiz olsaydı! Mantık, sağduyu, tutarlılık, adap erkân, sözünün eri olma gibi erdemler de dilimizle birlikte yerlerde sürünüyor. Dün söylediğini unutup bugün tam tersini yapmak...
Daha da beter olanı ne söylediğinin ve ne yaptığının farkında bile olmamak! Şu sözlerin altına imza atmaz mısınız?
Türkçede çok güzel karşılıkları olduğu halde; tower, mall, rent a car, check-up, check-in, okay, computer gibi birçok yabancı kelimelerle donatılmış caddeleri görüyoruz. Dilimiz açıkça istila altında. Dil yasayla korunmaz. Yasayı yazanların gayretleriyle dil korunabilir... Edebiyatçıların, yatırımcıların, medya mensuplarının, siyasetçilerin gayretleriyle dil korunabilir!” (24 Nisan 2012)
Bu sözleri söyleyen ve böylesi bir Türkçe duyarlılığına sahip bir Başbakan’a ancak saygı duyulur.Ama dün gördük ki Sayın Başbakan bu tür bir saygıya layık olmayı pek umursamıyor.“Siyasetçilerin gayretleriyle dil korunabilir!” dediği halde görevini yapmıyor. Hatta yabancı marka ve sözcük dilimizin istilasına attığı nutuklarla kestiği kurdelelerle yardım ve yataklık ediyor. (Reklamlarının önünde poz vererek “Next Level” adlı Shopping Center’ı hizmete açıyor.)
Gözünde güneş gözlüğü. “Next Level” “Sonraki Düzey” demek!Başbakan Erdoğan için sonraki düzey artık “Başkanlık” değil artık. Hısım akrabaya ait olduğu söylenen ve bunu da açıkça yalanlamayan, Next Level gibi tesisler... Sayısı 7’yi bulduğu konuşulan gemicikler... Ya da dün yeniden tazelenen, eski ABD Ankara Büyükelçisi Edelman’ın gizli belgelerde sözünü ettiği İsviçre’deki özel hesaplar.
Bunların hepsi dileyelim ki çirkin dedikodu olsun ama TBMM’de tutanaklara geçen gerçekler de var. Daha doğrusu CHP’li Emine Ülker Tarhan’ın dile getirdiği türden ve açık seçik sorulduğu halde geçiştirilen gerçekler.
Bu Kez Atlantik Değil Pasifik Ötesi
Amerikan yönetimi veya Fethullah Gülen’den söz ederken kimileri kibarlık ediyor ve “Atlantik ötesi” deyimini kullanıyor. Kibarlığa fazla önem vermeyenler ise sözgelimi “Next Level” söz konusu olunca, “Pasifik” ve “ötesini” ise karıştırıyor.
CHP Ankara Milletvekili E. Ülker Tarhan tam 1 yıl önce “Pasifik ötesi”ni merak etti.
Ve Başbakan Erdoğan’a TBMM’de önergeyle sordu:
- “Pasifik grubu ortaklarından Mehmet Erdoğan ve Fatih Erdoğan’la akrabalık bağınız var mı? (18 Ekim 2012)” Önergenin 15 gün içinde yanıtlamasını mevzuat emrediyor. (Başbakan’ın bu kuralı 11 yıldır yerine getirdiğine taraf ve tanık olan milletvekili olmadı! Hatta Başbakan’a sorduğu soruya Başbakan’dan yanıt alan da milletvekili de pek olmadı çünkü Başbakan (Next Level’da olduğu için) milletvekillerini kesinlikle muhatap almak istemiyor.)
Nitekim kural yine bozulmadı.
CHP’li Tarhan’a Başbakan’ın yerine ne alaka ise İçişleri Bakanı Muammer Güler yanıt verdi. (20 Mayıs 2013)
Kimin yüzü daha kara?
Yani 7 ay sonra!
2.5 sayfalık yanıtta “Pasifik ötesi”yle ilgili “Mehmet ve Fatih Erdoğan’la akrabalığınız var mı?” sorusuna yanıt yoktu.
Ayrıca Ankara’nın mevcut trafik yoğunluğunu katbekat artıracak ve çıkmaza sokacak soru da yanıtsız kalmıştı.
Bu projeyi aşırı trafik yoğunluğuna yol açacağı gerekçesiyle reddeden Ankara Büyükşehir Belediyesi daha sonra ne olduysa bu kararını değiştirmemişti. CHP’li Tarhan bunun da izahını Başbakan’dan istiyordu. Elbette istediği ile kaldı. Atalarımız acaba AKP’li Başbakan’ı düşünerek mi söylemişlerdi, “İsteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü KARA!” sözünü?

Korktuğumuzda yalan söyleriz. Başkalarının ne düşüneceğinden, hakkımızda öğrenileceklerden çekindiğimizde yalan söyleriz. Oysa her yalan söylediğimizde korktuğumuz şey daha da güçlenir.
Tad Williams

Yalan hem sözcükle söylenir hem de sessizlikle!
Adrienne Rich

 Akiller Cephesinde Son Durum…


*
Eşi AKP milletvekili olan Hasan Celal Güzel’in dediği gibi, “Bunlardan bazıları bir yerlerin resmen görevlisiydi. Şimdi bu görevlerini ‘devlet’ himayesinde yapacaklar!..”

*
İsim vermek gereksiz. Bazılarının ortak özelliği “Öcalan ve PKK sevdalısı” olmaları, “Türk” ifadesine alerjileri ve hatta “Türk” düşmanlığı yapmalarıdır...
*
Terör sorununu sadece “Kürt sorunu” olarak görmeleridir.
*
Bariz ırkçılığı kendileri yaparlar.
*
İçlerinde Türk bayrağının ismi değişsin diye fitne atanlar bile var.
*
Bu karanlık tipler şimdi de “akil insan” forsuyla, halkın içine karışacaklar!
*
“PKK aslında terör örgütü değildir!” fitnesini yayacaklar?
*
“PKK evlatlarınızı katletti. Ama haklıydı” mı diyecekler?
*
Nitekim içlerinden biri, Başbakan Erdoğan’a, bu süreçte “terör” ve “terörizm” ifadesini kullanmayalım bile dedi.
*
Utanmazlığın, pervasızlığın bu kadarına pes... “Terör”e “terör” denmesin diyen “akil”e bakıyorsunuz ki, KCK sanığı!..
*
Ne tesadüf ki bu zatın avukatı da “akil insan” heyetinde!
*
Akillerden birisi “Soros”çuluğu ile övünüyor.
*
Açlık grevi mimarı da heyette.
*
“Katlettik” dediği “Ermenilerden” sürekli özür dileyen bir “akil” var. O da halkımızı “PKK’den özür dilemeye” mi davet edecek?
***

Bu sözler hâşâ bendenize ait değil.
Heyetin önde gelen akil üyelerinden, Abdurrahman Dilipak ile Hasan Karakaya’nın sütun arkadaşı Fatih Akaya’nın dünkü yazısından (Haber Vaktim) bir bölüm.
Başbakan haklı.
Akil insanların işi çok zor.
Bu nedenle, bölgelerden değil de kendi yakın çevrelerinden başlasalar daha iyi olacak.
Heyet üyesi Fehmi Koru da haklı..
Koruma verilmesi de şart.
Önce yakın arkadaşlarından..
Sonra da halktan...
“Askeri vesayeti bitirdik!” derken..
Polis devletini gözle görülür, bariyerle tutulur, gazla koklanır hale getirdiler.
Dün Silivri’de bunu milletçe bir kez daha gördük ve yaşadık.
Askeri vesayet elbette çok berbat.
Ama hiç değilse on yılda bir görülüyordu.
Etkisi yine de çok uzun sürmüyordu.
Sürseydi zaten…
AKP ne öyle kapatılıp kapatılıp açılabilir..
Ne de iktidar olabilirdi..
Polis devleti ise her gün, her saat, her toplantıda..
Veya her duruşmada kendisini gösteriyor.
Dün bunları İstanbul’da yazıya dökerken CHP Parti Meclisi üyesi Fikri Sağlar ile karşılaştık.“Ne yazıyorsun” diye sordu.
Söyledim.“Haklısın!” dedi ve kendisi de bir örnek verdi:“1987 seçimlerinde Ahmet Türk, hapisteydi. Mardin’den milletvekili aday adayı olmuştu. Aday listeleri akşam 17.00’de ilan edildi. Ve mahkeme kendisini 17.30’da serbest bıraktı. Daha seçim yapılmamıştı. Sadece adaylığı kesinleşmişti!”
Balbay, Haberal ve Engin Alan ise çok yüksek oy oranı ile milletvekili seçildiler.
Mazbatalarını bile aldılar.
TBMM’de, kendilerine makam odası bile tahsis edildi.
Ama değil serbest bırakılma..
Kendilerini savunma hakkı bile tanınmıyor!!!
Polis devleti, askeri vesayetten beter Ahmet Türk bunun tanığı!
Hassas Akıl

Basın Kartları değişiyor.
Eskiden bir de Basın Şeref Kartı vardı.
Artık yok.
Şeref önemini kaybetti de ondan mı?
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç’e sorduk:“Basın Şeref Kartı artık niye verilmiyor?”

*
Listeye giremeyenlerde alınga
nlık olmuştu!
*
Nasıl?
*
“Bizi şerefli saymadınız!” diye küsenler vardı!
*
Yani şimdinin, akiller heyetinde ben niye yokum, tepkisi gibi mi?
*
Denebilir!
*
Haklılar. Akil yerine daha makul bir isim tercih edilebilirdi.
*
Barış Heyeti, falan gibi!..
*
Evet!
SALI SORUSU..Zafer mi, Hezimet mi?

9 Yurttaşımızı öldüren İsrail’in özür dilemesi “zafer” diye sunuldu.
On binlerce insanın ölümünden sorumlu Apo ise değil “özür” dilemek...
Dolaylı bir “üzüntü” bile ifade etmedi.Apo hapiste ve müebbet hükümlü.Erdoğan ise hem özgür, hem ülkenin tek hâkimi!
Hadi, “çarpık bir barış aşkı”na, hiçbir şeyi görmeyelim..
Bu “özürsüz süreci” PKK için zafer saymayalım..
Ama bu tablo AKP için bir hezimet değil mi?
Şerdeki Hayır

Ziraat Bankası’ndan sonra..
Bakanlık levhalarından TC ibaresi çıkarılıyormış..
Yeni anayasadan ise
“Türklük” ifadesi çıktı çıkacak.
Bütün bunlara sevinmek..
Ve teşekkür etmek gerek!
Artık isteyen, korkmadan..
“Tükürürüm böyle bakanlığın da, anayasanın da içine!” diyebilecek

Koltuk Aşkı..


23 Nisan’da devlet makamlarına çocukların oturması geleneğine de son verilecekmiş.
Demek ki on dakikalığına bile olsa bu iktidar koltuktan vazgeçmekten korkuyor.

İktidar sabah akşam övünüyor: “Dünyanın en büyük ilk 20 ülkesinden 1’iyiz...”Birkaç yıla kalmaz, ilk 3’ün 1’inde de olabiliriz.
Ama nüfusu 75 milyonu aşmış ülkeden çıka çıka 63 akil insan çıkabilmesinin akılla izahı yok!
Milyonda 1’den bile daha az akiliz.Aziz Nesin fazlasıyla cömertmiş...
Milyonda 1’i temsil eden bu 63 akil insanın ise sadece 12’si kadın...
Akıllı sayısının azlığına mı yanalım...
Yoksa “akil kadın” kıtlığına mı?..“Analar ağlamasın” sürecinin ise 12 kadının sırtına yıkılması...
Ne erkekliğe sığıyor ne de akla mantığa...

Dört dörtlük rastlantılar
4. Heyet İmralı’ya giderken...
4. Yargı Paketi’nin kurdelesi kesilirken...
Dün, yani 4. ayın 4. gününde...
Yeni bir Kutlu Doğum Haftamız oldu.Apo doğmuş.
Kırk yıllık Apo’yu bile yeni tanıyoruz.
Koç burcuymuş.Burhan Kuzu’yla yıldızının barışık olması boşuna değilmiş.
Apo’nun 4. ayın 4. gününde doğması, 4/4’lük bir mucizedir.
Ve nisan ve mayıslar artık çifte bayram ayıdır.
19 Mayıs Ata’nın Samsun’a çıkışı ve nüfustaki doğum tarihi.
4 Nisan ise Apo’nun hayata, akil insanlarımızın ise akıllarına start verdikleri tarihtir.
Kutlu olsun.
Tek vatan, tek bayrak, tek dil...
Hedefine “tek adam”la varılır diyenler var.
(Şimdilik) İkinci vatan değilse bile, ikinci dil, ikinci bayrak diyenlerin de kendi “tek adamı” var.
Akil insanlar dileyelim, “tek mi çift mi”nin ortasında bir yol bulsunlar.
Kervan yola çıkarken... Akil insanlar dün işbaşı yaptılar ama...
Ama hangi akla hizmet edeceklerini kendileri de tam bilmiyor.
Olsun.
Türk’üyle, Kürt’üyle ortak atasözümüzdür:“Kervan yolda dizilir!” (“Düzülür” diyenler de var ama biz barışın dilinden yanayız!).
Akiller arasında elbette akıldane olmayan dostlar, arkadaşlar ve meslektaşlar da var.
Çoğunun aklı da zaten cümlenin malumu.
Belki ekibin hikmeti de burada.
Ancak akil insanların akıllarının ne kadarını, nasıl kullanacaklar, bunu tahmin etmek zor.Hülya Avşar, Sezen Aksu, Mehmet Barlas, Taha Akyol fena değilmiş!..“Akil insan” damgası yemenin “akla ziyan” bir iş olduğunu hemen fark ettiler.
Ya da çok cimri oldukları ve akıllarını “paylaşmak istemedikleri için” anında istifa ettiler.
Anahtar sözcük “paylaşmak!..”Başbakan’ın “akil projesi”nin amacı da bu.
İşler sarpa sararsa..“Baldıran zehrini paylaştırmak...”
Ölümcül etkisini azaltıp riski en aza indirmek.
Dün de TBMM’de “Çözüm Süreci Komisyonu” kuruldu.
Maksat “paydaşlar” artsın!“Tek adam” karşının “tek adam”ı ile tek başına süreci başlattı.
Süreç böyle yürüyecek derken...
Önüne, yanına “Sizden akıllısı, Şam’da kayısı” diyerek 63 kişiyi birden diziverdi.
Çünkü “içerim” dediği zehrinin buharı burnuna gelmeye başlamıştı.
Partisini kurduğundan beri her ay, en az iki kez yaptırdığı kamuoyu yoklamaları uyarı sinyalleri veriyordu.
9 vatandaşımızı öldüren İsrail’in “özrü” vatandaşa “zafer” olarak sunulmuştu.
Ama o “özür” vatandaşın aklına bir başka “özür” düşürdü.
Madem, 9 yurttaş için bile özür istemek bu kadar önemli ve gerekli...
PKK’nin katlettiği on binlerce yurttaşın yakınları da bir özrü hak etmiyorlar mı?
Ve madem beyaz bir sayfa açılıyor...
Apo, Diyarbakır söylevinin içinde bir cümlelik özür, değilse bile pişmanlık, hatta üzüntü ifadesi yerleştiremez miydi?
Bu soru öyle fazla akil olmayı da gerektirmiyor.
Kaldı ki, bu soru “analar ağlamasın” sürecine zarar değil aksine yarar getirecek bir sorudur.
Ve mutlaka 7 bölgenin belki biri dışında mutlaka akıllara gelecek ve akillerin önüne gelecektir.

Bu da benim akil adamım

CHP’li olmayan CHP milletvekili var da...
Cumhuriyet okumayan Cumhuriyet okuru olmaz mı?İ. Ethem Güzelsoy da benim “arızi” okurum.
Eski bir Milli Görüşçü.
Bu iktidarın, asıl zararı, laiklikten daha çok İslamiyete verdiğine inanıyor.
Kul hakkı, gösteriş için ibadet ve enayi yerine koymanın salgın haline geldiğinden yakınıyor.
Sabah akşam e-posta yoluyla, “yancı” gazetelere “yorum” yetiştiriyor.
Basılmayınca da bu köşeye yöneliyor. İşte dünkü notunun özeti:Fehmi Koru son günlerde sakal bırakmıştı. ‘Akil adam’ hazırlığı imiş. Lafını dinletmek için olmalı. Ama bu halk hepsine ‘Sen sakalıma anlat’ diyecektir.”Emin olun, milleti ikna edelim derken “Dimyata pirinç...” misali hepsi ortada kalacaklar.
Anadolu’ya turneye çıkan tiyatro grupları gibi, her koldan sanatçı var. R. Hisarcıklıoğlu elbette hak ediyor. Ama sırf gidilecek yerlerde odaların imkânları için düşünülmüş gibi.Arzuhan Yalçındağ da öyle... Ondan da amaç, Doğan Grubu’nun desteğini garantilemek...
Başbakan’a helal olsun! Hayrettin Karaman ve Cemal Uşşak gibi Fethullah Hoca’nın has adamlarını da akil kadrosuna aldı. Yani, cemaatin elini de taşın altına aldı.

Kamu avukatı

Namı diğer ombudsman!
Üstelik TBMM’den seçildi. Akil Heyeti’ne niye alınmadı.
Yoksa yeterince akil değil mi?

Hem de sevap
Eğer Başbakan’ın dediklerini nakledecekler ise akla ziyan bir iş bu.
Memlekette 60 bin cami var. Hutbeler, vaazlar, Diyanet’in kadrosu ne güne duruyor?

Asya Yakasından Sıcak Avrupa Notları
İktidara geldiğinde AB’yi ağzından düşürmedi.
Bu sayede bir taşla birkaç kuş vurdu.
*
İssizliğe ve çaresizliğe en etkili merhem olarak AB’yi gören seçmenin gönlünü kazandı.
*
Siyasi hareket olarak çağdaşlıktan ve entelektüel derinlikten yoksundu. Bu açığını Avrupacı söylemden etkilenen sözde “liberal aydınların” desteği ile kapattı.
*
Onların “yardım ve yataklığı sayesinde”, ordu kademelerinin tasfiyesini kolayca gerçekleştirdi. Yargıyı, medyayı ve üniversiteleri zapturapt altına aldı. Gerçek birçok yurtsever aydını hapse attırarak susturdu. Sonunda PKK’yi anayasa yapma partneri olarak konumlandırmayı başardı.
*
“Yetmez ama evet!” bu arkadaşların kendi ayaklarıyla düştüğü en hazin tuzaktı. Başbakan onları kirli birer mendil gibi kullanıp atıyor. AKP’nin AB ile dansı

İktidara gelirken de şimdiki gibi her konuda, her ay düzenli kamuoyu yoklamaları yaptırıyordu.
O dönemde, halkın yüzde 65-70’i AB’ye üyelikten yanaydı.
Böylesi geniş bir kitlenin beklentisine sahip çıkmak, siyasette aslan payını garantilemek demekti.
Aslında AKP’nin AB’ciliği, birçok konuda uyguladıkları çok pratik bir hesaba dayanıyor.- “Çoğunluğun hissiyatını savun, çoğunluk senin olsun!” Madem Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman...
- “Dinci” görün, bu yüzde 99’dan aslan payı senin olsun.
Görüntü yetiyor. Gerçek mümin olmak gerekmiyor!
Kim kimin içini okuyabilir ki?
Bu nedenle o dönemde siyaseti sağ-sol eksenine değil de..
“AB yanlısı” ve “AB karşıtlığı” üzerine oturttu!
Sonu gelmez üyelik sürecinin rutin bir protokolüne, Brüksel’de attığı imzayı halka “AB işi tamam!” diye sunmayı başardı.
Kızılay’da gündüz vakti otobüsten havai fişekli “AB’ye hoş bulduk!” törenleri düzenlendi.
Bu kendi kendine gelin güveyi olma ve sanal gerdek heyecanını aslında birçok muhafazakâr başbakan hem yaşadı, hem yaşattı.
Türkiye - AET Ortaklık Anlaşması’nı Ankara’da 1963’ün “12 Eylül”ünde (kader işte) Başbakan İsmet İnönü imzalanmıştı.
Tarihin ve feleğin çemberinden geçmiş İsmet Paşa’da ise heyecan sıfırdı!
İmzadan önce çevresine sordu:“İstemezsek ileride çıkabiliriz değil mi?”Bu soru diplomasi tarihi için artık, siyasi mizah harikasına dönüşmüştür!
İlk davul zurna

İlk davul zurnayı “resmi adaylık için” dilekçe veren Turgut Özal çaldırdı. (14 Nisan 1987)
Şimdi her açılan “çapter”da, davul zurna değil el çırpmakla yetiniyoruz.
Ankara’daki ilk imzadan tam 36 yıl sonra..
21. yüzyılın bitmesine 21 gün kala..
Helsinki’de, “Türkiye, artık aday ülke olabilir!” kararı çıktı. (11 Aralık 1999)Bülent Ecevit Başbakan’dı.
Davul çaldırmadı. Ne de olsa Lozan’ın muzaffer komutanı İsmet Paşa’nın halefiydi. Ve Avrupa’ya karşı hep mesafeliydi.“AB rantı” sağ liderler için hep iştah kabartıcı oldu. Tansu Çiller serbest dolaşımdan, birçok engele ve elbette vizeye, ‘Ortaklık Anlaşması’na aykırı birçok hükmü pazarlık konusu yapmadan Gümrük Birliği’ne imzayı attı.
Onun da niyeti kestirmeden tarihe geçmekti.
“Avrupa fatihesi” olma sevdası, Türkiye’yi henüz aday ülke bile olmadan, Avrupa’ya gümrüklerini açan tarihin ilk ve tek ülkesi yaptı.
Böylece 40 yıl önceki ünlü slogan yeniden hayat buldu: “Onlar ortak, biz pazar!”

Kürt sorununun güzergâhı...
Çiller’den sonra Başbakan olan Mesut Yılmaz “AB eşittir Kürt sorunu” formülünü ilk açıklayan lider oldu:“AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer!”
Bu bir itiraf mı..
Suçlama mı..
Yoksa reçete mi..
Hâlâ belli değil.
Güzergâh, şimdi de İmralı üzerinden Kandil’e uzanmış durumda.
Yol lastikli. Çekenle çekildiği yere kadar uzuyor. Sırada Okyanus ötesi iki adres daha var!
Aslında dans değil, AB bizimle kolbastı oynuyor.
Azerice de imza atmaya “kol çekmek” deniyor.
AB ile 50 yıldır “kol çekip” duruyoruz.
İlk kol çektiğimizde siyasi haritada bulunmayan birçok ülke bugün AB tam üyesi..
Türkiye ise eli yıldır bekleme odasında, üstelik tek ayak üstünde...
Bayan Merkel geçen hafta “Sizi başka salona alalım. Boşuna beklemeyin!” diye bir tebligat daha yaptı gitti.
Kara ama kuru bir sevda olan AB sevdası yine de Türkiye’ye, Türkiye de AB’ye çok şey kattı.
Bunları dünya Vatikan’ın, biz de İmralı’nın bacasından çıkacak dumanı beklerken yazıyoruz.
Dün İstanbul’da Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Naci Koru’nun açtığı AB - Türkiye Gazeteciler Konferansı vesileyle not etmek istedik.
Bir Alman meslektaşın sözüyle:“AB için Yunanistan sorunu, Türkiye için Kürt sorunu kadar karışık ve karanlık. İkisinin de ucunda ayrılık olabilir…”İyi ki AB üyesi değiliz.
Hem AB, hem de Yunanlılar için üzülecektik!

Malumu ilama ve ilana gerek yok. Başbakan Erdoğan artık hem en yetkin, en yüce icra makamıdır hem de en üst “fetva ve uzmanlık” makamı. Bütün kurumlar kurallar, yasalar teamüller beyhudedir.
Yeni köprülerin topoğrafya analizini o yapıyor... Çağ açıp çağ kapatmak yerine kaim olmak üzere.
Karaları yarıp denizlerden denizlere yol açıyor. Milyarlık ihalelerin muhammen bedeline o karar veriyor. “Batası gazetecilik türleri”ni o belirliyor. Komşu devlet başkanlarının ecelini o tayin ediyor.
Bu arada hayatın hiçbir alanını da ihmal etmiyor. Taşeron işçiliğin faziletlerini anlatıyor. Yabancı büyükelçilerin demeç sınırlarını bile tayin ediyor. Tüm bu insanüstü faaliyeti ise keyifli bir öfke veya öfkeli bir keyif içinde gerçekleştiriyor.
Sesi ve duruşuyla verdiği tek bir mesaj var: “Dediklerime mim koymaz ve kulak vermezseniz... Ananızı da alın gidin!”
Amerika patron CEO’su İsrail
Evet ABD dünyanın patronu. CEO’su ise İsrail.
İsrail’e çektiği “van minits”i dillere destan olmuştu. Patronun Ankara’daki temsilcisi Francis Ricciardone de fırçadan nasibini aldı: “Acemi büyükelçi... Herkes haddini bilecek!” Ama nedense Norveç büyükelçisine hiç sesini çıkarmadı! “PKK ile süreç Oslo’da yeniden başlasın!” diye demeç veriyordu. Norveç kim? Avrupa’da “PKK terör örgütü değil!” diyen tek önemli ülke!..
ABD ve AB’nin kabul ettiği “PKK’nin yer aldığı terör örgütleri listesini” tanımıyor. PKK ile Oslo’da masaya oturmanın asıl nedeni de bu! Bir başka önemli bir neden daha şimdiden dillendiriliyor.
- Günü geldiğinde Apo’ya “Nobel Barış Ödülü” sağlamak!Hayal deryasına çifte açılım Aynı hayali çevresi de Sayın Başbakanımız için kuruyor. Karadeniz’den Marmara’ya milyonlarca yılda açılabilen Boğaziçi’nin aynısını bir emirle gerçekleştirebilecek bir Başbakan’a Nobel Barış Ödülü ne ki? Ama yine de Norveç ile iyi geçinmek gerek. Norveç sadece somon balığının anavatanı değil ki Norveç her türlü karışık barış anlaşmasının da vatanı!
Bunun için Oslo ve PKK her gündeme geldiğinde Norveç’i hayırla yâd etmek gerek çünkü edebiyattan tıbba tüm Nobel ödüllerinin kararını İsveç verdiği halde Barış Ödülü’nü verme yetkisi sadece Norveç’in! Zaten ödülü iyi ki de İsveç vermiyor çünkü efsanevi İsveç Başbakanı Olof Palme cinayetindeki “PKK taşeron örgüt kuşkusu” hâlâ sürüyor. (Hürriyet 3 Haziran 1999, Enis Berberoğlu.)
Nobel Barış Ödülü tarihe geçmek isteyen her devlet adamının rüyası...
Önceki yılki ödüle 1 milyon Iraklının ölümüne yol açan Amerikan işgalini bitiren Obama layık görüldü.
Bu kez de ödül 40 bin insanın ölümüne neden olan Kürt (yoksa terör mü?) sorununu çözen Tayyip Erdoğan’a niçin verilmesin?Reddedilen Atatürk ödülü
Ve bu Nobel Barış Ödülü’nü Tayyip Bey, -“zihinsel yükleme yapmak için mi nedir her fırsatta müebbet hapsi önce ev hapsine çevrilen sonra da cumhurbaşkanı olan Güney Afrikalı Mandela’ya benzetilen”- Apo ile neden paylaşmasın?
Mandela’ya 1993’te verilmişti. (Aynı Mandela’ya biz daha önce davranıp 1993’te Atatürk Uluslararası Barış Ödülü vermiştik ama bu kâfir almayı reddetti. Belli ki 1990’da aynı ödülü Kenan Evren’e verdiğimizi duymuştu!)
20. yılı idrak ediyoruz.
Kandil’den Avrupa’ya, Washington’dan AKP Genel Merkezi’ne zihinlerde evrilip çevrilmeye başlanan hissiyatı inşallah gerçekleştirmenin tam zamanı. (Hem Apo da gençliğinde 5 vakit namazını kaçırmazmış.)
TC Başbakanı ile PKK başkanı da Nobel Barış Ödülü’nü paylaşabilir. Yeter ki tutanak sızması olmasın.
Ve “batası türden” bir gazetecilik sergilenmesin.
Sadece bizlerin değil barış ihracatını bir numaralı ticari-siyasi etkinlik haline getiren Norveç’in de gözü ve kulağı İmralı da.Çünkü sürecin taçlanması herhalde Lozan’da değil mutlaka Oslo’da olacak.
Norveç, Filistin’den Kolombiya’ya dek tüm umutsuz sorunların son 50 yıldaki imza vatanı.
Norveç konusunda da Allah’ı var Sayın Başbakanımız gereken azami ve samimi gayreti gösteriyor.
Amerikan büyükelçisini bile “Herkes haddini, sınırını bilecek!” diye fırçalıyor ama Norveç Büyükelçisi Janis Björn Kanavin’e hiç ses çıkarmıyor.
Oysa Büyükelçi Kanavin Oslo için mekik diplomasisi ile kanaviçe gibi işlenmiş demeçler veriyor.“Oslo tutanaklarının basına sızmasından mutlu ve umutluyum… PKK’nin üstesinden silahla gelinemez. Türkiye anadilinde eğitim gibi genel bir inkâr bulunmakta.” (Sabah- 27 Ekim 2012)
Çünkü Nobel Barış Ödülü’nü Norveç veriyor!


Siyasetimiz ne yazık ki, “ileri demokrasi”den çok, “geri mizah” mağduru.
Mizah ise Başbakan’a veya onun nutuk yazarlarına bırakılmayacak ciddi bir iş.İdris Naim Şahin Bey gibi bu mağduriyeti arada bir fark edenler gidermeye çıkıyor.
Ama onların da ömrü uzun olmuyor.
Yine de onlar sayesinde kamuda İdris Naim Bey mukallitleri uç veriyor.
BDDK’nin yenice başkanı Mukim Öztekin de bunlardan biri…
Nerede mukim tam bilmiyoruz.
Bodrum’dan örnek veriyor.
Sayın Öztekin belli ki, mizahtan yana tekin birisi değil...“Kredi kartı aidatlarını” savunurken şöyle demiş:“2 liraya lahmacun var ama Bodrum’da 50 liraya satılan da!..”
BDDK Başkanı belli ki ne yediğini de ne dediğini pek bilmiyor…
Kart - aidat - lahmacun - Bodrum!..
Kendimden söz etmek gibi olmasın, bendeniz, 40 yıldır Bodrum’a giderim ve lahmacun yerim, 50 TL’ye hiç yemedim…
Yiyeni de, yenen yeri de görmedim!..”
Sayın Öztekin lahmacunun yanında bir kadeh de şampanyadan falan söz ediyor!
Kredi kartı aidatının haksız ve hukuksuz kesildiği yargı kararıyla sabit.
Kendisi bu kararın tüm kart sahipleri için geçerli hale getirilmesini savunmak yerine, kart sahiplerine lahmacuncu çırağı muamelesi yapması da bir tür postmodern mizah.
Bankaların çıkarlarını savunmak Bankalar Birliği’nin görevi.
Öztekin Bey, belli ki ilerisi için kendisine kariyer planı yapıyor…
Haşa, büyük bir bankanın CEO’luğu falan değil elbette.
Bodrum’da Dom Perignon’la birlikte lahmacun da servis edilen lüks bir lahmacun mağazası!
Kredi kartına 12 taksitle!

CUMOK, Soru, Öneri...

Adi suçları cezalandırmama kültürü hızla yayılıyor.
Cinayet, soygun, saldırı, taciz haberleri beşinci plana itildi.
Varsa yoksa örgüt!
Bireysel suçlar olağan sayılıyor.
Kadınlara yönelen şiddet ve vahşetin arkasında bu hastalıklı anlayışın kurumsallaşması yatıyor.
Bir CUMOK soruyor:
On yılda öldürülen kadınlar liginde dünyada kaçıncı sıraya yükseldik?
Bir de önerisi var:
Hastalıklı hale gelen kadın-erkek ilişkileri için, Aile Bakanımız Fatma Şahin kapsamlı bir araştırma yaptırsa ve akademik bir unvan elde etse...
Ve hiç değilse her gün yenisi işlenen kadın cinayetleri de bir işe yarasa.
(Kadıköy-A.Esra Aydınöz)

Falda 40 Katır 40 Satır Var

Başbakan’ın, Ekim 2011’deki Güney Afrika gezisi iktidar - cemaat “rekabeti ve garabeti”ni görünür hale getirdi.
Ama Türkiye’den pek fark edilemedi.
Adı sadece “Ali Bey” diye bilinen çok zengin, çok güçlü bir cemaat ehlinin büyük katkılarıyla Afrika kıtasının Selimiye Camii benzeri en görkemli camisinin (Nizamiye Camii) açılışı yapılacaktı.
Ama Erdoğan, cemaate tatsız bir sürpriz yaptı.
Açılışa gitmeyerek cemaati büyük bir düş kırıklığına uğrattı.
Bir başka hayal kırıklığını da daha önce cemaat Erdoğan’a yaşatmıştı:
Zaman yazarı Ali Bulaç’ın, Anayasa Mahkemesi’nin, AKP’yi kapatma kararını açıklayacağı sırada yazdığı bir yazıyla!“AK Parti’nin kapatılması, Türkiye’nin dengelerini pek fazla değiştirmeyecektir!” anlamındaki bu yazı ki “F.Gülen Resmi Sitesi”nde hâlâ duruyor.
Cemaatin şirket ve okul düzeyinde hizmet verdiği Afrika ülkelerine hükümetin büyükelçilikler ile THY’nin yeni uçuş hatları açması aslında “Cemaatin paralel yapılanması”nı denetlemek içindi.
Ama bu durum tam tersi sonuç veriyor:
Cemaat daha güçleniyor..“Erdoğan’sız AKP’nin akıbeti” gibi, “Gülensiz cemaatin geleceği” de kenarda köşede tartışılabiliyor.
İki tarafın da tek amacı var:
Daha fazla mevzi kazanmak ve güçlenmek!
Gülen’in önü, arkası çok sağlam!
Erdoğan’ın Çankaya’ya “Mutlak - Tek Adam” olarak çıkma sevdasının tek nedeni var: İktidarına cemaati ortak etmemek!
Acaba Türkiye için hangisi hayırlı?
Muhteşem Sultan Tayyip mi? Erdoğan – cemaat koalisyonu mu?
Elbette bir de “bonus soru” var: “AKP - BDP ittifakının TC’ye maliyeti?”

Barış/Uzlaşı İstifası...

Hürriyet’in Ertuğrul Özkök’ü dün, “İmralı sürecine katkı olacaksa ben Türklükten istifa ediyorum” dedi.
Ve ekledi:“İnşallah tanınmış bir Kürt de Kürtlükten vazgeçer!”
Amacı açık:“Türk’süz, Kürt’süz bir Cumhuriyet oluşturmak!”
Öneri şahane!
Ama Ertuğrul’a denk gelecek bir Kürt’ü bulmak kolay mı?
Daha doğrusu biri var. Ama o da içeride...
Hem o Kürtlükten vazgeçtiği anda...
Kürt sorunu denilen şey de çöküp gidecek...
Yani Ertuğrul istifa ettiğiyle kalıyor!“Kimliksiz” yazarlık ise etsiz tas kebabı yapmaktan daha zor...haberguncel.blogspot.com
Şimdilik onun için tek çıkar yol kalıyor:
Yazdığı gazetenin sloganına sarılmak:“Türkiye Türklerindir!”
Ama yakın tarihimizin en ünlü “eski genel yayın müdürü” uzlaşmaya hep açıktır.
Bu slogana bile ek yapmaya hazırdır:“Türkiye hem Türklerindir, hem Kürtlerindir, hem Lazların, hem Boşnakların.”
Yeter ki barış ve uzlaşı olsun!

Ölçü Kaçınca
“Uzun tutukluluk”tan Başbakan da yakınmaya başladı.
Meclis Başkanı da onun gibi elbette samimi olabilir...
Ama bu onların “uzun tutukluluk ortamına” (hadi istemeden de olsa diyelim) “yardım ve yataklık yapmış” oldukları gerçeğini örtemez.Özellikle de milletvekilinin uzun tutukluluğu, Çiçek’in de belirttiği üzere hukuki değil, “siyasi bir sorundur!”
Siyasi sorunu ise hukuk ve yargı değil, siyaset çözer.
Bunun için birkaç satırlık bir yasa değişikliği yeter!“MİT Başkanımı yedirmem!” diyen Başbakan’dan alacağı ilhamla, Meclis Başkanı da “Milletvekillerimizin görev sürelerini tutuklu olarak tamamlamasına izin veremeyiz!” diye bir adım atsa...
Ortak bir yasa önerisiyle öncülük etse...
Öncülük ettiği TBMM protokolü de bunu öngörüyor zaten.
CHP’yi “yemin etmeme yemini”nden döndüren o protokolü anımsayalım.
Protokolde “tutuklu milletvekillerinden” söz edilmiyordu.
Yapılacak düzenlemelerle tutukluluk hallerine son verileceği umut ediliyordu.
Örneğin, milli iradenin serbestçe tecelli etmesi için...“a- Anayasa dahil tüm mevzuat...
b- Hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkesi dikkate alınarak...
c- Özgürlükleri genişletici bir anlayışla yorumlanacak ve uygulanacaktır!..” gibi ifadeler yer alıyordu.
Ki bunların CHP’yi aldatmak üzere iktidarın bir göz boyama tuzağı olduğu ortaya çıktı.

Dün de Sıra...

Meclis Başkanı Cemil Çiçek’teydi herhalde...“Uzun tutukluluk Türkiye için ciddi bir yaradır! Yargının bunu bir şekilde çözmesi lazım. Çözmediği sürece kendisi tartışma konusudur!”
Ardından da...“Uzun tutuklu milletvekilleri” konusunun bir “siyasi sorun” olarak karşılarına çıktığını söyledi.
Ve Balbay, Haberal, Engin Alan ve BDP’li beş milletvekili ile ilgili hazin gerçeği de sözlerine ekledi: “Tutuklu milletvekilleri seçilme sürelerinin yarısını içeride geçirmiş oldu!”
Bunu hatırlamış ve hatırlatmış olması yine de umut verici!

Meclis Başkanımız Çiçek açık sözlü bir siyasetçi...“Bu ayıp da Meclis’e yeter!” de diyebilirdi!
Demedi!
Belki...
Milletvekillerinin görev süresi bitmeden...
AKP-CHP arasındaki TBMM “tutuklu milletvekili protokolü”ne öncülük etmiş olmasının sorumluluğunu yerine getirecektir.
Şimdilik...
Topu yargıya atmakla yetindi!
Oysa herkes biliyor ki...
Yargının arkasındaki yönetmen iktidar...
Yargı kendi haline bırakılmamıştı...
Kısmi anayasa değişikliği sırasında, ya zurnacıya ya da davulcuya meyletmesine karşı önlemler alınmıştı.“Parça tesirli madde değişiklikleri” ile Hâkimler ve Savcıları Yüksek Kurulu’nun yeniden kurulumu sağlanmıştı.
Bu yeni kurulum sayesinde...
Maç ortasında hakem değiştirir gibi, davaların ortasında da yargıç ve savcıların görevden alınması...
Hatta mahkemeye verilmesi bile mümkün kılınmıştı.
Böyle bir yargı elbette “uzun tutuklululuk” silahını da kullanacaktı.

Benzer Yaklaşımı...
Yargı da benimsemiş görünüyor.
Yasalar yargıçlara “adli kontrol veya denetimli serbestlik” kararı verme olanağı sağladı.
Ama nedense yargıçlar bu olanağı tutuklu milletvekillerine bugüne dek uygulamadı!
Neden?
Meclis Başkanı Çiçek gibi, bunu herkes merak ediyor.Dört yıl önce..İleri demokrasi kurmak üzere anayasada seçmece madde değişikliği yapıldığı sırada dönemin Yargıtay Başkanı bir açıklama yapmıştı:“Yandaş yargıyı değil, tarafsız yargıyı oluşturmalıyız!” (7 Eylül 2009)
Başkan Hasan Gerçeker aslında herkesin endişesini dile getiriyordu.
Çarşambanın gelişi perşembeden belliydi.
AKP iktidarı “iktidarını uzatmak ve güçlendirmek peşindeydi”.
Bunun yolu da “yargıyı denetim altına almaktan” geçiyordu.
Yargıyı kontrol edebilmek...
Seçimleri de denetim altına almak demekti.
Demokrasinin en büyük güvencesi sandıkların, seçmen kütüklerinin bağımsız yargıçların kontrolüne verilmesiydi.

Tutuklu Milletvekilliği...Protokolün Sarısı,Geçti Yolun Yarısı

Hacı bekler gibi “yeni yargı paketi”ni bekliyoruz.
Eski paketler adaletin yaralarına merhem olamadı.
Daha da derinleştirdi.
Siyaset demek, hayal tacirliği demek:“Avrupa’da adalet adına ne varsa bizde de o olacak!”
“Gerçek hak hukuk adalet gelecek...”
“İleri demokrasi yolda!”
Diye diye...
Anayasanın seçmece maddeleri değiştirildi...
Üstüne bir de referandum yapıldı.
Hiçbirisi gerçekleşmedi...
Bu kez anayasa sil baştan yazılıyor.
Başbakan yine de cömert:
7- 8 hafta vakit tanıdı.
Bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutansız, donanmanın kaptansız kaldığını fark etti!
Millete dert yanmaya yöneldi.

İnanmayan ile iddiaya varım!!

***
Başka unvanları da olsa...Abdullah Öcalan artık, devletimizin meşru makamlarınca “kabul edilmiş” bir siyasi liderdir.“Hür” değildir, o kadar!
Zaten “hür” olsaydı çok sıkıntı yaratırdı...
Masonluğun en üst örgütü “Hür” ve “Kabul edilmiş Masonlar Büyük Locası” ile bağı araştırılabilir ve bir karışıklığa neden olabilirdi.
Öcalan da tüm “büyük” liderler gibi, fevkalade ölçekte de gündem yaratma veya gündem değiştirme olanağına sahip. (Bunu mayınla cinayetle gerçekleştiriyor. Ama yiğit ve yoğurt meselesi...)
Ancak artık bu yeteneğini barışçıl yollarla kullanmasını milletçe temenni ediyoruz.
Bunu yaparsa, gücünü daha artıracaktır.
En büyük rakibi Recep Tayyip Erdoğan’dır.“Rekabet” şimdilik “vekâlet” ile yürüyor.
Ama yürüyor!
Erdoğan’ın “gündem değiştirme” yeteneği herkesin malumu.
Ancak bu yeteneğini, mahpus birisine karşı yürütmek Kasımpaşalılığına...“Harbi karakterine” pek uygun değildir.
Bu nedenle olacak..
PKK’ye karşı içtenlikle bir “fair play” sergilemeye çalışıyor.
Ne kadar inkâr etse de bunda Kılıçdaroğlu’nun açtığı “kredi”nin payı var.
İmralı’da müzakere sürerken, TBMM’den alelacele “Kürtçe savunma hakkı” ve “Cezaevinde eşlerle özel odada 24 saate kadar birlikte olma hakkı” yasası çıkarıldı.
Bu “fair play”in bir ön ödemesidir. (Sözlükler bu deyimi, “kurallara uymaktan da öte belli bir davranış tarzını da benimseme” diye tanımlıyor.)
Kürtçe savunma ile eş ile sabahlama aynı yasada nasıl birleşir?
Birleşir...
Analar ağlamasın da...
Bu yasa, eğer iyi kullanabilirse Öcalan’a da en az Erdoğan kadar gündemle pinpon topu gibi oynama olanağı sunuyor.
Erdoğan belki bir cinlik içinde olabilir:
Apo, bir gün “iadei muhakeme” fırsatı elde ederse, Kürtçe bilmediği için “Kürtçe savunma” yapamayacak böylece Kürtlerin gözünde itibarını kaybedecek!
Öyle ya...
Kürtçe bilmeyen bir Kürt liderin saygınlığı...
Türkçe bilmeyen bir Türk liderin de gerisinde kalabilir...

Bir Gecenin Beyliği

“Eşlerle bir gece geçirme hakkı” ise gündem değiştirme ve hatta gündemin tepesine oturma konusunda Öcalan’a eşsiz bir fırsat sunar.
Muhteşem Yüzyıl’a bile nal toplatabilir.“Ayda 1 Gece Hakkı” şu anda “bekâr” olan PKK liderini “evlenmeye” yöneltecektir.
Öcalan, TC yasalarına göre ilk evliliğini bir MİT yöneticisinin kızı (Kesire) ile yapmıştı.
Ama belli ki, çok pişman oldu.
1990’da Bekaa’da gazeteci Hakan Aygün’ün, “Nasıl bir eş idi” sorusuna
Öcalan şu yanıtı vermişti:“Allah öyle bir karıyı (kendi deyişi) kimsenin başına vermesin!”
“Peki MİT’çinin kızı da MİT’çi olabilir miydi?”
“Sanmıyorum ama içimize sokulmuş olabilir.”
“Nasıl yani?”
“Yani MİT bizi, biz de MİT’i karşılıklı kullanmışlığımız olabilir! Karşılıklı yani!”

Kadere Bakar mısınız?

Türk’ün Kürt’ü ile Kürt’ün Türk’ü gerçekten et ile tırnak.“Kız aldık, kız verdik!” ise hiç de “gıcık” bir söylem değil.
Kürtlerin Şeyh Sait’ten sonraki en önemli lideri bile bu söylemin eylemine kurban olmuş bile...“Kötü evlilik” konusunda Türk’ün Kürt’e söyleyecek fazla bir sözü yok.“Ayda 1 gece” 14 yıldır kadın kokusuna hasret bir insan için büyük bir nimet!
Çok kısa içeriyi bilen birisi bile bunu çok iyi bilir.
Erdoğan, İmralı sürecine bir jest olsun diye, önce TV verdi...
Şimdi de “Ayda 1 gece eş ile baş başa!” jesti...
Üstelik bundan hapisteki cümle Muhammet ve İsa ümmeti yararlanacak!
Hiç fena değil.
Öcalan’ın daha önce dili yandığı için belki yoğurdu fazla üfleyecek...
Ama sonunda mutlaka yiyecek...
Evet, Öcalan nikâhlanırsa..
Türkiye’de, medya “30... 29... 28...” diye her ay, gün sayacağı için...
Başbakan da artık kolay kolay gündeme hâkim olamayacaktır.
Çankaya’da imzadan bugün yarın çıkacağına göre...
İş, İmralı’ya helal süt emmiş bir gelin bulmaya kaldı...
Sürecin “happy end” ile bitmemesi için hiçbir neden kalmıyor...
Nikâh şahitliğini Öcalan’ın adaşı Gül ile...
Bendenizin adaşı Türk yaparsa..
O iş tamam!
Ama nikâh cüzdanını Tayyip Bey’in vermesi biraz riskli. “Üç değil! En az dört!” derse Türkler bu kez de “demokratik ve dömografik” olarak yandı..Ama olsun..
Riske değer!
Çocuklar Ada’da “olacakları” için..Burak’ın gemiciğinde süvari olur yaşar giderler..
Otonom bölge sevdasına neyim düşmezler!

Herkes herkesle “ilişki” kurabiliyor.
Ama “iletişim” kuramıyor.
Bugüne dek, bu iktidar terörizm ile ilişki kurdu.
Kandil eteklerinden Avrupa başkentlerine “Al takke ver külah!” bile oldu.
Habur sırasında bu ilişki, ünlü mankenlerin ifadesiyle “seviyeli bir beraberlik” niteliği bile kazandı.
Ama sonu yatakla değil kavga ile bitti..
İlişki vardı.
Ama gönülden bir iletişim yoktu.
Hele “yürekten iletişim” hiç yoktu.
Yine ODTÜ...
Bu hafta sonu iki gün boyunca ODTÜ’de “yürekten iletişim” konuşulacak.
Başbakan için belki düş kırıklığı ama, programda lastik yakma, molotofkokteyli hazırlama yok.
En azından bendenizin geçen hafta ve geçen yıl katıldıklarında yoktu.
Yürekten iletişim” daha çok eşler arasındaki uyumsuzluklara, iş yaşamındaki çatışmalara, çocuk ve ebeveyn ilişkilerine çözüm üretmenin pratik yollarını arıyor.
Yürekten iletişim” aslında 1996’da ABD’li sosyal bilimci Marshall Rosenberg’in kuramsallaştırıp uyguladığı bir düşünce ve eylem yöntemi.
Uluslararası alanda “yumuşak güç” diye de anılıyor. (ABD, eğer gerçekten “süper” ise bunu tonlarca bomba yağdırmadan on binlerce insan öldürmeden de yapabilir, diyenlerin bir tür barışçıl kuramı.)
Bir adı da “şiddetsiz iletişim / non-violent communication”.
Tam da bizim devletin yıllardır başaramadığı iletişim dili...
Dil, davranışları, bakışları hatta, Başbakanımız Afrika’da olduğu için korkmadan söyleyelim, ses tonunu bile kapsıyor. (Ama, lütfen buradaki danışmanları da dedikodu yapmasın. Tayyip Bey’in öfkesine, belagat sanatına dil uzatmış duruma düşmeyelim!)
İmralı’daki iletişimin adı
Sahi buna ne ad vermeliyiz?
Hükümet kararsız.
Süreç deniyor...
Müzakere - nitelikli diyalog - konuşma - uzlaşı arayışı diyenler de çıktı..
Tayyip Bey’in kendisi bile henüz karar vermiş değil.Sonuç için kimin kimle iletişimde olduğu da belli değil.
Bir “devlet” ve “enstrüman” lafıdır gidiyor.
Amaç halkın dikkatini rahmetli bağlama ustası - yapımcısı Şemsi Yastımana yöneltmek falan değil inşallah..
Sözcüklerin arkasına gizlenip “hükümeti” koruyacağım derken...
Hayırlı bir şey oluyor...“Devlet eşittir Tayyip Erdoğan” formülü artık kesinlik kazanıyor.
Çünkü İmralı’da Öcalan ile görüşen sahiden devlet...
O demese...
Tam yetki, tam vekalet vermese ülkede hangi enstrümanın bir tek teli kıpırdardı ki?
İyi ki de bu yetkiyi verdi.
Ama bir de bu yetkinin sınırlarını “teba”ya veya hiç değilse Meclis’e açıklasa...
Cambazlık hayır getirsin
Yürekten iletişim”in gereği bu.
Laf cambazlığı ile başlamış olsa bile barış ve huzur sağlaması için tüm analar ve evlatlar dua ediyor.
Gelip bir yerde tıkanmaması için özen gerek.
Sayın Fidan, İmralı’ya fidan dikmeye gitmediğine göre, nereye kadar hangi yetki ile gittiğini hiç değilse Milli Güvenlik Kurulu’nun da bilmeye ihtiyacı var.
İmralı belki açıkça gündeme gelmeyecek.
Ama “şiddetsiz iletişim”in yolu yordamı İmralı’ya da çıkıyor...
Yol ve yordamın özü, “duygular” ve “ihtiyaçlar”...
Konunun uzmanı Macaristan’dan geliyor. Dünyaca ünlü Profesör Eva Rambala, “yürekten iletişim”in fikirlerle değil duygularla kurulduğunu anlatacak!!!
Bu konuda şanslıyız...
Elimizde iki tarafın da benimsediği bir anahtar var:“Analar ağlamasın!”
İnsanı insan yapan “fikirler” değil, “duygular”.
“Fikir” olsaydı...
İmralı’ya tekne hiçbir zaman kalkmayacaktı!
Yürekle iletişim ancak uygun bir dil ile kurulabiliyor...
İletişime anlam, derinlik ve süreklilik kazandıran yüreğin dili...

Gülen tamam, Erdoğan da amenna.
Ama Ali de kim?
Kim olacak Ali Ben Bongo..
Başbakanımızı Afrika’nın öteki ucu Gabon’da ağırlayan ev sahibi cumhurbaşkanı..
Soyadı, Berlusconi’nin sefahat âlemlerindeki dansları akla getiriyor.
Ama alakası yok.
O elhamdülillah tam bir Müslüman ve örnek alınacak birisi.
Erdoğan, ortalık kar kıyamet iken elbette Afrika’ya ısınmak için gitmedi.
Yeni anayasamıza “başkanlık” modeli arıyor.
Gabon anayasası ise Tayyip Bey’in ağzını sulandıracak hükümler içeriyor.
Bizim Dışışleri belgelerinden öğrendiğimize göre Gabon anayasası, Tayyip Bey için biçilmiş kaftan.
1991’de kabul edilmiş.
Cumhurbaşkanı 7 yıllığına seçiliyor.
Ama 2003’te bu süre “sınırsız süre”ye çevrilmiş.
Yetkileri de bu “sınırsızlığa” uydurulmuş:l Başbakanı doğrudan tayin ediyor.l Yüksek yargı üyelerinin tümünü bizzat görevlendiriyor.l Gerekli görürse parlamentoyu toptan feshediyor.l Kanun hükmünde kararname, her türlü icra yetkisini kullanabiliyor.
l Başkomutanlık yetkisini sınırsız kullanıyor.
Gabon bizim Kadıköy ilçemizden de küçük bir cumhuriyet. (Nüfusu 1.5 milyon.)
Ama TC-Gabon muhabbeti TC-AB ilişkilerini kıskandıracak bir sıcaklıkta.
Geçen temmuzda bizim Cumhurbaşkanı oraya gitti.
Onlarınki Ankara’ya geldi.
Arkasında para, pul, ticaret mi var?
Hayır.
Toplam ticaret hacmi geçen haftaki Milli Piyango ikramiyesinin toplamının yarısı bile değil.
(41 milyon $)
Peki, neden bu ilgi?
Gabon’un “kırmızı kuyruklu” çok ünlü papağanları olamaz.
Erdoğan’da, rahmetli Özal gibi öyle “çoçuksu meraklar” yok.
Bir Afrika gezisinde, gezideki gazetecilere (Derya Sazak, Cengiz Çandar, Fehmi Koru ve bendenize) ısrarla birer “Gabon papağanı” aldırmıştı.
Erdoğan ise sanırım şimdi kendisini izleyen gazetecilerin, o ülkenin anayasasından ibret ve ders almasını istiyor-bekliyor.
Bendeniz de naçizane internetten canlı izlediğim bu gezisinden aldığım “Gabon anayasası ve başkanlık dersini” bu yüzden sizinle paylaşıyorum.
Tekrar edelim:“Gabon’da cumhurbaşkanı sınırsız süreli ve sınırsız yetkilidir.”
Tayyip Bey’in niyetini okuyanlar...“Dünyada böylesi yok” diyenler utansın!

Balyoz... Gerekçe mi Reçete mi?
“Kalp ameliyatı yüzünden darbe gerçekleşmedi!”
“Balyoz gerekçesi” belli oldu.
Bu gerekçe herkes için dersler taşıyor.“Darbe olmaz!” diye bir şey yok.
Özellikle darbeciler için de dersler var:l Darbe liderinin peşine takılacaklar ondan “sağlık raporu” istemelidirler.l “Eşbaşkanlık” sistemini benimsemelidirler.l BDP gibi PKK gibi “çift başkan” seçmelidirler.l Hiç değilse uçakları veya şehirler arası otobüsleri örnek almalıdırlar.l Çift şoför, çift pilot demek, biri kalp krizi geçirirse ötekinin kumandayı ele alması demek.l “Fatih Camii”ni bombalamayı düşünebilen darbeciler bir otobüs firması kadar “tedbirli” olmamanın cezasını çekiyorlar.
Dünkü “Balyoz kararı gerekçesi” tarihin tekerrür belgesi.
Yassıada’da hazır kararın altına imza atanlar da böyle demişti:“Sizi buraya gönderen kuvvet böyle istiyor!”
Balyoz’a gerekçe yazanlar da keşke bu kadar cüretkâr olabilselerdi.

Sınırsız Güç, Güç Değildir

Günseli Önal, Cumhuriyet’in bir dönem Başbakanlık muhabiri.
Siyasetin halinden, medyanın ahvalinden yoruldu.
Genç yaşta kendisini emekli edip roman yazmaya soyundu.
Romanın iyisi belki de “soyunmalı” olur.
Ama o daha çok “ruhsal soyunmaya” ağırlık verdi.
İlk romanın yazımı, basımı, tanıtımı da ilk çocuk gibi...
Hem heyecanlı ve hem meşakkatli.
Daha tam okumadan...“Ama bu müstehcen!”...
“Daha yenisin...”
“Biraz ünlen de gel!” diyenler çıktı.
Ama ilgilenenler de...
Kanal 7, “Esra Ceyhan’la A’dan Z’ye” programına çağrıldı.
Kitabı yanında getirmesi istenmişti.
Kitabı anlattı. Soruları yanıtladı.
Ama kitap, “kapak resmi” yüzünden ekrana yansıtılmadı!
Kapak sıkıntısı raflara ve vitrinlere de yansıdı.
Yayıncı (Asur Y.) M. Ali Kaşıkçı’ya söylenen hep aynıydı:“Kapak erotik. Raflara koyamayız!”
İçeriğine kimse bir şey diyemiyordu.
Ama yine de kitapçılar çekiniyor.Yunus Emre’nin bile sansür edildiği siyasi ortamın bunda payı ne kadar?
Kitabının adı:“Sınırsız Tutku - Seks ve Güç”
Tutku sınırsız olunca...
Elbette işin içine seks kadar siyaset de giriyor.

Konya’da “Bizim önceliğimizde devlet yok, bizim önceliğimiz insandır!” demiş!
Bu lafın boş olduğunu, on yıldan beri halkın yarısı çoktan gördü.
Öteki yarısının da en az yarısı görmeye çoktan başladı...
Ama sırtını dayayacak yer konusunda henüz karar veremedi.
Öncelik insanda olsaydı...
Kendilerini eleştirenleri bu kadar kolayca ve pervasızca “darbeci” diye tutuklatıp yıllarca hapislerde çürütmeye yönelirler miydi?
“Darbecilik”, “önce insan!” teranesiyle, “Devlet benim!” diyenlerce sahnelenen bir oyundur.
Bu oyuna adliyeden eğitime, sağlıktan güvenliğe birçok kurum da dahil edildi.
Örnek çok.
Mesala, SGK bürokratları insana değil, devlete öncelik peşinde.
“Üniversite hastanelerinde yolsuzluk olur!” diyerek, buralarda tedavi gören bazı kanser hastalarının tedavi masraflarını ödemiyor.
Devlet hastanesi şartı koşuyor!
Oysa kanser tedavisi uzmanlık işi.
Bunu en iyi Başbakan ile Sağlık Bakanı biliyor.
Başbakan haklı olarak, kendisini en güvendiği hekime teslim etmişti.
Seçtiği hekim ne devlette görevliydi ne de üniversitede..
Sayın Bakan da, muhterem eşinin kulak tedavisi için, ehil uzman diye ve haklı olarak, özel muayenehanesi olan Prof. Nebil Göksu’yu tercih etti.
“Hekim seçme hakkı” da temel bir insan hakkı...
Hele de Başbakan “İnsan öncelikli bir ülkeyiz!” diyorsa..
Ama SGK gibi kurumlar “devlet önceliğinde” ısrarlı.
Kanser hastalarını uzman üniversite hastaneleri yerine mutlaka devlet tedavi etmeli diyor!
TBMM (yoksa RTE mi?) bile, Hrant Dink davasında “Önce devlet” diyen birini ombudsman seçti.
Başbakan “Biz böyle bir Kanuni tanımıyoruz!” demişti!
Biz de, “Böyle bir ombudsman tanımıyoruz!” diye haykırmalıyız!
Tıpkı...
“Kansere yol açabilir!” diye sigara bırakma masraflarını karşılayan..
Ama kanser olmuş mezotelyama hastalarının tedavi masraflarını ödemeyen SGK’ye haykırdıkları gibi...

Gündemimiz hep gündem

Siyaset gündemi, buz pateni sahası gibi...
Herkes bir yerden değişik bir biçimde dalıyor.
Ani hareketlerle dikkat çekmeye çabalıyor.
En artistik figürü kim çıkartacak?..
Kim daha etkileyici gündem yaratacak?..
Ve kim Sayın Başbakan’ı sollayacak?..
Aslında hedef Başbakan’ın gözüne girmek.
En çok takdir toplayacak olan elbette, en yaratıcı en çarpıcı eylemi - söylemi gerçekleştiren olacak.
Başbakan gündem değiştirmekten yorgun düşüyor.
Ona destek olmak gerek.
Bülent Arınç, yardımcısı olmanın hakkını veriyor.
“Şeması çizgili defter kâğıdına çizili suikast timi” ile başlayan süreç dur durak bilmiyor.
“Vajina tartışması” ile doruğa ulaştı derken...
“17 yaşındaki bir kıza 27 yıl önce yapılan edepsizliklerin haklı adresi dağa çıkmaktır!” demeciyle açık bir çek vermiş oldu.
Bu açık çek ile, aslında gündem değiştirme yükü Tayyip Bey’in üzerinden alınmış oluyor.


Dua ve RTE ile MAB

Kanser tedavisi başarı ile yürütülen M. Ali Birand için, Başbakan’ın ailece bir sabaha karşı Eyüp Sultan’a gidip dua etmesi, bazı kanser hastalarını kıskandırmışa benziyor.
Kiminin parası, kimin duası...
 Benzer bir tedavi altındaki bir okurumuz “İnşallah Başbakan’ın duası tüm hastaları kapsıyordur!” diye yazıyor.
Ve ekliyor:
“Sayın Başbakan’ın bizim gibi ‘ünsüz unvansız’ yurttaşlara dua etmesi gerekmez. O,
- Sadece devlet ve askeri hastanelerdeki tedavileri öderiz, diyen
SGK bürokratlarına sıkı bir talimat verse daha iyi olur!”
Haklı...
Çok şükür, sağlık ve afiyete kavuşmuş görünen M. Ali Birand, kendisi gibi tedavi gören izleyicileri için de nasıl olsa dua edecektir.

Öğretmen Sorusu

Spor Bakanı Suat Kılıç’ın Erzurum’da genç bir öğretmene “Bakanla müdürü ayıramazsan zor müdür olursun” sözünü nedense yandaş medyadan hiç kimse duymadı.
Eğer bir CHP yetkilisi bir öğretmene benzer bir densizlik yapsaydı, o yetkilinin ne dini kalırdı ne de imanı.
Kılıç gibilerin hazımsızlığı milli eğitim için tehdittir.
İl Milli Eğitim Müdürü, hak etse bile, o öğretmeni herhangi bir göreve terfi ettirebilir mi?
(Necla A. - Emekli Öğretmen, Kadıköy)

ORAN

On yılda 320 polis intihar etmiş.
Kendini öldüren er sayısı ise  965 idi...
Ordu mevcudumuz polisin üç katı olduğuna göre..
İktidarın endişelenmesine gerek yok.
Oran tıpa tıp tutuyor.


ŞAKA

Başbakan “Muhteşem Yüzıl”a kızınca...
Hurrem kapandı.
TRT ise “Padişah” dizisini yarıda kesti.
Haklılar..
Padişahla şaka olmaz.
Heveslisi ile hiç olmaz!

TBMM Devletin Neresinde?
Hiçbir iktidar kalıcı değil.
Kalıcı olan devlet..
Ve “Devlette devamlılık” ilkesi...
Bu ilke nedense hep “olumlu” anlamda anlaşılır.
Oysa bu “olumsuzluğun da devamı” olabilir.
Hele de devlet çarpık bir iktidarın eline geçmişse...
Bu olumsuzluk, kötülük ve musibet bin bir biçim ve düzeyde “devam eder” gider.
Üstelik devletin özü olan, olması gereken Meclis’e rağmen devam eder, gider..
Bu bir ülkenin, bir halkın başına gelebilecek en hazin haldir!
Güldal Mumcu, yüreğinden kopan çığlıklarla, aslında bu hazin gerçeği 19 yıldır anlatmaya çalıştı.
Başaramadı.
Sonunda o da kaleme sarıldı.
“İçimden Geçen Zaman” bu acılı ve acıklı gerçeğin bir belgeseli!
Mumcu’nun Anlatımıyla...
Devlet öylesine derin...
Öylesine anlaşılmaz, anlatılmaz bir çark ki...
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bile ona hükmü geçmiyor.
Güldal Hanım, kitabıyla bunu kanıtlıyor...
Onun bunu, o Meclis’in “Başkanvekili” sıfatıyla yapması ise kaderin ona bir başka cilvesi...
Kitapta, anlatılan sayısız garabet ve musibete ek olarak TBMM’de yirmi yıl önce kurulan Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nun raporu da yer alıyor.
Bu rapor, Türkiye’deki bütün kötülüklerin kökündeki asıl nedeni açıklıyor.
“İdarenin yanlış yapan kamu görevlisini ne olursa olsun savunması gerektiği düşüncesinden ve uygulamasından vazgeçilmesi sağlanmalıdır. Böylece kamu görevlisinin kusurlarının kapatılması uğruna sistem yıpratılmamalıdır. Devlet kendi içinde, görev suçu işleyenleri ne pahasına olursa olsun yargıya teslim etmelidir.”
TBMM Komisyonu’nun bu önerisi yerine getirilseydi, Uğur Mumcu’dan sonra işlenen birçok cinayetin önü alınabilirdi.
O öneri yerine getirebilseydi, Hrant Dink’in ölümünü hazırlayan bürokrasideki ilkel ve kanlı dayanışmanın da önü alınabilirdi.

Özetle ve Kentlerde...
Trafik polislerince uygulanan “çekici terörü”den halk sağlığını hiçe sayan gıda üreticilerine, en küçük hak arama gösterisine karşı pervasızca kullanılan biber gazından karakollarda sürüp giden sözde “münferit” kötü muamele ve işkencenin arkasında hep bu “kamusal bürokratik dayanışma” yatıyor.
Park yasağı olmayan yerdeki aracı “çekilirken” vinçten düşürülüp hurdaya çevrilen TV Net Haber Müdürü Veysi Ateş, idareyi mahkemeye veremiyor.
Çünkü bakanlık “polisinin” yargılanmasına izin vermiyor.
Tıpkı, “resmi evrakta sehtecilik, kalpazanlık, suç işlemek üzere örgüt oluşturmak” suçlarını işleyen milletvekillerine, bakanlara ve başbakana TBMM’nin yargılanma izni vermemesi gibi...
Buna “izinli yargı” mı demek gerek...
Yoksa, “yargı izinde” mi?
Lodosa, rüzgâra ve Ankara’ya yağan kara nispet bir giriş gerek:
Ilık mı ılık bir bahar günü..
Tomurcuklar patlamış. Bademler çiçek açmış.
Delikanlı ile kız bir parkta el ele dolaşıyorlar.
Ama bir türlü gölgelik, tenha bir yer bulamıyorlar.
Derken, ağaçların arkasında park etmiş bir minübüs görüyorlar.
Oğlan genç kıza, “İstersen gölgesinde biraz oturup dinlenelim!” diyor.
Oturuyorlar.
Kız oğlanın omuzuna başını yaslıyor.
Oğlan da kızın beline sarılıyor.
Sonra da...
Arabanın altına doğru kayıveriyorlar.
Aradan epey bir vakit geçiyor.

Birden bir bekçi düdüğü ile sarsılıyorlar...
Delikanlı yana çekiliyor. Tepelerinde elinde copuyla posbıyıklı iri kıyım bekçi beliriyor.
- Hey ne yapıyorsunuz burada? Delikanlı:
- Hiiiç. Arabayı tamir etmeye çalışıyorum.

Bekçi:
- Yaa... Bu sözünde üç büyük yanlış var!
- Nasıl yani?
- Evlat, birinci yanlışın şu: Araba sırtüstü yatarak tamir edilir. Yüzükoyun değil...
- ....
- İkinci yanlış: Tamirat için ceket çıkarılır. Sen pantolonunu çıkarmışsın...
- Ama şey!..
- Üçüncü yanlışın da şu... Araba gideli yarım saat oluyor...
***
Başbakanımız Tayyip Erdoğan, ülkenin bozulan ayarını on yıldan beri onarmaya çabalıyor.
Ama bu işi herhalde mesai saatlerinde yüzükoyun yapıyor ki...
Yaptığı yanlışları gözü görmüyor.
Bugün içine düşülen terör belasının kökü çok gerilere ve Tayyip Bey’in kafasının arkasındaki düşüncelere dayanıyor.

İşbaşına geldiği sırada...
AB’nin gözüne girmek uğruna “Türklük alt kimliktir” dedi.
Bu “entel çıkış” ile yerli liberallerin de kalbini kazandı...
Ama bu bir tek sözü bölücülerin iştahını kabarttı, terörü azdırdı.
Şimdi, teröristlerle kucaklaşmaları yüzünden bir kısım BDP’nin dokunulmazlıklarını kaldırmak istemesi tutarsızlık..
Önce Habur’da çadır mahkemesi kurdurup dağdan inen teröristleri bağrına basma kararı alanlardan başlamak gerek...
Terörün üstesinden gelmek için tutarlı bir siyaset; ama ondan da önce devletin birliğine tekliğine inanmak gerek.
Başbakan’ın siyasi yaşamöyküsünde bu inançtan yana çok keskin zikzaklar var:
“Tayyip Erdoğan’a soruyorlar:
- Kürtler, biz ayrı yaşamak istiyoruz derlerse..
Erdoğan:
- Bu durumda belki Osmanlı eyalet sistemi benzeri bir şeyler yapılabilir..
Soru:
- Ya bağımsızlık isterlerse.. Tamamen ayrılmak isterlerse..
Erdoğan:
- Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız bir yapıyı kurma kudreti varsa... kurar!”
(Hikmet Çekinkaya - Cumhuriyet: 8 Mayıs 1998)
Bu zikzakların sicili, gazete kolleksiyonlarında birer belge olarak duruyor.
Vural Savaş, benzer nice belgenin yer aldığı yeni bir kitap yazdı:
“Devrimci Hukuk”
Onursal Başsavcı, Adalet ve Kalkınma Partisi adaletsizliklerinin temeline iniyor.
Sağlam ve hakça bir adalet ve hukuk sistem kurmanın tek yolu, bu temeli söküp atmakla mümkün...

• Yurttaş sözcüsü
• Kamu hakemi
• Halk avukatı
• Kamu denetçisi
• Ombudsman
Hepsi de aynı kapıya çıkan en son icat yüce makamımız!.
Üstünde Allah’ın izniyle sadece, Tayyip Erdoğan var.
Kamu başdenetçimiz, devlet ile yurttaş arasındaki her türlü soruna çözüm üretecek.
Arda’nın saçları, kaç çocuk konusu, öğrenciler önlük giysin-giymesin türü konuların dışında kalan, yani Erdoğan’ın karışmadığı tüm sorunlar..
Amaç, yurttaşı bürokrasiye boğmadan, mahkeme kapılarında süründürmeden, hakça çözümlerle rahatlatmak.
Yasası 2005’te çıkarılmıştı.
CHP’nin “Seçim yöntemi çarpıktır. İktidarların gölgesinde kalabilir!” yolundaki itirazını Anayasa Mahkemesi yerinde gördü.
7 yıldır Meclis’in raflarında bekliyordu.
Anayasa Mahkemesi hale yola koyuldu.
Üyelerinin gözlerine gölgeleri fark edemeyecek lensler takıldı..
Muhalefetin “uzlaşı ile seçelim” önerisine iktidar hiç aldırmadı.
Başbakan’ın resmi-gayri resmi teveccühünü kazanmış bir sayın Yargıtay üyesi bu makama seçildi.
“Kamu başdenetçisi” tek kişilik bir makam değil.
200 uzman ve uzman yardımcısı, makam otoları, şoförler, sekreterler ve gösterişli binası ile bir tür yeni bir bakanlık.
 Başmüzakerecimizden sonra bir başdenetçimiz oldu.
Hayırlara vesile olsun...
Kırk Kere Söyleyince Oluyor...
Köşelerde, manşetlerde, meydanlarda, Meclis’te on yıldan beri milletçe yineleyip durduk.
Padişah.. Padişah..
Naturası da zaten uygundu.
Ve olan oldu.
“Ecdadım!” diyerek..
Görev süresi en iştah açısı olan Kanuni’ye sahip çıkmaya yöneldi.
Haklı.
Bugün Kanuni’ye bunu yapanlar..
Yarın bir başka dizi ile çekip..
Kendisinin “muhteşem on yıl”ına neler yapmaz?
RTÜK Yan Gelip Yatıyor
AKP’li RTÜK üyeleri belli ki “yan gelip yatıyor”.
Onlar haremli diziye seyirci kalmasalardı..
O da, topa girmeyecek..
Ve Kanuni’nin 30 yıl at üstünden inmediğini söylemek zorunda kalmayacaktı!
30 saniye duramadığı at kazasını da CHP sözcüsü Haluk Koç dahil kimse anımsamayacaktı.
Yinede “müeddep” davranıp bahtsızlık.
Sahi, saltanatı 46 yıl sürdüğüne göre, yüce padişahımız geri kalan 16 yılda ne yaptı?
Yoksa bizim dizicilerin anlattığı o 16 yıl mı?
Başka sorular da var!
CUMOK-Ahmet Hekimoğlu, “Hürrem Sultan, padişahtan 19 yaş daha küçük. Ama ondan 8 yıl önce 52 yaşında öldü!” diyor.
Acaba, harem hayatı, savaş meydanlarından daha mı yıpratıcı?
Başbakan yardımcılarımızdan Bekri Bozdağ da, “dizinin iftiralar içerdiğini” belirterek Arnavutluk’tan ve yandan daldı:
“Kanuni’nin Macaristan’da nereye defnedildiğini araştırıyoruz. Macarlarla bunun için bir anlaşma imzalandı” dedi!
Bozdağ’a kulak veren halkımız, Kanuni’nin sonunda bir “faili meçhule kurban” gittiğini ve “kimsesizler mezarlığına gömüldüğünü” falan sanacak.
Oysa türbesi İstanbul’da Süleymaniye Camii yanında.. Yalnız da değil, Hürrem de yanında!
Kanuni, hiçbir padişaha nasip olmayan bir biçimde 3 ayrı kentte ve 3 ayrı cenaze namazı ile defnedildi.
Başbakanımıza naçizane anımsatalım ki..
Kendisine, 3’erden tam 9 kez helallik verildi.
Ve on binlerce kişi, “İyi biliyoruz!” diye haykırdı.
Sayın Başbakanımız müsterih olsun.
Bunca “hüsnüşehadetten-güzel tanıklıktan” TV dizisinde işlediği tüm günahlar da affedilmiştir artık.
Bu arada millet de dizicilere teşekkür borçlu!
Onlar sayesinde Kanuni’nin, “kalbine ve iç organlarına” sahip çıkmak mümkün olacak.
Bu “iç organ mezarı” bulunduğunda, merhum Özal’a uygulanan benzer işlem de tekrarlanacak.
Zigetvar Seferi’ndeki ölümünün doğal olup olmadığı da aydınlanacak.
Esas Hakkında Mütalaa
Keşke, özel yetkili savcılarımız tarihe karışmasaydı da, bu konuya da karışabilselerdi.
Mesela, Kanuni’nin kalbinin, Hürrem Sultan’ın mezarına “tevdi” edilmesi..
Ya da Kanuni’nin kafası ile kalbinin 400 küsur yıldır süren ayrılığına son verilmesi için ..
“Esas hakkında mütelaa” yazabilselerdi...
Ve Ergenekon’da yeni bir sayfa daha açılır, diziye paralel hale getirilirdi!
Yine de bu olanak var:
Başbakan’ın “Ecdadımıza saldırı var!” feryadı ile yardımcısı Bozdağ’ın “dizi iftira içerikli” demecini suç duyurusu olarak kabul etseler yetecek!
İlla gizli tanık mı gerek?

Sadece hece ve ses benzerliği…
Teşbihte hata olmaz. Yani benzetmede sorun, sıfır olmalı.
Gazneli Mahmut, İslamiyeti ilk kabul eden Gazne Devleti’nin sultanı.
967-1030 yıllarında yaşadı.
Hindistan’ı fethetti.
Ve bu ülkede İslamiyetin yayılmasını sağladı.
Bugün, Hindistan dünyanın en büyük İslam nüfusuna sahip ülke ise, bu Gazneli Mahmut sayesinde gerçekleşti.
“Gazze’ye sefer” fikrinin babası olduğu için, Mavi Marmara depreminden sonra, Sayın Bakan, Hariciye çevrelerinde “Gazzeli Davut” diye de anılıyor.
Sayın Bakan iki gün önce Gazze’ye indi.
“Kendimi evimde hissediyorum!” demesinin üzerinden dakikalar geçmedi ki...
İsrail füzeleri patladı.
Sonra da ölümler ve yaralanmalar.
“Evindeki” hazin manzara karşısında haklı olarak ağlamaya başladı.
Şer çevreler anında, sosyal medyada “Ülkesinin şehitlerine ağlamayan…” diye, Sayın Bakan’ı “tweetlemeye” yöneldiler.
Büyük ayıp ettiler...
Hem kötü niyetten, hem de cahillikten.
Bir kere kendisi bir dışişleri bakanı...
İçeride ölenlere ağlayacak...
Ve İdris Naim Bey’in görev alanına tecavüz edecek hali yok.
Kaldı ki, artık öyle her ölüme de ağlamak gerekmiyor.
Ölümlerin bir anlamı, önemi ve stratejik derinliği var.
Bunun ölçüsünü de Allah razı olsun, Sayın Başbakan önceki gün açık, seçik ve çok net ilan etti:
“Öleceksek, adam gibi ölelim!”
Gazze’de ölenler Başbakan’ın tarifine göre öldüler...
Ki, Dışişleri Bakanımız o tarifin hakkını vermek üzere gözyaşı dökmek durumunda kaldı.
Kalacak elbet!
Ağlamak siyasette sünnet ise diplomaside farz!
Hattı diplomasi değil sathı diplomasi
“Bunların Atatürk ile dertleri var.
Defterlerinden silmek istiyorlar!”
Bu köşe o kadar kötümser değil.
En azından Ahmet Davutoğlu konusunda değil.
Sayın Bakan, Atatürk’ü sadece bakanlığının internet sitelerinden silmekle yetinmiş.
Ama Mustafa Kemal’in sözlerinden ilham almayı sürdürüyor!
Sadece bu sözleri biraz eğip bükmekle yetinmiş.
Altına da kendi imzasını atmış. O kadar.
Dışişleri Bakanlığı’nın resmi sitesinde, internetin icadından beri Türk Bayrağı ile Atatürk’ün bir fotoğrafı bulunur.
Yanında veya altında da tüm insanlığın kulağına küpe sözü:
“Yurtta sulh, cihanda sulh!”
Sayın Bakan, belli ki Atatürk’ün resminde ve bu sözünde bir sıfır sorun gördü...
Ya da hiçbir stratejik derinlik görmedi.
Atatürk’ün resmi de, bayrak da, o söz de kalkmış...
Yerine bakanlığın “rozeti” konulmuş.
Bereket versin, rozetin ortasında ay yıldız var.
Herhalde, “onunla idare edilsin” istenmiş.
“Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü ise kalkmış.
Onun yerine, Gazi M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki ünlü emrinin eğilip bükülmüş halini koymak uygun görülmüş!
Ama Sayın Bakan, bu sözü, “failatün vezni” ile..
Ve “Köprü altı cam-cam... Öpsün seni amcam” kıvamına getirerek yazmış:
Altına da kendi imzasını atmış.
“Hattı diplomasi yoktur.
Sathı diplomasi vardır.
O satıh bütün dünyadır!”
İmza da yetmemiş.
Gazneli Mahmut ile karışmasın diye olacak yanına bir de kendi fotoğrafını koymuş.
Hele de Sayın Bakan’ın “Sathı diplomasi var!” diye beyit yazması, kendisinin çok zeki, ziyadesiyle müdebbir bir siyasetçi olduğunun da kanıtı.
Bu samimi ikrar ve itiraf ile geleceğini güvenceye almış oldu.
CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, her fırsatta TBMM kürsüsünden bir gün bu iktidarın mutlaka Yüce Divan’da “sıfır sorun macerası”nın hesabını vereceğini hatırlatıp duruyor.
Sayın Bakan’ın internet sitesine yazdığı “Sathı diplomasi vardır!” vecizesi açık bir ikrardır.
Bu nedenle kendisi mutlaka “itirafçılık” hükümlerinden yararlanacaktır.
Belki de ikinci bir özür vesilesi bekleniyor!
Coğrafya kader, bakan değil
Napolyon, “Coğrafya ülkelerin kaderidir!” demiş...
Coğrafya profesörü hemşerisi Yves Lacost da “Coğrafya savaşmak içindir!” diye bir kitap yazmıştı.
Ama Napolyon çok şanslıydı.
Mösyö Lacost’tan iki asır önce yaşadığı için, ne o kitabı okudu, ne kendisiyle tanıştı.
Dolayısıyla onu ne başdanışman yaptı, ne de Dışişleri Bakanı!
Her ülkenin Napolyon’u da, Lacost’u kendine.
Ne yazık ki Erdoğan, Napolyon kadar şanslı değil.
Onun başında, “diplomasi” ile “fizik – kimya”yı karıştıran,
Atatürk’ten değil ama onun “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir!” sözünden çok etkilenen bir Davutoğlu var...
Fenciliğe soyunması, Türkiye’yi yazdığı kitabın sıfır sorun laboratuvarına çevirmesi bundan.
“Sıfır sorun”, halka olmuş hâlâ Bakanlık sitesinde öyle duruyor.
‘Stratejik derinlik’ de öyle.
Ama bu derinlik nereye kadar?
Tayyip Bey bir boy verse anlayacak!

Anayasa Uzlaşması Üzerine Hisseli Dersler

Siyasal Bilgiler (Mülkiye) öğrencileri işe girişirken Mümtaz Hoca’nın (Soysal) 40 küsur yıl önce sorduğu soruyu sormuşlar:
“Dünyada, anayasa sözünün bu kadar çok kullanıldığı bir başka toplum var mı?”
Olsaydı Başbakan’ın ziyaret programına dahil olur, oradan duyardık.
Ülkemizde lafının bu kadar çok edilmesinin nedeni, acaba anayasanın anasını ağlatmak için midir?
Anadolu’da türküleşmiş atasözüdür:
“Cömertsin derler maldan..
Yiğitsin derler candan ederler…
***
Kurulduğu günden beri AKP, “anayasa” deyip duruyor.
Başbakan’a yol açmak için özel olarak değiştirildi bile..
Kaç maddesini kaç biçime soktu.
Hesabını Anayasa Komisyonu üyeleri bile bilmiyor.
Adliyeyi ve askeriyeyi hizaya getirmek üzere en manidar günü seçip...
Bir 12 Eylül günü koca ülke referanduma bile götürüldü.
Başbakan’ı kesmedi..
Sabah akşam “anayasa” demeye devam ediyor.
Ama nedense, bir kez olsun TV’ye çıkıp da sistemine özendiği ABD’deki gibi konuyu rakibi CHP lideri ile tartışmaya yanaşmıyor.
Yüz yüze gelmek istemiyor.
Kimseye muhatap olmak istemiyor.
Muhalefetin “padişah” benzetmesini belli ki ciddiye aldı.
Padişah gibi oldu.
Kimseyi muhatap almıyor.
TBMM’de anayasa ve İçtüzük gereği kendisine sorulan sorulara bile yardımcıları yanıt veriyor.
Darbelerden sabah akşam yakınan kendisi..
Komisyonunu kurduran kendisi..
Ama gidip muhatap olmak istemiyor.
“Yazılı” ifade verecekmiş.
Demek ki camdan okuma alışkanlık yaptı:
Artık “yazısız” konuşamıyor.
Keşke Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na da görüşlerini yazılı verse de..
Komisyon üyeleri kendisinin her hafta değişen başkanlıkla ilgili görüşlerini
Medyadan izlemek zorunda kalmasa..

Türkiye İçin Mülkiye...

Mülkiye, ülkemizin en köklü eğitim kurumlarından.
“Önce Mülkiye sonra Türkiye” çarpıtılmış şer bir slogandı.
Anayasa hukukçuları 1960 ve 1982 anayasalarına önemli katkılar sağlamıştı.
Siyasal gündemde uzunca bir süredir yeni bir anayasa var.
Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi uygun gördüğü hukukçu hocalarla çalışmayı yeğliyor.
Belli kurumlar ve öğrenciler ise tümüyle devre dışı.
Milletvekili seçilme yaşını 18’e indirmeyi savunduğu halde nedense öğrencilerin düşüncelerini alan yok.
Mülkiye öğrencileri bu anlayışın mutlaka aşılacağı, ülkede daha çok anayasa yapılacağı ve sonunda gerçek bir demokrasinin mutlaka kurulacağı inancıyla fakültede “gönüllü seminer” düzenlemişler.
Esin kaynağı biraz da TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in “Anayasaya katkı yapmaya pek istekli yok!” sözleri olmuş.
Mesut Gülmez, Kerem Altıparmak, Alev Özkazanç, H. Saim Vural, Dinçer Demirkent ve Murat Sevinç gibi hocaları da onlara öncülük etmiş.
Ortaya, daha önce yüzlercesi çöpe atılan yeni bir anayasa madde taslağı koymak yerine “Anayasa yapım süreci” ile “Temel Haklar nasıl düzenlenmeli” sorusuna yanıt arayan bir “eser” çıkarmışlar.
Mülkiye öğrencileri belki de Başbakan’a ve Uzlaşma Komisyonu’na ilham vermek üzere..
Anayasa konusundaki görüşlerini aralarında konuşup tartıştılar.
Mülkiyeliler Birliği de “Mülkiye Öğrencileri Anayasal Sistemi Tartışıyor” adı altında bu süreci kitaplaştırdı.
Kitap önümüzdeki günlerde TBMM’de Komisyona sunulacak.
Her şey Başbakan’ın memnuniyeti için.
Komisyondaki iktidarın üyeleri Başbakan’ın mutlu olacağına inandığı maddeler ortaya çıkarmak peşinde.
Oysa Başbakan’ın “başkanlık sistemi” tercihi de sürekli değişiyor.
Önce “ABD’deki gibisini” savunuyordu.
Sonra “Fransa’daki gibi- yarı başkanlık” da olabilir dedi.
O da olmazsa..
“Partili cumhurbaşkanı”na yöneldi
Son olarak da telaffuz ettiği “Türk tipi başkanlık!”
F tipi olsa anlaşılır da...
Türk tipi nasıl olacak?
O biraz ortaya karışık görünse de değil.
Başbakan’ın yaklaşımı açık:
Kendin pişir kendin ye!
Yani..
“Tek adamlık olsun da nasıl olursa olsun modeli!”

Tutanaklara Tutunmak

Eser, tutanaklardan oluşuyor.
TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda tartışmalar gizli.
Gizliliğin arkasında, “Magazin kurbanı” olmak endişesi yatıyor.
Nitekim endişe doğrulandı.
Geçen hafta evlenmeyi düzenleyen madde görüşülürken, “Her yurttaşın evlenme hakkına sahip olması” önerisine karşı çıkıldı.
Neden mi?
AKP ve MHP’lilere göre, “Her yurttaş evlenme hakkına sahip olmalı” diye bir madde söylemi,
Hem eşcinsel evliliğin önünü hem de örneğin, kadınların köpeklerle evlenmesinin” önünü açar!
Bu haber Saliha Çolak imzasıyla yayımlandı.
Tekzip mekzip edilmedi.
Çünkü bir sayın üye bunu açıkça savunmuştu.
Kutup ayısı tarafından taciz edilen Bahtsız Bedevi sözü yüzünden Başbakan’ı ayıplamıştık.
Özür dileriz.
Meğer, bir milletvekiline göre ülkemizde köpeklerle nikâh kıyabilecek umutsuz kadınlar bile varmış!
Mülkiye Öğrencileri Anayasal Sistemi Tartışıyor adlı yayını, tüm sayın milletvekillerine tavsiye ederiz.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget