Kasım 2012
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin temelleri "KEMALİZM_ATATÜRKÇÜ" Düşünce sistemine dayanmaktadır. Köy Enstitülerinin kapatılması ile karşı devrim hareketleri yavaş yavaş yeniden hortlamaya, 12 Eylül darbesi ile Atatürk Devrimlerinin içi oyulmaya başlamıştır. Bugüne gelene dek ne yazık ki hiçbir iktidar döneminde devrimlere sahip çıkılmamıştır. AKP geleli 10 yıldır işler öylesine ileri gitmiştir ki Bağımsız Ulus Devleti olmamız, "Misak-ı Milli" ile çizilmiş bölünmez bütünlüğümüz tehlikeye girmiş, hukukun üstünlüğü denen kavram yok edilmiştir.
Ulus Devleti ve Atatürkçülüğü savunanlar, bilhassa Türk Silahlı Kuvvetlerinin Atatürkçü subayları, emperyalizme karşı koyan aydınlar zindanlara tıkılmışlar, halka bir korku imparatorluğu yaşatılmak istenmiştir.
Bugün lafı dolandırmadan içimden geçenleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
İyi ki TGB Gençliği, iyi ki ULUSAL KANAL, Aydınlık Gazetesi, Sözcü Gazetesi ve birkaç ulusalcı gazete ve ulusal kanal daha var diyorum.
Bunların içerisinde en cesur haberleri verebilen sadece Ulusal Kanaldır bence.
MAOCUYMUŞ!
 Sn. Kılıçdaroğlu’nun Aydınlık Gazetesi baş yazarı ve İŞÇİ PARTİSİ Genel Başkanı Doğu Perinçek için basına intikal eden ama kendisinin söylemediğini söylediği sözlere inanmak istememiştim zaten.
“Terör örgütü lideri Öcalan ile yaptığı görüşmeyi de hatırlatarak “Başımıza şimdi Atatürkçü kesildiler millet bunları yemez. "Sahibi eski Maocu olan gazeteye CHP’yi dizayn ettirmeyiz"  “Yazılmıştı, ben de bunları okuyunca ne yalan söyleyeyim baştan çok üzülmüştüm.
Ha, bu arada Aydınlık’ın attığı manşette hiç hoş değildi.(Seyit Rıza İttifakı)Bu haberi daha yumuşak duyurabilirdi zira ATATÜRK te birleşelim diye yola çıkıldı.
Sayın Kılıçdaroğlu “Gençlikle Buluşuyoruz” başlığı ile Atatürk karşıtı sol gençlerle buluşabilir, bunu bıraksaydılar örgüt değerlendirseydi.
Ayrıca CHP yi kimse dizayn edemez. Gerçek CHP liler mücadelecidir ve CHP yi kimseye ama kimseye yedirmezler!
CHP'ye Atatürkçülük üzerinden asıl zarar veren CHP içindeki CHP ile geçmişi olmayan, 6 oku benimsemeyen kişilerdir.
Mesela Hüseyin Aygün EMEP ‘lidir, Faik Tunay ANAP’lıdır. Binnaz Toprak, Erdoğan Toprak, Faik Tunay, Sezgin Tanrıkulu, Bülent Kuşoğlu vb.
Cumhuriyet ve Atatürk Devrimlerinin düşmanı ve İngilizlerle, Fransızlarla işbirlikçiliği yapmış Seyit Rıza’ya itibarının geri verilmesini istemek Atatürk Devrimlerini suçlu çıkartmak ve ihanet değil midir?
Hem Atatürk’ü beğenmeyeceksin hem de onun partisinde milletvekilliği yapacaksın.
Mesela “Ulusalcılar bu partiden gitmedikçe hedefimize (!) varamayız.” Diyen Tanrıkulu.
4+4+4’ e ve ana dilde savunmaya destek verip AKP ‘nin tasarısının anayasaya aykırı olmadığını savunan Binnaz hanım gibi vekillerin CHP ye verdiği zararı AYDINLIK Gazetesi veremez.
Ayrıca yandaş basına malzeme olmak çok kötü bir şey. Doğu Perinçek’in eskiden Maocu bilmem neci olduğu beni ilgilendirmiyor açıkçası.
Bugün CHP nin yapması gereken çoğu şeyleri demir parmaklıklar ardında esir bir adam örgütüne yaptırabiliyorsa, Atatürk ve cumhuriyete CHP den fazla sahip çıkıyorsa ( Bu arada Atatürkçü çalışan milletvekillerimi tenzih ediyorum.) ben kendisine bir CHP li olarak ancak teşekkür ederim.
Perinçek Seyit Rıza’ya itibar istemeyip te MAO culukla suçlanıyorsa o da ayrı bir konu. Zira benim bildiğim Maoculuğun temel ilkesi mücadelede kitlelerin gücüne olan inanç, Anti emperyalist ve halkçı kişilikleri ortak özellikleridir. Maocuların asgari programlarında ise, bağımsızlığın sağlanması ve feodalizmin tasfiyesi vardır. MAO iyi veya kötü şeyler yapmıştır diyelim. Bugün Türkiye’de ders kitaplarından Atatürk devrimleri kaldırılıyorken Mao’nun ülkesinde Atatürk ders kitapları okutulmaktadır.
Her neyse benim konumumu aşar bu konuları uzmanlarına bırakıyorum.
Doğu Perinçek’e DÖNEK diyenler TBMM ‘lisindeki dönekleri görmüyorlar sanırım. Sağcı vekil bakıyorsunuz sola geçmiş. Kaç tane örnek verebilirim. Haaa, en hası da hiç unutmam, SHP zamanında koyu bir Atatürkçü olan bizlere ders veren Kültür Bakanımız Sn. Ertuğrul Günay’dır.
Türkiye’nin bölünmesine, padişahlığın veya daha fazla yetkilerin başbakana verilmesi için görev başındadır.
Sonra ne var ki bebek ve binlerce kişinin katili olan hain adamla bugün devlet katında görüşülüyorsa, hatta kaldığı yerde kral muamelesi yapılıyorsa bir de üstüne üstlük motor gezilerine çıkabiliyorsa bilmem kaç yıl önce Perinçek gazeteci olarak görüşmüşse ne olur sanki?
Neyse ben elbette Sn. Perinçek’in avukatı değilim ama beni dünü değil memleketimiz şu halde iken yaptıkları, yaptırdıkları ilgilendiriyor.
AKP Anayasası
Etnik kimlik konularını kışkırtarak, Kürt milliyetçiliğini azdırıp bölücülük haline dönüştüren ABD ile iş birliği yapan bir iktidar tarafından yönetiliyoruz.
Suriye ile durumumuz belli. Her an her şey olabilecek tehlikeli günler yaşamaktayız. Suriye’yi parçalamak için elimizden geleni yaptığımız yetmiyormuş gibi şimdide güya korunmak için Suriye sınırımıza NATO dan Patriot bataryaları ve arkasından AWACS olarak bilinen erken uyarı uçakları ülkemize gelecekmiş. Bu konunun uzmanı olan Em.Amiral  Türker Ertürk Aydınlıktaki köşesinde (27.Kasım.2012 )Yurt sever değil hain başlıklı yazısında  tüm tehlikeyi detayları ile (Türk Milletinin nasıl kandırıldığını) anlatmış ve tetik bizde olacak gibi komedi anlatılara karşın bu değerlendirmeyi yapan çıksın karşıma diye çağrı yapmış.
Hodri meydan, haydi bakalım, kim cesaret edecek?
Topraklarımız 4. Maddeye göre NATO topraklarıdır diyen başbakanı esefle kınıyorum. Bu topraklar bizimdir ve bizim kalacaktır diyorum.
Üstat Emin Çölaşan demokrasi, fikir ve ifade özgürlüğü, Meclis muhalefet gibi kavramlar sadece göstermelik olarak var. Çarklar sadece Tayyip’in işine geldiği gibi döndürülüyor diyor. Çok haklıdır üstadım.
Ben de yıllardır yazmaya çalışıyorum Türkiye’de cumhuriyet sadece kağıt üzerinde kalmıştır. Her şey başbakanın iki dudağı arasındadır. Yargı odur,  Allahtan sonra gelen yegâne güçtür.
Nereye kadar bilemem! Bildiğim tek şey var ki yaza yaza sizleri de usandırdım kendim de usanmak üzereyim. Şimdi kavga zamanı değil, Atatürk’te birleşip vatanı bu karanlıklardan kurtarma zamanıdır.
Yoksa vay başımıza geleceklere. Son pişmanlık fayda etmeyecektir. Birlikte güçlü olalım ve gücümüzü kullanalım.
Sevgiyle kalın sevgili okurlarım.

30.Kasım.2012

Tekke ve zaviyelerin yeniden açılması gündeme getirilince bir okur, “Tekkeler, zaviyeler ve benzerleri dinde bid’attir. Meclis’te çıkarılan Devrim Yasaları bu bid’atleri kaldırmış ve dinimizin tabiiliğine ve içselliğine hizmet etmiştir. Robotlaşmış akıllara duyurulur” diye bir ileti gönderdi.
İslam açısından tekke ve zaviyeler bid’at mıdır, değil midir, bilemem. “Bid’at”ın anlamı: “Sonradan çıkan yenilik.” “Sapma” anlamı verenler de var. “Sünnet”in karşıtı olarak kullanılıyor. Dinsel açıdan tekke ve zaviyeler “sapkınlık” imiş.
Bu açıklamalar, beni ilgilendirmiyor. Bu, İslam âlimlerinin işi. Cumhuriyet, tekke ve zaviyeleri İslam’a “bid’at” olduğu için kaldırmadı. Kaldırılmalarının nedeni dinî değil dünyevî. Dinsel açıdan tekke ve zaviyelerin “sapkınlık” olması günümüz toplumunu ilgilendirmez. Tekke ve zaviyelerin yeniden açılması önerisi, 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı yasanın özü ve gerekçesi bağlamında değerlendirilir. Öte yandan yasanın kaldırılma bahanesi ve amacı son derece önemlidir.
Bekir Bozdağ kim?
Bir Devrim Yasası’na karşı düşmanca saldırı söz konusu. Bu, yasaların hepsine ve dolayısıyla doğrudan doğruya Cumhuriyet’e saldırı anlamına gelir. Bu saldırı, Saltanat ve Hilafet’i sona erdiren yasaların kaldırılması ve bu kurumların yeniden kurulmasını istemek anlamına gelir.
Söz konusu saldırının sözcülüğünü Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ yapıyor. Peki Bekir Bozdağ kim?
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirmiş, yüksek lisansını Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dinler Tarihi Anabilim Dalı’nda tamamlamış.Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş.
Bekir Bozdağ’ın lise öğrenimini nerede yaptığı önemli: Laik genel liseden mi yoka imam-hatiplerden birinde mi mezun olmuş, bu önemli. Artık özyaşam öyküleri, sağlıklı değerlendirme yapmamız bakımından, mutlaka gerekli. Çünkü ilgilinin mezun olduğu öğretim okulu, zihinsel yapısını göstermek bakımından çok önemli.
Bekir Bozdağ’ın yüksek öğrenim çizgisi onun bir imam-hatip mezunu olduğunu gösteriyor. Yanılma payımı kabul ediyor ve bu konuda bir araştırma yapmıyorum.
Bekir Bozdağ, yıllardır ne denli tehlikeli bir durum olduğunu göstermeye çalıştığımız imam bürokrat (vali, kaymakam, polis, öğretmen, vb.) ve imam serbest meslek grubu (avukat, mühendis, vb.) ve imam politikacı sapkınlığı için somut bir örnek. Yeni Derviş Vahdetiler!
Bekir Bozdağ, dine dayalı toplumsal ve siyasal inancını bütün topluma dayatmak istiyor.
Muhteşem mugalata sanatı
Bekir Bozdağ mugalata (demagoji) sanatında pek kuvvetli maşallah! Bakın ne diyor:
“Bizim meseleyi doğru tartışmamız gerekiyor. Bu kanun yürürlükte. ‘Şu şu sıfatları kullanmak yasa’ deniliyor. Şimdi bu noktada bir yandan elimizde bu kanun var. Bu kanunla ilgili adım atmak lazım, eğer biz bu meselede kalıcı bir çözüm istiyorsak. Adım atmazsak, bu kanunu kaldırmadan yapılacak her adım kanuna karşı hiledir. CHP gelsin bunu konuşalım.” (Gazeteler, Objektif Haber 06.11.12)
Kaldırmak istediği yasa metnini okuyalım:
“Türkiye Cumhuriyeti içinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak şeyhinin yetkisi altında ve gerek diğer şekillerde kurulmuş bulunan tekkeler ve zaviyeler toptan kapatılmıştır// Genel olarak tarikatlarla şayhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla bu unvan ve sıfatların kullanılmasıyla bu unvan ve sıfatlara ait hizmet vermek ve kisve giymek yasaktır. Türkiye Cumhuriyeti içinde sultanlara ait veya bir tarikata veyahut ticari çıkarlara dayananlarla tüm diğer türbeler kapatılmıştır ve türbedarlıklar kaldırılmıştır.”
Yasa metnine karşı
Yasa metnini okuduğumu zaman, Bekir Bozdağ’ın nasıl bir medrese mugalatası yaptığı ortaya çıkıyor. Yasa durup dururken bazı unvan ve sıfatların kullanılmasını yasaklamıyor. Önce bunların kullanıldığı, Derviş Vahdeti fabrikası tekke ve zaviyeleri kapatıyor. Daha sonra da bunların hizmet vermesini ve bunlara ait unvan ve sıfatların da kullanılmasını yasaklıyor.
Bu unvan ve sıfatla hükümetin (hükümetlerin) yasa hükümlerini uygulamaması yüzünden kullanılıyorsa, Bekir Bozdağ’ın üyesi bulunduğu AKP Hükümeti’nin yapacağı ilk iş Cumhuriyet Savcılıklarını uyarmak olmalı. Öyle değil mi? Yasa uygulansın! Yasa uygulatılmayacak ama hükümleri yerine getirilmediği için kaldırılacak! Bu ne kaba açıkgözlük böyle? Bu da yetmezmiş gibi, benzersiz bir pişkinlikle, bu yasayı 1925 yılında çıkarmış olan CHP’ye “Gelsin de konuşalım!” mesajı gönderiliyor.
Cemevleri
Bu arada, bazı AKP milletvekilleri CHP milletvekili Sabahat Akkiraz’ı ziyaret ederek “Yasanın kaldırılması için teklifi siz verin, biz destekleyelim. Cemevi sorununu da çözelim” (Cumhuriyet, 07.11.12) demişler. Bu ne pişkinlik Yarabbi, bu ne yüzsüzlük!
Cemevlerinin 677 sayılı yasa ile ilgili ne? Yasa Cemevlerini yasaklamıyor ki!
1925 yılında “Cemevi” diye bir mekan yoktu. Aleviler, yaşadıkları köy ve kasabalarda, toplanmaya uygun oda ve salonları olan özel evlerde toplanırlardı.
Bekir Bozdağ mugalataya devam ederek Türkiye’de 1990 yılından önce inşa edilen cemevi sayısının 106 olduğunu dikkat çektikten sonra 1990-2000 arasında 163, 2000-2012 arasında ise 329 cemevi yapıldığını bildirmiş. Şu anda Türkiye’de 598 cemevi bulunduğuna işaret ederek, “Bu milleti yıllar yılı CHP yönetti, kaç tane yapıldı?” diye müthiş (!) bir soru sormuş.
Cevap: Hiç yapılmadı! Çünkü “şehirleşme”den önce her yer “cemevi” idi.

Çamlıca’ya cami yapılmasında son karar merci o!
Dahası, mimari projeleri bile o değerlendiriyor.
Yetmedi, “Taksim’e de yapacağız” diyor.
Adam sanki Başbakan değil de Cami Yaptırma Derneği Başkanı!
Bu ülkede camileri devlet yapmaz, halk yapar ki binlerce örneği var bunun!
Öyleyse Başbakan’ın başka işi yokmuş gibi bu işe sardırması niçin mi?
Eee eşikte üç büyük seçim var ya, amacı cami tartışmaları üzerinden oy devşirmek!
Tayyip biliyor, “cami” dendi mi birileri peşin hükümle karşı çıkacak ya, fırsat kolluyor.
Erdoğan, dindar olmasa da hiçbir vatandaşın camiye karşı çıkmayacağını bildiğinden kendine yeni bir istismar alanı yaratıyor.
Tayyip karşıtlarına çağrımdır! Cami yapılmasına değil Erdoğan’ın bunu istismar etmesine karşı çıkın aksi takdirde Erdoğan’a omuz vermiş oluyorsunuz!
***
Azarlanan Şahenk ne yapacak?
1. Muhteşem Yüzyıl dizisini yayınlayan STAR TV’nin sahibi olan Şahenk ailesi aslında CHP’li,. Öyle ki Faik Öztrak’ın bana söylediğine göre Ferit Bey’in halası, CHP’de görev bile yapmış.
2. 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu’nu en çok destekleyen Şahenkler’in NTV’siydi.
3. Bu sebeplerden ötürü Ferit Bey, Tayyip Bey’en çok korkar çünkü hem bankası, hem ithalat şirketleri, hem de kamu ihaleleri alan inşaat şirketleri var.
4. Öyle ki NTV’de pek çok ismin AKP’yi memnun etmek adına kovulduğu yaygındır.
5. Keza STAR TV’nin Şahenkler tarafından satın alınmasını AKP’nin arzusuna bağlayanlar var.
6. Şahenk Grubu halen pek çok kamu ihalelerini yüklenmiş durumda.
7. Buradan hareketle Ferit Bey, Başbakan’ı asla karşısına alamaz. Yapacağı şey önce aracılarla Başbakan’dan yumuşaması için himmet talebi olacak.
8. Başbakan kararlı olursa hiç kuşkunuz olmasın ya senaryoya müdahale edilecek ya da program alelacele sonlandırılacak.
***
Özal, Kartal Demirağ’ın üstüne niye gitmedi?
Kartal Demirağ’ın, Özal’a suikast yaptığı gün gazeteci olarak ben de o salondaydım ve o anı bir film şeridi gibi hatırlıyorum.
Demirağ, en uçuk Yeşilçam filmlerinde bile olmayacak bir metotla suikaste -üstelik çakaralmaz bir tabancayla- kalkıştı.
Olaya dair genel hüküm, Demirağ’ın psikolojik sorunları olan biri olması şeklindedir ki hatırlayın, Demirel’e de Cumhurbaşkanı iken Düzce’de benzer bir suikast teşebbüsü yapılmıştı.
İşte şimdi birileri Ergenekon davasının kararı arefesinde ortamı bulandırmak ve askeri hedefe oturtmak için Kartal Demirağ’ı gündeme sokuyor.
Ne imiş efendim! Demirağ’ı Ergenekoncu askerler eğitmiş!
Bre utanmazlar! Turgut Özal, bu adamın aklını yerinde görseydi gerekeni yapmaz mıydı?Yahu Özal o dönem bugünkü Tayyip misali kudretli bir Başbakan’dı. Dolayısıyla kendi canına kast edenin canına okumaz mıydı?
Bir yalan rüzgarıdır habire estiriliyor!
***
Hanedan mensubu fotoğrafı mı?
Göksel Gümüşdağ’ı biliyorsunuz. Büyükşehir Belediyesi’nde Başkanvekili’dir.
Geçen dönem Futbol Federasyonu’nun iki numarasıydı.
Henüz 40′ında bile olmayan bu genç adamın bir başka özelliği, Emine Erdoğan’ın kardeşinin kızı ile evli olması.
Hatırlayın, şike soruşturması sürecinde Gümüşdağ’ın ağzından TV’lerde küfürlü bantlar yayınlanmış ve hakkında türlü iddialar ortaya atılmıştı.
İşte bu Göksel,önceki gün İspanya’da futbolcu Emre-Arda ve kötü sözler söylediği Hakan Şükür’ün, Başbakan ile çektirdiği resme girdi.
Soruyorum; şike olayında böylesine afişe olan biri aileye damat olasa İspanyalar’da Başbakan’a bu kadar yanaşabilir miydi?
Ne dersiniz; bu fotoğrafın okuması, Başbakan’ın hanedanlığının oluşması mıdır?
***
Bahçeli hakkında bilinmeyenler
* Her gün kaseler dolusu dondurma yer. Ses kısıklığı bunun eseridir.
* Fırsat bulduğu an elini yıkar ki bazen bu sayı günde 20′yi bulur’
* İğne yaptırmadan uçağa binemez. Bundan ötürü yurtiçi gezilerini arabayla yapar.
* Temizliğinden emin olmadığı tuvalette hacet gidermez. Mesela İstanbul’a hep karadan gitmesine rağmen yolsa asla mola vermez ve yanındakiler duman olur.
* Kendisi gibi bekar olan ablasıyla müstakil bir villa da yaşıyor.
* Mecbur kalmadıkça dışarıda başkalarının yaptığı yemeği yemez!
* Çok nadir çıkmasına rağmen TV’lere çıkacağı zaman programcılardan ilk isteği, sürenin kısa tutulmasıdır. (Ben bunu iki kere yaşadım)
* Türkiye’de 17 sene üniversitede kalıp yardımcı doçent bile olamayan tek akademisyendir.
* Hobileri; televizyonda saatlerce dizi izlemek ve antika ecnebi arabaları garajda tutmaktır.
* Babası sıkı bir CHP’li olan Devlet Bahçeli, İstanbul’da azınlıkların devam ettiği özel bir kolejden mezundur.

İngiltere Başbakanı Lloyd George, Kurtuluş Savaşından sonra Atatürk’le ilgili olarak, “İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki Küçük Asya’da çıktı. Hem de bize karşı. Elden ne gelebilirdi…” demişti.<
Dünya devlet adamlarının Atatürk’e hayranlığını belirten bunun gibi yüzlerce söz var.
Sıralamaya kalksak sayfalar yetmez.
Böyle bir kahraman, böyle bir ulu önder unutturulmak isteniyor şimdi.
İnkâr ediliyor.
Yok sayılıyor.
Hem de kurtardığı topraklarda. Öz vatanında.
Yabancıların heykellerini diktiği, ders kitaplarında örnek insan olarak okuttuğu devlet adamı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kendi ülkesinde, “Faşist, diktatör, soykırımcı” olarak tanıtılmaya, gözden düşürülmeye çalışılıyor.
Onun kurmak için ömrünü verdiği, tam bağımsız, laik, çağdaş toplumun yerine bugün imamların, mollaların, tarikat şeyhlerinin egemen olduğu ılımlı bir İslam düzeni kuruluyor.
Tekke ve zaviyeler yeniden açılıyor.
Her köşe başında, her adımda bir İmam hatip çıkıyor karşınıza…
4+4+4 eğitim sistemini dört dörtlük tamamlayabilmek için, Tüm öğrencileri türbana sokma girişimleri gündemde şimdi de. “Okullarda kıyafet özgürlüğü” adı altında pis bir oyun oynanıyor.
Siyasal İslamcı faşist eğitim sistemi tüm okullarda yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.
Bundan sonra artık, işbaşında, Cumhuriyetin savcılarını, yargıçlarını değil İslam’ın, şeriatın savcılarını; Türkiye Cumhuriyetinin valilerini, kaymakamlarını değil, iktidarın valilerini, kaymakamlarını, emir erlerini göreceğiz.
Günümüze gelinceye dek cemaat, tarikat etkisinden korunan, uzak tutulan askeri okullarda bundan böyle Hazreti Muhammed’in hayatı ve Kuran “seçmeli ders olarak” okutulacak.
Bir süre sonra İslam ülkelerinde olduğu gibi sakallı bıyıklı subaylarla karşılaşırsanız, sakın şaşırmayın.
Ve de İmam subayların arkasında namaz kılan askerler görürseniz…
Dünyanın en büyük ordularından birisine sahipken, şu an Türkiye Cumhuriyetinin sınırları NATO tarafından korunuyor…
Bu vatanın en yiğit, en cesur subayları zindanlarda ömür çürütürken, yabancı ülkelerin askerleri ülkemizde cirit atıyor. Ellerini kollarını sallayarak, özgür, mutlu bir ortamda araştırmalar, incelemeler yapıyorlar. Geziler düzenliyorlar.
Konuşlanacakları yerleri seçiyorlar.
Çünkü aynı zamanda Türkiye, NATO’nun da ülkesiymiş, NATO’nun da topraklarıymış. Böyle söylüyor yetkili ağızlar…
İstedikleri gibi hareket edebilirlermiş. Söz sahibi olabilirlermiş.
Demek ki NATO askerleri ülkemizde daha rahat hareket edebilsin, özgürce dolaşabilsin diye komutanları dört duvar arasına hapsettiler.
Onun için komşumuz Suriye’ye karşı Patriotlar sınırımıza yerleştiriliyor.
Başka derdimiz kalmamış gibi, Atatürk’ün “Yurtta sulh, dünyada sulh” ilkesini terk etmiş, Beşar Esat’ın devrilmesi için çaba gösteriyoruz.
Nereden nereye?
Genel Kurmay Başkanı Necdet Paşa kutsal topraklarda…
Arap şeyhlerinin, krallarının elinden madalyalar alıyor.
Cemaat okullarını ziyaret ediyor.
Hem de Türk ordusuna ”Katil, darbeci, çeteci…” diyen bir cemaatin okullarını…
300 bin atanamayan öğretmen sokaklarda işsiz güçsüz dolaşırken, molla öğretmenler el çabukluğu ile yerlerine yerleştirildi bile.
Artık okullarda “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetişmeyecek.
Bol bol hatip imam yetişecek…
Nefret, kin, öç duyguları ile beslenen mücahitler yetişecek.
Başbakan gibi meydanlarda nutuk atacaklar…
“Din” diyecekler, “iman” diyecekler, halkı “Allah’la aldatacaklar…”
Aklın yerini inanç alacak. İnsan beyni, akıl dışı, batıl hurafelerle doldurulacak.
Hem de tıka basa…
Ama dört mevsimin aynı anda yaşandığı, üç tarafı deniz, dağları zümrüt ormanlarla kaplı, sevgili yurdumuzda, insanlarımız “sadaka ekonomisi” ile uyutularak, aç biilaç dolaşacaklar…
Yandaş basın, yandaş medya, yandaş sanatçılar da keyfinden, zevkinden dört köşe, bu zavallı, aldatılmış, uyutulmuş insanları seyredecekler…
Zevkle…
Ellerini ovuşturarak.
Yüzlerinde pis bir sırıtma ile…
Türkiye’m!
“Türkiye’m, nereye götürüyorlar seni?

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, KC Group’un yolsuzluk yaptığını açıklayarak, TOKİ’yi 55-60 milyon TL zarara uğratıldığını belirtmesi üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından “azarlandığını” belirtti. Bayraktar, Erdoğan’ın gazetelerdeki açıklamalarını görünce kendisine “Niye açıklıyorsun, niye açık veriyorsun” dediğini ifade etti, “Ancak, Başbakanın da beni azarlamasına alınmadım, kızmadım. Başbakanın bana kızacağını da açıklama yaptıktan sonra tahmin etmiştim” dedi.

Bakan Bayraktar, basın toplantısından sonra bazı bürokratları tarafından “Başbakan size yine kızacak. Niçin Başbakanın size kızdığını söylediniz. Bu haberler gazetelerde yayınlanınca yine zor durumda kalırsınız” uyarıldı. Durumu değerlendiren Bayraktar, çözüm olarak toplantıya katılan gazetecilerin tek tek aranıp, bakanın Başbakanla ilgili sözlerinin, basın toplantısı kapsamı dışında tutulmasını ve yazılmamasını istediler.

“Dolandırıcılığı engelledik”
CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun gündeme getirdiği KC Group’la ilgili yolsuzluk iddiasını doğrulamasını “şeffaflık” olarak nitelendiren Bayraktar şunları söyledi:

“KC’nin 105 milyonluk TOKİ’nin malını vekaletname alıpta satması, hala aklıma geldiği zaman cinlerim tepeme çıkıyor. Onu biz nasıl kaçırdık. Ama sonra yakaladık onu. Yakalayınca elinde büyük bir malı vardı, o malları aldık. Teminatını yaktık. Zattediyorum 38 milyon TL’ye düştü o bedel. Onu da taksite bağladık, ödüyorlar. Kefil oldu kardeşlerinden bir tanesi. Garanti altına aldık onu. Hemen çarpıtıyor, basın ve muhalefet. Türkiye şeffaflaşşın. Beni tembih te ettiler ‘Sakın bunu deme. Siyasette böyle bir şey olur mu? Bizim bunda zaafımız var, dediğin zaman seni yerden yere vururlar’ dediler. Nitekim herkes bana acaip saldırdı. Millet şimdi sözleşmesini feshediyor. 300 kişi daha dolandıracak mıydı, ne yapacaktı? Onu engelledim.

Başbakanın sözlerine alınmadım
Yaptığım açıklamalardan sonra milletin de bana ‘‘Helal olsun bu adama. Saf saf geldi burada açıkça söyledi.’ Hiç kimse öyle demedi.Başbakanın’da beni azarlamasına da alınmadım, kızmadım. Çünkü Başbakan bana kızacağını tahmin ettim. Onu göze aldım. Bir kabahat olduğu zaman Başbakan bir şey dediği zaman da ben alınmam.”

Sev­gi­li okur­la­rım,
Ya­şa­dı­ğı­mız olay­lar kar­şı­sın­da ba­zen söy­le­ye­cek söz bul­mak­ta zor­la­nı­yo­rum.
Ör­ne­ğin şu TO­Kİ re­za­le­ti­ne ba­kın.
Çev­re ve Şe­hir­ci­lik Ba­ka­nı Er­do­ğan Bay­rak­tar, TO­Kİ­‘de yol­suz­luk ya­pıl­dı­ğı­nı ka­bul et­ti.
KC Gro­up‘­un TO­Kİ­’yi 55-60 mil­yon li­ra do­lan­dır­dı­ğı­nı söy­le­yen Ba­kan, “O­ra­da bir zaa­fım ol­du­ğu­nu iti­raf edi­yo­rum. Kim suç­luy­sa ce­za­sı­nı çek­sin, ben da­hil!” de­di.
“TO­Kİ­’de do­lan­dı­rı­cı­lık, hır­sız­lık var. Bu be­nim zaa­fım­dır. Bir ida­re­ci ola­rak ora­da ya­pı­lan yan­lış­lı­ğı gö­re­bil­me­liy­dik, gö­re­me­dik. Be­nim gö­züm­den kaç­tı!” di­ye­rek yol­suz­lu­ğu iti­raf eden Ba­ka­n’­dan ne bek­le­nir?
“İs­ti­fa et­me­si bek­le­nir!” de­di­ği­ni­zi du­yar gi­bi­yim!
Hak­lı­sı­nız. Çağ­daş de­mok­ra­si­ler­de bı­ra­kın yol­suz­lu­ğu, bir Ba­ka­n’­ın, ko­nu­tun­da ra­yi­cin al­tın­da bir ki­ray­la otur­du­ğu­nun be­lir­len­me­si bi­le, o si­ya­set­çi­nin is­ti­fa­sı için ye­ter­li­dir.
Ama de­dik ya bu du­rum, çağ­daş de­mok­ra­si­ler için ge­çer­li­dir!
Bi­zim gi­bi ile­ri, hat­ta muh­te­şem de­mok­ra­si­ler­de ise, en bü­yük yol­suz­luk­lar bi­le bir iki gün ko­nu­şu­lur, son­ra gün­de­me pa­di­şah tar­tış­ma­sı gi­bi uy­du­ruk bir ko­nu ge­ti­ri­lir ve asıl üze­rin­de du­rul­ma­sı ge­re­ken gün­dem mad­de­le­ri unut­tu­ru­lur gi­der!
Böy­le­ce hem is­ti­fa et­me­si ge­re­ken si­ya­si­ler, hem de bir­kaç is­tis­na dı­şın­da tü­müy­le yan­daş­la­şan med­ya­nın yö­ne­ti­ci­le­ri de de­rin bir “o­h” çe­ker.
Pa­di­şah tar­tış­ma­sı du­rur­ken, TO­Kİ­’nin üs­tü­ne kim gi­der?
* * *
“TO­Kİ do­lan­dı­rıl­dı, hır­sız­lık ya­pıl­dı. Bu­ra­da be­nim de zaa­fım var!” di­yen Ba­kan Bay­rak­tar, dün de çar­pı­cı açık­la­ma­lar­da bu­lun­du.
An­ka­ra Sa­na­yi Oda­sı (ASO) Mec­li­si­’nin top­lan­tı­sı­na ka­tı­lan Ba­kan, sa­na­yi­ci­le­rin pi­ya­sa­da “TO­Kİ sun­ta­sı­”, “TO­Kİ men­te­şe­si­” ola­rak ta­nım­la­nan son de­re­ce ka­li­te­siz ürün­ler­den ya­kın­ma­la­rı üze­ri­ne, şun­la­rı söy­le­di:
“Tes­lim et­ti­ği­miz ev­ler­de va­tan­da­şın yüz­de 70’i mut­fak­la­rı atı­yor, ye­ni­si­ni yap­tı­rı­yor. Yüz­de 15’i se­ra­mik­le­ri, yüz­de 30’u da ka­pı­la­rı de­ğiş­ti­ri­yor. İs­raf eko­no­mi­si­ni ön­le­me­miz la­zım!”
* * *
Ba­kan “is­raf eko­no­mi­si­” di­ye­rek, TO­Kİ ko­nut­la­rın­da ka­li­te­siz mal­ze­me ve ürün­ler kul­la­nıl­dı­ğı­nı ka­bul edi­yor.
Mut­fak­la­rın, se­ra­mik­le­rin ve ka­pı­la­rın hak sa­hip­le­ri ta­ra­fın­dan de­ğiş­ti­ril­di­ği­ni be­lir­ti­yor.
Ya de­ğiş­ti­ri­le­me­yen­ler?
Ör­ne­ğin TO­Kİ ko­nut­la­rın­da kul­la­nı­lan kab­lo­lar…
Sıh­hi te­si­sat mal­ze­me­le­ri…
Ve di­ğer ürün­ler…
Bun­lar çok mu ka­li­te­li?
Ne ge­zer!
İd­di­aya gö­re hep­si men­te­şe­ler, ka­pı­lar ve mut­fak­lar gi­bi ka­li­te­siz, hep­si stan­dart­la­rın altında!
Say­gın bi­lim in­san­la­rı, ta­raf­sız uz­man­lar­dan olu­şa­cak bir eki­bin ko­nut­lar­da ay­rın­tı­lı in­ce­le­me yap­ma­la­rı ha­lin­de, TO­Kİ ba­lo­nu­nun “gü­m” di­ye pat­la­ya­ca­ğı­nı öne sü­rü­yor­lar.
* * *
Ay­lar ön­ce yaz­dık.
“TO­Kİ, AKP ik­ti­da­rı­nın İS­Kİ­’si ola­cak, hat­ta onu fer­sah fer­sah ge­çe­cek” de­dik.
Ba­zı ör­nek­ler ve­re­rek, yol­suz­luk ays­ber­gi­nin su üs­tün­de­ki kü­çük bir kıs­mı­nı gös­ter­dik.
Çok geç­me­den, Baş­ba­kan­lık Yük­sek De­net­le­me Ku­ru­lu­‘nun TO­Kİ­‘de yak­la­şık 1 mil­yar li­ra­lık ka­mu za­ra­rı ol­du­ğu­nu bel­ge­le­yen ra­po­ru gel­di.
Ra­por tar­tı­şı­lır­ken Ba­kan Er­do­ğan Bay­rak­tar, ku­ru­mun 55-60 mil­yon do­lan­dı­rıl­dı­ğı­nı iti­raf etti.
Şim­di de “İs­raf eko­no­mi­si va­r” di­yor.
Bir ba­kı­ma yol­suz­lu­ğu ka­bul edi­yor.
Ama asıl yap­ma­sı ge­re­ke­ni yap­mı­yor!
İs­ti­fa et­mi­yor.
Top­lum ken­di­sin­den iti­raf de­ğil, is­ti­fa bek­li­yor!

AKP Hükümeti’nin sözcüsü Hüseyin Çelik gene Cumhuriyet’e meydan okuyor:
“Devrim Kanunu adı altında çıkartılan ve toplum dokusuna uymayan, pratikte uygulanmayan, çağın ruhuna da uymayan kanunlar tabii ki gözden geçirilir.” (Radikal, 08.11.12)
Neresini düzelteyim ben bu yanlış torbasının? Toplum dokusuna uyan yasaya Devrim Yasası mı denir? Toplumun arkaik, miadı dolmuş dokusunu değiştirmek için özellikle çıkartılmış yasalar bunlar! İşte bu nedenle Devrim Yasası! Pratikte uygulanmıyorsa, suç hükümetinizin. Uygulayın! Devrim yasalarının tamamı toplumu laikleştirmek, çağdaşlaştırmak, çağcıllaştırmak için çıkartılmış yasalardır: Geçmişle bugün (1925 yılı) arasındaki uçurumu kapatmak ve bugünle gelecek arasında mantıksal ve zihinsel bir köprü olsun diye çıkartılmıştır. Devrim Yasaları, Hüseyin Çelik’in İslamcı çağına elbette uymayacaktır.
Ortaya çıktıklarında, Musevilik de, Hıristiyanlık da, İslam da “toplum dokusu”na ve “çağın ruhu”na uymuyordu. Laik Cumhuriyet devrimlerinin toplumun dokusuna ve çağın ruhuna uymamasında şaşılacak ne var? Araba tekerleği de, elektirik ampulü de toplumun dokusuna ve çağın ruhuna uymuyordu. Ama dokuyu ve ruhu değiştirdiler!
Toplumun dokusuna, çağın ruhuna uymamak, onlarla çelişmek bir kusur değil, tam tersine büyük bir insanî erdemdir. Değişim ve gelişimin kaynakları ve dayanaklarıdır. Cumhuriyet devrimleri çağa uymayan toplumsal kurumları çağdaşlaştırdı.
Bu yazdıklarımı anlayabilecek mi acaba Bakan bey Hüseyin Çelik?

Devrimler ne yaptı?

“31 Mart-Ahrar-Terakkiperver-Milli Görüş” çizgisinden gelen bütün siyasetçiler gibi Hüseyin Çelik de gerçek düşünceyi gizleme geleneğine bağlı biri. Özetle, “Hiçbir kanun kıyamete kadar sürmez. Zamanın ruhuna uymayan kanunlar değişebilir” dedikten sonra, Harf Devrimi’ni değerlendirirken ağzındaki baklayı çıkartıyor: “Bir gecede harf inkilabı oldu. Sabah kalkınca insanlar okumaz-yazmaz durumdaydı. Diyelim ki o gün yapılan yanlıştı. Şimdi bunu tersine çevirmek daha büyük yanlış olur.”
15 Kasım tarihli “Harf Devrimi Konusunda Zırvalar” başlıklı yazımı anımsamanızı rica edeceğim. Cumhuriyeti kuran Devrim Yasaları’na sıradan kanun muamelesi yapan ve”Hiçbir kanun kıyamete kadar sürmez” buyuran bir zihniyetin gerçek amacı bütün devrim yasalarını ilga etmektir. Yürürlükteki anayasanın 174. Maddesi’nin koruması altına alınmış olan Devrim Yasaları çöp toplamayla ilgili yasalar değildir, devlet ve düzen kurucu yasalardır. Bu yasaların miadı dolmaz, kurduğu devlet ve düzen devam ettiği sürece baş köşede durur. Bir saygı ve bağlılık simgesi olarak saklanır. Hüseyin Çelik’in bir Arap selefîsi, Müslüman Kardeşler mensubu gibi konuşması hiç şaşırtıcı değil.
Devrim Yasaları, bu ülkede bir tek Cumhuriyet karşıtı, bir tek Cumhuriyet düşmanı, bir tek karşı devrimci kalmasa bile bir anı, geçmişin ve tarihin bir armağanı olarak Devrim Müzesi’nde saklanır. Muhteşem Süleyman’ın ihtişamından daha fazla yadigârdırlar.
31 Mart ve Menemen olayı ile İzmir Suikastı’nın düzmece olduğunu iddia eden, Said Nursî’yi bütün zamanların en büyük âlimi sayan, Cumhuriyet Devrimleri’ni bir toplumsal cinayet olarak gören bir zihniyetten başka türlü bir davranış beklemek saflık olur.
İmam-hatipli Bekir Bozdağ’ın bu türden muzir konularda söz almaması kanbersiz düğün yapmaya benzer. Rol gereği, Devrim Kanunları’nın değişebileceği sinyalini verip CHP’ye çağrı yapmış. Cesarete bakın! CHP’nin çıkardığı ve birbirinin “sebeb-i hayat”ı olan yasaları kaldırmak için CHP’yi yardıma çağırıyor. Bu yasalardan birinin bir virgülünün değiştirilmesine, bir sözcüğünün kaldırılmasına katkıda bulunsun, CHP kapıya kilit vurmak zorunda kalır.
AKP, Bay Bozdağ’ın ağzından, 30 Kasım 1925 tarihinde kapatılan tekke ve zaviyelerin tekrar açılmasını istiyormuş. Bu da yarınki yazımızın konusu olacak.

Cumhuriyetin kurucu durakları

Siyasi Devrimler: 1.Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922); 2. Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923); 3. Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924).
Toplumsal Devrimler: 1. Şapka ve Kıyafet Devrimi (25 Kasım 1925); 2. Tekke ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925); 3. Kadınlara Erkeklerle Eşit Haklar Verilmesi (1926-1934); 4. Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934); 5. Uluslararası Saat, Takvim ve Uzunluk Ölçülerinin Kabulü (1925-1931); 6. Lâkap ve Unvanların Kaldırılması (3 Mart 1934):
Hukuk Devrimi: 1. Şeriye ve Evkaf Vekaleninin Kaldırılması (3 Mart 1924); 2. Türk Medeni Kanunu ve öteki kanunların çıkartılarak Laik Hukuk Düzenine geçilmesi (1924-1937); 3. Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat) (3 Mart 1924); 4. Yeni Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928); 5. Türk Dil ve Tarih Kurumlarının Kurulması (1931-1932); 6. Üniversite Reformu (31 Mayıs 1933).

Devrimlere ve yasalara ne oldu?

Sekizi Devrim Yasası kabul edilen ve yürürlükteki anayasanın 174. Maddesi’nin koruması altında olan, yedisi cumhuriyet düzeninin temel direği 7 yasa... Bu 15 yasa çıkartıldıkları tarihlerden itibaren karşı devrimin hedefi olmuşlardır.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun (Öğretim Birliği Yasası) metni yerinde duruyor ama yasa fiilen yürürlükten kaldırıldı. Medreseler, AKP marifetiyle yakında tekrar açılabilir. Bunun ilk işaretleri Van’da Said Nursî sempozyumlarında verilmişti. Tekke ve zaviyelerin yeniden açılması fitne ve fesadı bunun ikinci işareti.
Kenan Evren faşizmi Türk Dil ve Tarih Kurumları’nın icabına baktı ve bu özerk kuruluşları bir devlet dairesi haline getirdi.
AKP iktidarının ve (gerçekleşirse) Başkan Erdoğan’ın yok etme hedefinde bu yasalar var!

Türkiye’de, yaşamın ve siyasetin içindeki tuhaflıklar artık sınır tanımıyor... Baksanıza herkes Başbakan Erdoğan‘ın; “Muhteşem Yüzyıl” dizisine yönelik gereksiz çıkışını konuşuyor...
Dizide anlatılanlara öfke duyan Erdoğan, “Yönetmeni de, yayımlayan kanalı da kınıyorum“ deyince dizi sektörü paniğe kapılmış!.. Yok yok... “Silivri” korkusu değil, reyting ve rant endişesi!..
Ben; terörü, şiddeti, bağnazlığı, sigara ve içki tüketimiyle örneğin “ensest” gibi toplumda öfke uyandıran ahlaksızlıkları teşvik etmediği sürece, dizilerde her tür konunun işlenmesinden yanayım... Sonuçta adı üstünde, “film” bunlar!..
Zaten Muhteşem Yüzyıl’ın jeneriğinde de, senaryonun hayal ürünü ve kurgu olduğu yazılıyor...
Peki, Suriye ile savaş kapıdayken, İran, füze kalkanı nedeniyle Türkiye’ye meydan okurken, terör sorunu kangren halindeyken ülkenin başbakanı tüm işlerini bir yana bırakıp çok izlenen bir diziye niçin karşı çıktı acaba?..
Bunun birkaç nedeni olabilir... Ancak sanıyorum en önemlisi “Bir ülkede iki tane padişahlık dizisi oynamaz” diye düşünmüş olmalı?..
Ben yine de Erdoğan’ın bu çıkışını, yaşamın her alanına hakim olma, özellikle medyada denetimi tamamen ele geçirme hırsına bağlıyorum... Yakında dizi senaryoları RTÜK denetimine tabi tutulursa kimse şaşmasın!..
Çünkü Başbakanın yaptığı, düpedüz mahalle baskısının en yüksek makamdan dışa vurmasıdır!.. Yoksa bir başbakan, televizyon dizilerine kafayı niye taksın ki?..
Peki, Kanuni Sultan Süleyman yaşıyor olsaydı, Muhteşem Yüzyıl’a “van münit” diyen Erdoğan’a nasıl bir tepki verirdi acaba?..
Sanırım halk arasında yüzyıllardır dillendirilen o klasik yanıtı Kanuni de rahatlıkla seslendirirdi:
“Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, sana da kalmazzzz!..”

Önlük... Çarşaf!..


Ne kadar şaşırtıcı değil mi, Erdoğan’ın Harrem entrikalarının deşifre olduğu Muhteşem Yüzyıl’ı salt gündemi değiştirmek için hedef tahtasına koymasının ardından çok ilginç bir gelişme daha yaşandı...
Hükümet bir gecede okul kıyafetlerini serbest bıraktı...  Eskiden kara önlük vardı sonra mavi oldu... Dar kafalılar önlük uygulamasını “tektip elbise” gibi komik bir yaklaşımla aşağılamaya çalışsa da, aslında tam da Türk toplumunu kaynaştıracak bir kıyafet şekliydi...
Çünkü okullar birer eğitim yuvası... Orada zenginin de yoksulun da çocuğu aynı sıralarda oturur, aynı tahtalar önünde, aynı tebeşiri kullanırdı...
Bu yüzden kıyafetlerdeki tek tip uygulaması zengin ile yoksul arasındaki farkı ortadan kaldırır; fakir çocukların zenginler önünde ezilmesini, horlanmasını da önlerdi...
Şimdi okullarda herkes istediğini giyecekmiş!.. İsteyen pazardan, isteyen sosyete mağazasından... Peki, birileri ben tesettürle, çarşafla, cüppeyle, şalvarla, takkeyle geleceğim derse ne olacak acaba?..
Hükümetin asıl hedefi, türbanı bu yöntemle tüm okullara yaymak olduğu için hiç bir şey olmaz...
Benim asıl düşündüğüm konu, bu gidişata kimin dur diyeceği!..
Örneğin, imam hatiplilere kat sayı kıyağını ve Kuran kurslarındaki yaş sınırlamasının kaldırılmasını görmezden gelen, “444” rezaletine direnmeyen, ulusal bayramların yok edilmesi karşısında yeterli direnci gösteremeyen “Yeni CHP” bu işi yargıya götürür mü acaba?..
Diyeceksiniz ki hangi CHP?.. Son bir haftada Aydın ve İzmir’de güle oynaya, alkışlarla kara çarşaflılara rozet takan CHP mi?..
Bunun yanıtı zaten sorunun içinde değil mi?..

Atatürk’ün kızı Pınar...


Pınar Altuğ da, mankenlikten oyunculuğa geçen başarılı ve sevilen bir sanatçı...
Bir televizyon kanalındaki konuşmasını izleyince, delikanlılığın cinsiyetinin olmadığını bir kez daha anladım.
Altuğ, okullardaki kıyafet serbestliği sorulunca açık yüreklilikle şu yanıtı vermiş:
“Bu beni rahatsız ediyor. Biz Atatürk’ün çocuklarıyız. Türban inandığın için takılıyorsa saygım var. Ama şekilcilik olarak takılıyorsa o zaman tepki gösteriyorum. Benim tanıdığım çok insan var; aslında takmak istemiyor ama çevresinden gelen baskılar nedeniyle takıyor.”
Altuğ, Atatürk ile ilgili bir soruya verdiği yanıtla da milyonların yüreğine pınar gibi akmış:
“Ben Atatürk çocuğuyum. 29 Ekim’i kutlamak istiyorum. Benim çocuğum da kutlamalı... Bana göre Atatürk tartışılmaz... Türkiye Atatürk’ü tartışmıyor, haksızlık ediyor. Ben bu mesleği yapabiliyorsam Atatürk’ün kızı olduğum içindir.”
Pınar Altuğ; “sanatçı” geçinen ancak dizilerden daha çok para kazanma kaygısıyla, ülke meseleleri karşısında başını kuma gömen zavallıların aksine, kaygılarını cesurca seslendirdiği için “Atatürk’ün kızıyım” demekte haklıdır...
Peki ya bir zamanlar SHP’den belediye başkan adayı bile yapılan ancak “son seçimde oyumu AKP’ye verdim” diyen Halil Ergün gibi hayal kırıklıklarına ne denilecek?..
Artık o da, “AKP’li artist” olarak anılacak!..

Eğitim- İş’in çektiği foto!..


Yüzde 32.68’i şahıslara, yüzde 68.67’si bankalara borçlu...
Yüzde 71.8’inin kredi kartı borcu var...
Yüzde 25.77’si “Ekonomik sıkıntılarım nedeniyle ruh sağlığım bozuldu“ demiş!..
Yüzde 34.3’ü kirada oturuyormuş...
Ancak yüzde 13.1’i “Düzenli olarak tiyatro ya da sinemaya gidebiliyorum”  diyebilmiş...
“Her yıl düzenli olarak tatil yapabiliyorum” diyenlerin oranı yüzde 18.34’te kalmış!..
Yüzde 36.39’u, “Ailemin beslenme ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabiliyorum”  ifadesine “hayır” yanıtı vermiş...
“Ailemin giyinme ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabiliyorum” diyenlerin oranı yüzde 57.94 olarak belirlenmiş...
Yüzde 45.92’si günlük gazeteleri ve mesleki yayınları takip edemiyormuş!..
Yüzde 94.93’ü son on yılda mesleki itibarın azaldığını kabul etmiş...
Ve yüzde 89.25’i, bağlı oldukları bakanlığın politikalarının, kendilerini mutsuz ettiğinden ve meslekten soğuttuğundan yakınmış!..
Kim bunlar peki?.. Eğitim-İş Sendikası’nın anketine yanıt veren 1776 öğretmen...
İşte çocuklarımızın geleceğini emanet ettiğimiz öğretmenlerin içine düşürüldüğü ahval ve şerait!..
Ne dersiniz; geleceğimiz çok nâmüsait bir mahiyette tezahür ederse, bunun sorumlusu kim olacak acaba?

Tekkeli, takkeli cumhuriyete HAYIR(!) - Tülay Özüerman
Rejimin koruma duvarlarını yıkmaya yönelik tartışma başlıkları ile gündemin saptırılmasından toplum bıkkın ve bezgin. Zamana yayılan tartışmalar ve tartıştırma taktikleri ile ilerleyen karşıdevrimin daha fazla ilerlemesini ne toplum istiyor ne de bu yola taşları döşeyen dış güçler… Dış basında Türkiye kaygısı giderek artıyor.
Siyasal İslamı referans alan bir siyasal görüşün iktidarı tek başına ele geçirdiği ve Türkiye için çok uzun sayılabilecek bir süre iktidarda kalabilmesinin sağlandığı bir düzenekte, radikal uçların filiz vermeye başlaması hiç şaşırtıcı değil. Cumhuriyetin temel felsefesi olan laikliği aşındırma çabaları giderek artarken gündeme bir tartışma konusu daha eklendi. Tekke ve zaviyelerin(*) açılması ile ilgili söylem aynen şöyle:
“Hiçbiri yok olmadı hepsi varlığını devam ettiriyor. Peki devlet bunu bilmiyor mu? Öyle ise niye biz birbirimize karşı muvazaa yapalım. Vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamak devletin birinci vazifesidir. Biz ihtiyaçları görüp onu gidermekle mesulüz.Vatandaş bize bu noktada yetki veriyor sorunları göreceğiz ve bu sorunlara beraber çözümler arayacağız. İnşallah diyorum önümüzdeki zaman içerisinde bu noktalarda da önemli adımları birlikte atma imkânını yine beraber yakalayacağız.”
Bunu söyleyen hem Başbakan yardımcısı hem de bakan. Yasanın açıkça suç saydığı fiilleri onaylayan ve bu fiilleri işleyenleri cesaretlendiren bir söylem birinci ağızdan dile getirilince suç olmaktan çıkıyor. (!)… Çünkü Türkiye’de artık hukuki bir düzen yok, fiili bir düzen var. Anlaşılıyor ki yaratılan iklim yasanın açıkça suç saydığı fiilleri yaşam pratiğinde çoğaltarak, hukuki olan yerini fiili olana bırakıyor, hukukun dışına çıkan bu yolu bizzat iktidarda bulunanlar açıyor. Hukuk ise buna karşı yaptırımsız kalıyor. Artık neyin suç olup olmadığını hukuk değil, iktidardaki anlayış belirliyor. Hukuk iktidarı sınırlayan bir güç olmaktan çıkınca, yasa yapma keyfiyetine sahip olan iktidar fiili olanı hukuktan boşalan yere yerleştirebiliyor. Hukuk devleti yerini, yasa devletine bırakıyor.
İktidarda bulunan partiyi durdurabilecek örgütlü tek güç parlamento içine kıstırılmış muhalefet. Bunun toplumsal ayağı ise felç edilmiş durumda. Kamuoyunu etkileyecek kanaat önderlerinin tutukluluk hallerinin toplumsal muhalefet üzerinde yaptığı etki ile toplum sindirilmiş durumda. Korkutma, yıldırma, caydırma gibi baskı yöntemlerinin dolaylı ve sürekli olması etkinin gücünü artıran önemli bir ayrıntı. Tüm bu sindirilmiş haline ve Atatürk ilke ve devrimlerini yok sayan anlayışlara karşın, TESEV’in Konda araştırma şirketine yaptırıp, yayımladığı anket sonuçlarına göre, toplumun yüzde 82’si Atatürk ilke ve devrimlerine dokunulmasını istemiyor. Yurttaşın ezici çoğunluğu anayasadan “Türk milleti” kavramının çıkarılmasına ve Türkçeden başka resmi dil belirlenmesine de karşı çıkıyor.
Tüm baskı politikalarına karşın toplumsal bilinç çarpıtılamamışsa ve toplumun sağduyusu akılda birleşmişse, yok edilmek istenen Atatürk ve devrimlerinin mayasının ne kadar güçlü olduğu bir kez daha ortaya konulmuştur. Atatürk, bilimi ve akılı önceliyordu. Toplumun yolunu açacak olan da akıldır, bilimdir; tekkeler ve takkeliler değildir.
İslam cumhuriyeti olarak dünyaya pazarlanan Türkiye’nin radikal uçları cesaretlendiren açılımlarla radikalizme savrulması, yalnız Türkiye için değil, Türkiye’yi İslam kıskacına sıkıştırarak Ortadoğu’yu şekillendirmek isteyen güçler için de bir tehdittir. Toplum, cumhuriyeti İslamlaştırma politikalarının sınırına geldiğimiz uyarısını vermiş; 29 Ekim kutlama ve 10 Kasım anma törenlerinde tepkisini tüm sindirme politikalarına karşın açıkça ortaya koymuştur. Egemen olanın iktidar üzerinde söz sahibi olduğu, iktidar olmanın egemen olmak anlamına gelmediği, egemenliğin asıl sahibinin millet olduğu mesajı toplumsal refleksle anlatılmıştır.
Türkiye’nin cumhuriyetin niteliklerinin dönüştürülmesi üzerinden yürütülen rejim karşıtlığına destek çıkan “ikinci cumhuriyetçiler” ile halkoylaması aracılığıyla hukuk yolunun kapatılmasına katkı koyan “yetmez ama evetçiler” bu radikal çıkışlar karşısında ne gibi bir tavır takınacaklar? Başlarını kuma gömerek, “radikal İslam Türkiye’ye uğramaz” rehaveti ile iktidara destek vererek sağladıkları refahları için de bir tehdit olduğunu görebilecekler mi?
Bir millet uyanıyorken, aydın geçinen bu kişiler hâlâ uyumaktalar… Millet, Atatürk devrimlerine dayalı cumhuriyetin kazanımlarından daha fazla ödün vermek ve cumhuriyete tekke ve takke ile ipotek konulmasını istemiyor. Rejimin koruma duvarlarını yıkmaya yönelik tartışma başlıkları ile gündemin saptırılmasından toplum bıkkın ve bezgin. Zamana yayılan tartışmalar ve tartıştırma taktikleri ile ilerleyen karşıdevrimin daha fazla ilerlemesini ne toplum istiyor ne de bu yola taşları döşeyen dış güçler… Dış basında Türkiye kaygısı giderek artıyor.
(*) Kaldırılması önerilen, Atatürk devrimleri içinde yer alan 677 sayılı “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”; 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilmiş, 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasa ile tüm tarikatlarla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve muskacılık gibi eylem, unvan ve sıfatların kullanılması, bunlara ait hizmetlerin yapılması ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesi yasaklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti içinde padişahlara ait ya da bir tarikata çıkar sağlamaya yönelik tüm türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmış; yasaya aykırı davrananlara hapis ve para cezası getirilmiştir.
Prof. Dr. Tülay Özüerman

Irkçı araplar “biz iman ettik dediler.” De ki; iman ettik demeyin, Müslüman olduk deyin. İman, henüz gönlünüze girmedi. Allah’a ve Resulüne bağlanırsanız, amellerinizden hiçbiri eksilmez. Allah suçları örter, affedicidir. (Hucurat 14)
İman kavramı kalbi bir kavramdır. Müslümanlık dinin en üst noktası değildir. En üst nokta, mü’minliktir. Herkes Müslüman olabilir. İslam’a sempatiyle bakan ve inanan herkes Müslümandır.
Esasında ayette “Müslüman” kelimesi de geçmez. Kur’an’da “Müslüman” şeklinde bir ifade yoktur. Ayette “eslemna”(İslam olduk) ibaresi geçer. Kur’ân’da Müslüman, muslim şeklinde kullanılır. Manası “selamette olan” demektir.
Selamet; barış, adalet, esenlik gibi manalara gelir. Kelime anlamı itibari ile; barış, esenlik ve adalete mazhar olan selamettedir. İslam’dadır.
Mümin ise, imanda olan demektir. İman, emn kökünden türer. Bir konuda tam emin olmak, güvenmek, güvencede olmak manalarına gelir. Allah’tan emin olmayan, bu eminliği her şekilde sağlama yaparak, sorgulayarak tesis etmeyen iman kelimesine mazhar olmaz.
İslam’da iman vardır. Diğer dinlerde “inanç vardır.” İman, inanç kelimesine çok zıttır. Çünkü mutlak tatminlik gerektirir. Tatmin olunmayan bir inanış, asla iman olmaz. Hüsn’ü kuruntu olur.
Dolayısı ile kişi evvela Allah’ı sorgulayarak tatmin olmalıdır. Olmuyorsa, inanışı onu “eslemna” yani teslim kılar, ama iman etmiş olmaz.
İman, kalbidir demiştim. Kalb ile akl (akıl) arasındaki ilişkinin ürünüdür. Tarih boyunca ya kalb akla, ya akıl kalbe üstün gelmiştir. Bu ikisi aynı noktadan hasıl olmasına rağmen, bir türlü aynı kefeye sokulamamıştır.
Kur’an bu durumu şöyle izah eder;
Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla akıllarını çalıştırsınlar, kulakları olsun da onlarla duysunlar. Şu bir gerçek ki, kafadaki gözler kör olmaz ama göğüslerin içindeki gönüller körleşir. (Hacc 46)
Bu ayet, kendisiyle akledilen kalpten bahseder. Ne alaka diyeceksiniz? Kalp ile akledilir mi?
Evet. Kalp ile akledildiğinde ortaya “aşk” çıkar. Aşk, kalbin iman derecesini yükselten bir tırmanışın adıdır. Akıl tatmin olduğunda, kalp iman eder. Kalp iman ettiğinde akıl tatmin olur. Ve bu ikisi birbirinin arkasını kollar...
Hatırlayalım;
İbrahim, ‘Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster,’ demişti. ‘Yoksa inanmıyor musun,’ dedi. ‘Evet; ancak kalbimi güçlendirmesi için.,’ dedi. ‘Dört kuş al ve onları iyice incele,kendine alıştır... Sonra her bir dağın üzerine onlardan bir tane koy yerleştir. Daha sonra onları çağır. Sana hemen gelecekler. Bilesin ki ALLAH Güçlüdür, Bilgedir ,’ dedi. (Bakara 260)
Tevhidin önderi İbrahim Resul, inanç ile iman arasındaki o ince çizgiyi usulce resmediyor burada. Sembolik anlatımlarla dolu olan bu ayette, Allah’ın “halil/dost” dediği ve Hz. Muhammed’e, İbrahim’in yolundan git dediği o yolu anlatıyor.
İbrahim peygamber aklı işletmenin en önemli resmidir. Gönlüm tatmin olsun yönündeki o talep, imandandır. İnanç ile iman arasındaki fark budur. İman adamı İbrahim eder. İnanç ise Ebu Cehil’leştirebilir...
Ya o kuşlar? O konuya daha sonra değineceğiz.
Mü’min... En önemli sıfat budur. Hemde “İnkılabi Mu’min/ Devrimci İman...” Şiarımız, istikametimiz bu yöndedir.

Örfi Çetinkaya lisesi var.

Uyuşturucu baronu yaptırdı.
O liseye gidiyorsan...
“Kokain” rozeti takabilirsin.
Atatürk” rozeti takamazsın.
*
Çünkü...
Hükümetimizin kılık kıyafet özgürlüğü’ne göre, okudukları okulun rozeti dışında rozet takmaları yasak.
*
Çok şanslı şimdiki çocuklar...
Bizim zamanımızda sigara bile yasaktı, halbuki şimdi, adı “Esrar” olan hayırseverin yaptırdığı okul bile var. “Tütün” ilköğretim okulu var. “Tekel” ilköğretim okulu var. “Efes Pilsen” ilköğretim okulu var kardeşim... Ben olsam takarım kutu birayı yakama, derse öyle girerim.
*
“MKE” ilköğretim okulu var.
Ki, oylama yapılsın...
Tabanca rozeti mi takılsın?
El bombası rozeti mi?
*
“Vimjo” kız meslek lisesi var mesela, kişisel bakım ürünleri satan bi mağaza yaptırdı; ister ruj rozeti tak, ister deodorant... Ancak, tayt-tişört yasak olduğu için “Moda” lisesi ne yapacak bilmiyorum artık.
*
Cep telefonu rozeti takabilirsin, TeliaSonera lisesi var. Müteahhit Ali Ağaoğlu’nun fotoğrafını takabilirsin, Toki lisesi var. Milli piyango bileti takabilirsin, meslek lisesi var. Japon bayrağı takabilirsin, Akira Chuzuri Yamazaki ilköğretim okulu var; Akira bey, doktor, Chuzuri hanım, eşi... Allah’tan “Domalan” ilkokulunun adını değiştirdiler, yoksa rozetini taşımak sorun olabilirdi.
*
Noel Baba rozeti takabilirsin.
Kardan Adam rozeti takabilirsin.
Keloğlan rozeti bile serbest.
*
Şeyh ilköğretim okulu var.
Şıh ilköğretim okulu var.
Tekke ilköğretim okulu var.
Zaviye ilköğretim okulu var.
Türbe ilköğretim okulu var.
Yatır ilköğretim okulu var.
Hepsini takabilirsin...
Atatürk’ü takarsan, disipline.
*
Kendi payıma, Atatürk Lisesi’ne gittiğim için, hayıflanıyorum... Mecburen takıyoruz, rozelet yani!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ı hepimiz olur olmaz zamanlarda, en çok da Başbakan‘ın şiir okuduğu anlarda akıttığı gözyaşlarıyla tanırız ama dün yeni bir yönünü keşfettik:
Meğer aynı zamanda çok da şakacıymış!
Marmaris‘teki bir seminerin sonunda, katılımcılara mesir macunu dağıtmış...
Protokol sıralarında oturan TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’e mesir macunu atarken, “İbrahim Bey sana bunlardan” diye seslenmiş...
İbrahim Şahin de gülümsemekle yetinmiş!
***
Sorum, TRT Genel Müdürü‘ne:
Bu sözleri söyleyen, yani sizin mesir macununa ihtiyacınız olduğunu ima eden ve bunu yüzlerce insanın ortasında yapan kişi Başbakan Yardımcısı Bülent Bey değil de diyelim ki CHP Genel Başkanı olsaydı, yine gülümsemekle mi yetinirdiniz?
En azından çıkıp, “Nereden biliyorsunuz, benim böyle bir ihtiyacım olduğunu” diye sormaz mıydınız?
Dava açmaz mıydınız?
***
İster siyasetçi olun, ister bürokrat, ister gazeteci, isterseniz de sıradan bir vatandaş...
Her şeyden önce dik olacaksınız!
Makamı, konumu ne olursa olsun kimsenin onurunuzla oynamasına izin vermeyeceksiniz...
Hele hele üç kuruşluk dünya çıkarı için bunu asla yapmayacaksınız!
Yeri geldiğinde, her şeyi yakmak pahasına, “Höt” demeyi bileceksiniz!
Yaparsanız ne mi olur?
Birileri sizin mizacınızın yumuşaklığından yararlanarak mahreminize girmeye, böylesine ilginç “yardımlarda” bulunmaya ve dalga geçmeye kalkabilir!
***
Bir çift söz de Bülent Bey‘e:
Daha bir hafta önce CHP‘li Muharrem İnce’nin “mahrem”ine saldırdınız...
Onu, hakkında verilmiş ve ne olduğu bile belli olmayan bir “fezleke” yüzünden cinsel tacizci ve sapık ilan ettiniz...
Hem de bunu bir zamanlar başkanı olduğunuz ve her fırsatta “saygınlığına gölge düşürmemek için nutuklar attığınız” Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin çatısı altında yaptınız...
Şimdi makam olarak kendinize bağlı bulunan bir bürokratla uğraşıyorsunuz...
Bu mu saygınlık?
Bu mu insanların özel hayatlarına saygılı siyaset?
*****
16/9 ve 169!

MASAK, 12 Eylül darbecilerine ve yakınlarına ait malvarlığını incelemiş... Önceki günkü gazeteler Konsey üyelerinden Sedat Celasun‘un gelininin 240 dairesi, Nurettin Ersin‘in kızının da Bodrum‘da 169 yazlığı olduğu haberleriyle doluydu.
Dün olayın gerçeğini öğrendik:
Meğer o 240 daire Çankaya‘daki jandarma lojmanlarıymış ve Füsun Celasun‘la hiçbir ilişkisi yokmuş!..
Nurettin Ersin‘in kızının Bodrum‘da 16/9 No‘lu yazlığı da “sehven” 169 yazlık olarak yazılmış!
Böyle aptallıkları yazınca bizi, “soruşturmaları sulandırmakla” suçluyorlar ya... Sözüm onlara:
Ne yapacaktık yani?
Bu aptallığı yapanlara bir de madalya mı takacaktık?
*****
GÜNÜN SORUSU

Vallahi de billahi de gerçek olaydır: Sivas Belediyesi, eski sanayi bölgesindeki umumi tuvaleti yıktırmış... Soru esnaftan Belediye Başkanı Doğan Ürgüp‘e... Hem de pankarta yazılmış halde:
Nereye sı..acağız? 
*****
CHP’li Aykut Erdoğdu Kemal Bey’in yolunda...

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar iki ay kadar önce bir açıklama yapmış ve “TOKİ’de tek yolsuzluk soruşturması açıldığını kanıtlasınlar, istifa ederim” demişti.
Bunun üzerine CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, TOKİ’de yapılan yolsuzlukları gündeme getirdi. İddiasını da Başbakanlık Teftiş Kurulu, Bayındırlık Bakanlığı Teftiş Kurulu ve SPK’nın hazırladığı raporlara dayandırdı. TOKİ’nin yedi farklı projede toplam 773 milyon lira zarara uğratıldığını ve yolsuzluk yapıldığını iddia etti. Özellikle KC Grup adlı inşaat firmasını gündeme getirerek 106 milyon liralık yolsuzluğa işaret etti.
Erdoğdu’nun iddialarını kapsayan dönemde TOKİ Başkanı olan Erdoğan Bayraktar, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu‘nda yaptığı konuşmada itirafta bulundu ve “Burada dolandırıcılık, hırsızlık var. Bu benim zaafımdır. Kim suçluysa cezasını çeksin, ben de dâhil” dedi.
Ama... Söz verdiği gibi istifa etmedi!
CHP‘li Aykut Erdoğdu yeni belgelere ulaşmış; dün istifa etmesi için Erdoğan Bayraktar‘a bir hafta süre verdi ve “İstifa etmediği takdirde perşembe günü yeni bir yolsuzluk dosyası daha açıklayacağız” dedi. 
***
Tamam; madem Bayraktar, “Bir dosya bulsunlar istifa ederim” demişti, o zaman dediğini yapmalı!
Ama Aykut Erdoğan‘ın, elindeki yeni dosyaları tehdit malzemesi olarak kullanması kesinlikle doğru değil...
Ne yani, Bayraktar istifa ederse, biz o dosyaları öğrenemeyecek miyiz?
Erdoğdu, bu anlamsız tehdit hariç, kendi partisine de “Muhalefet nasıl yapılır” dersi veriyor.
Hatırlarsınız; Kemal Kılıçdaroğlu da hazırladığı ve açıkladığı dosyalarla yükselmişti.
Bu konu medyamız tarafından şimdilik görmezden gelinse de önümüzdeki bir haftalık süre, oldukça ilginç gelişmelere gebe...
Bekleyip göreceğiz.

MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) 1997 yılında Maliye Bakanlığı bünyesinde kurulmuş, ana hizmet birimi statüsünde, doğrudan Maliye Bakanı’na bağlı bir Devlet Kurumudur.
Kara paranın aklanmasını tespit etmekten, terör örgütlerinin mali kaynaklarını belirlemeye kadar çok önemli görevleri vardır. Türkiye’nin “Mali Denetim” konusunda en iyi yetişmiş uzmanları bu kurulda çalışırlar.
Bu kurul, 12 Eylül darbesiyle ilgili dava kapsamında, darbe yapan Orgenerallerin ve yakınlarının mal varlıklarını inceliyor ve ilgili mahkemeye gönderiyor.
Rapor, bilinmeyen biri tarafından, dinci ve AKP’den beslenen basına sızdırılıyor.
Aman Allahım; Adamlar hem darbe yapmışlar, hem de “Karun” olmuşlar!
224 dairesi olan mı ararsınız, 169 binası olan mı arasınız, bankalarda milyonlarca lira parası olanlar mı ararsınız, ne arasınız var.
Adamların sanki kökü hırsız!
Bu haber, anında görevli medya tarafından yayılıyor ve bunları okuyan herkeste, “Yuh olsun, adamlar amma götürmüşler be, neredeyse deveyi hamutuyla yutmuşlar” kanaati yerleşti!
Böylelikle haysiyetlerle oynandı, insanlara karaçalındı, şerefleri yerlere atıldı, alınlarına hepsi için “hırsız” damgası vuruldu. Üstelik bu iftira ve hakaretler, Müslüman olduğunu iddia edenler, kul hakkı yemekten korktuğunu söyleyenler tarafından, Allahtan korkmadan-kuldan utanmadan yapıldı!
Ertesi gün suçlananlar, feryatlarla basının karşısına çıktılar;
“İftira, yalan bunlar. 16/9 numaralı dairede oturuyorum, 169 dairesi var demişler!”
“41 numarada oturuyorum, 41 Bloklu Apartman sahibi yapmışlar!”
“Bankaya borcum var, bankada milyonlarca lira paran var dediler!”
Bu çirkin olayın üç yönü var.
1)Medyanın tavrı.
2)Bu tezgâhın hazırlanması ve hazırlayanlar.
3)Siyasi İktidarın tutumu.
1)Medyanın tavrı, tam bir kokuşmuşluk ve zavallılık örneğidir. Haberi doğrulamadan kamuya duyurdular, günahsız insanları karaladılar, sonra da gerçekler ortaya çıkınca utanmadan görmezden geldiler, doğruyu yazmadılar, söylemediler. Sağır-kör-dilsiz oldular!
2)Bu tezgâh 3 şekilde yapılabilir;
*Hiç ihtimal vermem ama Masak, kurum olarak bu pisliğin organizatörü olabilir,
*Masak içinden “cemaat elemanı” biri, rakamları değiştirip, raporu çarpıtmış olabilir,
*Mahkemedeki “cemaat elemanı” tarafından rakamları değiştirilen rapor, medyaya sızdırılmış olabilir.
3)T.C Devletinin iki önemli kurumu ciddi töhmet altındadır. Eğer bu ülkede Mahkeme ve Masak bu olayı çözüp, gerçeği kamuoyuna duyurmazlarsa, bundan böyle kimse devlete güvenmez ve kendi işini kendi halletmeye başlar. Bu ülkede başlayacak kargaşanın tek sorumlusu da AKP Hükümeti olur.
Her ağzını açtığında, dürüstlük-tarafsızlık-hak-adalet-demokrasi-kul hakkı kelimelerini dilinden düşürmeyen Başbakan Erdoğan bu “yüzkarası durumu” görmezden gelemez.
Başbakan Erdoğan; Ya, Maliye Bakanı “İngiltere vatandaşı” Mr. Shimshek’e” talimat verip bu olayı çözülmesini sağlamalıdır, ya da Maliye Bakanını görevden almalıdır.
Erdoğan bunları yapmaz olayı görmezden gelirse bilsin ki, bu olay da hesabı sorulacaklar dosyasına girecek ve tüm bu haksız yere suçlanan-karalanan insanların “hakları” Başbakan Erdoğan’ın boynunda olacaktır.
Bu olayın suçluları yakalanmaz ve adalete teslim edilmezse, MASAK denen kuruluş adını PASAK(Pislik Atanları Saklama Kurumu) olarak değiştirsin.

Devlet büyüklerimiz, toplantı üstüne toplantı yapıp, Suriye bahanesiyle NATO güçlerinin ülkemize ve sınırlarımıza yerleşmesini konuşuyorlar.

PKK’ya karşı kullanılacağı gerekçesiyle Leopard tanklarını vermeyen, F-16’ların uçuş sistemi ve silahlarını tamamen kontrol eden bilgisayar programlarını devretmeyen, insansız hava uçakları ve Predatörler için ipe un seren ve dahi istihbarat paylaşımını bile şaibeli yapanlar birden bire gaza gelip, Türkiye’yi korumak için seferber oldular.

Yıllardır TSK’nın NATO’nun en büyük ikinci gücü olmasıyla övünüyorduk. Ama bu gelişmelerle, adeta TSK’nın sınırlarımızı koruyacak güçte olmadığı kafamıza çakılıyor.

Kürecik’teki üssün kuruluşundan Patriotlara iktidarda her kafadan ayrı ses çıkıyor. Başbakan Erdoğan söylediklerini 24 saat geçmeden ters yüz ediyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tamamen ayrı telden çalıyor. Cumhurbaşkanı Gül ise her zamanki gibi, herşeyi en önceden “en bilen”!..

Ya savaş haline geçirilmiş bu ülkenin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ne diyor, ne yapıyor? “Demokratikleşme” mücadelesi verdiğini söyleyen iktidarın en “demokrat” bulduğu Genelkurmay Başkanı olarak bir ilke imza atıp, dünyanın en antidemokratik ülkesi Suudi Arabistan’a resmi ziyarette bulunuyor.

ABD ve NATO’nun bölgedeki BOP senaryosu için görev verdiği ülkeler, Türkiye ve Katar’ın yanısıra bir de Suudi Arabistan’dı değil mi? Esad’a karşı mücadele eden, ancak ABD’nin oluşturduğu koalisyonda yer almayan bir diğer muhalif örgüt Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi’nin daha dün, “Türkiye topraklarından Suriye'ye Suudi militanlar sokuyor” suçlamasında bulunması tesadüf müdür?

Genelkurmay Başkanlığı, sınırlarımıza konuşlandırılacak patriotların savunma amaçlı olduğunu açıkladı.

Peki Suriye ile alıp, veremediğimiz neydi de, 1 yıl içinde koca bir bloku karşımıza dikip, NATO’nun kucağına düştük?

1 yılın altını çizmemin sebebi şu: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özel 24 Ekim 2011’de NTV Ankara Temsilcisi Nilgün Balkaç’ın yazılı sorularını cevaplandırdı. Suriye’ye dair şöyle bir soru vardı:

Suriye’deki iç karışıklıkların geleceğini nasıl görüyorsunuz?"

Özel şu cevabı verdi:

"Suriye’de cereyan eden olaylar öncelikle bu ülkenin kendi iç meselesidir. Ancak, Suriye ile ortak sınırı paylaşmamız, kültürel benzerliklerimiz ve bazı vatandaşlarımızın akraba bağlantılarının bulunması, Ortadoğu'da önemli bir ülke olması ve ülkemizin güvenliği yönünden ilgilendiren bir konumda bulunması nedenleriyle gelişmeleri yakından izliyoruz. Temennim, en kısa zamanda ülkenin uluslararası normlar çerçevesinde iç istikrara kavuşmasıdır."

1 yıl önce Suriye’nin “iç meselesi” olan konu, nasıl “uluslararasılaştırıldı”? Bunda Türkiye’nin günahı yok mu?

Orgeneral Özel’e yöneltilen başka bir soruya ve cevabına geçelim.

25 Kasım 2011’de CNN Türk sordu: Adana’daki İncirlik Üssü’nün istihbarat üssü olması konusunda bir çalışma var mı?”

Özel cevapladı: “Böyle bir konu mevzubahis değildir. İncirlik Üssü'nün statüsü anlaşmalarla belirlenmiştir.”

Şimdi, Özel’in bu açıklamasından 9 ay sonra Alman basınında yer alan ve bugüne kadar yalanlanmayan şu iddiaya bakalım:

Alman istihbarat teşkilâtı BND ajanlarının İncirlik Üssü’nden telefon dinlemeleri yaptığı bildirilirken, bir ABD'li istihbaratçı, hiçbir istihbarat kurumunun Suriye içindeki kanyaklarının BND'ininkiler kadar iyi olmadığını belirtti.”

Ki Alman basınının bu iddiasından önce New York Times gazetesi, CIA ajanlarının Türkiye'nin güneyinde faaliyet gösterdiğini, Reutes haber ajansı da Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Katar'la işbirliği yaparak Suriye'deki isyancılara askeri destek ve iletişim yardımı sağlamak amacıyla Adana'da gizli bir üs kurduğunu iddia etti.

Keza, İncirlik Üssü ve 4. Ana Jet Üssü’nde nükleer bombalar bulunduğu yazılıp, çizildi.

Orgeneral Özel bu son iddiayla ilgili 5 Ocak 2012’de Milliyet’tan Fikret Bila’ya, Gizlililik dereceli bir konu olduğu için soruya cevap vermeyeceğim” demekle yetindi.

Son iki not: 1.5 ay önce ABD’nin Türkiye’nin Suriye sınırına özel birlikler konuşlandırdığı öne sürüldü. 1 hafta sonra açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığı, “Gerçek dışı” dedi.

1 ay önce ise Amerikan ordusuna mensup 20 kişilik bir askeri heyetin Diyarbakır’daki 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’na intikal edip, incelemeler yaptığı söylendi. Genelkurmay Başkanlığı yine “gerçek dışı” dedi.

Bugün Patriot bahanesiyle askerleri, diplomatlarıyla tüm işgâl kuvvetlerinin ülkenin dört bir yanında fink attığına tanık oluyoruz!..

Sahi, siz anladınız mı; Neler olup, bitiyor ve Türkiye’yi gerçekte kim yönetiyor?!..

Silivri, Hasdal, Hadımköy ve Maltepe’ye kucak dolusu sevgiler...


Müyesser YILDIZ
30 Kasım 2012

Tüm belediyeler Adalet ve Kalkınma Partili olacak diyorum…
Yeni Yerel Yönetimler Yasası ile ilgili tartışmalar bitmek bilmiyor. Konuyu sadeleştirip, herkesin anlayacağı bir şekilde özetleyerek, ilgili ilgisiz herkesi uyarmakta yarar var..
Amerika Birleşik Devletleri'nin, Türkiye'de, Başkanlık Sistemi istediğini, iktidar mensuplarının da buna sıcak baktığını ilk kez 4 yıl önce yazdığımda, “Ufak at da, civcivler de yesin” tepkisini bolca almıştım. Başkanlık sisteminin alt yapısını oluşturacak adımlar birer birer atılıyor. Bakanlıkların taşra örgütlerinin kapatılması, Bölgesel Kalkınma Ajansları, Bakan Yardımcılarının göreve başlaması ve Yeni Yerel Yönetimler Yasası, bu konuda ilk aklıma gelenler.
Lafı uzatmadan Yeni Yerel Yönetimler Yasası'na gelelim. Nüfusu 750 bini aşan, aralarında Muğla'nın da bulunduğu 13 il daha büyükşehir olacak. Şimdi yasanın püf noktasına geçelim. İddia ediyorum, bu yasanın yürürlüğe girmesinin ardından birinci değil, ama ikinci seçimden itibaren tüm belediyeler Adalet ve Kalkınma Partisi'nin eline geçecek. Çünkü bu parti, kendini 2023'e kadar iktidarda tutacak altyapıyı, birkaç eksiğin dışında hazırladı.
Şimdi iyi okuyun. Yeni Yerel Yönetimler Yasası ile Büyükşehirlerde “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi” adlı bir birim kuruluyor. Başkanı ise Vali olacak.
Ne yapacak bu Merkez? Bunun yanıtını, Büyükşehir olacak Muğla'dan örnek vererek anlatalım. Görünen o ki, 2013'teki seçimde, CHP bir kez daha Muğla'yı kazanacak. Diyelim ki Osman Gürün Başkanlık koltuğuna yeniden oturdu. “Çek maşallah” muhabbetleri bittikten sonra, Osman abim, öyle eskisi gibi yeni projelerini uygulamak, yatırımlarını yapmak için “Haydi Bismillah” diyerek işe başlayamayacak. Dosyalarını eline alıp, doğruca “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi”nin kapısını çalacak.
Vali de, “Vay Osman'ım hoş geldin, bir çayımızı iç” dedikten ve hal hatır sorduktan sonra anlaşılacak ki, “Eski camlar çoktan bardak olmuş”, yeni bir dönem başlamış. Osman Başkan'ı kim seçmişti? Muğlalılar. Vali beyi kim seçmişti, pardon atamıştı? Adalet ve Kalkınma Partisi. Bu durumda, “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi” sayesinde milletin seçtiği Osman Başkan, Hükümetin atadığı Vali beyin insafına bırakılıyor. Bu durum, demokrasiyi yerin dibine sokmakla kalmadığı gibi, ağızlarını açtıklarında “Millet iradesi” diyenlerin gerçek yüzünü de ortaya koymaktadır.
Vali bey, karşısında, iktidarın sevmediği partiden seçilmiş bir Belediye Başkanı olduğunu biliyor. Bu Başkanın projelerini uygulamasının, yatırımlarını yapmasının, başarılı olmasının iktidarı rahatsız edeceğini de biliyor. İktidarın Muğla'yı almak için yanıp tutuştuğunu da zaten biliyordu. Bu durumda, Vali bey başkanlığındaki “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi”, Osman abimin tüm yatırımlarına, “Olmaz hemşerim” derse yapacak bir şey yok. Üstelik yeni yasa, Vali Beye bunu yapacak tüm yetkileri de veriyor. Vali bey ayrıca böyle davranmazsa, koltuğunu kaybetme ihtimalinin olduğunu da biliyor. Şeytan ayrıntıda gizlidir sözüne uygun bir başka durum daha var. “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi”nin nasıl çalışacağına ilişkin yasada bir düzenleme yok, bu tamamen yönetmeliğe bırakılıyor.
Sizin anlayacağınız, Vali Bey, Muğla'nın hem resmi Valisi hem de “Gölge Belediye Başkanı” olacak.
Peki, Osman abimin durumu ne olacak? O da, yatırımları yapamadığı, projelerini hayata geçiremediği için, eli kolu bağlı, çaresiz kalacak. Muğla geriledikçe Muğlalı kızacak, hızını alamayıp o güzelim belediye binasına gelerek, “Osman abim evde mi evde mi” diye soracak, “Bu CHP ile olmuyor, bir iş yapamıyorlar” diye düşünmeye başlayacak. Komşu il Denizli'ye bakıp, demek ki Adalet ve Kalkınma Partisi iyi çalışıyor diyecek.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kazandığı Büyükşehirlerde ise Vali ile Belediye Başkanı, Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi'nde abi kardeş gibi çalışacaklar. Zaten yatırımları sorgulamaya kalkan bir Vali, Belediye Başkanının, ilin iktidar partili milletvekillerinin ve hükümetin hışmına uğrayacağını da aklının bir köşesine yazmıştır. Bu nedenle, Adalet ve Kalkınma Partili Belediye Başkanının yatırımı tak diye getirmesi, Valinin de şak diye onaylaması sürpriz olmayacak. Üstelik İktidar, elindeki belediyelere “yağdır Mevlam su” misali para ve olanak vereceği için, o illerde yaşayanlar, “Helal olsun bizim Başkana. Adam süper çalışıyor” kıvamına gelecektir.
Büyükşehir Belediyesi'nden beklediği hizmeti alamayan Betçe'deki Muğlalı hemşerilerim de, “Len bizim oğlan, CHP ile olmuyor, hadi gari AKP'ye oy verelim” mecburiyetine düşecek. Bu durumda, Betçeli amcama da, teyzeme de kimsenin kızmaya hakkı yok. Çünkü onlar nereden bilsin “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi”ni ve iktidarın ince hesaplarını.

CHP, iş dünyasıyla bağlarını geliştirmek, güçlendirmek amacıyla ilk defa oluşturduğu genel başkan yardımcılığına Erdoğan Toprak’ı getirdi. Toprak’la birlikte 20 milletvekili bu konudaki çalışmaları yürütüyor. İş dünyasıyla buluşmaların en kapsamlı olanlarından birisi dün Bursa’da gerçekleştirildi. O toplantı öncesi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile de güncel konuları konuştuk.

Türkiye’de asıl gündem unutulmuş, Çamlıca’ya, Taksim’e cami yapılması, türbanın ortaokullara, liselere girişini, televizyon dizilerini konuşuyoruz. İlk sorumuz da “Muhteşem Yüzyıl” dizisine dönük Başbakanın eleştirisi üzerine oluyor. İşte Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları:

Rolü dizide kanun çalan olmalı
“Başbakan, Kanunu Sultan Süleyman’ı müzik aleti olan kanun çalan bir kişi olarak biliyor. Emin olun Kanuni Sultan Süleyman’ın kim olduğunu bile bilmiyordur. Çünkü dizi ile belgeselin ne olduğunun farkında değil. Bu kişi 21. yüzyılda Başbakanlık koltuğunda oturuyor. Cehaletin ötesinde bir durumla karşı karşıyayız. Dizi için ‘Yargıya gereğinin yapılmasını söyledim’ diyor. Dizinin yayınlandığı TV’nin sahibi Ferit Şahenk’i kınıyor. Bence Ferit Bey, bu dizide sayın Başbakana kanun çalan bir kişi rolü vermeli. O rolü verirse belki dizinin izlenebilirliği çok daha artar.

Tüm dokunulmazlık dosyaları getirilmezse oy vermeyiz
Milleüvekili dokunulmazlıkları ile ilgili temel ilkemiz, ‘kürsü dokunulmazlığı’ hariç dokunulmazlık olmamalı. Yoksa, yürütme organının yürütme organının arzusu üzerine dönemsel ve mevsimsel olarak ‘şunun dokunulmazlığını kaldıralım, bunu kaldırmayalım’ demek demokrasilerde kabul edilecek şey değildir. Objektif kural koyar ve bunun arkasında durursunuz.
TBMM’de 800 civarında dokunulmazlık dosyası bulunuyor. Bunların içinden birilerine oy verir, birilerine vermesek kendi kendimize ters düşeriz. Bekleyen bütün dosyalar ele alınmalı. Bütün dokunulmazlık dosyaları kaldırılmalı ve Türkiye bu ayıptan kurtulmalı. Bütün dosyalar için yargı yolu açılsın. Aksi halde siyasi otorite, parlamentodaki oy çokluğuna dayanarak diğer milletvekillerini baskı altında tutma aracını elde etmiş olur. ‘Bak sert konuşursan dokunulmazlığını kaldırırım.Yerinde sessizce otur’ denilir. O yüzden kürsü dokunulmazlığı dışında bütün dokunulmazlıklar kaldırılsın ve meselede bitsin.

Yargıçlar için söyledikleri Tutuklu milletvekilleri
Seçilen milletvekillerinin tutuklu olması bir demokrasi ayıbıdır. Bu onlara oy verenlerin tutuklanması, onların oylarının geçerli olmadığı anlamına geliyor. İçerde tutulmamalarının tek nedeni başbakanın sevmemesidir. Bu da yargının içinde bulunduğu durumu gösteriyor. Başbakanın sık sık ‘yargıya söyledik, gereğini yapacaktır’ sözü de zaten yargıçların başbakanın istemleri doğrultusunda karar aldıklarının tipik örneğidir. Silivri yargısı başbakana bakıyor, başbakan ‘devam’ derse devam ediyorlar, ‘durun’ derse duruyorlar.

Habur görüntülerinden ne farkı var?
Milletvekillerinin terör örgütünün mensuplarıyla kucaklaşmasını asla tasvip etmiyoruz. Şunu da sormaktan da kendimi alamıyorum. O görüntülerle Habur görüntüleri arasında ne fark var? Hükümet daha da ileriye gidip teröristlerin ayağına mahkeme götürdü. O dönem savcıları neredeydi? Adama göre hukuk, adalet olmaz. Hukuk evrensel bir kavramdır.
Başkanlık sistemi
Başbakanlık sistemi tartışmalarını bütünüyle yapay tartışma olarak görüyorum. Erdoğan çıkıp başkanlık sisteminin ne olduğunu bir anlatsın. Acaba başkanlık sistemini biliyor mu?

Cami tartışmalarına girmesi doğru değil
Başbakanların, bakanların cami tartışmaları içine girmelerini hiç doğru bulmam. Hele hele inançları siyasete malzeme etmeyi asla doğru bulmam. Cami üzerinden, din üzerinden siyaset yapılması da dine ve camiye saygısızlıktır.

Çamlıca’da cami yapılmasına İstanbullular karar verecek. Bir kişinin itirazıyla yapılsın yapılmasın demek mümkün değil. İstanbullular oturup karar vermeliler. İstanbul’un bir kimliği vardı. Son 10 yılda bu gitti. Sultanahmet Camiinin siluetinin ortasına gökdelenleri utanmadan dikersiniz, sonra da Çamlıca’ya cami için böbürlenirsiniz.. Bu ne ahlaka ne de İstanbul’a saygıya, ne de ‘İstanbul’a önem veriyorum’ şeklinde ki değerlere sığar. Elbette cami yapılmalı. Ama bunu siyaset malzemesi yaparsanız toplumun bir kesiminden doğal olarak tepki alırsınız.

Örtülü ödenek için soru çok
Örtülü ödenek harcamalarını geçen yıllarla karşılaştırdığımızda inanılmaz boyutlarda. Bu konuyla parti olarak ilgileniyoruz. Örtülü ödenekte olan para başbakanın insafına tert edilen paradır. Ülkenin çıkarlarına harcanması gereken paradır. Bütçedeki rakamı kat kat aşması pek çok soruyu birlikte getirmektedir.

Bu sapıklıkla açıklanır
Okullarda tek tip kılık-kıyafetin kaldırılmasıyla yoksullarla alay ediliyor. Halkın yarıya ylakını yoksulluk sınırı altında yaşarken ‘herkes çocuğunu canının istediği gibi giydirsin’ demek en hafif ifadeyle yoksullarla alay etmektir. İlkokul çağındaki bir kız çocuğunun kısa kollu bir kıyafet giymesine yasak getiren bir anlayış, sadece ve sadece sapıklıkla açıklanır. “

Kılıçdaroğlu’nun iş adamlarıyla buluşmasına ilgi umulanın kat kat üstünde oldu. Bu organizasyonu yapan Genel Başkan Yardımcıları Erdoğan Toprak, Umut Oran, Milletvekilleri Sena Kaleli, Turhan Tayan, Sedef Küçük, il başkanı Metin Çelik, iş adamı Ertuğrul Kaplan hayli mutluydu. Kılıçdaroğlu’nun yanında bulunan Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de, babasının vefat ettiği haberini aldığında ise yıkılmıştı…

Meclis Darbe Komisyonu, bir daha darbe olmaması için 20 öneri yapmış. Raporda yer alan öneriler arasında “okul, hastane, sosyal tesislerden darbecilerin isimlerinin kaldırılması” bile var ama NATO’dan çıkmak yok!
İçinde “NATO’dan çıkalım” önerisi olmayan bir rapor, darbeyle değil TSK’yle hesaplaşıyordur. Nitekim raporda yer alan “AB reformları devam etmeli” önerisi, hedefin TSK olduğunu ortaya koymaktadır.
ERGENEKON İLE GLADYO’NUN NATO FARKI
NATO meselesi turnusol kâğıdı gibidir. “Türk Ordusu NATO’dan çıkmalı mı” sorusuna verilen yanıta göre, bir insanın TSK’ye bakışı da, emperyalizme bakışı da net olarak anlaşılır.
Yani “NATO’ya hayır” demek, gerçekten “one minute” demektir!
Çünkü NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetleme aracıdır, o ülkeleri sinir merkezinden teslim alma organıdır, üye ülkelerin en kritik kurumlarını ele geçirme aracıdır… NATO, başkentleri Washington’a bağlama operasyonunun adıdır.
ABD bu operasyonu Gladyo ile gerçekleştirir, yani SüperNATO’yla… Bu nedenle Gladyo’nun üyeleri, Washington’da “bizim oğlanlar” diye bilinir.
Gladyo üyeleri pratikte en Amerikancı isimlerdir aynı zamanda… Onları Türk-Amerikan ilişkilerinde nasıl konumlandıklarına bakarak da tanıyabilirsiniz. En Türkiyeci görünene, en milli laflar edene şu soruyu sormanız yeterli: “Türkiye NATO’dan çıkmalı mı?”
NATO meselesi, Ergenekon ile Gladyo’nun farkını da ortaya koyar. ABD’ye en mesafeli isimler Ergenekoncu ilan edilerek tutuklanırken, Gladyo’nun en has memurları dışarıdadır ve Ergenekoncu avındadır!
NATO ÇARPMASI
Bakın bu NATO meselesi o kadar kritiktir ki, ecdadının gittiği yerlere göz diken ve at sırtında oralara gitmek isteyen Muhteşem Erdoğan’ın karizmasını, onu sırtından atan Cihangir isimli attan beter çizer!
Anımsayın: NATO’nun bir Haçlı Koalisyonu olarak Libya’ya çullanması gündeme geldiğinde Muhteşem Erdoğan kükremiş ve “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek tepki göstermişti. Sonra bağıtlar anımsatılmış olmalı ki, Muhteşem Erdoğan şöyle demişti: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir.”
Bu tescil işi sıradan bir laf değildir. Doğrudur, NATO bir tescil makamıdır. Girdiği yere el kor!
Nitekim Muhteşem Erdoğan bu NATO çarpmasından sonra her yere NATO’yu çağırmaya başladı. Kuzey Irak’a çağırdı, Kandil’e çağırdı, Suriye’ye çağırdı… Olmayınca Türk topraklarına çağırdı ve tescil durumunu da daha NATO gelmeden kendi ilan etti: “Burası NATO toprağıdır.
E, madem buralar artık NATO toprağıydı, o zaman NATO, karargâhını da buralara taşımalıydı! Öyle de oldu. Yarın yapılacak törenle, İzmir’deki Müttefik Hava Komutanlığı, yerini NATO Kara Komutanlığı’na bırakacak. Yani artık karadan girecek NATO askerleri!
PARGALI ABDULLAH
Bakın bu NATO çarpması sıradan bir olay değildir. Kimi zaman Muhteşem Erdoğan’ın Pargalı Abdullah tarafından hizaya sokulmasını sağlar.
Anımsayın: Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği gündeme gelmiş ancak Müslümanlara hakaret eden karikatürleri ifade özgürlüğü sayan Rasmussen’in adaylığına Muhteşem Erdoğan karşı çıkmıştı. Öylesine karşıydı ki, tüm dünyaya “hayır” diyeceklerini ilan etmişti!
Sonra NATO çarptı ve Pargalı Abdullah, Rasmussen’in genel sekreterliğine Türkiye adına “evet” dedi.
HÜSEYİN TETİK
NATO’nun Patriot’larını, Kilis çevresindeki NATO toprağına getirten Muhteşem Erdoğan’ın yardımcısı Hüseyin Çelik, biliyorsunuz, “ama tetik bizde olacak” demişti.
Sonra onu da NATO çarptı. NATO Genel Sekreteri Rasmussen, “komuta NATO’da” dedi.
NATO çarpınca, Hüseyin Çelik, Hüseyin Tetik’e döndü ama “Hüseyin Ç. Bir Ankara Faciası” dizisinin senaryosu da tamamlanmış oldu!

Bu cumartesi ve pazar günü Ankara Kitap  Fuarı'nda kitaplarımı imzalayacağım.
Ankara deyince aklıma önce türküler geliyor:
'Ankara'nın bağları
Büklüm büklüm yolları'
Sonra da Ankaragücü...
Türkiye'nin en köklü kulüplerinden birisi göz göre göre batırıldı; çökertildi.
Kimin zamanında?
AKP iktidarında...
Peki Ankara'daki belediyeleri büyük ölçüde hangi parti elinde tutuyor?
AKP.
Ankara Büyükşehir Belediyesi hangi partide?
AKP'de...
Peki; Ankaragücü'nün böyle dağılmasında; savrulmasında; kavga ortamına itilmesinde kim etkili oldu?
Melih Gökçek...
Ankaraspor diye bir kulüp bile icat etti Gökçek ailesi...
Melih bey hangi partili?
AKP'li...

SUÇU NE?
Ankaragücü; adından anlaşılacağı üzere MKE'dir. Yani, yeni Türkiye'nin makinesidir, kimyasıdır, endüstrisidir.
Ve Ankara'dır.
İstanbul; Osmanlıdır.
Ankara ise Türk'tür.
İstanbul; işbirlikçidir. Kapılarını işgalcilere açar.
Ankara ise isyancıdır. Sömürgenlere karşı silah çatar.
İstanbul; hain Vahidettin padişahtır.
Ankara ise Mustafa Kemal'dir.
İstanbul; cumhuriyete isyanı örgütleyen Nakşibenti tarikatidir.
Ankara ise; dinin vicdanlaştırılmasıdır; laikliktir.
İstanbul; Orta Çağ'dır; Enderun'dur.
Ankara çağdaş uygarlıktır; üniversitedir.
***
Ankara'nın daha başka ne suçları vardır bir bilseniz.
Ankara; Padişah Vahidettin'i kovan; saltanatı yıkan Kemal Paşa'yı gösteriyle karşılayan seymenlerdir.
İstanbul ise; işgalci İngiliz subaylarına balo veren sürtük takımıdır.
Ankara; Kuva-yı Milliye'yi kutsayan müftü Rifat Börekçi'dir.
İstanbul; Dürrizade Abdullah hainidir.
***
Size Ankara'nın suçlarını saysam; bu gazetenin bütün sayfaları bile almaz.
O yüzdendir ki Spor Toto üzerinden; TOKİ üzerinden başka kulüplere milyon milyon liralar aktarılırken Ankaragücü'nün batışı zevkle seyredilmektedir.
Tıpkı 'Gavur İzmir' ilan edilen... Hain İskilipli Atıf'ın 'Padişahımızın ordusu!' diyerek kutsallaştırdığı Yunan ordusuna ilk kurşunu attığı için kötü görülen İzmir'in takımlarına yapıldığı gibi...
Ankaralılar!
Sizler ulu seymenlerin torunlarısınız. Ne zaman bu İstanbul'un hakkından geleceksiniz.

KİTAPTIR
İstanbul ne kadar dedikodu ve küf ise Ankara tersine bilgidir; kitaptır.
Kemal Paşa'nın kıraç bir arazide binbir zorlukla yarattığı  Ankara; para pul işlerinde; üç kağıtçılıkta İstanbul'la yarışamaz.
Ama kitapla yarışabilir. Bilgi ile yarışabilir.
Bu yüzden Ankara'nın güzel insanlarına bilgi peşinde koşmalarını tavsiye ediyorum.
Ankaralı işadamları da yatırımlarını bilgi teknolojilerine yönlendirsinler.
Çünkü açık bir alandır orası.
***
Yarın ve öbür gün Ankara'da kitap fuarındayım. Bilgi Yayınevi standında, Osmanlı Devleti zamanındaki sarayı ve İstanbul hayatını anlatan ESİRCİLER HANI isimli romanımı imzalayacağım. Yine Kripto Yayınları'ndan çıkan araştırma kitaplarımı da kendimden birisi gibi gördüğüm Ankaralılar için büyük bir mutlulukla imzalayacağım.
Bir yazar için Ata'sının kurduğu ve yattığı şehirde kitap imzalamaktan daha büyük mutluluk olabilir mi?
FELSEFE KONFERANSI
Bakırköy Belediyesi,  WOW Hotel'de Felsefe Konferansı düzenliyor. Dünyanın en önemli 6 felsefe filozofunun  katılacağı konferans 30 Kasım-3 Aralık tarihlerinde yapılacak. Felsefeyi ihmal eden toplumların yıkılıp gittiğini bilirsek; bu etkinliğin önemi daha iyi anlaşılır.
Dünyayı daha iyi kavramak isteyenler kaçırmamalı...

Halkımız der, yaptıklarımız halkın desteği ve güvencesi altındadır der, başka bir şey demez.
Halk ne emrederse boynu kıldan ince. Halksız adım atmaz, atamaz sanırsınız.
Oysa, milli iradeye de halka ve eğilimlerine saygısı da bir baştan öteki başa palavra!
Bu gerçeği kanıtlayan anketler ortada.
Aman efendimiz rahatsız olmasın, alınmasın diye çoğu gazetenin es geçtiği, es geçmeyenlerin de yorumlamaya cesaret edemeden yayımladıkları anketler var ya...
…işte o anketler kendini milli iradenin, halkın baş savunucusu sanan RTE’nin halkı da milli iradeyi de umursamadığını kanıtlıyor...
Son anketlerin ortaya çıkardığı gerçeğe göre, halk, RTE’nin kişisel ihtiraslarını yaşama geçirme olanağı sağlayan bir araç sanki!
***
İşte bu gerçeğin kanıtları:
RTE’nin örtünmeyi ve türbanı kıyafet özgürlüğü sağlıyoruz palavrasına sığınarak gerçekleştirdiği, medyamızın reform diye alkışladığı, kimilerinin adet yerine bulsun diye kimi eleştirileri yayına koydukları kıyafet yönetmeliği ile ilgili açıklamalar sürüp giderken…
….örneğin çoğu zaman Müslümanlığı ağır basan yazılarıyla tanınan Ahmet Hakan’ın CNNTürk’te önceki gece canlı yayımlanan programında ilan edilen anket sonuçları:.
“Kıyafet reformunu destekliyor musunuz?” sorusunu “katılanların yüzde 80’i hayır, yüzde 20’si evet” diye yanıtladı. Bu, bir.
İki: “Yeni anayasada Türk sözcüğünün kalmasını istiyor musunuz?”
Katılanların yüzde 80’inin yanıtı evet!
Üç: “Anadilinde eğitimin Türkçe olmasını istiyor musunuz?”
Yüzde 80’ine yakın evet!
Dört: “Ülkenin resmi dili ne olmalıdır?”
Katılanların yüzde 73’ünün yanıtı; “yalnız Türkçe olmalıdır.”
***
Bu anketlerin ortaya koyduğu gerçek nedir:
On yıldır -halka karşı halkçı geçinen bir Başbakan- bu ülkeyi yönetiyor!
Halk; RTE’nin kıyafet reformunu, Türk sözcüğünü yeni anayasaya koymaya karşı çıkan çabasını, anadilinde Türkçe eğitimi ve ülkenin resmi dilinin Türkçe olmasını yadsıyan girişimini reddediyor.
RTE, dilinden düşürmediği halka bu temel konularda ters düşüyor.
Halk dalkavukluğu ile halkçı olabildiğini sanıyor.
***
Atatürk diyemeyen, Türk olduğunu söyleyemeyen, Türk vatandaşı yerine Türkiye vatandaşlığı gibi ne dile ne de ülkenin nüfus gerçeğine uymayan yaptırımlar peşinde koşan bu adam…
….devlet yönetiminin bütün olanaklarını elinde toplayarak, bir de ve maazallah başkan sıfatı ile Çankaya’da oturacak ha?
İşte o zaman Orhan Veli’nin, bir şiirinde, “Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda / dokunabilir misiniz göz yaşlarıma ellerinizle” dediği gibi...
…. ne yazılsa, ne söylense, ne kadar ağlansa…
…çağdaşlığı, aydınlığı bu ülkeye çok gören, her gün iki-üç kez ekranlardan takkesi eksik malum suratını göre göre usandığımız…
… bu kafa ile nafile!

Kampanya - Mümtaz Soysal
SAYIN Başbakanı devlet başkanlığına yüceltme kampanyası başlamıştır. Ama, sistem değişikliği yapmak ve parlamenter sistemi başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemine dönüştürmek biçiminde.
Yalnız, dikkat: İlk bakışta sistem değişikliğinden ibaretmiş gibi görünen bu niyet her iki durumda da bir rejim değişikliği adımını içermekte: Cumhuriyetin temel niteliğini başkalaştırmak hedefine yönelik olarak bugünkünden hayli farklı ve dinsellik dozu arttırılmış bir otoriterlik. Tam totaliterlik olmasa bile.
Bilinçli olarak seçilmişe benzeyen ve şimdi açıkça belli olan strateji, her şeyi değil de çok şeyi değiştirerek önce bir kaos yaratmak biçiminde başlıyor. Örnekler, ilk ve ortaöğretim düzeninden kalkıp okul kılıklarına ve başörtüsü çıkmazını yeniden başlatmaya kadar varan kararlarla genel dağınıklığı, huzursuzluğu çoğaltıcı ve bir kurtarıcı beklentisini yükseltici nitelikte olmakta.
Ta ki, bir kişi daha yüksek düzeye çıksın ve etkili bir “yeni nizam” getirerek asıl hedefi gerçekleştirsin. Çünkü, “yeni anayasa” gerekliliğini ileri sürerek toplumu anayasa platformlarıyla falan oyalayıp takvimi kendi zamanlama hesaplarına göre ayarladıklarını düşünenler artık tam hedefe varmak için acele etmeye başlamışlardır.
Şimdi, iki vitesli bir girişimin ikinci aşamasındayız. Daha doğrusu, Partilerarası Uyum Komisyonu ve enkazı üzerindeki çalışmalar süredursun, sanki aynı çerçeve içinde eşzamanlı bir çabaymış gibi Sayın Başbakan’ın yakın ve “uzak” arka odalarındaki asıl çalışmanın ortaya çıkarılmasına sıra gelmiştir. O çalışma sondaj kuruluşlarının ve panel gruplarının son derece ustaca yürütülen yöntemleriyle içte ve dışta pazarlanacaktır.
Şaka değil, yeryüzünün en kritik coğrafyasında önemli ve çeşitli hesaplar için kullanılabilecek bir devletin geleceği söz konusudur.
Herhalde, tepkisiz seyredilecek bir gidiş değildir bu. Kemalist devrimin ilkelerine inananlar ülke geleceğini karartanlara hep birlikte “dur” diyebilecek bir toparlanmayı mutlaka sağlamak zorundadırlar.
Ne yapmalı ve nasıl? Vaktiyle ülkenin geleceği kararınca ilk ne yapılmışsa ve aynen öyle. Yani, kongreler toplayıp ret kararı alarak.

Ombudsmanlık 1809 yılında ilk kez İsveç’te kurumsallaşmış, 1919 Danimarka’dan başlayarak İskandinav ülkelerinden dünyaya yayılmış, 20. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla, birçok gelişmiş demokraside yer bulmaya başlamıştır.
Artık çağdaş ülkelerde iktidarın, idarenin işlem eylemleri karşısında vatandaşın şikâyetlerini inceleyecek, onun haklarını koruyacak, yargının yanı sıra bir kurum daha vardı.
Türkiye ise ombudsmanlık kurumu İsveç’te ortaya çıktıktan 150 yıl sonra bile idarenin tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tutulmasının siyasal mücadelesini vermekteydi ve bu amaca 1961 Anayasası ile varıldı.
Ancak 1961 Anayasası’nın 114. maddesinde “İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır” hükmü yer alabilmiştir.
İdarenin her türlü eylem ve işleminin yargı denetimine tutulması bile çok partili yaşam içinde on yıllık dişe diş bir mücadeleyi gerektirmiş ve ne yazık ki ancak bir askeri darbeden sonra gelen anayasayla yaşama geçmiş olması da demokrasimiz adına utançtır.
Bu utancın askere mi, yoksa sivile mi ait olduğunu ise takdirlerinize bırakırım.
Yine 1961 Anayasası ile getirilmiş olan anayasal denetim mekanizmasının ise işbaşındaki iktidarın hâlâ içine sinmediğini belirtmeye bilmem ki gerek var mı?
***
Başta başbakan olmak üzere, AKP iktidarının, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruları halka şikâyet etmesi bu çarpık zihniyetin ürünüydü.
Gerçekten de anayasal denetim, bütün uygar ülkelerde var olan bir demokratik kurum olduğuna göre, bu yola başvurulmasının milli egemenliğe aykırı olarak yorumlanmasını anlamak mümkün değildir.
Ama demokrasiyi salt sandığa indirgenmiş totaliter buyurgan bir “en fazla oyu alanın diktası” olarak algılayan kafalara bu gerçeği anlatmak tabii ki mümkün değildi.
Böyle bir ortamda bir tür ombudsmanlık olarak nitelendirilebilecek Kamu Denetim Kurumu’nun yaşama geçmesinin ihtiyatlı bir iyimserlikle karşılanması doğaldı.
İyimserlik idarenin her türlü denetiminin demokrasiyi güçlendireceği düşüncesinden kaynaklanırken tereddütler de bu demokrasi anlayışının böyle bir denetlemeyi hiçbir şekilde kabul etmeyip, etkisiz kılacağı endişesinden doğuyordu.
Nitekim öyle de oldu. Başbakanın yakını olan geçmişi tartışmalı Nihat Ömeroğlu Kamu Denetçiliği Kurumu Başdenetçisi olarak seçildi.
Türkiye’nin İşveç’ten yüz yıl sonra kendi ombudsmanına kavuşmasını, olayın iç yüzünü bilmeyenler olumlu bir adım olarak destekleyebilirler.
***
Ama ne yazık ki durum bu değildir.
Türkiye’nin ilk ombudsmanı iktidara yakınlığıyla tanınmaktadır.
Bunun başka türlü olmasını beklemek abesti ve böyle bir gelişme bu iktidarın tabiatına aykırı olurdu. Aslında büyük bir aldatmacadır söz konusu olan. İstenen totaliter baskı rejimini demokrasi giysisi altında saklamaktır.
Tıpkı 12 Eylül 2010 referandumunda olduğu gibi.
O oylamada da iktidar, askeri vesayetten ve onun eseri olan 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulmak amacını taşıdığını söylüyordu.
Önerileri kabul edilince herkes gördü ki askeri vesayetin yargısından çok daha ağır koşullar yürürlüğe girmiş bulunmaktadır. 12 Eylül 2010 referandumuyla oluşturulan yargı, 12 Eylül Anayasası’nın bile ötesinde sımsıkı siyasi iktidarın denetimine sokmuştur.
İleri demokrasinin kurumlarını, totaliter diktanın pekiştirmesi için kullanma yöntemlerinin bir yeni örneğidir, alaturka Ombudsman Mehmet Nihat Ömeroğlu.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget