Makaleler "Ayşenur Arslan"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

ODTÜ Hürriyet’e benzemez! - Ayşenur Arslan
Törenin adı ‘Necip Fazıl Ödülleri Gecesi’... Ev sahibi Star gazetesi... Elbette, baş konuk da Cumhurbaşkanı.

İşte böyle bir gecede, ödül alanlardan Nuri Pakdil sahneye çıktı.

“Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan benim o ünlü selamlamamı yapmamı istedi” dedi.

Devam etti:
“Şimdi bir slogan atacağım. Çok yoğun bir alkış bekliyorum. Sloganım şudur: Ne mutlu Müslümanım diyene!”

Erdoğan, (benzetmeden hoşlanmayacaktır ama) poker masasında tüm fişlerini ortaya süren oyuncu gibi. Eline çok güveniyor. Tüm fişleriyle ‘rest’ çekiyor ve elini açmaya hazırlanıyor. İslam’ı ve tabii kendi mezhebi Sünniliği ‘tek ve biricik kimlik’ olarak dayatmanın yolunu yapıyor.

LAİKLİĞİN SON DEMLERİ
Elbette alametler bu bir tek sloganla sınırlı değil... Bilumum stadyumlardan Atatürk adının kaldırılmasından tutun... Okullardaki öğretimin ‘medrese eğitimine’ dönüşmesine... Kadınlara yönelik gerici zihniyetin her platformda atağa kalkmasına... Aslında ‘nereye gittiğimiz ya da götürüldüğümüz’ çok açık.

Bir zamanlar siyasi İslam ile demokrasiyi, hatta SOL’u evlendirme hayali kuranlar pek suskun. Gündemin etrafında dönüp dolaşıyor, bir türlü sadede gelemiyorlar.

Vaktiyle görmediklerini bugün hiç göremiyorlar. Oysa, yıllarca önce verilmişti start. Örneğin AKP ile Gülen Cemaati’nin henüz kavgaya tutuşmadığı günlerde.. 2010 yılında, Cemaat’ten Ali Bulaç Zaman gazetesinde bir soru atmıştı ortaya:

“Laik yaşama tarzı İslami ve geleneksel hayat alanlarına müdahale eder, kamusal alanlardan dini arındırmaya çalışırken, buna dinî hayatını ciddiye alan insanlar ne kadar ve niçin tahammül edecek?”
Liberal ya da sosyal demokratlar bu soruyu duymazdan geldi. Oysa, Ali Bulaç hedefi göstermişti.

İktidar ve yandaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli payandası olan laikliğe savaş açmıştı.

İktidar ve yandaşlarının ‘âlim’ dediği Hayrettin Karaman da çerçeveyi çizmişti:

“Bir Müslüman aynı zamanda laik olabilir mi, sorusu, dayatmacı, kıstırıcı bir sorudur ve akide (inanç) ile ilgilidir.

Müslümanların mahsus bir bir çeşit demokrasi olabilir ama sıra laikliğe gelince hiçbir Müslüman ‘ben biraz Allah’a, biraz da onu tanımayan, onun hâkimiyetini bölen rakiplerine itaat ederim’ diyemez.
İslam, yalnızca iman ve ibadetten ibaret değildir. Aynı zamanda hayatın diğer alanlarıyla ilgili talimatı da ihtiva etmektedir.”

Evet, iktidar ve yandaşları ibadetle yetinmiyor. Siyasallaştırdıkları İslam’ı şimdi de hayatın her alanına hâkim kılarak toplumsallaştırmaya soyunuyor.

Ve artık, laik cumhuriyeti / aklı / bilimi saf dışı bırakmak için çıktığı yolda, son turu koşuyor.

ODTÜ’DE TEHLİKELİ OYUNLAR
ODTÜ’ye yönelik saldırı, işte o son işaretlerden.

Cumartesi günü BirGün’ün manşet haberinden öğrendim ki, meğer ODTÜ’de köprülerin altından zaten çok sular akmış. Kampüste 2 bin kişilik bir cami ve 15 mescit varmış.

Ama, IŞİD / CİHATÇI zihniyetli bir grup sahneye çıkmış. (Ya da çıkartılmış!) Ve “ibadet hakkımız engelleniyor” diye yaygaraya başlanmış. Bunu, “mescitte namaz kılanlara saldırdılar” yalanı izlemiş. YÖK Başkanı da ODTÜ Rektörü’nü arayıp ‘olayı kınamış’...

ODTÜ, bu gerici / faşist iktidar için en önemli simgelerden biri. Dize getirmek, başaramazlarsa yok etmek istiyorlar.

Bu, çok ama çok tehlikeli bir oyun. Zira ODTÜ, Hürriyet’e benzemez. ODTÜ’lü gençler de, Saray’ın istediği adamı “en tepeye” getirip göze girmeye çalışan Hürriyetçiler’e... “Eğer bir Rus uçağı sınırlarımıza tecavüz etmiş ve F-16’larımız onu indirmişse... Ama falan demeyiz... Devletimizin yanında yer alırız...” diye RTE’YE çiçek uzatan Ertuğrul Özkök’e hiç benzemez. ODTÜ ve ODTÜ’lüler, Hürriyet gibi dize getirilemez.

Ancak, provokasyonlar, gerginlikler de bu ülkeye pahalıya mal olur.

Biliyorum... Yandaş ve merkez medya ‘karşıt görüşlü gruplar’ deyip çıkacaktır işin içinden... Bir bölümü de ‘namaz kılan gençlere saldırı’ masalını anlatmaya devam edecektir.

Eğer, başta CHP, toplumsal muhalefet ayağa kalkmaz... Gençlere... Türkiye’nin gururu ODTÜ’ye… Ve elbette laik cumhuriyete sahip çıkmazsa…

“Ne mutlu Müslümanım” sloganıyla ortaya çıkanlar ipi göğüsleyecektir.

Ve tencerede yavaş yavaş haşlanan kurbağaların masaya servis zamanı gelecektir.

***

Sizin kadar içerdeyiz bizim kadar dışardasınız

Sevgili Can... Sevgili Erdem... Halk TV’yi izleyemediğinizi biliyorum. En azından BirGün ile buluşabiliyoruz. Bu, BirGün’de yılın son yazısı. Yılbaşını sevdiklerinizden uzak ve yapayalnız geçireceksiniz. Ama ne kadar ‘ÇOK’sunuz bir bilseniz. Sizi hiç yalnız bırakmayacağız. Ve oradan çekip alacağız. İkinizi de sımsıkı kucaklıyorum.

 Ayşenur Arslan /birgün

Meclis ne işe yarar? - Ayşenur Arslan
Bazen aklıma takılıyor. “Acaba” diyorum, “kendimi çok mu önemsiyorum!”. Çünkü kendimi, liderlere, bakanlara, medya patronları ya da yöneticilerine “akıl verirken” yakalıyorum. Ekranda, bu köşede, özel sohbetlerde..

Elbette aklım, öteki akıllardan daha üstün değil. Birikimden tutun da siyasetçilerin ulaşma imkânı bulduğu stratejik / kozmik bilgilere kadar pek çok açıdan birkaç adım geride olduğumu da kabul ederim.

Ama.. Yine de başta CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, liderlere ve ilgililere “akıl vermek gibi olmasın” deyip seslenmek istiyorum:

Millet / medyamız ne kadar farkında, sizler ne kadar ciddiye alıyorsunuz, bilmiyorum. Ancak Türkiye, bölgenin tarihi akışını değiştirecek –en azından etkileyecek- bir dönemeçte. Oysa TBMM ve muhalefet tümüyle seyirci durumunda. Fikrini soran yok. Fikrini söylemek için ortalığı ayağa kaldıran yok.


***
Kısa süre öncesine kadar ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan Ricciardone, tam da Dışişleri Bakanı Kerry Türkiye’ye gelirken konuştu. Aslında hepimizin bildiği, dünya medyasının uzun zamandır yazdığı bir meseleyi “birinci ağızdan” anlattı:

“Türkiye, El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra ve diğer cihatçı gruplarla işbirliği yaptı. Uyarılara rağmen bu işbirliği sürdü ve militanların sınırdan geçişlerine göz yumuldu.”

Evet, Erdoğan iktidarının Esad’a karşı yürüttüğü bu “strateji”, El Kaide’yi bile sollayan bir vahşet örgütünü ortaya çıkartıp güçlendirdi. IŞİD, bu politikanın mimarları Erdoğan / Davutoğlu’nu bile çaresiz bırakan, hatta rehin alan bir konuma geldi. Üstelik, çok uluslu bir operasyonun arifesinde.

Bunları zaten biliyorsunuz. Asıl soru şu: Bütün bu süreç nasıl yürüdü? AKP milletvekillerinin bile bilgisi / kararı / onayı dışında. Erdoğan, Davutoğlu, Yalçın Akdoğan, MİT Müsteşarı Fidan, sınırlı biçimde Genelkurmay Başkanı Özel.. Belki birkaç isim daha.. Hepsi bu.

Köşe yazarlarını okurken gülesim geliyor. AKP 2015 seçimlerinde Anayasa değiştirecek çoğunluk hedefliyormuş.. Eğer bu hedefine ulaşırsa Anayasa’yı değiştirip Başkanlık Sistemi getirecekmiş..

Şu anda biz neyi yaşıyoruz peki?

Bir adam, TEK ADAM, BAŞKAN GİBİ DAVRANIYOR. Görüşmeleri o yapıyor. Kararları o veriyor. Türkiye’nin kaderi üzerine kumar oynuyor. Hem içeride hem de dışarda, Anayasa ve yasaları çiğneyerek kafasındaki rejimi inşa ediyor.

Hadi, bazıları hükümetin yetki alanında diyelim. Ya IŞİD meselesi?

    TBMM bunun için olağanüstü toplanmayacaksa.. Muhalefet, bunu sağlayabilmek için ortalığı ayağa kaldırmayacaksa..

    Başbakan Davutoğlu’nu bilgi vermesi için davet etmeyecekse..

    Gerekirse Meclis’e gidip Genel Kurul salonunda iktidar mensupları gelinceye kadar oturmayacaksa..

    Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinden, sınır güvenliğine kadar kritik konularda “bilgi vermek zorundasınız” demeyecekse..

    O bilgiler doğrultusunda karar sürecine katılmak için dayatmayacaksa..

Sırada hava durumu ve spor haberleri var. Ona geçelim bence!

***

BİR GELİNCİK HİKÂYESİ!

CUMA gününden bu yana –geleneksel yaz gribim nedeniyle- yatak döşek yatıyorum. Ve doğal olarak, her gazeteyi satır satır okuyorum. Bugün işte bu okumaların düşündürdüklerini, bir Pazar yazısına da uygun düşer diye paylaşmak istedim.

Nedenine az sonra geleceğim. Önce yazının esas kızını sahneye davet edeyim: Sinem Kobal. Küçücük yaşından itibaren dizilerde ve reklamlarda genç kızların idolü / rol modeli olmuş bir genç kadın. Onu belki futbolcu Arda’nın sevgilisi diye hatırlayabilirsiniz. Sinem Kobal, o günlerde “ışıltılı, renkli bir hayatın prensesi” gibi sunuluyordu. Ayrıldılar. Şimdi İbrahim Çelikkol isimli oyuncu ile birlikte.. Bu kez, sevgilisiyle orman yollarında, kocaman şahane bir köpekle ve sade kıyafetler içinde görüyoruz.

Arda ise bu arada, gazetecilerin “sende yeni bir durum var mı” sorularına “benim isteyip de alamayacağım kadın yoktur” gibi cümlelerle yanıt veriyor. Ve yakın arkadaşı Acun Ilıcalı’nın uçağı, yatı ile gezip dolaşarak, belki de “isteyeceği kadını seçmeye” çalışıyor.

Ne yazık ki, “eski Sinem” ve Arda gibi gençlerle onlara özenenler “azınlıkta” değil. Ya paraları var ve öyle yaşıyorlar. Ya da paraları yok ama “çok para kazanıp onlar gibi yaşamak” istiyorlar.

Trafiği kördüğüm İstanbul’da kullanmak için üç beş tane süper lüks araba almaktan ya da hayal etmekten utanmıyorlar. Kim bilir kaç milyon dolarlık kına geceleri, düğünler yapıyorlar.

Kadınlar güzelleşmenin 50 sırrına birden vakıf. Erkekler o güzelleri nasıl kapacaklarının “tek” sırrına..

Kitap okumak.. Memleket üzerine kafa yormak.. Sahici bir şeyler paylaşmak.. Ara ki bulasın.

O haberlere ve resimlere baktıkça Gelinciğimi düşünüyorum. Kayınvalide olduktan sonra hep sordular: “Gelinini seviyor musun” diye. Hep aynı şeyi söyledim: “Çok beğeniyorum ve saygı duyuyorum.”

Gelinciğim, Balıkesir’den İstanbul’a gelip hem çalışıp hem okuyan, tek başına ayakta kalmayı başaran, akıllı, şahane bir kadın.

Şimdi oğlumla birlikte kitap okuyorlar. Memleket üzerine kafa yoruyorlar. Otobüse biniyorlar. Ellerine iki kuruş geçince kendilerini zengin zannedip Darüşşafaka’ya bağış yapıyorlar.

Anladınız elbette. Sinem Kobal vesile.. Bu yazıyı, Gelinciğim ve onun gibi genç kadınlar için yazdım.


BİR SES DAHA KISILDI

Malum, Haber Türk’ün gazetesinde Yavuz Semerci, televizyonunda Zafer Arapkirli artık yok. Yaprak dökümü sürüyor.

Son haberi Enver Aysever Twitter’da verdi. CNN TÜRK, “Aykırı Sorular” programını yayından kaldırmış. Daha doğrusu, hafta içindeki bölümler yayınlanmayacakmış da, hafta sonundaki müzik ve magazin ağırlıklı versiyonu devam edecekmiş. Şaşıracak şey yok. “AYKIRI SORULAR” sormanın zamanı çoktaaan geçmedi mi! Değerli düşünür Rasim Ozan Bey “hepiniz tasfiye olacaksınız” derken bir bildiği varmış!

Ayşenur Arslan /YURT

Hatırlayacaksınız, çarşamba günü size Davut Yıldız’dan söz etmiştim. Hani, askeri casusluk davasındaki genç astsubaydan. Yakından izlediğim için biliyorum, bu dosya da delik deşik!.. Okuyunca inanmakta zorluk çekiyorsunuz.
Ama, diyelim ki; iddiaların hepsi doğru ve hepsi “kanıtlandı”! Yine diyelim ki; Davut Yıldız, savcının istediği azami cezayla, 6 yıl hapse mahkûm edildi. Bu durumda, cezaevinde kalacağı süre 16 aydır.
İşte bunları anlatmış ve eklemiştim. “16 ay sonra çıkması gereken astsubay Davut Yıldız 18 aydır TUTUKLU”!..
Meğer, eksik söylemişim. Genç astsubay 20 aydır tutukluymuş. Yani, iki ay değil, daha şimdiden 4 AY FAZLADAN cezaevindeymiş!..
Başbakan Erdoğan kaç ay hapis yatmıştı sahi? 4 AY, değil mi?.
Yıllardır o ‘dört’ ayı anlatır durur Başbakan. Oysa Davut Yıldız, daha hüküm giymeden “hakkında istenen maksimum cezayı 4 AY fazlasıyla çekmiş oldu”.

YILLAR SONRA İTİRAF
 HSYK için yeni yasa çıkacakmış. Her nasıl olacaksa, ‘Yargı’ Adalet Bakanı’na bağlanmak suretiyle düzeltilecekmiş! Ayrıca, vaktiyle göz yumdukları haksızlıkları, adaletsizlikleri gidereceklermiş.
Erdoğan’ın, 25 yıllık yol arkadaşı, bugünün bakanı Veysel Eroğlu o adaletsizliklerden söz ederken coşmuş, taşmış! Gazetecilerle sohbet ederken, Balyoz, Ergenekon gibi davalar için şöyle demiş:
“Ben günahsız yere birçok insanın cezaevinde tutulduğunu düşünüyorum. Askeriyede ast-üst ilişkisi son derece nettir. Biri bir plan ve seminer düzenlediğinde, listede ismi olanların ‘Ben gelmiyorum’ deme şansı da yoktur. Dolayısıyla; ‘Üstünün çağırdığı toplantıya katıldı’ diye bir insanı suçlu ilan etmek, darbe planlarının içinde göstermek son derece yanlıştır. Bunu planlayan veya darbe faaliyetlerinin içinde olan kişi sayısı 5-10’u geçmez. Ama 100 kişilik bir heyeti sorumlu tutmak kabul edilir değil.”

SAMİMİYSENİZ, HAYDİ!
 Peki, bunu şimdi mi anladınız? Bir vakitler haksız yere yargılananlar, avukatlar, biz gazeteciler bunları anlatırken duymadınız, görmediniz mi? Diye soracağım…
Anlamı olmayacak.
Biliyorum, özellikle canı yananlar “Dünü bırak, yarına bak!” diyecek.
O yüzden, başka bir soru sormak istiyorum. Hem bakan Veysel Eroğlu’na, hem ‘yeniden yargılama’ konusunda formül üretmeye çalışan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a ve hem de bir başbakan olarak bütün bunlardan sorumlu olması gereken Başbakan Erdoğan’a sorum şu:
Davut Yıldız’ın HEMEN YARIN TAHLİYE EDİLMESİ İÇİN; NE YASA DEĞİŞİKLİĞİNE GEREK VAR, NE DE MÜTHİŞ FORMÜLLERE!..
Eğer samimiyseniz…
Hesap çok açık. Çok basit.
·          İstenen azami ceza: 6 yıl.
·          Bu durumda Davut Yıldız’ın yatması gereken süre: 16 ay.
·          Davut Yıldız’ın ‘tutuklu olarak’ cezaevinde yattığı süre: 20 ay. Hatta 21. ayına girdi.
Genç astsubayın hayatından çalınan günleri, haftaları da unutun. Ama onu hemen yarın, YARIN cezaevinden çıkartın! Davut Yıldız özgürlüğüne kavuşuncaya kadar da, lütfen adalet sözcüğünü ağzınıza almayın!

CEZAEVİNDEN MEKTUP VAR
 “Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda Sağlık Astsubayı olarak görev yapmaktayım. 10 Mayıs 2012 tarihinde engelliler yemin töreninde, ambulans içinde görevimin başında iken telefonum çaldı. Açtığımda; polis olduklarını, evimi aramaya geldiklerini, kapının önünde beklediklerini belirttiler. Ben de ‘Şaka yapacak zaman değil’ dedim, telefonu kapattım. Sonra tekrar aradılar ‘Kapıyı kıracağız’ dediler. Ben de şaka mı, değil mi diye karşı büfeciyi aradım. ‘Evet, polis doldu burası’ dedi. Hemen, beni arayan polise ‘Bekleyin, geliyorum’ dedim. Komutana arz ettim durumu. ‘Korkacağım bir durumum yok, hemen gelirim’ dedim. Komutanım şüphelendi ‘Bu aralar askeri personele devamlı iftiralar atılıyor, dikkat et’ dedi ve de yanıma iki askeri personel verdi.
Evimde ve işyerimde yapılan aramalardan sonra Devletin güvenliğine ilişkin gizli belge, örgüt üyeliği, fuhuş, kadın ticareti, tehdit ve şantaj suçlamaları ile gözaltına alındım.
Hücrede 4 günü, tanımadığım havacı binbaşı ve denizci yüzbaşı ile geçirdim. Denizci yüzbaşı ‘Diğer komplolardan hiçbir farkı yok, en az 16 ay tutuklu kalırız’ dedi. İnanamadım. ‘Ben bir şey yapmadım ki, neden tutuklanayım’ dediğimde ‘Son beş yılda kim ne yaptı, askerler neden içerde sanıyorsun. Biz de bir şey yapmadık ama görürsün tutuklayacaklar’ dedi.
Şaşırdım, inanamadım; olamaz dedim. Ama 14 Mayıs 2012 tarihinde İZMİR 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandım. Cezaevine giderken, beraber tutuklandığımız hiç kimseyi tanımıyordum. Sonra dalga dalga tutuklanan silah arkadaşlarımızdan da kimseyi tanımıyordum, görmüşlüğüm bile yoktu. Nasıl olurdu da; örgüt üyeliğinden tutuklanırsın ve yargılanan kimseyi tanımazsın? 4 saat savcılık sorgusunda sana tek bir belge bile göstermemişlerdir ya da sormamışlardır... Buna rağmen, devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeden nasıl tutuklanabiliyorsun?
Anlamak mümkün değildi. 8 ay havalandırmada dolaşırken hep birbirimize aynı soruyu soruyorduk: ‘Neden buradayız? Ne belgesi? Ne örgütü? Suçumuz ne?’
Gazetelerde ise ‘Fuhuş Örgütü’ başlıkları çıkıyordu. Daha sonra adı ‘Şantaj Örgütü’ oldu. Daha sonra da ‘Askeri Casusluk’... Biz, vatanına bu kadar derinden bağlı insanlar vatan haini miydik yani?”
Davut Yıldız

NOT: Bu soruların yanıtları hâlâ yok. Çünkü dava hâlâ devam ediyor. Dosyada onu suçlayacak somut kanıt, tanık ifadesi falan yok. Yine de Davut Yıldız tam 20 aydır cezaevinde; sonucu, sorularının yanıtlarını ve elbette tahliyesini bekliyor.

BİZİM BURALAR…
 Berlin’den yazan Tuncay Gedük, Bilal Erdoğan’ın savcılığın çağrısına uymayıp ifade vermeye gitmediğini hatırlatıp, özetle şöyle demiş:
“Sadece pasif eleştiriler yapılıyor. Bunun aktif bir eleştiriye dönüşmesi...  Sadece Bilal Erdoğan problemi değil de, Türkiye problemi olması için şunu demek yeter: Türkiye vatandaşlarına duyurulur. Savcı ya da polis size ifade vermeye çağırırsa gitmeyin, ciddiye almayın. Neden gelmiyorsunuz diye sorarlarsa ‘Canımızdan çok sevdiğimiz Başbakanımızı örnek aldığımız için’ diye cevap verin. Hepsi bu kadar!”
Fena fikir değil de... Bir sorun var Tuncay Bey. Almanya’yı bilmem ama buralarda sade vatandaşa “Neden gelmiyorsun” diye sorulmuyor. Derdest edilip götürülüyor.
Nedenini tahmin etmek zor değil. Zaten yazınızda şunu da tesbit etmişsiniz:
“İktidara gelmiş birisi, yapılan eleştirileri makama değil de, kendi şahsına diye algıladığı andan itibaren, bilin ki o artık bir diktatördür.”

Beş yıl kadar önceydi. Hem AKP’ye hem de Gülen Cemaati’ne yakın bir meslektaşım, Türkiye’nin “yol haritasını” anlatmıştı: “Önce Türk Silahlı Kuvvetleri ve medya temizlenecek.. Yargı ve üniversiteler ele geçecek.. Sonra sıra AKP’ye gelecek..”

Söyledikleri adım adım gerçekleşmeye başlamıştı. Sonraki görüşmelerimizden birinde hatırlattım. “Daha dur..” dedi. Oysa TSK bavuldan çıkanlarla altüst olmaya başlamıştı. Daha ne olabilirdi ki!

“Bunlar daha fragman.. Operasyon, hiç akla hayale gelmeyecek yerlere uzanıyor. Bekle!”

İlker Başbuğ tutuklanıp, “terör örgütü” suçlamasıyla ceza alınca, meslektaşımın ne demek istediğini anladım. Anladım anlamasına ama.. Operasyonun o safhası bile “SIRA AKP’YE GELECEK” öngörüsünü inandırıcı kılmıyordu.

Sıra nasıl gelirdi? Neden gelirdi? Cemaat bu kadarına cesaret edebilir miydi?

İKİNCİ BAVUL VAKASI
Mehmet Baransu’nun ikinci bavulu gösterdi ki, “evet, sıra AKP’de”. Üstelik Baransu bavulu daha açmadı bile. Kendi ifadesiyle “masasının üstündeki klasörden çıkarttığı bir belge” bizi nelerin beklediğini gösterdi: Kavga büyük olacak.. Silahlar da doğrudan iktidarın kalbini hedef alacak!

AKP kanadında şimdilik, olayı hafife alma politikası yürüyor. “Gülen Cemaati’ni bitirme planını imzalayan MGK tutanağı yok hükmündeymiş”.. Ha ha ha… O sırada asker henüz hizaya gelmediği için imza atılmış ama, o kadar-mış.. Ha ha ha..

Sonra.. Bakın şu işe.. Meğer, o plan sonraki yıllarda uygulanmamış mı! Hatta Erdoğan’ın değerli “ADAMI” Ömer Dinçer bizzat raporlar tutup bildirmemiş mi!

Peki buna ne diyeceksiniz? Başbakan uzun süredir ilk kez bir şey DİYEMEDİ. “Çok iftira atacaklar, fitne fücur üretecekler. Sakin olun, konuşmayın” dedi.

YOK HÜKMÜNDE DAVALAR
Erdoğan, Baransu’nun bavulunda neler olduğunu tahmin ettiği için susuyor olsa gerek. Çünkü ilk bavuldan çıkanların, nasıl koskoca bir kurumu, TSK’yı tarumar ettiğini gördü. İşine geldiği için teşvik etti. Cumhuriyet mitinglerinin terör eylemleri diye yargılanıp mahkum edilmesine göz yumdu. Sahte CD’ler, “YOK HÜKMÜNDE KANIT VE TANIKLARLA” insanların ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilmesini, sessizliğiyle alkışladı.

Hukuku yok ederseniz, bunca haksızlığa yol verirseniz.. Sonra hakikaten sıra size gelir.

Geldi.

Meslektaşım, bundan 5 yıl önce bugünü nasıl öngörmüştü? Kehanet olamayacağına göre, o istihbaratı nereden / kimlerden almıştı? Bilmiyorum.

Ama umarım bir gün öğreniriz. Ve öğrendiğimiz zaman, bu iki kirli cephenin Türkiye’ye yaşattıklarını “mazide bir sayfa” olarak konuşur, anarız!

***

PADİŞAHIN MEDYASI
Erdoğan’ın medyayı neden bu kadar ağır baskı altına aldığı, üzerinde tepindiği, muhaliflerden temizlediği.. Cemaat kavgası sonrası iyice anlaşıldı.

Bugünlerde SUSAN MEDYA, iktidar için her şeyden önemli. Çünkü artık bazı şeyler saklanamıyor. Ortaya çıkıyor. Ama medyanın önemli bölümü görmezse “GÖZLERDEN IRAK” oluyor.

Bu konuda bazı isimler, kendilerini bile aşarak madalyayı / nişanı hak etti doğrusu. Ama birinciliği hiç kuşkusuz yine aynı isim aldı: CNNTürk’te program yapan N.A. adlı kişi..

Baksanıza, programda söylediği şu sözleri Yiğit Bulut veya Yalçın Akdoğan bile akıl edemedi:

“Gezi protestosu bir Alevi ayaklanmasıdır.”

***

İHBAR EDİYORUM!

İstanbul’da bir yurt. Kız yurdu. Adı üstünde, yalnızca kız öğrenciler kalıyor. Müdürü de başörtülü bir kadın. Ama yetmemiş. Kredi ve Yurtlar Kurumu’ndan gelen bir talimatla, yurttaki tüm erkek çalışanların, yerlerini kadınlara bırakacağı duyurulmuş. Bu da yetmemiş. Yurda gıda / temizlik maddesi vs. temin eden kuruluşlara da “erkek elemanların, kolileri yurt binasına girmeden dışarıda boşaltmaları gerektiği” söylenmiş.

Yurdun adı, yeri bende saklı.

Ama zannederim adın hiçbir önemi yok. Bütün bunlar, -maalesef- artık kanıksadığımız bir Türkiye gerçeği haline geldi. Bu konuda çok sık yazmama ve değişimleri dikkatle takip etmeme rağmen, ben bile “NEREYE GELDİĞİMİZİ” tam anlamıyla kavramamışım.

HEDEF: “ILIMLI ŞERİAT”
BirGün Gazetesi’nden Turan Eser, “ILIMLI ŞERİAT” başlıkla yazısıyla bir döküm çıkartmış. İşte o dökümü okuyunca nereye geldiğimizi “idrak” edip ürperdim.

Turan Eser, okullardaki din eğitimi, 4 yaşına kadar inen Kuran kursları bir yana “VAAZ OKULLARI” yolda diyor.

Aile imamlarından, imamlardan seçilen okul müdürlerine kadar, Türkiye’yi kuşatan siyasal İslam projesinden söz ediyor. Ve şöyle diyor:

“Ilımlı İslam şeriatı kendini adım adım inşa ediyor. AKP gerçeğini anlama ve okuma konusunda direnç gösterenler, Türkiye’deki muhafazakârlaşma dinamiklerinin “ılımlı şeriat” hedefinde ilerlediğini kabul etmiyor. AKP iktidarının 11 yıllık uygulamalarının, kamu kurumlarında ve toplumsal hayattaki değişimleri bir bütünlük içinde ele almayanlar, süreci sadece AKP üzerinden okuduğundan, ılımlı şeriat için atılan her adımı ve değişimi “münferit olay” gibi değerlendiriyorlar.”


NOT: Turan Eser’in yazısını ve Türkiye’nin bugününü gösteren gerçekleri ayrıntısıyla okumak isterseniz, adres: https://birgun.net/yazi-goster/turan-eser/26-11-2013/ilimli-seriat-%E2%80%93ii-1240.html

***

İŞTE SURİYE POLİTİKANIZ BEYLER!
(((Suriyeli mülteciler denize dökülmüştü.. Denizde bir kadın fotoğrafı. Bugün bizde de var.. 1’den anonslanan))  

Türkiye, barıştan yanaymış.. Suriye’de de bir an önce ateşkes istiyormuş.. Hatta Cenevre görüşmelerinde uzlaşma sağlanması için elinden geleni yapacakmış..

Bunları, El Kaide’yi koruyup kollayarak bu ülkeyi ateşe atan projenin mimarı Dışişleri Bakanı Davutoğlu söylüyor. “BARIŞ ADAMI” fotoğrafı vermeye çalışıyor. Ama gülümsemesi barıştan çok çok uzak, insanı ürpertiyor!

Bakan Davutoğlu.. Başbakan Erdoğan.. Gözleri bağlı seçmeninizi ikna edebilirsiniz.. Ama bu kadını nasıl ikna edersiniz? SAYENİZDE alevlenen savaşın kurbanlarını nasıl teselli edersiniz.. Bebeğine süt bulabilmek için iltica etmeye çalışırken denizde bebeğini kaybeden bu kadına söylenecek sözcükleri nasıl bulursunuz? Bırakın barış nutuklarını, hiç değilse birazcık SUSUN!

Fethullah Gülen, “devletin kılcal damarlarında dolaşacağız” diyordu. Zamanı gelinceye kadar sabırla bekleyeceklerini söylüyordu. 1999 yılında atv Haber’de yayınlanan (yayınladığımız) kaset, Gülen’in o ifadeleriyle çok konuşulmuştu. Gerçi Gülen ve Cemaati (kaseti doğrulayıp) “konuşmalar montajlandı” diye yalanlamaya çalışmıştı. Oysa, yakın tarih her şeyi ortaya çıkardı. Cemaat’in örgütlenmesini ve hedefini, dostuna / hasmına kanıtladı.

Doğrusunu isterseniz, bir başka olay EN ÖNEMLİ KANIT oldu benim açımdan.

Ama o “kanıtı” anlatmadan önce filmi bu kez 2009 yılına doğru geri sarmam lazım. O yıl, atv Haber’de bir dönem birlikte çalıştığımız Sabah yazarı Mahmut Övür, kendisini de içeren kaset iddialarına dair bir yazı yazdı. Kaseti görmediğini, kasetle ilgili toplantılara katılmadığını söyledi. Bu arada, meselenin “iyi planlanmış bir 28 Şubat operasyonu” olduğuna dair kanaatini okuyucularından esirgemedi. Ardından, özetle “Gülen kaseti hakkında soru sorulacaksa Ali Kırca ile Ayşenur Arslan’a sorun” dedi.

SORDULAR.. ANLATTIM..
Mahmut Övür’ün yazısından birkaç gün önce –rastlantıya bakın- Zaman’dan röportaj talebi gelmişti. Ben de kabul etmiştim. Nitekim yazının ertesi günü genç bir muhabir geldi, konuştuk. Tahmin ettiğim üzere Gülen kasetini sordu. Ben de “EVET BİZ YAYINLADIK” dedim. Ve o günden bu yana, soran herkese tekrarladığım şeyi anlattım:

“Görüntüden, kameranın Gülen’in bilgisi ve elbette rızası ile orada olduğu anlaşılıyordu. Tahminen 20 kadar kişiye bir konuşma yapıyordu. Ancak yine tahminen, o kaset çoğaltılıp çok çok daha fazla sayıda kişiye ulaştırılacaktı. Kamera bunun için vardı. Fethullah Gülen de, Türkiye’nin pek çok köşesine ve hatta belki yurt dışına ulaşacak mesajında hedeflerini anlatıyordu. Başta da söyledim, DEVLET İÇİNDE NASIL ÖRGÜTLENİLECEĞİNİ izah ediyordu. Konuşmanın bir yerinden başlatıp –kesmeden, yani montajlamadan- belli bir dakikaya kadar verdik. Çünkü benim haber kriterlerime uyuyordu: Gizli kamera çekimi değil.. Gülen, kandırılarak konuşturulmuş değil.. Kaset ondan ya da o mekandan çalınmış değil.. Ayrıca Gülen, devletin ve siyaset sahnesinin en ünlü isimleriyle görüşüp ağırlayacak kadar önemli bir figür. Dolayısıyla devlet / yargı konusundaki görüşleri haber değeri taşır. Bugün olsa yine verirdim.”

SORU VAR YANIT YOK!
Röportajımız, röportaj olmaktan çıkıp kısa bir habere dönüşmüş halde ertesi gün yayınlandı. O haberde, anlattıklarımın hiçbiri yoktu. Sadece şu cümle vardı: “EVET BİZ YAYINLADIK”.

Haberin birkaç sorunlu yanı daha vardı. Gazetenin üst düzey isimlerinden birine mail attım. “Ali Kırca hakkında söylemediğim bir nitelemeye yer verilmiş. Lütfen düzeltin. Kaset konusunda sanki bir pişmanlık ifadesi gibi sadece “yayınladık” dediğimi yazmışsın. Gerekçemi de lütfen yayınlayın” dedim.

Yanıt geldi: Ali Kırca konusundaki düzeltmeyi yaparlarmış ama kaset konusunda söylediklerimi –mazur görmeliymişim- yayınlamayacaklarmış.

Sizce de şaşırtıcı değil mi! AKP ve Cemaat’in en güçlü döneminde sorularına yanıt vermeyi göze almışım. Kaçmamışım / kaçınmamışım. Ama onlar benim yanıtlarımı yayınlamaktan kaçmış / kaçınmış.

Elbette kimseyi açıklama yapmaya, yanıt vermeye zorlayamazsınız. Örneğin Mahmut Övür’e Fethullah Gülen’le Pensilvanya’da ne konuştuklarını sormayı aklımdan geçirmem. Ya da atv Haber döneminde –bu kez kendisinin başrolde olduğu- öteki kaset vakasını anlatmasını isteyemem.

Ancak sadece gazeteciliğin değil, insan olmanın da gereğidir: Eğer bir soru soruyorsanız yanıtını da yayınlarsınız. Eğer o yanıt işinize gelmiyorsa, o zaman soruyu hiç sormamış olursunuz. O soruya da yer vermezsiniz. Hele hele yıllarca “montajladılar, cümlelerimi değiştirdiler” diyenlerden ya da böyle düşünenlerdenseniz!

ŞİMDİ ERDOĞAN “FİRAVUN” OLDU
Son günlerde Cemaat – AKP kavgasındaki gelişmeleri okur, izlerken aklıma sık sık o günler geldi. Yazmak ve medya tarihine not düşmek istedim.

Çünkü bugün, 1999 yılında yayınlanan kaset onlarca, hatta yüzlerce örnekle doğrulandı. Bir süredir “Cemaat’e yakın polis ve yargı mensuplarının tasfiye edildiği” yolundaki isyanları bile yeter aslında. Üstelik, “taraflar” artık bunlarla yetinmiyor.

Son birkaç haftadır olan bitene bakın.

Başbakan’ın “dar katılımlı bir toplantıdaki” kızlı-erkekli evler sözleri Zaman’da yayınlandı. AKP en büyük sarsıntılardan birini yaşadı.

Dershanelerin kapatılacağı yolundaki haber, yine Zaman’da “eğitime büyük darbe” manşetiyle verildi.

Zaman’ın manşetine de AKP yandaşı gazetelerden “anında” tepki geldi. Hem de görülmemiş sertlikte. Sabah “KARA PROPAGANDA” dedi. Aynı grubun gazetesi Takvim “APAÇIK YALAN” diye manşet attı. Güya haberlerini Bakan’ın sözlerine dayandırıyorlardı. Oysa Bakan Avcı dershanelerin kapatılacağını doğrulamıştı. Sadece “kapatmayanlara ağır para cezası getirileceği” bilgisinin doğru olmadığını söylemişti.

Kavga burada bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor. Çünkü Fethullah Gülen, kimilerinin “AKP’ye muhtıra” dediği bir çıkış yaptı. "Firavun aleyhinizde ise doğru yolda yürüyorsunuz demektir" diye mesaj gönderdi.

Bundan sonra AKP’den aynı derecede güçlü bir hamle bekliyorum. Mesela, bende maalesef kopyası yok ama Erdoğan’ın damadının kanalı atv’de mutlaka vardır, Gülen kasetini arşivden çıkartıp yayınlayabilirler. “İşte bakın, bunlar böyle böyle devleti sardı” diye! Olur mu olur!

***

İSRAİL YANDAŞI İRAN AJANI!
AKP-Cemaat kavgasında en büyük hedef, Today’s Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş
Twitter’ı kullanmayı birdenbire sevmeye başlayan AKP “sanal milisleri” Keneş hakkında müthiş bir kampanya başlattı. "#cemaatbkenesigorevdenalmalicunku" adıyla bir hastag açtı. Herkesi Bülent Keneş hakkında düşündüklerini yazmaya çağırdı. İşte yanıtlardan birkaçına göre Bülent Keneş!

KÜRT TÜRK KARDEŞLİĞİNİN DÜŞMANI

TÜRKİYE DÜŞMANLARININ ORTAK ADAMI

RTE DÜŞMANI

İSRAİL YANDAŞI

İRAN YANLISI

AMERİKAN AJANI

CEMAATİN YÜZ KARASI

***

BU ARADA…
Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi sitesinde duyuruldu: “Mardin’in Nusaybin İlçesi’ne bağlı Üçköy’de görevden dönen askeri birliğe, PKK’lılar tarafından ateş açıldı. Güvenlik güçlerinin anında karşılık vermesiyle PKK’lılar kaçarken, olayda can kaybı ve yaralanan olmadı.”

AKP’nin “samimi” destekçilerinden Prof. Sedat Laçiner anında yorumladı: Barzani’nin Diyarbakır ziyareti öncesinde PKK’nın pususu ilginç.

Çok sayıda gazetede ve televizyonda da, zaten BDP ve PKK’nın Barzani’nin ziyaretinden mutlu olmadığı.. Barzani’nin AKP’ye seçim öncesi güç / kan verdiği haberleri yer aldı.

Bir başka habere göre ise aslında AKP PKK’ya güç verdi. Milliyet Gazetesi’nde Namık Durukan imzalı haberde “beklenen sürpriz” duyuruldu: İMRALI KAPISI ARALANIYOR. Habere göre, Öcalan’ın uzun süredir dayattığı talepler yerine gelecek. Sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile gazeteciler İmralı’ya gidebilecek. Ancak gazetecilerin, teker teker değil, genel yayın yönetmeni düzeyinde ve topluca gitmesi bekleniyormuş.

Medya için 'milli mesele' meselesi! - Ayşenur Arslan
Gazeteci Başbakan’dan harçlık ister, alır mı? MİT hakkındaki iddialar ışığında ne yapmalıyız? Bu konu ‘milli mesele’ midir?

Birbiriyle ilgisiz görünebilir. Oysa iki soru da, demokrasimizin ve medyamızın gelişmişliğini gösteriyor. Dolayısıyla, yanıtlar ‘aynı kapıya’ çıkıyor; demokrasimizin ataerkil niteliğine.

Prof. Dr. Deniz Kandiyoti, geçenlerde Milliyet’te Mehveş Evin’in sorularını yanıtlarken, son derece anlamlı ve değerli bir çerçeve çizdi. Türkiye’de demokrasinin, ataerkil dönemi aşamadığını söyledi. O yüzden bu topraklarda (askeri ya da sivil) otoriter yönetimlerin rahatça yeşerdiğini anlattı. Kandiyoti’nin analizi, toplumun neden bir türlü ergenlikten çıkamadığını da gösteriyor. Otoriter babaların çocukları, onlara itiraz edemez. Yanında ayak ayak üstüne atmaya da, fikrini söylemeye de kalkışamaz. Bu yüzden de bir türlü büyüyemez.
Gazetecinin Başbakan’dan harçlık istemesi, iliklerimize işlemiş bu anlayışın küçük de olsa ilginç bir örneği. “Harçlık babadan / büyüklerden istenir”. Gerçek maksadımız bu olmasa bile, böyle bir eylem, otorite ile ilişkimizi sergiler.

MİT BİZİM ‘NEYİMİZ’ OLUR?
Elbette, buraya kadarı daha ziyade meraklısı için not gibiydi. Bazen zihin kazısının bizi ayrıntı gibi görünen bir konudan nerelere götürebileceğini anlatan bir örnek, sadece...

Ancak MİT tartışması öyle değil. Hem konu önemli, hem de buna dair medyadaki tavır. Hükümete yakın (hatta, sevgili Şükrü Yavuz’un deyişiyle: hükümete hükümetten yakın) kaynaklar, doğal olarak MİT’in yanında yer aldı. “MİT 10 Mossad ajanını İran’a ihbar etti” iddiasıyla patlak veren tartışmada Hakan Fidan’ı savundu. Savunmaktan öte, son zamanların moda sloganıyla; yedirmeyiz dedi.

Burada ilginç olan şuydu: İddiadan daha çok, onları gündeme taşıyanların Wall Street Journal ve Washington Post gibi iki yabancı gazete olması konuşuldu. Tartışma da, daha çok bu noktadan yürüdü. ‘Hükümete hükümetten yakın’ köşe yazarları hep buna vurgu yaptı: “Dış mihraklar bizi zayıflatmaya çalışıyor. Öyleyse bile n’olmuş yani?.. Biz bağımsız ülkeyiz, topraklarımızda istediğimizi yaparız... MİT’imizi yedirmeyiz... Hakan Fidan’ı hiç yedirmeyiz!”

“SONUÇTA BİZİM KURUMUMUZ”
En şaşırtıcı destek ise, aslında şaşırtmayan bir isimden geldi: Taraf’ın bir süredir AKP karşıtı yazarı Emre Uslu, MİT’i eleştiren, hatta suçlayan yazılarından örnekler verdi.

Yetmedi, şöyle devam etti: “Bu örnekleri görüp de MİT’i eleştirmeyen kişi ya kalemini MİT’e satmıştır, ya korkusundan ses çıkaramıyor, ya da menfaati icabı susuyordur.”

Derken… Yazısının sonunda milli mesele duvarına çarpmış olmalı... Birden tarafını değiştiriverdi:
“Ancak son dönemde uluslararası basında, Hakan Fidan’a yönelik haddi aşan eleştiriler ve tehditler belirmeye başladı. MİT doğru veya yanlış yapabilir. Sonuçta bu bizim kurumumuz. Biz eleştirir veya biz destekleriz. Başka hiçbir ülkeyi ilgilendirmez. Eleştirilerim saklı kalmak kaydıyla bugün Hakan Fidan’ın yanındayım.”

“Bİ’ŞEY YOK! BABAM VURDU…”
İşte… Tipik bir örnek; Ataerkil düzenin ergen gazetecisi… Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (sahteliği ayyuka çıkmış kağıtlar, CD’lerle) paramparça ederiz... Telekom gibi kritik bir sektördeki kamu kurumunu yabancılara satabiliriz... Gezi’de çocukların üzerine, gerçek / plastik mermiler sıkar, biber gazı fişekleriyle gözlerini çıkartabiliriz.. Bütün bunlar BİZİM meselemizdir. Ancak BİZ eleştirip kızabiliriz. BİZİM dışımızda, yabancı medya ya da siyasetçiler eleştiremez. Eleştirirse gürleriz!

Devlet, babamızdır. Dayak atıp gözümüzü morartır, kolumuzu kırar!.. Kızarız, küseriz ama komşu “Bir şey mi var?” diye geldiğinde, “Hayır!” deyip, kapıyı suratına kapatırız.
MİT Müsteşarı Fidan da, “Milli meselede Hakan Fidan’ın yanında olmalıyız” diyen Davutoğlu da, hükümete hükümetten yakın köşeciler de kusura bakmasın.

Artık kadınlar, çocuklar dayağı yiyip oturmuyor. Kadın sığınma evlerine kaçıyor. Polise, savcıya gidiyor.
Her şey bir yana, MİT’in BENİM KURUMUM olması için, öncelikle beni fişlemekten vazgeçmesi lazım!.. Öte yandan; bizlerin, özellikle gazetecilerin de, sadece ve sadece kamuoyuna ve gerçeğe karşı sorumlu olduğumuzu unutmamak lazım. Yoksa, bu ergenlikten (ve ergen demokrasiden) kurtulmak zor!

AFORİZ-MAN
“Biz de bu ülkeyi yedirmeyiz!”
Sinan ARSLAN

“SIFIR GRUBU NEGATİF KOVA BURCU ARANIYOR”
Sevgili Melih Aşık yazdı. Sordu. Yanıt alamayınca bir kez daha yazdı. Bir kez daha sordu: Erciyes Üniversitesi gazete ilanıyla makine mühendisi arıyor. Ancak, kamu kurum ve kuruluşlarının Kök Hücre GMP Laboratuvarı’nda çalışmış olmak şartı aranıyor. Belli ki torpilli biri işe alınacak. Adrese teslim ilan veriliyor. Sayın Rektör ne diyor acaba bu işe?
Rektör, 11 Ekim’den bu yana bir şey diyememiş. Bir de ben sorayım, dedim.
Sayın Rektör, sahiden bu işe ne diyorsunuz? Makine mühendisinin kök hücre deneyiminden nerede, nasıl yararlanacaksınız? Bu kadar özel bir özelliğin söz konusu olmadığı durumlarda; adayların burcunu, hobilerini falan da şart koşacak mısınız?
LCV: Ayşenur Arslan (YURT) veya Melih Aşık (MİLLİYET)

GEZİ PARTİSİ
Şaka değil. 1 Ekim itibariyle siyaset sahnesinde artık bir de Gezi Partisi var. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın internet sitesinde duyurusu yapılan partinin Genel Başkanı: Reşit Cem Köksal (galiba müzisyenmiş). Merkezi: Ankara Fidanlık Mahallesi... Adının kısa hali GZP... Amblemi de, (internet adresinde oylama ile saptanmış) kök salmış bir insan figürü...

Partinin şimdiden, sınırlı da olsa ilgiyle karşılandığını söyleyebiliriz. Ancak bu ilgi daha ziyade, işin esprisini yapmaktan ve olmaz / olmamalı eksenindeki görüş beyanından ibaret. Benim görebildiğim kadarıyla; destek sadece (Rabia işaretinden anlaşıldığı kadarıyla) AKP’lilerden geliyor. İçlerinden en ilginci, Star Gazetesi’nin internet yazarlarından Hikmet Genç’in şu değerli analizi:
“Aha da, sonunda Gezi Partisi kuruldu. Tam da seçim öncesi, Çapulcular GZP’ye yönelecek, CHP’nin oyları bölünecek.”

AKP ile Gülen Cemaati arasında... AKP ve özellikle Erdoğan ile ABD arasında... Türkiye, ABD ve İsrail gizli servisleri arasında... Bir şeyler oluyor. Aralar açılıyor. Karşılıklı suçlamalar havada uçuşuyor. O toz duman arasında da bir isim; MİT Müsteşarı Hakan Fidan öne çıkıyor.

Aslında, kavga Erdoğan’ın, Gülen Cemaati’nin istihbarat ağını parçalayıp, sistemi MİT bünyesinde toplamasıyla başlamıştı. İş daha sonra öyle büyümüştü ki, Savcılık Hakan Fidan’ın peşine düşmüştü. Ancak, Başbakan’ın “Yedirmem!” çıkışıyla Fidan ‘kurtarılmıştı’.

Hakan Fidan yine hedefte... Ankara yine “Yedirmeyiz!” diyor. Ancak bu kez durum çok farklı. Çünkü, bu kez uluslararası bir kapışmadan söz ediyoruz. O kadar ki, Dışişleri Bakanı Davutoğlu “Bugün Hakan Fidan’ı savunmak milli bir meseledir” buyurdu!

MİT ile Fidan hakkındaki iddia şu: Türkiye, İsrail Gizli Servisi MOSSAD’ın 10 ajanı hakkında İran’a bilgi uçurdu. Gerçek kimliklerini verdi. Böylece, o ajanların hayatlarını tehlikeye atmak bir yana, İsrail’e ağır bir darbe vurdu.

MİT FIRTINASI
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler sık sık bozulsa da, MİT ile MOSSAD (elbette CIA gözetiminde) hep bağlantıda oldu. Oysa, şimdi bu ilişkiyi dinamitleyecek ve doğruysa bedeli ağır olabilecek bir durum var. Üstelik, iddialar sadece ABD’nin değil, dünyanın en saygın iki gazetesinden geldi: önce Wall Street Journal, daha sonra da Washington Post yazdı. Bir de Jewish Press.

Erdoğan’ın, kurmaylarının ve Hakan Fidan’ın tepkisini tahmin etmek güç değil. Ancak asıl kıyamet, iddialar Gülen Cemaati’nin İngilizce yayın yapan gazetesi Today’s Zaman’da yayımlanınca koptu (Aşağıda okuyacaksınız). AKP ile Gülen Cemaati arasında neredeyse köprüler atıldı.

Bu arada, medya acilen bilgilendirme / bilinçlendirme seansına çağrıldı. Başta Davutoğlu olmak üzere, ilgililer medya yöneticilerine ve köşe yazarlarına milli meseleyi anlattı. Tabii, verdikleri bilgileri, ipuçlarını bilmem mümkün değil. Ama, köşelere bakınca, çerçeveyi aşağı yukarı tahmin etmek mümkün: “Türkiye ile İran bilek güreşi yaparken, böyle bir işbirliği söz konusu olamaz. Bu, İsrail’in ve / veya ABD’nin oyunu.”

VELEV Kİ DOĞRU!
Öyle ya da böyle, iddialar hep yalanlandı. Ancak Star yazarı Mustafa Karaalioğlu ilginç bir çıkış yaptı. Çok özetle “Öyleyse ne olmuş yani!” dedi.
Karaalioğlu’na göre, Türkiye artık kendi ülkesinde kendi oyun planını oynayan büyük bir devlet. Geçmişte olduğu gibi, yabancı istihbarat örgütlerinin topraklarında cirit atmasına izin veremez. İstemediği bir şeyin yapılmasına göz yummaz.

Karaalioğlu, ayrıca öyle bir Suriye vurgusu yapmış ki, “Acaba kavganın ardında Suriye meselesi mi var” diye düşünmeden yapamıyorsunuz. “Uluslararası toplumun Suriye konusunda düştüğü acınası durum bile, Ankara’nın kendisini garantiye alan bir politika izlemesinin önemini gösterdi” diyor Star yazarı.

SURİYE SIKINTISI
Bu, Türkiye / ABD / İsrail hattındaki gerilime dair en ciddi kulis notu.
ABD’nin, kimyasal silahları imhaya başlamasından ötürü Esad’ı neredeyse övmesi... Suriye’nin kuzeyindeki oluşumu terörist diye nitelemesi... Türkiye’nin de (bizi bombaladıkları için) El Kaidecileri bombalamak zorunda kalması... Kısacası: Türkiye’nin Suriye meselesinde yapayalnız bırakılması...

Acaba iktidar “Madem öyle, işte böyle” mi dedi? “Siz bana bunu yaparsanız ben de sizin canınızı acıtırım” mı demek istedi? Türkiye, füzeleri ABD’den değil de Çin’den aldığı için mi aralar bozuldu? Yoksa Ankara-Washington ilişkisi zaten bozulduğu için mi masaya Çin kozunu sürdük?

Öyle anlaşılıyor ki, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Yeni Osmanlı hayalleriyle çıktığı yolculukta, önce başımıza Suriye derdini ve İslamcı terör örgütlerini sardık. Şimdi de, savrula savrula bir bilinmeze gidiyoruz. Haydi hayırlısı!

GÜLEN CEMAATİ İSYANLARDA!
Henüz boyutlarını ve sonuçlarını çok net anlayabildiğimizi sanmıyorum. Ancak MİT Krizinin son derece ciddi olduğunu düşünüyorum. Uluslararası alanda yan etkilerini göreceğiz. İçerde de, belli ki Gülen Cemaati ile AKP arasında daha sıcak bir savaşa tanık olacağız.

Today’s Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş son yazısıyla bunu çok net ifade etti: “Mevcut hükümetten daha fazla demokrasi ve daha fazla hak özgürlük konusunda beklentilerimizden dolayı uzun süre okurlarımızı da yanıltmışız” dedi.

Bülent Keneş, MİT hakkındaki iddiaları yazdıkları için, linç ve karalama kampanyası ile karşılaştıklarını söylüyor. “Ama yılmayacağız” diyor. Ahmet Şık, Nedim Şener ve daha nice meslektaşıma yapılanları unuttuğumuzu zannederek, gazetecilik / etik dersi veriyor:

GAZETECİLERE SALDIRILIYOR-MUŞ!
“Yeni Türkiye’de, evrensel medya etik ilkelerine sadık kalabilmek artık ciddi bir cesaret konusu olmuş durumda. Şayet bugünün Türkiye’sinde gazetecilik yapıyorsanız, kamu yararını gözeterek yaptığınız her haberin, attığınız her başlığın bir bedeli olacağını hesaplamak zorundasınız. Özellikle; yaptığınız haberler, hükümetin her ne konuda olursa olsun aldığı pozisyonu gözü kapalı alkışlamıyorsa...”
Bu kadarı da yetmemiş Bülent Keneş’e... Yıllarca uygulanan karanlık / iğrenç kampanyaların kendilerine nasıl uygulandığını anlatıp yakınmış!

‘AKP’NİN SANAL MİLİSLERİ’
“Türkiye’ye, hükümete ve MİT müsteşarına karşı başlatılan bir uluslararası komplonun ‘parçası’, ‘işbirlikçisi’, ‘taşeronu’ olmakla ve hatta ‘vatana ihanet’le suçlandık. AKP’nin kamu bütçesinden ödediği maaşlarla birer ‘lejyoner’ gibi istihdam ettiği danışmanlar ordusunun yönetiminde örgütlenen binlerce insan, ben bunlara sanal milis diyorum, sosyal medyanın her türlü kanalından üzerimize saldırtıldı. Yine aynı ekipler tarafından kurulan kara propaganda amaçlı internet sitelerinde hedef haline getirildik. Oysa, konuyla ilgili yaptığımız haberler herhangi bir gerçek gazetenin yapması gerekenden ne daha fazla, ne da daha azdı.”
“Kulübe hoş geldiniz” demek gerekiyor belki. Ama diyemeyeceğim. Çünkü onlara ‘hapse giren, yargılanan, işlerinden olan gazetecilerin kulübü’nde yer yok!

PEKİ BU TÜRKİYE KİMİN?
Al birini, vur ötekine!.. Doğrusu, AKP de Gülen Cemaati de, yaptıkları ve yapmaya devam ettikleriyle birbirinden farksız! Ve aynı karanlık yerdeler...
Yıllardır el ele yarattıkları Yeni Türkiye’den iki örnek bile yeter onlara:

*Silivri Cezaevi’nde kadınların kaldığı blokta, camlar boyanmış. Çünkü, erkeklerin kaldığı bloktan kadınların koğuşu görünüyormuş. Görünmesin diye camlar boyanınca, kadın tutuklular artık gün ışığından da mahrum kalmış.

*Sami Özbil adlı bir genç, iki davadan müebbet hapis cezası almış. Bu durumda toplam 34 yıl hapis yatması gerekiyormuş. Ama... Ama bu sürenin 1,5 yılını hücrede geçirmek zorundaymış. Bu da şu anlama geliyormuş: Sami Özbil, 1,5 yıl boyunca bir hücrede tek başına kalacak... Bu süre boyunca, vasisi dışında kimseyle görüşemeyecek... Mektup yazıp mektup alamayacak... Günlük gazete okuyamayacak, televizyon izleyip radyo dinleyemeyecek... Şiir, öykü falan da yazamayacak...

İlk haberi Murat İnceoğlu imzasıyla Cumhuriyet’te okudum, delirdim! İkincisini Milliyet’te Meriç Tafolar imzalı haberde okudum, ağladım… Gülen Cemaati hükümete, hükümet de ABD’ye isyan ediyormuş, öyle mi! Hadi canım siz de!

GİZEM’E SAHİP ÇIKALIM!..
Kuzey Buz Denizi’nde Gazprom’un petrol arama faaliyetlerini protesto ederken gözaltına alınıp tutuklanan Greenpeace Eylemcisi Gizem Akhan, 29 kişiyle birlikte korsanlıktan yargılanacak. Bu, 15 yıl hapis anlamına gelebilir. Ne olur Gizem’i yalnız bırakmayalım. Sosyal medya üzerinden mi, artık nasıl olursa, ne yapabileceğimizi konuşalım. Gizem’e ve arkadaşlarına sahip çıkalım!..

Hükümet sonunda anlamış. Ama ne kadar eksik ve ne kadar yanlış! Referanduma gidecekmiş. Eğer İstanbullu “hayır” derse Gezi’ye dokunulmayacakmış. Çünkü mesele meğer Gezi’den ibaretmiş. Gezi’deki hassasiyeti ve oradaki insanları da zaten seviyorlarmış.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Başbakan’ın Gezi heyetiyle görüşmesinin ardından aşağı yukarı böyle bir tablo çizdi.

Oysa, öyle değil. BİR) Doğa varlıkları referandum konusu yapılamaz. Ağaçların kesilmesini evet/hayır diye oya sunamazsınız. İKİ) Meselenin özünde AKP’nin ve Başbakan Erdoğan’ın mutlaka anlaması gereken bambaşka bir “hayır” var. Erdoğan’ın kişiliğinde somutlaşan otoriter yönetim anlayışı.. Ve polisin öldürmeyi göze alan ölçüsüz şiddeti…

Polisin şiddetinde somutlaşan otoriter yönetim anlayışı.

Tekel işçilerinden parasız eğitim isteyen öğrencilere.. 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlerden Silivri’deki adaletsizliğe karşı çıkanlara.. Türkiye’nin neredeyse yarısı o şiddetten payını aldı. Gazlandı. Horlandı. Aşağılandı. Bu ülkenin başbakanı tarafından –hem de son derece çirkin ifadelerle- azarlandı.

Konda’nın son Gezi anketinde ortaya çıkan sonucu gördünüz mü, bilmiyorum. Direnişçilerin yarısı (yüzde 49 küsur) Gezi’ye, polisin o şiddetli saldırısını görünce gitmeye karar vermiş.

“ARTIK YETER” demek için gitmiş.


YETMEZ AMA HADİ ORDAN!

Peki yetti mi? Sanmıyorum. Zira, Erdoğan’ın meseleyi anlamadığı ya da anlamaktan korktuğu ortada. Konunun “Gezi referandumuna” bağlanması bunu gösteriyor.

Ankara, İzmir, Adana, Konya.. Dört ilin dışında tüm Türkiye’de milyonlar yediği gazla ve dayakla mı kalacak! Üç polisin açığa alınması.. Göstermelik birkaç bürokrat soruşturması yetecek mi!

Gezi Parkı’na o ilk sabah saldırı emrini veren kim? Eğer iddia edildiği gibi Başbakan doğrudan o emri vermediyse bile, en azından haberdar edilmemiş miydi? Uykudaki gençlerin üzerine biber gazı boca eden, çadırlarını yakan, orantısız bir güçle Türkiye’yi ayağa kaldıranlar hesap vermeyecek mi? Olduğu yerde duran genç kadınlara, tekerlekli sandalyedeki engelli gençlere böcek muamelesi yapıp gazı boca edenler, bunu sadece kendi kararlarıyla mı gerçekleştirdi?

Ölenlerin hesabı nasıl verilecek sahi? Yaralananların, travma yaşayanların hesabı?

Ne eylemi anlayabilmişsiniz.. Ne de eylemcileri..

SİZE DE DEMOKRASİYİ ÖĞRETECEKLER


O “çapulcu” dediğiniz gençler var ya.. Sizin –sanki herkes salak ve anlamayacak zannıyla- “ayyaş” dediğiniz Atatürk’ün fotoğrafıyla direnenler var ya.. Demokrasinin anlamını “yaşayarak” öğrendi. Size de öğretecek. Bundan sonra siz ya da yerinize gelecek herhangi bir lider diktatörlük hevesine kapıldığında yine sokağa çıkacak.

O gençler, anneleri/babaları, hepimiz şu soruyu belki hiç sormadık kendimize. “Bu vatan için ne yaparız” diye düşünmedik. Sanki bizden önceki kuşaklar vatan için ne yapılması gerekiyorsa yapmıştı. Bize de iyi kötü, az çok demokrasili bir memlekette keyif sürüp “para kazanmak” kalmıştı.

Görüntüleri, fotoğrafları görünce.. Taksim’de yüz binlerle buluşunca.. İnanın hücrelerime kadar hissettim.

Sokaklardaki, parklardaki milyonlar kendilerine bu soruyu sormuş. Yanıtını vermiş. Ve bu vatan için gerekirse yaralanmayı, gözaltına alınmayı ve hatta ölümü göze almış.

Fark edin. Öğrenin. Unutmayın. Siz ya da bir başka diktatör, artık bu ülkede “ben bilirim, yaparım” diyemeyecek. Bu ülkenin insanlarına kendi hayat tarzını dayatamayacak. Kendi halkını aşağılayamayacak.

Ama görmemekte, anlamamakta direnirseniz.. Suçu sizin ve polisinizin terörü yerine “uluslararası finans odaklarına” atmaya kalkarsanız.. Böyle bir gündemde zaman ayırıp görüştüğünüz Polat Alemdar’ın görüşme sonrasında söylediği gibi “Türkiye’ye nazar değdiğine” inanmayı tercih ederseniz.. Ve memleketi “oyun bahçeniz” haline getirmekte ısrar ederseniz..

Bilin ki, insanlar artık korku engelini aştı. Artık her yer Taksim!


HALKA YALAN SÖYLEMEK SUÇTUR BAŞBAKAN!

Erdoğan, Afrika dönüşü ayağının tozuyla kapı kapı miting yaptı ve saatlerce konuştu ya. Her konuşmasında, Taksim’de eylemcilerin başörtülü kadınları taciz ettiğini, Dolmabahçe Camii’nde içki içildiğini iddia etti durdu.

Yalan. Hepsi yalan. Taksim’de başörtülü genç kadının kameralara söylediklerini, birileri Başbakan’a göstermeli. Diyor ki o genç kadın: “Saatlerdir buradayım. Bırakın tacizi, yan gözle bakan olmadı. Sadece ben değil, pek çok başörtülü kadın buradayız. Eyleme destek veriyoruz. Çünkü biz vatandaşız.”

O sözler nasıl noktalandı biliyor musunuz: “Her kapalı, sahipli değildir Sayın Başbakan. Siz benim sahibim değilsiniz.”

Taksim’de bırakın başörtülü / örtüsüz kadınların taciz edilmesini; her görüşten / yaştan / sınıftan kadın ve erkek el ele eylem yaptı.

Dolmabahçe Camii’nde de, hem imam hem de tanıkların anlattıklarıyla ortaya çıktı ki, içki iddiası da tam bir yalan.

Ve hatırlatmak boynumuzun borcu: Halka yalan söylemek suçtur .


PEKİ BUNLAR NE?


    İktidar üyelerinin çoğunlukta olduğu RTÜK, Gezi yayınları nedeniyle Halk TV, Ulusal Kanal, Cem TV ve Em TV’ye para cezası verdi.

    Kanadalı iki gazeteci, (Canadian Broadcasting Corporation) CBC’nin iki muhabiri İstanbul’da gözaltına alındı. Şu ana kadar bilinen tek suçları “eylemleri izlemek”.

    İstanbul Adliyesi’nde Gezi’de yaşananları protesto eden 70'den fazla avukat, yasalarımızdaki avukatların aranması / gözaltına alınması konusundaki net ve hassas maddelere rağmen sürüklenerek götürüldü. Gözaltına alındı. Günümüzde, polisin hukuktan üstün olduğu kanıtlandı!

    Bu ülkenin Başbakanı, tüm yasaları çiğneyip bir bankayı açıktan tehdit etti. Garanti Bankası’nı, genel müdürü “ben de çapulcuyum” dediği için kara listesine aldı. Bunun üzerine kamu kurumları ya da AKP yanlısı şirketler teyakkuza geçti. İddialara göre bazıları paralarını çekmeye başladı.

Gençliğimde Beşiktaş taraftarıydım. İstanbul’da yaşamayan, (o sıralarda) futboldan anlamayan biri olarak, sanıyorum siyah-beyaz renkleri çekmişti beni. Daha sonra, rahmetli eşim ve (onun etkisiyle) oğlum Galatasaraylı olunca ben de “taraf” değiştirdim. Yıllar sonra, şimdi, artık ve nihayet… Köklerime geri dönüyorum. Galatasaraylı gençlerin “biz artık Gezi’de yokuz” açıklamasından başlayıp onlarca neden sıralayabilirim. Ama şimdilik bir tanesi yeter: ÇARŞI.

Çarşı derken, pek çok özellikten bahsedebiliriz. Gerek yok. Cesaret, vicdan ve her koşulda ahlak, Çarşı’yı anlatmak için yeterli. Elbette Gezi eylemini de..

Görmek için özel bir çabaya gerek yoktu. Ana akım / merkez / yaltakçı medyanın bile göstermek zorunda kaldıkları yeterliydi. Gezi’de alkol yasağından tutun da, el ele çevre temizliğine kadar ortak yaşamın inanılmaz bir örneği verildi. Gönüllü doktorlar.. Gönüllü yemek tedarikçileri.. Gönüllü temizlikçiler.. En iyi yaptıkları şeyi en şahane biçimde yapmak için gelen sanatçılar..

Oysa bu ülkenin başbakanı göre göre ne görmüş:

“Bakın Gezi Parkı’ndan aldığım haberler ne biliyor musunuz? Gezi Parkı pis kokudan geçilmiyor. Bunlar çevrecilik adına yapılıyor değil mi? Dolmabahçe Camii, ayakkabılarla caminin içine gireceksiniz, orada içeceksiniz ve bu ülkenin dini mabetlerine karşı bu saygısızlığı yapacaksınız, ne adına çevre adına!”

SORUN TEKER TEKER GELMİYOR Kİ!

Gezi’yi anlayamayan, bugünkü Türkiye’yi anlayamaz. Nitekim Erdoğan ve etrafındakiler de anlamıyor. Şaşkına dönmüş durumdalar. Bu patlamayı neyin tetiklediğini göremiyorlar. Gezi Parkı’ndaki o muazzam enerjiyi analiz edemiyorlar.

Ayrıca, (bakınız başlığa) evdeki hiçbir hesap çarşıya / Çarşı’ya uymadı. Uymuyor. Sıralayalım:

EKONOMİ TIKIRINDA.. MI? Konuştuğunuz her bankacı, her işadamı aynı şeyi söyleyecektir. Ekonomi çeklerle dönüyor. Evlerse kredi kartlarıyla. Uzmanlar, kredi kartları ödemesinde de çok kaygılı. “Her an patlayabilir” diyorlar. Başbakan’ın her konuşmasıyla doların fırlaması da, başlı başına bir kâbus. Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutlara ulaşan cari açığını biraz daha kabartıyor. İthalata dayalı “kolay kazanç” yüzünden tarım, hayvancılık, seracılık can çekişiyor. Gezi olaylarına yönelik şiddetli saldırı ve alkol yasası yüzünden, en önemli girdimiz, turizm ağır yara aldı. En keyifli ve hareketli günlerini yaşaması gereken sektör, imdat sinyali veriyor.

SURİYE MURİYE..
Erdoğan, neredeyse kariyerini teminat altına aldığı Suriye meselesinde de tam bir çıkmazda. ABD ve Batılı ülkeler Suriye’ye müdahale konusunda istediğini vermedi. Vermeyecek. Onun yerine, muhaliflere (belki) silah yardımı yapacaklar. Böyle bir yardım, Suriye’deki gelişmeleri nasıl etkiler, kim bilir. Ancak her durumda bizi kötü etkileyeceği açık. Sınırlarımızdan elini kolunu sallayarak gelip gidenler artık ağır silahlarla donatılmış olacak. Alevler bizi giderek daha fazla etkileyecek. Bu arada, belki gözden kaçırmışsınızdır diye ekleyeyim: Esad güçleri, savaşın gidişatı açısından kritik önemdeki Kusayr’ı geri aldı.

KUZEY KÜRDİSTAN KONFERANSI ve adına “barış süreci” denilen bilmece.. 5 Haziran günü, Şırnak Uludere’de PKK’lılar askere taciz ateşi açtı. Asker yanıtlamadı. 7 Haziran günü, İmralı Heyeti Öcalan’la görüşmeye gitti. Selamlarıyla geri döndü. Öcalan “Gezi Parkı’ndaki direnişi anlamlı buluyor ve selamlıyorum” demişti. Nitekim, Taksim’deki kalabalıkta birden bire BDP flamalı ve Öcalan posterli gruplar belirdi. Pazar günkü büyük mitingde de yerlerini alıp, yüz binlerce kişiyle birlikte hükümeti protesto etti. Ardından, BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “çekilmenin tamamlanmak üzere olduğunu ve sıranın ikinci aşamaya, yani demokratikleşme paketine geldiğini” söyledi. Bir ay içinde paketi beklediklerini belirterek, bir bakıma “mühlet” verdi. “Hükümet meseleyi ciddiye almayan bir yaklaşım içinde olursa, bu yanılgı olur” dedi. Şimdiii.. Şimdi sıra, ”yine görülmeyen / gösterilmeyen” bir başlıkta. 15 – 16 Haziran günlerinde, yani tam da Erdoğan’ın misilleme mitingleri yapacağı günlerde, Diyarbakır’da bir konferans düzenlenecek. Konferansın adı çok şey anlatıyor: “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı”.. Erdoğan, bunca gelişmenin ardından ve üç seçimin öncesinde ne yana dönse dar! BDP’ye evet deyip, istedikleri yasal düzenlemeleri Meclis’e getirse bir türlü.. Getirmese bir türlü.. Kuzey Kürdistan Konferansı’na çatsa bir türlü.. Gezi’deki çocukları teröristlikle

Fethullah Gülen ve “sinirleri törpüleme” faaliyetlerinden.. Yeni Anayasa ve başkanlık hayallerinin suya düşmesinden.. Yanındakilerin birer birer “mızırdamaya” başlamasından söz etmiyorum bile.. Durumu hiç iyi değil. Sinirlerinin ne kadar bozuk olduğunu da, canlı yayında olduğunu unutup, eşi Emine Erdoğan’ı sert bir şekilde azarlamasından anladık.

Maalesef Türkiye şu anda “sinirleri bozuk bir adama ve ona ne söyleyeceğini şaşırmış üç beş akıldane”ye emanet. Umarız kendilerini yakarken, bizleri, Türkiye’yi de yakmazlar.

YAZIKLAR OLSUN

Yeni Şafak Gazetesi’nin yöneticileri.. Birinci sayfasına o manşeti atanlar.. Atabilenler.. Yazıklar olsun. Mehmet Ali Alabora’nın oyununu “Gezi provası” diye manşete çıkartıp hedef gösterdiniz ya.. Aklınızı Ankara’nın ellerine/kumandasına bıraktınız ya… Yazıklar olsun. Halka yalan söylemek suçtur. Halka yalan söylemek ayıptır. Yazarınız, Dolmabahçe Camii’nde olup bitenleri dürüstçe yazar ve bizleri aydınlatırken, siz gazete yöneticileri halka yalan söylediniz. Mehmet Ali Alabora’yı da hedef gösterdiniz. Yeni Türkiye’den ve medyasından anlamamız gereken buymuş. Nice örnekle anlamıştık, biliyorduk. Yine de böylesini beklemiyorduk. Yazıklar olsun!

BİR KOMPLO TEORİSİ


Bugünlerde ortalık komplo teorilerinden geçilmiyor. Başını da sağ olsunlar, Başbakan ve yaltakçı gazeteciler çekiyor. Geçenlerde AKP MKYK üyesi bir beyefendi, “bunlar küresel bir oyun” dedi ve şöyle bir iddiada bulundu: “Önemli yabancı medya kuruluşları haftalarca önceden İstanbul’da, Taksim’den yayın için başvurup, canlı yayın aracı rezerve etti..”
Yanlıştan dönemezseniz, öfkeyi dindirmek yerine, üzerine gazla giderseniz böyle olur. Elinizde cafcaflı komplo teorilerinden başka bir şey kalmaz. Baksanız, bu ülkenin AB Bakanı bile Dolmabahçe Camii’ne “bizzat” gidiyor. İmam ile konuşuyor. O konuşmanın sonrasında Başbakan çıkıp “Camiye ayakkabılarla girdiler.. İçki içtiler.. “ diye esip savuruyor. İddiaları yalanlayan imam da soruşturmaya uğruyor.

Şimdi ben de sizinle bir komplo teorisi paylaşacağım. Özellikle Ankaralı meslektaşlarım ve özellikle AKP çevrelerine yakın olanlar, anlatacaklarımı iyi biliyorlar. Eksiğim yanlışım varsa düzeltsinler. Hatta rica ediyorum, artık yazmaya başlasınlar. Gerçekleri dile getirsinler.

KUMRULAR SOKAK'TA BİR OFİS

Ankara’da Kumrular Sokak’ta bir apartman. Apartmanda bir daire. Deniyor ki, o daire Amerikalı bir grup iletişim uzmanı için ofis olarak tutulmuş. ABD’nin neocon kanadına yakın bu uzmanlar, AKP için iletişim/propaganda stratejisi oluşturuyormuş. Sürekli ziyaretçileri arasında, AKP’nin iletişim konusunda etkili/yetkili isimleri varmış. İddiaya göre, onların başında da medya sorumlusu diyebileceğimiz Yalçın Akdoğan geliyormuş.
Bunun neresi komplo teorisi diyebilirsiniz. Öyle ya artık her parti böyle profesyonel bir hizmet alıyor. Doğru. Zaten teori de, buna ilişkin değil. O grubun, bir süre önce çekip gittiğine ilişkin…
Ankara’nın nabzını iyi tutan o meslektaşlarıma bakılırsa, zaten son bir yıldır her tavsiyeleri yanlış çıkmış. Bu yüzden o grupla AKP’liler arasında zaman zaman gerginlik bile yaşanmış. Birkaç ay önce de Amerikalı iletişimciler “bizden bu kadar” deyip gitmişler.
Dedim ya anlatanların yalancısıyım. Ama Dolmabahçe’de içki içildiğine dair iddialardan bin kat daha akla uygun buluyorum.

Yezidiler, daha doğrusu Başbakan’ın hakareti sonrasında öğrendiğimiz gerçek isimleriyle Ezidiler, azınlıkların “en azı”. İnançları yüzünden öyle büyük bir baskı ve aşağılama ile karşılaştılar ki, topraklarını / tarihlerini bırakıp Avrupa ülkelerine göçtüler. Geride 30 kadar köy ve (yurtdışı kuşağından Ezidi sosyolog Azad Barış’ın araştırmasına göre) 377 (yazıyla üçyüzyetmişyedi) Ezidi kaldı.

Başbakan ve kadrosunun çırpınışlarını görünce aklıma geldiler. Sanki bir çemberin içine sıkışmışlar da çıkamıyorlardı çünkü. Tıpkı Ezidi Çemberi’nde olduğu gibi.

Ezidilerin inanışına göre, etrafına bir çember çizilen kişi, o çemberden çıkamaz . Birisinin gelip, onu bozması / silmesi gerekir.

Sevgili Murathan Mungan’dan dinlemiştim ilk kez. Daha sonra Mahmud ile Yezida oyununda izledim. Murathan’ın şu tesbitini de hiç unutmadım:

“Çember; çizen için komedi, içindeki içinse dramdır. Ama eğer birisi kendini çember içine almışsa, işte o trajedidir.”

BAŞBAKAN’IN TRAJEDİSİ

Laf, geleceği yere geldi aslında. Yine de biraz açmak lazım. Başbakan Erdoğan, yaltakçılarının “ustalık” diye tanımladığı son dönemde toplumun sinir uçlarıyla oynadı. 4+4+4 eğitim sistemi ve görmezden gelinen vahim sonuçları.. Suriye politikası ile Türkiye’yi maddi / insani bir krizin ortasına çekmesi.. Uludere / Reyhanlı gibi vahim olaylar ve üstlerinin örtülmesi.. Daha binlerce örnek.. Ve her fırsatta; parasız eğitim isteyen öğrenciden işadamlarına, işlerini yapmaya çalışan gazetecilerden sokaktaki sade vatandaşa hakaret etmesi..

Erdoğan, her adımıyla kendi etrafında bir çember çizdi. Şimdi o çemberin içinde ve çıkamıyor.

· ÇIKIŞ ZOR! Yaptıklarının hata olduğunu kabul edip özür dilese.. Yıllarca biriktirdiği “karizması” yerle yeksan olacak.. Üstelik hangi konuda, kimden özür dileyecek ki! Örneğin “Cemevi ibadethane değildir” inadından geri adım atabilecek mi! Ya da Dolmabahçe’deki ofisinden gözetlediği kadınlar nezdinde Cumhuriyet kadınlarından özür dileyecek mi! Bunu sadece kişiliği elvermediği için değil; politikasının / paradigmasının iflası anlamına geleceği için yapamaz Erdoğan. Hele üç büyük seçim öncesi hiç yapamaz. Çemberin içinden çıkamaz.

KALMAK DA İMKANSIZ!

Ancak kendisi değilse bile herhalde çevresindekiler farkına varmıştır: Gerilimi böyle de sürdüremez. Direnişin –birkaç il dışında- bütün Türkiye’ye yayılması AKP’de alarm zillerini çalmış olmalı. Mecburi yaltakçıların dışında, medya bile artık göstermek zorunda kalıyor. İtiraz sesleri koroya dönüştü, çoğalıyor. Siyaset sahnesindeki muhafazakâr siyasetçilerden aldığım havaya göre, AKP içinde artık açıkça konuşuluyormuş. “Anayasa, hatta Başbakan’ı Çankaya’ya gönderme planı zora girdi” analizleri yapılıyormuş. Bir siyasetçi şöyle dedi: “Arınç, hiçbir adımını hesaplamadan atmaz. Başbakan Afrika’da iken Taksim Platformu üyelerini kabul etmesi çok ciddi bir mesaj. AKP içindeki koalisyon dağıldı dağılacak..” Bu tabloya bakınca da Erdoğan’ın “dik duruyor” gibi yapıp ciddi tavizler vermesi gereği görülüyor. Yani Erdoğan, istese de çemberin içinde kalamaz.

ÇEMBERİ KİMLER BOZAR?

Bir mesele daha var: Ana akım medyanın görmezden geldiği, yaltakçı medyanın da zaten tümden kulağını / gözünü kapattığı “çözüm süreci” vakaları. Son vaka 4 Haziran günü yaşandı.  Açıklama da doğrudan TSK’dan geldi. Asker, kısa ama net bir açıklama ile “teröristler Şırnak / Uludere yakınlarında taciz ateşi açtı” dedi. Bu, daha önce açıkladıkları mutabakata göre sürecin kesilmesi anlamına geliyordu aslında.. Ama sonrasında buna değil, iki farklı şeye tanık olduk: Asker PKK’nın taciz ateşine yanıt vermedi. Hemen Uludere’ye koşan BDP’liler de tankların üstüne çıkıp çevresini sararak “olmayan hareketi engelledi”. Geçen yıl, böyle bir gelişme manşet olurdu. Başbakan, BDP’ye söylemediğini bırakmazdı. Ama bugün tam tersine, haberi adeta gömdüler. Görmediler, konuşmadılar. Çünkü AKP kamuoyu Öcalan ile mutabakattan rahatsız. Hele o mutabakat sonrası askere ateş açılması fakat buna sessiz kalınması yenip yutulacak gibi değil. Ana akım / merkez / yaltakçı medyanın suskunluğu bu yüzden. Erdoğan ve kadrosu, çemberin dışardan bozulmasını da istemiyor. Çünkü biliyor: Çemberi bozan ya Taksim direnişine sahip çıkan Cumhuriyet kuşakları ve yanlarında yer alan siyasi hareketler olacak.. Ya da Taksim’e kayıtsız kalamayacağını görerek “selamlarını ileten” Öcalan; yani PKK ve BDP..

Sonuç: Politik, sosyal bir mesaj ve analiz beklemeyin! Sözü Gezi Parkı direnişçilerinin duvar yazılarına bırakıyorum: Recep Mağlup Erdoğan.. Çok mutluyuz.. Şerefine Tayyip!

AKP’DE KAN KAYBI SÜRÜYOR

Erdoğan çok kritik bir kavşakta. Çemberin içinde sıkışıp kaldı. Atacağı adım ya kendisini yakacak.. Ya da Türkiye’yi.

Bir yandan yaklaşan seçimleri düşünmek zorunda. Taksim direnişi yüzünden İstanbul’u kaybetmesi çok ciddi bir olasılık. İzmir’i zaten çoktan unutmuş olmalılar.

Cumhurbaşkanlığı’na giden yolda, ilk engel partisinin içinden gelebilir. Anayasa değişikliğine AKP içinde 60 kadar milletvekilinin karşı olduğu ve “hayır oyu” kullanacağı konuşuluyor. Bu son gelişmelerin ardından, sayının daha da artması şaşırtıcı olmaz. Böyle bir toplumsal kasırgada Erdoğan’ın gemisiyle birlikte batmak istemeyeceklerdir! Bu yüzden, Erdoğan -kendisi farkında olmasa bile- yalnızlaşmaya ve kaybetmeye başladı.

Buna en çarpıcı örnek, henüz açıklanmayan (belki de açıklanmayacak) bir anketin sonuçları. Adını veremeyeceğim önemli bir araştırma şirketi, Taksim direnişi öncesinde yaptığı ankette AKP’nin oyunu yüzde 44 olarak saptadı. Yani, ciddi bir düşüş gözleniyor. Ayrıca dediğim gibi, anket Taksim direnişi öncesinde yapıldı. Bugün yapılsa, oranın çok çok daha aşağıda çıkması muhtemeldir.

Bana bunu aktaran, muhafazakâr bir siyasetçi / eski bir bakan.. Anket sonucuna, kendi tahminlerini de ekledi. “Büyükşehir belediye başkanlıklarını alsalar da, İl Genel Meclisi seçimlerinde AKP’nin oy oranı yüzde 35’i geçmez” dedi.

Oranları bilemem, ancak ben de gidişatın bu yönde olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de Erdoğan’ın Türkiye’yi daha büyük gerilimlere sürüklemesinden endişe ediyorum.

O’nu ve Türkiye’yi bundan kurtaracak olan, yine AKP’lilerdir. Tabii, korkularını yenebilirlerse.. Taksim’deki, ülkenin her köşesindeki milyonlarca genç gibi, hayatları pahasına konuşmayı göze alabilirlerse..

KİNDAR.. DİNDAR.. İFFETLİ NESİL!

Nagehan Alçı yazdı. İkiz bebek beklediğini bilen Başbakan, Afrika gezisi sırasında “isimlerine karar verdiniz mi” diye sormuş. Nagehan “henüz karar vermedik” deyince de, bir kız ismi önermiş: “Ayşe Betül adı koyun, ben çok severim” demiş. Son derece normal bir sohbet. Ama Erdoğan cümlesini, Betül ismi için “çok da anlamlıdır” diye bitirince “anlamını keşfetmek” şart oluyor. Bakıyoruz sözlüklere.. Betül: Temiz, iffetli, el değmemiş, erkekten uzak yaşayan kadın..

Daha önceki sayısız açıklamasına, eleştirisine de bakınca, Erdoğan’ın “iffet” konusunda bir saplantısı olduğu söylenebilir. Malum, Fatih Altaylı’nın TekeTek programında bir park sırasında yan yana oturmaktan bile neredeyse “aşüftelik” çıkartmıştı. “Benim değerlerime sığmaz” demişti.

Artık adım adım öğreniyoruz Başbakan’ın değerlerini.. Kindar ve dindar olacaksınız.. Kadın erkek (evli değilseniz eğer) bir sırada, bir masada yan yana oturmayacaksınız.. İffetinize söz-göz değdirmeyeceksiniz.. Kızınız Betül, oğlunuz Bilal olacak. Üçüncüsü için de kayınvalide veya kayınpederin ismi rezerve edilecek.

Ama kusura bakmayın sayın Başbakan. Bugünlerde başka isimler moda: Gezican.. Tomasu.. Dirence..

Çarşamba günü köşeyi –üstelik bir de “seyahat” notuyla- boş bıraktım.  Çünkü Selçuk Üniversitesi Genç Atatürkçüler Topluluğu’nun davetlisi olarak Konya’daydım. Bir saat kadar ben konuştum.. Sonra soru sordular, görüşlerini paylaştılar “beraber düşünüp konuştuk”.

Sorular, tahmin edeceğiniz üzere daha çok Reyhanlı’daki patlamaya ilişkindi. Gençler söze “aklımız karıştı” diye başlıyordu ama sonra anlıyordunuz ki akılları hiç de karışık değildi. Bu ifadeyi “olup bitenle açıklamalar arasındaki çelişkiye vurgu” için kullanıyorlardı.

Özetle, “patlamanın arkasında kim var” sorusuna yanıtları olmasa da; “Acilci” açıklamasındaki ve yayın yasağındaki aceleciliğin pekâlâ farkındaydılar.

Bazen böyle olur işte! İnsanları yıllarca kandırabildiğiniz için “HEP kandırabileceğinizi” zannedersiniz. Hatta gün olur, kandırmak için yalanın kuyruğunu saklamaya bile zahmet etmezsiniz. Ama gerçek, Türkiye’yi sınırlı imkanlarıyla ve sınırlandırılmış kaynaklarla öğrenmeye çalışan gençlere bile ulaşır.

“EYLEMCİLER KARTVİZİT SAÇMIŞ GİBİ”

Reyhanlı olayı, bu açıdan çok kritik bir kırılma noktası. Her şeyden önce, siyasi iktidar şunlara yanıt veremedi: Esad neden Türkiye’yi tahrik edip de sıcak savaşa çekmeye çalışsın! Türkiye’nin harekete geçip misilleme yapmaya kalkması kimin daha çok işine gelir: Esad’ın mı, yoksa adına Özgür Suriye Ordusu denilen bin yamalı bohçanın mı!

Uludere’den Arınç’a suikast iddiasına kadar pek çok olayda görüldü, test edildi. Ama bu kez iyice açığa çıktı: İktidar kanadı, bu sorulara yanıt veremediği gibi, kendisini destekleyenleri bile ikna etmekte güçlük çekti. Her zamanki “kan emici Esed” sloganı bu kez işe yaramadı.

Dikkat çekici bir örnek: AKP’nin gazetesi diye bilinen STAR’da, o gazetenin başyazarı olarak bilinen Fehmi Koru şunu yazdı:

“Çok kolay oldu ‘kim yaptı’ sorusuna cevap bulmak.. Eylemi yapanlar etrafa kartvizitlerini saçmışlar gibi bir şey.. Bu bile yeterince kuşku uyandırıcı bir durum. Sanki birileri Türkiye’nin hemen, hiç vakit kaybetmeden, derhal bu ilk bilgilerle tepki vermesini bekliyorlarmış gibi..”

Fehmi Koru, bu yazısıyla, eminim Ankara’da birilerinin sinirlerini fena halde bozmuştur. Suriye politikasının mimarı Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun öfkesini ise tahmin bile edemiyorum. Buna bir de, Türkiye’nin Ortadoğu’da en uzun süre görev yapmış diplomatı, AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı, yani Davutoğlu’nun selefi Yaşar Yakış’ın (Akşam Gazetesi’ne) söylediklerini ekleyin:

"Türkiye'yi Suriye ile savaşa çekmeye çalışıyorlar. Bunu Suriye'deki muhalefet, İran, Maliki ve Batılı bazı ülkeler de ister. 'Tek muhatap Muhaberat' deyip kolaycılığa kaçmamalı. Muhaberat taşeron olarak kullanılmış olabilir. Bu olay Esed'in çıkarına değil"

ESAD’IN “SAYILI GÜNLERİ” KAÇ GÜN OLDU!

Erdoğan’ın Suriye politikasını artık yanındakiler de açıktan eleştiriyor. Üstelik eleştirilen sadece Reyhanlı olayı da değil. Örneğin, Zaman Gazetesi’nin Reyhanlı yorumlarında en sık vurgulanan şuydu: Suriye’de muhalefetin meşruiyeti yok. Meşru zeminde hareket etmiyor. O muhalefetin “omurgası” sayılan Müslüman Kardeşler’e Mısır yönetimi bile mesafeli yaklaşıyor.

Türkiye’nin muhalif sesleri bunu çoktandır söylüyor:

Türkiye’nin Suriye’de  bir batağa çekilmek istendiğini.. Başta Rusya olmak üzere pekçok önemli, etkili ülkenin buna izin vermeyeceğini.. Başta ABD olmak üzere Batı cephesinin de, bırakın ortak harekâtı falan, mültecilere yardım konusunda bile Erdoğan’ı yalnız bıraktığını.. “Günleri sayılı” denilen Esad’ın -, 2011 Mart’ından bu yana, yani neredeyse 800 gündür yerinde olduğunu.. AKP yandaşlarının bile artık savunamadığı (kafa kesen, öldürdükleri insanların kalbini çıkartıp yiyen) gözü dönmüş radikal dincilerin Türkiye’de yarattığı / yaratacağı tehlikeyi.. Yani, apaçık gerçeği.. Giderek daha çok kişi görüyor, söylüyor, eleştiriyor.

ESAD: ERDOĞAN’IN “KANLISI” GİBİ

Ankara kulislerinde birkaç saat dolaşanlar bile anlar ki, aslında AKP’li vekiller ve hatta bakanlar da tabloyu görüyor. Ancak koltuk / gelecek korkusundan ses çıkartamıyor.

Peki, bir gün bu sesler çoğalıp Erdoğan’a ulaşır ve Suriye politikasını gözden geçirmeye ikna eder mi? Çok zor.

Çünkü Ankara’daki meslektaşlarımın da, konuştukları AKP yöneticilerinin de kanaati çok net şu: Esad, Başbakan Erdoğan’ın kişisel meselesi haline geldi. Kulakları çınlasın, Akif Beki, bir gün Medya Mahallesi’nde sormuştum da, durumu şöyle özetlemişti:

“Arap Baharı’nda Türkiye biraz geride kaldı. Hemen bir politika oluşturamadığı için hızlı hareket edemedi. Sonra Suriye’de birkaç muhalif ses yükselince, burada ‘ön almak’ için meseleyi sahiplendi. Zaman içinde de Suriye artık Erdoğan’ın meselesi haline geldi.”

Bu kadar da değil. Erdoğan ayrıca, “abiliğine” güvenerek ABD’ye “ben Esad’ı hizaya getiririm” sözünü, güvencesini vermişti. Bunun ilk göstergesi, “demokratikleşme için” Esad’a tanınan mühletti. Sona erdiğinde de “Erdoğan’ın kankası Esad” birdenbire “Erdoğan’ın kanlısı Esed” oluvermişti.

Kendisi demokratikleşemeyen, (güya sivil) anayasa yapamayan, Reyhanlı’daki bombalar sonrası yürümek isteyen ODTÜ’lü, FKF’li öğrencilerin üzerine “biber gazı bombası” atan, sahte delillerle binlerce kişiyi hapse tıkan başka bir ülkeydi çünkü! O kadar demokratik, o kadar özgürlükçüydük ki, komşumuzdaki fenalıklar baş meselemizdi.

Sınırlarımız yol geçen hanına döndüğü için Suriye’deki radikal dinci terörün Türkiye’ye yayılmaya başlaması mı?

Bu soruya da Ankara’dan yanıt alamayacağımızı biliyorum. Ama benden söylemesi, hem Batılı hem de Ortadoğu’lu gazeteler artık alenen yazıyor. Hatta “mezhep çatışması için zemin yaratılıyor” diyenler bile var.

Yazıyı, dünyanın önemli gazetelerinden birinin, Independent’in yorumuyla bitirelim ve “savaşın neresinde” olduğumuzu görelim:

“Türkiye, kanlı iç savaşta Suriye isyanı davasının önemli bir destekçisi. Ankara, topraklarının Suriyeli isyancılarca lojistik üs ve tertipleme merkezi olarak kullanılmasına izin verdi.”

AKPARTİLİ MEHMET BEY


MEDYA Mahallesi’nin eski mensubu, günümüzün mebusu, Başbakan Erdoğan’ın “yakini” Mehmet Metiner, Meclis’te coşmuş. Bir başka mebusa haykırmış: “Ne Türk bayrağı! Türkiye bayrağı.. Her şeyi Türkleştiriyorsunuz.”Mehmet Metiner, bu görüşünü ilk defa dile getirmiyor. Yıllardır her platformda söylemişliği vardır. Ancak ilk kez Meclis’te rahat rahat ifade ediyor. Yani, mesele “ne söylediği” kadar “nerede” ve “kime” söylediği.

Mehmet Metiner’in bir suçlamaya dönüştürdüğü “Türkleştirme” eyleminde hedefi, MHP’li ya da CHP’li vekiller değil. Bir BDP’li.. Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu..

Liberal devlet anlayışı.. Sosyalist devlet anlayışı.. Ve daha pek çoğu. Tanımlar önemli. Çünkü devletin, o ülkenin yurttaşıyla arasındaki ilişkiyi anlatır. Genellikle de siyasal iktidar adına yurttaşın hırpalanması, soyulması, hizaya getirilmesi anlamına gelir.
Hatta kimileri devletin tanımı ve işlevini “siyasal iktidarın ağır abisi” diye özetler. Siyasal iktidarın topu mu patladı, hemen ağır abi olarak vaziyete el koyar. Topu patlatanı yere seriverir.
Başbakan Erdoğan, 1 Mayıs olaylarında gözaltına alınanlar tutuklanmadı diye feveran etmiş. Devlet meselesi oradan aklıma geldi.
Demiş ki Başbakan: “Yargı sapanla taş atanları bırakıyor. Sen o taşları, demir bilyeleri kullananları bu kadar rahat bırakırsan, bu ülkede terörle mücadele zorlaşır.”
Bu cümleyi neresinden tutmalı, bilmiyorum. Bir) Demokratik bir ülkede bir başbakan yargıya böyle seslenemez. İki) Meclis’ten daha yeni çıkan 4. Yargı Paketi, aslında yargının tam da “böyle yapmasını” öngörüyor. “Her eylemi terör diye sınıflandırma ve her eylemciyi terör örgütü üyesi diye içeri atma” diyor. Üç) Yıllarca silahlı mücadele yürütmüş, yani mücadele için yöntem olarak terörü seçmiş PKK muhatap alınıyorsa ve elini kolunu sallayarak sınırı geçmesine göz yumuluyorsa; bu ifade ancak “mizah konusu” olur.

ERDOĞAN ARTIK “DEVLETİN TA KENDİSİ”

Erdoğan, iktidarının ikinci dönemine başlarken, şu meşhur balkon konuşmasıyla milyonları fethetmişti. O konuşmasında (pek çok demokratik vaadin yanı sıra) devleti “milletin hizmetkârı” diye tanımlamıştı. Erdoğan’ın son dönemi gösterdi ki, artık millet devlet için var. O devlet de zaten (kendisi de ağır abi olarak bilinen) Erdoğan’ın ta kendisi!
Adına devlet denilen karmaşık ve hassas aygıtı rahatlıkla kurcalıyor, en önemli parçası olan yargıyı kendi çıkarlarına göre baştan sona değiştirmeye kalkabiliyor.
“Çözüm süreci” dediği yakın tarihin en kritik mutabakatına dair herhangi bir ayrıntı vermeye tenezzül etmiyor. AKP’li vekiller hiç sıkılmadan “vallahi biz bile bilmiyoruz” diyor. Başbakan kalk derse kalkıyor, otur derse oturuyorlar.
Erdoğan, camiden havaalanına her projeye bizzat karar veriyor. Tüm eleştirilere rağmen, uzmanları ve ülkenin ortak aklını hiçe sayıp nükleer santral anlaşmalarına imza atıyor. Geleceğimize ipotek koyuyor.

“TALİMAT VERİN VALİNİZE...”

Elbette bir insan böyle büyük bir güce sahip olur, “devletin kendisi” haline gelirse başı döner. O gücü, rahatlıkla at koşturabildiği Türkiye ile sınırlı tutmaz. Gazze’ye de “ağır abilik” yapmaya soyunur. Nükleer santral anlaşması yaptığı Japonya Başbakanı’na, “biz size santral ihalesi verdik, siz de bize olimpiyatları verin” diyebiliyor:
"Tokyo da olimpiyatlar konusunda bize rakip olarak görünüyor ama ben Sayın Başbakan'a 'çekilin' dedim. 'Bu olimpiyatı da biz yapalım' dedim. Herhalde Tokyo Valisi'ne bu talimatı verecektir.”
Japon Başbakan, kibarca “hayır” demiş. Japon heyetinden bir yetkili de, “Uluslararası Olimpiyat Komitesi” böyle bir pazarlığı şaka bile olsa hoş görmeyeceğini söylemiş.
Şaka mı! Doğrusu Erdoğan’ın şaka yaptığını sanmıyorum. Ona göre, bir vali başbakanın talimatını yerine getirmekle yükümlüdür. Japonya’da veya gelişmiş ülkelerin herhangi birinde akla bile getirilemeyecek bir ilişki, bu topraklar için normaldir çünkü.
Hatırlayın, Aydın Valisi Hüseyin Avni Coş, "Ben hükümetin Valisiyim. Hükümetin valisi olmak utanılacak, sıkılacak bir şey değil” demişti.
Doğrudur, artık neredeyse tüm valiler hükümetin valisi. Bunu söylemekten veya gereğini yerine getirmekten de utanıp sıkılmıyorlar. Tıpkı, başkanlık sistemine dair öneriyi de, PKK ile mutabakatın perde arkası veya ayrıntısını da bilmeyen AKP’li vekiller gibi! Ya da bu manzaranın adını “DEMOKRASİ” koyan siyasetçiler, bürokratlar, liberaller, medya mensupları gibi!

12 EYLÜL’ÜN VALİSİ KİMİ HİZMET ETTİ?

İki yazıyı bir arada okuyunca daha net anlaşılacak: Eğer demokrasi kuralları ve kurumları ile yerleşmemişse, daha önemlisi toplumda “vazgeçilmez” hale gelmemişse, güç kimdeyse devlet onun hizmetine girer. Bugün o güç Erdoğan’da. Geçmişte, örneğin Kenan Evren’deydi. Öykü de, zaten Evren dönemine ve o dönemin bir valisine ait.
Öyküyü, Metin Üstündağ’ın imzasını taşıyan OT Dergisi’nin son sayısında okudum. Ayça Örer, 40’lı yaşlarını süren Tuncelili Yeter’in yaşadıklarını anlatmış bize.
12 Eylül sonrası, Yeter 11-12 yaşındayken Tunceli’ye bir vali gelmiş. Emekli general Kenan Güven. Vali, Tunceli köy köy dolaşıp 3 bin kadar küçük yaşta kızı toplamış. “Kızlarınızı okutacağız” diye ailelerinden alıp İstanbul’a götürmüş.

Götürüldüğü İstanbul’u Yeter şöyle anlatmış:
“Hapishane gibi bir yere geldik. Etraf betondu, sadece bahçeye çıkıyorduk, orada da sadece gökyüzünü görebiliyorduk. Burasının Kuran kursu olduğu, iki yıl sonunda İmam Hatip Lisesi’ne gidebileceğimiz söylendi. Ben okul diye heyecanla beklerken, büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.”
Bu, karşılaştığı ilk travma olmuş Yeter’in. Asıl travmayı memleketine döndüğünde yaşamış. Çünkü Kuran kursunda ona, “ailesinin, çevresinin yaptığı her şeyin yanlış ve günah olduğu” anlatılmış. Dahası, zihnine bunların korkusu kazınmış. Evine döndüğünde ailesinin inancını sorgulamaya, sabunla el yıkamaktan margarin yemeye kadar günah listesini dayatmaya başlamış.
Öykü bu kadar değil. Tümünü okumak isterseniz OT Dergisi’ni alın. Yeter’e kulak verin. Bir de, Ayça Örer’in kaleminden 12 Eylül sonrası Tunceli bilançosunu:
3 bine yakın çocuk İmam Hatiplere gönderildi.
Kente 82 cami yapıldı.
Mezar taşları “şirk” olduğu gerekçesiyle yıkıldı.
Devlet adına bunları yapan Vali Kenan Güven, Kırklareli Valiliği’ne, yani Batı’ya terfi etti! 1994 yılında da Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek tarafından ödüllendirilerek Belko Genel Müdürlüğü’ne getirildi.

CNN Türk’te fişimin çekilmesinden bu yana, malum YURT Gazetesi’nde yazıyorum. Bir de, Bahçeşehir Üniversitesi’nde bir hayalimi gerçekleştiriyorum. Doğrusu bunu,  İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Haluk Gürgen’e borçluyum. Hayalimi de aşan bir jestle “Ayşenur Arslan Atölyesi” kurulmasını ve o atölyede gençlerle buluşmamı sağladı. Buluşmalarımıza  İletişim Fakültesi öğrencileri kadar, siyasal bilgiler ya da örneğin mühendislik gibi bölümlerden gençler de geliyor. Medyayı konuşuyoruz. Gazetelere bakıyoruz. Bir bakıma kapalı devre Medya Mahallesi yapıyoruz. Zaman zaman bu köşede onların görüşlerine, özellikle medya üzerine eleştiri ve yorumlarına yer vereceğim.

İlk olarak “gazeteyle ilişkileri” üzerine değerlendirmelerini paylaşmak istiyorum. Evet, düzenli gazete okumuyorlar. Evet, gündeme pek hâkim değiller. Evet, takip ettikleri bir köşe yazarı yok.

Peki, neden! 12 Eylül sonrasının etkileri deyip geçebilir miyiz? Birkaç buluşmamızda anladım ki, daha temel bir dertleri, eleştirileri var. Gazeteleri “yaşlı” buluyorlar. Şu ya da bu tarafta olmalarına bağlı olarak “kabaca yapılmış tahliller/yorumlarla haber verdiklerini” söylüyorlar. TV kanallarının ise neredeyse “hiç haber vermediklerini” düşünüyorlar.

İtiraf edeyim, yakın geçmişte, gençlerin (iletişim öğrencisi olsalar bile) medyadan /haberden /gündemden uzak olmalarını “apolitik” olmalarına bağlıyordum. Evet, uzaklar. Ama hayır, apolitik değiller. Sadece gazeteler gibi, partileri de beğenmiyorlar. Ne var ki, siyasi gündemi analiz ederken derinlikli ve ilginç yorumlarla şaşırtıyorlar.

Örneğin Rum kökenli bir gencin “Türk vatandaşıyım” derken yaptığı analiz sahiden Ankara’dakilerin duyması gereken sahicilikte ve olgunluktaydı.

Ya da cinsel / etnik / dini kimlikler üzerinden yapılan siyasete, siyasi baskıya dair eleştirileri ders gibiydi.

Gençler için önyargılı davranmışım doğrusu. Onlardan çok şey öğreniyorum. Onlarla çok şey paylaşıyorum. Fark ettim ki, aynı internet sitelerinde dolaşıyoruz. Ve haber alırken, mizah dergilerinden ciddi biçimde besleniyoruz.

BAKANIN SİTEMİ... ANKARALI NAMIK’IN GÜNDEME KATKISI...
Şaka değil. Mizah dergileri, aslında çok ciddi! Medya Mahallesi’nin en genç, muhalif, özgün alanı. Gözden kaçmış nice haberi ve tuhaflığı o dergilerden öğrenebiliyorsunuz.

Ben de sizlere bugün o dergilerden bir mini seçki sunmak istiyorum. Hayata daha “doğrudan”, daha “genç” ve elbette daha “sorgulayarak” bakmak için.

*Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, sorgusuz sualsiz işten çıkartıldığı için mağduriyetini anlatan işçiye sitem etti: “Senden ‘17 ay çalıştım, çok teşekkür ederim. Emeğimin karşılığını aldım’ demeni beklerdim.”

*Yolsuzluk suçlamalarıyla 23 ayrı davadan 580 yıl ceza istemiyle yargılanan AKP’li eski belediye başkanı Serhat Kemal Yılmaz, Milli Piyango Yönetim Kurulu üyeliğine atandı.

*MHP Diyarbakır İl Başkanı Tayyar Karakoç, gazetecilere dağıttığı basın açıklaması zarflarının içine 50’şer TL  koydu.

*Ankaralı Namık, (sevgili Atilla Atalay’ın yorumuyla Sıdıka ve bilumum genç kızlar evlenip üçer beşer çocuk doğursun diye) şarkı yapmış: “Kızlar dura dura hiç olur.. Oğlan dura dura koç olur..

PAZARTESİ SORULARI

İki haftadır ihmal ediyorum. Bu pazartesi, sorulara Mehmet Y. Yılmaz’dan emanet aldığım soruların en önemlisiyle başlayayım:

*Arınç Suikastı soruşturmasına ne oldu? Suikast Kozmik Oda’ya girebilmek için yazılmış bir senaryodan mı ibaretti? Suikast girişimi var mıydı, yok muydu?

*Dönelim sıcak gündeme: PKK’lılar 8 Mayıs’tan itibaren çekilmeye başlayacak ya.. Nasıl, nereden çekilecekleri ve bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ne yapacağı (doğal olarak) merak konusu. Pek çok haber ve köşe yazısında “operasyonlara valiler karar veriyor” deniyor. Bu durumda da iktidarın talimatı doğrultusunda operasyon olmayacağı belirtiliyor. Oysa Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Fikret Bila, 23 Nisan resepsiyonundan çok önemli bir bilgi aktardı. Kara Kuvvetleri Komutanı Kıvrıkoğlu ile konuşmuş. Kıvrıkoğlu da aynen şunları söylemiş: “Valilerin, İller Kanunu’ndan doğan yetkileri var. Valiler, birlik talep ettiklerinde, operasyon değerlendirmesi yaptıklarında biz de görevimizi yapıyoruz. Sınırın korunması ise farklıdır. Bunun kanunu ayrı. TSK, sınır güvenliğinden sorumlu. Sınır birlikleri yasak alana giren olursa onu yakalar. Ve kolluk kuvvetlerine teslim eder. Onlar da yargıya teslim ederler. Biz, eskiden nasıl görev yapıyorsak, görevimize öyle devam ediyoruz.” Bu açıklama çerçevesinde sorum şu: Meslektaşlarım böyle bir bilgiyi nasıl ve daha önemlisi “neden” atlarlar? Ve eğer durum böyleyse TSK sahiden “eskisi gibi” mi davranacak? Ne yapacak?

*İki haftada 200 KCK’lı tahliye edilmiş. İtirazım ve sorum tahliye edilmelerine dair değil. Ama merak ediyorum: Nasıl oluyor da iktidar “barış sürecine geçtik” deyince yargı birdenbire tahliye kararı veriyor? Verebiliyor? Bunun adı adil yargı mı oluyor? Yoksa cümlenin içinde “vesayet” sözcüğünün geçmesi mi gerekiyor?

*Başbakan’a göre ayran milli içeceğimiz. Ben bu cümledeki “ayran” kısmına takılmıyorum. Takıldığım ve sorduğum şey şu: “Milli” derken? Hangi milletten söz ediyordunuz acaba?

Yıl 1995.. Tansu Çiller Başbakan, Mesut Yılmaz muhalefet lideri. Balkanlar ateş çemberinde. Kuzey Irak da yine fokurduyor.

Medya, Mesut Yılmaz’ın iddiasını tartışıyor:  “Bosna’da da, Kuzey Irak’ta da, başta ABD olmak üzere büyük devletlerin parmak izlerini taşıyan çözüm planları seziliyor. ABD ile (Çiller hükümeti) federasyon planı için anlaştılar, öyle görünüyor.”

Yılmaz ile konuşan Güneri Cıvaoğlu, atv ekranlarında, bu iddianın sonrasını/ perde arkasını aktarıyor:

“Yılmaz ve konu üzerinde ciddiyetle duran başkalarına göre, hadisenin bu aşamada kalması da mümkün değil. Kuzey Irak’taki Kürtlerin içişlerinde özerk bir devlet konumu almaları, PKK’nın kışkırtıcılığı sonucu, Türkiye için de benzer istekleri alevlendirebilecektir.”

Yıl yine 1995.. Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül, İngiliz The Guardian Gazetesi’ne konuşuyor ve “Türkiye’de Cumhuriyet’in sonu geldi” diyor, “Laik sistemi kesinlikle değiştirmek istiyoruz.”

Gül, daha sonra sözlerini gazeteci Nilgün Cerrahoğlu’na açıyor. Cumhuriyetin sona erip laik sistemin değişmesinden ne anladıklarını, dolayısıyla ne amaçladıklarını anlatıyor: “Ben Müslümanım diyen insanlar, inançlarına göre yaşamak zorundadır. Artık saklanamaz gerçekler var. İslam’ın yalnız ahireti değil, dünyevi düzeni de içerdiği bir gerçektir. Ben bir Müslüman’ım ve buna inanıyorum.”

Nilgün Cerrahoğlu “tercihiniz şeriat öyleyse” diyor.

Gül “hayır” ya da “evet” yerine şu yanıtı veriyor: “Türkiye’de geçerli kanunlar arasında İslam’a aykırı olanlar da var, olmayan da.. Aykırı olanlar baskıdır. Baskı kalkacak.”

BİZ BU FİLMİN FRAGMANINI GÖRMÜŞÜZ

Yıl 2013.. Her iki konu da olgunlaşmış. Meyvesini vermeye hazırlanıyor. Belki anlamayanlara göre yavaş yavaş.. Ama tarih sahnesine göre gayet hızlı biçimde..

Abdullah Gül, bugün bu projenin kenarında veya dışında kalmış olabilir. Ancak, o zamanki “dava arkadaşları” projeyi adım adım hayata geçiriyor. Dünyevi düzeni, İslam referansıyla değiştiriyor.

Mesut Yılmaz ise bugün siyaset sahnesinde yok. En azından aktif değil. Söyledikleri ise tamamına ermek üzere. Kuzey Irak artık Kürdistan diye anılıyor. Son süreçte tamamen meşrulaş(tırıl)an PKK ve Öcalan, hayallerini (mevcut duruma göre kısmen revize etmek zorunda kalsalar da) hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Yakın tarih daha neyi nasıl anlatsın ki! Arşiv daha hangi anekdotlarla unutulanları hatırlatsın ki!

Not: Yazıdaki örnekler, Çiller’in başbakanlığı döneminde basın müşaviri olarak görev yapan sevgili Mehmet Bican’ın benzersiz kaynak kitabı “Terörle Sınanmak”tan alındı.

CHP NEDEN SUSUYORMUŞ!!

CHP lideri Kılıçdaroğlu Tekirdağ’da “partisinin son süreçte sessiz kaldığı” yolundaki eleştirilere yanıt vermiş. Gazetelerin yalancısıyım, şöyle demiş: “CHP olarak zaman zaman susarız, zaman zaman konuşuruz. Susmamızın da konuşmamızın da bir anlamı vardır. Susarız; olayları daha sağlıklı değerlendirmek için.”

Doğrudur! Susmanın da bir anlamı vardır. İyi de hangi susmanın? Örneğin işkence altında susmak kişiyi yüceltir. Düzeysiz bir hakaret karşısında susmak alkışlanır. İftira/iddia karşısında susmak ise “ikrardan” sayılır. Peki bu süreçte susmak ne anlama gelir?

Sayın Kılıçdaroğlu ve ekibi kusura bakmasın ama bugünlerde susmayı vatandaş (seçmenleriniz) ya anlamıyor ya da gayet iyi anlayıp öfkeleniyor.

SAMİ İÇERDEYSE DIŞARISI BARIŞ OLUR MU!

Sami Menteş, dünyanın en genç tutuklu gazetecisi gibi insanın içini acıtan bir unvana sahip. 1991 doğumlu. YURT Gazetesi muhabiri.  Tanışmadık. Tanışma fırsatı bulamadan hapse girdi. Normaldir. Ne de olsa hapishaneler “gazeteciliğin staj mekanlarından biri” sayılmaz mı! Hele günümüzde.

Şimdi soracaksınız “bu gazeteci hangi gerekçeyle içerde?”

Sami, en sonuncusu 2001 Mart’ında katıldığı bazı öğrenci eylemleri nedeniyle tutuklandı. Hani şu parasız eğitim için yapılanlardan... Ya da bu amaçla eylem yaptığı için tutuklanan Berna ve Ferhat için gerçekleştirilenlerden...

Sonrasında üniversite hayatının yerini gazetecilik aldı. Haber için koşturmaktan, belki bir buçuk yıl önceki yürüyüşleri/eylemleri hatırlamıyordu bile. Ama birileri hatırlıyormuş. Birdenbire ortaya çıkıveren (daha doğrusu ortaya çıkamayan/çıkartılmayan) bir gizli tanık marifetiyle kendisini cezaevinde buldu. Aslında gizli tanık, Sami için bildiri, dergi dağıtmanın dışında ciddi bir iddiada bulunmamış. Olsun. Bu kadarı yetmiş.

Doğrusu, Nedim Şener ve Ahmet Şık için onca yürüdükten sonra içerdeki gazeteciler için pek bir şey yapamadığım için çok rahatsızım. Bu yüzden, (sağ olsunlar cezaevinden çiçek gönderemedikleri için mektupla kutlayan) sevgili Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Birgün muhabiri Zeynep Kuray ve diğer meslektaşlarım için yürümek istiyorum. Sami Menteş için bağırmak istiyorum. Sami içerdeyse, onca gazeteci dört duvarın arkasındaysa hangi barıştan söz ediyorsunuz diye sinirlenmek istiyorum.

Sevgili dostlarım, meslektaşlarım önümüzdeki günlerde bunu bir düşünelim. Ama o güne kadar lütfen Sami için bir şeyler yapalım. Onun için düzenlenen kampanyaya bir imza da biz atalım.

İmza kampanyasına katılmak için linki, YURT Gazetesi’nin internet adresinde ve OdaTV internet adresinde bulacaksınız.  Lütfen bir imza.. Ya da siz ve yakınlarınızla birer imza..

Ve sen sevgili Sami, ilk fırsatta görüşebilmek dileğiyle kucaklıyorum.

Adalet arayan, özgürlük bekleyen herkesi kucakladığım gibi. Gözlerinden, gözlerinizden öpüyorum.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget