Makaleler "Hayrettin Ökçesiz"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

“Siyasî parti grupları Başkanlık için aday gösteremezler.” (Anayasa)

2 Temmuz 1993'ün acı anısına...
Irkçılığın ne lanet bir şey olduğunu biliyoruz. Bu vebadan zahmetsiz uzak kalabilmeyi düşünmek çok zor. Grip virüsü gibi ırkçılık da direnç kazanıyor. Düzenin ırkçılığı geleneksel söylemi kullanırken, muhalif ırkçılık kendini çağdaş demokrasi ve insan hakları söylemleriyle gizliyor. Demokrasi ve İnsan Hakları söylemleri düzen ırkçılığının  panzehiriyken, ötekinin kalkanı olabiliyor. Bunun nedeni bu söylemleri iyi bilenlerin, onları bu amaca çok iyi uyarlayabilmeleridir.

Demokrasi düşüncesini ve İnsan Haklarını ırkçılığa karşı yeniden en etkili bir biçimde kullanabilmek için bir "Ulus Devlet"i demokratik, laik ve sosyal bir "Hukuk Devleti" olarak tüm ayrıntılarında hayata geçirmelidir. Bundan hiç bir şey uğruna ödün vermemelidir. İnce çatlaklar büyük felaketlerin başlangıcı olabilir. Hukuk'u küçümseyenler daima çok yüksek bedeller ödemişlerdir.

Ülkemiz hergün bu çatlak tutumların pek çok örneğiyle dolup taşmaktadır. Yemin törenlerinden saray fermanlarına kadar hukuk aşağılanmaktadır. Ordusuyla savaşan bir güç o ülkenin hükümetini birlikte kurmaya dağdan ahkam kesmektedir. Bir ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsü devlet başkanı muamelesi görebilmektedir. Bunlar Hukuk'un anlayamayacağı şeylerdir.

Hukuk'u anlayamayan bir ülkenin hayatta kalmak için yapabileceği pek fazla bir şeyi de kalmamış demektir.

***
Diktatörün kendini oylatmasına plebisit diyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmaya yönelmiş, onun tüm manevi ve kutsal değerlerini reddeden, alaya alan bir partinin kendini oylatmasına ne demeliyiz?
***
"Türkiyelilik", "Türkiyelileştirme"nin ısınma kavramıdır. Ardından herkes Türkiyelileştirilebilecektir. İstenmeyenler de Türkiyelilikten çıkarılacaktır. Çok zekice değil mi? Kavramları soysuzlaştırarak ülkeyi mülk yapmak istiyorlar. Bu mülkü satın alan herkes de Türkiyeli olacaktır. Bu taktik, savunmasız bir sömürge kurmanın, insanlarını köleleştirmenin hayasız bir yoludur. "Türk Ulusu" kavramı sömürgeleştirmeyi isteyenlerin önünde çok ciddi bir engeldir. Türkiyelilik kimseyi zorunlu olarak kapsamaz. "Türk Ulusu" Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkı'nın her ögesini zorunlu olarak kapsar. Bu yüzden önce Türk Ulusu'nu yıkmalıdır. Ulussuz ve vatansız tüm çocuklarımız yetimdir, öksüzdür. Türkiyelilik böyle bir katliamın ayak sesidir.
***
Ant içmekle yemin etmek aynı şeyler değildir. Yalan yere ant içilmez ama yemin edilir. Ant içmek kendi içindekini haykırmaktır. Ant içmek oradaki değerler uğruna canını bile vermeye hazır olduğunu söylemektir.

Yemin etmek başkalarını inandırmak içindir. Bu değerlere karşı çıkmanıza rağmen yemin ettiyseniz, sahtekarsınız demektir. Şimdiden namussuz ve şerefsizsiniz demektir. Amaca giden yollar meşrudur deyip bu yola düşmüşsünüzdür. Sizden her şey olur. Katil olur, tetikçi olur, hırsız olur, sapık olur, elinizden sizin her türlü kötülük gelir.

Yemin etmesine rağmen metinle sorunu olan bir TBMM üyesi, nasıl bir metin üzerine ant içecekse, öyle bir metni bir kanun teklifi olarak sunmalıdır. Sonuç hiç önemli değildir. Duruş önemlidir. Bunu da yapmıyorsa dürüstlük onun semtine uğramamış demektir.

***

Anayasa'ya göre partiler meclise başkan adayı gösteremezler ve seçemezler. Bu hak ve yetki münhasıran vekillerindir. Daha başlarken partiler anayasayı çiğneyerek başlıyorlar. Oysa vekiller, ağalarından bağımsız aday olup başkan seçilebilseler meclis meclis olur, kendileri marabalıktan kurtulur, ağaların da burnu sürtülür. Saraylara soytarılara hesaplar sorulur olur.

 Hayrettin Ökçesiz/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

Önerilerimi bir eylemler bütünü içerisinde yapıyorum. Kimileri bunları tek tek ele alıp kızmayı seviyorlar. Bu bütünü birlikte düşünüp, eylemleri sırasıyla yaptıklarında bugünkü yıkımları yaşamayacaklarını göreceklerdir. Umarım, birgün bunu başarırız.

11 Ağustos 2014 "Yeni Sevr"in İlk Günü! - Hayrettin Ökçesiz
● Cumhurbaşkanının kişisel suçlardan dolayı yargılanmasının erteleneceği yaygın görüştür. Ancak ceza soruşturmasının veya davasının konusu yeminden önce, yemine aykırı fiilleri içeriyorsa, CB seçilen adayın göreve başlatılmaması gerekmektedir. Yemin ederken yalan söyleyen ya da yeminini şimdiden çiğnemiş olan birinin göreve başlaması mantıken ve ahlaken yanlış bir durumdur. Göreve başlatma bu soruşturma ve dava sona erinceye kadar bekletilmeli, yargılama mümkün olan en kısa sürede tamamlanmalıdır. O makama şaibeyle değil, aklanarak çıkılmalıdır. Bir ulusun ve devletin hak ettiği asgari bir temizliktir bu.
●  Günün soruları:
1) Cumhurbaşkanı seçilmiş bir yurttaşın hâlâ bir partinin işlerini yürütüyor olması sizce ülke yasalarına uygun mudur?
 2) Uygun değilse bir kamu suçu işlemiyor mudur?
 3) Bunu gören yetkili savcılığın doğrudan takibata geçmesi gerekmiyor mu?
 4) Bunu yapmayan yetkili savcı da suç işlemiyor mu?
 5) Bu da bir kamu suçu değil mi?
 6) Bu savcı hakkında da bir kamu davası açılmak zorunda değil mi?
 7) savcılar tükeninceye kadar bu durum böyle gider mi?
 8) Bu soruların sorulabildiği bir ülkede hâlâ can güvenliğinizin bulunduğunu düşünüyor musunuz?
● Silahla yapınca darbe oluyor da, parayla yapınca demokrasinin zaferi mi sayılıyor !
●  Kılıfçılarla hukukçuları birbirinden ayıran tek ölçüt dürüstlüktür.
●  Siz uyuşturmazsanız, vicdan uyuşturucu kullanmıyor.
●  Ama bir tohum kayayı çatlatır!
●  11 Ağustos 2014 "Yeni Sevr"in ilk günü!
●  Anayasa suçlarını işleyenler, işletenler unutmasınlar ki, anayasaların bekçileri vardır. Bunların anayasalarını korumak için, başka bir çare bulunmadığı takdirde, "direnme" gibi bir doğal hakları vardır!
●  Şimdiye kadar terörle mücadele ettiniz. Şimdi ya savaşacaksınız ya da teslim olacaksınız. Bugün getirildiğimiz nokta budur. Yarına, teslim olmak kalacak. Sonraki güne sürülmek, kalanlara kölelik var. Daha sonrakilerinde anımsamak istemeyen ağır bir utanç çökecek üstünüze!
Ne mi yapmalı bunlar olmasın diye?
Herkesin koşulsuz silahını bırakıp, sosyal, demokratik, laik bir hukuk devletini tüm ayrıntılarında kurmak için düş ve düşün birliğinde olmaları, bu yoldan ayıracak sevdalara kapılmamaları, ellerinden geleni esirgememeleri gerekiyor.
Başka bir çıkış yolu göremiyorum.
●  Yurdun ufkunu cahillerin cüreti, hırsızların hırsı, siyasetçilerin ihtirası, yobazların kör inancı sardı. Bu kara bulutu dağıtmanın yolu dürüst, bilgili, bilge ve insana inanan yurttaşların büyük bir özveriyle ve cesaretle eyleme geçmeleridir. Bu yolda olmayan istemese de öbürünün yolundadır. Kimse ona buna oy vermiş, birkaç süslü laf etmiş olmakla bizi ve vicdanını kandırmasın.
●  Hiç düşündünüz mü, Hoca'yı göle maya çaldıran nedir?
●  Bazı sorular sormak içindir, diye düşünürüm hep.
●  Her hayvan evcildir. Kendi evindedir. Özgecidir. Yaban olan, bencil olan, yurtsuz duraksız olan bizleriz. Kendimizi evcilleştirmeliyiz.
●  Eleştirel düşünmeyi öğretmek de ne demek? Unutturmayalım, yeter!
●  Muhalefetin iktidarı eylemdir.
●  Kürkçü dükkanına tilkinin postu döner. Kimse bunu iyi bir şey sanmasın.
●  Bugün medya patronları ve uşakları, toplama kamplarında Nazilere çavuşluk yapan Yahudilere benziyorlar.
●  Kötülerin iyilerini seçtikçe, kötülerin kötüsü oluyor yaşamımız sonunda.
●  Düşünün, biri anayasanın üzerinde tepiniyor ve hiç bir savcının aklına, sen ne yapıyorsun, demek gelmiyor. Hiç bir yurttaş savcılara ne duruyorsunuz, demiyor! İşte Cumhuriyet'i yıktıklarının açık kanıtı budur. Çünkü Cumhuriyet Yurttaş demektir. Yurttaşsız kalmış bir cumhuriyet demokrasinin vatandaşına emanet edilince böyle oluyor.

 Hayrettin Ökçesiz/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet/22 Ağustos 2014

Aşağılayan Bir Seçim Barajı Daha! - Hayrettin Ökçesiz
Kalıba uysun, uymasın adı geçen herkesi aşağılamak değil midir bu? Bu iki genel başkanın halkın seçme hakkına kendilerini baraj yapmaları halkı aşağılamak değil midir? Bu yaptıkları, yirmi vekilin önerisi koşulunu anlamsızlaştırarak, tüm vekilleri aşağılamak değil midir?

Ayrıca, Anayasa bunlara böyle bir işgüzarlık görevi yüklemiyor ki. Aslında yasaklıyor. Yirmi vekilin önerdiği herkes cumhurbaşkanı adayı olacaksa, kendilerinin aday önerebilecek yirmi vekilden yalnızca biri olacaklarını bilmiyorlar mı? Bundan ötesi millete, adaylık düşünenlere zorbalık değil midir?

Anayasa’nın 101. maddesinin 3. fıkrası şöyle: “Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir.” Bu hükme göre, ancak meclis dışındaki siyasi partilere aday gösterebilme hakkı tanınmaktadır. Öyleyse, içerdeki partilerin sergiledikleri orta oyunu Anayasa’ya aykırı değil de, nedir?

 Öneri: Barajı halk koysun. Kim en az bir milyon ve ötekilerinden daha fazla seçmen imzası toplarsa, muhakkak aday olsun! Oyumuzu ona verelim.

Vekiller, cumhurbaşkanı adayınızı özgürce öneriniz, meclisi boşaltınız ve ülkenizi tüm ikiyüzlülüklerden kurtarınız!

Aday olmak isteyen yurttaşlar, bu yarışa kendiniz giriniz. Halkınızı ve kendinizi aşağılatmayınız!

● Bu hacılar yatmaz. Ağırlık merkezleri midelerinden aşağıdadır. Aydınlar hiç kalkamazlar. Ağırlık merkezleri kafalarındadır. Ağırlık merkezleri yüreklerinde olanlar birlikte düşerler, düşülecek yerde. Onurlu yaşarlar.

● Türk Ruleti İstanbul’da deprem bekleyiş modumuzdur. Türk Ruleti piyangoda çıkacağına ve depremde vs.de vurmayacağına olan sarsılmaz inancımıza dayanır. Yani derin bir felsefedir. Doğuştan gelir, sonradan öğrenilmez. Yabancılar bunu anlayamaz. Vatan bununla batırılıp, kurtarılır.

● Hukukta bildiklerim: Hukukun amacı özgürlüktür. Adalet, kimseye zarar vermemektir. Hukukun özü direnme hakkıdır. Tüm hukuk şudur: İyiniyeti varsaymak, güveni korumak... Bunların istisnası hukukta yoktur.

● Ayrım gözetmemek için adaletin gözü bağlıdır ya, bazen de haklıyı haksızdan ayıramayacak denli kördür, laf aramızda.

● Millet, uzun uzun dinlediği için ülkede sınırsız ifade özgürlüğü var sanıyor.

● Bir şeyden ötürü sevmek kibirdir, başka bir aşağılamaktır. Asla sevememektir.

● Yalın bir şeyi çarpıtmak dikkat çekiyor. Dikkat çekmek için çarpıtıyorlar. Çarpıtarak yalın bir şeyi görünmez kılıyorlar. Yalın bir şeyi yalın bir biçimde söylemenin, göstermenin değerini pek azımız biliyor.

● Sanırım yeterince bölündük. Artık birleşebiliriz.

● Pek az iseler, bırakın konuşsunlar; pek çok iseler bırakın konuşsunlar...

● Gönüllü saydamlık zamanındayız. Biz kendimizi koşarak ele veriyoruz. Öte yandan yanı başımızdakilere ulaşılamaz bir durumdayız. Nicelik niteliği iyice bastırır oldu. Ve sanırım bu çengelde kaybolduk. Çünkü içimizdeki yön levhalarını birbirine karıştırdık.

● Çağımızın bir adı da beton ve taş ocakları çağı olmalı! Binbir kötülük çağı da demeliyiz. Binbir umut çağı da diyebilmeliyiz. Bir şeyi ama kesin olarak söyleyebiliriz: Korktuğumuz kadar aptal değiliz ve yeryüzünü sandığımızdan fazla seviyoruz.

● Bağnazlığın, yoksulluğun, korkunun, irticanın, yersiz yanlış umutların, en karasından bir cehaletin doldurduğu bu bataklıkta bunları temsil eden, kullanan, buradan üreyen siyasetçilerle zaman ve güç harcamak ürkünç bir aymazlık değil de nedir! Yapılacak şey, her zaman dediğim gibi maraton koşmaya başlamaktır.

● Deniz kenarı herşeye sırtımızı dönebildiğimiz yerdir. Deniz kenarı herşeye yüzümüzü dönebildiğimiz yerdir. Bu herşey herkes için aynı şey değildir. Deniz kenarları bu yüzden çok gizemlidir.

 Hayrettin Ökçesiz/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

Soma'ya Ağıt - Hayrettin Ökçesiz
● böyle diyorlar ikide bir // karbonmonoksit oksijenden hafiftir çok tatlı bir ölümdür hiçbir şey hissetmezsiniz kokusu yoktur / ya da / güzel öldüler o konuda ben acı çekmediklerini ve fizik olarak da güzel öldüklerini buradan rahatlıkla söyleyebilirim // Siz hiç öldünüz mü madende bayım / Yuvanızda ekmek bekleyenleri düşlerken // bu kabusun / güzeli nasıl oluyor / nasıl oluyor tatlısı huzurlusu bunun // çiçek açıyorken erik ayva / karanlıkta sinsi bir zehirin dünyanızı çaldığını / şimdi ve orada / sonsuzca bir karanlıkta bilirken // orada bilirken / biriken bir hesabın daha sorulamadığını // can pahasına bile olsa // nasıl oluyor da siz rahatlıkla söylüyorsunuz / güzel ölümü // gülüm ölümü / aslında acı kokusuyla // bir de siz ölün görelim demiyorum / ölmeyin görün / görebilirseniz

● sora sora soma'ya vardı ölüm / baktı elindeki kağıda / işte burası / dedi / buldum // yüzlerce kölenin canını alacağım çukur / yetimlerin adresi / bedava kömürün ateşi / burdan // tiranların içtiği kan / buradan / akıyor kadehlerine // sermayenin kevseri / işçinin alınteri / karışıyor / burada gözyaşına / milletin // kurtulan madenci / baretini / basıyor bağrına / taş gibi // iniyor cehennemine / şimdilik // kıyamet öncesi sessizlik

● soma sen / katliamın toplu mezarısın // gözler önünde / küfürle yumrukla kazılıp / ört bas edilen / güya // arsızlığın hırsızlığın / cinayetin / ölmeyecek tanığısın / binyıllar öteye // adı / türkiye / güzel bir gelinin / simsiyah / duvağısın

● paylaşmak acıyı çekilir kılar / inanmak çileyi // bilmek istemek / devrimi gerçek kılar // gerçeğini adaletin / yaşanır kılar / emek

● bazı şeyler verilmez alınır // örneğin hak / örneğin özgürlük / örneğin bağımsızlık // örneğin kelle // biz ama almayalım / teşekkür / gitsin gideceği yere

● güzel ölünmez / bilsin hükümet // öldünüz / güzel kardeşim // bilsin millet / boşuna değil / bu kez // yerde kalmayacak / gözleriniz

● her şey her şeyi anlatıyor / susman herşeyi // hepsinden anlıyorum ki / bir şeyler yapmalıhız // bir devrim yapmalı / bir devrin battığı // bir devrim / madenci anlıyor musun

● bu akbabalar / ekmek bırakmadılar / anladık // amma // umut da bırakmadılar / içimizde / dışımızda // çıkardığımız kömürü / kor yapıp attılar / hanemize // düştüğü yeri yakardı ya ateş / koskoca bir madeni yaktılar // yurdumuzu // yurtsuz yuvasız bıraktılar

● soma soma'dan fazla // soygun soygundan / ölüm ölümden fazla / soma'da // sen senden fazlasın

● maden / hitler'in fırını // soma'dan auschwitz'e / ince bir yol gider / gözlerim dalar gider / çocukların ayakkabılarına / sırma saçlarına kadınların / İniltiler duyarım // madenden / ince bir yol gider // titrerim utanırım / uyanamam bir türlü

● kim demiş / insan yalnız ölür diye / son soluk hepsinindi // herkes tek soluktu / tek can / soma'da

● yurttaşlar // brutus sezar'ı arkasından hançerlemiş / mussolini'yi bacağından asmışlar / hitler intihar etmiş / bize ne // korkuttuğunuz kimse / kaçsın gitsin diyeyse / bu meselleriniz / uğraşmayın derim boşuna // alın iktidarı elinize / ve hattâ / tatile gönderin diktatörü / bir sepet kömürle // size düşeni yapın / düşene yapacaklarınızı / düşünmek yerine // özgürlük adalet kardeşlik / getirmeye bakın / tez elden ülkeye.

  Hayrettin Ökçesiz/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

 Sokak çocukları, tutuklular, hükümlüler, kaçak işçiler, kadersiz kadınlar, yoksul köylüler, evsiz barksızlar, sokak hayvanları, aykırı düşünenler, aykırı sanatçılar, deliler, özürlüler, üçüncü cinsiyet, sendikasız, sigortasız işçiler, işsizler, yoksul üniversiteliler... Sömürülen doğa, satılan toprak, bölünen ülke...  Tüm bunlar toplumumuzun varoşlarıdır. Bunların pek çoğu bir insan kişiliğinde de toplanabilir, mutsuzluk umutsuzluk iyice katmerlenir gider!

Toplumun  Varoşları - Hayrettin Ökçesiz
Hani, “bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür” derler ya, işte bir toplum da öyledir. Varoşlarından gelen iniltiler arttıkça o çürür gider.

Geçenlerde konuğumuz olan Federal Almanya Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde yaptığı konuşmasında Ülkemizin içerisine sürüklendiği karanlığı nezaketle, ama açık bir dille betimledi. Uyardı, kaygılarını dile getirdi. “Hiç birini uydurmadığı, az bile söylediği” sözler şunlar: (https://gundem.bugun.com.tr/hukumete-agir-elestiri-haberi/1081403):

“Kimi Türk vatandaşı ve kimi Türk siyasetçi bu tarz eleştiriyi kabul etmekte zorlanabilir. Beni lütfen yanlış anlamayın. İfade ettiklerim içişlerine müdahale değil, eşit düzeyde paylaşım arzusu.”
“Demokrasinin sağladığı kazanımı, yaşama tecrübesinin etkisiyle, herhangi bir yerde hukuk devletini ve birçok ülkede denenmiş olan kuvvetler ayrımını kısıtlama eğilimini gördüğüm zaman bunu özel bir kaygı duyarak izlerim.”
“Dolayısıyla bugün burada hükümetin, hoşuna gitmeyen çok sayıda savcı ve polisi yerinden alışı, çarpık gelişmeleri aydınlatmalarına engel olur.”
“ ‘Hükümet kararları kendi lehine etkilemeye veya hoşnut olmayacağı kararlardan kaçınmaya çalışırsa, yargı bağımsızlığı hâlâ güvence altında olur mu’ diye soruyorum.”
“Bir demokrat olarak, kendi ülkem olmasa bile, ne zaman hukuk devletinin tehlike altında olduğunu görsem o zaman sesimi yükseltirim. Sesim insanlar içindir; onurları, özgürlükleri ve fiziksel dokunulmazlıkları içindir.”
“Sokak protestoları zor kullanılarak bastırıldığında hatta bu yüzden insanlar canından olduğunda itiraf ediyorum; bu gelişmeler beni korkutuyor. Özellikle fikir ve basın özgürlüğü kısıtlandığı için.”
“İnternet ve sosyal iletişim ağlarına erişimin kısıtlandığını; eleştirel bakış açısına sahip gazetecilerin işten çıkarıldığını hatta yargılandığını; gazetelere yayın yasağının getirildiğini ve yayıncıların hukuki baskı altına alındıkları bir zamanı yaşıyoruz.”
“Protesto uyarıcı bir sinyaldir. Vatandaşların kendilerini birer emir kulu olarak algılamamaları, ülke refahına hizmet eder. Türkiye vatandaşları ülkelerinin kaderini şekillendirmek için ortak hareket etmeye hazırlarsa bu olgunluk işareti olarak övgüye şayandır.”
“Demokrasinin diyaloğa ihtiyacı vardır. Kamuoyunda kullanılan dilin zehirlenmesi ve düşman imajının oluşturulması topluma zarar verir.”

Bu ülkenin bir yurttaşı olarak söylenenlerin hiç birini abartı ya da yanılgı olarak nitelemem mümkün değil. Hepimiz bu karabulutun içinde yaşıyoruz. Bu sözleri bir “yabancı”nın söylemiş olması kimilerinin kanına dokundu. Yabancıların övgülerine sevinenlerin, yergilerine karşı saldırganlaşması hastalıklı bir durumdur. Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenlerin Atatürk terbiyesi almış olmasını bekleriz.

Bu soğuk duşun ardından başka bir “yabancı” eleştirisi daha aldık: Bir sivil toplum kuruluşu olan “Freedom House”, “Dünyada basın özgürlüğü” raporunda Türkiye'yi dünya sıralamasında 120'ncilikten 134'üncülüğe gerileterek, 'kısmen özgür' statüsünden 'özgür değil' statüsüne düşürdü.

2014 Nisan Ayı istatistiklerine göre dört kişililk bir ailenin yoksulluk sınır 3.800 TL dolayında... Yorumu gerektirmeyen bu rakamın aynı zamanda tüm ailelerin %95'inin gelirine karşılık geldiğini de eklemelidir. Yani Türkiye yoksul bir ülkedir.

Türkiye zengin bir ülkedir. Güçlü bir ülkedir. Bayındır bir ülkedir. Güzel bir ülkedir. Ama tüm bunlar halkın çoğunluğunu zenginleştirmiyor. Aksine, kendilerine seyirci bırakıyor. Türkiye yoksulunu yaratıp, sadaka veren, bu yolla iktidara gelip, sömüren sömürten bir yönetimin ülkesidir. Bu düzeneği kırıp, parçalamak artık çok zordur. Peki, bir yolu yok mudur? Elbette var: Maraton Koşmak!

Toplumun varoşlarıdır bu ülke. Buna göre koşmalı. Dantela gibi örmeli düşleri. Kısa gün kârından vazgeçmeli. Serden geçmeli. Küçük hesaplardan, küçük hesapların adamlarından uzak durmalı. Halk toplumun varoşlarında yaşıyor bu ülkede. Varoşları yurt edinmeli, yurttaş olmak için!

 Hayrettin Ökçesiz/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

Bu Kötülüğü Kendilerine Niye Yapıyorlar? - Hayrettin Ökçesiz
Özerk bölge dedikleri bir coğrafyaya Kürtler kendilerini niye hapset(tir)mek istiyorlar? Böyle bir şeyi elde ettiklerinde, ülkenin geri kalanına, ama kendileri için pek iyi olmayacak bir iyilik yapacaklar: İran, Irak ve Suriye'ye tampon bölge oluşturacaklar. Bölgenin tüm cerahatini kendi içlerinde toplayacaklar ve yayılmasına karşı filtre işlevi göreceklerdir.
Öte yandan, bununla batıdaki Kürtlere  büyük bir kötülük yapacaklardır. Siyasal bölgeleşmeyle bu insanlar batıda azınlık olarak algılanacaklardır: Gündelik yaşamları zorlaşacak; ikide bir, kovulmakla tehdit edilecekler, birçok şeyle suçlanacaklar, özgür ve rahat yaşayamayacaklardır. Sürekli bölünmeden sorumlu tutulacaklar, korku kapılarını bekleyecektir. Kanunsuz işlerin haklı haksız adresi sayılacaklardır. Ya da kraldan çok kralcı olmayı seçerek, gönüllü asimilasyona yöneleceklerdir. Ucuz ve kaçak işçi olarak kullanılacaklardır. Bu ürkünç ve üzücü haller Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde bile ciddi boyutlarda yaşanmaktadır. Kürtler kendi bölgelerindeyse arzu edildiği ölçüde kalkınamayacaklar, bölge sorunlarının girdabında boğulacaklar; kendilerini iyice insanlıktan çıkaracak derebeylerine koşulsuz teslim olacaklardır.
Özellikle Irak Kürt yönetimi  Batıya ulaşmak istediğinden Türkiye Kürtlerini önemli bir basamak olarak görmektedir. Bizim Kürtler için bu durum ciddi bir düzey kaybı, gelecek kaybı, gerileme demek olacaktır.
Bu bölünmeden Türkiye bir kayba uğramayacaktır. Sorunlarından arınacaktır. Daha ileri hamleler için güç toplayacaktır.  Türkiye'nin geri kalanında başka hiç bir kimse etnik bölünme heveslisi değildir. Olmayacak da. Çünkü onlar olmak istedikleri yerde ve konumdadırlar.
Tabii, biz işlerine karışmayalım. Ama ben başıma (AKP'yle birlikte) ördükleri dinci, etnik çoraptan kurtulmak istiyorum. Anayasamızda yazdığı gibi, çağdaş, Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine, devrimlerine bağlı, laik, demokratik, sosyal bir Hukuk Devleti'nde birlik içinde yaşamak istiyorum. Özgürlüklerin bu çerçevenin içinde daha kolay büyüyeceğini ve bu çerçeveyi çok daha fazla genişleteceğini düşünüyorum. Özgürlükleri besleyecek, genişletecek, herkese yayacak daha verimli başka bir zemin düşünemiyorum.

Kürtler bütün bunların ayırdındaysalar ve işler buna rağmen kolay değilse, bize o zaman hükümetin, temsil yetkisi ve çoğunluğu bulunmayan bir silahlı örgüte güç ve toprak devrederek bu insanlara bu kötülüğü reva gördüğünü söylemek kalacaktır. Belki şu ünlü “açılım”dan bunu anlamalıyız. Polisiye edebiyatın yine ünlü sorusunu sorarak bu planın mantığını anlamaya çalışabiliriz:Cui bono?
Tüm bunlar Kürtlere değilse, kime yarayacaktır? Ülkenin bölünmesinden, dinsel ve etnik parçalanmalardan, ileri sınıf çatışmalarından kimler semirecekse en azından onların sevineceği; bu işlerde parmağının olacağı, hatta eylemsel rolünün bulunacağı biçiminde düşünmek pek yadırgatıcı olmasa gerek.
Tam da bu noktada benim önerim, “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti”nin tüm bu çözülme, parçalanma, ayrışma olgularına karşı bir panzehir oluşturacağı: laik devletle dinsel; sosyal devletle sınıfsal; demokratik hukuk devletiyle de etnik kaosun önüne geçerek; “insanlık onuru”nun korunması, koşullarının sağlanıp geliştirilmesi ödevine dayalı bir hukuk düzeninde her bir insanın bir yurttaş ve birey olarak kendi ayrılığından ve aynılığından bir zarar görmeksizin, aksine bu özellikleriyle yaratıcı katkılar getirebileceği bir varoluşa kavuşabileceği yönündedir.
Kürtler gerçekten neyi istiyorlar? Bunu bilmenin bir yolu var mı? Onların yerine konuşanların gerçekten onların düşüncelerini söylediklerinden nasıl emin olabiliriz?
Bu topraklardan Türkiye Cumhuriyeti’nin silinmesini istemeye başkalarının her kalibreden pek çok nedeni vardır. Bizimse, birlikte ya da değil, bir tek nedenimiz söz konusu: “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!”

 Hayrettin Ökçesiz/Cumhuriyet/Bilim Teknoloji

Herşeyimizi dinliyorlar, bir tek lafımızı dinlemiyorlar! Dinlemelerine karşı değilim. Birgün belki dinlediklerini anlamaya da başlarlar.

Hayrettin Ökçesiz: Bu Toplum Çözülmek Üzere...
• Bu toplum çözülmek üzere... Farkında mısınız? Her siyasi görüşten her birimiz her iddianın savcısı ve yargıcı yapıldık. Türk Milleti adına yargılayan mahkemelerimizi devre dışı bıraktık. Yargılamanın tüm evrensel ilkelerini küçümsemeye, yadsımaya yöneldik. Kitlesel bir önyargı’lama histerisine kapıldık. Öte yandan, Hukuk Devleti’ni totaliter otoriter, dinci faşizan bir devlete dönüştürecek yasalar çıkarıldıkça muhalefet partilerinin meclisi terk etmeyerek bunlara meşruluk kazandıran tutumlarını olağan gördük, doğru bulduk. Atatürk Cumhuriyetiınin tüm kurumlarının birer birer sökülmesine seyirci bırakıldık. Tüm bunlar en somut delilleriyle,yani yasalar çıkararak yapıldı. Kemali Devlet Muhalefet işte bize bu kötülüğü yaptı, yaptırdı! Şimdi asıl bunlardan hesap sormanın zamanıdır: Bir an önce akıllarını başlarına devşirip, oylarımızı hak etmenin gereklerini yapsınlar. Meclisi derhal boşaltsınlar ve meydanları doldursunlar. Adil ve güvenilir bir erken genel seçimin yolunu açsınlar. “Uygar Direniş” çağrımıza uysunlar!

•  Ülkemizde siyaset birbirini tasfiye üzerine kurulu. Halka da bu dayatılıyor. Bizim bu durumu düzeltmemiz gerekiyor. Değilse, ülkemiz dönüşü olmayan bir çöküş sürecine girecektir. Halk hukukun koruduğu değerlerle yeni bir siyaset dili geliştirmelidir. Hukuka dayanmayan, hukukla beslenmeyen hiç bir siyaset, ülkesine barış ve erinç getiremez. Bu bakımdan Gezi’den öğrenilecek pek çok şey var. “Uygar Direniş” çağrımızda önerdiğimiz koşulların gerçekleştiği bir ortamda gidilecek bir genel seçim bu geleceğin miladı olacaktır. Bunda daha fazla gecikmemelidir. Herkes bu bakımdan olağanüstü bir sorumluluk taşıyor.

• AKGESTAPO (komisyonda) doğdu! Geheime Staatspolizei Devlet Gizli Polisi, Hitler’in sağ koluydu. Tüm devleti ve toplumu kontrol ediyordu. Olağanüstü yetkileri ve imkânları vardı. MİT’e biçilmek istenen rolü buradan birazcık anlayabiliriz.

• Üniversitede BBG Geçen hafta dersimi verirken gözüme arı gözü gibi, ama kocaman kara bir şey çarptı tavanda. “Çocuklar, nedir bu?” diye sordum. “kamera, hocam!” diye bağırdılar. Şaşırdım. Bir süre dilim tutuldu. Bu koşullarda ders yapamayacağımı söyledim. Yarın o derslikte yine dersim var. İnsan onurundan ve özgürlükten konuşacağız, mobese’ler altında. Ama daha önce rektörlüğe okkalı bir dilekçe yazacağım ve kayda vereceğim. Sonra, bu örnekle de (örneğin elbette küçüğü büyüğü olmaz) “üniversite”nin onurunu savunacağız, yel değirmenlerine karşı!
(Bir hafta sonra) Dün derse başlamadan önce o göze koli bandıyla yakışıklı bir çarpı işareti yapıştırdım. Sonra öğrencilerimle güzel güzel dersimizi yaptık.

• Paraları sayarken, birbirlerine nasıl gizlediklerini söylerken de «Allahın izniyle» deyip duruyorlar. Bunların Allahıı sakın para olmasın! Başka nasıl anlayabiliriz ki?

• Para pis bir şeydir. Herkesi kirletir!

• Yasaya aykırı yollarla elde edilmiş bilgilerin açıklanması ya da belli bilgilerin açıklanmasının yasaya aykırı olması sivil itaatsizlik hakkına uygun olabilir. Mahkemeler bu hakkı tanıyabilir.

• İşverenlere sendikasız işçi çalıştırmak yasaklanmalıdır! Emek ahlâkı, üretim ahlâkı bu ülkede sesini duyurmalıdır!

• Sistem kendini kötü hissetmez, ama biz suçu sistemin üstüne atarak kendimizi iyi hissedebiliriz.

• Yurttaşın bilinç, yargıcın duyunç (vicdan) yetkinlikleri demokrasinin ve hukuk devletinin yetkinlik güvenceleridir. Birindeki açık, ötekindeki güç ile kapatılmalıdır.

• Türkiye Cumhuriyeti bir güven devleti olmak zorundadır. Bunlar güvenlik devleti yapmaya giriştiler. Kendi güvenlikleri için!

• Herşeyimizi dinliyorlar, bir tek lafımızı dinlemiyorlar! Dinlemelerine karşı değilim. Birgün belki dinlediklerini anlamaya da başlarlar.

• Geri kalmışlığımızın nedeni, hep geride kalacağımızın da nedeni olacaktır: Atatürk’ten başka hiç bir iktidar bu ülkede bilginin ve bilimin ne olduğunu yeterince kavrayabilmiş değildir. Üniversiteler açmışlardır, çok dokunaklı nutuklar çekmişlerdir, ama bilimin, bilginin insanlık ve ülke için değerini ve önemini yeterince anlayamamışlardır. Buna üniversiteler de dahildir. Bu durum geride kalmak için yeterli nedendir.

Hayrettin Ökçesiz/Cumhuriyet/Bilim Teknoloji

Hey Türkiye Nereye? - Hayrettin Ökçesiz
Yüzlerce TIR Suriye'ye silah taşıdı. Daha da taşıyacaklar. Büyük Kürdistan Devleti kuruluyor. Yeni Gayrı Milli Eğitimle halkın çocukları kitleler halinde İmam Hatip Okullarına yazdırılıyor. 130 milyar dolar ve daha fazlası haraç, rüşvet ve başka yollardan özel ellerde depolanıyor. ABD ve AB AKP'yi istemiyor. Kontrollerinden iyice çıktı ve kendi rotasına yöneldi.  Tasfiye edilmesi gerekiyor. Kapıda çok ciddi bir iktisadi kriz bekliyor. Ülkenin istatiksel verileri hiç bir güvence ve güven vermiyor (Bkz. O. Bursalı, Hey Türkiye Nasılsın? 2. Baskı).

RTE'nin yoluysa belli ve çok büyük bir hedefe yönelik: İslam Dünyası'na Halifesini yeniden kazandırmak, Yeryüzünde İslam egemenliğini ve yeni bir "İslam Medeniyeti" kurmak istiyor... (Yeni bir "Lawrence" de olabilir tabii ki.) Karanlık bir durum…

Olası ve belki kurguladığı bir iç savaş için (Suriye'de ve/ya da başka bir yerde) silah depolamak gerekiyor. TIR'lar bu silahları taşıyor. O güne kadar bunları oralarda kimse kullanmayacak. Burada kullanılacaklar. Para da lazım elbette. Silahlar ve başka herşey için daha çok lazım. O güne kadar kendi "haşhaşi"leri de yetişmiş olmalı yeterince.

Bu ya da buna benzer başka bir "yüksek ideal" veya "görev" söz konusu değilse, akla hayale gelemeyecek kadar bir miktarda parayı şu ölümlü dünyada bir insan niye "çalar" diye sormalıdır. Bunun için kişi(ler) ya ruh hastası olmalı ya da bu "icraat" bir Mafia'nın kendi işleyişi gereği ortaya gelmelidir. Böyle bir kişisel ya da çetesel duruma, işin içinde olmayan hiç bir partili ve hükumet üyesi katlanamaz. Böyle bir kimse partisinden hâlâ güçlü destekler alıyorsa, O'nun bu programa inanmış, bu misyona katılan yeminli yakın ve kalabalık bir çevresinin bulunduğunu düşünmelidir.

Varsayımımız doğruysa, Devletin tüm olanaklarından yararlanmalı, onu amaca uygun bir biçime dönüştürmelidir. Örneğin Kuvvetler Ayrılığı ilkesini kullanılamaz bir duruma getirmeli, şiddet tekelini partinin kontrolünde tutmaya çalışmalı, memur sadakatini partiye sadakate çevirmelidir. Bunlar da uzun bir süredir yapılan işler arasındadır. Öte yandan günün postdemokratik, küresel ve postkapitalist tüm nimetleri bu başarıyı vaat etmekte, güvence altına almaktadır. Devletin hilafet uğruna fethi yine de riskli olduğundan ondan olabildiğince yararlanırken, yukarıdaki gibi bir servis yolunun açılması zorunludur. Her bakımdan da gereklidir. Devletdışı paramiliter bir potansiyelin hazırlanması ve hazır tutulması gerekmektedir.

Öyle sanıyorum ki, böylesine bir "Megalo İdea"yla ve buna yaraşır bir megaloman oligarşiyle karşı karşıyayız. Bu hülya dünyayı kana bulayacak bir uğursuzluktadır. Asla gerçek olamayacak kadar da ham hayaldir.
Enver / Hitler karışımı bir hayal- ve iktidarperestle karşı karşıyayız. Aklımıza havsalamıza sığmayacak bir tehlikeyle karşı karşıyayız.

Çok fazla abarttığımı söyleyenler için son bir olasılık şudur: In dubio pro reo! İsnat sabit oluncaya kadar, gerçek değildir. Gerçekte de bunların hiç biri olmamıştır. Bu izlenimi veren, kör tesadüflerdir, pek çoğunun aslı faslı yoktur.  Varsa da, Türk Adaleti suçluların cezasını verecektir... Bu noktada, Yargıya karşı giriştikleri etkili müdahaleler sonucunda suçsuzluklarını mahkemelere onaylatarak, ya varsa büyük maceranın yolu daha da açılmış olacak ya da bugüne kadar geldiği tarzda talan sürüp gidecektir. Bu kırk katır kırk satır meselinden başka bir şey değildir.

Bir mahkumiyetler zinciri ufukta göründüğündeyse, failler olayın kamuoyunca benim sandığım gibi görülmesine çalışarak kendi dava çevrelerinde aklanmaya bakacaklardır. Sonuçta, böyle bir plan güçlenerek sürecek ya da bu aşamada ciddiyetle başlayacaktır.

Tüm bu sözlerim karşısında her bakımdan hepimize yürünecek tek yol kalıyor: "Atatürk Cumhuriyeti" için "Uygar Direniş"e, "Kurtuluş Kongresi"ne hayat vermek, yeniden bir kurtuluşu başlatmak ve başarmak!

 Hayrettin Ökçesiz

‘İşlevsel yapısal’cı sistem kuramının ünlü kuramcısı Niklas Luhmann’a göre ‘’güven’’, karmaşıklığın redüksiyonudur.

“Türk Övün Çalış Güven” - Hayrettin Ökçesiz
Burada sözkonusu olan karmaşıklık, başka bir insanın özgürlüğü, serbestliği, keyfiliği nedeniyle dünyamıza dolan karmaşıklıktır. Şu halde güven, bu karmaşıklığın kavranması ve azaltılmasını amaçlayan bir işleve sahiptir (N. Luhmann, Vertrauen).
Siyasetbilimci Fukuyama ise iktisadi refahın sağlanmasını ‘’sosyal sermaye’’ye ve bir toplumun bireyleri arasındaki ‘’güven duygusu’’nun yaygınlığına bağlıyor. Toplumları ‘’yüksek güvenli’’ ve “düşük güvenli’’ olmak üzere iki sınıfa ayırıyor (Fukuyama, Güven, Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması).

Bir ‘’Düzen’’ ve bir ‘’Düşünce’’ olarak ‘’Hukuk’’ da, kendi temelini kuran bir tutum olarak, ‘’İyiniyet’’i varsayıyor (bona fides praesumitur) ve ‘’Güven’’i koruyor. Bu yüzden, ‘’hukuk güvenliği’’nden söz ediyoruz. Hukuk güvenliği, ‘’hukuk idesi’’nin, ‘’adalet’’in diğer iki unsuru olan ‘’eşitlik’’ ve ‘’amaca uygunluk’’ yanında onlarla eş değerde üçüncü bir unsur olarak hukuk düşüncesinde yerini alıyor.

Hukuk güvenliğini mümkün kılan diğer hukuk ilkeleri de, bizi ‘’iyiniyet’’imizde ve ‘’güven’’ duygumuzda koruyan alt ilkeler olarak, hukuk düzenimizi kuruyorlar. Şu halde hukuk, bizim bu iki duygumuzda asla zarar görmeyeceğimiz bir ‘’güvence’’ olarak sosyal ilişkilerimizi sarıyor.

Hukuk, iyi niyetimizle ve güvencimizle geliştirdiğimiz beklentilerimizden dolayı bir hayal kırıklığına uğramayacağımıza dair bir ‘’güvence’’ sistemi demek oluyor aynı zamanda (Max Weber).

Bu düşünüş ve inanış çerçevesinde biz ilk önce ‘’hukuk’’a güveniriz.
Ayrıntılarına girmeksizin şunu da söylemeliyiz: Biz hukuka güvenmek zorundayız. Tüm boyutlarında: Normatif, sosyolojik ve etik boyutlarında hukukun geçerliliğine güvenmek zorundayız. Hukuka güven, bizi ezen acımasız karmaşıklığın uygun bir düzeye indirilmesi için bir zorunluluktur. Ancak bu güvenin duyulabilmesi, onun temellendirilebilmesine bağlıdır.

Önce ilk soruyu sormalıyız: Hukuka ve onun düzenine güveniyor muyuz?
‘’Hukuk güvenliği’’ kavramı sadece, hukukun bize güven ve güvence vermesi değildir elbette. Biz de hukukun güvenlikte olmasını sağlamalıyız; ona, bir ‘’hukuk toplumu’’nun bireyleri olarak hak ettiği itibarı ve korunmayı sunmalıyız.

Bunun için ikinci bir soru sormalıyız: Hukuk ve düzeni bu itibarı ve korunmayı hak eden bir yeterlilik gösteriyor mu? Bu her iki soruyu olumsuz bir biçimde yanıtlıyorsak, soracağımız son soru şudur: Ne yapmalı? Bu güveni duyabilmek ve hukuku kendisine güven duyulabilecek bir yapıya kavuşturabilmek için ne yapmalıyız?

Bugünlerde “kurum”lara artık ne denli güvendiğimiz pek merak konusu olmuyor. Ama araştırma şirketleri en çok hangilerine güvenildiğini yine de ısrarla bilmek istiyorlar. Her yıl birkaç güven çizelgesi yayılanıp duruyor.

Böyle bir “Temel Duygu”nun tüm toplumsal ve bireysel yaşamımızdaki yerini, etki gücünü, bilincimizdeki ve bilinçaltımızdaki derin izlerini düşündüğümüzde, onun insani varoluşumuzun temel taşlarından birini oluşturduğunu görüveriyoruz.

Çocukluğumda ve ilk gençliğimde Atatürk’ün “övün, çalış, güven” sözünü biraz narsist bulurdum. Sonraları, bu üç temel kavramın insan ruhu ve toplumu için ne denli önemli olduğunu anlamaya başladım. Çalışma’nın, Freud’un Sevmek’le birlikte yazdığı bir ruh sağlığı reçetesi olduğunu kavramam gerekecekti. Övünmenin, Adler’in insanda bulduğu değersizlik duygusunun çalışarak, yaratarak aşılmasıyla yaşanacak bir durum olduğunu görecektim. Güvenmek ise tüm hukuk ve siyasetti. Birlikte yaşamın temeli dostluk’tu Aristo’dan beri…

Bugün hukuka ve siyasete güvenmemiz; bu güveni temellendirebilmek için çok, pek çok çalışmamız, yaratmamız ve bu başarılarımızla, içerisine sürüklendiğimiz bunalımdan hak edilmiş bir övünçle çıkmamız gerekiyor. Güven her siyasal savaşımda vazgeçilmez koşuldur. “Gezi” bununladır, grevlerimiz bununladır, boykotlarımız bununladır. Sömürü düzeninden çıkıp kurtulmak için göstereceğimiz her çaba Atatürk’ün bize söylediğiyle bu sözle başarıya ulaşır.

Hayrettin Ökçesiz/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

Sevgili Vekiller, AKP’nin kendisinin ve düzeninin Anayasaya aykırılığını, yolsuzluklarını, tüm takiyyelerini, ihanetini görüp de mecliste oturmayı hâlâ sürdürerek, bunlara meşruluk kazandırmak nasıl bir yurtseverliktir?

Yerel Seçimlere Meclisi Boşaltarak Giriniz! - Hayrettin Ökçesiz
Daha 2000'lerden beri bas bas bağırmıştık, meclisi boşaltın diye. Her seçimde, bu barajdan nemalanmak halka saygısızlıktır diye, gördüğümüz herkese söylemiştik de, milli piyango bileti gibi, her defasında kendinize çıkacağını düşünmekten, saygılı olmak hatırınıza bile gelmemişti. Bugün de aynı heves... Bugün yine bas bas bağırıyoruz: meclisi boşaltın sevgili milletvekilleri! Hani, kılı kıpırdayanınız var mı? Bırakın artık bu gaz alma işlerini.
Hepinize sorum şudur: Meclisi boşaltarak halka gittiğinizde, eriyip kaybolacağınızı düşünüyorsanız; halkı ikna edecek bir programınızın bulunmadığından, Sizleri anlamayacaklarından, Sizleri tercih etmeye nedenlerinin bulunmadığından korkuyorsanız, şu anda mecliste bulunmanızın bir meşruluğu yok demektir. Bunu en iyi Sizler biliyor olacaksınız. Ama Halka döndüğünüzde Sizleri kucaklayıp, yücelteceğinden, bu yolu Sizlerle birlikte yürüyerek, bu kötülükten kurtulmaya çalışacağından eminseniz, mecliste kalmakla AKP'ye verdiğiniz bu desteği nasıl açıklayacaksınız?
Kısaca: Halkın içinde bir yeriniz yoksa, mecliste zaten hiç yeriniz yoktur. Halkın içinde bir yeriniz varsa, artık halkın olmayan bu mecliste bir yerinizin olmaması gerekir. Halinizden korkunuz geliyor aklıma!
Sevgili Vekiller, yerel seçimlere, meclisi boşaltarak giriniz. Halkın iktidarını yerelde kurarak, TBMM için gerçek gücünüzü gösteriniz. Bu Halkın Sizler kadar hitabeti yoktur ama, Sizlerden daha idealisttir, daha iyi görür ve anlar. Zaten onun yüksek değerlere bir inancı ve güvenci yoksa, Sizin hiç mi hiç olamayacaktır. Ama Sizler de bu değerlere inanıp, güveniyorsanız Halka uyunuz, Halka güveniniz, onu dinleyiniz, onun gibi olunuz ve onun, Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık ufkuna ulaşmasına yardım ediniz.
Cemaat yuvalarında, yurt dışlarında oy aranmak; Ülkenin, Cumhuriyetin o ya da bu düşmanına şirin görünmek yerine halkın bağrından yüksek sesle, ülke toprağının en az beşte birinin nasıl satıldığını haykırın. İşçinin sendikasızlaştırılmasının Cumhuriyet tarihinde bugün nasıl en düşük düzeye indirildiğini, bunları kabul edemeyeceğinizi söyleyin köşe bucak. Meydanlarda, işverene sendikasız işçi çalıştırmasını yasaklayacağınızı, bunu bir anayasa hükmü olarak getireceğinizi bildirin. Üretim ve emek ahlakının kapitalizmin sömürü kurallarından nasıl üstün olduğunu her konuşmanızda ısrarla vurgulayın.

Bu Halkın Sevgilisi Atatürk'ün adını bile telaffuz edemeyenlere, onların oy güruhuna Cumhuriyetin ve Demokrasinin asli değerlerini peşkeş çekmeye asla girişmeyin. Burada kararlı olmak, tüm bunları satarak iktidara gelmekten ölçülemeyecek kadar değerlidir.
Silinip gideceğiniz güne kadar meclise çöreklenmek, sütunlarına sarılıp kalmak bir onur değildir. İrtica tüm gücüyle, hilesiyle, tehdidiyle, aldatmasıyla devletin ve halkın içinde kol geziyor, zehirliyor, kırıyor, koparıyor, yıkıyor ve dağıtıyor.
Yurtseverliğinizden, Atatürk sevginizden, Cumhuriyet ve Demokrasi değerlerine bağlılığınızdan kuşku duymak istemiyoruz. Hiç bir yurttaş böyle düşünerek, çaresizliğe kapılmak istemez.
Mecliste kalarak hiç bir felaketi önleyemeyeceğiniz gibi, boşaltarak da hiç bir felakete yol açacak değilsiniz. partinizin ve Sizin zarar göreceğinizi düşünüyorsanız - ki bunun tersi olacaktır -, böyle bir özveriyi bu halk ve ülke sanırım, çoktan hak ediyor.
Yerel seçimlere, meclisi boşaltarak katılınız. Yeni bir Cumhuriyet devrimi için gerçek başkaldırı, gerçek yol ve yöntem budur.
Önümüzdeki haftalarda bir yurttaş olarak Sizleri mecliste ziyarete geleceğim. Basına böyle bir bildiri okuyacağım ve her birinize "change.org" da imzaya açtığımız ve bugüne kadar bine yakın Yurttaş'ın imzaladığı " 'Uygar Direniş' İçin Milletvekillerine ve Kamuoyuna İvedi Bir Çağrı!" başlıklı dilekçeyi sunacağım. Bu çağrıya katılınız, "Kurtuluş Kongresi Hareketi"mize katılınız!
Daha fazlası ne yazık ki, elimizden gelmiyor. Ama biliniz ki, elimizden her ne gelecekse, gözümüzü kırpmadan yapacağımızı bu Ülkenin, bu Cumhuriyetin tüm dostları ve düşmanları çok iyi bilmeliler. Sizler de bilmelisiniz.
Umarım, her şey böylece daha açık anlatılmış oldu.

 Hayrettin Ökçesiz/Cumhuriyet/Bilim Teknoloji

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget