Makaleler "Hikmet Çetinkaya"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Seni kim öldürdü çocuk?-Hikmet Çetinkaya
Nereden başlasam, neyi anlatsam sana bilmiyorum...
Başımı göğe kaldırıyorum, bakıyorum uzun uzun.
Kasım güneşi altındayım...
Günün orta yerindeyim.
Katliamı şenlik gibi izleyen, ölüme alkış tutan bir kurulu düzen, çocuklar, kadınlar, gençler, yaşlılar.
Bir öfke büyüyor çığ gibi...
Sanki 90’lı yılları, 2000’li yılların başlarını yeniden yaşarken, savaş çığırtkanlığı yapanları, Yeni Dünya Düzeni’nin yılmaz savunucularını yeniden görür gibi oluyorum.
Öfkenin tarihi 200 yıl önce nasıl yazıldıysa bugün de yazılıyor...
İnancımızı, ruhumuzu, düşüncemizi, insanlığımızı yitirmeyeceğiz, emperyalizme boyun eğmeyeceğiz.
Bağdat misket bombalarıyla vurulurken de haykırdık Şam yakılırken de...
Suruç ve Ankara’da kan akarken de.
Arap’ın, Afganlının, Filistinlinin, Afrikalının, Fransızın, Türk, Kürt herkesin yanında olduk.
Bağdat yanıyordu alev alev...
Alevin acısının mavi olduğunu biliyorduk...
Nice katliamlara tanık olmuştuk, faili meçhullere. Hayat ağacının dallarına sarılmıştık.
Bombalar patlarken, gökyüzü ölüm kusarken, biz Parislilerle birlikteydik.
Şam da vardı, Londra’da, İspanya’da.
Rüzgârın dövdüğü avlularda, İstanbul’un lodosunda, Silvan’da, Silopi’de dünyanın her bir köşesine insanlık adına ayaktaydık...
Dolunayın mürekkebiyle çizilen resimlere bakarken, köleliğe dönüşmüş bir özlemle hep mutluluğu arıyorduk.
Düşsüz uykularımızda kömür rengi bükülen kurşunlar arasında hayatın yazı sayfasına bir şeyler yazıyorduk:
“Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!”
***
Dünya terörizmi konuşuyor, Paris katliamını... Belçika, Avusturya, Hollanda, İngiltere tedirgin... Dünya “IŞİD vahşeti”ni tartışıyor, toplantılar yapılıyor...
Dünya hiç konuşup tartıştı mı Suruç ve Ankara kıyımını?
Biz tartıştık mı uzun uzadıya?..
Ülkeyi yönetenler Suruç, Ankara katliamlarının nedenlerini araştırdı mı?
Avrupa ülkeleri tedirgin ve ürkek...
Benimse kafamda bir dizi soru...
Boko Haram kaç kişiyi öldürdü? Kara Afrika’da kaç kişi ölüyor günde, bilen var mı? IŞİD’i kim palazlandırdı, koruyup kolladı, bugünlere getirdi?
Musul petrolleri IŞİD’in kontrolünde, kaç tanker dolduruluyor günde, söyler misiniz?
Rusya Başkanı Putin anlattı Antalya’da yapılan G20 zirvesinde... Uydudan petrol tankerlerinin resmi çekilip servis edildi...
Kaç G20 ülkesi destekliyor IŞİD’i, Putin’den başka açıklayan var mı?
Daha önceleri El Kaide, Taliban vardı, Bağdat’ta bombalar patlıyor Sünni-Şii mezhep savaşları oluyordu...
Ey dünya, ey Avrupa siz o zaman nerelerdeydiniz!..
Çocuklar öldürülürken çocuklar...
Seni kim öldürdü çocuk!
Libya’yı bombalayan, oraları yaşanmaz hale getiren küresel güçler...
Çocukları, kadınları, masum insanları öldürürken hiç vicdanınız sızlamadı mı?
Paris varoşlarında, yoksul Arap Müslüman çocuklarına sözde din eğitimi veren cehalet batağındaki mollalara belediyelerinin kasasından maaş ödemedin mi?
Kurt nasıl girerse elmanın içine, cehalet öyle girer insanın bedenine...
Sen Arap Müslümanları kimliklerinden ötürü dışladın, Hıristiyan ve milli-etnik kimliğe öncelik tanıdın.
Hıristiyan ırkçılığına yol verdin!
Bunlar yetmedi sana...
Kendi topraklarında İslam ortaçağını hortlattın, demokrasi, özgürlük, eşitlik harcındaki “laiklik” ilkesini yok saydın...
Müslüman dindarla köktendinciyi aynı kefeye koyup yanıldın...
***
Fransa, laiklik temelinde yükselen demokrasinin, eşitliğin, kardeşliğin boy verdiği topraklardır...
Paris, ikinci kez vuruldu!
Suriye, Irak, Ortadoğu ve Avrupa her gün vuruluyor...
Kurbanlar kim, saldırganlar kim?
Kapitalist düzen, küresel aktörler, emperyalizmin kendi çıkarları için akıttığı kan...
Kanlı oyun daha yeni başladı!

Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet

Kim Bunlar, Tanıyın! - Hikmet Çetinkaya
Maskaralığın daniskasını yaparlar, insanları birbirleriyle düşman ederler, derin milliyetçiliğin kanlı çukurunda gezinirler, her türlü numarayı çevirirler...
Aydınlıktan korkarlar, gün ışığına çıkamazlar.
Hem soytarı hem kara çalıcı...
Nice canları yakmışlardır bildim bileli!
Eli kanlı ülkücü çetelere arka çıkar, yanlarına alıp besler, tetikçileri, faili meçhul cinayetlerin sözüm ona yiğit kahramanlarını yanlarına alıp solculuk taslarlar!
Atatürkçülüğü kendi çıkarları için kullanır, Bekaa Vadisi’ni çok sever, anılarını tazelerler...
Bildim bileli seçimlere girer, bin de 3’ü bir türlü geçmezler...
Yenilen pehlivan güreşe doymazmış, hep öyle yaparlar...
Milyonlar peşimizde, iktidara geliyoruz...
İstihbaratçılarla birliktedirler, tetikçileri gizleyenlerle, kan gölünden beslenenlerle...
Aynı yolda!
Marş marş!
Alçak, sahtekâr, tetikçi!
Düzenbaz!
Utanmazlar!
Adalet, onur, dürüstlük, güven...
Hiçbiri yoktur bunlarda!
Faşist köpekleri salarlar peşinize, korkutup sizi sindirmek isterler...
İsterler ki meydan onlara kalsın!
Çok zavallıdırlar, beceremezler!
Kışkırtmada birinciliği kimseye bırakmazlar...
Çok canlar yakmışlardır çok...
Can yakan sadece onlar değil, eski Aydınlık dergisi de vardır İşçi Partisi’nin yayın organı...
Şimdi günlük gazete oldu ya...
***
Aydınlık’ın gerçek yüzünü tanır mısınız, bilmem...
7 Haziran 2005’te bir haber, kapakta fotoğraflar...
Haber Ulaş Gencer ve Sibel Koç imzalı...
“Van’da Haçlı Üniversite...”
Üniversitede uluslararası soyut yontu yarışması yapılıyor. Yontulardan biri haça benziyor. Buradan yola çıkılıp Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Türkan Saylan ve Rektör Yardımcısı Ayşe Yüksel’i Hıristiyanlık propagandası yapmakla suçluyordu. Ayrıca üniversite rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın’ı bu konuda suçluyorlardı...
İşçi Partisi’nin sesi Aydınlık’ın günahı çoktur.
Çamur at izi kalsın...
Dün de yaptıkları gazetecilik değildi, bugün de yaptıkları gazetecilik değildir...
Aydınlık 9 yıl önce yaptı bu haberi...
Van’da çıkan Şehrivan gazetesini kaynak gösterdi...
Şehrivan’ın yayın çizgisi bellidir...
Aydınlık’ın haberini Akit gazetesi de birkaç gün sonra neredeyse tam sayfa verdi.
Yücel Aşkın’ın ve diğerlerinin onuru çiğnendi. Yücel Aşkın iftirayla cezaevine girdi, sağlığı bozuldu.
Gazetecilik; iftira atmak, tetikçilik yapmak değildir...
Aynı karalamayı araştırmacı yazar Soner Yalçın için de yapmıştı...
25 Ocak 2007’de Soner Yalçın’a kara çaldı Aydınlık. 2004 yılında 144 bin satan “Efendi... Beyaz Türklerin Büyük Sırrı...” kitabını MİT’in yazıp Soner Yalçın’ın adının konulduğunu öne sürdü.
Çamur atmak, insanları lekelemek bunların işidir...
Atatürkçüleri suçlar durmadan, iftira atar!
Soner Yalçın’a, Mustafa Balbay’a, Tuncay Özkan’a...
Eski ülkücü tosuncuklar vardır; Aziz Nesin için Madımak katliamında neler yazdığı ortada olanlar...
Hepsi aynı geminin yolcuları...
Akit ve Aydınlık! Söyler misiniz aralarında ne fark var?
***
Dün yazdıklarını unutup kimseye Atatürkçülük, ulusalcılık taslamayacaksınız...
İnsanlar unutabilir ama arşivlerde her şey vardır!
Bir dönem Mustafa Kemal için, “Kemalist diktatör” diyen kimdi Doğu?
Ne siyasette ne gazetecilikte daldan dala konmayacaksın...
Bekaa Vadisi’nde Öcalan’la “oy pazarlığı” yapıp yapmadığını, aranızdaki “sevgi bağı”nın neden koptuğunu anlatacaksın...
Daha yazılacak çok şey var!
Uğur Mumcu’ya 2000’e Doğru dergisinde “CIA -MOSSAD ajanı” diyen sen değil miydin Doğu!
Bekaa Vadisi’nde sen Apo’ya kırmızı karanfil verirken, Uğur, “Öcalan-MİT” ilişkisini araştırıyordu.
Açtırma kutuyu açtırma!

Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet

Hikmet Çetinkaya: ‘Cesurum Ey Namussuzlar...’
40 yıldır bu ülkenin aydınlarına, yurtseverlerine, sosyalistlerine, komünistlerine, demokratlarına saldırırlar, leke çalarlar...
Yaptıkları budur sadece!
Bugün son yazım bu konuda...
İstedikleri kadar çırpınsınlar...
Ne yazarlarsa yazsınlar, yanıt vermeyeceğim...
Biat kültüründen geldikleri için itaat ederler, demokrasiye inanmazlar...
Bunlar bir başka tarikat, yani cemaat aslında...
Kara çalmak işleri...
Yıl 2004...
Hedeflerinde deneyimli, saygın bir gazeteci vardı: Soner Yalçın...
Soner, gazeteciliğe Aydınlık’ta başlamıştı. Başarılı bir gazetecilik yaşamı vardır.
Dürüsttür, başı diktir...
“Efendi” kitabını yazdı. Kitap çok sattı, biatçılar Soner’i kıskandı, aleyhinde yazmaya başladılar:
“Efendi’yi MİT yazdı, Soner Yalçın’ın imzasıyla yayımlandı!”
Kitap 144 bin satınca Aydınlıkçılar bunalıma girdi, saldırıyı sürdürdü.
“Soner Yalçın MİT elemanıdır!”
Aydınlık dergisi kara çalmaya alışkındır, hep yapar...
İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu için de kara çaldı dergi...
“MİT ve MOSSAD ajanı!”
Pek tanınmış yürekli insanlara...
Çünkü işleri bu!
***
Soner Yalçın, kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu savıyla Aydınlık dergisi hakkında 100 bin liralık tazminat davası açtı o yıl...
Çamur at izi kalsın!
Aydınlıkçıların yöntemidir!
Tetikçi yazarlar bulur bunlar...
Eski faşistler, istihbarat elemanları falan...
Çok iyi kullanırlar bunları.
Deneyim sahibidir patron!
İşini bilir...
Daha yazılacak birçok konu var elbet...
Karalama, iftira, yalan...
Güya Soner Yalçın, MİT içinde Mikail Albay ekibine girmiş, dönemin MGK Genel Sekreteri Ahmet Çörekçi’yle görüştükten sonra...
Şu bu...
Burada kıskançlık var...
Kara çalma, alçaklık!
Soner’in kitabının çok satmasının getirdiği eziklik!
Gelelim Uğur Mumcu olayına...
Uğur öldürülmeden önce “Öcalan- MİT” ilişkisini araştırıyordu.
Soner bu konuyu 2007’de yazdı Odatv’de...
Arşivine baktım sitenin, silinmiş...
Cumhuriyet’in arşivinden buldum...
Özetleyerek veriyorum...
Uğur, Öcalan’ı araştırırken, Doğu Perinçek, Öcalan’a kırmızı karanfil veriyordu.
Mumcu, Öcalan’a ilişkin yazıyordu.
En büyük tepki kimden gelmişti Uğur’a?
Doğu Perinçek’ten!
Yayın organı 2000’e Doğru dergisinde Mumcu’ya alışılagelmiş yaftayı hemen yapıştırdılar, şimdilerde bana nasıl cemaatçi diyorlarsa:
“Uğur Mumcu CIA-MOSSAD ajanıdır!”
Perinçek’i bu denli öfkelendiren, çıldırtan neydi biliyor musunuz?
Mumcu’ya göre Öcalan, Aydınlık’ın (o dönemde adı Şafak’tı) bildirilerini dağıtırken yakalanmış, MİT tarafından devşirilip sepete konulmuştu.
***
Uğur Mumcu alçakça öldürüldü...
Aradan yıllar geçti...
2007’de dergileri Uğur Mumcu’ya övgüler düzdü!
Soner Yalçın, 2007’de ne demiş:
“Siz siz olun Perinçek’in ne dediğine değil, ne demediğine bakın...”
Doğru bir söz!
Dedim ya bu son yazı...
Yanıt vermeyeceğim...
Ne dediklerine değil, ne demediklerine bakacağım...
***
Ben her şeye karşın Doğu Perinçek ve yakından tanıdığım tüm arkadaşların bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını dilerim.
Çünkü insanım...
Sevgiden, barıştan, demokrasiden, özgürlüklerden yanayım...
Yazımı Özkan Mert’in o çok sevdiğim “Diren Ey Kalbim” şiiriyle noktalıyorum:
“Diren Ey kalbim
Diren hayasızlığa
Namussuzluğa
Diren kötüye
Çirkine, yanlışa
Diren yenilme.
..............
Cesurum Ey hayat
Cesurum Ey namussuzlar
Genç bir yürekle...”

Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet

Hikmet Çetinkaya: Sen Çamur At, İzi Kalmaz...
Cumhuriyet, bildim bileli hep saldırı altındadır...
Yazarları öldürülmüş, tutuklanmıştır!
İlhan Selçuk, 80 yaşında gözaltına alınmış, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı Ergenekon süreci içinde.
Gazetemiz üç kez bombalanmış, dönemin başbakanı, İçişleri bakanından vazgeçtim, İstanbul valisi, emniyet müdürü bile aramamıştı, üçüncü bomba atılana dek...
Bugüne dönelim...
Cumhuriyet’te Atatürkçüler tasfiye ediliyor yalanını bulan iki kişi, kendi çıkarları için karalama kampanyasına girdi.
Bir gazete hazır bekliyordu...
İkisini de çok iyi tanırız!
Seçimlerde Cumhuriyet Vakfı yönetimine giremediler.
Demokratik bir seçim bu...
Seçilirsin seçilmezsin ama kuruma, gazete yönetimine çamur atamazsın!
Yıllarca ekmeğini yedin ama doymadın bir türlü!
Çünkü doymak bilmiyordun...
Yüklü emeklilik maaşı, holding danışmanlık ücreti, kiralar, ticaret falan...
Cumhuriyet’te 48. yılımı doldurdum...
Bu süreç içinde Cumhuriyet hep saldırı altındaydı.
12 yıldır hem cemaat hem de iktidar çevreleri bizi yok etmek için çabaladı ama başaramadı.
Şimdilerde İlhan Selçuk sevgisi birden kabaran malum gazete, hangi çıkar grupları, istihbarat birimleri için harekete geçti bilmiyorum...
Yönetim F tipi olmuş...
Yahu senin başbuğun Doğu Perinçek Suriye’ye Bekaa Vadisi’ne giderek Abdullah Öcalan’ın kuyruğuna takılıp PKK bölüğünü teftiş etmedi mi?
Niye gitmiştin Perinçek?
Kürtlerin oyunu almak için...
Kürtler oy vermedi...
Bunun üzerine PKK düşmanı oldu takım arkadaşları Perinçek’in... Bizse senin Öcalan’la görüşmeni gazetecilik faaliyeti saydık. Çünkü gazeteciler herkesle görüşürler. Bu yalnız hakları değil, görevleridir aynı zamanda.
***
Doğu Perinçek ve bazı arkadaşları İlhan Selçuk için “Amerikan ajanı” olduğuna ilişkin neler yazdılar neler...
Eski Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın, uluslararası yontu yarışması düzenlemişti üniversite bahçesinde.
Dünyanın pek çok ülkesinden yontu sanatçıları gelmiş, soyut yontular yapmışlardı.
Bir yontuyu dergilerinin kapağına koydular...
“Van Üniversitesi’nde Hıristiyanlık Propagandası!”
Yontu “haç”a benziyormuş...
Bir dinci gazete bunu gördü, o da tam sayfa verdi...
Yücel Aşkın tutuklandı, genel sekreteriyle birlikte sudan bir nedenle...
Akıllarında hep Cumhuriyet’i ele geçirme planları vardı...
Bir türlü başaramadılar...
Ergenekon süreci öncesi JİTEM’cilerle toplantılar, İlhan Selçuk ve ekibini tasfiye...
Gerçekleştiremediler...
Şimdi ipine sarıldıkları iki kişi var...
Vakıf seçimlerine bile katılmaya cesaret edemediler...
Bunlardan Şevket Tokuş’u Atatürkçü, vefakâr, kahraman olarak sunuyorlar okurlarına...
Şevket Tokuş eski AP’li...
Alanya Belediye Başkanlığı yapmış...
12 Mart darbesinden sonra Cumhuriyet’i ele geçiren. Nadir Nadi ve İlhan Selçuk’u gazeteden kovan Niyazi Nun’un damadı.
Neresi Cumhuriyetçi!
Aslında daha yazılacak söylenecek çok şey var ama gerek görmüyorum.
***
Vakıf yönetiminde olan herkes cemaatçi yani Fethullahçı...
Orhan Erinç, İbrahim Yıldız, Cüneyt Arcayürek, Mustafa Balbay, Akın Atalay, Musa Kart öteki arkadaşlar ve ben.
17 Aralık öncesi, sonrası yazılarım ortada...
Onların benimle yaptığı röportajlar, ses kayıtları, okurlarına dağıttıkları benim sesimden CD’ler...
Yahu ben ve arkadaşlarım, yıllardır cemaatin neler çevirdiğini yazdığımız için mahkemelerde yargılanıyoruz.
Yazarlar Vakfı kaç kez İlhan Selçuk’u ziyaret etti...
Ben de bir kez gittim, sohbet ettim!
Ben gazeteciyim...
Gizli saklı işim olmaz!
Çizgim belli!
Sen uykudayken ben cemaatin yargıda, polis içinde, eğitimde, kamu kurum ve kuruluşlarında nasıl örgütlendiğini yazıyordum arkadaş...
Kamuoyunu bu konuda aydınlatan gazetenin adı Cumhuriyet’tir.
Cumhuriyet 90 yıldır yaşıyor, okurlarıyla kucaklaşıyor...
Sen işine bak, biz işimize bakalım...
Partin için çalış...
40 yıldır seçimlere girersin, senden başkan lider seçilmez.
Her seçimde binde bir mi, iki mi alırsın...
Bari yüzde 1’e çıkar da belki insanlara saldırmaktan, çamur atmaktan, komplo teorileri üretmekten vazgeçersin...
Bu son yazımdır bil...
Hiç ciddiye almam, seni uyarmam!
Biraz olsun akıllı ol!
Aydınlığa çık, göğe bak, çiçeklere, kuşlara, ağaçlara, hayatın akışına...
Ağabeyin bir an önce özgürlüğüne kavuşsun arkadaşlarıyla birlikte...
Köle olma, birey ol, faşizmin göbeğindesin...
Bir an önce kurtul!
Sanki yasadışı bir örgüte gitmişim...
Sen JİTEM’cilerle buluşunca katil mi oluyorsun, işkenceci mi?
Öcalan’ın peşine takılınca ne oluyorsun, söylesene!

 Hikmet Çetinkaya

Uğur Mumcu’ya Mektup - Hikmet Çetinkaya
Uğur Mumcu’yu yitireli bugün 21 yıl oldu...
Yıllar ne çabuk geçti!
Yazı masamın başına oturmuş, ne yazacağımı düşünüyorum...
Düşünürken şu soru geliyor aklıma:
“İnsanlığın özlemi nedir?”
Daha aydınlık, daha güzel bir düzene doğru yürümek.
Uğur, yaşamı boyunca bunun için çabaladı, devrimci kişiliğiyle gerçekleri aydınlatmak için uğraş verdi.
Pusulası o aydınlığı gösterdi hep!
2005 yılında bir yazıda, din pazarlamacılarını, Türkiye’de “devlet içinde devletin” nasıl oluştuğunu, tarikatların yargıda, poliste, eğitimde nasıl örgütlendiklerini yazmışım... (25 Ocak 2005)
1995 yılında Pakistan kökenli İngiliz yurttaşı Asaf Hüseyin’in İstanbul’a gelişini ve yaptığı konuşmaları...
Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Asaf’ı Türkiye’ye “İstanbul Organizasyon” adlı bir şirket getirmişti.
Kitapları Türkiye’de iki yayınevi tarafından yayımlanan Asaf Hüseyin, Londra Kraliyet Uluslararası İlişkiler Üniversitesi’nde sosyolog olarak görev yapıyor, köktendinci örgütler üzerine araştırmalar yapıyordu.

***
Uğur Mumcu öldürüleli iki yıl olmuştu...
Asaf, konuşmalarında şöyle demişti:
“İslamiyetin terörizmle bir ilişkisi olamaz. Ancak zulme karşı tarih yazarken kan dökülebilir. İslamı diriltmek için kan dökülmek gerekirse dökülebilir...”
Şimdi düşünüyorum Suriye, Pakistan, Afganistan, Irak’ta yaşananları...
Kelle avcılarını, insanların kılıçla kafasını koparıp, ciğerlerini söküp yiyenleri...
Asaf’ı merak etmiştim, kimdir bu kişi, diye...
Londra Kraliyet Akademisi’ni arayıp sormuştum...
Öyle bir kişi yoktu ve Londra’da kendisini tanıyan da yoktu...
9 yıl önce yazdığım “Uğur’a Mektup” başlıklı yazımda şöyle seslenmiştim:
“Türkiye nereye gidiyor anlat bana... Anlat bana seni uğurlayan kalabalıklar ne yapıyor 12 yıl sonra?” Bugün de aynı şeyi söylüyorum:
“Ankara’da 21 yıl önce seni son yolculuğuna uğurlayan milyonlar, bugün niye suskun ve yılgın Uğur, anlat bana!”
Şeyhlerin, vurguncuların, soyguncuların ülkesi olduk Uğur...
Ölümler gördük, acılar, hüzünler...
Gözyaşlarımızı kimse görmedi...
Zindanlar doldu Uğur, El Kaide, El Nusra sınırımıza yerleşti, kamplar kurdu, askeri eğitim aldı.
Laik demokratik Cumhuriyette, aydınlanma devriminin kazanımlarından geriye ne kaldı?
Tepeden tırnağa şaibeli devlet, yargı, polis, muhalefet, cemaat...
Milyonlarca yoksul insan, din bezirgânları, siyasal İslam tezgâhı...
Düzmece belgeler, bilgiler, tapeler...
Yaftalama, karalama, ezme!
Emekçileri ezerek, yoksullara nohut, mercimek dağıtarak, 12 yıldır haramileri kollayarak...
Vurguna, soyguna göz yumarak...
Telefonları dinleyerek, belden aşağı vurarak...
İnançları sömürerek, ayrımcılık yaparak...
Ayakta duranlar... Anlat bana arkadaşım Uğur Mumcu anlat...
Sen ne diyorsun?

***
Yaşamın boyunca, soyguncuların, talancıların gerçek yüzünü gösterdin...
Terörün arkasındaki gerçekleri araştırdın...
Başta Abdi İpekçi olmak üzere pek çok cinayetin perde arkasını, iç ve dış güçleri araştırdın...
Çetin Emeç, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Musa Anter, Vedat Aydın’ı öldüren “derin devlet”in peşindeydin.
Sen öldürüldükten sonra da pek çok katliam, cinayet işlendi...
Hrant Dink, Malatya Zirve Yayınevi, Gaffar Okkan, Hablemitoğlu...
Daha pek çok ad, asit kuyuları...
Bugün emperyalistler, bölgede acımasız bir oyun oynuyor, Büyük Ortadoğu Projesi hayata geçiyor, köktendinci Bağdat-Şam eksenli bir din devleti kurulmak isteniyor...
Kuvayı Milliye ruhuyla, şoven milliyetçiliği birbirine karıştıran bir siyasal hareket din bezirgânlarının işine yarıyor...
Sen, Kuvayı Milliye ruhuyla yaşayan bir yurtsever ve devrimciydin!
Şoven milliyetçiliğin her türlü güç tarafından nasıl kullanıldığını bilirdin sen!
Hayatın boyunca mücadeleyi bu yurtsever ve devrimci ruhla yürüttün!
Ne din, ne dil, ne ırk, ne de mezhep ve inanç ayrımcılığı yaptın...
Şimdi bizler 21 yıl önceki Türkiye’yi arar duruma düştük.


 Hikmet Çetinkaya

Sus Artık Konuşma Milletin Kanını Dondurma!..
Eski Türkiye yeni Türkiye, hain, ajan, terörist...
Paralel devlet, çete, alçak, gâvur İzmir, laikçi kafa...
İç güçler, dış güçler!
Devlet içinde devlet!
Paralel devlet!
Faiz lobisi, İsrail uşağı!
Bunları hep duydunuz, televizyonlarda izlediniz, Silivri’de tanık oldunuz...
İntiharlar, ölüm haberleri, yaşam boyu cezalar, zindanlar...
O zaman kahraman polis, kahraman savcı, kahraman yargıç.
Adlar aynı adlar, iktidar aynı iktidar...
Ucu dokununca zıpladınız!
O gözyaşlarını, ağlayan anaları, eşleri, çocukları hiç görmediniz...
Anımsayın o atılan manşetleri, televizyonlarda yapılan tartışmaları.
Başsavcı aynı başsavcı, savcılar aynı savcı, emniyet aynı emniyet!
Neler söylüyordunuz, neler yazıyordunuz?
İktidar sizdiniz!
Cemaatle birlikte kol kola yürüyordunuz...
Şafak operasyonları, Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargâh, KCK, Odatv davaları...
Bavulcu!
Unuttunuz mu?
Bir de Şike operasyonu...
Bavulcu canınız ciğerinizdi, ona dokunan yanıyordu...
Anımsadınız mı?
Devran döndü, geldik bugünlere...
Şimdi onlar paralel devlet, muhalif medya hain, ajan, terörist.
Muhalif medya dik duruyor yine...
Kıvırmıyor, yan yatmıyor!
Yandaşlık yapmıyor!
***
Eski Türkiye yeni Türkiye...
Her şey eskisi gibi...
Salt ortaklığınız bitti, gerçekler su yüzüne çıktı, Türkiye’nin laik demokratik bir hukuk devleti olduğu akla geldi.
Tek başına iktidar gibiydiniz görünürde ama değildiniz.
Bir dokunayım dediniz ve yandınız!
Kurtuluş yolu arıyorsunuz...
Bakın, polisin ve jandarmanın amirine, savcının başsavcıya “bilgi verme zorunluluğu”nu Danıştay durdurdu.
Yani Adli Kolluk Yönetmenliği, Danıştay kararıyla bozuldu.
Şimdi ne olacak?
Savcılar rüşvet, örgüt, kaçakçılık gibi katalog suçlarından dinleme iznini başsavcıya haber vermeden yapabilecek.
Adli kolluk kuvvetleri (polis ve jandarma) en üst dereceli kolluk kuvveti olan il ve ilçe emniyet müdürlerine, amirlerine bilgi vermeden operasyonu gerçekleştirecek.
Kısaca savcının emrini yerine getirecek...
***
Kasırgayı durdurmaya çalışıyor siyasal iktidar...
Ortada bir rüşvet, yolsuzluk olayı var mı yok mu?
Sadece bir iddia var!
Tutuklamalar da var, şartlı salıvermeler de...
O zaman bu panik niye?
Ayakkabı kutularında paralar...
Piyasalarda deprem!
Doların ve Avro’nun yükselişi!
Tüm oklar kime yönelmiş herkes biliyor gülüm...
Meydanlar dolup taşabilir, bakanlar değişebilir...
Peki vicdanlar ne olacak?
40 yıllık arkadaşı Bakan Bayraktar ve İdris Naim Şahin’in sözleri...
Unutulacak mı?
Unutulmayacak!
Millet bakacak ve şöyle diyecek:
“Cambaza bak cambaza!”
Cambaz telde, bu kez ha düştü ha düşecek...
Gazetelerde haberler ilginç, bir de muhalif medyanın birinci sayfalarına bakacak...
İkinci dalga operasyonu durduruldu mu durdurulmadı mı?
Onu söyle sen bana!
Bir de HSYK’ye bu öfke niye?..
O düzenlemeyi yapan sizin iktidarınız değil mi?
Hem de övüne övüne, caka sata sata!
Ya kul olacaksınız ya da birey...
İyi dinle imparator!
Türkiye bir muz cumhuriyeti değil!
Baskı kurma, gözdağı verme!
Demokrasiyle, temel hak ve özgürlüklerle, yolsuzluğa, rüşvete karşı çıkmakla gelişir Türkiye...
Bunu bir kenara yaz ve hiç unutma!

***
Korku imparatorluğunun içinde bunca rezalet, pislik, koku çevremizi sarmış...
Önceki gece Taksim’de yine TOMA’lar görev başındaydı...
Biber gazı, basınçlı su falan...
Yeni Türkiye, diyordun ya hani...
Tıpkı eski Türkiye gibi...
Bu ne yaman çelişki!
O zaman sus artık!
Sus ve konuşma!


 Hikmet Çetinkaya

Kılıçlar çok önceden çekilmiş, MİT içinde yürütülen operasyonlarla doruk noktasına ulaşmıştı...
Araya bazı önemli kişiler girmişti...
AKP-cemaat kavgasının fazla büyümemesi için büyük çaba harcadılar. İşin ucu ne zaman polis ve yargı ayağına uzadı, ardından dershanelerin kapatılması ya da özel okula dönüşmesi yeniden gündeme geldi, işte o zaman ok yaydan çıktı.
Cemaatin nasıl örgütlendiğini, nereden nereye geldiğini yakından izleyenlerdenim.
1975 yılında yazdığım “Nur Kampları”yla başladı...
Demek ki aradan 38 yıl geçmiş...
Tamı tamına 8 kitap yazmışım sürece ilişkin...
Gülen hareketi, 80’li yıllarda ivme kazanmış, 1982 anayasa oylamasıyla biçim değiştirmiştir.
Mehmet Kutlular’ın Yeni Asya kolundan kopan Gülen ve arkadaşları, Kenan Evren’in “Anayasayı desteklesinler” mesajına olumlu yanıt verince, eksen değişmiştir.
Turgut Özal’ın katkısı bunda büyük rol oynamıştır 12 Eylül darbesi sürecinde. Aslında öykü uzundur...
Bugüne dek uzanan çizgi şimdilerde “hizmet zinciri” adını alsa bile, Gülen zamanında Turgut Özal, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, kimi CHP’lilerle yakından ilişki kurmuştur.
Parti gözetmeksizin hem Tansu Çiller’le hem de Alparslan Türkeş’le ilişkilerini sürdürmüştür.
Bir kişi dışında: Necmettin Erbakan...
***
Sovyetler Birliği’nin çökmesi, Doğu ve Batı Almanya arasındaki Berlin duvarının yıkılması Gülen cemaatine yaradıÜniversiteler, okullar...
Finans kurumu... Bugün banka... Rusya’dan Afrika’ya değin uzanan bir pazar, okullar... 28 Şubat sürecinde Orgeneral Çevik Bir’e tüm okullarının anahtarlarını vermek istemeleri... Unutmadan ekleyeyim... Recep Tayyip Erdoğan 1994 yerel seçimleri öncesi Gülen’i ziyaret edip elini öpmüştür.
Öykü uzundur aslında...
Gülencilerin polis ve yargı içindeki örgütlenmeleri 2002 seçimlerinden sonra yani AKP’nin iktidar olmasının ardından değil, 80’li yıllarda başlamış, 90’lı yıllarda da sürmüştür.
Yargıda en güçlü dönemi yaşıyorlar 2013 yılında...
Poliste kanatları kırıldı...
Milli Eğitim’de eski güçleri yok. Güç ve pay savaşı bugün zirvede...
Gülencilerin kapalı kapılar ardında söyledikleri Erdoğan gibi bir lider için yenilir yutulur şey değil...
***
Eğer herkul.org’a şöyle bir göz atarsanız kapışmayı, pay ve güç savaşının neden kaynaklandığını görebilirsiniz.
Elbet birincisi dershaneler...Bunun dışında polis, yargı ve MİT de var... İsrail’le olan ilişkiler... Biraz daha geriye gidersek Erdoğan’ın Davos’taki “van münit” çıkışı, Mavi Marmara olayı, hani o İsrail komandolarının kanlı baskını, Suriye ve El Nusra... Zincirin halkalarını çoğaltabilirim. Fethullah Gülen’in şu sözleri aslında bu savaşın boyutunu gösteriyor: “Firavun ile Harun aleyhinizde ise isabetli yolda yürüyorsun demektir...” Güç ve pay savaşımı daha da şiddetlenerek sürecek. El mi yaman bey mi o zaman göreceğiz! Çünkü iki taraf birbirlerine “hodri meydan” dedi... Dönüş olanaksız gibi! Gülen, açık konuşuyor: “Yüze gülenlerin, bu kadar kötülük yapabileceklerine inanmak istemiyoruz!” Sonucu yerel seçimlerde göreceğiz... Gülen hareketinin kimilerine göre yüzde 5, kimilerine göre ise yüzde 7 oyu var! Var yok orası ayrı bir şey!
***
Bu oy oranı bir başka partiye yani CHP’ye gider mi gitmez mi onu da bilemem... Adaya bağlı! Şunu söyleyebilirim. CHP içinde Gülen’le görüşenler var! Adaylar bir açıklansın, şöyle ocak ya da şubat gelsin... Şimdiden söylemek zor! Şimdilik görünen bu kapışmanın süreceği... Erdoğan boyun eğmez! Bileğini kimseye büktürmez! Sakın hiç kimse, AKP bölünür parçalanır, bize de pay düşer havasına girmesin. Gelelim Diyarbakır’a... Şov muhteşemdi... Sahnede Erdoğan, Barzani, Şivan ve Tatlıses... Barış, özgürlük, demokrasi... Sen çok yaşa Erdoğan... Erdoğan sahnede, sağında Şivan, solunda Tatlıses... Belediye Başkanı Osman Baydemir ve BDP’liler nerede? Yok!.. Bir taşla beş kuş!.. Seçim, Kandil, Cemaat, BDP ve PYD... Haberiniz ola!..

Soluğunu kesen, uykuların içinde olan bir tırmanış, bir umut, kendi sessizliğinde çoğalan...
Bir hayat bu!
Özgürce...
Menekşe tarlalarında kızlı erkekli çocuklar geleceğin sevincini paylaşmanın özlemi içinde olduklarında, gün başka türlü ağaracak.
Gecenin derinliğinde kapılar çalınmayacak.
Göklerden fırtına geldiğinde çocuklar, gençler korkmayacak.
Analar, babalar, kardeşler, kadınlar, çocuklar ölüm haberleriyle yataklarından sıçramayacak.
Sırtında şafağın kısa etekli, büzgülü giysisi... O savaş, o kan gölü, büyük göçler...
Özgürlük sana da yetecek bana da, hepimize de...
Polis, başkent Ankara’nın 100. Yıl Mahallesi’nde olduğu gibi, öğrencilerin kaldığı evlerin adreslerini toplamayacak.
Salt Ankara’da değil tüm ülkede olacak bunlar...
Çocuklara toplum olarak güveneceğiz.
Baskıcı rejimlerle bir yere varılmayacağını anlayıp, muhafazakârlık yutturmacasıyla “şeriat” deyip durmayacağız.
İnsanca yaşayacağız, demokrasiyi ve özgürlükleri yaşam biçimi olarak göreceğiz.
O zaman umut toplayacağız yaşadığımız tüm coğrafyada...
Barış içinde, insanca yaşayacağız...
Sömürüyü, talanı, yalanı göreceğiz.
***
“Yeni dünya düzeni”nin “küreselleşme” masalıyla vahşi kapitalizmi, emeğin sömürülmesini övünerek savunan, iş bitiriciliği “demokrasi” sanan düşüncenin, “siyasi İslam” kıskacından kurtulduğumuz gün, dindarlar da mutlu olacak ateistler de.
Ne ırk ayrımı olacak, ne din ne inanç ne de mezhep...
O zaman göreceğiz ki türbanın, mini eteğin, pantolonun tek başına temel hak ve özgürlük olmadığı bilincine erişeceğiz.
Bilim, sanat, kültür, felsefe...
Aydınlanma’nın kapısı, özgürlüğe açılan pencerenin, hurafelerle, muhafazakâr demokratlıkla, şeyhlerle, tarikatlarla olmayacağını kavramış olacağız.
Üniversiteli kızlarımız “yumurtalık kisti” nedeniyle doktora gidip ilaçlarını yazdırmak istediğinde zorla “hamilelik” testini kimse istemeyecek.
İnanın yaşam daha derinleşecek, o gecenin müziğini dinlerken.
Gözlerimizde bir pırıltı olacak aydınlık bir sabahın habercisi...
Dolunay yataklarımızın üstüne yayılacak.
Kuş sesleri arasında başka kanatlar havalanacak göğe doğru, yapraklar kendi şarkılarını söyleyecek...
Ne fırtına korkusu olacak gözlerinde ne de hükümdarın kırbacı sırtlarında...
***
Biliyorum bu yazdıklarım hepimizin özlemi...
Türkiye laik demokratik bir hukuk devleti...
Nasıl oluyor bunlar, kurtuluşun ve kuruluşun önderi Mustafa Kemal Atatürk’e niye bu düşmanlık, kin, nefret?
Türkiye, bugün özel yaşama müdahale edilen “ahlak devleti” oldu...
Dekolteli sunucu kadın işinden atılırken, kadın örgütlerinin sesi bile çıkmadı.
Giyime kuşama, özel yaşama müdahale eden bir devlet!
Çünkü AKP hükümeti her şeyi biliyor, giyime kuşama karışıyor, kadın bedeni üzerinden din eksenli siyaset yapıyor.
Kendilerinin bilmediği her şey günah!
Günah üzerinden bir ahlak anlayışı, soyguna, vurguna, talana karşı sevap mı işliyor?
***
Devlet devlet olalı bu kadar “baba” olmamıştı...
Başbakan, ülkemizde tüm çocukların, gençlerin, yeni evlilerin babası...
En az üç çocuk!
Hukuku o biliyor, sosyal yaşamı, her şeyi!
Bilmediği yok!
Bilenlere kızıyor, öfkeleniyor, haddini bildiriyor.
Baba bu, yapar!
Hem döver hem sever!
Başbakan, “günah işliyorsunuz” derse doğrudur...
Buyruğu yerine getireceksiniz.
Valiler ne güzel uyguluyor bunu, gavat-kavas... Özür dilerim “gavat” diyerek...
Ne mutlu bize ahlak devletimiz var bizi tüm günahlardan koruyacak.
Ne mutlu “ahlaklıyım” ama “doğru, çalışkan” değil, “talanı-yalanı severim” diyene...  

Onur ve demokrasinin yerini, hani o “Arap Baharı” vardı ya, işte onun yerini, bir yangın yerine, bataklığa çeviren neydi acaba?..
İç savaş, ölüm, kan...
Mezhep ve aşiret çatışması...
Binlerce ölü!
Bir dönem Gazzeli çocukların, gençlerin, insanların açlığını, susuzluğunu konuşurken şimdi kendi yalnızlığımızın içinde kıvranıyoruz.
Toplum olarak hem biz acı çektik hem çocuklarımız...
Avuntularımızın ufkunda nice aydınlık sabahları bekledik, şafağın söküşünü!..
Gözyaşlarımızı silerken, türkülerimizi söyledik içimizi yakan ve kavuran...
Kimi zaman kaşlarımızı çattık, acımasız olduk, vurulduk, kırdık...Filistin’in, Mısır’ın, Suriye’nin çocukları için avuçlarımızı açıp, onların kurtulması için dua ederken hüngür hüngür ağladık...
Kendi çocuklarımız için, baskıyı, şiddeti, zulmü helal olarak gördük, onlar için kahramanlık şiirleri okuduk...
Bir yaman çelişki içindeydik!..Afyon’da patlayan bombalar, ölen Mehmetler, analar, babalar, eşler, çocuklar ve kardeşlere...Alev topları...
Acı...
Hainliğin, puştluğun, ikiyüzlülüğün resmini çizen yüzü maskeli zalimler.
Acılar ocağının acımtırak gülleri...
İnsan sevgisinden uzak, hayatı karartan, puslu gecelerin içinde sinsice gezinen sırtlanlar...
Kan emiciler!

***

Neden sinirlenip öfkeleniyoruz ABD ve AB basınında çıkan yorumlara...
Türkiye’de düşünce özgürlüğü var mı? Türkiye’de gazeteciler, aydınlar, bilim insanları özgür mü?
Başta Gezi Direnişi olmak üzere, ODTÜ’de orman kıyımına karşı çıkan gençlerimizi, halkımızı “terör örgütü üyesi” olmakla suçluyoruz...
Benzer gösteriler AB ülkelerinde, örneğin İtalya’da, İspanya’da, Fransa’da, Yunanistan’da yapılmıyor mu?
Bizde devlet, adalet, hukukun üstünlüğü kavramları nedir?
O Mardinli anneyi unuttunuz değil mi?
Gözaltına alınan beş çocuklu anneyi...
Gözleri bağlı, bedeni çırılçıplak!
Aynen öyle!
Tazyikli su!
Üstelik kocası yanında...
O da soyulmuş karısı gibi...
Dayağın daniskası, filistin askısı, makata cop, göğüslerini sıkma, saçlarından tutup sürükleme.
Gözaltından hastaneye, oradan gözaltına yeniden...
İşkence sürüyor.
Yeniden hastane, rahimden kan geliyor...

***

Kadın baygın, kocası da öyle...
Üstelik polis, hastanede doktorların, hemşirelerin gözleri önünde de dayak atıyor karıkocaya.
Polis kadına gözdağı veriyor:“Sakın şikâyetçi olma, avukata başvurma, dava açma, seni öldürürüz!”
Hastaneden alınan “işkence görmemiş raporu”, tehdidin bin bir türlüsü...
Yaz ayında, 11 yıl süren dava bitiyor...
Sonunda ne oluyor?
Mahkeme, sanık polislerin bir daha suç işlemeyeceği hükmünü veriyor, işkenceciler böylece aklanıyor.
Bu gerçekleri halkımızın görmesi gerekir!
Ateş düştüğü yeri yakar!Umursamazsak, demokratik tepkimizi koymazsak başımıza daha neler gelir, neler!

***

Anlatacağım çok öykü var böyle...
Acıklı, hüzünlü, vicdan sahibi olan herkesin canını yakacak.
Bu acımasızlık, gaddarlık neden?
Ölümlere seyirci kalmayacaksın, bunları yüreklice söyleyip yazacaksın!
Tarihimizin derinliklerine inin, Cumhuriyet kavramının tek başına, demokrasi, özgürlük, hukuk, adalette eşitlik getirmediğini göreceksiniz.Dik duracaksınız, gerdan kırmayacaksınız!
Bedeli neyse ödeyeceksiniz!
Zindanlardan gelen insanlarımızın, gençlerimizin, kadınlarımızın mektuplarını okuyorum...

***

F tipi, şu tipi, bu tipi...Kandıra, Edirne, Diyarbakır, Sincan, Hasdal, Silivri...
Yüreğim yangın yeri arkadaş yangın yeri!
Ya sizin?

Hayat, ölüm, barış, savaş, kardeşlik...
Şiddetin, kanın orta yerinde yaşamak, kıyımları, acıları görmek...
34 yaşındaki bir öğretmenin evlilik dışı olan bebeğini 9 gün aç bırakması...
Bu, bir cinayet midir yoksa psikolojik bir çöküntü mü?
O genç anneyi ruh halinin ne olduğunu bilmeden zindana atmak nedir?
Tarihin o karanlık ve acımasız dehlizlerini aydınlatmak, kanlı cinayetleri gün ışığına çıkarmak, hesap sormak!..
Her olayın, her eylemin arkasında terör örgütü aramak, fişlemek...
Rize’nin Fındıklı ilçesinde Gezi Direnişi’ne destek verdikleri için savcılıkça 800 kişilik liste hazırlamak, ardından bu sayıyı 48’e indirip soruşturma başlatmak.
48 kişi arasında kimler var?Eğitim Sen, siyasi parti yöneticileri; Derelerin Kardeşliği Platformu üyeleri...
HES’lere karşı çıkmak, dereler bizim demek, suç!
İzmir’de Gezi Parkı eylemlerine katıldığı için gözaltına alınan, ardından tutuklanan 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Hasan Ocak’ın suç dosyasında ne var biliyor musunuz?Taksim’de polislere sapanla “taş atan teyze” fotoğrafları...
Taş atan teyze İstanbul Maltepe’deki Gülsuyu Mahallesi’nde “uyuşturucu çetesi”nin öldürdüğü gencin cenaze töreninde yer aldığı için yakalanıp poliste sorgulandıktan sonra tutuklanmıştı.

***

Gezi soruşturmaları tüm hızıyla sürüyor...
2 TKP üyesinin İstanbul’da savcılıkça ifadesi alınıyor; yasadışı örgüt çalışması yapmakla suçlanıyor...
Gaz maskesi ve deniz gözlüğü bile suç aleti olarak gösteriliyor.
Bilgisayarlarında çıkan TKP’nin ocak ayında İskenderun’da düzenlediği, Patriotları protesto eyleminin fotoğrafları kanıt olarak dosyaya ekleniyor.
Sakın evinizde gaz maskesi, deniz gözlüğü olmasın...Gezi eylemlerinin fotoğrafları bulunmasın!
Yanarsınız haberiniz olsun!
Yazdıklarım kulağınıza küpe olmazsa eğer elleriniz kelepçelenir...
Zindanlarda çürütülürsünüz...
Sonracığıma, Demokrasi Paketi çıkar, habersiz kalırsınız...
Büyüklerinizin sözünü dinleyin!
Kaka çocuk olmayın!Erhan Tuncel gibi yapın yani “büyük abi” olun, ne zaman bir gazeteye konuşur, bir gün sonra yakalanır...
Nasıl mı yakalanır?
Anlatayım...

***

Erhan Tuncel’in nerede saklandığını polis bilmiyor muydu?
Elbet biliyordu!
Çünkü Hrant Dink davasına katılmamak için Kumburgaz’da bir sağlık merkezinden rapor alıp mahkemeye göndermişti 39 gün önce...
Dosyasında kaldığı evin pardon villanın adresi vardı...
Peki, 38 gün nasıl saklandı?
Kumburgaz, jandarma bölgesindeydi falan demesin kimse.
Ya da “Star gazetesi nasıl bulsun onu, o Star’ı aramıştır” diye kılıf aramasın.
Zaman zaman Trabzon Jandarması’nı suçladı?Star’a verdiği röportajda...
Bilinmeyen bir şey değildi bu... Bu konuyu çok sayıda meslektaşım ve ben yazmıştık.
Önce jandarmanın sonra polisin istihbarat elemanıydı.
Tıpkı Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım gibi...
Parayı kim daha fazla verirse oraya gider istihbarat elemanları...
Bunu deneyimli gazeteciler bilir!

***

Hrant Dink cinayeti çözülmedi ve çözülmeyecek...
Giz perdesini kaldırmak çok kolay ama derin devlet, gladyo ne derseniz deyin İtalya örneğinde olduğu gibi var oldukça kaldırılmayacak.
Bunu ne ABD ister ne de NATO...

***

2014 yılına iki ay kaldı...
Nice ölümler gördük, kıyımlar.
Acılar yaşadık!
Hangisi aydınlatıldı?1980 öncesi mi?1990’lar toplu infazların, kıyımların yapıldığı yıllardır...Çetin Emeç mi, Uğur Mumcu mu yoksa Musa Anter ve Mehmet Sincar mı?
Hrant Dink’in tetikçileri bulundu, Necip Hablemitoğlu cinayetinin tetikçileri bile bulunamadı!
Öyle tırışkadan “yasadışı örgüt çalışması” yaratıp üniversiteli gençleri, taş atan kadınları, çocukları zindana atmak kolay...
Şu soygun, talan düzenine bir son verin önce.Savaşa karşı çıkın, barış için adım atın!
İç düşman, dış düşman yaratmayın...Çocuklara, gençlere ve tüm insanlara kıymayın...
Sevgiyi yüceltin!
Yapabilir misiniz bunu?

***

Sevgili Can Dündar yazılarına bugün başladı.Cumhuriyet’e hoş geldin Can...

Bazen anılarınla baş başa kalırsın bir kıyı kasabasında, bir kentte...
Kendi kendine sorarsın:“Hayat nedir?”Sahi nedir hayat!
Devrimle darbeyi karıştıranların ülkesinde yaşıyoruz. Sapla samanı ayırt edemeyenlerin içindeyiz.
Birbirimizden farkımız yok!
O tepeden bakanların, caka satanların, demokrasiyi salt sandık sananların arasındayız.
Azgelişmiş demokrasilerde tüm iktidarlar böyledir...
Hele 10 yılını doldurmuş ve gücüne güç katıyorsa!
Çünkü baskı araçları elinde, ordu elinde, polis gücü elinde...En masum eylemde polis acımasız!Öldürüyor, yaralıyor, gözünü çıkarıyor!Kibirli iktidar bildiğini okuyor!
Medyayı eline geçirmiş ve geçirmeyi sürdürüyor.Muhalif yazarları işinden attırıyor.
Üstelik işinden atılanların çoğunluğu liberal!
Neler yazmışlar kibirli iktidara destek vermek için...

***

Şu anda onlara gereksinimi yok!Orduyu düzene sokmuş!İçi rahat!
Hele şu Gezi Direnişi dalga dalga yayılmasaydı, Türkiye’den dünya televizyonları yayın yapmasaydı, keyifler daha iyi olacaktı!
Olmadı işte!O çapulcular ve ayyaşlar havasını indiriverdi!Bundan sonra toparlanması zor mu kolay mı birlikte göreceğiz.
Demek istediğim zaman zaman hayatın sayfalarını karıştırmak, iktidar olduktan sonra baskıcı bir sivil rejimi sürdürmek için ileri geri konuşmamak gerekir...
Darbe darbedir, devrim ise devrim...
Tepeden tırnağa değişimi yeğler...Bu ülkenin sıkıntısı darbeyle devrimi birbirine karıştırmaktır...1923 Türk Devrimi’dir...1789 Fransız, 1917 Rus Devrimi...Küba ve Çin devrimleri...
Darbelerden demokrasi umudu çıkmaz...
Öyle demeyeyim ara sıra çıkar...Portekiz!
Mursi
’yi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtan sürece “Arap Baharı” dedik, ama ordu tarafından devrildi.Mısır’da olan darbedir devrim değil!
Bizim Mısır’dan ders çıkarmamız gerekir!
Unutmayın en kötü sivil rejim en iyi askeri rejimden iyidir...Türkiye bunları yaşadı...Ölümleri, acıları, hüzünleri yaşam biçimi yaptı.
Derin devleti tanıdı mı tanımadı mı hâlâ kuşkularım var!

***

Hayat, insan sevgisiyle yaşanır hale gelir...
Doğayı seveceksin, çiçekleri, böcekleri...Dağların soğuk gölgesinde yaşayan çocukları düşüneceksin; korkuyu, yoksulluğu...Unutmayacaksın katliamları!
Ne Sivas’ı ne Başbağlar’ı ne de Uludere’yi...
Binlerce yıllık bir tarihin ve kültürün izlerini taşıyan coğrafyamızda barış içinde demokrasiyi ve özgürlükleri yaşam biçimine dönüştürmek o denli zor değil.
Kardeşi kardeşe kırdırmayacaksın!Irk, din, dil, mezhep ayrımcılığı yapmayacaksın!
Ne darbecilere, ne diktatörlere boyun eğmeyeceksin!Emeğin örgütlü gücünü savunup vahşi kapitalizme karşı çıkacaksın!
Bileceksin bu kurulu düzende vahşi kapitalizmden yararlanıp kur ve faizden milyarlarca lira havadan para kazanan para babalarını!
Kimseye teslim etmeyeceksin 1923 Devrimi’nin kazanımlarını.

***

Askeri darbe devrim değildir...
Devrim görüntüsünde darbelere tanık olduk...
Ben bunların hiçbirine inanmadım!
Çünkü devrim; bir siyasal iktidarın yıkılması değil, toplumsal, sosyal, ekonomik yeni bir düzenin kurulmasıdır.
Devrimler gerici değil ilericidir!Laik demokratik Cumhuriyet bir darbe sonucu değil bağımsızlık savaşı sonucu kurulmuştur.
Kurtuluş ve kuruluş!
Bu iki önemli kelime...
Bugün geldiğimiz çizgi ise kaygı vericidir...
Evet sandık demokrasiye giden yolda ilk adımdır ama unutmayın Hitler de sandıktan çıkmıştır.

Zamanın saatinden yaşanıyor bu ölümler, acılar, gözyaşları.
Bir duygu yağmuru sabahın şafağında kördüğüm olmuş yılların getirdiği o yalnızlığını, bir ağacın dalında sarıp sarmalıyor.
Güneş yavaş yavaş yükselirken biri gökten ateşi çalıyor sanki.
Kararıyor her yer!
O çalınan ateş bir çocuğun ölümü...
Toprağa verilen 19 yaşındaki Ali İsmail, acılı bir anne ve baba...Eskişehir’de, Ankara’da, İstanbul’da yüzlerce yaralı, gözaltı, tutuklu...
Bir fidan, üç anne...
Faili meçhul cinayetlere, yargısız infazlara alıştırılmış bir toplum birbirine düşman edilmek isteniyor.
Bunun adı demokrasi ve özgürlük!
Başbakan MÜSİAD’ın iftar yemeğinde sesleniyor:
“Siz de mi korkuyorsunuz yoksa?.. Bu Gezi Park’ı Direnişi’nin ne olduğunu turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkaracağız...”

***

Bir gözdağı!
Yıldırma!
Zaten televizyon ekranlarında Gezi Parkı, Tahrir Alanı, Mısır’daki darbe özleştiriliyor!
Yafta hazır!
Darbe tabanı hazırlamak için işi 27 Mayıs 1960 öncesine, Kızılay olaylarına dek götürenler bile var!
Oysa bir başbakanın dilinde 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, Adana’da köprüden düşerek ölen polisimiz, kâğıt toplayan 13 yaşındaki çocuk olmalıydı...
Ne bileyim; Eskişehir’de biber gazından, tazyikli sudan, gaz bombasından kurtulmak için kaçarken sopalarla kıyasıya dövdüler 19 yaşındaki Ali İsmail’i...
Ailelerine başsağlığı dilemeliydi...
19 yaşındaki üniversiteli genç Ali İsmail dövüldüğü saatlerde MOBESE kameralarının neden çalışmadığının soruşturulacağını...
Oysa görüntüler ortaya çıkmıştı bile...

***

Umutla umutsuzluğun, sevgiyle sevgisizliğin o derin çukurunda nice kıyımları yaşayan toplum, kana kan intikam tohumlarıyla bugünkü yere geldi.
Ulusalcılık kavramını bile anlamayıp gözlerini açıp kapayana dek derin milliyetçiliğin batağına düştü...
AKP iktidarına karşı çıkan “derin milliyetçiler”, bir güzel ulusalcılığı kullanıp yurtseverlik kavramını tekellerine aldı.
Tehlikeli bir tırmanış solu bile etkiledi...
Sosyal demokrat partiler içinde de filizlenen bu kör düşüncenin Gezi Parkı Direnişi’yle kırılacağını düşünmüştüm.
Olmadı!
Emeğin örgütlü gücü, sendikal hak ve özgürlükler, çevre bilinci...
O derin milliyetçiliği AKP eline geçirmiş, sivil, evde zor tuttuğu seçmeniyle bir bakıma “intikam mangaları”nı harekete geçirmişti.
Bunun lamı cimi yok!
Sol kendi içinde yeni bir yapılanmayla; sosyal demokratlar, “sosyal demokrasi” kavramını içselleştirerek yurtseverliğin “derin milliyetçilik” olmadığını anlatarak, yeni bir yol haritası çizebilir seçimler öncesi.

***

Bu bilinç, demokrasi ve özgürlüklerin yolunu açar...Sermaye-emek çelişkisi pusula olur!
AKP muhalifleri olan “sözde ulusalcı” o “derin milliyetçiler” özellikle CHP’den pılısını pırtısını toplayıp eski yuvalarına döner.
Kimse kimseyi darbecilikle suçlayamaz!
Suçlayana gençler, emekçiler, aydınlar gereken yanıtı verir!
Bugün gerçek yurtseverler, solcular, sosyalistler, devrimciler baskı altındadır.
Gerçek yurtseverler zindanlardadır...Gezi Parkı eylemleriyle birlikte Türkiye genelinde “cadı avı” başlamıştır.
Beni Mısır’da yaşananlardan daha fazla Türkiye’de yaşadıklarımız ilgilendiriyor.
Oradaki açık darbedir.
Peki, Türkiye’de yaşadıklarımız ve yaşananlara ne diyeceğiz?
Sokağın dilinin kesen zalimleri ne yapacağız...
Eli palalı, bıçaklı, sopalı haydutları...

***

Eskişehir’de öldürülen Ali İsmail için İstanbul Kocamustafapaşa’da yapılan anma toplantısına “eli sopalı ve bıçaklı” intikam mangaları saldırıyor, “Yarın da gelirseniz öldürürüz, leşleri sayamazsınız” diye gözdağı veriyorlar.
Kimden güç alıyor intikam mangaları?
O katiller, caniler niçin yakalanmıyor?
Eli palalı saldırgan ise yurtdışına kaçmış!
Demek ki parası var!
Tutuklanacağını birileri söylemiş...Şimdi soruyorum:
“İntikam mangaları, komandoları burada, devlet nerede?”

Rüzgâr dudaklarını kanatıyor onların!Haziran gelmiş, geceleri ayaz hâlâ, titriyor ağaçların yaprakları.
Onların yüreği!Taksim Gezi Parkı’nda, Ankara’da Kuğulu Park’ta, İzmir Gündoğdu’da...
Güneşin tırnaklarıyla yırttığı karanlık şafağın söktüğü saatlerde, renklerin karışımı içinde bir aşkı, tutkuyu, sevdayı uyandırıyor:“Haydi kalk uyan!”
Belleklerimizde o akan kan, gözyaşı var!
Barışa ve kardeşliğe uzanan yol!
Ah, bir anlayabilseler onları, uzun soğuk gecelerde o çimenlerin üzerinde niçin yattıklarını kavrayabilseler, güzel günlerin, mavi sabahların derinliğine inseler, anlasalar o gençleri...
Anlayamıyorlar, anlamıyorlar...
İşin kolaycılığına kaçıp “terör örgütü üyesi” yaftası yapıştırıyorlar.
Bir kırılışı yaşadılar 11 gündür, bir acıyı, ölümü...Üç ölü...Birisi polis...
Onlarca yaralı...
Komada üç kişi mi yoksa dört mü belli değil!
Bir şey istiyorlar sadece:“Demokrasi ve özgürlük!”
Doğa sevgisi, insan sevgisi var içlerinde.
Sen görüyorsun, ben görüyorum ama “Tayyip Sultan” görmüyor...
Bir öfke ırmağı sultanımız...
Gecenin bir yarısı esip gürlüyor o gençlere!
Bir ölü ülkesini düşünün, vadileri, dağları, ormanları...
Yağmayı, talanı!
Çokuluslu altın avcılarını, on binlerce HES’i...Rize’yi, Artvin’i, Trabzon’u, Sinop’u...
Kaçkarlar’ı, Tunceli Ovacık’ı, İzmir Efem Çukuru’nu, Eşme’yi, Kozak Yaylası’nı, Köyceğiz’i...Karaburun’daki eylemleri, balık çiftliklerinin denizlerimizi nasıl kirlettiğini...
***

Soluğun meşalesinden geçen canlı ister insan olsun, ister ağaç, kuş, kelebek, tırtıl, tavşan, ceylan...
Bir sevda türküsüdür dillerde olan, bir annenin çığlığıdır, Cumartesi Anneleri’nin...
O gençlerin dillerinde var olan demokrasi ve özgürlüktür!
Barıştır, savaş değil!
Bir anlayabilseniz onu, gözlerinin içine bakabilseniz, olup bitenlerin ayırdına varacaksınız.
Belki vardınız...
Sultanım söyler misin, bu racon kesmek niye, kabadayılık niye?
Uyanıyor onlar dün sabah Gezi Parkı’nda...Yaşamın suç ortağı onlar, geleceğin aydınlık yüzleri.
Eğer yaşamak suçsa suçlu onlar!
Hepimiz suçluyuz!Sevda suçsa, aşk suçsa, ülkemizi sevmek suçsa, yurtseverlik suçsa!
Evet suçluyuz!
Uyandıklarında yağmur işliyor iliklerine kadar, rüzgârlı, katı bir havada.
Yüzleri yeraltı yamacına giriyor.
Ve bir şarkı kulaklarımızda:“Ey gözcü, hep ölü buluyorum seni; Anka’ya söyleyen Douve uykusuz bekliyorum o soğukta...”
Haziran soğuk oluyor geceleri...
Dağ başları soğuk, sınır boyları soğuk.
Bir gitar çalıyor, bir genç kız sevgilisinin kulağına Yves Bonnefoy’un dizelerini fısıldıyor:“Artık hiçbir alevin kısıtlayamayacağı kesin varlık; gizli soğuğun eşlikçisi; şiirin parçalandığı yerde yeniden doğan ve çoğalan bu kanla dipdiri...”
Yüreğin dipdiri!Sevgin!
Özlemin!
***

Senin anayasal hakkını kullanman, demokrasi, barış istemen, hem askere hem de sivil vesayete karşı tepki göstermen en doğal hakkın...
Sen faili meçhul cinayetlerin aydınlanması, düşünceyi ifade özgürlüğü için, sen bizim adımıza sansüre, baskıya, gözdağına karşı çıkıyorsun!
Sultanımız sana bu yüzden öfkeli!
Çünkü o hâlâ 12 Eylül’ün nimetlerinden yararlanıyor, Partiler ve Seçim Yasası’nı değiştirmiyor, yeni sivil çağdaş demokratik anayasayı yaşama geçirmiyor.
Oyalıyor toplumu!
Onun öfkesine sakın kızma sen!
Aranıza sakın yasadışı örgüt militanlarını, ajan kışkırtıcıları alma!
Onları gördüğün yerde dışla eylemin içinden!
Sakın ırk, din, dil, inanç, mezhep ayrımcılığı yapma!
Sağı solu yakıp yıkmak isteyenlere karşı çık.
Oyuna gelme!
Bu şanlı demokratik direnişe leke sürmek isteyenlere gereken dersi ver!
Başlattığınız eylem Ortadoğu ülkelerinde yapılan eylemler gibi değildir.
Böyle eylemler ancak sanayi devrimini yapmış, demokrasisi gelişmiş ülkelerde olur...
Sen Taksim’de bunu gösterdin!..Ankara, İzmir, Adana sana sahip çıktı.
Sen sevdalı bir bulutsun genç arkadaşım... Sen 68’li, 78’li kardeşim, sen demokrasi ve özgürlük istiyorsun canım kardeşim...
Tek istediğim şey oyuna gelme ve tuzağa düşme!

Yıldızlar derin bir uykudadır şimdi...
Atılan her adım, yüreğinde derin yaralar, sessizlik!
Bir delişmen çocuk ağlıyordur, soluk alıp veriyordur toprak.Ellerin üşüyordur biliyorum...
Bir sahil kasabasında, denizin kıyısında gözkapakların ağırlaşıyordur.
Bir umut bir hüzün...
Gözlerin uçsuz bucaksız mağaralarda gezintiye çıkmış gibi.
Yıllar önce yazdığım bir yazıda anlatmıştım ben seni...
Oğlunun cezaevine götürüldüğü gün hani...
Nasıl da haykırıyordun jandarmalara:“Oğlumu götürmeyin, daha 15 yaşında!”
Bir yazı yazıp seni anlatmıştım uzun uzun!Gözlerinden akan yaşları, yüreğinin atışını, sevgini...
Bir mayıs sıcağında, seni anımsadım biliyor musun?
Seni ve Cumartesi Anneleri’ni... Berfo Ana’yı, Reyhanlı’daki Döne Ana’nın çığlığını.
Zaman bir ırmak gibi akıp giderken, gözlerin geliyor aklıma...
Git aç kapıyı!
Dokun parmak uçlarınla Miroslav Holub’a.
Dışarısı karanlıktır, yıldızlar uykuda.
Bir köpek belki bir şeyler arıyordur...
Belki bir yüz ya da göz ya da resmin!
İyi bak resmini göreceksin!
Bir mayıs serinliği vardır sizin oralarda...
Kırmızıya çalan toprak, yeşili uyutan dallar...
Mayıstır artık...
Bak bugün 19 Mayıs...
Gençlerin bayramı!
Kutlayacak mıyız özgürce, düşün biraz...
Git aç kapıyı fazla bekleme!
Belki mavi bir rüzgârdır dışarıda esen, bir çığlıktır, bir denizdir konuşan.
Mayıstır; ısıtan güneş, dalında uyuyan yaprak...
Müthiş aşklar durağında beklemekten yorulan insanlar...
Sakın özgürlük bekleme, sakın konuşma!
Aç kapıyı ve sadece bak!

***

Dışarısı karanlık biliyorum...Umudunu, sevdanı, tutkunu, hüznünü ve acını...
Zindanda yatan kanser hastası oğlunu...
Görüyorum gözyaşlarını!Reyhanlı katliamını!
Başını göğe kaldır, öylece dur...
Kimse görmesin gözyaşlarını.
Usulca ağla!
Yarı aydınlık bir gece düşün, Mehmet’ini ve nice Mehmetleri...
Kızının bir çocuğu olacak biliyor musun?
Kız torunun!
Adını mayıs koy istersen!Deniz, Hüseyin, Yusuf...
Gözkapaklarının kırmızı yaprakları altında ol...Octavio Paz’ın dizelerinde olduğu gibi...“Dudaklar, öpüşler, aşk her şey yeniden doğar;
o ölümsüz, o yalın unutuşta;
gecenin kızlarıdır yıldızlar...”
Haydi şimdi git kapıyı aç!
Esinti olur bir parça dışarıda...
Uzun uzun bak ağaçlara, çiçeklere, kuşlara...
Gün ağarmıştır göreceksin, şafak çoktan sökmüştür...
Ağlama ne olursun mayıs sabahındasın artık.
Bak tomurcuklar çoktan patlamış, aşk çiçeklenmiş, vadiler bile uyanmış.
Sözü edilmez bile artık otların arasında su gibi ilerlemenin.
Git aç kapıyı!
Belki bir ağaç, bir koru, belki bir bahçe, belki sihirli bir el var dışarıda...
Unutma bugün ulusal bağımsızlık savaşımızın başladığı gün...19 Mayıs...Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı sabah!

***

Git aç kapıyı!
Sakın unutma sessizlik bize göre değil...
Sana “konuşma” dedim, sakın bana inanma!
Sınadım seni ben!
Zaten sen de kanmamıştın bana, gözlerinden anladım...
Bu Cumhuriyet hepimizin...
Demokrasi ve özgürlükler bizim!
Yılma!
Korkma!Gür sesinle bağır!
Emperyalizmin ağababalarıyla sarmaş dolaş olanlara inanma!
Savaş değil, barış iste!
Din pazarlamacılarına sakın güvenme!Başını dik tut, yeter!
Geçer bu günler geçer...
Git kapıyı aç!
Biz çok geç öğrendik gizli karanlığın perdesi olan kara tahtaları.
Yüzünde yorgun sürgünlerin izi olsa bile, ürkek bir şafağın uçsuz bucaksız özgürlüğüsün sen...
Sen bizsin, hepimizsin!Emekten yana olanlarız...
Acıların sevinçlere dönüşeceği günler belki de çok yakındır.
Demokrasiye inancını yitirme!
Hem sivil hem de askeri vesayete diren!
Git kapıyı aç!
Karanlıktan, soğuk rüzgârdan başka bir şey olmasa bile dışarıda..
Yüzüne ya ayışığı ya güneş vuracaktır karanlıkta...
Ve toparla kendini...Paul Eluard’ı dinle:
“Kapılar tutulmuş neylersin/ Neylersin içeride kalmışız/ Yollar kesilmiş/ Şehir yenilmiş neylersin/ Açlıktır başlamış/ Elde silah kalmamış neylersin/ Neylersin karanlık bastırmış/ Sevişmezsin de neylersin...”


Bilmem o güzel günlerin çiçeklenmesini bekleyenler neler düşünüyor bu saatlerde...
Hüzün!Çarpıntılı bir yürek!
Delişmen gençler!
Bir kıyı kasabasında öğle saatlerinde rakı sofrası kuran emekliler...
Geçen hafta bu saatlerde Karaburun’da o kurulan sofraların birindeydim dostlarla...
Hafiften esen bir imbat ve deniz...Midilli ve Foça görünüyordu.
Dağ yemişleri, gençlik günlerim sislerin içine girmişti...
Sabah sisi görünce İstanbul’da, Ege’yi ve İzmir’i anımsadım.
Gemiler öğle saatlerinde çalışmıyorlardı...
Kaybolan hayatları mı yazmalıydım, o ölümleri, kıyımları mı?
Yoksa İzmir Alsancak’ta Can Yücel Sokağı’nda, akşamın sekizinde gece kulübüne benzeyen bir barın yarattığı ses kirliliğini mi?
O da hayatımızın bir parçasıydı...
Bir kahve içmek için geldiğim Can Yücel Sokağı’nda kulaklarımı tırmalayan bir müzik.
Oysa öteki kafeler sakindi...
Öğrendim ki ses kirliliğini yaratan o bar CHP’li belediyenin koruması altındaymış, şikâyetler falan para etmiyormuş.Can Yücel’in büstünü aradım...
İşletme sahibi bir naylon perdeyle görünmesini engellemiş.

***

İzmir’de öldürülen 58 yaşındaki İbrahim Kutluay’ı dün anlatmıştım.Dilan’ı, öğretmenlik bekleyen Meral Dönmez’i, polis memuru Ferhat Avcı’yı...
Kafası kırılan 17 yaşındaki Dilan’a, öğretmen adayı Meral’e “terörist yaftası” yapıştırılırken Güneydoğu’daki valiler, PKK terör örgütünün silahlarıyla birlikte Kuzey Irak’a çekilmesini “bahar erken geldi buralara” diye kutluyorlar.
Devlet bir yandan terörist Öcalan ve Karayılan’la uzlaşıyor terörü bitirmek için... Öte yandan İstanbul Valisi iki genç insana “terörist” diyebiliyor.
Bugün bu konuyu bilerek, inadına yazdım!
Bu düşünce yapısıyla Türkiye demokrasiyi ve özgürlükleri yaşam biçimi yapabilir mi?
Hayatımızın güzel ve aydınlık günlerle yeşermesini, memleketimizin dağlarına bahar gelmesini elbette istiyoruz.
Şu ölümler, kıyımlar, kıranlar olmasın!
Sol gruplar birbirine girmesin, 58 yaşındaki İbrahim’ler ölmesin!
Ölümlerle çoğalacağınızı söyleyenler ister solcu, ister sağcı, ister muhafazakâr olsun çoğalınmıyor...
Boş verin biz abilerinizin söylediklerine gençler!

***

Özgür Suriye Ordusu, demokrasi, özgürlük, uygarlık...
Militanlar sınır kapımızda terör estiriyor ve polis Ferhat görevi başında ölüyor!Suriye’de iç savaş var!
Bu savaşın içine Türkiye girerse ne olacak?
Bakın nereden nereye geldim...İzmir, Karaburun, Hatay, İstanbul...
Bu ülkede eyleme katılmak suç!
Hemen atılırsın zindana, olur biter...
Bilmem HaberTürk’te Ümran Avcı’nın haberini okudunuz mu?..
Şırnaklı Beşir Erdem mayın kurbanı... Sol eli yok, sağ kolu dirseğinden koptu, sol gözü görmüyor, bir ayağı sakat.
Yazabilmek için iki el istiyor 9 yaşındaki Beşir!
Bilmem içiniz acıdı mı sizin de!

Gündoğumunda gelmesin o acı haber...Sen ağlama!
Doğan güneşe bakarken, telefonun çaldığında “acaba” diye açma...
Şehit haberleri gelmesin diye, çocuklarımız ölmesin diye istiyorum ben barışı.
Sen de öyle...
Savaş dediğin şey insan haklarını, yaşama hakkını, özgürlüğünü yok eder...
Senin değil, benim değil, hepimizin!
Sınıf mücadelelerini, emeğin örgütlü gücünü, üniversiteli gencin demokratik haklarını...
Hepsini!Terör bir insanlık suçudur!
Öğretmeni, sağlık emekçisini, üniversiteli genci durduk yere yaftalarlar, teröristler dışarıda, gözünüzün önünde dolaşırken...
Üniversitelerde ellerinde baltayla, döner bıçağıyla güvenlik güçlerinin yanında özgürce dolaşırken...
Sen içeride olursun, bir sendikaya üye olduğun için...
Elinde kalem, yazı yazdığın için...
Sen kışlada, o derin vadilerde terörle mücadele ettiğin için...

***
Ben, sen ve hepimiz barışı bu yüzden istiyoruz...
Akan kanın durması için!
Çocuklarımızın ölmemesi için!
Bir koşulumuz var sadece; emperyalizmin oyununa gelmeden, bölünmeden, tümlük içinde...
Biliriz, bilirsiniz!
Ne tuzaklar gördük biz!
Adına emperyal tuzaklar diyorum ben!
O kan gölünden sıyrılabiliriz, ilkyazın çiçekleriyle çoğalabiliriz.
Sevgi atlasını, kardeşliği, demokrasimizi ve özgürlüklerimizi çoğaltarak geliştirebiliriz.
Biz bunu “İslam kardeşliği” adına değil, demokratik hukuk devleti adına yapabiliriz.
Bak Hizbullah hortladı yine...
Ellerinde baltalar, hançerler...
Koruma altında tekbir getiriyorlar!
Dokunan yok onlara, koruyanlar var!Hizbullah’ın yasal siyasi parti başkanı Diyarbakır’daki olaylardan sonra açık açık konuştu:
“Barışı engelleyenler Türk solcuları ve Aleviler!”
Dikkat edin!
Bir tezgâh kuruluyor, solcular, sosyalistler, devrimciler, Aleviler hedef gösteriliyor!

***

Nisan güneşi altında yürüyorum...
Umutlarımı avucumun içinde saklıyorum...Munzur Vadisi’nden Kaçkarlar’a, Karaburun’a, Çeşme’ye doğru yol alıyorum.
Biraz Alaçatı’da, sonra Foça’da, Kozak Yaylası’nda soluklanıyorum.
Kırlangıçlar gelmiş oralara...
Yuvalarını yapmışlar, yavruları yumurtalarından çıkmış.Denize yakın bir kahvede otururken gazetelere bakıyorum...
Barışı, sevgiyi, aşkı, özgürlüğü düşünüyorum...
Çocukların o çiçeklenmiş gözlerine bakıyorum.
Demokratik haklar, özgürlükler!Savaş değil barış!
Ezenlerin değil ezilenlerin yanında olmak!
Tek isteğim!
Demokratik haklar için, özgürlükler için nice mücadeleler verildi bilir misiniz?
Gökten zembille inmiyor bunların hiçbiri...
Eğer biraz yakın tarih okursak, sanayileşmiş, demokratik ve özgür toplumlara bakarsak...
Şu olağanüstü hale benzeyen, olağanüstü hukuk, terörist yaftalaması, biliyorum hepimizin içini acıtıyor, umutlarını alıp götürüyor.
Başta söyledim!
Üniversiteli genç, emekçiler, kışladaki asker içeride...
Bu acımasızlık neden ve niçin?
Şu kan gölünden kurtulalım, intikam duygularıyla yaşamayalım.
Analar, şafak vakti “oğlunuz şehit düştü” haberiyle sarsılmasın!
Gecenin içinde, dağlardan telefonla uyandırılmasın kadınlar, “Elifim çatışmanın içindeyiz, hakkını helal et” diye.Çocuklar rahat uyusun!
Hepimiz rahat uyuyalım!

***

Yoksul hanelerde yaşayan sen, geceleri uyuyamıyorsun.
Yıldızlara bakmıyorsun!
Dağlarda çatışma var biliyorsun!
Sen ister Türk, ister Kürt, ister Boşnak, ister Laz...
Gözünü uyku tutmuyor.Oğul, eş, kardeş, çocuk...
O derin yalnızlığın içindesin!
Kırgınsın, üzgünsün!
Bir uçurum kıyısındasın biliyorum.
O derinleşen yara, ölüm haberleri...
Kimi şehit oldu, kimi etkisiz hale getirildi.
Burada durun, biraz düşünün!
Bakın oyuna gelmeden, anlatılan masallara kanmadan...
Ortadoğu yangınının kan gölünün içine düşmeden...
Olan yine bu coğrafyada yaşayan insanlara, insanlarımıza, bize, bizlere olacaktır...

***

Evet, ben barışı istiyorum!
Evet, ben demokrasi ve özgürlük istiyorum!Hak istiyorum, hukuk!
İnsanlık onurunun çiğnenmemesini!
Köleci bir toplum olmayı istemiyorum...
İstemiyorum!
İstemiyorum!

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget