Ocak 2017
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Hulusi Akar'ın Bir Koltuktan Gayrı Neyi Kaldı ki?!.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nden daha eski olan askeri okullar, askeri hastaneler bir gecede kapatıldı.
Bizzat kendisi, “Bize sorulmadı”  diye itiraf etti.
Yine bir gecede Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanları Milli Savunma Bakanına, Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığı'na bağlandı... Cumhurbaşkanı ve Başbakanın, “Gerekli gördüklerinde Kuvvet Komutanları ile bağlılarından doğrudan bilgi alabilmesi ve bunlara doğrudan emir verebilmesi, verilen emrin de herhangi bir makamdan onay alınmaksızın derhal yerine getirilmesi”  kararlaştırıldı.
Yani Genelkurmay Başkanı'nın by-pass olacağı ilân edildi, sesi çıkmadı.
Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutanı, orgeneral ve oramiraller Yüksek Askeri Şura'dan tabir-i caizse atılırken, siyasilerin sayısı arttırıldı... YAŞ'ın genel sekreterliği Genelkurmay 2. Başkanından alınıp, Milli Savunma Bakanlığı'na verildi.
Sustu.
Askeri yargının kaldırılması ve daha AKP'nin 2007 Anayasa teklifinde yer alan Jandarma Genel Komutanı'nın MGK'dan çıkarılması planı yeni anasaya teklifiyle hayata geçiriliyor.
Bir görüşü var mı, bilmiyoruz.    
Anıtkabir'de askerler, askerlerin üstünü aradı... 10 Kasım'da yapmayı planladığı, günlerce öncesinden duyurulan, “Ata'nın Huzurunda Ordu Millet Elele”  etkinliğini son anda ertelemek zorunda kaldı.
Hep birlikte dona kaldık!..  
En nihayetinde 24 gün önce çıkartılan son kanun hükmünde kararname ile kuvvet komutanlarının atanması veya görev süresi uzatımında artık Genelkurmay Başkanı'nın görüşünün alınmaması kararlaştırıldı, yetki tümüyle Milli Savunma Bakanı'na devredildi... Keza “Astlara, üniformalı veya üniformasız asker amirleriyle, sivil amirlerinin verdiği emirleri yerine getirme zorunluluğu”  kondu.
“Koltuğumdan başka nem kaldı”  denecek bu tablo karşısında da kılı kıpırdamadı.
Nereden gelip, nereye mi gidiyoruz? Kardak'a...
“Yunanistan adalarımızı işgâl ederken neredeydiniz?”  diye eleştirildi, eleştiriliyor... “Darbeci askerleri vermeyen Yunanistan'a haddi bildirildi”  diye övüldü, övülüyor...
İyi de şunu düşünmüyoruz:
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın yanındaki komutanlar üzerinde ne etkisi ve yetkisi var ki?!.  TSK'nın geldiği konumu dostumuz da düşmanımız da bilmiyor, görmüyor mu?
O pozların tam ortasında “Patron”  Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Başbakan veya “Başkomutan”  Erdoğan durmuş olsa, eleştirileri de övgüleri de anlar, daha sağlıklı yorumlar yapabilirdik.
Baksanıza Kardak çıkartmasına Işık da şaşırmış olmalı ki, Genelkurmay Başkanı Akar'ın rutin programları çerçevesinde bölgeyi ziyaret ettiğini belirtip, “Detaylı bilgiye sahip değilim doğrusu. Ama dediğim gibi sorunların konuşularak barışçıl yöntemlerle çözülmesi en temel prensibimiz”  demiş.
Ahh Hulusi Bey,
İçeride, dışarıda başımız yeterince dertteyken, bir de “Kardak pozu”  tartışması çıkartmanın sırası mıydı?
Kardak işlerini Ali Türkşen'ler gibi askerlerimize bırakıp da;
Meclis Komisyonuna gidemeseniz bile millete 15 Temmuz'da neler olduğunu anlatsanız,
“1923'ü değerlerimizden kopma dönemi”  olarak nitelendiren, sizin “Ebedi Başkomutan”, Türk Milleti'nin “Ulu Önder”  saydığı Mustafa Kemal Atatürk'ü “Firavun”  addeden bir kişiyi bu kritik süreçte hangi saik ve düşüncelerle ziyaret ettiğinizi açıklasanız,
Ve paylaşım masasına konmuş, adeta satılığa çıkarılmış Kıbrıs için de birkaç poz verseniz daha iyi olmaz mıydı?
Müyesser YILDIZ
31 Ocak 2017  

Müyesser Yıldız

Cepteki Parayla Karşılaştırarak Ekonomideki Rakamları Anlamak
Bir dostum “güzel anlatıyorsun da, senin yazdığın bu rakamlar benim aklımda kalmıyor, nedir mesela şu 460 milyar dolarlık dış borç, bu ne kadar bir paradır (değerdir) dedi geçen gün.
Bu yazı bir yönüyle ona yazılı bir yanıt, bir yönüyle de -ilgisi ekonomiye olmayanlar için- yazdıklarımın daha iyi anlaşılabilmesine yönelik “ açıklamalar”
*
Doğrudur, insanlar günlük yaşamlarında kullandıkları rakamlar söz konusu olduğunda her şeyi kolayca gözlerinin önüne getiriyorlar da, ondan sonrası biraz flulaşıyor kafalarda.
Ben bazı büyük sayılar karşısında kendimin de kullandığı bir yöntemi önerdim ona;
“O rakamları bildiğin bazı rakamlarla karşılaştır, o zaman kafanda kolay canlandırır, hatta unutmazsın bile” dedim.
O zaman başlayalım mı hemen denemesini yapmaya?
*
Bu günlerde Türkiye nüfusunun kaç kişi olduğu konusunda yeni bir açıklama yapıldı:
31 Aralık 2016 itibariyle yeni nüfus sayımız tam 79 milyon 814 bin 871 kişi imiş.
Bu rakama,
-Bu günlerde misafirlikten “vatandaşlığa” terfi edecek ve önümüzdeki referandumda anayasamızın ne olması gerektiği konusundaki iradelerini de soracağımız sayıları on binden başlayacak olan kişiler ile;
-Artık “misafirlik” ölçülerini aşmış, bizimle aynı duruma gelmeye başlamış 3 milyon dolayındaki “zorunlu misafir” dahil midir bilemiyoruz.
Yine yapılan açıklamaya göre son bir yıldaki nüfus artışımız 1.073.818 imiş.
Yani günde ortalama 2.942 kişi çoğalıyoruz.
Demek ki; içeri-dışarı büyük bir göç ya da bir büyük kırım veya vatandaşlığa kabul olmadıkça, herhangi bir gündeki nüfusumuzun kaça ulaştığını bulabilmek, -tabii aşağı yukarı bulabilmek için- 2016 yılı sonu nüfus sayısına “o günden bu güne kadar geçen gün sayısıyla günlük artış sayısını çarpıp çıkanı toplayarak” ulaşabileceğiz.
“Aşağı yukarı bulabilmek için” dedik ya, onu da biraz açalım:
Bir kere bu sayılar “nüfus kayıtları” esas alınarak açıklanıyor.
İyi de; Türkiye’de, özellikle kırsal kesimde doğan çocukların öyle doğar doğmaz nüfusa geçirilmesi gibi bir alışkanlık yok.
Nüfus kağıdı alınması ya da kayda geçirme “işi” çoğu zaman çocuk okula gönderilecekse o yaşta, gönderilmeyecekse erkeklerde askere giderken, kızlarda resmi nikah yapılırken “gerekiyor”.
Yoksa o da yok.
Kapı kapı dolaşıp fiili bir sayım yapılamadığı için Türkiye’de tam bir nüfus tesbiti yok ama bakın bizim kaç kişi olduğumuzu merak eden bir kurum -resmi rakamlara itibar etmeyip- bu konularda internet üzerinden açıkça kendi tahminini yayınlıyor.
“CIA Factbook”a göre daha 2016 ağustosunda nüfusumuz 80.274.604 imiş.
Bu rakamları kesinlikle belirlemek pek mümkün görünmediğine göre, şimdilik kabaca 80 milyon olduk diyebiliriz.
*
Bu bilgiden sonra, gelelim o 460 milyar dolarlık dış borcun kıymet-i harbiyesine…
Rakam bu kadar büyük olunca, bakış açımıza göre “çoktur” ya da “az bile” diyebiliyoruz ama, onun gerçek ağırlığını kendi bütçemizdeki rakamlarla karşılaştırarak daha kolay anlayabiliriz değil mi?
Örneğin, bu ay elimize geçen maaş 1.405 lira, kredi kartı borcu 1.500 liraysa durum açık: Eldeki paranın tümünü borca kapatsak tam bir ay aç kalacağımız gibi, kira-telefon falan da ödenemeyecek, ödemezsek bu sarmal bizi giderek daha da batıracak.
Şimdi gelelim örnekten gerçeğe:
-Türkiye resmi rakamlara göre dışarıya 460 milyar dolar borçlu.
-Türkiye’nin yaklaşık nüfusu 80 milyon kişi ise;
Bu durumda o 80 milyon kişiden her birine düşen ve mutlaka bir gün, bir şekilde ödenecek olan şahsi borç (460 milyar/80 milyon=) 5.750 dolardır.
Yok canım ne doları, ben bunu bizim parayla ödeyeceğim derseniz, bu günkü kurdan (5.750 X 3,80=) şimdilik 21.850 TL.
Ya kur artarsa?
Onu da hesaplayalım:
Örneğin dolar o gün çok değil bir kuruş artar ve 3,80 yerine 3,81 olursa her bir kişimizin borcu (5.750 X 0,01=) 57,5 TL. artıyor biliyor musunuz?
Oturun hesaplayın; evde üç çocuk, bir büyük ve karı kocadan ibaret 6 kişilik ailenizi,
Çarpın, bölün…
-Sizin evdekilerin borcu (5.750 dolar X 6 kişi=) 34.500 dolar ya da 131.100 TL “an itibariyle”
-Dolar bu gün çok sıradan bir gelişmeyle 1 kuruş arttığında ise ailece borcunuz (57,5 X 6=) 345 TL yükseliyor.
Olur ya, o gün maazallah 4 kuruş artacak olsa aşağı yukarı bir asgari ücret içeridesiniz…
Farkında mısınız?
Bu borç ödenmez mi, bitmez mi?
Biter tabii..
Bir gün gelir daha çok üretir, daha çok satar, kazanır evinizdeki her kişi başına yılda 5.750 dolar fazla para düşen bir ülke olursanız hiç sorun kalmaz.
Ama şimdilik “hal ve gidiş” bu.
Bu gidişata “olsun, kabulümüzdür, bu borç az bile” düşüncesiyle “evet” derseniz böyle gider işler,
Ama “Hayır” derseniz, oturur hep beraber nasıl düzelteceğimizi konuşuruz.

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Yurtseverler - Mehmet Halil Arık
İnsanımıza ve toplumumuza dair iyi ve güzel şeylerin oldukça uzağındayız bugün.
İraden dışında önüne bir sandık geliyor. Ve bu sandıkla, zaten kısıtlı olan yönetime katılma, temsil ve direnme hakların tümüyle elinden alınıyor. Öngörülebilen ve öngörülemeyen tüm yetkiler tek kişinin emir ve komutasına bağlanmak isteniyor. Böyle bir sistemin adı zaten “cumhuriyet” olmaktan çıkacaktır da, olsa ne yazar!...
Ne yazık ki, bu devir işleminin birinci ayağına TBMM “evet” dedi.
Senden alınacak “onay” ile dönülmez yola girilecek. Dünya bu rezaletin örneğini 1933 Almanya’sında yaşamıştı. Parlamento tüm yetkilerini Hitler’e devretmiş, ve bedelini 54 milyon ölü, 150 milyon yaralı ve yüzmilyonlarca acı, gözyaşı ve göç mağduru ile halka ödetmişti. Olayın basite alınır tarafı yok!... Durum ne bir tek kişiye düşmanlık, ne de siyasi husumet!...
Tek kişinin elinde toplanan bu yetkiler, her kim olursa olsun, mutlak bir hakim yaratır. Bu hakimiyetle kurulacak rejimin adını peşin koyalım: Faşizm!...
Hiç değilse Sultan fetvasının olurunu Şeyhülislamdan alırdı. Getirilmek istenen sistemde izin ve onay alınacak bir makam da bulunmuyor.
İşte akla, izana, vicdana sığmayan en önemli hüküm de budur.
Bu cümle, bir inat, bir öfke, bir karalama olarak söylenmiş değil, ayniyle öyle olacaktır.
18 Maddelik Anayasa değişikliğinin arkasına gizlenen amaçlar insan zekası ile alay edecek kadar akıl ve vicdan dışıdır.
Kan ve gözyaşı ile kazanılmış Kurtuluş Savaşı sonrası ülkemiz insanları ilk kez bu denli iki uç arasındaki bir garabete sürüklenmiş görünüyor: Önümüze getirilen “evet – hayır” tercihi ile halk, padişahlık ile cumhuriyet; Sevr ile Lozan, kulluk ile vatandaşlık, fetva ile yasa, emir ile hukuk arasına sıkıştırılmıştır.
Senin kararın ülkenin sadece bugününü değil, yüz yıl sonrasını da belirleyecek.
“Evet” de senin oyun, “hayır” da!..
Birinin sonu karanlık, belirsizlik ve teokrasi, diğerinin arkası aydınlık ve demokrasi…
Dayatılan kirli siyasetle onursuzluğun zirve, erdemin dip yaptığı bir ülkede karanlık bir belirsizliğe doğru sürükleniyor olmanın yüklediği yük ağır.
Önemli bir kararın eşiğine itile itile getirildik. 15 yıldır bazen gizliden bazen açıktan, dayatılan kirli siyasetle ulaşılmak istenen hedefin son meyvesi toplanmak ve son noktası konulmak isteniyor.
Her yurtsever bilmeli ki; iyi niyetle önümüze konulmuş bir sandık değil bu. Demokrasilerde çiğnenen yasalara yasallık kazandırmak adına sandık konmaz, aksine, o yasayı çiğneyenler cezalandırılır. Demokrasilerde yasalar işletilmiyorsa meşruiyet yok olmuş demektir. Direnme hakkı da tam bu noktada başlar. Bizler de bu garabet duruma karşı direnme hakkımızı vereceğimiz “hayır” oyu ile ortaya koyacağız.
“Hayır” demek için binlerce nedenimiz var!...
Sandıktan çıkacak “Evet” yasa çiğneyerek yaratılan fiili duruma çare bulmak değil, mevcut cumhuriyet rejiminin temeline dinamit koymaktır!...
Sandıktan çıkacak “Evet”in özü, ne cumhurbaşkanlığı, ne başkanlık!... Düpedüz, tek adam sultası, yani Sultanlık diktası kurmaktır!.. Bu yetkiler kime verilirse verilsin sonuç, kaçınılmaz olarak bir sultan, bir tiran yaratır. Devamı, babadan oğla geçecek padişahlık olmayacağının garantisi yoktur. Bu dayatmanın ülkeyi hangi yeni açmazlara sürükleyeceği belli değildir.
Bu belirsizliğin yolunu kesmek elimizdedir henüz.
Bu halk oylamasındaki kararımızla ülkenin geleceğini şekillendireceğiz. Vereceğimiz oyların sonucunda ya tek adamın inadına – ihtirasına teslim edilmiş bir ülke çıkacak ortaya, ya da vereceğimiz ortak kararla aydınlık ve özgürlükçü bir ülkeyi yeniden kuracağız.
Göğsümüzü gere ger diyoruz ki bu memleket bizim - hepimizin… Geçmişinde emeğimiz, geleceğinde hakkımız var!... Bu zorlu günlerde sahip çıkma görevimizi de bilmek zorundayız.
Bu ülkenin geleceği, yaşanan kaosun, bozulmuş huzurun, küçülmüş ekmeğin, yok olmuş hukukun, darmadağın olmuş devlet sisteminin sorumlusu olanlara, AÇIKLANAN NEDENLERLE daha fazla emanet edilemez. OYUMUZ HAYIR!....

Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
mehmethalilarik@gmail.com

Uğur Mumcu’nun evinin önünde menfur bir suikastla yaşamını yitirdiğinin 24 ncü yıldönümü anısına, Adalet ve Demokrasi Haftası Kapsamında Yargıçlar Sendikası tarafından 29 Ocak 2017 günü Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde düzenlenen “Yok Edilen Adalet Ve Demokrasi” panelinde Yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu bir konuşma yaptı. Ancak, salonun dörtte biri bile dolmamıştı. Girişte beş altı polisin ve güvenlik görevlilerin her gireni sıkı bir şekilde arama yapmaları dikkat çekiyordu. Bilindiği gibi, giden ay Rus Büyükelçisi bu binada saldırıya uğramış katledilmişti. Bu sıkı tedbirin bundan kaynaklandığı söylendi. Ayrıca salonun bu denli boş olmasına ülkede artan terör korkusundan da olabileceği seyirciler tarafından söylendi. Biz de, iktidarın gizli saklı hazırladığı anayasa değişikliği önerisinin,  Nisan ayında referandum olacağından, halkımız tarafından daha iyi anlaşılması ve de bu değişiklikteki adalet, demokrasi, yasama, yürütmedeki yanlış ve tehlikeli uygulamaların ülkede sıkıntılar yaratacağı düşüncesiyle,  özellikle hukukçuların görüşlerini size sunmayı görev bildik.
“Yok Edilen Adalet” Ve Demokrasi Panelinde Ömer Faruk Eminağaoğlunun Konuşması

Panelde Yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu, uyarıcı ve aydınlatıcı konuşmasında şunları söyledi:
 “-Bu gün Adalet ve Demokrasi iktidarın elinde olduğu için yok edilen adalet ve demokrasi kavramıyla biz de burada sunumlarımızı gerçekleştirmek istiyoruz. Bu gün iktidar yargı üzerinden hareket ederek veya demokrasi üzerinden hareket ederek amacına ulaşmaya çalışıyor. Bu şekilde adımlarını daha rahat ve denetimsiz bir şekilde, pervasızca, atıyor, gerçekleştiriyor. Yani yargı kişilere güvence olmaktan çıkartılmış, demokrasi hak ve özgürlüklerin yaşandığı bir sistem ve ortam olmaktan çıkartılmış, tam aksine iktidarın kendisine kalkan yaptığı bir duruma dönüştürülmüş.

“CÜBBE GİYMEKLE YARGIÇ OLUNMAZ”
Yargıda örgütlenme sürecini başlattığımızda, “CÜBBE GİYMEKLE YARGIÇ OLUNMAZ”  sözümü söylediğimde nedense bu sözüm suç olarak algılandı. Beş yıl boyuca “cübbe giymekle yargıç olunmaz” sözünün yargıya hakaret olduğu, kişilere hakaret olduğu iddiası karşısında yargılandım. Ve bu gün bakıyoruz, cübbe giymekle yargıç olunup olunmadığı, mevcut tablo karşısında evet cübbe giymeden de kişiler bu gün neler yaptığını yargıç kimliği altında, yargıç kimliğine sığınarak neler yaptığını çok net bir şekilde görüyoruz.
İktidar bu gün bir anayasa değişikliği ile karşımıza geliyor. Bu anayasa değişikliği ile karşımıza gelirken, yargı gücünü anayasal güvence altında eline geçirmek iddiasıyla bu şekilde hareket ederek geliyor. Burada amacı onu sınırlandıran hiçbir şey yok, amma amacı hesap vermemek anlamında kendisine bir anayasal güvence de yaratmak, bunun ötesinde şu anda bu anayasa değişikliği yapılmasa iktidar için ne fark ediyor veya b izler için ne fark ediyor. Bu anayasa değişikliği olmadan da iktidar, her türlü adımını atabiliyor. Yargı üzerinden de atabiliyor, yasama üzerinden de atabiliyor. Yasama organında iktidara rağmen çıkartılan herhangi bir yasa var mı? Yok. Veya yasama organının herhangi bir şekilde, hükümeti denetlediği bir işlem var mı? Yok. O da yok. Veya yargının herhangi bir şekilde hükümeti denetlediği bir işlem var mı? O da yok. (Yok edilen adalet derken ben şuradan vurgu yapayım; şimdi geldiğimiz bu tabloda yargının da sorumluluğu çok büyük. Yargının sorumluluğu şöyle çok büyük, şimdi hak ve özgürlüklerin demokrasinin elinde kuşkusuz iktidarın sınırlandırması yatıyor. Anayasaların varlığında bu yatıyor. Bir anayasa neden yapılır, neden söz konusu olur? Anayasanın üstünlüğü iktidarı sınırlandırmak için söz konusu olur. İktidarı denetlemek bu anlamda, artı hak ve özgürlükleri güvence altına almak için söz konusu olur; artı devlet sistemini denetlemek için ortaya konur. Bu gün öyle bir anayasa getiriliyor ki, şu an hükümeti denetleyecek yasama organının elindeki enstrümanlar alınıyor. Artı biz 12 Eylülün bıraktığı modeli eleştirirken öyle bir yargı model getiriliyor ki, getirilen yargının iktidarı denetlemesi iktidar gücünü denetlemesi asla ve asla söz konusu değil. Şöyle ki, biz 12 Eylülde HSK nın içine bir tane müsteşarın girmesine karşı koymuştuk, haklı olarak karşı koymuştuk. Çünkü müsteşar bakanın emri altında ve yardımcısı olan, bakan, başbakan, cumhurbaşkanın isteği ile atanan kişiydi. Şimdi bakıyoruz, bir tane müsteşarın yerine art beş kişi daha geliyor.
Şimdi bir kişiyi atayan siyasi irade, genel başkan sıfatındaki cumhurbaşkanı onun yanında beş kişi yani toplam altı kişiyi, diğer cumhurbaşkanı ve genel seçimlerinde aynı gün yapılacağını düşünürsek, bir parti kongresini gözümüzün önüne getirelim. Bir parti kongresi aynı gün yapıldığında genel başkanla parti meclisinin başka kanatlardan seçilmesi diye bir şey siyasi tarihte veya seçim sistemlerinde yaşanmış mı, böyle bir şey ortaya çıkmış mı? Genel başkan nerdense, karar organı da diğer şekilde aynı kanattan ortaya çıkıyor. Dolayısıyla cumhurbaşkanı nereden olursa, parti içi demokrasinin sıfır olarak yaşandığı hiçbir biçimde parti içi demokrasinin söz konusu olmadığı bir sistemde cumhurbaşkanınca belirlenen milletvekilini de gözettiğinizde adayları, TBMM de tamamen Cumhurbaşkanının elinde yapılanan bir organ konumuna gelecek, böyle bir Meclisin, yargının HSK nın kalan üyelerini seçtiğini düşünün.  HSK da bırakın bir müsteşarı HSP 12 de 12 Cumhurbaşkanının yani bir siyasi parti genel başkanının elinde, şimdi böyle bir yargının siyasi iktidarı denetlemesi söz konusu olabilir mi? Şimdi bir genel başkan Cumhurbaşkanı sıfatı altında hem yargı üzerinde, hem yasama üzerinde söz sahibi, geldiğimiz nokta da bu.
Bu yapıyı yaratan, burada faturayı ben yargıya çıkarıyorum. Bu yapıyı yaratan Türkiye’de yargı, o yargı ne için var olduğunu bilmeyen bir yargı. Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin yokluğu 27 Mayıs sürecini yarattı. Anayasa mahkemeleri İkinci Dünya savaşından sonra ortaya çıktı. İktidarların çoğunluk gücü üzerinden yaptıklarını denetlemek için ve tartışılmadan sistemler içerisinde varlığını kabul ettirdi. Türkiye’de demokratik yaşama geçildiğinde anayasa mahkemesi sistem içerisine dâhil edilmediği için mecliste çoğunluk üzerinden yaptıkları denetlenmeyen işlemler 27 Mayıs sürecini yaşattı. BU gün 2008 yılında yaptıklarıyla laikliğe aykırı eylemleriyle demokrasi karşıtı eylemleri Cumhuriyet karşıtı olduğuna karar verilen bir siyasi parti.
İki bu kararı veren Anayasa Mahkemesi, o Anayasa Mahkemesi kararı da bağlayıcı, o mahkeme bu kararı daha önce Refah Partisi için de vermiş ki Türkiye kapatma kararları konusunda Avrupa’da en çok kapatma kararı veren ülke, bu yönden en çok eleştirilen ülke, ancak tek eleştirilmediği karar, Refah Partisi kararı. O da, hiçbir iktidar gücünün laik olmayan bir iradeye verilmeyeceği, demokrasiye aykırı projeyi iktidar gücüyle kullanan bir iradeye verilmeyeceği, böyle bir gücün iktidar gücü kullanamayacağı, bunun çağdaş demokrasi ile bağdaşmayacağı, bu nedenlerle Türkiye’nin Refah Partisi’ni kapatması evrensel anlamda demokrasinin yaşaması yönünden gerekli görülüyor ve İnsan Hakları Mahkemesi bu kararı olumlu bularak, bu kararı olumlayarak Türkiye hakkında ihlal kararı vermiyor.
“Yok Edilen Adalet” Ve Demokrasi Panelinde Ömer Faruk Eminağaoğlunun Konuşması

AKP HAKKINDAKİ EYLEMLER REFAH PARTİSİ EYLEMLERİNİN DAHA DAHA ÖNÜNE GEÇTİĞİNİ GÖRÜYORUZ.
AKP hakkındaki davaya baktığımızda, AKP hakkındaki eylemler Refah Partisi eylemlerinin daha daha önüne geçtiğini görüyoruz. Onun daha çok önüne geçmesine rağmen AKP hakkında benzeri bir karar çıkmıyor. Kapatma kararları hoş olmayan kararlar değil. Ama demokrasiyi yaşatmak için, demokrasi mücadelesi, demokrasi bilinci, hak ve özgürlükleri sonuna kadar kullanma yanında o demokrasiyi iktidar gücüyle ortadan kaldırmak isteyenlere de demokrasinin kendini koruma, hukuk devletinin kendini koruma araçlarının devrede olması lazımdır.
İşte böyle bir tabloda laik olmayan demokrasi karşıtı Cumhuriyet karşıtı olduğuna karar verilen bir partiye laik olmamasına rağmen laik hükümet, demokrasi karşıtı olmasına rağmen demokrasi ile bağdaşır bir kimlikle bu şekilde demokratik Cumhuriyet hükümeti, Cumhuriyet karşıtı olması söylenmesine rağmen, aynı şekilde bir hukuk devleti laik demokratik Cumhuriyet hükümeti görevi yapabileceği söylenirse sonuç, ne olur? Bu şekilde iktidar gücünü kullanırsa sonuç ne olur? O kendi niteliklerini, yani laik olmayan Cumhuriyet karşıtı demokrasiyle bağdaşmayan kendi niteliklerini bir şekilde sürekli kılmak, kalıcı kılmak, on iliklerini tartışmasız kılmak için onları Anayasaya geçirecek adımları atmak olur.
ANAYASA TOPLUMDAN GİZLİ YAPILAMAZ, GİZLİ DEĞİŞTİRİLEMEZ
Zaten iktidar da bu süreçte o kapatma olayının dışına kendisini attıktan sonra hep anayasa değişikliğini gündem de tutmuştur. Anayasa değişikliğini gündem de tutarken, tolumda yasalar bile gizli hazırlanmıyor, darbeler bile yasaları gizli hazırlamıyor, darbeler bile anayasa değişiklikleri anayasaları gizli hazırlamazken ki anayasalar uzlaşmayla hazırlanıyor. Toplumun her kesiminin, her sesinin, her türlü çoğulculuğun sesi duyularak ortaya konularak uzlaşmayla hazırlanırken, gizli bir metin halinde anayasa değişikliği karşımıza getiriliyorsa, bizim karşımıza getirilmek bir yana, iktidar partisi milletvekillerinin bile, 316 kişinin bile toplanıp bir araya gelmeden, içinde ne olduğunu bilmeden bir metin ortaya çıkarılıyorsa, böyle bir metinin yarattığı yargı üzerinde de, yasama üzerinde de o Cumhurbaşkanı sıfatı altındaki gücü tek belirleyici denetimsiz bir güç haline getirmek. Ve işte tabloyu yaratan Türkiye’de yokluğu demokrasinin kesintisine neden olan Anayasa Mahkemesi bu tabloyu öyle bir güce iktidarı teslim ederek varlığıyla neden olmuştur. O nedenle bu gün iktidar anayasaya bakarsak, anayasada anayasaların üstünlüğünden söz edilir, ama çok rahatlıkla anayasanın dışına çıktığını ifade edip, anayasanın dışına çıktığını beyan eden kişinin durumunu anayasaya uydurma, yani anayasaya aykırı iradenin üstünlüğünü söz konusu edip, anayasanın üstünlüğünü değil, anayasaya aykırı iradeye böyle bir anayasa yapılmaktan bahsediliyor. O halde bir anayasanın üstünlüğü söz konusu değil, anayasayla çatışan gücü hiç bir biçimde engellemeyen bir anayasa, engellemeyen bir yasama organı, engellemeyen bir yargı. O halde, şu an itibarıyla böyle bir iktidar gücünü sınırlandıran denetleyemeyen bir anayasa, bir yasama, bir yargı söz konusu ise, hele bir de bu değişiklik yapıldıktan sonra yargı bütünüyle kontrolünde, yasama bütünüyle yetkisiz kılınmış, hele bir de yasama yetkisi diyeceğim, düzenleyici yapma yetkisi diyeyim, her türlü kararname, ferman dahi çıkarma yetkisi verine bir irade, böyle bir tabloda adalet nereye gidecek, demokrasi nereye gidecek?  Böyle bir tabloda onun iki dudağı arasında, o nereye isterse oraya gidecek.
“Yok Edilen Adalet” Ve Demokrasi Panelinde Ömer Faruk Eminağaoğlunun Konuşması

BİR HUKUK DEVLETİNDE OHAL DÖNEMİNDE YASALAR DEĞİŞTİRİLEMEZ
Deniyor ki, “efendim yine Meclis çalışacak”, nasıl? “Meclisin yaptıklarıyla Cumhurbaşkanının yaptıkları çatışırsa Meclisin yaptıkları geçerli, yasalar geçerli”. Bu çatışmaya herhangi bir kimse çıkıp karar verebilecek mi? Çatışma var” diyebilecek mi? Karar verene kadar yaşananlar ne olacak? Bu gün bile yapılanlar karşısında OHAL KHK ları ile normalde bir hukuk devletinde OHAL döneminde yasalarda değişiklik yapılmaması lazım. Yaparsanız çok adı üzerinde yasayla yaptığınız deşiklik kalıcı bir düzenleme olduğu için OHAL kalıcı hale geliyor. OHAL olmaktan çıkıyor.  Bu gün bile buna karşı koyamayan AYM varken, yarın yasalarla özellikle yasalara aykırı işlemler çıkartılması durumunda Cumhurbaşkanlığı kararnameleri böyle Gerçekleşirse, burada çatışma var diyebilecek herhangi bir kişi, kurum organı olabilecek mi? Bütün düzenlemeler Cumhurbaşkanı tarafından, denetlenmeye yasama tarafından asla denetlenmeyen, yargı tarafından asla ve Asla yargılanması söz konusu olmayan ki şunu da vurgulayarak sözümü bitireyim: Bu güne kadar hiç karşılaşmadığımız bir tabloda evet yüce divanda Anayasa Mahkemesinde yargılanacak bir Cumhurbaşkanı amma, bu bile kabul edilemez bir tablo suçsuzluk karinesi sömürülerek şu anki anayasaya göre, yüce divana sevk edilen bakan, başbakanın sevk edilme anında bu sıfatları düşüyor. Ama mahkûmiyet anında düşebilir, “mahkûm olana kadar herkes suçsuzdur” gibi bu ilke sömürülerek bir bütün, akan, başbakan her türlü şeyler Cumhurbaşkanın uhdesine de taşınıp o görevler oraya da yüklenince Cumhurbaşkanı mahkûm olana kadar o sıfatı düşmeyecektir. Tamam, e Anayasa Mahkemesini kim belirliyor?  Cumhurbaşkanı. Şimdi belirlemeyi de geçtik bunu 12 Eylül’ü de bir kenarda bıraktılar. Yargılama sırasında da sıfatı düşmediği için yargılama sırasında bile belirleme söz konusu. Artık düşünün, kendini yargılayan kurlu bile yargılama sırasında değiştirecek bir irade yaratıyoruz. Şimdi yok edilen adalet, adaletin herhangi bir boyutta, iktidar, o denetlenemeyen güç neyi hangi ölçüde isterse o şekilde yaşanacak, o şekilde yaşanabilecek bir tablo ortaya çıkacak. Böyle bir tabloda anayasanın varlığına gerek yok. Çünkü Anayasa iktidarı sınırlandırmak için var. Hak ve özgürlükleri korumak için var. Devlet sistemini ortaya koymak için var. Böyle bir tabloda anayasa olmazsa Türkiye ne kaybeder? Geldiğimiz nokta böyle bir nokta. Onun için bu tabloda “evet” tehlike, hem demokrasi yönünden ne kadar dibe vursa da, adalet ne kadar dibe vursa da her şeyiyle iki dudak arasına teslim etmemek için olabildiğince bu süreçle mücadele hukukla olacaksa, bu süreçle mücadele demokrasiyle olacaksa bunun başka yolu yöntemi yok. Hukuk ve demokrasi içerisinde en etkin bir şekilde o karşı duruşu sergilemek gerekiyor. O karşı duruşu ortaya koymak gerekiyor”. Alkışlar.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU, 1967 Artvin'in Şavşat 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Yurdun çeşitli yerlerinde ve Yargıtay'da, yargıçlık ve Cumhuriyet savcılığı görevlerinde bulundu.
Hukuk ve demokrasi için örgütlenmenin vazgeçilmezliği, bu bağlamda yargı bağımsızlığı için de örgütlenmenin zorunlu olduğu evrensel gerçeği ve deneyimi karşısında, yargıç ve savcılar bünyesinde Türkiye'de ilk defa dernek ve sendika niteliğindeki örgütlenme çalışmalarını başlattı.
Türkiye'de yargıç ve savcıların örgütlenmesinde bir ilk olan Yargıçlar ve Savcılar Birliği'ni dernek statüsünde kurdu. Kısa adı YARSAV olan Birliğin kurucu başkanlığını ve bir dönem de başkanlığını yaptı.
YARSAV'ın Uluslararası Yargıçlar Birliği dâhil birçok uluslararası örgüte üyeliğinin gerçekleşmesini sağlayarak, ülkemizdeki yargıçlık ve savcılık mesleği ile ilgili konuların ilk kez uluslararası alana taşınmasını sağladı.
Yine Türkiye'de yargıç ve savcıların ilk sendikası olan YARGI-SEN'in kurucu başkanlığını ve bir dönem de başkanlığını yaptı. Bu sendika kapatılınca, halen yargıç ve cumhuriyet savcılarının tek sendikası olan Yargıçlar Sendikası'nın kuruluşunda yer aldı ve kurucu başkanlığını ve bir dönem de başkanlığını yaptı. Verilen hukuk mücadelesi ile bu sendikanın kapatılmayarak, yaşatılmasını sağladı. Anılan örgütler adına açtığı davalar ve katıldığı etkinlikler yoluyla, hukuk ve demokrasi için mücadele verdi. Birçok demokratik kitle örgütünün organlarında görev aldı. Halen birçok demokratik kitle örgütünde üyeliği devam etmektedir.
Aldığı ödüller:
Hukuk ve demokrasi alanında; pek çok panele konuşmacı olarak katıldı, etkin hukuk mücadelesi sürecinde, İstanbul Barosu Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü, Dil Derneği Onur Ödülü olmak üzere birçok ödül aldı.
Mesleki, hukuksal ve güncel konularda, yazılı ve sosyal medyada düzenli ve sürekli olarak yazılarını sürdürmektedir. Hukuk ve demokrasi mücadelesi sürecinde ve bu mücadelesi nedeniyle, görevde iken en çok yargılanan ve en çok soruşturulan yargıç ve savcı oldu.
Hakkında açılan dört ceza davasından da beraat etti. Halen Cumhurbaşkanı'na hakaret suçlamasıyla hakkında devam eden bir ceza soruşturması bulunmaktadır. Yine bu bağlamda en çok disiplin soruşturması geçiren yargıç ve cumhuriyet savcısı oldu.
Sürgün dönemi:
Hukuk, demokrasi ve laiklik mücadelesini konu alan eylemleri gerekçe gösterilerek, sürgün niteliğindeki yer değiştirme cezası nedeniyle Çankırı'ya atandı.
Erdoğan'ı soruşturan savcı Eminağaoğlu
Ömer Faruk Eminağaoğlu, Erdoğan'ın Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemdeki eylemlerini, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı olarak soruşturdu.
AKP kapatma davasının soruşturma sürecinde yer aldı.
"Ergenekon'un yargı kolu sorumlusu" olması iddiasıyla soruşturmaya tabi tutuldu.
YARSAV nedeniyle yaptığı mücadeleler gerekçe gösterilip dört kez yargılandı. Meslekte en çok yargılanan yargıç oldu. Hepsinden beraat etti.
17/25 Aralık sonrasında, HSYK Yasası'nı değiştirerek, AKP'nin sürece müdahale etmek istemesi karşısında, bu tasarının görüşüldüğü TBMM Adalet Komisyonu'na 11.1.2014 tarihinde, Yargıçlar Sendikası Başkanı olarak gitti.
Yazılı olarak söz istemesine rağmen, AKP'li Zeyid Aslan'ın uçan tekmesiyle muhatap oldu.
12.1.2014 tarihli TBMM Adalet Komisyonu toplantısında ise, CHP Grup Başkanvekili Engin Altay tarafından AKP'lilerin tepkisi sonrasında, elle ittirilince, bu durum Komisyondan çıkartılmasına yol açtı. O gün bir kısım CHP milletvekileleri Eminağaoğlu'nun linç edilmesini önlerken, bir kısım CHP miletvekillerinin sessiz kalması ise parti içinde tepkilere yol açtı.
CHP üyesi olan Ömer Faruk Eminağaoğlu, 2015 yılı Milletvekili Genel Seçimlerinde, seçilme hakkını kullanmak için, yargıçlık mesleğinden ayrılmış olup, aday gösterilmemesi üzerine, bu durum yasal engel oluşturduğundan, yargıçlık mesleğine dönemedi.
(YARSAV’ın kurucu genel başkanı olması ve sendikal faaliyetleri sebebiyle AKP’nin sürekli hedefinde olan Savcı Eminağaoğlu’na, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu tarafından milletvekili olması için davet gönderildiği, Eminağaoğlu da Artvin’den ön seçime girerek aday olabilmek için görevinden istifa ettiği, ancak Artvin’e ön seçim koyulmadığı için verilen sözün tutulmadığı ve Eminağaoğlu’nun başka bir yerden aday gösterilmediği için savcılık görevine dönemeyeceği ortaya çıkmıştı.)
Halen Ankara'da serbest avukatlık yapmaktadır.
http://www.cagdasses.com/kimdir/omer-faruk-eminagaoglu

Cevat Kulaksız

Köprüye gelmeden son çıkış - Gündüz Akgül
Sevgili dostlar,
Bilindiği gibi boğazlar üzerinde yapılan köprüler iki yakayı birleştirmektedir...
Otobanlarda yolculuk yapanlara köprüye varmadan levhalarla başlıktaki uyarı yapılmaktadır.
Bunun amacı, sürücüleri uyarmak ve yanlış yola girmelerini önlemektir...
Buradan hareketle, yurttaşların Anaysa değişikliği referandumunda yanlış yapmamaları için tarihe not düşmek adına bir uyarıda bulunmak istiyorum...
AKP iktidara geldiği günden beri demokratik, laik ve parlamenter hukuk devletinin  rejimi ile bir sorunlarının olduğunu biz biliyorduk...
Ancak bilmeyenlere anlatmasını becermemiş olacağız ki AKP her seçimde iktidara tek başına gelmeyi başarmış ve gün geçtikçe kurucu değerler konusundaki eleştiri dozunu artmaya başlamıştır.
Örneğin,
-Bir İmam Hatip Okulu Müdürü “İlk laik şeytandır. Dünyada ne kadar hırsız, p... varsa laiktir” demek cesaretinde bulunmuştur.
-İktidara yakınlığı ile bilinen Eğitimciler Birliği Sendikası (Eğitim-Bir- Sen) kendi müfredat önerilerini açıklayan raporda, “Ortaokul ve lise müfredatlarından inkılap tarihi ve Atatürkçülük dersinin çıkarılması, din dersinin İslami ağırlıklı olmak üzere birinci sınıftan itibaren verilmesini” söylemiş ve hazırlanan Öğretim programında (müfredat) bu öneriler göz önünde tutulmuştur.
- Bazı AKP’li Belediyelerce evlenen çiftlere dağıtılan “Evlilik ve Aile hayatı” isimli kitapta,  (Çalışma hayatında kadın iş yerinde kocasından daha yakışıklı erkeği görürse gönlü ona kayabilir, Kadının çalışması faydasızdır, Kadının çalışması ailede krize neden olur, Çalışan her iki kadından biri tacize uğrar, Kadın ev işinde ve kocasının hizmetini görmede maharetli olmalıdır.) gibi kadın ve erkek eşitliğini belirten Anayasa ve yasalara aykırı hükümler yazılmakta sakınca görülmemiştir.
-Bir AKP’li milletvekili laik Cumhuriyet için, “600 yıllık İmparatorluğun 90 yıllık reklam arası sona erdi" diyebilmektedir.
Bunlara benzer örnekleri çoğaltmak olasıdır. Bu kadarı ile yetiniyorum.
Referanduma sunulacak ve her ne kadar sistem değişikliği densede, resmen rejim deşikliği anlamına gelen Anayasa değişikliğinde oy kullanırken yıllardır AKP yetkililerinin kurucu değerlerimizle ilgili olarak söyledikleri bu söylemler göz ardı edilemez.
Ancak tartışmaların ve karşı çıkışların Sayın Cumhurbaşkanının şahsi üzerinde yapılması tamamen yanlıştır.
Başkanlığa gelecek kişi kim olursa olsun tüm yetkiler onda toplandığı için;
-Demokratik rejimin olmazsa olmazı güçler  (Yasama, Yürütme, Yargı) ayrılığı ilkesinden vazgeçilmesi ve tek elde toplanması,
-Yargı bağımsızlığı, yapılacak üye seçiminin tek kişinin yetkisine bırakılması nedeniyle yok edilmesi,
-Yürütmenin dışarıdan atanması ve meclis denetimine (Gensoru ve sözlü soru) tabi olmaması,
-Gerek Başkanın, gerekse Bakanların sorumlu tutulması için kabul edilen 400 milletvekilini bulmanın olanak dışı olması,
-Başkanın, partisiyle ilişiğinin kesilmemesi, hem parti Genel başkanı, hem Başkan olmasının, değişiklikte yer almayan ve Cumhurbaşkanının yemini ile ilgili Anayasanın 103 maddesinde belirtilen tarafsızlık ilkesi ile bağdaşmaması,
Göz önüne alındığında, buna sistem değişikliği değil, rejim değişikliği demek daha doğru olacaktır.
Ülkemiz bulunduğu coğrafyadaki konumu nedeniyle bu rejim değişikliğini ve herseyi tek kişinin insafına bırakan   durumu kaldıraramaz, herkes bundan zarar görecektir.
Onun için sandık başına giderken herkesin, çocuklarının aydın geleceği için  çok düşünmesi ve elini vicdanına koyarak oy kullanması, ülkenin esenliği açısından kaçınılmazdır.
Köprüye gelmeden bu son çıkıştır.
Atı alan Üsküdar’I geçmeden.

30.01.2017
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Tünay Süer: Nice insanlar gördüm…
İki gece önce televizyon kanallarında dolaşırken Habertürk’te Can Ataklı ve Hakan Bayrakcı’y ı görünce izlemek istedim.
Kanala girdiğim anda Atatürk tartışılıyordu.
İnanın tahammül sınırlarımı zorlayarak ancak kısa bir müddet dayanabildim.
Can Ataklı yine alı al, moru mor olmuş vaziyette karşısındaki hanıma meram anlatmaya çalışıyordu.
Kadın sanki ikinci bir Nagehan Alçı idi…
Belli ki bir özenti içerisindeydi…
Karşısındakinin konuşmasına fırsat vermemek için makineli tüfekti sanki.
Atatürk’e ve onun kurduğu rejime takmış gibiydi.
Aklımda kaldığı kadarıyla Atatürk padişah veya diktatör olmak istiyormuş ta, çekindiği için cumhuriyeti kurmuş.
Koca bir yuh çektim.
Zavallı, hasta bir kafa işte…
Atatürk ‘ün kimseden çekinmediğini istese diktatör de, padişah ta olabileceğini ama onun bilim ve akılı tercih ettiğini öğrenememiş.

                                                                ***
Kadın biraz tanıdık geldi bana.
Ben CHP ye yıllarca oy verdim diyen bu hanımı yakın plan görüntüsünde tanıdım.
Galiba estetik filan yaptırmış onun için ilkten hatırlayamamıştım.
Bu hanımefendinin Atatürk düşmanlığı öteden beri vardır.
2011 yılında yine bir televizyon programında Tunceli (Dersim) tartışılıyordu.
Kemal Burkay diye birisi olayı katliam olarak anlatıyordu.
CHP önceki milletvekillerinden Manisa Milletvekili Şahin Mengü de konuk olarak oradaydı.
İlerleyen dakikalar içinde Sevilay hanımefendi  (Hitler yapmazdı bunu) demişti
Mengü’nün tepkisi çok büyük olmuştu.
Sevilay pişkince;
"Yapmayın Allah aşkına. Munzur kan gölüne döndü. Kusura bakmayın ama böyle bir katliamı ancak Hitler kafalı biri yapabilir" .
 "Bunu Hitler yapmadı mı Almanya'da Yahudilere karşı. Bu faşistlik değil mi yani? Bu diktatörlük değil mi?” demişti.
Hitlerin dünyada 5 milyon kişinin ölümüne sebep olduğunu, Yahudileri fırınlarda yaktırdığını, yaptığı işkenceleri ona birilerinin anlatması ve bu bayanın biraz tarihi okuması gerek.
O programda ağzının payını almıştı ama gördüm ki kafa aynı kafa.
Hiç değişmemiş.
Atatürk sayesinde bir meslek edinmiş, istediği gibi konuşabiliyor, giyinebiliyor, seçme hakkı var, şeriat yasaları uygulanmıyor, tek eşlilik var ,en önemlisi Laik Türkiye Cumhuriyeti ile özgür birey olmuş.
Buna şükredeceği yerde dinci, şeriat özlemcileri gibi Atatürk’e ve onun yolundan giden tüm yurt severlere hakaret ediyor.
“Türk tipi parlamenter sisteme karşı çıkmıyorsun da neden Türk tipi başkanlığa karşı çıkıyorsun arkadaşım?”diyerek beyin yıkamaya çalışıyor.
Sabah Gazetesinden kovulmayı hazmedememiş sanırım halen birilerine yaranma peşinde.
25 Ocak 2017 tarihli “ Türk tipi parlamenter sistem oluyor da başkanlık niye olmuyor?”başlıklı yazısında da Atatürk için şöyle demiş.
Şimdi geldik asıl vurucu yere! Kurucu liderimiz Mustafa Kemal Atatürk, parlamenter sistemi tercih etmiş. Neden? Çünkü Batı demokrasisinin ilerlemesinde etkisini görmüş de ondan, ama bunu yaparken de o rejimin beşiği kabul edilen İngilizleri bire bir örnek almamış.
Daha doğrusu alamamış! Çünkü İngilizlerde sembolik olarak muhafaza edilen krallığın bizdeki karşılığı padişahlık topyekûn yok edilmişti.
Padişahlığı veya diktatörlüğü istemesi onun bileceği şeydir tabi.
Kafa, laikliğe dinsizlik, referanduma hayır diyenler kâfirdir kafası.
Bunu saraydan oda bekleyenlerin yaptıklarını görüyoruz.
Meğer ne çok heveslisi varmş…
Bereket ki halkımızın büyük çoğunluğu ne Atatürk’ten ne de onun kendilerine verdiği haklardan, bilim ve akıldan vazgeçmiyor.
HAYIR’lar çığ gibi çoğalıyor.
Sözlerimi şöyle Mevlana Celaleddin Rumi’yi sevgiyle anarak bitiriyorum.
Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
HAYIRLI günler dileklerimle.
Tünay Süer
30.Ocak. 2017

915 kaymakam, 183 rektör, 81 vali - Engin Aydın
Artvin’in Borçka’sından Ertuğrul Örnek, Uşak’ın Ulubey’inden Ahmet Solmaz, Denizli’nin Beyağaç’ından Necdet Özdemir...
Kaç etti?
Üç... Evet, baştan say üç; sondan say üç.
Hadi bunlara “Devlet Ebed Müddet” deyip Devlet Bahçeli kontenjanından katılan Kahramanmaraş’ın Çağlayancerit’inden Oğuz Cem Murat’ı da ekleyin. Etti dört...
Yuf yani... Yuf ki yuf!..
Türkiye’nin 919 ilçesinden topu topu dört milli ve yerli kaymakam “Ben varım lan, sen de var mısın” kampanyasına katılıp referandumda “evet” diyeceklerini açıkladılar.
Peki, geri kalan 915 kaymakam ne oluyor?
Not edilmediklerini sanıyorlarsa fena halde yanılıyorlar. Bu saatten sonra “Ben de varım lan, ben de varım valla” diye naralansalar bile adlarının yanına bir çentik atılmıştır, haberleri olsun...

***

Peki, valilere ne diyeceğiz?
81 vilayetin 81 anlı şanlı valisinden bu satırların yazıldığı dakikalara kadar tık yok.
Yuf yani. Yuf ki ne yuf!..
Vali bu be; boru değil vali, vali...
Hem bu devletin (Hani “tek millet, tek bayrak, tek devlet” tekerlemesindeki devlet var ya işte o devletin) valisi olacaksın, hem referandum kampanyasına “Eveeeeeet... Cumhurumu boş ver ama başkanıma eveeeeeet” naraları ile katılmak için ağırdan alacaksın.
Tek tek not edildiniz. Adlarınızın yanına kocaman bir çentik atıldı. Elinizi çabuk tutup dilinizi dörtnala kaldırmazsanız
o çentik ikiye, üçe çıkar. Üç çentik bir “yok vali” yapar.

***

Gelelim üniversitelere...
Bu ülkede üç beş büyük kentte birikmiş üniversiteleri 14 yıllık iktidarımızda 118 üniversiteye çıkardık. Bunlara 65 vakıf üniversitemizi de ekleyin. (Aslında vakıf üniversitesi biraz daha fazlaydı ama FETÖ’cü olanlarını ayıkladık. Şimdi kılçıksız 65 vakıf üniversitemiz var.)
118 devlet, 65 de vakıf.
Ne etti? 183!..
81 vilayeti olan bir memlekette 183 üniversite. Ne kadar övünsek yeridir. Övünüyoruz da...
“Yav bunların çoğu yüksek lise bile değil.Üniversiteli işsiz oranı ilkokul mezunu işsizlerin oranını çoktan solladı” diye çatal dilleriyle zehir saçanlara elbette kulak asmıyoruz.
Ancak 183 üniversitemizin tepesine oturttuğumuz 183 rektöre ne diyeceğiz?
İçlerinden sadece dördü, evet tıpkı kaymakamlar gibi sadece dördü “Ben de varım; valla billa ben de varım. Cumhurumun başkanına söyleyin ben de evet diyenlerdenim” deme cesareti gösterebildi.
Adnan Menderes Üniversitesi’nden Cavit Bircan, Düzce Üniversitesi’nden Nigar Demircan Çakar, Artuklu Üniversitesi’nden Ahmet Ağırakça ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Peyami Battal.
O kadar. Önden say dört. Sondan say dört...
Peki, geri kalan 179 rektöre ne oluyor? Üniversitelerindeki öğretim üyelerinden yeterli oy alamamalarına rağmen onları tutup rektör koltuğuna oturttuk ve onlar memleket bu en zor geçitteyken susuyorlar...
A-ha da buradan ilan ediyoruz.
179 rektör, 915 kaymakam, 81 vali ayağa kalkın ve itiraf edin:
FETÖ’cü müsünüz, PKK’li mi?

Engin Aydın/Cumhuriyet

Adam Olacak Çocuk - Rifat Serdaroğlu
“Adam olacak çocuk bokundan belli olur” diye bir deyişimiz var!
Türk Dil Kurumuna göre “Bir kimsenin yeni başladığı işte usta olup olmayacağının ilk davranışlarından anlaşılması” anlamında kullanılan bir sözdür…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı Binali Yıldırım’ın 27 Ocak 2017 tarihinde Kültür Bakanlığı “GENÇDES 2017 Projesi” tanıtımında şunları söyledi;
“Yıl, 1973 veya 1974 Atatürk Kültür Merkezi de yeni açılmış! Sanatsal gösteri var. Bize de para lazım. Bilet bulamıyorlar.
Saat 4’te gidip bilet alıp millete veriyorduk! Ne o? Millet tiyatro seyredecek. Güzel şey. Bizi ilgilendirmiyor da bizi bilet ilgilendiriyor. Oradan yolumuzu buluyorduk.”
Başbakan Binali Yıldırım bu sözleri gülerek anlatıyor, karşısındaki Bakanlar ve diğer davetliler de hem kahkahalarla gülüyorlar hem de alkışlıyorlar!
Televizyonda Başbakan’ın konuşmasını dinleyip, alkışlayanları görünce sanki kanım dondu…
Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip Türk Devletinin Başbakanı televizyonda gülerek gençliğinde “Karaborsa Bilet” sattığını anlatıyordu. Başbakan 1955 doğumludur. Karaborsacılık yaptığında 18 yaşında imiş. Yani AKP’nin getirdiği milletvekili olabilme yaşında!
Ben yıllardır Başbakan’ın kumarhane sevdalısı oğlunun milyar dolarlık servetinin nasıl edinildiğine, Kayınçosunun ihale bağlama işinden aldığı avanta dövizleri çantaya tıkıştırırken çekilen kısa metrajlı Polis filmine rağmen adaletten nasıl kaçırıldığına akıl erdiremezdim!
Nereden bilebilirdim ki, Başbakan’ın çocukluktan cevher sahibi olduğunu!
Delikanlılığında para kazanmak için, cezası 1-4 yıl hapis olan karaborsacılık yapmayı göze almış biri, Genel Müdür-Bakan-Başbakan olunca neler yapabilir?
Helal olsun Müslüman AKP’ye! Size BİR Ali değil, BİN ALİ lazım…
HADİ SEN DE KONUŞ FETÖ’CU GAZETECİ
Yaa Metehan Demir kardeşim, gördün mü senin kanka Bakanın seni sonunda ne hallere düşürdü?
İşinden etti yetinmedi, seni FETÖ’cu ilan edip içeri attırmak istiyor!
Onun da acısı çok büyük be kardeş! Eğer İslam Diniyle dalga geçip, en büyük hakareti yapmasaydı ve konuşmaları ortalığa dökülmeseydi şimdi Binali Yıldırım’ın yerinde o olacaktı!
Şimdi sıra sende! Senin de konuşup bu eski Bakan hakkında bildiklerini anlatman şart oldu!
Sana yardımcı olayım;
Bu çocuk 2010 yılında İzmir’e geldi! Vali’yi de yanına alarak Swiss Otelde, İzmir Yahudi Cemaatine hitap etti. Bu ziyaret normal ama söyledikleri çok ilginçti;
“Türkiye’de kimin köklerinin daha eskiye dayandığı araştırma konusudur. Dolayısıyla, kimin azınlık kimin çoğunluk olduğu bilinmez!”
Bu sözlerin açılımının “Bu topraklarda Yahudilerin kökleri Türklerden daha eskiye dayanmaktadır” olduğunu sen benden daha iyi bilirsin. Hadi susma, konuş! Bize bildiklerini anlat. Gümrük kaçakçılığından başlayabilirsin…
Sağlık ve başarı dileklerimle

30 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Her Şer'de Bir Hayır Vardır - Güner Yiğitbaşı
Bazen hoşumuza gitmeyen ve bizi üzen kötü bir olayla karşılaştığımızda,üzüntümüzü biraz olsun hafifletmek ve kendimize moral aşılamak için, hani, her şer'de bir hayır vardır deriz ya, her şer'den bir hayır çıkar anlamına gelen bu güzel sözü çok severim ve her şer'den bir hayır çıkacağına sürekli inanırım.

MHP Genel Başkanı BAHÇELİ; sadece kendi egosunu düşünerek, genel başkanlık koltuğunu kaptırmamak, olağanüstü kongrede bir bayan'a (Meral AKŞENER) yenilerek koltuğunu kaybeden bir siyasi konumuna düşmemek için, başkanlık sistemine ve bunu isteyen AKP ve Sayın ERDOĞAN'a yönelik ağıza alınmayacak ağır eleştirileri bir çırpıda unutarak,AKP iktidarının kendisine attığı yargı can simidine sarılıp koltuğunu muhafaza etmenin diyeti olarak, Türk Tipi Başkanlık Sistemini getiren ve ülkemizde rejim değişikliğine neden olacak olan anayasa değişikliğinin gerçekleşmesi için,AKP iktidarına koltuk değneği olmuş, ülkemiz için hayır getirmeyecek olan BAHÇELİ'nin bu şer destek eylemi için, her şer'de bir hayır vardır demek istiyoruz.

Zira;BAHÇELİ'nin ayartması ve desteği ile Anayasa değişiklik teklifi 330'un üzerinde kabul oyu ile meclisten geçmiş ise de,şimdi önümüzde zorlu bir halk oylaması süreci bulunmaktadır.

Hiç kimse, halk oylamasını çantada keklik görmesin.Köprülerin altından çok sular akmıştır. 15.Temmuz.darbe girişimini fırsat bilerek olağanüstü hal ilan eden Sayın Erdoğan ve onun güdümündeki AKP iktidarı, ne zaman sonlanacağı belirsiz bu olağanüstü hal döneminde çıkardığı,anayasamıza göre olağanüstü halin gerektirdiği sınırlar içinde kullanması gereken Olağanüstü hal Kanun Hükmünde Kararnameler çıkarma yetkisini kötüye kullanmış,Anayasa Mahkemesi de buna seyirci kalmış, halkımızın büyük kesimi, kurunun yanında yaş yanar misali mağdur edilmiş,AKP iktidarı ve Sayın ERDOĞAN, kendisine anayasa ile verilen yetkileri, yetki hudutlarını aşarak kullanma, yetki sınırlarını çok aşan kararnamelere keyfi olarak kolayca imza atma eğilimini kamuoyuna göstermiş ve inandırıcılığını kaybetmiştir. Bu nedenle halkımız, şayet seçilirse yeni anayasa ile yetkileri daha da artacak ve tek adam konumuna gelecek olan Sayın ERDOĞAN'ın bu olağanüstü yetkilerini dahi aşarak ülkeyi yönetmeye kalkacağından endişelenmeye başlamıştır.

Sayın ERDOĞAN ile AKP iktidarının; tüm devlet olanaklarını, örtülü ödenek harcamalarını, devletin tarafsız olması gereken TRT'sini,susturulan ve yandaş hale getirilen yazılı ve görsel medyayı, algı yaratmak amacıyla, gerçek dışı sonuçları  gerçekmiş gibi sunarak kamuoyunu yanıltmaya çalışan yandaş anket firmalarını kullanarak yapacağı propagandaya rağmen, MHP tabanı ile CHP'nin ve diğer muhalif kesimlerin,partiler üstü yapacakları ciddi propaganda çalışmaları sonunda halkımızı aydınlatarak, bu anayasa değişikliğinin halk oylamasından geri dönme şansının çok fazla olduğunu değerlendiriyoruz.

Halk oylamasından çıkacak olan sonuç ne olursa olsun,ok yaydan çıktığına göre, bu anayasa değişikliğine evet diyenler ile hayır diyenler, sandıktan çıkacak sonuca katlanmak zorundadırlar.

Evet çıkması halinde olacakları, düşünmek dahi istemiyoruz.

Hayır çıkarsa olacakları söylemek gerekirse;

Bu anayasa değişikliği, Sayın ERDOĞAN en başta olmak üzere,AKP iktidarı ile  BAHÇELİ ve yakın çevresinin istedikleri ve destek verdikleri, Sayın Cumhurbaşkanı ERDOĞAN adına sipariş edilen ve dikilen kişisel bir elbise olduğu için, bu anayasa değişikliğinin halk oylaması, Sayın ERDOĞAN ve onun güdümündeki AKP iktidarı ile onlara destek çıkan BAHÇELİ ve arkadaşları için bir güven oylaması olacaktır.Bu nedenle, bu oylamadan çıkacak olan bir hayır; kimse kusura bakmasın, bu kişilerin durumlarını tartışılır hale getirecek, ERDOĞAN'ın anayasayı ihlal ederek uygulamaya koyduğu fiili başkanlık sistemine anayasal kılıf geçirme isteği, halkımız tarafından ret edilmiş olacak ve Sayın ERDOĞAN'ın; anayasa ihlalleri için yaptığı,beni doğrudan halk seçti, ben anayasa tanımam anayasal yetkilerimin üzerinde yetki kullanırım tezi ve savunması, tüm geçerliliğini yitirecek ve buna rağmen,Sayın ERDOĞAN anayasal yetki sınırlarına dönmemekte ısrar eder ve fiili başkanlık sistemini uygulamaya devam ederse, bunun bir karşı yaptırımının olması zorunlu hale gelecektir.

Anketler istendiği gibi çıkmadığı için ve yukarıda belirtiğimiz güven oylaması korkusu nedeniyle olsa gerek, meclisten jet hızıyla çıkarılan anayasa değişikliği; neredeyse,çıkarılması için mecliste tartışıldığı ve görüşüldüğü süreye yakın bir sürenin geçmesine rağmen, imzalanarak resmi gazetede yayınlanmıyor.

Hani, Tuğrul TÜRKEŞ bir laf etmişti hatırlarsınız. Demişti ki;BAHÇELİ,AKP'ye ve ERDOĞAN'a tuzak hazırlıyor.BAHÇELİ'nin bilinçli olarak tuzak hazırladığını zannetmiyoruz ama, halk oylamasından çıkacak olan bir hayır, istemeden de olsa, BAHÇELİ'nin,Sayın ERDOĞAN'a ve AKP'ye kurduğu bir tuzak sonucunu doğuracaktır.

Yaklaşık iki ay sonra hep birlikte göreceğiz, ne olduğunu bir türlü açıklayamadıklar, ne olduğunu bilemediğimiz “MİLLETİMİZ”,evet mi diyecek,yoksa “TÜRK MİLLETİ” hayır mı diyecek.

İşte bu nedenle, her şer'de  bir hayır vardır diyoruz ve bu söze yürekten inanıyoruz.

29/01/2016
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Her Şer'de Bir Hayır Vardır - Güner Yiğitbaşı

“Evet” de “Hayır” da Çıksa Referandumun Ardı Seçimdir!..
Nisan ayında yapılması planlanan “Tek adam, tek parti”  anayasa referandumunun her anlamda son nokta olduğu sanılıyor.
Aynı kanaatte değilim.
Önce tüm baskı, tehdit ve devlet imkânlarının seferberliğine rağmen rerandumda “hayır” çıktığını varsayalım.
Erdoğan ve AKP, “Madem millet böyle istedi, vazgeçiyoruz”  mu der, yoksa “Güven tazeleme”  talebiyle seçime mi gider?
Olası böyle bir seçimden sonrasına dair hesaplar mı?
Hesaplar aynı olacağı için referandumda “evet”  çıkması ihtimaline geçelim.
Pek çok madde yürürlüğe girip, Erdoğan “güçlü fiili başkan”  haline gelse de tam anlamıyla “tek adam”  olabilmesi için 2019'da yapılacak seçimlerin beklenmesi gerekecek.
Peki hem iç, hem dış dengeler açısından bunu bekleyecek sabır ve zamanları var mı?
Bizzat Başbakan Binali Yıldırım 20 gün önce Meclis'te Anayasa değişikliği teklifi görüşülürken, “İki kaptan gemiyi batırır. Kaptanın tek olması lazım, icraatta kaptanın tek olması lâzım. Tek nasıl olur? Yürütme ile ilgili yetkileri verirsiniz, sistemi ona göre tanımlarsınız, ondan sonra da hesabı sorarsınız”  demedi mi?
Anayasa değişikliğinin gerekçesi olarak, “Milli mücadele verildiğini”  anlatıyorlar. Hep birlikte 2 yıl daha “geminin batmasını”  seyrettirmeyeceklerine göre, “tek kaptanlık”  için acele edecekleri belli değil mi?
Daha önemlisi; “Dış dengeler”  dedik...
MHP'yi “ikna”  için görünürde Anayasa'nın ilk 4 maddesine dokunulmadı. Lâkin bunun AKP'lileri (Hâlâ en yetkili sözcüler Türk Milleti kavramıyla, Cumhuriyetle ve Atatürk'le savaşmıyor mu?) de “Yeni Türkiye”yi dayatanları (Demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü diye diye Türkiye'de ota, böceğe karışan ABD, AB'den bu anayasa teklifine ciddi hiçbir ses çıkmaması garip değil mi?) da tatmin etmediği ortada.
Misyonu devleti ele geçirmek değil, T.C.'yi yıkmak olan FETÖ'cülerin bu anayasa teklifine desteği, her seçim ve 2010 referandumundan önce sözde “ateşkes”  kararı alan bölücü terör örgütünün tavrı (Kandil'dekiler ve HDP'liler karşı çıkıyormuş gibi gözükürken, Meral Akşener'in ısarla gündeme getirdiği İmralı'daki teröristbaşıyla görüşmelerin sürdüğü iddialarının yalanlanmaması) da bir yana.  
Bunların tümü referandumun ardından gelecek seçimi bekliyor olmasın?
Ne isteniyor, biliyoruz; Türk Millet'siz, Atatürk'süz, adı “Anadolu Federe Devleti” mi, “Türkiye Federe Devleti” mi her neyse, öyle bir Türkiye (Tam bugünlerde Suriye'ye sunulan yeni anayasa teklifi bize çok şey anlatmıyor mu?).
Erdoğan daha 1990'larda İkinci Cumhuriyet tartışmalarında, “Osmanlı benzeri eyaletler sistemi olabileceğini”  söylemedi mi?
Başbakan Binali Yıldırım daha 3 ay önce, “Başkanlık gelirse ülke bölünür diyorlar. Asıl başkanlık gelmez ise Türkiye'nin bölünme riski var. Açıkça söylüyorum”  demedi mi?
“Yeter ki, analar ağlamasın... Ne istediler de vermedik...”  anlayışının bir başka başka şekli ve itirafı;   Fiili federasyona geçilerek, emperyalistler ve katillerinden kurtulacağını sanma... Milleti bu konuda da adım adım “haşlama”!..
Hani herkes, “Terörle mücadele için önlerinde ne engel var, ne istiyorlar da yapamıyorlar?” diye sorup, merak ediyor ya, galiba yegâne izahı bu.
Sadece “tek adamlığa”  geçiş değil, bu konuda da “aceleleri”  var ve gerçekte ikisi birbiriyle çok bağlantılı.
O yüzden referandumda “hayır”  çıksa da “evet”  çıksa da seçime gidiş kaçınılmaz görünüyor.
Peki ne olur?
Erdoğan ve AKP her halde şunu düşünüyor:
Anayasa teklif sürecinde iyice hırpalanmış, bölünmüş MHP nasılsa baraj altı kalır. HDP'nin barajı geçemeyeceği zaten belli...
Erdoğan'ın Mart 2015'te Gaziantep'te başkanlık sistemi ve yeni anayasa için yaptığı, “Verin 400 milletvekilini, bu iş huzur içinde çözülsün”  çağrısı bu defa “kerhen ve mecburen” yerini bulur...
Ve İmralı'daki teröristbaşının “geçiş dönemi anayasası olabilir”  dediği; Sadece MHP'yi “tatmin”, milleti de “alıştırma”  amaçlı bu “yamalı bohça”dan kurtulunup, gerçekte istenen/dayatılan o “sıfır kilometre”  anayasa Meclis’ten çıkarılır...
2019'a kadar seçim olmasın diye, hatta milletvekillerini seçim tehdidiyle korkutarak, bu sürece destek veren MHP yönetimi her halükarda ufukta gözüken bu ihtimallere ne der bilinmez, ama şunu bilelim:
Referandum bir son değil, gerçek milli mücadele için önemli bir başlangıç... Ekonomik kriz, terör, suikast tehditleri ve baskılardan korkmadan ülkemiz, milletimiz, devletimiz ve çocuklarımızın geleceği için cesurca oy kullanıp, şehitlerimiz ve gazilerimize “hayır”lı olalım.
Önce bu vartayı atlatalım, seçime gidildiğinde de o zaman bakarız.
Bahçeli'nin ifadesiyle, “O güne kim öle, kim kala”!..      
Müyesser YILDIZ
29 Ocak 2017

Müyesser Yıldız


Uğur Mumcu’nun evinin önünde menfur bir suikastla yaşamını yitirdiğinin 24 ncü yıldönümü anısına, Adalet ve Demokrasi Haftası Kapsamında Sosyal Demokrasi Derneği tarafından düzenlenen “Bu Hesap Sorulmaz mı” ana temalı, “zor yıllar” konulu 25 01.2017 günü panel düzenlendi.
Panele Sabih Kanadoğlu, CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül konuşmacı olarak katıldılar. Paneli Yöneten Sosyal Demokrasi Derneği Genel Başkanı Atila Candır’dı. Anma etkinliklerinin devam süresince ülke demokrasisinin elden gitmek üzere olduğu şu günlerde, arka arkaya konferanslarda birbirinden değerli konuşmacıların uyarıcı, aydınlatıcı konuşmalarının hepsini size aktarmak isterdim. Bundan önceki yazımızda Sabih Kanadoğlu’nun konuşmasını vermiştik.
“Bu Hesap Sorulmaz Mı” Panelinde Özgür Özel’in Konuşması

UĞUR MUMCU TEHLİKEYİ BİLİYORDU
Ancak şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Giden yıl aynı etkinlikler çoğunlukla Çankaya Belediyesi’nin Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapıldı. O zaman salonlar dolu dolu olurdu. Rus Büyükelçisinin katledildiği bu binadaki salonlar bu yıl yarı yerine kadar bile dolmuyor, dışarıda koridorlarda hiç polis olmazdı, resmi kıyafetli, sivil olmak üzere beş altı polis koridorlarda dolanıyordu. Gerek baskıdan gerek terör endişesinden artık insanlarımız korkudan ve salonları dolduramıyorlar. İçeri salondaki panelistler de konuşmalarında, ülke yönetimindeki yasa dışı uygulamalardan, çağ dışı anayasa değişikliğinden yakınıyorlar, endişe eden konuşmalar yapıyorlardı.
Panelin ikinci konuşmacısı olarak CHP Milletvekili Grup Başkan Vekili Özgür Özel şu konuşmayı yaptı:
“-Bu gün sabah Fikret Bila’yı okuduk ve bir şey hatırlatıyordu. Uğur Mumcu’nun kendisi ile tespitlerini anlatıyordu, mesela “BENİ SİLAHLA VURMAZLAR HAVAYA UÇURURLAR” diyordu. “Çünkü çelik yelek giydiğini silah taşıdığını bildiklerini, karşı tarafın bu analiz üzerinden mutlaka bomba kullanacağını, tespit yapabilecek kadar soğukkanlı iyi bir analist ve o günlerde bunu bildiği gibi bunu bir şey daha bilmişti. “TÜRKİYE’NİN BAŞININ İKİ TANE BELASI OLACAK” diyordu. “BUNLARDAN BİR TANESİNİN AYRILIKÇI TERÖR OLDUĞUNU, DİĞERİ DE RADİKAL İSLAMCILARIN YÜKSELİŞİ OLACAĞINI” söylüyordu. 80 lerin başlarındaki tespitlerini ortalarında yazmıştı.
Geldiğimiz noktada PKK terörü için bunun dış bağlantılarının desteklerinin gizli servislerle ilişkilerinin deşifre edilmesinin önemli olduğunu söylüyordu ki, kuvvetle ihtimal bu deşifreler onun sonunu getiren iki etmenden bir tanesi idi. Diğeri de İslamcı terörün yükselişi. Hepimiz Rabıta’yı bunun üzerinden yazdığı eklentili diğer kitapları dikkatle okuduk, ama İslamcı terörün yükselmesiyle ilgili 80 lerin sonrasında şunu söylüyor: “Birtakım cemaatlerin bu ülkenin geleceği ile ilgili hesapları var. Adalet sistemiyle, orduyla, polis teşkilatı ile hazırlıkları var. Kendi cemaatlerine mensup çocukları bu okullara yazdırıyorlar, hatta kendi dershanelerine kendi okullarına yollamıyorlar ki, bunlar fişenip buralardan orduya giremesin diye. Ama ilerleyen zamanlarda hukuk fakültelerine, askeri okullara, polis okullarına gönderdikleri, ileride hâkim, savcı general, emniyet müdürü olacakları ve devlete karşı isyan edeceklerini” söyleyen yazısı 15 Temmuz 2016 gününü işaret etti gibiydi. Tabi üstadın sözü üstüne söz söylemek mümkün değil.

TAYYİP’LE FETO AYNI YOLDA İDİLER
Ama Tayyip Erdoğan’ın, “biz akıllı hocayla aynı hedefe, aynı menzile farklı yollardan yürüyorduk. O yolda bizi sattı” dediğinin altını çizmek lazım. Buraya somut bir tartışma AKP nin Darbe Araştırma Komisyonu üyesi tekrarlıyor, diyor ki: “Fetullah Hoca ülkeye Yavuz Sultan Selim’in çamuru kaftanıyla geçti, bunu çaldılar” diyor. Akit Gazetesi zaten 12 Nisan 2015 de yazmış, Nisan 2016 da da “kaftanın geri ele geçirildiğini” duyurmuştu. Ama Selçuk Özel hatırlatıyor, “o çamurlu kaftanla bu ülkeye gelecekti”. Bizim hep söylediğimiz bir gün Humeyni gibi, inip de gelme, ama nereye gelecekti? Kaftanla herhalde Anayasa Mahkemesinin (AYM) törenine gelinmez. Bir yerin başına geçmeye gelecekti, mollaların iktidarında ve geri halife olarak gelecekti. Tayyip Erdoğan da diyor ki, “biz onunla aynı hedefe farklı yollardan yürüyorduk, yolda bizi sattı” diyor.
15 Temmuz gecesi Tayyip Erdoğan’ın “bu bize Allah’ın bir lütfüdür” (acaba darbeyi nimet mi görüyordu ki) sözünü söyleyecek kadar soğukkanlı olunabilir mi? Bunu mesela bir robota programlasanız, o sırada söyleyebilir mi? Bu darbenin hiç bilinmeyen bir darbe olduğunu ifade edebilir mi? Kendisinin Ahmet Şık toparlamıştı 15 Temmuz gecesiyle ilgili verdiği sekiz farklı ağaç haber alma biçimiyle ve süreleriyle ilişkili. “On beş dakika önce ayrılmasaydım beni de öldüreceklerdi, dediği o ayrıldıktan üç sat 45 dakika sonra bir helikopter delindiğini, tekel bayisinin önünde adres sorduklarını, bunları hep hatırlamak gerekiyor ve 15 Temmuzun bir darbe girişimi olduğuna inanıyorum. Ama bunun daha önceden haber alınmış, hatta hakkındaki Türkiye Gazetesindeki yazarın yazdığı gibi, “geldiler hususiler darbeye zorluyorlar. Ama tavuk tarla sayılır, darbeye kalkışırsanız sizi teker teker ayıklayacaklar” diye uyarılarını falan da nisanda ve mayıs ayında yazdığı yazıları da dikkatle okumak lazım. Ama darbe komisyonunda dinleyelim” deyince AKP nin de reddettiğini de görmek lazımdır. Bu biraz bana böyle, hani hayat fena halde futbola benzer” diye hoş bir terim de var. Kitap da film de var, hayat fena halde futbola benziyor ve birilerinin taktiğini eğer önceden biliyorsa ofsayt taktiği uygulayabilir” diyorlar.
Bunlar darbe yapabilir mi? Biz katılmazsak yapmazlar. Peki, yapacaklarına inanabilirler mi? Evet inanabilirler. O zaman onlar kalkışsın, siz çekilin biz bunları ofsayt taktiği ile toplayalım. Planlı bir darbe değilse teşvik edilen bir darbe. Bir tiyatro değil elbette. Ama tiyatrodan farklı olarak yapılacak olanların farkında olunup, teşvik edilmeye engel olunmayıp bir ofsayt taktiği ile açığa düşürülüp daha sonra da, etinden sütünden yararlanıldığı bir darbenin araçsallaştırarak kendi darbelerini yapıldığı bir süreçten bahsedebiliriz.
Burada çok dost var yabancı yok. Olmayan bir şeyden paye çıkarmak için söylemiyorum. O gece on birde milletvekillerimizi genel merkeze toplarken danışmanım Nurgül dedi ki, “Siz bunu ne olarak görüyorsunuz, bana tiyatro gibi geliyor” dedi. Ben de dedim ki, “kesin tiyatro değil, çünkü çok ciddi şeyler görüyoruz burada birileri galiba ofsayt taktiği yapıyor, birileri birilerini teşvik ediyor, sonra buradan toplayı buran kendilerine bir kahramanlık hikâyesi sürecekler.

BİR GÜN TAYYİP ERDOĞAN  “İKİ KERE İKİ BEŞ EDER” DESE, “REİS KERRAT CETVELİNDEKİ HATAYI DÜZELTTİ” DERLER.
O hesapları bozan birkaç tane bir şey oldu o gece. Bir tanesi şuydu: Bunlara birileri darbe yaptığını görüp CHP lileri balkonlardan bayrak sallayacak, yani alkış tutacaklarını, darbeye destek vereceklerini düşünüyorlardı. Çünkü AKP nin bir özelliği var, kendi attığı yalana merkezden önce inanıyor. Önce bir yalan atıyorlar, daha doğrusu şöyle bir mekanizma var, liderleri ne söylerse yukarıdan aşağı tekrar ediyor, ben bunu geçen günü Ereğli’de Anneler Günü toplantısında söyledim; biraz da öz eleştiri mekanizmasını işletmek için, dedim ki, sonra Mecliste söyleyince duyuldu. Aslında altı aydır bütün örgütlere anlatıyorum. Bir gün çıkıp Tayyip Erdoğan  “iki kere iki beş eder dese ne olur, bakıyorlar, yarın çıkar örneğin Konya il başkanı der ki, “Reis kerrat cetvelindeki hatayı düzeltti” derler.  Sonra hep beraber iki kere ikinin beş olduğunu konuşurlar. O kadar çok şeyler söylerler ki sen hesap yaparken kendin de şüpheye düşersin. Bizdeki özgüven eşitliği bunlarda ahlaksızca birbirini tekrar eden bir yalana önce kendilerini, sonra bütün ülkeyi inandırma hali 15 Temmuzda bunların bir hesabını boşa çıkardı. O da şuydu, CHP nin bu darbeyi destekleyeceğini düşünüyorlardı. Manisa’daki TÖB-DER li bir öğretmenin darbede işkencede parmağını, kaybetmiş olan bir öğretmenin oğlunun darbecilere alkış tutabileceğini düşünüyorlardı. 1980 de genel başkanı hapis yatmış, tüm varlığına el konulmuş, hepsi işkencelerden geçmiş bir örgütün bunlara şak şak yapacağını düşünüyorlardı. Veya 12 Mart Muhtırasına direnerek dalga dalga büyüyen bir “Karaoğlan” efsanesiyle büyümüş milletvekillerinin bir darbenin partiyi büyüteceğine veya bir fırsat yaratacağına inanacağını sanıyorlardı.
Biz sahicimizden kazandık çünkü biz CHP sinin her zaman darbelerden zarar gördüğünü ve her zaman darbelerin karşısında, demokrasinin yanında olduğunu söylerken sahiciydik. Tüm çelişkilerimize, tüm çok sesliliğimize, tüm tutarsızlığımıza oradan bir kişinin söylediği bir söz, saçma lafın, bir tuhaf benzetmenin bir çuval inciri berbat ettiğini bilmemize rağmen biz o gece samimiydik. Gerçekçiydik, doğrudan birden kazandık. Onlar büyük bir planın tıkır tıkır işlettikleri halde, kendi attıkları yalana kendileri inandıklarından bizimle ilgili aldandılar.
Biz o gün eğer bütün milletvekillerimizi Ankara’da toplayıp Meclise gitmeseydik, kapalı Meclisi açmasaydık, o gün demokrasiye onlardan fazla sahip çıkmamış olsaydık eğer, bu gün bütün planı OHAl i ilan ederken yapacakları konuşma belliydi aslında. Çok da meşru olurdu. Milletimizle birlikte biz, çünkü bütün darbeler iktidarlara yapılır. Bunun hiçbir tartışılacak tarafı yok. O ülkenin kamuoyu ve dünya kamuoyu döner muhalefete bakar. Bu konuda ne söylüyor diye.
Milletimizle biz darbeyi püskürtürken bu Meclisin başta ana muhalefet partisi darbecilerle enfekte olmuştu, darbecilerle işbirliği yaptı. Bu Meclis artık yasa yapamaz, bu Meclis bir an önce seçimleri yenilemelidir. O güne kadar ilan ettiğiniz OHAL ile Meclis yerine yasayı biz yapacağız ve günü geldiğinde de, bu darbecilerle kirlenmiş, enfekte olmuş Meclisi temizleyip yenisini kuracağız.
Hesabın bu kısmı tutmadı, ama 1 Temmuz günü ilan edilen OHAL bunlara yasa yapma yetkisini verdi. Tarihin en büyük siyasi nankörlüğüdür. Ama sonuçta bu OHAL e karşı teslim alınmış olan o Anayasa Mahkemesindeki (AYM) iki tane üye batmadı onlara. Veya iki tane üye ile AYM den çıkaracakları kararlar değişmezdi aslında. O iki üyeye yaptıkları enselerinde kedi yavrusu gibi tutup da hapse koyabilme hali ve o günkü atmosfer AYM sinin üzerinde, işte biraz önce üstadımızın hocamızın ifade ettiği “ben orasına bakmam ben bunu demem” deyip kendisini ve anayasayı inkâr eden ve kendisini ilga eden o kararı getirdi. O kararı verir iken şüphesiz mahkeme pozisyonunda değildiler. Kendilerince bir idari işler yapıyorlardı ama yaptıkları idari işlemde verdikleri kararın gerekçesi birilerini mahkeme olmaktan çıkarıyordu.
Bu AYMA sine güvenilir mi? Güvenilmez mi? Aslında tartışmak lazım, hani tartışmayı entelektüel anlamda söylüyorum. Bu anayasa mahkemesine başvurup da kaybetmek yerine, başvurmayıp da, bu kadar ki ezberi bozuk bir adım mı atmak lazım, falan. Ama ben her şeye rağmen bir ana muhalefet partisine, AYM ne başvurmayla ilgili bilenin bir hak değil, bir görev-ödev olduğunun altını çizmek isterim. Bu bir haksa, bence kullanmamak lazımdır. Lanet olsun demek lazım, madem halka gidiyoruz, sizi ama buradan tarihi bir görev var ve bu görev bir partiye verilmişse, herkes başvura bilmezken en önde başvurmak değil ama kimse başvuramıyorken başvurmamak son derece ağır, son derce saçma.  AYM de aslında bu değişiklik AYM ne başvurmamak 19 ncu maddeyi yazmak olur. O da AYM si kaldırılmıştır. Bu kadar net Anayasa ihlallerinin olduğu bir yerde bu başvurunun yapılması şüphesiz, biz her şeye rağmen çok derece gerekli ve tarihe karşı bir sorumluluktur. Tarihe karşı alacakları kararın hukuksuzluğunu göz göre göre açık oylar ve 2010 kararına da bir atıf yapalım.
Burada diyor ki, ikinci turda olduğunu ne bileyim?

GİZLİ OLMASI GEREKEN OYLAMADA BAKANLAR BİLE OY GÖSTEREREK KULLANDI
Kesintisiz dijital kamera kaydı koyuyoruz. Dijital kamera kaydını benim kameranın önünde ve resmi el tutanakları ile eş zamanlı, Tarım Bakanı Faruk Çelik oyunu açık olarak kullandı, Sağlık Bakanı Recep Akdağ oyunu göstererek kullandı diyelim. Gerek 90-100 tane bir partinin grup başkan vekili ağzından hem tutanağa, hem kamera kaydına eş zamanlı geçen ve tutanak da saat olduğunun dikkatinizi çekerim. Aynı zamanda pulları veren ve seçim güvenliğinden sorumlu kâtip üyelerin, tutanağa şerh düşüyorlar, “bulundukları yerlerde 8-9 ve son maddede pul verdiğim üç kişiden en az iki tanesi oyun açık ve birine göstererek kullandı” diye. İkinci turda olduğu, sonuca etki edecek kadar oldu diyorlar ki rakam burada en az 10 dur, son oylama için. 339 la geçti, 10 değilse yüz tane yapmışız kimse girmiyor içeriye, bunları önüne koyacağız. Bunu ret etme şerefini de o AYM sinin üyelerine bırakmak gerekir, diye düşünüyoruz.
Bunun devamında yine 15 Temmuzdan devam ederek OHAL den devam ederek konuşalım. Aslında 15 Temmuz bir psikolojik atmosferi yükseltti. Biz o gece daha darbe başarısız olmamışken sığınakta bir bildiri kaleme aldık. Bildirinin içine CHP si olarak ben ordaydım ve genel başkanla da temas ederek iki yeni parlamenter sistemi vurgusu yaptık ve o gece sığınakta herkese şunu sorduk. Bu gece ne güçlendi? Herkesin söylediği bir şey vardı. “Kutuplaşma azaldı, ortaklaşma arttı ve parlamenter sistem güçlendi. Çünkü parlamento hiç ortada yokken geldi kendini hedef yaptı. Dokuz tane F-16 bombası geldi, skorskiler indiler kalktılar Meclis ele geçirmeye çalıştılar, bilmem ne oldu. Ama Meclis kendine sahip çıktı. Ve bakarsınız 10 Ekim günü gelene kadar, bir tek şey var. Daha sonra 11 Ekim anlayacağımız şekilde bir fiili durumun içine kararname yetkisi de sokuluyor. OHAL ilan edilmiş. Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanıyor. Olağanüstü hal kararnamesi kararnameleri yayınlıyorlar. BU OHAL kararnameleri AYM si tarafından “ben denetleyemem”  diye tamamen hukukun denetimine çıkarılıyor. OHAL süresiyle sınırlı olma hali, bu süreden de sonra denetlemedikleri için geçerli olabileceği ve OHAL yetkilerinin de üstünde yetki kullanabilme imkânlarını defakte olarak tanıyor ve bu sırada, ama bir şey var, kimsenin ağzından başkanlık lafı çıkmıyor. Çıkmaz çünkü çıkamaz. Cumhurbaşkanı, Başbakan bir AKP li başkanlık dese, derler ki, “memleket ne halde bunlar ne istiyor kendilerine”  derler. Onun için bunun dışarıdan bir yerden gelmesi lazım. 3 Kasım 2002 seçimini kime söylettilerse ona söylettiler. Hangi mekanizmayla söylettiklerini sizin takdirlerinize bırakıyorum. Bir gün bir Yörük çadırında oturuyorduk, Bursa’nın bir ilçesinde Devlet Bahçeli, iktidar ortağı olduğu vatandaşa acı reçeteyi içirmiş. Ancak bir yıl sonra nimetlerinin görülmeye başlanacağı, ama yüzde 1500 lerden gecelik faizler yüzde 40 lara 50 lere inmiş, yüzde yüz otuzlarda yünde 38 lere inmiş. Bir sene sonra yavaş yavaş göstergeler şu olacak bu olacak, tuttu bir Yörük çadırında dedi ki:
“ 3 Kasım günü seçim yapılmalıdır. O Yörük çadırında o tarihi verdi. Vediği tarihten sonra, kendi bütün uyarılara rağmen, rahmetli Ecevit’in de yaptığı, başta Ecevit’i bütün koalisyon ortakları baraj altında kaldı ve bir buçuk yıllık bir parti tek başına iktidar oldu. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi, ben. İçeriye gireceğim, Abdullah Gül’ü seçtireceğim, ondan sonra oradaki tavrı ve devamında ne zaman sıkışsa artık kendi kendine diyor “bize koltuk değneği diyenler, yedek lastik” diyenler ama hangi mahkûmiyetten, hangi mecburiyetten, hangi mahcubiyetten bunu yaptırıyorlar bunu bilmiyoruz. Ama bir şekilde bu adama birileri bunu yaptırıyor ve bu sefer de 10 Ekim günü tuttu dedi ki “fiili durumu kitaba yazmamız” diye ve bunun üzerinden gelişen bir süreci yaşıyoruz.

KOMİSYONDA KAVGALAR
Şimdi bizim kampanyanın önceden başlatılması meselesi şöyle bir güvenlik açığı yaratıyordu. Şunu bilmenizi isterim, “hayır” kampanyasının nasıl yürütüleceği, komisyondan geçerse devamında ne olacağı günlerde, yani şimdi işte bu siyasi analistler, sosyal psikoloji uzmanları, bununla ilgili çalışması gereken ekiplerin bir süredir çalıştığını bilmenizi isterim. Ama şöyle bir şey de yapmamak gerekiyordu, hala da bazı şeyleri yapmamamız gerekiyordu. Mesela, şunu yapmamak lazımdı: Bu komisyondan çabucak geçer, üç günde geçer” dediler. Kavga dövüş direnildi, mücadele edildi. Müzakereler bilmem neler, karşı tarafın getirdiği. On günde geçti. Ama üç gün önce “noktasına virgülüne dokundurmayız” diyorlardı. Onuncu gün üç maddesini çekerek ve birbirleriyle bir sürü çelişki yaşayarak ve eskisi kadar uyum içinde olmadıkları görünerek geçti.
Bu sıra da şöyle de bir şey oldu, ondan başladım. O komisyondaki kavga, komisyondaki itirazlar, komisyondaki yayınlar mıknatıs gibi kamuoyu ilgisi çekti orda. Belki de algıda seçicilik, ilgilenmesi gerekenler ilgilendi, ama sonuçta bizim elimizde, şu anda komisyon ve genel kurul aşamasının sonunda meseleyi Halk TV den, sosyal medyadan oradan buradan izlemiş bir anayasa konusunda böyle ciddi şekilde bilinçlendirilmiş o mücadeleyi sahaya taşımak isteyen bir ordu var şu anada elimizde. O görünüyor, bunu sahaya gitmiş ve gelmiş bütün arkadaşlar anlatıyorlar. Bizimkiler bilgili, AKP liler çok bilgisiz, bu önemli bir avantaj. Ama mesela komisyondan kolay geçmesi, gidip de vatandaşa bu ülkenin, onlar “beka sorunu” diye anlatacaklar. Biz de “rejim meselesi 23 Nisan 1920 deki veya 23 Nisan 1920 de, kendisine bir mekân, 21 de metin, 23 de hukuk ve kendisine devlet bulmuş olan bir anlayış, “bu bir rejim, bu rejimi değiştiriyorlar” anlatırken, adam sana sorarlar, “yav bu rejim değişiyordu da, komisyonda altı kişiyle mırmır iki günde nasıl geçirirsiniz”. Veya genel kuruldaki sen benden istediğin fedakârlığı niye yapmadın. O genel kurulda biz o kürsüye sahip çıktık, geldiler üç yüz kişiyle vandalca kürsüyü söktüler. Ama o kürsü salt yapmaya çalıştıkları taslağın veya tasarının, teklifin doğrusunu söyleyelim, teklifin beşinci maddesinde zaten halkın kürsüsünü söküp saraya taşımak değil miydi bu adamların, onun görünür olması bence kıymetliydi. 133 milletvekilinin sahada çalışması kıymetli ama 133 milletvekilini milletvekili yapan genel kurulu salonudur. Ben çizildikleri ilk günden itibaren, grup başkan vekili olduğum andan itibaren 25 ve 26 ncı dönem milletvekillerine sürekli bunu anlatıyorum.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ BAHANE AMAÇ LAİK TC Nİ YIKMAK
İlk önce bulunduğunu yerin etkisini önemini bilmeniz lazım, burada etkisizleştiriyorsanız, burada hiçleştiriliyorsanız, bu da ötekileştiriyor yok sayılıyorsanız da, ne oluyorsa olsun, bunu göstermekte size dair bir şey. Bir futbolcu hakir satılmışsa, karşı taraf faullü oynuyorsa, bilmem ne yapıyorsa maça çıkmamak grigonun görev, onun görevi aldığı faulü göstermek, onun görevi uğradığı haksızlığı göstermek. Onun görevi önce tribünde sonra ülke genelinde bu adamın ciddi şekilde “hakkını yediler, bunun karşısında bir adalet var, eşitlik halini bildiği için hakemi satın almış. Hakemi satın aldığı içi hata yapa yapa, döve döve bunu yapmaya çalışıyor. Belki de bu güne kadar üretemediğimiz biraz haklılığın ve bu güne kadar üretemediğimiz bir tırnak içinde söylüyorum, doğru kelime olabilir, “bir mağduriyetin” çünkü bu güne kadar hep birileri çoğunlukla olmayan mağduriyetleri pazarlaya pazarlaya arkalarına koca koca kitleleri yığmayı başardılar. Meseleyi böyle düşünüyorum. Tabi meselenin teorik ayağı çok önemli. Korkut Hoca’nın çok sayıda hocanın katıldığı birkaç tane toplantı yaptık. Önemli olan siyasetçinin diline çevirebilmek, mesela biz o hocalardan öğrendik, bu gün anayasa tartışırken, Mecliste bu işte bir bilgi kirliliği, bir yol kirliliği, bir hedef kirliliği vardır demeyi.
Bilgi kirliliği, “darbe anayasasını değiştiriyoruz” neresini değiştiriyorsunuz, zaten 134 maddesi 180 farklı şekilde değiştirilmiş, bir darbe anayasasını. Bir yol kirliliği var. Anayasa yaparken herkes konuşacak; kim konuşacak, akademi konuşacak, akademisyenler konuşacak, hukukçular konuşacak, toplumun tüm kesimleri konuşacak, aydınlar konuşacak, kadınlar konuşacak, dezavantajlı gruplar konuşacak ve mevcuttan daha iyi ve daha özgürlükçü, daha denetlenebilir bir sistem kuruyor olacaksın. Oysa bu gün ne yapıyorsunuz yol kirliliği mevcut, “durumu fiili durumu anayasaya yazıyoruz”. Ki Böyle bir yol yöntem olmaz. Bir de hedef kirliliği var, daha iyiye, daha gelişmişe, daha demokrasiye, daha özgürlükçü, daha kişiye daha kayırana, daha kollayana yürümek varken, siz bir adama bir koltuk ve bir lidere bir diktatörlük tanımlamak için hedefinizde bu var. Bunları biz söyledik, ama bunu halkın diline çevirirken bir kademeye daha ihtiyaç var. Onun arasında hep birlikte ve bol bol konuşmak lazım, o açıdan öyle biz bize toplantıların da böyle bir faydası var.

ATATÜRKE VERİLMEMİŞ YETKİ İLE İHANET EDİYORLAR
Bir gün akademisyenlerle yaptığımız toplantıda “bunu halka nasıl anlatacağız” diye anlatırken, herkes kendi tecrübelerinden bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Orada ortaklaştıklarımız hep beraber konuştuk, işte örneğin bu ülkede yüzde 85 kendine hala daha Atatürkçü olarak tanımlanıyor. Atatürk’ün talep etmediği ve Atatürk’e verilmemiş yetkilerin talep edilmesi tutuyor. Bakın buna karşı söyleyecek sözleri yok. Bu bir rejim tartışmasıdır. Her sabah açın televizyonu Binali Yıldırım çapaklarını temizlemeden, “ bu rejim tartışması değil, rejim tartışması 23 Nisan 1923 de bitti. BU bir hükümet sistemi tartışmasıdır. Veya hükümet sisteminde küçük değişiklikler yapıyoruz”, diye söylemek zorunda kalıyorlar. Meselenin bu tarafları kuvvetli, halkın bize verdiği emaneti ve bu saraydan meclise taşıdığımız emaneti bu gün Meclisten saraya verip halkın emanetine ihanet ediyorlar. Bu önemli bir saptama, ama daha da yerelleştirmenin yollarını bulmamız lazım hep beraber, oturarak ve kaş yaparken göz çıkarmayarak.
Cumhurbaşkanı ne diyor mesela her gün, “efendim biz yürütmeyiz, yasama bize ayak bağı oluyor” diyor. Dedim ki bir gün, Manisa’da şimdi birkaç tane proje var. Bir tanesi bizim Yırca’daki zeytinliklerin kesilmesi, acele kamulaştırma kararıydı. Bir tanesi İzmir İstanbul otobanı, bizim Manisa yolu İstanbul yolu arsalardan geçiyor. Yine Ankara yolundaki arsalarda acayip kamulaştırmaların yapıldığı bir başka proje var. Bunlarla ilgili dedim ki, şimdi Yırcalı köylüye geliyorlar dedim ya da bir sabah bir kalkıyorsun acele kamulaştırma kararı. Aman yetişin, günün birinde avukatları bir taraftan, bizim bulduğumuz avukatlar bir taraftan acele kamulaştırma kararına dava açalım, öbür tarafta yürütmeyi durdurma kararı alıyoruz hepinize, şimdi dedim başkanlığa “evet” deyin sabahın köründe gelecek tarlanıza. Ondan sonra diyeceksin ki “kurtar beni mahkeme” mahkeme falan yok, hukuk artık başkana ayak bağı olmayacak.
Ertesi günden itibaren bizim Manisa’nın bütün ilçelerinden önce bizim ilçe teşkilatları aradı. Sonra ne biçim şey söylemişler gittiğimiz her yerde, “bizim tarlalarda dozer girecekmiş ve mahkeme buna engel olamayacakmış”.

YUNUS EMRENİN DEDİĞİ YILLARDAYIZ
Şimdi bir korkuyu büyüteceksek yerel gölgelerden büyütmek lazımdır. Elbette laikliğin elden gittiği vurgusu halen de kıymetli bir vurgu. Amma bununla mobilize ettiğimiz kişilerin gidip başka korkuları başka tehlikeleri, başka gerçekleri dikkat çekiyor olabilmesi lazım. Tartışmayı doğru bir yerden tarif etmek için, bunun için şöyle bir şey var, geçen vitamin şiir okudum ben, şimdi burada da okuyacağım, Ataol Behramoğlu’ndan, şiirin  ismi “Yunus Gibi”

“YUNUS GİBİ”
“Kıran vurdu memleketi
Zalimler hakan olmuştur,
Yedikleri yoksul eti,
İçtikleri kan olmuştur”.

Kula kul etmeyenin
Vicdanını satmayanın
Haram lokma yutmayanın,
Mekânı zindan olmuştur.

Yalan dolan yazıp çizen,
Kudretliye övgü dizen
Dün dinsizim diye gezen
Bu gün Müslüman olmuştur.

Haramisi soyguncusu,
Uğursuzu vurguncusu,
Cellad ruhlusu soysuzu
Bakan sadrazam olmuştur.

Korkan varsa konuşmaya,
Anlam yükleyip susmaya
Gerek kalmadı korkmaya
Çünkü korkulan olmuştur.

Sesime kulak ver gülüm,
Tutsaklığa yeğdir ölüm,
Nerde varsa böyle zulüm,
Çaresi isyan olmuştur. Yunus Emre’den adapte eden Ataol Behramoğlu

“Şimdi 70 günlük referandum süreci var. Ben söylemiştim de şu buraya bu buraya geliyordu da, bilmem ne oldu. Ama şöyle yüklenmeyeceğim korkmaya çünkü korkulan olmuştur. Geçmişte hepimizin haklılıkları var. Ama çaresi isyan olmuştur” diyor ya. Bunu sadece klasik isyan anlamında görmemek lazımdır. Mesela İsyan eder gibi, Referandum propagandası yapmak çok kıymetli bir şey. Burada meseleyi bir rejim tartışması olduğuna inanıp, ben seçim zamanı ben arkadaşlarıma şunu söylüyorum: Sabah kalktığında kendin inanmıyorsan önce eşini anneni, kardeşini inandıramazsın; eşini, annesini, kardeşini inandıramayanın Gittiği köydeki, belki bize ilk kez oy verecek vatandaşı inandırma ihtimali yoktur. Bu yüzden bizim hepimizin bu 70 gün boyunca bir isyan modunda mücadele etmemiz lazımdır. Dilimizle isyanı söylemeden, karşımızda isyanı hissettirmeden ama isyan edenlerin çok ilke ihtiyacı yok. İsyan edenlerin sabah, öğlen mükemmel bir kahvaltı yapmaları veya öğlen karnını doyurmuş olmaya ihtiyacın yok. İsyan inancıyla, isyan moduyla propaganda yapabilecek inanca sahip olabilecek inanca sahip olmak lazımdır.
“Bu Hesap Sorulmaz Mı” Panelinde Özgür Özel’in Konuşması

REFERANDUMDA HEPİMİZ “HAYIR” DİYECEĞİZ.
Bu yüzden ben komisyonda ortaya koyduğumuz bir anlayışın karşı tarafın gözüne saldığı korkuyu ve bizim taraftaki inancı yaşamış birisi olarak şunu söylüyorum. Çok inanarak da söylüyorum bunu, bu seçim herhangi bir seçim değil. Bundan önce AKP onlar diyor altı, on bir seçim kazandık, biz sadece altı tane kaybetmişiz ama şöyle bir şey var. Bundan önceki seçimlerin her biri normal seçimlerdi. Muhtar seçiyorsanız oyları sayarlar, milletvekili seçerken sayarlar, belediye başkanı seçiyorsanız oyları sayarlar ve çok çıkan kazanır. Bu seçimde ben oyların sayılmayacağına, daha doğrusu son gece yapılacak sayımın teferruattan ibaret kalacağına inanıyorum. Bu sefer oylar tartılacak, eğer rejimi oyluyorsanız iki kefeli bir terazi var. Bu iki kefeli teraziye iki tarafta inancını ve yüreğini koyacak. Rakibimizi küçümsemeyelim. Onların bir kurucu genel başkanları var, o genel başkan söylediğinde hava alanına kefen giyip koşturuyorlar. Yezid’e yaptılar bunu. Kot pantolon üstüne kefen çekip seninle yatacak kadar inanmış adamlar, o söyledi diye her şeyi yapabilirler ve onlar reislerine başkomutanlık unvanı vermek istiyorlar. Bu kefe ağır bir kefe, şimdi karar ereceğimiz durum şu. Bizim de bir kurucu genel başkanımız var. Gerçek bir başkomutan ve onun çağırdığında Atatürk hava limanında kot üstüne kefen giyip giden soytarılarından farklı olarak, bizim Çanakkale’de, Anafartalar’da buyurdun dört bir tarafında o çağırdı diye kefensiz yatanlarımız var. Biz onların torunlarıyız.
Referandumu bu inanmışlık, bu adanmışlık düzeyine çekebilirseniz bu sefer karşılaştırmalar başlar. Mesela şeyi hatırlarlar. 2010 referandumunda da bu günkü Adalet Bakanı bütün inanmışlığıyla, bütün adamlığıyla yapılanın doğru olduğunu söylüyordu ve onun paydaşları vardı, ortakları vardı. Mesela MHP yarım ağızla “hayır” diyor, ama kampanya yapmıyordu. HDP o günkü bileşenlerinin yarısı boykotçuydu, yani ekmeğine yağ sürüyorlardı Erdoğan’ın ve ekibinin, öbür yarısı da “yetmez ama evet” diyordu. AKP nin bu iki büyük güçten daha büyük ortağı vardı. O da Fetullah Gülen Efendi idi. O günlerde bir tek bu günkü Feto ya Fetö diyen Kamer Genç vardı, onu kürsüde tartakladıktan sonra meydanlara koştular ve dediler ki, “ölüleri bile kaldırın gelin oy kullansın”, bu, “bu kadar hayırlı bir iştir”. Va yaptığı balkon konuşmasında bu günün yeniden inanmış ve adanmışları, ama o günün aldanmışları Pensilvanya’ya teşekkür ediyorlardı. Bağımsız ülkücüler dedikleri iradelerini bağımsızlaştırmış, bu günkü işbirlikçi ülkücülerin o günkü görünen yüzüne teşekkür ediyorlardı. Kuzey Iraklara selam yolluyorlardı, karşılarında bir tek biz “hayır” diyorduk. Bu gün bu referandum meydanına çıkarken onların o günkü inanmış ve aldatılmışla irdelenmişken siz ilk kez bunların karşısına o gün biz karşı çıkmamıza rağmen, Meclise bomba atacak bombayı, obüsü yüklüyordunuz diyebilecek bir güce sahipsiziniz. Bütün orduyu, bütün adalet sistemini yürümekte olan siyasi davalar üzerinden bütün orduyu ele geçirecek emeklisine, Ergenekon bir kısım çalışanına çalışanlarının tümüne balyoz, gençlerinin mesleki namuslarına casus, kişisel namuslarına fuhuş lekesini sürecek kadar vicdansızlaşmış bir takım siyasi davaların organizasyonunu o gün 12 Eylül 2010 da yapıyorlardı.
Biz bu güne kadar hiç aldanmadık, hiç kimseyi de aldatmadık. Biz onların her gün her şeyde aldanmış olan kurucu genel başkanlarına ve sözde başkomutanlarına karşı hiç aldanmamş, hiç aldatmamış o söyledi diye öldüğümüz ve onun Gençliğe hitabesini okuduğumuzda bu adam bunu 2016 yılının Aralık ayında yazsa bu kadar isabetli yazamadı diyecek kadar ileriyi gören bir liderimiz var. Meseleyi bir rejim tartışmasına onlar ve biz de, onlar sabah ezanında kalkarken, onlardan yarım saat erken kalkıp kahvaltıyı yapıp gazeteyi okuyup yola düşecek motivasyona kavuşabiliyorsak ve onlar inançları uğrunda 30 ramazan aç durabilirken, o seçimde oylar sayılırken kumanya gelmedi diye orayı terk etmiyorsak başka bir motivasyonumuz var.
 Sahada gördüğüm, inandığım ve herkesi inandırmak için bir şeyden bahsedeceğim. Geçen sefer yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Aysel vardı, 3990 da Pegasusutan bilet bulmuş Bodrum’a tatile gitmiş, oy kullanmaya gel deyince “aa gidemeyeceğim valla 3990 a bilet aldım, bir hafta tatilim var diyen Aysel. O Aysel’i bu sefer gitme kardeşim oy kullanmaya dediğinde önce Pegasusa bakacak kaç fiyat olursa olsun. Olmadı koşacak Bodrum’da var mı bilet diyecek. Bütün otobüsler doluysa o parmak arsı terlikleriyle yola çıkıp otostop çekebilecek kadar motivasyonu var bu sefer Aysel’in.
Zehra Teyze var ya romatizmam var diye inmemişti o merdivenlerden oy kullanmaya gitmemişti. Bu sefer Gazi ilkokulunun üçüncü katına emekliye emekliye çıkmazsa namussuzum, yeter ki onları inandırın”.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

Cevat Kulaksız

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget