Makaleler "Rıza Zelyut"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Baykalcılar Sarıgül’e direniyor - Rıza Zelyut
Mart sonunda yapılacak olan belediye seçimlerinde en kritik il, hiç kuşkusuz ki İstanbul…
İstanbul’u alan Türkiye’yi de alıyor.
Bana göre ise 80 il bir tarafta, İstanbul bir tarafta…
Hatta İstanbul 80 ilden daha ağır.
Çünkü; ana kaynak merkezi burası…
Bu şehir 20 yıla yakındır Milli Görüş çizgisinin elinde…
Şu anki başkan Kadir Topbaş, yine şanslı gözüküyor.
Lakin; CHP’nin Mustafa Sarıgül’ü devreye sokması, bu partinin de şansını artırdı.
Yani Sarıgül CHP adayı olursa, Sayın Topbaş’ın işi kolay olmayacak…
Halk arasında yaptığım sohbetlerde, esnafla görüşmelerimde aldığım izlenim şu: Sarıgül, mevcut CHP  oylarının üstüne yeni oy koyacak. Daha önce CHP’ye oy vermemiş olan esnafın Büyükşehir belediye seçimlerinde bu partiye oy atabileceği kuvvetli bir olasılık…
***
Lakin, Sayın Sarıgül’ün işi Sayın Topbaş’ınkinden daha zor.
Birincisi; Ak Parti gibi güçlü iktidar partisinin adayına karşı yarışacak…
İkincisi de parti içindeki Baykalcı ekiple mücadele etmesi gerekecek.
Çünkü Baykalcılar; Sarıgül’e karşı kuvvetli bir defans oluşturmuş durumdalar. Bu defans hattının liderliğini de Gürsel Tekin yapıyor.
Gürsel Tekin’e bağlı olduğu bilinen bir haber sitesinde yer verilen bir haber bile bu amaçla konulmuş gibi duruyor. Haberde şöyle deniliyor:
“CHP'li Gürkut Acar, Meclis Başkanlığı'na 'en fazla kamu zararını hangi kurumların yaptığını' sordu. Soruya cevap veren Sayıştay 'Kamuya toplamda en fazla zararı Şişli Belediyesi verdi' dedi.”
Ayrıntıya gerek var mı? CHP Antalya Milletvekili soruyor, Sayıştay, Sarıgül’ü şaibeli gösterecek bir liste sunuyor. Bunu da yine bir CHP’linin haber sitesi yayımlıyor.
O yüzden diyorum ya; Ak Parti adayı Sayın Topbaş, CHP adayı ile uğraşırken, CHP adayı öncelikle kendi partisindeki bu ekiple uğraşacak.
Bu ekibin; el altından Sayın Sarıgül’ü başarısız duruma düşürmek için çalışma başlattığından kuşkulanıyorum. Gürsel Tekin’in; Sayın Baykal’ın genel komutası altında bu işi şekillendirdiği anlaşılıyor. Kendisinin belediye başkan aday adayı olarak ortaya çıkmasının gerçek sebebi de budur. Birçok CHP’linin bile “Gürsel Tekin aday olursa oy vermem!” dediği ortada iken, neyin adaylığıdır bu?
Acaba; “Büyükşehir adaylığı olmaz ise Kadıköy adaylığı olsun…” pazarlığı için mi?
Ama asıl proje; Sarıgül’ü Kadir Topbaş karşısında başarısız etmek…
Bu gerçeği CHP Lideri Sayın Kılıçdaroğlu’nun da gördüğünü tahmin ediyorum. Ama demokratik davranmak adına bu yıpratma saldırıları karşısında sesini çıkartmıyor gibi…
Dur bakalım nereye kadar?

Türkiye’de,   1960’tan  sonra  iktidarın ikinci ortağı olarak ordu vardı. Bu yapının içinde MİT’ten, polisten unsurlar da bulunmaktaydı. Özel Harp Dairesi eliyle ordu darbelerin ön şartlarını oluşturuyor; ABD emir verince de iktidara el koyuyordu. Şimdi o süreç halkın  bilinçlenmesi ve siyasetçilerin gayretiyle bitirildi.
Son günlerdeki tartışmalar gösteriyor ki Ak Parti iktidarının yanında bir de cemaat iktidarı varmış.  Bizim, PKK yapılanmasını anlatırken kullandığımız bir deyim vardı: Paralel devlet.
Fethullah Gülen Hoca çevresinde oluşan hareket de paralel iktidara dönüşmüş. Başbakan Erdoğan’a karşı yürütülen kampanyaya baktığımızda bunun gerçek olduğunu görebiliyoruz. Dershane tartışmasının özünde, iktidara kim sahip olacak kavgası var.  Dershaneler üzerinden bunun kavgası yürütülüyor.
Dershanelerin bu koşullarda kapatılmasının eğitim açısından  uygun olmadığını düşünenlerden birisiyim. Lakin Cemaat’in yaptığı, eğitim konusunda alınan bir kararın eleştirisi değil; Türkiye’yi biz yönetmeliyiz kavgası gibi gözüküyor. Taraf, Bugün, Zaman gibi gazetelerde yapılan yayınların özü buna ilişkindir.
Bu konuda çatışma öyle ileri götürüldü ki Başbakan Erdoğan ile Fatma Şahin’in fotoğrafı, “el ele tutuşmuş iki âşık” gibi sunuldu.   Bir ülkeyi yöneten kişinin, belediye başkanı adayı ilan ettiği bir hanımefendinin elini tutarak kaldırması nasıl bu kadar çarpıtılabilir? Buna siz “Ders­ha­ne­le­rin ka­pa­tıl­ma­sı­na gös­te­ri­len si­vil ve de­mok­ra­tik tep­ki” diyebilir misiniz?
Cemaatçilerin deyişi ile bu iş “Hiz­met Ha­re­ke­ti­” midir yoksa iktidara el koyma hareketi midir?
Cemaat’in örgütü olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, bu tepkileri, “Er­do­ğa­n’­sız AK Par­ti­’, ‘Er­do­ğa­n’­ın Cum­hur­baş­kan­lı­ğı­’na se­çil­me­si­ni ön­le­me­’, ‘Par­ti ku­rup si­ya­se­te gir­me­’, ‘yurt­dı­şı güç­ler­le AK Par­ti­’ye kar­şı komp­lo kur­ma­” gi­bi yorumlayanlara eleştiride bulunuyor. İyi de tarafsız birisi olarak Cemaat’in, Başbakan Erdoğan’a karşı başlattığı kampanyayı ben bile böyle yorumlamak gereğini duyuyorum. Bu iş; dershane işi değil;  iktidarı paylaşma savaşı…
Demokrasilerde elbette sivil toplum kuruluşları olacaktır. Bunların böyle içe kapalı, denetimden uzak  ve cemaat tarzında oluşmasına da  belki eyvallah diyebiliriz. Lakin bu yapıların iktidara ortak olmaya kalkışmasını kabul edemeyiz. Bu  tarz, demokrasiye karşı darbe yapan askerin tarzının sivilleştirilmiş biçimi olur.
Bu yüzden diyorum ki “Cemaat hizaya gel! Halkın iktidarı Tayyip Erdoğan’a verdiğini unutma…”

Bir zamanlar, “Kürt yok; karda kart kurt sesi çıkaranlar var!” diyen darbecilerin sözcüleri vardı.
Şimdi devir değişti ya, “Türk yok!”diyenler ortalığı kapladı. Bu yeni darbeciler her yerde Türk’e atıp tutuyorlar. Allame yazarlardan İsmet Berkan, Radikal’da, bir sapık Alman’ın ağzından çıkanları kendi fikriymiş gibi tekrar ederek  “Türk yok; Türk bir sentezdir!” diye ferman buyurmuştu.
Şimdi bu kervana Yasin Aktay nam profesör de katılmış. Bu zat-ı muhterem AKP tepe yönetiminde.
Hadi bunu bazı Kürtçüler söylese anlarım da aldığı oyların yüzde 80’i Türklerden gelen bir partinin yöneticisi nasıl söyler? Hem de yakasında profesör rozeti takılı iken.
Demekki bizim profesörler;  ortalama bir ilkokul mezunun bilgisine bile sahip olamayabiliyorlar.
***
Şimdi Bay Aktay’a bazı hatırlatmalar yapalım:
Türk ismi; tarih öncesine kadar uzanır. Bu isim Çin kaynaklarında geçer. Türk, Hunlar’ın içinde yaşarken onlardan ayrılıp Gök Türk Hakanlığı’nı kuran Açine (Aşina) soyunun özel adıdır. Bu haliyle de tam bir ırk adıdır. Sadece Çin yıllıklarında değil, 720-732 arasında dikilen ve özel Türk alfabesi ile yazılan Orhun anıtlarında Türk budunu sözü yer alır.
Gök Türk Hakanlığı’nun yıkılmasından sonra Türk ismi, Hun (Gun/Kun), Saka, Kuşan, Avar, Oğuz,Karluk, Türgiş,  Kanlı, Bulgar, Kırgız, Kıpçak, Kimek ve onlarça büyük Türk halkının ortak adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Daha 8. Yüzyılda Arap kaynaklarında Hazar bölgesi, Asya ve Türkistan’daki  bu büyük Türk boyları  toptan  Türk adı altında anılmışlardır. Bu yüzyılda bile Türklerin ne kadar erdemli olduklarını Arap yazarlar anlata anlata bitiremezler.  El Cahiz’in bu konudaki kitabını acaba bu profesör duymadı mı?
Türkler ve Türk adı Çin dışında Bizans, Fars, Arap, Rus kaynaklarında da açıkça yer alır. Hatta Yunan eserlerine bile girmiştir. Türk ırkı ile ilgili olan arkeolojik verilerin eskiliği MÖ 4. bin yıla kadar çıkmaktadır. İtil-Ural ırmakları bölgesindeki kazılar bunu ispatlamıştır. Ama bu büyük profesör böyle bilimsel verileri nereden bilecek ki?
Yasin Bey bilmiyor olabilir ama Rus salnameleri 10. Yüzyıl’da bile Türklerden Tork diye kuvvetle söz eder.
Yasin Bey, 11. Yüzyıl’da Kaşgarlı Mahmut Bey’in  “Tanrı devlet güneşini Türk burcundan doğurmuştur.” demesinden de belli ki habersizdir.
Hadi onu geçelim 12. Yüzyıl sonlarında Haçlı  ordusuyla Anadolu’ya giren Alman Kralı Barbrossa’nın yanındaki Batılı yazarlar Anadolu’dan nasıl söz ediyorlardı? Bu profesör onu da mı bilmiyor? Onlar, bu Roma topraklarına Türkiye, yani Türk yurdu demiyorlar mıydı? Bir müddet sonra da Marco Polo aynı biçimde Anadolu’yu Türk yurdu olarak göstermedi mi? O Türkler de mi uydurma Türklerdi?
Avrupalılar; Osmanlı Devleti zamanında da  şimdi Osmanlı diye gösterilen toplumdan Türk olarak söz etmediler mi?
Osmanlı sarayındaki Enderun yetiştirmesi dönme-devşirme takımı da hak isteyen Türk halkından “Etrak-i bîidrak” diye söz etmiyor muydu? Etrak, Arapça Türkler demek değil midir ey profesör? Hoca Sadeddin Efendi’nin “Akılsız Türkler” dediği bu Türkler uzaya gittiler de onların yerine birileri laboratuvarda sentezleme yoluyla biz Türkleri mi imal etti?
Aha Yasin Bey, ah! Suç sizde değil; sizi böyle Türk’ten habersiz biçimde yetiştirip ortaya salanlarda.
Hem siyaset yapacaksan yap. Yediğin içtiğin senin olsun ama bırak şu Türk milletinin yakasını.
Biraz sende ilim adamı kimliği var ise, Türk tarihi ile ilgili yabancı kaynakları oku. Bak bakalım Türk ırkı var mıdır yok mudur? Sonra gel konuşalım.
Ama bizimle tartışamazsın ki… Seni rakipsiz olarak kürsüye çıkartırlar sen de oradan atar tutarsın.
Tekrar ediyorum: Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun; bırakın şu Türk milleti ile uğraşmayı… Vallahi sonunda millet adamı çarpar…

Başbakan Erdoğan’ın Rusya gezisinde dikkat çeken en önemli öğe, herhalde Şanghay işbirliği örgütü ile ilgili olarak dile getirdiği istek oldu.
Rusya Devlet Başkanı V. Putin ile yaptığı basın toplantısında, söz bir ara Avrupa Birliği ile olan ilişkilere geldi. Putin; Türkiye’nin bu konudaki tecrübesinden söz ederek ülkemizin 60 yıldır AB kapısında bekletildiğine gönderme yaptı.
Topu alan Erdoğan, “O zaman bizi Şanghay örgütüne alın.” dedi.
Rus Devlet Başkanı bu konuda hayır demedi ama evet de demedi. Birincisi;  bu, çok büyük bir talep, Türkiye açısından da NATO açısından da… İki büyük blokun politikası etkilenecek. İkincisi; elbette ki bu kararı o tek başına verebilecek bir konumda değil. İşin içinde Çin de bulunuyor. Aslında temel belirleyici orası…
Burada önemli olan Türkiye’nin açık açık Şanghay örgütüne girmek istediğini dile getirmesidir. Gerçi bizim başbakan daha önce de bu isteğini dile getirmişti. Lakin bu örgüt, Tçürkiye’nin sıkı ilişkiler içinde olduğu AB’ye ve hatta ABD’ye bir alternatif olarak oluşturulmuş bulunuyor. Türkiye’nin hem AB’ye hem de Şanghay örgütüne girmek istemesi bir çelişki gibi görünse bile aslında bir tepkinin sonucudur.
Ülkemizin AB kapısında bir dilenci konumuna düşürülmesine duyulan tepkinin bir dışa vurumudur bu. Yoksa Türkiye örgütlü biçimde büyük bir siyasi değişiklik yaparak yüzünü Şanghay’a dönecek değildir.
***
Bu isteğin derin anlamı;  Avrasya seçeneği denilen bir seçeneğe yönelmektir.
Herkes bilir ki Avrasya seçeneğini gündeme getirenlerin başında İşçi Partisi gelmekteydi. Yine ordu içindeki bir grup da 2000’lere girilirken  Avrasya seçeneğini dillendirmişti. Bu seçenek; ABD’nin en büyük rakibi haline gelen Çin’e yönelmek demektir. Böyle bir eğilimi ABD asla affetmezdi; affetmedi de. Bunun sonucu Ergenekon ve Balyoz davalarının gündeme getirilmesi oldu.
Şimdi Başbakan Erdoğan’ın bu seçenekten söz etmesi; bir latife değil ise ciddi bir politika değişikliği demektir.
Peki Ak Parti iktidarını böyle düşünmeye, böyle davranmaya zorlayan uluslar arası şartlar nelerdir? Yoksa Başbakan Erdoğan, Batı’da kendisine karşı bir kampanya başlatıldığını mı düşünüyor? Bunu başlatanlara bir gözdağı vermek için mi, yani ben seçeneksiz değilim demek için mi Şanghay örgütüne girmekten söz etti?
Türkiye’nin dış politikasında; iç politikadan kaynaklanan değişik ataklar görecek gibiyiz.  Bu yüzden önümüzdeki seçimler çok hareketli olacağa benziyor.

Başbakan Erdoğan, 2 yıldan fazladır “Dershaneleri kapatacağız!” diyordu.
Bu girişimin pedegojik bir sebebi yok.
Çünkü Türkiye,  dershaneleri gereksiz hale getirecek eğitim düzeyini yakalayabilmiş değil.
Siz bakmayın “Türkiye gelişmiş ilk 20 ülke arasındadır!” nutuklarına… Eğitim alanında ekonomisi bizden geride onlarca ülkenin çok daha altında bulunuyoruz.
Bunun isbatı da ortada.
Dünya şehri yapmakla övündüğümüz İstanbul’da hala ikili eğitim verilen okullar var. Yeğenimin çocuğu İkitelli’deki ilköğretime gidiyor. Okul sabahçı-öğleci… Buna karşın onun sınıfında 55 çocuk var. Burada  bir öğrencinin okuyup da 24 kişilik sınıfta yetişen çocukla yarışması mümkün mü?
O zaman aileler; devletin yapamadığını kendileri yapmaya çabalıyor; çocuğunu dershaneye yollayarak açığını kapatmaya uğraşıyor.
***
Bir eğitimci olarak dershane sistemine karşıyım. Ama bunun yolu; bugün dershaneleri kapatmaktan değil, eğitimi yaygınlaştırmaktan ve kalitesini artırmaktan geçiyor.
Düşünün ki bu eğitim düzeninde her sene lise mezunlarından 10 bin dolayında öğrenci, ilkokul düzeyinde soruların bile sorulduğu   sınavda 1 tane bile doğru cevap veremiyor.
Siz okuldaki eğitimi bu kadar kalitesiz halde bırakırsanız… 300 bin öğretmen açığınız var ise… Derslikler, yoksul kesimlerin bulunduğu yerlerde ağıl gibi kullanılıyorsa…  Devlet, okul hizmetini genellikle zengin kesimlerin bulunduğu semtlerde yoğunlaştırıyorsa… Yoksul çocukları üniversiteye girişte ne yapsınlar?
Bu durumu bir de geri kalmış bölgelerimiz ve illerimiz açısından düşünün… Özellikle Güneydoğu’da durum daha da kötü… Buralarda topluma eklenmek isteyen gençlerin elinden dershaneleri de alırsanız onları açıktan açığa PKK’nın kucağına itmiş olursunuz.
Yani, AKP iktidarının dershaneleri kaldırmak için elinde hiçbir gerekçe yoktur. Peki o zaman bu inatlaşma neden?
Sayın Erdoğan, ara sıra kendisini eleştiren Gülen Cemaati yayın organlarından rahatsız. Başbakan’ın amacı AKP genel başkanlığından ayrılıp cumhurbaşkanı olmak. Bu plan işlerse,  partiyi kendi adamına teslim etmek istiyor. Abdullah Gül ise buna razı değil. Gülen ekibi Sayın Gül’ü tutuyor.  Kıyamet de buradan kopuyor.
Başbakan Erdoğan, onlara bir ders vermek, hatta baş eğdirmek için dershaneleri kapatmayı devreye soktu. Dershaneler bugün büyük ölçüde Gülenci çizginin elinde ya…
Ortadaki kavga bir eğitim kavgası değil, siyasi kavgadır. Ak Parti iktidarının geleceğini şekillendirme mücadelesinin bir yansımasıdır. Başbakan Yardımcısı Arınç ile Başbakan arasında ortaya çıkan gerilimin bir nedeni de budur.
Bu siyasi kavga sonucunda dershaneleri kapatmak demek; yoksul kesim çocuklarının zengin kesim çocukları ile yarışabilmelerinin önünü tamamen tıkamak olacaktır.
Çünkü bu iktidarın eğitim sisteminde, üniversiteye hazırlayacak bir teknik bile yoktur. Çocuklarına öğretmen tutarak yetiştirecek olan zenginler karşısında orta halli ve alt gelir gruplarının büyük bir haksızlığa uğrayacağı kesin.
Başbakan Erdoğan belli ki eğitimin  gücünü tam kavrayabilmiş değil. Belli ki eğitim politikasını ülkenin uzun vadeli çıkarları üstüne değil günübirlik politik kazanımlar üstüne kuruyor. Bunun bir sebebi de yanında eğitimci danışmanların bulunmaması olmalıdır. 4-4-4 sistemini de eğitimden anlamayanlar dayatmadı mı Türkiye’ye? “Din-iman-türban” nutukları altında saklanan o modelin işlemediği ortada değil mi?
Kalem tutmayı beceremeyen, tuvalete gidemeyen çocuklardan okullu yaratmak amacındaki o yol gibi dershaneleri kapatacak bu yol da çıkmaz sokaktır.
Dershaneler kapatılırsa, Türkiye’nin geleceğinde halkın çocukları olmayacak; ülkemiz seçkin kesimin çocuklarının yönettiği postmodern bir sömürge alanına çevrilecektir.

Türkiye'de sağcı siyasetçiler cami üzerinden tartışma yapmayı çok severler. Bunlar; toplumcu/halkçı çizgide projeleri, dine karşı imiş gibi göstererek halktan oy kapmaya bakarlar; bunda da başarılı olurlar.
Süleyman Demirel'in dediği üzere Türkiye'de din üzerinden yola çıkan partiler; işe en az yüzde 20 avantajla başlamış olurlar.
Son 10 yılda bu konuda en fazla konuşan siyasetçi de Başbakan Erdoğan oldu. Sayın Erdoğan; sıkıştığı her yerde, "CHP camileri kapattırdı. CHP camileri depo yaptı!" gibi iddialarla gündemi değiştirmesini bildi.
Böylece kendisini cami yandaşı CHP'yi ise cami karşıtı gibi göstererek o tarafa gidecek oyların da önünü kesti.
Sayın Başbakan böyle yol alırken işin içine Ankara'daki Ortadoğu Teknik Üniversitesi ormanından geçirilen yol tartışması girdi. Kendisi, bu konuda kararlılığını göstermek için; "Yol için cami bile yıkarım!" dedi.
Şimdi gel de şaşırma... CHP iktidarda iken, Türkiye 3büyük savaştan yeni çıkmış, yanmış yakılmış; nüfusu 10 milyonun altına inmiş ülke idi. Cemaatsizlikten, parasılıktan birçok cami e kullanılamaz halde idi. İnsanlar açlıktan ölürken bu ücra noktalardaki camilere para ayrılması da mümkün değildi.
Fakat; 1923'ten 1950'ye kadar CHP iktidarlarında hiçbir cami; başbakanların veya bakanların emri ile yıktırılmadı.
Tam aksine o yoksul iktidarlar; önemli camileri tamir için para ayırdılar.
Mukaddes Emanetler'i Alman bombardımanından korumak için rahmetli İsmet İnönü onları İstanbul'dan Niğde'ye taşıttı, 3 camide saklattı, çevresine de asker dikti. Bunu bile "İnönü camileri depo yaptı!" diye ters biçimde yorumladılar.
***
Türkiye'de resmen cami yıktıran ilk başbakan Rahmetli Adnan Menderes'tir. Sadece 1957-58 döneminde 57 cami yıktırdığı tespit edilmiştir. Vatan Caddesi'ni açtırıp Beyazıd'a doğru genişletirken... Yine Aksaray'dan Unkapanı tarafına doğru yol açarken sadece cami değil birçok tarihsel şahsiyetin mezarını, çeşmeleri ve başka yapıları da yıktırmıştır.beyapıları yıkın; yolunuzu oralardan aşırın...

Bugün Başbakan Erdoğan tıpkı Menderes gibi "Yol için cami de yıkarım!" derken, sağcı siyasetçilerin  tutumunu da ortaya koymuştur.
Cami nasıl yıkılır?
Sadece içinde Müslümanlık aleyhine münafıklık yapılır ise... O camide Müslümanları birbirlerine düşürülecek yalanlar, iftiralar, kışkırtmalar ortaya konulursa o cami yıkılabilir.
Bunu da bizzat Peygamberimiz Hazreti Muhammet yapmıştır.
Dırar Mescidi (Mescid-i Dırar) münfıklık yapanların toplanma yeri olduğundan yıktırılmıştır. Bu gerçek Kuran-ı Kerim'e ilahi söz olarak da girmiştir.
Yol, artık medeniyet değil rant (yağmacılık) aracı haline geldiğinden yol uğruna cami yıkılmasına şiddetle karşıyım.
Yıkacaksanız gidin şu ucube AVM'lerinizi yıkın!

"Gaza namıyle dindaş öldüren bi çare dindaşlar"                                                

Mehmet Akif Ersoy
Peygamberimiz Hz. Muhammet ile ilgili genel değerlendirmem, daha gençlik yıllarımda başladı. Devrimci gelenekten gelen bir insan olarak; onun yaşam mücadelesi ve kurduğu yeni düzene bakarak; aramızda bir bağ olduğunu keşfettim. O; kendi çağında; bizim bu çağda yapmaya çalıştığımız devrimi başarmış bir liderdi.
Daha sonraki yıllarda yaptığım ayrıntılı çalışmalar; bu ilk tespitlerimin ne kadar doğru olduğunu gösterdi.
O insanlık tarihini düzelten bir müdahaleciydi. Bunu da Mekke'deki köleci düzene karşı çıkarak; o düzeni devirerek ortaya koymuştu.

TARİHTEN HABERSİZ MÜSLÜMANLAR


CHP Lideri Kılıçdaroğlu'nun bir iftarda yaptığı konuşmada; benim görüşlerime çok benzeyen değerlendirmeler yaptığını okuyunca memnun oldum.
Bu değerlendirme; Hz. Muhammed'i kıstırıldığı "din adamı" kalıbından kurtararak onu insanlık tarihindeki genel ve geniş yerine yerleştirecektir.
Evet; Hz. Muhammed; köleci düzenin simgesi olan putçuluğa karşı çıkmıştır. Cahiliye devri denilen köleci sistemin dünyadan habersiz toplumunu; o davranışları ve görüşleriyle aydınlatmıştır. Böylece cahiliye devrinden "bilgi devri"ne geçilmiştir.
Öyleyse; İslam öncelikle bilgidir...
İşte zaman içinde İslam dünyası; özellikle bu dünyayı yöneten egemen kesim o bilginin üstünü örtmüştür. Böylece bize o ulu Peygamber'i insanlara "savm-sala- hacc ü zekat" öneren bir din tebliğcisi gibi göstermişlerdir. Böylece Peygamber İslamının yerini zamanla saltanat İslam'ı almıştır. Bunun sonucunda da din bile gösterişe dönüştürülmüştür. Ulu Muhammet bunu daha yaşarken sezmiş; Maun Suresi de açıkça ibadeti gösterişe dönüştürenleri kâfarilikle (dini inkâr etmekle) suçlamıştır. Okuyun o Kuran bildirisini... Şu anki gösterişçi  ibadetlerin nasıl kötülendiğini anlayın.

YENİDEN KEŞFETMEK

İslam dünyası Hz. Muhammed'i yeniden keşfetmek zorundadır. Hz. Muhammed üstüne sonradan yığılan gösterişli ve riyalı tapınım modelleri ile Muhammedi sistemin ilgisinin olmadığını çağımızın Müslümanları  anlamak zorundalar.
Bunun için İslam dünyasında sosyal tarih bilincine uygun yorumlara ihtiyaç var.
İslam tarihini, "sahabe hikâyeleri, siyerler, tefsirler" gibi göstermek; tarihin akışını değiştirdi. Çöken tarih; döndü İslam dünyasını çökertti.
Tarih maddi bir güç müdür ki dönüp toplumları vursun?
Evet; tarih maddi bir güçtür. Toplumların bilincine yön vermeye başladığında dev ayaklı bir canavara dönüşerek önüne geleni ezer. Bugün Müslümanlar birbirlerini boğazlıyorsa, bunu yaptıran çarpıtılmış İslam tarihinin ta kendisidir. Mısır'da, Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da Müslümanlar birbirlerini boğazlıyorlarsa; bu katliamı yapanlar kendilerini işte o çarpıtılmış tarihe dayıyorlar.
Öyleyse; Hz. Muhammed üzerine kurulan yalan tarihi  artık değiştirme zamanı gelmiştir.. Onu insanlığın bir büyük evladı ve yeni düzen getiren bir devrimci olarak görmezsek; kendimizi karanlıklarda gizleyen zavallılar olarak kalırız.
Kendisini en sıkı Müslüman ve Muhammed yandaşı sanıp da Müslüman katledenler var ya... İşte en önce bunların bakış açılarını değiştirmesi şart.  Yoksa; batılılar devrimci Muhammed'i gerici Muhammed, terörist Muhammed olarak çizmeye devam ederler.
O çizgileri Batılı sömürgeci çocuklarına veren bizim El Kaidecilerimiz değil midir?

***

Hz. Muhammed'e, "En büyük devrimci" diyerek bir büyük gerçeği siyasi dünyada açıkça dillendiren Kemal Kılıçdaroğlu'nu kutluyorum.

Bazı toplumbilimcilerin şöyle bir tespiti vardır: Kötü anayasa yoktur; kötü uygulama vardır.
Çünkü anayasayı sonunda hayata geçirenler yargıçlardır. Yargıç, eğer olaylara ve olgulara özgürlükçü biçimde bakıyorsa hiç beğenmediğiniz bir anayasadan demokratik bir toplum yaratılabilir.
Eğer yargıç, anayasayı, egemen güçlerin istediği biçimde yorumluyorsa, o zaman siz ne yazmış olursanız olun; demokratik bir iklim yaratamazsınız.
Bakın; daha yeni gelişme: Anayasa Mahkemesi, 10 yıllık tutukluluk süresini uzun bulup iptal etti ve üst sınırı 5 yıl olarak gösterdi.
Ama takan kim?
Özel yetkili mahkemelerin meşhur özel yetkili yargıçları; Anayasa Mahkemesi'nin bu kararını özgürlükleri tutuklamak yolunda kullandılar.
Yani sizin yargıçlarınız siyasallaşmış ise, davalara hukuk olayı olarak değil de siyasi gözlükten bakıyorsa; hangi anayasa olursa olsun işe yaramaz.
Sadece bugün değil dün bu böyleydi...
Neyzen Tevfik'in şu beyti ne de güzel anlatıyor bu durumu:
"Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti
Yumruk yine o yumruk ne var ki el değişti"

İKTİDAR İSTEMEZ


Türkiye, yıllardır 12 Eylül anayasasından kurtulmak için çırpınıyor. Bu anayasanın aslında üçte ikiye yakını da değiştirildi. Ne var ki; asıl darbe düzenini temsil edenler hep kaldılar.
2002 seçimlerinde yüzde 9 buçuk oy olan Doğru Yol Partisi Meclis dışında kaldı ve bu darbe ile de yok olup gitti. Seçim sistemindeki çarpıklık yüzünden yüzde 34 oy alan AKP TBMM'den 366 sandalye kazanmıştı. Hemen hemen aldığı oyun iki misli bir temsil gücü...
Yani darbe anayasasının temelinde, fazla oy alana daha fazla avantaj sağlayan ve azınlıkların oylarını rakip partilere aktaran haksız mı haksız bir sistem işliyor.
Bunu değiştirelim, denildiğinde, iktidar partisi karşı çıkıyor. 10 yıldır dedikleri şu: Bu maddeyi anayasaya biz koymadık ki...
Bugün iktidarda AKP değil de başka bir parti olsaydı oradan da aynı cevap gelecekti. İktidarlar; kötü anayasayı severler. Çünkü yanlış işlerini aklamak için ona yaslanırlar.

OLMAZ
Bugün anayasayı değiştirelim diyenlerin çok farklı niyetleri bulunuyor.
Gerçekten de özgürlükleri savunan, demokratik bir Türkiye isteyen güçlü bir grup var. Ama yeni anayasa,  bölücü Kürtçülerin dayatmasıyla gündeme taşındı. Bunlar; Türkiye Cumhuriyeti içinde bir Kürdistan yaratmak derdindeler. Bu amaçla; tek milletli Türkiye'yi çift milletli hale getirmeye çabalıyorlar. Öyle ileri gittiler ki Türkiye'nin güneydoğusuna Kuzey Kürdistan diyorlar; Irak-Suriye-İran-Türkiye hattında Kürt devleti kurmak için toplantılar yapıyorlar.
İşte bunların Türkiye'de Kürtçülük çalışmalarını daha rahat yapması için yeni anayasa talepleri var. İktidar; çözüm süreci uğruna ve başkanlık sevdasıyla yeni anayasadan yana gibi gözüküyor. Ama milletin büyük bölümü bu isteklere karşıdır.
AKP yöneticileri akıllıdır; halkın tepki verdiğini gördüklerinde geri adım atarlar.
Kamuoyu araştırmaları çok açık biçimde gösteriyor ki PKK isteklerini karşılamak için yapılacak bir anayasaya da bu millet evet demez. Özerkliktir, federasyondur gibi Türkiye'yi bölecek tavırlara, AKP'ye oy verenler de büyük ölçüde karşı çıkıyorlar.
O yüzden kimse umutlanmasın... Bölücü PKK istekleri demokrasinin şartı gibi gösterilerek bu Meclis'ten bir anayasa çıkartılamaz.

İstanbul'a İstanbul ismini resmen veren kimdir? Şehri 1453'te fetheden Fatih Sultan Mehmet mi?
-Değil...
Sonraki bir Osmanlı padişahı mı?
-O da değil...
Bu şehre en eskiden Byzantion deniliyordu. Sonrasında Constantinopolis (Costantinople) denildi. Zamanla halk arasında İstanbul adı da kullanılmaya başlandı. İstanbul'a Osmanlı Devleti zamanında sadece "Der-Saadet" "Asitane", "Der-aliye" gibi unvanlar verildi. Hatta başkent anlamına gelen "Payitaht" bile isim gibi kullanıldı. Ama Osmanlı okumuşları dahi Kostantiniyye ismini kullanmaktan vazgeçmediler. Halk; ise İslambol diyordu.
Türklerin eline geçmesine karşın Batılılar bu şehre Konstantin'in Şehri anlamına gelen Konstantinople demeye devam ettiler.
Ta ki Türkiye Cumhuriyeti kurulup Mustafa Kemal Atatürk, bu işe el atana kadar.
Kemal Atatürk; Batı, özellikle de Rum Hıristiyanlığının hedefindeki bir şehir olan İstanbul'u öz adına kavuşturdu. Bunun nasıl olduğunu gelin yabancı bir kaynaktan öğrenelim:
***
Charles H. Sherrill, 1932-33'te ABD'nin Ankara Büyükelçisi idi. Gazi Mustafa Kemal'i ve yeni cumhuriyeti anlattığı eserinin giriş başlığı çok çarpıcıdır: "Costantinople Değil İstanbul"
Büyükelçi Sherrill burada İstanbul'u anlatırken diyor ki: "Biz yabancılar, bu eski şehir için Costantinople adını kullanmaya o kadar dilimizi alıştırmışız ki şimdi "İstanbul" demekte hayli güçlük çekeriz. Ama 1929 yılının ocak ayından beri bu şehrin resmi adı artık İstanbul'dur ve Costantinople yazılarak gönderilecek mektupların Türk posta idarecileri tarafından geri gönderilmesi ihtimali her zaman vardır. (Ö) 3 Ocak 1929'da Türkiye'nin posta  telgraf ve telefon genel müdürü, merkezi İsviçre'nin Bern şahrinde bulunan  Uluslararası Posta, Telgraf ve Telefon Teşkilatı'na bir mektup yazarakbundan sonra Constantinople yerine İstanbul adının kullanılması gerektiğini resmen bildirmiştir."
(Bakınız: Bir Elçiden GAZİ MUSTAFA KEMAL, Tercüman Yay. S.24)
İşte bu karardan sonra Konstantin Şehri, resmen İstanbul olmuştur. Böylece Türk ve Müslüman kimliğine kavuşmuştur.

PAPAZLAR VE YOBAZLAR

Konstantin Şehri'ni İstanbul yapan Atatürk'e Hıristiyan dünyası ölümüne düşmandır. Batılı siyasetçiler, "Kemalist!" diye kötüleyerek Atatürk ve düşüncesiyle o günden beri savaşmaktadırlar.
Ama bu savaşta yalnız değiller. Onlara; kendisini hakiki Müslüman gibi gören aldatılmış-kandırılmış kesim destek veriyor. Bunlar, Müslüman Türk çocuklarını Atatürk düşmanı olarak yetiştirmektedirler. Bunlardan bir sözde tarihçi televizyonlarda koşuşturup duruyor. Geçenlerde Taksim'e yapılan Atatürk  Anıtı'nı öyle bir anlatıyordu ki sanırsınız; İslam dünyasına bir put dikilmiş. Atatürk'e düşmanlığı İslam'ın bir şartı gibi gören bu zihinsel tutsaklar şunu iyi bilmeli: Mustafa Kemal; nasıl ki Konstantinople'u İstanbul yaptı ise Rum-Hıristiyan Pera'yı da Türk-Müslüman yaptı.
Bu cehline esir olmuşlara küçük bir bilgi verelim: Fetih'ten sonra İstanbul sur içi kısmı,  Müslümanlık kimliğinde Türkleştirilmiştir. O zamanlar Kalata denilen Haliç'in öbür yüzü Hıristiyan kalmıştır. Burası; Beyoğlu'na doğru genişlemiş, Pera diye anılan yerleşke ortaya çıkmıştır. Burası; Hıristiyan nüfusun yoğun olduğu alandır.
İngiliz General Allenby, 1919'da işgal orduları komutanı sıfatıyla İstanbul'a geldiğinde; şehre beyaz bir at üzerinde girmişti. Sebebi de Fatih Sultan Mehmet'in 1453'teki Konstantinople'a girişine tersten bir cevap vermekti.
İşte bu işgali coşkuyla alkışlayanlar; Pera zihniyetindekilerdi. O günlerde İstanbul'da bulunan Mustafa Kemal; bu Pera gerçeğini görmüş; acısını ciğerlerinde hissetmişti.
Nasıl ki Atatürk ve İsmet İnönü ikilisi; Konstantinople'u İstanbul yaptıysa, Pera'yı da Taksim yaptılar. Taksim Gezi Parkı, bu yeni kimliği; Türk ve Müslüman kimliği temsil ediyordu.
İşte bunu papazlar ve yobazlar çekemiyorlar; değişik gerekçelerle Atatürk'e ve eserlerine hakaretler yağdırıyorlar.
Devam etsinler bakalım...


Dün, Sarıyer'den gazeteye gelirken Maslak'taki jandarma komutanlığından cemselerin çıktığını gördüm. İçi  asker doluydu. Ellerinde de plastik kalkanlar vardı. Belliydi ki şehrin içine gidiyorlardı. Artık jandarma bile devreye sokulmuştu.
Yazık değil mi? Türkiye'yi sivil sıkıyönetim altındaki bir ülke gibi gösteren o manzaraya hak ediyor muyuz?
Tam ortalık durulmuşken; tam taraflar makul bir çizgiye gelmişken Başbakan Erdoğan Ankara'dan tehdit etti:
"Yarın İstanbul'da mitingimiz var. Taksim meydanı boşaldı, boşaldı... Aksi takdirde bu ülkenin güvenlik güçleri orayı boşaltmasını bilir."
Başbakan böyle derse İstanbul Polisi ne yapar?
Alır TOMA'ları, bomba atan araçları, polisleri, greyderleri yürür  Taksim'e... Gezi parkında oturanları çil yavrusu gibi dağıtır. Yetmez; hastanenin içine bile su sıkar; yetmez otelin lobisine bile gaz bombası fırlatır; insanları kimyasalla boğmaya kalkışır.
Peki bu polisi yönetenler; "Şiddet, şiddeti doğurur!" gerçeğini bilmiyorlar mı? Toplumsal psikolojiden bu kadar mı habersizler?

TÜRKİYE AYAKTA


Olayı sadece Gezi Parkı'ndaki üç beş genci dağıtmak zannedenler, kısa süre sonra yanıldıklarını gördüler. Türkiye'nin her yanında halk, gece olmasına karşın sokaklara indi. İstanbul'un her yanında yürüyüşler yapıldı. Ben olayları İkitelli'den izledim. Bulunduğumuz yerden sloganlarla geçen öfkeli bir kalabalık gördüm. Sonra E-5 otoyoluna çıktı halk. Peşinden E-6 otoyolu kapatıldı... Kadıköy'den yola çıkan protestoculara karşı polisle jandarma ortak operasyon düzenledi. Pek çok ilçede yerel protesto yürüyüşleri yapıldı.
Ankara karıştı.... İzmir ayaklandı... Ve diğer şehirlerden tepkiler yükseldi.
Peki halkı sokağa döken faiz lobisi mi yoksa Sayın Başbakan'ın sözleri ve onun ağzına bakan polisin uygulamaları mı?
Artık; "Bize tuzak kuruldu. IMF'ye borcu ödedik, çözüm sürecini başlattık; çekemeyenler meydana döküldü." gibi sözler AKP yanlısı vatandaşlarımızı dahi ikna etmekten uzak kalıyor. Bu sert polis müdahalesini iyi biliyorum ki onların çoğu da kabullenemiyor.

HANİ KAFATASÇIYDI?

AKP'nin Ankara'da düzenlediği mitingde çok düşündürücü bir manzara vardı. Başbakan'ın hemen önüne getirilmiş bir grup üç hilalli MHP bayrakları  ve bozkurt pankartı açtılar. Başbakan da onlara; "MHP'li kardeşlerime teşekkür ediyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar. İnşallah bu yürüyüş hep birlikte devam edecek." dedi.
MHP Lideri Devlet Bahçeli; hemen bu durumun MHP'ye karşı kurulmuş pis bir tezgâh olduğunu vurguladı ve çok sert bir açıklama yaptı. "Partimize ait sembol ve amblemlerin alçakça, arsızca ve ahlaksızca kullanıldığı  görülmüştür." dedi.
Elbette ki AKP mitinginde üç hilalli MHP bayraklarının hele hele Ergenekon'un simgesi "boz kurt"un ortaya çıkması; bunun katılımcılar tarafından alkışlanması yeni bir gelişmedir. İktidar partisi, mitingde, MHP tabanına, bozkurtlu bir çengel atmış; üç hilalle bunu süslemiştir. Kamplaştırmanın aldığı bu yeni boyutu  hatırladıktan sonra bir de Sayın Başbakan'ın 4 Şubat 2007'de söylediklerini hatırlayalım: "Bunlar milliyetçi değil ırkçı, ayrımcı, kafatasçı. Biz 'ya sev ya terk et' demiyoruz."
Buna "kandan beslenenler"i de ekleyebilirsiniz.  Ve başka sert suçlamaları da...
Ne oldu da birden  bire Ergenekoncu olduk arkadaşlar?

Gülen Cemaati; her sene "Türkçe Olimpiyatları" adı altında bir gösteri düzenliyor. Burada; dünyanın değişik ülkelerindeki Gülen okullarından getirilen çocuklar şarkılar, türküler okuyorlar.
Türkçe; Türk'ün dili. Türk'ün sembolü ise ay yıldızlı al bayrak.
Haberleri izledim; maalesef ortada Türk bayrağı yoktu.
Etkinliğin afişinde ise gömlekli birisi; beyaz bir bayrak sallıyor.
Türkiye'yi Türklerden ve Türk kimliğinden arındırmak için 200 sene önce başlatılan Haçlı kampanyası hâlâ sürüyor. Bir devleti, bir milleti çökertmek istiyorsan önce onu kimliksiz hale getireceksin. Bu oyun gereği "Türk kimliği" ve "Türk bayrağı" faşistlik, demokrası karşıtlığı gibi gösteriliyor.
Buna bir de PKK kanadının Türk ve Türk bayrağına karşı yürüttüğü silahlı mücadeleyi ekleyin. O zaman işin rengi daha iyi anlaşılacaktır.
Bu iktidarın siyasallaştırdığı Çevik Kuvvet polisi; meydanlarda Türk bayrağı ile yürüyenleri dövüp ellerinden o bayrakları alırken Güneydoğu'da PKK bayrakları özgürce dalgalanabiliyor. Onlara kim "Paçavra!" diyebiliyor?
Acaba; Cemaat; Çözüm Süreci'ne uyum yapmak için mi Türk bayrağını görmezden geliyor?  Bunlar; beyaz bayrak sallamanın teslim olmak anlamına geldiğini bilmiyorlar mı?

MİLLİ EĞİTİM BAYRAKSIZ

Türk bayrağını gizleyenlerden birisi de bayrak sevgisini vermek gibi temel bir görevi bulunan Milli Eğitim Bakanlığı... Bu bakanlığın, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile birlikte yürüttüğü bir projenin haberini izledim: Okullardan Olimpiyata... Okullardaki başarılı öğrencileri sporda yükseltecek  bu projenin törenine bakınca çok üzüldüm. Çünkü ortada Türk bayrağı yoktu.
Bugün dünyanın en büyük ülkesi  ABD ise; bunun en temel sebebi; bu ülkede, Amerikan bayrağına gösterilen olağanüstü saygıdır. New York'a bir bakın. Bayraksız bir bina görüyor musunuz? Bayrağını bu kadar kuvvetle sahiplendiği için; Amerikan halkı faşist gösterilebilir mi?
Yeni Milli Eğitim Bakanı'na soruyorum: Çocukları milli değerlerden uzaklaştırılmış bir milletin ayakta kalması mümkün müdür?

ZEKA GEZİSİ

Gezi'de Zekâ Var, diye yazdım ama büyüklerimiz o zekâyı anlama tenezzülünde bulunmadılar. Sorunu; "Marjinallerin işi; faiz lobisinin tuzağı" gibi görmenin hükümete bir yararının olmayacağını yeniden hatırlatıyorum. "Camide içki içtiler, türbanlıları dövdüler!" sloganları da bana 1980 öncesindeki "Aleviler camiyi yaktılar!" kışkırtmasını çağrıştırıyor. AKP tabanını bir süre Alevi düşmanlığı yaparak böyle oyalayabilirsiniz ama sonunda onlar da "Yeter, yorulduk artık!" diyeceklerdir.
Haaa, bu işten sıyrılmak için CHP'yi suçlamanın da bir inandırıcılığı kalmamıştır.
En doğrusu Gezi'ye bir zekâ yolculuğu yapmaktır.

RAHATLADINIZ MI?

28 Şubat soruşturması diye bir soruşturma icat edenler... Herhalde şimdi çok mutlusunuzdur.
Türkiye'nin en seçkin akademisyenlerden birisiydi o. Ama kanlı bir katil gibi içeri tıktınız. Saldırısı, cinayeti olmayan, örgütü bulunmayan o insanı terör elebaşısıymış gibi tutuklu tuttuğunuz. Bu haksızlıklara dayanamadı; sonunda hapishanede bileklerini keserek intihar etmek istedi.
Prof. Kemal Gürüz ölümden döndü.
Suçu büyük: Çağdaş yaşam tarzını seçmiş; Atatürk ilkelerine bağlı kalmış; öğrencilerini bu yönde davranmaya çağırmış...
Bu mahkeme; onu idam cezasına eş bir cezaya çarptırmalı ki malum kesim mutlu olsun.
Başkalarının acısından mutluluk duyanlara 16. Yüzyıl'ın büyük ozanı Bağdatlı Ruhi yüzyıllardır "Yuf!" çekmiyor mu?

Pazar günü gazeteye giderken gördüm ki E-5'te trafik kilitlenmiş.  Metroya binmek istedim; binemedim; vagonlar ağzına kadar doluydu. Yüz binler kendiliğinden Taksim'e doğru akıyordu.
Ertesi gün; bu kadar çok insanın gittiği yeri merak edip inceledim.
Birilerinin dediği gibi etraf pislik içinde değildi. Sadece Haber Türk'e giden yollar inşaat malzemeleriyle kesilmişti, orası koruma altına alınmıştı, o kadar.
Parktaki çadırlar arasında dolaştım. Gördüm ki bütün pankartlar zekâ işi... Ve pankartların büyük bölümünde hedefte bir isim var: Recep Tayyip Erdoğan...
Büyük bir pankartta, "Bize bu gazı sen verdin!"  yazılıydı. Başbakan Erdoğan'ın göstericileri aşağılayan üslubuna karşı duyulan tepki dile getiriliyordu.  Dışarıdan gelenler; burada sanki canlı bir müzeyi gezer gibi meraklı bakışlarla dolaşıyorlardı. Ortada bir hoyratlık, bir kırıcılık, bir saldırganlık işareti hiç gözükmüyordu.  Bunu zaten pankartlardeki esprili, hoşgörülü, yaratıcı dil de ortaya koyuyordu.
Şimdi buradakileri; "polis katili, molotoflarla yakıp yıkan teröristler" gibi göstermek ne demek oluyor?
Açık söylüyorum: Dün, Başbakan Erdoğan'ın TBMM'deki Grup konuşmasında tarif ettiği Gazi Parkı göstericileriyle gerçek Gezi Parkı göstericilerinin hiçbir ilgisi yoktur. Sanıyorum ki Sayın Başbakan PKK'lı göstericilerle bu gençleri karıştırmaktadır.
Bir önerim de AKP'li göstericilere: Başbakan'ın katıldığı gösterilerde kullandığınız pankartlarınıza  biraz espri yansıtın... Sloganlarınızda aynı hava yer alsın. Yol ver gidelim, Taksim'i ezelim; türü sloganlar "Taksim'i de yıkarız, Anıtkabir'i de yıkarız!" türü mesajlar; Gezi sloganları karşısında çok kaba kaçıyor.

ÖNERİM VAR

Sayın Başbakan'a Taksim sorununu çözecek ciddi bir önerim var: Eğer oralarda bir yere illa da Topçu Kışlası yaptıracaksa... (Hem bu kışla merakı da nereden çıktı Allah aşkına? Hani biz askeri vesayete karşı mücadele etmiyor muyduk?) Bu kışlanın da çözümü var. Sayın Başbakan; Taksim parkının arkasındaki, sağındaki-solundaki binaları kamulaştırsın; yıktırsın. Böylece elde edilecek yeni alana da müze olarak kullanabilecek bir kışla yaptırsın; biz de tebrik edelim.
Parka kışla planına karşı çıkanlara; "Teröristler, faiz lobisinin adamları, çapulcular, hükümete karşı komplo düzenleyenler!" diye vurmak kamu vicdanında kabul görmüyor. Bu yüzden Sayın Başbakan'ın Ankara'daki mitinglerine AKP'li seçmen fazla rağbet etmedi. Makul isteklerin bile iktidar tarafından böyle terörize edilmesi; AKP'nin oylarını eritiyor; eritecek...

BAHÇELİ'Yİ DİKKATE AL

Başbakan Erdoğan'a bir önerim de şudur: MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin konuşmalarını mutlaka okumalı, oradan dersler çıkartmalıdır. Çünkü; Sayın Bahçeli; partisine avantaj yaratmak adına değil; Türkiye'nin geleceğini de düşünerek konuşuyor. Ayrıca; olayları dikkatle gözleyip ona göre tavrını yenileyebiliyor.
MHP Lideri; taraftarlarını sokaktan uzak tutma adına başlangıçta Taksim Gezi Parkı eylemlerine mesafeli durdu. Ama gördü ki orada Türk gençliğinin doğal bir tepkisi var; o zaman destek verdi. Dünkü konuşması bunun en açık kanıtıdır.

***

Ve bu gösteriler ortaya bir başka büyük gerçeği daha çıkardı: Onca saldırılara karşın, bugün de "TÜRK BAYRAĞI" en güçlü semboldür.
Türk milletinin ve bayrağının demokratikleşme kılıfı altında tartışılmaya açıldığı bir denömde bile AKP'liler de onlara karşı olanlar da meydanlarda şanlı bayrağımızı dalgalandırıyorlar.
Siyasetin geleceğini de Türk Bayrağı belirleyecektir.

Dün, İzmir polisi içindeki Ergenekoncu diye gösterilebilecek unsura dikkat çekmiştim. Sivil elbise giydirilen bazı polislerin eline sopalar verilmiş; hükümeti protesto eden kitleye saldırtılmıştı. Bunun anlamı nedir? Kitleleri birbirlerine karşı kışkırtmak; çatışma çıkartarak ülkeyi yangın yerine çevirmek değil mi?
Peki sivil çatışma çıkan bir ülkede hükümetin işbaşında kalması mümkün müdür?
Hayır.
Öyleyse; polis içinde AKP iktidarını devirmeye çalışan bir odak vardır. Bunlar göstericileri; sanki hükümet yanlısı siviller gibi tahrik etmektedirler.
Ya sonra?
Türkiye'yi karıştıracak projeyi yürüten derin polis değil, twitterden mesajlaşan protestocular gözaltına alınıyor.

MADIMAKÇILAR

Geçen gece bu oyunun bir başka ayağını Rize'de gördük.
Rize merkezde Birleşik Kamu İş Konfederasyonu'na bağlı temsilciler ile Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)  ve Türkiye Gençlik Birliği üyesi  gençler "Gezi Parkı" olaylarını bir basın açıklaması ile protesto etmek istiyorlar. Bu esnada güya iktidar yanlısı bir grup, bunlara laf atmaya başlıyor. Basın açıklaması yapan Rizeliler; daha fazla gerginlik yaşanmaması için programlarını yarıda keserek dağılmaya başlıyor. Ama polisin etkisiz  tavrını gören öbür grup açıklama yapanlara saldırıyorlar. Saldırıya uğrayanlar sendika binasıyla ADD bürosuna sığınarak canlarını zor kurtarıyor. Polis neden saatlerce bu saldırganlara karşı etkin önlem almadı?
Bu olayda asıl dikkat çeken olgu ise Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı'nın tavrı. Saldırganlara gülücükler dağıtan Belediye Başkanı; aklıma Sivas Madımak Oteli'nde yaşananları getirdi.
O katliam; siyasete yön vermeye çalışan derin devlet tarafından planlanmış; dinsel hassasiyeti yüksek kitleler kullanılarak uygulanmıştı. Hatırlayın; orada da Belediye Başkanı göstericilere gülümsemiş; polis göstericilere hiç dokunmamış; jandarma da seyretmişti... Madımak örneğinde görüldüğü üzere; "Bizim çocuklar!" anlayışı; faciaya davete çıkarmaktır. Geçen gece o derin devletin hayaleti Rize'deydi...
Tekrar ediyorum: Eğer Türkiye'de halk birbirine girerse; bundan en büyük zararı iktidardaki parti görür. Hiçbir iktidar, böyle bir çatışmadan sonra başta kalmamıştır.
Öyleyse; iktidar yanlılarının daha soğukkanlı davranması şarttır. Bu konuda sorumluluk öncelikle AKP'li yöneticilere; belediye başkanlarına düşmektedir.

YÜZDE 50

Gösterilerde ortaya çıkan temel gerçek; Başbakan Erdoğan'ın üslubundaki sertlik ve aşağılamaya duyulan tepkidir.  Sayın Erdoğan; "Arkamda ne dersem yapacak yüzde 50 var!" anlayışının yanlışlığını artık görmeli ve bundan vazgeçmelidir.
Eskiden beri bütün başbakanları eleştiren bir yazarım. Nasıl olsa öven çok ya... Sayın Erdoğan'ı da eleştirmek temel görevim. Eleştiririm ama onu kendimin de başbakanı olarak kabul ederim. Sadece ben değil; kendisinin dışladığı yüzde 50'nin büyük bölümü de onu "başbakan" olarak görüyor; kabulleniyor.
Sorun; Başbakan'ın o yüzde 50'yi kendi vatandaşı olarak görüp görmemesinden çıkıyor.
Bu sorunun cevabı artık Balkon Konuşması ile verilemez. Böyle bir konuşma artık ikna edici de olamaz.
Peki ne yapılmalı?
Üslup genel anlamda yumuşatılmalı; bir...
Uygulamalar, muhalif yüzde 50'yi de kapsamalı; iki...
Şimdi, söz değil uygulama zamanı...
O da yüzde 50'nin değil yüzde 100'ün başbakanı olmakla mümkündür.

Tarihte bir ciğer yiyen (akiletül ekbat) kadın vardı.
Şimdi de kalp yiyen mezhepçi ortaya çıktı.
Ciğer yiyen kadın, Hz. Muhammet'in 1 numaralı düşmanı Ebu Süfyan'ın karısı Hind idi.
Kalp yiyen adam ise  Özgür Suriye Ordusu'nun bir militanı: Halid el Hamad
Hind; daha sonra Hz. Ali'ye düşman olan Muaviye'nin anası...
Halid el Hamad ise  ÖSO içindeki Ömer el Faruk isimli bir grubun elebaşısı.
Hind; kölesi Vahşi'ye Uhud Savaşı'nda Peygamberimizin amcası  Hz. Hamza'yı öldürttü.
Kendisi gitti; ölen Hamza'nın bağrını yardı, ciğerini kesti; yedi.
İntikam duygusunu böyle bastırdı.
Halife Ömer'in adını kullanarak  bir terör birliği oluşturan Halid el Hamad da Suriyeli askeri öldürüyor; göğsünü bıçakla yarıyor; kalbini çıkartıyor; çiğ çiğ yemeye kalkışıyor. Bunun videosu çeşitli haber sitelerinde yayımlandı.
Perşembe günkü Hürriyet'teki haberde bu cani; yaptığının doğru olduğunu söylemiş. Ve eklemiş: "Başka bir video daha var. O videoda başka bir rejim askerini testereyle kesiyorum. Ağaçları keserken kullandığımız testere ile onu büyüklü küçüklü parçalara ayırıyorum."

CANİLER ORDUSU

İşte Suriye'de Beşşar Esad'a karşı savaşanlar; bunlar... Bu insanlık dışı adamlar;  Özgür Suriye Ordusu'nun içindeler.
Kendilerini kutsal göstermek için Ömer el Faruk adını vermişler çetelerine...
ÖSO içindeki bu çete lideri, Suriye'ye demokrasi ve özgürlük getirecek diye pazarlananlardan birisi.
İnsanları yakalıyor; testere ile ağaç keser gibi kesiyor; bunu da adamları videoya çekiyor; seyrettiriyor.
İşte bizim hükümet bunların arkasında.
Yandaş medya, bu kanlı katilleri Suriye'nin özgürlük kahramanları gibi gösteriyor.
Suriye hükümeti bu vahşi katilleri cezalandırmaya kalkışınca da bunu hemen "Esed yine katliam yaptı!" diye haberleştiriyorlar.
Böylece insanları kesip kalbini çıkartan ve yiyen Halid el Hamad'lara destek veriyorlar.
Ya maddi destek?
Eminim ki bu kanlı katil; bu bedene bile işkence yapan insanlığın yüz karası herif, "Sığınmacı" görüntüsü altında bizim sınırımızdan da çok girdi, çıktı.
Silahı, mermisi, yiyeceği içeceği bu taraftan...

REYHANLI REYHANLI

İşte Reyhanlı'yı kana bulayan bu zihniyettir.
Bunlar çocuklara bile adam kestiriyorlar. Ve yaptıklarının dinin emri gibi olduğunu göstermek için de İslam'ın kutsallarını kullanıyorlar. Bu canilerin kendilerine Halife Ömer'in adını vermeleri bu yüzdendir.
Doğan Bermek'in yazdığına göre; İnsan Hakları Gözlemcileri örgütünden Peter Bouckert, Routers'a bir açıklama yapıyor ve diyor ki: ìDüşman cesetlerinin parçalanması bir savaş suçudur. Ama bundan daha da korkunç olanı bu vahşete mezhepsel bir anlam verilmesi ve bir siyasi söyleme dönüştürülmesidir.î.
Ne yazık ki Suriye'de bugün Sünnilik adına kanlı cinayetler işleniyor da Sünni kesimden bunu kınayan bir açıklama gelmiyor.
Afganistan-Pakistan'ın bir benzeri şimdi Suriye-Irak hattında yaratıldı.
Müslümanlar mezhep adına birbirini kesiyor.
Sömürgeci Batılılar; iştahla gülümsüyor. Bize öğütleri şu:
Devam edin; dininiz için hiçbir taviz vermeyin; kim size benzemiyor ise öldürün.
Merak etmeyin zenginliklerinizi biz sizin adınıza işletiriz.
Yeter ki siz Ömer el Faruk gibi saldırın...
***
Ortadoğu'yu Sünni Hilal yapmak için yürütülen bu kanlı saldırıların özünde İslam dünyasını vurduğunu görmek gerekiyor. Mezhepçilik mikrobu bulaştığı her ülkeyi cehenneme çevirmiştir.
Türkiye'yi bu cehenneme iteklemeye çalışan siyasal dinciler! Çekin elinizi İslam'ın kutsallarından...
Ankara'dayız
Bugün Türkiye Cumhuriyeti için Ankara'da, Sıhhiye Meydanı'nda büyük bir tören var. Ülkesini vatanını sevenleri oraya bekliyoruz. Çıkın oraya ben de varım deyin! 

Dün Hatay-Reyhanlı'da bir can pazarı daha yaşandı. Bu satırları yazdığım sırada ilçede 4 denilen ölü sayısı önce 13'e sonra 18'e çıktı. 2 ayrı bombalı araçla yapılan saldırıdaki patlamalar öyle şiddetliydi ki bölgeyle telefon görüşmeleri bile kesilmiş bulunuyordu.
Bu saldırının PKK ile ilgisi olamaz. Çünkü PKK, hükümetle yürüttüğü pazarlık sonucunda aldığı ödünlerle şimdilik eylemlerini durdurmuş gözüküyor.
Bu bombalı araç saldırılarında  uzman örgüt El Kaide'dir. Acaba bu işte de El Kaide parmağı olabilir mi?
Yahut İsrail gizli örgütü MOSSAD; Türkiye-Suriye çatışması için böyle bir kışkırtma mı yaptı?
Acaba, ABD'nin Suriye'ye asker sokmasını isteyenlerin bir eylemi mi?
Yoksa bölgedeki Alevi nüfusu sokağa dökmek planının bir eseri mi?
Bu konularda ipucu yok gibi..
Geriye ne kalıyor?
Suriye'nin misillemesi...
İyi de Türkiye-Suriye sınırı bugün boydan boya Beşşar Esad'la çatışan örgütlerin elinde değil mi? Esad; kuvvetlerini bu bölgeden çekmedi mi? Nasıl olur da böyle iki tane bombalı aracı Türkiye'ye sokup patlattırabilir?
Yapan kim olursa olsun; PKK terörünün yanına şimdi bir de Suriye kaynaklı terör eklendi. Bir derdimiz iki oldu.
PKK terörünü AKP yaratmadı ama şu son terörü imal eden ne yazık ki bu iktidardır.

SURİYE SINIRI

2011'e kadar Suriye-Türkiye sınırı güvenli bir sınırdı. İki ülke; PKK'nın bu sınırda eylem yapmasını büyük ölçüde bitirmişti.
Bugün geldiğimiz noktada; dünkü ortağımız "Kardeş Esad" ile kanlı bıçaklı durumdayız. Suriye sınırımız bu yüzden yeni bir terör üssü gibi duruyor. Bu sınırı; terör örgütlerinin cirit attığı bir alan haline getiren Suriye hükümeti değil Türkiye hükümetidir.
AKP iktidarı; burada ayrıntısına girmeyeceğimiz nedenlerle tuttu; Suriye devletine karşı siyasi-psikolojik savaş açtı. Oradaki iç olayları bahane ederek Beşşar Esad yönetimini devirmeye kalkıştı. Başbakan Erdoğan, 2 yıl önce Beşşar Esad için, "Birkaç ay içinde gideceksin!" diyerek ömür bile biçti. Güneyimizde Sünni ve siyasal dinci hükümetler yaratmak adına yapılan bu hatalar, şimdi bomba oldu bizi vuruyor.

TERÖRİSTLERİ DESTEKLEDİK


Bugün büyük bölümü diğer Arap ülkelerinden gelme El Kaideci-Vehhabici terör  elemanları Suriye hükümetine karşı terör saldırılarını kanlı biçimde yürütüyor. Katar- Suudi Arabistan-Türkiye üçlüsünün bu teröristlere verdiği destek yüzünden Suriye kan gölüne döndü.
Ama gördük ki Beşşar Esad, Suriye'de güçlü bir halk desteğine sahip. Daha önce de yazdığım gibi Beşşar'ı destekleyenler Alevilerden çok orta ve üst düzey Sünni kesim...
Yani Beşşar Esad direndi, direnecek gibi gözüküyor. Hatta ABD ile Rusya'nın yeni ve barışçıl bir plan üzerinde anlaştıkları da söyleniyor.
Bizi ilgilendirmeyen, başka bir ülkenin iç sorunu yüzünden Türkiye; kendi eliyle, zaten sorunlu olan  güney sınırlarında yeni bir güvensiz kuşak yaratmış oldu. Başbakan Erdoğan'ın bu patlamaları "Çözüm sürecini engellemek isteyenler"e iliştirmek istemesi hiç mi hiç inandırıcı değil.
Türkiye; açık açık Beşşar Esad'a karşı teröristleri desteklerken; Suriye hükümetinin sessiz kalmasını beklemek kendimizi kandırmak olur.
Umarım ki  Sayın Erdoğan; Suriye ile çatışmaya girmenin kendisine ne kadar büyük risk getirdiğinin farkına varır.  Varır da bir an önce de Suriye'ye karşı yürüttüğümüz teröristleri destekleme politikasına son veririz.

İstanbul, kutsal şehir, seçkin şehir...
Onu bize büyük Türk hakanı Fatih Sultan Mehmet  armağan etti.
Açın; "Tarih-i Ebülfeth"i okuyun. Sultan Mehmet; şehri imar etmek için olağanüstü bir mimarlık hareketi başlattı. Sadece sur içini değil; ormanlarını bile korumaya aldı. Onun, "Ormanımdan bir dal kesenin kolunu keserim!" dediği kuvvetle anlatılmıştır.
Şimdi gidin; o sultanın ormanlarına bakın. Şu sıralarda dev gibi makineler; Fatih'in ormanlarını sökmekte; götürüp kömür ocaklarına dökmekte; yağmacılara bina yerleri açmaktadır.
Kim yaptırıyor bunları?
Fatih'in torunları olmakla övünenler...

DÖRT YOL AĞZINA AVM

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1994'ten beri "muhafazakâr" denilen siyasetçilerin elinde.
Bunlar; muhafaza etmekle değil, tarihi alanları; doğal çevreyi yıkıp  buralara büyük alışveriş  merkezleri (AVM) yaptırmakla övünüyorlar.
Gidin Bahçelievler ile Güngören arasına bir bakın. Tam dört yolun üstüne Kale Center denilen bir AVM yaptırdılar. Hemen karşısına Alman Metro Market dev binasını kondurdu. Biraz ileriye de Real AVM. Ama insanların oturacağı küçük bir park bile açmadılar.
Aynı yere yapılan bu dev yapılar yüzünden trafik  felç oldu, halk çile çekiyor. Yandaş müteahhitler para basıyor.
Otoyolların çevresindeki yan yolları bile imara açtılar; ceplere bile bina diktirdiler... Şehir; araçlardan boğuldu kaldı; onlar ise bu yağmayı "şehircilik mucizesi" gibi satıyorlar.

NEREDE PARKLAR?

SHP'li belediye başkanı Nurettin Sözen; Kazlıçeşme'deki deri fabrikalarını yıktı; sahili de doldurarak orada bir yeşil alan yarattı. AKP'li belediye ise oraya dev beton kazıklar gibi gökdelenler diktirdi. Camiler gölgesinde kaldı.
Başbakan Erdoğan; "Küstüm o müteahhide!" diyor.
Küsme Sayın Başbakan; yıktır; yıktır.
Marmara Denizi'ne bir açıl da İstanbul'a uzaktan bak.
O güzelim camiler, o nazlı minareler beton bloklar arasında kayboldu gitti. Müslüman İstanbul'u yaptınız materyalist İstanbul...
Avrupa'da şehirleri gezerken sık sık büyük parklarla karşılaşıyorsunuz. Nerede bizim parklarımız? İstanbul'daki son parkları da Taksim örneğinde olduğu gibi AVM'ye dönüştürüyorlar.
İşte o yüzden diyorum ya yarın Ruz-ı Mahşer'de Fatih Sultan Mehmet Han; yapışacak yakanıza; "Benim payitahtımı ne hale getirdiniz?" diye hesap soracak sizden.
Park alanlarını bile yandaş müteahhidlere peşkeş çeken bu zihniyeti halka değil artık Allah'a havale ediyorum.

JUSTİN AÇIKLAMASI

Justin Bieber isimli Kanadalı şarkıcının Sabiha Gökçen havalimanında rezalet çıkarttığı haberleri üzerine cuma günü sert bir yazı yazmıştım. Buna, havaalanının emniyetinden sorumlu bir yetkiliden açıklama geldi. Denilen özetle şu: "Olayın görüntüleri elimizdedir. Justin Bieber denilen şarkıcı yanında 8 kişi olduğu halde havalimanınıza  gelmiş ve tümü de pasaport kontrolünden geçmiştir.
Bu şarkıcıyı takip edenler biliyor ki bunlar; her gittikleri havalimanında şov yapıyorlar.  Pasaport polisinden geçen 5 kişi şov amacıyla koşarak kapıya gidince kalan 4 kişi pasaportlarını almadan kapıya koşmuşlar. Bizim emniyet amirimiz; iyi niyetle, bunların pasaportunu peşlerinden götürmüş. Basına yansıyan görüntüler; bu 4 kişinin pasaportlarının verilmesinden ibarettir. Havalimanı polisimiz; devletimizin itibarına en küçük bir zarar vermeyecek tarzda davranmıştır."
Polisimizin çok zor koşullarda çalıştığını; siyasetçiler tarafından elinin kolunun bağlandığını iyi biliyorum. Onları rahat bıraksak; eminim ki böyle haberler ortaya çıkmayacaktır.

Sayın Başbakan; ikide bir  Kürtlere karşı inkâr ve asimilasyon (eritme) politikaları uygulandığını söyleyerek Türkiye Cumhuriyeti'ni kötülüyor.
Dün de bu temelsiz suçlamasını sürdürdü...
Terör elebaşısı Abdullah Öcalan'la yapılmış röportajlara bakın. Devlete karşı yöneltilen inkâr ve asimilasyon suçlaması; Öcalan'ın iddiasıdır.
Başbakan bunun farkında değil mi? Yaptığı iş tamamen etnik milliyetçilik propagandasıdır. Kürtçülük üzerinden yaptığı bu etnikçi propaganda; milletimizi hızla ayrıştırıyor; kamplaştırıyor.
Bu ülkede Kürtçülükten başka bir sorun yokmuş gibi ülkeyi buraya kilitlemek enerjimizi sömürüp yok ediyor.

ASİMİLASYON YOK

Sayın Başbakan! Yanılıyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti asimilasyoncu değildir.
1910'lardaki Osmanlı Meclisi'ni inceletin. Bakın bakalım, Kürtler kaç vekille temsil ediliyorlardı? Yani nüfusumuzun içindeki oranları ne idi? Bunu bir öğrenin... Bir de şu anki Kürt nüfusunu öğrenin. Meclis'te temsiline bakın.
O zaman; Türkiye Cumhuriyeti'ndeki oranın yükseldiğini göreceksiniz.
TC, asimilasyon uyguladı; Kürtleri eritip Türkleştirdi ise bu kadar Kürt nereden çıktı, bunların sayıları niçin arttı Sayın Başbakan?

YÜZDE 7'YE ESİR OLDUK

Şu an Türkiye; nüfusun en fazla yüzde 7'sini oluşturan Kürtçüler (bölücü takımı) tarafından esir alınmış durumda. Gündemi onlar belirliyor. Kandil'deki Karayılan; "Silah falan bıraktığımız yok!" diyor. Bunu yazanlar, söyleyenler ise barış düşmanı ilan ediliyor.
Başbakan'a;  2004 yılında Kıbrıs konusunda uyguladığız "Kazan-Kazan" politikasını hatırlatıyorum.
O politika bugün iflas etti. Başbakan'ın 2004'lerde yerden yere vurduğu rahmetli Rauf Denktaş'ın politikasına dönmek zorunda kaldılar.
Yarın öbür gün Çözüm de böyle sonuçlanacak; göreceksiniz...

ABD'YE BAK

Sayın Başbakan'a demokrasinin merkezi ABD'den bazı sosyal olayları hatırlatıyorum:
*1930'lerda Ku Klux Klan örgütü; Zencileri diri diri yakıyordu; linç ediyordu. Aynı tarihlerde Türkiye Cumhuriyeti'nde Kürtlere karşı böyle bir şey yapıldı mı?
*ABD'de, 1960'larda bile lokanta kapılarına, "Zenciler ve köpekler giremez!" yazılıyordu. Böyle bir şey Türkiye'de hiç oldu mu?
*Daha 1985'e kadar Kızılderililerin erkek çocukları ailelerinden alınıyor; lise sona kadar uzaktaki beyaz okullarında yetiştiriliyor; sonra ailesine veriliyordu. Böyle bir asimilasyon Türkiye'de ne zaman görüldü?
Bugün; bir ABD Başkanı çıkıp da, geçmiş dönemi; "Bu toprakların asıl sahibi Kızılderilileri katlettik. Zencileri yaktık. Asimilasyon yaptık!" kötüleyebilir mi? Bir gün bile Beyaz Saray'da oturtmazlar.
O yüzden yediğimiz nimete saygılı olalım

DEMİREL'E SAYGI

Süleyman Demirel; 1965'ten beri Türkiye'nin yönetiminde söz sahibi olmuş büyük bir siyasetçidir. "Çoban Sülü" lakabının yanı sıra Barajlar Kralı olarak tanınmış; Türkiye'de ağır sanayi hamlesini geliştirmiş; tarımı sanayie açmış, yüksek dereceli kalkınma hızına ulaşmış bir politikacıdır.
Dün Başbakan Erdoğan onun için şöyle dedi: "Dün lakabı çoban olanlar, İşçi Partisi'nin koyunu oldu."
Oldu mu  Sayın Başbakan oldu mu? Vallahi, sizin adınıza ben utandım.
Hem ikide bir "edeb"den söz ederek başkalarına ayar veriyorsunuz hem de bu ülkede cumhurbaşkanlığı yapmış bir yaşlı insana "koyun" diyorsunuz.
Bence hemen Sayın Demirel'den özür dileyin.
Belki o zaman yaraladığınız gönülleri bir parça tamir etmiş olursunuz.

"Evladı Fatihan",  "Fatihlerin evladı" demektir. Evlat ise çocuklar anlamına gelir.
Paki kimdir Fatihlerin Çocukları?
Trakya ve Balkan Türkleri'dir.
Anadolu'dan Avrupa'ya geçerek buraları fetheden Oğuz boyları; daha sonra bu topraklara yerleştiler. Fetih kolay oldu. Çünkü; buralarda; Osmanlı komutasındaki Oğuzlardan çok önce bugün Sarı Türkler denilen Kıpçaklar, diğer bir adla Peçenekler bulunuyorlardı.  Doğu Asya'da Yüeçi adıyla bilinen Kıpçak Türkleri'ni Hun Yabgusu Mete Han MÖ 209'da yendi; Batı'ya doğru sürdü. Bunlar Güneydoğu Avrupa'da yayıldılar. Macaristan'daki Avar Türk Devleti'nden sonra bölgenin egemeni durumuna yükseldiler. Bunlara Avrupa'da Kuman denilmektedir. Yaşadıkları yerlerden olan Romanya'nın eski adı Kumanya idi...
Bir de Horasan Erenleri de denilen Anadolu'yu Türkleştiren Bektaşi dervişleri vardı. Bunlar; Yeniçeri ordusunun içinde duacı olarak Rum İli'ne gittiler. Oradaki yerli halkları ikna ettiler. Askerin kılıç fethini; onlar gönül fethiyle tamamladılar.
Prof. Ömer Lütfi Barkan'ın "Kolonizatör Türk dervişleri" dediği dervişler büyük ölçüde; Alevi kimlikli ve Batıni yorumlarla İslam'ı yumuşatan dervişlerdi.
Ama bunlar kolonizatör olamadılar. Çünkü gönül insanları idiler...

MÜEZZİNOĞLU
Yeni Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu da Rum İli Türklerinden...  Tipinden belli ki Kıpçak Türk'ü... Yani Sarı Türk...  O bir Kuman... Tıpkı Mustafa Kemal gibi... Kıpçaklar'a Ruslar Poloves, Plonyalılar  Plavcı, Araplar Sakalibe (Saklap), Almanlar Flaven (Flaman) demişlerdir. (Ayrıntılar için TÜRK KİMLİĞİ  isimli kitabımıza bakabilirsiniz. s. 366 vb..) Bunlar Hıristiyan olduktan sonra büyük ölçüde erimişlerdir.
Bir evlad-ı fatihan olan Sayın Müezzinoğlu tuttu; Türkiye Cumhuriyeti'nin adını Sağlık Bakanlığı'nın alt birim tabelalarından sildirme kararı aldı.
Rum İli'nde, Balkanlarda; milyonlarca Türk'ün 1828'lerden  itibaren katledildiğini; milyonlarcasının sürüldüğünü en iyi o biliyor. O kıyılan ve sürülenlere kucak açan; kıyıcıları püskürten de bu T.C.
Sayın Bakan, halkın tepkisi karşısında geri adım attı. Ah hiç olmasaydı o karar...

DOKTORLAR PERİŞAN
Bu köşede ikide bir yazdım. Son on yılda doktorların durumu; en azından psikolojik ve sosyal olarak çok gerilere gitti.
Çünkü eski bakan Recep Akdağ, sağ olsun; doktorları tuttu; seçmenin önüne attı. "Vurun abalıya!" dercesine...
Yetmedi; onların ekonomik olanaklarını kısıtlamak için zorlama düzenlemeler; yasalar çıkarttırdı.
Üniversite hocaları ile cenk ederek onları küstürdü. Şu sıralarda tıp fakülteleri boşalmış durumda. Çünkü; yetişmiş hocalar, Sayın Akdağ ile mücadele edemeyip  tıp fakültelerinden ayrıldılar; özele gittiler.
Bu sorun olduğu gibi duruyor...
Yeni Bakan önce bu sosyopsikolojik çöküntüyü ve idari çöküntüyü düzeltmeli idi.
Bir de doktorların emeklilik işi var.
Rezalete bakın... Uzman bir doktor emekli olunca 1500 TL emekli maaşı alıyor.
Bir uzman yargıç emekli olunca 4000 TL alıyor.
Ey evlad-ı fatihan Müezzinoğlu!
Komuta ettiğin hekim ordusu perişandır. Önce onların özlük haklarını ve statülerini düzelt.
Ve Balkanlarda at koşturan dedelerini;  o fatihleri asla unutma...

POLİSE SELAM

168. kuruluşunu kutlayan Türk polisini selamlıyorum.
Ama çoluğun çocuğun üstüne ırmak gibi gaz fışkırtan o grubu ayırarak.
Gece evimizde rahat uyuyorsak... Sokakta; şehir zebanileri karşısında teslim bayrağı çekmiyorsak bunda adliyeden önce polis teşkilatının etkisi vardır.
Başta Sayın Hüseyin Çapkın'ın yönetiminde çok başarılı işler yapan (gazcıları saymıyorum) İstanbul polisi olmak üzere, bütün polis kardeşlerimin gözlerinden öpüyorum.
İnşallah; sendikanızı da en kısa sürede kurar; köle gibi çalıştırılmaktan bir an önce kurtulursunuz.

Üç bin yıllık bilinen geçmişi tespit edili olan Gün-Ay sembolü; bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin bayrağında da yaşatılmaktadır. Hilal ay, olduğu gibi kullanılırken; Gün/Güneş sembolü daha da sadeleştirilerek yıldız biçimine getirilmiştir.

Türklerdeki yıldızın kaynağı Güneş'tir. Başlangıçta çok dallı yıldız biçiminde çizilen Güneş. zamanla altı dallı yıldız biçimine gelmiştir. 6 dallı yıldıza Davut Yıldızı denilmesi ve Yahudilere ait gösterilmesi yanıltıcıdır. Türkler; beş dallı yıldızdan önce bunu kullanmışlardır. Türkiye'nin her yerinde altı dallı yıldızı görmek mümkündür. Anadolu'da ilk kurulan Türk devletlerinden Danişmendlilerin başkenti Niksar'da, Danişmend Gazi mezarlığında bol bol Güneş sembolü ve altı dallı yıldız çizimleri bulunuyordu.  Bunları Yahudi işi sanan bazı tipler,  mezar taşlarını yok etmişler.

YAVUZ'UN SANCAĞINDA
Tapınakların  ve evlerin çatısına bile Kün-Ay yerleştiren İslam öncesi Türkleri; paralarında da sembol olarak Kün-Ay kullanmışlardır. Müzelerde Kün-Ay'lı pek çok para bulunmaktadır. Yavuz Sultan Selim'in sancağında ve sikkesinde 3 bin yıllık bu sembol yer almaktadır.  Bu çizimler; Milat'ın hemen sonrasındaki Kuşan Türklerinin paralarında görülen Kün- Ay'ın hemen hemen aynısıdır.

Padişah 3. Selim; Yeni Çeri Ordusu'nu kaldırma çalışmaları içerisinde, Nizam-ı Cedid ordusunu da oluşturdu. Bu ordunun kullandığı mavi cepkenin üstünde "ay'ı sembol eden gül ile güneş" armaları vardı.

Divan şiirinde de Kün-Ay kavramının bol örneklerini bulmaktayız.

Muhteşem Süleyman, kızına Mihrümah (Mihr/Güneş; mah/Ay)adını verirken bunun "Gün ve Ay" anlamına geldiğini çok iyi biliyordu ve eski kutsallara bağlanıyordu.

TOP KAPISI SARAYI
Kün-ay sembolünün Osmanlı hükümdarlık arması olduğunun en açık kanıtlarından birisi de bu sembolün hem birleşik olarak hem de ayrı olarak Topkapı Sarayı içinde bol bol kullanılmış olmasıdır.

Bilindiği gibi "sultan"ın (padişah) özel avlusu sayılan 3. Avlu'ya Babüssaade Kapısı'ndan girilir. İşte bu saltanat kapısının üstünde arma olarak altın bir "Gün-Ay" bulunmaktadır. Osmanlı sarayında bu arma pek çok eşyada karşımıza çıkar. Öyle ki Sakal-ı Şerif'in tepeliğinde bile Ay formu vardır.  Aynı şeyi 3. Ahmet Çeşmesi'nin tepeliğinde de görebilirsiniz. Köşklerin kapılarında da güneş biçimli süslemeler çok bol kullanılmıştır. Sık kullanılan süsleme motiflerinden birisi de yıldızdır.

Kün-Ay piktogramı değişik biçimlerde ve yakın zamanlara kadar padişah elbiselerine de işlenmiştir. 19. Yüzyıl'dan başlayarak resimleri yapılan Osmanlı padişahlarının boynunda devlet arması olarak "Kün-Ay" armasının bulunduğu çok açık biçimde görülmektedir.

Güneş'in sembolü olan yonca biçimi, Top Kapısı Sarayı da dahil olmak üzere pek çok yerde binaların kaşında veya kapısında süsleme olarak karşımıza çıkıyor.

***

İslam öncesi Türk dünyasının derinlerine kök salan Kün-Ay inancı; İslam çemberine geçildikten sonra da yaşatıldı. Örneğin; Türk gelenek ve kültürünü kuvvetle yaşatan Türk Aleviler; Kün-Ay inancını; Muhammet-Ali birlikteliği haline dönüştürerek sürdürdüler. "Ay, Ali, Gün Muhammet" dediler.

Gün-Ay; bugün dünyanın en güzel bayrağı  olarak dalgalanıyor. Bölücülerin ve Arap hayranı gericilerin inadına sonsuza kadar da dalgalanacak.

Türkiye öyle bir girdaba sürükleniyor ki artık bayrağımızı bile tartışmaya açtılar. Binlerce yıllık "Türk Bayrağı" sözünü bile Türk düşmanları değiştirmeye kalkışıyor.
Ayrıca; baraktaki ay ve yıldız sembolleri de çarpıtılıyor. Pazartesi gecesi Haber Türk kanalında Öteki Gündem programında güya bir profesör konuşturuluyordu. Önce; dünyaca ünlü gezginimiz Evliya Çelebi'nin söylediklerinin yarısını yalan ilan etti bu dini bütün badem bıyıklı...  Halbuki Evliya Çelebi'nin eseri bugün bilim adamları tarafından en temel kaynaklardan birisi kabul ediliyor. Verdiği her bilginin doğru olduğu biliniyor.
Damdan dama atlarken donan kedi hikâyesine gelince... O bir rivayettir; benzetmedir. Bunu bile anlayamayanların tarihçiliğe soyunmaları na acı değil mi?
Sonra sıra geldi ay ve yıldıza... Hukukçuluğu bırakıp tarihçiliğe kalkışan bu profesör dedi ki: "Ay, Allah'ı; yıldız Peygamber'i gösteriyor!"
Adamın derdi belli: Her şeyi götürüp din üzerinden Arabistan'a bağlamak... Ortada Türk milleti yok; onun tarihi yok; sanki biz tarihe İslamiyetle girdik...
Söylediklerini tümü yalan...

"KÜN-AY"

Yolunuz oralara düştüğünde; İstanbul Valiliği'nin Gülhane Parkı'na bakan ana kapısının (Bab-ı Ali) kaşına bir bakın. Orada, sağ ve sol kaşlarda birbirinin aynısı iki sembol  bulunmaktadır. Bu semboller; bir hilal ile onun içinde bulunan dallı bir yuvarlaktan oluşmaktadır. Bunlar ay ile güneştir.
Türk tarihinde buna "Kün-Ay" denilmiştir. Bunlar; en eski Türk devletlerinden Osmanlıların sonuna kadar kullanılan "devlet arması"dır.
Kün-Ay piktogramı ile ilgili olarak ünlü tarihçi Prof. Emel Esin; çok ayrıntılı ve orijinal bilgiler vermektedir.

EVREN ALGISI
Kün; yani Gün; hem Güneş'i hem de onunla özdeş sayılan Kün Tengri'yi temsil ediyor. Bu; yuvarlak, çok dallı bir sembol olarak çiziliyor. Dallar; ok biçiminde gösteriliyor. Rengi de kızıl. Yön olarak güneyi   ve sıcaklığı işaret ediyor. Hakanların (padişahların) simgesi.
Ay ise; bildiğimiz hilal biçiminde gösterildiği gibi kimi zaman soğuk/beyaz yuvarlak olarak da çiziliyor. Yön olarak kuzeyi ve soğukluğu, makam olarak da yönetimde pay sahibi olan kadını (hakanın eşini) gösteriyor.
İnanç olarak; Kün Tengri (Tanrı) yeryüzü, gök ve gökyüzünü anlatıyor. İslam öncesindeki Gök Tanrı, bu sembolle anlatılıyordu.  Ay ise yeraltını temsil ediyor. Ay ve Gün; ikisi birden bütün evrenin sembolü oluyor. Böylece; Kün-Ay sembolü; onu kullanan Türk kağanlarının dünya egemenliğini de göstermiş oluyor.
Kün-Ay, Doğu Türkistan'dan Orta Asya'ya; oradan da Anadolu'ya kadar Türklerin devlet arması olarak taşınıyor. Prof. Esin bütün bu süreci bölge bölge özetliyor. Güneş ışıklarına benzetilerek, ok ve mızrak Güneş sembolü olarak; yay ise Ay sembolü olarak çizimlerde yer alıyor.
Güneş'in zamanla yonca biçiminde çizildiği görülüyor. Ay ise gül biçiminde (lotus) gösteriliyor. Bu semboller Anadolu'da Selçuklulardan Osmanlılara aktarılıyor.
Prof. Halil İnalcık, Devlet-Aliyye'de (İş bankası Yayınları; 2. Cilt, s. 155) "eşya ve binalarda görülen güneş ve ay motifini" Osmanlı hükümdarlık sembollerinden saymaktadır.

Yarın: Yıldız nereden çıktı?

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget