Makaleler "Yılmaz Özdil"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Al sana Osmanlı! - Yılmaz Özdil
1923’te…

*

Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sıfırdı, karasaban’dı. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu. İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu, bebek ölüm oranı binde 480’di, her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı.

*

Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.

*

Kadın, insan değildi.

*

(Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken… Bademlerin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı. Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu. Tayyip Erdoğan’ın dedemiz dediği Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, herif sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.)

*

Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.

*

Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan bi ses çıkıyordu.

*

Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!

*

Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.

*

Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.

*

600 sene boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

*

“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” falan deniyor ya… İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.

*

Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”

*

Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun biraz!

 Yılmaz Özdil / SÖZCÜ

Dünyanın en büyük ailesi - Yılmaz Özdil
“Değerli okurlar...

Asrın iftirasına uğrayan Maltepe’deki arkadaşlarım size mektup yazmak istiyor. Sizin oraya gidebilmeniz mümkün değil, onlar size gelecek, her neredeyseniz, oraya... Hem başlarına geleni, hem de memleketin başına geleni anlatmak istiyorlar. Olan biteni öğrenmek istiyorsanız, gerçekleri bizzat onların ağzından duymak istiyorsanız, lütfen adınızı adresinizi gönderin” diye yazdım.
*
Adres yağıyor.
Sağanak.
Her bir dakikada 20’nin üzerinde e-posta geliyor; hesap edin!
*
Başbakan “bu ülkede artık ulusalcı mulusalcı yok” diyor ama... “Kişiye özel mektup” hadisesi daha ilk günden “ulusal” kampanyaya dönüşmüş vaziyette.
*
Baskıya yetiştirebilmek için cuma günü saat 17 itibariyle yazıyorum; 81 şehrimizin 81’inden de adres geldi, “ben de varım, bana da gönderin” diye... 100’ün üzerinde ilçeden adres geldi. Köylerden geliyor.
Almanya’nın neredeyse her şehrinden adres var. ABD’den var, İngiltere, Fransa, İtalya, Norveç’ten gelen adres var, Avustralya’dan var, Japonya’dan, Rusya’dan var, KKTC’den Azerbaycan’dan Özbekistan’dan var, Avusturya’dan Belçika’dan İskoçya’dan Birleşik Arap Emirlikleri’nden var, Romanya, Ukrayna, İsviçre, Hollanda, Danimarka, Çek Cumhuriyeti, İsveç’ten var.
*
Dünyanın en büyük ailesi.
*
“Bu mektubu, asrın iftirasının kanıtı olarak, çocuklarım için saklayacağım” demiş mesela, Antalya’dan Erdoğan... “Hepimizin mektuplaşmaya, içini dökmeye ihtiyacı var, çünkü aslında hepimiz bu baskıcı zihniyet düzeninde, Türkiye Cezaevi’nde hapis değil miyiz?” diye sormuş, Balıkesir’den Orhan... “5 ay 5 gün askerlik yaptım ama, asıl vatan savunması sivil hayattaymış, bunu anladım, buradayız, unutmadık sizleri, yazın bize, anlatın” demiş, Adana’dan Ali... “Gelecek olan mektubu, sosyal medyada paylaşacağım” diyen var, “eczanemin kapısına yapıştıracağım” diyen var, “butiğimin vitrinine yapıştıracağım” diyen var, “Tekel büfesiyim, cama yapıştıracağım” diyen var. “Çevremizi bilgilendirip, üzülmekten fazlasını yapabiliriz” diyen var. “Bize ulaşsınlar ki, herkese ulaştırabilelim” diyen var.
*
Bu vurgu çok var... Yurttaşlar, kendilerine gelecek mektubu fotokopiyle çoğaltıp, eşine dostuna komşusuna dağıtmak istiyor.
*
Profesörler de var, garsonlar da, öğretmenlerin sayısı hakikaten gurur verici, kuaförler var, taksiciler var, üniversite öğrencileri çığ gibi; özellikle hukuk öğrencileri müthiş ilgi göstermiş, daha şimdiden tez konusu oldu, esir subayların ailelerine gönüllü hizmet vermek isteyen hekimlerimiz var, hemşirelerimiz var, Anadolu’nun gerçek basın kahramanları yerel basından arkadaşlar var, mühendisler, bankacılar, arkeologlar var, operacılar, ev kadınları, emekliler, pastaneciler, grafikerler, mimarlar, işçiler var, ben hayatımda böyle bir dayanışma görmedim, aklınıza hangi meslek geliyorsa... Sürprizi kaçmasın diye ismini vermiyorum, mektup’u şarkı yapacak müzisyen var, sinemacı var, noterler var, çiçekçiler var, “kimliğim ve adresim şerefli ordumuzun şerefli komutanlarına iletilmek üzere size emanet” diyen, devlet memurları var.
*
“Varsın televizyonlarda adınız geçmesin, biz sizi unutmadık” diyor, Samsun’dan Sıla... “Çocuklarınıza abla olalım” diyor, Münih’ten Berna... “Bilin ki, 8 yaşındaki oğlum Alp, her gece size ve çocuklarınıza dua ederek uyuyor” diyor, Mersin’den Lokman... “Biz var olduğumuz sürece, başınızı yere eğdirmeyeceğiz” diyor, Denizli’den Hüseyin... “Sizi kurtaracak gücüm yok ama, sizinle paylaşacak yüreğim var” diyor, Gaziantep’ten Serhan... İstanbul, Ankara, İzmir... Ansiklopedi olacak mesajlar var. “Lütfen birazcık popomuzu kaldırıp çaba harcayalım, yoksa bu duyarsızlıkla cennetine almayacak bizi yaradan” diyor, Bursa’dan Asuman.
*
Sığması imkânsız... Yarın devam edeceğim. Yazın kardeşim, adres: Maltepe Askeri Cezaevi, General Nurettin Baransel Kışlası, Maltepe, İstanbul... Veya, yozdil@hurriyet.com.tr
*
Sahte delillerle asrın iftirasına uğradılar... Sahte kalabalık olmayalım.

Ruh ikizi - Yılmaz Özdil
Fatih Terim kadar şampiyonluk kazanıp, Fatih Terim kadar taraftarı olup, Fatih Terim kadar sevilmeyen bir başka teknik direktör yoktur herhalde.

*
Tayyip Erdoğan kadar seçim kazanıp, Tayyip Erdoğan kadar taraftarı olup, Tayyip Erdoğan kadar sevilmeyen bir başka başbakan da yoktur sanırım.
*
Fatih Terim kadar omuzlara alınmasına, pohpohlanmasına rağmen;  “imparator” bile denmesine rağmen... Fatih Terim kadar, kendisine “saygı gösterilmediği”nden şikâyet eden, yolunu kesmek için kendisine karşı devamlı “komplo tezgâhlandığı”nı düşünen teknik direktör yoktur.
*
Başbakan kadar el üstünde tutulmasına, alkışlanmasına rağmen; “başkan, tek adam, reis” denmesine rağmen... Başbakan kadar, kendisine “saygı gösterilmediği”nden şikâyet eden, yolunu kesmek için kendisine karşı habire “komplo tezgâhlandığı”nı düşünen başbakan yoktur.
*
Bana sorarsanız, bu garip durum... Sayın ahalimizin “futbol”u ve “siyaset”i çok biliyor olmasından kaynaklanıyor. İstisnasız, herkesin teknik direktör, herkesin devlet adamı olmasından kaynaklanıyor.
*
Gir mesela en yakın bakkala... Real Madrid karşısında hangi taktikle oynanması gerektiğini anlatsın. Sor manavın çırağına, Mourinho halt etsin. Veya bin taksiye, aklına gelen gelmeyen her mevzuda, ben diyeyim diplomattır, sen de ekonomi profesörüdür, illa ki çözüm önerileri vardır. Ya da, çık şöyle Eminönü’ne, rasgele mikrofon uzat, ilaç için tek bir kişi “o konuyu bilmiyorum” desin, mesleği bırakırım; mutlaka bilir. Şu anda bu satırları okuyan “iki kişiden biri”nin “bu herif Hürriyet’te yazıyorsa, ben haydi haydi Washington Post’ta yazarım” diye düşünmesi gibi.
*
Aslına bakarsanız, sayın ahalimizin kendisini “otorite” hissetmesinin önemli sebepleridir, Fatih Terim’le Tayyip Erdoğan... Ona bakar, bi de kendine bakar, fark göremez, hatta tıpatıp kendinden görür, “o yapıyorsa, ben de yaparım” diye düşünür.
*
Ve aslına bakarsanız, Fatih Terim’le Tayyip Erdoğan’ın bunca başarıya, bunca zafere rağmen, bu kadar gergin, bu kadar öfkeli, bu kadar tahammülsüz... Koltuğu, makamı, mevkisi, kariyeri için bu kadar tedirgin olma sebebi de budur.
“Ben olduğuma göre, başkası niye olmasın” diye düşünür.

Berhudar ol - Yılmaz Özdil
“Kürt başka PKK başka denilemez” diyen akil mi? Akil... “Devletten yana değil, dağdakiyle birlikte yaşamak isterim” diyen akil mi? Akil... Bismillah, dakka bir gol bir, akil olduğunu öğrendiği anda “her iki taraf da şehit” deyip, sonra “pardon” diyen akil mi? Akil... Peki, “Türk bayrağı demeyi tartışmamız lazım, Türkiye bayrağı demeyi öneriyorum, ya da devlet bayrağı olabilir” diyen akil mi? O da akil.

*
“CHP kapatılsın” diyen? Akil.
MHP’ye saydıran? Akil.
*
Gazete kupürünün başlığını belge diye yayınlayıp, içinde öyle yazmadığı halde... Mustafa Kemal döneminde caminin ahır yapıldığını öne süren... Başbakanı da yanıltan, akil mi? Akil.
*
El âlemin Soros’undan para aldıklarını açık açık anlatan, “aslında biz istemiyoruz, o veriyor” diyen, “mesela, faaliyetlerimiz için 500 bin dolar bulursak, 500 bin de o veriyor” diyen arkadaş, akil mi? Akil.
*
AKP sözcüsü, akil adamları eleştiren gazetecilere sinirlenip “densizler” dedi ama... Liste açıklanmadan önce, akil adamlara “sakil” adamlar diyen, adı geçenlerin “PKK’nın safında olduğunu” iddia eden, “bunlarda akıl olsaydı Türkiye’nin çıkarlarını düşünürlerdi” diye akıl veren, “kuzu kurda emanet edilmesin” diye uyaran gazeteci, akil mi? Akil.
*
(Diğerlerini tenzih ederim... Orhan Gencebay’ın “berhudar ol” albümündeki en dramatik şarkının “vatan sağ olsun” adını taşımasına ise, hiç girmeyeyim.)
*
Ve sanırım, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istiyorlar. Ben kendi payıma ikna oldum kardeşim... Akil bunlarsa, direkt İmralı’yla görüşelim.

Akil tutulması - Yılmaz Özdil
Generaller halay çekiyor.

Ne güzel.
Askerler belediyede çöp topluyor.
Şahane.
*
Bölgede görev yapanlar bilir.
İki tercih vardır.
*
Birinci tercih...
Bana ne birader, ben mi kurtaracağım, araziye çıkmayayım, hiç şehit vermeyeyim, şunun şurasında iki sene burdayım, başıma iş açmayayım, kazasız belasız atlatayım, batıya gideyim’dir.
İkinci tercih...
Bu tehdit ortadan kalkmadan, memlekette kimse huzur içinde yaşayamaz, meydanı boş bırakmayayım, takip edeyim’dir.
*
İkinci tercih, risklidir.
Üstüne giderseniz, illa ki şehit verirsiniz, kişisel ikbaliniz, terfiniz, koltuğunuz bile tehlikeye girer, otursaydın ya oturduğun yerde, rahat mı battı diye suçlanabilirsiniz.
*
Birinci tercihin ise...
Kişisel riski yoktur.
Hatta, şu kadar süre orada kaldım, tek bir kişinin burnu kanamadı diye hava bile atabilirsiniz. Ancak, halk arasındaki tabirle “zamanında yenilen hurmalar”dır bu... Çünkü, sizin kılınızı kıpırdatmadığınız dönemde, örgüt güçlenir, boş bıraktığınız sahaya iyice hâkim olur, rahatça yeni eleman toplar, cephane taşır, mayın döşer, pusular kurar, zor zamanlar için güzel güzel, rahat rahat hazırlık yapar. Yarın öbür gün, mücadele edeyim demeye kalkarsan, bildiğinden daha güçlü, daha yakıcı bir tehditle karşılaşırsın.
*
Devekuşu gibi kafayı toprağa gömüp, başın içerde kıçın açıktayken, tehlikeyi savuşturabileceğini, sana dokunmayan yılanın usul usul geçip gideceğini zannedersin ama...
Faturası ağır olur.
*
Yoksa, davul zurna çalıyor...
Komutanlar halay çekiyor...
Harika tabii.

Çanakkale geçilir - Yılmaz Özdil
Yarın 18 Mart. Deniz Zaferi.

Deniz kuvvetleri komutanları, oramiraller içerde... Deniz kuvvetleri kurmay başkanlarından birini fuhuşçu-casus diye tutukladılar, birini suikastçı diye tutukladılar. Donanma komutanı istifa etti. Donanma kurmay başkanına 18 sene giydirdiler.
Kuzey deniz saha komutanı.
Hasdal’dan Silivri’ye.
Güney deniz saha komutanı.
Şimdilik Hasdal’da.
Muharip gemilerin bağlı olduğu...
Kuzey görev grup komutanı.
Güney görev grup komutanı.
Batı görev grup komutanı.
Harp filo komutanı, hapiste.
Denizaltı filo komutanı?
E tabii.
Bir savaş gemisi 3 senede inşa ediliyor; buna kumanda edecek subay 15 sene, komodor 20, amiral 25 senede yetişiyor. Donanmanın gözbebekleri, Oruçreis, Gelibolu, Yıldırım, Gökova, Gemlik, Yavuz, Gediz, Salihreis firkateynlerinin komutanları, benim değerli arkadaşlarım, Maltepe’de yatıyor.
Milli gemi Milgem’i Milgem yapan en seçkin mühendis-subaylar, tersane komutanlarıyla beraber içerde.
Gölcük, Aksaz, Foça, İskenderun deniz üssü komutanları içerde... Boğaz komutanı, içerde... Çıkarma gemileri komutanı da içerde, mayın gemilerinin komutanları da içerde.
Sat’ları nerelerinden tutuklayacaklarını şaşırdılar... Kimisini casusluktan, kimisini suikastçılıktan, kimisini darbecilikten, kimisini fuhuşçuluktan içeri attılar. Kardeşim, kimdir bu başıboş zodyağın sahibi diye seslensen... Ya Hasdal’dadır, ya Hadımköy’de ya da Buca’da.
Deniz harp okulu komutanı istifa etti, deniz lisesi komutanı tutuklu.
Hukuk, karaya oturdu!
Deniz Zaferi diye buna derim.
Cümleten hayırlı zaferler dilerim.


Casuslarımızı tanıyalım! - Yılmaz Özdil
Profesör Albay...

Tübitak Tıp Kurulu, Sağlık Bakanlığı Bilim Komisyonu, Eczacılık Akademisi Bilim Kurulu üyesi... Roche Araştırma Ödülü, Eczacılık Akademisi Ödülü, Popüler Bilim Ödülü sahibi... 7 kitabı var. Teksas Üniversitesi’nde, Cagliari Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. Şizofreni tedavisinde çığır açtı, geliştirdiği ilaca patent aldı, milyar dolarla ölçülen formülü “milli” kalsın diye, yabancı şirketlerin astronomik tekliflerini reddetti, parayı Türkiye kazansın diye Tübitak’la sözleşme imzaladı. GATA Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı’ydı, general olmasına kesin gözüyle bakılıyordu, casus oluverdi!

*

“Milli ilacı” bulduğundan beri başı dertten kurtulmuyor, Ergenekon’a, Balyoz’a sokuşturmaya çalıştılar, kısmet casusluğaymış... İstese, zaten patent kendisinin, istifa eder, ABD’ye yerleşir, dolar mültimilyoneri olurdu, hangi bilgiyi sızdıracak da, kaç para alacak?

*

İçeri tıkıldı, Tübitak’ın “milli ilaç projesi” durduruldu. O olmazsa, neyi, nasıl geliştireceksin? Amerikalılar gel demiş, gitmemiş. Her ay uluslararası konferansa gitmiş, laboratuvarına dönmüş, bu neyin kaçma şüphesi? En önce onunla, sonra diğer subaylarla görüştüm, arkada, ayakta bekledi. Meğer, en kıdemlileri olarak uğurlama görevini üstlenmiş. Kelimeler benim işim, her şeyi anlatabilirim ama...
O an, bu ülkenin yurttaşı olarak ne kadar utandığımı tarif edemem.

*

F-16 filo komutanı.
Kurmay albay.
Devrelerinden 5 sene önde gidiyor, yaşıtları henüz binbaşı, o ise, kurmay albay... Boğaziçi Üniversitesi elektrik-elektronik mezunu, Georgetown Üniversitesi’nden masterli... ABD’deki topgun kursunu Amerikalı pilotların önünde birinci bitirdi. NATO’nun Kosova harekâtına katıldı, Balkan harbinden bu yana o topraklara ilk bombayı atan Türk subayı oldu. Terörle mücadelede sınır ötesinde vurdu. Uçuş süresi, rekor seviyede... Gecesini gündüzüne kattı, kızı 10 yaşında, toplasan 2 sene bile görmedi. NATO ülkeleri arasında birinci seçilen birlik komutanı oldu. Amerikalılar istifa et gel dedi, bu devlet beni okuttu, aynaya bakamam dedi. Özel havayolu şirketleri 25 bin Euro maaş teklif etti, kabul etmedi. Batı’dan yaklaşacak tehlikeye karşı ilk havalanacak filonun komutanıydı. Göğsü takdir şeridi dolu. Hava kuvvetleri komutanlığına yürüdüğü açıktı... “Şehit olmak her zaman aklımızdaydı ama, bu casusluk işi nerden çıktı” diyor!

*

Hakem albay var.
Mesleğe astsubay olarak başlamış, zirve rütbeye çıkmış, subay olmuş, gene zirve rütbeye çıkmış, albay olmuş... Tırnaklarıyla kazıya kazıya, kariyerin böylesini, dünyanın hangi ordusunda kaç asker başarabilir? Bu arada, bir değil, iki üniversite bitirmiş iyi mi... Üstüne, Süperlig’de hakemlik yapıyordu. Şike davasında ıskaladılar herhalde!

*

Milgem, milli gemi projesinin komuta kademesi orada, Milgem tersane komutanı orada, burda olmayanlar Hasdal’da... Maaşının 5 katıyla özel tersaneye transfer teklifini kabul etmeyen subay orada.

*

İskenderun, Aksaz, Foça...
Akdeniz’i, Ege’yi savunan deniz üssü komutanlarımız orada.

*

Savarona’da fuhuş yapanları basan komutan, orada... Atatürk’ün yatını kerhaneye çevirenlere beyefendi, yakalayana casus diyorlar!

*

Maltepe’deki arkadaşlarım gibi, askeri ataşe olanlar var. İrticaya bulaşmış personeli yargılayıp ordudan uzaklaştıran hâkim subay var.

*

8 Mayıs’ta tutuklanan var.
Belge, 18 Mayıs tarihli.
Kanıttan önce suç işlemiş yani!

*

1995 tarihli olayla suçlanan var, o tarihte henüz öğrenci.

*

Hemen hepsi, subay-astsubay çocuğu... Babaları bile bu devletin peygamber ocağına hizmet etmiş...
Kılı kırk yaran ordu istihbarat var, milli istihbarat var, şecerelerinde yamuk olsa, elli defa ortaya çıkmaz mıydı?

*

Çürük elma yok mudur?
Elbette vardır.
Ancak...
2010 senesinde söz konusu siidi bulunana kadar, cumhuriyet tarihi boyunca, sadece 1 rütbeli subay casusluktan hüküm giymişken...
Nasıl olur da, 2010’da aniden 3 bin subay casus olabilir?

*

Diyeceksiniz ki, 3 bin subayı nerden çıkardın, yargılanan subay sayısı 300 küsur... Size öyle geliyor! Savcının bizzat tutuklu subaylara söylediğine göre, söz konusu siidi’de 3 bin subayın ismi var!

*

Aileleri perişan... Eşi yabancı uyruklu olanlar var, iki kere perişan... Çünkü, yandaş medyada, Rus eşleri aracılığıyla Rusya’ya bilgi verdikleri iddia ediliyor. İngiliz vatandaşı Maliye Bakanı olmasında sakınca yok, Amerikan vatandaşı milletvekili olmasında sakınca yok, Belçika vatandaşı, Amerikan vatandaşı gazeteci olmasında sakınca yok, Genelkurmay’ın izniyle Rus’la evlenmek sakıncalı, öyle mi?

*

Casusluk bu, zurna değil, yaz yaz sığmıyor... Esrarengiz “karakutu”da ne var? Vaziyeti kavramanız için hangi kitabı okumanızı istiyorlar? Foça’daki patlama ve Suriye’nin düşürdüğü Fantom’un sırrı... Yarın!

Hacettepe Üniversitesi Embriyoloji Profesörü, trenlere mescit açılmasını istedi, virajlarda kıble denk gelmiyor diye kabul edilmedi.

*
İstanbul Teknik Üniversitesi Zemin Mekaniği Profesörü, rüyasında tarikat şeyhi gördü, şeyh YÖK’ün yanlış yaptığını söyleyince, şeyhin bu uyarısını dilekçeyle başbakanlığa gönderdi, başbakanlık dilekçeyi inceledi, gereğinin yapılması için milli eğitim bakanlığına havale etti, bakanlık dilekçeyi inceledi, gereğinin yapılması için YÖK’e gönderdi.
*
Dumlupınar Üniversitesi Biyoloji doçenti’nin, evini dergâha çevirdiği, eşinin kendisini peygamber ilan ettiği, kafasına taç takıp, müritlerine ayaklarını öptürdüğü, ayaklarını güzel öpenle seviştiği ortaya çıktı.
*
Selçuk Üniversitesi Profesörü, dekolte giyinen kadınların tecavüzü göze alması gerektiğini söyledi, tahrik edilince sürpriz olmadığını izah etti.
*
Açık öğretimi bile bitirmeyen adamın Kastamonu Üniversitesi’nde bölüm başkanı olduğu, mis gibi dekan olmak varken, Mustafa Kemal Üniversitesi’nde profesör olmaya niyetlenince enselendiği anlaşıldı.
*
Profesör Yusuf Ziya Özcan, ki, YÖK başkanımızdı, domatesin içine öyle bi mekanizma yerleştirirler, milletimiz yok olabilir dedi.
*
Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Profesörü, kalçaya takılan platinleri sanayi sitesinde tornacıya yaptırdı; çok şükür Konya’da yedek parça sanayimiz gelişmiş, yoksa, marangoza da yaptırabilirdi.
*
Sakarya Üniversitesi’nde rektör adayı olan elektrik-elektronik profesörü, kendisine oy veren akademisyenlere toki’den ev vaat etti.
*
Yıldız Teknik Üniversitesi Profesörü, Allah rızasını gözeterek İslami bisiklet üretilmesinin insanlara faydalı olacağını anlattı.
*
Profesör Recep Akdağ, pantolon paçalarını çoraba sokmayı önerdi.
*
Profesör Burhan Kuzu, bana ne ulan, git savcıya söyle atsın içeri dedi.
*
Profesör Mehmet Haberal, Profesör Fatih Hilmioğlu, Profesör Kemal Gürüz, vatana-millete zararlı bulundukları için, hapiste... Profesör Türkan Saylan, Profesör Uçkun Geray, şüpheli şahıs olarak öldüler. Profesör Erol Manisalı, Profesör Kemal Alemdaroğlu, Profesör Mustafa Yurtkuran, Profesör Ferit Bernay, Profesör Osman Metin Öztürk, sanık... Şizofreni tedavisinde çığır açan, geliştirdiği ilaç formülüne patent alan, milyar dolarla ölçülen formülü “milli” kalsın diye yabancı şirketlerin astronomik tekliflerini reddeden, Tübitak’la sözleşme imzalayan, GATA Profesörü Eczacı Albay, casus diye içerde.
*
Ve, başbakanımızın talimatıyla “milli hap” üreteceğimiz açıklandı...

Ki, bana sorarsanız, o hapı zaten çoktan yuttu Türkiye.

Güzel güzel ekmeklerimiz vardı.

Esmer ekmeklerimiz.
Bi gün...
Ak ekmekler çıktı.
Bu daha güzel dediler.
Daha lezzetli dediler.
Daha faydalı dediler.
Bakıldı ki...
Ak ekmeklere rağbet edilmiyor.
“Yağcılar” devreye girdi.
Yağlaya yağlaya yedirdiler.
Yedire yedire bağımlı yaptılar.
Gel zaman git zaman...
Ak ekmeklerin foyası çıktı.
Vitamin yok, mineral yok.
Koftu.
Üstelik, zararlıydı.
Bünyeyi bozuyor.
Rahatsızlıklara yol açıyordu.
Hatta...
Ak olmadığı anlaşıldı.
Ak görünsün diye, “dışarıdan” katkılar yapılıyor, ak’laştırılıyordu.
Neticede...
Başbakanımız çıktı, artık samimi ekmekler yememiz gerektiğini...
Ak ekmekleri soframızdan mutlaka
kaldırmamız gerektiğini söyledi.
*
Başbakanımıza katılıyorum.
Hatta alkışlıyorum.

TBMM Başkanlığı’na

Milli Savunma Bakanı tarafından yanıtlanması için emirlerini dilerim.
1) 2011 yılı başından bu soruların yanıtlandığı tarihe kadar, tutuklu olan subay sayısı, mensup oldukları kuvvet komutanlıkları itibariyle nedir?
2) Albay ve üstü rütbeyi ihraz etmiş (elde etmiş) Deniz Kuvvetleri Komutanlığı mensuplarından halen tutuklu olanların, kendi rütbelerindeki subaylar toplamına göre oranı nedir?
Saygılarımla
Oktay Ekşi
İstanbul Milletvekili
*
Milli Savunma Bakanı cevap verdi.
1) 2011 yılı başından 20 Haziran 2012 tarihine kadar, mensup oldukları kuvvet komutanlıkları itibariyle halen tutuklu olan subay sayısı; Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda 75, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda 112, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda 29, Jandarma Genel Komutanlığı’nda 35, Sahil Güvenlik Komutanlığı’nda 2’dir. Toplam 253 subay halen tutuklu bulunmaktadır.
2) Albay ve üstü rütbeyi ihraz etmiş Deniz Kuvvetleri Komutanlığı mensuplarından halen tutuklu olanların, kendi rütbelerindeki subaylar toplamına oranı yüzde 10.6’dır.
Bilgilerinize sunarım.
İsmet Yılmaz
Milli Savunma Bakanı
*
TBMM Başkanlığı’na
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından cevaplandırılmasını arz ederim.
1) Suriye Parlamentosu mensubu Şeref Marsan, altı Türk subayının esir durumda olduğunu ifade etmiştir. Bu kapsamda, Yüzbaşı Y., Teğmen S., Teğmen F., Teğmen M., Asteğmen H.’nin Özgür Suriye Ordusu’na yardım halindeyken yakalandıkları doğru mudur?
2) Bu iddialar konusunda Başbakanlığa, Dışişleri Bakanlığı tarafından iletilen bilgi var mıdır?
Saygılarımla
Metin Lütfi Baydar
Aydın Milletvekili
*
Dışişleri Bakanımız cevap verdi:
1) Gayet açık ve sarihtir.
2) Suriye’de Türk subayı yakalanmamıştır.
*
Suriye Parlamentosu’na
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad tarafından cevaplandırılmasını arz ederim.
1) Birader, neredeyse bizim elimizde bile tutuklanacak subay kalmadı, yakalanacak olsa biz yakalardık, siz kimi kandırıyorsunuz?
Saygılarımla
Yılmaz
İzmir milleti

Dört sene evvel.

1 Ocak 2009.
*
Başbakanımızın canlı yayında, biz gelmeden önce Ankara’da kuşlar bile hava kirliliğinden ölüp patır patır yerlere düşüyordu dediği anda... Şırrak, son dakka gelişmesi duyurulmuştu: Ankara’da yılbaşı gecesini birlikte geçiren yedi üniversiteli, doğalgaz zehirlenmesinden can vermiş halde bulundu.
*
“Canlı” yayın.
Yedi “cenaze”ydi.
*
Bi de kedi...
Havadaki kuşlar kurtulmuştu ama, çocuklarla beraber bir de kedi ölmüştü.
*
Bilkent öğrencisiydiler.
Özgür, Elif, Can, Büşra
Tarık, Ceren, Oğuzhan.
*
Kedi, Özgür’ündü.
Adı, Nohut’tu.
*
Aileleri dava açtı.
Doğalgaz ölümlerinde...
Türkiye’de açılan ilk davaydı.
*
İntikam için açmadılar.
Çocuklar geri gelmeyecek.
Sorumlular bulunsun, örnek olsun, bir daha kimsenin canı yanmasın diye açtılar. Elbette, başta belediye başkanı herkesin kahrolduğundan emindiler.
Kimse hapse girsin istemiyorlardı.
Para da istemiyorlardı.
Sadece “şu şu kurumlar kusurludur, bu tür kurumlar insan hayatına karşı sorumludur” tespiti yapılsın istiyorlardı. Hepsi bu.
*
1’inci bilirkişi raporu geldi.
Başkent Doğalgaz kusurlu.
2’nci bilirkişi raporu istendi.
Başkent Doğalgaz kusursuz.
Savcı değişti.
3’üncü bilirkişi raporu istendi.
Başkent Doğalgaz kusurlu.
Hâkim dedi ki, böyle saçmalık olmaz, bilirkişi raporunu İTÜ’den isteyin, profesörler heyeti versin.
4’üncü bilirkişi raporu geldi.
Profesörler heyeti dedi ki:
Başkent Doğalgaz kusurlu.
Hâkim emekli oldu iyi mi!
5’inci bilirkişi raporu istendi.
Başkent Doğalgaz kusursuz.
Yaz kızım...
“Başkent Doğalgaz’ın kusurlu olmadığına, evin kiracısı olan, hayatını kaybeden Özgür’ün annesinin kusurlu olduğuna, anne’ye 2 sene 6 ay hapis verilmesine, cezanın paraya çevrilmesine” karar verildi!
*
Değerli Ankaralılar...
*
Yargıtay’a intikal eden, bu çocuklara, bu ailelere, bu davaya sahip çıkın.
Bu dava, sizin davanız...
Şu anda yaşıyorsanız, bu çocukların davası sayesinde yaşıyorsunuz.
Nasıl yani derseniz...
Bu talihsiz çocukların vefat ettiği, 31 Aralık 2008, yılbaşı gecesine kadar, doğalgaza 390 kurban vermiştik.
Çocuklarla beraber 397 olmuştu.
O tarihten bu yana, Ankara’da bir tane bile ölümlü zehirlenme yaşanmadı.
*
O yılbaşı gecesi, o apartmandan zehirlenme ihbarı yapılmasına rağmen, üst kat komşularının hastaneye kaldırılmasına rağmen, çocukların bulunduğu daireye bakılmamıştı.
O geceden itibaren...
İhbar olduğunda, gerekirse kapıyı kırıp içeride kimse olup olmadığına bakılıyor.
*
Eskiden bir dikkat ediliyorsa, şimdi bin dikkat ediliyor. Çünkü, dikkat etmesi gerekenler, kontrol etmesi gerekenler, bu işin baş sorumlusudur. Çocukların ailelerinin istediği de, sadece budur.
*
Adalet bu davada “sorumlu”nun adını adaletli şekilde koyarsa, milat olur... Sorumlular, sorumluluk bilinciyle davranır, sadece Ankara değil, tüm Türkiye ölümden kurtulur.
*
Aksi halde, bilesiniz ki...
Nohut kadar değerimiz yoktur.

Ya Allah bismillah... 

Göktürk 2’yi gönderdik.

*
Kıllık yapmak istemem ama...
Göktürk 1 nerede birader?
*
İnsan daha 1’inciyi göndermeden 2’nciyi gönderir mi?
*
Ahaliye “2011’de uzaya göndericez” diye müjdelenen Göktürk 1’i... İtalyan-Fransız firmasına sipariş etmemiz, o İtalyan-Fransız firmasının en kritik parçayı, uydu kamerasını mecburen İsrail’den alacak olması, ancak, İsrail’in bu kamerayla dünyanın her yerini görürsün, İsrail topraklarını göremezsin şartı koyması... Ve, bu hazin öykü neticesinde Göktürk 1’in daha fırlatılmadan suya düşmesi nedeniyle olabilir mi acaba?
*
Fransa ve İsrail’le kapalı kapılar ardında sözleşme imzalayıp... Miting meydanlarında esip gürleme rolleri kestiğimiz için olabilir mi mesela?
*
Askeri açıdan çok daha kabiliyetli model olan Göktürk 1’in akıbetinden hiç bahsetmeden... “Yüzde yüz yerli” diye kakalanan Göktürk 2’nin kamerası Güney Kore’den mi satın alındı yoksa? Denge ve konum belirleme modülü İngiltere’den, tepki tekerleri ABD’den, manyetik tork çubukları Almanya’dan, itki sistemi İsrail’den getirilmiş... Titreşim testleri Fransa’da yaptırılmış olabilir mi?
*
Fırlatan zaten Çin.
*
Hadi diyelim, Göktürkler’i tarihten Çinlilerin sildiğini unuttuk... Yerli malı, alt tarafı burundan pervaneli pırpır uçağı bile henüz uçuramayan Türkiye, yüzde yüz yerli uydu’yu nasıl uçurduğunu hiç merak etmez mi?
*
Metrobüs, uçak, uydu fark etmez diyen arkadaşlar... Göktürk 2’den önce, Rusya’dan fırlattıkları uyduyu, uzay boşluğunda kaybetmiş ve bunu sizden gizlemiş olabilirler mi? Güneş panelleri yanlış monte edildiği için, pili bitmiş, 15 senelik ömrü 3 senede tükenmiş, sözleşmeyi yanlış imzaladıkları için üretici firmadan zırnık alamamış, meselenin üstünü örtüp, hiç seslerini çıkarmamış olabilirler mi?
*
Aynı badem arkadaşlar... Gözlem uydusunu kaybettikleri sene, bi tane de haberleşme uydusu kaybetmiş, yörünge hakkımızı başkalarına kaptırmamak için güya kimseye çaktırmamış, hadise ayyuka çıktıktan sonra, iftira atılıyor, uydu muydu kaybetmedik, ömrü vefa etmedi, hepsi bu demiş olabilirler mi?
*
Ve...
*
İş bulamadığı için polis olan “astronomi ve uzay bilimleri” mezunu polisimizin, şehit düştüğü hafta, uydu fırlatma töreni yapılırken...
O uyduları bir gün gerçekten “yüzde yüz yerli” yapacak olan ODTÜ’lü gençleri, o şehidin meslektaşlarına coplatmaktan, gazlatmaktan utanmaz mı bu ülke?

Pervin Par’ı paylaşamayan delikanlının hasosu komiser Eşref Kolçak’la bıçkın kaçakçı Hayati Hamzaoğlu, elinde viski bardağı ve üstünde kombinezonla dolaşan sarışın kötü kadın Suzan Avcı’nın evinde birbirlerinin gırtlağını sıkarken, kapı carrrt diye açılır, vicdan azabıyla yanıp tutuşan karaktersiz ebe Aliye Rona, durunnn diye bağırarak içeri dalar, siz kardeşsiniz...

Seneler sonra bu dramatik gerçeği öğrenen iki kardeş, hasretle kucaklaşırken, Pervin’i ilaçlı gazozla yatağa atmaya kalkışan haysiyetsiz çapkın Önder Somer’le, bu şerefsiz komployu tezgâhlayan kumarhaneci Kenan Pars kodese tıkılır. Tonton aşçı Necdet Tosun’la azgın hizmetçi Mürüvvet Sim, tombul yanaklarını birbirine yaslarken, babacan şoför Nubar Terziyan’la saftirik uşak Cevat Kurtuluş mutluluktan ağlamaktadır.
*
Nedendir bilmem...
Devamlı ağlayan devlet büyüğümüz Bülent Arınç’ı dinlerken, siyah-beyaz filmlerimiz geldi aklıma.
*
Durmuş’la Abdullah, anadolunun bağrından kopup, tapu kadastro meslek lisesinde okuyan iki arkadaştır. Okulun karşısında yurt vardır. O yurtta birlikte kalan, namaz kılan, inançlı insanlardır. Maltepe camisine gidip, ders çalışırlar. Seneler geçer... Tahsiline yurtdışında devam eden Durmuş, merkez bankası başkanı olur. Abdullah ise, medine-i münevvere’de mühendis olmak varken, Apo olur. Tapu kadastro meslek lisesinin yurdunda hayatları kesişen, birbirlerini çok seven, namazı birlikte kılan, orucu birlikte tutan, iftarı birlikte açıp, sahurlara birlikte kalkan bu iki arkadaşın yolları ayrılmıştır. (Ki, bu sahnenin fonunda, tasavvuf müziği çalmaktadır.) Oysa, Abdullah’ın da tıpkı Durmuş gibi masum bir çocukluğu, bir gençliği vardır. Derin devletin parmağıyla, bu yollara düşürülmüş, karanlığın kurbanı olmuştur. Ve, şimdi maalesef, bir adada tek başına tecrit halinde yaşamaktadır.
*
Vizyondaki bu acıklı filmin adı...
Olsa olsa “Zavallı Apocuk”tur.
*
Bana sorarsanız, gişe rekoru kırar, pek yakında devamı çekilir...
*
Şöminenin karşısındaki koltuk ağır ağır döner, kamera esas oğlana zoom yapar, şakaklarına ak düşmüş, ropdöşambrlı kalantor, Abdullah bey’dir. Afla çıkmış, umreye gitmiş, müteahhitliğe başlamıştır. Hani bi zamanlar hakir gördüğünüz fakir ama gururlu bi genç vardı ya, işte o benim der.

Teee üç sene evvel.

2009 Ekim...
Mustafa Balbay içeri tıkılalı yedi ay olmuştu, ha bugün ha yarın derken, çıkacağı yoktu. Kafalar karışık, yürekler pırpır’dı, basın tırsıyor, tutuklu gazeteci hakkında haber yapmak bile tehlikeli bulunuyordu.
*
Bir kişi hariç...
O güne kadar yapılmayanı yaptı, bindi otomobiline Silivri’ye geldi. Savcıya başvurdu, izin istedi, kabul edildi, ailesi dışında görüşen ilk kişi oldu. Kapalı görüşe girdi, arada cam... İşte her şey, o anda başladı.
*
“Merhaba arkadaş” dedi, “yalnız değilsin.”
G
Bir kişi...
Korku duvarını yıkmıştı.
*
Arkasından kimsenin gelmesini beklemedi, açtığı o gedikten gene kendisi ilerledi. Önce hukukçulara danıştı, sonra gitti, Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Evrensel kriterleri koydu masaya... Açık görüş’e ailesi dışındakilerin de katılabilmesi gerekir, izin istiyorum dedi. O izni de kopardı. Sarıldı telefona, gelir misiniz diye sordu, liste yaptı, ilk kez o ay, 10 gazeteciyi Silivri’ye götürdü, Balbay’la görüştürdü.
*
Böylece...
Tek tük, cılız cılız da olsa, gazete köşelerinde Silivri haberleri çıkmaya başladı. Otobüs kiraladı. Duruşmalara gazetecileri taşıdı. Kitap Fuarı’nda Mustafa Balbay standı açtı, dışarıdaki gazetecilerin içerideki gazetecilerin kitaplarını imzalama kampanyası, onun sayesinde başladı.
*
Hatta bir seferinde, Balbay’ın kızı Yağmur, babası imzalasın diye karnesini getirmiş, ancak o günkü görüş kapalı olduğu için boynu bükük kalakalmıştı. Ki, gene oradaydı... Ayrılma burdan, bekle dedi, çıktı savcıya, kanun’lardan değil, evlat sahibi baba’dan izin istedi, tarihte ilk kez o gün, evlat’a mahsus açık görüş izni verildi, Balbay kızının karnesini imzaladı, öptü, sarılabildi her baba gibi.
*
Kapsamı genişletti, gazetecilerin açık görüşlerde sadece Balbay’la, Tuncay Özkan’la değil, öbür tutuklularla görüşmelerini de sağladı. Çünkü, meslektaşları tarafından yalnız bırakılan tutuklu profesörler, subaylar, ondan yardım rica ediyor, seslerini duyurabilmek için aracılık etmesini istiyordu.
*
Nefes olmuştu...
Sanırım o nedenle, Müyesser Yıldız serbest kalır kalmaz, ilk iş onu ziyarete gitmiş ve “havamız, oksijenimiz oldun” demişti.
*
Hakaretlere uğradı tabii, yalanlarla iftiralarla linç etmeye çalıştılar, durdurmak için darbeci bile dediler ona, yılmadı, göğüsledi. Neredeyse her duruşmaya geldi, her açık görüşe geldi, 200’den fazla muhabiri-köşe yazarını getirdi. İçeridekilerin hayatı hakkında bugüne kadar yayınlanan haberlerin-yorumların yüzde 80’ini ona borçluyuz. Toplumun bilgi edinme hakkına hizmet etti, içeridekilerle dışarıdakiler arasında köprü oldu. En son okumuşsundur mutlaka... Değerli ağabeyim Uğur Dündar’ı, Ertuğrul Özkök’ü, Melih Aşık’ı, Ayşenur Arslan’ı, Ümit Zileli’yi, Necati Doğru’yu, Yalçın Bayer’i götürdü.
*
Atilla Sertel o... İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı.
*
Elbette, en başta Ali Ekber Yıldırım, bu fedakâr çalışmaları birlikte yürüttüğü yönetim kurulu arkadaşlarının... Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin, Çağdaş Gazeteciler Cemiyeti’nin, Basın Konseyi’nin, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın emeğini unutmuyorum. İzinlerde zorluk çıkarmayan Adalet Bakanlığı’nın da hakkını teslim etmek lazım.
*
Ancak... Bu tarihi döneme damgasını vuran gazeteci, Atilla Sertel’dir.
*
Bu yazı da, Hasan Tahsin Onur Ödülü veren İzmir Gazeteciler Cemiyeti’ne dilekçemdir... Hiç boşuna sağda solda onur’lu gazeteci aramayın kardeşim, en fazla hak eden’e, başkanınıza verin.

Mezar açıyorlar...

Rahmetliden kanıt bulmak için.

Hukuku zehirliyorlar...

İnsanları diri diri gömmek için.

*

İnanmıyorum Profesör Mehmet Haberal’ın suçlu olduğuna, asrın iftirasıdır.

İnanmıyorum Mustafa’nın Tuncay’ın Soner’in suçlu olduklarına, asla.

Terörist tanık.

İlker Başbuğ sanık.

Daha neyine inanayım?

*

Ben gördüğüme inanırım...

Gidiyorum, haysiyet cellatlarının yalanlarla dolanlarla “veba”lı muamelesi yapmaya çalıştığı içer’deki kurmayların yanına; yüreklerindeki ışığı gözlerinde görüyorum. Sonra bakıyorum, üç kuruşluk koltuk uğruna dışar’da sessiz kalanların öne eğik suratlarına; kaçamak bakışlarındaki “vebal”i görüyorum.

*

Vebal taşımayın kardeşim...

Bugün Silivri’ye gelin.

Elinizi, hem vicdanınıza hem taşın altına koyun.

*

Çünkü, sırf onların üstüne toprak atılıyor sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Başımıza çökerttikleri kolonların altında kalan, biziz, hepimiziz...

Ve, bugün seslenecekler enkaz yığınlarına bi umutla, sesimi duyan var mı?

*

Bugün ona...

Emin ol, yarın sana.

Bakacaklar...

Orda kimse var mı?

Kömür dağıtıyorlar.

Alışveriş çeki dağıtıyorlar.
Çeyrek altın dağıtıyorlar.
Buzdolabı dağıtıyorlar.
Evinde çeşmesi bile olmayan kadıncağıza bulaşık makinesi verdiler, götürüp ahıra koydu.
Makarna dağıtıyorlar.
Bulgur dağıtıyorlar.
Hiç unutmam, atv haber’in genel yayın yönetmeniydim, bir büyükşehir belediyesi’nin 600 bin gıda kolisi dağıtacağı açıklandı. Duyduk ki, rakip kanal, büyükşehir belediye başkanı’nı canlı yayına çıkaracak. Bize ne başkan’ın ne söyleyeceğinden birader... Biz koli’yi canlı yayına çıkardık. Uzunca bi masa kurduk stüdyoya, koli’dekileri masaya serdik, işte görüyorsunuz sayın seyirciler, bu kadar ayçiçek yağı var, şu kadar pirinç var, sucuk var, şeker var, helva var, el sabunu bile unutulmamış filan, anlattık, cümleten afiyet olsun diye bitirdik yayını... Ertesi gün, reytingler geldi ki, koli’si, başkan’ın kendisinden dört misli fazla seyredilmiş; sayın ahalimiz, veren’i değil, verilen’i merak etmişti!
Ampul dağıtıyorlar.
Halı dağıtıyorlar.
Kalem-defter dağıtıyorlar.
Ayakkabı dağıtıyorlar.
Külot dağıtan bile oldu.
İzmirliler gâvur ya...
Opera bileti dağıttılar orda.
Muş’ta kızak dağıttılar.
Bir belediye başkanı, belediyenin internet sitesinde “son yolculuğa yardım” başlığıyla şu hizmetini müjdelemişti: “Vatandaşlarımızın cenazelerini ücretsiz olarak yerinden alacak, yıkayacak
ve kefene saracak olan gasilhane ve morgumuz törenle hizmete açılmıştır.”
E güle güle kullanın bari.
İyi günlerde.
Bir başka belediyemiz ise, “belediyemizin mezarlığından kesilerek, sobaya girecek şekilde hazırlanmış ve paketlenmiş odunlar, evlere ücretsiz olarak itinayla teslim edilmektedir” diye duyurmuştu.
Paketli odun.
Sobaya girecek şekilde.
İtinayla.
Basın toplantısı düzenleyip, gazetecilere avanta cep telefonu ve faturalarını kendisinin ödeyeceği sim kartlarını dağıtan belediye başkanı bile gördü bu memleket... Sırıtarak alan gazetecileri de gördü.
*
Ve, avantalarla demokrasinin şanzımanı dağıtılırken, gıkını bile çıkarmayan aynı memleket...
Şimdi utanmadan, mebuslara verilen 12 bin liralık hediye rüşvet midir, değil midir, onu tartışıyor.
*
Açık söyleyeyim...
Rüşvet değildir.
Böyle başa böyle taraktır.
Men dakka cukka’dır.

Satan’izm

Satar mısın?

Satarım.
Telefonu?
Satarım.
Bankaları?
Satarım.
Limanları?
Satarım.
Fabrikaları?
Satarım.
Madenleri?
Satarım.
Santralları?
Satarım.
Sosyal tesisleri?
Satarım.
Ormanları?
Satarım.
Dereleri?
Satarım.
Toprak?
Satarım.
*
El âleme?
Satarım.
İhalesiz?
Satarım.
Eşe-dosta?
Satarım.
*
Siz ne düşünüyorsunuz Bülent bey?
Bizden satanist çıkmaz!

Sanıklar’dan önce savcılar’ın yargılandığı dünyadaki tek davada... Almanya’daki Keriz Feneri’nin bağış paralarını bavullarla Türkiye’ye getirdikleri, televizyon kanalı kurdukları, gemi aldıkları resmen kanıtlandı.

*
Ayrıca, şu şu şehirlerde şu şu isimli vatandaşlara nakit para yardımı yaptık demişler, o vatandaşlara tek tek sorulmuş ki, tek kuruş almadıkları gibi, makbuzların altındaki imzalar da sahte.
*
Böylece, Keriz Feneri’ni kurcaladığı için yargılanan Savcı Abdulvahap Yaren’in sözleri yeniden gündeme geldi. Afrika’daki aç çocukların fotoğrafını göstererek... Yardım paralarının buralara gitmesi gerekiyordu, zekât hırsızlarını koruma altına alan bir güç var, ben bu güce “hırsızların imparatoru” diyorum, hem altındaki figüranları koruyor, hem kendisine ulaşılmasını engelliyor, kim olduğu belli, halk arasında tabir vardır, arife tarif gerekmez, damda gezer miyav der, isme gerek var mı, demişti.

*
E haliyle herkes “hırsızlar imparatoru”nun kim olduğunu merak ettiğine göre, hukuk’a yardımcı olmak lazım.
*
“İsmi” şimdilik meçhul ama...
“Eşkal”i yayınlanmıştı.
*
Davul tozu minare gölgesi holdinglerle, ahalimizin nasıl dolandırıldığını manşet yapan Alman gazetesi Die Zeit, bu gördüğünüz “robot resim”le, hırsızlar imparatoru’nun arifini tarif etmişti.
*
Bıyık figürlü bi arkadaş, kılığından kıyafetinden buram buram Anadolu insanı olduğu belli olan vatandaşımıza, bir eliyle bayrağı-minare’yi işaret ediyor, öbür eliyle, bayrağa-minare’ye bakan vatandaşımızın cebindeki paraları araklıyor.
*
Daha n’aapsın Alman?
Madem o enseledi, teşhis’i de mi o yapsın?

Alo 184 hattı var.

Doktorları ispiyonluyorsun.
*
Arıyorsun mesela...
Yanlış teşhis koydu diyorsun.
Şırrak, soruşturma açıyorlar.
Hesap soruyorlar.
Doktorun teşhisini beğenmeyip, dahiliye mütehassısı edasıyla, yanlış diye telefon eden kim bu arada?
Manav.
*
Arıyorsun...
Emarımı çektirmedi diyorsun.
Haşırt, soruşturma açıyorlar.
Savunma istiyorlar.
Süründürüyorlar.
İlla emarım çekilmeli diyen kim?
Fatmanım teyze.
Komşusu Haticanım’a sormuş, emar şart demiş Haticanım.
*
Arıyorsun...
Beni aç bıraktı diyorsun.
Sorguya çekiyorlar doktoru.
Anlaşılıyor ki, aç bıraktılar diyen mide ameliyatından yeni çıkmış...
Halbuki, vereceksin çiğ köfteyi, künefeyi, ölsün, aramaz o zaman.
*
Alo 147 var bi de...
Öğretmenleri ispiyonluyorsun.
Çocuğun kırık not mu aldı, derhal arıyorsun, dersleri güzel anlatmıyor, ödev vermiyor, ilgilenmiyor filan diyorsun, kafan çok bozulduysa, küfür ediyor, taciz ediyor diyorsun...
Ayıklasın pirincin taşını.
*
Subaylar için zaten bol miktarda “gizli tanık” var... Yakında eczacılar, diş hekimleri, mimarlar, mühendisler, avukatlar, veterinerler, bankacılar için “alo ispiyon hattı” kurarlarsa, sakın ola şaşmayın.
*
Çünkü, hak arama imkânı veriyoruz ayaklarıyla, eğitimli’yi cahil’e, bilen’i bilmeyen’e, okuyan’ı okumayan’a kırdırma projesidir bu...
Her tavana ampul gibi demokles’in kılıcını asma projesidir.

Siyasi hayatımızda tarihi bir ilk yaşandı ve başbakanımız bugün herhangi bir konuda açıklama yapmadı sayın seyirciler...

*
Başbakanımız bugün nasıl olsa herhangi bir konuda açıklama yapar diye canlı yayına davet edilen gazeteciler, başbakanımızın bugün yapmadığı açıklamadaki hususları gayet isabetli bulduklarını belirterek, yarın öbür gün yapacağı herhangi bir açıklamaya da, harfiyen katıldığımızı ifade etmek istiyoruz dediler.
*
Programa telefonla bağlanan gazeteciler ise, başbakanımızın yapmadığı açıklamanın detaylarını henüz duymadıklarını, ancak, duysalar bile katılmalarının asla mümkün olmadığını, telefonu kapattıktan sonra yapılması muhtemel herhangi bir açıklamada da, sakıncalı yönler bulduklarını izah ettiler.
*
Birbirlerini faşistlikle, şerefsizlikle ve haysiyetsizlikle suçlayan stüdyodakilerle telefondakilerin seviyeli tartışmasına on dakika kadar kesintisiz müsaade edildi, reyting kıvamına gelince, reklam arası verildi.
*
Reklam dönüşü, son dakka gelişmesini almak üzere, Ankara’ya dönüldü. Çankaya Köşkü’ne yakın kaynakların, başbakanımızın bugün herhangi bir konuda yapmadığı açıklama üzerine, ısrarlı sorulara rağmen sessiz kalmayı tercih ettiği, bu kinayeli sessizliğin Meclis kulislerinde manidar karşılandığı belirtildi.
*
Stüdyoya adeta bomba gibi düşen bu son dakka gelişmesini yorumlamak üzere, ana muhalefet partisi Bitlis milletvekili doçent doktor’a bağlanıldı. Sözlerine ufak bi düzeltmeyle, doçent değil profesörüm diye başlayan milletvekili, Türkiye genelinde üç kişiye sorarak yaptıkları kapsamlı anket neticesinde, halkın neredeyse tamamının başbakanımızın yapmadığı açıklamayı desteklediğini, neredeyse tamamının cumhurbaşkanımızı haklı bulduğunu, geriye kalan neredeyse tamamının ise, ana muhalefeti nifak sokmakla suçladığını, gelinen bu noktayı demokrasimiz adına sevindirici bulduklarını açıkladı.
*
Ana muhalefet partisi milletvekilinin bu sürpriz çıkışı, başkent kulislerinde soğuk duş etkisi yaratırken... Kulağıma gelen son dakka bilgisini aktarıyorum diyen sunucu, yayına az önce katılan kişinin, ana muhalefet partisi milletvekili olmadığını, yalaka bi kamuoyu araştırmacısı olduğunu, ana muhalefet partisinin Bitlis’te milletvekili bile bulunmadığını açıklayarak, kamuoyundan özür diledi.
*
Bu sürpriz gelişme üzerine İstanbul il başkanlığında derhal basın toplantısı düzenleyen ana muhalefet partisi meclis grup başkanı, başbakanın yapmadığı açıklamanın kendilerine yönelik bir komplo olduğunu, canlı yayında yaşananların bunu bir kez daha kanıtladığını belirterek, imkb’yi göreve çağırdı. Ana muhalefet partisinin Ankara il başkanlığında mkyk üyeleri tarafından düzenlenen ikinci basın toplantısında ise, imkb’yi değil, rtük’ü göreve çağırdıkları ifade edilerek, meclis grup başkanı kınandı.
*
Başbakan yardımcımız, başbakanımızın herhangi bir konuda açıklama yapmayarak darbeci zihniyetin maskesini düşürdüğünü tivitır’a yazarken... ABD Büyükelçisi’nin asoşeytıt pıres’e yaptığı iddia edilen açıklamada, başbakanımızın bugün herhangi bi konuda açıklama yapmamasını kaygı verici buldukları yolundaki açıklamasının, royters tarafından yalanlandığı öne sürüldü.
*
Flaş, flaş, flaş...
Herhangi bir otomobil trafiğinin olmadığı Büyükada’da trafik kazası meydana geldi, bir beygir gücündeki beygir’le faytoncu öldü, dört turist yaralandı sayın seyirciler...

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget